<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kadere İman | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kadere-iman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 06 May 2017 14:53:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kadere İman | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Takdir ve Cüz&#8217;i İrade Hakkında Soru va Cevablar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/takdir-ve-cuzi-irade-hakkinda-soru-va-cevablar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/takdir-ve-cuzi-irade-hakkinda-soru-va-cevablar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2015 13:07:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Yaratması]]></category>
		<category><![CDATA[Cüz-i İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Küll-i İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere İman]]></category>
		<category><![CDATA[Takdir ve Cüz'i İrade Hakkında Soru va Cevablar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9423</guid>

					<description><![CDATA[<p> 1 -Cüz&#8217;i ihtiyârî’ye veya İradeye İnanmak imanın cüzlerinden midir? Cevab: Evet. Kulun, her hayrı şerden ayırt etmesi ve hayrı yapmakla mağruıiyet ve enaniyete sapmaması için, cüzi irade imanın cüzlerinden sayılmıştır. Binaenaleyh cüzi İradeye, mesuliyetten kurtulmak için inan­mak farz olmuştur. Kul İki şeye İnanmak mecburiyetindedir: Birincisi Allah Teâlâ&#8217;nın her şeyi yarattığına, İkincisi kulun cüzi iradesine.. İzahı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/takdir-ve-cuzi-irade-hakkinda-soru-va-cevablar/">Takdir ve Cüz’i İrade Hakkında Soru va Cevablar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/kader.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9424" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/kader.jpg" alt="Takdir ve Cüz'i İrade Hakkında Soru va Cevablar" width="491" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/kader.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/kader-300x127.jpg 300w" sizes="(max-width: 491px) 100vw, 491px" /></a></strong></p>
<p><strong> 1 -Cüz&#8217;i ihtiyârî’ye veya İradeye İnanmak imanın cüzlerinden midir?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Evet. Kulun, her hayrı şerden ayırt etmesi ve hayrı yapmakla mağruıiyet ve enaniyete sapmaması için, cüzi irade imanın cüzlerinden sayılmıştır. Binaenaleyh cüzi İradeye, mesuliyetten kurtulmak için inan­mak farz olmuştur. Kul İki şeye İnanmak mecburiyetindedir: Birincisi Allah Teâlâ&#8217;nın her şeyi yarattığına, İkincisi kulun cüzi iradesine.. İzahı gelir.</p>
<p><strong>2-Mademki Allah Teâlâ her şeyi yaratır; şerri de yaratır demektir. O&#8217;nun şerri yaratması, şer değil mİ?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Ekmel-ul-ulemâ&#8217;nın dediği gibi, halk-ı şer, şer değil; kisb-i şer, şerdir. Nazarımızda cüz&#8217;î bir şer, Allah Teâlâ&#8217;nın nazarında küllî bir hayrı kuşatabilir. Binaenaleyh Allah Teâlâ’nın şerri yaratması, şer değil­dir. Mesela hâkim&#8217;in hırsızın elini kesmesi şer değildir; şer, hırsızın hırsızlık etmesidir. Mademki Allah Teâlâ kulunu yaratmış, ne gibi şerleri işleyeceğini de bilmiştir. Bizce bu hikmet gizlidir.</p>
<p>Bir nakışçının çirkin nakşı işlemesi, çirkinlik değil; çirkinlik nakşın nefsindedir. Bir fotoğraf makinasının kişinin fotoğrafını çirkin çekmesi, makinanın çirkinliğini değil, fotoğrafı çekilenin çirkinliğini ortaya koyar. Kader-i İlâhî de böyle.</p>
<p><strong>3-Hiçbir suçu olmadan, belaya tutkun kimseler bulunuyor. Allahın bunları böyle sakat yaratmasında ne gibi hikmetler vardır? Sonra sakat doğan çocuğun suçu neymiş?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Kainattan bir zerreyi ele alıp, her şeyi ona kıyas etmek doğ­ru değildir. Bir hâkim nazarımızda suçsuz bir kimseyi kâtil diye hapse­derse, her ne kadar açıkta kâtil değilse bile muhakkak gizli bir katlin suçundan dolayı hapsetmiştir. Dolayısiyle hâkimin hapsetmesi zulüm değildir. Böylece Allah Teâlâ&#8217;nın, kati işleyebilecek bir kimsenin elini koparması da zulüm değildir. Allah Teâlâ ilm-i ezelîsinde kulun nasıl yapacağını bilir. Bildiği gibi yaratır; bildiğim gibi değil.</p>
<p>Hem mesela bir hakîmin, nazarımızda ayağı sağlam olan bir kimsenin, kanser yahud kangren vardır demekle ayağını kesmesi çirkin değildir, zulüm de değil­dir; şefkatin ta kendisidir. Takdîr-i İlâhiye de böyle. Kaldı ki Allah Teâlâ’ nın, bir ferdi belaya tutkun olarak göstermesinde birçok hikmetleri vardır.</p>
<p>Mesela belaya tutkun olmayan kimsenin, nimetinin kadrini bitmesi&#8217; böyle bir ferdin göstermesiyle başkasının ibret alması; ve o başkanın rahim ve şefkat denizlerini akıtması; ve böylece Allah Teâlâ&#8217;nın Kendi merhametini kulunun aklına getirmesi, birer hikmetlerdir. Soru soranın kıyası fâsiddir; külü cüz&#8217;e kıyas etmektir.</p>
<p>Mesnevî-i Nahîfi&#8217;den bir beyt:</p>
<p>Havf eder nişi hacamattan püser,</p>
<p>Müşfik iken şâd olur mâder peder,</p>
<p>Nimcan alır Huda yüz can verir,</p>
<p>Yâda gelmez lütfeder İhsan verir.</p>
<p>Çocuk, şırıngadaki ilaçtan, ilaçta gizlenmiş şifâdan habersiz oldu­ğundan, iğneden feryad eder. Anası babası bundan haberdar oldukları için, şefkat ve merhametlerinden dolayı iğneyi zerkederler. Evet, Allah Teâlâ bazan kulundan yarım canı alır; yerine yüz can verir; hesaba sığmaz lütuf ve ihsanda bulunur, işte O&#8217;nun lütuf ve ihsanından bihaber kimseler, yukardaki soruyu sorarlar.</p>
<p>Hafızları görüyoruz. Zekalarını görüyoruz. Kendi kendimize deriz ki, hafızın gözü olsaydı, neleri bulacaktı.. Hafızın nazar günahından haberimiz yoktur.. O hafızayla Kur&#8217;an’ı ne kadar kolay ezberlediğinden haberimiz yoktur. El-Hâsıl hikmetini bilmek gerekir.</p>
<p><strong>4-Mademki cüz&#8217;i ihtiyârî bir emr-i i&#8217;tibârîdir ve insanın elinde meylden başka bir şey yoktur, Mu&#8217;ciz-ul-beyan olan Kur&#8217;an neden insanların cüz&#8217;î iradesini hedef ederek ona büyük ehemmiyet vermiştir?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Ekmel-ul-ulemâ&#8217;nın dediği gibi, kibrit çöpünün ateşi yok de­nilebilecek kadar az olduğu halde, bir mahalle değil, bir şehrin yakılma­sına kâfi gelir. Cüz&#8217;î irade de, cüz kelimesiyle vasıflansa dahi haddiza­tında fayda ve zarar bakımından rolü çoktur. Demek tesiri vardır. Onun için insan dînen sorumlu tutulmuştur. Sonra insanın cüz&#8217;î iradesiyle sorumlu tutulmasında beşer ve İlâhî kanun müttefiktir. Kulun mağrûriyete kapılmaması için kendisine bir cüz’î irade verilmiştir. Allah Teâlâ Zülcelal Hazretleri, dünya ve ahirette faydayı celbetmeyi, zararı defet­meyi cüz&#8217;î iradeye bağlamış; Sünnetullah böyle câri olagelmiştir. Eğer kulun iradesi her yerde geçerli olsaydı, ne kimse hastalanır ve ne de kimse ölürdü. O zaman nizam bozulurdu.</p>
