<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Islam Mimarisi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/islam-mimarisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 Jun 2022 19:05:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Islam Mimarisi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam, Müslümanlar ve Modern Teknoloji</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-muslumanlar-ve-modern-teknoloji/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-muslumanlar-ve-modern-teknoloji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 08:10:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Islam Mimarisi]]></category>
		<category><![CDATA[Modern teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26039</guid>

					<description><![CDATA[<p>[Bu konuşma Kasım 2005&#8217;te gerçekleştirilmiştir, önceki konuşmanın içeriğinin devamı olmakla birlikte bilimden ziyade teknolojiye odaklanmaktadır.] İkbal: Sohbetimize bazı genel sorularla başlamak istiyorum. Müslümanların şu an içinde yaşıyor oldukları fizikî, kültürel ve entelektüel muhitin oluşumunda teknolojinin rolü sizce nedir? Teknolojinin çevre üzerindeki etkisi nedir? Müslü­manların teknolojiye yönelik tavırları nasıl olmalıdır? Son olarak, modern öncesi dönemde Müslümanlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-muslumanlar-ve-modern-teknoloji/">İslam, Müslümanlar ve Modern Teknoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26060 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/shutterstock_728178127-k-300x109.png" alt="" width="534" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/shutterstock_728178127-k-300x109.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/shutterstock_728178127-k-600x219.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/shutterstock_728178127-k.png 650w" sizes="(max-width: 534px) 100vw, 534px" /></p>
<p>[Bu konuşma Kasım 2005&#8217;te gerçekleştirilmiştir, önceki konuşmanın içeriğinin devamı olmakla birlikte bilimden ziyade teknolojiye odaklanmaktadır.]</p>
<p><strong>İkbal: </strong>Sohbetimize bazı genel sorularla başlamak istiyorum. Müslümanların şu an içinde yaşıyor oldukları fizikî, kültürel ve entelektüel muhitin oluşumunda teknolojinin rolü sizce nedir? Teknolojinin çevre üzerindeki etkisi nedir? Müslü­manların teknolojiye yönelik tavırları nasıl olmalıdır? Son olarak, modern öncesi dönemde Müslümanlar tarafından ge­liştirilen teknolojileri modern teknolojilerle karşılaştırmanızı rica ediyorum.</p>
<p><strong>Nasr: </strong>Bu konuşmada ‘teknoloji’ ile kastedilen, Sanayi Devri­mi esnasında ve sonrasında çoğunlukla Batı’da geliştirilen ve şimdi dünya geneline yayılmış olan teknolojilerdir. Bu tartış­manın iki farklı boyutu bulunmakta; birisi dünyada mevcut olan fiili durumu yani “arz üzerinde” şu an nelerin olup bitti­ğiyle ilişkilidir, diğeri ise îslâm âlemi söz konusu olduğunda neyin olup bitmesi <em>gerektiğine</em> inanıyor olduğumuz sorunuyla ilişkilidir. Bir misal vermeme müsaade ediniz. Daha önceki konuşmamızda zikrettiğim gibi, bugün îslâm dünyasında kendisiyle birlikte ya güç ya da zenginlik getiren ve de sağlıkla alâkalı görünen herhangi bir teknolojiyi desteklemeyen hiçbir hükümet yoktur. Hiç kimse, dünya geneline bir orman yangını gibi yayılan ve araştırmaların gösterdiği üzere beynimize zarar veren bazı tesirleri bulunan cep telefonu gibi kolaylık sağladığına inanılan herhangi bir teknoloji formuna direnme inektedir.</p>
<p>Bu seviyede, Müslümanlar ile modern teknoloji arasındaki ilişkiyi tartışmak, istenen neticeyi vermeyecektir. Zira piyasa­ya hangi tür teknoloji girerse girsin -bu genellikle Batı menşeli olup bazen de yeni şeyler icat eden Japonlar ve diğer birkaç toplumdan gelmektedir- şayet bu yeni teknolojilerin zengin­lik, güç, sağlık ya da kolaylık getireceğine inanıyorsa, diğer herhangi bir yerde olduğu gibi Müslümanlar arasında da hız­la yayılmaktadır. Bu yüzden, müspet bir tesire sahip olacağı ümidiyle bunların yayılışındaki tehlikeden söz konusu Müs- lümanlara bahsetmek beyhudedir. Fakat tartışılabilecek baş­ka sorular da mevcuttur; mesela modern teknolojinin sebep olduğu çevre tahribatı.</p>
<p>Sonra bu meselenin neyin gerçekleştirilmesi gerektiğiyle alâ­kalı boyutu da mevcuttur. Menfî tesirleri aşikâr olan modern teknolojiye karşı Müslümanların tavrı ne olmalıdır? İşte bu boyutla alâkalı bir şeyler söylemek isterim. En derin mevzular da yine bu noktada yer almaktadır. Şayet şu ya da bu ülkenin nükleer mühendislik bilgisine ya da belli bazı lazer türlerine vb. sahip olduğu, olacağı yahut olması gerektiği üzerinde tar­tışmaya devam edersek, kanaatimce bu husus içinde bulun­duğumuz an itibarıyla boş bir uğraş olacaktır. Çünkü İslâm dünyasının entelektüel şahsiyetleri olduğu farz edilen ve bu meseleleri vuzuha kavuşturacakları zannedilen bizler, tekno­loji hakkında Müslüman yönetimler ve şirketlerle eylem sevi­yesinde çok şey ortaya koyamıyoruz.</p>
<p>Bununla birlikte, <em>yapabileceğimiz</em> hayli mühim bir şey vardır ki o da böylesi meseleler söz konusu olduğunda geleceğe dair bir anlayış ortaya koymaktır. Modern teknolojinin benimsen­mesi söz konusuysa» biz de Müslümanlar için neyin gerçekten tehlikede olduğuna ilişkin bir şuur ortaya koymakla mükelle­fiz. Aslında bu alanda Batı’daki birçok kişi, modern teknolo­jinin menfi neticelerine maruz kalan Asya ya da Afrika’daki insanlara nazaran daha fazla şuura sahiptir. Bir başına bu du­rum bile tartışılması gerekli başlıca meselelerden biridir.</p>
<p>Bu gerçekler ışığında, modern teknolojinin yalnızca sıradan insanlar olarak değil ayrıca İslâm dinine mensup olan ve İs­lâmî dünya görüşüne kök salmış insanlar olarak Müslümanla- ra dayattığı sorunlara yönelmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ardından bu sorunları tahlil etmeye çalışmamız ve bu tahlil ışığında eğer yapılabilecek bir şeyler varsa, nelerin yapılabile­ceği ve Müslümanların ne yapmaları <em>gerektiğini</em> tartışmamız gerekmektedir.</p>
<p>Evvela, bazı terimleri tarif etmek önem taşımaktadır. Şüphe­siz teknoloji kelimesi “yapmak” anlamındaki Grekçe <em>teeh- </em>ne”den gelir ve Latincede yine “yapmak” anlamındaki <em>ar s </em>kelimesinden gelen “art” (sanat) kelimesiyle ilişkilidir. Her ikisi de Farsça “sanat” ya da “sına’a” kelimesiyle ilişkili olup bu kelimeleri bugün teknoloji ve sanat için Farsça ve Arapçada hâlâ kullanmaktayız. İşin ilginç yanı, sanat ve teknoloji arasındaki ayrım, sanatın başka bir şey olduğu Batıya naza­ran dilbilimsel ve de kavramsal açıdan (en azından geleneksel Müslümanlar için) bize henüz ulaşmamış durumda -her ne kadar hurdalıklara gidip farklı araba parçalarını birleştirerek buna sanat adını veren bazı modern heykeltıraşlar olsa da. Bu ise oldukça önemsiz bir meseledir.</p>
<p>Modern dünyada karşı karşıya olduğumuz şey, modern anla­mında teknolojinin insan hayatını çevreleyen çoğu nesnenin bizzat doğrudan kaynağı olduğu bir durumdur. Oysa eşyanın insan eliyle yapıldığı Sanayi Devriminden Önce, sanat insan hayatını kuşatıyordu. Bunun anlaşılması hayli mühimdir.</p>
<p>“Teknoloji” kelimesinin etimolojik kökü tarihî bakımdan “sa­nat” anlamında gelen Grekçe bir kelimeyle ilişkili olsa da şu an oldukça farklı bir şeyi ifade için kullanılması sebebiyle nitel bir farklılık söz konusudur.</p>
<p>Teknolojinin tabiatını tamamen değiştiren Sanayi Devri- mi’nde oldukça önemli bir hâdise gerçekleşti. Batı Avrupa ve tedricen diğer bölgelerde, insanlar için nesneleri imal vasıta­ları olarak makineler yapıldı ve çok geçmeden bu makineler birçok alanda insanların yerini aldılar. Bu değişimin önemi neydi? Şimdi somut bir örnek verelim. Kadim devirlerde Ce- zerî ve diğer birçok Müslüman tarafından yapılmış olan su çarkları ve karmaşık saatler bulunmaktaydı. Fakat diğer yer­lerde olduğu gibi geleneksel İslâm dünyasında da sıradan kul­lanışlı objeler hâlâ insanlar tarafından yapılmaktaydı. Üstelik sıradan objeleri elle ve modern teknolojik yöntemlerle yap­mak için kullanılan teknikler arasındaki muazzam fark, insan rûhunu derinden etkilemektedir. Elbette İslâm beldelerinde su saati ya da su çarkı gibi bazı makineler de mevcuttu; lâkin bunlar hep ikincil ve periferik kaldılar. Hayatı çevreleyen (ay­rıca geleneksel medeniyetlerde sanattan ayrılmaz durumda olup esasen sanat <em>olan</em> el sanatları) manevi bir öneme sahip­lerdi. Müslüman bilim insanları ve mühendisler tarafından yapılan oldukça karmaşık makinelerin çoğunlukla oyun ve eğlence kabul edildiklerini bilmek oldukça ilgi çekici; bunlar, üretimi artırma ya da ekonomik amaçlara hizmet etme vasıta­ları olarak görülmüyorlardı. Bu da önemli bir husustur.</p>
<p>Dolayısıyla Sanayi Devrimi ortaya çıkınca, nitel olduğu ka­dar nicel bir değişim de gerçekleşti. Geriye doğru gidilirse, 19. yüzyılda William Marris ve John Ruskin; 20. yüzyılda Ivan Illich, Theodore Rszak ve Jacques Ellul gibi önde gelen kimi Batılı yazarlar, modern teknolojinin bazı olumsuz yönleriy­le alâkalı Müslümanların da bilmeleri gerekli beliğ ve derin eserler kaleme almışlardır. Illich dikkate şayan bir eser olan <em>Tools for Conviviality</em>yi ve Fransız yazar Jacques Ellul da <em>The Technological Society yi</em> kaleme almıştır. Ellul yakınlarda İs­lâm’ın aleyhine bir tavır benimsemiştir çünkü İslâm’ı anlama­maktadır. Bununla birlikte» modern teknolojinin insan nefsi, insan rûhu ve insan topluluğuyla olan ilişkisi içinde modern teknolojinin önemli ve etkili eleştirilerinden bazılarını ortaya koymuştur. Ayrıca Rozsak’ın meşhur <em>Where the Wasteland Ends</em> eserini de zikretmem gerekir.</p>
