<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kader | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kader/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 20 Feb 2026 12:38:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kader | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Allah&#8217;ın Kaderinden Öbür Kaderine Kaçıyorum</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-kaderinden-obur-kaderine-kaciyorum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-kaderinden-obur-kaderine-kaciyorum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Nov 2024 12:06:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik kader midir]]></category>
		<category><![CDATA[ilim ve malum ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27177</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Burada kader tartışmalarına girmek istemiyorum. Konum o değil. Ama bir rivayet var. Başlıkta geçen ifade orada yer alıyor. Bu ifadeyi anlamakta zorlanıyordum. Ama Türk dizi ve filmlerinde çokça zikredilen bir repliklerle karşılaştır­dığımda bu ifadeyle ne kastedildiğini anlar gibi oldum. Önce olayı nakledeceğim, ardından repliği nakledip bir değerlendir­mesini yapacağım. İbn Abbas anlatıyor: Hz. Ömer,Şam’a gitmek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-kaderinden-obur-kaderine-kaciyorum/">Allah’ın Kaderinden Öbür Kaderine Kaçıyorum</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-2.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22288 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-2.jpg" alt="" width="405" height="227" /></a></p>
<p>Burada kader tartışmalarına girmek istemiyorum. Konum o değil. Ama bir rivayet var. Başlıkta geçen ifade orada yer alıyor. Bu ifadeyi anlamakta zorlanıyordum. Ama Türk dizi ve filmlerinde çokça zikredilen bir repliklerle karşılaştır­dığımda bu ifadeyle ne kastedildiğini anlar gibi oldum. Önce olayı nakledeceğim, ardından repliği nakledip bir değerlendir­mesini yapacağım.</p>
<p>İbn Abbas anlatıyor: Hz. Ömer,Şam’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Serğ denilen yere vardığında, Hz. Ömer’i ordu komutanları (Ebû Ubeyde b. Cerrah ve arkadaşları) karşıladılar ve ona Şam’da salgın hastalığın başgösterdiğini haber verdiler.</p>
<p>Hz. Ömer bana “İlk Muhacirleri çağır” dedi.</p>
<p>Onları çağırdım. Hz. Ömer Şam’da salgın hastalığın başgösterdiğini bildirerek onlarla istişare etti. Onlar ihtilâf ettiler. Bazıları “Sen bir iş için yola çıktın; geri dönmen için bir sebep görmüyoruz” dediler. Diğerleri ise “İnsanların kalan kısmı ile Resulullah’ın ashabı seninle beraber; onları tehlikeye atmanı uygun görmüyoruz” dediler.</p>
<p>Hz. Ömer onlara “Siz gidin” dedikten sonra bana da “Ensârı çağır” dedi.</p>
<p>Ensârı çağırdım, Hz. Ömer onlarla da istişare etti. Onlar da Muhacirlerin yolunu tutup ihtilâf ettiler.</p>
<p>Hz. Ömer onlara da “Siz gidin” dedikten sonra bana dönüp şöyle dedi:</p>
<p>“Bana Mekke’nin fethinden önce hicret eden Kureyş’in yaşlılarından burada bulunanları çağır.”</p>
<p>Ben de onları çağırdım. Onlardan iki kişi bile bu konuda ihtilâf etmedi. Hepsi birden “Biz senin insanlarla beraber geri dönmeni ve onları vebâ salgınına atmamanı uygun görüyoruz” dediler.</p>
<p>Hz. Ömer bunun üzerine halka seslenerek “Sabahleyin ben bineğimin sırtında olacağım; siz de bineklerinize atlayın” dedi.</p>
<p>Ebû Ubeyde b. Cerrah (r.a.) “Sen Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” dedi.</p>
<p>Hz. Ömer “Keşke bunu senden başkası söylemiş olsaydı Ebû Ubeyde” dedi. Onun muhalefetinden Hz. Ömer hoşlanmamıştı. “Evet,” dedi. “Allah’ın kaderinden Allah’ın kaderine kaçıyoruz. Söylesene, senin develerin olsa da iki taraflı bir vadiye inseler, bu vadinin iki tarafından biri verimli, diğeri de çorak olsa, sen develerini verimli yerde de otlatsan, çorak yerde de otlatsan yine Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?”</p>
<p>O sırada, bir süredir bazı ihtiyaçları için ortalıkta görünmeyen Abdurrahman b. Avf (r.a.) çıkageldi ve “Benim bu konuda bilgim var,” dedi. “Resulullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işitmiştim: Bir yerde veba olduğunu işittiğiniz zaman oraya girmeyin. Siz oradayken bulaşıcı hastalık başgösterecek olursa hastalıktan kaçmak için oradan çıkmayın.”</p>
<p>Bunu işiten Hz. Ömer Allah’a hamd etti ve Şam’a girmeden geri döndü.(Buharî,Tıb 30; Müslim, Selâm 98)</p>
<p>Türk filim ve dizilerinde maalesef kader inancını zedeleye­cek birçok ifade var. Bu da kaderin ne kadar yanlış anlatıldığını ve anlaşıldığını gösterir. Önce bir sahneye bakalım:</p>
<p>15 yaşında genç bir kız. 60 yaşında bir ağa. Ağa bu kızla evlenmek ister. Kız ise istemez. Ama kız zorla da olsa almak ister. Kızın anne babası ise kızını ağaya vermeye razıdır. Kız is­yan eder. Hatta sonuçta nikahlanırlar, ama yine de isyan eder. Anne babası “bu senin kaderin” der, “niye boyun eğmiyorsun? Boyun eğ kaderine!” Kız “hayır, ben kaderimi değiştirmek is­tiyorum, buna razı değilim, kaderimi onlar yazdı, ama ben bo­yun eğmeyeceğim&#8221; der.</p>
<p>Ne olacak şimdi? Bir kader var ve bu kader değiştirile­bilir. Buradan anlaşıldığına göre kader boyun eğilecek değil, değiştirilebilir bir şeydir. “Alınyazısı” denilen husus da buna benzerdir. Bazıları bu alınyazıdır, der; bazıları hayır, bu alınya- zısını değiştiririm, diye isyan eder. Yukarıdaki sahnede verilen mesaja göre kader diye bir şey yoktur. Özellikle tercih söz ko­nusu olduğunda kaderden bahsetmek olmaz. Eğer böyle anla- şıhyorsa burada kadere zorunluluk anlamı yükleniyor demektir. Bir kimse anne babasını kendisi seçemez. Ama kiminle evle­neceğini seçebilir, ilki kader, diğeri tercih olmaktadır. Demek ki, kader denince bir zorunluluk, bir mutlak belirlenmiştik an­laşılıyor. Tercih söz konusu olduğunda kader değil, yani zorun­luluk değil, sorumluluk başlar. Burada senin tercih ettiğin şey kader olmaktadır. Yani sanki önceden belirlenmiş kader diye bir şey yok, sen neyi tercih ediyorsan kader odur. Kısaca kade­rini sen yazıyor, sen tayin ediyorsundur.</p>
<p>Evet, kader böyle zorunluluk olarak anlaşılırsa elbette buna itiraz edilebilecektir, insanlar kendi tercihlerini kader diye baş­kalarına sunup onlara boyun eğdirebilir mi? Dikkat edelim: Ağamn, kızı zorla almak istemesine kader deniliyor. Oysa bu, ağanın tercihidir. Ağanın tercihi neden kader olsun ki?! Haklı bir tepki! Peki o zaman kader ne? Tamam, bir kader var. Değiş­tirilmesi mümkün değil. Peki değiştirilmesi mümkün olmayan şey ne? Burada yanlış ve doğru kader anlayışı meselesi ortaya çıkıyor. Yanlış olanı yukarıdaki. Doğru olan sanırım şöyledir:</p>
<p>Değiştirilmesi mümkün olmayan kader Allah’ın ilmidir. Biz “kader değişmez” derken kastettiğimiz Allah’ın kullabına dair bilgisidir. Allah’ın ilmi değişmez. Allah, bir şey öğreniyor da bilgisini ona göre değiştiriyor değildir. Allah her şeyi ezelde bilir diyoruz. Allah’ın ilminde değişiklik olmaz. Alınyazı de­diğimiz de bu ilimdir. Kader Allahın bilgisidir, ezelidir, zaman ve mekân dışıdır. Kader bilgisi evren doğmadan da, kıyamette de sonsuzlukta da aynen var olacak. Kaderden kastımız, evre­nin yaradılışından cennet cehennem yolculuğuna kadar tüm za- man-mekân akışını içeren olacaklar bilgisidir. Kader, yani Al­lah’ın bilgisi değişmez. Allah sonradan düşünmemiş, sonradan algılamamış, sonradan öğrenmemiştir. Tüm sonradanlıklar ek­siklikten doğar ki, Allah’ın bilgisi, kudreti, iradesi mutlaktır.</p>
<p>Bu ilimle ilgili iki durum var:</p>
<p><strong>1.</strong>Allah’ın bu bilgisine biz muttali değiliz. Muttali olsak, hani orada ne yazdığını bilsek belki kendimizi zorunlu hisse- deceğizdir. Ama bu sınırsız ilmin ne ve nasıl olduğunu bilmi­yoruz. Bize düşen eylemlerimizin sorumluluğunu almak için tercihte bulunmaktır. Bu tercihlere zorunluluk anlamında de­ğil ama ilim anlamında kader demek mümkündür.</p>
<p><strong>2.</strong>Allah’ın ilmi insanı mecbur kılmaz. Bir şeyi bilmek o şe­yin vukuunu zorlamaz. İlim, maluma tabiidir. Vakıada olacaklar şeylerin bilgisi vardır, ama bu bilgi o olayın olmasını zorunlu kılmaz. Örneğin, otuz sene sonra ay ve güneş tutulmasının ola­cağını bilim adamları bilmektedir. Soru şu: ay veya güneş tu­tulacakları için mi bilim adamları onu bilmektedir yoksa bilim adamları bildiği için mi ay veya güneş tutulmaktadır? Elbette akıl birincisini kabul edecektir. Hiçbir akıl, bilim adamları bil­diği için ay veya güneş tutulmuştur, demez. Allah’ın ilmi de böyledir. Allah her şeyi bili, ama bilgisi zorlamaz.</p>
<p>Şimdi bunu yukarıdaki olaya uygulayalım. Allah o kızın istemediği biriyle evlendirileceğim biliyordu. Evet, bu kader­dir. Hangi anlamda? Zorunluluk anlamında değil, Allah’ın bil­mesi anlamında. Aynı şekilde o kızın bu evliliğe isyan edece­ğini ve kaçacağını da biliyordu. Evet, bu da kaderdir. Hangi anlamda? Zorunluluk anlamında değil, Allah’ın bilmesi anla­mında. Dolayısıyla kızın zorla evlendirilmesi de ve bu evlilik­ten kaçması da kaderdir. Allah’ın bilgisi dahilinde cereyan eden olaylardır. Allah’ın bilgisi değişmez. Ama biz onu bilmediği­miz için önümüzde sınırsız olasılıklar vardır. Ve bu olasıklar- dan birini sorumluluğumuzu kuşanarak tercih ederiz. Ağa, kızla zorla evlenmeyi tercih etmiş, kız da buna isyan etmeyi seçmiş­tir. Allah’ın ilmi anlamında hepsi kaderdir. Bu anlamıyla ka­der, tercih demektir. Bir şeyi tercih ediyorsan o senin kaderin­dir. Kızla zorla evlenmek tercihtir, kaderdir; buna isyan etmek tercihtir, kaderdir; hatta bunun karşısında susmak, tercihtir ve kaderdir. Bunun kader olması sorumluluktan kurtarmaz. Zira bu kader, bizim tercihlerimizdir. Eğer ağanın tercihine zorun­luluk anlamında kader dersek onu paklamış, temize çıkarmış, sorumluluktan kurtarmış oluruz. Böyle bir şey ise mümkün de­ğildir. Ağanın zorla kızla evlenmesi kader de, ona isyan edip kaderi değiştirmek, tercih falan değildir. Zira tercih de bir ka­derdir. Tercihimiz, bizim kaderimizdir. Biz kaderi değiştirmi­yoruz, sadece tercih yapıyoruz. Buna kaderi değiştirmek den­mez. Zira tercihimiz de bir kaderdir. En genel anlamıyla tüm tercihlerimiz Allah’ın ilmi dahilinde olması itibariyle bizim kaderlerimizdir.</p>
<p>Demek ki, tercihle yaptığımız her şey de Allah’ın kaderiy- ledir, dediğimizde anlaşılacak olan bunların Allah’ın ezelî bil­gisinde var olduğudur. Örneğin; dua kaderi değiştirir mi, değiş­tirmez mi tartışmasına baktığımızda da aynı şeyi görürüz. Dua kaderi değiştirir, bizim bilgimize göredir. Zira biz ne olduğunu bilmiyoruz. Dua kaderi kaderi değiştirmez, dersek bu da Al­lah’ın ilmine göredir. Zira Allah her şeyi bilir. Tam da bu nokta başta zikrettiğimiz Hz. Ömer olayı ile ilgili, onu destekleyen bir hadis var. Bu hadise göre Resulullah (s.a.v.)’a şöyle sorul­muştur: “Tedavi için kullandığımız ilaçlar, şifa dileğiyle okunan dualar ve (düşmanlardan) korunmak için kullandığımız (kalkan gibi) koruyucu şeyler hakkında ne buyurursun? Bunlar Allah’ın kaderinden bir şeyi geri çevirir mi?” Buna cevaben Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Bunlar da Allah’ın kaderinden olan şeylerdendir.” (Tirmizî, Kader, 12; Ibn Mace,Tıbb, 1)</p>
<p>Evet, tedavi de, dua da, kalkan/zırh da Allah’ın kaderiy- ledir. Allah, yapılan tedavinin, edilen duanın, giyilen kalkanın ne yapacağını ezelî ilmiyle bilmektedir. Tercihlerimiz de kade­rimizdir. Bir olayda elli seçeneğimiz olduğunu düşünelim. Bu elli kaderimiz olduğu anlamına gelir. Hangisini seçersek ka­derimiz odur. A şıkkını seçersek kaderimiz odur, yok c şıkkını seçersek bu sefer kaderimiz odur. “Tercihlerimizin kaderimiz olması&#8221; Allah&#8217;ın neyi tercih edeceğimizi bilmesiyle alakalıdır. O zaman neyi seçersek seçelim, o kaderimizdir, yani o terci­himizi ezelî ilmiyle Allah bilmektedir. Biz insanoğluna düşen insan olmanın sorumluluğunu kuşanıp akılla hareket ederek doğru tercihlerde bulunmaktır.</p>
<p>Şimdi bunu çokça sorulan bir hususa uygulayalım: Deprem kader midir? Falan kimseyle evlenmem kader midir?</p>
<p>Buna şöyle net cevap verebiliriz: Deprem kaderdir. Dep­reme karşı tedbir alman da kaderdir. Depremde ölmen kader­dir. Kurtulman da kaderdir. Kurtulup hastane de ölmen de ka­derdir. Yüz sene yaşaman da kaderdir.</p>
<p>Deprem bölgesine gitmen kaderdir. Yolda başına bir kaza gelmesi kaderdir. Yolda değil de deprem bölgesinde başına bir hal gelmesi de kaderdir. Yardım yapmaya giderken yardım gö­recek hale gelmen de kaderdir.</p>
<p>Falan kimseyle evlenmen kaderdir. Tam evlenecekken nişan atman da kaderdir. Başkasıyla evlenmen de kaderdir. Evlendi­ğin kimseden boşanman da kaderdir. Boşandıktan sonra başka biriyle evlenmen de kaderdir. Hiç evlenmemen de kaderdir.</p>
<p>Gördüğünüz gibi&#8230; Kaderden kaçış mümkün değil. Ama burada asıl soru şu: Kader nedir?</p>
<p>Kader Allah’ın her şeyi bilmesi ve yaratmasıdır. İrade sahibi bir varlık için kader bir şeyi mecburen yapmak değildir. Buna göre tedbir almak da kaderdir, almamak da kaderdir. Çünkü Allah kulun tedbir alıp almayacağım ezeli ilmiyle bilmektedir. Ancak tedbir almayı emrettiği için kul ona muhalif davranmak suretiyle sorumluluk sahibidir. Sağlık da kaderdir hastalık da&#8230; Yani sağlık ve hastalığı ezelde bilen ve yaratan Allah’tır. Sağ­lıklı olmayı emretmiştir. İnsan bilerek tedbir almıyorsa sorum­ludur. İman da küfür de Allah’ın takdiridir. Allah ezeli ilmiyle kimin mümin kimin kafir olacağını bilmektedir. Ancak Allah imandan razı, küfürden razı değildir. İmanı emretmiş, küfrü nehyetmiştir. İnsan imana muhalefet ettiği için sorumludur.</p>
<p>Bu durumu en güzel yukarıda geçen Hz. Ömer ile ilgili kıssa ortaya koymaktadır. Ne demişti Hz. Ömer: “Evet, Al­lah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz.&#8221;Allah’ın kaderinden, yani bizim bilmediğimiz ama O’nun ezeli olarak bildiği ilimden, yine Allah’ın kaderine yani bizim bilmediği­miz ama onun ezeli olarak bildiği ilme kaçıyoruz.</p>
<p>Burada kader zorunluluk değil tercihtir. Dikkat edilirse, bir kaderden diğerine kaçılıyor. Bu, tercih değil de nedir? An­cak bütün tercihlerimiz neticede Allah’ın ezeli bilgisi dahilinde olan kaderlerimizdir.</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Akademik Sohbetler 2(Kelam),syf:34-40</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-kaderinden-obur-kaderine-kaciyorum/">Allah’ın Kaderinden Öbür Kaderine Kaçıyorum</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-kaderinden-obur-kaderine-kaciyorum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Jun 2020 12:16:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Yaradılış Gayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24488</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kader hakkında düşünen ve kaderin sırlarına vâkıf olmayan kişilerin, kendi kendilerine en çok sordukları ve cevabını en çok merak ettikleri sorulardan bir tanesi de şudur: “Allah benim cennete veya cehenneme gideceğimi biliyor. Ve bunu kader defterimde yazmış. O hâlde beni bu dünyaya niçin gönderiyor?” Bu sorudan anlaşılıyor ki, soru sahibi, akıbetinin ne olacağının Allah tarafından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz/">Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-17308 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg" alt="" width="310" height="310" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 310px) 100vw, 310px" /></p>
<p>Kader hakkında düşünen ve kaderin sırlarına vâkıf olmayan kişilerin, kendi kendilerine en çok sordukları ve cevabını en çok merak ettikleri sorulardan bir tanesi de şudur:</p>
<p>“Allah benim cennete veya cehenneme gideceğimi biliyor. Ve bunu kader defterimde yazmış. O hâlde beni bu dünyaya niçin gönderiyor?”</p>
<p>Bu sorudan anlaşılıyor ki, soru sahibi, akıbetinin ne olacağının Allah tarafından bilinmesinden dolayı bu âleme gelişini hikmetsiz zannetmektedir. Ona göre eğer Allah cennete veya cehenneme gideceğini bilmeseydi yaratılışın bir manası olabilirdi. Ama madem biliyor, o hâlde bu yaratılış manasızdır.</p>
<p>Bu soru son derece mantıksız bir sorudur. Zira bizim yaratılışımızın gayesi ve bu dünyaya gönderilişimizin hikmeti ile Allah’ın akıbetimizi bilmesi arasında hiçbir münasebet yoktur. Başka bir ifade ile bu dünyaya gönderilişimizin hikmeti, Allah’ın cennete veya cehenneme gideceğimizi bilmesiyle yok olmamaktadır.</p>
<p>Bu sorunun sahibi, kâinatın ve kendisinin yaratılış sebebini bilmemektedir. Yaratılış maksadından habersiz olması, bu soruyu sormasına sebep olmuştur. Ona göre, bu dünyaya sadece “Cennete mi yoksa cehenneme mi gidecek?” bu sırrın belli olması için gelmiştir. Ve madem Allah da onun nereye gideceğini ve akıbetini ezelî ilmi ile bilmektedir, o hâlde bu dünyaya gönderilmesi ona göre abestir. Demek soru sahibi, yaratılışın hikmetinden gafildir. O hâlde bu sorunun cevabını, âlemin ve insanın yaratılış hikmetinde aramalıyız. Bu hikmet anlaşıldığında, sorumuz cevabını bulacaktır Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, insanının yaratılış sebebini şu ayetiyle bildirmektedir:</p>
<p>“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat:56)</p>
