<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam tarihi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/islam-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:51:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İslam tarihi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dünya Tarihsel Bakışla İslam Tarihini Yeniden Düşünmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dunya-tarihsel-bakisla-islam-tarihini-yeniden-dusunmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dunya-tarihsel-bakisla-islam-tarihini-yeniden-dusunmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2022 16:16:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İslam tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[dünya tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26150</guid>

					<description><![CDATA[<p>TAHSİN GÖRGÜN İslam&#8217;ın İki Anlamı ve Dünya Tarihi İslam Dini tabiri genel olarak iki anlamda kullanılır. Birinci anlamı ile İslam ilk insanın ilk Peygamber olduğu ve daha sonra da insanlara Peygamberler gönderildiği inancına dayalı olarak, insanlığın tarihini İslam tarihi olarak kavrar. İkinci anlamı ile İslam Dini, bu peygamberlerden sonuncusu olan Hz. Muhammed&#8217;in tebliği ile insanlığın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dunya-tarihsel-bakisla-islam-tarihini-yeniden-dusunmek/">Dünya Tarihsel Bakışla İslam Tarihini Yeniden Düşünmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23476 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/banutarih1-300x208.jpg" alt="" width="366" height="254" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/banutarih1-300x208.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/banutarih1-600x416.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/banutarih1-768x533.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/banutarih1.jpg 800w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></p>
<p>TAHSİN GÖRGÜN</p>
<p>İslam&#8217;ın İki Anlamı ve Dünya Tarihi İslam Dini tabiri genel olarak iki anlamda kullanılır. Birinci anlamı ile İslam ilk insanın ilk Peygamber olduğu ve daha sonra da insanlara Peygamberler gönderildiği inancına dayalı olarak, insanlığın tarihini İslam tarihi olarak kavrar. İkinci anlamı ile İslam Dini, bu peygamberlerden sonuncusu olan Hz. Muhammed&#8217;in tebliği ile insanlığın öğrendiği, şu anda dünyada bir buçuk milyardan fazla insanın müntesibi bulunduğu dini isimlendirir. Birinci anlamı ile İslam dini perspektifinden bakıldığında Dünya Tarihi, insanlığın yerküredeki hayatını ve bu hayatta yaşadığı her şeyi, insanlığa hidayet rehberi olarak gönderilen ve insanları içine düştükleri unutkanlıktan kurtararak, hakikati hatırlatan peygamberlerin tebliğleri ile irtibatı içinde ele alır. Bu anlamı ile Dünya Tarihi peygamberler tarihidir. Genel olarak Müslüman tarihçilerin dünya tarihlerinin ve Batı Avrupa&#8217; da yazılan ve ı9. Yüzyılın sonlarına kadar yaygın olan dünya tarihlerinin genel çerçevesini bu anlayış teşkil eder. İbn Arabi&#8217;nin, Fususu&#8217;l-Hikem&#8217;inde kozmolojik olmaktan daha çok ontolojik olarak bütün bir tarihi peygamberler tarihi olarak kavraması, bu yönden ayrı bir önem arz etmektedir. Bu perspektiften bakıldığında tarih gelip geçenin değil, gelip kalanın keşfi ile meşgul olmaktadır. Günümüzde yazılan dünya tarihlerinde, farklı gerekçelerle de olsa, bu yönde bir eğilim göze çarpmaktadır.</p>
<p>İkinci anlamı ile İslam Tarihi, miladi vıı. yüzyılda başlar ve günümü ze kadar devam eder. Bu anlamı ile İslam Dini ve bu dine mensup olan insanlar, yine bir Peygamber&#8217;in tebliğini bütün insanlığa farklı kanallar la ileterek, farklı bölgelerde yaşayan insanlara bu dini tebliğ ederlerken, aynı zamanda onların içine düştüğü uyku ve uyuşukluktan uyanmalarını sağlamışlar; bu arada miladi vıı. yüzyılın başlarında zuhur eden bir sürecin devamında v111. yüzyıldan xv111. yüzyılın sonuna kadar bütün bir yerkürede en etkili güç olarak, hemen bütün insanların hayatlarının be lirli bir şekilde gerçekleşmesi cihetinde etkili olmuşlardır. Bu etki kısmen Müslümanların irtibat kurduğu insanların bir kısmının Müslüman olması şeklinde gerçekleşirken, en genel ve yaygın manası ile kadim kültür ve medeniyetler Müslümanlarla irtibat kurduktan sonra ya kendileri yeni im kanlar keşfederek kendi sahip olduklarını daha etkin bir konuma getirmişler veya Müslümanlar onların sahip olduklarını araştırıp açığa çıkararak ihya etmişlerdir. Bu anlamı ile de İslam Tarihi dünya tarihi ile eş anlamlı olmuştur. İslam Tarihinin bu cihetten dikkate alınması, Müslüman tarih çiler tarafından olduğu kadar, özellikle xvı ı ı. yüzyıl Batı Avrupa tarihçileri için de geçerli bir şeydir.</p>
<p>İslam dini ve medeniyetinin ihya edici hususiyeti genellikle ya dikkate alınmaz veya yanlış yorumlanır. İslam&#8217;ın bu hususiyetini dikkate almak için öncelikli olarak bilinmesi gereken şey, Hz. Peygamber&#8217;in tebliğe başladığı dönemde yerkürede bulunan kültürlerin halidir. Gerçekten de miladi 7. yüzyılın başında bütün kültürler fosilleşme sürecine girmiş bulunuyordu. Roma ve Grek kültürleri tamamen fosilleştiği gibi Çin ve Hint medeniyetleri canlılığını yitirmişti; Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da herhangi bir hayat alameti bulunmuyordu. Orta Asya bölgesinde bütün insanlığı etkileme ye aday bir hareketlilik bulunmadığı gibi, bugün bilinenler çerçevesinde, Amerika kıtalarında da eski medeniyetler canlılığını yitirmişti. İşte tam bu şartlarda İslam Dini&#8217;nin tebliği gerçekleşti ve bu dönemde Hicaz&#8217; da ortaya çıkan içtimai bir hareket, adım adım bütün bir yerküreyi harekete geçirdi. Hala bütün bir yerkürede olup bitenler, miladi yedinci asırda zuhur eden hareketle doğrudan irtibatlı bir şekilde gerçekleşmektedir. Ancak şunu ifade etmekte fayda vardır ki, şu anda olup bitenler &#8220;bir şekilde&#8221; İslam ve Müslümanlarla alakalı olmakla birlikte; bu alaka zaman içerisinde örtüler le perdelenmiş, ona ilişkin şuur geri planda kalmış olduğu için, olup biten le irtibatının fark edilmesi esaslı ve ciddi çalışmaları gerektirmektedir. Bu çalışmalar bir taraftan örtüleri açma, yani bir tür keşfü&#8217;l-mahcub işlevi ifa etmek zorundadır; diğer taraftan da keşfe bağlı bir inkişafı gerçekleştirme den, daha önceki inkişafı kavramak mümkün gözükmemektedir. Süleyman Çelebi&#8217;nin Vesiletü&#8217;n-necat isimli mevlidinde Hz. Peygamber&#8217;in doğuşunu cihandaki bütün zerrelerin &#8220;merhaba&#8221; diye selamladıklarını söylemesi, bu doğumun en azından bazı Müslümanlar tarafından kozmik bir hadise olarak kavrandığını da göstermektedir.</p>
