<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam-Batı İlişkileri | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/islam-bati-iliskileri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 Dec 2017 22:00:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İslam-Batı İlişkileri | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Arapçadan Latinceye (Tercüme Faaliyetleri)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/arapcadan-latinceye-tercume-faaliyetleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/arapcadan-latinceye-tercume-faaliyetleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Sep 2016 09:02:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[12.Yüzyılda bir Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[İslam-Batı İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Arapçadan Latinceye (Tercüme Faaliyetleri)]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupanın İslam Bilim ve Düşünce Geleneğiyle Temasları]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'nın Tercüme Faaliyetleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12833</guid>

					<description><![CDATA[<p>İspanya, İngiltere ve İberya Yarımadasında yoğunluk kazanan Arapçadan Latinceye tercüme faaliyetleri, Ortaçağ Avrupa tarihinin önemli kırılma nok­talarından biridir. 12. ve 13. yüzyıllarda büyük bir ivme kazanan tercüme ha­reketi, Kur’ân-ı Kerim’in Latince tercümesinden felsefî ve bilimsel eserlerin tercüme ve şerh edilmesine kadar geniş bir literatürün ortaya çıkmasına im­kân sağlamıştır. Lâkin Arapçadan yapılan tercümeler sayesinde Avrupalı ay­dınlar, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/arapcadan-latinceye-tercume-faaliyetleri/">Arapçadan Latinceye (Tercüme Faaliyetleri)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/arapcadan-latinceye-tercume-faaliyetleri/indir-135/" rel="attachment wp-att-12834"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12834" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/indir-2.jpg" alt="Arapçadan Latinceye (Tercüme Faaliyetleri)" width="463" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/indir-2.jpg 325w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/indir-2-300x143.jpg 300w" sizes="(max-width: 463px) 100vw, 463px" /></a></p>
<p>İspanya, İngiltere ve İberya Yarımadasında yoğunluk kazanan Arapçadan Latinceye tercüme faaliyetleri, Ortaçağ Avrupa tarihinin önemli kırılma nok­talarından biridir. 12. ve 13. yüzyıllarda büyük bir ivme kazanan tercüme ha­reketi, Kur’ân-ı Kerim’in Latince tercümesinden felsefî ve bilimsel eserlerin tercüme ve şerh edilmesine kadar geniş bir literatürün ortaya çıkmasına im­kân sağlamıştır. Lâkin Arapçadan yapılan tercümeler sayesinde Avrupalı ay­dınlar, teologlar ve bilim adamları, sadece düşmanın zihin dünyasını keşfet­mekle kalmadılar; aynı zamanda yüzlerce yıldır Avrupa’nın düşünce harita­sında kayıp olan kadim Yunan’ın bilim ve felsefesini de yeniden keşfettiler. Dahası, Oryantalistlerin iddiasının aksine, Müslüman düşünürler Yunan ya­zılı mirasını sadece muhafaza edip vakti geldiğinde Avrupa’ya teslim etmedi­ler. Tersine, kadim Yunan düşüncesini, yaratma ve ahiret fikri ekseninde ele aldılar ve onu teistik metafizik bağlamında yeniden ürettiler.</p>
<p>Felsefî açıdan Eflatun ve Aristo’nun paganizmden çıkıp tek Tanrı inancıyla buluşması, Tho­mas Aquinas gibi Hristiyan teologlardan çok önce Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi Müslüman filozofların elinde gerçekleşti. Aristo’nun neo-Eflatuncu bir bağlamda ve dini kozmoloji ve metafizikle barışık bir çerçevede yo­rumlanmasını ilk sağlayanlar da Müslüman düşünürlerdi. Bu bağlamda Or­taçağ Avrupa felsefesini Eflatun ve Aristo’nun İslâm dünyasındaki serüvenin­den bağımsız ele almak mümkün değildir. Batı’da ‘Şârih’ olarak bilinen İbn Rüşd’ün Aristo tartışmaları ve genel olarak felsefe alanındaki etkisi, birkaç asır devam etmiştir. İbn Rüşd’e karşı en sert eleştirileri getiren Ortaçağ filozofları bile İbn Rüşd’ün düşünce sistemine ve yazdığı şerhlere kayıtsız kalamamıştır.</p>
<p>12. yüzyıl tercüme hareketinin temel saiki, her şeyden önce yükselen İs­lâm medeniyetinin ortaya koyduğu entelektüel ve bilimsel birikimin ortaya koyduğu meydan okumaydı.</p>
<p>Bağdat’tan Kurtuba’ya, Şam’dan Granada’ya, İskenderiye’den Fez’e kadar en iyi okullar, hastaneler, rasathaneler, kütüpha­neler, temiz ve aydınlık şehirler ve diğer yüksek kültür unsurları Dâru’l-İslâm’da bulunmaktaydı. Avrupalı bilim adamlarının, edebiyatçıların, yönetici­lerin, tüccarların, hatta din adamlarının bu ticaret, kültür ve medeniyet mer­kezlerine bigâne kalması elbette mümkün değildi. Dahası Müslümanlar, Batı’nın yitik hikmetine, yani kadim Yunan düşüncesinin temel eserlerine sahip­tiler. Sokrat öncesi filozofların, Eflatun’un ve Aristo’nun Avrupa’da unutul­maya yüz tutan eserleri, Arapça tercümelerde muhafaza edilmekteydi. Asıl önemlisi, Müslümanlar ademiyete mahkûm edilmiş kadim Yunan düşüncesi­ne hayatiyet kazandırmış; tercüme, şerh ve haşiyelerle canlı bir tefekkür gele­neği inşa etmişlerdi.</p>
<p>Felsefî düşüncenin yanında kadim Yunan’a geri giden tıp, matematik ve astronomi geleneği de yine Müslüman bilim adamları tarafın­dan yaşatılmakta ve geliştirilmekteydi. Böylece Eflatun ve Aristo gibi kadim Yunan düşünürleri, Endülüslü ve Doğulu Müslümanlarla Avrupalı ve Doğu­lu Hristiyanların farklı zaviyelerden sahiplendiği ortak bir miras haline geldi. Bu süreçte Yahudi mütercim, düşünür, şârih ve bilim adamları da önemli bir rol oynadı. Ortaçağ Yahudi bilim ve düşünce insanlarına bu imkânı sağlayan şüphesiz İslâm toplumlarının sunduğu müsamaha ve çoğulculuk ortamıydı. Zira Ortaçağ Hristiyan dünyası, Hz. İsâ’nın katilleri olarak gördüğü Yahudilere ticaretten bilime hiçbir alanda hayat hakkı tanımamıştı.(5)</p>
<p>Bu bilim-felsefe birikimine ticarî, diplomatik ve siyasî ilişkileri de ekle­mek gerekir. Haçlı seferleri sırasında İslâm dünyasına giden ve Müslüman­larla direkt temas imkânına sahip olan Avrupalı siyasîler, askerler, tüccarlar ve din adamları Arapça bilmiyordu. Fakat savaş ya da barış zamanında iş yap­mak için Arapça bilmek giderek pratik bir zorunluluk haline gelmişti. Bu dö­nemde Batı Hristiyan aleminde Arapça bilenlerin sayısı parmakla gösterile­cek kadar azdır. Buna rağmen tercüme hareketinde önemli rol oynayan Jo­hn of Seville, Dominicus Gundissalinus, Herman of Dalmatia, Hvoli’li Plato, Ketton’lu Robert, Mark of Toledo, Gerard of Cremona ve Michael Scott gi­bi önde gelen mütercimler, klasik İslâm medeniyetinin felsefî ve kültürel bi­rikiminin Avrupa’ya aktarılmasında merkezî bir rol oynadılar.</p>
<p>Matematik, cebir, geometri, astronomi, tıp, doğa tarihi, mekanik, kimya ve simya, felsefe, kelam, tasavvuf, şiir, düşünce tarihi ve diğer alanlarda Arapçadan Latinceye ve İbraniceye yapılan tercümeler, 12. ve 13. yüzyıl düşün- ce dünyasına damgasını vurmuş ve Avrupa’da yeni bir düşünce, bilim ve sa­nat hareketinin doğmasına neden olmuştur.(6) ‘Arap rakamları’ olarak bilinen sayı sembollerinin Avrupa’da kullanılmaya başlanması, matematik ve trigo­nometrinin yanı sıra vergilendirme ve gümrük işlemleri gibi pratik konular­da büyük mesafelerin alınmasına imkân sağlamıştır. Zira Roman rakamlarıy­la çok haneli ve karmaşık matematik işlemlerinin yapılması imkânsız derece­sinde zordu ve ileri düzeyde uzmanlık bilgisi gerektiriyordu. Arap rakamla­rının Avrupa’ya gelişi 1202 yılında Pisa’lı Leonardo Fibonacci’nin Liberabaci kitabıyla başlar. ‘Sıfır’ın Avrupa dillerine girmesi yeni imkânlara kapı ara­lamış ve kısa sürede bütün kıtada kullanılmaya başlamıştır.</p>
<p>Astronomi ve tıp alanında da benzer bir sürecin yaşandığını görüyoruz. Galileo ve Kepler’in önerdiği yeni evren modelinin temelleri zaten Müslüman astronomi alimle­ri tarafından atılmıştı. Dahası, Müslüman astronomlar ve coğrafyacılar, dün­yanın yuvarlak kabul edildiği modeller üzerinde çalışmış ve alternatif hesap­lamalar yapmışlardı. Asıl önemlisi, Müslüman bilim adamları bunu yalın bir bilimsel veri olarak ortaya koymuş ve farklı evren modellerine dinî-kelamî anlam yükleme ihtiyacı hissetmemişlerdi. Bu yüzden dünya-merkezli evren modelinden güneş-merkezli evren modeline geçiş Batı’da büyük bir teolojik krize sebep olurken, Islâm dünyasında bilimsel-kozmolojik bir mesele olarak ele alınmış ve dinî-teolojik tartışmalara neden olmamıştır. Buna mukabil, Kilise’nin Aristocu-Batlamyuscu astronomi modelini esasa alan dünya-merkez­li evren tasavvuru, Hz. İsâ’nın bu dünyaya gelmiş olması fikrinden hareket­le dünyanın merkezde olmadığı astronomik modelleri şiddetle reddetmiş ve bunları kendi teolojik sistemine bir saldırı olarak kabul etmiştir.</p>
<p>Müslüman bilim adamlarının yürüttüğü ileri düzeydeki bilimsel çalışmala­rın Avrupa’ya ulaşması uzun sürmedi. Dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan ünlü astronomi alimi Ebû Abbâs el-Fergânî’nin Batı astronomisi üzerindeki etkisi kapsamlı ve derin oldu. Çağının en büyük astronomi eseri olan Kitâb fî hareketi’s-semâviyye ve cevâmi‘ ilmi’n-nucûm, gökkürenin dairevî olduğundan, kuzey ve güney kutuplarından ve dolayısıyla dünyanın sferik bir şekle sahip olduğundan bahseder. Batlamyus’un modeli üzerinde pek çok düzeltme ya­pan ve yeni bilimsel veriler ortaya koyan Fergânî’nin bu eseri, 1135’te John of Seville tarafından Latinceye tercüme edildi. Eserin İbranice tercümesi de yine bu dönemde yapıldı. John of Hollywood, 1233’te tamamladığı astrono­mi eseri Sphaera Mundi&#8217;de Fergânî’nin sunduğu bilimsel verileri ve teorileri kullandı. Özellikle dünyanın yuvarlak olduğu fikri, Avrupa’daki hakim para­digmaya ters bir görüştü, fakat aynı zamanda çığır açan bir bilimsel gelişmey­di. Nitekim Kristof Kolomb’un Hindistan’a ulaşmak niyetiyle yola çıkması­nı sağlayan bilimsel-coğrafî arka plan da Müslüman bilim adamlarının orta­ya koyduğu dünya tasavvuruna dayanmaktaydı.</p>
<p>Fergânî’nin Avrupa’daki etkisi sadece bilim çevreleriyle sınırlı kalmadı. O’nun Dante (d. 1265) üzerindeki etkisi de kayda değerdir. İslâm kültürüne ve astronomisine aşina olan Dante, Fergânî’nin eserini Latince’den okumuş ve Conınvio ve Vtta Nuova adlı eserlerinde ona atıfta bulunmuştur. Elbette bu etkinin zirveye çıktığı yer, Dante’nin İlahi Komedya1 sidir. İtalyan edebiyatının ve Ortaçağ Hristiyan sembolizminin en büyük eserlerinden biri kabul edilen İlahi Komedya1 nın sadece cennet ve cehennemi konu alan edebî kurgusu de­ğil, aynı zamanda bilimsel-astronomik temeli de İslâm bilim geleneğinden ve hassaten Fergânî’nin eserlerinden hareketle inşa edilmiştir.(7)</p>
<p>Tıp alanında Müslümanların ulaştığı ileri seviye biliniyordu; fakat Avru- palılar, Haçlı seferleri sırasında bunu bizzat müşahede etme imkânı buldular. Koruyucu tıptan ilaç bilimine, cerrahiden psikolojik tedaviye kadar çok ge­niş bir alana yayılan İslâm tıbbı, Avrupa’da hayal bile edilemeyen tedavi tek­nikleri geliştirmiş ve bunları pek çok defa test etmişti. Üsâme ibn Munkız, Haçlıların bazı yaraları tedavi etmede başarılı olduğunu teslim eder; fakat İslâm tıbbının çok daha ileri düzeyde olduğunu ‘Frenklerin’ de kabul ettiği­ni söyler. İslâm dünyasındaki ‘dârüşşifa’ yani hastaneler, gerek fizikî şartla­rı gerekse tedavi yöntemleri ve sağlık hizmetleri açısından dünyanın en ileri kurumlarıydı. Mekke, Medîne, Bağdat, Şam, Kudüs, Konya, Kayseri ve Si­vas gibi büyük şehirlerde 11. yüzyıldan itibaren kurulan dârüşşifalar, teda­vi, cerrahî ve koruyucu sağlık alanlarında önemli merkezler haline gelmişti. Dârüşşifalar Osmanlılar döneminde daha ileri bir seviyeye ulaştı ve özellikle 15. yüzyıldan itibaren Bursa, İstanbul, Edirne ve Manisa gibi şehirlerde bü­yük sağlık kampüsleri halinde hizmet vermeye başladı.(8) Avrupalılar bu geliş-melerden haberdardı. İbn Sînâ’nın Batı dillerine Canon of Medicine olarak aktarılan el-Kânun fı&#8217;t-tıb eseri ve Râzî’nin Batı’da Continens olarak şöhret salan el-Haviyât kitabı da bilinmekteydi. Fakat Avrupa’da hastane adı veril­meyi hak eden sağlık kurumlarının ortaya çıkması ancak 16. yüzyıldan son­ra mümkün olmuştur.(9)</p>