<p>Demek insanın yaratılışının gayesi, Allah’a ibadet etmek ve ona kul olmaktır. Kulluğun ve ibadetin esası da şu sayacağımız emirlerdir:</p>
<p><strong>1- </strong>Allah-u Teâlâ şu âlemdeki sanat eserleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek istemektedir. İşte insanın yaratılış vazifesi; kendi sanatının mucizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek isteyen yaratıcısına iman edip onu mevcudat aynalarında tecelli eden kutsi isimleri ile tanımaktır.</p>
<p><strong>2-</strong> Allah-u Teâlâ şu âlemdeki rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek istemektedir. İnsanın vazifesi ise; rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek isteyen Rabbi Rahim’ine itaat edip ibadet ile kendini ona sevdirmektir.</p>
<p><strong>3- </strong>Allah-u Teâlâ şu âlemde insana maddi ve manevi nimetlerinin lezzetleriyle ikram etmektedir. Buna karşı insanın vazifesi; maddi ve manevi nimetlerin lezzetleriyle kendine ikramda bulunan ve onu besleyen Allah’a karşı fiiliyle, hâliyle, diliyle, hatta elinden gelse bütün duygu ve azalarıyla şükür ve hamd-ü sena etmektir.</p>
<p><strong>4- </strong>Allah-u Teâlâ şu âlemde yarattığı varlıklar ile azametini ve kemalini göstermektedir. Her bir mevcut o azamet ve kemale, boyu nisbetinde bir aynadır. İşte insanın vazifesi; mevcudat aynalarında azametini ve kemalini gösteren Rabb’ine karşı tam bir mahviyet içinde hayret ve muhabbetle secde etmektir.</p>
<p><strong>5-</strong> Allah-u Teâlâ şu âlemde nihayetsiz servet ve hazinelerini sergilemektedir. Bu servete seyircilik yapan insanın vazifesi ise; sonsuz cömertliğini nihayetsiz servet ve hazineleriyle gösteren Rabb’ine karşı fakirliğini hissedip yalnız ondan istemektir.</p>
<p><strong>6-</strong> Allah-u Teâlâ şu âlemi bir sergi hükmünde yaratmış ve o sergide sanatını teşhir etmiştir. Buna karşı insanın vazifesi; yeryüzünü bir sergi hükmünde yaratıp bütün sanat eserlerini o sergide teşhir eden sanatkârına karşı ‘maşaallah, bârekallah’ diyerek takdir edip ‘Sübhanallah , Allah-u Ekber’ diyerek, hayret ile mukabele etmektir.</p>
<p><strong>7-</strong> Allah-u Teâlâ şu âleme birliğinin nihayetsiz damgalarını vurmuştur. İnsanın vazifesi; kâinat sarayında, taklit edilmeyen mühürler ile ve kendine has turralar ile her şeye birliğinin damgasını vuran Allah’ı bir olarak bilmek ve öyle şehadet etmektir.</p>
<p><strong>8-</strong> Allah-u Teâlâ şu âlemdeki her şeyi kendisine itaat ettirerek saltanatının haşmetini göstermektedir. İnsanın vazifesi; kâinatta görülen Allah’ın bu saltanatını, itaat ederek tasdik etmektir. Yani zerrelerden güneşlere kadar her şeyin kendisine boyun eğdiği zata itaat ederek, O’na boyun eğmektir ve O’nun saltanatını tasdik etmektir.</p>
<p><strong>9-</strong> Allah-u Teâlâ şu âlemin her köşesini isimlerinin nakışları olan sanat eserleriyle süslemiştir. İnsanın vazifesi ise; Allah’ın kutsi isimlerinin nakışlarından olan bu sanat eserlerini diğer insanlara da gösterip dellallık ve ilancılık vazifesini icra etmektir.</p>
<p><strong>10-</strong> Allah-u Teâlâ bu âlemdeki her mahluku bir kitap hükmünde yaratıp onda güzel isimlerini yazmıştır. İşte insanın vazifesi; kudret kaleminin mektupları hükmünde olan mevcudat sayfalarını, arz ve sema yapraklarını tefekkür etmektir. Ve onlarda yazılan güzel isimleri keşfetmektir.</p>
<p>İşte Cenab-ı Hak, böyle ulvi maksatlar ve yüce gayeler için bu âlemi yaratmış ve insanı bu âleme zikredilen maksatlar için göndermiştir. Yani yaratılışımızın ve şu anda bu âlemde bulunmamızın sebebi bu vazifeleri icra etmektir. Bu maksatların hiçbirisi bizim cennete veya cehenneme gideceğimizin Allah tarafından bilinmesiyle yok olmamaktadır.</p>
<p>İşte bu yüzden Cenab-ı Hakk’ın ezelî ilmi, akıbetimizi bilmesi bizim bu âleme boşuna geldiğimiz manasına gelmez. O hâlde biz:<strong> “Kaderimde cennete veya cehenneme gideceğim belli iken bu dünyaya niçin gönderildik?” diyemeyiz. Zira âlemin yaratılmasındaki en yüce gaye, insanların cennete veya cehenneme gitmesi değil, Allah’a iman ve itaattir. Ve az önce saydığımız vazifeleri yapmaktır.</strong></p>
<p>Eğer insan bu âleme niçin geldiğini, bu kâinatın niçin böyle muhteşem bir şekilde yaratıldığını ve tüm bunlardaki ilahî maksatları bilseydi, elbette böyle manasız bir soru sormayacak, ilahî kaderin her şeyi bilmesinin bu saydığımız hikmetleri ve gayeleri yok etmeyeceğini anlayacaktı.</p>
<p>Hem insan küçük bir âlem olarak yaratılmıştır. Büyük âlemde tecelli eden bütün isimler, bir küçük âlem olan insanda da tecelli etmektedir. İnsanın yaratılışının bir sebebi de Allah’ın isimlerine yaptığı bu aynadarlıktır. Hatta diyebiliriz ki, şu koca âlemde ve meleklerde tecelli edemeyen isimler, şu küçücük insanda tecelli ederler.</p>
<p>Mesela insan günah işler ve af diler. Allah da onu affeder. İşte Allah’ın affetmesiyle insanda; Gafur, Afuv, Tevvab, Gufran gibi isimler tecelli etmektedir ki, bu isimler sadece insanda gözükebilir. Bu isimler dağlarda, denizlerde, güneşlerde, meleklerde tecelli edemez. Çünkü onlar günah işlemez.</p>
<p>Allah’ın böyle cemalî isimleri, sadece insanda tecelli edebileceği gibi, celalî bir çok isimde sadece insanda gözükebilir.</p>
<p>Mesela bir kul isyan eder ve Allah onu cezalandırır. İşte bu cezalandırmakta “Muntakim” ismi, onun kaçamayıp yakalanmasında “Vâcid” ismi, Allah’a karşı mağlup olmasında “Aziz” ismi, onu hesaba çekmesiyle “Hasib” ismi, onu alçaltmasıyla “Muzil” ve “Hafid” ismi ve daha birçok isimler o insanda tecelli eder ki, bu isimlere koca âlem aynadarlık yapamaz. Çünkü onlar isyan edemez. Bu isimler ise ancak isyan eden kulda tecelli edebilir.</p>
<p>O hâlde eğer isyan ederek cehenneme gidecek kullar bu âleme gönderilmeseydi, biraz önce saydığımız isimler ve daha onlar gibi onlarca isim asla tecelli edemeyecekti. Hâlbuki bu isimler de kendini tanıttırmak ve bildirmek istemektedirler. Hatta isyanın bir neticesi olan cehennem de, günahkâr kullar olmadığı için yaratılmayacak ve celalî isimler ahiret âleminde de gözükemeyecekti.</p>
<p>Demek cehenneme gideceği bilinen bir kulun bu âleme gelmemesini temenni etmek, bu âlemin, celalî isimlerin tecellisinden mahrum olmasını talep etmektir ki, bu talep kâinatın yaratılış maksadını bilmemenin bir neticesidir.</p>
<p>Hem bu soru sahibi şu hakikatı da unutmamalıdır. Tecrübeli bir öğretmen sınıfındaki öğrencileri imtihana tabi tutmadan onlara not verip bir kısmını cezalandırıp bir kısmını mükâfatlandırsa, elbette ceza görecek olan öğrenciler öğretmene itiraz edip “Eğer sen bizi imtihan etseydin, biz zayıf not almazdık.” diyerek öğretmeni suçlayacaklardı. Aynen öyle de Cenab-ı Hak bizleri şu dünya imtihanına sokmadan cennete veya cehenneme gönderse, o vakit cehenneme giden insanlar bu karara karşı çıkıp “Eğer sen bizi imtihan etseydin, biz cehenneme gitmeyecektik.” diye itiraz edeceklerdi.</p>
<p><strong>Cenab-ı Hak ezelî ilmi ile bizim akıbetimizi bildiği hâlde bu neticeyi bizlere de bildirmek ve hesap gününde itiraza mahal bırakmamak için şu dünyayı bir imtihan yurdu olarak yaratmış, bizleri de bu âleme bir memur olarak göndermiştir.</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="JFF0AeXiLi"><p><a href="https://feyyaz.tv/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz.html">Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?&#8221; &#8212; Feyyaz TV" src="https://feyyaz.tv/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz.html/embed/#?secret=m0oXa3NLT9#?secret=JFF0AeXiLi" data-secret="JFF0AeXiLi" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz/">Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Bizim Cennete ve Cehenneme Gireceğimizi Biliyorsa, Neden Bizi İmtihan Ediyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 17:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İmtihan]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Bilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın imtihan etmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kainatın Yaratılması]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24477</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doç. Dr. Soner Duman Sorunun önemi Özellikle lise ve üzeri düzeydeki gençlerimizin sıklıkla sorduğu soruların başında yukarıdaki soru gelmektedir. Bu soruya cevap verme teşebbüsünde bulunmadan önce şu iki hususun göz önünde bulundurulması gerekir: a) Bu soru aslında İslam tarihi boyunca Müslüman âlimlerin üzerinde en çok konuştuğu ve tartıştığı meselelerden birini oluşturuyor. Çünkü bu sorunun imana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/">Allah Bizim Cennete ve Cehenneme Gireceğimizi Biliyorsa, Neden Bizi İmtihan Ediyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-7750 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir5.jpg" alt="" width="343" height="272" />Doç. Dr. Soner Duman</strong></p>
<p><strong>Sorunun önemi</strong></p>
<p>Özellikle lise ve üzeri düzeydeki gençlerimizin sıklıkla sorduğu soruların başında yukarıdaki soru gelmektedir. Bu soruya cevap verme teşebbüsünde bulunmadan önce şu iki hususun göz önünde bulundurulması gerekir:</p>
<p><strong>a)</strong> Bu soru aslında İslam tarihi boyunca Müslüman âlimlerin üzerinde en çok konuştuğu ve tartıştığı meselelerden birini oluşturuyor. Çünkü bu sorunun imana ilişkin pek çok meseleyle doğrudan irtibatı var. Bunların başında da kader konusu geliyor. Söz konusu kader olunca ister istemez Allah’ın ilmi, iradesi, yaratması gibi gaybî konular devreye giriyor. İşte bütün bu sebeplerle bu soruya bir çırpıda herkesi tatmin edecek bir şekilde cevap vermek o kadar kolay değil.</p>
<p><strong>b)</strong> Bu soruya cevap vermeyi zorlaştıran ikinci husus ise klasik kaynaklarımızın bu konuya dair açıklamalarını insanlarımızın anlayabileceği şekilde takdim etme güçlüğü. Zira bizim klasik kitaplarımızda bu meseleye dair yazılanlar halka değil konunun uzmanlarına hitap ediyor.</p>
<p>Bu iki zorluğa rağmen yine de biz sorunun cevabını ele almaya çalışalım.</p>
<p><strong>Allah bizi imtihan ediyor mu?</strong></p>
<p>Önce şu imtihan meselesinden başlayalım. Kur’an’da Rabbimiz pek çok âyette insanları imtihan ettiğini/edeceğini açık olarak ifade etmiştir. Bunların bir kısmı şöyledir:</p>
<p>“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk, 2)</p>
<p>“Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri bilinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” (Muhammed, 31)</p>
<p>“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları bilecek, yalancıları da mutlaka bilecektir.” (Ankebut, 2-3)</p>
<p>“Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri bilmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tevbe, 16)</p>
<p><strong>Allah’ın imtihan etmesi ne demek?</strong></p>
<p>Yukarıdaki âyetlerde açık bir biçimde Allah’ın kullarını imtihan ettiğinden söz ediliyor. Dahası kimi âyetlerde “bilelim diye” şeklinde ifadeler bile yer alıyor. İnsanlar arası günlük kullanımda “imtihan / sınav” sözcüğünü duyduğumuzda bununla öğrencilerin veya bir işe girmek isteyenlerin bilgi derecesini anlamak için yapılan yoklamayı kastederiz. Yani imtihan yapan şahıs (öğretmen) veya kuruluş (iş yeri, eğitim kurumları) bu imtihan öncesinde kişinin nasıl bir performans sergileyeceği, neyi bilip neyi bilmediği konusunda bir bilgi sahibi değildir. İmtihan sonucunda kişinin bilgi ve beceri seviyesi hem kendisi hem de bu imtihanı yapan kişi ya da kurum tarafından anlaşılacaktır. Peki Allah acaba gerçekten kulların durumunu öğrenmek için mi imtihan yapıyor? Kesinlikle hayır!</p>
<p><strong>Allah her şeyi zaten biliyor!</strong></p>
<p>Kullarını yoktan yaratan Allah onların geçmiş ve geleceğini, açığa vurduklarını ve gizlediklerini zaten bilmektedir. Nitekim Rabbimiz bu konuda şöyle buyurur:</p>
<p>“Sözünüzü ister açıktan söyleyin ister [içinizde] gizleyin [fark etmez]. O, göğüslerdekinin özünü [insanın aklından ve kalbinden geçenleri] bilir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Mülk, 13-14)</p>
<p>“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’am, 59)</p>
<p>“Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).” (Sebe, 3)</p>
<p>“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadid, 22)</p>
<p>“Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talak, 12)</p>
<p>“O, [kullarının] önlerindekini ve arkalarındakini bilir.” (Bakara, 256)</p>
<p><strong>Madem biliyor, niçin imtihan ediyor?</strong></p>
<p>Yukarıdaki âyetler açık bir biçimde Rabbimizin her şeyi ezeli ilmiyle bildiğini, O’nun öğrenen bir varlık olmadığını, O’nun için “sürpriz” söz konusu olmadığını açık bir biçimde ortaya koyuyor. O halde şu soruyu soralım:</p>
<p>Bir tarafta Allah’ın imtihan yaptığını belirten âyetler, diğer yanda da O’nun her şeyi zaten bildiğini gösteren âyetler var. Bu bir çelişki değil midir?</p>
<p><strong>Kur’an’ın anlaşılmasına ilişkin önemli bir kural:</strong></p>
<p>Kur’an âyetlerinin yorumlanmasında tefsir âlimlerimizin belirttiği şu kuralı dâima göz önünde bulundurmak gerekir. “Kur’an’da ilk bakışta farklı şekillerde anlaşılmaya müsait olan yahut yeterince açık olmayan âyetler (müteşâbih), anlamı açık ve net olan âyetlere (muhkem) göre yorumlanmalıdır.” Bu kuraldan hareket eden âlimlerimiz “imtihan” ilgili âyetleri iki farklı şekilde yorumlamışlardır.</p>
<p><strong>Allah “imtihan” sözcüğünü kendisi açısından değil kullar açısından kullanıyor.</strong></p>
<p>Allah, sonsuz bilgisiyle her şeyi bildiği halde kullarına sanki onları imtihan ediyormuş gibi imtihan eden kimsenin muamelede bulunması gibi muamelede bulunur. Burada bir tarafta ilmi sonsuz olan, her şeyi bilen bir Allah diğer tarafta geleceği ve gaybı bilmeyen kul bulunmaktadır. Meseleye kul cephesinden bakıldığında gelecek zaman tamamen meçhuldür, o halde onun açısından bakıldığında sonucu bilinmeyen bir imtihan söz konusudur. İşte Allah kulları, onların kendi bulunduğu ilmî ve psikolojik hal açısından değerlendirerek kendilerine yaptığı muameleye “imtihan” adını vermiştir. Nitekim Kur’an’da Allah başka bazı konularda da kullara onların yapıp etmeleri cinsinden fiillerle mukabelede bulunmuştur. Öyleyse “Allah kullarını imtihan ediyor” ifadesini dünyada bir öğretmenin öğrencisini imtihan etmesine kıyaslamak kesinlikle yanlıştır. Çünkü bir öğretmen öğrencisinin imtihandan ne not alacağını bilemez, sadece tahmin eder. Tahmininde haklı da çıkabilir, yanılabilir de. Oysa Allah tahmin etmez, yanılmaz.</p>
<p><strong>Allah, ezelde bildiği şeylerin dış dünyaya yansımasına “imtihan” adını veriyor.</strong></p>
<p>Allah zamandan ve mekândan münezzehtir. O’nun için “geçmiş”, “şimdi” ve “gelecek” birdir. Ancak kullar açısından zaman söz konusudur. Her ne kadar Allah’ın bilgisi ezeli olsa da bu bilginin varlıkla ve olaylarla ilişkisi “bizim açımızdan” değerlendirildiğinde Allah’ın bir şeyi bilmesinin iki boyutu ortaya çıkmaktadır:</p>
<p><strong>1.</strong> Allah’ın bir şeyi dış dünyada meydana gelmeden önce bilmesi.</p>
<p><strong>2.</strong> Allah’ın bir şeyi meydana geldikten sonra realiteye dönüşmüş haliyle bilmesi.</p>
<p>Mesela siz doğmadan önce Rabbimiz ezelde sizi yaratacağını ve sizin o gün doğacağınızı bilir. Bu, bir şeyin var olmasından önceki ön bilgidir. Sizin günü ve vakti gelince doğmanız durumunda Allah’ın bunu bilmesi bir şeyi olduktan sonraki haliyle bilmesidir. Şu halde aslında varlık, Allah’ın ezelî ilminde bir bilgi halinde mevcutken zaman gelip yaratılıyor, pratiğe dökülüyor ve Allah, o varlığı ezelde bilgi halinde bildiği gibi, sonradan yaratıp pratiğe dökünce de gerçek-realite haliyle bilmiş oluyor.</p>
<p>İşte Allah’ın “bilelim diye imtihan ediyoruz” ifadesi şu anlama gelir: “Ezelde zaten ön bilgi halinde bildiğimiz şeyin, bilfiil realiteye döküldükten sonra gerçeğe dönüşmüş haliyle de bilelim diye sizi imtihandan geçiriyoruz.”</p>
<p><strong>Allah için “sürpriz” ve “sonradan öğrenme” diye bir şey olmaz!</strong></p>
<p>İster ilk yorumu isterse ikinci yorumu kabul edelim, netice itibarıyla Allah açısından “sürpriz bir bilgi”, “bir şeyi sonradan öğrenme”, “bilgisiz iken bilgili hale gelme” diye bir durum söz konusu değil. O halde Allah, bilmediği bir şeyi öğrenmek için kullarını imtihan etmiyor. Ezeli bilgisinde bildiği şeyleri realiteye döküyor, pratiğe geçiriyor. Klasik tabiriyle “kader, kazaya dönüşüyor.”</p>
<p><strong>Öyleyse biz imtihandan geçmiyor muyuz?</strong></p>
<p>“İmtihan” meselesine biz kullar açısından baktığımızda bu kelimenin bizim hakkımızda kullanılması yüzde yüz doğru. Yani biz, sonucunu bilmediğimiz bir imtihandan geçiyoruz, dünya da bir imtihan alanı. Ama Allah açısından bakıldığında bilinmeyen bir şeyin öğrenilmesi için kulların imtihan edilmesi söz konusu değil. Bilinen bir şeyin pratiğe dökülmesi söz konusu.</p>
<p><strong>Her şey baştan belli iken yaratmanın anlamı ne?</strong></p>
<p>Rabbimiz Kur’an’da kâinatın yaratılış sebebi ile ilgili olarak önce yanlış anlayışları ortadan kaldırıp sonra doğru cevabı ortaya koyuyor. Biz de önce kâinatın yaratılış sebebinin ne olmadığı üzerinden hareket edip sonra ne olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.</p>
