<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kaderiyye | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kaderiyye/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 15 Apr 2017 14:57:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kaderiyye | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mezheplerin Doğuşuna Bir Bakış</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jun 2016 21:55:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Şia ve Havaric]]></category>
		<category><![CDATA[Cebriyye]]></category>
		<category><![CDATA[Eş'ari]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Haşeviyye]]></category>
		<category><![CDATA[Kaderiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Mazdekiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Mezheplerin Doğuşuna Bir Bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Mu'tezile]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<category><![CDATA[Rafizî]]></category>
		<category><![CDATA[Sâbiî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11728</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muhammed Zâhid Kevserî (1371/1952) Çeviren: Yrd.Doç. Dr.Seyit Bahçıvan a. Peygamberimizin (s.a.v.) gönderildiği dönemde genel durum: Cahiliyyeye kök salmış, putperestliğe iyice batmış bir ortamdı. Komşularının olduğu gibi, kabilelerinin beşeri ilerleme sahasında, kayda değer hiçbir adımları yoktu. Kendilerini, çocukları diri diri gömme, baskın ve yağmalardan geçimini temin etme ve buna benzer adiliklerden alıkoyacak hiçbir duyguya da sahip [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/">Mezheplerin Doğuşuna Bir Bakış</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/indir-122/" rel="attachment wp-att-11730"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11730" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-6.jpg" alt="Mezheplerin Doğuşuna Bir Bakış" width="293" height="388" /></a></p>
<p>Muhammed Zâhid Kevserî (1371/1952)</p>
<p><strong>Çeviren</strong>: Yrd.Doç. Dr.Seyit Bahçıvan</p>
<p><strong> a. Peygamberimizin (s.a.v.) gönderildiği dönemde genel durum:</strong><br />
Cahiliyyeye kök salmış, putperestliğe iyice batmış bir ortamdı. Komşularının olduğu gibi, kabilelerinin beşeri ilerleme sahasında, kayda değer hiçbir adımları yoktu. Kendilerini, çocukları diri diri gömme, baskın ve yağmalardan geçimini temin etme ve buna benzer adiliklerden alıkoyacak hiçbir duyguya da sahip değildiler. Yonttuklarına tapıyorlar, meleklerin Allah’ın kızları olduğuna &#8211; Cenabı Hak böyle bir iftiradan münezzehtir- inanıyorlardı.</p>
<p>Bu ortamın etrafında, muharref ve uydurma çeşitli dinlere inanan milletlerden bir çember vardı. Herbirinin ülkesinde, tarihte benzeri görülmemiş fitne ve zulümler olmaktaydı. Ebedi mutluluk kaynağı bir tarafa, milletlerin nesilden nesile devraldıkları bu dünyadaki mutluluk kaynaklarını dahi kaybetmişlerdi.</p>
<p>Bunlardan biri, teslis ve hulûlü kendisine din edinmiş bir milletti. Papazları, kendilerine Cennet’ten parsel satıyor, onlar da satın alıyorlardı. Akıllarından soyutlanmış, efendilerinin emirlerine âmâde bir haldeydiler.</p>
<p>O milletlerden bir diğeri de, Peygamberlerinin kendilerinden kısa bir müddet ayrılmasıyla altın buzağıya tapan din sahipleriydi. Sonra kitaplarını tahrif ettiler. Allah’ın Sahra’ya/taşa indiğine ve oradan tekrar yükseldiğine, gökleri yarattıktan sonra, yorulduğu için sırtüstü yatıp istirahat ettiğine inanırlardı. Allah bu söylediklerinden münezzehtir.</p>
<p>Bir başka millet de, güneşin tanrılar tanrısı olduğu görüşünde olan Ashâb-ı Heyâkil ve Hâlık’ın/Yaratıcının bir ve çok: hakikatte tek/bir, gözde, şahısların çok görünmesiyle de çok olduğu inancında olan Harrâniyye gibi, yüce cisimlere tapan Sâbiîler’dir. Bu ulvi cisimler, alemi idare eden gökteki yedi gezegen ve yerdeki iyi kimselerdir. Allah, bu şahıslar suretinde görünür. Bunlarda kişilik/şahsiyet kazanır. Bu çokluk, O’nun birliğini ortadan kaldırmaz. Bu da Cenab-ı Hakk’ın zatının ve bir cüz’ünün bu kişi ve cisimlere hululiyle olur. Allah (c.c.) bu şirklerinden münezzehtir. Bunların sihirli tılsımları, yıldızlarla konuşmaları vardır. Tasavvufçuların aşırıları, hile/hokkabazlık yöntemlerini onlardan almıştır[1].</p>
<p>Bu milletlerden bir diğeri de Seneviyye/düalistler ve ateşe tapan, iki yaratıcının ki biri hayrın yaratıcısı Nur, diğeri şerrin yaratıcısı Zulmet/karanlık olduğu görüşünde olan, Mazdekiyye, Deysâniyye, Mâneviyye gibi farklı fırkalardan oluşan Fars Mecusileridir. Nur’un, beş yönden sonsuz, Zulmet’le buluştuğu yönde ise sonlu/sınırlı olduğu görüşündedirler. Mâneviyye’nin başı Mani, önceleri Harran’da bir rahipti.</p>
<p><strong>Bunlardan Mazdekiyye’nin inancı:</strong> Tanrı/Ma’bud, yüce alemde tahtında, dünyada Kisra Hüsrev’in tahtında oturduğu gibi, oturmaktadır.</p>
<p>Bu milletlerin daha geri kısımlarında, Yaratıcı’yı inkar eden Dehriler (Maddeci/Materyalistler) ve Tabiatçılar/Naturalistler &#8211; ki bunlar her nesilde fazilet ve medeniyetin başbelasıdırlar-, hissin/duyunun ötesindeki dünyayı kabul etmeyen ve nübüvveti inkar eden Sümeniyye ve Berâhime/Brahmanlar gibi çeşitli sapıklıkları olan başka milletler de vardı. Bunların felsefeleri daima zillet ve seviyesizlik kaynağı olmuştur.</p>
<p>Peygamber (s.a.v.) gönderildiğinde, Hicaz ve çevresindeki Filistin, Şam, diyar-ı Rûm, Irak, Fars toprakları, Hindistan, Afrika ülkeleri ve onları takiben ülkeler bu durumdaydı.</p>
<p><strong>Değerli okuyucu!</strong> Kıymetli Peygamberimizin, kendisini kuşatan bu ortamda İslam’a daveti nasıl yapabildiğine bir bakalım. Sonra da, davasına hiçbir inatçıya mazeret bırakmayacak şekilde nasıl huccet/delil getirdiğine, elit kesimin kabul edeceği, herkesin anlayacağı bir yolla, akılları nasıl uyandırdığına da bir bakalım.. Bunun sonucu herkes ona teslim oldu, Peygamber de onlara Cenabı Hakk’ı tenzih şeklini, Allah hakkında caiz olan ve olmayanları öğretti. Amel konularında onları derin bilgi sahibi yaptı. İyi ahlak ve fazilet üzere onları eğitti. Herkesi, ânilik ve sıçramadan uzak, tedrici bir şekilde ahlak, amel ve ilimde devamlı bir ilerleme/gelişme yolunda seferber etti.</p>
<p>Sonra getirdiği din bu çemberi nasıl yardı ve dünyanın her tarafına nasıl yayıldı da, yeryüzünün her tarafındaki milletler ona boyun eğip/teslim oldu? Sonra da bu mübarek davet ve bereketli kalkınma/uyanma en kısa bir süre içinde, benzeri güzelliklerde örneği görülmemiş şekilde dünyayı nasıl kuşattı?</p>
<p>Bütün bunları düşünecek olursak yakînimiz artar, bu büyük peygamberin getirdiği hükümlerde, dünya devam ettikçe yeniliğini koruyan mucizeler görürüz. Hem de ne mucizeler!.</p>
<p>Ümmetin, Peygamber (s.a.v.)den öğrendiklerinin başında Allah’ı, sıfatlarını, sıfatlarla alakalı, direkt hedeflenen inançları, ibadet, ahkam gibi kişinin terbiyesinin kendisine bağlı olduğu ameli hükümleri bilme; insanlar arasında adaleti hakim kılma, kişiyi nefis tezkiyesi ve kalbi berraklaştırmaya götürecek üstün melekeleri kazanma ve nefsi çirkin hasletlerden uzaklaştırma yollarını bilme gelmektedir. Böylece bu nefis ve kalplerden dünya ve ahirette insanı mutlu edecek ameller tekellüfsüz, tabii olarak sâdır olur. Bu şekilde de ümmetin ilmî ve amelî kemâlâtı tamamlanmış olur.</p>