<p><strong style="line-height: 1.5;">12.Yüzyılda bir Rönesans</strong></p>
<p>Kısaca ifade etmek gerekirse Müslümanların tıp, astronomi, matematik ve coğrafya gibi bilimlerde ortaya koyduğu birikim, Ortaçağ Avrupa düşün­cesine doğrudan etki yapmış ve yeni imkânların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu geniş müktesebât, Charles Haskins’in “12. Yüzyıl Rönesansı” adını verdi­ği büyük bir kültürel ve ekonomik inkişâf döneminin zeminini hazırlamıştır. Haskins’in 12. yüzyıl için yaptığı analizi, bir sonraki yüzyıla da teşmil etmek gerekir. Zira 12. yüzyılda başlayan etkileşim ve hareketlenme, asıl meyvele­rini 13. yüzyılda verecektir. Islâm ve Batı tarihinin diğer dönemlerinde oldu­ğu gibi 13. yüzyılda da birkaç paralel tarih aynı anda yaşanmıştır: Bir yanda çatışma, savaş ve Moğolların Müslümanları alt ederek Hristiyan Batı’yla itti­fak kuracağı beklentisi; diğer tarafta diplomasi, ticaret, bilim, eğitim, felsefe, tıp, astronomi, matematik ve sanat alanlarında geniş bir alışveriş.</p>
<p>Bu noktaya dikkat çeken Fuat Sezgin, 12. yüzyılda zirveye ulaşan tercüme hareketinin, Islâm idaresindeki Güney Ispanya ve Iberya Yarımadası’nda Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların geliştirdiği ‘ortak çalışma geleneği’ ile mümkün hale geldiğini söyler.(10) Tuleytula şehri, 1085 yılında Müslümanların elinden çıkıp Kastillerin idaresine geçmiş olmasına rağmen, tercüme, şerh ve diğer bilimsel çalışmaların merkezi olmaya devam etmiştir. Aynı şekilde Nor­man Kralı I. Roger in 1091 yılında Müslümanlardan aldığı Sicilya adasında İslâm bilim ve düşünce hayatı devam etmiş, hatta 11. Roger döneminde İslâm biliminin Avrupa ya aktarılmasında önemli bir rol oynamıştır. Dönemin ha­kim bilim ve yüksek kültür paradigması İslâm medeniyeti olduğundan, siyasî ve askeri alandaki gerilim ve çatışmalara rağmen, Fârâbî, İbn Sînâ, Harezmî, Mecritî, Battânî, Câbir ibn Hayyân ve Fergânı gibi Müslüman bilim adamı ve düşünürlerin eserleri tercüme ve tetkik edilmekteydi. 12. ve 13. yüzyılla­ra damgasını vuran Haçlı seferlerine rağmen bilim, düşünce, tercüme ve sa­nat alanında İslâm medeniyeti Avrupa’nın düşünce hayatını, eğitim kumrula­rını, sanat merkezlerini etkilemeye devam etmiştir.</p>
<p>Avrupa’da İslâm bilim ve düşünce geleneğiyle ilk ciddi temaslar 9. ve 10. yüzyıllarda İspanya’da yani Endülüs’te başlar. Papa II. Sylvester (999-1003) adıyla Katolik Kilisesi’nin başına geçen Gerbert of Aurillac, İslâm bilim ge­leneğini doğrudan inceleyen ilk önemli isimlerden biridir. Batılı kaynaklar II. Sylvester’in Katalonya’da bilimsel çalışmalar yaptığını, Müslüman bilim adamlarının kütüphanelerinde çalıştığını ve mantık ve Latin edebiyatının ya­nı sıra matematik ve astronomi tahsil ettiğini aktarır. Bir efsaneye göre Syl­vester, Kurtuba’da Müslüman ilim adamlarından gizlice ‘yasak bilimleri’ öğ­renir ve bunları kendi derslerinde ve vaazlarında kullanır. Bu tür rivayetler, İslâm bilim geleneğine duyulan gizli ve mütereddit hayranlığın bir tezâhürü olarak görülmelidir.</p>
<p>11.ve 12. yüzyıllarda Latince tercüme hareketi ivme kazanmış ve 13. yüzyılda zirvesine ulaşmıştır. Özellikle II. Frederik döneminde Sicilya’da karşımıza çıkan tercüme ve şerh hareketi, Ortaçağ Avrupa düşünce tarihin­de önemli bir yere sahiptir. İmparator’un talimatıyla Latince’ye önemli ter­cümeler yapan Michael Scott (ö. 1232 ve ya 1236), tarih boyunca hem tak­dir hem de tezyif ve karalama kampanyalarının öznesi olmuştur. Scott’un “paganların kitaplarını” tercüme etmek ve bâtını ilimlere dalmak suretiyle birtakım olağanüstü güçlere sahip olduğu efsanesi, hakkında pek çok riva­yetin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu rivayetlerinden etkilenen Dan­te, Scott’u İlahi Komedyasında Infernoya yani Cehenneme koyar. Kendisi de bir Hristiyan olan Scott’un suçu, Müslümanların eserlerini okuyarak gelecek hakkında kehanette bulunmak ve büyücülük yapmaktır!(11)</p>
<p>Bu tür efsane rivayetler, Scott’un İlmî ve tarihî öneminden bir şey eksiltmiş görünmüyor. Başpiskopos olma teklifini birkaç kez reddeden Scott, kendini mate­matik, felsefe ve doğa tarihi çalışmalarına adamayı tercih etmiştir. İskoçya-lı olan Scott, Aristo’nun eserlerini Ibn Sînâ ve İbn Rüşd’ün şerh ve yorum­larıyla beraber okumuş ve II. Frederik’in ‘aydınlanmış imparatorluk’ idea­line önemli katkılar sunmuştur. Nitekim felsefî ve bilimsel konulara mera­kı olan İmparator II. Frederik, -İbn Seb‘în’e gönderilen sorulara benzer bir şekilde- Scott’a yeryüzü, doğa tarihi, cennet ve cehennem, ruh ve dünya­nın sonu gibi konularda çeşitli sorular yöneltmiştir. Popüler efsaneleri bir kenara bırakacak olursak, Michael Scott’un hem bir düşünür ve bilim ada­mı, hem de bir kültür aktarıcısı olarak İslâm-Batı tarihinde önemli bir yere sahip olduğunu teslim etmek gerekir.(12)</p>
<p>Bu noktada Franco Cardini’nin “13. Yüzyıl, Batı’da İslâm-yanlısı (pro-Islamic) bir yüzyıl mıydı?” sorusu, dikkat çekici bir nitelik kazanmaktadır. Ge­rek Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı dönüşüm, gerekse Islâm medeniyetinin giderek yetkin ve evrensel bir kimliğe bürünmesi, bu dönemin farklı bir zavi­yeden ele alınmasına imkân tanımaktadır. Haçlı seferlerinin hedeflerine ula­şamadan sona ermesi, iki asır boyunca devam eden etkileşim, Arapçadan ya­pılan tercümelerin derin etkisi ve son olarak Endülüs Islâm tecrübesinin or­taya koyduğu convivencia kültürü, bazı ön yargıların ve peşin hükümlerin bir nebze de olsa azalmasını sağlamış görünmektedir. Bunda, 13. yüzyıldan iti­baren varlığını hissettirmeye başlayan hümanist geleneğin de etkisinin oldu­ğu söylenebilir. Katolik Kilisesi’nin nüfuz alanı dışında kalan ve dünya tarihi­ne, evrene ve diğer toplumlara farklı bir gözle bakmaya çalışan çevreler hep var olmuştur. Hristiyan geleneğin dışında yaşanan hümanist kıpırdanmalar, 15. ve 16. yüzyıllarda güç kazanacak ve İslâm da dahil olmak üzere başka din ve kültürlere karşı daha toleranslı ve sempatik yaklaşımların benimsenmesine imkân sağlayacaktır. Bu konuya ileride tekrar değineceğiz.</p>
<p>Arapçadan yapılan tercümelere baktığımızda İslâm bilim ve düşünce ge­leneğinin önemli eserlerinin önce Latinceye, ardından diğer Avrupa dillerine aktarıldığını görüyoruz. Toledo, Sevilla, Montpellier, Toulouse, Beziers, Narbonne, Marsilya, Sicilya ve Lisbon gibi şehirler, bu tercüme hareketinin ana merkezleri olmuşlardır. Afrikalı Konstantin, Tivoli’li Plato, Adelard de Bath, Dalmaçyalı Hermann, Robert de Retines, Santallalı Hugo, Dominicus Gundissalinus, Gerard of Cremona, Burges’li Rudolf, Alfred de Sareshal, Micha- el Scott, Tripoli’li Philip, Peter Gallego,</p>
<p>Alman Hermann gibi mütercimler 12. yüzyıldan itibaren yüzlerce eseri Arapçadan Latinceye tercüme etmiş, ya­pılan tercümeleri düzeltmiş ve Avrupa dillerine kazandırmıştır. Tercüme ha­reketine Juan Hispano (İbn Dâvûd), Abraham bar Hiyya, Judah ben Saul ve Moses ibn Tibbon gibi Yahudi mütercimler de önemli katkılar sağlamıştır.(13)</p>
<p>11.ve 12. yüzyıllarda hız kazanıp 16. ve 17. yüzyıllara kadar devam eden bu büyük tercüme faaliyetinde, İslâm bilim ve felsefe geleneğinin kuru­cu isimleri olan Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, Gazâlî, İbn Rüşd, İbn Bâcce, İbn Tufeyl, İbn Fatik, İbn Tûmert, İbnu’s-seyyid Batalyevsî ve Tebrizî gibi müellif­lerin eserleri çevrilmiştir.(14) Bu çeviriler Avrupa’daki bilim ve kültür merkez­lerinde yeni tartışmaların ve keşiflerin yapılmasına ve farklı ekollerin orta­ya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Yunancadan Arapçaya yapılan tercümeler­de olduğu gibi, Arapçadan Latinceye ve diğer Avrupa dillerine yapılan tercü­meler de sadece birer tercüme olarak kalmamış; yazılan şerh ve hâşiyeler ve bunları takip eden tartışmalar neticesinde geniş ve dinamik bir düşünce ha­yatının ve bilim faaliyetinin başlamasına vesile olmuştur. 12. yüzyıldan itiba­ren Avrupa’daki bir entelektüel, ilahiyatçı yahut bilim adamının Müslüman muadillerinin fikirlerine ve eserlerine atıfta bulunmadan herhangi bir tartış­ma yapması mümkün değildi.</p>
<p><strong>Ortak Kavramlar Dünyası</strong></p>
<p>Bu etkileşim, İslâm ve Batı toplumlarının zihin dünyalarında yeni ileti­şim kanallarının açılmasına imkân sağlamış mıdır? Bu çalışmalar Batı’nın İslâm algısı üzerinde nasıl bir etki yapmıştır? Müslüman düşünürler, Avrupa düşüncesi üzerindeki derin etkilerinin ne kadar farkındaydılar? Farkında ol salardı, bunu ne kadar ya da ne şekilde önemserlerdi?</p>
<p>Bu soruların tek cümlelik, yalınkat cevaplarının olmadığını ifade etmemiz gerekir. Ortaçağ düşünürleri için İslâm medeniyeti hem kadim Yunan düşün­cesi hem de ‘çağdaş’ bilim ve felsefe çalışmaları için önemli bir bilgi kaynağı idi. Tarihî, teolojik ve siyasî önyargılara rağmen, Müslüman bilim ve düşün­ce adamlarının eserlerine ilgisiz kalmaları mümkün değildi. Fakat İslâm me­deniyetinin başarıları, Avrupa intelijensiyası için aynı zamanda fikrî bir teh­dit ve meydan okumaydı. Bu tehdit algısının teolojik temelleri meseleyi da­ha da karmaşık hale getirmekteydi; zira Hristiyan Avrupa’nın sapık ve pagan olarak gördüğü bir topluluğun bilim, felsefe, mantık, edebiyat, sanat ve tek­noloji alanlarındaki evrensel başarılarını izah etmek kolay bir iş değildi. Ha­sım bir kültürün başarılarını teslim ve takdir etmek, ya İslâm medeniyetinin paganlığı hakkındaki fikirlerini ya da paganlığın aklî ve ahlâkî değeri hakkın- daki hükümlerini değiştirmelerini zorunlu kılıyordu. Bu yüzden Roger Bacon gibi düşünürler, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi filozofların aslında Müslüman ol­madığını, gizlice dinlerini değiştirdiğini, sırf İslâm’ın kılıcından korktukları için zâhirde Müslümanmış gibi göründükleri efsanesini ortaya attılar. Bu ka­dar ileri gitmeyenlerin getirdiği bir diğer izah ise, en az bunun kadar dikkat çekiciydi: Felsefe ve bilimde çığır açan Müslüman düşünürler bu başarıları­nı İslâm sayesinde değil, İslâm’a rağmen elde etmişlerdi! Bu dönemde pek çok kişinin bu tür efsanelere inanmasına şaşırmamak gerekir. Zira bütün bir zihin haritasının temel kodlarını değiştirmeden bu paradoksları izah etmek mümkün değildi.</p>
<p>Bu paradoksları ve gerilimleri not etmekle beraber şu noktanın da altını çizmemiz gerekiyor: Ortaçağlar boyunca Avrupalı ve Müslüman düşünürle­rin kavram dünyası, evren tasavvuru, felsefî kaziyyeleri, ontolojik mülâha­zaları, epistemik hiyerarşileri ve ahlâkî tartışmaları, Aydınlanma-sonrası dö­nemle kıyaslandığında birbirine daha yakın ve daha irtibatlı idi. Aralarındaki teolojik ve felsefî ihtilaflara rağmen St. Thomas Aquinas ile İbn Sînâ’nın, St. Bonaventure ile İmam Gazâlî’nin, St. Anselm ile Fârâbî’nin birbirleriyle an­lamlı bir muhâvere ve fikir alışverişinde bulunması mümkündü. Aquinas’in Summa Theologica’sının cevher, araz yahut nedensellikle ilgili bölümlerini okurken, İbn Sînâ nın Şifâsına kolaylıkla geçiş yapabilirsiniz. Aquinas’in, Tanrı’nın varlığı hakkındaki ünlü ‘beş yol’u yahut delili (ki bunlar hareket etmeyen hareket ettirici, ilk sebep delili, imkân delili, derece delili ve nizam delili olarak bilinir), Kindî, Fârâbî yahut İbn Sînâ’nın eserlerinde karşımıza çıkan vâcibu-l-vücûd delilleriyle büyük benzerlikler arz eder. Aquinas’in bu delillerin önemli bir kısmını Müslüman filozoflardan aldığını biliyoruz. Bu­nu mümkün kılan, sadece Müslüman düşünürlerin tarihî olarak Aquinas’tan önce yaşamış olması değildir. Buradaki temel sebep, Müslüman düşünürle­rin Tanrı’nın varlığı, dış dünyanın gerçekliği, hakikatin bilinebilirliği, man­tık kurallarının evrenselliği ve bilginin imkânı gibi metafiziğin temel konu­larında Yunan düşünürlerini ‘teistik’ ve ‘teleolojik’ bir çerçevede okuyup ye­niden üretmesidir.</p>
