<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam Dünyası | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/islam-dunyasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 04 Nov 2019 08:05:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İslam Dünyası | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam Kültür Mirası ve Çağdaş Hayat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-kultur-mirasi-ve-cagdas-hayat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-kultur-mirasi-ve-cagdas-hayat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 08:05:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Kültür Mirası]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23227</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof.Dr.Tahsin Görgün 1.Mesele: Günümüzde Müslümanlar yaklaşık yüzelli yıldan beri devam eden ve farklı bölgelerde, farklı şekillerde gerçekleşen, ama aynı neticeyi veren bir süreç neticesinde ikiyüzyıl önce sahip oldukları, yaşadıkları, herkese tanıdık ve bildik gelen, herkesin iştirak ederek devamını sağladığı bir kültürden fersah fersah uzaklaşmış durumdadırlar. Bugün yaşayan nesil 18. yüzyılda yaşayıp eserlerini vermiş olan, İsmail [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-kultur-mirasi-ve-cagdas-hayat/">İslam Kültür Mirası ve Çağdaş Hayat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/310820161548309634524.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23416 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/310820161548309634524-300x168.jpg" alt="" width="379" height="212" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/310820161548309634524-300x168.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/310820161548309634524-600x336.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/310820161548309634524.jpg 660w" sizes="(max-width: 379px) 100vw, 379px" /></a>Prof.Dr.Tahsin Görgün</p>
<p><strong>1.Mesele:</strong> Günümüzde Müslümanlar yaklaşık yüzelli yıldan beri devam eden ve farklı bölgelerde, farklı şekillerde gerçekleşen, ama aynı neticeyi veren bir süreç neticesinde ikiyüzyıl önce sahip oldukları, yaşadıkları, herkese tanıdık ve bildik gelen, herkesin iştirak ederek devamını sağladığı bir kültürden fersah fersah uzaklaşmış durumdadırlar. Bugün yaşayan nesil 18. yüzyılda yaşayıp eserlerini vermiş olan, İsmail Hakkı Bursevi ve Gelenbevi gibi, Müslüman düşünürler ve onların eserlerine, aynı dönemde yaşamış ve eserlerini vermiş olan, David Hume ve Immanuel Kant gibi Batılı düşünürlerden çok daha uzak, çok daha mesafeli bir hâldedirler.</p>
<p>İslam dünyası, Müslümanlar, yaklaşık bir asır öncesinden itibaren Muhammed İkbal’in ifade ettiği gibi, hâl ve zihniyet/ruhi olarak Batı’ya doğru bir kayış yaşamıştır. İkbal’in anormal görmediği bu kayış, aslında medeniyetler arasında tarihin her döneminde gerçekleşen bir etkileşimin tikel bir örneği olarak, yepyeni ve eski kazanımları yok etmeden, onlarla birlikte ortaya çıkan sıkıntıların aşıldığı, bu anlamda yeninin yenilenerek sürdürülmesi olarak gerçekleşebilirdi. Ancak İkbal’in umduğu değil de korktuğu gerçekleşerek, bu kayış Batı kültürünün zahiri unsurlarına takılıp kalarak, İslam dünyası ve düşüncesindeki hareketi dur/dur/muş; bunun neticesinde de Müslümanlar ne kendi sahip oldukları birikimi işleyerek canlı tutabilmiş, ne de Batı kültürünün içinde, onlara katkı sağlama niteliğini gösterir bir başarı ortaya koymuştur.(1) İştiraki nispeten kolay ve ilk bakışta kültürlerden bağımsız gibi gözüken bilim, özellikle tabii bilim alanında Müslüman bilim adamlarının elde ettiği Nobel ödüllerine ve Müslümanların elde ettikleri patentlere bakıldığında, mesele istatistiki açıdan da farklı gözükmemektedir. İlk bakışta görüntü bu şekildedir.</p>
<p>2.yüzyıl boyunca yaşanan süreç hayatı değiştirdiği için, daha önce yaşanan hayatı taşıyan dil, karşılıksız kalarak anlamsızlaşmış; Batı kültüründen üstlenilen unsurları ve bunların neticesini ifade etmek üzere ya Batılı kelimeler üstlenilmiş, ya da yeni kelimeler uydurulmuştur. Henüz üstlenilmeyen manevi unsurlar karşısında ise yine yeni kelimeler uydurularak bir hâl çaresi bulunmaya çalışılmıştır. Bu süreç muhtelif mertebelerde geçmiş hayat ve kültürle irtibatın kopmasına yol açmış ve bunun neticesinde de bir yabancılaşma süreci hâline gelmiştir. Bu süreç aynı zamanda edebi alanda da gerçekleştiği için, dil kadar edebiyat da farklılaşmış; bunun neticesinde İslam toplumu kendi otantik dili kadar üslubunu da kaybetmiştir. Bu durum sorunu daha da derinleştirmiştir.</p>