<p>Sahabenin bu ilimleri tedvine ihtiyacı yoktu. Çünkü onlar, bir konuda şüpheye düştüklerinde Peygamber (s.a.v.)e başvuruyorlar, böylece şüpheleri yok oluyor, onun yerini kesin bilgi alıyordu. Sahabe, amelde Peygamberimizi örnek alıyor, onun üstün ahlakıyla ahlaklanmaya gayret ediyor, kendi işlerinde yer ve göğün sayesinde ayakta durduğu adaletten şaşmıyorlardı. Onlar kendilerinden sonra gelenlere örnektiler.</p>
<p>Sahabe devrinden sonra ümmetin alimlerinden bir grup, her asırda ihtiyaca göre, sonrakiler öncekilerin yerini almak suretiyle bu ilimleri tahkik ve tedvin işini yapmışlardır.</p>
<p>Alimler bu konuda görevlerini tam yaptıkları sürece, din daha güçlü ve müslümanların mutluluğu da daha çok olmuştur.</p>
<p><strong> b. Mezheplerin doğuşuna bir bakış:</strong><br />
Hz. Peygamber’ (s.a.v.)in ebedi aleme irtihalinden sonra, Ebubekir (r.a.) döneminde irtidât edenler, aralarındaki münafıkların tahrikiyle dünya işlerini dinden ayırma propagandası yapanlar ortaya çıktı. Bunlar zekatı vermekten imtina ettiler. Sahabe, dünya işlerini dinden ayırmayı, önünden ve ardından hiçbir batıl gelmeyen Kitab/Kur’an’a aykırı bulduğu için onları münafık olarak kabul edip durum normale dönünceye kadar onlarla savaştı.</p>
<p>İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) fitnecilere karşı oldukça dikkatliydi. Bundan dolayı, ortada bir şüphe yokken, çetrefilli konularla halkın kafasını karıştırmaya çalışanları sürgün ederdi. Bir taraftan islamî fetihler geniş alanlara yayılıyor, diğer taraftan insanlar grup grup Allah’ın dinine giriyor, çeşitli kavim ve milletler onu kendilerine din olarak seçiyor ve ülkeler peşpeşe onun yoluna teslim oluyorlardı.</p>
<p>Hz. Osman’ (r.a.)ın hilafeti döneminde fitneler ortaya çıkınca, müslümanların içine sızan din düşmanları, halifeyi hafife almak isteyerek, müslümanlar arasında iftira üretmeye ve onlar nezdinde kabul görecek şekilde eski düşmanlıkları canlandırmaya çabaladılar. Zira müslümanların kalpleri temiz, dine dokunmaz görüntüsü veren fitnecilerin, şaşırtma yöntemlerini keşfetmekten uzaktılar. Fitneciler bu amaçla diyar diyar dolaşıyor, yıkım tohumları ekmek suretiyle, bu dini ortadan kaldırmanın yolunu arıyorlardı.</p>
<p>Bu dönemde Abdullah b. Sebe gibilerin yaptığı meşhurdur. Sıffîn olayında, hakem hadisesinden sonra Hariciler, Hz. Ali (r.a.)’yi terkettiler. Büyük günah işleyeni tekfir edecek kadar ileri gittiler. Hz. Ali (r.a.) ölünce, bir kısım insanlar, ona ve ailesine arka çıkmaya devam ettiler. Bunlara Şîa denildi.</p>
<p>Zındık Rafizîler, Ümeyye oğulları ve diğerleri tarafından Ehl-i beyte baskı tekerrür ettikçe müslümanlar arasında fitne tohumlarını ekmek için elverişli bir ortam buluyorlardı.</p>
<p>Peygamber (s.a.v.)’in torunu Hasan (r.a.), Muaviye (r.a.) lehine hilafetten çekilince, bir grup, her iki taraftan ayrıldı, ilim ve ibadetle meşgul olmak üzere mescitlerine çekildiler. Bunlar daha önce, Ali (r.a)’nin safında yer alanlardı. İşte bunlar, Mu’tezile’nin kökünü/temelini oluşturmaktadır[2].</p>
<p><strong>Anlatıldığına göre:</strong> İlk i’tizal hareketini yapan Muhammed b. el-Hanefiyye (81/700)’nin iki oğlu Ebu Hâşim Abdullah (99/717) ve Hasan (100/718)dır. Sonra Hasan, iman, “ söz ve akid’den ibarettir, ameller ona girmez” diyerek, Hariciler’i tenkit etmeye başladı. Kendisi ve cemaatine, ameli, imandan sonraya bıraktıklarından dolayı Murcie adı verildi. Sonra bunlar arasından, iman varken, hiçbir günah sahibine zarar vermez diyenler türedi. Bunlar Murcie’nin bid’atçileriydi.</p>
<p>Hulefa-i Raşidin döneminde bazı Yahudi alimleri, Hıristiyan rahipleri, Mecûsi din adamları İslama girmiş göründüler. Raşid halifelerden sonra bunlar efsanelerini, ilmi terbiye almamış bedevi raviler ve onların, sıradan mevâlisi arasında yaymaya başladılar. Bu raviler, o hurafeleri, içlerindeki Allah’la ilgili teşbih ve tecsime inanarak, kendilerinin cahiliye dönemlerindeki inançlarını da benimseyerek, gönül rahatlığıyla alıp başkalarına aktardılar. Bazen de onları yanlışlık ve iftira ile Peygamber (s.a.v.)’e nispet ediyorlardı. Böylece teşbih, ahlaksızlığın yayıldığı gibi, fırkaların inancına girip yayılmaya başladı.</p>
<p>Ümeyye oğulları, kendi siyasetlerine dokunan konuların dışında, müslümanların inançlarıyla ilgili konularda Raşid halifeler gibi dikkatli değillerdi. O müslüman olmuş görünenlere ilk kananlar Şîa oldu. Fakat Mu’tezile’nin kendileriyle münazarası sonucunda, bundan çabucak vazgeçtiler. Şîa arasında bu fikir, haşevi raviler arasında devam ettiği gibi sürüp gitmedi.</p>
<p>Basra, değişik fikir ve mezheplerin sığındığı liman mesabesindeydi.Ma’bed b. Halid el-Cuhenî (80/699), Allah’a isyanın günahını kadere yükleyen kimseyi Basra’da görmüştü. Ma’bed, kulun fiillerinde kaderin, kulun ihtiyarını yok etmeyeceğini söyleyerek ona cevap vermeye koyuldu. Bununla o, sorumlulukların meşrûiyetini savunmak istiyordu. Fakat sözü maksadını aştı: “Kader yoktur, Allah bir işi olduktan sonra bilir” dedi. Bu söz, İbn Ömer (73/692)’e ulaştığında, kendisinden teberri etti[3]. Ma’bed’in taraftarlarına Kaderiyye adı verildi. Mezhebi, Basralı sıradan raviler arasında asırlarca devam etti. Hatta onların bir grubu nezdinde bu görüş, Seneviyye/düalistlerin Nur’a nispet ettiklerini Hâlık’a/ Allah’a, Zulmet/karanlığa nispet ettiklerini mahluka/insana nispet edecek noktaya ulaştı.</p>
<p>Gaylan b. Müslim ed-Dımeşkî (105/723den sonra), Dımeşk’te Ma’bed’in görüşünü yayıyordu, Ömer b. Abdilaziz (101/720) onu çağırdı ve bundan nehyetti, şüphesini giderdi, o da vazgeçti ve kendisine “Ey müminlerin emiri! Huzuruna sapık olarak geldim, beni doğruya ilettin, kör geldim, doğruyu bana gösterdin, cahil geldim, öğrettin, Allah’a yemin ederim ki, bu konuda asla konuşmayacağım” diyerek söz verdi.</p>
<p>Ma’bed’in görüşü yayılmaya başlayınca, Horasan’da Cehm b. Safvân onu tenkit etmeye girişti, kendisi de cebr fikrine saplandı, Cehmiyye fırkası bu şahıstan ortaya çıktı. Hasan Basri (110/728), tabiînin büyüklerinden, Basra’da yıllarca ilmi yaymaya çalışan ve meclisine ileri gelen alimlerin devam ettiği kimselerdendi. Bir gün meclisine ayaktakımı raviler geldi. Yanında anlamsız şeyler konuşunca o da: “Bunları ilim halkasının kenarına atın” dedi. Bunun üzerine onlara Haşeviyye denildi[4]. Mücessime ve Müşebbihe grupları onlardandır.</p>
<p>Vâsıl b. Ata (131/748) – i’tizali fikirleri, yukarıda adı geçen Ebu Hâşim’den aldıktan sonra – Hasan Basri’nin meclisine devam ediyordu. Bir gün mecliste iman meselesi geçti.Vâsıl hemen söze başladı: Açıktan kafir ve itaatkar mümine, kafir ve mümin denmesinde bir ihtilaf yok; büyük günah işleyene iki isimden birisini vermede ihtilaf çıkınca; ona ne kafir, ne de mümin adını veririz. Onun hakkında – her iki tarafın ittifak ettiğini alarak, ihtilaf ettiğini de terk etmek suretiyle-: “O fasıktır” deriz. Sanki o, bununla iki ihtilafın ortasını bulmak ve iki tarafı da kendi görüşüne çekmek istiyor gibiydi. Fakat Vâsıl, aslında Haricilerle beraberdir. Çünkü, büyük günah işleyen -tevbe etmeden ölürse- ebedi Cehennem’de kalır kanaatindedir. Hasan Basri, onun bu sözünü beğenmedi. Bunun üzerine Vâsıl meclisten ayrıldı. İki arkadaşı olan Amr b. Ubeyd (144/761) ve Bişr b. Saîd ile birlikte Mu’tezile mezhebini ve usûl-i hamseyi yaymaya başladı. Bişr b. Mu’temir (210/855) ile Ebu’l- Huzeyl (226/840), mezhebi o ikisinden aldı. Ebubekir Abdurrahman b. Keysân el-Asamm (255/840 civarında), İbrahim en-Nazzâm (231/845), Hişam el-Fuvatî (226/840) ve Ali b. Muhammed eş-Şahhâm Ebu’l- Huzeyl’e talebelik etmişlerdir. Cahız (255/869) ve İbn Ebi Duâd (240/854) &#8211; zannedildiği gibi Vâsıl’a yetişemeyip- Nazzâm’(231/854)dan i’tizali aldı.</p>