<p>Müslüman filozofların elinde pagan ve politeist unsurlarından arındırı­lan Eflatun ve Aristo’nun düşünce sistematiği, Îbrahimî dünya görüşü ve ya­ratma fikri çerçevesinde yeniden inşa edildi. Kadim Yunan filozoflarını ki­min daha ‘doğru’ okuduğu sorusu burada anlamsız hale gelmektedir. Çünkü farklı okumalara tabi tutulmak ve bazen taban tabana zıt düşünce sistemleri­ne kaynaklık etmek, bütün büyük düşünürlerin kaçınılmaz kaderidir. Önem­li olan bu tür okumaların ne kadar tutarlı ve derinlikli olduğu sorusudur. Bu manada İbn Rüşd’ün, Fârâbî ve İbn Sînâ’yı Aristo’yu Eflatun’un ‘sadık bit müridi’ haline getirdiği için şiddetle eleştirmesini normal karşılamak gerekir.</p>
<p>Zira kendisi de Meşşâî geleneğe mensup olan İbn Rüşd, kendinden öncele Meşşâîlerin Aristo’yu olduğundan daha metafizik ve mistik bir bakış açısıyla okumasına karşı koyar ve bunun Birinci Öğretmen’in ‘tahrif edilmesi&#8217; an­lamına geldiğini savunur.</p>
<p>Bu tür ihtilâfları, aynı paradigmanın iç çatışmaları ve gerginlikleri olarak görmek daha isabetli bir tutum olacaktır. Bizim konumuz açısından önem arz eden husus, Müslüman filozofların eserlerinin Avrupa’ya aktarılmasıyla bera­ber ortaya çıkan felsefî-kavramsal çerçevenin sağladığı entelektüel imkânlardır. Bu noktaya dikkat çeken Etienne Gilson, Latin düşünürlerin İbn Sînâ’nın eser­lerini okumadan önce kapsamlı bir metafizik kozmolojiden yoksun olduğunu ve Eflatun’un Timaeus’undaki na-tamam evren tasavvuruyla yetinmek zorun­da kaldıklarını söyler.(15)</p>
<p>İbn Sînâ’yı Latinceden okuyan Avrupalı düşünürler, ilk defa kuşatıcı ve tutarlı bir metafizik ve bilimsel kozmoloji sisteminin varlı­ğından haberdar oldular. İbn Sînâ’ya yönelttikleri ikincil eleştirilere rağmen, onun sistemini büyük oranda adapte ettiler.(16) Teslîs inancının icbar ettiği teo­lojik farklılıklar elbette felsefî ve kozmolojik alanlara da sirayet etti. Nitekim Skolastik kozmolojinin en büyük meydan okumalarından biri, teslîs inancına uygun bir evren tasavvuru ve ontoloji inşa etmek olmuştur. Buna rağmen Latin düşünürlerini, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi filozofların düşünce sistemlerini ken­di teolojik varlık tasavvurları içerisinde anlamlı hale getirmek için büyük bir çaba harcadılar. Müslüman filozofların ve Latin-Skolastik düşünürlerin ortak kavramsal-felsefî zemini, bu tarihî buluşmanın bir neticesi olarak ortaya çıktı.</p>
<p>Aynı şeyi İslâm dünyasında yetişen Yahudi düşünürler için de söyleyebi­liriz. Mûsâ ibn Meymûn’un “Aklı Karışıklar İçin Kılavuz” (Delâletü’l-hâirin) kitabını, Yahudilik’le ilgili kısımlarını parantez içine alarak, felsefî kelam geleneğinin ana hatları içerisinde okuyabilirsiniz. Tanrı’nın varlık delilleri, evre­nin yaradılışı ve bir sonunun olması, madde-sûret ilişkisi, nedensellik, ruhun ölümsüzlüğü, nefsin melekeleri ve dereceleri konularında İbn Meymûn felsefi kelamın önde gelen temsilcilerinden biridir ve Islâm geleneğinde Fahreddin Razi gibi kelamcılarla mukayese edilebilir. Bu genel çerçeveyi akılda tuta­rak Farabi yahut Sühreverdinin mesela Hobbes ve Hegel’e kıyasla St. Tho- mas Aqginas ve Meister Eckhartla daha fazla ortak noktalarda buluştuğunu söyleyebiliriz. Teslis, çarmıha germe ve günahların affedilmesi gibi konular­da ortaya çıkan teolojik farklılıklar, diğer felsefî, kozmolojik ve ahlâkî alan­larda mutlak bir ihtilaf yahut çatışma anlamına gelmez.</p>
<p>Bu nokta, hem İslâm-Batı ilişkilerinde hem de İslâm-Hristiyanlık diyalo­gunda genellikle ihmal edilen bir konudur. Aydınlanma-öncesinde inşa edi­len zengin felsefî kültür, bugün için güncel değerini yitirmiş olabilir. Bugün felsefenin kavram dili Aziz Peter’in yahut Nasîruddîn et-Tûsî’nin kavram di­linden şüphesiz farklılaşmış ve uzaklaşmıştır. İslâm dünyasındaki felsefe tar­tışmalarının fakirliği kısmen bu kavram diline nüfuz edecek ve onu canlı bir tefekkür ameliyesi haline getirecek çalışmaların azlığından kaynaklanmakta­dır. Fakat bu, bin yıllık bir felsefe ve bilim geleneğinin bugüne dair hiçbir şey söylemediği anlamına gelmez. Tersine, Islâm düşünce geleneğini bütün im­kânlarıyla kavramak ve yeniden okumak, hem günümüz İslâm dünyasına en­telektüel katkı sunacak hem de İslâm-Batı ilişkilerinde yeni imkânların orta­ya çıkmasına olanak sağlayacaktır.</p>
<p>İbrahim Kalın,Ben,Öteki ve Ötesi(İnsan yay.),syf;132-143</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>5.Aristonun Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin ortak mirası haline gelme süreci ve bu süreçte Müslüman mütercim, filozof ve yöneticilerin katkıları için bkz. Richard Rubenstein, Aristotle s Children: How Christians, Muslims, and Jews Rediscovered Ancient Wisdom and Illuminated the Middle Ages (Orlando: A Harvest Book, 2003).</p>
<p>6.Arapçadan Latince ve İbraniceye yapılan tercümeler ve İslâm bilim ve felsefesinin Avrupa’ya etkisi için bkz. Bekir Karlığa, İslâm Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etki­leri (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004).</p>
<p>7- Bkz. Salah E. Zaimeche ,‘Al-Farghani’, The Oxford Encyclopedia of Philosophy, Scien­ce and Technology in Islam, ed. Ibrahim Kalin (Oxford: Oxford University Press, 2014), Cilt I, s. 235-238.</p>
<p>8-Kısa bir değerlendirme için bkz. Miri Shefer-Mossensohn, “Hospitals and Medical Institutions , The Oxford Encyclopedia of Philosophy, Science and Technology in Is­lam, ed. İbrahim Kalin (Oxford: Oxford University Press, 2014), Cilt I, s. 283-290.Islâm tıp tarihi hakkında daha detaylı çalışmalar için bkz. Ahmet Ağırakça, İslâm Tıp Tarihi: Başlangıçtan VII.[XIII Yüzyıla Kadar (İstanbul, 2004); Gönül Çantay, Anado­lu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifalari. (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 1992); Mi­ri Shefer-Mossensohn, Ottoman Medicine: Healing and Medical Institutions 1500- 1700. (Albany: State University of New York Press, 2009).</p>
<p>9.Matematik, astromomi ve tıp alanlarında İslâm biliminin ulaştığı nokta ve Batı’ya etkisi konusunda şu eserlere başvurulabilir: Seyyed Hossein Nasr, Islamic Science: An Illustrated Study (World of Islam Publishing, 1976); Seyyed Hossein Nasr, Scien­ce and Civilization in Islam (Chicago: Kazi Publications, 2007); Howard Turner, Science in Medieval Islam (Austin: University of Texas Press, 1995); George Saliba, Islamic Science and the Making of the European Renaissance (Cambridge: The MIT Press, 2011); Donald Hill, Islamic Science and Engineering (Edinburgh: Edinburgh University Press, 1994); Jim al-Khalili, The House of Wisdom: How Arabic Scien­ce Saved Ancient Knowledge and Gave us the Renaissance (London: Penguin Books, 2012); Michael Hamilton Morgan, Lost History: The Enduring Legacy of Muslim Scientists, Thinkers and Artists (Washington DC: National Geographic, 2007). Lut­terworth, 1955), s. 98-99.</p>
<p>10.Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik (Ankara: 2007), Cilt I, s. 139.</p>
<p>11-Bkz. Montgomery Watt, The înfluence of İslam on Medieval Europe (Edinburgh: Edinburgh University Press, 1972), s. 61.</p>
<p>12-Michael Scott, popüler kültürde bir cazibe unsuru olmaya devam etmektedir. Bu et­kiyi özellikle çağdaş İskoç edebiyatında ve tarihî fantazi romanlarında görüyoruz. James Hogg’un The Three Evils of Man adlı romanı, Scott’u kara büyü yapan bir fi­gür olarak tasvir eder. Michael Scott Rohan’ın The Lord of Middle Air romanında Scott, baş karakterdir. Yazar Scott Rohan, Michael Scott’un torunu olduğunu da id­dia eder. Benzer eserlerde Scott genellikle büyü ve kehanet işleriyle uğraşan bir ka­rakter olarak tasvir edilir.</p>
<p>13.Mütercimler ve tercümeler için bkn:Bekir Karlığa-İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkisi,177-216</p>
<p>14-Bu müelliflerin tercüme edilen eserleri için bkn:Bekir Karlığa-İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkisi,219-352</p>
<p>15.Etienne Gilson, History of Christian Philosophy in the Middle Ages (London: Sheed and Ward, 1989), s. 238 ve devamı.</p>
<p>16.İlginç olan şu ki benzer bir durum Gazâlî’nin kozmolojisinde de karşımıza çıkar. İbn Sînâ’yı diğer filozoflarla beraber acımasızca eleştiren ve İslâm inancını Yunan meta­fiziğine ram ettiği için tekfir eden Gazâlî, kendi kozmolojisinde İbn Sînâ’nın etkisin­den kurtulamaz. Bu konuda bzk. Richard Frank, Creation and the Cosmic System: al-Ghazali and Avicenna (Heidelberg: Carl Winter, 1992) ve aynı müellif, “Al-Gha- zali’s Use of Avicenna’s Philosophy”, Revue des etudes islamiques 55-57;(l987-89), s. 271-85. Ayrıca bkz. Frank Griffel, al-Ghazali’s Philosophical Theology (Oxford: Oxford University Press, 2009).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/arapcadan-latinceye-tercume-faaliyetleri/">Arapçadan Latinceye (Tercüme Faaliyetleri)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/arapcadan-latinceye-tercume-faaliyetleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Sep 2016 23:38:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Haçlı Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[İlhanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam-Batı İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Arslan Yürekli Richard]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Haçlı Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçekleşmeyen Bir Hayal: Haçlı-Moğol ittifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı-Moğol ittifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Haşhaşî]]></category>
		<category><![CDATA[Hittin Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hulagu]]></category>
		<category><![CDATA[Katolik Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs’ün Fethi]]></category>
		<category><![CDATA[Memlük]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Papa II. Urban]]></category>
		<category><![CDATA[Salâheddîn Eyyû­bî]]></category>
		<category><![CDATA[Salâheddîn Eyyûbî ve ‘Arslan Yürekli’ Richard]]></category>
		<category><![CDATA[Vatikan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12806</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kabaca 1000-1500 yıllarını kapsayan klasik ve geç Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri birkaç koldan ilerlemiştir. Kuzey ve Batı Avrupa, İslâm dünyasına kapılarını kapattığı halde bilim ve felsefe alanlarında Müslüman düşünürlerden derin etkiler almıştır. Güney İspanya ve Sicilya’da yaşanan &#8221;convivencia” tecrübesi Müslüman, Yahudi ve Hristiyanları bir araya getirmiş ve ortak bir kültürün inşasına imkân sağlamıştır. Öte yandan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/ha_l_/" rel="attachment wp-att-12811"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-12811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_.jpg" alt="Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)" width="498" height="212" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_.jpg 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-600x256.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-300x128.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-768x327.jpg 768w" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kabaca 1000-1500 yıllarını kapsayan klasik ve geç Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri birkaç koldan ilerlemiştir. Kuzey ve Batı Avrupa, İslâm dünyasına kapılarını kapattığı halde bilim ve felsefe alanlarında Müslüman düşünürlerden derin etkiler almıştır. Güney İspanya ve Sicilya’da yaşanan &#8221;convivencia” tecrübesi Müslüman, Yahudi ve Hristiyanları bir araya getirmiş ve ortak bir kültürün inşasına imkân sağlamıştır. Öte yandan 11. yüzyılın sonunda başlayıp 13. yüzyılın ikinci yarısında sona eren Haçlı seferleri,Avrupalı Hristiyanları İslâm topraklarına getirmiş, Müslümanlara da Frenkleri’ savaş meydanlarında, barış müzakerelerinde, pazar ve çarşılarda, kalelerde, yolculuklarda tanıma imkânı vermiştir. İki asırlık bu mücadele dönemi, iki kültür üzerinde derin etkiler bırakmış ve hatırası modern zamanlara kadar korunmuştur.</p>