<p>İslam dünyası yaşanan son yüzelli yıllık süreç içinde kendi varoluşunu taşıyan tevatür zeminini de tartışmalı hâle sokmuş; ikiyüzyıl önce kendiliğinden anlaşılan birçok unsur, bugün anlamsızlaşmıştır. Kısaca, bu kültürel cihetten bakıldığında, bir kültür içinde makul olan bir unsur, ait olduğu kültürden farklı bir kültür içinde anlamsızlaştığı veya anlamını değiştirdiği için, ikiyüzyıl önce yaşayan kültüre bağlı rasyonellik ortadan kalkmış; artık daha önce insanlara makul gözüken birçok unsur bu makuliyetini koruyamamıştır. Bu ise sorunun artık kabaca teknik, teknolojik ve epistemolojik olmayıp, varoluşsal bir boyut kazandığını göstermektedir.</p>
<p><strong>2.</strong>Bu durum, kısaca her kültür ve medeniyetin bir tür “oyun” olduğu ve her oyunun kendi kuralları olduğu; kuralları benimsemiş insanların o oyunu oynadıkları ölçüde, temel ilkelere/kurucu kurallara bağlı bir şekilde rasyonel davrandığı dikkat alınacak olursa, kolayca anlaşılabilir. Mesela iki yüzyıl öncesinde yaşayan bir Müslümanın, günümüzde bize gayet “tabii” ve “makul” gözüken futbol oyununu hiç de makul olmayan bir dizi hareketler olarak algılaması mümkün iken, bugün yaşayan bir insan iki asır önceki hayata dair birçok unsuru irrasyonel olarak algılayabilir. Bu algı, birçokları için, insanlığın içinde bulunduğu bir “ilerleme/progres” süreci içinde anlaşılabilir bir hâl olarak nitelenerek, bir evrim süreci içinde “açıklanabilir”.</p>
<p>Hatta daha önceki asırlarda insanların kullandığı alet ve edevatı belirli bir düzen içinde bir araya getirerek, müzeler oluşturup bu “ilerleme” görsel hâle getirilerek, ona “tecrübi” bir görüntü de verilebilir. Ancak bunların hiçbirisi, bütün bunların insan eylemleri olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Rasyonellik insanın, <em>hayevanün natikun</em>/<em>animal rationale</em> olarak bilinen varlığın, rationale tarafı ile ilgili olduğu için, insan fiillerinin ayrılmaz bir parçasıdır. <em>Bütün insanların</em> <em>bütün fiilleri</em> rasyoneldir. Yani bütün insanların bütün fiilleri bütün insanlar tarafından anlaşılabilir. Öyle olduğu için insanların ve insanlığın tarihinden söz edebiliyoruz. Eğer insanların fiilleri insanlar tarafından anlaşılamaz olsaydı tarih olmazdı; insan, başka özellikleri arasında, tarihi olan yegane varlık olarak da bilinir.</p>
<p>Bugün gayet iyi biliyoruz ki, bir dönemde gayet makul, hatta makuliyetin numunesi olarak kabul edilen birçok şey, zaman içerisinde bu özelliğini yitirerek, anlaşılmaz hâle gelebilmektedir. Birinci ve ikinci dünya savaşını başlatıp yürütenlerin verdikleri kararları ince ve “sağlam” hesaplara dayalı olarak, “anlaşılır” ve “makul” bir şekilde planladıkları konusunda kim şüphe edebilir? Bir dönemin düşüncesinde, mesela “yapı” olarak nitelenen ve her türlü açıklamada dayanak teşkil eden birçok “model” bir süre sonra, Derrida’nın yapısalcılar için söylediği gibi, “hangi akıl buna inanmış?” dedirttiği gibi, bugün rasyonel olarak kabul edilen birçok şey yarın irrasyonel hâle gelebilir. Tabiin’in büyüklerinden, hicri ikinci asrın başında (H. 110/M. 642) vefat etmiş olan Hasan el-Basri’nin, etrafındakilere “sahabiler sizleri görseydi Müslüman olarak nitelemezdi; siz de onları görseydiniz deli derdiniz!” sözü de bu yönden önem arz etmektedir.</p>
<p>Bir taraftan bu söz insanları din konusunda daha hassas davranmaya teşvik ederken, diğer taraftan başka bir şeyi de işaret etmektedir: Hasan-ı Basri, bir asır gibi kısa sayılabilecek bir zaman içinde aynı dine mensup olanların fiillerinde ve fiil düzeninde bile bir yabancılaşma yaşanabileceğini farkederek bunu dile getirmiştir ki, bu durum farklı kültürler arasında daha bariz bir hâle gelebilir. Müslümanların son yüzelli yıl içinde, Batı kültürünün tesiri/Batı kültüründen te’essür ile yaşadığı değişim sebebi ile kendi geçmişinde bulunan birçok şeyi bugün “makul” olarak kavramaması, oldukça “makul” bir durum gibi gözükmektedir. Bu durum söz konusu Batı kültürünün köken olarak, söylenenlerin aksine, İslam kültürü ile doğrudan irtibatına rağmen, zaman içerisinde ondan ciddi şekilde uzaklaşmış olması ile bir fark ortaya çıkarmıyor. Çünkü aynı kültür içinde, zaman içinde ortaya çıkan değişim, bir makuliyet sorunu ortaya çıkarabildiğine göre, farklı bir kültür ile irtibat içinde ortaya çıkan değişim de, ciddi bir rasyonalite sorununa zemin teşkil edebilmektedir.</p>
<p><strong>3.1.</strong> Günümüzde ortaya çıkan, insanların “elini” güçlendiren, onun “gücü”nü arttıran birçok teknik, ilk bakışta iki asır, üç asır; beş, on, oniki asır öncesini bugünden daha da uzak bir hâle getirecek gibi gözükmektedir. Ancak ilginç bir şekilde, mesela bir asır öncesinde, tamamen “efsanevi” gibi gözüken birçok şey, bugün bize daha makul veya daha az “irrasyonel” gözükmektedir. Mesela insanların bütün yapıp etmelerini “kayıt” altına alan “kiramen katibin” meleklerinin kağıt kalem kullanmadan nasıl kayıt yapabildiğini bugün daha anlaşılır kabul edebilmekteyiz. Benzer bir şekilde insanların görüntülerinin “nakledilmesi”, mesela Belkıs kıssasında geçen tahtı, göz açıp kapayıncaya kadar bir yerden başka bir yere taşımak, artık irrasyonel, imkânsız bir hadise olarak görülmeyebilir. Sadece bazı insanlar, nasıl olup da o asırlarda/ilkel çağlarda böylesi eylemlerin gerçekleştirilebildiğine şaşırabilirler.</p>