<p>Genel olarak bakıldığında İslam dininin tebliği ile dünya tarihinde bütün bir insanlığın başlangıçta sahip olmakla birlikte zaman içerisinde kaybettiği birliği bir çok cihetle yeniden kazandığı; bir anlamda insanlığın vahdetinin yeniden kurulduğu görülebilir. Müslümanlar hem hayat tarzı hem de coğrafi konum itibariyle &#8220;orta&#8221;da oldukları için, yerküre üzerindeki kültürlerin irtibatının da vasatı ve vasıtası olabilmişlerdir. İslam medeniyetinin taşıdığı zenginlik, farklılıkların gelişmesine yönelik açıklık, fiziksel olanı merkeze alan geleneklerle irtibatı mümkün kıldığı gibi sırf fizikötesini merkeze alan gelenekleri de anlamaya da imkan sağlıyordu. Aslında İslam medeniyetinde Müslüman olmak, farklı yönelişleri terk etmek anlamına gelmemekte, insan tabiatında/fıtratında mevcut olan yönelişlerin makul bir çerçevede yaşanması anlamına gelmekteydi. Bu cihetten bakıldığında dünya tarihi, bir cihetten tabiatın tabiat olarak yeniden keşfedildiği, duyu verilerinin bilgi kaynağı olarak yeniden kazanıldığı, insanın kendi emeği ile oluşturduğu bir dünyanın mukimi ve mevcudatın tayin edici unsuru olduğunun fark edildiği, nihayet bütün bunların yaratıcı ile irtibat içerisinde anlaşıldığı ve bu anlamanın esasının peygamberin tebliği ile görünür hale geldiği bir süreci ifade eder. Dolayısıyla dünya tarihi yazımında &#8220;kalıcı&#8221; olanı keşfetmek, bu hususların üzerinde özellikle durulmasıyla mümkün hale gelir. Bunların yanında bir taraftan dilin bütün imkanlarıyla keşfi ile zihnin ve bunun en açık alameti olan matematik ve formel düşünmenin yeniden ve diğer imkanlarla birlikte düşünülmesi, yine bu tebliğle birlikte insanlığın hayatında yeniden etkin olabilmiştir.</p>
<p>Burada önemli olan bütün bu unsurlardan hiçbirinin mutlak olarak kabul edilmeyerek, her birinin itibariliğine muvafık itibari bir mevki verilmesidir. Bu ise İslam medeni yetinin vasat bir medeniyet olmasının daha farklı bir ifadesidir. Bunlara ek olarak yazının insan hayatında tayin edici bir özellik kazanması ve yaşanan hayatın yazı yoluyla takyidinin küresel bir kayıt formu haline gelmesi de İslam toplumu ve medeniyetinin bütün insanlığa armağan ettiği, bugün de etkin olan varoluş kategorileri arasındadır. İslam dini, onu benimseyerek hayatını ona göre yaşayan insanların ha yatında olduğu kadar onların hayatında zuhur edenin diğer insanlar için de ulaşılabilir hale gelmesiyle birlikte, farklı dil ve din mensuplarının sulh ve salah içerisinde birlikte yaşamasıyla ilgili esasları oluşturmuş, böylece bütün bir insanlığın hayatının akışında yeni imkanlar ve alanlar açmıştır. Bunlar içerisinde belki en önemlisi, ferdiyetin zuhurudur. Tecellide tekrar olmadığı ilkesi ile birlikte hem tek tek insanların, hem belirli bazı cihetlerden vahdet teşkil eden insan gruplarının ve hem de bu grupların etkin olduğu zaman dilimlerinin diğerlerinden tefrik edilmesinin esası, bu itibari vahdette ortaya çıkar.</p>
<p>Bu zuhuru mümkün kılan şey, İslam&#8217;ın vahdeti ve kesreti, birbiriyle çelişmeden birlikte bulunabilen farklılık ve farklılaşma şekilleri olarak tespit edebilmesidir. İslam Dini ve toplumunun ayırıcı özelliklerinden bir diğeri, insanlık tarihinde tarihsel olarak bilinen ilk ve yegane din tebliği ve bu tebliğe dayalı bir toplumun ortaya çıkışını temsil etmesidir. Tarihsel olarak İslam, yeni bir dinin tebliğinin ve bu tebliğ neticesinde bir toplumun nasıl ortaya çıkarak etkin olduğunun tayin edici, daha yerinde bir tabirle, bilinen yegane örneğini teşkil etmektedir. Ne Hinduizm ve Budizm, ne Konfüçyanizm ve ne de Hıristiyanlığın zuhuru konusunda tarihi olarak güvenilir, mevsuk malumata sahip olmamamıza rağmen İslam dini ve toplumunun zuhuru konusunda tarihen mevsuk verilere sahibiz. Bu sebeple İslam dini ve toplumunun dünya tarihindeki yerini hem ontolojik hem de epistemolojik olarak kavramak mümkündür. Bir başka deyişle İslam&#8217;la birlikte bütün insanlık yepyeni varolma ve bilme imkanları elde ettiği için bir din, toplum ve medeniyet olarak İslam, yapısal olarak dünya tarihinin hem bir varlık hem de bilgi ilkesi olarak önem arz etmektedir. Müslüman olsun veya olmasın, bir din tebliği ile bir toplumun ve medeniyetin nasıl teşekkül ettiğini öğrenmek isteyen herkesin İslam dini ve toplumuna bakması gerekli ve yeterlidir. Bir başka ifadeyle İslam&#8217;la birlikte yepyeni bir varoluş tarzının zuhuru ve bunun nasıl zuhur ettiği, bir tür &#8220;varlığın tarihi&#8221; anlamında, in sanlar için ulaşılabilir ve bilinebilir hale gelmiştir. İslam toplumlarının bütün insanlık için taşıdığı mana, yani onları ilgilendiren cihet, yerkürenin insanlar tarafından imar edildiği ve insanların kendi imar ettikleri, kendi inşa ettikleri bir düzen içinde yaşıyor olmalarıdır. Bunun farkında olmak başta kötülük meselesi olmak üzere birçok meselenin hakiki kavranışının esasını teşkil etmektedir.</p>
<p>Ne var ki insanın içinde yaşadığı dünyayı kendisinin inşa etmesi demek, Alman Filozofu Kant ve sonrasındaki bütün konstrüktivist düşüncenin varsaydığı gibi, her şeyi insanın kurduğu anlamına gelmez. Müslümanlar, birçok batı Avrupa düşünürünün şu veya bu şekilde kabullendiği gibi, insanların içinde yaşadığı şartları hem fert hem de tür olarak kendilerinin inşa ettiğini ifade etmek için kesb (=kazanma, elde etme) kavramını kullanırken; bunun, insanın yerküre üzerindeki varoluşunu isimlendirdiğinin farkında idiler. İnsan kendi kesb ettiklerinden oluşan bir varlık düzeni içinde hayatını sürdürmektedir, ancak bu düzenin tahakkukunun ön şartı, insana başta yerküre ve yerkürenin de bir parçasını teşkil ettiği bir alemin &#8220;verilmiş&#8221; olmasını iktiza eder. Buna ek olarak insanın doğuştan itibaren bu alemle irtibat kurarak, onun üzerinde muhtelif şekillerde tasarrufta bulunabilecek, bu tasarruflar üzerine düşünerek, tasarrufların keyfiyeti üzerinde de tasarrufta bulunabilecek bir &#8220;kabiliyet&#8221; ile yeryüzüne gelmesi gerekmektedir. İnsan ancak kendisine doğarken verilmiş olanlara dayanarak yerkürede bir hayat düzeni kurabilir ki, buna Maverdi &#8220;mükteseb akıl&#8221; adını vermektedir. İşte insanın yerkürede kesbettiklerinin zaman ve ilgi olarak en yakın olanlarına, bu yakınlığı ifade etmek üzere el-hayatü&#8217;d-dünya, yani yakın hayat; bunun mukabiline ise el-hayatü&#8217;l-ahireveya el-hayatü&#8217;l-ukba, yani diğer veya gelecek hayat adı verilmiştir. Türkçede olduğu kadar, birçok batı dilinde de dünya (World, Monde, Welt, vs.) terimi tam da bu anlamda, insanın yakın hayatını ifade etmektedir. Müslümanlar hayatı, yakın ve uzak, yakın ve gelecek hayat olarak tefrik edip, yakın hayatı (dünya) hayatını gelecek hayat (ahiret veya ukba) ufkunda kavrayarak yaşamışlar ve yerkürenin imarını bu anlamda gerçekleştirmişlerdir.</p>