<p><strong>Allah kâinatı, ihtiyacı bulunduğu için yaratmamıştır.</strong></p>
<p>Biz insanlar, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri yapar ve üretiriz. Mesela ekmeği yemek için, elbiseyi giymek için üretiriz. Evleri içinde yaşamak için yaparız. Oysa Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu varlıktır. (es-Samed).</p>
<p>Rabbimiz, Kur’an’da kâinata ve içindeki hiçbir varlığa ihtiyacı bulunmadığını defaatle belirtmiştir. (Âl-i İmran, 97; Hicr, 70; Ankebut, 6)</p>
<p><strong>Allah kâinatı “oyun ve eğlence olsun diye yaratmamıştır.</strong></p>
<p>Biz insanlar, bazı şeyleri ihtiyacımız olduğundan değil sırf hoşça vakit geçirmek, can sıkıntısından kurtulmak için yaparız. Mesela müzik dinler, resim yapar, gezintiye çıkarız. Buna ihtiyacımız olduğu için değil iyi vakit geçirmek için bunu yaparız. Oysa oyun ve eğlence edinmek Rabbimizin münezzeh olduğu bir durumdur. Bu, canı sıkılan ve can sıkıntısını geçirmek için bir şeylerle oyalanmaya ihtiyaç duyan insanların özelliğidir.</p>
<p>Rabbimiz kâinatı fantastik bir sebeple, hoşça vakit geçirmek için yaratmadığını, bu kâinatı yaratmasının haklı bir sebebinin bulunduğu şu şekilde belirtmektedir:</p>
<p>“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.” (Duhân, 38-39)</p>
<p><strong>Allah kâinatı amaçsız ve sebepsiz yere [abes olarak] yaratmamıştır.</strong></p>
<p>Biz insanlar bazen amaçsız ve sebepsiz işler yaparız. Bu yaptıklarımız bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığı gibi bize hoşça vakit geçirme fırsatı da sunmaz. Şuursuz ve bilinçsizce, sırf iş olsun diye işler yaparız. Allah, yaptığı her şeyi yerli yerince yapan, yaptığı şeylerde nice hikmetler bulunan el-Hakîm’dir. O’nun hiçbir fiili hikmetsiz değildir.</p>
<p>Rabbimiz, kâinatın boşu boşuna yaratıldığı fikrinin kâfirler tarafından sahip olunan bir fikir olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!” (Sad, 27)</p>
<p>Rabbimiz, bir başka âyetinde insanlara hitap ederek onların yaratılışının amaçsız, sebepsiz [abes] olmadığını şu şekilde belirtmektedir:</p>
<p>“Yoksa sizi boşu boşuna [amaçsız ve sebepsiz olarak abes yere] yarattığımızı mı sandınız?” (Müminûn, 115)</p>
<p><strong>Kâinatın yaratılmasının haklı bir gerekçesi vardır.</strong></p>
<p>Rabbimiz Kur’an’ın pek çok âyetinde kâinatı yaratmasının hak ile olduğunu belirtir. Bu, kâinatın boş yere ve sebepsiz olmadığının olumlu ifade ile pekiştirilmesidir. Bu konu ile ilgili âyetlerin bir kısmı şu şekildedir:</p>
<p>“Allah, gökleri ve yeri hak olarak (yerli yerince) yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için (Allah’ın varlık ve kudretine) bir nişâne bulunmaktadır.” (Ankebut, 44)</p>
<p>“Allah’ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi ortadan kaldırıp yepyeni bir halk getirir.” (İbrahim, 19)</p>
<p>“Allah, gökleri ve yeri yerli yerince yaratmıştır. Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez.” (Câsiye, 22)</p>
<p><strong>Kâinatın yaratılış sebebi Allah’ın İlahlık ve Rabliğini göstermeyi dilemesidir.</strong></p>
<p>Kâinatın yaratılışının temel sebebi yaratılan varlıkların Allah’ı yüceltmeleri, kulluklarını göstermeleri, Rabbimizin de onlara karşı ilahlığını ve rabliğini göstermesidir:</p>
<p>Kur’an, insan dışında yaratılmış olan yerdeki ve gökteki bütün varlıkların Allah’a boyun eğdiğini, secde ettiğini, onu tenzih ettiğini belirtir. Bu âyetlerin bir kısmı şöyledir:</p>
<p>“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.” (İsra, 44)</p>
<p>“Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.” (Nahl, 49)</p>
<p>“Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O, azîzdir, hakîmdir.” (Hadid, 1; Haşr, 1; Saf, 1)</p>
<p>Kur’an, akıl, irade ve nefis sahibi varlıklar olan cinler ve insanların da kulluk sebebiyle yaratıldığını şu şekilde belirtir:</p>
<p>“Ben, cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 56)</p>
<p><strong>Allah’ın ibadete ihtiyacı mı vardı?</strong></p>
<p>Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hiçbir varlık Allah’ı zikretmese, tesbih ve tenzih etmese de Allah zâtı itibarıyla övgüye layıktır. O’nun övgüye layık olması, kendisini öven birilerinin bulunmasına bağlı değildir.</p>
<p>Bu soru başka bir soruyu gündeme getirir: O halde madem ki ibadet edilmeye, yüceltilmeye ihtiyacı yok öyleyse hiçbir varlığı yaratmasaydı!</p>
<p>Burada hemen şu âyetler gündeme gelir: “O, dilediğini yapar.” (Hûd, 107; Burûc, 16). “O’na yaptığı bir şeyden dolayı [“niçin böyle yaptı?”] diye soru sorulamaz. Ancak [O’nun tarafından insanlara, “niçin böyle yaptınız?” diye] sorulacaktır.” (Enbiyâ, 23)</p>
<p><strong>Sonuç Kadere Çıkıyor</strong></p>
<p>Sonuç yine kadere çıkıyor:</p>
<p>Rabbimiz ezeli ilmiyle bildiği, ezeli iradesiyle dileyip tercih ettiği şeyleri yaratma sıfatıyla yaratıp varlık âlemine çıkardı. Bizim açımızdan bakıldığında ortada tam bir imtihan var. Hiçbir şey belli değil. Bize seçme hakkı verilmiş, irade verilmiş. Hiçbir şey zorla yaptırılmıyor, her şeyi biz yapıyoruz. Ama meseleye Allah açısından bakıldığında o her şeyi biliyor, bildiklerini yaratarak pratiğe döküyor. Varlıklar onun ezelî ilminden varlık âlemine çıkarken O’nun irade, kudret, tekvin gibi bütün sıfatları da tecelli ediyor.</p>
<p>Bütün bu tecelliler ve -kullar açısından bakıldığında- imtihanlar sonucunda Rabbimiz başta Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer peygamberler, Allah dostları, şehitler ve sâlih müminler olmak üzere kendine ebedî dostlar ediniyor. Onları ebedî nimetlerine gark ederek kendi güzelliğini ve cemalini gösteriyor. Bunu onlara doğrudan ve hazır bir şekilde vermiyor da onlar açısından bir imtihan sonucu veriyor. İşte kullar açısından imtihanın en büyük kazanımı bu! Bu imtihan sonucunda kaybeden, cehennemlik olan, ebedî azaba dûçar olanlar ise bunu tamamen kendi tercih ve seçimleri ile hak ediyorlar. Allah onları tercihlerini bu şekilde kullanmaya kesinlikle zorlamıyor. Dolayısıyla hiçbir haksızlık ve adaletsizlik söz konusu değil.</p>
<p>Bu açıklamalarda doğru bir husus varsa Rabbimizin lütfundandır. Yanlış bir şey varsa o da bizim nefsimiz ve şeytandandır, Rabbimiz bundan münezzehtir. Her şeyin en doğrusunu Rabbimiz bilir.</p>
<p>“Rabbimiz, Senin bize öğrettiğinden başka bizim bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz ki her şeyi bilen ve her şeyi hikmetli bir şekilde yapan ancak Sensin.” (Bakara, 32)</p>
<p>https://gencdergisi.com/12775-allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/">Allah Bizim Cennete ve Cehenneme Gireceğimizi Biliyorsa, Neden Bizi İmtihan Ediyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kader Hakkında Bir Mesele</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Jan 2020 12:59:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Ezel]]></category>
		<category><![CDATA[ilim ve irade]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Hakkında Bir Mesele]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır: &#8211; Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir? Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/">Kader Hakkında Bir Mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-17308 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></strong></p>
<p><strong>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır:</strong></p>
<p><em>&#8211; Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir?</em></p>
<p>Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri ezelde takdir etmiş, tanzim etmiş ve Levh-i Mahfûz’da kaydetmiştir. Hiçbir şey O’nun tesbit ve takdirinden ayrılamaz. Bütün varlıklar o takdire tâbidir. Lâkin bu durum bizleri mesuliyetten kurtaramaz. İlm-i kelâm âlimleri bu hakikati ilim malûma tâbidir; öyle ise malûm ilme tâbi değildir, kaidesiyle izah etmişlerdir. Istılâhta, ilim; bir şeyin zihindeki şekli, malûm ise o şeyin hariçteki şekli olarak tarif edilir. Meselâ, bizim bir çiçeği bilmemizde, o çiçeğin zihnimizdeki şekli ilim, hariçteki şekli, yâni kendisi ise malûmdur. İşte burada ilim, malûma tâbidir, yâni bir çiçek hariçte nasılsa biz de onu öylece bilmekteyiz. Yoksa çiçeği biz nasıl biliyorsak çiçeğin kendisi o şekle uymak durumunda değildir.</p>
<p>Veya bir kimsenin adının Ahmed olduğunu bilmemiz ilimdir; malûm, o şahsın adının Ahmed olduğudur. Böylece ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm ilme tâbi olsaydı, o kimsenin adını Mehmed bildiğimizde adı Mehmed olurdu, Hasan bildiğimizdeyse Hasan olurdu.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz kaidede mevzumuz yönünden kastedilen ilim, işlediğimiz bütün amelleri Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle bilmesi malûm ise işlediğimiz amellerdir. Buna göre söz konusu kaideyi şöyle ifade edebiliriz:</p>
<p><em>İnsanlar ihtiyarî fiilleri nasıl işleyeceklerse, Cenâb-ı Hak ezelde öylece bilmiş ve takdir etmiştir. </em>Yoksa Zât-ı Akdes öyle bildiği için insanlar o fiilleri öyle işlemiş değildir. Şimdi, meseleye bazı misâllerle biraz daha açıklık getirelim.</p>
<p>Güneş veya ay tutulmasının tarihini ve saatini bir astronomi âliminin önceden bilmesi ilimdir. Malûm ise o tarihte güneşin tutulmasıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, astronomi âlimi güneşin hangi tarihte tutulacağını bilse, güneş tutulması da o tarihte olurdu. Şimdi acaba, o astronomi âlimi güneşin o tarihte tutulacağını bildiği için mi güneş o tarihte tutuldu.? Yoksa o âlim, ilmiyle güneşin o tarihte tutulacağı bildiği için mi yazdı? Elbette bildiği için yazdı.</p>
<p><em>İşte bir insanın, cüz’î iradesiyle işlediği bütün fiiller Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindedir. Yâni, o insanın bütün amellerini Cenâb-ı Hak ezelde bilmektedir. Bu ilim de malûma tâbidir. Malûm olan, o kimsenin işlediği iyi veya kötü amelleri, yâni fiilleridir. Kul o fiilleri işleyeceği için âlim-i mutlak olan Allah öylece bilmiştir. Yoksa Cenâb-ı Hak öyle bildiği için, kul da mecburen o fiilleri işlemiş değildir. Yâni, malûm, ilme tâbi değildir.</em></p>
<p>Kulun işlediği fiil hayır ise Cenâb-ı Hak onu hayır olarak bilir; öyle de irade ve takdir eder. Kulun şer olan fiilini de Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle şer olarak bilmiş ve o şekilde takdir buyurmuştur.</p>
<p>Bu hakikate bir derece bakabilmemiz için gerekli kabiliyeti Rabb-i Alâ’mız bizlere ihsan etmiştir. O’nun bizlere lütfettiği ilim ve irade sıfatlarından, Hakalyakîn biliyoruz ki, irade ilme tâbidir. Meselâ, insan bir eser yapmayı bildiğinde, iradesi bu ilme tâbi olarak, eserin plân ve programını tâyin eder. Daha sonra kudret de iradeye tâbi olur ve insan önceden plânladığı tarzda eserini inşâ eder.</p>
<p>İşte, zaman ve mekânın yaratıcısı olan Allah, ezelî ilmiyle, bizim gerek irademizle işleyeceğimiz bütün fiilleri ve gerekse irademiz dışında başımızdan geçecek bütün hâdiseleri bilmektedir. İşte kader, bu bilme keyfiyeti üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle bizim hayat programımızı takdiri ve Levh-i Mahfûz’da tesbitidir. Bu takdir ve tesbit ilme dayanmaktadır, ilim ise malûma tâbidir. Buna göre bir kul kendi cüz’î iradesiyle, ibâdet etmeyi ibâdet etmemeye tercih ediyorsa, elbette ki Cenâb-ı Hak onu abid olarak bilecek ve öyle takdir edecektir&#8230; Yoksa Allah-u Teâlâ o kulun ibâdet etmesini takdir ettiği için, o ibâdet ediyor değildir. Şerle ilgili fiiller de aynı şekilde değerlendirilecektir.</p>
<p><strong>Mevzuya ışık tutacak birkaç misâl daha verelim:</strong></p>
<p>Bir komutanın yüksek bir yerden sahradaki askerlerinin hareketlerini fotoğraflarla tesbit ettiğini ve bütün konuşmalarını hassas cihazlarla kaydettiğini farzediniz. Bu komutan, daha sonra huzuruna celbettiği askerlere fotoğrafları gösterip konuşmaları bantlardan dinlettiğinde, hareketleri ve sözleri cezayı gerektiren bir nefer, “Siz benim hareketlerimi ve konuşmalarımı niçin kötü olarak tesbit ettiniz?” diyebilir mi? Dese cezaya müstahak olmaz mı? Çünkü tesbit etme fiili hâdiseye tâbidir. Yoksa hâdise, tesbite bağlı değildir.</p>
<p><strong>Şimdi şöyle bir soru soralım:</strong></p>
<p><em>&#8211; Hâdiseye tesir etmeme bakımından, yukarıdaki misâlde belirtilen ânında tesbit ile hâdiseyi olmadan önce tesbit etme arasında ne fark vardır? Misâldeki komutan, neferlerin yapacakları işleri ve söyleyecekleri sözleri önceden, meselâ bir rüya-i sâdıka ile bilseydi, bu bilme keyfiyeti neferler üzerinde herhangi bir tesir mi yapacaktı?</em></p>
<p><em>&#8211; Kader de insanın ömrü boyunca işleyeceği bütün fiillerin ezelde tesbiti değil midir?</em></p>
<p>Yukarıdaki misâlde ifade etmek istediğimiz hakikati, televizyon, gayet güzel izah etmektedir. Bilindiği gibi televizyonda hâdiseler bazen ânında verilmekte, bazen de geçmişte tesbit edilen hâdiseler sonradan gösterilmektedir. Her bir fen ve her bir keşif, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta dercedip koyduğu bir hakikati ilân ettiği gibi, televizyonda suretlerin ve seslerin muhafaza edildiği hakikatini izah etmiştir. Hâfız-ı Hakîm insanlara müstakbel hâdiseleri tesbit edebilecekleri bir âlet yapmayı nasib etse, o takdirde Levh-i Mahfûz’un küçük bir misâli ortaya konmuş olacaktır. Şimdi, hem mâziyi hem hâli hem de istikbali bize gösteren bu cihaz, dedemizin bir kabahatini gösterse veya istikbâlde bir cinayeti sergilese, <em>“Bu cihaz böyle tesbit etmese, dedem o kabahati işlemezdi, torunum da câni olamazdı.”</em> diyebilecek miyiz?</p>
<p>İşte, Hz. Âdem’den (a.s) kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün insanların bütün amelleri Levh-i Mahfûz’da kaydedilmiştir. Kader-i İlâhî’nin bir defteri olan Levh-i Mahfûz’daki bu kayıt, insanların işledikleri ve işleyecekleri fiillere tâbidir; yâni nasıl işleyeceklerse öyle kaydedilmiştir. Yoksa Levh-i Mahfûz’da yazıldığı için insanlar mecburen o tarzda hareket etmiş değildir. Kaldı ki, böyle bir iddiada bulunan kimseye şu soru sorulacaktır: <em>“Sen istikbâlde yapacağın işlerin Levh-i Mahfûz’da nasıl yazıldığını, yâni mukadderatını biliyor musun?”</em> O hâlde, bir insan bilmediği şeye göre nasıl hareket etmektedir?</p>
<p>Evet, her meselede, ilim malûma tâbidir hakikati güneş gibi parlıyor ve kul cüz’î iradesiyle hangi işi tercih ederse, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle o işi takdir ettiği ve fiilin işlenmesine teşebbüs ânında da o işi yarattığı açıkça anlaşılıyor.</p>
<p>Bu hakikati izah etmek için birkaç misâl daha verelim: Bir öğretmenin yılların verdiği tecrübe ve ferâsetle öğrencilerinin okula devam etme durumlarını ve sene sonunda alacakları notları önceden bildiğini ve iradesiyle öğrencilere bu notları takdir ederek not defterine kaydettiğini farzediniz. Sene sonu imtihanının tam tamına öğretmenin ilminde mevcut olan tarzda neticelenmesi hâlinde sözkonusu öğretmen, öğrencilere hitaben: “Ben neticelerin böyle olacağını tâ sene başında biliyordum” dese, zayıf not alan öğrenciler: “O halde bizim ne kabahatimiz var? Siz bizi çalışkan olarak bilseydiniz, biz de sınıfımızı geçerdik” diyebilirler mi? İşte bu misâlde sınıftaki öğrencilerin hangilerinin başarılı olup, hangilerinin sınıfta kalacağını öğretmenin önceden bilmesi ilimdir ve onun kemâline delildir. Malûm ise, öğrencilerin çalışıp çalışmamalarıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, öğretmenin çalışkan bildiği talebeler ister istemez derslerine çalışacaklar, tembel bildikleri ise bütün arzularına rağmen çalışamayacaklardı. Yâni, öğretmenin ilmi öğrencilerden bir kısmını zorla çalışmaya, diğer kısmını ise çalışmamaya sevk edecekti.</p>
<p>Velî bir hâkim düşününüz. Bu zât, kerametiyle, adliye önünden geçen bir adamın hırsızlık etmeye gittiğini keşfederek o şahsın cezasını takdir etse ve kayda geçse, biraz sonra hâkimin keşfettiği aynı suçu işleyerek mahkemeye getirilen bu adama, hâkim, suçunun karşılığı olan cezasını tebliğ edip bu cezadan bir miktarını da affettiğini bildirse, elbette ki hırsız, hâkime teşekkür edecek, minnettar kalacaktır.</p>
<p>Suçlu, mahkemeden çıkarken hâkim kendisine şöyle hitap etse: <em>“Ben senin bu suçu işleyeceğini önceden biliyordum ve sen o suçu işlemeden cezanı da takdir etmiştim.”</em> Bu takdirde suçlu, hâkime diyebilir mi ki, <em>“O hâlde benim ne kabahatim var? Siz benim bu suçu işleyeceğimi bildiğiniz için ben suç işledim. Dolayısıyla beraat etmem gerekir.”</em></p>
<p>Bu haddini bilmez hırsızın, gülünç durumuna düşmemek istiyorsak, cüz’î ihtiyârımızla işlediğimiz kötü işlerde kadere yapışmayalım.</p>
<p>Hem mesela, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İstanbul’un fethedileceğini de, âhir zaman hâdiselerini de bilmiş ve ümmetine haber vermiştir. Bu ilim, malûma tâbidir. Onun içindir ki, İstanbul’u Fatih Sultan Mehmed’in fethettiğinden bahsediyor ve âhir zaman fitnesine kapılanlardan da nefret ediyoruz. Malûm, ilme tâbi olsaydı, İstanbul’u Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) fethettiğinden ve âhir zaman hâdiselerine -hâşâ- O’nun sebebiyet verdiğinden bahsetmemiz lâzım gelirdi. Zamandan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, herşeyi ihata eden ilmiyle istikbâlde insanların başına gelecek hâdiseleri elbette bilecektir. Bu bilme bizi mesuliyetten kurtarmaz.</p>