<p>Her ne kadar Haçlı seferleri deyince akla Doğu-İslâm topraklarına yapı­lan askerî seferler geliyorsa da Avrupalı Hristiyanlar ve yöneticiler orta, Ku­zey ve Güney Avrupa’ya da çeşitli Haçlı seferleri düzenlemişler ve bu bölgele­re açtıkları savaşları Haçlı sancağı altında tanımlamaya çalışmışlardır. 1187’de Kudüs’ün tekrar Müslümanların eline geçmesiyle beraber Haçlı seferleri Doğu’nun yanı sıra Avrupa’nın güney bölgelerine de yönelmeye başlar. 1187- 1260 arasında İspanya ve Kuzey Afrika’ya seferler düzenlenir. Endülüs MüsIumanlarına karşı yürütülen mücadele, diğer Haçlı seferlerinden farklı görülmez. 1236’da Kurtuba, 1248’de İşbiliye ve 1253’te Belensiye alınır. 1492 Avrupa’nın son Müslüman ve Yahudi toplulukları ireconquista&#8217; seferberlik çerçevesinde yurtlarından ihraç edilir.</p>
<p>Güney İspanya’nın yanı sıra Baltık bölgesine de Haçlı seferleri düzenlenir; 12. ve 13. yüzyıllarda Estonya, Finlandiya ve Polonya’ya karşı savaşlar açılır. Papanın düşmanı kabul edilen ve sa­pık addedilen gruplara karşı Almanya, Fransa, Aragon, Bohemya, Bosna  İtalya’ya seferler tertip edilir. Yunanlara ve Ortodoks Ruslara karşı da sefer­ler düzenlendiği bilinmektedir.(1)Bu geniş manada Haçlı seferleri ve Haçlı as­kerleri, Avrupa tarihinde güçlü bir dinî ve siyasî içerik kazanmış ve Hristiyanlık’ın askerî tarihinin en iyi bilinen sembollerinden biri haline gelmiştir.Haçlı seferleri, 1095 yılının Kasım ayında Fransa’nın Clermont şehrinde Papa II. Urban’ın başkanlık ettiği bir toplantıyla başlar. Toplantının bittiği 27 Kasım günü Papa, meydanda dramatik bir konuşma yapar ve bütün Avrupa’yı kutsal toprakları “dinsiz sapıkların” yani Müslümanların elinden kurtarmaya davet eder. Konuşmasında dinî argümanlar kullanan II. Urban, Kudüs’ün de içinde bulunduğu kutsal toprakların Hristiyanlara ait olduğunu, Hz. Isâ’nın burada doğup vaftiz edildiğini, ilk kilisenin burada kurulduğunu ve “Tanrı’nın Krallığı”nı yeniden tesis etmek için bu toprakların mutlaka Hristiyan idare­sine geçmesi gerektiğini söyler. Hristiyan Avrupa derhal harekete geçmeli ve kutsal toprakları tekrar Kilisenin idaresine katmalıdır.</p>
<p>Papa’nın etkili bir vaaz olarak irad ettiği konuşması 11. yüzyılın sonun­da Avrupa’nın genel düşünce dünyasını ve İslâm dünyasına yönelik tutum­ları anlamak açısından önemli ipuçları sunar. Haçlı seferlerini dinî bir teme­le oturtmak için kullanılan argümanlar, Hristiyanlık’ın savaşa ve kıtale bakış açısını ortaya koyması açısından da önemlidir. Haçlı seferleri, Avrupa’daki diğer savaşlardan farklı olarak, bizzat Kilisenin sevk ve idare ettiği ve kıtala­rarası siyasete müdahil olduğu bir süreçtir.</p>
<p>Papa II. Urban, Haçlı seferlerine gerekçe olarak Kudüs’te Hz. İsâ’nın medfun olduğuna inanılan yere yapılan Kutsal Mezar (Holy Sepulchre) Kilisesi’nin Fâtımî sultanı Hakîm bi-Emrillah tarafından yıktırılmasını ve Filistin’de­ki Hristiyanlara baskı yapılmasını gösterir. Fâtımî sultanının, 11. yüzyılın ba­şında giriştiği bu uygulama, hem Fâtımî hem de genel İslâm tarihi açısından istisnai bir durumdur. Hakîm’in eksantrik kişiliği, tarih ve biyografi kaynakla­rında detaylı bir şekilde anlatılır. 1005 yılında Dâru’l-ilm adlı bilim merkezini kuran, Mescidül-hakim adlı büyük caminin inşasını tamamlayan Hakîm, ay­ni zamanda Şîîlik in bir alt kolu olan Dürzîlik’in ortaya çıkışında da etkin bir rol oynamıştır. Kutsal Mezar Kilisesi’ni yıktıran aynı Hakîm, birkaç yıl sonra yıktırdığı bazı kiliseleri yeniden yaptırır ve Hristiyanlara karşı tekrar müsa­mahalı politikalar izlemeye başlar. Papa II. Urban’ın çelişkilerle dolu Hakîm dönemini Önemli bir fırsat olarak değerlendirdiğinde şüphe yok.</p>
<p>Hristiyanlık’ı benimsemiş Avrupa halkları, Haçlı seferleri gibi ulus ve devlet ötesi bir çağrıya kıılak vermeye hazırdılar. İnsanların dünyaya günah­kâr geldiği ve bundan kurtulmak için bu dünyada iyi ameller yapması gerek­tiği, lâkin nihai hükmün Hz. İsâ’ya ait olduğu inancı, Hristiyan otoriteleri­nin dinî bir savaş çağrısı yapmalarını kolaylaştıran bir unsurdu. Öte yandan Bizans İmparatorluğu kutsal savaş, kahramanlık, şövalyelik, onur, savaşçılık gibi kavramları, Hristiyanlık’ın dinî argümanlarına ve onayına ihtiyaç duy­madan seküiler bir çerçevede zaten kullanmaktaydı. Fakat özellikle Konstantin’den sonra kadim Roma-Bizans savaş kültürüyle Kilisenin takdis edici oto­ritesi birleşecek ve kime karşı yapılırsa yapılsın, imparatorluğun bütün savaş­larına dinî bir renk katacaktır. Bu manada Roma-Bizans’ın Müslüman dün­yasına karşı başlattığı savaş -Haçlı seferleri ve diğerleri- bir dinler çatışması olmaktan ziyade bir güç mücadelesinin ifadesiydi. Kilisenin onayı ve takdisi, kitleleri harekete geçirmek ve kamuoyu vicdanını kendi tarafına çekmek için gerekliydi. Bu iki kültürün -Roma-Bizans ve Hristiyanlık- bu şekilde bir ara­ya gelmesi, 11. yüzyıl Avrupa tarihinin önemli kırılma noktalarından biridir.</p>
<p>Bu çerçevede Papa II. Urban, ilk defa St. Augustine’in formüle ettiği ve daha sonra St. Thomas Aquinas’ın geliştireceği ‘haklı/meşru savaş’ {jus ad bellurtı) kavramını kullanarak yaptığı çağrıya dinî ve siyasî bir temel oluşturma­ya çalışır. Ortaçağ Hristiyan düşünürlerinin geliştirdiği ‘haklı/meşru savaş’ te­orisi, prensipte şiddeti en son çare olarak görür ve saldırı, katliam ve nefs-i müdafaa gibi gerekçeleri savaş için temel sebep kabul eder. Aynı şekilde sa­vaş esnasında uyulması gereken bir dizi kural belirler ki bunlara da jus in bel­le adı verilir. Bu ilkeler ışığında büyük bir dinî seferberlik ve savaş başlatabil­mek için II. Urban, Hz. İsa&#8217;nın doğduğu ve yaşadığı yer olması hasebiyle kut­sal kabul edilen Kudüs’ün barbar ve despotik Tanrı-tanımazların elinde acı çektiğini, burada yaşayan Hristiyanların zulüm gördüğünü, kadınlarının kirlendiğini, çocuklarının kaçırıldığını, kiliselerinin yakıldığını, vs. anlatan bir söylem geliştirir ve şöyle der:</p>
<p><em>Tanrıya tamamen düşman olan bir kavim Hristiyan topraklarını işgal etmiş ve insanları kılıçla,</em><em>işgalle ve ateşle hükmü altına almıştır. Bu insanlar şen-i amellerinin kirlettiği kutsal adak yerlerini yıkmıştır. Hristiyanları zorla sünnet etmiş ve buradan çıkan kanı, kutsal adak yerlerine ya da vaftiz çanaklarına saçmışlardır, Ve işkence yapmak istedikleri kişilerin karınlarını deşmiş, hayatî organlarım parçalamış, bir kazığa bağla­yarak onları sürüklemiş ve kırbaçlamış, böylece onları öldürmeden önce bütün iç organlarını dışarı çıkartmıştır. Kadınlara karşı uygulanan şidde­te ne diyeyim? Bıı şiddet o kadardır ki onun hakkında konuşmak, susmaktan daha kötüdür.</em></p>
<p><em>Milletler arasında Tanrı size savaşta fevkalâde bir üstünlük, büyük bir kalp, size karşı gelen herkesi susturabilecek hafif ve güçlü bir beden ver­mişken, bunun intikamını almak ve bu durumu düzeltmek kime düşüyor?(2)</em></p>
<p>Oysa bu iddiaların hiçbiri tarihî gerçeklerle bağdaşmıyordu. Zira Doğu Hristiyanları ve özellikle Kudüs ve civarında yaşayan gayr-ı Müslim toplu­luklar baskı altında değillerdi. Herhangi bir sistematik yahut toplu öldürme söz. konusu olmadığı gibi, Yahudi ve Hristiyanlar Ehl-i Kitap olarak “zımmî” hukukunun kendilerine sağladığı haklardan istifade etmekteydi. Doğu Hristiyanları Abbasî Devleti’nde ve diğer beylik ve sultanlıklarda bürokrat, dok­tor, maliyeci, muhasib, mütercim, vb. olarak görev yapmaktaydılar ve bu du­rumu Roma yahut Vatikan yönetimine tercih ediyorlardı. Bu manada Haçlı seferleri için yapılan çağrıda kullanılan dil ve üretilen efsaneler, Papalık dü­zeyinde İslam karşıtı propaganda faaliyetlerinin ilk örneğidir.</p>
<p>Papa II. Urban’ın davetine göre, bu seferin amacı sadece kişisel günahlar­dan kurtulmak değil, aynı zamanda Hz. Isâ için zorluklara katlanmak ve bel­ki de onun yolunda ölmek sûretiyle cenneti garantilemekti. Buna, Avrupa’da yayılmaya başlayan Islâm karşıtı polemikler, efsaneler, ön yargılar ve husu­met eklenince asker, asilzade, sıradan vatandaş, tüccar, meraklı ve maceracı insanların oluşturduğu orduların kısa sürede yola çıkması işten bile değildi. Böylece Kilise hiyerarşisi dışında kalan ve dinî bir yetki ve sıfata sahip olma­yan insanlar da büyük bir dinî eylemin içinde, hatta merkezinde rol alma şan­sına sahip olmaktaydı. Kendisi de basit bir kökenden gelen II. Urban’ın kitleleri harekete geçirmek için bu hissi etkili bir şekilde kullandığı görülüvor.(3)</p>
<p>Bu hissiyatla harekete geçen kitleler “Tanrı’nın emri, Tanrı’nın emri” sloga­nıyla yollara döküldüler.Fakat Haçlı seferlerinin sadece dinî gerekçelerle yapıldığını söylemek ha­ta olur. Papanın dini otoritesini siyasî bir güç haline getirme kaygısının yanı sıra başka etkenlerin de süreçte önemli bir rol oynadığını ifade etmek gere­kir. Bunların başında Batı ve Doğu Hristiyan topluluklarını birleştirme çaba­sı gelir. Asırlardır ayrı dinî ve siyasî otoritelere bağlı olan Hristiyan cemaat­lerinin birleşmesi, Avrupa devletleri için tarihî bir fırsat olabilirdi. Papa, Av­rupa&#8217;nın dinî ve siyasî birliğini sağlama konusunda imparator ve derebeyleri­nin tam desteğine sahipti ve kendini onlardan güçlü görüyordu. Dinî birlik, Avrupa’nın siyasî sınırlarını Arap Yarımadası’na kadar genişletebilirdi. Bu ma­nada Haçlı seferlerinin asıl misyonu, Papa, krallar ve derebeylerinin öncülü­ğünde bir “birleşik Avrupa” yaratmaktı.</p>
<p>Avrupa’yı tek bir siyasî önderlikte, Hristiyanlık’ı da Katolik Kilisesi’nin dinî otoritesi altında birleştirme projesi, Nesturîler başta olmak üzere Doğu­lu Hristiyan cemaatlerinin kahir ekseriyeti tarafından reddedilecektir. Nes­turîler, İznik Konsili’nin sonuç bildirgesine ilk karşı çıkan gruptu. Nesturîlik, Antakyalı bir din adamı olan Nestorius tarafından kurulmuştu. Nesturi inan­ana göre Hz. İsâ, Tanrı’nın kelimesinin kendisinde tecellî ettiği bir insandır. Monofizitler ise İskenderiye Piskoposuna bağlı olup Hz. İsâ’nın tamamen İlâhî bir tabiata sahip olduğuna inanıyorlardı. Bu dönemde Irak’ta yaşayan Hristiyanların büyük çoğunluğunun Nesturi olduğu tahmin ediliyor. Hristiyanlık’ı resmî din haline getiren Roma imparatorları, İstanbul’un Hristiyanlık’ın ikin­ci başkenti olmasını ve bütün dünya Hristiyanlarının kendilerine bağlı olma­larını istiyorlardı. Hz. İsâ’nın Baba ve Oğul’dan oluşan hem İlâhî hem de İn­sanî iki tabiatı olduğu öğretisi bütün Hristiyanlara empoze edildiğinde, gös­terilen tepkiler dinî olduğu kadar aynı zamanda siyasî idi. Teolojik tartışma­ların ötesinde Doğu Hristiyanları, Roma yahut İstanbul’un hakimiyetini ka­bul etmeye yanaşmıyordu.</p>
<p><strong>Haçlı Seferleri Başlıyor</strong></p>
<p>1096 yılında başlayıp 1270 yılında sona eren Haçlı seferlerinden sekiz tanesi önemlidir. 1096-1099 yılları arasında yapılan ve bütün seferler içinde Batıklara tek zafer getiren ilk seferde Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdiler ve Su­riye ve Filistin’de “Latin Devletleri ”ni kurdular. Bu devletler; Urfa Kontlu­ğu (1098-1144), Antakya Eyaleti (1098-1268), Kudüs Krallığı (1099-1187), Trablus Kontluğu (1109-1289), Edessa Eyaleti (1098-1144) ve Kilikya’daki Ermenistan Krallığı’dır (1098-1375). Bu eyalet ve kontluklar, Anadolu’nun doğu ve güney bölgelerinde ve Suriye-Filistin hattında kurulmuş ve Haçlı seferlerinin devam etmesinde önemli bir rol oynamıştır. Fakat bu siyasî yapılar, zaman içinde zayıflayarak ortadan kalkmıştır.</p>