<p>Buna karşılık insanın yaşadığı şartları kendisinin kesbettiği ilkesi, itibari geçerliliğinden soyularak mutlaklaştırılınca, yakın hayatı anlamsız ve boş olarak kabul eden aşırı ruhban tavrının tam karşısına, öte ki hayatı tamamen inkar veya ihmal ederek yakın hayatı mutlaklaştıran başka aşırı bir tavır zuhur ederek günümüzde etkin ve egemen bir konuma gelmiştir. Bu sürecin kısaca hatırlanması, İslam dini, toplumu ve medeniyetinin dünya tarihi perspektifindeki kalıcı konumunu, yani geçmiş ve gelecekteki mevkıfını daha kolay anlamayı mümkün kılacaktır. Bu aynı zamanda İslam&#8217;ın bütün insanlık için neden bütün zamanlarda önem arz ettiğinin anlaşılmasına da yardımcı olacaktır. xvıı. yüzyılda İslam dünyası ile farklı şartlarda irtibatını sürdüren Batı Avrupa&#8217;da, bu irtibatın da etkisiyle yükselmeye başlayan Deizm, İslam toplumunu aşırılıklardan muhafaza eden asli irtibat noktasından habersiz olarak gelişmiştir. İslam dünyasındaki düzen onu mümkün kılarak muhafaza eden ilahi vahiyle irtibat içerisinde teşekkül etmekle birlikte, bu düzeni sadece bir düzen olarak kavrayarak üstlenen, ama asıllarıyla irtibatını ya algılamayan veya reddeden bir tavır, yeryüzünü imar etmenin aslında menfi bir şey olmadığını, hatta bir kısım Kalvinistlerin savunduğu gibi, meslek alanındaki başarının Allah tarafından kabul edilmiş/razı olunmuş bir hayatın alameti olarak kabul edilebileceğini savunmuştur. Bu ise sınırları olmayan veya sınırları belirlenemeyen bir yakın hayat düzeni arayışına zemin teşkil etmişe benzemektedir.</p>
<p>Bu yakın hayat düzeni arayışı, zaman içerisinde Katolikliğin kötü olarak kabul ettiği bir çok şeyin aslında kötü olmadığı veya kötü olmakla birlikte dünya hayatında insanların daha rahat etmesini sağladığını, bu yönden de faydalı olduğunu fark etmiş ve Hıristiyanlığın öngördüğü ahlakı dikkate almadan bir düzen oluşturmanın hem mümkün hem de daha faydalı olabileceği düşünülebilmiştir. Bu süreçte gerçekleşen dönüşümle birlikte Katoliklik, daha önce Roma&#8217;yla kurduğu ilişkiye benzer bir şekilde, form olarak reddedilmeden, siyasi bir işleyiş çerçevesinde dönüştürülerek, adına modern absolutist devlet denilerek muhafaza edilmiştir. Modern siyaset teorisinin esasında bir teoloji olması, tam da bununla alakalıdır. Bu üstlenme sürecinde önce her şeyi yaratan ve yöneten bir varlığın insan aklı tarafından bilinebileceği ve bunun için bir &#8220;ruhban sınıfının&#8221; desteğine ihtiyaç hissedilmediği düşüncesinin Katolik düşünme tarzına karşı etkin olma süreci, modern dünyanın oluşumunun ana çizgisini işaret eder.</p>
<p>Bu süreçte tahakkuk eden, form olarak Katoliklikten gelen düzenin içeriğini Müslümanlardan üstlenilen içerikle dolduran, ancak bunun antik cihetini ihmal eden tavır, zaman içinde aklın kendi kendine yeterli olduğu varsayımına dayanarak Tanrı&#8217;yla irtibatını da ihmal etmeye yönelmiş, nihayet insanları rabbü&#8217;l-alemin(=alemlerin efendisi), İngilizce ifade etmek gerekirse Lords of the Univers olarak kavramıştır. Bu ise bir taraftan şahısların mülkiyet haklarını kutsayan kapitalizme, diğer taraftan da hayatı insanın bir etkinlik alanı olarak görerek, bu etkinliği adalet cihetinden eleştirel bir şekilde kavramayı ve düzenlemeyi amaç haline getiren, bu çerçevede mülkiyeti bütün kötülüklerin anası olarak kavrayan sosyalizme yol açmıştır. Bu cihetten bakıldığında İslam dini ve toplumun da dengeli bir şekilde sürdürülen hayatın uçlara çekildiği ve düzenin uçlar tarafından sağlanmaya teşebbüs edildiği zaman ne gibi sonuçların ortaya çıktığının belirlenmesi, modern dönemi anlamanın en önemli yollarından biri olduğu kadar gelecek hakkında düşünürken dikkate alınması gereken önemli bir yönü teşkil etmektedir. İslam medeniyetinin, varlığını ve meşruiyyetini tanımakla birlikte et kinliğini tahdit ettiği ve buna karşılık modern batı medeniyetinin bütün bağlarından kopararak serbest bıraktığı mülkiyet ve dünya imarına dair yönelişin, istiğna fikri ile birlikte nasıl bir zulüm çarkına dönüştüğünü son iki asırdaki gelişmeler açıkça göstermektedir. Batı medeniyetinin, yerküreyi imar etmenin insanın yeryüzündeki varlığının gayesi olduğu esasını sadece yakın hayat ve egoist bir çerçevede kavrayarak, bunu gerçekleştirmede Katolik formu kullanılması büyük bir maddi güç elde etmesini sonuç vermiştir. Bununla birlikte Batı medeniyeti önceden engizisyonun Hıristiyanlaştırmak için kullandığı misyonu, başkalarını medenileştirmek olarak yeniden tanımlamış ve söz konusu gücü bütün bir yerküreyi istila için kullandığı bir araca dönüştürmüştür.</p>
<p>Bu aracın etkin ve acımasız kullanımının karakterize ettiği modern dönem, aslında Müslümanların bütün insanlığa öğrettiği varoluş kategorilerinden bazılarının uçlara çekilerek mutlaklaştırılmasının nasıl neticelendiğini ve bunun sonucunun neler olabileceğinin görünür hale geldiği bir &#8220;deneme&#8221; dönemi olarak görüle bilir. Bu dönemde bilgiyle ilgili olduğu kadar varlık alanında da, indirgemelere dayalı yaklaşımlar ve bunlar arasındaki ihtilaflar tayin edici olmuş tur. Benzer bir durum din kadar dünya alanında da karşımıza çıkmıştır. Din alanında, dini, insanın bilgi alanı dışına çıkarma gayretleri kadar, onu insanın faaliyet alanının bir parçası olarak kavramaya yönelen tavırlar da ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde insanların mülkle olan irtibatında da, mülkiyeti kutsayan bir tavır ile onu şeytanlaştıran, radikal kötü olarak kavra yan iki yaklaşım etkin olmuştur. Bu örnekler bize din ile dünya arasında olduğu kadar, mülkiyet ile insanın diğer irtibatları arasında da dengeli bir ilişkiyi mümkün kılan bir tavır olarak İslam&#8217;ın, hem günümüzle hem de geleceğimizle geçmiş üzerinden nasıl irtibatlandırılacağı hususunda bir fi kir vermektedir. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: İnsanın bir yönünü mutlaklaştıran yaklaşımlar, aşırılığa yöneldikleri için, dengeyi, yani sulh ve salahı sağlayamazlar. Salahın sağlanmadığı haller, kalıcı değil, geçicidir. Yine buradan şunu da çıkarmak yanlış olmaz: İslam dininin, toplumunun ve medeniyetinin insanlığın hayatında geçmişte olduğu gibi gelecekte de kaçınılmaz olarak etkin olacağını beklemek, boş bir tavır değildir.</p>