<p>Bazıları da bu ayetlerde anlatılan birçok hadiseyi, insanların gelecekte başarabilecekleri şeyleri işaret ederek, onlara fizikî dünya ile irtibatlarında bir ufuk teşkil eden, yol gösterici “deliller” olarak kabul edebilirler. Nitekim bir dönemin Batı Avrupa’sında Campanella, Thomas Morus, Daniel De Foe, Jules Verne gibi yazarlar eserlerini verdiklerinde, -içerik ve ufuk olarak nereden beslendiklerini çok da ifşa etmemekle birlikte-, daha sonra gerçekleşen birçok keşfi “tahayyül” etmişlerdi. (2) Bugün böylesi rivayetlerin 19. yüzyılda olduğu gibi, “akla ve bilime ters”, o hâlde “irrasyonel” olarak değerlendirilmesi gibi bir tavır, çok da makul gözükmemektedir. Bu gibi “kevni” meselelerin; teknik ve teknolojik gelişimlerin Kur’ân-ı Kerîm’deki birçok şeyi daha kolay anlaşılır hâle getirdiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Aynı şekilde Firavun’un “ene rabbukum el-‘a’la”/ben sizin en yüce rabbinizim sözünün, mevcut modern dünyada sistemlerin insanlar üzerinde oluşturduğu tahakkümün, başta Frankfurt Okulu ve Habermas gibi düşünürlerin çalışmaları ile açığa çıkartılması sayesinde, daha anlaşılır hâle geldiği bile söylenebilir. Bu yönden bütün bir insanlık tarihinin, Kur’an’ın anlaşılması ve yorumlanması açısından da değerlendirilmesinin söz konusu olup olmayacağını daha yakından müzakere etmek gerekmektedir.</p>
<p>Bu çerçevede Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber öncesi hadiselerin söz konusu edildiği gibi, Hz. Peygamber sonrası hadiseler de, bu cihetten ele alınabilir. Sadece bir örnek vermek gerekirse; Kur’ân-ı Kerîm’deki “istiğna” tabiri ile Kant’ın düşüncesinde tayin edici bir yere sahip olan ve modern insanın kendisine biçtiği konumu isimlendiren “autonomie” fikri arasında irtibat kurulabilir. Bu aynı zamanda istiğna talebinin insan türünün hayatında, çeşitli zamanlarda, çok çeşitli formlarda zuhur ettiğini gösterir ki, bu durum, istiğna talebinin insanın kendisi ile alakalı olduğu ve bazı insanların Rableri’ni unutarak böyle bir şeye yönelebileceğini, insan türü için mümkün bir yöneliş olarak keşfetmek anlamına gelir. İstiğna’nın ne olduğunu anlamak isteyenin, o zaman, geçmişe gitmesine gerek kalmaz; 19. ve 20. yüzyıl Batı medeniyetini bu cihetten inceleyerek, Alak suresinde bulunan iki ayeti –insan kendi kendini müstağni görerek tuğyana düşer- (Alak Suresi, ayet 6-7) esasları ve neticeleri ile birlikte kavrayabilir.</p>
<p><strong>3.2.</strong> Bu durum, birçokları tarafından “efsanevi” olarak nitelenebilecek İsra ve Miraç ile ilgili yaklaşımlar için de geçerli olduğu gibi, teknik ve teknolojik gelişmelerin, Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde bulunan birçok şeyin, 19. yüzyıl “rasyonalite”sinin ötesinde, anlaşılabilir boyutları olduğunu düşünme imkânını vermektedir. Kaldı ki kuantum fiziğindeki gelişmeler bizi pek çok alanda rasyonelliği yeniden düşünmeye, madde ve maddi olanı daha farklı bir şekilde kavramaya sevk etmektedir.</p>
<p><strong>3.3.</strong> Bugün Müslümanlar isteseler de istemeseler de global bir dünyada yaşıyorlar; globalliğin “evrensellik” olmadığını, medeniyetler çatışması tezi sahibi Huntington bile açık bir şekilde ifade etmektedir. Yerel bir kültürün, Batı kültürünün, dünyayı istilası olan küreselleşme, başka küreselleşmelerin, yani başka kültürlerin de yayılmasının kendinde mümkün olduğunu göstermektedir. Günümüzde, özellikle sanat alanında, sinema ve edebiyat alanında ortaya çıkan ve ilk bakışta pozitivist rasyonellik ile uyuşmayan, bununla birlikte, belki böyle olduğu için, özellikle gençler tarafından kabul gören Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter, Matrix, Karibik Korsanları gibi ürünler, insanların tercihlerinde ilginç farklılaşmalar ortaya çıktığını da göstermektedir.</p>
<p><strong>3.4.</strong> Diğer taraftan bilim alanında bilimsel teorilerin hakikat iddiası olmayan, özellikleri “kullanışlılık” olan modeller olduğuna dair yaklaşımlar, mesela klasik İslam düşüncesinde yaygın olarak kullanılan “temsil” ve “temsili anlatım” formlarını daha da anlaşılır kılabilme imkânı taşımaktadır.</p>
<p><strong>4.</strong>Bu ve benzeri gelişmeler bize, Müslümanların bugün kendi varlıklarını, yüzelli yıl öncesine kadar sürdürdükleri kültür ve medeniyeti hatırlayıp ihya ederek ve bu ihya sürecinde Batı kültürü ve medeniyetinin elde ettiği başarıları da dikkate alarak, bu gelişmelerin ortaya çıkardığı mahzurları ve sıkıntıları elimine edip, sağladığı imkânları kullanarak, insanlığın sorunlarına çare aramayı düşünmeleri yoluyla muhafaza edebileceklerini göstermektedir. Bugün şunu daha iyi görüyoruz ki, Müslümanlar kendi geçmişlerini, ancak bu yeni imkânlarla ihya ederek, yaklaşık son birbuçuk asır içinde ortaya çıkan rasyonellik sorununu aşabilirler; böyle bir imkân ortadadır.</p>