<p>1970’lerde Ivan Illich’i İran’a davet ettim. Millî Ekonomi, Sa­nayi vb. birimlerde teknoloji gerektiren birtakım faaliyetler­den sorumlu bazı yüksek mevkili yetkilileri de kapsayan bir oturum tertip ettim. Ivan Illich onlara geleneksel teknolojile­rin önemi üzerine modern teknolojilerle karşılaştırmaların da yer aldığı bir konuşma gerçekleştirdi. Konuşmada klozet ör­neğini verdi. Şayet Asya ve Afrika’daki insanlar Batı’daki sa­nayileşmiş toplumlardaki insanlarla aynı klozetlere sahip ola­cak olsa, bunun bile dünyanın büyük bir kısmındaki su siste­mini bir başına tahrip edeceğini dile getirdi. Dinleyen herkes şaşkınlık içindeydi. Bu kişiler tümüyle yüksek tahsilli îranlı yöneticilerden oluşuyordu; bazıları Batı’daki en iyi üniversite­lerde yükseköğrenim görmüş olup bakanlık düzeyindeydiler. Batı’da aldıkları bu diplomalar nedeniyle de Illich’in neden bahsettiğine dair asgari bir kanaate bile sahip değillerdi. Aynı durum Pakistan, Arap dünyası ve diğer birçok Müslüman ül­kede de geçerli.</p>
<p>Öyleyse yapmamız gereken evvela ellerimizin, hislerimizin ve vücudumuzun diğer âzalarının yanı sıra rûhumuzun ve beden gibi rûha tâbi olan nefslerimizin bir uzantısı olan geleneksel teknolojilerle, insanoğluna hükmeden modern makine ara­sındaki farkı anlamaktır. Bu hususu vereceğimiz şu misalle izah edebiliriz: Eğer İslâm âleminin hâlâ geleneksel zanaat­lara sahip olduğumuz bir bölgesine, söz gelimi İsfahan, Fez, Şam ya da benzer bir köşesine gidecek olursanız, elinde basit bir çekiç ve keskiyle oturup sıva, taş ya da ahşapta fevkalade geometrik istifleri ortaya koyan kişiler görürsünüz. Gelenek­sel olarak ar-ge ve sanat, zanaatkârın varlığında mukimdir ve âlet de oldukça basittir. Lâkin eğer Detroit’te araba üretilen bir fabrikaya gidecek olursanız, oradaki işçi çok az bir ar-ge bilgisine sahiptir, sadece birkaç düğmeye basmaktadır. Ar-ge olarak isimlendirilecek yegâne husus, makinedir.</p>
<p>Modern teknoloji bir anlamda beşerî bilgi ve sanatın makineye bir aktarımını ifade etmektedir. Şimdilerde zihinlerdeki bilgi­nin makinelere aktarıldığı bilgisayar formunda, aynı sürecin ikinci adımını tecrübe ediyoruz. Artık heceleme yapamayan çok sayıda öğrencim var, çünkü heceleme için bilgisayara bel bağlıyorlar. Matematik işlemi yapamıyorlar çünkü bilgisayar onlar için hesaplıyor ve makinenin zanaatkâr ve sanatkârların el, göz ve vücudun diğer âzâlarının becerilerini boşalttığı gibi bilgisayar da zihni boşaltıyor.</p>
<p>İşte modern teknolojinin yaptığı şey budur. Modern teknoloji basitçe su çarkı ya da bazı Orta Çağ âlet-edevatının devamı değildir. İnsan ve eşya yapım vasıtaları arasındaki ilişkiyi de­ğiştirmektedir. Dolayısıyla insanların yaratıcılığını ellerinden almakta, bir objenin yapılışındaki sevgi ve adanmışlık ile ese­rin manevi muhtevasını alıp götürmektedir. Modern tekno­lojinin yegâne yaratıcı kısmı, makineyi tasarlayan mühendis­ler tarafından gerçekleştirilmektedir. Bir uçak, gemi ya da bu minvalde bir şeyi tasarlayan birileri için, evet, o eserde hâlâ yaratıcılık bulunmaktadır. Fakat özellikle seri üretimdeki gibi şeyler yapanlar için, yapılan objeler artık yaratıcılık içermez; bu yüzden modern bir fabrikada ve diğer birçok mekândaki işler oldukça sıkıcı ve usandırıcı hâle gelmiştir. Aslında tam da bu sebeple uzun tatilleriniz var. Geleneksel toplumlarda ta­tile gitmezdiniz. Daha önce bunu düşünmüş müydünüz? Ta­til, hayata raptedildi. Hafta sonları bugün olduğu gibi gerekli değildi. Bugünlerde birçok kişi “Pazartesilerden nefret ediyo­rum!» “Şükürler olsun bugün Cuma!” -kabilinden şeyler- di­yorlar. Böylesi bir tavır mevcut, zira işler makineler sebebiyle manevi muhtevadan boşaltılmış bir hâle dönüştü.</p>
<p>İnsanlar üzerindeki tüm bu menfî tesirler, modern teknoloji­nin neticesi. Anlamamız gereken ilk şey, bu teknolojinin yan­sız olmadığı. İddia o ki eğer iyiyseniz, teknolojiyi iyi yönde kullanırsınız; eğer kötüyseniz, teknolojiyi kötü yönde kulla­nırsınız. Oysa durum böyle değil. Elbette iyiyseniz ve onu iyi yönde kullanıyorsanız, birilerinin tepesine bomba yağdırma- yacaksınızdır -bu kısma eyvallah- fakat bir yolda huzur içinde -güya huzur içinde- ilerliyor olsanız bile bu araç, bu otomobil tabiata karşı büyük bir saldırganlık kaynağıdır. Şimdi küresel ısınmanın birçok ekosistemi ve diğer birçok denge unsurunu tahrip ettiğini fark ediyoruz ya da fark ettiğimizi ümit ediyo­rum. Ne var ki bu tahribatın büyük bölümü, otomobilin güya huzurlu bir şekilde kullanımından kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu durum, basitçe teknolojinin iyi ya da kötü kullanımı me­selesi değildir. Başka bir şeyler de söz konusudur. Teknoloji, insana ve ölümsüz bir varlık olarak insan rûhuna karşı belli bir teknolojik kültürü de beraberinde getirir ve insan ile insa­nın ortaya koyduğu objeler arasındaki manevi ilişkiye dayalı tüm geleneksel toplumların dokusuna karşıdır. Bu objeler, yaratıcı olan bir sanata dayalıdır ve Yüce Sanatkâr , Sâni-i Hakîki olan Cenâb-ı Hakk’ı yansıtırlar. Allah Kur’ân’da <em>el-Sâ- ni</em> olarak isimlendirilir; O Yaratıcıdır (Halik), sûret vericidir (Vâhibu’s-sûver), Yüce Sanatkâr’dır (Sâni‘-i Hakîkî) ve bize varlıklarımızda yansıttığımız yaratıcı kuvveyi bahşetmiştir; zira biz O*nun yeryüzündeki halîfeleriyiz.</p>
<p>İslâm medeniyetinde sanat ve teknoloji, yüksek sanatlar ve alçak sanatlar ile sözüm ona güzel sanatlar -bu terminoloji İslâmî bakış açısından bütünüyle anlamsızdır- ve endüstriyel sanatlar arasında bir ayrım çizgisi bulunmamaktaydı. Güzel sanatlar da neyin nesidir? &#8220;Güzel Sanatlar” (Fransızca <em>beaux arts,</em> şimdilerde Arapça ve Farsçada <em>el-sanâî&#8217; el-mustazrefe </em>ve <em>hünerhâ-yi ztbâ</em> olarak kullanılmakta) dâhil tüm bu terim­ler modern dönemlerde Batı’da ortaya atıldı; çünkü gündelik hayatta kullanılmak üzere obje yapma vasıtası olarak sanat, Sanayi Devrimi esnasında insanlardan alındı ve çoğu du­rumda çirkin makine ürünleriyle yer değiştirildi. Geleneksel medeniyetlerde ise basit bir tarak yapımından tasavvuf! şiir yazımına ve bunlar arasında bulunan diğer pek çok şeye kadar Cenâb-ı Hakk’la irtibatlı daimî bir yapım dizisi mevcuttu; her şey O’nunla irtibatlıydı ve O’nun Sânî-i Hakîkî sıfatını beşerî düzlemde yansıtmaktaydı. Modern teknoloji bu ilişkiyi tahrip ediyor. Araba süren bir kişi ister takvâ sahibi bir kişi olsun isterse bir gece kulübünün müdavimi olsun, çevre tahribi söz konusudur; arabanın -ki o da bir makinedir- yapımı ve sü­rülmesi de İlâhî yaratıcılık prototipinden koparılıp atılmıştır.</p>
<p>Birçoğumuz, hayatın kutlu karakterinin basitçe namazlarımızla muhafaza edilebileceğini sanıyoruz; keşke öyle olsa. Bunlar zo­runlu rükünler lâkin hayatın geri kalanının da kutlu kılınması gerekmekte. İslâm’da her faaliyetin bir sembolik bir de kutlu yönü vardır. Mesela tarımda, bir kişi toprağı ekerken tüm to­hum ekme ve toprağı işleme sürecinin manevi ve dinî bir öne­mi vardır; şimdi mekanize edilmiş tarım-ticaretle tarımın bu manevi boyutu kökünden halledilmiştir. Nakliyede hayvan­ların kullanımı, insan ile hayvan arasında bir ilişkiyi zorunlu kılmıştır. Hayvanlara iyi muamelede bulunmayla alâkalı ha- dis-i şerif malumunuz. Bu tavır çoğunlukla ortadan kayboldu ve şüphesiz hayvanların nakliye için daha az kullanımı, onlara daha iyi muamelede bulunulduğu anlamına gelmiyor. Modern teknolojinin kullanımının bir sonucu olarak her gün kaç türün kaybolduğu ve neslinin tükendiğini hatırlayalım; hayvanlar üzerinde yapılan acı verici deneylerden bahsetmiyoruz bile.</p>
<p>Geleneksel şehirlerimizin yapısı, insanlık tarihindeki en bü­yük sanatsal yaratıcılıklardan biridir. Bununla kastettiğim şey,halen kalıntılarını görebildiğimiz -elhamdülillah Fas’taki Fez, İran’daki Yezd ve İsfahan’ın bazı bölgeleri, Şam’da Emevî Cami’nin çevresindeki bazı bölgeler, Kahire’nin eski mahalleleri vb. tamamen kaybolmamışlardır- İslâm şehir tasarımlarıdır. Bu şehir tasarımları, içinde din, ticaret eğitim ve gündelik ha­yatın birleşip <em>vahdetin kesrete</em> hâkim olacak şekilde bütünleş­tiği beşerî bir ambiyans ortaya koyma kastıyla gerçekleştiril­miştir. Bugün modern toplumun büyük bir parçası olan eğ­lence ya da oyun olarak adlandırdığımız şey de hayatın genel şablonuyla kaynaştırılmıştır. Eğlencenin (spor dâhil) bugünün dünyasında böylesine önemli hâle gelişi ve bağımsız bir ger­çeklik olarak kabul edilişinin sebebi, çalışmanın oldukça eğlencesiz oluşu ve modern makine sayesinde kutsal hissinden yoksun bırakılışıdır. Çoğu insan için durum öylesine sıkıcı bir hâl almıştır ki eğlenceler de hayatı çekilir kılmak adına gerçek­leştirilen başlıca bağımsız etkinliklere dönüşmek durumunda kalmıştır. Pratikte birçok insan için dinle yer değiştirmiştir.</p>
<p>Tüm bunları, Müslümanların bu teknolojinin tabiatını anla­malarına zemin hazırlamak üzere dile getirmiş bulundum. Saf bir şekilde onun basitçe yansız olduğunu düşünemeyiz. Bazen başka bir seçeneğimizin olmadığı doğrudur. Allah beni atala­rımın Kâşân’da daha önce yaptıkları gibi bir merkebin üzeri­ne binip bir medreseye gidemeyeceğim tarihin bu zamanı ve mekânında yarattı. Burada merkep yok ve yollar da uzun. Bir araba kullanmak durumundayım. Bu âlemde hangi durumda olduğumuzu Allah biliyor. Ancak bu durum, söz konusu tek­nolojilerin sonuçlarını görmezden gelmemiz ve yalnızca var olması nedeniyle ortaya çıkan her teknoloji şeklini benimse­memiz anlamına gelmemektedir.</p>
