<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İmam Şafii | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/imam-safii/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 09 Feb 2018 19:39:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İmam Şafii | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Harun Reşid ile Imam Şafii Sohbeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/harun-resid-ile-imam-safii-sohbeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/harun-resid-ile-imam-safii-sohbeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Feb 2018 19:33:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Harun Reşid ile Imam Şafii Sohbeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20189</guid>

					<description><![CDATA[<p>Abdullah b. Muhammed el-Belevî anlatıyor: Ebû Abdillah eş-Şâfiî Irak’a getirilince gece vakti huysuz bir katırın üzerinde şehre soktular, üzerinde her tarafını örtmüş bir Acem giysisi ve ayaklarında ise demir kelepçeler vardı. Abdullah b. el-Hasan’ın arkadaşlarından olduğu için bu muameleye maruz kalmıştı. Yüz seksen dört yılında Şaban ayının onunda pazartesi günü Ebû Yûsuf, Hârûn er-Reşid’in kadısıydı. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/harun-resid-ile-imam-safii-sohbeti/">Harun Reşid ile Imam Şafii Sohbeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/harun-resid-ile-imam-safii-sohbeti/images-2-51/" rel="attachment wp-att-20191"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-20191" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-2.jpeg" alt="" width="512" height="288" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-2.jpeg 512w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-2-300x169.jpeg 300w" sizes="(max-width: 512px) 100vw, 512px" /></a></p>
<p>Abdullah b. Muhammed el-Belevî anlatıyor: Ebû Abdillah eş-Şâfiî Irak’a getirilince gece vakti huysuz bir katırın üzerinde şehre soktular, üzerinde her tarafını örtmüş bir Acem giysisi ve ayaklarında ise demir kelepçeler vardı. Abdullah b. el-Hasan’ın arkadaşlarından olduğu için bu muameleye maruz kalmıştı.</p>
<p>Yüz seksen dört yılında Şaban ayının onunda pazartesi günü Ebû Yûsuf, Hârûn er-Reşid’in kadısıydı. Kadılar kadısı ise Muhammed b. el-Hasan idi. Hârûn onların görüşüne başvurur ve onların fedalarıyla bilgi sahibi olurdu.</p>
<p>O gün, ikisi de Hârûn’a gidip Şâfıî’nin yerini bildirdiler ve sohbet etmeye başladılar.</p>
<p>Muhammed b. el-Hasan: “Memlekette iktidarı, haddi aşan olsun, inatçı olsun bütün kulların orumluluğunu eline veren Allah’a hamd olsun. Hâlâ senin sözün dinlenir, sana itaat edilir. İslam davası yükseldi ve kafirler istemese de Allah’ın dediği üstün geldi. Abdullah b. el-Hasan’ın arkadaşlarından bir grup bir araya geldiler, ama onlar birlik değil birbirinden kopuktur. Onların hepsini temsil edebilecek olan birisi geldi ve şu an kapındadır. ismi ise Muhammed b. idrîs b. el-Abbâs b. Osmân b. Şâfıî b. es-Sâib b. Ubeyd b. Abdiyezîd b. Hişâm b. Abdilmuttalib b. Abdimenâftır. Bu kişi idareden senden daha çok hak sahibi olduğunu iddia ediyor. Onun iddiasından Allah’a sığınırım, ama yaşından umulmadık bir ilme sahip olduğunu iddia ediyor. Halbuki onun şekli pek öyle olduğunu da göstermiyor, öyle bir dili, mantığı, ikna kabiliyeti var ki seni tatlı diliyle kandırmasından korkarım. Allah işlerinde yardımcın olsun ve hatalarını affetsin” deyip sustu.</p>
<p>Hârun Reşîd, Ebû Yûsuf a dönüp: “Ey Yâkûb!” deyince, Ebû Yûsuf: “Buyur ey müminlerin emiri!” karşılığını verdi. Reşîd: “Muhammed’in söylediklerinden katılmadığın bir şey var mı?” diye sorunca, Ebû Yûsuf: “Muhammed’in söylediklerinin hepsi doğrudur. Adam da tarif edildiği gibidir” cevabını verdi.</p>
<p>Reşîd: “İki şahitten sonra artık araştırmaya gerek yoktur. Sınamaktan da açık bir ikrar olmaz. Kişinin, hasmı hakkında şahitlik edip ondan bunu gizlemesi eksiklik olarak yeterlidir. Yavaş olun ve burada bekleyin” deyip Şâfiî’nin getirilmesini emretti. Şâfiî, ayaklarından demirle bağlanmış bir şekilde huzuruna getirildi. Şâfiî meclise girip oradakilerin kendisini gözleriyle süzdüğünü görünce Reşîd’e döndü. Kolunu kaldırıp eliyle de işaret ederek: “Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey müminlerin emiri” dedi.Reşîd: “Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin de üzerine olsun. Sana yerine getirilmesi emredilmeyen bir sünnetle başladın. Biz de sana farzı yerine getirerek karşılık verdik. Şaşılacak olan şey benim meclisimde iznim olmadan konuşmandır” deyince, Şâfiî şöyle karşılık verdi: “Ey müminlerin emiri! Allah, iman edip salih amel işleyenlere şunu vaad etmiştir: “Allah, içinizden inanıp yararlı iş işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir”1 Allah, söz verdiği zaman da sözünü yerine getirir. Beni yeryüzünde güç sahibi yapıp korkumdan sonra emin kıldı.”</p>
<p>Reşîd: “Doğru dedin. Eğer ben sana eman verirsem Allah da seni emniyette kılar” deyince, Şâfiî: “Bana, kavmini ele geçirdikten sonra öldürmediğin, onları zorla uzaklaştırarak küçük düşürmediğin ve sana özürlerini beyan etmeden yalanlamadığın söylendi” karşılığını verdi.</p>