<p>Benzer bir durum formel yapılar ve bunların ortaya çıkardığı imkan ve sorunlarla da alakalıdır. Formel yapılar, başta tamamen zihinde mevcut olan matematik ve geometrik modeller olmak üzere, insanlar tarafından ihdas edilmişlerdir ve varlıklarını insanların onları kabul ederek benimsemesine borçludurlar. Formel yapıların diğer bir özelliği ise zuhur ettikten, yani kabul edilerek benimsendikten sonra insanlara tahakküm edebilecek bir konum kazanabilmeleridir. Belki günümüzde matematiğin imkan lan ile de güçlenen formel Katolik tavır, insanlığın karşı karşıya kaldığı en önemli sorunu teşkil etmektedir. Günümüzde insanların, hayatlarını kolaylaştırması için kesbettikleri ve onların gayretleri ile kesbolunmuş olmalarından daha başka bir mahiyeti bulunmayan formel yapılar, -ki bunlar kısaca şirketler, dernekler, partiler, kiliseler ve benzeri oluşumlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar,-belirli bir aşamadan sonra kendilerini amaç haline getirerek, onları oluşturan insanları kendi varlıkları için araç haline getirebilmektedirler. İnsanların formel yapılar için araç hali ne geldiği şartlar hem dinin hem de ahlakın bittiği şartlardır. Günümüz de hem dindarlığın hem de ahlakın manasındaki &#8220;sulanma&#8221;nın zeminini buralarda aramak gerekecektir. Başka bir ifadeyle belirli sınırların aşılması durumunda, insan, kendi yaptıklarından/kesbettiklerinden dolayı zulme maruz kalabilmektedir.</p>
<p>Bu konuda da İslam dini, toplumu ve medeniye ti, vasat ve vasıta olarak insanı, kendi yaptıklarının &#8220;şerrinden&#8221; muhafaza hususunda da önemli bir imkanı içinde taşımaktadır. Nitekim İslam medeniyeti içinde bir taraftan devlet ama aynı zamanda vakıf gibi farklı, gayrı şahsi müesseselerin ortaya çıkarılması, fakat bunların günümüzde olduğu kadar tayin edici bir konuma gelemeyişleri, kendi başına önemlidir. Bu bir taraftan formel yapıların Müslümanlara yabancı olmadığını, yani Müslüman olmakla formel yapılar oluşturmak arasında bir çelişki olmadığını gösterirken, aynı zamanda İslam dininin insanları kendi oluşturduğu formel yapılardan muhafaza edecek imkanları sağladığını da ifade eder. Tabii ki İslam medeniyeti içinde de zaman zaman formel yapılar insanlar üze rinde mutlak tahakküm kurmaya yönelmişlerdir; ancak Müslümanlar her defasında, bu sorunların üstesinden gelmeyi bilmişlerdir. Son iki asırdaki gelişmeler sanki Müslümanların artık bu başarıyı gösteremeyecekleri, yani Müslüman olmanın onlara sorunları çözmede bir avantaj sağlamadığı gibi bir düşünceyi akla getirmektedir. Müslüman dünyasının, beklemediği bir şekilde mutlaklaştırılan tikel cihetlerin sağladığı tahrip edici güçle tanışması belki beklenenden daha fazla sürmüş olabilir. Ne var ki durum, nelerin olup bittiğinin anlaşılması süreciyle alakalıdır ve bugün Müslümanlar sorunlarla mahiyetlerine uygun bir şekilde karşılaşma hususunda daha donanımlı bir konuma gelmişlerdir. Günümüzde ve gelecekte bu sorunların keşfedilerek çözülmesinin, Müslümanların formel yapıları geçmişte ortaya çıkarmakla birlikte bunlara mahkum olmadan hayatlarını sürdürebildiklerine dair derin bir farkındalığı ve İslam medeniyetinin dünya tarihindeki yerini bu cihetten yeniden müzakere ve mütalaa etmeyi gerektirmektedir. Geçmişte Müslümanların dünya tarihindeki konumlarının mahiyetlerine uygun bir şekilde araştırılarak ortaya konulması, insanlığın karşı karşıya kaldığı sorunların hallinde Müslümanların tecrübesini dikkate almanın kaçınılmaz olduğunu da göstermektedir.</p>
<p>Editör:İbrahim Halil Üçer &#8211; İslam Düşunce Atlası,c.1,syf:80-86</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dunya-tarihsel-bakisla-islam-tarihini-yeniden-dusunmek/">Dünya Tarihsel Bakışla İslam Tarihini Yeniden Düşünmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dunya-tarihsel-bakisla-islam-tarihini-yeniden-dusunmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osman Bakar &#8211; İslam Medeniyeti ve Modern Dünya &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osman-bakar-islam-medeniyeti-ve-modern-dunya-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osman-bakar-islam-medeniyeti-ve-modern-dunya-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Jun 2020 15:35:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Bakar]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24530</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hiç kimse, İslam tarihinin, bilimin insanlık tarihinde gelişmesi ve ilerlemesinde büyük bir aşama oluşturduğuna dair iddiaya itiraz edemez. Bilimsel ilerlemenin bu özel aşamasını başlatırken İslam, dünya uygarlığına başka bir kalıcı katkı daha yapmıştır. Araştırma gök bilimsel gözlemevleri ve eğitim hastaneleri, modern Batı’nın elindeki bilimin daha yoğun bir şekilde kurumsallaşmasının önünü açan İslam’ın en tanınmış bilim [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-bakar-islam-medeniyeti-ve-modern-dunya-alintilar/">Osman Bakar – İslam Medeniyeti ve Modern Dünya ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24531 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/ERhi6uJXYAAovrX-225x300.jpg" alt="" width="273" height="364" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/ERhi6uJXYAAovrX-225x300.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/ERhi6uJXYAAovrX.jpg 510w" sizes="(max-width: 273px) 100vw, 273px" /></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="76763646">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p>Hiç kimse, İslam tarihinin, bilimin insanlık tarihinde gelişmesi ve ilerlemesinde büyük bir aşama oluşturduğuna dair iddiaya itiraz edemez. Bilimsel ilerlemenin bu özel aşamasını başlatırken İslam, dünya uygarlığına başka bir kalıcı katkı daha yapmıştır. Araştırma gök bilimsel gözlemevleri ve eğitim hastaneleri, modern Batı’nın elindeki bilimin daha yoğun bir şekilde kurumsallaşmasının önünü açan İslam’ın en tanınmış bilim kurumlarıdır..Müslüman hastanelerin örgütlenmesi ve uygulamaları Batılı benzerlerinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir. Muhammed Zekeriyya er-Râzî tarafından onuncu yüzyılın başlarında başlatılan klinik uygulama, Batı’ da yaygın olarak kabul edilmeden önce yüzyıllar boyunca İslami tıp pratiğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Geleceğin başarısı, şimdiki zamanın başarısına, ve şimdiki zamanın başarısı da geçmişin başarısına bağlıdır. Örneğin, yirminci yüzyılın bilimsel ve teknolojik başarılarından biri olarak insanın aya ve gerisi geri dünyaya olan destansı yolculuğunu al! Bu başarı elbette Amerikan uzay biliminin bir zaferidir. Ancak diğer milletlerden ve daha önceki dönemlerden bilim insanları, uzay biliminin gelişmesine 0 veya bu şekilde katkıda bulunmuşlardır. Modern uzay biliminin temelini atmaya yardımcı olmuşlardır. Yine modern uzay biliminin doğrudan selefinin Ortaçağ İslami gök bilimi olduğu pek bilinmemektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren, Müslüman gök bilimciler Ptolemaik gezegen sistemini eleştirmeye başlamışlardır. Bu, gök bilimi tarihinde ileriye doğru atılmış büyük bir adımdı.</p>