<p>Şu ana kadar bir kısmını zikrettiğim ve bir kısmını da zikret­mediğim latif manevi unsurların kaybedilişine ilaveten, mo­dern teknoloji gerçekten bizi ölüme sevk etmektedir. Mesele bu kadar basit! Tabii çevrenin yok edilişine sarsıcı bir ölçekte şâhitlik ediyoruz. Kafamızı kuma gömmek ve ne olup bittiğini unutmaya çalışmak sorunu çözmeyecektir. Eğer İslâm dün» yası» Çin ve Hindistan gerçekten sınaî açıdan kalkışa geçer ve diyelim ki ABD gibi sanayileşerek Amerika ile aynı tüketim oranına sahip olursa, o vakit dünyanın tüm ekosistemi de ya çöker ya da radikal olarak değişikliğe uğrar. Bu herkesin ma­lumudur. Hâlihazırda bu noktaya ulaşmadan da çok sayıda yer feci bir yıkımın sınırındadır -Avustralya’nın mercan re­siflerinden Amazon Ormanına kadar. Her akıllı kişi bunla­rı bilir ancak çok azı hayat tarzını fiilen değiştirecek ölçüde onlara ciddi bir önem atfetmektedir. Bu duruma dikkat çek­menin Müslüman entelijansiyanın acil bir vazifesi olduğunu düşünüyorum. Bugün mesele dünyadaki hayatımız bakımın­dan bu dünyadaki diğer herhangi bir meseleye nazaran daha büyük önem taşımaktadır. Elbette İslâmî bakış açısından en önemli olan manevi meselelerden değil; fakirlik, ekonomik krizler, siyasi zulüm, diktatörlük, devrimler gibi meseleler­den söz ediyorum. Bu tavırlardan hiçbiri tabii çevrenin bu tahribi meselesinden daha büyük bir tehlike değildir, çünkü tüm bu şeyler tedricen çözülebilir. Oysa modern <em>teknolojinin </em>sebep olduğu çevrenin bozulmasına doğrudan yönelinmezse, Cenâb-ı Hakk hayal edemeyeceğimiz şekilde -yani îradesiyle- tabiata müdahale etmedikçe, herhangi bir şeyi çözmeye fır­satımız bile olmayacaktır. Fakat beşerî bakış açısından, yani üzerinde olduğumuz yolda hayat tarzımızı tamamen değiştir­mek için çok az vaktimiz var, yoksa mahvoluruz.</p>
<p>Batı’daki çoğu kişi, “Bu krizin çözümü, eski teknolojileri ye­nileriyle değiştirmekten geçer.” diyeceklerdir. Bu noktada ta­mamen hatalı olduklarına inanıyorum. Modern teknolojinin tabiatı nasıl gördüğüne bütünüyle karşıt olan tabiata dair kutlu bakış açısını ihyâ etmek gerekmektedir. Esasen Müslü­manların öncelikle yapmaları gereken şey, ortaya çıkan her yeni yabancı teknolojiye yer vermeyip çevre üzerinde daha az olumsuz etkiye sahip olan teknolojileri kullanmaktır. Evet, mesela daha öncesinde olduğu kadar fazla duman üretmeyen fabrikalara sahip olmak gibi izafi faydalan olduğunu kabul ediyorum» fakat bu durum daha derin bir şeylerle karşılaştırıldığında oldukça küçük bir faydadır. Daha derin olan şey ise modern teknolojinin çevre ve modern insanların rûhları üze­rindeki genel olumsuz etkisidir. Modern teknoloji olumsuz bir etki oluşturur ve bu etki on kat artmakla kalmaz, ayrıca birçok yeni teknolojiyle yüze katlanır; öyle ki normalde ne kadar fazla teknolojiye sahip olursak, çevrenin yanı sıra zihin ve nefslerin üzerinde de o kadar fazla bir negatif etkiye sahip oluruz.</p>
<p>Tüm hayat tarzımızı değiştirmek durumundayız. Biz -bu ge­zegendeki herkesi kastediyorum- temel bir tarzda değişmek ve teknolojiyi diğer bir tarzda düşünmek durumundayız ki İslâm dünyasının olumlu bir rol üstleneceği konum da bura­sıdır. Hassaten İslâm’la alâkalı birkaç hususu dile getirmeme müsaade ediniz. İslâm dünyasındaki eğitimli insanlar, maa­lesef takvâ sahibi olup Batı’yı sevmeyenler, hatta sözüm ona “selefîler” bile teknolojik açıdan Batı gibi olmayı istiyorlar. İş teknolojiye geldiğinde, en modernize Müslümanlar kadar Batılıdırlar. İstanbul’daki ya da diğer bir şehirdeki en seküler kişiyi ve Suudi Arabistan’daki bir camide vaaz eden en selefi Müslüman’ı ele alın; teknolojiye olan tavırları muhtemelen aynıdır ki bu da onların İslâmî dünya görüşüne dair oldukça farklı yorumlarını göz önünde bulundurduğunuzda oldukça dikkat çekici bir yorumdur. Bu durum, değişmek durumun­dadır. Müslümanlar bu âlemde neyi yapabileceğimizi ve neyi yapmamız gerektiğini fark etmek zorundadır. Müslüman bir toplumda cep telefonları ya da elektriğe sahip olmama husu­sunda hiçbir seçenek yokken, bunların olumsuz yönlerinin farkında olsak bile yapılmayacak şeyler ve kaçınılamayacak teknolojilerden bahsetmeyelim. Gelin yapılabilecek şeylerden bahsedelim.İslâm dünyası halen birçok şeyi muhafaza edebilir.</p>
<p>Her şeyden önce, mesela tarım alanında genetik mühendisliği elden geldiğince kaçınılması gerekli tehlikeli bir uygulamadır. Büyük tarım sektörlerine sahip Pakistan ve Iran gibi ülkelerde elden geldiğince geleneksel tarımı muhafaza için çaba sarf et­meliyiz. Geleneksel tarım tarzlarını, geniş ölçekli endüstriyel tarımı benimsemek, genetiği değiştirilmiş tohum kullanmak ve geleneksel çiftlikleri zapt etmek suretiyle tüm yönleri de­ğiştirmekten ziyade küçük çiftlikleri elde tutarak muhafaza etmek mümkündür. Bu endüstriyel tarım işletmelerinin sıkça reklamı yapıldığı üzere tüm dünya için yiyecek temin etmekte bir umut olmaları güçtür.</p>
<p>İkinci olarak İslâm şehirlerinin geleneksel şehir tasarımlarının büyük bölümünü ve beşerî ilişkiler, nakliye şekilleri ve ener­ji kullanımına etkide bulunan teknolojileri muhafaza etmek mümkündür. Geleneksel İslâm mimarisi ve şehir tasarımla­rının muhafazası, geleneksel teknolojilerden bir şeylerin ve daha makul bir hayat tarzının muhafaza edilmesinde başlıca rol oynayabilir. Neticeleri hakkında bile düşünmeksizin ortaya çıkan her şeyi kabul eden bir uyurgezer gibi olmamamız ge­rekir. Son yirmi yılda bir orman yangını gibi dünyanın dört bir yanma yayılan cep telefonları çalarken Kâbe’yi tavaf eden insanlarımız bile var -bu durum tasavvur edebileceğimiz en kötü türde bir küfürdür. Bu cep telefonlarının gelişi güzel kul­lanıldıkları takdirde olumsuz birçok tıbbî ve psikolojik etkileri vardır, fakat birçok Müslüman, Batı’da ortaya çıkan trendleri körü körüne takip etmektedir. Buradaki ironi, Batı’da en azın­dan çok az sayıda insan gözlerini açmışken, İslâm dünyasının Batı teknolojisinden gelen her ne varsa onu körü körüne tak­lit etmesidir. Batı’ya karşı olanlar bile Batı teknolojisine derin bir güven duymaktadırlar. Batı’dan hangi teknoloji gelirse gelsin, onun mutlaka iyi olduğu düşüncesindedirler. Bu me­selede büyük bir basiret sahibi olmamız gerekir. Bu, yarın sa­bah modern teknolojiyle ilişkili herhangi bir şeye sahip olmayı durdurabileceğimiz anlamına gelmez. İngiltere’de bazı kişiler son dönemlerde tabii tarım» tabii su vb. ile tamamen endüst­ri öncesine benzer küçük köyler kurdular. Ne yazık ki İslâm dünyasında birçok kişinin» turistler için olmadıkça bu dönem­de böylesi bir şeyi tasavvur edebileceğini düşünmüyorum.</p>
<p>Bununla birlikte» hâlâ gerçekleştirebileceğimiz ya da gerçek­leştirmiyor olduğumuz çok sayıda hikmetli tercih de bulun­maktadır Mesela halı» kumaş» âlet-edevat gibi objelerin yapı­mında» geleneksel sulama sistemleri, mimari ile ilişkili olarak geleneksel enerji kullanımında vb. geleneksel teknolojilerle yapılmakta. Daha genelde ise İslâm dünyasında sanatsal bir tarzda eşya yapım geleneğimizin tamamen tahrip edilmesine müsaade etmeme adına elimizden geleni yapmamız gerektiği­ne inanıyorum. Bu geleneğin zayıflatılması, İlmî geleneğimi­zin ve eğitim sistemimizin büyük bölümünün yok edilmesine paralel bir şekilde 19. yüzyılda sömürgeciliğin tesirinin başlıca neticelerinden biridir. Sanat tamamen yok edilmemiştir, lâkin hayli zarar görmüştür.</p>
<p>Size bir misal vermek isterim: İran halısı birçok evde oldukça önemli bir unsurdur. 1920’ler ve 30’lardan itibaren çoğunluk­la boyaları kimyasal hâle gelmiş, esasen Almanya’dan ithal edilir olmuştur. Bununla birlikte, halı yapımı hâlâ geleneksel bir sanat formu olarak devam etmektedir. Bir zanaatkar ta­rafından dokunulan halılar, manevi bir önemi haizdir. Halı, geleneksel Islâm toplumunda oldukça önemli bir rol üstlenir, çünkü yerde otururuz, yerde namaz kılarız, yerde yemek ye­riz, yerde uyuruz. Haldi bir mekân; bir misafir odası, ibâdet odası ve küçük geleneksel bir evde herkesin bir arada otur­duğu oturma odası hâline gelir ki, Müslümanların ekseriyeti için durum böyledir. Birçok yerde, mesela Afganistan’daki bir köyde, birçok kişinin içinde her şeyi yaptıkları nohut oda bakla sofa evleri vardır. Aynı şey İran, Pakistan, Fas ve diğer yerlerde de geçerlidir.</p>
<p>Böylesi bir sanayi para kazandırsa bile, geleneksel halının Amerika’daki mevcut fabrika halısına dönüşmesine müsaade etmememiz gerekir. Maalesef bazı halı fabrikaları, hah yapı­mında önemli ülkelerden olan İran’a dahi ulaşmış durum­dadır. Mümkün olduğu ölçüde geleneksel el sanatlarının bu şekilde yok edilmesini engellemek durumundayız. Bu, şayet irade varsa geleneksel teknolojilerin muhafazasının imkân dâhilinde olduğu bir misaldir. El dokuması kumaş yapımını muhafaza etmeye gayret etmeliyiz. Gandi’nin milletin babası olarak addedildiği ancak sözlerine kimsenin kulak vermediği Hindistan’da bile, herkesin burun kıvırdığı o sözler tamamen doğruydu. 100.000 Hint köyünün geri dönüşüme dayalı eko­nomisini tahrip ettiğinizde, Hindistan’dan geriye ne kalır? Aynı şey bizim için de geçerlidir.</p>