<p>Mu’tezilenin görüşleri Bağdat’ta Bişr b. Mu’temir vasıtasıyla yayıldı. Ebu Musa b. Sabîh (226/840) ondan ders almıştır. Ebu Musa b. Sabîh’ten Ca’fer b. Harb (236/850) ve Cafer b. Mübeşşir (234/848) i’tizali almıştır. O ikisinden de Muhammed b. Abdillah el-İskâfî mutezili olmuştur. Şahhâm’dan Ebu Ali el-Cübbâî (303/916), ondan da oğlu Ebu Hâşim (321/933); Fuvatî’den de Abbâd b. Süleyman Mu’tezilenin fikirlerini almıştır. İşte bunlar Mu’tezile’nin Basra ve Bağdat’taki liderleridir.</p>
<p>Kuran’ın mahluk olduğu görüşüyle ilk tanınan kişi, Dımeşk’te Ca’d b. Dirhem (118/736) olmuştur. Cehm (128/745), bu görüşü Ca’d’dan almış ve yaymakta olduğu diğer bid’atlerine eklemiştir. Cennet ve Cehennem’in ebedi olmayacağı da onun bu bid’atlerindendir.</p>
<p>Hâris b. Süreyc (128/745) Horasan’da Emevilere karşı Kitap ve Sünnet’e davet ederek ayaklanınca, Cehm’den destek gördü. Mukâtil b. Süleyman (150/767) tecsim hakkındaki görüşünü orada yayıyordu. Cehm, ona cevap vermeye ve onun ispat ettiği sıfatları Allah’tan reddetmeye koyuldu. Nefy(sıfatları red)de, “Allah, kulların sıfatlarıyla nitelenemez” diyecek kadar aşırı gitti. İsimde birliktelik ile, o ismin ifade ettiği anlamda birlikteliğin arasını ayırmadı. Halbuki Allah için, muhal olan, ismin Kitap ve Sünnet’te gelmesi şartıyle, ikincisidir, birincisi değil. Çünkü, mesela “ilim” Cenabı Hakk’ın ve insanların kendisiyle nitelendiği vârid olan sıfatlardandır. Fakat anlam itibariyle iki ilim birbirine denk değildir. Çünkü, Allah’ın ilmi huzûrî, beşerin ilmi ise husûlîdir. Diğer sıfatlar da böyledir.</p>
<p>Cehm’e birtakım görüşler nispet edilmektedir. Ancak kendisinden sonra ona bağlı bir fırka yoktur. Ona nispet edilen kimselerin çoğu, fırkalar arasında adamın adını kötüye çıkarmak ve abartmak için, kötü lakap takma kabilindendir. Cehm’in görüşleri – halk arasında yayılan her görüş gibi- mezhepler arasında incelendikten sonra, kendisinin hedeflediği ve düşündüğü gibi değil de, mezheplerin anladığı gibi yayılmıştır.</p>
<p>Fetihlerde biraz durgunluk meydana gelmeye başlayınca, insanlar bu dağınık görüşleri konuşmak için daha çok vakit buldular, akıllarına, o fikirler üzerinde derinleşme arzusu geldi. İbnu’l-Mukaffa’ (142/759), Hammâd ‘Acrad (161/778)[5], Yahya b. Ziyâde (160/776), Muti’ b. İyâs (166/783)[6], Abdulkerim b. Ebi’l-‘Avcâ (160/777)[7] gibileri, müslümanlar arasında ilhadı yaymak, Farslı düalist ve ateistlerin kitaplarını tercüme etmek için sürekli çalışıyorlardı. Öyle ki onlar gittikçe tehlikeli hale geldiler. Bunun üzerine Mehdî (169/785), cedelci kelamcılara, ateistlere red konusunda kitaplar yazmalarını emretti. Onlar da deliller ortaya koyup, şüpheleri giderdiler. Hakkı açığa kavuşturarak dine hizmet etmiş oldular.</p>
<p>Bu savunmaların yükünü üstlenenler Mu’tezile’den bir gruptu. Böylece onlar iki düşman arasında kaldılar. Biri, din dışı, eskiden beri eğitimini gördükleri bir felsefe ve görüşü olan kurnaz düşman; diğeri de ümmetin içerisinde, kaba, sert düşman. Çoğunluk, azkalsın zühd hayatı yaşadığı için bunlara meyledecekti. Bu düşman akli problemlerden uzaktı. Yahudi ve düalistlerin şaşırtmacaları bunlarca kabul gördü. Onun yapabildiği tek şey kelamcıların aleyhinde konuşmaktır. O, dost ve düşmanını ayıramıyordu; eğer dini müdafaa işi onlara havale edilseydi, bir süre bile onu savunamazlardı. Bu Mu’tezîlî kelamcılar, birinci düşmanla uğraştılar, ikinciyi, zındıkların reddini tamamlayıp, onların aldatmacalarını ortaya çıkarıncaya kadar görmezlikten geldiler. Sonra Haşeviyye’nin sözlerini çürütüp, görüşlerinin saçmalığını ortaya koydular.</p>
<p>Ancak bu Mu’tezîlî cedelcilerin kafalarına münazara ettikleri kimselerden, küçümsenmeyecek derecede aklî hastalıklar sirayet etmiştir.</p>
<p>Fakihlerin çoğunluğu ve hadisçiler, bu mücadeleler süresince, bu konulara girmeyip, sahabe ve tabiîn seçkinlerinin yolu; dinde kesinlikle sabit olanla yetinme yolu üzere yürümeyi tercih ettiler.</p>
<p>Halbuki din düşmanları, ancak aynısıyla karşı konulabilecek silahlara sahiptiler ve müslümanlara karşı, düşmanlıkta tedrîc yolunu tercih etmişlerdi. Çoğunluğun bundan haberi yoktu. Çoğunluğu öyle bir noktaya getirdiler ki, eğer durum kendi haline bırakılıverse, yaymakta oldukları şüpheler müslümanların kalplerine sirayet edecek; durum altüst olacak ve hiç kimse felaketten kurtulamayacaktı.</p>
<p>İşte bu şartlarda Me’mun (218/833) halife oldu. Mu’tezile’ye arka çıkmaya ve onları yanına almaya başladı. Öyle ki, kendi ve düşüp kalktığı kimselerin aklınca, insanları Kur’an’ın mahluk olduğunu kabule ve Cenabı Hakk’ı tenzihe zorladı. Mu’tasım (227/841) ve Vâsık (232/847)’ın hilafeti boyunca bu sıkıntı sürdü. Vâsık buna, ru’yeti inkar meselesini de ekledi[8].</p>
<p>Mu’tezile’ye karşı çıkanlar, Mihne’de Ahmed b. Hanbel’in (241/855) şanını yüceltecek sebatı gösterip, Mütevekkil (247/861)’in Mihne’yi kaldırmasına kadar devam eden baskılar gördüler.</p>
<p>Mütevekkil’in, halka çeşitli görüş ve mezhepler üzerinde münakaşayı yasaklaması ve Mihne’yi kaldırmasından başka takdir edilecek bir şeyi yoktur. Kendisi, Hz. Ali (r.a.)’den nefret eden bir nâsıbîdir. Onun akıl almaz işleri de vardır.Sonra reaksiyon, Haşeviyye ve Nâsıbîlerin durumlarının yükselmesi ve Mu’tezile ve Ehl-i nazar’ın kenara çekilip gizlenmesi şeklinde, normal seyrini almaya başladı.</p>
<p>Bu arada Ehl-i sünnet fakih ve hadisçileri, sessizce ilmi çalışmalarına devam ettiler.Haşeviyye, istikrarsızlık, batıl, yığınları ve ayaktakımını kendisine çekme peşinde koşuyordu. Allah’a, Ehl-i kitab ve Seneviyye’nin sahtekarlarından alıp benimsedikleri ve geçmiş ümmetlerden tevârüs ettikleri: hareket, intikâl, sınır, yön, oturma, oturtma, sırtüstü yatma, dinlenme, bir yeri mekan edinme gibi, şeriat ve aklın caiz görmediği şeyleri nispet etmek suretiyle, iftirada bulunuyorlardı.</p>
<p>Bu konuda başkalarını çekiştirme ve gıybetle doldurdukları kitaplar yazıyorlar, sünnet perdesi arkasına saklanarak ve kendilerini selefe nispet ederek, tekfir etmede, vakar perdesini yırtıyorlar, bu konuda da seleften nakledilen, kendilerine delil teşkil etmeyecek, bazı mücmel ifadeleri istismar ediyorlardı.Evet, onların da bir selefleri vardı, ama bu ümmetten değildi. Onlar da bir yol/sünnet üzerelerdi, ancak bu, ihdâs edenlerine kıyamete kadar günahlar getirecek bir sünnetti. Burada, onların kepazeliklerini detaylı olarak anlatmaya gerek yoktur.</p>
<p>Mu’tezile, düşünür alimlerin akıllarına hükmetmeye ve ümmet üzerindeki otoritesini tekrar kurmaya çalışıyordu. Ateist gruplar ve Karmatîler fesatta aşırı gittiler ve müslümanlar yeni ortaya çıkan durum sebebiyle kendi halleriyle meşgul oldukları, onların hilelerini yok edecek, ikna edici delillerle, dini müdafaa sınırlarında nöbet tutanlar kalmadığından, ülkeleri işgal ettiler.</p>
<p>Bu gibi zor ve kritik şartlarda imam Ebu’l Hasen el-Eş’arî (324/935), müslümanların başına gelen musibetlerin üzerine gitti. Dini savunmak ve bid’ata engel olmak için ortaya çıktı. Önce iki grubu, mutedil yola döndürmek suretiyle, şunları söyleyerek uzlaştırdı; birinci gruba: Eğer Kur’an’ın mahluk olmasından kastınız, lafız, tilavet ve yazı ise siz haklısınız; diğerlerine de: Eğer sizin kadîmden kastınız, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan ve &#8211; İbn Mübârek’(181/797)in dediği gibi &#8211; ondan ayrılmayan sıfatı yani kelam-ı nefsîsi ise siz haklısınız ve sizin Kur’an okuyanın tilavetini ve onu telaffuz edenin telaffuzunun hâdis olduğunu inkar etmenize bir mahal yoktur.</p>