<p>Bunun aksini düşünenlerin iddiaları neticede şu noktaya varmaktadır: Hazret-i Allah, başımıza gelecek hâdiseleri önceden -hâşâ- bilmeyecek, yani O Âlim-i Mutlak, herhangi bir fiili işlememizden sonra o meseleye vâkıf olacak ki, o zaman mesul olalım&#8230;</p>
<p>Böyle düşünen kimseleri, bu yanlış düşünceye sevkeden husus, mahlûkun ilmiyle, mahlûkları yoktan var eden Vâcib-ül Vücûd Hazretlerinin ezelî ilmini karıştırmalarıdır. Bu kimseler, sonradan kazanılan ilmin ancak mahlûk ilmi olabileceği hakikatinden gafletle, dalâlete düşmektedirler.</p>
<p>Bu mevzuu tamamlamadan önce şu hakikati kısaca izah etmek faydalı olacaktır:</p>
<blockquote><p><strong><em>“Ezel</em> mâzi silsilesinin bir ucu değil. Belki <em>ezel;</em> mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir.”</strong>8</p></blockquote>
<p><em>Evet, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelîdir.</em> Ezelî olan bu ilim, mâzi, hâl ve istikbâldeki bütün hâdiseleri ihata etmiştir. Bundan dolayıdır ki, ilm-i ezelî için mâzi, hâl ve istikbâl farkı yoktur. Sadece O Sultan-ı Ezel ve Ebed’e mahsus olan bu ilmin keyfiyetini bir kul olarak hakkıyla anlamamız elbette mümkün değildir. Fakat bu hakikatin bazı şûalarına misâllerle uzaktan uzağa bakmaya çalışacağız.</p>
<p>Bilindiği gibi, büyüklük ve küçüklük, uzaklık ve yakınlık gibi, mâzi ve istikbâl de nisbî hakikatlerdir. Bunların hariçte vücudu yoktur; ancak mahlûklar birbirlerine nisbeten bu ünvanlarla yâdedilirler. Meselâ fil ile koyunu yanyana koyduğumuzda, file büyük, koyuna ise küçük dersiniz. Koyunun yanına bir karınca koyduğunuzda ise, koyunun büyük, karıncanın küçük olduğunu ifâde ederiz. Burada koyun, büyük ve küçük ünvanlarını diğer iki mahlûka nisbetle almıştır. Aynı şekilde, mâzi ve istikbâlde nisbî hakikatlerdendir. Meselâ, onununcu asır, dokuzuncu asra göre istikbal, onbirinci asra göre ise mâzidir. Bütün nisbî hakikatler gibi mâzi ve istikbâl de mahlûklar için kullanılmaktadır ve her şeyin yaratıcısı olan Allah bunlarla kayıdlı olmaktan münezzehtir.</p>
<p>O’nun kudreti için yıldızlarla zerrelerin farkı olmadığı gibi, ilmi için de mâzi ve istikbâl farkı yoktur. O Âlim-i Mutlak ezelî ilmiyle mâzide ve hâlde meydana gelen bütün hâdiseler yanında, istikbâlde olacak hâdiseleri de bilmektedir. Burada gelecek zaman hâdiseye atfedilmektedir, yâni hâdise vuku bulacaktır. Cenâb-ı Hak ise, onun vuku bulacağını bilmektedir. Bu ince ve derin hakikatle ilgili iki misâl verelim.</p>
<p>Üç vasıtanın Erzurum’dan İstanbul’a gitmekte olduğunu farzediniz. Bunlardan birisi Erzurum-Erzincan yolunda ilerleyen bir tren, ikincisi Ankara-Eskişehir yolunda giden bir otobüs, üçüncüsü ise İzmit-İstanbul arasında yol alan bir taksi olsun. İşte bu misâlde, otobüse göre tren mâzide kalmıştır, taksi ise istikbâldedir. Zira o, trenin geçtiği yolu 10-12 saat önce geçmiş olmasına rağmen, taksinin o anda bulunduğu yere ulaşması için 4-5 saate daha ihtiyacı vardır. İşte, bu üç vasıta için geçerli olan mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatler, güneşi bağlamamaktadır. Faraza güneş hayat sahibi, ziyâsı da onun ilmi olsa, bu durumda güneş Erzurum-İstanbul yolunun tamamını ihata eden ziyâsıyla her üç vasıtanın bütün hareketlerine aynı anda vâkıf olur. Güneş, Erzurum-İstanbul yolunda hareket etmekten münezzeh olduğundan, o yoldan geçen vasıtalar için kullanılan nisbî hakikatlerle kayıtlı olamaz.</p>
<p>İşte zaman yolunda ilerleyen mahlûklar birbirlerine nisbetle mâzide kalmakta, hazır zamanda seyretmekte veya istikbâlde bulunmaktadır. Şu anda bizim dedelerimiz mâzide kaldılar; Hâlbuki bir zamanlar onların dedeleri de istikbâlden torun bekliyorlardı. İşte, dedelerimiz istikbâlden gelip, hâle uğrayarak teneffüs edip mâziye döküldükleri gibi bizler de bir gün mâzi denizine döküleceğiz. Herşeyi yaratan Hâlık-ı Zülcelâl biz kulların zaman içindeki seyri için kullanılan, mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatlerle kayıtlı olmaktan yüz bin defa münezzehtir ve müberrâdır. Vücuda gelmiş ve gelecek olan bütün eşya O’nun ezelî ilminde mevcuttur. Sırası gelen, bu dünyaya gönderilmekte, yâni ilim dairesinden kudret dairesine geçmektedir.</p>
<p>Diğer bir misâl: Bir manzûmenin tamamını bildiğiniz takdirde sizin ilminizin manzumenin bütün mısralarına taallûku aynıdır. Yâni, birinci misâlde güneşin üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. Fakat manzûmenin mısraları için kendi aralarında öncelik ve sonralık sözkonusu olmaktadır. Meselâ, altıncı mısra dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz manzûmenin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık dördüncü mısra mâzide kalmış, yazılmıştır. Onuncu mısra ise henüz istikbâldedir, yâni vücuda gelmemiştir. Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O halde, öncelik ve sonralık ilminiz için sözkonusu değildir.</p>
<p>Verdiğimiz bu iki misâl, ancak birer sönük, küçük dürbün vazifesi görmekte ve O Âlim-i Mutlak ve Kadîr-i Küll-i Şey’in ezelî ilminin eşyaya taallûkunda mâzi, hâl ve istikbâl farkı bulunmadığı hakikatini bir derece göstermektedir.</p>
<p>Elhâsıl, ezel, mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir, cümlesindeki aynadan maksat ilimdir. Bir ayna ne kadar aşağıda olursa o kadar dar bir sahayı içine alır. Yükseğe çıktıkça ihata sahası genişler. En aşağıdaki ayna bizim ilmimizdir. Daha yukarılarda derecelerine göre velîlerin aynaları vardır. Onlar kerâmetleriyle istikbaldeki hâdiselerden bir derece bahsedebilmektedirler. Peygamberlerin aynaları ise İlâhî bir lütuf ve mucize olarak, geçmiş ve gelecek zamandan çok geniş bir sahayı içine almaktadır. İşte ezel, bir mânâda İlm-i İlâhî demektir. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi mâzi, hâl ve istikbâli birden tutmaktadır. O ilim için öncelik, sonralık söz konusu değildir. Buna göre hakikat şu şekilde ifâdesini bulmaktadır:</p>
<blockquote><p><em><strong>“Zât-ı Akdes</strong> bizim işlediğimiz, işlemekte olduğumuz ve işleyeceğimiz bütün fiilleri ezelî ilmiyle bilmektedir.”</em></p></blockquote>
<p>O halde Cenâb-ı Hakk’ın her hâdiseyi meydana gelmeden önce bildiğinden bahsedilirken O’nun için öncelik ve sonralık sözkonusu olmadığı, buradaki önce ifâdesinin bizim için kullanıldığı hatırdan çıkarılmamalıdır.</p>
<p>Mehmed Kırkıncı &#8211; Kader Nedir?</p>
<p><em><u><strong>Dipnotlar:</strong></u></em></p>
<p><em>7. Sözler<br />
8. age.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/">Kader Hakkında Bir Mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadere Teslimiyet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kadere-teslimiyet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kadere-teslimiyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Dec 2018 09:38:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegoviç]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın takdiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20872</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kadere teslimiyet, kaçınılmaz olan büyük insani ızdıraba dokunaklı bir cevaptır. O, hayatı olduğu gibi idrak etmek ve her şeye sabır ve tahammül etmeğe bilinçli bir şekilde karar vermek demektir. Güçsüzlük ve güvensizlik hislerinin neticesi olarak hâsıl olan teslimiyetin kendisi, yeni bir kuvvet ve yeni emniyet kaynağı olur. Allah’a ve takdirine inanç bize öyle bir emniyet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadere-teslimiyet/">Kadere Teslimiyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20634 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-1-300x168.jpg" alt="" width="330" height="185" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22288 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-2.jpg" alt="" width="411" height="230" /></a></p>
<p>Kadere teslimiyet, kaçınılmaz olan büyük insani ızdıraba dokunaklı bir cevaptır. O, hayatı olduğu gibi idrak etmek ve her şeye sabır ve tahammül etmeğe bilinçli bir şekilde karar vermek demektir.</p>
<p>Güçsüzlük ve güvensizlik hislerinin neticesi olarak hâsıl olan teslimiyetin kendisi, yeni bir kuvvet ve yeni emniyet kaynağı olur. Allah’a ve takdirine inanç bize öyle bir emniyet hissi verir ki, başka hiçbir şey onun yerine geçemez. Emerson; “bütün kahraman ırklar kadere inanmışlardır” diye iddia ediyor. Zira teslimiyet birçoklarının tamamen yanlış olarak zannettiği gibi asla pasiflik demek değildir. Teslimiyet insanın bir bütün olarak dünyaya ve kendi faaliyetinin neticelerine karşı bir iç tutumudur. Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradesine karşı bağımsızlık demektir. Allah’a itaat insana itaati men eder. Kaderi kabul etmek kendini en büyük ölçüde hür hissetmektir. Bu öyle bir hürriyettir ki, kaderi yerine getirmekle, onunla ahenk içinde olmakla kazanılır. Mücadelemizi insani ve makul kılan, ona sükûn ve huzur damgasını vuran, her şeyin akıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan, gayret etmek, uğraşmaktır; netice ise Allah’ın elindedir.</p>
<p>Teslimiyet, hayatın çözülemezlik ve manasızlığından insani ve vakarlı tek çıkış yoludur. İsyansız, yeissiz, nihilizmsiz, intiharsız tek çare… Teslimiyet, hayatın kaçınılmaz olarak getirdiği sıkıntılarda alelade bir insanın kendini kahraman gibi hissetmesidir.</p>
<p>İslam, kanunlarına, emir ve yasaklarına, beden ve ruhtan talep ettiği gayrete göre değil; bunun hepsini kapsayan ve aşan bir şeye göre, marifetin bir anına, ruhun zamanla yarışma kuvvetine, varoluşun getirebileceği her şeye tahammül etmeğe, rızaya, yani tek kelimeyle Allah’a teslimiyetin hakikatine göre adlandırmıştır.</p>
<p>Ey teslimiyet, senin adın İslam’dır&#8230;</p>
<p>Aliya İzzetbegoviç &#8211; Doğu ve Batı Arasında İslam,311,312</p>
<p>Aldığım yer:Ali Can &#8211; Medeniyetimizin Öncülerinden 365 Fikir,syf.499,500</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadere-teslimiyet/">Kadere Teslimiyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kadere-teslimiyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalp nasıl mühürlenir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalp-nasil-muhurlenir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalp-nasil-muhurlenir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Feb 2018 16:06:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Cebir]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp nasıl mühürlenir?]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20106</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kalp nasıl mühürlenir? Malum ya üzeri mühürlenmek; zarf, kap, örtü ve kapı gibi şeylerde olur. İnsanların kalpleri de, ilimlerin ve bilgilerin zarfları ve kapları gibidir. Ne kadar anlayışlarımız varsa orada saklıdır. Kulak da bir kapı gibidir, duyulan şeyler oradan girer. Bilhassa geçmişteki, gelecekteki ve şimdiki gaybla ilgili haberler, kitaplardaki kavramlar duyma yoluyla bilinir. Şu halde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalp-nasil-muhurlenir/">Kalp nasıl mühürlenir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kalp-nasil-muhurlenir/images-152/" rel="attachment wp-att-20149"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-20149" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images.jpg" alt="" width="290" height="233" /></a></p>
<p>Kalp nasıl mühürlenir? Malum ya üzeri mühürlenmek; zarf, kap, örtü ve kapı gibi şeylerde olur. İnsanların kalpleri de, ilimlerin ve bilgilerin zarfları ve kapları gibidir. Ne kadar anlayışlarımız varsa orada saklıdır. Kulak da bir kapı gibidir, duyulan şeyler oradan girer. Bilhassa geçmişteki, gelecekteki ve şimdiki gaybla ilgili haberler, kitaplardaki kavramlar duyma yoluyla bilinir.</p>
<p>Şu halde kalbin mühürlenmesi, zarfın mühürlenmesine; kulağın mühürlenmesi, kapının mühürlenmesine benzer. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadislerinde şu mealde buyurmuştur ki: &#8220;Günah ilk defa yapıldığı zaman kalpte bir siyah nokta yani kara bir leke olur. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfar ederse kalp yine parlar. Etmez de günah tekrarlanırsa, o leke de artar, sonra arta arta bir dereceye gelir ki, leke bir kılıf gibi bütün kalbi kaplar ki Mutaffifin suresindeكَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم مَّا كَانُوا يَكْسِبُونَ  &#8220;Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine pas tutmuştur.&#8221; (Mutaffifin, 83/14) ayetindeki &#8220;rayn&#8221; da budur. &#8220;(1)</p>
<p>Bu hadis gösteriyor ki, günahlar devam ettikçe kalpleri bir kılıf gibi kaplar. İşte o zaman bu ayetindeخَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ buyurulduğu gibi Allah tarafından mühür ve baskt yapılir. O salgın leke o kalbe basılıp tabedilir. Başlangıçta aharlı parlak bir yazı kağıdı üzerine dökülmüş, silinmesi mümkün olan bir mürekkep gibiyken, bundan sonra matbu ve silinmez bir hale gelir. Diğer bir deyişle, alışkanlıkla bir ikinci huy olur. Ne silinir, ne çıkar ve o zaman ne iman yolu kalır, ne de küfürden kurtulmaya çare. Bu mühürleme ve baskının kazanılması kuldan, yaratılması Allah&#8217;tandır. Şu halde burada hatm (mühürleme)in Allah&#8217;a isnadı, akil mecaz değil, Ehl-i sünnet&#8217;in anladığı gibi hakikattir ve cebir (zorlama) yoktur.</p>
<p>Bu hadis ve ayet ahlakta alışkanlık meselesini ne güzel açıklar. Ahlakın ve dinin kıymeti, devam ve alışkanlıkta olduğunu ne güzel anlatır. Bu nokta terbiye meselesinin sırrıdır. Dini bakımdan bir günahta ısrar etmekle etmemenin farkı da bundandır. Günahı helal saymanın, haramı helal saymanın küfür olması da bununla ilgilidir. İman meselesinde kafirler için bu alışkanlığın sonucu, bu ikinci huy, bu sağlam meleke ne ise, amel konusunda müminler için de böyledir. İyiliklere adet edinmekle alışılır. Kötülükler de alışkanlık ile içinden çıkılmaz bir ikinci huy olur. Hayatın akışı bu alışkanlığın kazanılması demektir.</p>
<p>llk yaratılışta beşer iradesinin ilgisi yoktur. Fakat alışkanlıkta ilk hissesi önemlidir. Bununla beraber bunun üzerine sonuç olarak yaratma yine Allah&#8217;ındır. Şu halde bu meselelerde ilk yaratılış gibi zorlama yoktur. Aynı zamanda insanın yaratıcılığı da yoktur, yalnız kazancı vardır. İnsan bir taraftan yaratılmışı alır, diğer taraftan yaratılacağı kazanır, onun kalbi, Allah&#8217;ın yaratığı ve halkının (yaratmasının) güzergahıdır. İnsan asıl değil, vekildir. Allah Teala onlara başlangıçta kalp vermeseydi veyahut kendiliğinden mühürlü olarak verseydi, o zaman zorlama olurdu. Halbuki ayet öyle demiyor.</p>
<p>Şu halde bazı Avrupalıların yaptığı gibi bu ayetlerle cebir (zorlama) isnadına kalkışmak, ayeti anlamamaktır. Yalnız Allah Teala bu gibi kafirlerin iman etmiyeceklerini bildiği halde yine iman ile sorumlu tutmuştur. Halbuki Allah&#8217;ın ilminin tersine bir şey olmayacağından dolayı, &#8220;bu iman, üstesinden gelinemiyecek bir iman değil midir?&#8221; sorusu sorulmuştur. Fakat bunu da şöyle anlamak gerekir: Bu teklif ilk yaratılışa göre güç yetmiyecek değildir ve onun için yapılmıştır. Gerçi ikinci huya göre güç yetmezdir. Fakat onun için yapılmamış, sadece bilinmiştir. Kur&#8217;an&#8217;ın hikmeti ve İslami esaslara göre ilimde zorlama fiili yoktur. Bundan, &#8220;akli zaruret yoktur&#8221; diye de bahsederler.</p>
<p>Cebir (zorlama) ve İcab (gerekli kılma), iradenin ve yaratmanın eseridir. Allah&#8217;ın, önden veya sondan bir şeyi bilmesi, onu yapması ve yaptırması demek değildir. Ne bilen yapmaya mecburdur, ne de bilinen yapılmaya mecburdur. İsteğin fiile çıkması bile kudret (güç)e güçle beraber bir de yaratmaya bağlıdır. Bunun içindir ki biz, kendimizde iradeye bağlanmayan ilimler ve hatta güç bulunduğu halde bile fiile çıkmamış nice iradeler buluruz. Bütün bunlar bize gösterir ki bilmek, istemek, güç, yaratma bir grup sıfatlardır. Bundan dolayı Allah Teala&#8217;nın bilmiş olması da zorla yapılmış olması demek değildir. Ve Allah Teala mühürü, ikinci huyu kulun istemesinden ve bahsettiği gücünden sonra yaratmıştır ve anılan teklif nihayet geçici ve değişken bir şekilde güç yetmez olmuştur. Bu ise hem mümkün ve hem olagelendir. Ve öyle olması yakışır.</p>
<p>Özetle kader, zorlama değildir. Bunlar, Allah bildiği için kafir olmamış, kafir olduklarından ve olacaklarından dolayı Allah öyle bilmiş, öyle takdir etmiştir. Yanılmayanın takdirinin manası düşünülürse, bu pek kolay anlaşılır.</p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,Azim,cild:1syf.196-197</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalp-nasil-muhurlenir/">Kalp nasıl mühürlenir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalp-nasil-muhurlenir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 May 2017 21:44:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii Şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan'ın Arzuları]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Şöhret]]></category>
		<category><![CDATA[Boş Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyaya Aldırma]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Erkeğin Süsü]]></category>
