<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İsrail | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/israil/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Nov 2023 07:57:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İsrail | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Filistin Meselesine Tarihsel ve Güncel Bir Bakış</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/filistin-meselesine-tarihsel-ve-guncel-bir-bakis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/filistin-meselesine-tarihsel-ve-guncel-bir-bakis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Nov 2023 07:47:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[İzzettin el-Kassam]]></category>
		<category><![CDATA[Berdal Aral]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Theodor Herzl’]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26649</guid>

					<description><![CDATA[<p>Röportaj: Sena Yığcı – Habip Genç Prof. Dr. Berdal Aral, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde ders vermektedir. Çalışma alanı Uluslararası Hukuk olan Aral’ın aynı zamanda Filistin-İsrail meselesi hakkında da birçok çalışması bulunmaktadır. Bu röportajda Filistin – İsrail meselesinin tarihi arka planı, uluslararası hukuka uygunluğu, süreç boyunca nelerin olduğu ve bundan sonraki süreçte bizi neler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filistin-meselesine-tarihsel-ve-guncel-bir-bakis/">Filistin Meselesine Tarihsel ve Güncel Bir Bakış</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="entry-title"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1.jpeg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26650 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1-300x225.jpeg" alt="" width="357" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1-300x225.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1-600x450.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1-360x270.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1.jpeg 768w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a></h1>
<p><em><strong>Röportaj: Sena Yığcı – Habip Genç</strong></em></p>
<blockquote><p><strong>Prof. Dr. Berdal Aral</strong>, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde ders vermektedir. Çalışma alanı Uluslararası Hukuk olan Aral’ın aynı zamanda Filistin-İsrail meselesi hakkında da birçok çalışması bulunmaktadır.<br />
Bu röportajda Filistin – İsrail meselesinin tarihi arka planı, uluslararası hukuka uygunluğu, süreç boyunca nelerin olduğu ve bundan sonraki süreçte bizi neler beklediği üzerinde durulmuştur.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><em><strong>Filistin topraklarını gasp eden İsrail’in, gasp ve kuruluş sürecini anlatabilir misiniz?</strong></em></li>
</ul>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img decoding="async" class="wp-image-7095 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-300x300.png" sizes="(max-width: 150px) 100vw, 150px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-300x300.png 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-1024x1024.png 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-150x150.png 150w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-768x768.png 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-1536x1536.png 1536w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-1200x1200.png 1200w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-600x600.png 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-730x730.png 730w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda.png 1920w" alt="" width="150" height="150" /><figcaption><strong><em><sub>İngiltere’nin Filistin Mandası<br />
arması</sub></em> <em><sub>(1920-1948)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>İsrail, Filistin’de sömürgeci, yerleşik bir devlettir. Siyonistler kendilerine ait olmayan toprağı işgal etmişler ve buraya sömürgeci yerleşimciler olarak yerleşmişlerdir. İsrail diye bir coğrafya yoktur ama İsrail diye bir devlet inşa edildi. Bunun inşası da İngiltere tarafından yapıldı. 1917 <em>Balfour Deklarasyonu</em>, Yahudiler için uluslararası güç kurma projesidir. Bu projeyi hayata geçirmek için İngilizler büyük bir çaba göstermişlerdir.</p>
<p>İngilizler 1917’de Filistin topraklarını işgal etmiştir. 1917-1922 yılları arasında Filistin’i muharip işgalci olarak yönetmiştir. 1922-1948 arası ise manda yönetimine geçilmiştir. Manda yönetiminde egemenlik devri söz konusu değil, İngilizlerin burada sadece yönetim hakkı vardır. Ama buna rağmen başkalarına ait toprakları, üçüncü bir halka peşkeş çekme hakkını kendilerinde gördüler. Bu ise uluslararası hukuka aykırıdır. Ayrıca manda rejimlerine ilişkin Milletler Cemiyeti sözleşmesinin 22. Maddesine göre Türk İmparatorluğunun (Osmanlı için) çekildiği topraklarda yaşayan Arap çoğunluğun yaşadığı yerde manda rejimleri kurulacaktır. Bu manda rejimleri çerçevesinde mandater devlet, burada ekonomik, sosyal, siyasi birtakım gelişimler sağlayacaktır. Oradaki halkı bağımsızlığa hazırlayacaktır. Belli bir zaman sonra o topraklar bağımsız olacaktır.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized"><img decoding="async" class="wp-image-7096 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Palest_against_british-300x188.gif" alt="" width="280" height="175" /><figcaption><strong><em><sub>İngilizlere karşı savaşan Filistinliler</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Buna rağmen İngiltere, halkın çoğunluğu (<a>%93</a>’ü) Arap olmasına rağmen orada çok küçük bir azınlık oluşturan Yahudiler için uluslararası güç projesini hayata geçirmeye çalışmış ve manda yönetimi boyunca sürekli Yahudi göçünü teşvik etmiş, sürekli onların önünü açmış, toprak alımlarını desteklemiş ve Yahudi ajansının siyasi, ekonomik, kültürel faaliyetlerini desteklemiştir. İbranice orada resmi dillerden birisi olmuştur. <strong><em>Tabi bu süreçte Araplar sürekli direnmiş, mücadele etmiş ve ayrıca arazi de satmamışlardır.</em></strong> İngiltere bu bölgeye ilişkin planlarını hayata geçirememiştir. Amacı aslında belli bir süre sonra burada, Araplardan ve Yahudilerden oluşan bir federasyon kurmaktı. Fakat bunun da gerçekleşmeyeceği anlaşıldı. Bu üç nedenden dolayı gerçekleşmeyecekti:</p>
<p>1) Araplar haklı olarak Yahudi göçüne karşıydılar. Çünkü, Yahudiler oraya yaşamak için değil devlet kurmak için gelen ve Arapları oradan atmak isteyen bir topluluktu.</p>
<p>2) Yahudiler de Arapları istemediler çünkü onlar “bu topraklar bize vadedilmiştir” (<em>arz-ı mevud</em>) diyorlardı.</p>
<p>3)Taraflar arasında sürekli çatışmalar vardı.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Manda yönetiminde egemenlik devri söz konusu değil, İngilizlerin burada sadece yönetim hakkı vardır. Ama buna rağmen başkalarına ait toprakları, üçüncü bir halka peşkeş çekme hakkını kendilerinde gördüler. Bu ise uluslararası hukuka aykırıdır.</em></cite></p></blockquote>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7097 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/izzeddin-el-kassam-300x200.jpeg" sizes="(max-width: 246px) 100vw, 246px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/izzeddin-el-kassam-300x200.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/izzeddin-el-kassam-600x400.jpeg 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/izzeddin-el-kassam.jpeg 670w" alt="" width="246" height="164" /><figcaption><strong><em><sub>İzzettin el-Kassam (1882-1935)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Bu süreçte <em>Haganah</em>, <em>Irgun</em> gibi Siyonist terör çeteleri kuruldu. Bu çeteler sürekli olarak Arap köylerine ve başka Arap hedeflerine saldırıyorlardı. İngilizler ise bunları sürekli kolluyorlardı. Ancak, Arapların dışardan silah getirmelerine mâni oluyor, Arap liderlerini ya hapse atıyor ya da öldürüyorlardı. <em>İzzettin El-Kassam</em>’da öldürülen liderlerden biridir.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7098 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Ks%CC%A7ng-david-300x298.jpeg" sizes="(max-width: 247px) 100vw, 247px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kşng-david-300x298.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kşng-david-150x150.jpeg 150w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kşng-david-600x600.jpeg 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kşng-david.jpeg 672w" alt="" width="257" height="255" /><figcaption><strong><em><sub>King David Otel Bombalanması (1946)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>II. Dünya Savaşı sırasında Siyonist çeteler bu defa İngiltere’yi hedef almaya başladı. Çünkü İngilizler, II. Dünya Savaşı’na giden süreçte artık Yahudileri desteklememe, Yahudi göçünü ve Yahudilerin askeri faaliyetlerini sınırlandırma kararı aldılar. İngilizler bu kararı Arapları sevdiklerinden değil, II. Dünya savaşı sırasında Araplara ihtiyaçları olduğundan aldı. Çünkü topraklarını, petrol kaynaklarını kullanacaklardı. Bu sebeplerden ötürü Siyonist terör çeteleri İngiltere’yi hedef aldı ve 1946’da Kudüs’te yer alan King David Otelinde birçok bürokrat, polis ve askeri öldürdüler. Bu süreçte ABD İngiltere’nin Yahudi göçünü sınırlandırmasını eleştiriyordu. İşin garip tarafı, Avrupa’daki mağdur Yahudileri, ABD, kendi topraklarına kabul etmiyordu.</p>
<p>“<em><strong>Siyonistlerin hiçbir zaman Araplarla beraber yaşama düşüncesi yoktu.</strong></em>“</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7099 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/israil-basbakani-naftali-bennett-aa-1627588-300x169.jpg" sizes="(max-width: 243px) 100vw, 243px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/israil-basbakani-naftali-bennett-aa-1627588-300x169.jpg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/israil-basbakani-naftali-bennett-aa-1627588-1024x576.jpg 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/israil-basbakani-naftali-bennett-aa-1627588-768x432.jpg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/israil-basbakani-naftali-bennett-aa-1627588.jpg 1280w" alt="" width="261" height="147" /><figcaption><strong><em><sub>Naftali Bennet (İsrail Eski Başbakanı)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Oralar tamamen Araplardan temizlenerek, tamamı Yahudilerden oluşan bir toplum kurmak istediler. Bugün Netanyahu için Hitlerdir, faşisttir diyorlar, mesele Netanyahu değil. Siyonizm her zaman böyleydi. Siyonistlerin en ılımlı liderleri bile Arapların katliamını desteklemiş, Araplarla beraber yaşama düşüncesini hiçbir zaman gündeme getirmemişlerdir. Mesela eski İsrail başbakanı Naftali Bennett’e bir muhabir Gazze ile ilgili bir soru sordu ve Bennett sinirlenerek <strong><em>“Bana Gazze ile ilgili soru sorma, biz Gazze’yi yok edeceğiz.”</em></strong> dedi. Dolayısıyla ortada, normal insani anlayışla tanımlanamayacak bir kitle, topluluk var. Bu topluluk Siyonistler ve onların bir devleti var. <strong><em>Meseleyi sadece Netanyahu’ya yani bir kişiye indirgerseniz, büyük bir yanılgı içerisine düşersiniz.</em></strong> Bunu bütün olarak değerlendirilmek gerekir. Yani ortada büyük bir Siyonizm sorunu var.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Bugün Netanyahu için Hitlerdir, faşisttir diyorlar, mesele Netanyahu değil. Siyonizm her zaman böyleydi. Siyonistlerin en ılımlı liderleri bile Arapların katliamını desteklemiş, Araplarla beraber yaşama düşüncesini hiçbir zaman gündeme getirmemişlerdir.</em></cite></p></blockquote>
<p>1947 yılına gelindiğinde artık İngiltere, bölgedeki çatışmaları engelleyemeyen, bürokratları öldürülen ve bu bölgede ekonomik beklentisi kalmayan bir devlet haline gelmiştir. Tabii bir taraftan da ABD sürekli İngiltere’yi sıkıştırıyordu. Bunun üzerine İngiltere bölgeden çekilmeye karar verdi ve bu saatli bombayı BM Genel Kurulu’nun kucağına bıraktı. O zaman Batılı devletler hakim pozisyondaydı ve 29 Kasım 1947 yılında alınan 181 sayılı karar çerçevesinde, Genel Kurul Filistin için taksim kararı verdi. <em><strong>Bölgedeki Filistinliler nüfusun üçte ikisini oluşturdukları halde Filistinlilere toprakların yüzde kırk üç buçuğu bırakılırken, nüfusun üçte biri olan Yahudilere ise toprakların yüzde elli altı buçuğu bırakıldı.</strong></em> Kudüs de uluslararası şehir statüsüne konuldu.</p>
<p>Araplar, Filistinliler bunu kabul etmedi. Siyonistler de pek memnun olmadı, çünkü toprakların hepsi bize ait olmalı diyorlardı, ama en nihayetinde kabul ettiler. 1947 Taksim Kararı uluslararası hukuk açısından çok problemlidir. Bunun üç nedeni var:</p>
<p>1) BM Genel Kurul’u devlet kuramaz,</p>
<p>2) Bağlayıcı karar yetkisi yoktur,</p>
<p>3) 181 sayılı taksim kararı alınmadan önce ABD birçok devleti tehdit etmiştir.</p>
<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7100 tie-appear aligncenter" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-taksim-751x1024.jpeg" sizes="(max-width: 563px) 100vw, 563px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-taksim-751x1024.jpeg 751w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-taksim-220x300.jpeg 220w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-taksim-768x1047.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-taksim.jpeg 900w" alt="" width="333" height="454" /><figcaption><em><sub><strong>1947 Filistin taksim kararı</strong></sub></em></figcaption></figure>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized">
<figure id="attachment_7102" class="wp-caption alignnone" aria-describedby="caption-attachment-7102"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7102 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/herzl-237x300.jpeg" sizes="(max-width: 196px) 100vw, 196px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/herzl-237x300.jpeg 237w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/herzl.jpeg 440w" alt="" width="196" height="248" /><figcaption id="caption-attachment-7102" class="wp-caption-text"><strong><em>Theodor Herzl Filistin kıyılarına yanaşan bir gemideyken (1898)</em></strong></figcaption></figure>
</figure>
</div>
<p>14 Mayıs 1948’de İngiltere oradan çekildi ve çekildikten sonra Siyonistler İsrail devletini kurdular. Devlet kurulunca zaten 1947 Taksim Planı’ndan sonra daha da yoğunlaşan, Arapları hedef alan etnik temizlik, köy ve kasaba baskınları gerçekleştirildi. Bunun üzerine tepki veren Arap halkları sokaklara çıktı. Fakat o dönemde güçlü bir Arap devleti yoktu çünkü ya manda rejimlerinden yeni çıkmışlardı ya da hala çıkmayanlar vardı.</p>
<p>Arap yöneticilerin büyük bir kısmı İngiliz ve Fransızlar tarafından getirilmişti. Bunlar genellikle halkın istemediği insanlardı. Ancak halkın tepkisinden ötürü 1945 yılında kurulmuş olan Arap Birliği adı verilen örgüt bünyesinde askerler bir araya getirilip, Filistin’e gönderildiler. Fakat bir araya getirilen askerlerin eğitim düzeyi çok düşük, silahları uyduruk ve askeri manevra tecrübeleri yok. Buna karşılık birçok Siyonist I. ve II. Dünya Savaşlarında İngilizlerle beraber savaşmışlardır. Özellikle I. Dünya Savaşında Osmanlı’ya karşı İngilizlere istihbari görevler yapmışlardır. Arap askerlerinin silahlarının basit olmasının karşısında Siyonistlerin silahları moderndi. Çünkü hem ABD hem Avrupa hem de Sovyetler özellikle de Çekoslovakya destek veriyordu. <em><strong>Sovyetlerin Siyonistleri destekleme sebebi, Siyonistlerin önemli bir kısmının sosyalist dünya görüşü olan ateistler olmalarıdır </strong></em>(<em>Eşkenazi Yahudileri, Doğu Avrupa Yahudileri</em>). 20. yüzyılın başında aralarında <em>Thedor Herzl</em>’in de bulunduğu Siyonist bir grup Kudüs’ü ziyaret ediyorlar. Orada yaşayan dindar Yahudiler Siyonistlerden hazzetmiyor. Hatta Siyonistler, devlet kuracaklarını söylediklerinde tepki gösteren Yahudileri “Araplaşmış” olarak görmektedirler.</p>
<p>Sonuçta savaşı İsrail kazandı. İsrail, <em>BM Taksim Kararıyla</em> Filistin’e bırakılan %43,5 olan toprağın yaklaşık yarısını da savaşta ele geçirdi. Bu toprak kazanımları uluslararası hukuka uygun değil. Çünkü II. Dünya Savaşından sonra oluşan BM düzeni, askeri güç kullanım yoluyla toprak kazanmayı yasaklıyor.  İsrail ele geçirdiği işgal topraklarını hızlı bir şekilde Yahudileştirdi. Buna karşı BM hiçbir tepki vermedi. BM’nin tepki vermemesi İsrail’i haklı yapmıyor.</p>
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7104 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/birlesmis-milletler-1947-filistin-i-taksim-plani-ve-tu-rkiye.jpeg" sizes="(max-width: 650px) 100vw, 650px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/birlesmis-milletler-1947-filistin-i-taksim-plani-ve-tu-rkiye.jpeg 650w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/birlesmis-milletler-1947-filistin-i-taksim-plani-ve-tu-rkiye-300x166.jpeg 300w" alt="" width="484" height="268" /><figcaption><em><sub><strong>Süreç içinde işgalin haritası</strong></sub></em></figcaption></figure>
<p>1967’ye gelindiğinde <strong><em>Altı Gün Savaşlarıyla</em></strong> İsrail, bütün Arap gruplarını yenilgiye uğrattı. Bu savaştan sonra Filistin diye bir yer kalmadı. Bu savaştan sonra BM Filistin meselesini bir ulusal mesele, self determinasyon meselesi olarak görmeye başladı. BM neden Filistin meselesini 1967’den sonra self determinasyon meselesi olarak görmeye başlıyor da öncesinde görmüyor? Bunun iki nedeni var:</p>
<p>1) BM Genel Kurulunda Batılı devletler çoğunluk durumunda. Çünkü Müslüman ülkelerin önemli bir kısmı sömürge yönetimi altında, sadece birkaçı bağımsız durumdalar. Afrika, o dönem için zaten sömürge altında. Latin ve Orta Amerika’da da Amerikancı yönetimler var. Çin devletini de BM’de milliyetçi yönetim temsil ediyor; 1949’da iktidara gelen komünist yönetim, ABD’nin Güvenlik Konseyi’ndeki vetosu nedeniyle Çin BM’de temsil hakkından mahrum bırakılıyor.</p>
<p>2)İsrail Filistin’in tamamını 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda yutunca BM tepki vermek gerektiğini düşünüyor.</p>
<blockquote class="wp-block-quote is-style-default"><p><cite><em>20. yüzyılın başında aralarında Thedor Herzl’in de bulunduğu Siyonist bir grup Kudüs’ü ziyaret ediyorlar. Orada yaşayan dindar Yahudiler Siyonistlerden hazzetmiyor. Hatta Siyonistler, devlet kuracaklarını söylediklerinde tepki gösteren Yahudileri “Araplaşmış” olarak görmektedirler.</em></cite></p></blockquote>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7106 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/yaser-arafat-300x169.webp" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/yaser-arafat-300x169.webp 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/yaser-arafat-1024x576.webp 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/yaser-arafat-768x432.webp 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/yaser-arafat.webp 1280w" alt="" width="286" height="161" /><figcaption><strong><em><sub>Yaser Arafat (Ebu Ammar) / 1929-2004</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>BM’nin, Filistin’in self determinasyon hakkını tanımasıyla birlikte, birçok ülke Filistin’in self determinasyon hakkını tanımaya başladı. 1964’te <strong><em>Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)</em></strong> kuruldu ve 1969’da Yaser Arafat FKÖ’nün başına geçti. İsrail’e karşı Mısır’dan, Ürdün’den silahlı eylemler yapıldı ama buna karşı İsrail, her zaman orantısız bir güç kullandı.</p>
<p>Sömürgecilerin sömürge yönetimi altında yaşayan halklara bakış açısından hiçbir farkı yok İsrail’in. İsrail sömürgeci bir devlettir. Sömürgeciler, sömürdükleri halkla asla kendilerini bir görmezler. İsrail, hiçbir zaman ne Filistin’i ne de komşu ülkeleri muhatap almadı. Savaş esirlerini çok zaman öldürmüştür. İsrail’in yaptığı katliamları anlatmaya zamanımız yetmez.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7114 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada-300x200.webp" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada-300x200.webp 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada.webp 540w" alt="" width="300" height="200" /><figcaption><strong><em><sub>I. İntifada (1987)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>1987’de I. İntifada başladı. I. İntifadanın ivmesiyle <strong><em>1988’de Filistin Ulusal Konseyi, Filistin Devleti’ni kurduğunu ilan etti. </em></strong>Ve anlaşıldı ki Filistin mücadelesi bundan sonra 1967 sınırlarına yoğunlaşacak. Yani Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze (1948-49’da <a>%43</a>’lük toprak parçasının <a>%21</a>’i gitmişti.). Bugün Filistin yüzde yirmi ikilik bir toprak parçası üzerinde ve bu yüzde yirmi ikilik toprakta da çok sayıda işgalci yerleşimci Yahudiler bulunuyor.</p>
<p>Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te sekiz yüz bin Yahudi yaşıyor. Ne yapacaksınız bunları? Batı Şeria şu anda hep birbirinden kopuk kantonlardan oluşuyor. İki devletli çözüm saçma sapan bir şey. Çünkü şu anda <strong><em>Filistin diye bir yer yok. Bölük pörçük kantonlardan başka bir şey yok.</em></strong> Zaten kantonvari siyasi yapıları devlet olarak görmek mümkün değil. Nitekim 1970’li ve 80’li yıllarda BM Genel Kurul’u ve BM Güvenlik Konseyi bunu kınayan kararlar aldı. Benim görüşüm şu: <em><strong>İsrail denen devlet yok olmadıkça Müslümanlara rahat yok.</strong></em> Çünkü bu devlet yasadışıdır, işgalcidir, sömürgecidir, ırkçıdır ve hiçbir zaman Filistinlilerle barış yapmak istememiştir. Biz buna tek kelimeyle, savaş makinesi diyebiliriz. İsrail, dünyada sınırları belli olmayan tek devlettir. O yüzden İsrail sorunu çözülmedikçe, Filistin sorunu çözülemez. Geçenlerde J. Biden şöyle bir söz söyledi: “Eğer İsrail olmasaydı, biz Amerika’nın çıkarları için bir İsrail yaratırdık.” İnanılmaz bir söz bu; her şeyi itiraf ediyor. İsrail’i küresel hegemonik sistemden ayırmak mümkün değil. Eğer küresel hegemonik sistemi imha etmek istiyorsak, öncelikle İsrail sorununu çözmemiz gerekiyor. Bu da tüm ümmetin hatta tüm insanlığın meselesidir. Ama tabii burada Filistinlilerin yanı sıra özellikle İslam dünyasının daha çok mücadele etmesi gerekiyor.</p>
<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7108 tie-appear" src="http://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada.-1024x679.jpeg" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada.-1024x679.jpeg 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada.-300x199.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada.-768x509.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada..jpeg 1200w" alt="" width="530" height="351" /><figcaption><em><sub><strong>I. İntifada (1987)</strong></sub></em></figcaption></figure>
<figure class="wp-block-pullquote">
<blockquote><p><em>İsrail, her zaman orantısız bir güç kullandı. Sömürgecilerin sömürge yönetimi altında yaşayan halklara bakış açısından hiçbir farkı yok İsrail’in. İsrail sömürgeci bir devlettir. Sömürgeciler, sömürdükleri halkla asla kendilerini bir görmezler. İsrail, hiçbir zaman ne Filistin’i ne de komşu ülkeleri muhatap aldı. Savaş esirlerini çok zaman öldürmüştür. İsrail’in yaptığı katliamları anlatmaya zamanımız yetmez.</em></p></blockquote>