<p>Aynı şekilde birinci grubun ses ve telaffuz olmaksızın, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan sıfatı inkar etmelerine de bir sebep yoktur. Yine birincilere şekil ve muhâzâtı reddetmeniz doğrudur, ancak keyfiyetten âri olarak Cenabı Hakk’ın tecelli edeceğini de kabul etmeniz gerekir. Diğerlerine de: Şekil, muhâzât ve hâdis olmayı çağrıştıran her türlü şeyi Cenabı Hakk’a nispet etmekten sakınınız ve eğer siz, keyfiyetten âri olarak müminlerin ahirette Cenabı Hakkı göreceğini söylemekle yetinirseniz, siz haklısınız diyerek aralarını bulmaya çalıştı.</p>
<p>Böylece, Allah, onu, müslümanların söz birliğini sağlamaya, saflarını birleştirmeye, inatçıları ezmeye ve aşırılıklarını kırmaya muvaffak kıldı. Dünyanın her yerinden kendisine sorular geldi ve onlara cevap verdi. Böylece ünü her tarafa yayıldı. Dünya, onun ve tabilerinin, sünnet konusundaki ve bid’atçi gruplara, ateist ve ehl-i kitaba redd konusundaki kitaplarıyla doldu.</p>
<p>Tabileri Irak, Horasan, Şam, Mağrib diyarına yayıldılar ve onun yolunda yürüdüler.Vefatından bir müddet sonra, Büveyh oğulları döneminde, Mu’tezile eski kuvvetini biraz olsun tekrar kazanmak istedi. Fakat sünnetin müdafii İmam Ebubekr b. Bâkıllânî (403/1013) onların karşısına dikildi ve onları delilleriyle ikna edip susturdu. Herkes Afrika’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar Eş’ariyye metoduyla Sünnet’e teslim oldu. İbnu’l Bâkıllânî’nin talebesinden ülkelere gönderdikleri[9] arasında, önce Şam’a sonra da Kayrevân ve Kuzey Afrika ülkelerine göndermiş olduğu Ebu Abdillah el-Hüseyn b. Abdillah b. Hâtim el-Ezdî (?)[10] de vardı. Mağribli alimler onu kabullendiler ve Eş’arî Mezhebi, Sicilya ve Endülüs’e kadar yayıldı. İbn Ebi Zeyd (386/996), Ebu ‘İmran (Musa b. İsa) el-Fâsî (430/1039)[11], Ebul-Hasen el-Kâbisî (403/1012), Ebu’l-Velîd el-Bâcî (474/1081), Ebubekr İbn el-Arabî (543/1148) ve öğrencilerinin mezhebi yayma konusundaki katkıları büyüktür.</p>
<p>Hicaz’da mezhebi, (Buhari’nin) el-Câmi’u’s-Sahîh’inin meşhur râvisi Hâfız Ebu Zerr el-Herevî (434/1043)[12] yaydı. Dünyanın çeşitli yerlerinden ilim almak için kendisine gelenler mezhebi ondan aldılar. Mezhep Şam’da, daha önce, Eş’arî’nin öğrencisi İbn Cerîr Tefsiri’ni müellifinden rivayet eden Ebu’l-Hasen Abdulaziz et-Taberî (?)[13] yoluyla yayılmıştır.</p>
<p>Şam halkı, Şehit Nureddin Zengi (569/1174)’nin ulemanın isteği üzerine davet edip getirdiği İmam Kutbuddin en-Neysâbûrî (578/1183) gibi, Eş’arî mezhebinin büyük alimlerini zaman zaman ülkelerine getiriyordu.</p>
<p>Kudüs’te yuvalanıp, yerleşen ve sonradan gelenlerin öncekilerden fikirlerini devraldığı zahit taraftarlar bırakan İbn Kerrâm (255/869)’ın bazı görüşlerini kabullenen Kudüs’lü Hanbelilerden bir grup, Hıristiyanlar Kudüs’ü işgal edince, oradan Şam’a hicret ettiler ve teşbih bid’atini oraya taşıdılar. Şam’da zaten Ebu Ya’lâ (458/1066)’nın öğrencisi Abdulvâhid eş-Şîrâzî (486/1093) döneminden kalma, bu tür bazı bid’atler vardı.</p>
<p>Sultan Selahaddin Eyyûbî (589/1193), zahit muhacirler oldukları için hatırlarını sayıyor, itikatlarını görmezlikten geliyordu. O, zannedildiği gibi insanları Eş’arî mezhebini kabule zorlamıyordu. Meşhur Hanbelî vaiz İbn Nuceyye (Ali b. İbrahim b. Necâ) (599/1203) kendisine yakındı. Bunun, Mısır’da Eş’arî mezhebini destekleyen İmam Şihâb et-Tûsî (515/1122)’ye karşı katı ve sert tavrı, Selahaddin Eyyûbî’nin gözü önünde ve bilgisi dahilinde meydana geliyor, fakat o buna ses çıkarmıyordu. Hatta Eyyûbî ailesi, itikatta, eğer İmam Izzuddin b. Abdisselâm (660/1262), bu konuda, görevini yapan bir alim tavrını takınmasaydı, onlara meyledip katılacaktı.</p>
<p>Böylece, Şam’a yerleşen bu Hanbeli grubun sesleri kısıldı, zaviyelerine çekildiler ve sadece hadis rivayetiyle meşgul oldular.</p>
<p>Bunların hepsi gösteriyor ki, dünyada Eş’arî mezhebinin yayılması ilmin gücüyle olmuştur, idarecilerin desteği, otoritesi ve dayatmasıyla değil. Bağdat ve diğer bazı yerlerde Haşeviyye’ye karşı, idarecilerin zaman zaman şiddet kullanması, onların huzuru bozmaları ve kargaşa çıkarmalarından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Mezhep fakihleri, Eş’arî’yi kendi mezheplerinden kabul ederek, tabakât kitaplarında biyografisini verirler. Hanbelîlerin bunu yapması daha münasip, zira Eş’arî onlarla münazarasında, kendisinin İmam Ahmed’in mezhebi üzere olduğunu açıkça beyan ediyor. Fakat Hanbeliler, Eş’arî’yi ne tabakât kitaplarına alıyor, ne de kendilerinden kabul ediyorlar. Hatta Hanbelî Haşeviyye’si ona Mu’tezile’den daha çok buğzediyor[14].</p>
<p>Malikîlerin tamamı, Şafiîlerin dörtte üçü, Hanefîlerin üçte biri, Hanbelîlerin bir kısmı, -Bâkillânî döneminden bu yana &#8211; Kelamda Eş’arî mezhebindendir. Hanefîlerin üçte ikisi, Mâverâünnehr diyarında, Türk illerinde, Afganistan, Hindistan, Çin ve Uzakdoğuda &#8211; bazı Şafiîlerde olduğu gibi &#8211; Mu’tezile’ye kayanlar hariç, Mâturidî mezhebindendir.</p>
<p>Mezhep müntesiplerinden bid’at pisliğini reddetmesi, Medine alimi Malik (179/795)’in mezhebinin özelliklerindendir. Malikîler arasında i’tizal ve teşbih bid’atini görmemekteyiz. Zannımca, İmam Malik’in sıfatlarla ilgili haberlerin rivayetini yasaklamış olması, bunu sağlamıştır. Aynı şekilde İmam Ahmed, zalim idarecilere karşı ayaklanma ile ilgili hadisleri rivayet etmeyi yasaklamıştı. Bu da, Bağdat halifelerinin, Hanbelîleri ne yaparlarsa yapsınlar görmezlikten gelmelerini, hatta onları yakın çevrelerine almalarını sağlamıştır. Evet, İbn Tûmert (524/1130) zamanından beri, bazı Malikîlerin tasavvufta biraz aşırıya kaçtıkları müşahede edilmektedir.</p>
<p>Hanbelîlerin bir kısmı tefvîdde (haberi sıfatların anlamını Cenabı Hakk’a havale etmede) ve bu konulara girmeyi terk etme konusunda selefin görüşündedirler, bir kısmı da Mu’tezile’ye kaymıştır.</p>
<p>Asırlar boyunca Hanbelîlerin çoğu &#8211; Zâhir Baybars (676/1277)’ın, kâdılkudâtlığı ilk defa dört mezhebe vermesine kadar &#8211; Kerrâmiyye ve Sâlimiyye usûlü Haşeviyye idiler. Bu vesileyle Ehl-i sünnet uleması ile ilim alış verişinde bulundular ve bid’atle ilgili hastalıkları kaybolmaya başladı. Hatta Bağdat’ın uğradığı felaketten[15] sonra, Şam’a göç edip yerleşen Harran azınlığı olmasaydı aralarında hiçbir Haşevî kalmayacaktı.</p>
<p>Harran azınlığının arasından iyi bir ilim tahsil etmiş, zeki, hafızası sağlam, görünüşü düzgün, ilim otoritelerinin güvenini ve övgüsünü kazanmış biri sivrildi. Bu zat akıcı dili olan bir vaizdi. Bir de gördük ki o, selef mezhebi perdesi altında, Haşeviyye mezhebini Ehl-i sünnet mezhebinin yerine koyma esası üzerine kurulmuş bir plan üzerinde mesafe katediyor.</p>
<p>Bilmiyor ki, Eş’ariyye ve Mâturîdiyye’den oluşan Ehl-i sünnet mezhebi, dinde derin bilgi ve düşünce sahibi &#8211; bu haşevînin onların en küçük talebesinden biri bile sayılamayacağı &#8211; dahilerin elinde, asırlar boyu ilmî tetkik sonucu delillerin güçlülüğü bakımından öyle bir seviyeye ulaştı ki, onun gibi birisi bu delillere toslasa, ancak yüzü koyun yere kapaklanır. Hayatı son bulur, heder olur gider.</p>