		<category><![CDATA[Gam]]></category>
		<category><![CDATA[Hilim ve Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Hulefa-i Raşidin]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat ve Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tartışma ve Tedbir]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet ve İtidal]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15561</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;BIRAK ARZULARINI* Aklın karışırsa iki konuda Yorarsa seni zihnin Doğru olanı mı Yoksa arzuyu mu seçeceksin Bırak arzularını Zira arzu edilen şeyler Nefisleri ayıplanacakları yere sevkeder.(1) * Bu şiir bazı kaynaklarda Ali b. Ebî Tâlib’e de nispet edilir. YAKIN Gün gelir yalnız kalırsan De, bir gözetleyen var üzerimde Hiçbir şey gizli kalmaz,O’na her şey aşikar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/">İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/0000000126589-1/" rel="attachment wp-att-15564"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15564" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1.jpg" alt="" width="230" height="358" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1.jpg 385w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 230px) 100vw, 230px" /></a><span style="color: #0a330a;">&#8216;BIRAK ARZULARINI*</span></strong></p>
<p>Aklın karışırsa iki konuda<br />
Yorarsa seni zihnin<br />
Doğru olanı mı<br />
Yoksa arzuyu mu seçeceksin<br />
Bırak arzularını<br />
Zira arzu edilen şeyler<br />
Nefisleri ayıplanacakları yere sevkeder.(1)</p>
<p>* Bu şiir bazı kaynaklarda Ali b. Ebî Tâlib’e de nispet edilir.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YAKIN</strong></span></p>
<p>Gün gelir yalnız kalırsan<br />
De, bir gözetleyen var üzerimde<br />
Hiçbir şey gizli kalmaz,O’na her şey aşikar<br />
Bir an bile habersiz kalır Allah zannetme<br />
Vallahi öyle bir gaflete daldık ki<br />
Yetişti bize günahlar, günahların üstüne<br />
Keşke Allah bağışlasa geçmişi<br />
Mağfiret dileyebilsek, tövbeyi nasip etse<br />
Görmüyor musun bugün hızla geçmekte<br />
Yarın bakabilenlere çok yakın görünmekte(2)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HAYRET EDİYORUM</strong></span></p>
<p>Hayret ediyorum; Nasıl isyan edilir Allah’a<br />
Bile bile nasıl yüz çevirir münkirler O’ndan.<br />
Halbuki Allah’a şahitler vardır, sonsuza dek<br />
Her hareketten ve her sükûndan<br />
Bir belgesi görünür O’nun her şeyde<br />
O belgeler delildir vahdaniyete.(3)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>DUA</strong></span></p>
<p>Duayla alay eder, onu küçümser misin<br />
Dua nelere kadir, nereden bileceksin<br />
Gecenin okları hedefi şaşmaz ama<br />
Zamanı vardır<br />
Ulaşır yerine saati dolduğunda<br />
Rabbim istemezse tutar okları<br />
Kaderin hükmü varsa, açar yolları.(4)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KADER</strong></span></p>
<p>istediğin olur, istemesem de istediğim olmaz,<br />
Sen istemezsen<br />
Kulları yarattın ilmine göre<br />
O ilimde koşar, genç yaşlı ile<br />
Kimisi bedbahttır, kimisi mutlu<br />
Kimisi güzeldir, kimisi çirkin<br />
Kimini yalnız bırakır, lütfedersin kimine<br />
Kimine yardım eder, kimini bırakırsın<br />
Kendi hâline.(5)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ERKEĞİN SÜSÜ</strong></span></p>
<p>Elbisen güzel olsun elinden geldiğince<br />
Erkeklerin süsüdür güzel elbise<br />
İnsanlar, izzet ve ikram görür onunla.<br />
Tevazu olsun diye kaba giyinmekten vazgeç<br />
Saklayıp gizlediğin meçhul değildir<br />
Allah’a O’ndan korkup haramdan sakınırsan<br />
Yeni elbisenin zararı olmaz sana.<br />
Eski elbisen ise yüceltmez seni Allah katında<br />
Sen günahkâr bir kul oldukça.(6)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ÇIKIŞ YOLU YAKIN</strong></span></p>
<p>Güzel bir sabırla açılır çıkış yolu,<br />
Allah’ın işlerinde gözettiği kimseler<br />
Görür kurtulduğunu.<br />
Dokunmaz hiçbir eza, Allah’ı tasdik edene<br />
O’ndan kim ümit ederse<br />
Allah, ümit ettiği yerde.(7)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AŞK</strong></span></p>
<p>Yakut el &#8211; Hamevî anlatıyor: Bir adam İmam Şâfîî&#8217;nin yanına gelip kâğıda yazılı şu beyiti gösterdi:</p>
<p>Mekke müftüsüne sor Haşimoğulları&#8217;ndan<br />
Aşkı kavurursa ne yapar insan?</p>
<p>İmam Şâfiî bu satırların altına şu beyiti yazdı:</p>
<p>Sevgisini tedavi eder, sonra aşkını gizler<br />
Boyun eğip kadere olanlara sabreder.</p>
<p>Kâğıdı getiren adam yazılanları alıp götürdü.Daha sonra kâğıdı yeniden getirdi. Kağıtta bu kez şunlar yazılıydı:</p>
<p>Sevgisini nasıl tedavi edebilir ki<br />
Tutkusu genci öldürmektedir</p>
<p>Her gün yudum yudum<br />
Kederi içmektedir.</p>
<p>Bunun üzerine Şâfiî şu cevabı yazar:</p>
<p>Eğer sabretmezse başına gelenlere<br />
Onu ancak ölüm kurtarabilir.(8)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ZAMAN İKİ GÜNDÜR</strong></span></p>
<p>Zaman iki gündür<br />
Güvenli ve tehlikeli<br />
Hayat iki hayattır<br />
Huzurlu ve kederli<br />
Görmez misin denizin üstünde<br />
Birçok leş yüzer durur<br />
Oysa derinlerinde<br />
Nice inciler bulunur<br />
Gökyüzünde varsa da sayısız yıldız<br />
Sadece ay ve güneş tutulur.(9)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>NEFSİNİ GÜZELLEŞTİR</strong></span></p>
<p>Nefsini koru ve taşı<br />
Onu güzelleştirecek yere<br />
Huzur içinde yaşar gidersin<br />
Muhatap olursun güzel sözlere.<br />
İnsanlara iyilikle muamele etmezsen<br />
Dostundan cefa görür<br />
Çekersin zamanın elinden<br />
Sabret yarına kadar azsa bugünün rızkı<br />
Umulur ki giderilir vaktin sıkıntıları.</p>
<p>Dostluğunda hayır yoktur<br />
Giriyorsa renkten renge bir kimse<br />
Ve eğiliyorsa gittiği yöne<br />
Rüzgâr nereden eserse.<br />
Ne kadar çoktur dostlar sayıldığında<br />
Halbuki ne kadar azdırlar<br />
Musibet anlarında.(10)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AYRILIK</strong></span></p>
<p>Vah o zavallı gence<br />
Ve geçirdiği vakte<br />
Yanında yokken arkadaşları.<br />
Şayet ömrü avcunda olsaydı<br />
Sevdiklerinden ayrı düşünce<br />
Hiç düşünmeden fırlatıp atardı.(11)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>UZLET YEĞDİR</strong></span></p>
<p>Takvalı bir dost bulamayınca<br />
Yalnızlığım daha tatlıdır bir azgına eşlik etmekten<br />
Tek başına, huzurla yapılan bir ibadet<br />
Daha hayırlıdır elbet<br />
Mahzurlu kişiyle bir mecliste sohbetten.(12)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ŞÖHRET</strong></span></p>
<p>İyi insan bir mertebeye gelir<br />
Adı yücelir dillerde<br />
Öyle ki yapmadığı hayırlar bile<br />
Onun ismiyle anılır.</p>
<p>Kötü insanın çoğalınca günahı<br />
Kötülükte tekâmül eder de<br />
Başkalarının günahları bile<br />
Üstüne kalır.(13)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANIN ARZULARI</strong></span></p>
<p>Arzularına ulaşmak ister insan daima<br />
Allah’ın takdiri dışında bir şeye<br />
Ulaşmak hiç mümkün müdür?<br />
insan, çıkarım, malım-mülküm dese de<br />
Faydalandığı şeylerin<br />
Takva en üstünüdür.(14)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BİZİM AYIBIMIZ</strong></span></p>
<p>Zamanı kınıyoruz oysa ayıp bizdedir<br />
Zamanın bizden başka yoktur ayıbı<br />
Hicvediyoruz günahsızken zamaneyi<br />
Dili olsaydı, zaman bizi hicvederdi.<br />
Kurt kurdun etini asla yemezken<br />
Göz göre göre yiyoruz birbirimizi<br />
Aldatmak için bürünüyoruz kuzu postuna<br />
Vay haline bize sataşmaya gelenin<br />
Dinimiz; yapmacıklık ve riya<br />
İşimiz aldatmak bize bakanı.(15)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN</strong></span></p>
<p>Bırak günleri dilediğini yapsın<br />
Razı ol hükmedince kader<br />
Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın<br />
Bâki değil dünyadaki zorluklar</p>
<p>Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde<br />
Ahlâkın müsamaha ve vefa<br />
Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta<br />
Örtüsü olması seni sevindirir yine de</p>
<p>Cömertlikle setret ki her ayıbı<br />
Örter denilir cömertlik<br />
Sakın gösterme düşmanlarına zillet<br />
Belâdır üzüntünle onları sevindirmek</p>
<p>Cimriden yardım umma<br />
Ateşte susayan için su yok<br />
Rızkını eksiltmez ağırdan alış<br />
Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak</p>
<p>Ne hüzün devam eder ne sevinç<br />
Ne sıkıntı, ne rahatlık<br />
Eğer kalbin kanaatkarsa<br />
Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa</p>
<p>Kimin inerse meydanına ölümler<br />
Ne gök korur onu, ne de yer<br />
Allah’ın mülkü geniştir ama<br />
Feza daralır hükmettiğinde kader</p>
<p>Aldırma vefasız günlere hiç<br />
Fayda vermiyor ölüme ilaç(16)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>GAM</strong></span></p>
<p>Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını<br />
Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir<br />
Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla<br />
Ne zaruretler memnuniyet altında gizlidir.<br />
Bir tebessüm ki altında hazin bir kalp yatar<br />
Bir gam uğrar ki ona, göremez kimse<br />
İnsanları toplar, denk oluşları birbirlerine<br />
Fakat gam ayırır ve hiç kimse<br />
Yakasını kurtaramaz ondan.<br />
Karartsaydı eğer elbiseleri o gam<br />
Bulamazdın bir yerde hiç beyaz elbiseli<br />
İnsan gamını saklamak istiyorsa<br />
Kendine bile görünmemeli.(17)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>DÜNYAYA ALDIRMA</strong></span></p>
<p>Üzülme kaybettiklerine dünyada<br />
Müslümanlık ve sağlık yanındaysa eğer.<br />
Peşinden koştuğun şey elinden kaçtıysa da<br />
Sağlık ve Müslümanlıktaki kaybın<br />
Doğrusu sana yeter.(18)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>NASİP</strong></span></p>
<p>Kısmetli biri yerde bir dal buldu da<br />
Elinde meyve verdi derlerse inan<br />
Tasdik et, gariplerin ve yoksulların<br />
Su içerken boğulduğunu duysan.<br />
Göğe dağılmış yıldızları tutabilirim<br />
Zenginliğin hilelerini kullansam<br />
Akıllı ve ferasetli kimseler<br />
Genelde zenginlikten nasipsizdirler<br />
Birbirine zıt düşer, asla bağdaşmaz<br />
Apayrıdır bu özellikler.<br />
Allah’ın en dertli kulları bil ki<br />
Dar rızıkla sınanan o himmet sahipleri.<br />
Kaza ve kadere en büyük delil<br />
Akıllılar dardayken ahmakların refahı.<br />
Kendisine zenginlik verilen kimseler<br />
Allah’ın dilediği müstesna<br />
Ne sevap alırlar, ne şükrederler.<br />
Nasip, yaklaştırır bütün uzak işleri<br />
Nasip açar tüm kilitli kapıları.(19)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SIR</strong></span></p>
<p>Ne güçlü ve akıllı kimseler var ki<br />
Yanlarına uğramadan geçer rızıklar<br />
Ne zayıf ve aklı eksik kimseler<br />
Körfezleri avuçlayıp dururlar.<br />
Bu da gösterir ki<br />
Allah’ın göstermediği bir sırrı var.(20)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YAPTIĞININ KARŞILIĞINI BULURSUN</strong></span></p>
<p>Zorbalıkla hükmettiler<br />
İleri gittiler baskılarında<br />
Ve bir müddet sonra<br />
Kalmadı yaptıklarından eser,<br />
İnsaflı olsalardı insaflı olunurdu onlara.</p>
<p>Fakat öyle azıttılar ki<br />
Üstlerine yağdırdı zaman<br />
Hüzünlerini, belâlarını<br />
Lisan-ı hâl söylüyordu şarkılarını</p>
<p>Başlarına gelenler<br />
Bedeliydi yaptıklarının<br />
Zamanın günahı neydi?(21)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TAZİYE</strong></span></p>
<p>Sana taziyeye geldim, sünnettir diye<br />
Ebedî kalmak, arzum değildir.<br />
Ne &#8220;Başın sağolsun!&#8221; denilen kalacak<br />
Kaybettiği yakınından sonra,<br />
Ne başsağlığında bulunan bakidir.<br />
Bir süre yaşasa ne olacak!(22)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ÖLÜM HERKESİN YOLU</strong></span></p>
<p>Bazı kimseler ölümümü temenni etti<br />
Diyelim ki öldüm, bu bir yoldur.<br />
Ben o yolda yalnız değilim ki<br />
Ne benden önce ölen kimse bana bir zarar verir<br />
Ne benden sonrakilerin yaşamı ebedî kılar beni.<br />
Yok olmamı dileyip, öleceğimi söyleyen kimse<br />
Kendi helak olabilir ben can vermeden önce.(23)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>CAHİLLE MUHATAP OLUNMAZ</strong></span></p>
<p>Bir düşük sövse bana şerefimi yükseltir<br />
Asıl ayıp, ona kötü söz söylemektir<br />
Şayet kendime ihtiram etmeseydim<br />
Alçaklarla dövüş için nefsime fırsat verirdim.</p>
<p>Ve eğer yalnız kendimi düşünseydim<br />
Beni arzularıma boş verir görecektin<br />
Ben dostumu gözetiyorum oysa<br />
Utançtır tok adama, arkadaşı aç olsa.</p>
<p>Edepsiz, benimle pervasızca konuşan<br />
İstemem ona karşılık vermek<br />
Onun şirreti artar, benimse hilmim<br />
Buhur dalı gibi yandıkça güzel kokan.</p>
<p>Cahil konuştuğunda karşılık verme<br />
Hayırlıdır sükût cevap vermenden<br />
Onunla konuşursan sevindirirsin<br />
Halbuki terk edersen kahrolur üzüntüden.(24)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SUSMAK CEVAPTIR</strong></span></p>
<p>İstediğini söyle, söv bakalım namusuma<br />
Susmam cevaptır serserilere<br />
Cevap vermekten acizim sanma<br />
Fakat aslanlar cevap vermez köpeklere.(25)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SUSMAK SELÂMETTİR</strong></span></p>
<p>Sustun ama aleyhinde bulunuldu, dediler<br />
Cevap kötülük kapısının anahtarıdır, dedim.<br />
Şereftir, cahile, ahmağa karşı susmak,<br />
Üstelik namusunu haysiyetini korumak.<br />
Görmez misin susan aslandan nasıl korkulur<br />
Köpek ömrünce havlar ama taşa tutulur.(26)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KAPIYA YÖNELMEK</strong></span></p>
<p>Bâtılı hakka katarsan reddeder onu<br />
Diyelim ki karıştırdın<br />
Hak sabittir, ayrılır ondan.<br />
Doğrusu kaybolursun<br />
Bir işe girmezsen dosdoğru kapısından<br />
Kapıya yönelirsen yolu bulursun.(27)</p>
<p><strong>GÖRÜŞ</strong></p>
<p>Açma herkese fikrini<br />
Görüş almak istemeyen<br />
Ne senden hoşnut olacaktır<br />
Ne yararlanacaktır fikrinden.(28)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İLMİ HAKEDENE VER</strong></span></p>
<p>İnci mi saçayım, davar sürüsü içinde<br />
Koyun çobanlarına edebiyat mı düzeyim<br />
Ömrüme andolsun ki<br />
Bir beldenin şerriyle yok olsam da<br />
Zayi edecek değilim<br />
Paha biçilmez sözleri aralarında<br />
Aziz Allah lütfuyla kolaylaştırıp<br />
Rast getirirse beni ilim ve hikmet ehline<br />
Faydalıyı vereceğim, sevgilerine bedel<br />
Bu olmazsa gizleneceğim<br />
Bilgilerimle beraber.</p>
<p>Cahillere ilim veren onu zayi etmiştir<br />
Kim de esirgerse ilmi hak edenlerden<br />
Kendine zulmetmiştir.(29)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TESLİMİYET VE İTİDAL</strong></span></p>
<p>Bir kapı kapanınca bir başka kapı açılır<br />
Evet, zor işler an gelir kolaylaşır<br />
Sıkıntıdan sonra gelir ferahlık<br />
Dar yolların içinde genişlikler saklıdır.<br />
Bir üzüntüye bedel vardır iki kolaylığın<br />
Sakin ol, faydası yoktur gamın<br />
Ne kadar güçsüz kaldın korktukların yanında<br />
Korkulacak bir şey yoktu aslında<br />
Ne bulutlardan korktun dolu yağdıran<br />
Çok geçmeden kurtuldun, uzaklaştı yanından.<br />
Rızık sana geldi, ona giden sen değildin<br />
İstemekten uykusuz kalmadı ki gözlerin<br />
Nice azgın dev dalgaların üstünden aştın<br />
Ailenden uzaklaşıp, gurbete düştün</p>
<p>Bir dilenci gördüğünde saklanırken insanlar<br />
Rabbimden isteyenle, rabbimin arasında<br />
Ne bir engel ne de bir perde var.<br />
Fazlıyla karşılık verir O’ndan ümit edenlere<br />
Her an icabet edilir ümitle bekleyenlere<br />
Elinden kaçanlara bir gün olsun üzülme<br />
O’nun rızası ve ecri, değer sabrettiğine.<br />
Ne yazıyorsa amel defterinde onu görürsün<br />
Ya isabet etmişsindir ya da sürünürsün<br />
Kitapta yazılana kim engel olabilir<br />
Kitabın reddettiğini kim gönderebilir<br />
Bazen terketmezsen bir süsü, bir ziyneti<br />
İnsanlar onu şüpheli bulabilir.<br />
Öyle yerlere düşer helak olursun ki sen<br />
Üstüne yağan oklar<br />
İsabet etmiştir onun yüzünden.<br />
Açıkla yaşadığın zamanı fakat aşırı gitme<br />
Doğrusu bu yaşadığın zaman bir nevi azaptır</p>
<p>Kınamayı azalt, zira hakkı olduğu halde<br />
Kınayan kimse kalmadı şu zamanda.<br />
İnsanlar toplu halde geçip gittiler<br />
Fakat yoktu yanlarında<br />
Köpeklerin ihtiram ettiği o düşük şahsiyetler.<br />
Kara simalıları<br />
Çıkarlar karşına müjdelemek için seni<br />
En nazik olanları selam yerine küfrederler<br />
Ihsan et, hür insan güzele tâbi olandır<br />
Hürriyet, onlardan uzaklaşıp kendini korumaktır.<br />
Allah muhtaç etmezse onlara kaçar, kurtulur<br />
Yoksa yanlış ve doğru arasında bocalar durur.<br />
Arzularını boş ver, zira arzular<br />
Ayıplanacakları yere sevk eder nefisleri.<br />
Cevabı vardır bütün sözlerin<br />
Konuşmadan önce seç sözlerini<br />
İçine nükte katsan daha iyidir<br />
öyle sözler vardır ki yakar içleri.(30)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AĞARAN SAÇLAR</strong></span></p>
<p>Ateşim söndü, saçlarımın yanmasıyla<br />