<p>Beş haftalık bir kuşatmadan sonra 1099 yılında Haçlıların eline geçen Kudüs, uzun tarihinin en dramatik ve acılı anlarından birini yaşadı. Haçlılar hiçbir ayrım yapmadan şehirde büyük bir katliam yaptılar. Kubbetu’s-sahrâ’ya ve Mescid-i Aksâ’ya sığınan Müslüman halk dahi bu katliamdan kurtulama­dı. Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle şehirdeki Yahudiler de kat­ledildi; sinagogları yakılarak ateşe verildi. Mescid-i Aksâ talan edildi ve de­ğerli eşyalar çalındı. Müslümanların mabedleri kilise, misafirhane, depo, vb. yerlere çevrildi. Kudüs’te yapılan katliam, Batılı kaynaklarda dahi büyük bir trajedi olarak anlatılır. Tarihçi Raimundus Aguliers, şehrin ele geçirilmesin­den bir gün sonra Harem-i Şerif mahallesine giderken ceset yığınları arasın­dan geçtiğini ve akan kanın dizlerine kadar sıçradığını aktarır. Altın ve mü­cevher gibi kıymetli taşların bulunduğu gerekçesiyle pek çok Müslüman Ku­düslünün karınlarının deşildiği rivayet edilmektedir. Kaynaklar, şehrin bir­kaç gün içinde ceset ve kan kokusuyla dolduğunu; salgın hastalıkların başla­ması ihtimalinden dolayı temizlik yapılması talimatı verildiğini aktarır. Müs­lümanların cesetlerini bir araya getirip topluca yakmak işi de şehirde kalan Müslümanlara zorla yaptırılır.(4)</p>
<p>Birinci Haçlı Seferi’nin Kudüs’ün ele geçirilmesiyle neticelenmesinin çe­şitli sebepleri olduğunu ifade etmek gerekir. Avrupa tarihinde ilk defa dinî bir ihtirasla yola çıkan on binlerce Hristiyan birkaç yıl içinde böyle büyük bir zafere imza atacağını muhtemelen tahmin etmiyordu. İlk Haçlıların büyük bir direnişle karşılaşmadan Anadolu’yu ve Suriye topraklarını geçerek Filis­tin’e kadar gelmesinde İslâm dünyasının 11. yüzyılın sonunda içine düştüğü siyasî dağınıklık ve iç ihtilaflar da önemli bir rol oynamıştır. Şam, Halep ve Musul’da bulunan Müslüman güçleri birlik olabilseydi, Haçlı ordusunu An­takya civarında durdurabileceklerdi. Fakat Selçuklular, Abbâsîler ve Fâtımî- ler arasındaki siyasî çekişme, merkezî ve birleştirici bir gücün ortaya çıkma­sına imkân vermedi. Melikşah’ın 1092 yılında vefat etmesinin ardından Sel­çuklu Devleti’nin bölünmeye başlaması da bunda etkili oldu. Müteakip dö­nemlerde ve özellikle Salâheddîn Eyyûbî’den sonra birlik içinde hareket eden İslâm dünyası, yeni Haçlı seferlerinin başarılı olmasını engellemiştir.(5) Müslüman yönetici ve komutanların hazırlıksız yakalanmasındaki bir diğer etken, Trenkier’ olarak bilinen Haçlı ordularının, zafiyet içindeki Bizans ile aynı kabul edilmesiydi. Kudüs ve civan kaybedilinceye kadar ne Selçukluların, ne Abbâsîlerin, ne de Fâtımîlerin Haçlıların gerçek gücü ve kapasitesi hakkında doğru bir bilgiye sahip olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Bunun en canlı örneği, ilk Haçlı ordusuna karşı önemli askerî başarılar elde eden Selçuklu sultanı I. Kılıçarslan’dır. 1096’da İznik’i kuşatan Haçlı­lar, Selçuklular için bir sürpriz olmuştu. Zira Haçlılar, Bizans’la münasebet­lerinden tanıdıkları ‘efrene’lerden farklıydılar. Dilleri, kılık kıyafetleri, ko­muta yöntemleri, askerî taktikleri daha önce görmedikleri niteliklere sahipti. Avrupa’dan gelen bu insanların sayısını ve gerçek niyetini de kimse bilmiyor­du. Malatya civarında Danişmendoğulları’yla uğraşmak zorunda kalan Kılıçarslan, ilk Haçlı ordusunun İznik çıkartması karşısında hazırlıksız yakalan­mış ve eşinin ve çocuklarının esir alınmasına engel olamamıştı. Buna rağmen Selçuklu sultanı, Haçlı ordusunu yenmeyi başarır. 1097 yılında ikinci bir or­dunun yaklaşmakta olduğu haberi gelince Kılıçarslan ve komutanları, bir yıl önceki başarılarını esas alarak bu tehdidi fazla önemsemezler. Fakat Haçlıla­rın gerçek gücü ve boyutu burada ortaya çıkar. Kılıçarslan’ın büyük bir başa­rıyla uyguladığı vur-kaç taktikleri, Haçlı ordusuna önemli kayıplar verir, ama Anadolu topraklarını geçerek Kudüs’e ulaşmalarını engelleyemez.(6)</p>
<p>İkinci Haçlı Seferi 1147-1149 yılları arasında yapılır. Avrupa’nın en ka­labalık ordusunun katıldığı bu sefer, Haçlılar açısından hiçbir önemli neti­ce vermemiştir. 1188-1192 yılları arasındaki üçüncü seferin amacı, 2 Ekim 1187’de kaybedilen Kudüs’ü tekrar Hristiyan hakimiyeti altına almaktı. Dör­düncü sefer 1201-1204 yılları arasında gerçekleşir. Haçlılar bu sefer sırasın­da İstanbul’u talan ederler. Venedik’te toplanan Haçlı ordusu, deniz yoluyla İstanbul’a gelir ve gemilerini Haliç’e çeker. Hazırlıksız yakalanan Bizans im­paratoru, sağa sola saldıran çapulcu grupları kontrol altına alamaz. Şehir 13 Nisan 1204’te Haçlıların eline geçer ve yağmalanır. Bizans ve Avrupa kay­naklarının bildirdiğine göre İstanbul’daki saraylar, kiliseler, manastırlar, kü­tüphaneler, işyerleri talan edilir. Mücevherat, tablo, ikon gibi kıymetli eşya­lar parçalanır veya çalınır. Venedikliler ele geçirdikleri kıymetli eşyaları Venedik’e götürürler. Kudüs’ü kurtarmak için yola çıkan Haçlılar, İstanbul’u ta­lan etmekle yetinirler. Neticede zaten zayıflamakta olan Bizans İmparatorluğu, Dördüncü Haçlı Seferi’yle beraber artık çökmeye başlar. Paradoksal bir şekilde bu hadise, Anadolu Selçuklu Devleti’nin hakimiyetini tahkim etmesi- ne yardımcı olur. Zira artık Avrupa’dan ve Bizans’tan bir askerî tehdidin gelmeyeceğini gören Selçuklular, Akdeniz’de Antalya ve civarını, Karadeniz’de Samsun ve Sinop’u ele geçirir.(7)<br />
1217-1221 yılları arasında yapılan beşinci sefer, Mısır’ı hedef alır. Haç­lılar yenilir ve Müslümanlarla anlaşma imzalamak zorunda kalırlar. 1228- 1229 yıllarına rastlayan altıncı sefer, Alman imparatoru II. Frederik’in Ku­düs’ü kısa bir süreliğine hakimiyeti altına almasıyla sonuçlanır. Fakat bu uzun sürmez ve Kudüs tekrar Müslüman idaresine geçer. Yedinci ve sekizinci Haç­lı seferleri sırasıyla 1248-1254 ve 1270 yıllarında gerçekleşir. Her iki sefer­de de Haçlılar büyük yenilgiler alır. Avrupalılar yorulmuştur. Haçlı seferle­ri, artık sadece tarihî bir semboldür.(8) Kudüs’ü yeniden ele geçirme umutları­nı yitiren Avrupalılar, bölgede küçük Latin krallıkları kurarlar. Fakat Kudüs, Hristiyan Avrupa’nın kızıl elması olmaya devam eder. Son Haçlı seferini dü­zenleyen Fransız Kralı ‘Aziz’ Louis, dünya gözüyle göremediği ama ele geçir­mek için ömrünü harcadığı Kudüs’ten son nefesine kadar vazgeçmez. Ölüm döşeğinde ağzından dökülen son kelimeler “Kudüs, Kudüs!” olur.(9)</p>
<p><strong>Kudüs’ün Fethi</strong></p>
<p>Bu dönemin en kayda değer hadisesi şüphesiz Kudüs’ün tekrar Müslü­manların eline geçmesidir. Kudüs’ün Müslümanlardan alınması, Haçlı se­ferlerinin ana sebebi olarak kabul edilmiş, binlerce insan bu fikre inana­rak hayatlarının en büyük macerasına çıkmış ve büyük bedeller ödemişler­di. 1099 yılında alman Kudüs, 1187 yılına kadar Hristiyanların idaresin­de kaldı. Kilise, Avrupalı krallar ve doğudaki Haçlı devletleri, tarihin akış seyrinin artık kendilerinden yana olduğuna inanıyordu. Bu kurgu, Salâhed- dîn Eyyûbî (1138-1193) adında bir kumandanın tarih sahnesine çıkmasıy­la değişecektir.</p>
<p>Eyyubîler hanedanının kurucusu ve ilk hükümdarı olan Salâheddîn Eyyû­bî, Tikrit’te dünyaya geldi. Siyasî ve askerî hayatının önemli bir kısmını Mı­sır, Suriye ve Irak’ta birlik ve istikrarı sağlamaya hasretti. Fâtımî Devleti’ne son vererek bölgede siyasî birliği tesis etti. Haçlılara karşı ilk seferini 1177’de Gazze-Askalan bölgesine yaptı. 1185’te Musul ve civarını tahkim etti ve ordu­sunu güçlendirdi. Uzun yıllardır hayalini kurduğu Kudüs’ü fethetmek için ar­tık yeterli güce sahip olduğunu gören Salâheddîn Eyyûbî, Kudüs Krallığı’nın iç çatışmalarını da iyi değerlendirerek harekete geçti. Mısır, Suriye ve diğer vilayetlerden gelen askerlerle birlikte 12 bin kişilik bir süvari ordusu teşekkül etti. 3-4 Temmuz 1187’de Hittin adlı bölgede Haçlıları ağır bir yenilgiye uğ­rattı. Ardından bugün Filistin topraklarında bulunan Akka, Taberiye, Nablus ve Gazze dahil irili ufaklı bir dizi şehri ele geçirdi. 20 Eylül 1187’de Kudüs’ü kuşattı. Miraç kandiline denk gelen 27 Receb 583 yani 2 Ekim 1187 günü Kudüs’e girdi. Vefat ettiği 4 Mart 1193 tarihine kadar hem Kudüs’ü hem de civar şehirleri Haçlı ordularına karşı korudu. İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard’ın 1191’de Akka’yı ele geçirmesi dahi Salâheddîn’in kurduğu Kudüs hattına her hangi bir zarar vermedi.</p>
<p>Kaynakların ittifakla aktardığına göre Salâheddîn Eyyûbî adaletli, dira­yetli, dindar, cömert, vakur ve iyi eğitim almış bir kişiydi. Siyasî ve askerî ha­yatında büyük başarılara imza atan Kudüs fatihi, İlmî ve sanatsal çalışmaları bizzat takip ederek destekledi. Filistin, Hicaz, Yemen ve Mısır’da çok sayıda da kale, köprü, medrese, cami ve zaviye inşa ettirdi. O’nun döneminde Mısır ve Suriye, İslâm dünyasının önemli ilim ve fikir merkezleri haline geldi.Mekke ve Medine’nin imarıyla hususî olarak ilgilendi ve “Hâdimü’l-Harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) ifadesini ilk defa kullanan devlet adamı oldu.(10)</p>
<p>Salâheddîn Eyyûbî, sadece “Kudüs Fatihi” olarak İslâm dünyasında de­ğil, Avrupa’da da bir efsane haline gelir. Şehri aldıktan sonra geniş bir ‘eman’ yayınlar ve kendisine karşı savaşan Tapınak ve Hospitalier Şövalyeleri dahil herkesin can ve mal güvenliğini garanti altına alır. Hristiyanların çok cüz’î miktarlarda fidye ödeyerek Kudüs’ü terk etmelerine izin verir. Lâkin savaş sırasında katliam yapanların öldürülmesini emreder. Kudüs Kralı Guy de Lesignan’ın hayatını bağışlar; fakat pek çok Müslümanın kanına giren ve Hristiyanların da tepkisini çeken Renaud de Chatillon’u bizzat kendisi öl­dürür. Mescid-i Aksâ ve diğer İslâmî mekânları tekrar aslî fonksiyonlarına irca eder. Haçlılar tarafından kovulan ve uzun bir süredir Kıbrıs’ta bulunan Yahudi hahamını Kudüs’e davet eder.</p>
<p>Hristiyanlara ait dinî mekânların ida­resini Ortodoks Kilisesine teslim eder. Kudüs’te barış ve adaleti tesis etme­ye çalışan Salâheddîn Eyyûbî, böylece siyasî ve dinî bütün tarafların takdi­rini toplar. Cephede savaştığı düşmanlarına karşı sulh masasında asil ve âli- cenab tutumuyla dikkat çeken Salâheddîn, Ortaçağlar boyunca Avrupa’da en iyi bilinen Müslüman kahraman haline gelir. Müslüman filozoflar örne­ğinde gördüğümüz gibi Salâheddîn de yer yer gizli bir “Hristiyan şövalye” olarak anlatılır. Dante, Salâheddîn’i Limbo’daki “erdemli paganlar” arası­na yerleştirir. Walter Scott’ın The Talisman (1825) adlı eserindeki Salâhed­dîn betimlemesi, Kudüs fatihine gösterilen romantik ilginin dikkat çekici ör­neklerinden biridir. Ridley Scott’ın Cennetin Krallığı (2005) filminde Salâ­heddîn, tarihî gerçeklerle uyumlu bir şekilde adil ve dirayetli bir komutan olarak tasvir edilir.(11)</p>
<p>Hıttin Savaşı’ndan sonra Kudüs, altı buçuk asır boyunca Müslümanların hakimiyeti altında kalmıştır. İngiliz General Edmund Allenby, Aralık 1917 yı­lında Kudüs’ü Osmanlılar’dan aldığında, Arslan Yürekli Richard’ın yarım kal­mış projesini tamamladığını ima eder.(12)</p>
<p>Hittin Savaşı’nın yapıldığı yerin hem Haçlılar hem de Filistin tarihinde özel bir yeri var. Taberiyye Gölü’ne sekiz kilometre mesafede bulunan Hittin, Salaheddm Eyyûbınin hatırasını taşır. Salaheddîn, Haçlı ordularını yen­dikten sonra Kudüs ün kapılarını açan bu zaferin anısına Hittin’in en yüksek noktasına Kubbetu n-nasr adında bir bina yaptırır. Bina zaman içinde cami­ye dönüşür ve yüzyıllar boyunca Hittin zaferinin sembolü olarak hizmet ve­rir. Şuayb Peygamber’in makamının burada olduğu kabul edilir. 1948’de İs­rail’in eline geçen Hittin o tarihten itibaren sistemli bir nüfussuzlaştırma po­litikasına tabi tutulur. İsrail, Dürzîlerin Şuayb Peygamber’in makamını ziya­ret etmesine, daha sonra da makamın himayesini üstlenmelerine izin verir. Buna mukabil, Salâheddîn’in yaptırdığı caminin restore edilmesi engellenir. 1990’lı yıllarda 73 yaşındaki Ebû Cemel adlı bir Filistinli, Hittin’de Filistinli çocuklar için bir yaz kampı yapmak ister ve bu vesileyle camiyi restore ede­bileceğini düşünür. Fakat İsrail hükümetinin bürokratik engel ve oyalamala­rı neticesinde bu proje hayata geçmez. Bugün Hittin, İsrailli işgalci yerleşim­cilerin hayvanlarını otlattığı bir yer olarak kullanılıyor.(13)</p>