<p>İslam, gezegen bilimi üzerine modern tip araştırma merkezlerine dönüşen gök bilimsel gözlemevleriyle dikkat çekmiştir. Gerçekten de onlar, modern anlamda bilimsel araştırma kurumları olarak görülmelidirler. Grup araştırmasına vurgu yapılmış ve teorik araştırmalar gözlemlerle el ele gitmiştir. Bilimsel olarak konuşmak gerekirse, bu tür kurumların en gelişmişleri ve belki de en başarılıları İslami bilimsel kültürün iyi gelişmiş bir aşamaya ulaştığı iddiasını destekleyen gözlemeviydi. Gözlemevinin müdürü, Nasîrüddin Tüsî olarak bilinen,&#8217;dönemin önde gelen bilim insanlarından biri olmuştur. Hem öğretim hem de araştırma ile ilgilenmekteydi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Endülüs, kültürel ihtişamda Batı’da rakipsizdi. Bilgi, zenginlik ve iktidarda Müslüman Doğu dışında hiçbir çağdaş rakibi yoktu. Fakat Endülüs’ün özel jeo-kültürel konumunun belirtilmesi gerekmektedir. Endülüs hem Batılı hem de Müslümandı. Coğrafi olarak o, hem Batı’nın hem de Müslüman Batı’nın bir parçasıydı. Kültürel olarak da hem Müslüman hem de Avrupalı olması, özellikle bugün Avrupalı bir ortamda Müslüman kimliğinin tartışmalı meseleleriyle ilgilenenlerin kafa yormasını hak eden bir noktadır.7</p>
<p>Bununla birlikte, aynı zamanda Endülüs’ün vücudunun Avrupa’da yer almasına rağmen, düşünce ve ruhunun Arap Müslüman dünyasına daha yakın olduğunu söylemek de doğru olacaktır. Entelektüel, manevi ve kültürel olarak Endülüs, batıda İber Yarımadası’nın Atlantik kıyısından doğuda Çin sınırlarına uzanan geniş Müslüman dünyanın parçasıydı. Endülüs’ün İslam’a olan katkıları muazzamdı. Ancak Latin Batı’ya yaptığı katkılar da bulunmaktaydı.</p>
<p>Endülüs’ün insan uygarlığının gelişimine yaptığı önemli katkılardan biri matematik, doğa bilimi ve tıp alanındaydı. Endülüs’teki Arap-Müslüman bilimi birkaç yüzyıl boyunca gelişti. Onun örgütlü bir bilgi faaliyeti ve devlet destekli bir kurum olarak kökeni ile hızlı büyümesinin izi, Kurtuba’da kurulan Emevi halifeliğinin kurucusu olan III. Abdurrahman’ın (ö. 961) başlattığı onuncu yüzyılda bilimin himaye altına alınmasına kadar sürülebilir. Abdurrahman’ın oğlu II. el-Hakem (ö. 976), gayretli bir şekilde ilim ve bilimin bu saltanat geleneğine devam etti. III. Abdurrahman, Bağdat’ın kültürel ve bilimsel başarılarına dayanarak Endülüs’te yeni bir ilim kültürü kurmaya çalıştı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>..İkincisi, İslam insana doğayı Allah’ın insanlara verdiği son kitabı olan Kur’an’da belirttiği yasalarına uygun bir biçimde kullanmayı öğretmektedir. Doğa, insana hizmet etmesi için yaratılmıştır, ancak bu insanın onu istediği gibi kullanmakta tamamen özgür olduğu anlamına gelmemektedir. Hazreti Muhammed’in bize hatırlattığı üzere, doğanın da hakları bulunmaktadır. Hayvanların ve bitkilerin de hakları vardır. İnsana gelince, Allah ona hem hak hem de yükümlülükler vermiştir. İnsanın doğayı kullanma hakkı vardır, ancak doğayı Allah’ın buyurduğu ahlaki ilkelere uygun bir biçimde kullanmaya dönük ahlaki bir yükümlülüğü de vardır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, insanın doğayı&#8217;korumak ve sürdürmeye yönelik ağır bir sorumluluğu bulunmaktadır. Bugün, hem geleneksel hem de çağdaş olan İslami bir çevre ahlakı formüle etmek hususunda harikulade önemli bir ihtiyaç bulunmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Müslümanlar geçmişte kendi bilimlerinden “İslami Bilim” olarak bahsetmemişlerdir. Zira, onların böyle yapmasını gerektirecek bir şey yoktu ortada. Onlar, yaptıkları bilimin İslam’ın onlardan geliştirmelerini istediği şey olduğunu biliyorlardı. Ayrıca, onlar bilimlerinin hakiki, evrensel bilim olduklarına ikna olmuşlardı. Dahası, en gelişmiş bilime sahiptiler ve hatta bilimin öncüleriydiler. Karşılarında kendi bilimlerine ve bu bilimin dünya görüşüne meydan okuyan kimse görmemekteydiler. Dolayısıyla, onlar kendi bilimlerini diğer çağdaşları olan bilimlerden ayırt etme ve İslami terimini kullanma ihtiyacı duymamışlardır. Diğer kültür ve dinlerin insanları onların bilimine öykünmeyi dileyenlerdi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sanatlara ilişkin kozmolojinin rolü şudur: tüm insan sanatları için bir prototip işlevi görecek şekilde, evreni ilahi sanat tasarımı görecek bir düşünceyi açıklamakta bize yardımcı olmak. Kozmolojik bilimlerle yakından alakalı olan şeyler, kozmolojik sanatlardır. Evren hem bilimin hem de sanatın kaynağıdır. Bütünlüğünde yüce bir sanat eseri olarak görüldüğünde, evren çeşitli sanatların mükemmel bir sentezini temsil etmektedir. Evren bir müzik bestesi, bir mimari başyapıt, Allah’ın kelamını içeren bir kitap, ilahi oyunun sergilendiği bir tiyatro, ya da dans sahnesi olarak görülebilir. İşte bu bağlamda, kozmolojik ilimlerden nasıl bahsetmişsek, çeşitli kozmolojik sanatlardan da bahsetmemiz mümkündür. Doğası ve misyonuna uygun bir biçimde, İslam bir din olarak, öncelikle indirilen Kur’an’a ilişkin sanatlarla ilgilenmektedir; bu sanatlar ister görsel ister işitsel olsun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kozmolojik bilimlerin öncelikli amacı evrendeki birliği ve böylece İlahi Birliğin yüce hakikatini ortaya koymaktır. Allah çokluk içerisinde birliği nasıl tasarlamış ve yaratmıştır, işte burada ilahi estetik gizemi yatmaktadır. Bu gizemin iç yüzünün derinliklerini araştırmamız gerekmektedir; böylece estetik ve sanatsal yaratıcılığa ilişkin geçerli ilkeler buradan çıkarabilir. Bizim insani estetiğimizi üzerine inşa etmemiz gereken şey, ilahi estetik ilkeleridir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslam’ın en temel öğretisi, tevhit düşüncesidir. Her şeyden önce Allah’ın birliği gelir, ya da daha felsefi veya bilimsel bir ifade kullanmak gerekirse, İlahi İlkenin Birliği. O’nun birçok güzel ismi ve sıfatı vardır, ancak bunlar metafizik bir birlik tesis etmektedirler. İşte bu birlik, O’nun Güzelliği ve Haşmetinin kaynağıdır. Bir açıdan bakıldığında, ilahi güzellik çeşitli İlahi Nitelikler arasından bir ayrık niteliktir. Diğer açıdan bakıldığında ise, çeşitli İlahi Nitelikleri barındıran ya da kombine eden bir niteliktir. Bu metafizik hakikat kendisini, O’nun yarattığı evrende göstermektedir. O halde, evrenin güzelliğinin İlahi Güzelliği yansıtan evrenin bir niteliği olduğunu söyleyebiliriz. Ancak aynı zamanda, evrenin güzelliğinin evrendeki çeşitli niteliklerin (bunların her biri İlahi Niteliğin bir yansımasıdır) bir kombinasyonuna da atıfta bulunduğunu da söyleyebiliriz. Örneğin, matematiksel güzellik evrenin güzelliğinin temel bir parçasıdır. Ancak, matematiksel güzelliğin kendisi, düzen, oran, denge, simetri, basitlik ve ahenk gibi niteliklerden teşkil olmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslami perspektifte, fiziksel güzelliğin kendisinden bağımsız bir varoluşu yoktur. Manevi ya da entelektüel bir güzelliğin, fiziksel şeylerde kendisini gösterdiği ya da yansıttığı daha yüksek bir güzellik türüdür, bu şey. Güzelliğin doğası gereği entelektüel olduğu görüşü, tabii ki geleneksel toplum ve medeniyetlerde yaygın bir biçimde kabul edilmekteydi. Ancak, bu görüşü modern bilim insanları arasında da savunan birkaç kişiye de rastlamaktayız. Tanınmış Britanyalı biyolog, Jacob Bronowski’nin görüşlerine burada yer verelim:</p>