</figure>
<ul>
<li><em><strong>Mevcut durumda küresel birtakım sistemin içerisindeyken Müslümanların hem sisteme hem Filistin meselesine hem de beraberinde gelen diğer sorunlara uzun vadede sunacağı çözümler nelerdir ya da neler olmalıdır?</strong></em></li>
</ul>
<p>Öncelikle Filistin meselesini doğru tanımlamamız gerektiğini düşünüyorum. Biz Müslümanların kendine özgü tanımları yok ne yazık ki. Filistin sorununu nasıl kavramsallaştırmamız gerektiği, sorunun kaynağını nasıl ortaya koymamız gerektiği ve nasıl bir çözüm getirmemiz gerektiği konusunda İslam dünyasının özerk bir anlayışı yok. Bu konuda farklı düşünenler vardır mesela İran bunun bir örneğidir. Fakat büyük çoğunluğu, Türkiye de dahil olmak üzere, <em>BM Genel Kurulunun</em> hatta <em>Güvenlik Konseyi</em>’nin bile meseleye bakış açısını içselleştirmiş durumdalar. Ne diyorlar, aynen <em>Genel Kurulun</em> dediği gibi aynen <em>Güvenlik Konseyi’nin</em> dediği gibi.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7117 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/bm-242.gif" alt="" width="207" height="155" /><figcaption><strong><em><sub>BM 22 Kasım 1967 toplantısı</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Güvenlik Konseyinin 1967 Savaşından sonra aldığı bir karar var ondan bahsetmedim. 242 sayılı güvenlik konseyi kararı, ABD’nin veto etmediği bir karar bu. Orada <strong><em>İsrail’in son işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini</em></strong> söylüyor. Dolayısıyla hem <em>Genel Kurul</em> hem <em>Güvenlik Konseyi’nin</em> 67 sınırları konusunda aşağı yukarı ittifak ettiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Sistem içindeki öne çıkan güçlerin ve genel kurulun yaklaşımı bu yönde. Ama bu İslam dünyasının kendi özerk yaklaşımının da böyle olacağı anlamına gelmez. Ne yazık ki İslam dünyası o kadar özgüvensiz, ciddiyetsiz ve paramparça ki bu söylemi alıp içselleştirmiş durumdalar. Yani sadece 67 sınırlarına atıf yapıyorlar, bundan vazgeçmeleri gerekiyor. Bana göre yeni bir paradigmaya ihtiyaç var o da İsrail’in sömürgeci yerleşik bir devlet olduğunu kabul edip, aslında daha baştan itibaren bu yapılanın gayrimeşru olduğunu kabul edip buna ilişkin topyekûn bir mücadele gerekiyor bence.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7119 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/cezayir-fr-300x300.jpeg" sizes="(max-width: 238px) 100vw, 238px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/cezayir-fr-300x300.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/cezayir-fr-150x150.jpeg 150w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/cezayir-fr-600x600.jpeg 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/cezayir-fr.jpeg 640w" alt="" width="238" height="238" /><figcaption><strong><em><sub>1962 Cezayir-Fransa Savaşı</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Filistin’in bütünüyle özgürleştirilmesi gerekiyor. Benim burada önerdiğim paradigma Cezayir paradigması aslında. Cezayir nasıl ki Fransa’ya karşı çok uzun bir milli mücadele verdiyse 54-62 arası… ve biliyorsunuz Fransa Cezayir’i sadece işgal etmedi aynı zamanda orada yerleşimci bir devletti yani İsrail – Filistin meselesine çok benziyor bu. 1960’lı yıllarda iki milyon kadar Fransız Cezayir’de yaşıyordu, ki Cezayir nüfusu o zaman on milyon civarındaydı, nüfusun yüzde yirmisi Fransız’dı ve bunların her türlü imtiyazları vardı. Peki, ne oldu? Cezayir bütün bu mücadele sürecinde Fransa’nın bütün aldatma taktiklerine rağmen sahte barış söylemlerine rağmen sonuna kadar Cezayir’in özgürleşmesi için mücadele verdi. Cezayir bunu yaptı.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Ne yazık ki İslam dünyası o kadar özgüvensiz, ciddiyetsiz ve paramparça ki bu söylemi alıp içselleştirmiş durumdalar. Yani sadece 67 sınırlarına atıf yapıyorlar, bundan vazgeçmeleri gerekiyor.</em></cite></p></blockquote>
<p>“<em><strong>Bence asıl yapılması gereken bütün Filistin’in özgürleştirilmesidir.</strong></em>“</p>
<p>Tabii ki şurada gerçekçi olmak gerekirse İslam dünyası liderlerinin büyük çoğunluğu zaten halklarının seçtiği insanlar değil. Bu azınlık değişimlerinin çoğu otoriter. Böyle bir yaklaşım geliştirmesini beklemek belki biraz iyimserlik olur lakin bunun olması için halklarla barışık olan ve özgür seçimlerle ekrana gelen yönetimlerin İslam dünyasında çoğunlukta olması gerekir.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7121 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/OIC-300x169.jpeg" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/OIC-300x169.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/OIC-768x432.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/OIC.jpeg 864w" alt="" width="300" height="169" /><figcaption><strong><em><sub>İİT Üye Ülkeleri</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Kısa vadede ne yapılabilir diye sorarsak bu da mutlaka <em>İslam İşbirliği Teşkilatının</em> (İİT/OIC) bir an önce toplanıp İsrail’e karşı topyekûn ambargo kararı alması gerektiğini düşünüyorum. Ekonomik, askeri, siyasi, kültürel, eğitimsel, sportif her türlü ilişkinin tümden ortadan kaldırıldığı bir karar çıkması gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>Yine <em>İslam İş Birliği Teşkilatının BM Genel Kurul</em> bünyesinde büyük çoğunluğun İsrail’e karşı bir ambargo kararını tavsiye etmesi için çaba göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca <em>Afrika Birliği Örgütü’nün</em> (AÖB), Güneydoğu Asya ülkelerinin, <em>Şanghay İşbirliği Örgütü’nün</em> (ŞİÖ) ve <em>Bağımsız Devletler Örgütü’nün</em> (BDT) bu bağlamda İsrail’e topyekûn ambargo kararı alınması konusunda harekete geçmesi gerekiyor. Filistin’e de her türlü desteği vermeleri gerekiyor. Çünkü Filistin toprakları işgal altındadır, işgal altına olan halkların da meşru müdafaa hakkı vardır. Filistin’in devlet olmasını kabul etmeseniz bile -ki devlettir- o zaman dersiniz ki Filistin, self determinasyon hakkına sahip işgal altında bir halktır ve her halkın direnme hakkı vardır.</p>
<p>Nereden bakarsanız bakın İslam dünyasının Filistin’e askeri destek dahil olmak üzere; istihbari destek, lojistik destek, siyasi destek, ekonomik destek, her türlü desteği vermeleri mümkündür. Çünkü Filistin işgal altında olan bir toprak parçasıdır. Meşru müdafaa hakkı vardır ve bu hak sadece bireysel değildir aynı zamanda müşterektir. Dolayısıyla başka ülkeler rahatlıkla İsrail’e karşı Filistin’le birlikte mücadele edebilirler. Bu yasaldır, uluslararası hukuka uygundur.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Filistin’e de her türlü desteği vermeleri gerekiyor. Çünkü Filistin toprakları işgal altındadır, işgal altına olan halkların da meşru müdafaa hakkı vardır. Filistin’in devlet olmasını kabul etmeseniz bile -ki devlettir- o zaman dersiniz ki Filistin, self determinasyon hakkına sahip işgal altında bir halktır ve her halkın direnme hakkı vardır.</em></cite></p></blockquote>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7124 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-300x168.jpg" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-300x168.jpg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim.jpg 564w" alt="" width="300" height="168" /><figcaption><strong><em><sub>2023 İsrail’in devam ettiği Soykırım</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>İslam dünyasının bütün bunları düşünmesi, artık kınama kararlarından vazgeçmesi gerekiyor. Kınama kararları İsrail’i geri döndürmeyecek. Bunun dışında bölgeye barış gücü askerlerinin gönderilmesi de bir proje olarak gündeme getirilebilir. Anladığım kadarıyla Türkiye böyle bir projenin öncülerinden bir tanesi. Sonuç olarak Filistin’in değil İsrail’in bir sorun olduğunu görerek İsrail’e karşı topyekûn uzun vadeli mücadele yapılması gerektiğini yeni bir paradigma olarak kabul etmeleri gerekiyor.</p>
<p>Bu anlamda <em><strong>İsrail’le normal ilişki kurmak, birtakım anlaşmalar imzalamak kesinlikle Filistin davasını baltalayacaktır ve İsrail’in bir tür normal devlet statüsü kazanmasını sağlayacaktır.</strong></em> İsrail şu anda artık dünyanın büyük çoğunluğunda soykırımcı ve savaş suçu işleyen bir devlet statüsüne doğru gidiyor. Bizim soğuk savaş döneminde Afrika’ya karşı uygulandığını gördüğümüz tecrit, boykot, izolasyon, küresel sınırda dışlanma politikalarının mutlaka İsrail’e de uygulanması gerekiyor. Umarım İslam dünyası ve İslami örgütler bu konuda farklı paradigma geliştirebilirler bundan sonra.</p>
<ul>
<li><em><strong>1973 yılında Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşında Arap ülkeler, İsrail’i destekleyen ülkelerin petrol vanalarını kapattı ve “petrol krizi” denen büyük bir krize yol açtı. Dün bunu yapıp ABD ve Avrupa’yı karşısına alabilen Arap ülkelerini, bugün aynı şeyi yapmaktan alıkoyan nedir?  </strong></em></li>
</ul>
<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7125 tie-appear aligncenter" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-891x1024.png" sizes="(max-width: 668px) 100vw, 668px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-891x1024.png 891w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-261x300.png 261w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-768x882.png 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-1337x1536.png 1337w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-1782x2048.png 1782w" alt="" width="322" height="369" /><figcaption><em><sub><strong>İsrail tankları Süveyş Kanalı’nı geçiyor. Golan Tepeleri üzerinde uçan Mirage V savaş uçağının İsrail Nesher varyantı. Sina Yarımadası’nda İsrail askeri. İsrail askerleri yaralı personeli tahliyesi. Sina Yarımadası’ndaki eski bir İsrail konumunda Mısır bayrağını yükselten Mısır birlikleri. Enver Sedat portresi olan Mısır askerleri</strong></sub></em></figcaption></figure>
<p>Müslüman ülkeler özellikle Arap yönetimler şu anda halklarının büyük baskısı altındalar. Hepsi sokaktalar ve eminim ki hepsi ülkelerinin bir şeyler yapmasını istiyorlar. Mesela Suudi Arabistan normalleşmeyle alakalı İsrail’le görüşmeye son verdi, vermek zorunda kaldı. Suudi Arabistan’ın başındaki yönetim iş birlikçi bir yönetimdir, Filistin halkını asla desteklemez, Hamas’tan da nefret eder dolayısıyla bu davanın da bir parçası falan değil. Ama o bile İsrail’i kınadı, Hamas’ı kınamadı.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7127 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Selman-300x157.jpeg" sizes="(max-width: 264px) 100vw, 264px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Selman-300x157.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Selman-1024x536.jpeg 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Selman-768x402.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Selman.jpeg 1200w" alt="" width="264" height="138" /><figcaption><strong><em><sub>Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Şu anda Arap ülkelerindeki yönetimlerin çoğu otoriter ve iş birlikçi rejimler. Ama geldiğimiz şu noktadan itibaren Arap sokakları hareketlenmiş durumda. Dolayısıyla kendi halkı tarafından alaşağı edilmekten korkan yönetimler bunu engellemek için birtakım sembolik adımlar atmaya çalışabilirler. Eğer İsrail devam ederse zaman içinde bu daha da tırmanabilir bir süreç. Eğer Türkiye, İran gibi ülkeler aktif taraf olurlarsa, ambargo kararı alınması için teşvikte bulunurlarsa o zaman onlar da bunların peşinden gitmek zorunda kalabilirler.</p>
<p>1973’te İsrail’i destekleyen Japonlara ve batılı güçlere karşı ambargo uygulayan Arap dünyası, petrol bağlamında, bugün bunu çok rahat yapabilir. Ama burada muhtemelen şuna dikkat edeceklerdir: Biz bizim iktidarımızın alaşağı edilmesini istemiyoruz. Bu iktidar Amerika’ya ve İsrail’e bağımlılık içindeler. Ama eğer ki hareketsiz kalmaları halinde halk tarafından alaşağı edilme ihtimalleri yüksekse o zaman mecburen birtakım adımlar atarlar. Atmazlarsa alaşağı edilme ihtimalleri var bu da ister istemez yeni bir Arap baharını getirebilir. Çünkü Arap dünyası Filistin konusunda çok hassastır. Ama burada vurgulanması gereken sadece Filistin değil <em>Mescid-i Aksa</em> da kritik noktadadır.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7128 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-300x199.jpeg" sizes="(max-width: 249px) 100vw, 249px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-300x199.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-1024x680.jpeg 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-768x510.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-1536x1020.jpeg 1536w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-1200x800.jpeg 1200w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-600x400.jpeg 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa.jpeg 2048w" alt="" width="249" height="165" /></figure>
</div>
<p>Dolayısıyla ortada büyük bir zulüm var ve şimdi henüz bir adım atılmamış gibi görünüyor ama mesela bölgeye bir ambargo kararı uygulanması konusunda karar alınmasın diye sesini çıkaran yok. Korkuyorlar çünkü böyle öne çıkmak istemiyorlar. “Aman alınmasın” derlerse bu defa maskeleri düşmüş olur. Şu anda benim kanaatim yaptırımlar konusunda Türkiye, İran, Malezya, Endonezya gibi ülkeler öne çıkarlarsa bir şey yapılması konusunda muhtemelen daha statükocu daha azınlık rejimlere sahip olan, batıyla özel ilişki kurmuş olan otoriter rejimler de kendi menfaatleri için bunların peşinden gitmek zorunda kalabilir.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7133 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysas%CC%A7-300x200.jpeg" sizes="(max-width: 276px) 100vw, 276px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş-300x200.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş-1024x682.jpeg 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş-768x511.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş-1200x800.jpeg 1200w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş-600x400.jpeg 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş.jpeg 1368w" alt="" width="311" height="207" /><figcaption><strong><em><sub>Kral </sub></em><sub><i>Faysal bin Abdülaziz el-Suud</i></sub> <em><sub>(1906-1975)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Süreç henüz bitmiş değil. Şunu da unutmayalım ki petrol ve doğalgaz konusunda batılı devletlere ya da İsrail’e ambargo uygulanması halinde Arap ülkeleri için müşteri hazır; Çin ve Hindistan. Yükselen güçler var dünyada. Batı’nın küresel sistemdeki hakimiyeti giderek aşılmaya başlandı. O yüzden 73’te ABD’nin gücünün dorukta olduğu bir zamanda bunu yapabiliyorsa bugün çok rahat yapabilir.</p>
<p>Toplumsal dinamikler ve İsrail’in soykırım süreci devam ederse bu dinamikler onları allak bullak edebilir. Yani büyük bir su akıntısı bütün setleri yok eder. O zaman ya sürecin bir parçası olurlar ya da alaşağı edilme ihtimalleri yüksektir. Bu yüzden Hamas’a yönelik nefrete rağmen yine de İsrail’e ve Amerika’ya karşı tavır almak zorunda kalabilirler. Şu an tarihin çok önemli bir noktasındayız aslında. Bu savaş bir bölge savaşına dönüşebilir. Gazze’yi tamamen teslim alan bir Siyonist yapı orada durmayacaktır muhtemelen bütün o bölgesel dengeleri değiştirmeye çalışacaktır.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Arap dünyası Filistin konusunda çok hassastır. Ama burada vurgulanması gereken sadece Filistin değil Mescid-i Aksa da kritik noktadadır.</em></cite></p></blockquote>
<ul>
<li><em><strong>Olup bitenlerin; herhangi bir süzgeçten geçmeden doğru yanlış ayırt edilmeksizin medya yoluyla herkese ulaştığı bu dönemdeyiz. Bu durumda biz gençler olarak Filistin meselesini özellikle hangi bağlamlar temelinde, nereden ve nasıl okumalıyız?</strong></em></li>
</ul>
<p>Filistin meselesinde tarihi arka planı bilmeniz gerektiğini düşünüyorum. Diğer türlü bugüne odaklanmak çok yanıltıcı olur. Çünkü Filistin meselesi sömürgeci yerleşimci bir projedir ve en az yüz yıllık geçmişi vardır. <strong><em>İsrail’in hem yasadışı hem de gayrimeşru bir devlet olduğunu bilmezseniz o zaman Filistin’in haklarını savunmakta acziyete düşebilirsiniz.</em></strong></p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7132" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Filistin-300x225.jpeg" sizes="(max-width: 237px) 100vw, 237px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Filistin-300x225.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Filistin-768x576.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Filistin.jpeg 1024w" alt="" width="237" height="178" /></figure>
</div>
<p>Bize dayatılan paradigmanın dışına çıkmanız gerekiyor. O paradigma da 67 paradigması. Çatışma çözümleri bağlamında deniyor ki İsrail 1967 sınırlarına göre Filistinlilere zulmetmesin ve çekilsin. Mesele bundan ibaret değil, bunun farkında olun. Mesele tüm Filistin’in özgürleştirilme mücadelesidir. Mesele İsrail’in bir sorun olduğunu fark etmektir, sadece Filistin için değil, sadece Müslümanlar ve Arap dünyası için de değil, tüm insanlık için küresel bir sorun olduğunun farkında olmanız gerekiyor.</p>
<p>Kanaatimce tavır koymanız ve Filistin için gereken her türlü desteği vermeniz lazım ekonomik yardım dışında okumalar yapmak, konferans yapmak, seminer vermek gibi. Aslında devlet dışı aktörlerin ne kadar önem kazandığını görüyoruz dünyada. Batı dünyasına bakıyorsunuz, hepsi İsrail’in kuyruğuna takılmış durumda. Buna karşılık Batı ülkelerinde çok büyük mitingler yapılıyor. On binler belki yüz binler sokağa çıkıp tepkilerini gösteriyor. Giderek bunun daha çok önem kazanacağını düşünüyorum ben.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Mesele tüm Filistin’in özgürleştirilme mücadelesidir. Mesele İsrail’in bir sorun olduğunu fark etmektir, sadece Filistin için değil, sadece Müslümanlar ve Arap dünyası için de değil, tüm insanlık için küresel bir sorun olduğunun farkında olmanız gerekiyor.</em></cite></p></blockquote>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7131" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/el-halil-camii-300x159.webp" sizes="(max-width: 281px) 100vw, 281px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/el-halil-camii-300x159.webp 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/el-halil-camii.webp 650w" alt="" width="281" height="149" /><figcaption><em><sub>El Halil Camii – Harem-i İbrahim Camii</sub></em></figcaption></figure>
</div>
<p>Dolayısıyla gençler de Filistin meselesinin sadece Filistin’in değil bizim meselemiz olduğunu bilmeleri gerekiyor, her anlamda. Hem mazluma sahip çıkma anlamında hem de Mescid-i Aksa’nın bizim ilk kıblemiz, <em>El Halil Camisinin</em> en büyük öncü mescidimiz olması anlamında. Filistin aynı zamanda Siyonizm’in emperyal ve yayılmacı politikalarının ilk hedefidir şu anda.</p>
<p>Siyonizm eğer Gazze’yi, Filistin’i bitirirse sonra sıra Türkiye gibi ülkelere de gelecektir zaten. Dolayısıyla Filistin’i savunmak aslında kendimizi savunmaktır. Bunun farkında olun.</p>
<p><em><strong>Siz Türkiye’nin geleceğisiniz. Sizin bizden daha cesur, daha ufku geniş, daha bilinçli ve daha bilinçli bir dayanışma içinde olmanız gerekiyor.</strong></em> Tabii gençler olarak da İslam dünyasıyla çok daha yakın ilişki kurmanız gerekiyor. Çünkü bizim, inanın, sorunlarımız derdimiz bir. Hepimiz aynı gemideyiz, İslam dünyası içinde dışlayıcı olmayalım. Birlikte bir dayanışma içerisine girip zulme karşı hakkaniyetin davasını verelim. Zulme karşı çıkmayanlar sadece haklarını değil aynı zamanda şereflerini kaybederler.</p>
<ul>
<li><strong><em>Hocam son olarak, bu konular çerçevesinde hangi kitapları tavsiye edersiniz?</em></strong></li>
</ul>
<p>İlan Pappe’nin <em>İsrail Hakkında On Mit</em>,</p>
<p>Roger Garaudy’nin <em>İsrail</em>, <em>Mitler ve Terör</em>,</p>
<p>Lütfullah Karaman’nın <em>Filistin Sorunu</em>,</p>
<p>Avi Shlaim’in <em>Filistin’i Bölüşmek</em> kitaplarını öneririm.</p>
<ul>
<li><strong><em>Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.</em></strong></li>
</ul>
<p>Ben teşekkür ederim.</p>
<p>blog.ilem.org.tr</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filistin-meselesine-tarihsel-ve-guncel-bir-bakis/">Filistin Meselesine Tarihsel ve Güncel Bir Bakış</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/filistin-meselesine-tarihsel-ve-guncel-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Batı ve Anti-İslâmi Şiddet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Oct 2023 15:52:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kemal Buhari]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Anti-İslâmi Şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Batı ve Narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'nın İslam Algısı]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[terörizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Batı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26565</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde küresel çapta devasa bir dünyevi gücü yöneten yeni Batı emrinde hükümetler, resmî ve gayriresmî ordular, ulus­lararası örgütler, üniversiteler ve sair akademik kurumlar, medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları, bankalar, vakıflar, teknoloji devleri, çokuluslu/transnasyonal şirketler, açık ve gizli ar-ge merkezleri ve istihbarat örgütleri bulundurmakta, İslâm ve öteki olarak gördükleri ile olan ilişkilerinde kontrolün­de olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/">Yeni Batı ve Anti-İslâmi Şiddet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26570 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784-300x144.jpg" alt="" width="423" height="203" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784.jpg 702w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></a></p>
<p>Günümüzde küresel çapta devasa bir dünyevi gücü yöneten <em>yeni Batı</em> emrinde hükümetler, resmî ve gayriresmî ordular, ulus­lararası örgütler, üniversiteler ve sair akademik kurumlar, medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları, bankalar, vakıflar, teknoloji devleri, çokuluslu/transnasyonal şirketler, açık ve gizli ar-ge merkezleri ve istihbarat örgütleri bulundurmakta, İslâm ve <em>öteki</em> olarak gördükleri ile olan ilişkilerinde kontrolün­de olan bu kuvvetleri küresel çapta belirlenmiş stratejiler dâhi­linde harekete geçirmektedir. <em>Yeni Batı</em> İslâm’a karşı devasa bir şiddet uygularken bir yandan da devasa bir bilişsel, epistemik ve psikolojik şiddet yoluyla bu eylemlerinin ortaya çıkmasını, çıp­lak bir gerçekliğe dönüşmesini engellemeye uğraşmaktadır. Kont­rolündeki güç vasıtasıyla hem milyonlarca Müslümanı öldürmüş ve hâlâ da öldürmektedir<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup>[339]</sup></a> hem de gerçeği tersyüz edip dünya kamuoyuna Müslümanları “terörist”, “şiddet üreten” ve “fana­tik” olan “saldırgan taraf” olarak algılatmayı başarmaktadır. Bu mekanizmaya ve arkasındaki çarpık zihniyete çok somut bir ör­nek olarak karargâhı İsrail işgal güçleri tarafından kuşatılan Ya- ser Arafat&#8217;a CNN muhabiri Christiane Amanpour’un “Şiddeti durduracak mısınız?” sorusu gösterilebilir.</p>