<p>Reşîd: “Dediğin doğrudur. Gerçi durumunu, Hicaz’ından Allah’ın bize fethetmeyi nasib ettiği Irak’ımıza getirilişini görüyorum. Arkadaşın isyan etti, halkın ayak takımı ona oydular ve sen de onların başısın, tleri süreceğin bahanelerin sana ne faydası olacak? Pişman olman bunların olmadığı manasına da gelmez. Buna rağmen ne mazeret beyan edeceksin?”</p>
<p>Şâfiî dedi ki: “Ey müminlerin emiri! Eğer konuşabilirsem sana sadece dürüstçe ve insafla konuşacağım.”</p>
<p>Reşîd: “Konuş bakalım” deyince Şâfiî şöyle devam etti: “Vallahi ey müminlerin emiri! Eğer bulunduğum durumda konuşabilsem şikâyet etmezdim, ama şu demirlerin ağırlığı üzerimdeyken eksik konuşabilirim. Dilersen emir ver de ayaklarımdaki zincirleri çözsünler. Bu şekilde daha rahat konuşurum. Ama istemezsen de yapacağım bir şey y; zira sen benden daha güçlüsün. Allah da zengindir ve övgüye layıktır.”</p>
<p>Reşîd, hizmetçisine: “Ey Serrâc! Üzerindeki demirleri çöz” dedi. Bunun üzerine Şâfiî’nin ayağındaki demirler çıkarıldı.</p>
<p>Şâfiî sol dizinin üstüne oturup sağ dizini dikti ve konuşmaya başlayıp şöyle dedi: “Vallahi ey müminlerin emiri! Allah’ın beni kıyamet günü Abdullah b. el-Hasan’ın sancağı altında hasretmesi — bildiğin gibi insanlar ihtilaf edip görüş ayrılığına düştüler- benim ve her mümin için Kıtrî b. el- Vecâ’a el-Mâzinî’nin sancağı altında hasredilmekten daha sevimlidir.”</p>
<p>Yaslanmış olan Reşîd doğrulup oturdu ve: “Doğru ve güzel söyledin. İnsanlar ayrılığa düşünce Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) Ehl-i beytinden olan birinin sancağı altında olman, Allah’ın aniden alacağı bir Hâricinin sancağı altında olmandan daha hayırlıdır. Ey Şâfiî! Kureyş’in hepsinin imam olduğuna ve senin de onlardan olduğuna delilin nedir?” diye sordu.</p>
<p>Şâfiî şöyle karşılık verdi: “Ey müminlerin emiri! Eğer nefsimin bunu istediğini söylersem Allah’a iftira etmiş olurum. Ben daha önce böyle bir şey söylemedim. Bunu sana söyleyenler, sözümün manasını değiştirerek söylemişlerdir. Benim sözlerimden kasdım da budur.”</p>
<p>Müminlerin emiri, Muhammed ve Ebû Yûsuf a bakınca onların konuşmadığını gördü ve Şâfiî’nin sözlerini kendisine yanlış aktardıklarını anladı ama bir şey söylemedi.</p>
<p>Sonra Reşîd: “Doğru söyledin ey İdrîs’in oğlu! Allah’ın Kitab’ına bakış açın nasıl?” diye sordu.</p>
<p>Şâfîî ona şöyle karşılık verdi: “Allah’ın hangi kitabını soruyorsun? Allah yetmiş üç kitabı beş peygambere indirdi. Bir peygambere de nasihat içeren bir kitap indirdi ve bu da akıncısıdır. Bunların ilki Hz. Âdem’dir ve ona hepsi mesellerden oluşan otuz sahife indirdi. Ahnûh’a yani Hz. İdris’e on altı sahife indirdi. Bunların da hepsi hikmetli sözler ve melekûtla ilgili bilgilerdi. Hz. İbrâhîm’e ayrıntılı bir şekilde anlatılmış hikmetlerden oluşan sekiz sahife indirdi. Bunların içinde farzlar ve adaklar da vardı. Hz. Mûsâ’ya hepsi korkutma ve nasihat içeren Tevrât’ı indirdi. Hz. İsâya Îsrâîl oğullarında Tevrat konusunda ihtilafa düştükleri şeyleri açıklamak için Incil’i indirdi. Hz. Dâvûd’a hepsi hatasından kurtulması, kendisi için hikmet, Dâvûd ve kendisinden sonra gelecek akrabaları için dua ve nasihat olan kitabı indirdi. Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem) ise Furkân’ı indirip diğer kitapları onda topladı ve şöyle buyurdu: “Sana her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kuran&#8217;ı indirdik&#8230;”1, “Hikmet sahibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.”2</p>
<p>Reşîd: “Çok güzel ve ayrıntılı bir şekilde açıkladın. Sen bütün bunları biliyor musun?” diye sorunca,</p>
<p>Şâfiî: “Evet vallahi ey müminlerin emiri!” karşılığını verdi.</p>
<p>Reşîd: “Ben, Allah’ın, amcamız oğlu Resûlullah’a indirdiği ve Resûlullah’ın da bizi ona davet edip hükümleriyle amel etmemizi, müteşabih âyetlere de iman etmemizi emrettiği kitabı soruyorum” dedi.</p>
<p>Şâfıî ona şöyle karşılık verdi: “Bana hangi âyeti soruyorsun? Muhkem olanı mı, yoksa müteşabih olanı mı? Önce nazil olanı mı, yoksa sonra nazil olanı mı? Nâsihi mi, yoksa mensuhu mu? Hükmü kalıp lafzı neshedileni mi? Tilaveti kalıp hükmü neshedileni mi? Allah’ın misal olarak verdiği âyetleri mi, ibret olarak bildirdiklerini mi? Yoksa önceki ümmetlerin yaptıklarını bildiren âyederi mi? Ya da Allah’ın yapmamız konusunda bizleri uyardığı âyetleri mi?” Şâfiî bu şekilde Kur’ân’dan yetmiş iki hükmü saydı ve: “Hangi âyeti soruyorsun?” dedi.</p>
<p>Reşîd: “Vay sana ey Şâfıî! Sen bütün bunları biliyor musun?” deyince,</p>
<p>Şâfiî: “Ey müminlerin emiri! Bunları söyleyeni denemek, iyisini kötüsünden ayırmak için gümüşü ateşe koymak gibidir. İşte ben de önündeyim imtihan et” karşılığını verdi.</p>
<p>Reşîd, Şâfiî’ye şöyle dedi: “Ben senin dediklerini tekrar edemem. İnşallah bu meclisten sonra sana onları soracağım. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) sünnetine bakışın nasıldır?”</p>
<p>Şâfiî ona şöyle karşılık verdi: “Sünnet konusunda benim bildiğim şudur: Bazısının yapılması istenir ve tıpkı Allah’ın Kur’ân’da emrettiklerini terk etmenin caiz olmadığı gibi bunların da terki caiz değildir. Kimisi de edeb olarak çıkmıştır. Kimisi ise özeldir ve herkesin ona uyması istenmez. Kimisi de herkesi kapsar ve özel olanlar da bunu yerine getirir. Kimisi de soru sorana cevap olarak söylenmiştir ve sadece soranı bağlar. Kimisi Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) içindeki ilmi birikimin taşması sonucu dışarıya çıkmıştır. Kimisini Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sadece kendisine has olarak yapmış, ancak onu gören özel ve genel herkes yaptığını yapmaya başlamıştır. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) kendine has kıldığı ve diğer insanları bundan yükümlü tutmadığı şeyleri ise dile getirmemek gerek. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) insanları bundan sorumlu tutmamış ve sadece dile getirmekle yetinmiştir.”</p>