<p>Şunu unutmamak gerekir: ihya arkeolojik kazılarda yapıldığı gibi, sergilemek için açığa çıkarma faaliyeti değildir; ihya, eskiden varolmuş olanı yeni şartlarda, yeniden ve daha öteye taşıyarak icad anlamına gelir. Burada söz konusu olan tabii ki bizzat hayatın kendisidir. Daha farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse ihya, Müslümanların hayatlarını, iki asır önce yaşamış olan Müslümanların yaptığı gibi, kendi ilkelerine bağlı olarak yaşamaları; bunu gerçekleştirirken de, şimdiye kadarki bütün insanlık tecrübesinden istifade etmeleri anlamına gelir. Bütün insanlığın tecrübesinden istifade etmek, aynı zamanda, bütün insanlığa yönelmek ve bütün insanların kendilerini bulabilecekleri bir derinlik ve genişlikte hayatı şekillendirmek/inşa etmek demek olacağı için, ihya, aynı zamanda bütün bir insanlık için gerçekleşecektir.</p>
<p>Bununla birlikte her mümkün olan, hemen gerçek olmayabilir. Ancak bir şeyin mümkün olması, en azından çelişik olmadığını ve talep edilmesinin “makul” olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Sabah Ülkesi Dergisi,sayı.40</p>
<p>(1) Muhammad Iqbal, <em>The Reconstruction of religious Thought in Islam</em>, Oxford UP, London: Humpherey Milford, 1934, s. 7; benzer bir tezi ve benzer bir kaygıyı Elmalı’lının daha önce savunduğunu görüyoruz: “Dibace”, (P. Janet ve G. Seailles, <em>Metalib ve Mezahib</em>, terc.: Elmalı’lı Küçük Hamdi, İstanbul 1241,) içinde, s. 10-40, burası için s. 12-13</p>
<p>(2) Tabii ki biz Kur’ân-ı Kerîm ile bu gibi edebi eserler arasında herhangi bir denklik olduğunu aklımıza bile getirmeyiz; burada işaret etmeye çalıştığım şey; Kur’ân-ı Kerîm’de dile gelen ve bir dönemde insanların kudreti ötesinde olan birçok şey, aynısını olmasa bile, benzerini yapmayı insanların önüne bir ufuk olarak koymaktadır. Müslümanlar geçmişte edebi olarak Kur’ân-ı Kerîm’deki temsili anlatım şeklini örnek alarak edebiyat geliştirmişlerdi; günümüzde ve gelecekte buna yenileri eklenebilir. Kur’ân-ı Kerîm’e ittiba etmenin birbiri ile çelişmeyen birden fazla yolu olabileceğini düşünebilmemiz gerekmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-kultur-mirasi-ve-cagdas-hayat/">İslam Kültür Mirası ve Çağdaş Hayat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-kultur-mirasi-ve-cagdas-hayat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Tarihi Teknoloji&#8217; Sergisi,Islam Dünyasının Ortaçağını Aydınlatıyor</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarihi-teknoloji-sergisiislam-dunyasinin-ortacagini-aydinlatiyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarihi-teknoloji-sergisiislam-dunyasinin-ortacagini-aydinlatiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Jan 2018 21:18:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA['Tarihi Teknoloji' Sergisi]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Sezgin]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Okay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19849</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof.Dr.Orhan Okay 1 Ağustos 2004 TOPKAPI Sarayı’ndaki “Minyatür Salonu” çok dikkate değer bir sergiye sahne oluyor. Bundan beş yüz ilâ binikiyüz yıl Önce, şaşılacak bir zekâ ve meharetle tasarlanmış, uygulanmış birtakım mekanik âletler, konuya ilgi duyan seyircilerin hayret dolu merak ve tecessüs bakışlarını bu objeler üzerine çekiyor. Beşyüz veya altıyüz ilâ binikiyüz yıl öncesi, Avrupa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihi-teknoloji-sergisiislam-dunyasinin-ortacagini-aydinlatiyor/">‘Tarihi Teknoloji’ Sergisi,Islam Dünyasının Ortaçağını Aydınlatıyor</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tarihi-teknoloji-sergisiislam-dunyasinin-ortacagini-aydinlatiyor/images-15-5/" rel="attachment wp-att-19853"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19853" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-15.jpeg" alt="" width="250" height="329" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-15.jpeg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-15-228x300.jpeg 228w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Prof.Dr.Orhan Okay</p>
<p>1 Ağustos 2004</p>
<p>TOPKAPI Sarayı’ndaki “Minyatür Salonu” çok dikkate değer bir sergiye sahne oluyor. Bundan beş yüz ilâ binikiyüz yıl Önce, şaşılacak bir zekâ ve meharetle tasarlanmış, uygulanmış birtakım mekanik âletler, konuya ilgi duyan seyircilerin hayret dolu merak ve tecessüs bakışlarını bu objeler üzerine çekiyor. Beşyüz veya altıyüz ilâ binikiyüz yıl öncesi, Avrupa kıtasının karanlık Ortaçağ’ını içine alan bir dönemdir. Doğu’da ise İslâm dünyasında yükselmekte olan tefekkür ve ilim güneşinin aydınlattığı büyük bir coğrafya oluşmaktadır.</p>