<p>Bütün bunlar gelişi­güzel değil, kısa, orta ve uzun vadeli olarak yapılan planlar dâ­hilinde sistematik biçimde, nihai aşamada tek dünya devleti pro­jesini gerçekleştirmek amacıyla yapılmaktadır. Dünya kamuoyu­nun Islâm ve Müslümanlar hakkındaki algısı büyük ölçüde bu ya­pının kontrolünde olan küresel medya kuruluşları yoluyla şekil­lendirilmektedir ve bunun sonucunda hayatında hiçbir Müslü­man görmemiş insanlara dahi Islâm ve Müslümanlar hakkında- ki olumsuz kanaatler benimsetilebilmektedir.<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[340]</sup></a> Sadece <em>terörizm </em>kavramının tarihçesi ve son dönemde hangi akademi, medya ve siyaset aktörleri tarafından sistematik olarak yaygınlaştırıldığını, dinlerle ve özellikle İslâm’la nasıl ilişkilendirildiğini araştırmak dahi kurulu <em>tezgâhı</em> büyük ölçüde aydınlatacaktır.<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[341]</sup></a></p>
<p><em>Yeni Batı</em> “elitler” ve yönetilenler, yani “avam” için iki farklı din öngörmektedir. İlkinin, Kabalacılık etrafında kümelenen çe­şitli inançlara sahip olduğu aktarıldı. Yönetilenler için öngörü­len dinî inançlar ise ateizm ve pratik boyutta ateizmden ayırma­nın güç olduğu deizm, neopaganizm ve yeni çağ spiritüel akımları <em>(NeıvAge spirituality)</em> gibi siyaseten zayıf inançlardır. Tasav­vufun da yoğun bir biçimde yozlaştırıldığı ve bu ajandaya dâ­hil edildiği gözlemlenmektedir.<em>fyeni Batı&#8217;nın</em> dünya toplumlarını dönüştürmek amacıyla yürüttüğü mekanizmalardan belli baş­lı olanlar yabancılaştırma, doğrusal olmayan savaş <em>(non-linear warfare),</em> melezleştirme, paganlaştırma, zoolojikleştirme, mater­yalistleştirme, sekülerleştirme, yozlaştırmadır. Bunların hepsinin ortak amacı insanların kolektif ve güçlü kimliklerden uzak tutu­larak rahatça yönetilebilir bireylere dönüşmelerini sağlamaktır. Güçlü bir dinî kimlik, hele de îslâm gibi hayatın her alanım dü­zenleme iddiasında olan, değişmez bir kutsal kaynağa, Kur’an-ı Kerim’e dayanan, küresel çapta bir kardeşlik ve dayanışma ön­gören, iyiliği ve izzeti esas alan<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup>[342]</sup></a> ve hayatın siyasi ve ekonomik boyutlarını da içeren bir dinin etrafında şekillenen bir ümmet bi­linci ve pratiği, yani <em>ittihad-ı İslâm,</em> güçlü bir direniş anlamına geleceği için <em>yeni Batının</em> yönetilenler için arzuladığı son şey­lerdendir. Popüler kültür bu uğurda güçlü dinî kimlikleri hedef almakta ve tahrip etmektedir. Örneğin pagan kültürüne ait un­surlar öne çıkarılmaktadır ve ülkemizde de aynı proje İslâm ön­cesi Türk dinleri ve İslâmsız Türkçülük adı altında yürütülmek­tedir. İslâm “siyasal İslâm/İslâmcılık” söylemi dâhilinde siyase­tin dışına atılmaya çalışılmaktadır.<a href="#_ftn118" name="_ftnref118"><sup>[343]</sup></a> Bununla yapılmak istenen Müslümanları kendi kaderlerini tayin etmede söz hakkı olma­yan kitlelere dönüştürmektir. Ancak Vatikan’ın ve İsrail’in birer devlet olarak yer aldığı bir dünyada “siyasal Hıristiyanlıktan” ve “siyasal Yahudilikten” bahsedilmemesi düşündürücüdür. Aynı za­manda Müslümanların birleşmesini engellemek için İslâm top- lumlarında “kukla rejimler” başa geçirilmekte, onlar üzerinden Müslümanlar arasında karışıklıklar ve savaşlar çıkarılmaktadır.^</p>
<p>Anlaşılması gereken husus <em>yeni Batı</em> tarafından sadece İs­lâm’ın değil, Hıristiyanlığın da bir engel olarak algılanışıdır. An­cak Batı’da artık bir alt kültüre dönüşmüş olan Hıristiyanlık<a href="#_ftn119" name="_ftnref119"><sup>[344]</sup></a> bugün oluşturulmak istenen proje önünde ciddi bir tehdit teş­kil etmemektedir, zira hem sayısız fraksiyona bölünmüştür hem de sekülerleşme süreci ile birlikte politik olarak iğdiş edilmiştir. Üstelik Protestan kanadı özellikle Hıristiyan siyonizmi hareke­tiyle <em>yeni</em> Batı’nm ajandasının hizmetine sokulmuştur. Genellik­le sonradan birer din hâline getirilen Doğu dinleri<a href="#_ftn120" name="_ftnref120"><sup>[345]</sup></a> de <em>yeni Ba- tı&#8217;ya</em> karşı siyasi bir tehdit oluşturmaktan uzaktır. <em>Yeni Batı’nm Yeni Dünya Düzeni&#8217;ne</em> asıl tehdit, Karl Marx’ın “Din kitlelerin afyonudur.” tanımına takla attıran, aşağı yukarı 1970’li yıllar­dan bu yana <em>İslâm&#8217;ın dönüşü, dirilişi, uyanışı</em> vb. kavramlar eş­liğinde yeniden konsolide olmaya başladığı gözlemlenen<a href="#_ftn121" name="_ftnref121"><sup>[346]</sup></a>, nü­fusunu ve nüfuzunu artıran, “Batı’ya hiçbir zaman teslim olma­mış tek din”<a href="#_ftn122" name="_ftnref122"><sup>[347]</sup></a>, “bağlılarını kültürel ve manevi tacizlerden koru­maya adanmış yegâne küresel hareket”<a href="#_ftn123" name="_ftnref123"><sup>[348]</sup></a> ve küresel hegemon­yanın sınırsız yöntemlerine karşı bir şekilde direnmeyi başarmış olan Islâm’dan gelmektedir»<a href="#_ftn124" name="_ftnref124"><sup>[349]</sup></a> <em>reni Batı&#8217;mn</em> korkusu İslâm’ın kü­resel bir alternatife dönüşmesidir.<a href="#_ftn125" name="_ftnref125"><sup>[350]</sup></a></p>
<p>Sekülerleşme sürecinde Çin, Japonya, Kore, Rusya, Avrupa ve diğer coğrafyalardaki insanlar büyük ölçüde dönüştürülmüş ve dinî inançlarından uzaklaştırıl­mış ancak Müslümanlar <em>açıklanamaz bir şekilde</em> büyük ölçüde dinlerine bağlı kalmıştır. İşte <em>varoluşsal tehcir</em> de tam bu sebep­le yürütülmektedir ve bu bağlılığı çok çeşitli düzlemlerde hedef almaktadır. Yukarıda söylenenler ışığında şunu söylemek müm­kündür ki <em>yeni Batı&#8217;nın</em> hayal ettiği dünyada, <em>V for Vendetta</em> adlı filmde tanıtımının yapıldığı gibi “yasaklanan” bir İslâm, tel örgü­ler arkasındaki mahpus Müslümanlar ve bulundurulması dahi öl­dürülmeyi gerektiren bir Kur’an-ı Kerim vardır. Bu gerçeklikten çok da uzak bir model değildir zira çok sayıda Filistinli hâliha­zırda benzer bir modelde, duvarlarla çevrili “açık hapishaneler­de” yaşamaktadır. Yine “özgürlüğün beşiği” Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde kolluk kuvvetleri camileri basmakta, si­yasal otorite camileri kapattırmaktadır. Bu değerlendirmeye gö­re <em>eski Batı’nın</em> Hıristiyan anti-Islamizmi kendi bağlılarını İslâm­laşmaktan korumaya odaklanan defansif bir strateji izlerken, <em>ye­ni Batı’nın</em> anti-İslamizmi hem defans hem ofans yapmaktadır.</p>
<p>Konuyu çeşitli açılardan ele alan Tony Evans neoliberal dü­zenin nezdinde İslâm’ı istisnai yapan öğeleri, dünyada 1,2 milyar Müslüman olması (güncel verilere göre bu sayı 1,8-1,9 milyar­dır), küresel bir kitlesel hareket olma potansiyeli, ayırt edici ve karmaşık dinî inanç, siyasi ideoloji, toplumsal norm, dünya gö­rüşü ve felsefi yöntem geleneği olarak belirlemektedir. Evans’a göre bu öğeler birlikte ele alındığında İslâm neoliberal projenin tüm hedefleri önünde engel oluşturmaktadır. Müellif bu sebep­le Müslümanlara karşı disiplin unsurları uygulandığını, disipli­nin “zorlama olmadan işlev gördüğünü ama kolektif bir baskı uygulayarak geleneklerin, düşünce tarzlarının ve eylemlerin dö­nüştürülmesi” anlamına geldiğini belirtmektedir. Disiplin aktör­leri artık küresel çapta görünmez biçimde işlev görmektedirler. “Baskın ekonomik, toplumsal ve siyasi düzenin genel ilkelerine meydan okumaya çalışanlar, sözden fiile, konuşmadan eyleme geçmedikleri sürece, tolere edilecektir.” Ancak bu durum, “şid­detin mevcut dünya düzeninde gitgide azalan bir rol oynayaca­ğı” anlamına gelmemektedir zira “barışı” ve “medeniliği” boz­maya yeltenecek birisi olursa devreye askerler ve polisler gire­cektir. Disiplinin en önemli ayağı ise yine neoliberalizmin dayat­tığı “piyasa disiplini” <em>(market discipline)</em> olmaktadır. Çalışması­nın devamında piyasanın tahakküm için nasıl araçsallaştırıldığı- na değinen müellif noktayı şöyle koymaktadır: “[Bu makalede­ki] amaç İslâm’ın muhtelif kültürel tezahürlerini temsil eden 1,2 milyar [1,8-1,9 milyar] Müslümanın hegemonya karşıtı bir blok <em>(counter-hegemonic bloc)</em> olarak kolektif biçimde hareket etme­leri anlamındaki gerçek potansiyellerini incelemek olmamıştır. Böyle bir yaklaşım için başka bir makale gerekecektir.”<a href="#_ftn126" name="_ftnref126"><sup>[351]</sup></a></p>
<p><em>Yeni Batı</em> kendisine tehdit oluşturan bu durumun farkında olup, onu göğüslemek için uyguladığı şiddetin dozajını artırma­ya yönelmiştir. Bernard Lewis’in ve Samuel Huntington’ın Afe- <em>deniyetler Çatışması</em> söylemi Firavun’un Hz. Musa’ya karşı aldı­ğı tedbirle benzerlik arz etmektedir.<a href="#_ftn127" name="_ftnref127"><sup>[352]</sup></a> Lewis’in makalesini 1992- 1995 arasında Avrupa’nın ortasında Bosnah Müslümanlara yapı­lan soykırım takip etmiş, Birleşmiş Milletler Boşnakları silahsız­landırdıktan sonra âdeta Sırplara teslim etmiş, Birleşmiş Millet­lerin bölgedeki HollandalI komutanı Sırp komutanlarla birlik­te kadeh kaldırmış, soykırımcı Sırpların lideri Radovan Karadzic “Batı’nın kendilerine bir gün müteşekkir olacağını, çünkü Hıris­tiyan değerlerini ve kültürünü savunmak için kendilerinin seçil­diğini” söylemiştir..353 Yaklaşık üç yıl boyunca kitlesel kıtal ve te­cavüzlere göz yuman Batı ancak savaşı kaybetmelerine kesin gö­züyle bakılan Boşnaklar saldırılan püskürtüp atağa geçtikleri za­man müdahale ederek Aliya İzzetbegoviç’in “Bu âdil bir barış ol­mayabilir fakat süren bir savaştan daha iyidir.” sözleri eşliğinde Dayton Anlaşması’nı kabul ettirmiştir. 11 Eylül 2001’den sonra projeye <em>Terörle Savaş</em> söylemi altında devam edilmiş ve o tarih­ten bu yana 11 Eylül’ü gerçekleştirdiği iddia edilen el-Kaide’nin bulunup ele geçirilmesi yerine çoğunluğunun 11 Eylül’le hiçbir alakası olmayan<sup><a href="#_ftn129" name="_ftnref129">[354]</a></sup> Afganistan, Irak, Libya, Mısır, Suriye, Sudan ve Yemen doğrudan operasyonlar veya iç karışıklıklar ve darbeler yoluyla <em>yeni Batı</em> tarafından çeşitli bahanelerle hedef alınmıştır. Bu bahanelerin en meşhuru ABD, İngiltere ve İsrail hükümetleri tarafından Irak’ta olduğu tam 945 adet yalan açıklamayla iddia edilen ama bir türlü bulunamayan kitle imha silahlarıdır. Bunla­ra paralel olarak Batı dışı coğrafyalardan Myanmar’da Müslü­manların katledilmesine, Hindistan’da belirli aralıklarla uygula­nan pogromlara ve Çin’de Doğu Türkistan Türklerinin toplama kamplarına hapsedilerek kültürel soykırıma uğratılmasına hiç­bir yaptırım uygulanmamak suretiyle <em>yeni Batı</em> tarafından yeşil ışık yakılmaktadır. Filistinlilere İsrail tarafından yapılan kötü­lükler o kadar sistematikleşmiş ve kronikleşmiştir ki artık nere­deyse akıllara bile gelmemektedir. Apartheid uygulamaları, kes­kin nişancılar, fosfor bombaları, sistematik destabilizasyon uy­gulamaları, ambulans ve hastane bombalamaları, işgaller vb. in­sanlık dışı pratikler artık dünya kamuoyuna kanıksatılmış gibi­dir. Günümüzde küresel ölçekte İslâm dünyasının hemen hemen her yerinde huzursuzluklar baş göstermektedir ve giriş kısmında “avuçta tutulan ateş” hadis-i şerifinin<a href="#_ftn130" name="_ftnref130"><sup>[355]</sup></a> yer aldığı <em>İslam under </em><em>Siege</em> adlı eserin yazarı Akbar Ahmed gibi bazı müelliflere göre bu durum İslâm’ın günümüzde “kuşatma altında” olduğu anla­mına gelmektedir.</p>
<p>* Yeni/ <em>Batı&#8217;nın</em> İslâm’a karşı yürüttüğü bir diğer strateji ise son tahlilde kendi ajandasına hizmet etme potansiyeli barındıran ba­zı İslâm yorumlarını kitle iletişim araçları üzerindeki kontrolü­nü kullanarak beslemesidir. Bu proje Müslüman devletlerin za­yıflayarak Batı’nın güdümüne girdiği 19. yüzyıldan itibaren kü­resel çapta yürütülmektedir. Gelenek karşıtı modernist akımlar, İslâm’ı “yeniden şekillendirmek” isteyen reformist akımlar, din­lerin aşkın birliği, yozlaştırılarak panteizmleştirilen “sözde ta­savvuf”, dinlerarası diyalog<a href="#_ftn131" name="_ftnref131"><sup>[356]</sup></a>, hadis inkârcılığı, tarihselcilik ve bilimsel tefsircilik gibi tartışmalı yaklaşımlar popülarize edile­rek Müslümanların ortak bir payda altında toplanma ihtima­linin altı oyulmakta, ancak Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde öğütlediği gibi Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet’e sımsıkı sarılmayı savunanlar için sistemin disiplin çarkları genellikle ’ “toplumsal linç” biçiminde dönmektedir. Örneğin konuşmaları­nı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet etrafında yapan, sözlerine bu esas kaynaklardan kanıtlar getiren bir İslâm âlimi “bağnaz”, “itici” ve “çağ dışı” olarak Batılı ve Batıcı kitle iletişim kanalları tarafın­dan skandalize edilmeye asli bir adaydır. Ancak Celâleddin Ru­mi’nin çarpıtılmış ve yozlaştırılmış bir biyografisini pembe ka­paklı bir “aşk” kitabı olarak yayımlayan, kurgusunda evli bir ka­dının ailesini terk ederek onu bu yönde motive eden bir “dervi­şe” kaçmasını işleyen ve hakkında roman yazdığı konudaki “bil­gi” düzeyi daha <em>Mesnevi&#8217;nin</em> ilk kelimesini dahi yanlış yazması­na <em>(bişrev-bişnev</em> [y^]) yol açacak bir yazar bu kitabını <em>yeni Ba­tı&#8217;nın</em> bir zamanlar Türkiye’deki medya-iletişim ayağını oluşturan ve dindarlara karşı pek de olumlu bir tavrı olmadığı bilinen holdingin yayınevinden basabilecek, <em>yeni Batı’nın</em> Batı’daki ku­ruluşları tarafından da kendisine kucak açılacaktır.</p>
<p>Dinlerarası diyalog söylemi altında “hem Hıristiyan hem Müslüman”<sup>357</sup> gibi garabetlere destek verilmekte, “dinlerin aşkın birliğini” savuna­rak Kur’an-ı Kerim’in ve İslâm’ın indirilme sebebini hükümsüz- leştiren düşünürler Batı’nın en prestijli akademik kuruluşları ta­rafından ağırlanmaktadır. Örnekler kolaylıkla çoğaltılabilir an­cak özetlemek gerekirse <em>yeni Batı’nın</em> kurduğu düzende kendile­rine yeşil ışık yakılan “iyi Müslümanlar” ve kırmızı ışık yakılan “kötü Müslümanlar” mevcuttur. Birincilerin İkincilerden farkı anlattıkları “İslâm’ın” <em>yeni Batı’nın</em> menfaatlerini zedelemeyen, hatta destekleyen yaklaşımlardan oluşmasıdır.Elbette yukarıda sayılan görüşleri savunan insanların tamamının samimiyetini ve niyetini sorgulamak ve hepsini <em>yeni Batı’nın</em> İslâm’ın içerisindeki iş birlikçileri olarak göstermek haksızlık olacaktır. Aralarında sa­mimi olanların da kendilerine göre dayandıkları hakikatler var­dır. Ancak görülmesi gereken resim <em>yeni Batı’nın</em> Müslümanla­rın içine de çeşitli kanallar yoluyla sızmış olduğu ve “eksantrik” <em>(eccentric-.</em> merkezi dışarıda) görüşlerin baştaki cazibelerinin ya­nında ümmetin birliğini parçaladığı gerçeğidir zira bunlar hiçbir zaman ümmetin tamamını kucaklama ve birleştirme potansiyeli olan görüşler değildir. Bütün bu yöntemlerle hedeflenen Müslü­manların bölünmesi, <em>ittihad-ı Islâm’ın</em> ve Islâm’ın <em>dirilişinin</em> en­gellenmesi, böylelikle <em>Yeni Dünya Düzeni</em> önündeki son büyük engelin de aşılmasıdır.</p>
<p>Bunlara paralel olarak bazı tarihi ve mevcut gerçekleri ha­tırlamak yararlı olacaktır. Suudi Arabistan’daki Vehhâbî rejim Birinci Dünya Savaşı’nda îngilizler tarafından başa geçirilmiş ailenin kontrolündedir ve Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdü- laziz bin Suud “İngiltere-Hindistan împaratorluğu’nun şöval­yelik nişanı” sahibidir.<a href="#_ftn132" name="_ftnref132"><sup>[358]</sup></a> Suriye’de darbe ile başa geçen Hafız Esed’in Fransızlara yazdığı meşhur mektup ve onlardan aldığı destek bilinen hususlardandır. Endonezya’da 1968-1998 yılla­rı arasında başkanlık yapan Suharto yine darbeyle başa geçmiş ve Batı tarafından desteklenmiş eli kanlı bir diktatördür. Ülke­mizde 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe yoluyla iktidara gelmeyi hedefleyen Fetullahçı terör örgütünün elebaşı uzun za­mandır ABD’de ikamet etmekte ve ABD derin devleti tarafından kollanmaktadır. Darbeden sonra Türkiye’den kaçan örgüt men­suplarına Almanya, İngiltere ve Yunanistan gibi Avrupa ülkeleri kucak açmıştır. Mısır’daki darbeci Sisi yönetimi Batı tarafından fonlanmakta ve desteklenmektedir. Irak parçalandıktan sonra buranın yönetimi ABD tarafından büyük ölçüde “Batı’mn düş­manı” İran’a bırakılmıştır. DEAŞ terör örgütü kendi bölgesin­den İsrail’e yapılan saldırılar için İsrail’den defalarca özür dile­miştir.<a href="#_ftn133" name="_ftnref133"><sup>[359]</sup></a> Bu tarz örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir ancak Müs­lüman toplumlara oynanan oyun genellikle aynıdır- günümüz­de bu oyunu etkisizleştirmenin yollarını yeni yeni keşfetmiş bu­lunmaktayız. Özetle Batı tarih boyunca İslâm toplumlarmdaki diktatörleri desteklemiş, demokratikleşme ve istikrar hareket­lerini baltalamıştır<a href="#_ftn134" name="_ftnref134"><sup>[360]</sup></a> ve günümüzde de <em>yeni Batı&#8217;nm</em> kukla re­jimlerinin yönetmediği, Batı’ya karşı dik ve izzetli biçimde du­ran ve tek taraflı bağımlılığı reddeden İslâm ülkelerinin sayı­sı azdır. <em>Yeni Batı</em> bunlarla da propaganda yoluyla meşruiyetle­rinin altının oyulması gibi çeşitli yöntemler kullanarak müca­dele etmektedir.</p>
<p><em>Yeni Batı&#8217;nm</em> anti-İslâmi politikalarının ve <em>varoluşsal tehcirin </em>esas ayağını oluşturan platform ise elbette 2000’lerden bu yana ülkemizde kullanımı yaygınlaşan internettir. İnternet kullanımı­nın toplumda yediden yetmişe tüm bireyler arasında yaygınlaşma­sından önce dindarlar dönüştürülmeye karşı bazen açıktan tepki koyarak bazen de “sessiz çığlıklarıyla” önemli bir direnç göster­meye muvaffak olmuştur. Ancak yeni medya ve sosyal medya ile birlikte bu direniş ciddi bir ölçüde tehlike altına girmiştir. Uydu­rulan yalanlar dakikalar içerisinde virüsler gibi yayılarak insanları dönüştürmektedir. <em>Yeni Batı</em> tarafından uygulanan küresel anti-Islâmi bilişsel şiddetle hem seküler toplumların Müslümanlaşması engellenmek hem de Müslümanların yeni nesilleri İslâm’dan fik­ren ve psikolojik olarak uzaklaştırılmak istenmektedir.</p>
<p>Söylenenlerin ışığında bu bölümün başında sorulan soruyu şöyle cevaplamak mümkündür: İkinci Dünya Savaşı’nda Alman­ların önderliğindeki Kıta Avrupası’mn yenilmesiyle <em>modern Batı </em>içerisindeki transnasyonal kapitalist aktörler özellikle İngiltere ve ABD üzerinden Batı’nm dümenine geçerek Batı’yı küreselleşme­ye yöneltmiştir. Günümüzde anti-İslâmi şiddeti üreten ve bu şid­detin görünmez türleri aracılığıyla Müslümanların iç dünyasına sızan, onları dönüştüren, yaklaşık 1700’lerden beri dillendirilen, 11 Eylül 1990’da resmen ilan edilen ve 11 Eylül 2001 ile birlikte artık eyleme geçen, transnasyonal aktörler tarafından yönetilen küresel müesses nizamın <em>(Global Establishment<a href="#_ftn135" name="_ftnref135"><sup><strong>[361]</strong></sup></a>),</em> küresel im­paratorluğun <em>(Empire), Yeni Dünya Düzeni’nin (New World Or- der, Novus Ordo Seclorum)</em> veya bu kitapta kavramsallaştınldığı şekliyle <em>yeni Batı’nın (neo-West)</em> bizatihi kendisidir.<a href="#_ftn136" name="_ftnref136"><sup>[362]</sup></a></p>
<p>Islâm&#8217;ın Batı&#8217;daki algısına Batı&#8217;nın tarihsel gelişimi göz önü­ne alınarak bakıldığında ilginç bir nokta dikkat çekmektedir. Hem <em>eski Batı&#8217;nın</em> hem <em>modern Batı&#8217;nın</em> hem de <em>yeni Batı&#8217;nın </em>yapmak istediklerinin önünde İslâm ciddi bir engel arz etmekte­dir. İslâm, Hıristiyanlar için dünyanın Hıristiyanlaştırılması he­defi önünde en büyük engel, <em>modern Batı</em> için dünyanın tahak­küm altına alınması önünde en büyük engel, <em>yeni Batı&#8217;nın</em> trans- nasyonal aktörleri içinse insanların topyekûn ele alınarak dille­riyle, düşünceleriyle, zevkleriyle, nefsleriyle, yani tüm varlıkla­rıyla inşa edilecek <em>Yeni Dünya Düzeni&#8217;ne</em> tebaa hâline getirilme­si önündeki en büyük engeldir. Bu çerçeveden bakıldığında İs­lâm Batı için “mutlak düşman” hâline gelmektedir. Elbette İslâm ve Batı arasında barışçıl dönemler de olmuştur.<a href="#_ftn137" name="_ftnref137"><sup>[363]</sup></a> <em>Gönül ister ki </em>barış her daim hâkim olsun ancak tarihe bakıldığında bunun ne yazık ki gerçekleşmediği görülmektedir. Kanaatimizce buradaki kabahatin büyüğü İslâm’da ve tüm kusur ve eksikliklerine rağ­men Müslümanlarda aranmamalıdır.</p>
<p>Son olarak <em>yeni Batı&#8217;nın</em> başkenti Kudüs olacağı dillendiri­len tek dünya devletini öngören <em>Yeni Dünya Düzeni&#8217;nin</em> fiilen ne zaman gerçekleşeceği konusunda özellikle Filistin toprakla­rına ve Mescid-i Aksa’ya bakmak gerekmektedir. ABD’nin Ku­düs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, “Barış Planı” söylemi al­tında Filistinlilerin vatanlarının tedricen topyekûn işgalini ön­gören bir strateji ortaya koyması gibi hususlar düşündürücüdür. Yine Mescid-i Aksa’nın Süleyman Mabedi’nin üzerinde olduğu­nu öne süren <em>yeni Batı</em> aktörleri Mescid-i Aksa’yı yıkarak bura­ya “Süleyman Mabedini” inşa etme hazırlığındadır. Bu bağlam­da Mescid-i Aksa 1967’den günümüze dek yüzden fazla saldırı­ya uğramış, aynı zamanda arkeolojik kazılar bahanesiyle devasa tünellerle altı oyulmuştur. Mescid-i Aksa’nın yıkılması ile yeri­ne inşa edilmesi kurgulanan “Mabed”, <em>yeni Batı</em> piramidinin ni­hai yapıtaşlarından birisidir.</p>
<p>İlk iki kısımda söylenenler <em>yeni BatTyı</em> anlamak için söylen­miştir zira <em>eski Batı</em> zaten tarih olmuş, <em>modern Batı</em> da artık mia­dını doldurmuş görünmektedir. Günümüzdeki güç unsurları <em>ye­ni Batı</em> tarafından kontrol edilmektedir. Buna <em>modern Batı’nın </em>ulus devletlerinin askerî güçleri bile dâhil olabilmektedir zira <em>ye­ni Batı modern BatTnm</em> dışında bir yerde değil uzunca bir süredir bizzat kalbindedir. Kuvvetle muhtemel ABD’nin ve Avrupa’nın ulus devletlerinin tasfiye edilmesi Sovyetler Birliği kadar pürüz­süz bir şekilde gerçekleşmeyecektir ancak görünüşe göre bekle­nen son er ya da geç <em>modern BatTrnn</em> da başına gelecektir. Tek­nolojinin ve iletişimin parametrelerini belirlediği yeni dönemde Vestfalya modelinin ulus devletlerinin maddi ve manevi sınırla­rını koruyabilmesi oldukça güç görünmektedir.<a href="#_ftn138" name="_ftnref138"><sup>[364]</sup></a> Transnasyonal güçler bu sınırları kararlı ve sistematik biçimde aşındırmaktadır.<a href="#_ftn139" name="_ftnref139"><sup>[365]</sup></a></p>