<p><strong>5 -Cüz&#8217;i ihtiyâriye&#8217;nin varlığına delil var mı?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Evvela cüz&#8217;î iradenin manasını bilmeliyiz. Cüz&#8217;î irade, küllî iradeden yani tabiî kanunlardan insanlara yönelmiş olan sebeblere mutabakat ve muvafakat göstermek veya göstermemektir. Herkes kendi nefsinde mutlak bir şekilde bu cüz&#8217;î iradeyi hisseder. Bunu hissettiği gibi, cüz&#8217;î iradesinin geçersiz olduğu yerleri de hisseder. Bu vicdânî delil olduğu gibi, ayet ve hadislere baktığımızda birtakım fiiller, kullara nisbet edilmiştir. Bu nisbet dahi naklen de cüz&#8217;î iradenin varlığına delildir.</p>
<p><strong>6-Madem ki kader vardır,» Cenâb-ı Hakk benim kaderimde ne yazmış ise o olur; benim cüz&#8217;î irademin ne faydası vardır?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Faydası veya zararı vardır ki ondan bahsedilir. Ekmel-ul -ulemâ&#8217;nın dediği gibi, kader Allah Teâlâ&#8217;nın ilminin bir çeşididir. İlim ise, olaylar nasıl olacaksa o oluşa öyle bağlanır. Yoksa olay meydana geldikten sonra ilmullah ona bağlanır demek değildir. Zira Hâlık&#8217;ın ilmi ezelîdir; geçmişi, şimdiki ve gelecek zamanları kuşatmıştır. Hâsılı ezel­den ebede bakan bir ayna misalidir. Zira Allah Teâlâ&#8217;nın ilmi zaman­sızdır. Zaman ortadan kaldırılınca, dava hallolur, ilmullah aynası yukar­dan aşağı bakar, geçmiş ve gelecek her ne varsa kemâliyle içine alır. Binaenaleyh cebir yoktur. Kader manen der ki; “Ey insan, sen neyi taleb edersen, ben onu sana müyesser ederim.”</p>
<p>Şu kadar ki bazı yerlerde llm-i İlâhî, cüz&#8217;î irademize bağlanmıştır. Şu halde cüz&#8217;i ihtlyâriyemiz, kaderin var ve hakim olmasını takviye eder, iptal etmez. Şayet cüz&#8217;î irademizi iptal ederse, o zaman mes&#8217;uliyetimizi kaldırır. Halbuki kadere iman asla ruha sıkıntı vermez, bilakis rahatlık verir, insan bir cihetle bütün kainata alâkadar olduğundan, eğer kadere iman etmezse mu­vakkat ve küçük serbestiyetten dolayı, büyük bir yükü ruhun omzuna yükleyebilir.</p>
<p>Kadere teslim olmak o kadar lezzetlidir ki “Her kim ki kade­re iman ederse, şübhesiz kederden emin olur” denilmiştir. Kalbinde kadere iman şubesini yıkan kimse intihar etmeye mahkumdur. Demek cüz&#8217;î irade insanı intihara götürür, işte akıl böyledir.. Kadere iman ise insanı intihardan kurtarır. En azından izzet zamanında, &#8220;kaderimdir&#8221; demekle; zillet zamanında &#8220;kaderimdir” demekle kul, rahata kavuşur; İzzetten dolayı mağrur olmaz; zilletten dolayı mağmum olmaz.</p>
<p><strong>7-Allah beni veyahud seni, biz gelmeden evvel, iyi ve said mi yaz­mış; yoksa şakî ve kötü mü yazmıştır?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Müslim ve Tirmizî ve başkasının da tahric ettikleri İmran bin Hasin&#8217;den gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e birisi sordu: Ya Rasûlallah, cennet ehli, cehennem ehlinden farklı olarak bilinmiş mi? Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:</p>
<p>“Evet” buyurunca, “Öyleyse ne için amel edenler çalışıyor?&#8221; denildi:</p>
<p>‘’Çalışın.Herkese,ne maksadla yaradıldıysa onun için imkan verilmiştir.” buyurdu.</p>
<p>Yani saadet için yaratılanlara, hayrı işlemek imkanı; şakilere de şekâvet işleme imkanı verilmiştir. Bu imkanla kimi cennete iştiyakla iştihâlanır; kimisi de cehennem için.. Ben veya sen, kolaylıkla hayr işliyorsak, cennetliyiz; iştihalanıp şer işliyorsak cehennemliyiz. Demek her bir şahıs için de bu husus malumdur.</p>
<p><strong>8 &#8211; Allah&#8217;ın bana yazdığı kaderi ben değiştiremez miyim?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Hayır, değiştiremezsin.. Bu soruyu tevcih edenler ekseriyet ehli küfürden olur. Daha evvelden Hazreti Rasûl-u Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e, mücadelelerinde müşrikler bunu sormuşlardı. Dedi­ler ki: “Kader yoktur, biz yaptıktan sonra kader yazılır. Amelimizi, hareke­timizi Hazreti Vacub-ul-Vücud yazmamıştır.” Nitekim İmam Ahmed, Tirmi­zî, İbnu Mâce ve Müslim&#8217;in tahric ettikleri Ebî Hureyre&#8217;den gelen bir rivayette, Mekke müşrikleri Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e kaderde mücadele etmek İçin gelmişlerdi. Bunlardan kimisi: Biz kaderimizi değiştiririz; kimisi: Kaderimiz yazılmamıştır, dediler. Bunun üzerine Ra-sûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e şu ayet-i kerimeler inmiştir:</p>
<p>“Şübhe yok ki günahkârlar (dünyada) sapıklık ve (ahirette) çılgın ateşler içindedirler. O gün onlar yüzleri üstü ateşte sürüklenirler. (Onlara) Tadın cehennemin dokunuşunu (denilir). Şübhesiz ki Biz her şeyi bir takdir ile yarattık. Ve Biz&#8217;im emrimiz (başka değil) birdir, bir göz kırpması gibl(süratli)dir.” [Kamer,47-50]</p>
<p>Ayet-i kerîmedeki, günahkârlar kelimesinden murad,&#8221;Allah Teâlâ bizim kaderimizi yazmamış; kaderimizi değiştirebiliriz’’ diyenlerdir. Hadîs-i şerifte bunlara hüsamâ denilmiştir. Bunlardan kimisi, takdîri inkar eder; kimisi de açıktan inkar etmeksizin, kaderimizi değiştirebiliriz demekle inkar ederler. Böylelerine Kaderiyye ismi verilmiştir.. Demek Allah Teâlâ Zülcelal Hazretleri ilm-i ezelîsinde, her bir olayı muayyen bir vakte, sebeblere tâbi&#8217; tutarak tesbit etmiştir. Kurân-ı Hakîm&#8217;de de bunu “Şübhesiz ki Biz her şeyi bir takdir ile yarat­tık.” buyurmakla beyan etmiştir.</p>
<p>“Kuvvetli mü&#8217;min, Allah&#8217;a zayıf mü&#8217;minden daha hayırlı, daha mak­buldür. Ama her birinde hayr vardır. Sana fayda veren şeye çok gayret göster. Allah&#8217;tan yardım dile ve aciz Olma. (A&#8217;zamî tedbirin aleyhinde gelerek) Başına bir şey gelirse: ‘Şöyle yapsaydım, şöyle olurdu.’ deme. Lâkin: &#8216;Allah&#8217;ın kaderi; O ne dilerse yapar.’ de. Çünkü muhakkak &#8220;eğeri (kelimesi) şeytanın amelini açar.” mealindeki hadîs-i şerifte Rasûlullah sâllallâhu aleyhi ve sellem;</p>
<p>&#8220;(A&#8217;zamî tedbirin aleyhinde gelerek)</p>
<p>Başına  bir şey gelirse: ‘Şöyle yapsaydım, şöyle olurdu.’ deme. Lâkin: Allah&#8217;ın kaderi; O ne dilerse yapar.’ de. Çünkü muhakkak lağeri (kelimesi) şeytanın amelini açar.” buyurmakla bu hususta üstün bir ölçü vermiştir.</p>
<p>Ve kulun iradesiyle dahi olan şeylerin kaderle olduğunu beyan etmiştir. Bu şeri bir delildir. Şatibi diyor ki:  &#8220;Neden, eğer, keşke&#8221; kelimeleri, kadere İnanç şubelerini bozar. Hadis-i şerif bu kelime­lerden bizi sakındırmıştır. Çünkü bunlar kalbe kasaveti getirir; şübheye düşürür; ve böyiece kadere İnancı zayıflatır.’’ Bazı ekâbir demişlerdir ki:</p>
<p>&#8220;Sonra&#8221; kelimesi gibi bunlar da şeytanın amelidir.</p>
<p>Her şeyin Allah Teâlâ&#8217;nın takdiriyle olduğuna, hissi ve akli deliller de vardır.</p>
<p><strong>a]</strong>Mesela bir sofi şöyle diyebilir: Halık Teâlâ&#8217;nın İradesi ve yarat­ması olmasaydı, her istediğimi yapabilirdim; amma İş öyle değildir.</p>