<p>Sergi, bu coğrafyada ilim adamlarının, birtakım ince hesaplarla tasavvur ettiği, eserlerinde çizimlerini yaptığı, belki büyük bir kısmını da pratik uygulamaya koyduğu yüzlerce mekanizmadan bir bölümünü sergiliyor. Bu âletler, döneminde kaleme alınmış veya daha sonraki yüzyıllarda istinsah edilmiş yazma eserlerdeki tariflerden ve çizimlerden faydalanılarak günümüzde yeniden imâl edilmiş. Bunlardan sadece bir kısmının sergilendiğini söyledim. Aslında imâl edilenler de bilinen, bilinmeyen yazma eserlerdeki örneklerin bir kısmı.</p>
<p>Bunların da dışında kaybolmuş, nice yangınlara maruz kalarak zayi olmuş pek çok elyazmasında daha başka alet çizimlerinin bulunabileceği, şüphesiz birçoklarının da kitaplara girmemiş olabileceği düşünülürse İslâm Ortaçağı’nın zengin bir teknoloji devri yaşamış olduğunu tahmin etmek güç olmaz.</p>
<p>Teşhir edilenler arasında basit görünüşlü olanlardan dönemine göre oldukça teferruatlı ve karmaşıklarına kadar zannederim elli kadar âlet var. Pusulalar, çıkrıklar, suyun nakli, özellikle yükseğe çıkarılması için su dolabı dediğimiz basit çarklar ve daha karışık mekanizmalar, sıvıları damıtma ve yoğunluklarını ölçme teknikleri, uzun deniz yolculuklarında astronomi bilgisi yardımıyla yol bulma âletleri, gökyüzünde güneşin, gezegenlerin hareketleri ve birbirleriyle ilişkileri, çeşitli operasyonlarda kullanılan birtakım tıbbî âletler&#8230; Bütün bunlar bahsettiğim yazmalardaki tarifler ve çizimler dikkate alınarak ahşaptan ve metalden imal edilmiş. Birçoklarının üzerlerinde çizgi ve rakamlarla gösterilmiş ölçümler, belli ki ince ve hassas birtakım hesaplara göre yapılmıştır. Bazılarında bir düğmeye, bir manivelaya dokununca bütün mekanizma harekete geçiyor.</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/tarihi-teknoloji-sergisiislam-dunyasinin-ortacagini-aydinlatiyor/20180115_003111/" rel="attachment wp-att-19850"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19850" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/20180115_003111.jpg" alt="" width="4128" height="2322" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/20180115_003111.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/20180115_003111-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/20180115_003111-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/20180115_003111-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/20180115_003111-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/20180115_003111-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 4128px) 100vw, 4128px" /></a></p>
<p>Çizimlerinden ve tariflerinden faydalanılan bu ilmî eserlerin orijinal yazmalarının birçogu Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde ve diğer kütüphanelerde ve Osmanlı hakimiyetinde kalmış memleketlerin kütüphanelerinde bulunuyor. Salonda onlardan bazıları da ilgili sayfaları açılmış olarak teşhir ediliyor. Böylece seyirci yazmadaki şekil ile yeniden imâl edilmiş âletleri mukayese edebiliyor.</p>
<p>Avrupa’nın bazı şehirlerinde teşhir edilen, ümit ederim ki bundan sonra da dünyanın başlıca şehirlerinde teşhir edilecek olan sergi, Almanya’da Frankfurt Üniversitesi’nde bulunan “Arap ve İslâm İlimleri Tarihi Enstitüsü”nün uzun yıllar boyunca araştırma ve çalışmalarının bir ürünü.</p>
<p>Bu Enstitü’nün başında bir Türk profesörünün bulunduğunu Türkiye’de kaç kişi, hatta kaç aydın biliyor? Hayattaki insanları mübalağalı sıfatlarla anlatmaktan hoşlanmam. Bunun, benim kadar, gerçekten büyük olan o insanlara da sıkıntı vereceğini bilirim. Ama bu sergi vesilesiyle bahsettiğim enstitünün müdürünü, maalesef birçok Türk aydının bilemediği, hatırlamadığı Fuat Sezgin’i birkaç cümle ile tanıtmak isterim. Zira Türkiye’deki biyografi kitaplarında, ansiklopedilerde bu dünya çapındaki ilim adamımızın adını arayacaklar hayal kırıklığına uğrarlar.</p>
<p>Deha seviyesinde olağanüstü bir zekâsı ve ondan daha şaşılacak derecede bir çalışma gücü olan Fuat Sezgin, 1960 sonrasında 147’ler olayı diye bilinen tasfiyede üniversite dışında bırakılan ilim adamlarımızdan biridir.</p>
<p>Bu olayla beraber, o tarihten daha önce ve sonra Türk üniversitelerinden çeşitli sebeplerle uzaklaştırılmış, ayrılmak zorunda bırakılmış kızgın, kırgın, küskün ilim adamlarımızı yurtdışına kaçırmamış olsaydık Türkiye’de bugünkü pek çok üniversiteden daha seviyeli kaç üniversite kurulabileceğinin hesabını acaba yapan olmuş mudur? Fakat meseleye bir başka açıdan bakıldığında Fuat Sezgin ve benzerlerinin yurtdışındaki üniversitelerde, enstitülerdeki faaliyetleri dikkate alınınca da bunları Türkiye’de, Türk üniversitelerinde uygulayabilmenin ne gibi bürokratik ve belki daha önemlisi etik ve politik engellere takılacağını da düşünmek gerekir. O zaman onu ve onun gibilerini üniversite dışında bırakanların belki de sonuçta memlekete değilse bile insanlığa iyilik ettiklerini itiraf etmek gerekir. Acı bir paradoks.</p>