<p>Reşîd: “Ey Şâfiî! Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) sünnetini düzenli bir şekilde açıkladın ve çok güzel vasfettin. Bunu tekrar etmene ihtiyacımız kalmadı. Biz ve burada bulunan herkes biliyor ki; sen bunları hakkıyla biliyorsun ve meseleye hâkimsin” deyince,</p>
<p>Şâfiî: “Bu, Allah’ın bize ve bütün insanlara olan olan bir lütfudur. Şu anda senin vasıtanla da Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi vesellem) anmamızı ihsan etmiştir” karşılığını verdi.</p>
<p>Reşîd: “Arap lügatine bakışın nasıldır?” diye sorunca, Şâfiî şöyle karşılık verdi: “Bizim kaynağımız ve tabiatımız onunla doğrulmuş dilimiz onunla konuşur olmuş ve Arapça bizim için ancak hayat gibi olmuştur. Arapça ancak Arap olanlar tarafından hakkıyla kullanılabilir. Ben doğduğumdan bu yana yanlış telaffuzu bilmem. Bu sebeple, çocukluğumdan bu yana, ilacın kendisine fayda verip hastalıktan kurtulmuş ama ve rahat hayat süren biri gibiyim. Bu konuda, Kur’ân bana şahitlik etmektedir: “Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik&#8230;”1 Buradaki milletten kasıt Kureyş’tir. Ey müminlerin emiri! Ben ve sen onlardanız. Asıl temizdir. Kökümüz erişilmez ve şerefli bir köktür. Sen asıl, biz ise dallarız. Bu apaçık ortadadır. Bizim soyumuz burada birleşmiştir. Biz İslam’ın çocuklarıyız ve böyle çağrılır ve adlandırılırız.”</p>
<p>Reşîd: “Allah sana bereket ihsan etsin! Doğru söyledin” deyip, “Şiir hakkında bilgin nasıl?” diye sordu.</p>
<p>Şâfiî, ona şöyle karşılık verdi: “Ben şiirin uzununu, hasını, hızlısını, zorunu, basitini, hafifini, aruz vezniyle yazılmışını, recezini, hikmetini, gazelini, geçmiş toplumlar hakkında bilgi verme ve meseller getirme yönü ile hakkında yapılan eleştirileri, aşıkların şiiri söylerken neyi kasdettiğini, öncekilerin sonradan gelenlerin ibret almaları için söylediklerini, gevezelerin yöneticileri övmek için söylediklerini ve bunların da genelinin yalan olduğunu bilirim. Aynı şekilde hocasının öğüderini ve ahlakını anlatmak için söylenen ve söyleyenini yücelten şiirleri, nefsi duyguların coşması ile dile getirilen ve pek de ustalık istemeyen şiirleri, söylendikten sonra halk arasında hikmetli sözler gibi dillendirilen şiirleri de bilirim.”</p>
<p>Reşîd: “Yeter ey Şâfıî! Şiir hakkında o kadar çok söyledin ki bunları bilenin olduğunu ve dediğine bir harf bile ekleyebileceğini zannetmiyorum. Şiir hakkında fazlasını bile söyledin” ve: “Peki, Araplar hakkındaki bilgin nasıldır?” diye sordu.</p>
<p>Şâfiî ona şöyle cevap verdi: “Ben, atalarını, soylarını, neseplerinin şeceresini, geçmişte yaşadıkları olayları, yaptıkları savaşları, hükümdarlarını, bunların yönetim şekillerini ve görevlerinin dağılımını en iyi ben bilirim. Aynı şekilde evlerini, mahallelerini, seçkin kişilerin bir araya geldikleri meclisleri bile bilirim. Teba’, Himyer, Cüfne, Estah, îyas, Uvays, İskender, İsfâd, Astatavis, Savt, Sokrat, Aristo gibi onları etkileyen kavim ve şahsiyetleri bilirim. Bunlarla aynı değerde olan Romalıları, Kisra ve Kayserleri, Nube, Ahmer, Amr b. Hind, Seyyid b. Zi Yezen, Nu’mân b. el- Münzir, Katr b. Es’ad, Sa’d b. Se’fân’ı —ki Satîh el-Gassânî’nin baba tarafından dedesidir— bilirim. Aynı şekilde Kuda a ve Hemdân krallarım, iki büyük kabile olan Rabî’a ile Mudar’ı da iyi bilirim.”</p>
<p>Reşîd: “Ey Şâfiî! Eğer Kureyş’ten olmasan, kendisi için demirin yumuşatıldığı kişilerdensin” derdim. Bir nasihatte bulunur musun?” deyince,</p>
<p>Şâfiî şöyle dedi: “Üzerinden kibir abasını çıkar, başından heybet tacını söküp at, bedeninden zorbalık gömleğini çıkar. Rabbinin huzurunda, nefsini kontrol et, sırrını yay, hayâ örtüsünü yüzünden indir. Ben sana hakkı söyleyen vaiz, sen ise beni hüsnü kabulle dinleyen biri ol. O zaman Allah söylediklerimden dolayı beni faydalandırır, sen de dinlediğinden faydalanırsın.”</p>
<p>Reşîd: “Dediğini yaptım ve Allah ve Resûlu nün emirlerini ve ondan sonra gelen iki nasihatçiyi dinledim. Nasihat et ve kısa tut” deyince, Şâfıî izarını çıkarıp kollarını sıvadı ve şöyle dedi:</p>
<p>“Ey müminlerin emiri! Şunu bilki Allah seni nimetlerle imtihan edip, şükredip etmeyeceğini sınamaktadır. Nimetin fazileti, onun azıyla çok şükür etmendir. Allah’a devamlı şükreden, nimetlerini aklından çıkarmayan biri ol ki; ondan daha fazlasını hak edesin. Gizlide de, açıkta da Allah’tan kork ki; itaatin kâmil olsun. Hakkı söyleyeni, senden başkası olsa bile dinle ki Allah katında üstün birisi olasın ve idaren altındaki değerin artsın.</p>