<p>Azmimin fiile geçmemesi, Rabb&#8217;imin halk ve kudretini gösterdiği gibi, birçok yerlerde azmim olmadığı halde birçok işleri de yapmamda O&#8217;nun tasarrufunu görürüm. Demek İrademde müstakil değilim. Aynı zamanda birçok yerlerde maksada ulaşmam, benim kesbimi de gösterir, öyleyse kul, kendisine verilen kudret ve cüz&#8217;i İradesiyle fiilinde müstakil sayıla­maz. Bu hissî ve vicdâni bir delildir.</p>
<p><strong>b]</strong>Eğer kulun fiili, kendisindeki irade ve güçle vuku bulsaydı, bizzarûre fiilinin teferruatını bilecekti. Çünkü fiilinde muhtar idi. Muhtarın ihtiyârı ilminin dalıdır. Halbuki fiilinde bilgisi yoktur. Mesela beş dakika yürüyen bir kimse, yüz metre kasdettiği mesafede kaç adım attığını, kaç nefes aldığını, ayaklarının nasıl adım attığını teferruatıyla bilemediği gibi, beş dakika konuşan bir kimse, konuşmasının nerden geldiğini, harflerin mahreçlerinden nasıl çıktığını, ses tonunun hangi derecede olduğunu bilemez; ilmi ve aklı buna yeterli gelmez. Binaenaleyh bu kimsenin hareket ve konuşmasının hey&#8217;etini, vad&#8217;ını, kemiyetini bilememesi, onun fiilinin faili olmamasını gösteriyor.</p>
<p>Bu kimsenin fiilinin, hem kendisinin hem de Rabb&#8217;inin kudretiyle meydana geldiği de denilemez. Çünkü bu şirktir. İki âmilin bir mamulde aynı anda, iki vuranın vuruşlarının aynı anda bir yere vukuu muhal olduğundan, iki failden birisinin muattal, âciz, diğerinin fa&#8217;âl ve güçlü olmasını gösterir. Bu sıfat ise Allah&#8217;a mâhsustur; kul acizdir, muattaldır. Öyleyse, kulu yapan Allah Teâlâ, kulunun fiilini de yapar.</p>
<p>“Gerçek şu ki, ilk başlayan O&#8217;dur; (sonunda da yoktan) iade edecek yine O&#8217;dur. O (tevbe eden mü&#8217;minleri) çok yarlıgayan, (dostlarını) çok se­vendir. Arşın sahibidir. (Zat&#8217;ında, Sıfatında ve Fiilinde de) Pek yücedir. Ne dilerse hakkıyla, yerli yerinde tam yapandır.&#8221; [Buruc,13-16] buyrulmuştur. Kudretine nisbeten bütün kainatı var etmesi, yok etmesi mümkündür; yaratmada ortağı yoktur.</p>
<p>Demek kul kaderini değiştiremez. Bazı ehli ilim, eğer Allah Teâlâ Kendisi fazi u kereminden değiştirmeyi isterse, değiştirebilir dediler. Yal­nız başkasının yalvarışı veyahud icbârıyla değiştirmez. Bunlara göre de, ilmullah&#8217;ta olan değil, levh-i mahfuzda veyahud alın yazısında kul naza­rında olan değişmedir. Ecel-i mübrem ve gayrı mübrem dedikleri budur.</p>
<p><strong>9-İnsan varolmadan evvel levh-i mahfuzda, veyahut alnında hakî­katen kaderi yazılmış mıdır?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Evet, yazılmıştır. Fakat yazmıştır demek, yaptırır demek değildir. Bu yazıyı görüp okuyanlar, yazının var oluşunu ikrar ederler. Mademki yazıdır, okur yazarlığı olan yazıyı okuyabilir. Okur yazarlığı olmayanın yazıyı inkar etmeye hakkı yoktur.</p>
<p>“Şübhesiz ölüleri ancak Biz diriltiriz, önden gönderdikleri işleri (yaptıkları hayr ve şerleri; ve geride) bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten Biz her şeyi apaçık bir kitab(levh-i mahfuz)da sayıp yazmışızdır.&#8221; me­alindeki Yâsîn sûresi 12‘nci ayette, her iki yazının varoluşu tasrih edil­miştir.</p>
<p>Hâsılı mukadderat ilmullah&#8217;ta sabit olduğu gibi levh-i mahfuzda da yazılmıştır. Aynı zamanda cenine ruh üfürûldûğünde melekler Rabb&#8217;lerinden aldıkları emr üzere ceninin alnında da yazarlar.</p>
<p><strong>10-Kulun iradesi dahilinde olan fiildeki, Hâlık&#8217;ın yaratma fiilini ve kulun kisbini izah eder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Bu meselede müslümanlar arasında öteden beri mücadele­ye geçen üç taife var:</p>
<p><strong>a]</strong>Birincisi Kaderiyye&#8217;dir. Müslümanlardan Kaderiyye taifesi diyorlar ki: Allah Teâlâ’nın bahşettiği kudretle yani yapabilme terkedebilme gü­cüyle kul müstakildir; kendi fiilini kendisi yapar; Allah Teâlâ ona müda­hale etmez. Şer yaparsa, Allah onun cezasını, hayr yaparsa mükafatını vermeye mecburdur.</p>
<p>Bunlar tekfir edilmezlerse de, bid&#8217;ate girmişlerdir. &#8220;Kul fiilinde müs­takildir&#8221; deyişleri bid&#8217;attir; fakat &#8220;kulda mevcud olan güç yani iradesi, Allah Teâlâdan kendisine verilmiş&#8221; dedikleri için kafir değiller. Çünkü onlar Mecûsîler gibi iki Hâlık&#8217;a inanmadılar; kulun, Hâlık&#8217;ın kudretiyle fiilini yaratmasına inandılar.</p>
<p><strong>b]</strong> ikincisi Cebriye taifesidir. Bunlara Mürcie de denilmiştir. Diyorlar ki: İnsanın kalbinde iman olduktan sonra, ma&#8217;siyet ona hiçbir zarar ver­mez. Küfür de olduktan sonra, hiçbir taat fayda vermez. Zira kul, isyanın­da ve itaatinde makhur ve mecburdur. Bundan dolayı ma&#8217;siyeti işler veyahud taat işler. Hasılı mü&#8217;minden azab tehir edilmiştir. Filan vurdu demek, taş vurdu demek gibidir. Çünkü kulda hiçbir irade, ihtiyar ve kisb söz konusu değildir.</p>
<p>Bunlara göre Allah Teâlâ mü&#8217;min kuluna ceza vermezmiş. Hatta daha ileri gidenlerine göre kafir de olsa, Allah kulunu yakmazmış.</p>
<p>Ümmetin kısm-ı a&#8217;zamîsi bunları tekfir etmiştir. Fakat essah olan; ehli bid&#8217;atten sarih bir küfür görülmediği müddetçe kafir olmazlar.</p>
<p><strong>c]</strong>Bu iki taifeye karşı çıkan Ehli Sünnet velCemaat, ne kulu fiilinde müstakil görürler, ne de mecbur görürler. Ehli Sünnet velCemaat bu hu­susta iki meseleyi esas tutmuşlardır:</p>
<p>Birincisi, insanın iradesi dahilinde ve haricinde bütün hâdisler ve havâdisler, Allah Teâlâ&#8217;nın fiili, yaratması ve icadıyla var otur, yaşar ve yok otur. Binaenaleyh Allah Teâlâ&#8217;dan başka yaratıcı yoktur.</p>
<p>İkincisi kulda da bir cüz&#8217;î irade vardır. Cûzi iradesinden dolayı fiilini kesbeder. izahı şöyledir:</p>
<p><strong>1-</strong>“Hakîkaten Allah sizi de, sizin yapagelmekte olduğunuz şeyleri de yaratmıştır.’’mealindeki ayet-i kerimeye mebnî, Ehli Sünnet velCemaat ittifakla, “Allah Teâlâ bizi de, kendi elimizle yapmakta olduğumuz masnûumuzu da yaratmıştır” dedi­ler. işte bu ayet-i kerimedeki &#8216;u&#8217; harfi, harf-i mevsul olsun ve isterse mâ-i mevsufe olsun farketmez. Nitekim Allâme Teftezânî diyor ki: «Yani: “Allah Teâlâ sizi de, sizin yontmuş olduğunuz ve elinizle yapmış oldu­ğunuz putunuzu da yaratmıştır.&#8221;</p>
<p>Eğer ‘’ma’’ , harf-i masdariye ise, amelinizi de yaratmış demektir, ki bu takdirde zamirin hazfına ihtiyaç yoktur. Eğer harf-i mevsul ise, mamulünüzü de yaratmıştır demek olur. Bu takdirde mevsûie râci&#8217; olabilecek zamir mahzuftur. Çünkü biz &#8220;Kutun fiili, kul gibi, Allah Teâlâ&#8217;nın mahlukudur” deriz. Fiilin masdar manası olan îkâ&#8217; ve icadı değil, bilakis masdardan hâsıl olan manayı kasdediriz, ki o da îkâ’ ve icadın müteallakıdır; müşahade edilen hareket ve sükunlar gibi.. Bu noktadan aktı kayan kimse, ayet-i kerîmedeki ‘’ma’’ harfinin mevsul olması halinde Ehli Sünnete delil olmayacağını zanneder.»</p>