<p>Dokumayla ilişkili olan endüstrilerde sıkıntıda olsa da Fas, Cezayir ya da enfes “sari”lerin yüzyıllardır yapıldığı ve hâlâ ya­pılmakta olduğu Müslüman Hindistan’da harika el dokuması kumaşlar dokunmaktadır. Fakat diğer birçok sanat, el sanat­ları ve geleneksel teknolojiler İslâm’ın merkezi diyarlarında tahrip edilmiştir, çoğu da kaybolmuştur. Bununla birlikte, İslâm dünyasının bazı bölgelerinde, geleneksel üretim metot­ları devam etmektedir ve bunlar kaybolmaktan ziyade takviye edilmektedir. Hükümetler bu muhafaza vazifesine yardımcı olmaya çalışmalıdır. Ürdün, Yemen, Fas, İran ve diğer yer­lerde buna benzer projeler mevcuttur. Müslümanlar, gele­neksel olarak üretilen nesnelerin üretimini yaygınlaştırmaya çalışmalıdır, fakat birer lüks eşya olarak değil; böylece bir vazo alıp onu bir sanat eseri olmakla birlikte gündelik hayatın bir parçası olarak da oturma odanıza koyabilirsiniz. Nineniz ve benim ninem, o günlerde neredeyse tüm erkek ve kadınların yaptığı gibi haftada bir kez bir örtü alıp hamama gitmiştir -bu kumaş örtüler bütünüyle el dokumasıdır ve bugün büyük bir bölümü artık kumaş müzelerinde bulunmaktadır.</p>
<p>Hayat kalitesinin modern teknolojiyle birlikte yukarı değil de aşağı doğru nasıl gittiği hayli dikkat çekici bir dm umdur. Ka­lite söz konusu olduğunda giysiler, insanların yemek yediği kâseler, yiyeceklerin kalitesi, kokuları ve diğer her şey kötüye gitmiştir. Bu yüzden biz de insan hayatının içlerinde gelenek­sel teknolojilerin hâla ayakta kaldığı bu adacıklarını, bu ke­simlerini gayretle muhafaza etmeliyiz. Söz konusu teknoloji­ler; eşyanın var edilişindeki bir mânâyla, onları yapan kişinin manevi tatminiyle, sanatla birleşiktir. Zira elle yapılan basit bir tarak olsa bile, el işi eserlerin yapılışında doğrudan beşerî olan bir şeyin yanında manevi unsurlar da mevcuttur.</p>
<p>Titus Burchardt’ın İslâm sanatıyla alâkalı eserlerinden birin­de harika bir hikâye yer alır. Bu hikâyeyi Fas’ın Fez şehrinde mütevazı bir tarak ustası anlatmıştır. Bu kişi, sanatının ilkin Cenâb-ı Mevlâ tarafından Hz. Âdem’in oğlu Hz. Şît’e nasıl öğretildiğini ve manevi bir öneme sahip olduğunu anlatmış­tır. Eğer çarşıya gidip elle yapılmış basit bir tarak satın alırsa­nız, onunla bir makine tarafından üretilmiş tarak arasındaki farkı hissedersiniz. Amerikalı bir turist bile bunu hissedebilir. Yüksek teknolojiye sahip Batı toplumunda, elle yapılan şey­ler değerli ve yüksek ehemmiyete sahip addedilir. Eğer bir şey elle yapılmışsa, insanlar daha da fazla para öder. Oysa İslâm dünyasının büyük bir bölümünde, son yüzyılda işler ters yön­de ilerlemiştir. Makine yapımı nesneler, birçok kişi tarafından el yapımı olanlara nazaran daha iyi addedilmiştir. Ancak bu trendleri tersine çevirmeliyiz. Bu yapılması mümkün bir şey­dir. Söz konusu trendin tersine çevrilişi, evvela onun kozmo- lojik/manevi yönüyle, ikinci olarak da hem tabii hem de beşerî çevre üzerindeki etkisiyle iştigal etme hattı boyunca modern teknolojinin entelektüel eleştirisiyle yan yana ilerlemelidir.</p>
<p>Bu bakış açısına karşılık, genellikle büyük miktarlar üretme­yen o teknolojilere geri dönüşün imkânsız olduğu söylenmektedir. Onlara göre ihtiyaçlarımız katlanarak artmış, bu gezegen üzerindeki insanların sayısı da Sanayi Devrimi öncesi döne­me nazaran muazzam bir artış kaydetmiştir. Bu durum bazı alanlarda bir ölçüde doğrudur ama tüm alanlarda değil. Gelin, kadınların hâlâ elle yapılan <em>sarilen</em> giydiği Hindistan’ın büyük şehirlerine bakalım. Bugün <em>sari</em> giyenlerin sayılan yaklaşık beş yüz milyon kadardır. İki yüz yıl önce muhtemelen 100 milyon kişiydi, bin yıl önce ise 50 milyon kişi bulunuyordu. Tüketi­cilerin Orta Çağ’da muhtemelen 50 milyon olan sayısının an itibarıyla 500 milyona yükseldiği doğrudur, zira şu an bir mil­yar Hintli vardır ve bunlardan yaklaşık 500 milyonu kadındır.</p>
<p>Bununla birlikte, kumaş üretebilecek insanların sayısı da art­mıştır. Dolayısıyla, bir kişi nispeten basit bir hayata sahipse ve el yapımı eşya üretebilecek daha fazla insan varsa, o hâlde tüketim artsa bile o kişi denge tesis edebilir. Bu, tüketici bir toplum oluşturmak için verilen temelsiz (sözüm ona sağlam ekonomik temele dayanarak) iddialardan biridir.</p>
<p>Tüketici bir toplum, ihtiyacından hayli fazlasını tüketir. Sahte ihtiyaçların oluşturulmasıyla beslenir. Bû da dünyayı kendi yok oluşuna sürüklemektedir. Öne sürdükleri iddia, ne kadar fazla insan varsa o kadar fazla eşyaya ihtiyaç duyulduğudur. Bu mutlak surette doğru değildir, çünkü daha fazla insanı­nız varsa, basit şeyler üretebilecek ve her zaman makinelere ihtiyaç duymayacak daha fazla insanınız da vardır. Aslında dünya nüfusundaki ani artış, bizzat modern teknolojinin bir ürünüdür. Zira tıbbî teknoloji, kesinlikle bu teknolojinin bir parçasıdır. Modern tıp, iki ağızlı bir kılıç gibidir. Çok sayıda hayat kurtarsa da aşırı nüfus artışını ve insanların tabii çevre üzerinde daha fazla etkide bulunmalarını mümkün kılmak suretiyle dünyayı dolaylı açıdan yok etmektedir. Şu an yer­yüzünde altı buçuk milyar değil de bir milyar kişi olsaydık, bu felaket -sizinle konuştuğum şu kırk beş dakika esnasında dünya üzerindeki birkaç tür ortadan kaybolmuştur- de ortaya çıkmazdı. Aslında biz felaketvâri bir durumla karşı karşıyayız.</p>
<p>O hâlde şu an daha büyük bir dünya nüfusuna sahip olmak­la yukarıda bahsi geçtiği üzere Hindistan’da elle dokunulan <em>sari</em> misalinde olduğu gibi basit şeyler üreten daha büyük bir nüfusa da sahibiz. Bu husus diğer birçok eşya için de geçerlidir. Mesela İran şimdilerde 70 milyonun üzerinde bir nü­fusa sahiptir; nüfus, 30 yıllık bir dönemde ikiye katladı. Bu da İran halısı kullanımının aşağı yukarı ikiye katlandığı anla­mına geliyor. Bu bahane olabilirdi ve İran Devrimi’nin gerek öncesinde gerekse sonrasında hükümettekilerin birçoğu ma­kine üretimi halıları getirmemiz gerektiğini çünkü nüfusun ve ihtiyaçlarının arttığını söylüyorlar. Oysa halı yapanların sayısı da artmıştı. Aslında bugün İran’ın köylerinde otuz yıl öncesine nazaran daha fazla sayıda kişinin halı dokuduğunu görebilirsiniz. Yerinde devlet politikaları, böylesi durumlarda büyük ölçüde yardımcı olabilir. Bunun her durumda yapıl­ması gerektiğini söylemiyorum. Ne var ki birçok durumda, üretimdeki niteliksel ilişkiyi muhafazaya ve hayattaki mutlu­luğun daha fazlasına sahip olmaktan ziyade bir yandan temel ihtiyaçları temin ederken diğer yandan da sahip olunan şeyi takdir etmek olduğunu kabule yönelik çaba sarf edilmelidir.</p>
<p>Bu oldukça netameli bir meseledir, zira birçok kişi beni eleş­tirecek ve “Demek zenginliğe karşısınız. Şuna karşısınız, buna karşısınız.” diyeceklerdir. Hayır değilim. Daima fakir ve zengin insanlar mevcut olmuştur. Hiçbir yerde, zenginler ile fakirler arasında bugün Amerika ve İngiltere gibi yüksek oranda sana­yileşmiş toplumlarda olduğu kadar büyük bir fark olmamıştır. Her halükârda, tüm insanların -altı milyar insan- dünyanın yüksek sanayileşmiş milletlerinin sözüm ona hayat standart­larına (tehlikeli bir ifade olmakla birlikte her zaman dile geti­rilmektedir) sahip olması mümkün değildir. Dünya bunu kal­dıramaz. Tüm bu modern teknolojiye rağmen, modern dün- ya fakirliği ortadan kaldırmak şöyle dursun, insanı tabiattan kopararak fakirliği daha da feci bir hâle getirmiştir. Zengin ile fakir arasındaki farka bakınız -farkın Amerika’da olduğu ka­dar büyük olduğu ve bir şirket sahibinin on milyon dolardan fazla kazanıp aynı fabrikadaki kapı görevlisinin yılda on bin dolar kazandığı az sayıda yer vardır. Bu örnek burada olduk­ça yaygın durumdadır. Râca idaresi esnasında, Hindistan’da­ki <em>mihraceler</em> ile onlara tâbi olanlar arasındaki farka nazaran, birçok açıdan daha kötü durumdadır. Bu, bir yanda komü­nizm ve sosyalizmin diğer yanda ise kapitalizmin iktisatçıları tarafindan öne sürülen temelsiz argümanlardan biridir. İddia ettikleri şey, insanları daha zenginleştirip fakirliği yok etmekte­dir. İmdi bu bir ölçüde mümkündür fakat tamamen değil. Uy­gulamada ne olduğunu görüyorsunuz. Modern teknolojilere sahip ülkeler yani Kuzeydekiler, hayatlarının bu teknolojilere sahip olmayanlardan ne kadar farklı olduğunu görmektedirler. Güya gelişmemiş dünyada bu teknolojinin peşinde koşma fik­ri, sizin her zaman masada daha önce yemek yiyen binlerinin ekmek kırıntılarını topluyor olduğunuz gerçeğine dayanmak­tadır; sözüm ona bu peşinde koşma da işleri düzeltmeyecektir.</p>
<p>Zenginlik ve fakirliği başka şekillerde düşünmemiz gerekmek­tedir. Sakinlerinin tabiata yakın yaşadıkları, tabii su kaynak­larına ve dağlardan, çöllerden ya da ormanlardan gelen temiz havaya sahip oldukları bir köyü ele alalım. Mutlu olmak için New York şehrinin tüm zenginliğine sahip olmak gerekli de­ğildir. Daha az varlıklı olunarak New Yorklular kadar mutlu olunabilir ve kesinlikle New York’un kenar mahallelerinde yaşayanlara nazaran daha güzel bir muhitte yaşıyor olma ih­timaliniz yüksektir. Mutluluğa, fakirliğe yönelik tüm tavrımı­zı yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Elbette hiçbir hükümet, vatandaşları için gıda, giyim ya da suyu elinin ter­siyle itmez; söylemek istediğim şey bu değil. Şüphesiz modern teknoloji tüm bu şeylere yardımcı olur. Ancak mesele, modern teknolojinin çoğunluğunun tamahla ilişkilendirilmesidir; ta­maha ya da açgözlülüğe dayalı modern kapitalist ekonomiyle ilişkilidir ve sonuçlarını da görüyorsunuz. Söz konusu meseleye burada girmemiz gerekmiyor takat modern teknolojinin mut |u bir hayat için yegâne vasıta olduğu şeklindeki argümanları da gözü kapalı kabul etmemeliyiz. Şayet açgözlülüğü kontrol edebilirse, menfi unsurları kontrol altına alabilirse ve Kur’ân’ın bizlere öğrettiği üzere zenginliğin daha iyi bir dağılımını ger­çekleştirirse Islâm dünyası, kuşkusuz daha iyi bir iş yapmış olur. Bu ancak İslâm’a riayetkâr olarak yapılırsa işe yarayabilir. Fakat söz konusu ekonomik adalete sahip olmaya çalışır­ken, insanlar ve üretim vasıtaları arasındaki samimi ilişkiden feragat etmek anlamına gelmemektedir. İşte tüm mesele budur.</p>