<p><strong>Salâheddîn Eyyûbî ve ‘Arslan Yürekli’ Richard</strong></p>
<p>Salâheddîn Eyyûbî’yi anlatırken İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard dan bahsetmemek olmaz. Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesi üzerine Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa 1189 yılında büyük bir orduyla yola çıkar. Balkanlar’ı ve Orta Anadolu’yu geçerek Toroslar üzerinden Silifke ye kadar gelir. Silifke çayını geçerken boğularak ölmesi üzerine ordusu dağılır. Fakat Avrupalıların kutsal topraklara olan ilgisi ortadan kalkmaz. 1189 da babası Henri’nin ani vefatı üzerine tahta geçen Richard ve Fransız Kralı II. Philippe August, 1190’da Vezelay’da buluşur ve güçlerini birleştirerek Kudüs’e doğru yola çıkarlar. Ayrı yollardan Akka’ya gelen Fransız ve İngiliz kralları, şehri 11 Temmuz 1191’de ele geçirir. Akka’nın düşmesi, hem Salâheddîn hem de böl­gedeki Müslüman emirler için beklenmedik bir gelişme olur. Akka’nın payla­şılması konusunda İngilizlerle Fransızlar arasında ihtilaf çıkınca Fransa Kralı ülkesine geri döner ve böylece bütün kumanda Richard’a geçer.</p>
<p>Akka’nın düşmesi Salâheddîn’i hem öfkelendirmiş, hem de endişelendirmişti. Zira şehir, onun onayı olmadan teslim edilmişti. Salâheddîn bir an hısımıyla esirlerin mübadelesini temin etmek ister. Bunun için kendi elinde­ki esirleri bırakır. Richard’ın amacı ise Akka’da kalmak değil, bir an önce gü­neye doğru ilerleyerek Kudüs’ü almaktır. Bütün asillerin serbest bırakılmadı­ğı bahanesini ileri süren Richard, Akka’da bulunan 2700 Müslüman esirin eş ve çocuklarıyla beraber kılıçtan geçirilmesini emreder. Bu korkunç katliam­dan geriye bir ceset yığını kalır. Parçalanmış ve kokmaya başlayan cesetleri şehrin girişinde bırakan Haçlılar güneye doğru ilerlemeye başlarlar. Katliam haberi Kudüs’te bulunan Salâheddîn Eyyûbî’ye ulaştığında artık barış görüş­melerinin bir anlamının kalmadığı anlaşılır.(14)</p>
<p>Akka zaferi Richard’ı ve askerlerini umutlandırmıştır, ama Kudüs’e ele geçirmek için büyük bir taarruz yapacak kuvvetleri yoktur. Bunun farkın­da olan Salâheddîn, Akka’daki katliama rağmen diplomatik yolları ustaca kullanmaya devam eder. Kendisiyle yüz yüze görüşmek isteyen Richard’ın talebini “Krallar ancak bir anlaşma yaptıktan sonra görüşürler; zira birbir­lerini tanıdıktan ve bir lokma ekmeği paylaştıktan sonra savaş yapmaları makul değildir” diyerek reddeder. Richard, şöhreti Avrupa’ya kadar ula­şan Salâheddîn’i bizzat tanımak istediğini gizlemez. Salâheddîn ve komu­tanlarına göre, İngiliz kralının amacı barış yapmak değil, Müslüman ordu­larının gerçek gücünü ölçmektir. Müslüman tarafı da yeni Haçlı kuvvetleri­nin kapasitesini öğrenmek istemektedir. Salâheddîn görüşmeleri yürütmek üzere kardeşi Melik el-Adil’i görevlendirir. Bu noktada Salâheddîn, Haçlı ordusunu Akka’dan başlamak üzere Filistin sahillerinden bütünüyle söküp atamayacağının farkındadır. Üstelik malarya hastalığı kendisini bitkin dü­şürmekte ve eski kudreti hakkında emirleri arasında şüphelerin doğması­na neden olmaktadır. Salâheddîn durumun farkındadır; birinci hedefi, Ku­düs’ü tahkim etmektir. Ve bunu, tek bir askerini cepheye sürmeden başar­manın yollarını arar.</p>
<p>Richard ile Salâheddîn arasındaki diplomatik müzakereleri yürüten el-Adil, 1191 yılının Eylül ayında İngiliz kralından bir mesaj alır. Kral iki taraf­tan pek çok kayıpların olduğunu, şehirlerin yerle bir edildiğini ve bir anlaş­ma yapmanın zamanının geldiğini söyler. Bunun için üç şart öne sürer: Ku­düs, Gerçek Haç ve toprak. Buna göre, Kudüs Hristiyanlara teslim edilecek; Salâheddîn’in elinde bulunan ve bizzat Hz. İsâ’dan kalma olduğuna inanılan Gerçek Haç, Richard’a verilecek ve Ürdün’ün batısından itibaren Akdenize kadar olan kısım Haçlılara bırakılacaktır. Salâheddîn bu şartları duyunca te­bessüm eder; kâtibi çağırır ve şu cevabı yazdırır:</p>
<p><em>Kudüs, sizin için olduğu kadar bizim için de kutsaldır, fakat bizim için daha önemlidir; zira Peygamber Efendimiz mirâc’a buradan yükselmiştir ve ümmet kıyamet gününde burada cem olacaktır&#8230; Toprak meselesine gelince, buralar her zaman bizim vatanımız oldu. Sizin işgaliniz ise geçi­cidir. Müslümanlar zaafa düştüğü için buraları ele geçirdiniz. Savaşacak gücümüz olduğu müddetçe size burada rahat yok&#8230; Gerçek Haç ise eli­mizde büyük bir ganimettir ve onu ancak İslâm’ın hayrına olacak bir iş için size iade ederiz&#8230;(15)</em></p>
<p>Salâheddîn’in bu net cevabı, Richard’ı bu sefer yeni ve şaşırtıcı bir tek­lif yapmaya sevk eder. Buna göre, Salâheddîn’in kardeşi Melik el-Adil, Ingi­liz kralının kız kardeşi Joanna ile evlenecek; kralın ele geçirdiği Askalan ve diğer sahil bölgeleri çeyiz olarak verilecek; kan ve koca Kudüs’te oturacak; Hristiyanların serbestçe ziyaretlerine izin verilecek; Gerçek Haç iade edile­cek; esirler serbest bırakılacak ve Tapmak ve Hospitalier şövalyelerine Filis­tin’deki mülkleri geri verilecektir. Bütün anlaşmalar yapıldıktan sonra Ric­hard, ülkesine geri dönecektir. Teklifi duyan Salâheddîn, bunun bir şaka yahut savaş hilesi olduğunu düşünüp gülümser. Lâkin kardeşinin teklife olumlu baktığını görür ve itiraz etmez. “Evet” cevabı karşı tarafa iletilir. Bu arada kralın kız kardeşi böyle bir teklifin yapıldığını duyduğunda dehşete kapı- lir; ortalığı birbirine katar ve bir Müslüman emirle asla evlenmeyeceğini söyler. İşlerin sarpa sardığını gören Richard, bu sefer el-Adil&#8217;e Hristiyan olmasını söyler.</p>
<p>El-Adil, tıpkı abisi gibi bu teklife müstehzi bir tebessümle kara­lık verir. Plan suya düşer. Richard, kız kardeşi Joanna yerine, yeğeni Bretagne prensesi Eleanor’u vermeyi teklif eder. Hatta bunun için Papa’dan bir ‘izin belgesi’ almayı bile planlar. Ama bu girişim de sonuç vermez. Böylece Salâ­heddîn, Richard’ın, kardeşi el-Adil’i kendisine karşı kullanma hesabını da bo­şa çıkartır. El-Adil ve Richard, bir akşam ziyafetinde bir araya gelir; karşılık­lı iltifat ve hediyeleşmelerde bulunur ve ayrılırlar.</p>
<p>Bu sırada Salâheddîn boş durmaz ve Richard ile ilişkileri gergin olan Ti­re hakimi Conrad ile gizli müzakereler yürütür. Amacı, Richard’a karşı bir it­tifak kurmak ve Haçlı cephesini bölmektir. Arslan Yürekli Richard, Salâhed­dîn ile yüz yüze görüşmek için yeniden randevu talep eder. Salâheddîn ise aynı cevabı verir:</p>
<p><em>Krallar ancak bir anlaşma yapıldıktan sonra buluşur. Her hâlükârda ben senin dilini anlamam, sen de benimkini. Bu yüzden ikimizin de güvene­ceği bir tercümana ihtiyaç vardır. Bu yüzden bu adam (şu andaki elçi) aracı olarak görevine devam etsin. Bir anlaşmaya varırsak, bir araya ge­liriz. O zaman aramızdaki dostluk bâkî olur.(16)</em></p>
<p>Müzakereler devam eder; fakat Richard artık yorulmuştur. Dahası, İn­giltere’de kardeşinin haddini aşan tasarruflarda bulunduğu haberleri, onu ra­hatsız eder. Son bir hamle yaparak hiç olmazsa Askalan’ı ona bırakması için Salâheddîn’e adeta yalvarır. Aksi halde bu kışı da bölgede geçirmek zorunda kalacağını söyler. Bu üstü örtülü tehdit karşısında Salâheddîn, Richard’ın el­çisini karşısına oturtarak, Kral’a şunları aktarmasını söyler:</p>
<p><em>Krala de ki: Askalan’ı ona vermem söz konusu olamaz. Kışı burada ge­çirme meselesine gelince, bu zaten kaçınılmaz görünüyor; zira, kralın bu toprakları terk ettiği anda her şeyi kaybedeceğini gayet iyi biliyor. Kışı gerçekten burada, ailesinden ve ülkesinde uzakta mı geçirmek istiyor? Hay hay! Ben kışı da, yazı da, bir sonraki kışı ve bir sonraki yazı da bu­rada geçirmeye hazırım. Zira burası benim vatanım. Burada çocuklarımla ve akrabalarımla beraberim.Kış için bir ordum,yaz için bir başka ordum var.Ben artık yaşlı bir adamım.Ve dünya zevkleriyle işim olmaz. Cenab-ı Hak ikimizden birine zafer nasip edene kadar beklerim!'(17)</em></p>
<p>Bu cevap üzerine Richard daha fazla mesafe katcdcmcyeceğini anlar ve 1192 yılının Eylül ayında beş yıllık bir anlaşmaya razı olur. Haçlılar, Tire ve Yafa arasını alır ve karşılığında Salâheddîn’in Kudüs dahil bütün bölgedeki hakimiyetini tanır. Anlaşma üzerine Haçlı savaşçıları ziyaret için Kudüs’e gi­der. Salâheddîn gelenleri âlicenab bir şekilde karşılar. Bazılarını kendi sofra­sına davet eder. Haçlıların ısrarlı davetlerine rağmen Arslan Yürekli Richard, Kudüse gitmeyi reddeder. Böylece fethetmek için geldiği Kudüs’ü hiç göre­meden ve hayranlığını gizlemediği Salâheddîn ile yüz yüze görüşemeden ül­kesine geri döner.(18)</p>
<p>Anlaşmadan birkaç ay sonra Salâheddîn’in durumu kötüleşir. Batıda Ma- imonides, Yahudi aleminde Rambam olarak tanınan ve Akit Karışıklar İçin Kı­lavuz (Delâletti&#8217;l-hâirîn) kitabının yazarı ünlü Yahudi düşünür Mûsâ ibn Meymûn, Salâheddîn’in kişisel doktoru olarak Şam’da huzura çağrılır. Fakat bü­tün müdahalelere rağmen Kudüs fatihi, 4 Mart 1193’te 55 yaşındayken ve­fat eder. Salâheddîn’in biyografisini yazan Bahâeddîn’in aktardığına göre, Emir’in başında Kur’ân okunur. “Allah’tan başka ilah yoktur ve biz sadece O’na güveniriz”ayetine gelindiğinde Salâheddîn tebessüm eder, yüzü aydın­lanır ve ruhunu teslim eder.(19)</p>
<p>Salâheddîn’in erken ve beklenmedik vefatı, Suriye ve Kudüs başta olmak üzere bütün İslâm alemini büyük bir üzüntüye gark eder. Ölümünün Avru­pa’da nasıl yankılandığını bilmiyoruz. Fakat Salâheddîn’i Kudüs ve civarında gören, onunla selamlaşan, sofrasında yemek yiyen, kendisini görmediği halde şöhretini duyan pek çok Haçlı askeri, rahip ve din adamı ve Yahudi haham­ları ondan saygıyla ve övgüyle bahsederler. Hem tarihî bir şahsiyet hem de kültürel bir sembol olarak Salâheddîn, İslâm dünyasının ve Avrupa’nın hafı­zasında asırlar boyunca canlı kalır. Modern dönemde Filistin için verilen öz­gürlük mücadelesi, onun hatırası etrafında şekillenmiştir. Kudüs’ü ve Filistin topraklarını İsrail işgalinden kurtarmak için mücadele edenlerin kendilerini Salâheddîn’in evlatları olarak görmeleri bir tesadüf değil. Avrupalılar da bu mirasın farkında olduklarını her fırsatta ifade ettiler. 11 Aralık 1917’de İngiliz General Edmund Allenby, Yafa’yı Osmanlı’dan teslim aldığında, Avrupa basını hadiseyi Üçüncü Haçlı Seferi’ne atıflar yaparak verir. Daha drama tik bir sahne ise 1920’de yaşanır ve Fransız Generali Henri Gouraud, Şam’a girdiğinde atının üzerinde doğrudan Salâheddîn’in Emevîyye Camii’nin ya­nındaki türbesine giderek “Ey Salâheddîn! İşte döndük. Benim buradaki var­lığım, haçın hilâle galebe çalmasının teyididir” der.(20)</p>
<p><strong>Roland’ın Şarkısı</strong></p>
<p>Kudüs etrafında şekillenen mücadelenin siyasî ve askerî yönü kadar kültü­rel boyutu da önemlidir. Her bir Haçlı seferi, İslâm dünyası ve Müslümanlar hakkında Avrupa’ya yeni hikâyelerin, efsanelerin, hatıraların ve doğru-yanlış anekdotların aktarılmasını sağlamıştır. Bu dönemde Avrupalılar arasında ya­yılan popüler eserlerde ve şarkılarda tarihin birkaç defa yazıldığına şahit olu­ruz. Haçlılar açısından Müslümanlara karşı verilen mücadele öylesine önem­lidir ki Avrupa’nın siyasî ve askerî tarihi sekizinci yüzyılın sonunda ve doku­zuncu yüzyılın başında hükümran olan Şarlman döneminden itibaren yeni­den kaleme alınır. Fransız edebiyatının bilinen en eski şiiri olan La Chanson de Roland (Roland’ın Şarkısı), 778 yılında Pirenneler civarındaki Renceval şehrine askerî sefer düzenleyen Şarlman’ın (rivayete göre) Müslümanlara kar­şı kazandığı zaferi bir kahramanlık hikâyesi olarak anlatır. Şiirde savaş büyük bir çarpışma olarak anlatılır, ama tarihen bunu tevsik etmek mümkün değil. Bu dönemde Müslümanların Renceval bölgesine büyük bir orduyla çıkartma yapması soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Fakat burada önemli olan, tarihî doğruluktan ziyade Roland’tn Şarkısı&#8217;nın vermek istediği duygudur.</p>