<p>Benim ilk tanıdığım zaman, 1950’lerde genç bir asistan olarak İstanbul Üniversitesi İslam Tetkikleri Enstitüsü müdür muavini olan Fuat Sezgin’in o yıllardaki hedefi, Alman şarkıyatçısı Brockelmann’ın yakın yıllara kadar çok önemli bir kaynak olan Arapça eserler kataloğunu aşacak bir eser ortaya çıkarmaktı. Fuat Sezgin bu maksatla Türkiye’deki bütün yazma eserleri eksiksiz bir taramadan geçirdiği gibi her fırsattan yararlanarak hemen bütün dünya ülkelerine de seyahat ediyor, ilim dağarcığını zenginleştiriyordu. 147’ler olayından sonra mecburen yurtdışına gittiği ve yerleştiği Frankfurt Üniversitesi’nde de aynı yönde çalışmalarına devam etti.</p>
<p>Nihayet 1967&#8217;da Hollanda’da Brill Yayınevi tarafından çıkarılan ilk cildiyle, Arapça Yazma Eserler Tarihi gün ışığına çıkmış oldu. Yirmi cilt olarak tasarlanan eser şu anda 12. cilde kadar gelmiş bulunuyor. Ekleriyle beraber beş ciltlik Brockelmann beşbin sayfa civarında iken, Sezgin’in sadece bugüne kadar çıkmış olan 12 cildi yedibin sayfayı buluyor.(Brockelmann’ın başlangıçtan 19. yüzyıla kadar yaptığı taramaya mukabil Sezgin’in çalışmasının sadece 11. yüzyıla kadar olan yazmalar üzerinde oluşu ayrıca dikkate alınmalıdır.)</p>
<p>Her cildin mukaddimesinde ilim tarihiyle ilgili olarak verilen bilgiler, bazıları büyük çapta bir monografi seviyesinde olan biyografiler çalışmanın değerini artırmaktadır. (Fuat Sezgin’in bu eserini daha yakından tanımak isteyenler DİA İslâm Ansiklopedisi’nin 14. Cildinin 37-38. sayfalarına bakabilirler.) Bu eserinden dolayı Fuat Sezgin, Türkiye dışında önemli ödüllere de lâyık görülmüştür. Türkiye’de ise pek çok ilmî esere, makaleye, ansiklopedi maddesine referans olmakla beraber resmî, akademik, üniversiter bir ilgi gösterildiğini bilmiyorum. Umarım gözümden kaçmıştır.</p>
<p>Bu arada öğrencilik yıllarımda Fuad Bey’le yakınlığımız dolayısıyla benim meslek hayatımdaki önemli bir kırılma noktasını da yazmalıyım. Öğrenciliğimin ilk yıllarından beri tanıştığımız, son sınıflara doğru daha da candan dost olduğumuz Fuat Sezgin’den mezuniyetime yakın bir teklif geldi. O sıralarda İslâm Araştırmaları Enstitüsü kurulmuş, müdürlüğüne Zeki Velidi Togan getirilmişti ama Enstitü’yü asıl idare eden, problemlerine hâkim olan müdür muavini Fuat Sezgin’di. Bir yıl önce de doçent olmuştu.</p>
<p>Bana Enstitü kadrosunda asistan olmamı teklif etti. Kendimi birdenbire beklemediğim farklı bir alanda tasavvur ettimse de fazla düşünmeden kabul ettim. O sırada Arapça ve Farsçam de epeyce iyiydi. 1955 yılı Şubat’ında mezun oldum. Herhâlde o yılın Mart ayı içinde açılan imtihanı kazanarak asistanlığımın ilk basamağına adım atmış oldum. Hatta hemen arkasından doktora için kaydımı da yaptırdım.</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/tarihi-teknoloji-sergisiislam-dunyasinin-ortacagini-aydinlatiyor/2018-01-15-00-44-59/" rel="attachment wp-att-19851"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19851" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2018-01-15-00.44.59.jpg" alt="" width="1793" height="1052" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2018-01-15-00.44.59.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2018-01-15-00.44.59-600x352.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2018-01-15-00.44.59-300x176.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2018-01-15-00.44.59-768x451.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2018-01-15-00.44.59-1024x601.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2018-01-15-00.44.59-1536x901.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1793px) 100vw, 1793px" /></a></p>
<p>Enstitüde henüz resmen doktora programı bulunmadığından geçici olarak Müdür Zeki Velidi Tagan’ın kürsüsüne, yani Umumî Türk Tarihi’ne kaydolmuştum. Fuat Bey benim için bazı projeler üzerinde düşünmeye başladı. Kendisi Buharî’nin kaynakları üzerinde çalışmıştı. Bana aynı metodla “Müslim’in Kaynakları” konusunda bir doktora konusu verecekti. Gelgelelim, mezun olunca açıkta kalmayıp öğretınenligim garanti olsun diye girdiğim Yüksek Öğretmen Okulu dolayısıyla 6 yıl mecburi hizmet beni bekliyordu.</p>
<p>Bu gibi durumlarda üniversitenin isteği üzerine mecburî hizmetin o üniversiteye devri için Milli Eğitim Bakanlığı’nın muvafakati gerekiyordu ve çok defa da devrediliyordu. Nedense benim için bu istek gerçekleşemedi. Her zaman olduğu gibi güçlü bir aracı arandı. O sırada iktidardaki Demokrat Parti’nin Ağrı milletvekili, çevresinde sözü geçen, üstelik bir akademisyen (eski Türk edebiyatı doçenti] olan Kasım Küfrevi araya girdiyse de işe yaramadı ve ben Öğretmenliğe başladım.</p>