<p>Asıl konumuza yani modern teknolojiye karşı Müslüman­ların tavrının ne olması gerektiği hususuna dönecek olur­sak, evvela bu meseleyi daha önce ele aldığımdan daha ileri bir seviyede tahlil etmemiz lâzım. Bu oldukça karmaşık bir soru. İslâm dünyası, modern Batıyla bir güç mücadelesi du­rumunda karşı karşıya gelmiştir. Batı, İslâm dünyasını istila etmiş ve Müslümanlar hakimiyetin üzerlerine nasıl tesis edil­diğini anlamaya çalışmışlardır. Batı’nın onları sömürge hâli­ne getirmesini mümkün kılan şeyin modern Batı teknolojisi, bilim ve yönetim organizasyonu olduğunu düşünmüşlerdir. Maalesef güç ya da kudret, bir saygı anlayışını da beraberinde getirmiştir. Hoş bir Arap deyişi vardır, “İnsan, ihsânın köle­sidir.” <em>(el-insânu abidu’l-ihsân).</em> Fakat meşhur bir aksiyom daha bulunmaktadır, “İnsan, kudretin kölesidir.” <em>(el-insânu abidu’l-kudre).</em> İnsan tabiatı budur. İslâm dünyası, tıpkı Çin ve Japon beldeleri gibi Batı’nın gücünü görünce, 19. yüzyıldan itibaren Batı’ya karşı bir aşağılık kompleksiyle birleşik bir kö­lelik, itaat ve korku anlayışına sahip olmaya başlamıştır. Söz konusu tavırlar, içimizde hâlâ ziyadesiyle mevcuttur.</p>
<p>Her ne kadar son elli yılda bu aşağılık kompleksine karşı birçok ses oldukça kuvvetli bir biçimde karşı koysa da (inşallah tedricen bu kompleks de yok olacaktır), varlığım büyük oranda sürdürmektedir. Bu aşağılık kompleksi yalnızca teknolojiyle ilişkili değildir; daha büyük bir şeyin, doğruyu söylemek gere­kirse, Batı’nın dinî düşüncesinin olmasa da kültürünün siya­si» iktisadi ve teşkilatlanma gibi güçlerinin bütününe yönelik tavrın bir alt kümesidir. En Batılılaşmış Müslümanlar ara­sında bile çok az kişi “Hristiyanlık İslâm’dan daha üstündür, çünkü Batı’nın dinidir.” diyecektir. Ne var ki diğer alanlarda, aşağılık kompleksi varlığını sürdürmektedir.</p>
<p>Bununla birlikte, bu tartışmayı daha da karmaşık hâle geti­ren önemli bir yanlışlık söz konusudur. Müslüman toplum, yarım asır ya da biraz öncesinden itibaren kendini yeniden ortaya koymaya ve kendi kimliğini yeniden tanımlamaya ça­lışmıştır. Birçok kişi, “Artık Batı’nın felsefelerinin, şunlarının ya da bunlarının sihrine kapılmıyoruz; lâkin Batı’nın müspet olarak sahip olduğu şey, bilim ve teknolojisidir. Modern Batı kültürüne karşıyız fakat teknoloji tarafsızdır ve onu benimse­mek istiyoruz.” demiştir. Bu bakış açısının söz konusu olduğu en önemli hâdise, 1960’lar ve 90’ların başı arasında Batı tek­nolojisinin bir Müslüman ülkeye en kapsamlı intikalinin ger­çekleştiği bir dönemde, Suudi Arabistan’da gerçekleşen şeyde görülebilir. Suudiler, sanki bu teknoloji onların zâhiren katı İslâm yorumuna rağmen bütünüyle nötr ya da tarafsızmış­çasına Batı teknolojisinin kabulünde oldukça yumuşak başlı hâle gelmişlerdir. Bu tavır daha büyük bir sorunun bir alt kü­mesi olsa da esasen daha da tehlikeli olan yeni bir sorundur. Zira en feci türden bir yanılsamaya dayanır ve bu da modern teknolojinin kültürel ve ahlâkî açıdan tarafsız olduğudur. Du­rum hiç de sanıldığı gibi değildir. Modern teknoloji, kültürel açıdan bağımlıdır; Cenâb-ı Hakk ve manevi dünyadan bah­setmek bir yana insanın kendisini, çevresindeki dünyayı anla­masını etkileyen bir dünya görüşünden ayrılmaz.</p>
<p>Gelin, geleneksel teknolojilerle hayli derinden irtibatlı İs­lâm mimarisi ve tasarımı konusuna dönelim. 1970’lerde, İsfahan’da modern dönemlerde geleneksel Islâm mimarisi üzerine şimdiye kadar yapılmış ilk konferansı tertip ettim. Meşhur Mısırlı mimar Haşan Fehmi’yi de Kahire’den Irana davet ettim. Bu meyanda, <em>Kuildingfar the Poor</em> isimli kitabını yayımlamasına da yardımcı olduk. Fethinin üslubu, şimdi­lerde Mısır da Feyyum Gölü civarındaki tüm bölgeyi değiştir­di. Genelde geleneksel Islâm mimarisine olan ilgiyi yeniden canlandırma ve özelde ise Haşan Fethi’nin çalışmaları büyük ölçüde Isfahan konferansından mütevellit bir sıçrama baş­latarak bir nevi dönüm noktası hâline geldi. Yaklaşık olarak 1970lerin başlarından itibaren bazı Müslüman mimarlar ve şehir planlamacıları, İslâmî şehrin İran’da “bâft” olarak isim­lendirilen dokusunun ehemmiyetini idrak etmeye başladılar ki bu yalnızca binaları değil şehir tasarımını da kapsamakta­dır. Eski öğrencilerimden Nader Ardalan ve Laleh Bakhtiar da tevhid düşüncesi, şehrin farklı fonksiyonlarının entegrasyonu ve şehir tasarımının kozmolojik ve teolojik önemi temelinde İsfahan ve diğer yerlerin şehir planını tahlil eden <em>The Sense of Unity</em> isimli bir kitap kaleme aldılar.</p>
<p>O zamandan bu yana otuz yıl kadar geçti. Diğer birçok şey ya­nında yapmaya çalıştığım işlerden birisi de Ağa Han’ın zihnine şimdi oldukça meşhur hâle gelen bir mimari ödülü verme fik­rini yerleştirmek oldu, inanıyorum ki Ağa Han Ödülü, yalnızca İslâmî mimari ilkeleri uyarınca inşa edilen binalarla ilgilenme­mektedir; tedricen Islâm mimarisi ideallerinden neşet etmiş ve sonra diğer binaları da dâhil etmeye başlamıştır. Bu ödülün alâ­kadar olduğu şey, çoğu durumda “İslâmî” olarak kalmıştır. Söz konusu program, İslâm mimarisinin yanı sıra İslâm medeniyeti ve kültürünün oldukça önemli kısmını teşkil eden ve geleneksel teknolojileri de kapsayan Islâm şehirlerinin şehir tasarımları­nın önemine dikkat çekilmesine de yardımcı olmuştur.</p>
<p>O hâlde şimdi ne yapılabilir? Daha önce de bahsettiğim gibi yapılması gereken ilk şey, mimarinin yanı sıra genel olarak geleneksel teknolojilerle henüz yok edilmemiş şeylerin muha­fazasıdır. Tahran, Lahor ve Kahire -Batılı modellerle akıllan çelinen insanların yazları oldukça sıcak olan büyük bulvarlar yapmak için güzelim geleneksel meydanları yıktığı ve şehrin tüm çevresel bağlarını, tüm bu şeyleri tahrip ettiği şehirler- gibi şehirlerin tüm alanları bir daha hayata döndürülemeyecek du­rumdadır; bu yıkımı en azından kısa vadede eski hâline döndür­mek için bir şey yapılması mümkün görünmemektedir. Bunun­la birlikte, bu şehirlerin Lahor’daki Vezir Han Camii, Tahran’ın Büyük Çarşısı ya da eski Fatımî ve Memlûk Kahiresi civarındaki alanlar gibi hâlâ kısmen geleneksel olan meydanları bulunmak­tadır. Evvela bu alanların içinden büyük caddeler geçirilmesinin ya da mimariyle ilişkili geleneksel teknolojiyle birlikte alanın dokusunu yok edecek yüksek yapıların inşa edilmesinin önüne geçilmelidir. Şükürler olsun ki bunların bir kısmı gerçekleşti­rildi. Nitekim bu, işlerin öncesine nazaran daha iyi olduğu bir alan. 1970’lerde Fez Belediye Başkam’nın şehrin ortasından bü­yük bir bulvar açmak istediğini hayal edebiliyor musunuz?</p>
<p>Fez, dünyada içinde hiçbir aracın olmadığı en geniş şehir bölgesidir. Fez’i kurtarmak adına bir komisyon getirmek için UNESCO’ya giden ve nihayet Fas Kralıyla konuşan Titus Burckhardt’tı. Böylece planı durdurdular. Bugün hiç kimse Fas’ta böylesi bir şeyi gerçekleştirmeyi düşünmeyecektir. Bu açıdan işler büyük oranda gelişme gösterdi. Öyleyse yapılacak ilk şey, halen birçok ülkemizde özellikle de küçük şehirlerde -mesela Halep, Kâşân ve Yezd-, Suriye’deki muhteşem şehirlerde, İran’ın orta ve gü­ney kesimlerinde ve de Fas’ta, Yemenin tamamında, elbette Sind’deki Haydarabad’da, bazı Hint şehirlerinde vb. hâlâ mev­cut olan alanları muhafaza etmektedir. Geleneksel teknolojilerin birçoğunun kıymetli olduğu ve imkân elverdiğince muhafaza edilmesi gerektiği düşüncesiyle yapılması gerekli ilk şey budur. İkinci adım -ki bu da bir ölçüde hâlihazırda atılmıştır- mimar­larımızın basitçe Batılı tasarımları kullanmaktan ziyade yeni evlerin, kasabaların ve köylerin tasarlanışında bu geleneksel İslâm şehir tasarımı, mimari teknolojisi ve formlarından il­ham almaya gayret göstermeleridir. Eski mimarisinin büyük bölümünü oldukça seri bir şekilde yok eden Suudi Arabis­tan’ın yanı sıra İran, Mısır, Fas ve diğer yerlerde, bu gelenek* sel tasarımların uygulandığını görmekten hayli memnuniyet duydum. Elbette bu mimarlar hâlâ azınlıkta, fakat bu cereyan devam ediyor ve aslına bakılırsa gitgide artış gösteriyor. Şimdi İslâm dünyasının büyük başkentlerinde bunun mümkün olmadiğinı kabul ediyorum; İstanbul’a ya da Kahire’ye yapılmış olanları geriye döndüremezsiniz. Fakat daha küçük şehirlerde bunun gerçekleştirilebileceğini düşünüyorum. İslâm dünya­sının birçok büyük şehrinde, hâlâ geleneksel İslâm mimarisi ya da şehir tasarımına sahip alanlar mevcut: Şam, İstanbul, İsfahan, Meşhed, Lahor hatta Delhi -büyük bölümü gerçekten bir İslâm şehridir, çünkü uzunca bir süre Müslümanlar tara­fından yönetilmiştir-, Kahire, elbette medmelerinin muhafaza edilmesinde müstesna olan Kuzey Afrika şehirleri. Bunların tamamı, geleneksel inşa ve imar usûlleriyle hâlâ muhafaza edilebilir durumdadır.</p>
<p>Bu vazifeyi gerçekleştirmek için yeni bir mimar nesli eğitime tâbi tutulmalıdır. Şu an îslâm dünyasında geleneksel İslâm mimarisi eğitimi veren tek bir okul bulunmaktadır ve bu okul da Ürdün’dedir. Birkaç yıl öncesine kadar, sadece Londra’da “Prince of Wales Enstitüsü” vardı. İslâm dünyasında, gelenek­sel İslâm mimarisi ve tasarımı alanında eğitim veren bildiğim kadarıyla başka bir üniversite bulunmamakta. Bir “mimarlık fakültesi” açtığımızda, Batı mimarisini temel alıyor. Bu yüz­den, îslâm mimarisine dair daha fazla okula sahip olmak su­retiyle değişim başlatmak durumundayız. Aynı şey tıp için de geçerli. İslâm mimarisi ve tasarımının felsefesini öğretmemiz gerektiği gibi tıp ve eczacılık fakültelerinde de bu alanların felsefesini öğretmek için İslâm tıbbı ve eczacılığını öğretmek durumundayız. Mimaride asıl olan İslâm şehir tasarım ilkele­rini anlamaktır, yalnızca zâhirî sûretini değil. Aynı şey, gerekli değişikliklerle tıp için de söz konusudur.</p>