<p>Müslümanların tercihi söz konusu olduğunda <em>modern Batı </em>ve <em>yeni Batı</em> arasında bir tercih yapmak kırk katır-kırk satır iki­lemine benzemektedir. Birisi bütün dünyayı Hıristiyanlaştırma- yı, diğeri ise köleleştirmeyi kurgulamakta, yüzyıllardır bu ajan­dalar doğrultusunda çalışmaktadır. Bizim açımızdan bakıldığında bu iki kurgu da son tahlilde “kula kulluk” anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim Hıristiyanların Batı’daki diğer iki aktöre göre bi­ze daha yakın olduğunu bildirmektedir: ‘‘İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak <em>yahudiler</em> ile, şirk koşanları bulacaksın. Onlar içinde iman edenlere sevgi bakı­mından en yakın olarak da ‘Biz hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler ve râhipler vardır ve onlar bü­yüklük taslamazlar.&#8221; (Kur’an, 5:82) Ancak günümüzdeki Hıristi­yanların birçoğu bu ayette değinilen manada “Hıristiyanlar” ola­rak değerlendirilemezler zira Kur’an-ı Kerim’in Hıristiyan <em>(Na$- rani)</em> tanımında teslis ve enkarnasyon doktrinleri yer almamakta­dır (bkz. Kur’an, 5:17, 73).<a href="#_ftn140" name="_ftnref140"><sup>[366]</sup></a> Kanaatimizce en doğru tavır ikisi arasında bir denge siyaseti takip ederek tarih sahnesine geri dön­mek için gereken altyapıyı inşa etmeyi bir an önce tamamlamak olacaktır. Zira tarihin gösterdiği üzere ötefoyle birlikte yaşama kabiliyetinden yoksun olan bu iki “narsist” aktörün de kurgula­dığı “oyun sonu” kendileri dışındakilerin şöyle veya böyle yok edilmesini içermektedir ve insanlığın Allah Teâlâ tarafından hi­dayetle “nimetlendirilmiş” (Kur’an, 1:6), âdil ve merhametli yö­neticilere ihtiyacı vardır. Rasim Özdenören <em>yeni Batı</em> dönemin­de Islâm’ın karşı karşıya olduğu ikilemi şöyle ifade etmektedir.</p>
<p>“Eğer dünya düzeni veya bu düzenin dizginlerini ellerinde tutanlar, Islâm’a kendi dünyaları içinde bir yer bulabilirler­se ve onu, biçtikleri o yere oturtabilirlerse, bundan rahatlık sağlayacaklardır. Sadece kendileri değil, kendileri gibi dü­şünmek üzere eğitimden geçmiş olanlar da rahatlayacaktır. Çünkü böylece, ellerinde manipüle edebilecekleri ‘evcilleş­tirilmiş’ bir İslâm bulundurmuş olacaklardır. Böylece İslâm,aynı zamanda hakim kültürün bir parçası haline gelmiş ola­caktır. Böylece Islâm’ın hakim kültürün sadece bir parçası ve unsuru olduğunu değil, fakat aynı zamanda o hakim kültü­rü meydana getiren kaynaklardan birinin de Islâm olduğunu ileri sürmek bile mümkün hale gelecektir. [&#8230;] Burada soru şudur: Islâm, böylece başkalarının onun için uygun gördüğü bir yere mi yerleştirilecek ve orada kendine tayin edilen sı­nırlar içinde kalacak; yoksa o, kendi yerini kendisi mi tayin edecek ve başkaları kendi yerini ona göre mi belirleyecek?”<sup>367</sup></p>
<p>Bu ikileme veciz bir cevap Aliya İzzetbegoviç’ten gelmiştir.</p>
<p>“Allah’a yemin ederim ki biz köle olmayacağız!”<sup>368</sup></p>
<p><strong>Batı ve Narsisizm</strong></p>
<p>“Batı, medeniyetinin üstün olduğunun bi­lincinde olmalı. Refahı, insan haklarına saygıyı, dinî ve siyasi haklara saygıyı ga­ranti eden bir medeniyet. Bu da Islâm ül­kelerinde yok &#8220;<sup>369</sup></p>
<p>Psikolojik tahliller siyasi olguları ve süreçleri anlamada önemli bir rol oynamaktadır zira “insan eylemleri iletişimin öz­neler arası bağlamlarından, belirli tarihî kaynakları olan özne­ler arası pratiklerden ve yaşam şekillerinden kökünü almakta- dır,”<sup>370</sup> “Gruplar birbirleriyle ilişkide olan bireylerden oluşur ve bu yüzden bireyin kişiliğini anlamak toplumsal hayatı anlamak için temel teşkil eder&#8221;, &#8220;tüm sosyolojik sorunlar nihayetinde bi­reysel psikolojiye indirgenebilir&#8221; ve &#8220;grup psikolojisinin teme­li bireyin psikolojisidir&#8221;.<sup> <a href="#_ftn142" name="_ftnref142">[371]</a></sup> Ingiliz düşünür Jacqueline Rose’un ifadesiyle, &#8220;Biz sadece zihnin ambarını oluşturan <em>ötekiler</em> üze­rinden vücut buluruz: Kimliğe doğru ilk deneysel adımlarımız­daki modeller, arzularımızın nesneleri, yardımcılar ve düşmanlar. <em>[&#8230;] Ötekiler</em> tarafından ‘insanlaştırılırız’. ‘Nefsimiz’ <em>(our psyche) </em>toplumsal bir alandır.”<a href="#_ftn143" name="_ftnref143"><sup>[372]</sup></a> Belki Rose’un bu radikal bakış açısı if­rat olarak görülebilir ancak insanın toplumsal ve siyasi kimliği­nin gelişiminde psikolojik süreçlerin herhangi bir rol oynamadı­ğını düşünmek de tefrit olacaktır. Siyasetin psikolojik boyutları­nı inceleyen psiko-siyaset yaklaşımı ve psikolojinin siyaset üze­rindeki etkisini inceleyen siyasal psikoloji disiplini bu bağ üze­rine inşa edilmiştir.</p>
<p>ABD toplumunu esas alarak kaleme aldığı <em>Culture ofNarcis- sism</em> adh eserin yazarı Christopher Lasch’a göre her kültür ken­disiyle birlikte baskın bir kişilik tipi ortaya çıkarır ve Julia Kris- teva’ya göre &#8220;Batı öznelliğinin reddedilemez motive edici gücü”<em>Narcissus’</em>tur,<a href="#_ftn144" name="_ftnref144"><sup>[373]</sup></a> yani ilk kez İngiliz bilim insanı Havelock El- lis’in (1898) ve Alman psikiyatr Paul Nacke’nin (1899) kullan­dığı, daha sonra Sigismund Schlomo Freud’un kavramsallaştırdı- ğı, Cari Gustav Jung, Melanie Klein, Karen Horney, Otto Rank, Otto Kernberg, Heinz Kohut, Erik Erikson ve Jacques Lacan’m katkılarıyla psikanalizin temel kategorilerinden biri hâline gelen “narsisizm” kavramının oluşturulmasında kendisinden esinleni­len, eski Yunan mitolojisinde anlatıldığı şekliyle göldeki yansı­masına âşık olan genç kast edilmektedir.</p>
<p>Narsisizm daha çok bireysel düzlemde kullanılan bir kavram olsa da mevcut araştırmalar onun kolektif boyuta uygulanabilirli­ğini<a href="#_ftn145" name="_ftnref145"><sup>[374]</sup></a> ve <em>öteki</em> ile olan ilişkilerdeki belirleyiciliğini<a href="#_ftn146" name="_ftnref146"><sup>[375]</sup></a> savunmak­tadır. Aslında narsisizm kavramı onu ilk kez sistematik şekilde ele alan Freud’dan beri kolektif düzlemde de kullanılmaktadır.<a href="#_ftn147" name="_ftnref147"><sup>[376]</sup></a> Gerçekten psikiyatrinin el kitabı olan DSM’nin güncel sürümün­deki narsisizm belirtileri<a href="#_ftn148" name="_ftnref148"><sup>[377]</sup></a> incelendiğinde buradaki dokuz madde ile Avrupamerkezcilik <em>(Eurocentrism),</em> Batı istisnacıhğı <em>(excep- tionalism)</em> ve evrenselciliği <em>(universalism),</em> sömürgecilik, kültü­rel emperyalizm, seçilmiştik inancı ve biyolojik-kültürel ırkçılık türleri arasındaki irtibatı fark etmemek zordur. Yine bazı psika­nalistler Batı&#8217;nın bilinçaltında yer alan Hıristiyanlık ile narsisizm arasındaki içsel bağlantılara işaret etmektedir.<a href="#_ftn149" name="_ftnref149"><sup>[378]</sup></a> Hıristiyanlık­tan kopup sekülerleşme sürecine giren <em>modern Batı’nm narsislik güçsüzlükten narsislik kadîr-i mutlaklığa</em> geçip hangi psikolojik mekanizmalar dâhilinde <em>ötekine</em> karşı şiddet ürettiği de Alman psikanalist Horst-Eberhard Richter tarafından kapsamlı biçim­de irdelenmiştir.<a href="#_ftn150" name="_ftnref150"><sup>[379]</sup></a> Batı’nm diğer önemli dinî aktörü olan Yahu­dilik de yine çeşitli şekillerde narsisizm ile ilişkilendirilmektedir.<a href="#_ftn151" name="_ftnref151"><sup>[380]</sup></a></p>
<p>Narsisizm aslında ben ve ben-olmayan arasında süregelen bir kafa karışıklığından kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn152" name="_ftnref152"><sup>[381]</sup></a><sup> <a href="#_ftn153" name="_ftnref153">[382]</a></sup> Burada öznenin ken­di kendisiyle ilişkisindeki derin problemler belirleyicidir. Sağlık­lı insanlardaki özdeğer ve özgüven duyguları narsistlerde şişirilen bir balona benzeyen sahte benlikle <em>(grandiose self}<sup>3</sup>*<sup>1</sup></em> ödünlenir, bu da neden bu kadar kolay incitilebilir olduklarını açıklamaktadır. Karen Horney’nin deyişiyle “narsisizm öznenin kendine duy­duğu sevginin değil, kendisine yabancılaşmasının ifadesidir, [&#8230;] özne kendisiyle ilgili illüzyonlara sığınır çünkü kendisini kaybet­miştir.&#8221;<a href="#_ftn154" name="_ftnref154"><sup>[383]</sup></a> Bu noktada Kristeva’nın “iğrenç” <em>(abject)</em> kavramı narsi­sizm ve Batı’nın <em>öteki</em> ile olan ilişkilerinin bağlantısına işaret eder. Kristeva’ya göre “iğrenme <em>(abjectiori)”</em> Batı’nın <em>ötekini</em> alçaltmak yoluyla kendisini yüceltmesi demektir ve bir savunma mekaniz­masıdır.<a href="#_ftn155" name="_ftnref155"><sup>[384]</sup></a> <em>Öteki</em> olmazsa özne boşluğa düşecektir.<a href="#_ftn156" name="_ftnref156"><sup>[385]</sup></a> Batı’nın <em>öte­ki</em> ile arasındaki farklara, bunlar ne kadar küçük farklar olursa ol­sun, devamlı olarak odaklanması ve bu farklardan kendisine “üs­tünlükler” çıkarması bu sebepledir ve bu süreç Freud tarafından “küçük farkların narsisizmi” olarak kavramsallaştırılmıştır.<a href="#_ftn157" name="_ftnref157"><sup>[386]</sup></a> Gü­nümüzde dahi zihinlerde egemen olan düalizmlerin (medeni-bar- bar, gelişmiş-gelişmekte olan, rasyonel-fanatik, demokratik-totali- ter gibi) özünde bir nebze de olsa Batı’nın narsisizmi yatmaktadır.</p>
<p>Narsisizmin bir yönü de elbette sahte benliği oluşturmak ve “şişirmek” amacıyla var olan kibre bakmaktadır. Silvio Berlus- coni’nin yukarıda alıntılanan sözlerinden de görülebileceği üze­re Batı’nın muhtelif söylemleri genellikle kibri/büyüklenmeyi ve ötekiler hakkında küçültücü ve değersizleştirici ifadeleri birlik­te barındırmaktadır. Ahlaki boyut bir kenara bırakılacak olursa kibrin ve ötekini küçümsemenin işlevi, benin yüceltildiği bir im­ge oluşturmak ve ötekini de bu imgeyi kabul etmeye zorlamak­tır. Bu şekilde zihinsel-psikolojik bir tahakküm ilişkisi kurmak mümkün olmaktadır. Aşağılanan Özne aslında çoğu zaman keyfi olan bu dayatmayı kabul ettiği ölçüde bu girişim başarılı olmaktadır. Günümüzde gözlemlenebilecek ilginç bir husus hem Ba- tı’nın hem de yereldeki Batıcıların İslâm ve Müslümanlar söz ko­nusu olduğunda alaycı, mütekebbir ve aşağılayıcı eylem ve söy­lemlere sıklıkla başvurabilmeleridir. Tevazu Batı kültüründe bir fazilet değil, bir zayıflık alameti olarak değerlendirilmektedir. Bu tavır o kadar yaygın ve yoğundur ki artık sorgulanmaz hâle gel­miştir. Bu da aslında sembolik bir şiddet türü olarak Batı’nın üs­tün zannedilmesine ve Müslümanların aşağılık kompleksine ka­pılmasına sebep olmaktadır. Kibir İslâm’da insanın hidayete, fe­laha ve cennet hayatına kavuşmasını engelleyen asli günahlardan birisi olarak telakki edilmekle birlikte kanaatimizce Hz. Peygam­berim (s.a.v.) “Kibirliye karşı kibir, sadakadır.”<sup>387</sup> hikmeti bu iş­levi engelleme amacını gütmektedir.</p>
<p>Batı’nın öte&amp;yle olan ilişkisinde belirleyici olan bir diğer psi­kolojik mekanizma ise projeksiyondur. Projeksiyonda ego açısın­dan kabul edilemez düşünceler, arzular ve hisler gibi içsel süreç­ler dışsallaştırılarak yani <em>ötekine (alter ego)</em> yansıtılarak ego sa­vunulmaktadır ve fobilerin (örneğin İslamofobi) oluşumu da bu­nunla ilişkili olarak değerlendirilmektedir.<sup>388</sup> İbrahim Kaim bu mekanizmayı şu sözlerle ele almaktadır:</p>
<p>“Batı’nın İslâm algısı, aslında kendisinin aynadaki yansıma­sıdır. Ötekinin dışlanması üzerine kurulu ben tasavvurları, ötekiyle ilişkilerin çatışma ve savaş üzerinden yürütülme­si sonucunu doğuruyor. Kendini hâlâ tarih ve medeniyetin merkezindeki yegâne aktör olarak görmek isteyen bir Avru­pa yahut Amerika’nın başkalarına yönelik barışçıl ve kuşa­tıcı bir tasavvur geliştirmesi kolay değildir. Bu zorluğun son dönemdeki örneklerinden biri, Papa XVI. Benediktus’un 12 Eylül 2016 günü Regensburg Üniversitesi’nde yaptığı konuş­madır. Papa’nın konuşması ve yol açtığı tepkiler, İslâm dünyasıyla Batı arasındaki ilişkilerin ne kadar kırılgan olduğu­nu bir kez daha ortaya koydu. Şiddet ve terörizmin İslâm’la neredeyse özdeşleştirildiği günümüzde, böyle bir konuşma­nın Katolik kilisesinin ruhanî liderinden gelmesi hem şaşır­tıcı hem de üzüntü vericidir. Şaşırtıcı, çünkü din temelli sal­dırı ve karalamaların ne mânâya geldiğini Papa gibi birinin bilmesi gerekir. Üzüntü verici, çünkü Papa’nın sözleri Batı’da yükselişe geçen Islâm korkusu ve karşıtlığını kışkırtıyor. [&#8230;] Dinin şiddetle bağdaşmayacağını, zira şiddetin akıl karşıtı bir eylem olduğunu ispat etmek için Papa’nın ‘öteki’ne örnek olarak Islâm’ı göstermesi talihsiz bir durumdur.”<a href="#_ftn158" name="_ftnref158"><sup>[389]</sup></a></p>
<p>Bireysel hayatında narsistlerle ilişkide olanlar bilir ki bir nar- sisti değiştirmek çok zordur, bu yüzden narsistlerin terapiye ya­nıt verme oranları çok düşüktür. Bunun yanında, narsistler ilişki kurdukları özneleri kendileriyle eşit birer özne olarak değil, da­ha çok bir <em>nesne</em> olarak gördükleri için onlar üzerinde tahakküm kurmak, onlara şiddet (fiziksel, psikolojik vb.) uygulamak, onla­rı araçsallaştırmak, onları psikolojik besin <em>(supply)</em> olarak suistimal etmek yani “kolonileştirmek” ve kendi istedikleri doğrultu­da dönüştürmek gibi eylemleri doğal ve meşru görürler. Şidde­tin psikolojik kökenleriyle ilgili yapılan bazı çalışmalar da şiddet ve narsisizm arasındaki bağlantıları doğrulamaktadır.<a href="#_ftn159" name="_ftnref159"><sup>[390]</sup></a> Bu nokta Batı’mn diğerleriyle olan ilişkilerinde oldukça belirleyici olmuş­tur, zira diğerlerinin etnisite, ırk, dil, din ve diğer eksenler üze­rinden farklılaştırılarak aşağılanması bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu aynı zamanda Batı’mn öte&amp;yle birlikte yaşama konusundaki isteksizliğinin ve yeteneksizliğinin psikolojik zeminine ışık tut­maktadır. Gerçekten de tarihe bakıldığında görülecektir ki <em>öte- kinin</em> Batı tarafından dönüştürülmeye direnip kendisi olarak kal­mak istemesi Batı tarafından genellikle hoş karşılanmamış ve bu tarz girişimler, yapılabildiğinde, muhtelif şiddet yöntemleriyle bastırılmıştır. <em>Eski Batı</em> zamanındaki paganlardan çok kültürlü­lüğün <em>(multiculturalism)</em> iflasının ilan edildiği günümüz Avrupa toplamlarındaki Müslümanlara değin bu mekanizmanın Batı ta­rihi boyunca önemli bir değişime uğradığını iddia etmek güçtür. Bu da en azından Batıkların yönettiği bir toplumda Batıklar ile sulh içerisinde birlikte yaşama <em>(coexistence, convivencia)</em> olanak­larını zayıflatıcı bir rol oynamaktadır zira kendisini biricik, tek doğru ve evrensel varlık imkânı olarak gören ve göstermek iste­yen, ötekilerin varlık iddialarını kabul etmeyen, özetle “ya be­nim gibi olursun ya da yok olursun” diyen narsistik bir psikolo­ji sulhun önündeki en büyük engellerden birisidir.</p>
<p>Narsistler aynı zamanda eleştiriye sağırdırlar<sup>391</sup>, kendilerine ya­pılan yapıcı eleştirileri dahi şişirdikleri sahte benlik balonunu pat­latma teşebbüsü olarak okudukları için “narsistik yaralanma” yaşa­yıp genellikle “karşı saldırıyla” karşılık verirler. Diğerleriyle empati kuramazlar ve onların söylediklerine önem atfetmezler. Bunun ta­rihî bir örneği İspanyolların Valladolid tartışmalarında sömürülen­lerin söyledikleriyle ilgilenmemesi, zira bunların onlar için bir önem teşkil etmemesidir.<sup>392</sup> Günümüzde de ötekileri eleştirmek söz konu­su olunca olabildiğince “cömert” davranan ancak kendisi eleştiri­lince rahatsız olan bu Batılı tavır büyük ölçüde devam etmektedir. Batı dışı özne Batı’yı eleştirdiğinde “radikal” ve “fundamentalist” gibi olumsuz sıfatlarla etiketlenir. Bu şekilde eleştiri bertaraf edilir.</p>
<p>Şair Alexander Pope narsisizm ve şiddet arasındaki bağlan­tıya şöyle temas etmektedir: “İnsanın tabiatında iki ilke hüküm sürer / Öz sevgi şiddet ister, akıl dizginlemek.”<a href="#_ftn160" name="_ftnref160"><sup>[391]</sup></a> Bu anlayışa gö­re akıl narsisizmden kaynaklanan şiddet dürtüsünü dizginleme işlevini görmektedir. Ancak şair aklın araçsal, rasyonel akla dö­nüşerek öz sevginin hizmetine girme ihtimalini göz ardı etmek­tedir. Nitekim Batı’ya bakıldığında durumun bu olduğu görüle­cektir. Bu, Batı’nın gücünün ve yıkıcılığının psikolojik arka pla­nını teşkil etmektedir ve Batı’nın yürüttüğü soykırımlar, dünya savaşları, atom bombaları, öjenik <em>(eugenics),</em> kimyasal-biyolojik şiddet gibi unsurlarda tezahür etmektedir.</p>
<p>Batı’nın psikolojik dönüşümünü bir paragrafta özetleye­cek olursak, <em>eski Batı,</em> Batı’nın nispeten en masum görünen çocukluk dönemini teşkil etmekle beraber onun ileride belir­ginleşecek olan büyüklenmeci narsistik kişiliğinin temelleri bu dönemde atılmıştır. Batı’nın narsisizminin temelinde Hıristi­yanlığın ontolojik kararsızlığı ve Hıristiyanların uluhiyet at­fettikleri Hz. îsa figürü üzerinden kendilerini narsistçe tanrı­laştırmaları<a href="#_ftn161" name="_ftnref161"><sup>[392]</sup></a> yatmaktadır. Özgüvenli ve güçlü benlikler nar­sisizme meyletmezler. Narsisizme meyledenler sahte benliğe ihtiyaç duyanlardır. Bu bağlamda <em>eski Batı’nın</em> hâli psikolo­ji literatüründe “kırılgan narsisizm” <em>(vulnerahle narcissism) </em>olarak aktarılan kategoriyle benzeşmektedir. <em>Modern Batı</em> ile birlikte bu hâl “büyüklenmeci narsisizme” <em>(grandiose narcis- sisrn)</em> dönüşmüştür. Artık Tanrı’ya referans vermeye gerek kal­mamıştır zira herkes nihai otorite olarak kabul ettiği rasyo­nel aklıyla “küçük bir tanrı” olmuştur.</p>
<p>Teknolojik imkânları­nın artmasıyla, dine artık kayıtsız olmasıyla ve dengeleneme­yen dünyevi gücünün küreselleşerek gitgide perçinlenmesiyle <em>yeni Batı</em> ise psikopatiyle karakterize edilen “kötücül narsis- te” <em>(malignant narcissist)</em> benzemektedir. Narsisizm hakkın­da muhtelif yayınlar yapan İsrailli yazar Shmuel (Sam) Vak- nin’e göre narsisizm, neoliberalizmin de başlangıç yılları ola­rak kabul edilen 1970’lerden bu yana ciddi bir büyümeye ve derinleşmeye geçmiştir ve insanları doyumsuz makineler ola­rak diğer insanlara karşı kayıtsız hâle getiren “psikopatik nar­sisizm” <em>(psychopathic narcissism)</em> geleceğin insanlığının psiko­lojik hâlini belirleyecektir.<a href="#_ftn162" name="_ftnref162"><sup>[393]</sup></a> Bazı ampirik çalışmalar da psi­kopatinin toplumsal tahakküm, narsisizm ve Makyavelizm ile olumlu korelasyonda olduğunu<a href="#_ftn163" name="_ftnref163"><sup>[394]</sup></a> ve yine sadistik kişilik bo­zukluğunun narsistik kişilik bozukluğuyla %61 oranında bir­likte görüldüğünü<a href="#_ftn164" name="_ftnref164"><sup>[395]</sup></a> ortaya koymaktadır. Narsisizmin bu do­ruk noktalarında artık Kur’an-ı Kerim’deki <em>firavun</em> karakte­rinden söz edilebilir. <em>Yeni Batı&#8217;nın</em> dine kayıtsızlığı da aslında buradan kaynaklanmaktadır zira, kontrol ettiği dünyevi zen­ginliğin ve gücün büyüsüyle kendisini “tanrısal” bir büyük­lükte gördüğü için başka bir tanrı ve din ihtimali imkân dı­şı, <em>saçma,</em> en fazla <em>gülünç</em> olmaktadır. Günümüzde de küre­sel ölçekte <em>yeni Batı</em> tarafından nefsleri ele alman bireylerde, özellikle yeni nesillerde, narsisizmin çeşitli türleri rahatlıkla gözlemlenmektedir. Yeni doğmuş bebeğini evde yalnız başı­na bırakıp bir haftalığına “tatile giden” genç kadın, sokaktan getirdiği kediye sadistik zevk için kaynar suyla işkence eden genç ve sosyal medyada insanların kutsallarına galiz küfürler eden insan tipi, başkalarının varlık iddialarını kabul etmeyen birer kötücül-psikopatik narsist örneğidir.</p>
<p>Batı&#8217;nın narsisizmle bu kadar iç içe olması tesadüf değildir. &#8216;Yukarıda aktarılan, Rönesans ile birlikte ortaya çıkan dengesiz iç- kinlikle narsisizm arasındaki bağlantı aşikârdır. Fantezi boyutun­da kendisini tanrı olarak görmek isteyen, aşkın ve Kadir-i Mut­lak Yaratıcı’ya kulluk etmekten yüz çeviren, ama gerçek dünya­da oldukça zayıf ve bağımlı olan ve yaşadığı çok çeşitli travma- tik hadiselerle bu tutarsızlığın farkına varan öznenin narsisizm dışında başka bir psikolojik hâle meyletmesini beklemek isabet­siz olacaktır. Özellikle düşündürücü olan, <em>yeni Batı</em> döneminde ortaya çıkan psikopatik narsistlerin diğer insanların çektiği acı­larla empati kuramaması ve bunun sonucunda onlara şiddet uy­gulamayı sıradan ve gerekli bir araçsal mekanizma olarak görme­leridir. Örneğin neoliberalizm, uyguladığı acımasız politikalar­la bu psikolojik hâlin ekonomideki tezahürü olarak görülebilir.</p>
<p>İslâmi bir açıdan narsisizm kavramının muhtevasına bakıla­cak olunursa akıllara ilk gelecek kavram muhtemelen “nefs-i em- mare” olacaktır. “Emmare” Arapçada “çokça emreden” anlamı­na gelmekte olup Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetinde nefsin “kö­tülüğü çokça emrettiği” (Kur’an, 12:53) bildirilmektedir. Süley­man Uludağ “nefs” kavramının mutasavvıflar tarafından ele alı­nışını şöyle özetlemektedir.</p>
<p>“Mutasavvıflara göre nefis insanın putudur; ‘Hevâsını (nef- sânî arzularını) tanrı edinen kimseyi görmedin mi?’ âyetin­de [Kur’an, 45:23] bu husus ifade edilmiştir. Hakk’a er­mek için nefis putunu kırmak gerekir. Nefsi hevâsmdan, aşağı arzularından menedenlerin cennete gideceğini haber veren âyette [Kur’an, 79:40] buna işaret edilmiştir. Nefis kendini beğenir, kendine tapar, kendine hayrandır, bencil­dir, şımarıktır, kibirlidir. Topraktan yaratılmış olduğundan zayıf, çamurdan olması sebebiyle cimri, balçıktan olduğu için şehvetli, pişmiş topraktan olduğu için de cahildir. Za­af, cimrilik, şehvet ve cehalet onun esas Özellikleridir [&#8230;].</p>
<p>[Gazâlî&#8217;ye göre] [n]efsin tabiatında yırtıcılık/vahşilik, hay­vanlık, şeytanlık ve tanrılık vardır. Nefisteki düşmanlığın, saldırganlığın kaynağı yırtıcılık, oburluğun ve hırsın kayna­ğı hayvanlık, hilekârlığın ve kurnazlığın kaynağı şeytanlık, büyüklenme ve her şeye tek başına hükmetme arzusunun kaynağı tanrılıktır. Bu dört nitelik sırasıyla köpeğe, domu­za, şeytana ve bilge kişiye tekabül eder. Nefis, içinde bun­ların tamamını barındırır [,..].”<a href="#_ftn165" name="_ftnref165"><sup>[398]</sup></a></p>
<p>Bu düşüncelerden anlaşılacağı üzere bütün insanlarda bulu­nan nefs bazı kötülüklere yol açabilmektedir. Aynı zamanda Şems suresinde (Kur’an, 91:7-10) Allah Teâlâ’nın nefsi “şekillendirip düzenlediği”, ona “kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verdiği”, “nef­sini arındıranın kurtuluşa ereceği” ve “onu arzularıyla baş başa bı­rakanın ziyan ettiği” bildirilmektedir. Nefse aynı zamanda kendi yaptığı kötülükleri kınama yetisi <em>(nefs-i levvame),</em> yani insandaki vicdan azabının kaynağı ilham edilmiştir. Doğru yaşayan ve iyili­ği bulan insanın nefsi huzura erecektir, buna da “nefs-i mutmai­ne” (tatmin olmuş, huzura kavuşmuş nefs) adı verilmiştir (Kur’an, 89:27). Yani nefs muhakkak kötü olmak ve kötü kalmak zorunda değildir. Islâm dini insanın iyiliğe ulaşması için nefsiyle bir mü­cadele hâlinde olmasını buyurmuş, bu mücadele Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından “büyük/hakiki cihad” olarak adlandırılmıştır.<a href="#_ftn166" name="_ftnref166"><sup>[399]</sup></a> Tasavvuf geleneği bu mücadelenin nasıl yapılabileceği konusun­da tarih içerisinde çeşitli sistemler geliştirmiştir. Bunlardan îran- h mütefekkir Allâme Tabatabai tarafından aktarılan birisine göre;</p>
<p>“Salik bu merhaleyi katettikten sonra, kendi zatına karşı aşırı bir alâkasının olduğunun ve kendi nefsini aşk derecesinde sev­diğinin farkına daha yeni varacaktır. Yaptığı her şey, uğraştığı her çaba kendine olan aşırı sevgisinden kaynaklandığını anla­yacaktır. Zira insanın özelliklerinden biri, fıtrî olarak kendini</p>
<p>sevmesi, kendini istemesi, her şeyi kendi zatına feda etmesi, kendi varlığının bekası için herhangi bir şeyin yok edilmesinden çekinmemesidir. Bu içgüdünün ortadan kaldırılması oldukça zordur. Bu bencillik duygusuyla savaşmak en müşkül işlerden biridir. Fakat bu his ortadan kaldırılmadıkça, bu içgüdü öldürülmedikçe Allah&#8217;ın nuru kalpte tecelli etmez. Başka bir ifadeyle salik kendinden geçmedikçe Allah&#8217;a bağlanamaz.”400</p>