<p>Aklî ilimlerde bir hocası olmadığından, onun ilmi sağlam bir temele dayanmayan, çelişki yumağından ibarettir. Yetenekleri, yorucu faydasız işlere dağılmıştır. İlmindeki bu çelişki, ameline de yansımıştır. Fitnesi, alimlerin kendisini eleştirmesi neticesinde son bulmuştur.</p>
<p>Şîa ve Havaric’in ortaya çıkışında ilmin bir rolünün olmadığı açıktır. Onları siyasi hisler ortaya çıkarmıştır. Sonra aralarına din düşmanı zındıklar sızar ve itibar zedeleyici merhaleler geçirirler. Ana eğilimleri mevcut idareye düşmanlık şeklindedir .</p>
<p>Murcie, bir nevi ilmî araştırmadan doğmuştur. Temayülleri, itikatta Havâric’in aksi yönündedir. Sonra, Murcie’den ilim ve dinden uzak, amelde gevşekliği doğuran görüşler ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Tutuculuk davetçisi ve yıkım tellalı olan Cebriyye, ilmî olmayan bir araştırma sonucu ortaya çıkmıştır. Bu saplantıları, Sümeniyye, Berâhime ve bunların dışındaki ibahiyeci, cahil fırkalara komşu olmalarındandır.</p>
<p>Kaderiyye, ilmî araştırma sonucu doğmuştur. Temâyülleri, tembellik ve kayıtsızlığa düşmanlık yönündedir. Gösterdikleri gelişme ve değişmeye bakıldığında, Senevviyye’nin birtakım görüşlerinden etkilendikleri açıktır.</p>
<p>Cehalet ve donukluğun seviyesizleştirdiği Haşeviyye, bazı fırkaların İslam öncesi sahip oldukları cahiliyye görüşlerini tevarüs edip benimsemiştir. Sâbie, Ehl-i kitab ve Seneviyye sahtekarlarının şaşırtmacaları onlar nezdinde kabul görmüştür. Avâmı kandırdıkları bir zühde, hiçbir aklı başında insanın düşünemeyeceği cehalete sahiptirler. Onlar kaba yapılı, kargaşa çıkarmak için fırsat kollayan katı ve sert kimselerdir. İslam zayıfladığı zaman sesleri yükselir. Görüşleri hakim olunca, ortalığı ilhâd kaplar. Tarihin her döneminde, bu böyledir. Düşmanlıkları akıl, nazarî ilimler ve mevcut olan her fırkaya yöneliktir.</p>
<p>Mu’tezile, Haşeviyye’nin tam aksine bir çizgidedir. Onları ilmî araştırma ortaya çıkarmıştır. Akıllarının doymazlığı, kendilerini herşeyi elde etme denemesine götürmüştür. Temel düşmanlıkları donukluğa karşıdır. Planları, dışardan İslam’a sızan görüşleri, ikna ve iskât edici aklî delillerle reddetmektir.</p>
<p>Mu’tezile’nin, Ulûhiyet-tevhid münkirlerine, nübüvvet münkirlerine, ayrıca Seneviyye, Yahûdi, Hıristiyan, Sâbie ve çeşitli ateist gruplara karşı, İslam dinini savunmada şerefli tavırları vardır. Bundan dolayı Zehebî’yi (748/1348) Siyeru Alâmi’n- Nübelâ adlı kitabında, nübüvvet hakkındaki kitabını zikrederken Câhız’a Allah’tan rahmet dilediğini görmekteyiz. Ayrıca Kâdı Abdulcebbâr’ın (415/1025) “Tesbitu Delâili’n-Nübüvve’”[16] adlı kitabına, güçlü münakaşa ve şüpheye sevkedenlerin şüphelerini reddetmede kullandığı güzel üslûp ve ifadede benzeri bir kitap görmemekteyiz.</p>
<p>Mu’tezilenin kitaplarından tamamen yüz çevirmek hoş değildir. Zira o kitaplarda, zamanın üzerinden geçmesiyle eskimeyen, hala parlak ve geçerli olan pekçok faydalar vardır.</p>
<p>Üstâd İmâm[17], Mu’tezile’de asrın düşmanlarına cevap teşkil edecek pek çok şey bulurdu. Onlara haksızlık etmeden, bulduğunu almaktan da çekinmezdi.</p>
<p>Ancak Mu’tezile, hasımla münazarayla çok meşgul olduğundan, onlardan kafalarına kendilerini doğrudan uzaklaştıracak görüşler sirayet etmiştir. Böylece Mu’tezile, Ehl-i sünnetin tenkit ettiği bid’atlere daldı. Meâlimu’s-Sünen sahibi el-Hattâbî (388/998) der ki: “İlk dönemde Mu’tezile bu bid’atlerin aksine bir yol üzereydi. O bid’atleri, son dönemde, onların bir kısmı ihdâs etmiştir”.</p>
<p>Eş’ariyye, Mu’tezile ile Haşeviyye arasında orta yolu tutmuştur. Ne Mu’tezile’nin yaptığı gibi nakilden, ne de Haşeviyye’nin yaptığı gibi akıldan uzaklaşmıştır. Kendilerinden öncekilerin iyilerini almışlar, her fırkanın batılını terketmişlerdir. Nebi (s.a.v.)’nin ve ashabının üzerinde bulunduğu çizgiyi muhafaza etmişler, dünyayı ilimle doldurmuşlardır. Aralarında, beşinci asırdan beri bazı tasavvuf imamlarının Eş’ariyye ekolü üzere Ehl-i sünneti desteklediklerinden dolayı, tasavvufa intisap edenler bulunmaktadır.</p>
<p>Kelamcılar arasında, gerçekleştirdiği büyük işe bakılınca Eş’arî’ye denk kimse yoktur.<br />
Bununla birlikte görüşleri, onları inceleyen kişi nezdinde, tahsîn-takbîh, ta’lîl, naklî delilin değeri vb… gibi belirli kelamî konularda, bazen akıl, bazen de nakilden uzaklaşma gibi, biraz tenkitten hali değildir. Zira, onun gibi, uzun süre Mu’tezile ve Haşeviyye grupları ile mücadele edenin görüşlerinde, bu türden şeyler muhakkak olur.</p>
<p>Ancak buna benzer birşey muasırı, Mâverâünnehr’deki Ehl-i sünnetin alimi, İmâmu’l-Hudâ Ebu Mansûr (333/944)’da, o diyarda Ehl-i sünnet, bid’at gruplarına, sesleri İmâm’ın yanında çıkmayacak şekilde tam hakim olduğu için bu sapma olmamıştır. Böylece düşüncelerinde tam itidal üzere yürümeyi başarmış, nakle hakkını, akla da geçerliliğini vermiştir.Mâturîdiyye, Eş’ariyye ve Mu’tezile arasında yer almaktadır. Aralarında mutasavvıf nadiren bulunur.</p>
<p>Eş’arî’yle Mâturîdî dünyanın her tarafında Ehl-i sünnetin imamlarıdır. Onların sayısız kitapları vardır. Bu iki imam arasında meydana gelen ihtilafın çoğu lafzî/şeklî ihtilaf kabilindendir. Aralarındaki ihtilaflar konusunda birtakım kitaplar yazılmıştır. Bu ihtilafları, Beyâdî (1098/1687) “İşârâtü’l-Merâm min ‘İbârâti’l-İmâm” adlı eserinde güzelce özetlemiştir. Beyâdî’nin metnini, Zebîdî (1205/1790) İhyâ şerhinde – pek çok matbaa hatasıyla beraber- nakletmiştir.</p>
<p>Bu Beyâdî, her ne kadar müteahhirînden ise de, kelam ilminde otoritedir. Öyle ki “el-‘Alemü’ş-Şâmih” sahibi Makbelî (1108/1696), alimleri pek beğenmemesine ve pervasızlığına rağmen, araştırma alanının genişliğini itiraf anlamına, Beyâdî’nin “İşârât” ına çok önem vermektedir.</p>
<p>Biz, burada ancak ana bid’at mezheplerine temas ettik. Bu mezheplerin, yeni bid’atlerin çıkması, mezheplerin görüşlerinin birbirlerine girmesi sonucu ortaya çıkan kolları vardır. Bu kollar insanlık tarihinin sonuna kadar, belirli bir sayıda kalmayacaktır. Peygamber’den rivayet edilen sayıda[18], ulemanın meşhur ihtilafı vardır. Alimler, her dönemde kendi zamanlarına kadar yeni ortaya çıkan mezhep sahiplerini hesaba katmış ve bunların görüşlerinden batıl olanları tenkit etmişlerdir.</p>
<p>Bu fırkaların görüşleri, Eş’arî’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”, Ebu’l Hüseyn et-Tarâifî’nin (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida’”[19], Ebu’l Muzaffer el-İsferâyînî’nin (471/1078) “el-Milel ve’n-Nihal”i[20] ve bunlar gibi sayısız eserlerde detaylı olarak verilmiştir.</p>
<p>Çoğu zaman fırkalara, kendi kitaplarında bulunmayan görüşler nispet edilir. Bu, ya doğrudan doğruya görüşler icat edilip o fırkalara yamamak veya onların sözlerinden, kendilerinin kastetmediği neticeleri çıkarmak, yahut da o fırkaların muarızlarına ait mutemet olmayan eserlerden aktarmak suretiyle olur[21]. Nitekim Abdulkâhir el-Bağdâdî (429/1037) “el-Fark beyne’l-Fırak”, “el-Milel ve’n-Nihal”[22]’de ve İbn Hazm da (456/1064) “el- Fisal”de böyle yapmıştır. Ebu İsa Muhammed b. Hârûn el-Varrâk (247/861), “el-Ârâ ve’d-Diyânât” sahibi Hasan b. Musa en-Nevbahtî (310/922), “el-Fihrist” sahibi İbnu’n-Nedîm’i (438/1047) ve uydurma hadislerle dolu Haşeviyye’nin kitaplarını kaynak almak da bu kabildendir. Araştırmacının görevi, bir görüşü sahibine nispet etmede, görüş sahibinin meşhur, bilinen bir kitabında bulana kadar ihtiyatlı davranmaktır. Fahreddin er-Râzî (606/1210), bu hususlardan bazılarına, Şehristânî (548/1153)’nin kitabının adı geçince, dikkat çekmiştir. Biz burada milel ve nihal kitaplarını mukayese etmek durumunda değiliz.Önceki kelamcıların sözlerinde, her asırda dini müdafaa görevini üstlenenlere, kesinlikle ışık tutacak şeyler vardır.</p>