<p>ibn-ul-Himam buna ilaveten: «Yahud da ‘’ma’’ harfi, ismi mevsuldür. Yani Allah Teâlâ İbrahim aleyhissellem&#8217;ın kavmini yarattığı gibi, kendi elleriyle yapmış oldukları yontma fiilini de yaratmıştır. Çünkü Arab dilin­de fiilden, masdarla hâsıl olan mana kasdedilir. Masdar ise, masdarın lafzından mefül-ü mutlak olan fiilin hakikati kasdedilir, ki bu fâilin fiilidir. Binaenaleyh ayet bu hususta ise de, manası umumdur. Yani Allah Teâlâ kulunu yarattığı gibi, kulun sanatını da yaratmıştır.»</p>
<p>İbnu Ebî Şerif buna ilaveten:« ‘’ma’’ harfi, masdariye de olsa, mevsul de olsa mana değişmez. Putperestin tahtayı yontmakla saneme çevirmesi, fiili, fâil-i hakîkî olan Allah Teâlâ&#8217;nın taht-ı tasarrufundan çıkarmaz.»</p>
<p>Hâsılı kelam Allah Teâlâ; insanı, insanın sanatını yani masnûunu ve sanat işini de yaratmıştır. Zeyd bardağı yaptı deyişimizde, Isnadda me­caz olur. Yani Zeyd, bardağın yapılmasına vesile oldu; hakikatte Allah yaptı demek istenmiştir.</p>
<p>Ebû Dâvûd ve Tirmizî ve imam Ahmed&#8217;in tahric ettikleri bir hadiste Ubbâde bin Sâmid oğluna şöyle demiştir: “Oğulcağızım, takdirde başına gelen belanın başkasına çarpmayacağına, sana çarpmayacak belanın başına gelmeyeceğine kesin bir bilgiyle inanıncaya kadar imanın haki­katinin tadını tadamazsın. Çünkü ben Rasulullah saiiallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den şunu dediğini işittim:</p>
<p>“Gerçekte Allah Teâlâ, önce kalemi yarattı. Ona: Yaz dedi. Kalem:</p>
<p>Ne yazayım, ey Rabb&#8217;im dedi. Bunun üzerine: Kıyamet kalkıncaya kadar, her şeyin kaderlerini yaz buyurdu.” Oğulcağızım, Rasûlullah&#8217;tan şunu da dediğini işittim:  “Bundan başkası üzere ölen, Benden değildir.”</p>
<p><strong>2-</strong>Allah Teâlâ&#8217;nın her şeyi yaratması, kulunun cüz’î iradesini orta­dan kaldırmamaktadır. Mesela Allah Teâlâ, ilmi, iradesi ve kudretiyle her şeyi yaratmıştır, binaenaleyh kulun cüz&#8217;î iradesi dahilinde olan işini de yaratmıştır deyişimizde; fiile azmini bağlayan kul, azmiyle birlikte Allahın mahlukudur; ancak kulun azmi, kisb cihetiyle kendisine isnad edilir. Mesela kudret, kulun vasfıdır; haik yani yaratmak Rabb(in vasfıdır, kulun kisbidir. Hareket, Rabb&#8217;in yaratmasıdır; kulun vasfı ve kisbidir. Eskiler bunu dile getirerek şöyle dediler: Kul azdı da Allah yazdı. Azmak kulun kisbidir, yapmak Allah&#8217;ın fiilidir demek istemişler.</p>
<p>Kulun azmasına, Eş&#8217;arîler kisb, Mâturîdîler cüz&#8217;i ihtiyârî ismini ver­mişler. Aslında ikisinin manası birdir. Yani kulun, kendisine yönelen tabiî sebeblere muvafakat etmesi yahud etmemesidir, ister ismi kisb olsun, ister irade olsun, ister cüz&#8217;i ihtiyâriye olsun, aslı budur. Şu kadar vardır ki, Eş&#8217;arîler El-Bakara sûresinin son ayetinden bu ismi aldılar. Mâturî­dîler ise, örfen isti&#8217;mâl edilen kelimeyi nazarı itibare almışlardır. Kisb kulun sıfatı olduğu için, kul fiilinde müstakil değildir. Halk yani yaratmak, Allah&#8217;ın fiilidir ve o müstakildir.</p>
<p>Maksad şudur: Kulun müdahalesi olmaksızın Allah Teâlâ&#8217;nın icad ettiği şey, mücerred Kendi iradesiyle olduğundan O&#8217;nun sıfatıdır. Bu kabilden sıfata, fiilidir denilmez. Kulun cüz&#8217;i ihtiyâriyesi, kudreti, gücü, yani iradesinin, kisbinin müdahalesi olduğu şeyleri yaratması; Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatı ve fiili, kulunun da kisbidir.</p>
<p>İşte Mu&#8217;tezile, Allah Teâlâ&#8217;nın buradaki fiilini; Cebriyeler ise kulun kisbini inkar ettiler. Ehli Sünnet velCemaat ise, ikisini de isbat ettiler. Bu isbattan sonra da, imam Eş&#8217;arî: «Kulun kudreti, gücü, fiile bağlanır, amma tesirsizdir. Çünkü kulun fiili, sadece Allah Teâlâ&#8217;nın takdiriyle yani kudretiyle vuku bulmuştur. Elbette iki kâdirin kudretiyle fiilin vukuu mu­haldir. Mesela elinin biri felç, diğeri sağlam olan bir kimsenin, iki elinin hareketi de Allah&#8217;ın yaratmasıyla, kudretiyle var olmuştur. Kul sağlam olan elinin hareketinde muvafakat gösterdiği için, muhtardır. Diğer elinin hareketi gayrı ihtiyârî olduğundan, ondan sorumlu değildir. Sağlam eli­nin hareketinin ismi makdurdur; kul ondan sorumludur. Felçli elinin ha­reketi mukadder ve gayrı makdurdur; onda sorumluluk yoktur.» demiştir.</p>
<p>Cumhûr-u ehli hadis, sofiler, Eş&#8217;ariy&#8217;le müttefiktirler. Dediler ki: “Kul için fiile bağlanan bir kudret vardır; fiilin vukuunda ve vuku bulmama­sında tesirsizdir. Hakîkî tesir Bârî Teâlâ Zülcelal Hazretleri&#8217;nindir. Buna cebr-i evsat denilmiştir. Imâm-ul-Haremeyn El-İrşad adlı eserinde bu sözü tercih etmiştir.</p>
<p>Eş&#8217;arîlerin bir kısmı da: “Kulun kudreti tesirlidir” dediler. Tesirli olduğu takdirde, ne mikdar tesir gösterebilir diye ihtilaf ettiler. Kâdı Ebû Bekr El-Bâkıllânî dedi ki: «Kulun ihtiyârı, yani gücü, fiilin has olan vasfın­da tesir eder. Mesela hareket bakımından namaz kılmak yahud gasbetmek yahud mal çalmakta kulun ihtiyârı, fiilinin vasfında tesirlidir; fiilin kendisinde değildir, işte kisb dediğimiz budur. Amma fiilin aslı ise, yani ibdâı, icadı, Allah&#8217;a mahsustur.» Şehrestânî de bunu tercih etmiştir. Ebû ishak El-Esfirâinî de cüz’î bir farkla böyle demiştir.</p>
<p>İmâm-ul-Haremeyn er-Risâlet-un-Nizâmiyye adlı eserinde: “Kulun hâdis olan kudreti, fiilin icadının aslında tesir eder.” demiştir. Mu&#8217;tezileden farkı şudur: Kulun yaptığı şey, Allah&#8217;ın takdiriyledir; kul tam müstakil değildir. Zannımca, muşârun ileyh, Eş&#8217;ari&#8217;yle Mu&#8217;tezile arasında bir köprü kurmak istemiştir. Fakat, &#8220;Kul Allah Teâlâ&#8217;nın ezelde takdir ettiği şeyle yapıyor&#8221; demesiyle Mu&#8217;tezileden ayrılmıştır.</p>
<p>İmam Ebû Mansur Mâturîdî diyor ki: «Kulun yapmış olduğu fiilinin aslı, Allah Teâlâ&#8217;nın kudretiyledir. Taat ve ma&#8217;siyetle vasıflanması, kulun kudretiyledir.» Demek kulun, fiilinin vasfında tesiri vardır, aslında yoktur. Fiilin aslında yoktur demekle de, imamın bu sözü Mu&#8217;tezileden tamamen ayrılmıştır. Mâturîdî meşâyıhın cumhûrunun mezhebi de budur. Nitekim et-Tevdîh adlı eserde şöyle yazılmıştır: «Meşâyıhımız, icad ve tekvin vasfını kuldan nefyederler. Mükevvin ve Hâlık, Allah Teâlâ&#8217;dan başka yoktur. Ancak diyorlar ki: Kul için nisbet ve izâfe edilen herhangi bir güç vardır; ancak kul bu gücüyle işini yapmak veya yapmamakta müstakil değildir. Allah dilerse yapar, dilemezse yapmaz. Et-Telvih&#8217;te Bâkıllânî&#8217; nin de bunu tercih ettiği yazılmıştır.</p>
<p>Netice-i meram, Ehli Sünnetin ittifakıyla kulun azmi, azması, muva­fakat göstermesi, ihtiyârı yani seçmesi ve kisbi vardır. Bundan dolayı sorumludur. Emr ve yasaklar, buna tevcih edilmiştir. Bununla birlikte, kul da, fiili de Allah Teâlâ&#8217;nın icadı ve yaratmasıdır.</p>