<p>Şunu bil ki; Allah senin gizline bakıp onu açıktan yaptıklarının aksine olduğu görürse seni dünya dertleriyle meşgul eder ve seni sıkıntıya sokacak şeyler gönderir. İhtiyacını sadece Allah’tan iste, çünkü Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve hamd edilmeye layıktır. Eğer gizli halinin açık olan halinle aynı olduğunu görürse seni sever ve dünya derdini kalbinden uzaklaştırır, senin başkasına olan sorumluluğunda yardımcın olur, senin nefsini kontrol etmene yardım eder ve işleri çekip çevirmende sana kuvvet verir. Sen ancak Allah’a itaat ettiğin zaman sana itaat edilir. Allah’a boyun eğ. Böyle yapmakla dünyada selamete erersin, âhirette ise huzuruna güzel bir şekilde çıkarsın. Allah takva ve iyilik sahipleriyle beraberdir.</p>
<p>Allah’tan, düşmanının yerini bilen ve bu sebeple gece uyuyamayan, baskından korktuğu için uyanık kalan kişinin sakınması gibi sakın. Allah’ın sana peş peşe verdiği nimetler sebebiyle onun cezasından emin olma. Bu senin bozulmana, dininin gitmesine, öncekilerin ve sonrakilerin de sana saygılarının kaybolmasına sebep olur. Sayesinde doğru yola gitmek isteyenlerin yanlış yola sapmadığı, ona tutunduğun müddetçe helak olmayacağın Allah’ın Kitab’ına sarıl.</p>
<p>Allah’a bağlan ki o da seni muhafaza etsin. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) sünnetine de bağlı kal ki, Allah’ın hidâyet verdiği kişilerin yolunda olasın. Onların gittiği yoldan git. Doğru yola iletilmiş halifelerin; haraç ve araziler, insanların geneli ve miskinler, manastırlar konusunda nasıl davrandıklarına bak ve sen de, gönül hoşluyla onların yaptığı gibi yap. Bunlar konusunda güçlük çıkarmaktan sakın, çünkü sen idaren altında olanlardan sorumlusun. İman diyarını yurt edinen Muhacir ve Ensar’ın hakkını gözet. Onların iyilerinin iyiliklerini kabul et ve kötülük yapanları affet. Onlara Allah’ın sana verdiği malından ver ve onları hak olan bir şeyi söylememe, batıla dalma konusunda zorlama. Çünkü sana bu memleketlerde güç sahibi olmanı sağladılar ve kulların sana bağlanmasını sağladılar, senin için karanlığı aydınlattılar, üzerindeki tasayı dağıttılar, yeryüzünde güç sahibi olmana vesile oldular, insanları idare etmeyi öğretip idareciliği sana verdiler.</p>
<p>Sen zayıflıktan sonra (bu saydıklarım sebebiyle) bu ağır yükü kaldırdın ve başarılı oldun. İffet bakımından onların benzerleri de bu gün senden onların yolundan gitmenden başka bir şey istememektedir. Onun içindir ki genele zulmetme pahasına, seçkin kişilere yaklaşma maksadıyla itaat etme. Seçkin kişilere zulmetme pahasına da halkın geneline itaat etme ki devamlı selamet içinde olunsun.” Bunları dinleyen, nasihatin başından itibaren ağlıyordu, ama sesi duyulmuyordu.</p>
<p>Bu kısma gelince Reşîd ağladı ve hıçkırık sesi duyuldu.</p>
<p>Bunun üzerine yanındakiler, Muhammed ve Ebû Yûsuf da ağladılar.</p>
<p>Vali: “Ey adam! Dilini müminlerin emirinden çek, üzüntüden kalbini parçaladın” dedi.</p>
<p>Muhammed b. el-Hasan ayakta durup şöyle dedi: “Ey Şâfiî! Dilini müminlerin emirinden çek. Çünkü sözlerin kılıcından daha keskindir.” Reşîd hâlâ ağlıyordu ve kendine gelmemişti.</p>
<p>Şâfiî, Muhammed ve oradakilere dönüp: “Susun! Allah sesinizi kessin. Hikmet nurunu götürmeyin. Ey köle ve idareciler topluluğu! Ey kırbaç ve sopanın kulları! Siz hakkı kendisine farklı gösterdiğiniz içindir ki Allah müminlerini emirini helak edecek! Sizin gibiler ondan uzaklaştırıldığı müddetçe hilafet hayır üzeredir. Sizin gibilerin elinde olduğu müddetçe ise hilafet kötü durumdadır” dedi.</p>
<p>Reşîd başını kaldırıp onlara: “Bırakın!” diye işaret etti ve bir kılıçla bana dönüp: “Şunu elimden al da kullanmak zorunda kalmayayım!” dedi. Sonra Şâfiî’ye dönüp: “Sana bir miktar bağışta bulunulmasını emrettim. Onu kabul etmeni istiyorum” dedi.</p>
<p>Şâfıî: “Hayır vallahi! Allah’ın, bir hediyeyle nasihatlerimin yüzünü kara çıkarttığımı görmesini istemem. Allah katında değersiz olmasına rağmen kendini büyük gören bir yöneticiyle bir araya geldiğim zaman, belki Rabbini hatırlar umuduyla ona Allah’ı hatırlatmak üzere Rabbime sözüm vardır!” dedi ve çıkmak üzere kalktı.</p>
<p>Şâfıî çıkınca Reşîd, Muhammed ve Yâkûb’a dönüp: “Bu gün gibisini görmedim. Siz bu gün gibisini gördünüz mü?” deyince, onlar: “Hayır demekten başka bir şey söyleyemeyiz” cevabını verdiler.</p>
<p>Reşîd: “Siz beni bununla mı kandıracaktınız? Siz bugün büyük bir kötülük yaptınız. Eğer Allah Onun durumunu teyit etme ihsanını bana vermeseydi, beni Rabbim katında kurtuluşum olmayan bir durumdan nasıl kurtaracaktınız?” dedikten sonra ayağa kalktı ve oradakiler gittiler. Bu olaydan sonra Muhammed’in sıkça Şâfiî’ye gittiğini gördüm. Bazen gider, ama girmesine izin verilmezdi.</p>
<p>Daha sonra Şâfıî, Reşîd’in yanına girdiğinde, Reşîd ona bin dinar verilmesini emretti ve Şâfıî bunu kabul etti. Reşîd gülerek: “Allah iyiliğini versin! Ne kadar da akıllısın! Allah düşmanını yok etsin. Artık senin de (benim gibi) bir dostun var!” dedi. Hârun hizmetçisi Serrâc’ı Şâfıî’nin peşine taktı ve parayla ne yapacağını öğrenmesini istedi. Şâfiî aldığı parayı avuç avuç müslümanlara dağıtmaya başladı. Evinin kapısına geldiği zaman elinde sadece bir avuç kalmıştı. Onu da kendi hizmetçisine verdi ve: “Bunu kendine harca!” dedi. Serrâc dönüp de olanları Hârûn’a anlatınca, Hârun: “Bunun içindir ki dünyadan yana tasası az ve metanetli biridir” dedi.” Hârun Reşîd bu sözleri devamlı söylerdi.</p>