<p>Dört binin üzerinde dizeden oluşan şiir, Şarlman’ın Müslümanlara kar­şı verdiği savaşı ve Roland’ın üvey babası Ganelon’un ihanetini anlatır. Saragosa’yı Şarlman’a kaybetmek üzere olan Müslüman Emir, bir elçi göndererek Frenklerin Fransa’ya dönmeleri halinde Hristiyan olacağını ve hâzinelerini Şarlman’a vereceğini söyler. Savaşmaktan yorgun düşen Şarlman ve askerleri teklifi kabul eder ve müzakereleri yürütmek üzere bir elçi atar. İyi bir savaşçı olan Roland, üvey babası Ganelon’un gitmesini önerir. Buna öfkelenen Ganelon, Müslüman emire Frenklerin ordusunun geri dönüş güzergâhını bildirir ve böylece artçı birlikleri pusuya düşürebilecekleri yerin haberini verir. Roland bu birliğe komuta etmektedir. Planlandığı gibi Roland ve askerleri pusuya dü­şürülür.</p>
<p>Frenkier cesurca savaşırlar, ama sayıları yetmez. Roland yardım çağ­rısında bulunmayı reddeder. Yardım istemek için artık çok geçtir. Roland yar­dım borusunu üflerken ölür ve ruhu azizler tarafından cennete götürülür. Şarlman geldiğinde savaş meydanında Roland’ın cesedini bulur. Müslüman ordu­nun peşine düşer ve onları Ebro Nehri’ne sürerek hepsini öldürür. Bu arada Babilon Kralı Baligant, Müslüman kumandana yardım etmek için Ispanya&#8217;ya gelir. Şarlman onu da yener, Saragosa’yı alır ve Fransa’ya geri döner. Olay­dan sonra Ganelon’un ihaneti ortaya çıkar ve Ganelon ölüme mahkûm edilir.</p>
<p>Roland’ın Şarkısı, ortaçağ Hristiyan cengâverliğini anlatan en meşhur eserdir. Şarkı, birinci ve ikinci Haçlı seferleri sırasında popüler hale gelmiş ve aradan geçen üç yüz yıllık sürede yaşananlara aldırış etmeden günün en önemli meselesi olan Kudüs’ün geri alınması ve Müslümanların hezimete uğ­ratılması istikametinde güncellenmiş, revize edilmiş ve yeniden yazılmıştır. 12. yüzyılın başlarında kaleme alman şarkı, Avrupa’nın kurucu babası kabul edilen Şarlman’ ın Hristiyan misyonu ile Müslüman dünya arasındaki çatışma­nın canlı bir şahidi haline gelir ve böylece Haçlı seferlerinin arka planı olarak okunur. Buna göre, Kilisenin çağrısına kulak veren Avrupalılar, üç asır önce Şarlman’ın yerine getirdiği tarihî misyonu kendi dönemlerinde hayata geçir­mek için mücadele vermektedirler: Müslümanların ilerleyişini durdurmak ve kutsal toprakları Kilisenin hizmetine sokmak.(21)</p>
<p>Haçlılar döneminde popüler hale gelen eserlerde belirgin bir Müslüman ve Türk imajının inşa edildiğini görüyoruz. Şarlman ve diğer Bizans impara­torlarının sekizinci yüzyıldan itibaren Müslümanlara karşı savaştığı bilinmek­teydi. Roland’tn Şarkısı ve benzeri eserlerde Müslüman Araplar barbar, vahşi, despotik, şehvet düşkünü, irrasyonel, yobaz, tutucu, Tanrı düşmanı vs. ola­rak tasvir edilmişlerdi. Haçlı seferleriyle beraber bu resme Türk imajı da ek­lenir. Zira Salâheddîn Eyyûbî’den önce Haçlılara karşı duran ilk Müslüman topluluk, Türklerdi. Papa II. Urban’ın çağrısı üzerine plansız ve kontrolsüz bir şekilde yola çıkan ve Pierre l’Ermite’in kumandasında İstanbul’da bir ara­ya gelen ilk Haçlı grubu, İznik civarında Selçuklu Türklerine saldırmış ve I. Kılıçarslan tarafından ağır bir yenilgiye uğratılmıştı. Haçlı orduları Filistin’e gitmek için Anadolu topraklarını kullanmak zorundaydılar ve Anadolu Sel- çukluları’yla sık sık karşı karşıya geldiler.</p>
<p>Suriye ve Musul atabekleri olarak da bilinen Türk Zengîler Devleti sultanı İmâdeddîn Zengî ve oğlu Nûreddîn Mahmud Zengî, Haçlı ordularının amansız düşmanıydılar ve şöhretleri Avru­pa’nın içlerine kadar yayılmıştı. Salâheddîn Eyyûbî’den sonra Memlüklü Sul­tanı Baybars, Haçlıların ilerlemesini büyük oranda durdurmuştu. Son Haç­lıları 1291 yılında Akka’dan süren komutan da Türk Memlûk Devleti Sulta­nı Eşref Halil’di.(22) Haçlılar ile Türk ve diğer komutanlar arasında iki asırdan fazla süren askerî mücadele, Avrupa’da Türk imajının şekillenmesinde belir­leyici bir rol oynamıştır. Osmanlıların Balkanlara ve Avrupa’ya ayak basma­sından bir buçuk asır önce Avrupa’nın ‘korkunç Türk’ imajı zaten inşa edil­mişti. Müslüman ile Türk kimliklerinin özdeş görülmesi de bu döneme ge­ri gider. Zira Hristiyan Avrupa’nın gözünde Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Tatar bütün Müslüman topluluklar son kertede hasım bir dinin mensuplarıydılar.</p>
<p>Bu dönemde yaşanan gerilimlere paralel olarak ve bazen onlara rağmen, Doğulu Arap ve Hristiyan cemaatlerinin ve Yahudilerin Haçlılara karşı za­man zaman Müslüman ahalinin yanında yer almayı tercih ettiklerini görüyo­ruz. Bunda, Müslüman idarecilerin esnek din-kültür politikaları kadar, Orta Doğu’daki cemaatlerin Roma’da bulunan Papa’nın merkezî otoritesine karşı dinî ve siyasî bağımsızlıklarını koruma arzusunun da payı vardır. Bu nokta­da Haçlılar, bütünüyle yanlış bir varsayımla hareket etmekteydi: Müslüman­ların elinde zulüm gören ve Roma-Papa idaresini arzulayan bir Doğu Hristi­yan cemaati hiçbir zaman var olmadı. Bu yüzden Haçlılar kalabalık ordula­rıyla gelip Latin devletlerini kurdukları dönemlerde bile yerel Hristiyan ce­maatleri mobilize edip kendi taraflarına çekmede başarılı olamadılar. Dahası Haçlıların acımasız savaş taktiklerinden Müslümanlar kadar Arap Hristiyan- lar da nasiplerini almıştı. Bu dönemde kültürel olarak Araplaşmış olan Do­ğu Hristiyanları, kılık-kıyafetleri, adetleri ve konuştukları dilden dolayı Av­rupalı Haçlılar tarafından bazen Müslüman sanılarak öldürülmüş ve bu olay pek çok kez tekerrür etmişti. Avrupalı Haçlıların Doğu Hristiyanlarına kar­şı duyduğu güvensizlik ve nefret her alanda görülmekteydi. Adını bilmediği­miz bir Haçlı askerinin şu ifadesi oldukça çarpıcı: “Türkleri ve putperestle­ri kutsal topraklardan sürdük; ama Rum (Yunan), Ermeni, Süryanî ve Yaku- bî sapıklardan kurtulamadık”.(23) Kısacası Haçlılar, Doğu Hristiyanlarına kar­şı, en az Müslümanlara olduğu kadar uzak ve acımasızdılar.<br />
Fakat burada da birkaç tarihin aynı anda cereyan ettiğini tekrar belirt­meliyiz. İki asırdan fazla doğuda Müslüman topraklarında yaşayan Frenkler,süreç içerisinde Arap-İslâm kültürüne asimile oldular. Siyasî hakimiyetlerini garantiye alan Hristiyan yöneticiler, idareleri altındaki Müslüman (ve kısmen Yahudi) tebaya kargı daha müsamahalı davrandılar, özellikle 13. asrın ortala­rına doğru, Hristiyan yönetimi altındaki Müslümanlar belli bir huzur ve gü­vene sahiptiler. Bu döneme ait İslâm tarihi kaynakları, bu Müslüman toplu­lukların görece iyi durumunu detaylı bir şekilde anlatır. Bu yıllarda Kudüs ci­varını ziyaret eden Endülüslü seyyah İbn Cubeyr, “Frenklerin yönetimi altın­da huzur içinde yaşayan Müslümanlardan bahseder ve tek yükümlülükleri­nin “hasat zamanı ürünlerinin yarısını vermek ve bir dinar ve yedi kırtaslık bir vergi ödemek” olduğunu söyler. Ve ekler:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Müslümanların talihsizliği, dindaşlarının yönettiği ülkelerde yöneticile­rin adaletsizliklerinden sürekli şikâyet etmeleridir. Oysa burada adaleti­ne her zaman güvendikleri Frenklerin davranışlarından ancak memnun kalmaktadırlar.(24)</em></p>
<p>İbn Cubeyr, İslâm-Batı ilişkileri tarihinde karşımıza sıkça çıkan ‘eş-zamanlı tecrübeler’ hakkında da kıymetli gözlemlerde bulunur: Müslüman ve Hristiyan orduların birbirlerini savaş meydanlarında kırmasına rağmen, sıra­dan vatandaşlar ticaret, alışveriş, vergi, seyahat, sanat, zenaat, ilim, vb. ko­nularda özgürce hareket etmekteydiler. Nitekim 1184 yılının Ağustos ayında Salâheddîn Eyyûbî’nin büyük bir orduyla Kerak’a doğru yola çıktığını akta­ran İbn Cubeyr, bu askerî hazırlık ve gerilim döneminde Müslüman ve Hris­tiyan seyyahların, kervanların ve tüccarların hem Müslüman ve hem de Hris- riyan (‘Frenk’) topraklarında hiçbir engelle karşılaşmadan özgürce hareket et­tiklerini söyler.(25)</p>
<p><strong>Gerçekleşmeyen Bir Hayal: Haçlı-Moğol ittifakı</strong></p>
<p>13.yüzyılın ikinci yarısında Haçlıların Kudüs ve Suriye civarındaki ha­kimiyetinin sona ermesi, bölge halkı için bir rahatlama dönemi olabilirdi.</p>
<p>Bunun yerine, Müslümanlar tarihlerinin en büyük ve kanlı istilâcılarıyla karşılaştılar: Moğollar. Moğol orduları 13. yüzyılın başında Mezopotam­ya bölgesine nüfuz etmeye başlamışlardı. Suriye bölgesine yönelik saldırıla­rı 1250’li yıllarda ivme kazandı ve pek çok şehrin ele geçirilip talan edilme­siyle neticelendi. Hiilâgû’nun komutasındaki Moğol güçleri, 1256’da Haşhaşîlerin merkez üssü olan ünlü Alamut kalesini aldı. 1258’de Bağdat’ı ele geçirerek Ahhâsî Devleti’ne son verdiler. Moğolların Bağdat’ta yaptığı ta­lan ve katliam, tarih kaynaklarında hazin ve etkileyici bir dille anlatılır. Ka­dim Mezopotamya coğrafyasının ve İslâm medeniyetinin parlayan yıldızı Bağdat’ta binlerce insan kılıçtan geçirilir; mabedler, saraylar, evler, iş yer­leri yerle bir edilir; kütüphaneler yakılır ve kitaplar nehre atılır. Moğol is­tilâsı sırasında Dicle’nin günlerce kan ve mürekkep renginde aktığı anlatı­lır. Haçlıların 1099’da Kudüs’te yaptığı yıkım, 1258’de Bağdat’ta bu sefer Moğolların eliyle tekrar edilir.</p>
<p>Bu dönemde İslâm dünyası bir tarafta batıdan gelen Haçlı orduları, diğer tarafta doğudan gelen Moğolların saldırılarına maruz kalmıştır. Her ne kadar bu dönemde Haçlılar eski güçlerini büyük oranda yitirmiş olsalar da Moğol­ların gelişi Avrupa’da ve doğudaki Haçlı devletleri arasında yeni beklentile­rin doğmasına neden olmuştur. 13. yüzyılın başında tedavüle giren ve Avru­pa şehirlerinde konuşulan bir söylentiye göre, Moğollar Müslüman ordula­rını tek tek bertaraf ettikten sonra Kudüs’ü ele geçirmişlerdi ve kutsal şehri Hristiyanlara teslim etmek için hazırlık yapıyorlardı.26 Papa, Haziran 1221’de gönderdiği bir mektubunda “Kutsal Ülke’yi (Kudüs’ü) kurtarmak üzere uzak doğudan gelen savaş birliklerinden” bahsetmekteydi.(27)</p>
<p>Avrupalılar Moğollar hakkında çok kısıtlı bilgilere sahipti. Nasıl bir millet oldukları, kural ve törelerinin ne olduğu, sosyal ve dinî yaşamları, vs. konularında güvenilir bilgileri yoktu. Fakat yaygın olan bir kanaate gö­re, Moğollar arasında pek çok Hristiyan vardı ve bunların bir kısmı Mo­ğol Devleti’nin en üst kademelerine kadar yükselmişti. Moğol Hanına gi­den Avrupalı elçiler de bu inancı teyit eder mahiyette bilgiler veriyordu.28 Mamafih bu bilgilerin eksik, yanlış ve abartılı olduğunu aktaran şahitler de yok değildi. 1253’te Fransız Kralı IX. Louis’nin temsilcisi olarak Moğol Hanı Möngke’ye gönderilen ve kendisine Moğolları Hristiyanlaştırma gö­revi verilen Fransisken misyoner William of Rubruck, uçsuz bucaksız Moğol topraklarını geçtikten ve Karakurum’a vardıktan sonra, Asya’nın de­rinlerindeki bu topraklarda gördüğü dinî çoğulculuktan ve kozmopolit şe­hirlerden hayretle ve biraz da kerâhetle bahseder. Moğollar Şaman dinine mensup olmakla beraber, siyasî kazanımları önceleyerek neredeyse sınırsız bir dinî tolerans politikası izlemektedirler.</p>
<p>Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Budistler ve tabii Şamanlar ve diğer din mensupları özgürce yaşa­makta, yönetici sınıfı arasında yer alabilmekte ve devlet politikalarını etkileyebilmektedir. William of Rubruck, bu gözlemlerini Moğollar ve Asya hakkında önemli bilgiler içeren seyahatnamesinde detaylı bir şekilde anla­tır ve 13. yüzyıl Avrupasına Moğol dünyası için bir kapı aralar. Fakat şunu da açık bir şekilde not eder: Moğollar için hangi dine mensup olduğunuz önemli değildir. Asıl olan siyasî sadakat ve tabiyettir. Bu yüzden Şaman­lar kadar Müslümanlar ve Hristiyanlar da eşit imkânlara sahip olabilirler. Bu, Moğolların Hristiyan olduğu ya da Hristiyanları diğerlerine tercih et­tiği anlamına gelmez. Nitekim William, Möngke Han’ın kendisine “Nasıl Tanrı bize elin farklı parmaklarını vermişse, insanlara da farklı yollar gön­dermiştir” dediğini aktarır.(29)</p>