<p>Ebû Dâvûd&#8217;un tahric ettiği Enes radıyallâhu anh&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Üç haslet imanın yarısındandır:(1)-Lailaheillallah diyenden imtinadır; (yani) onu bir günah sebebiyle tekfir  etmeyiz ve bir amel sebebiyle onu islamdan çıkarmayız. (2)Cihaddır; (yani onun) zamanı, Allah Beni gönderdiğinden İtibaren, ümmetim deccalle savaşıncaya kadardır. Hiçbir zalimin zulmü, hiçbir âdilin adaleti, cihadı kaldırmaz. (3)Kaderlere imandır.“</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazar İtikadın Ölçüsüdür</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/takdir-ve-cuzi-irade-hakkinda-soru-va-cevablar/">Takdir ve Cüz’i İrade Hakkında Soru va Cevablar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/takdir-ve-cuzi-irade-hakkinda-soru-va-cevablar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadere İman Kuran&#8217;a Aykırı Mı ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kadere-iman-kurana-aykiri-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kadere-iman-kurana-aykiri-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2015 22:16:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere İman]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere İman Kuran'a Aykırı Mı ?]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere İmanın İki Boyutu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7598</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kaderle ilgili (aşağıda zikredeceğimiz) hadîslerin şu âyetlere aykırı olduğu ifade edilmektedir: ‘İnsan için ancak çalıştığı vardır!” Necm, 39. “Allâh, kulları için zulüm dilemez” Mü’min, 21. “De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin” Kehf, 29. “Bir toplum kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allâh, o toplumun durumunu değiştirmez’’ Rad, 11. “Sizi o yarattı, kiminiz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadere-iman-kurana-aykiri-mi/">Kadere İman Kuran’a Aykırı Mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cami.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7599" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cami.jpg" alt="Kadere İman Kuran'a Aykırı Mı ?" width="590" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cami.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cami-300x127.jpg 300w" sizes="(max-width: 590px) 100vw, 590px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaderle ilgili (aşağıda zikredeceğimiz) hadîslerin şu âyetlere aykırı olduğu ifade edilmektedir:</p>
<blockquote><p>‘İnsan için ancak çalıştığı vardır!” Necm, 39.</p>
<p>“Allâh, kulları için zulüm dilemez” Mü’min, 21.</p>
<p>“De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin” Kehf, 29.</p>
<p>“Bir toplum kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allâh, o toplumun durumunu değiştirmez’’ Rad, 11.</p>
<p>“Sizi o yarattı, kiminiz küfredendir, kiminiz îmân eden. Allâh, yaptıklarınızı görmektedir.” Teğâbün, 2.</p>
<p>“Biz, onu (insanı) yola hidâyet ettik. İster şükreder, ister küfreder.’’ İnsan, 3.</p>
<p>“Eğer Allâh dileseydi, onları bir hidâyet üzerinde toplardı.” En’âm, 35.</p></blockquote>
<p>Ayrıca bu âyetlerin yanında bazı îmân esaslarının sayıldığı âyetlerde de kadere îmânın zikredilmediği iddia edilmektedir.</p>
<p>Bütün bu âyetlerde insanın sorumluluğu vurgulanmaktadır. Aslın­da kimsenin buna itirazı yoktur. Ancak, hadîsler sanki böyle düşünen­lere göre, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmakta, onları fiile icbar etmektedir. Konuya girmeden kısaca şunu belirtmekte fayda var­dır: Bu âyetler, insanların tercihler yapabileceğini, bu tercihlerinden de sorumlu olduğunu vurgulamaktadır. Fakat mesele, bu tercihleri yarata­nın kim olduğudur. Bu âyetlerden insanın tercihlerini kendinin yarat­tığı çıkmaz. Oysa aşağıda da göreceğimiz gibi Allâh, her şeyi bilir; ama bilmesi insanı icbar etmez; insanın iradesini kullanarak tercihler yap­masına izin verir, ama tercihleri sadece O yaratır.</p>
<p><strong>Şimdi önce “kader” lafzının geçtiği “kadere îmân” ile ilgili bazı ha­dîsleri kaydedelim:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Meşhur Cibril hadîsi: Abdullah b. Ömer’in, babası Hz. Ömer’den naklettiği hadîs şöyiedir: “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’in yanında bulun­duğumuz sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisi­ni kimse tanımıyordu. Doğru Peygamber (s.a.s.)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu ve ‘Ya Muhammedi Bana İslâm’ın ne olduğunu söyle’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): ‘İslâm; Allâh’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Al­lah’ın Rasûlü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt i hac etmen­dir’ buyurdu. O zat: ‘Doğru söyledin’ dedi. Babam dedi ki: Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.</p>
<p>‘Bana îmândan haber ver’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): ‘Allâh’a, Allâh’ın meleklerine kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inan­man, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır’ buyurdu. O zât yine:</p>
<p>‘Doğru söyledin’ dedi. Bu sefer:</p>
<p>‘Bana ihsandan haber ver’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):</p>
<p>‘Allâh’a O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da, o seni muhakkak görür’ buyurdu. O zat:</p>
<p>‘Bana kıyâmetten haber ver’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) ‘Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir’ buyurdular.</p>
<p>‘O halde bana alâmetlerinden haber ver’ dedi. Peygamber (s.a.s.):</p>
<p>‘Cârıyenın kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir buyurdu. Babam dedi ki:</p>
<p>Bundan sonra o zat gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Rasulü bana: &#8216;Ya Ömer! O soru soran zatın kim olduğunu biliyor sun?’ dedi. ‘Allâh ve Rasûlü bilir’ dedim.</p>
<p>‘O Cibril’di. Size dîninizi öğretmeye gelmişti’ buyurdular.”(Müslim,İman,1)</p>
<p>Burada kısaca Cibril hadîsi üzerinde durmakta fayda vardır. Tespitlere göre, Cibril hadîsi şu sahâbîler tarafından nakledilmiştir:</p>
<p>İbn Ömer-Hz. Ömer-İbn Ömer-Ebû Hureyre-Ebû Zerr -Ebû Hureyre- Enes b. Mâlik- İbn Mes’ûd- İbn Abbâs -Ebû Âmir Cerir b. Abdillah- Umeyr b. Katâde.</p>
<p>Cibril hadîsiyle ilgili ulemâ tarafından sıhhati konusunda en ufak bir şüphe duyulmamıştır. Bu hadîsin geneli itibariyle sahîh ve meş­hur oldulememiz mümkündür. Bununla birlikte zayıf ve illet­li tarîkleri de vardır. Ancak bu zaaflar şiddetli değildir.ğunu söy</p>
<p>Kettanî gibi hadîsin mütevâtir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat sened ve metin itibariyle tevâtürden bahsetmek mümkün gözükmemek­tedir. Bununla birlikte, rivâyet farklılıkları ve kullanılan değişik lafızlar bir kenara bırakılırsa, Cibril’in insan sûretine girerek Hz. Peygamber’e îmân, İslâm, ihsan ve kıyâmet zamanı gibi konularda soru sorma­sı, rivayetlerin bütününün üzerinde duruduğu bir konu olması hasebiy­le manevî mütevâtir olarak kabul edilmelidir.</p>