Ve gecem karardı ışıyan alevinden<br />
Hangi baykuş başıma yuva yapmış<br />
Kargaları uçtuğunda karşı çıkmama rağmen.</p>
<p>Terkettin beni, görüp ömrümün harabını<br />
Sığınağın her diyarın yıkıntıları<br />
Zevk alır mıyım hayattan, geldikten sonra<br />
Yaşlılığın öncüleri şakaklarıma &#8211; ki fayda vermiyor kına</p>
<p>Saçı beyazlar rengi sararırsa insan<br />
Güzel günlerinden bile ıstırap duyar.<br />
Çirkin işleri bırak, haramdır<br />
Takva sahiplerinin bunları işlemesi.<br />
Makamının zekâtını ver ve bil ki<br />
Nisaba erişmiştir malın zekâtı gibi.</p>
<p>Ihsan et hürlere, köle olurlar sana<br />
Cömertlerin ticareti insanı devşirmektir<br />
Yürüme yollarında yeryüzünün gururla<br />
Birazdan toprağı seni kaplayabilir.</p>
<p>Kim tadarsa dünyayı &#8211; ki ben tattım &#8211;<br />
Sunuldu bize şerbeti ve azabı<br />
Yalnız fanilik gördüm ve yalnız aldanış<br />
Sahranın ortasında belirir ya serabı.</p>
<p>Bir leşti hareketsiz,<br />
Etrafına üşüşmüş köpeklerin arzusu<br />
Onu çekiştirmekti.<br />
Uzak durabilirsen, kurtulursun elinden<br />
Saldırır köpekleri, çekiştirmek istersen.</p>
<p>Ne mutlu evinin köşesini sevene<br />
Kapıları kapalı, perdeleri çekili.(31)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KANAAT VE TAKVA</strong></span></p>
<p>Aziz olur kim kanaat ederse<br />
Mahluka boyun eğmez çözmezse peçesini<br />
Tecrübelerden öğrendiğim onura dair<br />
Kanaatten daha aziz izzet yoktur dünyada<br />
Sen onu nefsin için sermaye yapmalısın<br />
Ve sonra takva malın olmalı senin<br />
Hayırlar işle gücün yettiğince<br />
Sakın uyma arzularına nefsinin<br />
Salihleri severim onlardan değilsem de<br />
Şefaatlerine ulaşmak için herhalde.<br />
Nefret ederim günah tüccarlarından<br />
Her ne kadar bizde de bulunsa aynı maldan.(32)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>GELİP GEÇEN BİR FIRSATTIR BAHTİYARLIK</strong></span></p>
<p>İnsan insanla madem ki hayat birlikte<br />
Mutluluk arada bir gelir, bir esintidir,<br />
İnsanların ihtiyaçlarını gideren adam<br />
Bil ki en üstün insandır halkın içinde<br />
Gücün yetiyorsa elini çekme artık<br />
Birine iyilikten sakın çekinme<br />
Çünkü gelip geçen bir fırsattır bahtiyarlık<br />
Şükret Allah&#8217;ın yarattığı nimetlere<br />
O nimetler ki bahşedilmiştir sana<br />
Ve muhtaç değilsin başka insanlara.<br />
Bir millet ölse de yaşar hep cömertliği<br />
Yaşayan öyle insanlar da vardır ki<br />
Çoktan ölmüşlerdir toplumun nazarında.(33)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ONURLU KİMSELERİN İMTİHANI</strong></span></p>
<p>Yayılıp, dilediğini yiyen develer görürüm<br />
Ömrünce susuz kalmış aç aslanlar bilirim<br />
Bir lokma bulamazken kavmin eşrafı<br />
Şerefsizlerin tıkınmasına ne derim<br />
Bıldırcın ve kudret helvası.<br />
Mahlukatın hakimince verilmiş bir hükümdür<br />
Acılığına rağmen hükme kim direnebilir<br />
Kim bilirse zamanın kalleşliğini ve değişkenliğini<br />
Belâlara sabreder, açığa vurmaz şikayetini.(34)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TEVAZU</strong></span></p>
<p>Bir meclise dâhil olmak istediğinde<br />
Kendini görmelisin hep alt mertebelerde.<br />
Yüceltirlerse seni, bu onların ikramıdır<br />
Yerinde bırakırlarsa<br />
De, bu benim makamımdır.(35)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>’İNSANLARIN DA GÖZLERİ VARDIR</strong></span></p>
<p>Namusun korunmuş, dindarlığın tam<br />
Helâk olmadan yaşamak istiyorsan<br />
Başkasının ayıbını anmasın dilin<br />
İnsanların da dilleri vardır<br />
Ve üstelik sen<br />
Ayıplardan ibaretsin.</p>
<p>Ele vermek isterse gözlerin ayıpları<br />
Çevir başını ve ona de ki<br />
Ey göz, insanların da vardır gözleri.</p>
<p>İnsanlara muamelen güzel olmalı<br />
Zalimleri de hoş gör, bağışla<br />
Savunmak istiyorsan illâ kendini<br />
İyilikle et kendini müdafaa(36)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TARTIŞMA VE TEDBİR</strong></span></p>
<p>Eğer erdemli ve haberdarsan<br />
Öncekilerin ve sonrakilerin nasıl ihtilâf ettiğinden<br />
Sükûnet içinde münazara et, ağırbaşlı ol<br />
Ne ısrar et ne de kibirlen.<br />
Faydadır sana, minnetsiz istifadesi<br />
Lâtif nükteler ve nadir hikmetlerden.<br />
Aman sakın kavgaya tutuşmaktan<br />
Gösteriş için, yendim deyip caka satmaktan.<br />
İşte kötülük bu kıyılarda gezer<br />
Edepli insan tedbirli olup<br />
Bir noktada kesişmeyi ister.(37)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HAK</strong></span></p>
<p>Hak sahibinin hakkını bil, hak ettiğinde hakkı<br />
İnkâr edende yoktur hayır<br />
Hak sahibi hak ettiğinde hakkı.(38)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BANA YETİŞEBİLİR MİSİN?</strong></span></p>
<p>İlim tasnifiyle uykusuz kalmam<br />
Daha hoş gelir bana<br />
Süslü, güzel bir kadından<br />
Boyunlardaki kokudan.<br />
Kalemimin kağıtlar üstündeki hışırtısı<br />
Daha hoştur<br />
İnsanlara karışmaktan ve âşıklardan.<br />
Kızın defe vurmasından daha tatlıdır<br />
Yapraklarından kumlar dökülsün diye<br />
Defterlerime vurmam.<br />
Derste sevinçle eğilmem<br />
Üstüne çözmek için<br />
İlmi bir meselenin<br />
Daha lezzetlidir şarabından sâkinin.<br />
Ben uykusuz gecelerken<br />
Uyuyordun sen<br />
Nasıl bana yetişirsin<br />
Durum böyleyken(39)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANLAR İLMİN HİZMETKARIDIR</strong></span></p>
<p>Kendisine hizmet edene<br />
Hizmet ettirmesi tüm insanları<br />
İlmin üstünlüğünden.<br />
İnsan, namusunu, canını<br />
Nasıl sakınıyorsa,<br />
Öyle korumalıdır ilmi<br />
Halkın şerrinden.<br />
Kim ilim sahibi olur da<br />
Cahillik edip vermezse onu ehline<br />
Bil ki zulmetmiştir ilme.(40)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ALLAH&#8217;IN GÖZETTİĞİ GERİ DÖNER</strong></span></p>
<p>İlmim yeter bana, fayda verirse ,<br />
Zilletin kaynağı tamahkârlıktır.<br />
Yaptığı kötülükten döner elbette<br />
Allah’ın gözettiği kullar.<br />
Kuşlar uçar ve yükselir ama<br />
Uçtukları gibi konarlar.(41)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>&#8216;&#8221;BİLMİYORUM İLMİ&#8221;</strong></span></p>
<p>Nasıl bileceksin<br />
Hem bilmiyor, hem de sormuyorsun bilenden<br />
Şayet bilseydin ya da<br />
Bildiğini zannetseydin<br />
&#8220;Bilmiyorum ilmi&#8221;ni bilen birine<br />
Muhalefet etmezdin.(42)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İLİM NURDUR</strong></span></p>
<p>İmam Şâfiî, &#8220;Yedi yaşında Kur&#8217;an’ı, on yaşında Muvattâ&#8217;yı ezberledim” deme­sine rağmen ezberinin zayıf olduğundan şikayet etmekte ve şöyle demektedir*</p>
<p>Vekl’e ezberimin iyi olmadığından yakındım,**<br />
Bana, günahları terketmemi söyledi.<br />
Bilirdi ki ilim nurdur<br />
Allah’ın nurundan nasiplenemez âsi.(43)</p>
<p>* Muvattâ; İmam Mâlikin derlediği hadis kitabıdır.<br />
** Vekf bin el-Cerrah, Irakta çağının muhaddisidir.129 hicrî (miladî 746) yılında Kûfe&#8217;de doğmuş, 197 hicri (miladi 812) yılında yine Kûfe&#8217;de vefat etmiştir.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HADİS</strong></span></p>
<p>Gençler meclisine ikramda bulun<br />
Sidr bitkisinin yaprakları gibi kokarlar<br />
Kalplerle göğüsler arasını<br />
Aşk ibrikleriyle hep doldururlar.<br />
Hadistir içtikleri şarap<br />
Kadehleri sonsuza dek<br />
Elden ele dolaşır.<br />
Ne zaman ayrılık düşse içlerine<br />
Ne zaman bölünüp parçalansalar<br />
Tehlike gelir çatar<br />
Bu onların imtihanları işte.(44)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YÜKSELMEK</strong></span></p>
<p>Çabayla elde edilir yüksek yerler<br />
Kim yükselmek isterse, uykusuz geceler.<br />
Çalışıp, çabalamadan yükselmek isterse kim<br />
Boş yere ömür geçirir bir şey elde etmeksizin<br />
Önce izzete eriş, sonra uyursun gece<br />
Çünkü denize dalar, her kim inci isterse.(45)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BOŞ SÖZ</strong></span></p>
<p>Boş sözde hayır yoktur<br />
Aslına bakacak olursan<br />
Gencin susması daha güzeldir<br />
Vakitsiz konuşmaktan.<br />
Belli olur şahsiyeti<br />
Alnındaki parıltıdan<br />
Kim gizlenebilir senden<br />
İçi dışı bir olan dostuna bakarken sen.<br />
Ne emin kimseler vardır ki inançlarından<br />
Küfür yenmiştir imanlarını<br />
Ve çevirmiştir görüşünü başka görüşe<br />
Sonunda satarak dinlerini<br />
Satın almışlardır dünyalarını.(46)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HILIM VE EDEP</strong></span></p>
<p>Ne hilim*, ne ilim &#8221;edep”siz olmaz<br />
Bir kavmin halimleri bilmemezlikten gelmez<br />
Tecâhül** pis kişinin elbisesidir<br />
O elbiseyi sefihler giyinir.(47)</p>
<p>* Hilim: Akıl, hoşgörü, yumuşak başlılık, olgunluk, sağduyu. ** Tecâhül: Bilmemezlikten gelme.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BİDAT HASATÇILARI</strong></span></p>
<p>Dinde bidat çıkarmadıkça<br />
Rahat etmez içleri.<br />
Akıllarına uymuş bazı insanlar<br />
Yaparlar resullerin<br />
Yapmadığı işleri.<br />
Risaleti taşımakken<br />
Onların görevleri<br />
Hafife alır çoğu<br />
Allah&#8217;ın yüce dinini.(48)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HULEFÂ-I RÂŞIDÎN</strong></span></p>
<p>Allah’tan başka rab olmadığına şehadet ettim<br />
Ve şehadet ederim ki diriliş hak ve gerçektir.<br />
İman açıklanmış bir söz ve temiz fiildir.<br />
Üstelik hem artar hem eksilir.<br />
Ebu Bekir rabbinin halifesidir<br />
Ebu Hafs* da hayır üzre titizdir<br />
Rabbim şahit olsun ki Osman ne faziletlidir<br />
Ali&#8217;nin fazileti ise daha özeldir<br />
Onlar imamlarıdır ümmetin; izlerinde yürünür.<br />
Kadirlerini bilmeyip kınamaya kalkanlar<br />
Allah&#8217;ın kınamasıyla yüzüstü sürünür.(49)</p>
<p>* Ebu Hafs, Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in lakabıdır.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KANAAT VE SABIR</strong></span></p>
<p>Korusun diye kanaat zırhını giydim<br />
Namusumu saklıyor, koruyorum onunla<br />
Hain zamandan kaçmak ne mümkün<br />
Ki üstüme geliyor, hedefi oldum<br />
Ölüm ve fakirlik oklarıyla.<br />
Ölüme karşı silahım Allah ve afvı<br />
Yoksulluğa karşı sığındım sabra.(50)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>RIZA GÖZÜ GÖRMEZ</strong></span></p>
<p>Rıza gözü örterken tüm ayıpları<br />
Öfke gözü döker tüm kusurları<br />
Bana saygı göstermeyene saygı göstermem<br />
Beni gözetmeyeni gözetmem asla<br />
Benden uzaklaşandan uzak düşerim<br />
Bana yaklaşan, yaklaşır dostluğuma<br />
Hayatta muhtaç değiliz birbirimize<br />
Ölsek zaten ihtiyaç duymaz<br />
Birimiz diğerine.(51)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANIN DEĞERİ IHSAN ETTİĞİYLEDİR</strong></span></p>
<p>İmam Şâfiî, Sâmira* kentine vardığında, üzerinde eski ve kirli bir elbise vardı. Saçı da uzamıştı. Hemen bir berbere gittiyse de, İmam Şafiî&#8217;yi tanımayan ber­ber onu kirli bulup; &#8220;başkasına git&#8221; dedi. Bu durum Şafiî&#8217;nin gücüne gitmiş, kendisine hizmet eden delikanlıya dönüp: &#8220;Yarımda ne kadar para var?&#8221; diye sormuştu. Delikanlı: &#8220;On dinar&#8221; deyince Şafiî: &#8220;Onu berbere ver!&#8221; dedi. Deli­kanlı parayı berbere verdiğinde îmam Şâfiî şu beyitleri okudu: 1</p>
<p>Üzerimde bir elbise var<br />
Tamamı bir kuruşa satılsa<br />
Bir kuruş fazladır ona<br />
İçinde ise bir can taşır ki<br />
Daha azametli ve daha yücedir<br />
Bazılarıyla kıyaslanırsa<br />
Kılıca zarar vermez kını eskise de<br />
Parçalar değdiğinde eğer keskinse<br />
Günler hakir görüyor<br />
Şeklimi şemâlimi<br />
Parçalanmış kılıflarda<br />
Ne kılıçlar vardır, değil mi?(52)</p>
<p>* Sâmira: Diğer adı Şerre Men Reâ (Gören Mutlu Oldu)’dur. Dicle kıyısında bir İrak şehri</p>
<p>İmam Şafii&#8217;nin Şiirleri/Divan,Çev:A.Ali Ural</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>Kaynaklar:</strong></span></p>
<p>(1)-Bahauddin Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlât, s. 132.</p>
<p>(2)-Fahreddin er-Râzi, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfıî, s. 111-112 / Esnevî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfıîyeti&#8217;l-Kubrâ, S. 14 / Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfıî, c.2, s. 118</p>
<p>(3)- el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s.109.</p>
<p>(4)- Şihabuddîn Muhammed el-Ebşîhî, el-Müstetraffi Külli Fennin Müstezraf, c.l, s. 236</p>
<p>(5)-İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-Nihâye, c.10, s. 254 / es-Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiîyye, c.l, s. 156</p>
<p>(6)-Semîru&#8217;l-Mu &#8216;minin, s. 160.</p>
<p>(7)-Muhammed Abdurrahim, Divânu&#8217;ş-Şâfiî, s. 174.</p>
<p>(8)-Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Udebâ, c.17, s.306-307.</p>
<p>(9)-Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s. 120.</p>
<p>(10)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 106. / Fahreddîn er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.205.</p>
<p>(11)-Abdulhalîm el-Cundî, İmam Şâfiî, s.64.</p>
<p>(12)-Abdulmu’min eş-Şeblencî, Nûru’l-Ebsâr, s.236.</p>
<p>(13)-İbn Hacer el-Askalânî, Tevâli&#8217;t-Te&#8217;sis, s.73.</p>
<p>(14)-el-Beyhaki, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 100.</p>
<p>(15)-el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.84.</p>
<p>(16)-Ahmed Es&#8217;ad el-Hâşimî, Cevâhiru&#8217;l-Edeb, s.665</p>
<p>(17)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu’ş-Şâfiî, s.333</p>
<p>(18)-el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.66. / Fahreddin er-Râzı, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.112.</p>
<p>(19)-es-Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiiyye, c.l, s.161. /İbnu’l-İmâd, Şezerâtu&#8217;z-Zeheb, c.2, s.11. / İbn<br />
Hallikân, Vefeyâtu&#8217;l-A’yân, c.4, s.16.</p>
<p>(20)-el-Beyhakî, Menâkıbu’ş-Şâfiî, c.2, s.91. / Fahreddîn er-Râzi, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.113.</p>
<p>(21)-Bahauddin Muhammed el-Hemedânî, el-Keşkûl, el-Kâmil, c.l, s.32 / Husnî Nâisa,</p>
<p>(22)-Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Udebâ, c.17, s.308 / İbn Asâkir, Târihu Dımışk, c.10, s.206</p>
<p>(23)-el-Mes&#8217;ûdî, Murevvicu&#8217;z-Zeheb, c.3, s.373.</p>
<p>(24)-Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s.105.</p>
<p>(25)- Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s. 106.</p>
<p>(26)-Husnî Nâisa, Şi&#8217;ru&#8217;l-Fukahâ, s,357</p>
<p>(27)-İbn Asâkir, Târih, c.10, t.2</p>
<p>(28)-Beyhakî, Menakıbu&#8217;l-Şâfii, c.2, s,97 / Fahreddin Razi, Menakibu&#8217;ş Şafii, s.276</p>
<p>(29)- Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.72. / es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiîyye, c. 1, s.294.</p>
<p>(30)-îbn Abdilberr, Behcetu&#8217;l-Mecalis, c.l, s. 181.</p>
<p>(31)-Muhtasar Tezkiretu &#8216;l-Kurtubî, s. 16</p>
<p>(32)-el-Aclûnî, Keşfu&#8217;l-Hafâ, c.2, s.134.</p>
<p>(33)-Husnî en-Nâisa, Şi&#8217;ru’l-Fukahâ, s.370.</p>
<p>(34)-Bahauddîn Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlât, s. 132.</p>
<p>(35)-Muhammed Abdurrahim, Divânu&#8217;ş-Şafiî, s.324.</p>
<p>(36)-Bahauddîn Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlat, s. 130.</p>
<p>(37)-Fahreddîn er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.227.</p>
<p>(38)el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 197.</p>
<p>(39)-Abdulmu’min eş-Şeblencî, Nuru&#8217;l-Ebsâr, s.256</p>
<p>(40)-es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiîyye, c.l, s. 159.</p>
<p>(41)-Beyhakî , Menâkıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s.66. / Fahreddin Râzî, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.l 14.</p>
<p>(42)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.100. / Fahreddin er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.l 11.</p>
<p>(43)-İbn Hacer el-Askalânî, Tevâli&#8217;t-Te&#8217;sîs, s. 145</p>
<p>(44)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfiî, s.246.</p>
<p>(45)-Abdullah b.Esad el-Yâfıî, Mir&#8217;âtu&#8217;l-Cinân, c.2, s.26. / Husnî Nâisa, Şi&#8217;ru&#8217;l-Fukahâ, s.360.</p>
<p>(46)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.88. / İbn Hacer el-Askalânî, Tevâlî&#8217;t-Te&#8217;sîs. s.83.</p>
<p>(47)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfıî, s.389.</p>
<p>(48)-İbn Kesîr, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihâye, c.10, s.254.</p>
<p>(49)-es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiî, c.l, s.156 / el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.67</p>
<p>(50)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c. 2, s. 65. / Fahreddin, er-Râzî, Menakıbu&#8217;ş-Şâfii, s. 112.</p>
<p>(51)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfiî, s. 416, Zehru&#8217;l-Âdâb, c.l, s. 125</p>