<p>O hâlde insanın nefsin kötücül etkilerini gidermek için atması gereken bazı adımlar vardır. Bu da manevi bir eğitimle mümkün olacaktır. İşte Batı&#8217;nın uzun bir süredir mahrum kaldığı unsur hassas bir denge dâhilinde yürütülmesi gereken bu manevi eğitimdir. Hıristiyan asketik akımlar dünyeviliği topyekün reddederek insana dünya hayatında ulaşmasının çok güç olduğu bir hedef koymuş, böylelikle istemeden de olsa manevi hayatın sonunu kendi elleriyle getirmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak günümüzde Hıristiyan dünyasının büyük kısmı dünya hayatına sarılmış ve ahiret hayatını unutmuş bir görünüm arz etmektedir. Yahudilikte ise “seçilmişlik” doktrini, buna dayanan üstünlük hisleri ve Tanrı&#8217;ya teslimiyetten ziyade “Tanr&#8217;ya eşit olma”, hatta “Tanrı&#8217;dan da üstün olma” gibi inançlar mevcuttur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer Kemal Buhari &#8211; Varoluşsal Tehcir,syf:203-229</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114">[339]</a> Sadece son yirmi yılda ve sadece Irak ve Afganistan’da doğrudan Öldü­rülen veya yaptırımlar yoluyla ölümlerine yol açılan Müslüman sayısı dört milyondur. Bkz. <a href="https://www.mintpressnews.com/4-million-muse">https://www.mintpressnews.com/4-million-muse</a> lims-killed-in-western-wars-should-we-call-it-genocide/208711/ Eri­şim: <em>6</em> Aralık 2019. Alman gazeteci Jürgen Todenhöfer Batı’nın hem geçmişte hem de şimdi Müslümanlardan çok daha fazla şiddete baş­vurduğunu belirttikten sonra sömürgeciliğin başlamasından bu yana Batıklar ve Müslümanların birbirlerini öldürme oranlarını 10’a 1 ola­rak açıklamaktadır. Jürgen Todenhöfer. <em>Feindbild İslam: Zehn The- sen Gegen den Hass.</em> München: Bertelsmann, 2011,4-13.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115">[340]</a> “İslâm’ın evrensel barış çağrısını duyumsayamayan ve tarih boyunca Batı’mn menfaatlerini tehdit eden bir güç olarak görülen ve gösteri­len İslâm’a dayalı korkunun günümüzde de bu denli yaygın ve güçlü olmasının en önemli nedenlerinden birisi de medyaya egemen olan güçlerin bu yönde yaptıkları yayınlardır. [&#8230;] [B]ir ‘dördüncü kuvvet’ olarak medya, Dünya Ekonomik Forumu çerçevesinde her yıl Da- vos’ta toplanan ve küreselleştirici büyük Üçlü’nün Uluslararası Pa­ra Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Orgütü’nün politikalarına zemin hazırlayan ‘dünyanın yeni efendileri’nin ellerindedir.” Musta­fa Sami Mencet, Tarihsel Arka Planıyla Türkiye’de İslamofobi”, <em>Mu­hafazakâr Düşünce 14/53</em> (2018): 196.</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116">[341]</a> Bkz. Ayhan Kaya. “Islamophobia as a Form of Governmentality: Un- bearable Weightiness of the Politics of Fear”, Malmö: Malmö Uni- versity, 2011, 31.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117">[342]</a> Tahsin Görgün. “İslâm Dünyası ve Gelecek Dünya Düzeni: Ontolo- jik bir Tahlil”, XXI. <em>Yüzyılda İslâm Dünyası ve Türkiye: Milletlerara­sı Tartışmalı İlmi Toplantı.</em> İstanbul: Ensar Neşriyat, 2003,105.</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118">[343]</a> <em>Netflix</em> üzerinden gösterime giren <em>Atiye</em> dizisi buna güncel bir örnek­tir.</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119">[344]</a> Gianfranco Morra. “Secolarizzazione e Risveglio Religioso in Italia Oggi”, <em>Studi di Sociologia</em> 26/ 3-4 (1988):355.</p>
<p><a href="#_ftnref120" name="_ftn120">[345]</a> William Cavanaugh. <em>The Myth ofReligious Violence: Secular Ideology and the Roots of Modern Conflict.</em> Oxford: Oxford University Press, 2009, 85-101.</p>
<p><a href="#_ftnref121" name="_ftn121">[346]</a> Erol Güngör. <em>İslâmın Bugünkü Meseleleri.</em> İstanbul: Ötüken Neşri­yat, [1981] 1997, 11. Baskı, 17-28.</p>
<p><a href="#_ftnref122" name="_ftn122">[347]</a> Edward Said. <em>Covering İslam: How the Media and the Experts Deter- mine How We See the Rest of the World.</em> New York: Vintage, 1997, Gözden Geçirilmiş Yeni Baskı; aktaran Sahar El Zahed. “Internali- zed Islamophobia; The Making of İslam in the Egyptian Media”, /$- <em>lamophobia in Müslim Majority Countries.</em> Enes Bayraklı ve Farid Hafez (Ed.). London/New York: Routledge, 2019,141.</p>
<p><a href="#_ftnref123" name="_ftn123">[348]</a> Tony Evans. “The Limits of Tolerance: İslam as Counter-Hegemony?” <em>Revieıu of International Studies</em> 37/4 (2011): 1751-1773; Peter Man- daville. <em>Transnational Müslim Politics: Reimagining the Umma.</em> Lon- don: Routledge, 2001, 153; aktaran Ayhan Kaya. “Islamophobia as a Form of Governmentality: Unbearable Weightiness of the Politics of Fear”, Malmö: Malmö University, 2011, 6, 34.</p>
<p><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"></a>I 349. Ahmet Davutoğlu. <em>Civilizational Transformation and the Müslim World. </em>Kuala Lumpur: Mahir Publications, 1994,101-104.</p>
<p><a href="#_ftnref125" name="_ftn125">[350]</a> İsmet Özel. <em>Toparlanın Gitmiyoruz</em> I. Ankara: Ebabil, 2008, <em>176.</em></p>
<p><a href="#_ftnref126" name="_ftn126">[351]</a> Tony Evans. “The Limits of Tolerance: İslam as Counter-Hegemony?” <em>Revieıv of International Studies</em> 37/4 (2011): 1751-1773.</p>
<p><a href="#_ftnref127" name="_ftn127">[352]</a> Tahsin Görgün. “İslâm Dünyası ve Gelecek Dünya Düzeni: Ontolo- jik bir Tahlil”, XXL <em>Yüzyılda İslâm Dünyası ve Türkiye: Milletlerara­sı Tartışmalı İlmi Toplantı.</em> İstanbul: Ensar Neşriyat, 2003,104.</p>
<p><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"><em><strong>[353]</strong></em></a> Maria Vivod. “The Story About Old Hag Europe and Healthy Mai- den Serbia”, <em>Traditiones</em> 38/2 (2009): 118.</p>
<p><a href="#_ftnref129" name="_ftn129">[354]</a> Adrian Güelke. <em>Terroristn and Global Disorder.</em> New &#8216;York: LB. Tau- ris, 2006, 257-258.</p>
<p><a href="#_ftnref130" name="_ftn130">[355]</a> “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dininin gereklerini ye­rine getirme konusunda dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kim­se, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” Tirmizî, Fiten, 73. <em>Ha­dislerle İslâm.</em> 7. Cilt, 596. https://hadislerleîslâm.diyanet.gov.tr/say- fa.php?CILT=7&amp;SAYFA=596 Erişim: 26 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref131" name="_ftn131">[356]</a> Yümni Sezen. <em>Dinlerarası Diyalog İhaneti: Dinî-Psikolojik-Sosyolojik Tahlil.</em> İstanbul: Kelam Yayınları, 2006, İkinci Baskı.</p>
<p>357.Bkz. Fetullahçı terör örgütünün yayın organı olan Zaman gazetesin­de 15 Nisan 2000 tarihinde yayınlanan “Diyalogdan Düğüne” başlık­lı ve “Hem Hristiyan hem de Müslüman” alt başlıklı haber. Bkz. htt- ps://www.milligazete.com.tr/haber/l074141/diyalogun-meyvesi Eri­şim: 26 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref132" name="_ftn132">[358]</a> Alev Alatlı. “Hatırla (1)”, 2007. <a href="http://www.islamdunyasi.com">http://www.islamdunyasi.com</a> /in- dex.pl ?author_id—1601 Erişim: 5 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref133" name="_ftn133">[359]</a> <a href="https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201704241028210432-eski-israil-sa-vunma-bakani-yaalon-isid-israilden-ozur-diledi/">https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201704241028210432-eski-israil-sa- vunma-bakani-yaalon-isid-israilden-ozur-diledi/</a> Erişim: 22 Şubat 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref134" name="_ftn134">[360]</a> Jochen Hippler ve Andrea Lueg. <em>Feindbild İslam.</em> Hamburg: Konk- ret Literatür Verlag, 1993, 23-24.</p>
<p><a href="#_ftnref135" name="_ftn135">[361]</a> Hâlihazırda “Batı” coğrafi veya kültürel bir kategorizasyon olmak­tan öte güçle ilgili bir kavramdır. Bkz. Enes Bayraklı ve Farid Ha- fez (Ed.). <em>Islamophobia in Müslim Majority Countries,</em> London/New York: Routledge, 2019, <em>S.</em> Bu anlamda Japonya ve Güney Kore de Batı’dır. Batı dışı, yani gücün dışındaki toplumların birçoğunda ise İran’daki <em>garbzedeha</em> ve Rusya’daki <em>zapodniki</em> gibi “Batıcılar’* vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref136" name="_ftn136">[362]</a> Geleneksel <em>Doğu-Batı</em> modelinin ihtiyaçları karşılamadığı düşüncesiyle ya­pıya güncel kaynaklarda “Küresel Kuzey <em>(Global North)”</em> de denmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref137" name="_ftn137">[363]</a> Bkz. İbrahim Kalın. <em>Ben, Öteki ve Ötesi: İslâm-Batı İlişkileri Tarihi­ne Giriş.</em> İstanbul: İnsan Yayınlan, 2016, 7. Baskı.</p>
<p><a href="#_ftnref138" name="_ftn138">[364]</a> Bkz. Prem Shankar Jha. <em>The Tuilight ofthe Nation State: Globalisation, Chaos and War.</em> London/Ann Arbor: Pluto Press, 2006. Bu durumun bize bakan yönüne değinilecek olursa, Müslümanların çoğunluğu teşkil etti­ği toplumlarm da birer ulus devlet olarak <em>yeni Batı’nın</em> küresel gücüyle mücadele etmesi pek mümkün görünmemektedir. Mevcut şartlar sonu­cu belli olan bir satranç oyununa benzemektedir. <em>Yeni Batı</em> ile mücadele edebilmek için, bu yol ne kadar büyük taşlarla kapatılmış olursa olsun, Müslüman toplumlarm güç birliğine gitmesi mecburi ve hayatidir.</p>
<p><a href="#_ftnref139" name="_ftn139">[365]</a> Zygmunt Bauman. <em>Globalization: The Human Consequences.</em> Camb- ridge: Polity, 1998, 56.</p>
<p><a href="#_ftnref140" name="_ftn140">[366]</a> Yine de Müslümanlar fethettikleri yerlerde barışı tesis etmek adına de­yim yerindeyse fazla kurcalamadan tüm Hıristiyanları, hatta Hindis­tan’daki Hinduları dahi <em>“Ehl-i Kitab”</em> olarak kabul ederek haklarıyla birlikte tanımış, devlette önemli konumlarda görevlendirmiş, asimile etmeksizin ve İslâm’a girmeye zorlamaksızın onlarla birlikte yaşama­nın yollarını aramış ve onlara tarih boyunca adaletle ve iyilikle davran­mıştır. Bunu yaparken Batı toplumları gibi tek boyutlu bir toplum an­layışıyla yaklaşmamış, farklı dini grupların kendi kanunlarıyla yöneti­leceği ve kendi adetlerine göre yaşayabileceği mahallelere dayanan bir kentleşme politikası takip etmiştir. Osmanlı Devleti’nde <em>millet siste­mi</em> olarak bilinen bu modelin azınlık haklan adına önemli bir emsal ve model olduğu Batılı literatürde de ifade edilmektedir. Bkz. Will Kym- licka. <em>Multicultural Citizenship,</em> Oxford: Clarendon Press, 1995,156.</p>
<ol start="367">
<li>Rasim Özdenören. <em>Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti,</em> İstanbul: İz Yayın­cılık, 1998, 2. Baskı, 64-65.</li>
<li>Merhum Aliya İzzetbegoviç’in mezar taşında yer alan söz.</li>
<li>Silvio Berlusconi. “Berlusconi: ‘Attacco Mirato Senza Vittime fra i Çi­vili’”, <em>La Repubblica 26</em> Eylül 2001, <a href="https://www.repubblica.it/">https://www.repubblica.it/</a> online/ mondo/italiadue/berlusconi/berlusconi.html Erişim: 19 Aralık 2019.</li>
<li>Paul Nesbitt-Larking, Catarina Kinnvall, Tereza Capelos ve Henk <a href="#_ftnref141" name="_ftn141"></a>Dekken “Introduction: Origins, Developments and Current Tren- ds”, <em>The Palgrave Handbook of Global Political Psychology.</em> Paul Nesbitt-Larking, Catarina Kinnvall, Tereza Capelos ve Henk Dekker (Ed.). Hampshire: Palgrave Macmillan, 2014: 6.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref142" name="_ftn142">[371]</a> Sırasıyla Melanie Klein. <em>Envy and Gratitude and Other Works<sub>s</sub> 1</em>946- <em>1963,</em> London: Virago, 1988,247; W.R.D. Fairbairn. &#8220;The Sociologi- cal Significance of Communism Considered in the Light of Psycho-A- nalysis”, <em>British Journal ofMedical Psychology</em> 15/3 (1935): 226; Do- nald W Winnicott. <em>The Family and Individual Development.</em> London: Tavistock, 1965,146; üç kaynağı da aktaran Farhad Dalat “Racism: Processes of Detachment, Dehumanization, and Hatred&#8221;, <em>Psychoa- nalyic Quarterly</em> 75/1 (2006): 133.</p>
<p><a href="#_ftnref143" name="_ftn143">[372]</a> Jacqueline Rose. <em>The Last Resistance.</em> London/New York: Verso, 2007, 62; aktaran Stephen Frosh. “Psychoanalysis as Political Psychology”, <em>The Palgrave Handbook of Global Political Psychology.</em> Paul Nesbitt-Larking, Catarina Kinnvall, Tereza Capelos ve Henk Dekker (Ed.). Hampshire: Palgrave Macmillan, 2014, 57.</p>
<p><a href="#_ftnref144" name="_ftn144">[373]</a> Julia Kristeva. <em>Histoires d’Amoun</em> Paris: Folio, 1985, 112; aktaran Martin L. Davies. “History as Narcissism”, <em>Journal ofEuropean Stu- dies</em> 19/4 (1989): 265.</p>
<p><a href="#_ftnref145" name="_ftn145">[374]</a> Andrew D. Brown. “Narcissism, Identity and Legitimacy”, <em>Academy of Management Revieu</em> 22/3 (1987): 643; Agnieszka Golec de Za- vala, Aleksandra Cichocka, Roy Eidelson ve Nuwan Jayawickreme. “Collective Narcissism and Its Social Consequences”, <em>Journal ofPer- sonality and Social Psychology 97/6</em> (2009): 1074-1075.</p>
<p><a href="#_ftnref146" name="_ftn146">[375]</a> Bela Grunberger. “On Narcissism, Aggressivity and Anti-Semitism”, <em>International Forum of Psychoanalysis</em> 2/4 (2007): 237-241; Agniesz­ka Golec de Zavala ve Aleksandra Cichocka. “Collective Narcissism and anti-Semitism in Poland”, <em>Group Processes &amp; Intergroup Relati- ons,</em> 15/2 (2011): 213.</p>
<p><a href="#_ftnref147" name="_ftn147">[376]</a> Sigmund Freud. <em>Das Unbehagen in der Kültün</em> Wien: Internationa- ler Psychoanaltyscher Verlag, 1930, 85. Freud »küçük farkların nar­sisizmi <em>[Narziftmus der kleinen Unterschiede]“</em> adını verdiği kavram­la çeşitli grupların kendilerini diğerlerinden üstün görmek için baş­vurduğu küçük öğelere vurgu yapmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref148" name="_ftn148">[377]</a> American Psychiatrics Association. <em>Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders Fifth Edition: Dsm~5.</em> Washington DC/London: American Psychiatrics Publishing, 2013, 669-670.</p>
<p><a href="#_ftnref149" name="_ftn149">[378]</a> Julia Kristeva. <em>Histoires d’Amour.</em> Paris: Folio, 1985; Bela Grunber- ger ve Pierre Dessuant. <em>Narcissisme, Christianisme, Antisemitisme. </em>Paris; Actes Sud, 1999.</p>
<p><a href="#_ftnref150" name="_ftn150">[379]</a> Horst-Eberhard Richter. <em>Der Gotteskomplex: Die Geburt und die Kri- se des Glaubens an die Allmacht des Mense ben.</em> Giessen: Psychosozi- al-Verlag, 2012.</p>
<p><a href="#_ftnref151" name="_ftn151">[380]</a> Bkz. Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişi- mi/Konumu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006,3. Baskı, 135, 137; Edward Said. “A Truly Fragile Identity” <em>Al-Ahram Weekfy&gt;</em> 23- 29 Mart 2000, 474 <a href="https://web.archive.org/web/20020206051916/">https://web.archive.org/web/20020206051916/</a> <a href="http://www.ahram.org.eg/weekly/2000/474/op2.htm">http://www.ahram.org.eg/weekly/2000/474/op2.htm</a> Erişim: 2 Şubat 2020. John Lachkar. “The Psychopathology of Terrorism: A Cultural V-Spot”, <em>The Journal of Psychohistory</em> 34/2 (2007): 113.</p>
<p><a href="#_ftnref152" name="_ftn152">[381]</a> Richard Kilminster. “Narcissism or Informalization: Christopher Las- ch, Norbert Elias and Social Dıagnosis”, <em>Theory, Culture and Society </em>25/3 (2008): 137.</p>
<p><a href="#_ftnref153" name="_ftn153">[382]</a> Martin L. Davies. “History as Narcissism”, <em>Journal ofEuropean Stu- dies</em> 19/4 (1989): 266.</p>
<p><a href="#_ftnref154" name="_ftn154">[383]</a> Karen Horney. <em>New Ways in Psychoanalysis.</em> Abingdon: Routledge, 1999, 100.</p>
<p><a href="#_ftnref155" name="_ftn155">[384]</a> Andrew D. Brown. “Narcissism, Identity, and Legitimacy”, <em>The Aca- denry of Management Revietv,</em> 22/3 (1997): 645.</p>
<p><a href="#_ftnref156" name="_ftn156">[385]</a> Hans-Ludwig Kröber. “Narzissmus”, <em>Forens Psychiatr Psychol Krimi- nol</em> 2/4 (2008): 272.</p>
<p><a href="#_ftnref157" name="_ftn157">[386]</a> Dmitry Chernobrov. “The Spring of Western Narcissism: A Psychoa- nalytic Approach to Western Reactions to the ‘Arab Spring*”, <em>Psycho­analysis, Culture &amp; Society</em> 19 (2014): 85-86.</p>
<ol start="387">
<li>Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, IV, 366/5299.</li>
<li>Joseph Sandler ve Meir Perlow. “Internalization and Externalizati- on” <em>Projection, Identification, Projective Identification.</em> Joseph Sand­ler (Ed.). London/New York: Routledge, 2018, 2.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref158" name="_ftn158">[389]</a> İbrahim Kalın. <em>İslâm ve Batı.</em> İstanbul: İsam, [2007] 2008, 3. Baskı, 149-151.</p>
<p><a href="#_ftnref159" name="_ftn159">[390]</a> Bkz. Stefano Ferracuti, Gabriele Mandarelli ve Antonio Del Casa- le. “Psychopathy, Personality Disorders, and Violence”, <em>Violence and Mental Disorders.</em> Bernardo Carpiniello, Antoniö Vita ve Claudio Mencacci (Ed.). Cham: Springer, 2020, (81-94). 89-90. Bandy X Lee. K <em>Violence: An Interdisciplinary Approach.</em> Oxford: Wiley BlackwelL 2019, 49-51.</p>
<ol start="391">
<li>David M. Goodman, Alvin Dueck ve Julia P. Langdaİ. “The “Hero- ic I”: A Levinasian Critique of Western Narcissism”, <em>Theory Psycho- logy</em> 20 (2010): 677.</li>
<li>Sandew Hira. “Scientific Colonialism: The Eurocentric Approach to Colonialism”, <em>Eurocentrism, Racisın and Knoudedge: Debates on His- tory and Power in Europe and the Americas.</em> Marta Araûjo ve Silvia Maeso (Ed.). New York: Palgrave Macmillan, 2015, 141-143.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref160" name="_ftn160">[393]</a> “Two principlcs in human nature reign / Self-love, to urge, and rea- son, to restrain.” Alexander Pope. “An Essay on Man” Epistle II.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref161" name="_ftn161">[394]</a> Judit Szlasi. “Analysis is the Key” Conversation by Judit Szilasi with B61a Grünberger”, <em>JEP</em> 8-9 (1999). <a href="http://www.psychomedia.it/jep/">http://www.psychomedia.it/jep/</a> number8-9/grunberg.htm Erişim: 4 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref162" name="_ftn162">[395]</a> <a href="https://www.youtube.com/watchpv=OgsqP8FXUnU">https://www.youtube.com/watchpv=OgsqP8FXUnU</a> Erişim: 8 Şubat 2020; <a href="https://www.youtube.com/watch?v=ix-trtzii_8">https://www.youtube.com/watch?v=ix-trtzii_8</a> Erişim: 8 Şubat 2020; <a href="https://biomedres.us/pdfs/BJSTR.MS.ID.003686.pdf">https://biomedres.us/pdfs/BJSTR.MS.ID.003686.pdf</a> Erişim: 8 Şubat 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref163" name="_ftn163">[396]</a> Christopher J. Patrick. “Emotional Processes in Psychopathy”, <em>Vto- lence and Psychopathy.</em> Adrian Raine ve Jos6 Sanmartin (Ed.). New York: Springer Science+Business Media, 2001, 64.</p>
<p><a href="#_ftnref164" name="_ftn164">[397]</a> David J. Cooke. “Psychopathy, Sadism and Serial Killing”, <em>Vıolence and Psychopathy,</em> Adrian Raine ve Jos6 Sanmartin (Ed.). New York: Springer Science+Business Media, 2001, 130.</p>
<p><a href="#_ftnref165" name="_ftn165">[398]</a> Süleyman Uludağ. “Nefis”, <em>TDV DİA.</em> İstanbul: TDV İslâm Ansiklo­pedisi, 2008,32. Cilt, 526-529.</p>
<p><a href="#_ftnref166" name="_ftn166">[399]</a> Tırmizî, Cihad, 2.</p>
<p>400. Allâme Tabatabai. Özün Özü. İstanbul: İnsan Yayınları, 2006, 2. Baskı, 53. 401. 1798 yılında Charles Grant (East India Company Yönetim Kurulu Üyesi ve Milletvekili) tarafından söylenmiş bir söz. Syed Mahmo</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/">Yeni Batı ve Anti-İslâmi Şiddet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kudüs’e Acizler Ağlasın!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Dec 2017 21:22:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs’e Acizler Ağlasın!]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19417</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABD ve İsrail’in ne yapmak istediği belli. Peki, İslam dünyası Kudüs için ne yapıyor? İsrail işgalinden beri İslam&#8230; Amerikan Başkanı Trump’ın Kudüs ile ilgili talihsiz kararı dikkatleri uzun bir aradan sonra yeniden Kudüs’e çevirdi. Uzun bir aradan sonra diyorum, zira Suriye, Yemen, Irak ve Libya iç savaşları Orta Doğu’da dikkatleri bu ülkelere yöneltmişti. İslam dünyası [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/">Kudüs’e Acizler Ağlasın!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76/" rel="attachment wp-att-19418"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19418" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></a></p>
<p>ABD ve İsrail’in ne yapmak istediği belli. Peki, İslam dünyası Kudüs için ne yapıyor? İsrail işgalinden beri İslam&#8230;</p>
<p>Amerikan Başkanı Trump’ın Kudüs ile ilgili talihsiz kararı dikkatleri uzun bir aradan sonra yeniden Kudüs’e çevirdi. Uzun bir aradan sonra diyorum, zira Suriye, Yemen, Irak ve Libya iç savaşları Orta Doğu’da dikkatleri bu ülkelere yöneltmişti. İslam dünyası bu yüzden Kudüs ve Filistin’i unutmuştu.</p>
<p>İsrail de bu “unutulmuşluğu” fırsata çevirmek istiyor. Müslümanların dikkati başka yönlere çevrilmişken, İslam ülkeleri İslam topraklarında birbirleriyle kıyasıya savaşırken, uzun zaman önce işgal ve ilhak ettiği Kudüs’teki işgaline meşruiyet kazandırmak istiyor. ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasının bu meşruiyet için önemli bir adım olduğunu düşünüyor.</p>
<p>İç siyasette iyice köşeye sıkışmış olan Trump için ise, bu zor durumdan kurtulmak için her türlü destek ve dikkatleri dış politikaya yöneltecek gelişme önemliydi. Kuzey Kore sorunu çerçevesinde yaşanan krizin Trump’ın üzerindeki baskıyı hafifletmediği görülüyor. Ülke içerisinde etkili kesimlerin desteğini alabileceği bir dış politika adımına ihtiyacı vardı. İran ve Filistin konusunda atacağı adımların ABD’deki çok güçlü İsrail lobisinin desteğini sağlama konusunda işe yarayacağını biliyordu. Bu adımlar baştan beri İslam dünyası ve Müslümanlara karşı söylemiyle de uyum gösterecekti zaten.</p>
<p>ABD ve İsrail’in ne yapmak istediği belli. Peki, İslam dünyası Kudüs için ne yapıyor?</p>
<p>İsrail işgalinden beri İslam dünyasının Kudüs için ne yaptığına bakarsak, şimdi de pek fazla bir şey yapamayacağını görürüz. Bunun iki önemli nedeni var.</p>
<p>Birincisi, İslam dünyasında askerî ve ekonomik açıdan ABD-İsrail ekseni ile mücadele edebilecek bir ülke yok. Ancak birlikte hareket etmeleri durumunda İslam ülkeleri ABD ve İsrail’in fütursuz güç politikası ile Kudüs ve Filistin’in diğer bölgelerindeki oldubittilerine karşı koyabilirler. Orta Doğu’nun bugünkü hâli ise Müslüman ülkelerin birlikten ne kadar uzak olduklarının açık göstergesi.</p>