<p>Cibrîl hadîsinin belki de ihtiva ettiği konulardan en önemlisi, kade­re îmân meselesidir. Bu konu, hadîsin bütün tarîkleri göz önünde bulun­durulduğunda çok büyük bir kısmında yer almaktadır. Kader konusunu içermeyen rivâyetler, genelde Ebû Hureyre’den nakledilmiştir. An­cak hepsi böyle değildir. Ebû Hureyre-Ebû Zerr kanalıyla gelen tarîk­lerde kader konusu mevcuttur. Yine Ebû Hureyre’den nakledilen Uma- re b. Ka’ka’a rivâyetinde de kadere îmân bulunur. Kadere îmânı içer­meyen tarîklerin kadere îmânı içeren tarîklere göre eksik olduğu söy­lenebilir. Cibril hadisinin aslında kadere îmân konusu bulunmaktadır.(1)</p>
<p>Şu kadarı ifade edilmelidir ki, belki Cibrîl hadîsine dayanarak ka­der konusunun manevî mütevâtir derecesine ulaştığını söylemek zor­dur. Fakat kader konusundaki farklı lafızlarla farklı sahâbîlerden rivâ- yet edilen bütün hadîsler topluca değerlendirildiğinde rahatlıkla ma­nevî mütevâtir seviyesine çıktıklarını söylemek mümkündür. Kaldı ki, bu hadîslerin manasını Kur’ân da açık bir şekilde desteklemektedir.</p>
<p>Sıhhati üzerinde ittifak olan Cibrîl hadîsiyle ilgili, ne var ki, özel­likle son zamanlarda Cibrîl hadîsinin sıhhati üzerine bugüne kadar bi­linenlerin aksi istikametinde bazı tereddütlü yorumlara da rastlamak mümkün hale gelmiştir. Hüseyin Atay, bu konuda gel-gitler yaşamış, kadere îmân yerine altıncı şart olarak “Allâh’ın inâyetine inanmayı sa­lık vermiştir! Süleyman Ateş, bir okurunun Cibrîl hadîsi hakkındaki so­rusuna “Bu hadîs, çok sağlam denilen kaynaklarda var; ama bana göre, uydurmanın ince ayarlısıdır. Kadere, hayır ve şerrin Allâh’tan olduğu­na inanmak Peygamber döneminin konuları değildir. Kur ân da inanç esaslarını belirten âyette kader konusu yoktur&#8230; Gerçi Kur ân da Al-lâh’ın, olacak her şeyi önceden yazdığına dair ayetler vardır ama bu husus, îmân esasları arasında sayılmamıştır. Kadere iman sorunu, ikin­ci, üçüncü asırlarda çıkan mezhep ve kelâm tartışmalarının ürünüdür. İşte bu adamlar düşüncelerini, Peygamber diliyle onaylatmak istemiş­lerdir. Çok kurnazlık yapılmıştır.” şeklinde, İlmî olmayan bir değerlen­dirmede bulunmuştur.</p>
<p>Hayri Kırbaşoğlu, bir eserinde söz konusu hadîsi ızdıraba örnek olarak göstermiş; geniş Müslüman kitleler nazarında en tartışmasız ve üzerinde tamamen ittifak edilmiş bu hadîsin metinlerinde hiçbir ihtilafın bulunmadığı kanaatinin yaygın olduğunu, gerçekte ise çeşitli rivâyetleri arasında ciddi problemler bulunduğunu -kaderin zikredildiği ve edilmediği rivayetleri örnek göstermek süretiyle- ifade etmiştir.(2)</p>
<p>Sonuç olarak yukarıdaki değerlendirme dikkate alındığında kade­re îmân konusunun îmân esaslarından olmadığını söyleyenlerin iddi- alarmın kıymeti haiz bir tarafı bulunmamaktadır. Hadîsin bazı tarîklerinde kadere îmân bahsinin bulunmadığı doğrudur. Ancak bu problem değildir. Hadîsin çoğu tarîkinde bu ifade vardır. Kırbaşoğlu’nun ızdırab iddiası delilsizdir. O, ızdırabı da gelişigüzel ve usulden bağımsız olarak kullanmaktadır. Hadîslerde en ufak ihtilaf veya farklılık gör­düğünde ızdırab damgası vurabilmektedir. Mi’râc hadîslerini de böyle değerlendirmiştir. Oysa rivâyetleri uzlaştırma veya rivâyetler arasında tercih imkânı bulunmaktadır. Buna göre, kadere îmân ifadesi, hadîsler­de sabittir. Ayrıca, Cibrîl hadîsi vesilesiyle kadere îmânın îmân esasla­rında bulunmadığını söyleyenler, diğer hadîs ve âyetlere bakmamakta­dır. Bilindiği gibi, hadîslerde oldukça fazla, Kur’ân’da ise yeteri kadar, kadere îmân vurgulanmaktadır.</p>
<p><strong>2</strong>-Câbir b. Abdullah’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle dedi: “Bir kul, kadere, hayır ve şerrin Allâh’tan olduğuna, başına geleceği takdir edilen şeyin mutlaka geleceğine ve gelmeyeceği takdir edilen şeyin de kesinlikle gelmeyeceğine inanmadıkça mü’min olmaz.”(Tirmizi,Kader,10)</p>
<p><strong>3-</strong>Diğer rivâyet: “Kişi şu dört şeye îmân etmedikçe mü’min olamaz;Allâh’tan başka hiçbir ilah ve otoritenin olmadığına,Benim Allâh’ın Resûlü olduğuma ve beni hak ile gönderdiğine,Ölüme ve ölümden sonraki dirilmeye,Kadere.”(Tirmizi,Kader,10)</p>
<p><strong>4-</strong>İbn Deylemî’den rivâyet edilmiştir: Ubeyy b. Kâ’b’in yanma var­mıştım. Kendisine: “İçimde kaderle ilgili bazı şüpheler belirdi. Bana bu mevzuda birşeyler anlat. Umulur ki Allah bu sayede kalbimden bu şüp­heyi giderir” dedim.</p>
<p>“Eğer Allâh, göklerinde ve yerlerinde bulunan halka azab etseydi, onlara zulmetmiş sayılmazdı. Eğer onlara rahmetle muamele etseydi, bu, (onlar için) amellerinin karşılığından daha hayırlı olurdu. Eğer sen Allâh yolunda Uhud (dağı) kadar altın harcasan, kadere îmân etmedik­çe (kaderde) sana isabet eden şeyin sana (mutlaka) erişeceğini, (kader­de) sana isabet etmeyen şeyin de sana erişemeyeceğini bilmedikçe, Al­lâh bunu senden kabul etmez. Eğer bundan başka bir inanç üzerinde Ölürsen cehenneme girersin” dedi. Sonra Abdullah b. Mes’ûd’un ya­nına vardım. O da (bana) buna benzer sözler söyledi. Sonra Huzeyfe b. el-Yemân’m yanma vardım. O da aynı şeyleri söyledi. Sonra Zeyd b. Sâbit’e vardım. O da bana Peygamber (s.a.v.)’den buna benzer söz­ler nakletti.(Ebu Davud,Sünne,16;A.Hanbel,Müsned,V,183) Elbânî’ye göre sahîhdir. Müsned’i tahkik edenlere gö­re de sahîhdir.</p>
<p>İbn Deylemî’nin aynı rivâyeti İbn Ebî Asım’ın Kitâbu’s-sünne sin­de geçer.(3) Burada Zeyd b. Sâbit’e sorar. Zeyd de merfuan Hz. Pey­gamberden yukarıdaki ifadeleri nakleder. Ancak bu iki kaynakta ka­dere îmân etmedikçe” açılarak “hayrı ve şerriyle kadere îmân etme­dikçe” ifadesi geçer.</p>
<p><strong>5-</strong>Enes anlatıyor: Resûlullâh (a.s.) dedi ki:</p>
<p>“Üç şey vardır ki îmâ­nın aslındandır:</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Lâ ilâhe illallah diyene saldırmamak, işlediği herhangi bir güna­hı sebebiyle bu kimseyi tekfir etmemek, herhangi bir ameli se­bebiyle de İslâm’dan dışarı atmamak.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Cihâd; bu Allâh’ın beni peygamber olarak gönderdiği günden, bu ümmetin Deccâl’e karşı savaşacak en son ferdine kadar ce­reyan edecektir; onu, ne imâmın zâlim olması, ne de âdil olma­sı ortadan kaldıramayacaktır.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Kadere îmân.(Ebu Davud,Cihad,35)</p>
<p><strong>6.</strong>İmrân b. Husayn’dan rivâyet edilmiştir: “Bir adam, ‘Ey Allâh’ın Resûlü! Cennetlik ve cehennemlikler (Allâh tarafından önceden) bilinmekte midir?’ diye sordu. Hz. Peygamber, ‘Evet’ dedi. Adam, ‘öyleyse insanlar niye amel etsinler?’ dedi. Hz. Peygamber, ‘Herkese ne için yaratıldı ise, kendisine o kolaylaştırılacaktır’ buyurdu.”(Buhari,Kader,2;Müslim,Kader,9-10;Ebu Davud,Sünnet,17)</p>
<p>Kader, demişken; burada kaderin nasıl algılandığına dair kısa bir hatırlatmada bulunmamız gerekir: Kadere îmânın iki boyutu vardır;</p>
<p><strong>1-</strong>Allâh’ın her şeyi bilmesi</p>
<p><strong>2</strong>-Allâh’ın her şeyi yaratması.</p>