<p>Yaz tatillerinde İstanbul’a geldiğimde Fuat Bey&#8221;le buluşup görüşüyorduk. O uzun zaman asistanlıgum ümit etti ve teşebbüslerde bulundu. Hatta Erzurum’daki asistanlığımın ilk yılında konu bir daha canlanmıştı. Fakat bu defa hocam Mehmet Kaplan istekli görünmedi. Erzurum’da kendisinin kurduğu bölümde, kendi alanı için aldığı asistanının böyle kısa bir zaman sonra ayrılmasını belki de haklı olarak istemiyordu.</p>
<p>Derken 1960 askerî darbesi oldu, ihtilâlin tozu dumanı içinde bir süre sonra üniversiteden atılan 147 öğretim üyesi arasında Fuat Sezgin de vardı. Benim asistanlığım konusu da bir daha aşılmamak üzere kapandı. Fuat Bey de Frankfurt Üniversitesi’nden aldığı bir davetle Almanya’ya gitti, gidiş o gidiş&#8230;</p>
<p>Bu hadisenin benim meslek hayatımda önemli bir kırılma olduğunu söyledim. Eğer asistanlığım gerçekleşseydi, Fuat Bey’in düşündüğü gibi bir hadis külliyatının kaynakları üzerinde çalışsaydım, o enstitü bugün ha var ha yok hükmünde olduğuna göre hadis hocası olarak bir ilâhiyat fakültesinde mi olurdum? Yoksa 27 Mayıs dolayısıyla 147’lerden birinin yanında çalışmış olmaktan dolayı benim de başıma bir iş mi gelirdi? Kaderin etrafımızda nasıl bir ağ ördüğünü bilemiyoruz ki.</p>
<p>Fuat Sezgin’in, şimdi teşhir edilmekte olan âletlerle ilgili çalışmalarından, doğrusu son birkaç yıl öncesine kadar benim de haberim olmamıştı. Şüphesiz yukarıda bahsettiğim katalog çalışmaları sırasında doğmuş bir fikir olmalıdır. Bu serginin ruhu, bilim tarihine olduğu kadar, Avrupa Rönesansı hakkındaki yanlış bilgilere de yeni bir yön vermektedir. Bu ruh, Ortaçağ’da İslâm teknolojisinin, Rönesans’a büyük kapılar araladığını, tahminlere veya birtakım hamâsî ve spekülatif bilgilere değil, somut delillere dayanarak göstermektedir. Serginin Batı ülkelerinde de gösterilmesi sonucunda, Avrupalıların İslâm medeniyeti hakkındaki görüşlerine de daha açıklık gelmiş olmalıdır.</p>
<p>Ancak bu gerçeğin ortaya çıkmasında yine 19. yüzyıl başlarından itibaren bazı Avrupalı şarkıyatçıların emeklerinin de gözardı edilmemesi gerekir. Nitekim bu hususun ihmal edilmediği, onlara da kadirşinaslık borcunun açıkça ödenme gayretinde olunduğu, serginin çıkışında okuduğumuz şu satırlar göstermektedir:</p>
<p>“Eğer Müslümanlar son yüz, özellikle son elli yıl zarfında kendi kültür dünyalarının bilimler tarihinde büyük daha doğrusu çok büyük bir yeri olduğu bilincini edinmeye başladılarsa bunu, hayatlarını doğal bilimlerin araştırmasına adayan birçok büyük oryantaliste borçludurlar. İslâm dünyasının 800 yıl kadar süren yaratıcı katkısını tanımayan veya tanımazlıktan gelen yapmacık “Rönesans&#8221; tasarımının tarihsel gerçeğe tamamen aykın olduğu düşüncesini Herder, Goethe, Humboldt gibi büyük hümanistlerin savundukları sırada, Müslümanların daima minnetle anacakları bir grup oryantalist Arapça doğal bilimlerin etütleriyle ortaya çıktılar.”</p>
<p>Bu cümlelerin altında kendilerine minnet duyulan Avrupalı 14 şarkıyatçının adı sıralanmaktadır.Tarihe, bilim tarihine, teknik âletlere meraklı olanlara, özellikle de fen ve teknik alanlarda araştırma yapan bilim adamlarımıza, matematikçilerimize, fizikçilerimize, mühendislerimize, tıb tarihine ilgi duyan tabiplerimize ağustos sonuna kadar açık kalacak olan sergiyi muhakkak görmelerini tavsiye ederim.(6)</p>
<p>Prof.Dr.Orhan Okay &#8211; Silik.Fotoğraflar,syf.172-178</p>
<p>Dipnot:</p>
<p>6-Sergide gösterilen objeler bugün daha geliştirilerek programlı bir şekilde Gülhane Parkı içindeki Islam Teknolojisi Müzesi&#8217;nde teşhir edilmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihi-teknoloji-sergisiislam-dunyasinin-ortacagini-aydinlatiyor/">‘Tarihi Teknoloji’ Sergisi,Islam Dünyasının Ortaçağını Aydınlatıyor</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarihi-teknoloji-sergisiislam-dunyasinin-ortacagini-aydinlatiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Millet Özü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/millet-ozu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/millet-ozu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Aug 2016 20:51:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Halk]]></category>
		<category><![CDATA[Millet]]></category>