<p>Kendisi Şaman olmakla birlikte Hristiyanlara toleranslı davranan, çocuk­larının Hristiyan Keraitlerin kızlarıyla evlenmesine izin veren Cengiz Han, Hristiyan Avrupa’nın doğudaki müttefiki olabilir; dahası Haçlıların ve Mo­ğolların İslâm topraklarındaki bu buluşması, tarihin seyrini değiştirecek bir gelişme haline gelebilirdi. Moğol istilâsı sırasında Avrupalı Hristiyanların en büyük umudu, “Ta(r)tarlar” olarak bilinen Moğolların Hristiyanlık’a geçme- siydi. Bağdat şehrini alan ve Abbâsî Devleti’ni sona erdiren Cengiz Han’ın torunu ve İlhanlı Hanı Hülâgû’nun Hristiyanlık’a eğilimi olduğu bilinmek­teydi.</p>
<p>Hülâgû’nun gizlice Hristiyan olduğu söylentisini güçlendiren göster­geler de yok değildi. Hülâgû’nun eşi Dokuz Hatun, aslen Türk kökenli Keraitler soyundandı ve diğer Keraitler gibi o da Nesturî bir Hristiyan’dı. Bunun yanı sıra Hülâgû, Bağdat’ın teslimini müzakere etmek için kendisine temsil­ci olarak Nesturî din adamı II. Masisa’yı seçmişti. Hülâgû’nun Bağdat’ı yer­le bir etmesi İslâm dünyasında derin bir sarsıntıya neden olmuş, fakat Hris­tiyanlar arasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Stephan Orbelian, Hülâ­gû ve Dokuz Hatun’dan yeni Konstantin ve yeni Helena olarak bahsediyor,</p>
<p>Bağdat’ın İkinci Babil olacağı söyleniyordu. Moğollar, İsâ’nın düşmanlarını bertaraf eden iyilik güçlerinin yeni adıydı!(30)</p>
<p>Bu gelişmeleri takip eden Avrupalılar, 1220’lerden itibaren hem merke­zi Karakurum’da bulunan Moğol hanlarına, hem de daha sonra İran’ı ele ge­çiren İlhanlılara çeşitli elçiler, mesajlar ve hediyeler gönderirler. Temasların ana ekseni aynıdır: Hristiyan krallar ve din adamları Moğol hanlarını kendi dinlerine davet ederler, Moğol hanları da onları Moğol hükümranlığına tabi olmaya. Bu elçi ve yazışma trafiği, bir tarafta ortak düşmana karşı ittifak cep­helerine kapı aralarken, diğer tarafta yeni algı biçimlerinin, tasavvurların, ef­sanelerin, fantezilerin ve kurguların ortaya çıkmasına neden olur.</p>
<p>Bu dönemde yayılan bir efsaneye göre, Keşiş Yohannes (Prester John) adında erdemli ve güçlü bir Hristiyan kral, doğuda bir yerde (çeşitli riva­yetlere göre Moğolistan, Çin, Hindistan ya da Etiyopya’da) bulunan büyülü krallığından çıkıp gelecek ve Müslümanlara karşı Haçlılara yardım edecek­tir. Keşiş Yohannes’in krallığı, Büyük İskender’in Ye’cüc ve Me’cüc’e karşı in­şa ettiği İskender’in Kapısı ve ölümsüzlük getiren Gençlik Pınarı gibi muci­zeleri de beraberinde getirmektedir. Pagan milletler arasında bir yerlerde ol­duğuna inanılan Yohannes’in krallığı, Moğollar’m batıya doğru ilerlemeleri üzerine popülerlik kazanır. İlk günlerde bu efsanevî Hristiyan krallığın, Mo­ğollar olduğuna inanılır. Bu inancın yayılmasında, Haçlıların Müslümanlar karşısındaki askerî hezimetlerinin payı olduğu kadar, Avrupa Hristiyanlarının inşa ettiği hayalî kurguların ve milenyalist beklentilerin de payı vardır. 1221 yılında beşinci Haçlı seferinden eli boş dönen Akra Piskoposu Jacques de Vitry, Keşiş Yohannes’in büyük bir orduyla yola çıktığını ve İran’ı fethet­tikten sonra Bağdat’a doğru yürüdüğünü haber verir. Bahsettiği kişi, Cengiz Han’dan başkası değildir.(31)</p>
<p>Bu efsaneler, Haçlı seferlerinde başarısız olan Hristiyan Avrupalıların Müslümanlara karşı apokaliptik bir beklenti içinde olduklarını gösteriyor. Cephede savaş kaybeden ve Müslümanlara karşı maddî üstünlük sağlayama­yan Hristiyanlara Tanrı elbette bir gün yardım edecekti. Bu yardımın doğu­dan gelmesini engelleyen bir mania da yoktu. Lâkin bu beklenti ve umutlar, Cengiz Han’ın 1227’deki ani ölümünden önce bile yavaş yavaş sarsılmaya başlamıştı. Zira Moğollar sadece Bağdat, Rey, Kum, Zencan, Kazvin, Heme- dan, Bakü ve Merağa gibi İslâm şehirlerini yerle bir etmediler. Aynı zaman­da Kafkaslar’daki Hristiyan Gürcü, Ermeni, Kıpçak ve Rus şehirlerini de ta­lan ettiler. Moğolların Kore’den İran’a, Sibirya’dan Hint Okyanusu’na kadar uzanan muazzam imparatorluğu, Avrupanın uzak şehirlerinde yaşayan kral­lar, prensler, vassallar ve Vatikan yetkilileri için de bir korku kaynağı haline gelmeye başlamıştı.</p>
<p>Bu korkuya rağmen Papalığın ve Avrupa krallarının Müslümanlara karşı Moğollarla ittifak yapmak için girişimlerde bulunmaya devam ettiklerini gö­rüyoruz. 1245’te Papa IV. Innocent, Moğol Hanına iki elçi gönderir. Fransis- ken Jean du Plan Carpin başkanlığındaki heyet, 1246 Ağustos’unda Karakurum yakınındaki Sıra Ordu’ya ulaşır ve Büyük Kurultay’da Güyük’ün tahta çıkışına tanıklık eder. Güyük, Papa’nın elçilerini dostça kabul eder. Fakat Papa’nın mektubunda kendisini Hristiyanlık’a davet ettiğini görünce sinirlenir ve Papa’ya, kendisinin hükümranlığını tanıyarak Avrupa’nın bütün hüküm­darlarıyla beraber kendisine biat etmek üzere yanma gelmesini emreden bir mektup yazdırır. Aksi halde Moğol Hanı, Avrupa’nın kapılarına kadar yürüye­cek ve hayatlarında tatmadıkları acıları onlara yaşatacaktır. Doğuda güçlü bir Hristiyan müttefik bulma planları bir kez daha ertelenmek durumunda kalır.(32)</p>
<p>İlhanlı Devleti’nin İslâm şehirlerini ele geçirmesi ve Kudüs’e doğru iler­lemesi, bölgedeki Hristiyan devletleri arasında yeni ittifak sistemlerinin ku­rulması fikrini doğurdu. 1243’te Gürcistan Kraliçesi Rusudan, İlhanlılara ta­bi oldu. Bunu 1247’de Kilikya Ermeni Kralı Hethum takip etti. Hethum, di­ğer küçük Hristiyan devletlerinin de Moğol-İlhanlı idaresi altına girmesini öneriyordu. Bunun için kardeşi Sempad’ı Karakurum’a gönderdi. Sempad&#8217;ın Moğollar hakkında yazdığı olumlu mektuplar, Avrupa’da kısa süreli de olsa bir Moğol sempatisi oluşmasını sağladı. Bu dönemde Moğollara karşı aman­sız bir mücadele veren Memlûk sultanı Baybars, Hristiyan devletlerini Mo­ğollarla ittifak yapmaya karşı uyarıyordu. Baybars, 1271’de VI. Bohemond’a gönderdiği mektupta sert bir dil kullanır ve Moğol komutanı Abaka ile ittifa­kına son vermezse bunun sonuçlarına katlanacağını söyler.(33)</p>
<p>Siyasî ittifak kurma çabalarının dinî boyutu her zaman tek taraflı yürümemiştir. Hülâgû’nun torunu Olcaytu (ö. 1316), atalarının yolundan ayrıla­rak Müslüman olur, fakat ezelî düşmanı Memlüklere karşı Hristiyan Avru­pa’yla ittifak arayışlarına devam eder. 13 05’te Fransa Kralı IV Philip’e, İngiltere Kralı Edward&#8217;a ve Papa V Clement’e mektuplar yazar. Bu çağrı üzerine Avrupalılar yeni bir Haçlı seferi için harekete geçer, ama bir netice ala­mazlar. Timur, 15. yüzyılda benzer bir çabanın içerisine girer ve Memlüklere ve Osmanlılara karşı Avrupalılarla ittifak yapmaya çalışır. Timur’un özellikle Osmanlılara karşı kazandığı askerî zaferler Avrupa’da yeni beklentilerin doğ­masına neden olur. Fakat Timur’un 1405 yılındaki vefatı, bu umutları da suya düşürür. Bu tarihten sonra Haçlı-Moğol ittifakı arayışları terk edilir. Fakat Avrupalı yazarlar ve din adamları, başka yöntemleri devreye sokmaya başlarlar.</p>
<p><strong>Kılıç ve Kalem</strong></p>
<p>12.yüzyılın iki önemli Hristiyan düşünürü St. Bernard of Clairvaux ve Raymond Lull, Müslümanların sadece kılıç zoruyla değil, aynı zamanda ik­na yoluyla Hristiyanlaştırılmasını öngörmekteydi. İkinci Haçlı Seferi’nin dü­zenlenmesinde önemli bir rol oynayan ve Sisteryan tarikatının kurucusu olan St. Bernard, Müslümanlar arasında misyoner faaliyetlerinin azlığından şikâ­yet ediyor ve şöyle diyordu: “Hristiyan inancının onlara kendiliğinden gel­mesini mi bekliyoruz? Kimin şans eseri imana geldiği görülmüş? Eğer biz on­lara anlatmazsak, nasıl imana gelecekler?”(34) St. Bernard, Avrupa’daki Yahu­dilerle uğraşmaktansa Müslümanlara yönelmek gerektiğini düşünüyordu; zi­ra Yahudilerin Hristiyan olma vakti Tanrı tarafından takdir edilmişti ve bu vakti “öne almak mümkün değil”di.(35) Aksi yönde hareket etmek, Tanrı’nın planına karşı çıkmak anlamına gelecekti. Bu yüzden Endülüs Müslümanların Hristiyanlaştırma çabası 11. ve 12. yüzyıllarda hız kazanmış, fakat hiç­bir netice vermemişti. Haçlı seferlerinin bir amacı da doğudaki Müslümanla­rı gerek ikna, gerek kılıç yoluyla Hristiyan yapmaktı.</p>
<p>Haçlı seferleri sırasın­da bundan da netice alamayan Katolik Kilisesi ve misyoner tarikatları, baş­ka yollar denemek zorundaydı. Moğolların ortaya çıkması ve İslâm dünyası­nın en büyük ve güçlü şehirlerini tek tek ele geçirmesi, farklı bir beklentinin doğmasına neden oldu. St. Bernard’ın ‘misyon’ çağrısı, Moğolların tarih sah­nesine çıkmasıyla yeni bir boyut kazanacaktır.Bu çerçevede Moğolların istilâ hareketini bir fırsât olarak gören kuzey bölgelerindeki Frenk komutanlar, Moğollarla işbirliği yaptılar ve Moğol yürüyüşünü kolaylaştırdılar.</p>
<p>Fakat bu uzun sürmeyecek, Kutuz komutasındaki Memlüklerin Moğolları 1260’ta Ayn Calut’ta yenmesinin ardından işbirlikçiler cezalandırılacak ve Kilikya’daki Ermenistan Krallığı’na ve Antakya Prensliği’ne son verilecektir. Dahası Hristiyanların tek umudu olan Olcaytu, kendisine sunulan İslâm, Hristiyanlık, Yahudilik ve Budizm dinleri arasından İslâm’ı seçerek Batı’daki apokaliptik beklentileri sona erdirir.(36) Her ne kadar Moğollar 1258 yılında Bağdat’ı almış ve Abbâsî Devleti’ne son vermişlerse de, kısa sürede asimile olarak İslâm’ı kabul edecek, böylece kanlı mirasları tarihe gömülecektir. Haçlı hatırası ise sembolik bir uyarıcı olarak günümüze kadar yaşayacaktır.</p>
<p>Müslümanların kitleler halinde kalem ya da kılıç yoluyla Hristiyan ola­cağı inancı, 12. ve 13. yüzyıl Avrupasının en yaygın ve heyecan verici düşün­celerinden biriydi. Kâhinler kehânette bulunurken, St. Bernard ve Aziz Peter gibi din adamları meselenin teolojik yönü üzerinde çalışıyordu. Filozof kim­liğiyle öne çıkan Roger Bacon ise gözünü bütün dünyada ün salmış Müslü­man filozoflara dikmişti. Bacon’a göre İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi büyük İslâm filozofları zaten gizlice Hristiyan olmuşlardı. Şimdi bu fırsatı kullanıp Müs­lümanları, ayrıca Moğolları, Budistleri ve diğer paganları Hristiyanlaştırma­nın tam zamanıydı. Bunun için güçlü argümanlara, sağlam delillere ve doğru bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardı. Hristiyan olmuş Müslüman tiplemesi, ta­rihî bir gerçek olmaktan ziyade hayal gücüne dayanıyordu; ama Avrupa’nın bu dönemde en fazla rağbet gören temalarından biriydi. Halk edebiyatında bunun iyi bilinen bir örneği, İslâm’ı bırakarak kendi aklı ve iradesiyle -yani Bacon’ın delilleriyle ikna olarak- Hristiyanlık’ı seçen Renouard idi. Renouard halk muhayyilesinde öyle bir şöhrete kavuşur ki Dante onu İlahi Komed- ya&#8217;da büyük epik savaşçıların arasına koyar. Marco Polo, Seyahatnamesinin giriş bölümünde, Bağdat’taki halifenin nasıl ‘gizlice’ Hristiyan olduğunu an­latır.</p>
<p>Bu dönemde Kubilay Han’ın idaresindeki Çin’de misyoner faaliyetleri artmış, Çin vilayetlerinde kiliseler açılmış ve bazıları Hristiyan olmuştu. Moğolların da aynı yolu izleyeceğini düşünen Avrupalıların heyecanı, birleştirici bir unsur haline gelmişti. Fakat Müslümanların kalem ya da kılıç yoluyla dindeğiştireceği inancı 13. yüzyılda zirveye ulaştıktan sonra inişe geçecek ve bir müddet sonra Avrupa’nın gündeminden çıkacaktır.</p>
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="oDruThdB2b"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/embed/#?secret=GKOkCQ10jX#?secret=oDruThdB2b" data-secret="oDruThdB2b" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