<p>(52)-Beyhakî, Menakıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s. 108 / Fahreddin er-Râzi, Menakıbu&#8217;ş-Şafiî, s.l 18,119 / Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cem’ul-Udebâ, c.17, s.320</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/">İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oryantalizm&#8217;in Hadis Usulüne Etkileri:Cibril Hadis Örneği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jun 2016 20:42:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisi Sıhhati Hakkında Alimlerin Görüşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisinin Metni Sıhhati ve Önemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisinin Sıhhati ve Önemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisiyle İlgili Eleştiriler]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm hedefleri ve gelişim süreci]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm ve Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Ateş]]></category>
		<category><![CDATA[Son Dönem Oryantalistik çalışmalar ve Snouck Hurgronje örneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11723</guid>

					<description><![CDATA[<p>Oryantalizm, hedefleri ve gelişim süreci Doğu bilimi ve Şarkiyatçılık olarak da bilinen Oryantalizm; Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği Batı kökenli ve Batı merkezli araştırma alanlarının bütünü olarak tanımlanmıştır. Konuyla ilgili önemli çalışmaları olan Muhammed Mustafa el-Azami, Oryantalizmi “Yalanı ustaca söyleme akımı.” olarak tarif eder. Kuşkusuz oryantalistler içinde sadece anlama ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/">Oryantalizm’in Hadis Usulüne Etkileri:Cibril Hadis Örneği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/indir-5-21/" rel="attachment wp-att-11725"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11725" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-5-1.jpg" alt="Oryantalizm'in Hadis Usulüne Etkileri:Cibril Hadis Örneği" width="612" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-5-1.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-5-1-300x110.jpg 300w" sizes="(max-width: 612px) 100vw, 612px" /></a></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><strong>Oryantalizm, hedefleri ve gelişim süreci</strong></p>
<p>Doğu bilimi ve Şarkiyatçılık olarak da bilinen Oryantalizm; Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği Batı kökenli ve Batı merkezli araştırma alanlarının bütünü olarak tanımlanmıştır.</p>
<p>Konuyla ilgili önemli çalışmaları olan Muhammed Mustafa el-Azami, Oryantalizmi “Yalanı ustaca söyleme akımı.” olarak tarif eder. Kuşkusuz oryantalistler içinde sadece anlama ve tarafsızlık kaygısıyla hareket eden isimler de yok değildir. Bununla birlikte oryantalistlerin İslâmî ilimler alanında yaptığı çalışmaların kısm-ı azamının operasyonel, spekülatif ve taraflı olduğunu söylemek hakikatin bir ifadesi olacaktır.</p>
<p>İstisnai durumların kaideyi/aslı bozmadığı ilkesinden hareket ederek belirtmemiz gerekirse, Oryantalizmin kuruluşunun arkasında duran ve uzun zaman boyunca hiç ayrılmadığı dinî hedefler şu şekilde sıralanabilir:</p>
<p><strong>1</strong>.Muhammed (s.a.v.)’in risaletinin doğruluğu hakkında şüphe uyandırmak ve hadislerin Müslümanlar tarafından ilk üç asırda uydurulan sözler olduğu şeklindeki tezlerini genel bir kabul, müsellem bir hakikat haline getirmek.</p>
<p><strong>2.</strong>Kuran-ı Kerim’in yüce Allah kelamı olduğu konusunda şüpheler uyandırmak ve Kuran’ın hafife alınmasını sağlamak.</p>
<p><strong>3</strong>.İslâm fıkhının Roma hukukundan alıntı olup orjinal olmadığını ileri sürerek değerini küçük göstermek ve Müslümanların zihninde bu kanaati pekiştirmek.</p>
<p><strong>4.</strong>Arapçayı küçük düşürüp, anlaşılmaz olduğuna insanları ikna etmek.</p>
<p><strong>5</strong>.İslâm’ın, Yahudi ve Hristiyan kaynaklarına dayandığını ileri sürmek.</p>
<p><strong>6</strong>.Akademik çalışmalar aracılığıyla açtıkları koridordan misyonerleri yürüterek Müslümanları Hristiyanlaştırmak.</p>
<p><strong>7</strong>.Zayıf haberlere ve uydurma hadislere dayanarak görüş ve teorilerine güç kazandırmak.[1]</p>
<p>Oryantalizm, yaptığı çalışmalarla misyonerlere de malzeme hazırlamış, onların İslâm ülkelerinde girişecekleri faaliyetlerde yardımcı olmuştur. Oryantalizm gerçeği günümüzde de diri bir şekilde karşımızda durmaktadır.[2]</p>
<p>Misyonerler, Müslümanları Hristiyanlaştırabilmek için ilk hamlede onları Hristiyanlığa davet etmiyorlardı. Müslümanların bilgisiz kalmasıyla amaçlarına daha kolay ulaşabileceklerine inanıyorlardı. Böylece Müslümanları kendi dinlerinden uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapmışlardır.[3]</p>
<p>Macar Yahudisi olan ve Oryantalizmin öncülerinden kabul edilen Ignaz Goldziher’den yakın dönemde Wansbrough, Micheal Cook ve Patricia Crone’a kadar pek çok Oryantalistin ana kaygısı, Kur’an-ı Kerim’in İncil ve Tevrat esas alınarak Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yazıldığını ve böylece Kur’ân’ın ilahi bir kitap olmadığını ispat etmekti.</p>
<p>Benzer bir şekilde, hadislerin hiç birinin sahih olmadığı, sonraki nesiller tarafından uydurularak Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimize atfedildiği fikri de, yine Oryantalistlerin ortaya attığı bir iddiadır. Ne yazık ki, hadis ve İslâm fıkhı konusunda Oryantalistlerin ikna edici hiç bir tarihi delile dayanmadan ileri sürdüğü bu görüşler, bugün modernist eğilimli Müslümanlar arasında yaygınlık kazanmış̧ durumdadır.[4]</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Son Dönem Oryantalistik çalışmalar ve Snouck Hurgronje örneği</strong></p>
<p>Ünlü Hollandalı oryantalist Snouck Hurgronje, 1884-85 yıllarında kıyafet ve isim değiştirip (Abdülgaffar adını alarak) bir yıl süreyle Hicaz’da bulunmayı başarmış bir isim. Burada özellikle hac mevsiminde ümmet coğrafyasının dört bir yanından gelen Müslümanlar üzerinde son derece hassas gözlemlerde bulunmuş. Gözlemlerini gerek Batı’daki meslektaşlarına yazdığı mektuplarda, gerekse 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Mekke isimli iki ciltlik kitabında bir araya getirmiş.</p>
<p>O döneme kadar ağırlıklı olarak Kur’an merkezli yürüyen Oryantalist çalışmalar, Hurgronje’nin uyarılarından sonra Sünnet-i Seniyye alanına kaymıştır.</p>
<p><strong>Özetle şöyle diyor:</strong> “İslâm coğrafyasının farklı kesimlerinden buraya gelen Müslümanlar arasında çarpıcı bir davranış birlikteliği var. Dilleri, renkleri, kültürleri farklı Müslümanlar sokakta karşılaştıklarında birbirlerini selamlıyorlar. Selam veren hep aynı cümleyi söylüyor, selam alan da cevabi bir cümle söylüyor ve fakat bu cümleler hiç değişmiyor. İbadethanelerine sağ ayakla girip sol ayakla çıkmaya dikkat ediyorlar. Yemeğe oturduklarında bir kelime söylüyor, sağ elleriyle yemek yiyor, sofradan kalkarken başka bir kelime söylüyorlar. Bunlar da hiç değişmiyor. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta şu ki; bunların hiçbirisi Kur’an’da yazmıyor. Benim tespitime göre bu, onların peygamberlerinin geleneğidir.”[5]</p>
<p>İşte o tarihten sonra Oryantalist saldırı Sünnet-i Seniyye üzerinde yoğunlaştı. Bu noktada en işe yarar alan hadislerdi. Çünkü Sünnet’i bir bütün olarak reddetmek ümmetin tepkisini çekecekti. Onun yerine, Kur’an’a aykırılık, akla aykırılık, bilimsel verilere aykırılık gibi sloganlar üzerinden, hadis-i şeriflerin güvenilmez olduğu, elimizdeki hadis kaynaklarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiği ileri sürüldü. Konuşanlar koca koca akademik titre sahip kimseler olunca sokaktaki insanın bu kitlesel ve yoğun propagandaya direnmesi elbette mümkün olmayacaktı.[6]</p>
<p>Yukarıdaki ifadelerin Oryantalistlerin Hadis ilmi ve usûlumüze –özellikle de isnad zinciri ve cerh-tadil konusuna- neden bu kadar meraklı olduklarını anlamamızı kolaylaştıracağını düşünüyoruz.</p>
<p>Bu meyanda birçok örnek vermek mümkün olmakla birlikte ben çarpıcı gördüğüm bir alıntıyla bu bölümü noktalıyorum. Londra’da düzenlenen “İslam Ülkelerinin Sömürgeleştirilmesi ve Bu Yoldaki Güçlükler” adlı konferansta delegelerden birisi şöyle konuşmuştu: “Elli yıl durmadan çalıştık. Sadece beş kişiyi Hristiyan yapabildik. Bu durum her şeye rağmen Müslümanların ne kadar zor Hristiyan olduklarının bir kanıtıdır. Fakat elli yıl içerisinde milyonlarca insanı İslam’dan uzaklaştırabildik ve İslam’a karşı Müslümanları lakayt bir hale getirebildik. İşte bu durum bizleri çok sevindirmektedir.” Delegenin bu şekilde konuşmasından sonra misyoner merkezi: “Bundan böyle İslam ülkelerinde Müslümanları Hristiyanlaştırmak için çaba sarf etmeyelim. Onları İslam’dan uzaklaştıralım ve İslami hükümlere düşman yapalım…” diye karar aldı.[7]</p>
<p>Buraya kadar örneklerle anlattığımız üzere Oryantalistlerin çalışma odağını hadislere kaydırdığı çok açıktır. Bu yüzden konuya dair somut bir örnek olarak Oryantalistlerin “Cibril Hadisi” ile ilgili değerlendirmelerini masaya yatıracağız. Ancak meselenin daha iyi anlaşılması adına önce hadis ilmî ve tevdin tarihine kısa bir bakış yapacağız.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cibril Hadisi</strong></p>
<p>Hadis ilmi ve hadislerin tedvini sürecine dair yukarıda verdiğimiz bilgiler ve çalışma konusunda uzaklaşmamak adına girmediğimiz daha nice detay, Hadis imamlarının Hadis-i Şeriflerin sıhhatine dair beyan ve incelemelerini dikkate almak gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Aşağıda sıhhatine dair tartışmaların yer verileceği Cibril Hadisi olarak isimlendirilmiş meşhur Hadis-i Şerifin, uydurma (mevzû) hadis olduğunu ileri sürmektedirler. Örneğin, muasırımız araştırmacılardan biri olan Prof. Dr. Süleyman Ateş, Cibril hadisi hakkında “uydurmanın ince ayarlısı” şeklinde, ilmî değerlendirme ölçülerine sığmayan bir yakıştırmayı uygun görmektedir.[8] Prof. Dr. Süleyman Ateş kadar olmasa da Ömer Aydın, M.Hayri Kırbaşoğlu ve Mustafa İslâmoğlu gibi araştırmacılar da, Cibril hadisi hakkında olumsuz kanaatler belirtmektedirler.</p>
<p>Çalışmamızın bu bölümünde Ilgili rivayeti ve hakkında Üretilen spekülasyonları masaya yatıracağız.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cibril Hadisinin Metni, Sıhhati ve Önemi</strong></p>
<p><strong>“Cibril Hadîsi” tabiri ile kastettiğimiz hadis; </strong>Vahy meleği Cebrail’in Hz. Muhammed (s.a.v.)’e bir insan suretinde gelerek İslâm, iman, ihsân, kıyâmetin zamanı gibi konularda sorular sorması olayından bahseden rivâyettir. Cibril Hadîsi olarak meşhur hadis bazen “İman Hadîsi” olarak da adlandırılmıştır.[9] Cibril Hadîsinin tariklerinin çoğunun kader inancına vurgu yapmasından olsa gerek, bu hadise “iman ve kader hadisi” veya sadece “kader hadisi” diyenlere de rastlanmaktadır.[10]</p>
<p>Cibril Hadisi, ileride değineceğimiz üzere pek çok varyantı olan bir hadistir. Biz en derli toplu olarak gördüğümüz</p>
<p><strong>İmam Müslim’in Sahih’indeki rivayetini nakletmek istiyoruz:</strong></p>
<p>“Yahya İbnu Ya’mer haber veriyor: Basra’da kader üzerine ilk söz eden kimse Ma’bed el-Cühenî idi. Ben ve Humeyd İbnu Abdirrahmân el-Himyerî, hac veya umre vesîlesiyle beraberce yola çıktık. Aramızda konuşarak, Ashab’tan biriyle karşılaşmayı temenni ettik. Maksadımız, onlardan kader hakkında şu heriflerin ettikleri laflar hususunda soru sormaktı. Cenâb-ı Hakk, bizzat Mescid-i Nebevî’nin içinde Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)’la karşılaşmayı nasib etti. Birimiz sağ, öbürümüz sol tarafından olmak üzere ikimiz de Abdullah (radıyallahu anh)’a sokuldu. Arkadaşımın sözü bana bıraktığını tahmin ederek, konuşmaya başladım:</p>
<p>‘Ey Ebu Abdirrahmân (Abdullah İbnu Ömer’in künyesi), bizim taraflarda bazı kimseler zuhur etti. Bunlar Kur’ân-ı Kerîm’i okuyorlar. Ve çok ince meseleler bulup çıkarmaya çalışıyorlar.’ Onların durumlarını beyan sadedinde şunu da ilâve ettim: “Bunlar, ‘Kader yoktur, herşey hâdistir (sonradan yaratılmadır) ve Allah önceden bunları bilmez.’ iddiasındalar.” Abdullah (radıyallahu anh):</p>
<p>“Onlarla tekrar karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan berîyim, onlar da benden berîdirler.”</p>
<p>Abdullah İbnu Ömer sözünü yeminle de te’kîd ederek şöyle tamamladı: “Allah’a kasem olsun, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve hepsini de hayır yolunda harcasa kadere inanmadıkça, Allah onun hayrını kabul etmez.”</p>
<p>Sonra Abdullah İbn-i Ömer dedi ki: Babam Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anh) bana şunu anlattı: “Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: ‘Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver!’ Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:</p>
<p>“İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’a haccetmendir.”</p>
<p>Yabancı: ‘Doğru söyledin’ diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. Sonra tekrar sordu: “Bana iman hakkında bilgi ver?” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:</p>
<p>“Allah’a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Bir de Kadere yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna da inanmandır.”</p>
<p>Yabancı yine: “Doğru söyledin!” diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: “Bana ihsan hakkında bilgi ver?” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:</p>
<p>“İhsan Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.”</p>
<p>Adam tekrar sordu: “Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer:</p>
<p>“Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla bir şey bilmiyor!” karşılığını verdi. Yabancı: “Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı:</p>
<p>“Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.”</p>
<p>Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bana ‘Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun?’ dedi. Ben: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” deyince şu açıklamayı yaptı:</p>
<p>“Bu, Cibril’di. Size dininizi öğretmeye geldi.”[11]</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cibril Hadisinin Sıhhati ve Önemi</strong></p>
<p>Cibril Hadîsi’nin metnini bu şekilde arzettikten sonra şimdi de Cibril Hadîsi’nin hem sıhhati, hem de önemi hakkında yapılan yorumlara değinelim:</p>
<p>Cibril Hadîsi 8 sahabiden toplam 34 rivayetle tespit edilmiştir. Hadisin sahabi ravileri ve rivayet sayıları şu şekildedir:</p>
<ul>
<li>Ömer ve İbn Ömer (r.a.): Birlikte 9 rivâyet (Sadece İbn Ömer’den: 12 rivâyet),<br />
•Ebû Hureyre (r.a.): 6 rivâyet,<br />
•Ebû Hureyre ve Ebû Zerr (r.a.): Birlikte: 2 rivâyet,<br />
•Enes b. Mâlik (r.a.): 2 rivâyet,<br />
•İbn Abbas (r.a.): 2 rivâyet,<br />
•Cerîr b. Abdillah (r.a.): 1 rivâyet.</li>
</ul>
<p>Dolayısıyla genel toplamda bu hadis 11 sahâbîye isnâd edilmiş olmaktadır.[12]</p>
<p>İmam Suyûtî, mütevatir hadisleri topladığı Katfü’l-Ezhar’da, İmam Kettânî Nazmü`l-Mütenasire isimli meşhur eserinde, İmam Nevevî Hazretleri’nin Hadis-i Erbain şerhi el-Vâfi isimli eserde, Şamlı âlimler Prof. Dr. Mustafa Buğâ ile Muhyiddin Mistu bu hadisin “mütevâtir” olduğunu beyan etmişlerdir. Şeyhu’l-Muhaddisin Zebîdî, Ukûdü’l–cevâhiri’l-Münîfe isimli eserinde bu hadisin altı hadis kitabından sahih senedlerle değişik rivayetlerini toplamıştır.[13]</p>
<p>Ulemânın Cibril hadisiyle ilgili kanaati öylesine müspettir ki, onlar hadisin ihtiva ettiği konularla her fırsatta istidlâl ederken çoğu defa herhangi bir şekilde isnâd tahliline bile gerek duymamışlardır. Hadis ıstılâhı ile ifade etmek gerekirse geneli itibariyle bu hadisin sahih ve meşhur olduğunu söylememiz mümkündür.[14]</p>
<p><strong>Burada yeri gelmişken âlimlerimizin Cibril Hadîsi ile ilgili bazı yorumlarını aktaralım:</strong></p>
<p><strong>Kâdî İyâz,</strong> Cibril Hadîsi’nin zahir ve bâtın bütün ibâdet vazifelerinin açıklamasını içine aldığını söylemiştir.[15]</p>
<p><strong>İmam Kurtubî,</strong> bu hadisin, içerdiği sünnet bilgisinden dolayı “Ummü’s-Sünne (Sünnetin annesi)” denilmeye lâyık olduğu kanaatindedir.[16]</p>
<p><strong>İbn Dakiki’l-İd</strong> “Bu, çok büyük bir hadistir. Yerine getirilmesi gereken zahir ve bâtın bütün amelleri kapsamaktadır… O adetâ Sünnet’in anası gibidir. Tıpkı Fatiha sûresinin Kur’ân’ın manalarını topluca ihtiva ettiğinden dolayı “Kur’ân’ın anası” adını alması gibi.” demiştir.[17]</p>
<p><strong>İbn Teymiyye,</strong> Cibril Hadîsi’nin sahih olduğunu söyledikten sonra, ilave olarak sıhhati üzerinde ittifak edildiğini, kabulle karşılandığını, ilim ehlinin onu nakletmek suretiyle sıhhati üzerinde icmâ ettiğini gösterdiğini, gerek Ebû Hureyre gerekse İbn Ömer rivâyetinin müttefekun aleyh olduğunu söyleyerek, bu hadis hakkında son derece olumlu düşünceler taşıdığını göstermiştir.[18]</p>
<p><strong>İbn Receb El-Hanbelî,</strong> bütün ilimlerin ve marifetlerin bu büyük hadisin içeriğinde olduğunu söylemiştir.[19]</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cibril Hadisiyle İlgili Eleştiriler</strong></p>
<p>Özellikle son asrın ikinci yarısında Cibril hadisinin sıhhati üzerine bugüne kadar bilinenlerin aksi istikametinde bazı tereddütlü yorumlara da rastlamak mümkün hale gelmiştir. Prof. Dr. Süleyman Ateş, bir okurunun Cibril hadisi hakkındaki sorusuna “Bu hadis, çok sağlam denilen kaynaklarda var ama bana göre uydurmanın ince ayarlısıdır. Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak Peygamber döneminin konuları değildir. Kur’ân’da inanç esaslarını belirten ayette kader konusu yoktur… Gerçi Kur’ân’da Allah’ın, olacak her şeyi önceden yazdığına dair ayetler vardır ama bu husus, iman esasları arasında sayılmamıştır. Kadere iman sorunu, 2’nci, 3’üncü asırlarda çıkan mezhep ve kelâm tartışmalarının ürünüdür. İşte bu adamlar düşüncelerini, Peygamber diliyle onaylatmak istemişlerdir. Çok kurnazlık yapılmıştır.”[20] şeklinde, ilmî değerlendirme ölçülerine sığmayan bir değerlendirmede bulunmuştur.</p>