<p>Mesela, Lahor şehrinin planlanışında -onu 1959’da ilk gördü­ğümde, dünyadaki en güzel şehirlerden biriydi; otuz yıl sonra gördüğümde ise gelişigüzel yayılmadan ötürü hayrete düştüm- îslâm mimarisi; yerel tabiat ve İçtimaî şartlar, geleneksel tekno­lojiler ve metafizik ile kozmolojik ilkeler de nazarı dikkate alın­mıştır. Müslüman mimarlar, Lahor ikliminin Yezd ya da Tanca iklimiyle aynı olmadığını bildiklerinden, her ayrıntıyı dikkate almışlardır; iklim şartları, sosyal doku, sosyal dinamikler gibi. Fakat hepsinden önemlisi, bu şehirler tasarımları bakımından ortak bir şeye sahiptirler; tamamı İslâmî bakış açısından ha­kikatin tabiatı, kozmoloji ve insan ile Allah arasındaki ilişkiye dair belli bazı metafizik ilkelere istinat etmektedirler.</p>
<p>Bu ilkeler, şimdi genç Müslüman mimarlar tarafından yavaş yavaş incelenmeye başlanmıştır. Bu tür çalışmalar aslında son otuz kırk yılda büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Bunun için Ti- tus Burckhardt ve diğer birkaç kişinin yazdıklarına ilaveten fa­kirin Islâm sanatı ve mimarisi yanında bunlara ilişkili teknoloji­lerin ardında yatan kozmoloji ve felsefeyi izah çabasıyla kaleme aldığı yazılar hayli mühimdir. Elbette Haşan Fethi gibi birkaç mimara ilaveten -bu ilkelerin bazılarını tatbik için gayret göste­ren Mısır’da Abdulvahid el-Vekil ve Ömer Faruk ile Suudi Ara­bistan’da Sami el-Anğavi gibi- genç mimarlar nesline çok şey borçluyuz. Bu alanda, İsfahan’da konferans düzenlediğim otuz küsur yıl öncesine oranla daha ümitvârım. İnşallah, ümidimiz odur ki bu durum devam eder ve modern teknolojinin derin­liğine eleştirisi ile Müslümanların en azından Cenâb-ı Hakk’ın huzuruyla nüfuz eden ve ayrıca tabii çevreyle ahenk hâlinde olan geleneksel muhitlerinden bir şeyleri muhafaza etmelerini ve yalnızca mimaride değil, ayrıca diğer alanlarda da bu şuura yönelik daha ayırt edici bir tavır geliştirmeleri mümkün olur.</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr, Muzaffer İkbal &#8211; İslam, Bilim, Müslümanlar ve Teknoloji / Seyyid Hüseyin Nasr ile Söyleşiler,syf:97-121</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-muslumanlar-ve-modern-teknoloji/">İslam, Müslümanlar ve Modern Teknoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-muslumanlar-ve-modern-teknoloji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Mimarisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-mimarisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-mimarisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2020 14:03:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Burhan Bozgeyik]]></category>
		<category><![CDATA[Islam Mimarisi]]></category>
		<category><![CDATA[Oktay Aslanapa]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23951</guid>

					<description><![CDATA[<p>PROF. DR.“ OKTAY ASLANAPA Tarihî seyri içerisinde gelişmesini ve tekamülünü nazarı dikkate alarak İslâm mimarîsî ve diğer İslâm sanatları üzerine malumat verir misiniz?.. İslâm sanatı deyince, hicretten sonraki asırlar içerisinde gelişen san’at söz konusudur. 622-722, yani sekizinci yüzyılın ilk yarısı içerisinde. .. İslâmî devrin ilk eserleri zamanımıza kadar gelmiştir. Bir takım değişiklikler olmuş, ortadan kaybolmuş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-mimarisi/">İslam Mimarisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class="size-full wp-image-16711 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/islam-sanati-1-1.jpg" alt="" width="500" height="375" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/islam-sanati-1-1.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/islam-sanati-1-1-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/islam-sanati-1-1-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p dir="ltr">PROF. DR.“ OKTAY ASLANAPA</p>
<p dir="ltr">Tarihî seyri içerisinde gelişmesini ve tekamülünü nazarı dikkate alarak İslâm mimarîsî ve diğer İslâm sanatları üzerine malumat verir misiniz?..</p>
<p dir="ltr">İslâm sanatı deyince, hicretten sonraki asırlar içerisinde gelişen san’at söz konusudur. 622-722, yani sekizinci yüzyılın ilk yarısı içerisinde. .. İslâmî devrin ilk eserleri zamanımıza kadar gelmiştir. Bir takım değişiklikler olmuş, ortadan kaybolmuş şekli bozulmuştur. .. Böylece İslâmî devreden zamanımıza gelen en eski eser Emevî halifesi Abdülmelik tarafından Kudüs’te yaptırılmış olan, Kubbetü’l Sahra’dır. 690 tarihinde, 7. yüzyılın sonundan kalmış bir eserdir. Burada ise, bütün içindeki yazılarıyla, kitabeleriyle, mukaddes kaya ile, Peygamberimizin miraca çıktığı kabul edilen kaya ile yapılmış bir eserdir. Fakat bu bir cami değildir. Bir ziyaret yeridir. &#8220;Kubbetü’l Sahra&#8221; yalnız İslâmın değil bütün danyanın en güzel eserlerinden biridir. İçerisindeki mozaikleriyle her çeşit süslemeleriyle, yazılarıyla, herşeyi ile en eski, en orijinal, zamanımıza gelen İslâm’i eser olarak bu kalmıştır.</p>
<p dir="ltr">Bundan sonra, Emeviler devrinde yapılmış eserlerden cami olarak da, Şam’da &#8220;Emeviye Camii&#8221; vardır. Gayet zengin mozaikleri vardır. Gerçi cami içerisindeki mozaikler bir yangında yok olmuştur. Fakat cami dışındaki mozaikler, avlu revaklarındaki mozaikler sağlam olarak gelmiştir. Bunlar da, mozaik sanatının , romalılar zamanında, Bizanslılar zamanında meydana getirilmiş olanlardan daha üstün en güzel eserler arasında yer almaktadır. Bu mozaiklerde canlı figürler yoktur. Yalnızca ağaçlar, evler, kaleler işlenmiştir mozaiklere.. En eski eser budur. Sultan Melikşah bu camiin mihrab ekseni üzerinde bir kubbe yaptırmıştır. Sonra aynı plana göre Melikşah, Diyarbekir &#8220;Ulu Camii&#8221;ni yaptırmıştır. Bu cami aynı zamanda Anadolu’nun en eski camiidir. Sonra Emeviler devrinin &#8220;çöl kasırları&#8221; (Çöl sarayları) geliyor. Bunlar gayr-ı dinî mimaridir. Dinî mimarî olarak da Şam olarak &#8220;Emeviye Camii&#8221;ni yaptıran Melik’dir. Ondan sonra Abdülmelik’in diğer oğlu Süleyman Halep’te Şam Emevi’ye camiine rekabet olarak muhteşem bir cami yaptırrmştır. Sonra Bizanslılar bu camii yaktırmışlardır. Bugün Halep Ulu camii Zengi’ler zamanındaki değişikliklerle zamanımıza kadar gelmiştir. Emevilerden sadece avludaki mermer döşeme kalmıştır. Taban döşemeleri.</p>
<p dir="ltr">Abbasi’ler zamanında Samerra’da dünyanın en büyük camileri yapılmıştır. &#8220;Mütevekkiliye Camii&#8221;, bütün dünyanın en büyük camii olarak görülebilir, ölçüsü bakımından. Fakat burda ölçüsü yıkılmış olarak sadece duvarlarıyla bir de &#8220;malde&#8221; denilen minaresiyle zamanımıza gelebilmiştir. Samerra bilindiği gibi, Abbasi halifesinin Türk Muhafız birlikleri için kurduğu bir şehirdir. Burada, Türk askerleri, komutanları ve onların aileleri otururdu. 638-683 arasında, Samerra Abbasilcrin payitahtı olmuştur. Ondan sonra tekrar Bağdad’a dönmüştür. 638&#8217;ten sonra. İşte Samerra’da &#8220;Cevzatü’l Hakânî&#8221; diye tanınan büyük bir saray vardır. Burada da Türk san’atkârlarının tesiri açıkça görülür. burada aynı zamanda perdahli çini, perdahlı keramik de ilk defa olarak orada uygulanmıştır. Sonra, Büyük Selçuklular zamanında olsun daha sonraki devirlerde olsun, tekrar bu sanatın geliştiği görülmüştür. Anadolu Selçukluları zamanında perdah tekniği çiniler üzerinde uygulanmıştır.</p>
<p dir="ltr">«Halı sanatına gelecek olursak; Kur’an-ı Kerim ile birlikte bütün İslâm dünyasına yayılan Kur’an hattı bir san’at haline Türklerin elinde gelmiştir. Daha önce sadece okuma-yazma için kullanılmaktaydı. Abbasi sarayında hizmet eden Amasyalı Yakut el Mustâsımî yazı sanatında ilk gelişmeleri sağlamıştır. Ondan sonra Yakut’un başlattığı yerden diğer ustalar devam ettirmişterdir. Meselâ, diğer bir Amasya’lı Şeyh Hamdullar Sultan Beyazıd devrinin büyük hattatlarındandır. Ondan sonra Şeyh Hamdullah’ın yetiştirdği diğer ustalarla, diğer san’atkârlarla yazı bir san’at haline getirilmiştir Bu, 19..Yüzyıla kadar böyle devam etmiştir.</p>
<p dir="ltr">«Hall san’atına gelecek olursak; Bugün, bilinen en eski halılar, Türkler tarafından meydana getirilen ve Türklerin en çok yerleşmiş olduğu bölgelerde gelişen bir sanat olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar arasında, 13. yüzyıldan kalma Selçuklu halıları vardır. Konya’ya &#8220;Alaaddin Camiinde&#8221; bulunmuş. Sonra Beyşehir &#8220;Eşrefoğlu Camiinde&#8221; bulunmuş. Bunlar, halı sanatının temeli olarak dünyanın en eski halılarıdır. Son yıllarda Altaylardaki bir kazıda bir halı bulunmuştur. Bir taraftan Doğu Türkistan bölgelerinde yapılan kazılarda da halılar bulunmaktadır. Konya’da ve Beyşehir’de bulunan halılar var. Bir de Fustad’da Anadoludan ithal edilmiş fakat parçalar halinde zamanımıza kadar gelmiş Fustad halıları vardır. Bunlar da Selçuklu halılarıdır. Bunlar da kısmen Avrupa müzelerine intikal etmiş,</p>
<p dir="ltr">kısmen de özel kolleksiyonlara dağılmış olan Selçuklu halılarının diğer örnekleridir.</p>
<p dir="ltr">&lt;&lt;Çini ve keramik sanatında da yine Samerra’da perdah tekniğinden sonra bu her iki san’at Büyük Selçukluların eliyle daha sonra Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar eliyle çok parlak bir gelişme göstermiş, bütün dünya müzelerini zenginleştiren İznik, Kütahya işi keramikler, İznik, Kütahya ve İstanbul’da yapılan Keramikler bu sanatın ne kadar parlak bir gelişme gösterdiğini bize göstermektedir.»</p>
<p dir="ltr">Mimari ve diğer san’atların Osmanlı devrindeki durumu üzerine düşünceleriniz?&#8230;</p>