<p>Ebu Nuaym el Isbehani &#8211; Hilyetü&#8217;l Evliya ve Tabakatu&#8217;l Asfiya,cild.6,syf.647-656</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/harun-resid-ile-imam-safii-sohbeti/">Harun Reşid ile Imam Şafii Sohbeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/harun-resid-ile-imam-safii-sohbeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 May 2017 21:44:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii Şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan'ın Arzuları]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Şöhret]]></category>
		<category><![CDATA[Boş Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyaya Aldırma]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Erkeğin Süsü]]></category>
		<category><![CDATA[Gam]]></category>
		<category><![CDATA[Hilim ve Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Hulefa-i Raşidin]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat ve Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tartışma ve Tedbir]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet ve İtidal]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15561</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;BIRAK ARZULARINI* Aklın karışırsa iki konuda Yorarsa seni zihnin Doğru olanı mı Yoksa arzuyu mu seçeceksin Bırak arzularını Zira arzu edilen şeyler Nefisleri ayıplanacakları yere sevkeder.(1) * Bu şiir bazı kaynaklarda Ali b. Ebî Tâlib’e de nispet edilir. YAKIN Gün gelir yalnız kalırsan De, bir gözetleyen var üzerimde Hiçbir şey gizli kalmaz,O’na her şey aşikar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/">İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/0000000126589-1/" rel="attachment wp-att-15564"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-15564" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1.jpg" alt="" width="230" height="358" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1.jpg 385w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 230px) 100vw, 230px" /></a><span style="color: #0a330a;">&#8216;BIRAK ARZULARINI*</span></strong></p>
<p>Aklın karışırsa iki konuda<br />
Yorarsa seni zihnin<br />
Doğru olanı mı<br />
Yoksa arzuyu mu seçeceksin<br />
Bırak arzularını<br />
Zira arzu edilen şeyler<br />
Nefisleri ayıplanacakları yere sevkeder.(1)</p>
<p>* Bu şiir bazı kaynaklarda Ali b. Ebî Tâlib’e de nispet edilir.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YAKIN</strong></span></p>
<p>Gün gelir yalnız kalırsan<br />
De, bir gözetleyen var üzerimde<br />
Hiçbir şey gizli kalmaz,O’na her şey aşikar<br />
Bir an bile habersiz kalır Allah zannetme<br />
Vallahi öyle bir gaflete daldık ki<br />
Yetişti bize günahlar, günahların üstüne<br />
Keşke Allah bağışlasa geçmişi<br />
Mağfiret dileyebilsek, tövbeyi nasip etse<br />
Görmüyor musun bugün hızla geçmekte<br />
Yarın bakabilenlere çok yakın görünmekte(2)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HAYRET EDİYORUM</strong></span></p>
<p>Hayret ediyorum; Nasıl isyan edilir Allah’a<br />
Bile bile nasıl yüz çevirir münkirler O’ndan.<br />
Halbuki Allah’a şahitler vardır, sonsuza dek<br />
Her hareketten ve her sükûndan<br />
Bir belgesi görünür O’nun her şeyde<br />
O belgeler delildir vahdaniyete.(3)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>DUA</strong></span></p>
<p>Duayla alay eder, onu küçümser misin<br />
Dua nelere kadir, nereden bileceksin<br />
Gecenin okları hedefi şaşmaz ama<br />
Zamanı vardır<br />
Ulaşır yerine saati dolduğunda<br />
Rabbim istemezse tutar okları<br />
Kaderin hükmü varsa, açar yolları.(4)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KADER</strong></span></p>
<p>istediğin olur, istemesem de istediğim olmaz,<br />
Sen istemezsen<br />
Kulları yarattın ilmine göre<br />
O ilimde koşar, genç yaşlı ile<br />
Kimisi bedbahttır, kimisi mutlu<br />
Kimisi güzeldir, kimisi çirkin<br />
Kimini yalnız bırakır, lütfedersin kimine<br />
Kimine yardım eder, kimini bırakırsın<br />
Kendi hâline.(5)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ERKEĞİN SÜSÜ</strong></span></p>
<p>Elbisen güzel olsun elinden geldiğince<br />
Erkeklerin süsüdür güzel elbise<br />
İnsanlar, izzet ve ikram görür onunla.<br />
Tevazu olsun diye kaba giyinmekten vazgeç<br />
Saklayıp gizlediğin meçhul değildir<br />
Allah’a O’ndan korkup haramdan sakınırsan<br />
Yeni elbisenin zararı olmaz sana.<br />
Eski elbisen ise yüceltmez seni Allah katında<br />
Sen günahkâr bir kul oldukça.(6)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ÇIKIŞ YOLU YAKIN</strong></span></p>
<p>Güzel bir sabırla açılır çıkış yolu,<br />
Allah’ın işlerinde gözettiği kimseler<br />
Görür kurtulduğunu.<br />
Dokunmaz hiçbir eza, Allah’ı tasdik edene<br />
O’ndan kim ümit ederse<br />
Allah, ümit ettiği yerde.(7)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AŞK</strong></span></p>
<p>Yakut el &#8211; Hamevî anlatıyor: Bir adam İmam Şâfîî&#8217;nin yanına gelip kâğıda yazılı şu beyiti gösterdi:</p>
<p>Mekke müftüsüne sor Haşimoğulları&#8217;ndan<br />
Aşkı kavurursa ne yapar insan?</p>
<p>İmam Şâfiî bu satırların altına şu beyiti yazdı:</p>
<p>Sevgisini tedavi eder, sonra aşkını gizler<br />
Boyun eğip kadere olanlara sabreder.</p>
<p>Kâğıdı getiren adam yazılanları alıp götürdü.Daha sonra kâğıdı yeniden getirdi. Kağıtta bu kez şunlar yazılıydı:</p>
<p>Sevgisini nasıl tedavi edebilir ki<br />