<p>Ehl-i Sünnet, her ikisini kadere îmânın vazgeçilmez unsurları olarak kabul ederken; Kaderiyye, ikinci şartı reddetmiştir. Oysa Kur’ân’a | bakıldığında —mesela, “O, sizi ve yaptıklarınızı yaratandır âyetinde olduğu gibi- Allâh’ın her şeyin yaratıcısı olduğu apaçık görülür. Ehl-i Sünnet, bu iki boyutu kabul ederken, kulun mecbur olduğunu da söylememiştir.</p>
<p>Görüldüğü gibi, hadîslerde kader kelimesi kullanılarak kadere îmân  vurgulanmaktadır. Son hadîste kader kelimesi kullanılmasa bile ona işaret edilmektedir. Kadere îmân, Allâh’ın olmuş ve olacak her şeyi bilmesi ve zamanı geldiğinde halketmesidir. Kadere îmân, Allâh’ın kâinatın yaratıcısı olmasının, kâinatın hükümdarı olmasının ve kâinatı her an  kontrol altında tutmasının da bir neticesidir. O, meliktir, O, âlimdir, O kayyûmdur. Kâinat, O’nun dilemesi ve izniyle ayakta durmaktadır, ; O, böyle bir Rabb’dir. O Rabb’i bu şekilde bilmek ve bellemek lazımdır. Biz, O’nu bir beşer olarak hakkıyla takdir edemesek bile O’nun öğrettiği kadar takdir etmek durumundayız. Yoksa, onu hakkıyla takdir! edemeyen Ehl-i Kitâbm durumuna düşeriz.</p>
<p>Günümüzde kadere îmâmn îmân şartlarından olmadığını iddia  edenler vardır. Bunların böyle bir yargıya varmalarının temel nedeni, halk arasındaki yanlış kader anlayışıdır. Buna göre, başımıza gelenler, alın yazısıdır. Bizler mecbur, zorunlu varlıklarız. Ne yaparsak yapalım, hayatımızda değişikler yapamayız. Bir kere, kaderimiz yazılmıştır. Bu, arabesk bir kader anlayışıdır. Doğrularla yanlışlar iç içe girmiştir. Doğ­rudur, başımıza ne gelmiş ise bu kader planında cereyan etmektedir- Ama başımıza ne geleceğini bilmiyoruz ki, şimdiden “kaderimiz bu” di­yerek sorumluluktan kaçalım! Tabii buradan diğer bir aşırı sonuç ortaya çıkıyor: İnsan, özgür iradeye sahiptir. Her ne yapıyorsa kendi yarattığıdır; her yaptığı kendi elindedir.</p>
<p>Bununla birlikte, halk arasında -ki halkın hepsi de böyle düşün­mez- böyle bir kader anlayışının varlığına dayanarak kaderi inkâr et­mek söz konusu olamaz. Zira kader; Allâh’ın, mutlak ilmine bağlı ola­rak, olmuş-olacak her şeyi bilmesidir. Allâh’ın her şeyi bilmesi, kulla­rı icbar anlamına gelmez. Allâh’ın bilmesi, bizim eylemlerimizin sebe­bi, zorlayıcısı değildir. Zira kullar, özgür iradeye sahip olduğu gibi; bir saniye, bir salise sonra ne olacağını de bilmemektedirler. Onlara dü­şen, iradeleriyle hareket etmek, sorumluluklarını yerine getirmektir.</p>
<p>Bu kader anlayışı, aynıyla, Kur’ân’da da vardır. Pek çok âyet ol­makla birlikte, bir kaç tanesini kaydetmekle yetinelim:</p>
<p><strong>a</strong>-“(Ey Muhammedi) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’ân’dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz.Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve giz­li) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz da yazılı)dır”(Yunus,61)</p>
<p>Kur’ân’da da bildirildiği gibi, Allâh, insanın içinde bulunduğu her durumu en ince ayrıntısına kadar bilendir. Çünkü zaten insanı da, in­sanın içinde olduğu bütün hal ve durumları da yaratan Allah tır. Bir an insanın kafasından geçen bir düşünceyi, aynı anda bedeninin herhan­gi bir yerinde oluşan bir ağrı hissini, o an elinde okuduğu kitabı, o ki­tabın hangi kitap olacağından o an okuduğu sayfaya ve o an okuduğu kelimeye kadar her detayı Allâh yaratır ve tüm bunlar, Allâh’ın sonsuz bilgisi dahilindedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>b</strong>-“Şüphesiz ki biz, her şeyi (belli) bir ölçüye (kadere) göre yarat­tık.’’(Kamer 49)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>c</strong>-“Gaybın anahtarları yalnızca O’n katindadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin.Yerin karanlıklarında da hiçbir tane,hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allâh&#8217;ın bilgisi dahilinde, Levh-i Mahfûz&#8217;da) olmasın”.(En’am,59)</p>
<p>“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mafûz&#8217;da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allâh’a göre kolaydır”.(Hadid,22)</p>
<p>Bütün bu âyetler, Allah’ın mutlak ilmini ve olayların kader planı çerçevesinde meydana geldiğini göstermektedir. Bu âyetlerde kader ke­limesi geçmiyor diye, kadere îmâna itiraz edilemez. Zira Allâh’ın tiim bilgi ve takdiratının yazılı olduğu, kitapta olduğu vurgulanmaktadır. Vakti geldiğinde bu yazılı olanlar yaratılmaktadır. Her şey bu yazıya göre cereyan etmektedir. Hatta burada yazıdan/kitaptan bahsedilme­si dikkat çekicidir. Bu yazının da Allâh’ın mutlak ilmi olduğu açıktır. Bizler de kader derken Allâh’ın bu mutlak ilmini kastediyoruz. Dola­yısıyla Allâh’ın bu mutlak ilmine, bu ilmin gereği olan olmuş ve olacak her şeyi bildiğine îmân etmekle yükümlüyüz.</p>
<p>Burada bir noktaya işaret etmemiz gerekir. Kamer Sûresi’nde gö­rüldüğü gibi, âyetlerde kader kelimesi geçmektedir. Ama buna “kade­rin manası, ölçü, denge, miktar vs..dir” denilerek itiraz edilmektedir. Hatta Kur’ân’da geçen “kader” kelimesinin sadece “doğa yasaları” olduğunu iddia edenler vardır. Oysa, hem bu âyet hem de konuyla alakalı diğer âyetler iyice düşünüldüğünde her şeyin bir kader ile, kade­re göre yaratıldığını vurguladığı görülecektir. Bunu, sadece kâinatta­ki hesap, ölçü ve denge ile izah etmek eksik olur. “Her şey” denildiği­ne göre buna kâinat dahil olduğu gibi, insan dünyası, insan hal ve dav­ranışları da dahildir. Kamer Sûresi’ndeki âyetin bağlamına bakıldığın­da sosyal ve tarihsel olaylardan bahsettiği görülür. Doğa yasalarından hiç bahis yoktur. Sosyal ve tarihsel olaylar ise insanın içinde bulundu­ğu olaylardır.</p>
<p>Buna göre, insan hal ve davranışları da ölçü ve denge an­lamında bir kader ile, bir kadere göre yaratılmaktadır. Nasıl ki karın, yağmurun yağışında, güneşin ışığında, dünyanın dönüşünde bir ölçü ve denge varsa, insan düzeninde de belki idrâk etmekte zorlandığımız bir ölçü ve denge vardır. Bu ölçü ve denge, şüphesiz, Allâh’ın ilminde ve halkındadır (halk edişinde / yaratmasında). Şüphesiz, emr de halk da Allah’a aittir. Bizler kâinatta, mesela hayvanlar aleminde olanların bir kadere göre olduğunu rahat bir şekilde idrâk edebiliyoruz. İnsan âle­mi dışında olanların belli bir programa, kader programına göre cere­yan ettiğini anlayabiliyoruz. Ancak insan âlemine gelince, kaderi anla­makta zorlanıyoruz. Bütün bir özgürlüğü insanın eline vermeye çalışı­yoruz. Oysa insan âleminin özgür irade içinde yaratılması da onun ka­deridir. Nasıl ki, hayvanların içgüdü ile hareket etmeleri onların kade­ri ise, insan âleminin de özgür irade içinde hareket etmesi, onların ka­deridir. Onlar, bu vasıfta yaratılmıştır. Bu kader, bu plan ve düzen içe­risinde hareket ediyoruz.(3)</p>