<p dir="ltr">«Osmanlı devrinde dünyanın en zengin kubbe mimârisî geliştirilmiştir. Yani kubbe problemini Osmanlılar kadar işleyen ve son imkanlarına kadar geliştiren başka birşey düşünülemez. Bu arada Mimar Sinan ön planda gelmektedir. Mesela Rönesans ustalarının çeşitli planlar halinde tasarlayıp da gerçekleştiremedikleri bir merkezî plan şemasını Mimar Sinan başarıyla sonuca vardırmıştır. Ve denilebilir ki Edirne’deki Selimiye camii dünyanın en gelişmiş bir mekan sanatını gösteren ve dünya mimârîsinin ilk sırasında gelen eserdir.»</p>
<p dir="ltr">Bu mimârî ve san’atların gelişmesini sağlayan unsurlar neler olmuştur sizce?&#8230;</p>
<p dir="ltr">«Bu sanatların gelişmesini sağlayan unsurlar; bir kere herşeyden evvel, İslâmiyetin kabulünden sonra bu sanatlarda parlak bir gelişme olmuştur. Dinî kültürün rolü büyük olmuştur. Mesela din olmasaydı, bu kadar gelişen cami mimârîsi olmazdı. Bu doğrudan doğruya bir din kuvvetinden ileri geliyor&#8217;. Dinin kabulü bu sanatlara çok kuvvetli bir dinamizm vermiştir. Ondan sonra hızla gelişmiştir.</p>
<p dir="ltr">Türkler Müslüman olduktan sonra birden bire parlak bir gelişme gösteriyor. Asıl Türk sanatının gelişmesi Türklerin kitleler halinde müslüman olmalarından sonra başlamıştır. Ondan sonra gittikçe kuvvetlenmiştir.»</p>
<p dir="ltr">İslâm sanatının diğer san’at akımları içe; risindeki yeri?&#8230;</p>
<p dir="ltr">&lt;&lt;Bazı sanatlarda İslâm sanatı Avrupadaki sanatlardan daha parlak bir gelişme göstermiştir. Meselâ, mimâr&#8217;î. Sonra, halı, kilim, keramik. Bunların hepsi Avrupa’dan daha üstün sanatlardır. Minyatür sanatı, yazı sanatı bunlar da aynı şekilde Avrupa’daki sanatlardan daha üstündür. Fakat Avrupa sanatıyla arada bir de büyük bir ayrılık vardır. Avrupa sanatı, tamamiyle tasvire dayalıdır. İslamiyette bunların yerini yazı almıştır. &gt;&gt;</p>
<p dir="ltr">Efendim, bu sanatlarımızı korumak, tamtmak, sevdirmek ve tekamül içerisinde devam ettirmek için neler yapılabilir, yapılmalıdır sizce?..</p>
<p dir="ltr">&lt;&lt;Bu san’atların ilmî bir şekilde ele alınıp tekrar canlandırılması lazım. Yani yeni yeni çıraklar alınacak, ustalar yetişecek. Bu san’atların tekrar canlandırılması için büyük gayretler göstermek gerekir. Açılacak yüksek okullarda veya müesseselerde bu sanatların tekrar canlandırılması için büyük gayret sarfetmek gerekir.</p>
<p dir="ltr">Mevzu üzerine söylemek istediklerinizi?..</p>
<p dir="ltr">&lt;&lt;Eski san’atları canlandırmak için akıllıca bir planla hemen faliyete geçmek gereklidir. Bunların tamamen ortadan kaybolmasını beklemeden teşvik edici çalışmalar yapmak lazımdır.»</p>
<p dir="ltr">Teşekkür ederim. -Ben teşekkür ederim.</p>
<p dir="ltr">Burhan Bozgeyik &#8211; Mulakatlar,syf.94-100</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-mimarisi/">İslam Mimarisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-mimarisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm Mimarîsi Üzerine Düşünceler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-mimarisi-uzerine-dusunceler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-mimarisi-uzerine-dusunceler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Dec 2017 21:39:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan ve İslâm Mimarîsi]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Evine Dair]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Mimarîsi Üzerine Düşünceler]]></category>
		<category><![CDATA[Islam Mimarisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid İlkesi]]></category>
		<category><![CDATA[Turgut Cansever]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19458</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tevhid İlkesi “Allah’ın mescidlerini, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayanlar imar edebilirler. İşte, hidayete erenlerden oldukları umulanlar bunlardır.” (Tevbe 9/18) Bu âyet-i kerîme genel anlamıyla mescidi inşa etmelerine izin verilen insanları, yani müminleri tarif etmektedir.Müslümanların tutumları İslâm’da Şeriat ve Kur’ân-ı Kerîm, Hadîs ve Sünnetten istinbat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-mimarisi-uzerine-dusunceler/">İslâm Mimarîsi Üzerine Düşünceler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/islam-mimarisi-uzerine-dusunceler/images-5-17/" rel="attachment wp-att-19465"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19465" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5.jpeg" alt="" width="469" height="314" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5.jpeg 469w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-360x240.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-277x184.jpeg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-296x197.jpeg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-270x180.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-370x247.jpeg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-236x157.jpeg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-365x245.jpeg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-300x201.jpeg 300w" sizes="(max-width: 469px) 100vw, 469px" /></a></strong></p>
<p><strong>Tevhid İlkesi</strong></p>
<p>“Allah’ın mescidlerini, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayanlar imar edebilirler. İşte, hidayete erenlerden oldukları umulanlar bunlardır.” (Tevbe 9/18)</p>
<p>Bu âyet-i kerîme genel anlamıyla mescidi inşa etmelerine izin verilen insanları, yani müminleri tarif etmektedir.Müslümanların tutumları İslâm’da Şeriat ve Kur’ân-ı Kerîm, Hadîs ve Sünnetten istinbat edilen akaidle tarif edilmiş durumdadır.İslâmiyet’in temel prensibi olan Tevhid (Birlik) İslâm mimarîsine de yansımış olup bütün varlık düzeylerine ait problemlerin bütünlüğünü kapsar ve cevaplandırır.</p>
<p>Bütün varlık düzeylerine ait problemleri kapsamayan yaklaşımlar İslâmî olmaktan çok fetişistiktir.</p>
<p>“Allah ile beraber başka ilahlar edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına bırakılmış olursun.” (İsrâ’17/22)</p>
<p>İslâm mimarîsi, maddî, biyo-sosyal, psikolojik ve ruhî-aklî varlık düzeylerinin problemleriyle ilgili spesifik tutumlar ve uygun değerlendirme sistemlerine sahiptir. İslâm tarihi boyunca, İslâm âleminin değişik bölgelerinde çeşitli nesiller, çevrelerini temel İslâmî ilkelere göre biçimlendirmeye çalıştı ve çok sayıda mimarî eser vücuda getirildi.</p>
<p>Sonuç olarak, İslâm’ın kültürel ve sanatsal başarılarına İslâm kozmolojisinin ve inanç sisteminin dışında kaynaklar icat etmeye çalışan her türlü tarihselcilik, tek taraflı kalmaya mahkûmdur ve sanat formlarının ilişkileri ile onların genetik temellerini anlayıp tanımlamak yeteneğinden yoksundur.</p>
<p>İman ve amel (inanç ile uygulama) arasındaki, İslâm akidesi ile İslâm mimarîsi arasındaki, zorunlu ilişkinin yansımasını kurabilmek için meseleyi daha kapsamlı bir biçimde, bütünlüğü içerisinde incelemek büyük önem taşımaktadır.</p>
<p><strong>Kutsal Sanat</strong></p>
<p>İslâm mimarîsi Kutsal Sanat’ın bir disiplinidir.(6)Kutsal Sanat terimi, salt dinî nesnelere yahut yapılara, camilere ve mescidlere yahut da dinî merasimlerde kullanılan sanat ürünlerine tahsis edilmiş sanat eserleriyle sınırlı değildir. Aslına bakılırsa, İslâm’daki Tevhid kavramı kutsal ile seküler arasında böyle bir ayrıma gidilmesine izin vermez, çünkü yeryüzündeki her nokta ve varlığın her ânı Kutsal Varlığın bir tecellisidir.</p>
<p>“Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz Allah kuşatandır, bilendir.” (Bakara 2/115)</p>
<p>Bu sebeple Müslüman’a ait bir mimarî ancak Tevhid kavramı üzerinde geliştirilmelidirBelirli veya özel türden elverişsiz bir değere yahut güce atıfta bulunulması İslâm’da yasaklanmıştır.</p>
<p>İslâm mimarîsi, ancak, şahsî ihtiraslardan, gururdan, her türlü açık yahut gizli fetişistik yabancılaşmalardan (şirk) arındırılması gereken tasarım metodolojisine yansımış İslâmî bir tavırla başarılabilir.</p>
<p>“Yeryüzünde kibirlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.” (İsrâ’ 17/37)</p>
<p>Her şey, mimarî eserin her unsuru bu bağlam içinde değerlendirilmeli, eserin bütünlüğü içindeki doğru konumuna oturtulmalı, böylece her tür fetişizmden kaçınılmalıdır.</p>
<p>“Allah’tan başka, kendisine ne zararı dokunan, ne de faydası olan şeylere yakarır. İşte bu, en uzak bir sapıklıktır.” (Hac 22/12)</p>
<p>Insan, sadece Allahu Teâlâ’nın emirlerine riayet etmelidir. İslâm, Allahu Teâlâ’nın iradesine sorgusuz sualsiz tâbi olmak, teslim olmak anlamına geldiğinden, mimarın aldığı her karar, sadece &#8220;ilmî tevhid” ve “amelî tevhid” ile ulaşılabilen aynı teslimiyeti ifade etmek durumumdadır.(7)</p>
<p>İslâm mimarîsi, kontrolden çıkmış “ratio”nun ürünü değildir. İslâmî-dinî akidelerin, İslâm’ın kozmolojik telakkilerinin ve tevhid anlayışı bağlamındaki İslâmî tavırların yansıması ve ürünüdür.Tevhid, hem Allah’ın iradesine teslim olmayı, hem de, her şeyin kendi doğru yerinde bulunduğu bir düzenin tesisini ifade eder. Mimarî, yaratılmış âlemi “olduğu gibi” anlayan ve değerlendiren akıllı ve sorumlu Müslüman tarafından tasarlanıp uygulanır.</p>
<p>“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri için ayetler vardır.” (Âl-i ‘İmrân 3/190)</p>
<p>Dolayısıyla, Kutsal Varlık ancak kutsal sanatta yansıyabilir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong>İslâm Evine Dair</strong></p>