Tutkusu genci öldürmektedir</p>
<p>Her gün yudum yudum<br />
Kederi içmektedir.</p>
<p>Bunun üzerine Şâfiî şu cevabı yazar:</p>
<p>Eğer sabretmezse başına gelenlere<br />
Onu ancak ölüm kurtarabilir.(8)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ZAMAN İKİ GÜNDÜR</strong></span></p>
<p>Zaman iki gündür<br />
Güvenli ve tehlikeli<br />
Hayat iki hayattır<br />
Huzurlu ve kederli<br />
Görmez misin denizin üstünde<br />
Birçok leş yüzer durur<br />
Oysa derinlerinde<br />
Nice inciler bulunur<br />
Gökyüzünde varsa da sayısız yıldız<br />
Sadece ay ve güneş tutulur.(9)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>NEFSİNİ GÜZELLEŞTİR</strong></span></p>
<p>Nefsini koru ve taşı<br />
Onu güzelleştirecek yere<br />
Huzur içinde yaşar gidersin<br />
Muhatap olursun güzel sözlere.<br />
İnsanlara iyilikle muamele etmezsen<br />
Dostundan cefa görür<br />
Çekersin zamanın elinden<br />
Sabret yarına kadar azsa bugünün rızkı<br />
Umulur ki giderilir vaktin sıkıntıları.</p>
<p>Dostluğunda hayır yoktur<br />
Giriyorsa renkten renge bir kimse<br />
Ve eğiliyorsa gittiği yöne<br />
Rüzgâr nereden eserse.<br />
Ne kadar çoktur dostlar sayıldığında<br />
Halbuki ne kadar azdırlar<br />
Musibet anlarında.(10)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AYRILIK</strong></span></p>
<p>Vah o zavallı gence<br />
Ve geçirdiği vakte<br />
Yanında yokken arkadaşları.<br />
Şayet ömrü avcunda olsaydı<br />
Sevdiklerinden ayrı düşünce<br />
Hiç düşünmeden fırlatıp atardı.(11)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>UZLET YEĞDİR</strong></span></p>
<p>Takvalı bir dost bulamayınca<br />
Yalnızlığım daha tatlıdır bir azgına eşlik etmekten<br />
Tek başına, huzurla yapılan bir ibadet<br />
Daha hayırlıdır elbet<br />
Mahzurlu kişiyle bir mecliste sohbetten.(12)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ŞÖHRET</strong></span></p>
<p>İyi insan bir mertebeye gelir<br />
Adı yücelir dillerde<br />
Öyle ki yapmadığı hayırlar bile<br />
Onun ismiyle anılır.</p>
<p>Kötü insanın çoğalınca günahı<br />
Kötülükte tekâmül eder de<br />
Başkalarının günahları bile<br />
Üstüne kalır.(13)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANIN ARZULARI</strong></span></p>
<p>Arzularına ulaşmak ister insan daima<br />
Allah’ın takdiri dışında bir şeye<br />
Ulaşmak hiç mümkün müdür?<br />
insan, çıkarım, malım-mülküm dese de<br />
Faydalandığı şeylerin<br />
Takva en üstünüdür.(14)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BİZİM AYIBIMIZ</strong></span></p>
<p>Zamanı kınıyoruz oysa ayıp bizdedir<br />
Zamanın bizden başka yoktur ayıbı<br />
Hicvediyoruz günahsızken zamaneyi<br />
Dili olsaydı, zaman bizi hicvederdi.<br />
Kurt kurdun etini asla yemezken<br />
Göz göre göre yiyoruz birbirimizi<br />
Aldatmak için bürünüyoruz kuzu postuna<br />
Vay haline bize sataşmaya gelenin<br />
Dinimiz; yapmacıklık ve riya<br />
İşimiz aldatmak bize bakanı.(15)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN</strong></span></p>
<p>Bırak günleri dilediğini yapsın<br />
Razı ol hükmedince kader<br />
Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın<br />
Bâki değil dünyadaki zorluklar</p>
<p>Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde<br />
Ahlâkın müsamaha ve vefa<br />
Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta<br />
Örtüsü olması seni sevindirir yine de</p>
<p>Cömertlikle setret ki her ayıbı<br />
Örter denilir cömertlik<br />
Sakın gösterme düşmanlarına zillet<br />
Belâdır üzüntünle onları sevindirmek</p>
<p>Cimriden yardım umma<br />
Ateşte susayan için su yok<br />
Rızkını eksiltmez ağırdan alış<br />
Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak</p>
<p>Ne hüzün devam eder ne sevinç<br />
Ne sıkıntı, ne rahatlık<br />
Eğer kalbin kanaatkarsa<br />
Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa</p>
<p>Kimin inerse meydanına ölümler<br />
Ne gök korur onu, ne de yer<br />
Allah’ın mülkü geniştir ama<br />
Feza daralır hükmettiğinde kader</p>
<p>Aldırma vefasız günlere hiç<br />
Fayda vermiyor ölüme ilaç(16)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>GAM</strong></span></p>
<p>Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını<br />
Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir<br />
Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla<br />
Ne zaruretler memnuniyet altında gizlidir.<br />
Bir tebessüm ki altında hazin bir kalp yatar<br />
Bir gam uğrar ki ona, göremez kimse<br />
İnsanları toplar, denk oluşları birbirlerine<br />
Fakat gam ayırır ve hiç kimse<br />
Yakasını kurtaramaz ondan.<br />
Karartsaydı eğer elbiseleri o gam<br />
Bulamazdın bir yerde hiç beyaz elbiseli<br />
İnsan gamını saklamak istiyorsa<br />
Kendine bile görünmemeli.(17)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>DÜNYAYA ALDIRMA</strong></span></p>
<p>Üzülme kaybettiklerine dünyada<br />
Müslümanlık ve sağlık yanındaysa eğer.<br />
Peşinden koştuğun şey elinden kaçtıysa da<br />
Sağlık ve Müslümanlıktaki kaybın<br />
Doğrusu sana yeter.(18)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>NASİP</strong></span></p>
<p>Kısmetli biri yerde bir dal buldu da<br />
Elinde meyve verdi derlerse inan<br />
Tasdik et, gariplerin ve yoksulların<br />