<p>İslam inançlarını müdafaa metotlarının, ahlak ve ahkamı dejenerasyondan koruma şekillerinin, muarızlar üsluplarını yeniledikleri için, her asırda yenileneceği gayet açık bir husustur. Haddizatında onlar, şer’in tahdit ettiği belirli şeylerde sabittir, onların hakikatleri değişmez. O halde, yaşadıkları her dönemde müslümanlara düşen, içlerinden bir grubun kendini, insan gruplarında hakim bulunan görüşleri, aralarında yaygın ilimleri takip etme ve müslümanlara kendi tarafından zarar gelebilecek herşeyi incelemeye vermesidir. Özellikle de, sağlam ve köklü olduğu sürece her hayrın kaynağı olmaya devam eden, zayıf ve köksüz hale dönüşünce de her kötülüğün kaynağı haline gelen akaid/inanç konusunda bunu yapmalıdırlar.</p>
<p>Bu görüş ve ilimleri, din düşmanlarının modern araçlarla ortaya attığı şüpheleri giderecek şeyleri içlerinde bulabilmeleri için, sahiplerinin incelediği/araştırdığı kadar, hatta onların araştırmalarından daha çok incelemelidirler. Öyle ki, kasıtlı birisi, islamın akaid, ahkam ve ahlaktan meydana gelen öğretilerine bir ok fırlattığında, onu o ilimlerin verilerine ve bilimsel deneylerine dayanarak, şüphe ortaya atanların teorilerini yok ederek ve yeni teoriler geliştirerek, atanın göğsüne geri çevirmelidirler, &#8211; zira islam dini, ilmi hakikatlerle çelişmez – ve onların aldatmacalarının önüne koruyucu, sağlam bir kale yapmalıdırlar. Müslümanları zamanın gerektirdiği şekilde, gevşeklik ve ihmal göstermeden teşkilatlandırmalıdırlar. Bu ilimlerden elde ettikleri savunma yöntemlerini, dikkat çekici, herkesin beğenip kabul edeceği akıcı bir üslupla kitaplaştırmalıdırlar ki, asırlar boyu ansızın gelen şüphe sellerinin önüne sağlam bir set olsun.</p>
<p>Eğer bunu yapmazlarsa, düşmanlar, müslümanlar içinde verimli otlaklara kolayca yol bulup ulaşırlar, sonra sağa-sola dallanmış köklerini söküp atmak zorlaşır, hatta ilhad zehirleri boş kalplere sirayet eder, orada yerleşir ve böylece ekin ve nesiller helak olur. Allah bizi bunun şerrinden korusun ve bizi uykumuzdan uyandırsın.</p>
<p><strong>http://ktp.isam.org.tr/?url=makaleilh/findrecords.php</strong></p>
<p>* Muhammed Zâhid el-Kevserî, Mukaddimâtu’l- İmam el-Kevserî, Beyrut 1997, s. 35-53 veMukaddimetu Tebyîn-i Kezibi’l- Mufteri fimâ Nusibe ile’l- İmâm Ebi’l- Hasen el- Eş’arî, l’İbn Asâkir, Beyrut 1979, s. 7-21.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong><br />
[1] Abdusselâm el-Cîlî’(611/1214)nin başına gelene, ‘‘Zeylü’r-Ravzateyn’’ ve Kahire’de el-Hizânetu’z Zekiyye’de bulunan ‘‘Mecmûatu Dozi’’ye, bakılabilir. (Zâhid)</p>
<p>[2] Ebu’l Huseyn et-Tarâifi eş- Şafiî (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l Bida” (s. 36) adlı kitabında şöyle der: “Bunlar, kendilerine Mu’tezile adını verdiler. Bu, Hasan b. Ali (a.s.) Muaviye’ye biat ettiği ve idareyi ona teslim ettiği zaman oldu. Bunlar, daha önce Hz. Ali (r.a.)’nin adamları olduğu halde, Hasan, Muaviye ve bütün insanlarla ilişkilerini keserek, ev ve mescitlerine çekildiler ve “Biz ilim ve ibadetle meşgul olacağız” dediler. Bundan dolayı onlara Mu’tezile adı verildi” (Zâhid).</p>
<p>[3] Bkz. Muslim, İmân, 1.</p>
<p>[4] Haşeviyye’nin diğer anlamları için bakınız: Mevlevi Muhammed Ali et-Tehânevi, Keşşâfu Istılâhâti’l- Fünûn, İstanbul 1984, l, 396-397; en-Neşşâr, a.g.e., I, 285-287.</p>
<p>[5] Bkz. Süleyman Tülücü, Hammâd ‘Acrad, DİA., XV, 483.</p>
<p>[6] Bkz. Hüseyn Atvân, ez-Zendeka ve’ş-Şuûbiyye fi’l-Asri’l- Abbâsiyyi’l- Evvel, Beyrut 1984, s. 33-37.</p>
<p>[7] Hammâd b. Seleme (167/784)’nin üvey oğludur. Bu zat dört bin hadis uydurduğunu itiraf etmiştir. Üvey babası bunadıktan sonra, kitabına soktuğu hadisler, pek çok ravi arasında kabul görmüş, sonra da Haşeviyye’nin inançlarında sarıldıkları deliller haline gelmiştir (Zâhid). Bkz. Taberi, III, 375 vd; Mes’ûdî, Murûcu’z –Zeheb, IV, 315; Bağdadî, el-Fark, s. 163-164; İsferâyînî, et-Tebsîr, s. 81.</p>
<p>[8] Mücahid b Cebr (104/722)’in ilmi derecesinin yüksekliği yanında, hadisçilerin ittifakıyla iki batıl görüşü vardır. Bunlardan birisi: “Gözler O’nu idrak edemez” (En’am 6/103) ayeti hakkındaki ru’yeti inkar görüşü ki bu görüşünü Mu’tezile benimsemiştir. İkincisi de Makam-ı Mahmud hakkındaki görüşü ki, bunu da Haşeviyye benimsemiştir. Bunlar gerçeklerle çelişen iki görüştür. Mücahid gibi birisinde, ikisi de nasıl birleşebilir, nasıl ondan bu iki görüş sabit olur, enteresandır. Hadiste’ki Makam-ı Mahmud’un, Peygamberimizin Şefaat-ı Uzma’sı olarak tefsiri mütevatirdir. Aynı şekilde ru’yet hadisleri de mütevatirdir. (Zâhid)</p>
<p>[9] İbnu’l Bâkıllâni’nin öğrencileri için bakınız: Muhammed Ramazan, el-Bâkıllânî ve Ârâuhu’l-Kelâmiyye, Bağdat 1986, s. 184-195; Seyyid Ahmed Sakr, Mukaddimetu I’câzi’l-Kur’an li’l-Bâkıllâni, Kahire trhs, s. 34-37.</p>
<p>[10] Faaliyetleri için bakınız: İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi’l-Mufterî, Beyrut 1979, s. 120-216; Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 190-191; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 35- 36.</p>
<p>[11] Bkz: Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 187-188; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34.</p>
<p>[12] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 255-256. Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 185; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34-35.</p>
<p>[13] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 195.</p>
<p>[14] İbn Kesir, el-Bidâye’sinde (XI, 220) “Geçmişte ve şimdi Hanbelîlerin adeti, Eş’arîlerin aleyhinde konuşmaktır” der.</p>
<p>[15] Moğollar’ın Bağdat’ı işgal ve tahrip etmesine işaret edilmektedir.</p>
<p>[16] İstanbul, (Süleymaniye) Şehit Ali Paşa kütüphanesidedir (Zâhid). Kitap, Dr. Abdulkerim Osman’ın tahkikiyle, Beyrut’ta, Dâru’l -Arabiyye, tarafından iki cilt halinde basılmıştır.</p>
<p>[17] Musannif rahmetli burada Muhammed Abduh’u kastetmektedir. O, Abduh’u yakından tanımaktadır. “Makâlât” s. 373,548 ve “Safa’âtu’l-Burhan ‘ala Safahâti’l-Udvân”da Abduh’un birinci ve ikinci dönemine işaret etmektedir. (Naşir)</p>
<p>[18] Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını bildiren hadis-i şerife işaret edilmektedir. Hadisin değerlendirmesi için bakınız: Kevserî, Mukaddimât, s. 112-114; 150-152; Ebu İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtıbi, el-İ’tisâm, Riyad 1996, III, 38-179.</p>
<p>[19] Kitap, “et-Tenbîh ve’r-Red ‘ala Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida” adı ve Kevserî merhumun tahkikiyle, Mısır’da 1388/1968 de, Matbaatu’s-Saâde’de basılmıştır.</p>
<p>[20] İstanbul’da Şehit Ali Paşa kütüphanesinde (Zâhid). Bu kitabın orijinal adı “et-Tebsîr fi’d-Dîn”’dir. İlk defa Kevserî’nin takdim ve tahkiki ile Kahire’de 1359/1940’da basılmıştır. Daha sonra Beyrut’ta ofset baskısı yapılmış ve bunu diğer baskılar takip etmiştir.</p>
<p>[21] Nitekim İmam Ebu’l- Hasen el-Eş’arî de Makâlâtu’l-İslamiyyîn ve’htilâfu’l-Musallîn&#8217; (H. Ritter, Wiesbaden 1963)de bu hususa işaret etme ihtiyacını duymuştur.</p>