<p>Coleridge güzelliği tanımlamaya çalışırken, her zaman döndüğü derin bir düşünce vardı: güzellik, çeşitlilikteki birliktir. Bilim, doğada bulunan, daha net ifade etmek gerekirse bizim tecrübemizdeki çeşitlilikteki birliği keşfetme arayışından başka bir şey değildir. Şiir, resim, diğer sanatlar da Coleridge’in ifadesiyle çeşitlilikteki birliğe dönük aynı arayıştır.ı</p>
<p>Güzelliğin “çeşitlilikteki birlik” olarak tanımlanması, İslam’daki tevhide dayanan estetik anlayışı ile tam bir uyum içerisindedir. Benzer şekilde, estetik takdirin sanat ve bilimlerin ortak bir amacını teşkil ettiği düşüncesi de bilginin birliğine dair İslami teoriyle ahenk içerisindedir. Ancak, modern dünyada, daha önce belirttiğimiz üzere, güzelliğe dair bu görüşler bilim insanları ve sanatçılar arasında yalnızca bir azınlık tarafından benimsenmektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern zamanlarda, insan toplumları her yerde bilim ve teknoloji şekilleri geliştirmektedir. Bu, büyük oranda mahiyeti itibariyle nicelikseldir ki bu da niteliksel boyutun pahasına bu şekildedir. Bu tarz bir bilimsel ve teknolojik kültürde, sanatın kaybetmekten başka şansı yoktur; zira bilimin ve teknolojinin dünya ve insan hayatını niceliksel boyutları ile ilgilenmeleri onların doğası gereğidir. Bizim toplumsal yaşamımızda niceliksel bilim ve teknolojinin baskınlığı perspektifinden bakıldığında, toplumda hüküm sürecek zihin yapısı; nicelik farkındalığının sanatların gelişiminde çok mühim olan estetik farkındalık da dahil olmak üzere bütün diğer farkındalık türlerini gölgelemesi ya da sindirmesini barındıran bir zihin yapısı olacaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ana akım ampirik felsefesinin şekillendirdiği haliyle modern bilimin sadece ölçülebilir ve nicellendirilebilir şeyleri incelemekle ilgilendiği noktasında şüphe bulunmamaktadır. Nicel çalışma yöntemleriyle bilinemeyen ya da tasdik edilemeyen herhangi bir şey önemsiz, alakasız ya da bilimsel olmayan bir şey olarak kabul edilecektir. Modern bilim sıkı sıkıya niceliksel araştırma yöntemlerine bağlı olduğundan, zorunlu olarak indirgemeci hale gelmiştir. Modern bilimin elinde, fiziksel olmayan gerçeklik, onun ölçülebilir ve nicelendirilebilir boyutlarına indirgenmiştir. Bu felsefi ve bilimsel indirgemeciliğin net sonucu, evrenimizin, doğal dünyamızın ve aynı zamanda ruhumuzun da fakirleşmesidir. Bizim insan çevremiz de, niceliksel bakımdan, aynı süreçte fakirlemiştir; her ne kadar niceliksel olarak değerlendirildiğinde, modern teknoloji ve kitle ürünleriyle büyük ölçüde zenginleştirilmiş olsa dahi.</p>
<p>Güzelliğin iyi bir örneği olduğu, nitelik gibi gelensek bir fıkrin; dışlayıcı bir biçimde nicelik farkındalığı ve nicel araştırma ruhu ile ululanan bir toplumda değeri ya hiç yoktur ya da çok azdır. Böyle bir toplumda, estetik ruhu telkin etmekte ve toplumsal skalada bu ruhun erdemlerini beslemekte başarılı olmaya dönük umutlu olamayız; her ne kadar, böyle bir toplumda ara sıra estetik duyusu güçlü olan bazı bireyler ortaya çıkabilse dahi. En hakiki mahiyetiyle, güzellik ölçülemez ve nicelendirilemez bir şeydir. Güzellik, bir zamanlar kendisini fiziksel nesnelerde gösteren ancak gerçekliği onları aşan manevi ve entelektüel bir nitelikti.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslami görüşte din ve bilim birlikteliğinin anlaşılmasındaki esas tevhit düşüncesidir. İslam tarihi, bu düşüncenin pek çok bilim dalında ilerlemeyi teşvik eden rolüne tanıklık etmiştir. Bu kadar önemli bir düşüncenin günümüz Müslüman bilim insanlarının çoğunluğu tarafından yeterince anlaşılmaması büyük talihsizliktir. Aynı zamanda, İslami araştırmalarda pek çok mezunun, İslam medeniyeti tarihinde tevhit ile bilim arasındaki sıkı bağı yeterince kavramamış olduğu gerçeği aynı derecede üzücüdür.</p>
<p>Günümüz Müslümanları içerisinde bulunduğu bu sıkıntılı durum düzeltilmelidir. Tevhidin doğru bir şekilde anlaşılması, bilimsel fikirlerin ve diğer bilim alanlarında ilerleme kat edilmesi ancak bu anlayışın modern bir dilde öğrencilerimize ve genç kuşak bilim insanlarına sunulması ile sağlanabilir. Özellikle günümüz Müslümanları, geçmişte Müslüman akademisyenlerin ve bilim insanlarının, sağlıklı ve dengeli bir bilim kültürü yaratma noktasında bilimsel düşünce ve araştırmalarına tevhit ilkesini nasıl uyguladığını bilmeli, geçmişten gerekli dersleri çıkartmalıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslami bilim, dinin tam merkezinde bulunan tek tanrı inancı veya tevhit anlayışının Öğretileri sayesinde on yedinci yüzyıla kadar uzun yıllar boyunca dünyadaki en yaratıcı ve en gelişmiş bilim olmak için gelişimini sürdürmüştür. Tarihinin en iyi zamanlarında İslami bilim, başarısını İslam Hukuku’nun veya Şeriat’ın temel öğretilerinden beslenmesine ve bu öğretilerin rehberliğine borçludur. Tevhit ve Şeriat, İslam dininin dünyaya kazandırdığı bilimsel ve teknolojik ilerlemenin iki itici gücü idi. Tevhit (birlik) evrensel bir düşünce olduğu sürece, İslam medeniyetleri dışında da İslam’a inananları kolayca bulabiliriz. Batı’da Sir Isaac Newton ve Einstein, hakikatin birliği fikrinden esinlenen felsefi ve bilimsel düşünceye ve araştırmalara sahip bilim insanlarının iyi birer örneğidir.</p>
<p>Birçok kişinin zihnindeki olumsuz imajı dikkate alındığında Şeriat, İslam’da bilimsel ve teknolojik ilerlemenin bir kaynağı olduğu iddiası oldukça gülünç gelebilir ama modern bilim bu iddiayı destekler niteliktedir. İslami bilim dünyasının ünlü isimlerinden David King ve George Saliba8 tarafından yapılan çalışmalar, özellikle astronomi alanında, uygulama odaklı bilimsel araştırmalara öncülük etme konusunda Şeriat’ın yaratıcı rolü olduğuna dair yeterince kanıt sunmaktadır. Bu çalışmalar aynı zamanda din ile bilimin yöntem ve ahlak zemininde birleştiğini de göstermektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>20.yüzyılın önde gelen filozof-bilim adamı, Albert Einstein, “Dinsiz bilim topal, bilimsiz din kördür.” sözünü dile getirmiştir. Einstein’ın din-bilim birlikteliğinin altını çizen bu ünlü sözünün bilgece olduğunu belirtmek gerekir. Dinin ve bilimin tam olarak birbirine ihtiyacı olduğunu söylemek bile bir bilgelik göstergesidir. Hikmet sahibi insanlar Allah yolunda ve insanlık uğruna din ile bilimi bir bütün olarak kabul ederler.</p>