Su içerken boğulduğunu duysan.<br />
Göğe dağılmış yıldızları tutabilirim<br />
Zenginliğin hilelerini kullansam<br />
Akıllı ve ferasetli kimseler<br />
Genelde zenginlikten nasipsizdirler<br />
Birbirine zıt düşer, asla bağdaşmaz<br />
Apayrıdır bu özellikler.<br />
Allah’ın en dertli kulları bil ki<br />
Dar rızıkla sınanan o himmet sahipleri.<br />
Kaza ve kadere en büyük delil<br />
Akıllılar dardayken ahmakların refahı.<br />
Kendisine zenginlik verilen kimseler<br />
Allah’ın dilediği müstesna<br />
Ne sevap alırlar, ne şükrederler.<br />
Nasip, yaklaştırır bütün uzak işleri<br />
Nasip açar tüm kilitli kapıları.(19)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SIR</strong></span></p>
<p>Ne güçlü ve akıllı kimseler var ki<br />
Yanlarına uğramadan geçer rızıklar<br />
Ne zayıf ve aklı eksik kimseler<br />
Körfezleri avuçlayıp dururlar.<br />
Bu da gösterir ki<br />
Allah’ın göstermediği bir sırrı var.(20)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YAPTIĞININ KARŞILIĞINI BULURSUN</strong></span></p>
<p>Zorbalıkla hükmettiler<br />
İleri gittiler baskılarında<br />
Ve bir müddet sonra<br />
Kalmadı yaptıklarından eser,<br />
İnsaflı olsalardı insaflı olunurdu onlara.</p>
<p>Fakat öyle azıttılar ki<br />
Üstlerine yağdırdı zaman<br />
Hüzünlerini, belâlarını<br />
Lisan-ı hâl söylüyordu şarkılarını</p>
<p>Başlarına gelenler<br />
Bedeliydi yaptıklarının<br />
Zamanın günahı neydi?(21)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TAZİYE</strong></span></p>
<p>Sana taziyeye geldim, sünnettir diye<br />
Ebedî kalmak, arzum değildir.<br />
Ne &#8220;Başın sağolsun!&#8221; denilen kalacak<br />
Kaybettiği yakınından sonra,<br />
Ne başsağlığında bulunan bakidir.<br />
Bir süre yaşasa ne olacak!(22)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ÖLÜM HERKESİN YOLU</strong></span></p>
<p>Bazı kimseler ölümümü temenni etti<br />
Diyelim ki öldüm, bu bir yoldur.<br />
Ben o yolda yalnız değilim ki<br />
Ne benden önce ölen kimse bana bir zarar verir<br />
Ne benden sonrakilerin yaşamı ebedî kılar beni.<br />
Yok olmamı dileyip, öleceğimi söyleyen kimse<br />
Kendi helak olabilir ben can vermeden önce.(23)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>CAHİLLE MUHATAP OLUNMAZ</strong></span></p>
<p>Bir düşük sövse bana şerefimi yükseltir<br />
Asıl ayıp, ona kötü söz söylemektir<br />
Şayet kendime ihtiram etmeseydim<br />
Alçaklarla dövüş için nefsime fırsat verirdim.</p>
<p>Ve eğer yalnız kendimi düşünseydim<br />
Beni arzularıma boş verir görecektin<br />
Ben dostumu gözetiyorum oysa<br />
Utançtır tok adama, arkadaşı aç olsa.</p>
<p>Edepsiz, benimle pervasızca konuşan<br />
İstemem ona karşılık vermek<br />
Onun şirreti artar, benimse hilmim<br />
Buhur dalı gibi yandıkça güzel kokan.</p>
<p>Cahil konuştuğunda karşılık verme<br />
Hayırlıdır sükût cevap vermenden<br />
Onunla konuşursan sevindirirsin<br />
Halbuki terk edersen kahrolur üzüntüden.(24)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SUSMAK CEVAPTIR</strong></span></p>
<p>İstediğini söyle, söv bakalım namusuma<br />
Susmam cevaptır serserilere<br />
Cevap vermekten acizim sanma<br />
Fakat aslanlar cevap vermez köpeklere.(25)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SUSMAK SELÂMETTİR</strong></span></p>
<p>Sustun ama aleyhinde bulunuldu, dediler<br />
Cevap kötülük kapısının anahtarıdır, dedim.<br />
Şereftir, cahile, ahmağa karşı susmak,<br />
Üstelik namusunu haysiyetini korumak.<br />
Görmez misin susan aslandan nasıl korkulur<br />
Köpek ömrünce havlar ama taşa tutulur.(26)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KAPIYA YÖNELMEK</strong></span></p>
<p>Bâtılı hakka katarsan reddeder onu<br />
Diyelim ki karıştırdın<br />
Hak sabittir, ayrılır ondan.<br />
Doğrusu kaybolursun<br />
Bir işe girmezsen dosdoğru kapısından<br />
Kapıya yönelirsen yolu bulursun.(27)</p>
<p><strong>GÖRÜŞ</strong></p>
<p>Açma herkese fikrini<br />
Görüş almak istemeyen<br />
Ne senden hoşnut olacaktır<br />
Ne yararlanacaktır fikrinden.(28)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İLMİ HAKEDENE VER</strong></span></p>
<p>İnci mi saçayım, davar sürüsü içinde<br />
Koyun çobanlarına edebiyat mı düzeyim<br />
Ömrüme andolsun ki<br />
Bir beldenin şerriyle yok olsam da<br />
Zayi edecek değilim<br />
Paha biçilmez sözleri aralarında<br />
Aziz Allah lütfuyla kolaylaştırıp<br />
Rast getirirse beni ilim ve hikmet ehline<br />
Faydalıyı vereceğim, sevgilerine bedel<br />
Bu olmazsa gizleneceğim<br />
Bilgilerimle beraber.</p>
<p>Cahillere ilim veren onu zayi etmiştir<br />
Kim de esirgerse ilmi hak edenlerden<br />
Kendine zulmetmiştir.(29)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TESLİMİYET VE İTİDAL</strong></span></p>
<p>Bir kapı kapanınca bir başka kapı açılır<br />
Evet, zor işler an gelir kolaylaşır<br />
Sıkıntıdan sonra gelir ferahlık<br />
Dar yolların içinde genişlikler saklıdır.<br />
Bir üzüntüye bedel vardır iki kolaylığın<br />
Sakin ol, faydası yoktur gamın<br />
Ne kadar güçsüz kaldın korktukların yanında<br />
Korkulacak bir şey yoktu aslında<br />
Ne bulutlardan korktun dolu yağdıran<br />
Çok geçmeden kurtuldun, uzaklaştı yanından.<br />
Rızık sana geldi, ona giden sen değildin<br />