<p>[22] İstanbul, Âşir Efendi kütüphanesinde (Zâhid).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/">Mezheplerin Doğuşuna Bir Bakış</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah, Eşyayı Kaderi ve Kazasına Bağlamıştır&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-esyayi-kaderi-ve-kazasina-baglamistir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-esyayi-kaderi-ve-kazasina-baglamistir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 12:10:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Eşyayı Kaderi ve Kazasına Bağlamıştır...]]></category>
		<category><![CDATA[Beyayizade Ahmed Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kaderiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Kaza]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6439</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebû Hanîfe,el  Fıkhu’l-ekber’de dedi ki: Allah, eşyayı kaderi ve kazasına bağlamıştır. Dünya ve ahirette her şey O’nun dilemesi, ilmi, kaza ve kaderi ile olur. Ebû Hanife, Ebû Yusuftan rivayette Yüce Allah’ın: “Biz herşeyi bir kader ile yarattık&#8221;1 kelâmı için şöyle demiştir: Alemde bulunan her şey bu kaderin içindedir. Ebû Hanife el-Fıkhu’l-ebsat’ta dedi ki: Cenab-ı Hak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-esyayi-kaderi-ve-kazasina-baglamistir/">Allah, Eşyayı Kaderi ve Kazasına Bağlamıştır…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/3463531.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-6442" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/3463531.jpg" alt="Allah, Eşyayı Kaderi ve Kazasına Bağlamıştır..." width="218" height="321" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/3463531.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/3463531-204x300.jpg 204w" sizes="(max-width: 218px) 100vw, 218px" /></a>Ebû Hanîfe,el  Fıkhu’l-ekber’de dedi ki:</strong> Allah, eşyayı kaderi ve kazasına bağlamıştır. Dünya ve ahirette her şey O’nun dilemesi, ilmi, kaza ve kaderi ile olur. Ebû Hanife, Ebû Yusuftan rivayette Yüce Allah’ın: “Biz herşeyi bir kader ile yarattık&#8221;<sup>1</sup> kelâmı için şöyle demiştir: Alemde bulunan her şey bu kaderin içindedir.</p>
<p>Ebû Hanife el-Fıkhu’l-ebsat’ta dedi ki: Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah, onlardan bir kısmını hidayete şevketti, bir kısmına ise dalalet hak oldu.” “O dilediğini saptırtır, dilediğini ise hidayete ulaştırır.&#8221; “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüleri kendileri ile konuşsaydı, her şeyi de onlara karşı (senin söylediklerini) kefiller olmak üzre bir araya getirip toplasaydık onlar, Allah dilemedikçe yine iman edecek değillerdi.&#8221; “Eğer Rabbin dileseydi yer yüzündeki kimselerin hepsi, elbette topyekûn iman ederdi.&#8221; “Allah’ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir.&#8221; “Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları muhakkak ki bir tek ümmet yapardı. Onlar ihtilaf edici bir halde devam edip gideceklerdir. Rabbinin, rahmetine mazhar ettiği kimseler müstesna. (Allah) onları bunun için yaratmıştır.&#8221; “Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz.&#8221;</p>
<p>Yani Allah takdir etmedikçe (dileyemezsiniz). Şuayb (a.s) buyurdu ki: “Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Meğer ki Rabbimiz Allah dileye.&#8221; Nuh (a.s) ise şöyle demiştir: “Eğer Allah sizi helâk etmeyi dilemişse, ben sizin iyiliğinizi arzu etmiş olsam bile, bu hayırhahlığını size fayda vermez.&#8221; “Biz senden sonra kavmini imtihan ettik.&#8221; “İşte biz ondan fenalığı ve fuhşu bertaraf edelim diye (böyle burhan gön­derdik). Çünkü o ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandır.&#8221;</p>
<p>Bana, Hammad İbrahim’den, Alkame&#8217;den, Abdullah b. Mes&#8217;ûd’dan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet etti:</p>
<p>Allah, sizden birinizi yaratırken, onu ana karnında kırk gün nutfe olarak, sonra bir o kadar alaka olarak, sonra aynı süre kadar et parçası (mudğa) olarak tutar. Sonra ona rızkını, ecelini, mümin mi yoksa kâfir mi olduğunu yazacak olan bir melek gönderir. Kendisinden başka tanrı bulunmayan Allah’a yemin olsun ki, kişi cehennem ehlinin amelini o kadar yapar ki, kendisi ile cehennem arasında bir arşın mesafe kalır. Sonra hakkında yazılan yazı (Allah&#8217;ın takdiri) öne geçer de cennet ehlinin amellerinden bir tanesini yapar, ölür ve cennete girer. Yine kişi cennet ehlinin amelini o kadar yapar ki, cennetle kendi arasında bir arşın boyu mesafe kalır. Sonra hakkında yazılan yazı öne geçer de cehennem ehlinin amellerin-den birini yapar, ölür ve cehenneme girer.”</p>
<p><strong>Ebû Hanife İmam Muhammed, Harisi ve Ensârî’nin rivayetlerine göre şöyle demiştir</strong>: Bana Nafı’, İbn Ömer&#8217;den (r.a), Hz. Peygamber’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Kader yoktur&#8221; diyen bir kavim gelecektir. Onlarla karşılaştığınız zaman selâm vermeyiniz, hasta olurlarsa ziyaretlerine gitmeyiniz, ölürlerse cenazelerinde bulunmayınız. Çünkü onlar, Deccal&#8217;in taraftarı ve bu ümmetin Mecusîleridirler. Onları Mecusîlere ilhak etmek Allah üzerine hak olmuştur.&#8221; Bana Sâlim, babası Abdullah b. Ömer’den Hz. Peygamber’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Kaderiyye’ye lanet olsun. Allah, benden önce hiçbir peygamber göndermemiştir ki, ümmetini onlardan sakındırmamış ve onlara lanet etmiş olmasın.&#8221;</p>
<p>Bunu bana, Alkame b. Mersed, Süleyman b.Büreyde’den, o babasından, o da Hz. Peygamber’den (s.a.v) naklen rivayet etmiştir. Bize HeysemÂmir eş-Şa’bî’den, o da Hz. Ali b. Ebû Talib’ten rivayet etti. Ali, Kûfe’de minbere çıkarak insanlara hitap etti ve dedi ki: “Kadere, onun hayrına ve şerrine inanmayan bizden değildir.” Bana Musa b. Ebû Kesir, Ömer b. Abdulaziz’in şöyle dediğini rivayet etti: “Kader ayeti Yüce Allah’ın kitabındadır, dilediği kişiler onu bildi, diledikleri ise ondan habersiz oldu. O, Cenab*ı Hakk’ın şu sözüdür: “Siz de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınız da hiç şüphesiz cehennem odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.” Yine Yüce Allah’ın şu sözü: “Ne siz, ne de tapmakta olduklarınız, siz onun aleyhinde (hiçbir ferdi) fitneye sürükleyecek(bir kudrette) değilsiniz. Meğer ki kendisi cehenneme girecek kimse olsun.</p>
<p><strong>Ebû Hanîfe el-Vasiyye’de dedi ki:</strong> Bir kimse hayır ve şerri Allah’tan başkasının takdir ettiğini iddia ederse, Allah’ı inkâr etmiş olur, O’nun tevhidi de batıl olur. Yüce Allah buyurdu ki: “İşledikleri her şey defterlerdedir. Küçük büyük her şey yazılıdır.&#8221;</p>
<p><strong>Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-ekber’de dedi ki:</strong> Allah onu levh-i mahfuza hüküm olarak (kesin ve icbarı olarak) değil, vasıf (sebeplere bağlı- kesbî) olarak yazmıştır. el-Vasiyye’de ise şöyle dedi: Allah kaleme yazmayı emretti de kalem: “Ey Rabbim! Ne yazayım?” dedi. Yüce Allah: kıyamet gününe kadar olacak şeyleri yaz, buyurdu.</p>