<p>İkincisi ise, İslam dünyasında Kudüs için mücadele etmek isteyenlerin sayısı her geçen gün azalıyor. Müslümanların üzerine serpilmiş ölü toprağı Suriye, Yemen, Irak ve Libya iç savaşlar yüzünden artık iyice ağırlaştı. Bu savaşlarda yaşananlar ve DEAŞ, El Kaide ve FETÖ örgütlerinin İslam’ı kirli hesaplarına alet etmeleri nedeniyle İslam’ın özünü oluşturan cihat ve tebliğ gibi kavramlar kirletildi.</p>
<p>Cihat algısı bozulan Müslümanlar ise artık ilk kıblesi Kudüs için mücahede etmesi gerektiğini kavrayamaz hâle geldiler. Kudüs’ün Müslümanlara değil, aslında Müslümanların Kudüs’e muhtaç olduğunu görmekten aciz olan insanların, İslam’ın üç kutsal şehrinden biri ellerinden çalınırken gereken tepkiyi göstermesi de beklenemezdi zaten.</p>
<p>“Kudüs için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Amerika ve İsrail’in gücü karşısında ne yapabiliriz ki?” diyenleri bir kenara bırakalım.</p>
<p>Aslında Kudüs için yapabilecek çok şeyimiz var.</p>
<p>Her şeyden önce Kudüs’ün onuru için işgale direnen Filistinli kardeşlerimize güçlü bir şekilde destek vermekle başlayabiliriz. Bu destek sadece dua ile değil, aynı zamanda Filistinlilere yardım götüren yardım kuruluşlarına bağışlarla olmalı.</p>
<p>Bunların yanında ABD’nin bu kararını, İsrail’in işgalini ve ilhakını tanımadığımızı en yüksek sesle haykırmamız da çok önemli. Bu, Müslümanların Filistin toprakları üzerindeki hak iddiasını diri tutacaktır ve gün gelip de güç dengeleri değiştiğinde bu toprakları devralmalarının meşruiyetini sağlayacaktır. Unutmayalım, 12. Yüzyılda Kudüs’ü ele geçiren Haçlıların kurduğu krallığın hâkim olduğu 90 yıla yakın süre boyunca Müslümanlar Kudüs’ü hiç unutmadılar ve en sonunda içlerinden çıkardıkları Selahaddin Eyyubi 1187 yılında Kudüs’ü fethedip tekrar Müslüman şehri yaptı.</p>
<p>Kudüs, Filistinlileri diri tuttuğu gibi bütün Müslümanları diriltmeli.</p>
<p>Müslümanların mezhepsel, etnik ve sınıfsal kavgalarını bir kenara bırakıp birlik olmaları için Kudüs yeniden altın bir fırsat sunuyor. Müslümanlar, Kudüs için bir araya gelmeyi başarabilirlerse, Yemen’de, Suriye’de, Libya’da birbirlerini katletmeyi sona erdirmek için bir şans yakalayabilirler.</p>
<p>Kudüs’ün maruz kaldığı saldırı bile Müslümanları bir araya getiremiyorsa, Kudüs’ün ardından Bağdat, Tahran, İstanbul, Kahire, Şam ve Mekke’yi de kaybetmeye hazır olmalılar.</p>
<p>[Türkiye, 9 Aralık 2017]</p>
<p>Kemal İnat</p>
<p>SETAV</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/">Kudüs’e Acizler Ağlasın!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 12:36:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Islam]]></category>
		<category><![CDATA[Ingiliz]]></category>
		<category><![CDATA[Küresellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu ve Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodern Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17431</guid>

					<description><![CDATA[<p>X Anglosaksonlar başlangıçtan itibaren emperyal bir liderlik peşinde olmuşlardır. Dışarıya, bu nedenle sadece “gentleman”liği, futbolu ya da “İngiliz kumaşı”nı ihraç etmediler; bunlarla beraber “savaş” da ihraç ettiler. Tarihte rastlanmayan bir şekilde dünyada tek başlarına üstün bir askerî güç olmayı temsil etmeleri; kendi topraklarının dışında sürekli kriz ve savaş çıkarmayı, kültürlerinin ve yaşam tarzlarının bir parçası [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="http://ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/images-21-3/" rel="attachment wp-att-17433"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17433" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-1.jpg" alt="" width="400" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-1.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-1-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></h3>
<h3>X</h3>
<p class="ilkparagraf">Anglosaksonlar başlangıçtan itibaren emperyal bir liderlik peşinde olmuşlardır. Dışarıya, bu nedenle sadece “gentleman”liği, futbolu ya da “İngiliz kumaşı”nı ihraç etmediler; bunlarla beraber “savaş” da ihraç ettiler. Tarihte rastlanmayan bir şekilde dünyada tek başlarına üstün bir askerî güç olmayı temsil etmeleri; kendi topraklarının dışında sürekli kriz ve savaş çıkarmayı, kültürlerinin ve yaşam tarzlarının bir parçası haline getirdiklerinin göstergesidir. Güce başvurmak Anglosakson geleneğin kullandığı dilin bir yüzünü; bu gücün “ulus inşâ” etmenin imkânı olması da diğer yüzünü ifade eder. 1. Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin, 2. Dünya Savaşı’nda Amerika’nın aşırı güç kullanımının kendileri için egemenlik sağlamakta başarılı olması; aynı zamanda yeni bir savaş konseptinin geliştirilmesini sağlamıştır. İngiltere 1914 öncesinin dünya düzenini; deniz gücü, sterling ve Batı dışındaki pazarların kendi girişimcilerine açılmasını sağlayacak şekilde kurmaya çalıştı. Amerika bugün aynı şeyi uzay gücü, dolar ve serbest pazar ekonomisiyle sürdürmekte.</p>
<p>Üstün deniz kuvvetiyle üzerinde hâkimiyet kurduğu İslâm dünyası, İngiltere’nin güçlü bir imparatorluk olarak kendini tanımlamasının hem imkânı olmuş; hem de kendi toplumsal refah ve zenginliğinin birinci kaynağını İslâm coğrafyasından devşirmiştir. Bu devşirme işinin bahis konusu coğrafyanın ulus-devletler haline getirilmesinin bir hasılası olduğunu belirtmeliyiz. İslâm coğrafyasının “Ortadoğu” haline getirilmesinin imkânı, Anglosaksonların aynı zamanda dünya üzerindeki egemenliklerini başından itibaren bu bölgeden sürdürmelerini sağlamış; ama bununla beraber Ortadoğu’nun kurulu düzenine hayati derecede bağımlı bir ilişki içinde olmalarını doğurmuştur. Öte yandan İslâm coğrafyasının Ortadoğu şekline sokulması, her şeyden evvel Anglosaksonları “ulus inşâ edici” tecrübenin sahibi yapmıştır.</p>
<p>Kolonyalist gelenek benzer oluşumları ihtiva eden bir süreci temsil etse de; Anglosaksonların Müslüman toplumlarda ulus-devlet inşâ çabası, yönetim ve egemenliği pekiştirdiğinden, sonu gelmez bir ihtirasa dönüşmüştür. Sadece Hicaz bölgesinin yedi ulus-devlete bölünmesi buna örnek verilebilir. Ulus inşâ edici her çaba nihayette aynı ulusun kendi içinde yeni azınlıklar yaratarak, Bangladeş, Doğu-Timor gibi, yeni bir bölünme şeklinde sürmüştür. Müslümanların bölünmesi ya da her ulus-devlet haline geliş, aynı zamanda Müslüman toplumların istikrarsızlaştırılmalarıyla neticelenmiş; İslâm coğrafyası da bu haliyle Anglosaksonların -bugün olduğu gibi- kolayca doldurabilecekleri bir “vakuma” dönüşmüştür.</p>
<p>Beşiği din veya ideoloji olmayan değerleri var etmek mümkün olmadığı gibi; hiçbir siyasal birlik kendi kültürel köklerini terk ederek ayakta kalamıyor. Eğer Avrupa’ya birlik ve istikrar arayışı açısından bakarsak, bu istikrarın reformasyon döneminden itibaren bozulduğu ya da istikrar arayışının bu dönemden itibaren peşinde koşulan Avrupalı bir ideal olduğunu söyleyebiliriz. Aynı tespit İslâm dünyası için de geçerlidir: Fakat bu önceki dönemlerde her şeyin sorunsuz ve mükemmel olduğu anlamına elbette ki gelmiyor. Hakikatte İslâm coğrafyası “Ortadoğulaşma”ya başladığı günden beri birlik ve istikrarını kaybetmiş durumdadır. Anglosaksonların Ortadoğu”yu dünya egemenliğine imkân açacak bir “merkez” olarak inşâsı, Müslüman toplumların siyasal güç haline gelmemeleri üzerine kurulmuştur. Fakat Anglosakson liderlik ile İslâm dünyası üzerindeki çekişmeyi klasik mekân ve araçlar bağlamında; yani ırkçı özellikli ulus-devlet ile bu güçler arasındaki ekonomik temelli sömürü ilişkisinde anlamlandırmak Ortadoğu’yu açıklamaya yetmiyor.</p>
<p>Ulus-devlet siyasetleri ve ulusal aidiyetler temelinde olmaktan çok bu, İslâm’ın Müslümana kazandırdığı kimlikle ancak olabilir. İslâm cihetinden kimlik insanın veya toplumun taşımakta olduğu bir ünvan, bir isim değildir; ulus-devletin dediği anlamda sadece bir aidiyet sayılmaz. Kimlik varoluşsal bir özellik taşımakta; dünyaya, hayata ve insanlara atfettiğimiz anlamla âlâkalı olmaktadır. Kökleri inanma biçimimizde bulunmakta; bizim diğer insanlarla niçin birlikte olduğumuza ve nasıl olacağımıza anlam ve imkân vermektedir.</p>
<h3>XI</h3>
<p class="ilkparagraf">Kolonyalizm tarihi boyunca İslâm insanlara verdiği güçle kendini hissettiren bir din olmuştur. Başlangıcından itibaren kolonyalist güçler kendilerine yönelik bütün direniş hareketlerinde karşılarında İslâm’ı buldular. Diğer oluşumlar yanında dikkat çeken önemli bir husus da, bu hareketlerin önderliğinin esas gücünü medrese/sufi geleneğin temsilcilerinin yapmış olmasıdır. Diğer bir ifadeyle geçmiş yakın tarih içinde Müslüman dünyada kolonyalizme karşı mücadele veren bütün oluşumların kökeninde geleneksel İslâm’ın olduğunu görmekteyiz. Kuşku yok ki Anglosaksonlar “geleneksel İslâm”ı en iyi tanıyanların başında gelir. Zira İslâm dünyasının Ortadoğu’ya dönüştürülmesi süreçlerinde ortaya çıkan bütün direniş hareketlerinin muhatapları kendileri olmuştur. Ne var ki ortak bir “dilin” oluşturulamamış olması sebebiyle, Anglosaksonlar için medrese/sufi gelenekle anlaşmak umulan nispette kalıcı olmamıştır. Özellikle geleneksel İslâm’ın geçmişte üstlendiği rol, bir kırılma yaşayan bugünün dünyasında fazlasıyla önem taşımaktadır. Yaklaşık son iki yüzyıllık tarih içinde, kolonyalizme karşı enerjisinden bir şey kaybetmeden yürütülen uzun soluklar mücadelenin sadece “geleneksel İslâm” dediğimiz bu “gelenek” tarafından gerçekleştirilmiş olması kayda değer nitelik taşıyor.</p>
<p>Medrese/sufi gelenek temelli bu mücadelenin özelliği öncelikle bu çabasını bilgi/hayat tarzı düzeyinde sürdürmekteki ısrarıdır. Sonra da ya kendi ilkeleri ekseninde anlaşma ya da kaybedilse bile, “uzlaşmayı” reddetmiş olmasıdır. Bu gelenek Ortadoğu’daki Batı eksenli sosyal/siyasal değerleri ve ulus-devlet gibi kurumsal yapıları daha başlangıçta meşrû kabûl etmemesiyle dikkat çeker; Anglosaksonların Ortadoğu’ya getirdiği değer ve kurumları aşındırarak işlevsiz kılmasıyla önem taşır. Bu haliyle “modernist İslâm”dan belirgin çizgilerle ayrılır. Anglosakson dünya, aynı zamanda bu geleneğin Şiî boyutuyla 1979’da İran’da; Sünni boyutuyla da özellikle 1998’deki intifada ile Filistin de tekrar karşılaşmış oldu.</p>
<p>Modernite baştan itibaren kendini “geleneğin” reddiyle anlamlandırmış; “yeni”ye yaptığı vurguyla insanoğlunun bütün geçmiş tecrübesini anlamsız ve değersiz hale getirmiştir. Geleneğin reddi bu nedenle modernitenin evrenselleştirdiği bir “inanç” olarak, insana ait bütün anlama faaliyetlerini daha başlangıçta belirleyen bir işlevle yüklüdür. Bugün Müslüman dünyanın entellektüel birikiminin, çok az haklılık taşımasına rağmen, gelenek karşıtlığı, kaynağını büyük nispette moderniteden almaktadır. Geleceği yeniden inşâ gibi bir meşrûiyetle ortaya çıkan gelenek eleştirisi, öncelikle Müslümanın geçmişine dair hiçbir entellektüel mirasının olamayacağını, olsa bile bugün kesinlikle kullanılamayacağını ilân eder. Geçmiş mirasın reddiyle başlayan bu eleştiri, her şeyden evvel Müslümanı, kimliğini nasıl koruyacağı meselesiyle başbaşa bırakır.</p>
<p>Ne var ki reddedilen bu mirasla ortaya çıkan ve modern bir talep olan geçmişten kopuşa, bu mirasın temsilcisi olan medresenin izin vermediğini görürüz. Kendinî tevhid üzerine inşâ etmiş medresenin, İslâm’ın geleneksel bilgi kurumu olarak, özellikle modern dönemde Müslümanların kimliğini ve birliğini korumaya çalışması, modern dünya karşısında “paradigma-dışı” bir mutlakiyeti temsil etmesiyle dikkat çeker. Geleneksel İslâm’ın temsil ettiği, muhalefetin kendine has “dili”, modernist İslâm tarafından “kendini tekrardan” gelen bir suskunluk olarak nitelendirilmiş, bu yüzden de yoğun eleştirinin konusu olmaktan kurtulamamıştır. Ne var ki, 1979 yılında İran’da meydana gelen hadiseler, modernist İslâm’ın yanıldığına işaret etmesiyle ehemmiyet taşımıştır.</p>
<p>Modern muhayyile ve onun bütün kültürel unsurlarını, 1979 yılının İran’ında medresenin temsil ettiği geleneksel İslâm’ın, önderliğini mollaların yaptığı hareketle şaşkın ve suskun bırakmasını, öngörülmesi mümkün olmayan önemli bir hadise saymamız gerekiyor. Uzun süren tecrübenin neticesinde temsil ettiği epistemolojik önderlik, yaşayarak savunduğu hayat tarzı ve sürdürdüğü sessiz mücadeleyle “yüzyıllar” sonra medrese “konuşmaya” başlamış; “Kum”, bu hareketle egemen zamanın yanılgısına dikkat çekmişti. Bu, Müslümanlardan bir kısmının “tarih dışı” bulduğu, bu yüzden de kurtuluşu İslâm’ın modernist yorumlarında aradığı; Müslüman topluma modernitenin değerleri üzerinden nasıl işlerlik kazandırılacağını İslâm adına tartıştığı bir zamanda, uzun soluklu muhalefetin sahibi olan İslâmın sesi oldu; “Geleneksel İslâm” galip gelmişti. “Galip” gelme, 11 Eylül’le beraber Amerika’nın Pakistan, Yemen, Fas, Tunus, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki medreselerin kapatılmasını istemesine; İslâm’ın en eski kurumu sayılan El-Ezher’in müfredatının değiştirilmesi için Mısır’a baskı yapmaya itti; daha önemlisi küreselleşmenin lideri olarak kendisiyle uzlaşacak İslâm’ın yeni bir “versiyonunu” aramasına sebep oldu.</p>
<p>Geleneksel İslâm’ın hareket noktası insanın kalbidir. İnsanın kalbini değiştirmeden ne sosyal ilişkileri ne de sosyal, siyasal, iktisadi, kültürel sistemi değiştirmenin mümkün olacağı inancına dayanır. Bu yüzden “içeriden” konuşan bir “dilin” meşrû sahipliğini yapar. Allah’ın rızasına göre nasıl yaşanması gerektiğini yine yaşayarak gösterir. Karşıtına muhalefeti sözel olmaktan önce ameli düzlemdedir. Geleneksel İslâm Müslüman kökeninde asr-ı saadet olan fikrî/tarihî tecrübelerini yansıtmasına karşılık, modernist İslâm Müslümanın daha çok 1789 sonrası dönemin fikrî/tarihî tecrübesini yansıtır.</p>
<p>Modernist İslâm’ın aksine, geleneksel İslâm modern idealleri onaylamamış; üstelik bu idealleri tatmin edecek şekilde dönüşüme uğratarak içselleştirmeyi de başından itibaren reddetmiştir. Kendi tarihsel tecrübesi içinde İslâm’ın ümmet olma imkânlarını bütünüyle “bünyesinde” taşıyan, şüphe yok ki geleneksel İslâm’dır. Günümüzde yapılan eleştirilere rağmen; sömürüye, zulme karşı olma yanında, farklı dinden olanları kendi “muhayyilesinde” barındıran bütün imkânları yine biz “geleneksel İslâm”da bulmaktayız. Geleneksel İslâm küresel dünyada görünen o ki ezilen sessiz yığınların yeniden sözcülüğü üstlenmekle yüz yüze bulunuyor. Varsayılanın aksine geçmişe sığınma ya da İslâm’ın “avami” düzeyde yaşama biçimi olmaktan çok; İslâm’ın içinde yaşanan şartlara “rağmen” kendi aslî yaşam biçimine sadık kalmayı esas almış olmaktaki ısrarıdır. Geleneksel İslâm’ın gelecek inşâsının modern zamanla uyumlu olmayan özellik taşıması onun bir gelecek tahayyülüne sahip olmadığı anlamına gelmez.</p>
<p>Geleneksel İslâm Müslüman toplumların yaklaşık iki asırdan bu yana Batı’nın izlediği tarihsel süreçten geçmek gibi niyetlerinin olmadığını; kendi değerler dünyasının “akıldışılığı” içinde kalmak istediklerini, sabır yüklü yoğun bir çabayla göstermeye çalıştı. Bu çabanın dikkatten kaçan, fazla önemsenmeyen bir boyutu ise; Müslümanlara, modernitenin kolonize edemediği bir “alanın” mevcudiyetine imkân vermiş olmasıdır. Bunun somut örneği, yeni kuşak Müslümanların büyük bir kesimi tarafından eleştiri konusu yapılan İslâm’ın kurumsal temsilcisi olarak “medrese”dir. Medrese, her şeyden evvel gelenekten gelerek moderniteye şahit olan hafızayı temsil etmesiyle önem taşır. Bu kurum, modernizmin istilası karşısında söyleyecek sözünün olmadığı; kendini hep tekrar etmek ve hayattan kopuk olmakla eleştirilmişti. Ne var ki İslâm’ın kendi paradigmasından bakıldığında, medresenin modern dünya karşısında asla susmadığını, fakat kendine ait bir “dille” “içeriden” konuştuğunu görmek zor olmaz.</p>
<p>Ortadoğu’daki modern ulus-devletin bilgi üzerindeki seçici olma tekelini yasal olarak yürütmekte olan üniversitenin medrese’yi bütünüyle dışlaması ve tarih dışı ilan etmesi kadar; geleneksel İslâm’ın temsilci kurumu olarak medrese de meşrûiyet sağlayacak bilgiyi ulus-devlete vermekte fazlasıyla cimri davranmıştır. Buna karşılık medrese üniversitenin evrensellik etiketi altında ürettiği bilgiyi Müslümanlar için “ayıklama” ihtiyacı duymuş; kadim, ezeli ve ebedi olana vurgu yaparak, “evrenselin” Batı merkezli kurgusunu deşifre etmiştir.</p>
<p>Kendine ait “usûl”ün geleneği içinde modernist bilginin kolonyalist doğasının karşısına, bir tekrar gibi görünen “kendi bilgisini” koymuştur. Bu bilgi kendi asliyeti içinde modern dünyaya karşı İslâm’ın anlatılması dolayımında bir itiraz özelliği taşımıştır. Temel görevinin insan, insanın kulluğu ve muttakiliği; insanın yeryüzünde ve tarihteki varoluş sebebi, amacı ve anlamı; İslâm “yurdunun” savunulmasında cihadın zamanı ve gerekliliği meseleleri olmuştu. Buna karşılık; yeni teknolojilerin “icadının” önemi; kârın maksimize edilme yollarının “keşfi”; vatandaşın iktidar karşısında nasıl boyun eğdirileceğine ilişkin “bilginin” üretimi, onun ilgi alanında asla yer almamıştı. Bu yüzden uzun bir mücadelenin sonunda oryantalizm/kolonyalizm; kullandığı “dil”, izlediği “usul”, seçtiği “terminoloji” ve “grameriyle”, yani kalpleriyle düşünenlerin “dili” karşısında çaresiz kalmıştır.</p>
<p>Geleneksel İslâm’ın başarısı her şeyden evvel siyasal/sosyal evrimin entellektüel düzlemde artık Batı merkezli olmaktan çıktığına işaret etmesidir. Bu insanoğlunun izlediği tarihsel güzergâhı açıklama iddiasındaki modernist bütün siyasal/sosyal teorileri yoğun şekilde şüphe altında bırakarak etkisini göstermektedir. Yüzlerce yıllık birikimin yol göstericiliğinde kendisi için öngörüde bulunduğu gelecek tahayyüllerine ilişkin iddiaların topyekün şüphe altına girmesi; İslâm coğrafyasının kolonyalist düzenlemesini aşındırmakta, içini boşaltarak yeni bir “vakum”a dönüştürmekte ve onu “Ortadoğu” olmaktan çıkarmaktadır. Ortadoğu’nun siyasal/sosyal düzlemde nasıl bir seyir izleyeceğinin kestirilememesi, aynı zamanda Anglosakson hegemonyayı tehlikeye düşürmekte; daha önemlisi, bu hegemonyanın devamını sağlayacak tedbirler almayı, askerî seçeneğin dışında, bütünüyle imkânsız hale getirmektedir.</p>
<p>&#8230;&#8230;</p>
<p>Günümüzün Ortadoğu/İslâm dünyasının resmini çekin deselerdi, şunu söyleyebileceğimi düşünüyorum: Tarihin hiçbir döneminde hiç bu kadar geniş kapsamlı bir coğrafya ve hiç bu kadar kesafette bir insan topluluğu, bu kadar yoğun bir kuşatma altına alınmamıştı. Peki Anglosaksonların üstünlüğünün asla tartışma konusu olmadığı böyle bir zamanda İslâm’ı/Müslümanları sorun haline getiren nedir? Kanımca bir sorunun cevabını Taliban, Saddam ya da petrol imgeleri ekseninde açıklamaya çalışmak, daha başlangıçta eksik bir girişim olarak kalacaktır. Zira bugünkü mesele “enerji paradigması” içinde anlam bulmaktan çok İslâm’ın, kendisi istemese bile, küreselliğin liderliğini yapan Anglosaksonların muhayyilesinde temsil ettiği tehditle ilgili bulunuyor.</p>
<p>Sorun burada İslâm’ın artık bir tehdit olup olmadığı değil, bu muhayyileye hâkim felsefenin İslâm’ı algılama biçimiyle âlâkalıdır. Bu nedenle günümüzde Anglosaksonların İslâm/Müslüman dünyaya yönelik tutumları, dün olduğu gibi ekonomi/çıkar meselesi olmaktan çok, gizlenmesi mümkün olmayacak kadar “ideolojiktir”. Ekonomi/çıkar meselesinin aksine, ideolojik düzeyde seyreden bir mücadele doğası gereği çok yönlü ve karmaşık boyutlar taşır. Bahis konusu edilen “ideolojik” düzey her şeyden evvel, dünyanın almakta olduğu yeni “şekil” ve “işleyiş” tarzıyla ilgili olduğu kadar, buna nasıl cevap verileceği meselesini de kapsıyor. Bu haliyle sorun ne enerji paradigmasıyla açıklanabilecek ne de savaşla halledilebilecek bir sorun olmaktan çıkmakta.</p>
<p>Bugün dünyanın evrilmekte olduğu yeni “duruma” Müslüman dünyanın katılımının nasıl sağlanabileceği ciddi bir mesele olarak ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’nun ilk düzenlenme dönemi tespit edilen güzergâha ya da herkesin ulus-devlet sahibi olmak istediği “parçalanma yüzyılında”, dünyanın almakta olduğu yeni konuma uygun düşmüştü. Bu dönemde Müslümanların “yeri” belliydi; sorun Anglosakson hâkimiyeti için Müslüman coğrafyanın parçalara bölünerek düzenlenmesi; bu düzenlenmenin önemi ise onun içerdiği değerler bağlamında modernist karakteriydi.</p>
<p>Oysa bugün niteliksel bir değişimle karşı karşıyayız; düzenleme postmodernist özellikler içeriyor. Bu nedenle geleceğin Ortadoğu’suna hangi değerler üzerinden “işlerlik” kazandırılacağı, dolayısıyla ne türden bir düzenlemeye tâbi tutulacağı bahis konusu olduğundan, dünyada Müslümanlara bir “yer” aranmaktadır. Bu da İslâm dünyasının küreselleşme ile ilişkisini gündeme getiriyor. Acaba bu işlerlik postmodernist felsefenin sosyal/siyasal değerleri üzerinden mi, yoksa Müslümanların inançlarının bir ifadesi olan İslâm’ın değerleri üzerinden mi olacak; diğer bir ifadeyle İslâm, küreselliğin bir alt kategori olarak tanımladığı “yerellik” kategorisi içinde “yer” almaya razı olacak mıdır?</p>
<p>Burada küreselleşmenin İslâm’ı nasıl bir “dünyaya” katmak istediği veya artık içinde yaşayarak zihinselleştirmeye başladığımız böyle bir dünyanın nasıl bir özelliğe sahip olduğu önem taşıyor. Katettiği süreçlerle kendini inşâ etmeye başlayan bu “yeni” dünyanın belirgin vasfı, her şeyin temeline relativizmi yerleştirmeye çalışmakta olmasıdır. Kendinden öncekine yüklendiği tepkiyle, her şeyi relativist bir temel üzerinde yeniden anlamlandırmaya tâbi tutma özelliği taşıyor. Bu yüzden relativist değerlerin dünyası bugün Müslümanlardan gerçekliği Popper’e, iktisadı Hayek’e göre düzenlemelerini; karşılaştıkları bütün siyasal/sosyal sorunlarının çözümünü neo-liberalizmin içinde aramalarını onlar için “kurtuluş” olarak görmektedir. Bu “telakki” böylece Müslümanların, İslâm’ın kültürel bir “unsura” dönüşerek siyasal/sosyal etkinliğinin olmadığı; buna karşılık anayasaların, parlamentoların ve demokratik kurumların sözde işlerliği olan toplumlar haline gelmelerini sağlamayı öngörmektedir. Bu durumda İslâm’ın bir kültür kodu olarak “yerellik” kategorisi içinde kolayca yer alacağına inanılmaktadır.</p>
<p>Ne var ki İslâm “teorik” yapısı gereği buna razı olacak ve bu kategoriye sığabilecek elverişli imkânları kendinde barındıran bir din değildir. İslâm’ın kendinden beklenenleri cevapsız bırakması, küreselleşme için bu yüzden itiraz özelliği taşıyor. F. Jameson’un da ifade ettiği gibi, bugün “küreselleşmeye karşı direnme enerjisi gösteren tek din ya da dinî gelenek, tahmin edilebileceği gibi İslâm’dır.” Küreselleşme taşıdığı özellikleriyle İslâm için her şeyden evvel dışsal bir gücü temsil ediyor. Bugün İslâm küreselleşmeye karşı üç önemli noktada muhalefette bulunmakta, bu da Amerika’yı tedirgin etmektedir. Muhalefetin biri epistemolojik, biri hayat tarzı, biri de uluslararası hukuk nosyonuyla âlâkalıdır. İslâm epistemolojik düzeyde yaptığı itirazla; modern/postmodernizmin “yorumladığı” dünyayı başından itibaren “yapı-bozumu” uğratmakta.</p>