<p>İslâm mimarîsi; malzeme ve teknolojilerin kullanılması ile ilgili olarak bu özel düşüncelerin yanı sıra modern konfor anlayışına benzer yanı olmayan ve amaçları hazcı (hedonistik) kavramlardan tamamen farklı olan biyo-sosyal taleplerin İslâmî bir değerlendirmesinin ve hususî sosyal ihtiyaçların da ürünüdürMimarî, İslâm mimarîsi, İslâm’da insanın Allah hakkındaki şuurunun, varlığın kutsal karakterinin çatısını oluşturur. Allah’ın iradesine teslim olmak insanın iki cihandaki saadetine giden tek yoldur.</p>
<p>Bu tutum, onun, tabandan tavana kâinata bakmasını mümkün kılar. İnsanın şuuru, çevresine olan ilgisi İslâm’da temel olduğu için, mesken mimarîsi hayatın bütün yönlerini kapsayacak tarzda geliştirilmiştir.</p>
<p>Ev, harem ve selamlık olmak üzere iki bölümden meydana gelir ve genellikle bir avlu etrafında teşekkül etmiştir. Bir İslâm şehrinde sokakta oturmaya izin verilmez. Oturulacak ve toplanılacak yerler mescitler ve evlerdir. Sokak, evlerle tarif edilmiştir. Avlu, evi dış dünyadan muhafaza eder.</p>
<p>En nefis bir şekilde süslenmiş (dekore edilmiş) ev bile -ki çok mütevazı olanları da vardır- gelecek nesillerin değişen ihtiyaçlarına ve arzularına hizmet edilmesini mümkün kılacak esneklikte tasarlanmıştır.</p>
<p>Evler tahta yahut kerpiç gibi kısa ömürlü ve yeniden kullanılabilen malzemelerden inşa edilirdi.Böylece şehirdeki değişim ihtiyacı da kolaylaştırılmış olurdu. Odaların çok amaçlı kullanımı da genel bir tavrı belirler. Planimetrik şemalar kapalı olmaktan ziyade açıktır. Sonuçta, inşa sistemleri benzer karakteristiklere sahip olup değişime açık bir yapıdadır.</p>
<p>Yeryüzünde hayatın fani özelliğini yansıtan şehir dokusunun bu esnekliğinin yanında, binaların,tabiata saygıyı gösteren topografya ile ahenkli ilişkisine özel bir önem atfedilmiştir. Bu anlayış temelde insanlar arasındaki saygın ilişkide görülür ki, aynı zamanda evlerin birbirine uygun biçimde,uyumlu olarak yerleştirilmesine de yansımıştır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong>İnsan ve İslâm Mimarîsi</strong></p>
<p>Islâm mimarîsi, İslâmî tutum, duygu ve ifadelerin yansımasıdır. İnsanın, tıpkı diğer hayvanlar gibi psişik bir hayatı vardır. Bu hayat, sevgi, korku, sempati vs. gibi duygulardan mürekkeptir.</p>
<p>Insanın psikolojik hayatını, objektif dünyayla duygusal ilişkisi bakımından açıklamayı amaçlayan modern psikolojinin yaklaşımı sınırlı ve elverişsizdir.(10) Batılı deneycilik (ampiricism) ve uzmanlaşma temelinde geliştirilmiş olan bu yaklaşım, varlığı birlik halinde kavrayamaz.Öte yandan, insanın psikolojik hayatı, Müslüman’ın duygu ve tutumlarında yansımasını bulan kozmolojik idrak ve dinî inançlarla kontrol altına alınır.</p>
<p>İslâm’da bu psikolojik durumlar ve duygular “biçim ifadeleri”nde incelenmiş, tanımlanmış, belirlenmiş ve değerlendirilmiş, kontrol edilmiş ve yansımış; sonuçta İslâm mimarîsinin doğmasına imkân vermiştir.Rahman ve Rahim ve Kadir-i Mutlak olan Allah’a inanmak emniyet duygusunun kökenini oluşturur ve sanat formlarına çok-renklilik ve aydınlık, formların berraklığı, hareketlerin sükûnu olarak yansır.</p>
<p>Islâm’ın düzenleyip tanımladığı tutumlar (örneğin, Allah’tan başkasından korkmamak), tasarım sürecinde baskın olan psikolojik unsurlardır. Etkileri, aynı zamanda tevazu, saygı ve sevgi, hayat tarzının sadeliği, topluma ve geleceğe karşı sorumluluk şuuru gibi duygularla ilişki kurarak insan ölçeğinde abidevîlik (monumentality) olarak tezahür eder.</p>
<p>Psikolojik estetik alanında İslâm mimarîsinin başarıları ve sınırsız çeşitlilik ve zenginliği, henüz, bütün tarihi nazar-ı itibara alınarak incelenmiş değildir. Daha önce de bahsedildiği üzere, İslâm’ın psikolojik duygular ve tutumlar üzerindeki etkileri, biyososyal varlık düzeyinin ihtiyaçları üzerinde kurduğu özel kontrol mekanizmasını teşekkül ettirir.</p>
<p>Şurası da aşikârdır ki, İslâm’ın faydalandığı maddî ve teknik tercihlerin başlıca özellikleri benzer genetik kaynaklara sahiptir. Kullanıcının tutumu ile gerçekleşen biçim ifadelerinin ilişkisi, psikolojik varlık düzeyinde bir biçim ifadesi olarak mimarînin bir diğer önemli konusudur.</p>
<p>Bu bakımdan iki ilke İslâmî tutumun temelini oluşturmaktadır.Birinci ilke, “Mescidleri yalnızca Müslümanların imar edebileceğini” ifade eden âyet-i kerîmede, ikinci ilke ise, Müslümanların din-dışı faktörlerce yöneldikleri vecd halinin yıkıcı etkilerinden bahseden hadîs-i şerîfte ifadesini bulmuştur.Daha önce iktibas ettiğim âyet-i kerime, açıkça, bu üç alanda ahenkli ve bütünleyici bir uyumun mutlak lüzumunu, binanın İslâmî biçim ifadelerini ve tasarımcı ile Müslüman kullanıcının İslâmi tutumlarının ilişkisine dair gerçekliği dile getirmektedir.</p>
<p>Yukarıda geçen hadis ise, Müslümanları bir vecd ve istiğrak haline, İslâm bir bilinç dinî olduğu halde, bir bilinçdışı ve tatmin durumuna girmeye zorlayacak yıkıcı etkileri ifade etmektedir.Varlığının ve çevresinin bilincinde olma, bu bilinçten ve insanın ilk gelişme düzeyi olan davranışların tutarlılığından doğan sorumluluk duygusudur, “vecd” (ecstasy) insanoğlunun tahribi veinkârıdır.(11)Her İslâmî uygulama biçiminde temsil edilen insanın bilincine yönelik İslâmî gerçeklik ve tutum,Ortaçağlardan bugüne kadarki Batılı kültürlerin tavırlarıyla taban tabana zıttır.</p>
<p>Gotik, Barok ve Rokoko sürekli olarak, temelde hareketi, sınırlı insan yapısı ürünlerin aydınlatılmış etkilerini ve teknik başarılarını empoze etmek suretiyle egemen olan “biçim ifadeleri”yle insanı etkilemeyi amaçlamaktadır. 19. yüzyılın eklektisizmi ve 20. yüzyılın teknolojik fetişizmi bu bakımdan Batılı Hıristiyan insan anlayışının doğrudan bir devamıdır. Bu yaklaşım, baştan ayağa günahkâr olduğu için ruhban sınıfının, iktisadî yahut idarî güçlerin yönlendirmesine muhtaç bir insan anlayışını sunmaktadır.</p>
<p><strong>Sükûnet İçinde Hareket</strong></p>
<p>Öte yandan İslâm mimarîsi sükûnet içinde harekettir, sınırlılığın berraklığına sahiptir, ifade bakımından mütevazı ve tabiîdir, dramatik yahut dayatmacı olmaktan ziyade güzelliğe ve tezyînîliğe yöneliktir.Büyüklüğün (azametin) etkilerinin vahşiyane bir şekilde insana dayatılması, merhamet ve gururun,tevazu, mükemmeliyet ve kendi kendine yetmenin aşırı noktalara sürüklenmesi, nötr ve hakikî bir biçim ifadesi elde etmek için İslâm mimarîsinde bertaraf edilmesi gereken yabancılaşmalardır.</p>
<p>Bu İslâmî yaklaşım, varlığın bilinçli bir yaratıcısı ve onun tarihî sekansları ile kendi sorumluluklarının bilincinde olarak insana, dünyaya bilinçli ve özgür olarak yönelme ve bakma hakkını, imkânını verir. İnsan üzerindeki bütün yapay, gayrimeşru ve gayriahlâkî etkileri kökten ortadan kaldıran İslâm, saygıdeğer bir Müslüman birey ve cemaatin arayışı içindedir.</p>
<p>İslâm kozmolojisi, yani Müslüman’ın Allahu Teâlâ’ya, yaratılışa, insanın var oluş içindeki yerine,yeni varlık güçlerinin hiyerarşisine inanması İslâm mimarîsinin genetik kaynaklarını oluşturur.</p>
<p>Varlık, inançlar, bilgi ve idrakin aklî, ruhî ve dinî düzeyi, bütün sanat formlarına yansır. Bu yüzden,İslâm sanatları ve mimarîsi nihaî karakteristiklerine binaen İslâm kozmolojisinin projeksiyonlarıdır.</p>
<p>İnsanın psikolojik hallerinin formda yansıtılmasıyla ortaya çıkan problemler psikolojik estetik alanında bir konu olarak tartışılmıştır. Buna mukabil, Worringer’in Gotik sanata özgü değerler sistemini analiz etme çabası, sadece Gotik sanattaki Hıristiyan kültür değerlerinin yansıması olan mekanizmaları açıklamakla sınırlı kalmıştır.(12)</p>
<p>Buna karşılık, Worringer’in İslâmî psişik hallerin İslâm mimarîsine yansıma mekanizmalarını tespit etme çabasına paralellik içinde hiçbir araştırma yapılmamıştır.</p>
<p>Bu alanda karşı karşıya kalınan güçlükler gayet iyi bilinmektedir. “Biçim ifadeleri” ve “insan davranışları ve psişik halleri” alanlarında psikolojik varlık düzeyinin sınırlarını tanımlarken ortaya çıkan İslâm inancının ve davranış formlarının, Müslüman’ın psişik hallerini belirlediği olgusu,Inançlarla psikolojik tavır alışlar arasındaki farklılaşmayı güçleştirmektedir.</p>
<p>Bu yazının sınırlı bağlamında meseleye açıklık kazandırmak ve daha kolay anlaşılmasını sağlamak için zorunlu basitleştirmelere başvurmak zorundayız.</p>
<p>Bu sebeple sadece İslâm sanatının biçimini etkileyen bu islâmî tavır alışları ve “makamları” zikretmeye çalıştık.İslâm sanatları ve mimarîsinin tarihî ve coğrafî boyutlarıyla İslâmî tavır alışlar ve bilgiyle uygunluk içerisinde gelişmesinin karşılıklı bağımlılığını kurmak için konuyu çok daha ayrıntılı bir şekilde incelemeye ihtiyaç vardır.</p>
<p>Mutluluk, keder, neşe, sevgi, ümit, yeis, sükûnet, sıkıntı, şevk, ihtişam gibi basit psişik hallerin etkilerinin yanı sıra takva, saygı, rıza, vecd, şükran, tevekkül ve dürüstlük gibi İslâmî tavır alışlar ve“makamlar” İslâm mimarîsi temelinde analiz edilmelidir.</p>
<p>Turgut Cansever &#8211; Islamda Şehir ve Mimari</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>6-Titus Burckhardt, “Principle’s et Méthodes de l’art Sacre”. Ayrıca bkz. Ananda K. Coomaraswamy, “Christian and Oriental<br />
Philosophy of Art”, Dover Publications, New York.</p>
<p>7- Hasan Basri Çantay, “Kur’ân-ı Hakîm Meâl-i Kerîm”, İhlâs Suresinin tefsirine bakınız.</p>
<p>10-Titus Burckhardt, “Introduction aux Doctrines Esotherique de Islam”</p>
<p>11 Muhammed İkbal, “The Reconstruction of Religious Thought in Islam”</p>
<p>12 Worringer, “L’Art Gothique”, Gallimard, Paris, 1966.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-mimarisi-uzerine-dusunceler/">İslâm Mimarîsi Üzerine Düşünceler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-mimarisi-uzerine-dusunceler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