<p><strong>Allâme Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin dediği:</strong> “Bir ilim dalında otorite olmuş nice kimseler vardır ki, başka ilim dallarında ‘avam’ mertebesindedirler”[21] sözü maalesef dikkate alınmamıştır. İslâm adına herkesin, aklına geleni söyleme özgürlüğüne (!) sahip olduğu günümüz Türkiye’sinde, Akaid’ten Fıkh’a, Tefsir’den Hadis/Sünnet’e kadar her konuda ortaya atılan ilahiyatçılardan biri olan Prof. Dr. Süleyman Ateş, “bu benim saham değil” diyerek geri çekilmesi gerekirken, gazete köşelerinden yalan-yanlış değerlendirmelerde bulunmaktadır.</p>
<p><strong>Sadece Cibril hadisini reddetmeyen Ateş;</strong> Günümüzde yaşayan Yahudi ve Hristiyanların da cennete gireceği fikrini savunmakta, Kur’ân-ı Kerîm’de evrim teorisi olduğunu söylemekten çekinmemekte, insanın maymundan gelmiş olabileceğini savunmaktadır.[22]</p>
<p><strong>Süleyman Ateş’in Cibril hadisi hakkında “uydurmanın ince ayarlısı” şeklindeki nitelemesi hakkında şunu söyleyelim:</strong> Hadis başta olmak üzere Tefsir, Akâid-Kelâm, Tasavvuf vs. gibi ilim dallarını ve İslâm kültür ve medeniyetini erken dönemlerden itibaren derinden etkilemiş bir hadis hakkında uydurma hükmünü verebilmek için gerek sened gerekse metin tenkidi açısından kayda değer bir çaba göstermek ve hadisin bütün tariklerini inceleyerek bir sonuca ulaşmak gerekir diye düşünüyoruz. Yoksa Cibril hadisinde sırf kader mevzuu ele alındığı için ve hadisin bütün varyantlarını dahi inceleme gereği duymadan uydurma hatta hakaretamiz bir ifadeyle “uydurmanın ince ayarlısı” demek, bilimsel kriterlerde karşılığı bulunmayan ve insaf ölçülerine sığmayan indî bir yorumdur.[23]</p>
<p>Prof. Dr. Süleyman Ateş kadar açıktan ve net ifadelerle olmasa da, ilahiyatçı M. Hayri Kırbaşoğlu da Cibrîl Hadisine dair eleştirilerde bulunmuştur. Bu husustaki eleştirisi; Cibril Hadîsi’ne kitaplarında yer veren kişilerin ilk kader tartışmalarının başladığı Irak/Basra ulemâsından olmasıdır.[24] Kanaatimizce bir hadisin sadece bazı bölgelerde yaygın olması, onun uydurma sayılması için yeterli olmayıp, başka birçok delille desteklenmesi gerekmektedir.[25]</p>
<p>Mustafa İslâmoğlu da, Cibril hadisinin özellikle kaderle ilgili bölümlerinden hareketle olumsuz kanaatlerini belirtmektedir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşıldığı üzere modern dönemde bu hadis etrafında kuşkular oluşturmanın ve spekülasyonlar üretmenin anlaşılır ilmi bir sebebi bulunmamaktadır. Bu hadis özellikle Kader’i inkâr etmek için hiç de elverişli bir zemin sunmamaktadır. Zira bu Ümmetin kader anlayışı yalnızca bu rivayete müstenid olmayıp başka rivayetlere de dayanmaktadır. Nitekim konuyla ilgili bir başka hadis şöyledir:</p>
<p>“Her ümmetin bir Mecûsîsi vardır, bu ümmetin Mecûsîleri ise: “Kader yok!” diyenlerdir. Onlardan her kim ölürse cenâzesinde bulunmayın, hasta olanları da ziyâret etmeyin, onlar Deccalın şîasıdır, onları Deccala ilhâk etmek Allâh üzerine bir haktır!”[26]</p>
<p>Kader meselesi o kadar tartışmasız bir hakikattir ki sözkonusu ettiğimiz bu rivayet bu Ümmetin ulemasının terminolojisinde “iman ve kader hadisi” bazen de sadece “kader hadisi” olarak yer almıştır. Kaldı ki bu rivayetin tarihine baktığımızda İmam Buhari öncesi ve sonrasındaki varlığı da tartışmasızdır. Nitekim İmam Buhari öncesi süreçte 11; sonrasında ise 34 ravi tarafından rivayet edilmiştir. Bu ravilerin arasında sened olgusunda tartışmasız kabul edilen Hz. Ömer (r.a), Abdullah b. Ömer, Ebu Hüreyre, Ebu Zer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mesud, Enes b. Malik gibi raviler vardır.</p>
<p>Abdullah Orhan | Sahn-ı Semân</p>
<p>Kaynak: <a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fsahniseman.org%2Foryantalistlerin-hadis-usulune-etkileri-cibril-hadisi-ornegi%2F&amp;h=eAQFFEEn9AQH5xC4ks5nYxGGx0koAQBOlFDK0wuzoyckUSg&amp;enc=AZPiitoBvJ5IwNoAb7Ol5JwrmeQxIH9QoqgBJthH7mNzpZ3lCdllYMFxI0Gj-4VYEWXIdshIrnh6NWDaVf-J2Mc3lYq8QdzFvsPmLTNhN9V9QoYv2oo1mggTBqDfqhnxxVFub3Fpec81LoRtfoxR708-jANTxObNSQHw16EAxnmenyi-WxExEVp02YcOGl0faFFN-uBj8X2ryB023UrAs5cw&amp;s=1">http://sahniseman.org/oryantalistlerin-hadis-usulune-etkil…/</a></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[1] Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Çev. Kamel Hoca, Risale Yay., İstanbul, 1990, s. 137–138.<br />
•[2] Age, s. 65<br />
•[3] Hamit Haksever, Misyonerlik nedir Hedefleri nelerdir?, İlk Adım Dergisi,<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.ilkadim.com%2F&amp;h=-AQHxMedBAQFoMrJ_jHHcoywNjSnQ76e-VvhdoIolXfU2Xw&amp;enc=AZNBA7Ag5uLnkbXN_3nIT0QsiGdiJSt2UY4hPPPMliymQmPq6vD5jWQ7ugaQ-3X-n45pQfy7s1vHB4jJB13VLf8AncZfxleTNN8vKPUU5GllwwKT9s9JstVSkIewnFTFo2fkFelUy0O8hVmXhmLypv_DYK4Ms7Le7sQ6_ZA6kTsAcTsNWwx6MFFt66eU43SkXh6B8q02LbVSFf_NmJDa3uBm&amp;s=1">www.ilkadim.com</a>27.10.2007)<br />
•[4] Halil Akgün, İslam ve Batı, İstanbul, 1998, s. 107.<br />
•[5] Mehmet Görmez, Klasik Oryantalizmi Hadis Araştırmalarına Sevk Eden Temel Faktörler üzerine, İslâmiyat dergisi, 111/1, Ocak/Mart-2000, 11-31.<br />
•[6] Konuyla ilgili önemli bir makale için bkz: Ebubekir Sifil, Müslümanlığımızın Sünnet-i Seniyye ile İlişkisi, İlim ve İrfan Dergisi, 2014.<br />
•[7] Ahmet Varol, “Emperyalistlerin Öncüleri Misyonerler”, İslam,<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.kutsalkitaplar.net%2F&amp;h=zAQFi1gAYAQEKr7taX9dxWdvwEV4UML8LyX1XYTR4AX-jVw&amp;enc=AZOBkwT2sUz_4bKKHRbdFhtDPMQDz6KGi76XSOEe0gjxDNZ41VXWkcjFPz40htvpaz8_mo02qfU3G5qnnCaY13whmcHkA7wNvwZ8ZoCUVl6j7R7Y6RAPatNSoumi9c2mOrtTgrkG80_3ffRsoKaTDXGPKcVsceW5xkW1TZMgnzjEzez4rpfPTpzCMk-A73F5EYZLg3RrROWrIa5c-7j_rYHJ&amp;s=1">www.kutsalkitaplar.net</a>, 21.11.2007<br />
•[8] Süleyman Ateş, Vatan gazetesi,01 Kasım 2010<br />
•[9] Beyhakî, Şuabu’l-îmân, I, 239, 257<br />
•[10] Bkz. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Sünne, II, 415<br />
•[11] Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bakınız: Buhârî, Îmân 37; Tirmizi, Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6; İbni Mâce, Mukaddime, 9; Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 1/64-67.<br />
•[12] Bekir Tatlı, Hadis Tekniği Açısından Cibril Hadisi ve İslâm Düşüncesine Yansımaları, s.250, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 2005<br />
•[13] Mustafa Köseoğlu, Cibril Hadisi ve Kader Üzerine,<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.sefkatdergisi.com%2Fsayi-10%2F252-cibril-hadisi-ve-kader-uzerine.html&amp;h=_AQFsby1EAQG0jNgAiU06cDm_XQoaZj8uQl0zQKLqYSaTFA&amp;enc=AZMqFpXOhrPah48EqJryayNxW7zdmX3PLiqILv-j4ecQRyF1SOmc9hxnFJ0Lg7m_H6oFLE--T1Ios5n3UsHFrooN6Am-CSsxn2CSloN6qYDNPhEK1DgpBoPpxOmnu4p3GHfOBrFn-Bbsco2uCXNFON3e6vfJsjq535PFqRmuX6704Yd-BVghvz1XcnNKgtGwCrl12jYq-2edXnVsfrfQ7I5C&amp;s=1">http://www.sefkatdergisi.com/…/252-cibril-hadisi-ve-kader-u…</a><br />
•[14] Bekir Tatlı, A.g.e., s.257<br />
•[15] Kâdî İyâz, İkmâlu’l-Mu’lim, 1,204-205. Krş. Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, 1,203<br />
•[16] İbn Hacer, Fethu’l-bârî şerhu Sahîhi’l-Buhârî, c.1,s.93, Beyrut, 1379<br />
•[17] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslâm (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 47-49<br />
•[18] İbn Teymiye, Minhâcu’s-sünne, 1,106,107 (I-X, y.y., 1406)<br />
•[19] İbn Receb, Câmiu’l-ulûm, 1, 134-135.<br />
•[20] <a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fhaber.gazetevatan.com%2Fdin-adina-yapilan-kalpazanliklar%2F337967%2F4%2FYazarlar%2F31&amp;h=2AQHITB2kAQEOBH4JN6Z2ke1uYbRM1fH8AoWcxUmue27xLA&amp;enc=AZO0jNXm3wu680kzPTwzylsQXvymaUKWaR02-qXjFZ8l7237SxsxVK2EMy66ivgHquhGtkRRVirS9f_OT6iPCHChF-xyBCzHHa6pPCJGTBgzPu5Hlmq41EGyLfnhsVVnhD8ASRFixlouu3h3HQrK0XbAkQoqliJBOOhV-Jtm4TG7XjyGkXiJTsmFzskuxRuBegKIPZdFwLIYVEv0zNJwniV3&amp;s=1">http://haber.gazetevatan.com/din-adina-yapilan-kalpaza…/…/31</a><br />
•[21] Makalat-ı Kevserî<br />
•[22] Süleyman Ateş’in bu ve benzeri fikirlerin eleştirisi için Dr. Ebubekir Sifil hocamızın Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi (Rıhle Kitap) serisini tavsiye ediyoruz.<br />
•[23] Yrd. Doç. Dr. Bekir Tatlı, Modern Hadis Tenkit Üslûbu Üzerine-Cibril Hadisi<br />
•[24] Kırbaşoğlu, Alternatif Hadis Metodolojisi, s. 353-354, Ankara, 2000.<br />
•[25] Bekir Tatlı, A.g.e., s.252<br />
•[26] Ebû Dâvûd, Sünnet:17, no: 4692, 4691, 2/634; el-Hakim 286; el-Beyhakî 21391; et-Taberani, el-Evsat, 2494; el-Begavi, 1/78; İbn Asakir 19/62; İbn Ebi Asım 268</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/">Oryantalizm’in Hadis Usulüne Etkileri:Cibril Hadis Örneği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan&#8217;ın Sorumluluğu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-sorumlulugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-sorumlulugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jun 2016 17:56:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan'ın Sorumluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın sorumuluğu]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanda Seçme Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Nesil]]></category>
		<category><![CDATA[Sorumluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniden İnanmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5819</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her nesil,sırtında bütün bir geçmişin yükünü de taşımıştır. Bunun bilincinde ve sorumluluğunda olaydı,bu yük , ona tarihin bir şeref nişanı gibi takılmış arması olacaktı. Ama her zaman böyle olmamıştır. Bunalımlar, karışıklıklar, desiseler, entrikalar, bu yükü dayanılmaz bir ağırlık haline getirmiştir onun sırtında.Tarihin,mutlak çizgi üzerinde yürümesine karşı çıkmak isteyenler, bu yükü, insanın sırtına, âdeta bir zillet damgası olarak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-sorumlulugu/">İnsan’ın Sorumluluğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/10308_A-Rasim_ozdenoren314.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-11128 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/10308_A-Rasim_ozdenoren314-184x300.jpg" alt="yeniden-inanmak" width="215" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/10308_A-Rasim_ozdenoren314-184x300.jpg 184w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/10308_A-Rasim_ozdenoren314.jpg 270w" sizes="(max-width: 215px) 100vw, 215px" /></a></p>
<p>Her nesil,sırtında bütün bir geçmişin yükünü de taşımıştır. Bunun bilincinde ve sorumluluğunda olaydı,bu yük , ona tarihin bir şeref nişanı gibi takılmış arması olacaktı. Ama her zaman böyle <em>olmamıştır.</em> Bunalımlar, karışıklıklar, desiseler, entrikalar, bu yükü dayanılmaz bir ağırlık haline getirmiştir onun <em>sırtında.Tarihin,</em>mutlak çizgi üzerinde yürümesine <em>karşı çıkmak iste</em>yenler, bu yükü, insanın sırtına, âdeta bir zillet damgası olarak da, basmışlardır . İnsanın kulluk görevini yerine getirmesini engellemek istemişlerdir. İnsan,karanlık boşluklara yuvarlanmıştır, bir kasırga alıp, onu bir başka cehennem ülkeye götürmüştür.</p>
<p>İnsan,köle olmuştur, sömürmüştür, sömürülmüştür, zalimlerin en zalimi, mazlumların en mazlumu olmuştur. Bütün bunlar olmuştur. Tarihse, hep akıp gitmiştir, gitmektedir. Tarihte, daima bir Firavun, bir Nemrut, bir Ebu Cehil, kısaca, isim ve kılık değiştiren bir tiran mevcut olmuştur. İnsanlar, buzul ülkeleriyle ateş iklimler arasında gidip gelmiştir. Tarihin bu çizgisi daima karanlık bir kuşak halinde sürmüştür. Bu kuşağın karanlık çizgisi içinde kalan insan, seçme hakkını yitirmiştir. Sanki mukadder bir günah, onu bu çizgiye sokmuştur. Bileklerinde ve boyunlarında, bir vebali sürükleyip durmuşlardır. Onlar, bu ateş ülkesinde, &#8220;boyunlarında bükülü bir ip olduğu halde&#8221; sürüklenip dururlar.</p>
<p>Tarihin bu çizgisi, red ve inkâr çukurlarıyla, ateş vadileriyle uzanır. Ortalığı, simsiyah bir cehalet dumanı kaplamıştır. Yön, mesafe belirsizdir. Her duman aralısından bir iblis başı görünmektedir. İnsan neyi seçecektir? Daha başından böylesi bir vadiye düşen insan, seçimini ilk anda kaybetmiş demektir.</p>
<p>Ama umutsuzluğa yer <em>yok.</em></p>
<p>Çünkü tarihin ak çizgisi de, insanın var oluşuyla birlikte kendini devam ettirmektedir.Bu ak çizgide mutlak  mutlak hüküm ve mutlak düzen sapmadan kendi yolunda ilerlemektedir .Bu yol peygamberlerin haber verdiği yoldur. Orada her şey yerli yerindedir. İnanmak, bir bilinç işidir. İnsan bu bilinci bu sorumlul<em>uğu</em> onurla taşır. Kendisine buyrulan yöne dosdoğru  yürür. Boynunda bükülü bir ip değil, elinde mutlak yönü gösteren sımsıkı sarıldığı bir ip vardır çünkü.</p>
<p>Mutlak anlamda, insanın seçme hakkı hep var olmuştur. Seçim sîzindir. Seçim, insan tekine aittir. Tarihte, üçüncü bir yol daha yoktur. Kader insanları ve milletleri <em>hep</em> sınamıştır. İnsanlar ve milletler de, hep bu iki yoldan birini seçmişlerdir. Seçmişler ve, ya ateş vadisine doğru, ya altından ırmaklar akan ülkeye doğru. yol almışlardır.</p>
<p>Eğer yüreğinizde bir bulantı, kafanızda bir kuşku hissediyorsanız,varlığınızda bir rahatsızlık, çevrenizde bir huzursuzluk varsa kader sizi seçmeye çağırıyor demektir. Ya size uzatılan ipe sımsıkı sarılıp kurtulacak ya da boynunuzda bükülü bir iple ateş vadisinde dolaşmaya razı olacaksınız.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Rasim Özdenören &#8211; Yeniden İnanmak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-sorumlulugu/">İnsan’ın Sorumluluğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-sorumlulugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kader İle İnsan</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kader-ile-insan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kader-ile-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2015 15:46:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Allah emridir.]]></category>
		<category><![CDATA[Huzur]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür ve Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kader İle İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Kader ruhun huzurunu bulmasıdır.]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5642</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kader,ruhun huzurunu bulmasıdır. Gerçeğin olduğu gibi tanınmasıdır ka nunda kaderi okumak kabildir. Kadere tam imanı olmayan, kader sırrına kemâl halinde ermeyen insan, akan bir suya, hatta rüzgarla kımıldanan bir yaprağa bakarken onların dilini anlamaz, tabiatın tam sevgisine varamaz, varlığın sevgisinde selâmeti bulmaz. Onlar bedbaht ruhlardır. Eşyayı kader gözüyle görmeyenler varlığın sı­ğındığı Allah’ı anlayamazlar. Kaderde Tanrı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-ile-insan/">Kader İle İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kader,ruhun huzurunu bulmasıdır. Gerçeğin olduğu gibi tanınmasıdır ka nunda kaderi okumak kabildir. Kadere tam imanı olmayan, kader sırrına kemâl halinde ermeyen insan, akan bir suya, hatta rüzgarla kımıldanan bir yaprağa bakarken onların dilini anlamaz, tabiatın tam sevgisine varamaz, varlığın sevgisinde selâmeti bulmaz. Onlar bedbaht ruhlardır. Eşyayı kader gözüyle görmeyenler varlığın sı­ğındığı Allah’ı anlayamazlar. Kaderde Tanrı kuvvetini görmeyen­ler yıldızlan sabun köpüğünden yapılmış birer balon zanneden şaş­kınlara benzerler. Kader, insanı ve eşyayı idare eden aynı cevherdir.Kader ile insan iradesinin çatışma halinde olduğunu söyleyenler, kanun ve hürriyetin çatıştığını zannedenler gibi gafildirler. İhyanın ve olayların olduklarından başka türlü de olabileceklerini düşünmek, varlıkla yokluğu bir tutmaktır.</p>
<p>Kader, Allah emridir. Kaderi tanımamak, Allah&#8217;ın kainata hakimeyetini tanımamaktır, insan hareketlerinden başka bütün kainat­ta tabiat kanunları halinde Allah&#8217;ın emrini tanıyıp da insan hareketlerinde onu inkâr etmek, insanın kibrinden başka bir şey olmayan şaşkınlığıdır. Dağların, tepelerin veya bir küçük yaprağın niçin başka türlü değil de böyle yapılmış olmasını hiçbir insanın esen saymı­yoruz da kendi hareketlerimizin sahibi, hâkimi, yapıcısı ve değişti­ricisi bizmişiz gibi düşünüyoruz. Bunun sebebi bir damladan çıka­rak bir avuç toprağa kavuşan varlığımızın başka bir kudret tarafın­dan sürüklenip götürüldüğünü düşünemeyen, buna tahammül ede­meyen kibrimizin galebesidir. İnsan kibrin heykelidir. Aklını kullanan insan, kâinatın bir sahibi olduğuna inanabiliyor.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nurettin Topçu-Kültür ve Medeniyet</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-ile-insan/">Kader İle İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kader-ile-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