		<category><![CDATA[Millet Özü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12108</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir halkın gücünü ve özelliklerini tanımak kolay bir iş değildir. Kendini bir ideale adamış insanlarla, gelecek zamanı avlamakta ve yumuşamış bir maden gibi elinin altında istediği gibi yoğurmakta usta devlet adamları, işte halkın bu değişmeyen karakterini anlar ve sezerler de, bu sezgi, onları başarıya götüren ilhamın ta kendisi olur. Kalbleri haktan, halktan gelen gerçek ilhamlarla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/millet-ozu/">Millet Özü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><a href="http://ilimcephesi.com/millet-ozu/sezai-karakoc_238_1397120348/" rel="attachment wp-att-12109"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12109" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/Sezai-Karakoc_238_1397120348.jpg" alt="Millet Özü" width="429" height="267" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/Sezai-Karakoc_238_1397120348.jpg 563w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/Sezai-Karakoc_238_1397120348-300x187.jpg 300w" sizes="(max-width: 429px) 100vw, 429px" /></a></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bir halkın gücünü ve özelliklerini tanımak kolay bir iş değildir. Kendini bir ideale adamış insanlarla, gelecek zamanı avlamakta ve yumuşamış bir maden gibi elinin altında istediği gibi yoğurmakta usta devlet adamları, işte halkın bu değişmeyen karakterini anlar ve sezerler de, bu sezgi, onları başarıya götüren ilhamın ta kendisi olur. Kalbleri haktan, halktan gelen gerçek ilhamlarla dolmayan bir insanın sürekli bir başarıya ulaşmasına imkân yoktur, tarihe ve gelecek zamana yeni bir biçim vermeği bir meslek gibi benimsemiş olanlar için. Keli­meleri birer küçük ve olağanüstü hayat parçalan gibi yaşamayan, kelimelerde kaplan avına çıkmayan şair nasıl şair olmazsa, yüreği adalet duygusuyla taşmayan, kabarmayan bir yargıç nasıl iyi bir yargıç olamazsa, önüne düşmek istediği halkın sabrım ve atılganlığını, korku ve umutlarım, sertliğini ve elastikiliğini, cezbe ve ihtiyat şartlarım, coşkunluk, taşkınlık ve kabuğuna çekilme anlarım zamanında ve tam hesap edemeyen bir ülkü adamı, bir devlet ve politika adamı da kısa zamanda başarı çizgisinin dışına atılır, olayların kıyısında bir deniz sisi gibi erir ve kaybolur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bir halkın sürekli refleksleri ancak kendisi için tarihî kritik anlarda çıplak olarak ortaya çıkar ve adeta gözle görülür bir hal alır. Savaş, ihtilâl, büyük ekono­mik krizler gibi durumlarda dayanıklılığını kaybetme­yen milletler, büyük milletlerdir. Yoksa öbür zaman­larda, normal vakitlerdeki görünüş insanı aldatabilir. Bir halk görürsünüz ki, normal günlerde nerdeyse yı­kılacak, kendi kendine devrilecektir. Bu halkın en ufak bir savaşa bile dayanamayacağını sanırsınız. Fakat bir de, hatta en çetin tarafından bir savaş gelip çatmaya görsün, o halkın, yıllar yılı o savaşa mermer gibi karşı koyduğunu, daha dinamik ve enerjik bir kuvvet tablosu sunduğunu görürsünüz. Bunun tersi de doğru. Normal vakitlerde en verimli yağmurlara gebe bir bulut gibi ve en uzak ufuk hayallerine iştihalı yelkenlerini hemen açacakmış gibi duran bir halkın da, en ufak bir sar­sıntıda, yerin dibine battığını görmemiz mümkündür. Çünkü, halklar, kuvvetlerini derinliklerinde ve göste­rişlerini yüzeylerinde saklarlar. Halkın varlığı tehlike­ye düşünce, derinliğinde binlerce yıl içinde biriktirdiği kuvvetler taşarak yüzeye çıkar ve kurtarma ödevlerini görürler, cam kesen elmas gibi tarih urunu keserler. Kültürleri yüksek, din duygulan derin ve yüce, tarihle­ri yoğun milletlerin derinliklerinde daha çok bu «millet özü» birikir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Genel olarak İslâm dünyasına ve özel olarak halkı­mıza baktığımızda, millet oluş vakıasında beliren ka­rakterinin çok yüksek olduğu tarihin en acı tecrübele­riyle kesin olarak ortaya çıkmıştır. İki yüz yıldan beri Batı’mn üzerimize boşalttığı kültür lavı, ekonomik yı­kıntı tohumlan ve bizzat savaş ateşleri, hangi toplum ve halk olsaydı, onu çoktan kül etmeye yeter de artardı. Milletimiz ve halklanmız buna dayanmıştır. Kaybımız büyüktür, ama yok olmamışızdır. Şimdi rövanş günleri gelmekte ve yaklaşmakta, kin ve öç bize yakışmaz ama, bize zehir gibi koşanlara bizim şifa gibi koşacağımız va­kitlerin horozlan ötmekte, evrensel bir dirilişin sesleri yükselmekte.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İki yüz yıllık karartıcı propagandaya, savaşların her türlüsüne, Birinci Cihan Savaşı’na, en aşırı reform ve devrimlere, ansızın bastıran bir ihtilâle dayanmışızdır. Ve bugün ayaktayız. Yarın daha çok ayakta olacağız.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bir de, Batı’nın Doğu’ya sürdüğü, Doğu’nun üzerine saman alevi Yunanistan’a bakınız, kendini gittiği yeri yakan bir şimşek sanır ve göstermeğe kalkar da, sonun­da en ufak bir ateşle çevrilince intihara kalkışan akrep gibi kendi iğnesini kendi kalbine nişan alır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">Sezai Karakoç-Günlük Yazılar 2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/millet-ozu/">Millet Özü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/millet-ozu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