<p>Einstein’dan alıntı yaptığımız sözler kendi sözleri olabilir, fakat bu sözlerin aktarmaya çalıştığı bilgelik kesinlikle ona ait değildir. Felsefe tarihini iyi bilenler, bu düşüncenin uzun yıllar boyunca var olduğunu kolaylıkla söyleyebilirler. Einstein’dan önce çeşitli kültür ve medeniyetlerdeki birçok bilge insan bu konu hakkındaki görüşlerini beyan etmiştir. Bilhassa Batı’da Plato ve Aristoteles, Uzakdoğu’da Lao-tze, İslam’da İbn Sînâ ve Ortaçağ Avrupası’nda Galileo Galilei’den yirminci yüzyılda Hint Müslüman filozof-şair Muhammed İkbal’e kadar tüm filozoflar ve düşünürler benzer düşünceleri tekrar etmiştir. Son yıllarda Einstein’la beraber, farklı tonlarda ve farklı entelektüel tarzlarda olmasına rağmen, bu düşünürlerin sözleri hâlâ zihinlerimizdedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer İslam’ın medeniyet kimliğini tek bir kelimeyle ifade etmek gerekirse, 0 kelime ümmet-i vasat ya da “orta ümmet” olacaktır. Orta yolu izleme deyimi edebi anlamını bir yana koyarsak, doğası gereği evrenseldir. Edebi açıdan, vasat kelimesi İslam dünyasının coğrafi olarak orta yerini işaret etmektedir. Öte yandan, insan inanışlarına, düşün dünyasına ve davranışsal kalıplara yani insan kültürü ve medeniyetine uygulanabilir bir mana taşımaktadır. Orta yolu izleme düşüncesi beşeriyette fiiliyata geçtiği zaman, toplumsal denge, eşitlik ve adalet getirecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İslami devlet yönetim şekli ve medeniyetinde yer alan bilimsel kültürün evrenselliği ve akılcılığı, önceki kısımda bahsedilen İngiliz bilim adamı John Bernal gibi birçok Batılı araştırmacıyı etkilemiştir. İslam’da bilim kısmını haksız bir şekilde kısa bir değerlendirmeye tâbi tutmasına rağmen, insanlık bilim tarihini dört cilde sığdıran ve bilim tarihinin en başarılı metinlerinden biri olarak lanse edilen eserinde Bernal şunları söylemiştir: “İslami bilimsel çalışmalar üzerine okudukça, ancak modern bilimde karşılaşabildiğimiz akılcı yaklaşım karşısında insan hayrete düşuyor.”8 Daha genel olarak, modern zamanlarda İslam’ın evrensel entelektüel kültürüne karşı bir takdir mevcuttur. Bu takdiri gösterenlerden biri, İslami edebiyat, Farsça ve İslami bilim tarihi gibi alanlarda verimli bir isim olan Alessandro Bausani’dir. Evrensellik özelliğinin farkında olarak, Bausani İslami entelektüel kültürün Batı kültürünün ayrılmaz bir parçası olduğu iddiasında bulunmuştur.9</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Topluluk bir bütün medeniyet ya da onun büyük bir kısmı olduğu vakit, bu “kolektif hata”, “medeniyetin hatası” konumuna terfi etmektedir. Batı düşünce tarihinde, medeniyet hatası şeklinde çeşitli büyüklükte hatalar işlenmiştir. Örneğin, modern seküler Batı’nın doğusu kısmen büyük bir hata üzerine inşa edilmiştir: kolektif insan aklının, bilgiye ulaşmasında, anlamlı bir hayat sürmesinde ve medeniyet inşasında ona rehberlik etmesi için ilahi vahye ihtiyaç duymadığı inancı. Bu kolektif hata, modern Batı medeniyetinin kurucu esaslarından biri olarak benimsendiğinde, medeniyet hatasına dönüşmüştür.</p>
<p>İslam bu tarz kolektif hataları oldukça ciddiye almaktadır. Kur’an’ın ilk suresinde, Kur’an sırat-ı müstakime ulaştırması için insanlığa Allah’a dua etmeyi öğretmektedir.57 Bu surede, sırat-ı müstakim “sapkınlığa düşmemiş” kimselerin yolu olarak karakterize edilmektedir.58 Kur’an’ın bir diğer kısmında, sırat-ı müstakim, Allah’ın birliğine, sadece Allah’a iman etmek olarak tammlanmaktadir.59</p>
<p>Diğer bir ifadeyle, sırat-ı müstakim tevhidin yoludur. İnsan kimliğinde düşünmenin merkezî konumu dikkate alındığında, doğru ya da ortodoks düşünme sırat-ı müstakimin temel bir bileşenini oluşturmalıdır. Vahiy ve akıl yürütmenin iyi düzenlenmiş ve ahenkli ilişkisinin tesis edildiği biçim olarak düşünmede ortodoksluğu sağlarken, İslam aynı zamanda düşünmede sapmaya düşmemeye de dikkat çekmektedir. İlahi vahiyden tamamen bağımsız bir bilgi yolu ve düşünme yolunu takip etmek, o halde, tevhidin sırat-ı müstakiminden büyük bir sapma olacaktır. Böyle bir sapkın düşünme kültürüne gömülmüş bir müşterek akıl, İslami bakış açılarına göre düşünmede sapmaya düşmüş olarak görülür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hazreti Peygamber’e göre iki işlevsel grup, topluluk üzerindeki etki ve nüfuzları bakımında geri kalan grupların üstünde yer almaktadır. Bunlar ulema ve emirlerdir. Topluluğun sağlık durumu ve yaşamının kalitesi, en çok bu iki grubun düşünce ve eylemlerine dayanmaktadır. Dolayısıyla, bu iki grup ümmetin kimliğini korumak ve sürdürmek hususunda en çok sorumlu olan kimselerden oluşmaktadır. Ulema öncelikle bilgi ve entelektüel güç meseleleriyle meşgul olduğundan ve emirler de siyasal güç ve liderlik hususlarıyla ilgilendiklerinden; şimdi bu iki grubun topluluktaki ilgili rolleri ve işlevlerine denk düşen ümmet kimliğinin boyutlarını ele alacağız. Yani, ulema ile ilişkilendirilen boyut öncelikle epistemolojik boyut olacakken, emirler için bu liderlik ve takipçilik boyutu olacaktır. .</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hazreti Muhammed hem bireyler için hem de ümmet için en iyi rol modeldir, zira hem evrenin hem de ümmetin mükemmel bir insanıdır (mikro-evreni). En mükemmel insandır ve sünneti aracılığıyla o, ümmetin bir kimsede en ideal şekli ve tezahürü ile vücut buluşudur.30 Dolayısıyla, ümmetin kimliği Hazreti Muhammed’in rol modelliğinin filizlendiği Hazreti Muhammed gerçeğinden ayrılamaz. Böylece, İslam ümmetini “ilahi tevhidin ikiz ilkesi ve Hazreti Muhammed gerçekliği üzerine inşa edilen bir bilgi topluluğu” olarak tanımlayabiliriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tevhit epistemolojisi veya bir bilgi vizyonu tüm hakiki insan bilgisinin nihayetinde, her şey İlahi Kökenine ontolojik olarak bağlı oldukları için, Allah’ın birliğiyle ilişkili olması gerektiğine yönelik görüşü onaylamaktadır. Ne yazık ki, bugün Müslümanlar, beraberinde örnek teşkil eden düşünce kültürünü getiren tevhit epistemolojisinin tümüne sahip değillerdir. Bu değerli epistemolojinin perdelenmesi, Müslümanların düşünce biçimlerinde, geleneksel entelektüel İslam kültüründe kökeni bulunan normlardan yaygın bir şekilde sapmaların bir sonucudur. Ancak ve ancak Tevhit epistemolojisinde örneklendiği şekliyle, geçerli bir epistemolojik düzenin restorasyonu ile Müslüman toplumlarında sağlıklı bir düşünme ve bilgi kültürünün yeniden filizlenmesi ve gelişmesi garanti altına alınabilir. Ki Müslüman toplumların ümmet kimliğinin bütünlüğü ve sürdürebilirliği en çok bunlara dayanmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şüphe yok ki, modern Batı’nın tüm dikkatini verdiği rasyonel bilgi kültürünün kökeni, klasik İslam kültüründe bulunmaktadır. Ancak yine de, hem ruh hem şekil itibariyle, modern bilgi kültürü İslam’ın entelektüel geleneğinden birçok bakımından ayrılmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Belirli bir medeniyetin bilgi kültürünün o medeniyet için merkezî olmasından mütevellit, bilgi