<p>Ebû Hanîfe, İmam Muhammed, Harisi ve Ensarî’nin ri­vayetlerinde dedi ki: Bana Ebu’z-ZübeyrCabir b. Abdullah el- Ensarî’den, Süraka b. Mâlik el-Ensâri’nm şöyle dediğinirivayet etti: Ey Allah&#8217;ın Resûlü Bana, kendisi için yaratıldığımız dinimizi anlat; mukadderatın cereyan ettiği ve kalemlerin yazıp bitirdiği bir şey uğruna mı amel etmekteyiz, yoksa gelecekte oluşacak bir şey uğruna mı? Hz. Peygamber (s.a.v): “Kaderin cereyan ettiği ve kalemlerin yazıp tükettiği şey uğruna” diye buyurdu. Bunun üzerine Süraka: “O halde nenin uğruna bu çalışma?” diye sordu. Hz. Peygamber: “Amel ediniz, herkes yaratıldığı şeye yöneltilmiştir* diye cevap verdi ve şu meâldeki ayeti okudu: “Artık kim verir ve sakınır, en güzeli de tasdik ederse biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız). Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız.”<sup>1 </sup></p>
<p>Bana, Abdülaziz b. Rafır’ Mus’ab b. S a’d b. Ebû V akkas’tan babasından, o da Hz. Peygamber’den şöyle dediğini rivayet etti: Allah, herkesin dünyaya gelişini, dünyadan çıkışını ve nelerle karşılaşacağını yazmıştır. Ensardan bir adam: Ey Allah’ın Resûlü, o halde çalışma nenin uğruna yapılmaktadır?” diye sordu. Hz. Peygamber: “Amel ediniz, herkese yaratılışına uygun olan şey kolaylaştırılmıştır. Kötülere, kötülerin ameli, iyilere de iyilerin ameli kolaylaştırılmıştır.” buyurdu. Bunun üzerine Ensarı: işte şimdi amelin faydası ortaya çıktı, dedi.</p>
<p><strong>Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-ebsat’ta dedi ki:</strong> Eğer Kaderiyye’ye mensup olan kişi derse ki, meşîet bana aittir; dilersem inanır, dilersem inanmam. Çünkü Cenab-ı Hak: “Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin”. “Semûd’a gelince, onlara doğru yolu gösterdik ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler.” “Rabbin sadece kendisine kulluk etmenize hükmetti.” “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyuruyor. Bu kişiye cevap olarak denilir ki: Yüce Allah’ın “Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin” buyruğu bir vaîd (tehdit)dir. Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: “Allah dilemedikçe öğüt almazlar”, “&#8230; Allah kişi ile kalbi arasına girer.”Yani mümin ile küfür ve kâfir ile iman arasına girer.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın “Semûd&#8217;a gelince, onlara doğru yolu gösterdik ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler&#8221; sözüne gelince bu. “onlara gösterdik ve açıkladık&#8221; demektir. “Rabbin sadece kendisine kulluk etmenize hükmetti&#8221; ayeti ise “Rabbin emretti&#8221; mânasına gelir.</p>
<p><strong>Ebû Hanîfe, İmam Muhammed&#8217;in rivayetinde dedi ki:</strong> Kasâ iki türlüdür. Birincisi vahiy emri, diğeri ise yaratma emridir. Çünkü Allah küfrü onlar için kaza ve kader çerçevesine alır. Fakat onunla emretmez. Aksine ondan meneder.</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın “cin ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım&#8221; sözü “beni birlesinler“ mânasına gelir.</p>
<p><strong>Eğer o (kaderi) derse ki:</strong> Allah niçin kullarını günaha zorluyor da sonra bu günah sebebiyle onlara azap ediyor? Eğer zina edecek, içki içecek veya iftira atacak olsa ona hadler uygulanır. Allah, kendisine iftira edilmesini istememiştir. Yüce Allah: Takva ve mağfiret ehli&#8221;<sup>2</sup> olduğunu beyan ediyor. Binaenaleyh o küfür ehli olmadığı gibi onu murad edici de değildir.</p>
<p><strong>Ona (cevap olarak) denilir ki:</strong> Kul kendi nefsine zarar ve fayda vermeye muktedir midir? Eğer “hayır”, çünkü onlar, itaat ve masiyet dışındaki fayda ve zararda kadere uymak zorundadırlar&#8221; derse, bu defa ona denilir ki: Allah şerri yaratmış mıdır? Eğer “evet&#8221; derse sözünden dönmüş olur. “Hayır” derse Genab-ı Hakk’ın şu sözünü inkâr etmiş olur: “De ki: yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabb&#8217;ına sığınırım.” Bununla Allah, “şerrin yaratıcısı&#8221; olduğunu haber vermiştir. Hadler, Allah emrettiği için uygulanır. Evet Allah hadleri emretmiştir ve O’nun emrettiği şeyler terkedilemez. Nitekim Zeyd kölesinin elini kesecek olsa, bu Yüce Allah&#8217;ın dilemesi ile olmakla birlikte insanlar onu kınar. Eğer Zeyd kendisini azad edecek olsa bu defa överler. Bunların her ikisi de Yüce Allah&#8217;ın dilemesi ile vuku bulmuştur. Zeyd de, Allah&#8217;ın dilemesi ile iş görmüştür. Ne var ki Allah&#8217;ın dilemesi ile de olsa masiyet işleyen kimsenin fiilinden Cenab-ı Hak razı olmaz. Böylesi, bu tür bir fiilde adaleti de gözetmemiş olur.</p>
<p>“Allah, kendisine iftira edilmesini dilemedi” sözünde de ona (Kaderiyye’ye mensup olan kişiye) şöyle denilir: &#8220;Allah’a iftira&#8221; bir kelâm mıdır, değil midir? “Evet” derse, ona “kafiri kim konuşturdu?” diye sorulur. “Yüce Allah” derse, kendi görüşlerine karşı çıkmış olur. Çünkü “iftira* da kelâmdan bir türdür, Allah dilemeseydi, onlara o sözü söyletmezdi.</p>
<p><strong>Eğer o (kader!) derse ki:</strong> “Allah, kendisinin takva ve mağfiret ehli olduğunu söylüyor; Allah, küfür ehli olmadığı gibi, onu murad edici de değildir.”</p>
<p><strong>Şöyle cevap verilir:</strong> Allah dilediği taate ehildir, dilemediği masiyet de O’na ehil değildir. Eğer adam derse ki: Kişi isterse bir işi yapar, isterse yapmaz; isterse yer, isterse yemez; isterse içer, isterse içmez. Ona denilir ki: Allah İsrailoğullarına denizi geçmeyi, Firavun’a ise denizde boğulmayı takdir etti mi? Eğer “evet” derse, bu defa denilir ki: Musa’yı yakalamak için onun arkasından gitmemek ve taraftarları ile birlikte boğulmamak Firavun’un elinde miydi? Eğer “evet” derse, küfre düşmüş olur, “hayır” derse daha önceki sözünü nakzetmiş bulunur.</p>
<p><strong>Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf ve Esed b. Amr’ın rivayetlerine göre şöyle demiştir:</strong> Kaderiyye’ye mensup olan kişiye denilir ki: Allah ezelî ilminde bu şeylerin böylece olacağını biliyor muydu, bilmiyor muydu? Eğer “hayır” derse küfre düşmüş olur; “evet” derse, bu defa “Allah, bunları bildiği gibi olmasını mı yoksa bildiğinin hilafına olmasını mı diledi?” diye sorulur. “Bildiği gibi olmasını diledi* derse, Allah’ın, mümin için imanı, kafir için de inkarı irade ettiğini kabullenmiş olur; “bildiğinin aksinin oluşmasını murad etti” derse, Rabbini muradının oluşmasını temenni eden ve bunun hasretini çeken bir konumda düşünmüş olur. Çünkü biri için olmamasını istediği halde oluveren yahut da olmasını istediği halde olmayan kimse temenni ve tehassür mevkiinde kalır. Rabbini temenni ve hasret vasıfları ile niteleyen kimse ise küfre düşer.</p>
<p><strong>Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-ebsat’ta dedi ki:</strong> Şu delili getiren kafir olmaz. Çünkü o, ayeti inkâr etmemiş, tevilinde hata etmekle bir­likte tenzilini reddetmemiştir. Bundan dolayıdır ki bir kimse; “Bana bir musibet geldiğinde, bunun Allah’tan mı, yoksa kendi isteğimle mi olduğunu bilmiyorum, o, Allah’ın beni sınadığı bir şey değildir’ dese küfre düşmez. Çünkü Yüce Allah: “Başına gelen kö­tülük kendindendir’’ “Size isabet eden her musibet, ellerinizle ka­zandıklarınız sayesindedir* buyuruyor. Yani “günahlarınız yü­zündendir’’ve “Ben onu size takdir ettim’’ şekillerinde tevil ederse küfre düşmüş olmaz sadece tevilinde yanılmış olur.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><em>Beyâzîzâde</em>Ahmed Efendi,Ebu Hanife&#8217;nin İtikadi Görüşleri</p>
<p>M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-esyayi-kaderi-ve-kazasina-baglamistir/">Allah, Eşyayı Kaderi ve Kazasına Bağlamıştır…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-esyayi-kaderi-ve-kazasina-baglamistir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