<p>Bir diğer husus da, kadere îmân reddedildiği için îmân esaslarının altı değil beş olduğu yanılgısıdır. İman esasları altı dahi olsa, onu al­tı ile sınırlamak doğru değildir. Tıpkı İslâm’ın şartlarını beşle sınırla­mak mümkün olmadığı gibi. Belki bunların îmân ve İslâm’ın en önem­lileri, en temelleri, en olmazsa olmazları, olduğu söylenebilir; ancak, îmân veya İslâm ilkeleri bunlarla sınırlanamaz. Dolayısıyla, îmân esas­ları beştir, diye diretmenin bir mantığı yoktur. Kur’ân’da Allâh’ın her şeyi bildiği yazılıdır; yaş kuru her şeyin kitapta kayıtlı olduğu ifade edil­mektedir. Şimdi buna îmân edilmeyecek midir? Aslında bütün bunlar, Kitâb’a îmânın içinde mündemiçtir. Dahası, bütün bunlar, Resûl’e îmâ­nın içinde mündemiçtir. Resûl îmân edilecek ne getirdeyse ona îmân edilecektir.</p>
<p>Kur’ân “gayba îmân eden mü’minlerden” bahsetmektedir. Ancak, Kur’ân’da îmân esaslarının sayıldığı âyetlerde “Allâh, peygam­berler, kitaplar vs.”‘nin yanında bir de “gayba îmân” sayılmamaktadır. Şimdi gayba îmân edilmeyecek midir? Burada, gayba îmândan mak­sat; Allâh, melek, âhiret vs.dir, denilebilir. Doğrudur. Aynen bunun gibi, kadere îmân da Allâh’ın sıfatlarıyla ilgilidir. Kader, Allâh’m ilim ve halk sıfatlarıyla ilgilidir. O halde, Allâh’m bu sıfatlarına îmân gerek­meyecek midir? Allâh, her şeyi bildiğini söyleyecek; her şeyi yarattığı­nı söyleyecek; biz ise “hayır, Allâh öyle her şeyi bilmez; öyle her şeyi yaratamaz; bazı şeyleri o yaratır bazılarım biz; veya her şeyi kul yara­tır” yahut “hayır, îmân şartlarının sayıldığı âyederde bu geçmiyor” di­yerek, kaderi inkâr edeceğiz. Bu, mümkün müdür?! Benzer bir şekilde,Kuran’da cinnin varlığı  geçmektedir. Kur’ân&#8217;da îmân esaslarının sayıldığı ayetlerde cinnin varlığına îman geçmediği için şimdi bu, îmân konusu olmayacak mıdır?</p>
<p><strong>Sonuç olarak şu söylenebilir:</strong> Allâh için zaman söz konusu değildir. Her şeyi bilir. Her şeye gücü yeter. O’nun bilmesi, kulları icbar anlamına gelmez. Kul, yaptıklarından sorumludur. Çünkü irade, niyet ve tercih sahibidir. Kul, başına ne geleceğini bilmediği için niyet ve tercihlerde bulunur, bulunmak zorundadır. Kulun tercihlerini ise Allah yaratır. Allâh her şeyi bilir ve her şeyi yaratır. Allah’ın herşeyi bilmesi değil, ama her şeyi yaratması, bazılarınca kulun sorumluluğuna aykırı görülmüştür. Oysa Kur&#8217;ân’ın ifadesiyle Allah; hâlıktır, her şeyi yaratandır; emir de halk da O’na aittir. Ayrıca o, her an bir iştedir, yani yaratmaktadır. O, yaratmayı durdursa kâinat durur. Kul, yaptığı fulleri yaratmamış, onları tercih etmiş, kesbetmiştir. Diğer bir ifadeyle onlan “yapmıştır&#8217;’; ama yaratmamıştır. Zahir dünyada insa­noğlu, yapıp ettiği şeyleri kendi yaratıyor gibi algılamaktadır. Allah, “’sen atmadın, biz attık&#8217;’ buyurur.</p>
<p>Bu, manevî olarak kibri engelleme­ye matuf bir ifade olarak yorumlanabilirse de onda hakikat payı da vardır. Yani “sen atmadın (yaratmadın), biz yarattık”. Çünkü atılan şeyi insanın attığı herkesçe malumdur. Onun bir irade gösterdiği or­tadadır. Ama sonucu yaratan, Allah’tır.Mesela, yaşam ünitesine bağ­lı bir bebeğin veya kişinin yaşaması, o makineye bağlı kabul edilmek­tedir. Yahut birinin o fişi çekip çekmemesine bağlı zannedilmektedir. O fiş çekilse kişinin hayatına son verildiği düşünülmektedir. Şayet fiş çekihneseydi, kişinin daha uzun yaşayabileceği zannedilmektedir. Bu­nun bir misali de öldürme olayıdır. Katil, kişiyi öldürmeseydi, o da­ha uzun yaşayacaktı. Katil, kişinin ecelini belirlemiş oldu. Şayet “ka­til onu öldürmeseydi, o kişi yine ölecekti” dersek, katilin ne sorum­luluğu olabilir?!</p>
<p>Evet, bütün bunlar, zahir dünyada gördüklerimizdir. Doğrusu ak­lımızla idrâk ettiklerimiz de bu kadardır. Katil, adamı öldürdü. Öldürmeseydi, adam daha uzun yaşayacaktı. Ama biz sebepler dünya­sında yaşıyoruz. Kişinin “daha uzun” yaşayıp yaşamayacağını bilmi­yoruz. Katil onu öldürmeseydi, diyerek bu yargıya varıyoruz. Belki katil öldürmeseydi, başka bir sebeple ölecekti. Bu noktada bildiğimiz tek şey, her varlığın bir eceli olduğudur. Ecel geldiğinde ruh bedenden ayrılır. Peki, burada insan niçin sorumlu olmaktadır? Çünkü in­sana “öldürme! denilmiştir. İnsan, bu emre riayet etmediği için so­rumludur. Böyle değil de sebeplerin mutlak etkin olduğunu düşündü­ğümüzde onları tanrılaştırmış oluruz. Oysa sebepleri de yaratan Al­lah’tır. Bize düşen, niyettir; irade göstermektir. Sorumlu olduğumuz alan da budur.</p>
<p>Yukarıda verdiğimiz yaşam ünitesi örneğine bir daha bakalım. Şöyle düşünelim. İnsan, bir yaşam ünitesi makinesi yaptı. Bu makine, mesela, bebeğin nefes alıp vermesini sağlıyor. Biz, makineye dönüp “teşekkür ederim makine, sen olmasaydın, bebek ölürdü” desek isabetli olur mu? Biraz komik kaçar, değil mi? Ama zahirde, burada, hayatı makine sağ­lamaktadır. Oysa işin aslı öyle değil. O makineyi yapan bir insan var­dır. Esasen hayatı insan sağlamaktadır. Belki mecazen bunu makineye atfedebiliriz. Hakîkaten ise yapan, insandır. Asıl teşekkür edilmesi ge­reken de insandır. Makine, insan eyleminin bir yansımasıdır, o kadar. Başka bir gücü yoktur. Aynen burada olduğu gibi, insan da Allâh ın bir yaratığıdır. Allâh’ın eyleminin/fiilinin bir tezahürüdür.</p>
<p>İnsanı makine­ye benzetmek, doğru değil; ancak, meseleyi anlatmak için söylüyoruz. İnsan ancak bir fiili yapmaya niyet eder, onu yapar, kazanır, kesbeder. Ancak o fiili yaratamaz. Fiilinin bir tezahürüdür. İnsanı makine­ye benzetmek, doğru değil; ancak, meseleyi anlatmak için söylüaratmak, Allâh’a mahsustur. Olmaz ya, deni­lecekse mecazen insan yaratmış, denilebilir; hakikatte yaratan, Allâh tır. Zira insanın yaratmaya gücü yoktur; makinenin olmadığı gibi. Maki­neyi yapanın gücü olabilir. Dolayısıyla, insanı yaratanın gücü olabilir, diğer eylemleri yaratmaya. İşte bu noktada, Allâh’ın yaratmasını anla­makta güçlük çekiyoruz. Kalkıp insan özgür olsun, sorumlu olsun di­ye, yaratmayı insana atfediyoruz. Oysa bu, insana kaldıramayacağı yü­kü yüklemektir. İnsana yer açalım derken, Allâh’ı hükümranlığından ediyor, insanı onun tahtına yerleştiriyoruz. İslâm, insana sınırlı olarak yerini açmıştır. Bu da onun sorumluluğunu izaha yeterlidir. Batı zihni- yetinin bugün yapağı ise insana mutlak özgürlüğünü vermektir. Onun babşı, insan merkezli bir bakış açısıdır. Bu, tanrıdan boşalan yeri doldurmak için gerekliydi.Sonuçta dünyanın ne hale geldiği malumdur.Peki,biz Müslümanlara ne oluyor ?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(1)-bk.Bekir Tatlı,Hadis Tekniği Açısından Cibril Hadisi ve İslam Düşüncesine Yansımaları,Basılmamış Doktora Tezi,Ankara,2005,syf;254-257</p>
<p>(2)-H.Kırbaşoğlu,İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi,Ankara,2000,syf;207</p>
<p>(3)-Yavuz Köktaş,Tüm Yönleriyle Akaid Hadisleri,syf;256-265</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yavuz Köktaş,Kurana Aykırı Görülen Hadisler</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadere-iman-kurana-aykiri-mi/">Kadere İman Kuran’a Aykırı Mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kadere-iman-kurana-aykiri-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