<p>Bunlara ait bilginin hem kökenleriyle âlâkalı meşrûiyeti hem de postmodernist değerlerin relativist muhtevası sebebiyle sosyal gerçekliğin kurucu temeli olamayacağına, olması halinde statükonun adil olmayan mevcudiyetinin onaylanmış olacağına işaret etmektedir. İkinci olarak İslâm, küresel kültürün önerdiği ve yaygınlaştırdığı hayat tarzına karşı; ilkeleri müphemiyet içermeyen kendine ait bir “hayat tarzı”yla itiraz etmektedir. Bu her şeyi nesneleştiren bir yaşam telakkisine karşı, insanın yüceltilmesini esas almasıyla ehemmiyet taşıyor. İslâm üçüncü olarak, küreselliğin kendi ilkelerine göre yeniden düzenlemeye çalıştığı “küresel hukuk”a karşı, “milletlerarası” bir hukuk önermekle, bahis konusu hukukun evrensellik iddiasının ideolojik muhtevasına itiraz kaydı koymakta; aynı zamanda da bu tekil hukuk anlayışının çoğul hale gelebileceğine dikkat çekmektedir.</p>
<p>Bahis konusu ettiğimiz bu sebeplerden dolayı İslâm’ın küresel hegemonyaya yaptığı itirazın/muhalefetin, öncelikle “paradigma dışı” bir nitelik taşıdığını söyleyebiliriz. Günümüzde küreselliğin kendi içinde mevcut bulunan ve haklı bir itiraz olarak sürdürülen anti-küreselci muhalefetin nihayette mahiyet olarak paradigma içi bir muhalefet olduğunu kaydetmeliyiz. Bunun birbirlerini besleyen süreçler olarak cereyan ettiğini söylemek mümkün. Öte yandan Uzakdoğulu uygarlıkların küreselliğe yaptığı itirazı, temsil ettikleri kültürün mahiyeti itibariyle ciddi bir muhalefet saymak kolay görünmüyor. Zira bu uygarlıkların temelini oluşturan dinî telakkinin paganist özelliği, onları küresel kültürle buluşturmakta; dolayısıyla yaptıkları muhalefet bir gelecek tahayyülünden çok, mevcut olana uyumu esas alarak anlam bulmaktadır. Bu da onların postmodern felsefe ile temelde paylaştıkları ortak paydalarına işaret ediyor. Bu durumda Doğu “uygarlıkları” cihetinden küreselleşmeye karşı, ancak iktisadi/teknolojik düzeyde taklit ve tüketim şeklinde tanımlanabilecek bir muhalefetten bahsedilebilir; bu haliyle artık ortada bir muhalefetten çok bir “yarıştan” bahsetmemiz daha isabetli olacaktır.</p>
<p>Kendi felsefi muhtevasına uygun olarak, bugün postmodern ve/veya küresel düzenleme Ortadoğu’da; iktisadi/teritoryal nitelik taşıyan modern düzenlemenin aksine, bu defa İslâm’ı/Müslümanları “hayat ve kültür” olarak düzenlemeyi hedef almaktadır. Diğer bir anlatımla bu; yeni bir hayat tarzının ikâmesi olarak dinin etkinliğini hayatın pratiğinde düzenlemek isteyen bir “düzenleme” olma özelliği taşıyor. Önce bunun, düzenlenmeyi yapan gücün din algısıyla ilişkili olduğunu; bu yüzden de İslâm’ı, kendi dinî tecrübesinde yaşadığı gibi, Protestanlaştırmak istediğini belirtmeliyiz.</p>
<p>Günümüzde postmodern kültürle beraber belirli bir hayat tarzının insanlara benimsetilmeye çalışılması; bunun yoksullar ve zenginler, sömürülen ve sömürenler, Hıristiyan ve Müslümanlar için ortak bir hayat modu olarak görülmesi; bizzat bu hayat biçimi üzerinde yeniden düşünmemizi zaruret haline getiriyor. Zira bugün belirli bir hayat biçiminin bedenleri teslim alması, insanoğlunu hiç tatmadığı bir bağımlılığın nesnesi yapmaktadır. Bu yüzden de sömürü ve egemenlik doğrudan ekonomik bir mesele olarak değil, bir hayat biçiminin aracılığı ve çok zaman bu hayatın masum talepleri olarak kendini ifade ediyor. Kendilerine ait hayat tarzının bütün hayat tarzlarının “telos”u olduğuna inanan Anglosaksonlar; İslâm’ın hayat tarzını bu yüzden kendileri için bir tehdit/muhalefet olarak görmekte ısrar etmektedirler. Bu, 1979 İran olaylarında başkan R. Reagan tarafından; “Bunlar bizim hayat tarzımıza karşıdırlar”, sözleriyle ifade edilmişti. Daha sonraları diğer Amerikan başkanları tarafından sık sık dile getirilmeye devam edildi. Fakat bu hususta en dikkate değer olan Nixon’un ifadesidir: “Biz emperyalist değiliz, sadece bir hayat tarzı getirmek istiyoruz.”</p>
<h3>XIII</h3>
<p class="ilkparagraf">Kendi tarihindeki tecrübesinden dolayı güzelliğin ve adaletin yurdu olmak mecburiyeti taşıyan Ortadoğu, nihayetinde bir gün üzerinde egemenlik kurmuş bu çirkinliğe ve zulme son vermek durumundadır. Bunun hangi kavme ait olduğu asla önemli değil, ama zulme karşı olan bütün insanlarla beraber Müslümanların eliyle olacağı yine bu topraklara ait İbrahimi geleneğin gereği sayılmalıdır.</p>
<p>Abdurrahman Arslan &#8211; Sabra Davet Eden Hakikat,syf.156-180</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu ve Anglosaksonlar-1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 11:42:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[21.yüzyılda Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Islam]]></category>
		<category><![CDATA[Ingiliz]]></category>
		<category><![CDATA[Küresellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu ve Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodern Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17409</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük İskender’in “Ortadoğu’ya hâkim olan bütün dünyaya hâkim olur” deyişi yeteri kadar açıklayıcı olsa da; Ortadoğu’nun hiç kaybetmediği önem, bu önemin anlamlandırılabilmesini mümkün kılan bütün sebepleri aşar. Ortadoğu yarısı çöllerle kaplı efsunkâr cazibeye sahip bir coğrafya olarak 21. yüzyılın gündeminde yer almasıyla bugün yeniden kadim önemine dikkat çekiyor. Fakat Ortadoğu sadece bir coğrafyanın veya bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="http://ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/images-21-2/" rel="attachment wp-att-17412"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17412" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21.jpg" alt="" width="400" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></h3>
<p class="ilkparagraf">Büyük İskender’in “Ortadoğu’ya hâkim olan bütün dünyaya hâkim olur” deyişi yeteri kadar açıklayıcı olsa da; Ortadoğu’nun hiç kaybetmediği önem, bu önemin anlamlandırılabilmesini mümkün kılan bütün sebepleri aşar. Ortadoğu yarısı çöllerle kaplı efsunkâr cazibeye sahip bir coğrafya olarak 21. yüzyılın gündeminde yer almasıyla bugün yeniden kadim önemine dikkat çekiyor.</p>
<p>Fakat Ortadoğu sadece bir coğrafyanın veya bu coğrafya üstünde yaşayan insanlara ait toprakların adı değildir. Ortadoğu her şeyden önce insanoğlunun büyük bir kesiminin son beş bin yıllık tarihini belirleyen üç büyük dinin yurdudur. Dünyada bugün için, Ortadoğu ne sadece stratejik bir coğrafya ne bir ticaret merkezi, ne Uzakdoğu’ya açılan kısa deniz yollarının kavşak noktası ve ne de her meselede ilk akla gelen, günümüz Müslümanlar için hayli kullanışlı bulunan “enerji/petrol paradigması”nın inşâsını sağlayan, dünya petrol rezervlerinin üçte ikisine sahip -ve asla önemi ihmal edilemeyecek- petrol zengini bir yerdir. Ortadoğu öncelikle topraklarının altında petrolün bulunduğu sıradan bir yerin -sonradan takılmış olsa bile- adını taşımıyor. Ortadoğu bütün bunlardan önce bugün bir buçuk milyar Müslümanın kendisi ile özdeşleştiği yerin adıdır. Bu yer de sadece Mekke ve Medine bulunmuyor; aynı zamanda onlar gibi önemli Kudüs de bulunmaktadır. Bu yüzden Ortadoğu’yu dünya genelinde siyasal, sosyal, ekonomik cihetten açıklamaya kalkmak, daha başlangıçta eksik kalan bir girişim olmakta.</p>
<p>Zira dünyanın sadece tek “bölgesi” vardır: Ortadoğu. Ortadoğu bütün tarihi boyunca dinî değerlerin meydana getirip biçimlendirdiği toplumların/ümmetlerin yurdu olmuş; kendi dışındaki toplumları da her konuda etkilemede birincil rol üstlenmiştir. Dünyada hiçbir bölge Ortadoğu kadar çekişmenin alanı olmamış; hiçbir coğrafya kendisinin yaşadığı miktardaki savaşlara Ortadoğu kadar “ev sahipliği” yapmamıştır. Ortadoğu tarihinin barındırdığı tecrübe, hiçbir toprak parçasının sahip olamayacağı kadar karmaşık ve zenginliklerle doludur. Bu nedenle dünyanın hiçbir bölgesi Ortadoğu kadar çok miktardaki insanı kendine araştırma konusu seçtirmemiş; hiçbir insan Ortadoğu dışında bütün bir ömrünü araştırmak için vakfetmeye değerli bulmamıştır. Sadece Ortadoğu, insanların sahibi oldukları bir ömrü, şu ya da bu sebeple, seve seve harcamayı göze aldıkları cazibe merkezi olmayı sağlayabilmiştir.</p>
<p>Ortadoğu’nun dinî haritasının gösterdiği farklılık başka hiçbir coğrafyada rastlanması mümkün olmayan bir özelliği barındırır. Bunlar içinde İbrahimi geleneği temsil eden üç din de Ortadoğu coğrafyasını altüst ederek yeniden kurmuşlardır. Her biri kendinden öncekinin meşrûiyetini yürürlükten kaldırmasıyla dikkat çeker. Birbirlerini teyit eden, benzeyen ve değişime uğramış hallerine vurgu yapan, içlerindeki en genç din olan İslâm’dır. Bu gelenek içindeki Musevilik deneyimi, daha başlangıçta hümanist bir imkân taşımadığını ilan ederek, kendini bir ırkla sınırlandırmış olmakla din ve ırkçılığın özdeşleştirimini; Hıristiyanlık insanları/cemaati idare etmenin imkânı olarak din ve ruhban kurumsallığının özdeşleştirimini; İslâm ise mümin için öngördüğü din ve kimliğin özdeşleştirimiyle dikkat çeker. Son iki din vahyin, Museviliğin “mülkiyetçi” din anlayışıyla dönüşüme uğramış evrenselci geleneğini yeniden inşâ ederek, Ortadoğu’nun dinî tarihindeki kırılmayı yeniden tamir etmeleriyle, insanlık tarihi açısından önem taşır. Ne var ki bu dinlerin “anayurdu” olan bahis konusu ettiğimiz toprakların “Ortadoğu” olarak ifade ettiğimiz adı, bu dinler gibi kadim bir özellik taşımıyor; tersine oldukça yeni bir kavramsallaştırma olmasıyla dikkat çekiyor.</p>
<p>Yeniçağ aslında kendi mantığının meşrûiyetini kendinden almıştır. Kendini keşifler çağı olarak tanımlasa da, beşeriyete karşı dürüst davranmak gibi bir endişesi olmamıştır. Yeniçağın bir keşifler çağı olmaktan çok, dünya’nın Batı merkezli olarak yeniden isimlendirildiği, anlamlandırıldığı bir dönemin adı olarak düşünülmesi daha isabetli olacaktır. Bu çağda “keşfedilen” her toprak parçasının, üzerinde yaşayan insanlar tarafından verilmiş kadim bir ismi olmasına rağmen, haritalarda hep aksi varit olmuştur. Bahse konu ettiğimiz “Ortadoğu”da bu yeni isimlendirmenin Anglosakson yüklü mekânsal içeriğiyle dikkat çekmektedir.</p>
<p>Latincedeki “orient” bütün Doğu’yu kapsayan bir sözcük olma özelliği taşımıştır. “Doğu” kavramının bu kadim özelliğine karşılık “Orta-doğu” oldukça yenidir. Kavram, her şeyden evvel oryantalist bir muhteva taşır; bunun yanında belirli bir merkezi esas alarak tanımlanmış üç parçanın ortasında kalanına işaret eder. Kolonyalizmle beraber sınırları daha uzakları kapsayan “Doğu” sözcüğünün yeri, Anglosaksonlar/Büyük Britanya’ya göre yeniden tanzim edilerek üç ayrı parçaya bölünmüştür. Böylece “orient”, Yakın, Orta ve Uzakdoğu olmak üzere yeniden haritalaştırılmıştır. Bilhassa Mısır’da bulunan İngiliz komutanlığına “Ortadoğu” adının verilmesinden sonra Doğu’nun üçe bölünmüş isimlendirilmesi giderek yerleşik hale gelmiştir. Günümüzde olduğu gibi, bu yazıda da, Ortadoğu “İslâm dünyasının” karşılığı olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Bu hadise şüphe yok ki, ne sadece bir isimlendirme ne de haritalaştırma düzeyinde kalan masum bir düzenleme sayılır; bunlarla beraber belirli bir siyasî, sosyal, ekonomik ilişki biçimine işaret eden, onları düzenleyen, merkez ve periferi arasındaki konumlanma tarzına işaret eder. Bu haliyle “Ortadoğu” ait olduğu bölgeyi değil, kendine referans aldığı İngiltere’yi “temsil” eder; dolayısıyla üstünde yaşadığımız coğrafyadaki mekân kavrayışımız bize ait bir anlamlandırma içermemekte. Bu durumda İngiltere’de sadece bir coğrafi yeri temsil etmemekte; dünyayı isimlendirmeyle beraber Ortadoğu’yu/dünyayı şekillendiren fail olarak emperyal bir gücün temsilcisi olmaktadır. Bu ise askerî/siyasal bir gücü değil, belirli bir düşünce/yaşam biçimini de temsil durumda olmasıyla önem kazanıyor. Bu kavramların açığa vurduğu güç ilişkisi, Ortadoğu’nun en azından son üç yüzyıllık tarihini ifade eder; diğer bir anlatımla İslâm dünyasının aynı zamanda dinî/siyasî/coğrafi olarak nasıl haritalaştırıldığının da hikâyesi durumundadır. Bu özelde Ortadoğu, genelde dünya sahnesine çıkan yeni gücün tarihi yönelimini işaretlemekte; yönelim günümüzde küreselleşme olarak kendini ifade etmektedir. Fakat unutmamak gerekir ki, “küreselleşme” de dünyanın yeniden isimlendirilmesi olmakta.</p>
<p>VIII</p>
<p>Habbsburg ve Osmanlı imparatorluklarının çözülmeleri 20. yüzyıl tarihinde iki önemli duruma kaynaklık etmiştir. İlki Avrupa’nın, ikincisi de Ortadoğu’nun yeni yüzyıldaki haritasının düzenlenmesini sağlamıştır. 20. yüzyılın başları, İslâm dünyası için sadece yeni bir yüzyıl değil; Müslümanların aynı zamanda içinde yaşamaya alışık olmadıkları yeni sınırlar demekti; bu sınırlar içindeki Ortadoğu devletlerinin tümü 20. yüzyıl Britanyası’nın inşâ ettiği devletler olma özelliği taşır. Ortadoğu için bu düzenlemenin haricinde yeni ve fazlasıyla önemli bir başka düzenleme daha vardır; binlerce yıllık diasporadan sonra Yahudilik bir devlet haline getirildi. İsrail’in 1948 yılında kurulması, aynı zamanda Ortadoğu’nun tarihini de hızlandıracaktır.</p>
<p>Batı dünyasında Filistin’in bilhassa 17. yüzyıldan itibaren kutsal kitaptan elde ettiği kutsal saygınlık, ilk Haçlı Seferleri’ndeki Hıristiyan müminlerinin heyecanını çağrıştırır özellik taşımıştır. Anglosakson öncülüğündeki Batı, ikinci defa Ortadoğu’ya açılmanın manevi hazırlığını yapar. Bu nedenle Filistin’in de parçası olduğu Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıldan itibaren Anglosaksonların artık göz diktiği bir imparatorluktur. Ne Filistin’in kutsal toprakları ne de Osmanlı İmparatorluğu, tarihinde gösterdiği gibi, bundan kurtulma imkânını bulamazlar. Kısa zamanda İslâm topraklarının halifeliğiyle temsilcisi durumundaki Osmanlı İmparatorluğu’nun yeri, Anglosaksonların siyasal stratejisi ve dünyaya ilişkin iktidar tasarımlarında hayatî bir önem kazanır. 1830’lardan itibaren Anglosaksonlar Osmanlı İmparatorluğu’nu kendileri için bir yerleşim yeri olarak planlarlar. Bunun ilk örneği, Yunanistan’ın Osmanlı topraklarından ayrılışı ve Batı’daki ulus-devletin ilk örneği olarak kuruluşunda görülür.</p>
<p>Anglosaksonlar olarak Büyük Britanya’nın I. Dünya Savaşı’na kadar İslâm dünyasına ve bu dünyanın Ortadoğu’daki temsilcisi konumundaki Osmanlı’ya karşı izlediği siyaset; kendi içinde çözülmekte olan bir ümmeti, kendi çıkarı doğrultusunda daha çabuk şekilde parçalayarak yeniden düzenlemek şeklinde neticelendi. İslâm dünyası Anglosaksonların öngördüğü sınırlar içinde, kontrolü kolay topraklar haline geldi. İngiltere bilhassa petrol bölgelerine göre Ortadoğu’yu 22 parçaya bölerek, bugünkü halini almasını sağladı. Düzenleme, siyasî, sosyal, sınır, etnisite, kimlik, doğal kaynakların paylaşımı ve azınlık gibi, çözümü mümkün olmayan yeni sorunlar yaratarak, Ortadoğu devletleri arasında sürekli gerilimlerin kaynağı oldu; bu ise düzenleyici fail olarak Ortadoğu’yu sürekli olarak Anglosaksonlara muhtaç kıldı. Kendi eksenlerinde gerçekleştirilen bu düzenlemeyle Anglosaksonlar dünyaya yönelik hâkimiyetlerini Ortadoğu üzerinden gerçekleştirmiş oldular. Bu sadece petrole göre yapılmış bir düzenlemeyi kapsamaz; Süveyş Kanalı’nın inşâsından, kültürel, coğrafi, demografik bütün unsurların birliği olarak, İngiltere’nin liderliğinde varolmuş, bir jeo-kültürü kapsar.</p>
<p>2. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin kendini yeniden tahkim etme imkânı bulduğu dönemdir. Bu 1648 Westphalia’dan başlayıp 1815 Viyana Kongresi’ne; 1. Dünya Savaşı’ndan Yalta-Potsdam’a kadar uzanan bir süreci kapsar. Bu süreç içinde tahkimin ortaya çıkardığı yeni aktör ABD olmuştur. Batı’nın paylaşımla ilgili kendi içindeki her mücadele nihayette uluslararası sistemin yeniden düzenlenmesi, kapsam ve muhtevasını biraz daha genişlettiği süreçler olma özelliği taşır. Dünya genelinde düşünüldüğünde 2. Dünya Savaşı’na kadar Ortadoğu haritasını düzenleyen güç, İngiltere olmuştu. Fakat savaş sonrasında Anglosakson önderlik değişir; İngiltere’nin yerini yeni ekonomik/askerî güç olarak ABD alır.</p>
<p>2. Dünya Savaşı’nın lider gücü olarak ortaya çıkan Amerika’nın, aynı zamanda dünyanın yeni düzenleyici gücü olarak, İslâm dünyasını İngiltere’den ele geçirmesi; içeride yaşanan ciddi sürtüşmelere rağmen dışarıyla ciddi sorun olmadığı şeklinde yansıtılmıştır. Amerika, Ortadoğu’yla olan ilişkilerini, İngiltere’nin bölgedeki tecrübelerinden elde ettiği siyasal, kültürel, ekonomik, stratejik miras üzerinden sürdürmüştür. Bu yüzden de İngiltere günümüze kadar Amerika için Ortadoğu konusunda eğitim, danışmanlık yapan bir “muallim” olmuştur. Ortadoğu’da, 1950’lerden itibaren aktif ve etkin olan Amerika; buna rağmen, İngiltere’nin statükonun devamı için hayati bulduğu aşiret ilişkileri, geleneksel güç yapıları ve değerlerinden çok, sofistike olmayı gerektirmeyen baskıcı rejimleri desteklemiş; neredeyse istisna olmayacak kadar Ortadoğu halklarıyla askerî bir “dil” üzerinden ilişkilerini sürdürmeyi tercih etmiştir. Bunun yanında daha önemli diğer bir husus da, Amerika’nın bölgeyle olan ilişkilerini bütünüyle belirleyen ve İngiltere’den devraldığı “Yahudi meselesi”dir.</p>
<p>Müslümanların dünyayı bugünkü haliyle düzenleyen sistemsel güçlerle yaptığı mücadelenin odağında Filistin bulunur. Bilinen tarih içinde “transplantasyon” temelinde kurulan İsrail devleti bu özelliğiyle ilk örneği temsil eder. Tarih olarak İbraniler Filistin’de doğmamışlardır. Bu topraklara gelişleri MÖ 13.-14. yüzyıllara dayanmakta; Filistin topraklarına geldiklerinde orada yerli bir halk mevcuttur. Buraya yerleştikten sonra önce Babiller, sonra da Romalılar tarafından sürgün edilmişlerdir. Beytül Makdis’in yıkılıp İsrailoğulları’nın dünyanın her köşesine dağılmaları üzerinden onlara yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, Yahudileri aynı topraklarda bir araya toplama fikri Batı’ya yine de rasyonel gelmiştir. İsrail devleti, diğer bütün devletlerin aksine zamanın ve tarihin eskitemediği bir mülkiyet hakkından söz edilerek vücut bulur.</p>
<p>Sarahatle bilinen bu tarihi kanımca iki ironisinden bahsederek özetlemekte fayda var. Bunlardan biri Müslümanlarla, diğeri de İngiltere’yle ilgilidir. Yahudilerin Osmanlı eliyle İspanya’dan getirilmesi ve İstanbul’a yerleştirilmesi; aynı zamanda tarihte ilk defa Yahudilerin Filistin topraklarına yakınlaştırılması olmuştur. Öte yandan İsrail devletinin kuruluşunu sağlayan İngiltere, aynı zamanda Yahudileri kendi topraklarından ciddi nedenler olmaksızın sürmek isteyen bir devlettir. Tefecilik, kapitalizmin Yahudiler için açtığı yeni bir kazanç kapısı olurken; bu alanda elde edilen başarı, İngiliz halkında nefrete dönüşmekte gecikmemiştir. Kilise, çok geçmeden tefeciliğe yasak koymuş; Yahudiler 13. yüzyılda ağır vergiler altına alınırken, İngiltere’den sürülmeleri bahis konusu olmuştur. Öte yandan aslında 1850’lerden itibaren hızlı modernleşme süreçlerinden geçen Yahudilerin, dindar ve gelenekçi kesimi için Filistin’e gitmek, “modernleşme kirliliğinden” de kurtulmak olarak görülmüştür. 1836 yılından itibaren Filistin’de toprak almayı savunmaya başlayan Yahudiler, ilk defa Filistin’e yerleşme denemesini, 1878 yılında Yafa’da satın aldıkları topraklarda gerçekleştirirler. İsrail’in kuruluşu olan 1948 yılına kadar Yahudilere ait olan her toprak parçası, aslında orada yaşayan bir Filistinlinin malıdır.</p>
<p>Ortadoğu coğrafyasında yaşayan Müslümanlarda, Batı’nın tarihinde olduğu gibi güçlü bir anti-semitik kültürün olmadığı bilinir. Bunun yanında Kur’an Yahudilerle âlâkalı ayetlerinde, Musevilerle olan ihtilafın, kültürel ya da tarihsel olmadığına, tersine “kitabî” olduğuna vurgu yapar; bu adaletin içinde kalarak bir düşmanlık kültürüne dönüştürülmemiştir. Bu durum 1948 yılına, İsrail’in kuruluşuna kadar böyle oldu. Sorun sadece “İsrail devleti” değildi; onunla beraber Müslümanların topraklarını kendi tasarrufları altında görerek düzenleyen, dünün kolonyalist, bugünün küresel güçleriyle ilgiliydi. Şüphe yok ki, Müslümanlar Yahudilere alışkındılar; onların varlığı Ortadoğu için bilinen bir tarihin zenginliği ve alışık olunan bir şeydir. Müslümanların alışık olmadığı Yahudiler değil, İsrail devletinin kendisiydi.</p>
<h3>IX</h3>
<p class="ilkparagraf">Bu yazıda bahis konusu ettiğimiz “Anglosaksonlar”, elbette ki öncelikle bir topluluğu; fakat bu topluluğun belirli bir kesimi/sınıfı ve bu topluluğun ait olduğu coğrafyasıyla ilgilidir. Bu “topluluk” modern tarih sahnesine “Büyük Britanya” olarak çıktı; fakat dünyadaki diğer toprakların kolonize edilmesi ve İngiltere/anavatandan yapılan göçlerle; bugün Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Yeni Zelanda ve kısmen Kanada tarafından temsil edilmekte. Ama bu kadarla bitmiyor: Anglosaksonluk bir hayat tarzı ile beraber sadece sömürge elde etmeyi değil; dünyayı fethe çıkmayı, gittiği yerlerde kendi anayurdundaki her şeyi orada bulmak isteyen ve bunu var etmek için çaba sarfeden bir zihinsel/sosyal/siyasal varoluşu temsil ediyor. Bu yüzden Anglosaksonlar misyonerliğin sekülerleşmiş gönüllüleri olarak; dünyadaki hiçbir topluluğun sahip olmadığı kadar bir “hükümranlık mantığı” taşımışlardı.</p>
<p>Avrupalı bütün özellikleri kendinde toplamış olmasına rağmen, Anglosakson bir kimlik sahibi olan İngiliz İmparatorluğu’nun yine de en önemli özelliklerinden biri, Agnes Heller’in dediği gibi, kolonyal hâkimiyeti boyunca Helenistik ideallere çok yakın durmuş olmasıdır. Hakikatte sadece İngilizler kendi hayat tarzını idaresi altında tuttukları bütün kolonilerin elit tabakaları için zihinlerde “anavatanı” resmeden bir model olarak sunmuşlardır. Bu tavır aynı zamanda İngilizlere modern dünyanın “Latinleri” olmak gibi bir özellik katıyor. Zaten Anglosaksonlar Avrupa’yla ilgili kıtasal konseptten çok kendi krallıklarının nüfuz alanlarını yaratmakla meşgûl olmuşlardır. Bir İngiliz için Avrupa, kendinin ait olduğu bir toprak parçası olmaktan çok, İngiltere’yi ondan ayırarak isimlendirdiği “The Continent”tir. Bu anlayış imparatorluğun çöküşüyle beraber değişmeye başlamış olsa da; İngiliz imparatorluk mirasını hemen hemen her yönüyle devralarak tarih sahnesine çıkmış olan yeni Anglosakson liderliği Amerika için değişmeyecek, Avrupa’nın bu konumu Anglosaksonların kültürel muhayyilesinde yine de değişmeden sürecektir. Avrupa bu defa güneydeki değil, Amerika’ya göre Doğu’da kalan bir “kıta” olmaya devam edecektir.</p>
<p>Eğer Anglosaksonları anavatan düzeyinde ele alırsak; İngiltere’nin bize hatırlattığı gibi, çimen ve Anglosaksonları İngiltere’nin dışında da yine birlikte düşünmemiz gerekiyor. Dolayısıyla sömürgelerin sahip olduğu yeşillik hatırlanmak durumda. Anglosaksonların bulunduğu yerler umumiyetle çimenlik olma özelliği taşır. Bu Anglosaksonların dünyada hâkimiyet sürdürdükleri ancak Uzak Doğu’dan Afrika’ya oradan da Amerika’ya kadar uzanan topraklar için geçerlidir. Bugün bahis konusu ettiğimiz Anglosakson kökenli ülkelerin hepsi inanılmaz yeşillikleri olan toprakların sahipleridir. Sadece Yeni Zelanda’nın üç milyon nüfusa karşılık seksen milyon koyun yetiştirmekte olması, bu coğrafyanın sadece mümbitliğine değil, yeşilliğine de işaret eder. Dolayısıyla yeşille, Anglosakson arasındaki koparılmaz ilişki ne sadece estetik bir kaygı ne de iktisadi bir getiriyle açıklanacak kadar karmaşıktır. T. Veblen’in ifadesiyle; çimen, belki de diğer insan türlerine göre “sarışın insanın” gözüne daha bir sorgulanamaz tarzda güzellik bahşeden bir nesne olmasıyla önemli olmaktadır.</p>