kültürü o medeniyetin kalbi olarak görülebilir. Bu durum İslam medeniyeti örneğinde özellikle doğrudur; zira İslam bir bilgi dini olmayı iddia etmektedir. Bir bilgi kültürü birçok elementi barındırır ki bunların en temeli epistemolojidir. Herhangi bir bilgi kültürünün en temel elementi onun epistemolojisidir, ki bu o kültürün bilgi vizyonu olarak da ifade edilebilir. Her medeniyet, kendisinin birincil ve baskın bilgi vizyonu ile biçimlendirilerek rehber edilmektedir. Ki bu bilgi vizyonu o medeniyetin “dünya görüşünün” özünü teşkil etmektedir. Epistemoloji öncelikle bilginin tanımlanması, bilginin mahiyeti ve özellikleri, bilginin kaynakları ki bunlar arasında en mühim olanı ilahi vahiydir; vahiy, insanın neden ve nasıl bilebileceği, ve bilginin amaçları ile ilgilenmektedir.34 Bir medeniyet ne kadar ilerler ve gelişirse, bilgi kültürü de bilginin sistematikleşmesinin o bilgi kültürünün yetiştiricilerinin entelektüel ve rasyonel ihtiyaçlarıyla uyumlu hale gelmesiyle, o kadar berraklaşır ve aynı zamanda sofistike hale gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>En kısa sürelerinden birinde Allah zaman üzerine yemin ederek Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Zamana ant olsun! İnsanoğlu şüphesiz ziyandadır, iman edenler ile salih amel işleyip birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç.”(Asr,1-3) Zamanın doğasına dair Kur’an’daki bu çağrı, modern seküler medeniyetin savunucuları ve destekçilerinin öne sürdüğü inancın, açık bir biçimde tam zıddıdır. Kur’an’da, zamanın geçişiyle maruz kalınan kayıp durumundan kurtulmanın aracı olarak, zaman üstü hakikat ve değerlerle, ki bunlara örnek olarak sürede iman, salih amel, Hakk’a teslimiyet ve sabır erdeminin beslenmesi belirtilmektedir, uyumlu bir hayat süren insanlardan bahsedilirken; seküler medeniyetin savunucuları, eğer insanlar toplu bir yaşamı tercih edip de tamamen fiziksel dünyayla sınırlı olduklarını düşünürse, zamanın insanın tarafında olacağına inanmaktadır. Onların argümanları şu şekilde devam etmektedir, peyderpey ancak muhakkak, bilim ve teknolojinin yardımıyla insan yaşamının ve evrenin sırları ve bilmeceleri zaman içerisinde çözülecektir. İnsanın dine ya da Tanrı’ya başvurmasına ihtiyacı yoktur, zira insanın toplu yaratıcılığı, insanın medeniyet inşasında belirsiz gelişimini çizmek hususunda, ona yardımcı olmaya yetecek yegane şey olarak görülmektedir. Modern medeniyet, o halde, Tanrı’nın unutulması üzerine inşa edilmiş bir medeniyet olarak tasvir edilebilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Birçok Müslüman, modern Batı medeniyetini maddi zenginliğin peşinde aşırı koşması ve dengesiz ilerlemesinden mütevellit eleştirmektedir. Bizim görüşümüze göre, medeniyet fikri ve medeniyet inşasının anlamı üzerine tefekkür eden on dokuzuncu yüzyıl Batılı düşünürlerinin yaptığı, başlıca iki büyük entelektüel hata vardır. İlk hataları medeniyetin, ve aynı zamanda gelişimin, tanımlayıcı elementi ve karakteristiği olarak maddi zenginlik ve refah düşüncesini merkeze almalarıydı. Gelişime dair modern Batılı düşünce, maddi ilerleme ve refahla birlikte onu mümkün kılan bilimsel ve teknolojik kazanımlar bağlamında kavranmaktaydı.</p>
<p>Böylece, özellikle manevi olanlar olmak üzere, gelişimin elle tutulamaz formlarının modern Batı entelektüel düşüncesi muhitlerinde artan bir şekilde marjinalleştirildiği gerçeği göz önüne alındığında; bu düşüncenin hızlıca yayılması hiç de şaşırtıcı değildir. Öte yandan, İslam medeniyetinin bakış açısından, ilerlemeyi ekonomik boyuta indirgemek ve sonrasında da bu ekonomik boyutu onun maddi ve niceliksel kısımlarına indirgemek, tevhit ilkesine karşı gelmek olacaktır ki bu ilke en başından onun temeli ve hedefidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şunu hatırlamak gerekir ki İslam medeniyetinin temel ilkesi ve onun nihai dünyevi hedefi tek ve aynıdır: tevhit ilkesi. Öte yandan, ilkenin toplu insan eylemleri için bir temel ya da başlangıç noktası olarak hizmet etmesi ile bu eylemlerin nihai amaçları olarak hizmet etmesi arasında bir bakımdan önemli bir fark vardır. Başlangıç noktasından menzile kadarki entelektüel ve manevi yolculukta, bir kimsenin anlayışı, kavrayışı ve tevhit ilkesinin içselleştirilmesinin diğer yönlerinde niteliksel bir ilerleme olacağı varsayılmaktadır. Gelişerek daha da zenginleşen medeniyet bağlamındaki tecrübe ile birlikte, tevhidin gerçekliğinin insan zihninde daha bariz bir biçimde gösterileceği yönünde güçlü bir beklenti bulunmaktadır. Bu, medeniyet bağlamındaki gelişimin amacı ve hakiki anlamıdır. Diğer türlü, Kur’an’ın da belirttiği üzere, dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey olmayacaktır.24</p>
<p>Bu nedenle, insan hayatı ve düşüncesinde İslam medeniyetinin tüm göstergelerinde mümkün olan en geniş kapsamda bu birliği göstermek, İslam medeniyetinin bir görevi haline gelmektedir. Belirli Ölçüde, İslam medeniyeti bu görevi yerine getirmekte başarılı olmuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tevhit ilkesi İslam’a iman edilirken getirilen şehadette vücut bulmaktadır: yani Yüce Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) O’nun elçisi olduğuna şahit olunurken. Yani, haklı olarak şu ana dek şu söylenmiştir ki İslam medeniyeti Müslüman ümmetinin toplu bir biçimde anladığı ve tecrübe ettiği şekliyle, İslam esaslarından ilkinin üzerine inşa edilmektedir. İslam medeniyeti aslında kendi bütünlüğü içerisinde; Müslüman ümmetinin Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine toplu olarak şehadet etmesi olarak görülebilir. İslam medeniyetine bakmanın bir diğer yolu da, onu hayatın tüm alanlarında toplu Müslüman ibadetinin tam bir ifadesi olarak görselleştirmektir.21</p>
<p>İslam medeniyetinin ayrıca Allah’ın zikredilmesi”üzerine inşa edildiği de söylenmektedir, ki bu bedene üflenen ruh gibidir, bedenin tamamına sirayet eder ve böylece ihsan ile arıtır ve bu bedenin tamamını donatır. İslami bakış açılarına göre, medeniyet toplu yaşama sanatı ve ihsanı ile ilgilidir; maddi gelişimin modern düşüncesinde vurgulandığı şekliyle, maddi içerikle ilgili değildir. Yine de, maddi refah, medeniyet bağlamında insanın kazanımları listesinden hiçbir şekilde çıkarılmamaktadır. Her seviye ve alanda -bireysel, toplu ve medeniyet ölçeğinde- hayatın kalitesi temel olarak insanın Allah’ı zikretmesindeki kalite ile belirlenmektedir; burada Allah’ı zikretmek en kapsamlı bakımdan anlaşılmalıdır.”</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-bakar-islam-medeniyeti-ve-modern-dunya-alintilar/">Osman Bakar – İslam Medeniyeti ve Modern Dünya ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osman-bakar-islam-medeniyeti-ve-modern-dunya-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