<p>Bunun yanında Anglosaksonların hâkimiyetindeki yerleşim yerlerini de yine İngiltere ile birlikte düşünmemiz gerekiyor. Zira tarihte hiçbir coğrafya ve hiçbir toplum kendi koloni topraklarına karşı İingiltere kadar “cömert” olmamıştır. İngiltere kendi evlatlarınca inşâ edilen koloni toprakları üzerindeki yerleşim yerlerinden onlarca kent’e ve yüzlerce kasabaya kendininkilerin ismini cömertçe sunmakta tereddüt etmemiştir.</p>
<p>İngiltere nasıl ki başka coğrafyalardaki topraklara “vaftiz babalığı” yaptıysa; aynı zamanda İngilizler/idareci sınıfı da buralarda yaşayan yerli halktan bir kısmını “gentleman” hale getirmekle meşgûl oldu. Bu nedenle hiçbir toplum İngilizler kadar kendi hayat tarzını, davranış kalıplarını, eğlence biçimini, oyunlarını; futbolu, kriketi, beş-çaylarını başka toplumlara yayma hususunda bu kadar cömertçe davranmamıştır; tabiî ki hiçbir “dil” İngilizce kadar “cazip” kılınmamış ve öğrenilmesi için yine bu kadar “cömertçe” sunulmamıştır. Sadece hayat tarzı olarak değil, düşünsel olarak da; kültürel, ekonomik, siyasî düzlemde bugün kullanılan kavram ve kurumları icat ederek kullanılmak üzere bütün toplumların hayatına Anglosaksonlar sunmuştur. Böylece yeryüzündeki her sömürge toprağında Lord Macaulay’ın ifade ettiği gibi, “kan ve renkte yerli; ama zevkte, düşüncede, ahlâkta ve zekâda İngiliz olan” insan toplulukları “teşekkül” etmiştir. İngiliz kültürü ve hayat tarzı kolonilerde ne kadar seçkinci olduysa ve sömürgelerin elit tabakasında hem etkin hem de bu tabakanın oluşmasına imkân verdiyse; Anglosaksonların bugün lider konumunda yer alan Amerikan kültürü de aksine, köksüz ve daha çok popüler düzeyde benimsenip yaygınlık kazandı.</p>
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="jZZIZc21v2"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/embed/#?secret=AiMguakc6c#?secret=jZZIZc21v2" data-secret="jZZIZc21v2" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filistin, İsrail ve İslâm-Batı ilişkileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/filistin-israil-ve-islam-bati-iliskileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/filistin-israil-ve-islam-bati-iliskileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Sep 2016 10:14:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail'e yöne­lik eleştiriler]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail'in İşgal Politikaları]]></category>
		<category><![CDATA[Balfour Beyannamesi]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin İsrail ve İslâm-Batı ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin ve İsrail İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Siyo­nizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12864</guid>

					<description><![CDATA[<p>20.yüzyılda Islâm-Batı ilişkilerini geren ihtilaf konularından biri de, İs­rail&#8217;in işgaliyle ortaya çıkan Filistin meselesidir. Meselenin Islâm-Batı ilişkile­ri üzerindeki etkisi genellikle Batılı uzmanların tahmin ve itiraf ettiklerinden çok daha derindir. Islâm dünyası Filistin meselesini basit bir toprak sorunu değil, bir adalet ve insanlık meselesi olarak görmekteyken, İsrail ve destekçi­leri konuyu Filistinlilerin, Arapların ve Müslümanların ötekileştirilmesi üze­rinden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filistin-israil-ve-islam-bati-iliskileri/">Filistin, İsrail ve İslâm-Batı ilişkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/filistin-israil-ve-islam-bati-iliskileri/page_israil-filistin-gorusmeleri-baslamadan-bitti-mi_791191962/" rel="attachment wp-att-12865"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12865" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/page_israil-filistin-gorusmeleri-baslamadan-bitti-mi_791191962.jpg" alt="Filistin, İsrail ve İslâm-Batı ilişkileri" width="452" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/page_israil-filistin-gorusmeleri-baslamadan-bitti-mi_791191962.jpg 620w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/page_israil-filistin-gorusmeleri-baslamadan-bitti-mi_791191962-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/page_israil-filistin-gorusmeleri-baslamadan-bitti-mi_791191962-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 452px) 100vw, 452px" /></a></p>
<p>20.yüzyılda Islâm-Batı ilişkilerini geren ihtilaf konularından biri de, İs­rail&#8217;in işgaliyle ortaya çıkan Filistin meselesidir. Meselenin Islâm-Batı ilişkile­ri üzerindeki etkisi genellikle Batılı uzmanların tahmin ve itiraf ettiklerinden çok daha derindir. Islâm dünyası Filistin meselesini basit bir toprak sorunu değil, bir adalet ve insanlık meselesi olarak görmekteyken, İsrail ve destekçi­leri konuyu Filistinlilerin, Arapların ve Müslümanların ötekileştirilmesi üze­rinden kendi lehine çevirmeye çalışmaktadır. Düşmanlarla çevrilmiş bir coğ­rafyada barış, demokrasi ve yaşam mücadelesi verdiği söylemini yayan İsrail yönetimleri, Batı devletlerinin ve kamuoyunun desteğini yanına çekmek için siyasetten medyaya, ekonomiden lobilere, sinemadan diplomasiye geniş bir araçlar setini kullanmaktadır.</p>
<p>Burada detaylarına giremeyeceğiniz çeşitli ge­rekçelerle İsrail’in hikâyesini satın alan Batı kamuoyu, böylece Orta Doğu’nun en büyük ihtilafında taraf olur ve bilerek veya bilmeyerek Arap ve İslâm dün­yasını karşısına alır. Elbette Avrupa ve Amerika’da İsrail’in işgal politikalarına ve hukuk ihlâllerine karşı çıkan ve Filistin davasını destekleyen pek çok aydın, yazar, sanatçı ve siyasetçi bulunmaktadır. Fakat genel tabloya bakıldı­ğında, Batılı ülkelerin İsrail’e verdiği destek, İslâm dünyasında bir çifte stan­dart ve ihanet tavrı olarak görülmektedir. 1967’den sonra İsrail’in Kudüs’ü işgal ederek “ebedî başkenti” ilan etmesi, bu gerilimi had safhaya taşımıştır. İşgal altındaki Gazze ve Batı Şeria’nın yanı sıra Kudüs’te Mescid-i Aksâ’nın belli dönemlerde İsrailli işgalciler (“yerleşimciler”) tarafından ele geçirilmek istenmesi, meseleyi siyasî olmanın ötesinde dinî bir boyuta da taşımaktadır.</p>
<p>1917 Balfour Beyannamesi ile başlayan ve 1948’te Filistin toprakları üze­rinde bir İsrail devletinin kurulması ile sonuçlanan süreç, modern Orta Do­ğu tarihinin en büyük kırılmalarından biridir. Yüzlerce yıldır yaşadıkları va­tanlarını bir oldu-bittiyle kaybeden Filistinliler, özellikle 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra büyük travmalar yaşadıkları bir döneme girdiler. Modern Arap siyasetinin tarihi aynı zamanda Filistin topraklarının işgal tarihidir. Mı­sır’da Cemal Abdunnâsır’ın yükselişinden Suriye ve Lübnan siyasetine, Filis­tin Kurtuluş Orgütü’nün ve Hamas’ın kurulmasından Hizbullah’ın ortaya çı­kışına, İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın 1969’da Kudüs’te meydana gelen hadise­ler üzerine kurulmasından Amerika’nın Orta Doğu politikasına kadar çağdaş Arap siyasî tarihinin her önemli başlığı bir şekilde Filistin meselesiyle ilgili­dir.(31)</p>
<p>Filistin, hiçbir zaman sadece Arapların meselesi olarak görülmemiş, Tür­kiye’den Endonezya’ya bütün İslâm dünyasında yakından takip edilen bir ko­nu olmuştur. Arap dünyasında birleşik Arap kuvvetlerinin İsrail ordusu kar­şısındaki kayıpları, modern Arap ve Orta Doğu tarihinin büyük travmaların­dan biri haline gelmiştir.(32)</p>
<p>Batılı devletlerin siyonizm hareketine ve İsrail’e verdiği destek, 1917’den bu yana İslâm-Batı ilişkilerinin temel gerilim hatlarından birini oluşturmakta­dır. Siyonizm hareketi, ortaya çıktığı andan itibaren Orta Doğu dışından “bü­yük güçlerin” (İngiltere ve Amerika) desteğini alarak Filistin toprakları üze­rinde bir Yahudi devleti kurma projesini hayata geçirmiş ve bunu açıkça ifa­de etmekten de çekinmemiştir.(33)</p>
<p>1917-1948 arasında ağırlıklı olarak İngiltere&#8217;nin desteğiyle büyüyen hareket, 1948’de İsrail devletinin kurulmasından sonra ağırlık merkezini Amerika’ya kaydırmıştır. Soğuk Savaş döneminde sa­dece Amerikan devletinin değil, zengin ve etkili Yahudi iş adamlarının, siya­setçilerin, medya mensuplarının ve sanatçıların da desteğine başvuran Siyo­nizm hareketi, Orta Doğu’nun göbeğinde Batı’yla ilişkilerini güçlendirirken Arap ve İslâm dünyasıyla gerilim ve çatışma siyaseti izlemiştir. Bu çerçevede “bölge dışı büyük güçlerle ittifak” stratejisi, Arap ve İslâm dünyasında sömür­geciliğin ve Haçlı seferlerinin yeni bir versiyonu olarak görülmektedir. Avru­pa’nın Holokost karşısında hissettiği ‘suçluluk duygusu’ ve Amerika’nın böl­gesel çıkarları, İsrail devletini ve onun yayılmacılık siyasetini meşrulaştırırken; Filistin topraklarının işgal edilmesini, Filistin halkının aşağılanmasını ve sür­gün edilmesini haklılaştıran bir işlev görmektedir. Amerikan sağının ve Hris- tiyan çevrelerin İsrail’e dinî ve siyasî gerekçelerle tam destek vermesi, Ame­rikan toplumuyla İslâm dünyası arasındaki temel gerilim hatlarından biridir.(34)</p>
<p>Bugün Amerikan devleti ve kamuoyu üzerinde etkili olan İsrail lobisinin de çabalarıyla, Batılı ülkelerin Orta Doğu politikası, büyük bir gerilim kayna­ğı olmaya devam ediyor.(35) “İslâmî köktencilik/terörizm” söyleminde olduğu gibi, burada da kültürel ve ırkçı tiplemelerin etkin bir şekilde kullanıldığını görüyoruz.</p>
<p>Filistin sorununa adil ve barışçıl bir çözümün önündeki tek enge­lin Filistinliler olduğu tezini sürekli işleyen lobi, bu söylemi yaymak için her tür imkânı seferber etmektedir. 1962 tarihli Lawrence of Arabia filminden alı­nan bir cümleyle ifade edecek olursak, Batı’nın nazarında Araplar, “akıllı bir Batılının himayesine muhtaç ve siyasetten anlamayan” aktörler olarak görül­mektedir.(36)</p>
<p>Bu betimleme, yer yer düpedüz ırkçılığa dönüşür. Böylece Filistin sorunu, İsrail’in işgal ve yayılmacılık politikalarına değil, Filistinli Müslüman Arapların güya demokratik olmayan geleneklerine, uzlaşmaz tutumlarına, ge­ri kalmışlıklarına vs. atfedilir. Filistinliler “şiddet yanlısı, barış karşıtı, terö­rist&#8230;” gösterilerek asıl mağdurlar suçlu hale getirilmek istenir.(37) İsrail yanlı­sı bîr yazara göre, sorun “işgal değil, (Yahudi) yerleşimciler değil; hele İsra­il&#8217;in hunharca saldırılan hiç değil. Sorun Arapların başkalarıyla barış içinde yaşama yeteneğinden yoksun olması”dır.31&#8242; İsrail lobisi, bu söylemi temellen­dirmek için vulgar oryantalizmin inşa ettiği çarpık Islâm ve Müslüman imajı­nı mebzul derecede kullanır, özellikle Amerika&#8217;da İslâmofobinin bayraktar­lığını yapan isimlerin aynı zamanda İsrail lobisinin etkin isimleri arasında yer alması şüphesiz bir tesadüf değil.(38)</p>
<p>Filistin meselesi ile İsrail lobisinin ve vulgar oryantalizmin kesiştiği yer de burasıdır. Bunun tipik örneklerinden biri, 2005 yılında Amerikan Yahudi liderleri için bir rapor hazırlayan anket uzmanı Frank Luntz’un “Filistinlilere Arap deyin” tavsiyesidir. İlk bakışta önemsiz bir detay gibi görünen bu ifade şekli, İsrail’in işgal ve şiddet politikalarını meşrulaştırmak için sıkça başvuru­lan etkin bir propaganda aracıdır. Zira “Filistinli” kelimesi insanların zihnin­de “mülteci kamplarını, mahrumiyeti ve baskıyı” çağrıştırırken, “Arap” den­diğinde insanların aklına “zenginlik, petrol ve İslâm” gelir.</p>
<p>“Filistinli”, gerçek bir halkı, hem de zulme ve haksızlığa uğramış bir toplumu ifade eder. “Arap” ise, Batı toplumlarının kollektif hafızasında pek çok olumsuz referansı akla getirir. Dahası bu isimlendirme İsrail yönetimlerinin “pek çok Arap devle­ti var; Araplar Filistin sorununu çözmek istiyorsa Filistinlileri ülkelerine ala­rak bu meseleyi kökünden halledebilir” imasında bulunan yaklaşımlarına da psikolojik bir zemin hazırlar. Buna göre, Filistin halkı acı çekiyorsa bunun sorumlusu zengin, müreffeh ve demokratik İsrail değil, baskıcı ve duyarsız Arap rejimleridir. Luntz’a göre. Amerikan Yahudi örgütleri Filistinlilere kar­şı propaganda savaşında bu ayrımları stratejik bir araç olarak kullanmalıdır.'(40)</p>
<p>Bu tavrın arkasında yatan acı ve rahatsız edici gerçek şudur: “Bir başka milleti işgal etmek, ırkçılığı gerektirir ve onu besler”.(41) Siyonizmın Filistin-li Arap ve Müslüman karşıtı bir kimliği bürünmesinin sebebini burada aramak gerekir. Onlarca yıldır devam eden haksız ve gayr-ı insani bir işga­li sıyaseten, zihnen ve ahlaken meşrulaştırmak için, Müslüman Arapların ve Filistinlilerin her zaman suçlu, şiddet yanlısı, terörist, vs. olarak gösterilmesi gerekir. Bu ise bir grup insana karşı -aslında neredeyse bütün dünya Müslümanlarına yönelik- tekdüze, suçlayıcı ve son tahlilde ırkçı tiplemelerin inşa edilmesi ve medya yoluyla yayılması sonucunu doğurur.</p>
<p>Filistin’de yaşanan büyük haksızlığa karşı çıkan herkes, derhal teröristleri desteklemekle vs. suç­lanır.Öyle ki Jimmy Carter bile İsrail’in işgal ve ayrımcılık politikaları yüzün­den bir apartheid devleti” haline geldiğini söylediği için muazzam bir saldı­rıya maruz kalmış; yobaz, antisemitik, vs. olmakla suçlanmıştır. Bir eski Ame­rikan Başkanı bu tip bir muameleye maruz kalıyorsa, sıradan insanların ve ta­bii Filistinlilerin her gün maruz kaldığı saldırıları düşünün!(42)</p>
<p>İslâm dünyasında İsrail devletine gösterilen tepki, antisemitizm gibi Ya­hudi düşmanı ve ırkçı bir söyleme dayanmaktan ziyade Filistin topraklarının işgal edilmesi ve Filistin halkının yok sayılmasıyla ilgili bir durumdur.(43) Islâm tarihinde çeşitli Yahudi topluluklarıyla gerilim ve çatışmalar yaşanmıştır. Bu tür tecrübelerin yer yer Yahudi karşıtı söylemleri cesaretlendirdiği de doğru dur. Fakat son tahlilde antisemitizm bir Hristiyan-Avrupa ideolojisidir. Israil’e verilen tepki, Yahudilere yahut Yahudilik’e değil, bu devletin işgal ve politikalarına verilen bir tepkidir.</p>
<p>Elbette bu, İslâm dünyasında hiçbir antise­mitik söylemin bulunmadığı anlamına gelmez. Yahudilere yönelik nefret söylemleri kesin olarak reddedilmelidir. Bir kişi, kurum ya da siyasî yapı, sadece Yahudi olduğu için ırkçı ve ayrımcı yaklaşımların konusu olamaz. Bu yüzden de Yahudi düşmanlığı ile İsrail’in politikalarını eleştirmeyi birbirinden ayır­mak büyük önem arz etmektedir. Bu konuda İslâm dünyasındaki siyasetçile­rin, aydınların ve din adamlarının gerekli hassasiyeti göstermesi siyasî ve ah­lâkî sorumluluğun bir gereğidir.</p>
<p>İsrail’in işgal politikalarını eleştirmeyi antisemitizm olarak takdim etmek, İsrail lobisinin ve propaganda makinasının kullandığı etkili araçlardan biri­dir. Her itirazı “İsrail’in varlığını ortadan kaldırmaya dönük bir adım” olarak görmek, tartışmayı rasyonel zemininden kopartarak varoluşsal ve sıfır top­lamlı bir düzleme taşır. Edward Said’den Jimmy Carter’a, işgale karsı çıkan- Filistin ve İsrail halklarının hak, adalet ve eşitlik temelinde yaşamasını savu-nan herkes antisetnitık damgasını yer. Lobinin ustalıkla kullandığı bu argü­man, İsrail hükümetlerine yönelik eleştirileri bir ırkçılık ve ayrımcılık olarak kurgular.</p>
<p>Amaç, İsrail’in işgal politikalarına karşı eleştirilerin önüne geçmek­tir. Fakat asıl çifte standart şudur: Batı’dan gelen İsrail eleştirileri siyasî tez­ler olarak reddedilirken, İslâm dünyasından gelen itirazlar antisemitik, fun­damentalist, şiddet yanlısı, aşırıcı, vs. olarak yaftalanır ve böylece Batı kamu­oyunun derhal reddedeceği söylemler haline getirilir.(44)</p>
<p>Dahası, İsrail&#8217;e yöne­lik eleştiriler söz konusu olduğunda ifade özgürlüğü bir hak olmaktan çıkar. Basında uygulanan sistematik sansür ve, habercilerin ve yorumcuların içselleştirdiği oto-sansür, adil ve sağlıklı tartışmalar yapılmasını imkânsız hale ge­tirir. Böylece Filistin meselesi, modern çağda gazetecilik standartları, ifade özgürlüğü ve adil temsil gibi İslâm-Batı ilişkilerinin merkezinde yer alan ko­nularla iç içe girer. Bu duruma itiraz eden kişiler arasında Yahudi aydın, ya­zar ve akademisyenlerin olduğunu da not etmekte fayda var.(45)</p>
<p>İsmail Farukî, 1980’de kaleme aldığı İslâm ve İsrail Sorunu adlı eserinde, Filistin topraklarının işgaliyle ortaya çıkan İsrail sorununun aynı anda İslâm dünyası, Hristiyan âlemi ve Yahudiler arasındaki ilişkileri gerdiğini söyler. Bal­four Beyannamesi sonrasında yaşananlar Haçlı seferlerinin bir devamı yahut modern sömürgeciliğin bir tezâhürü olarak görülebilir. Fakat “İsrail sorunu” hem bunlardır, hem de bunlardan fazla bir şeydir. Osmanlı Devleti’nin yıkıl­masıyla bölgede ortaya çıkan jeopolitik boşluğu doldurma yarışına giren Batılı sömürge güçleri, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurarak Orta Doğu’daki varlıklarını devam ettirmek istediler.</p>
<p>Böylece modern sömürgeciliğin tarihi, Arap ve Islâm ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla sona erme­di; tersine Filistin meselesi üzerinden derinleşerek devam etti. Geleneksel Ya­hudilikten ayırt edilmesi gereken siyonizm, modern bir ideoloji olarak Avru­panın sömürgeci emellerine hizmet ettiği için destek görmüştür. Farukî’ye gö­re, Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail Devleti’nin Batı nezdindeki stra­tejik önemi buradan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden Farukî, Yahudilik ve Yahudiler ile siyonizmin ve İsrail Devleti’nin birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini söyler. Bu ayrımın altını bugün de ısrarla çizmek gerekir.(46)</p>
<p>Filistin topraklarının ve halkının işgal altında olduğu gerçeği, bir taraf­ta Müslüman-Yahudi, diğer tarafta İslâm-Batı ilişkilerini zehirleyen bir etkiye sahiptir. Batı Şeria, Kudüs yahut Gazze’de yaşanan her hadise, küresel bir et­ki yaratarak Müslümanlar, Yahudiler ve Batılılar arasındaki ilişkileri germek­te ve rasyonel konuşma zeminini ortadan kaldırmaktadır. İsrail lobisinin Fi­listinlileri ve Arapları gayr-ı İnsanî ve şeytanî imajlar üzerinden mahkûm et­mesi, Amerikan yönetimlerinin İsrail’e her yıl milyarlarca dolarlık askerî yar­dım yapması, genel olarak Batılı devletlerin İsrail’in uluslararası hukuku ihlâl eden politikaları karşısında sessiz ve tepkisiz kalması, elbette İslâm-Batı ilişki­lerini de doğrudan etkilemekte ve şüphe, öfke ve husumet duygularının doğ­masına neden olmaktadır. Filistin halkının hak ettiği özgür, bağımsız ve adil bir yaşam biçimine ve siyasî düzene kavuşması, sadece Orta Doğu siyasetinin temel sorunlarından birini çözmeyecek, aynı zamanda İslâm-Batı ilişkilerinin büyük gerilim hatlarından birini de ortadan kaldıracaktır.(47)</p>
<p>İbrahim Kalın,Ben,Öteki ve Ötesi(İnsan yay.),syf;437-443</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>31.Filistin meselesinin çağdaş Arap siyasî tarihindeki yeri ve İslâm-Batı ilişkilerine etki­si konusunda genel bir değerlendirme için bkz. Milton Viorst, Storm from the East: The Struggle Between the Arab World and the Christian West (New York: The Mo­dern Library, 2006).</p>
<p>32. Olivier Roy, The Politics of Chaos in the Middle East (London: Hurst and Company, 2007), s. 74.</p>
<p>33. Baos Evron, Jewish State or Israeli Nationf (Bloomington: Indiana University Press, 1995), s. 133.</p>
<p>34. İsrail’in Amerikan’ın Orta Doğu siyasetinde ve algı biçimlerinde oynadığı belirleyici rol için bkz. Douglas Little, American Orientalism: The United States and the Middle East since 1945 (Chapel Hill: University of North Carolina Press, 2008), s. 77-115.</p>
<p>35. İsrail lobisinin Amerikan dış politikası üzerindeki etkisi için bkz. John J. Mearshe- imer ve Stephen M. Walt, The Israel Lobby and US Foreign Policy (New York: Far­rar, Straus and Giroux, 2007).</p>
<p>36. Zikreden Ralph Braibanti, The Nature and Structure of the Islamic World (Chicago: International Strategy and Policy Institute, 1995), s. 6.</p>
<p>37. Bkz. Edward Said ve Christopher Hitchens (ed.), Blaming the Victims: Spurious Scho­larship and the Palestinian Question (London: Verso, 1988). Bu derlemedeki maka­leler, Filistin halkının tarihi ve sosyolojik gerçekliğini inkar ederek İsrail’in işgal po-litikalarını meşrulaştırmayı hedefleyen akademik çalışmalara da köklü eleştiriler ge­tirir.</p>
<p>38. Köşe yazarı Mona Charen’den aktaran Robert Fisk, “Fear and Learning in Ameri­ca”, Independent, \7 Nisan, 2002.</p>
<p>39. Burada özellikle Pamela Geller, Robert Spencer, David Horowitz, Steve Emerson gi­bi isimleri sayabiliriz. Bu kişilerin ve ilgili kurumiann Amerika’daki “İslâmofobı en düstrisi”nde oynadığı rol için bkz. Nathan Lean, The hlamophobuı Industry: How the Right Manufactures Fears of Muslims (Pluto Press, 2012) özellikte s. 119-136 ve http://www.cair.com/images/islamophobia/Legislating-Fear.pdf Ayrıca bkz. John Esposito ve İbrahim Kalın, Islamophobia and the Challenge of Pluralism tn the 21* Century (Oxford University Press, 2011).</p>
<p>40. Nakleden Peter Beinart, The Crisis of Zionism (New York: Picador, 2012), s. 45.</p>
<p>41. Beinart, The Crisis of Zionism, s. 24. &#8211;</p>
<p>42.Carter&#8217;in Filistin sorunu hakkındaki görüşleri için bkz:Jim Carter,Palestine:Peace not Apartheid(New York:Simon and Schuster,2007)</p>
<p>43-Armour, Uiam, Christianity and the West,s.147-166</p>
<p>44.Avrupa ve Amerika basınında İsrail’in hak ihlâlleri konusunda uygulanan sistematik sansür, buna mukabil Filistinlilerin haklarının baskı altına alınması ve perdelenmesi çok geni; bir konudur. Yer darlığından bu konuya burada giremeyeceğiz. Bunun İslâm-Batı ilişkileri ve imaj-üretim süreçleri açısından son derece önemli bir konu olduğunu ifade etmekle yetinmek durumundayız. Bu konuda birinci el kaynaklara ve tecrübeye dayandığı halde adeta ademe mahkûm edilmek istenen ilk kapsamlı çalışma için bkz. Christopher Mayhew ve Michael Adams, Publish it Not: The Middle East Cover-up (Oxford: Signal Books, 1975; yeni baskı 2006). Yazarlar İsrail aleyhine olabilecek haberlerin İngiliz basınında nasıl sansürlendiğini ve nötralize edildiğini detaylı bir şekilde anlatmaktadırlar. Batı medyasının Filistin ve İslâm dünyasındaki hadiseleri aktarırken uyguladığı perdeleme ve çerçeveleme yöntemleri için bkz. Edward Said, Covering Islam: ow the Media and the Experts Determine How We See the Rest of the World (New York: Vintage Books, 2007; gözden geçirilmiş baskı). Said’in kullandığı başlık da oldukça anlamlı: “Covering” hem haber/gazetecilik yapma hem de “üstünü örtme” anlamlarını taşır.</p>
<p>45.Burada basın ve akademi dünyasından pek çok örnek vermek mümkün. Bunlar ara­sında bkz. Avi Shlaim, Israel and Palestine (London: Verso, 2009), s. 366-372. Ay­rıca bkz. Norman Finkelstein, The Holocaust Industry: Reflections on the Exploita­tion of Jewish Suffering (New York: Verso Books, 2000).</p>
<p>46-Bkz. İsmail Raji al Faruqi, Islam and the Problem of Israel (London : Islamic Coun-cifl of Europe(1980) Edward Said de siyonizmi benzer bir eleştiriye tabi tutar. Bkz.The Question of Palestine(New York,Vintage Books,1980)</p>
<p>47-Bu konuya çeşitli eserlerinde ele alan Said&#8217;in görüşleri için bkz:Edward Said,From Oslo to Iraq and the Roadmap(London,Bloomsbury,2004)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filistin-israil-ve-islam-bati-iliskileri/">Filistin, İsrail ve İslâm-Batı ilişkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/filistin-israil-ve-islam-bati-iliskileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