İstemekten uykusuz kalmadı ki gözlerin<br />
Nice azgın dev dalgaların üstünden aştın<br />
Ailenden uzaklaşıp, gurbete düştün</p>
<p>Bir dilenci gördüğünde saklanırken insanlar<br />
Rabbimden isteyenle, rabbimin arasında<br />
Ne bir engel ne de bir perde var.<br />
Fazlıyla karşılık verir O’ndan ümit edenlere<br />
Her an icabet edilir ümitle bekleyenlere<br />
Elinden kaçanlara bir gün olsun üzülme<br />
O’nun rızası ve ecri, değer sabrettiğine.<br />
Ne yazıyorsa amel defterinde onu görürsün<br />
Ya isabet etmişsindir ya da sürünürsün<br />
Kitapta yazılana kim engel olabilir<br />
Kitabın reddettiğini kim gönderebilir<br />
Bazen terketmezsen bir süsü, bir ziyneti<br />
İnsanlar onu şüpheli bulabilir.<br />
Öyle yerlere düşer helak olursun ki sen<br />
Üstüne yağan oklar<br />
İsabet etmiştir onun yüzünden.<br />
Açıkla yaşadığın zamanı fakat aşırı gitme<br />
Doğrusu bu yaşadığın zaman bir nevi azaptır</p>
<p>Kınamayı azalt, zira hakkı olduğu halde<br />
Kınayan kimse kalmadı şu zamanda.<br />
İnsanlar toplu halde geçip gittiler<br />
Fakat yoktu yanlarında<br />
Köpeklerin ihtiram ettiği o düşük şahsiyetler.<br />
Kara simalıları<br />
Çıkarlar karşına müjdelemek için seni<br />
En nazik olanları selam yerine küfrederler<br />
Ihsan et, hür insan güzele tâbi olandır<br />
Hürriyet, onlardan uzaklaşıp kendini korumaktır.<br />
Allah muhtaç etmezse onlara kaçar, kurtulur<br />
Yoksa yanlış ve doğru arasında bocalar durur.<br />
Arzularını boş ver, zira arzular<br />
Ayıplanacakları yere sevk eder nefisleri.<br />
Cevabı vardır bütün sözlerin<br />
Konuşmadan önce seç sözlerini<br />
İçine nükte katsan daha iyidir<br />
öyle sözler vardır ki yakar içleri.(30)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AĞARAN SAÇLAR</strong></span></p>
<p>Ateşim söndü, saçlarımın yanmasıyla<br />
Ve gecem karardı ışıyan alevinden<br />
Hangi baykuş başıma yuva yapmış<br />
Kargaları uçtuğunda karşı çıkmama rağmen.</p>
<p>Terkettin beni, görüp ömrümün harabını<br />
Sığınağın her diyarın yıkıntıları<br />
Zevk alır mıyım hayattan, geldikten sonra<br />
Yaşlılığın öncüleri şakaklarıma &#8211; ki fayda vermiyor kına</p>
<p>Saçı beyazlar rengi sararırsa insan<br />
Güzel günlerinden bile ıstırap duyar.<br />
Çirkin işleri bırak, haramdır<br />
Takva sahiplerinin bunları işlemesi.<br />
Makamının zekâtını ver ve bil ki<br />
Nisaba erişmiştir malın zekâtı gibi.</p>
<p>Ihsan et hürlere, köle olurlar sana<br />
Cömertlerin ticareti insanı devşirmektir<br />
Yürüme yollarında yeryüzünün gururla<br />
Birazdan toprağı seni kaplayabilir.</p>
<p>Kim tadarsa dünyayı &#8211; ki ben tattım &#8211;<br />
Sunuldu bize şerbeti ve azabı<br />
Yalnız fanilik gördüm ve yalnız aldanış<br />
Sahranın ortasında belirir ya serabı.</p>
<p>Bir leşti hareketsiz,<br />
Etrafına üşüşmüş köpeklerin arzusu<br />
Onu çekiştirmekti.<br />
Uzak durabilirsen, kurtulursun elinden<br />
Saldırır köpekleri, çekiştirmek istersen.</p>
<p>Ne mutlu evinin köşesini sevene<br />
Kapıları kapalı, perdeleri çekili.(31)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KANAAT VE TAKVA</strong></span></p>
<p>Aziz olur kim kanaat ederse<br />
Mahluka boyun eğmez çözmezse peçesini<br />
Tecrübelerden öğrendiğim onura dair<br />
Kanaatten daha aziz izzet yoktur dünyada<br />
Sen onu nefsin için sermaye yapmalısın<br />
Ve sonra takva malın olmalı senin<br />
Hayırlar işle gücün yettiğince<br />
Sakın uyma arzularına nefsinin<br />
Salihleri severim onlardan değilsem de<br />
Şefaatlerine ulaşmak için herhalde.<br />
Nefret ederim günah tüccarlarından<br />
Her ne kadar bizde de bulunsa aynı maldan.(32)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>GELİP GEÇEN BİR FIRSATTIR BAHTİYARLIK</strong></span></p>
<p>İnsan insanla madem ki hayat birlikte<br />
Mutluluk arada bir gelir, bir esintidir,<br />
İnsanların ihtiyaçlarını gideren adam<br />
Bil ki en üstün insandır halkın içinde<br />
Gücün yetiyorsa elini çekme artık<br />
Birine iyilikten sakın çekinme<br />
Çünkü gelip geçen bir fırsattır bahtiyarlık<br />
Şükret Allah&#8217;ın yarattığı nimetlere<br />
O nimetler ki bahşedilmiştir sana<br />
Ve muhtaç değilsin başka insanlara.<br />
Bir millet ölse de yaşar hep cömertliği<br />
Yaşayan öyle insanlar da vardır ki<br />
Çoktan ölmüşlerdir toplumun nazarında.(33)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ONURLU KİMSELERİN İMTİHANI</strong></span></p>
<p>Yayılıp, dilediğini yiyen develer görürüm<br />
Ömrünce susuz kalmış aç aslanlar bilirim<br />
Bir lokma bulamazken kavmin eşrafı<br />
Şerefsizlerin tıkınmasına ne derim<br />
Bıldırcın ve kudret helvası.<br />
Mahlukatın hakimince verilmiş bir hükümdür<br />
Acılığına rağmen hükme kim direnebilir<br />
Kim bilirse zamanın kalleşliğini ve değişkenliğini<br />
Belâlara sabreder, açığa vurmaz şikayetini.(34)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TEVAZU</strong></span></p>
<p>Bir meclise dâhil olmak istediğinde<br />
Kendini görmelisin hep alt mertebelerde.<br />
Yüceltirlerse seni, bu onların ikramıdır<br />
Yerinde bırakırlarsa<br />
De, bu benim makamımdır.(35)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>’İNSANLARIN DA GÖZLERİ VARDIR</strong></span></p>
<p>Namusun korunmuş, dindarlığın tam<br />
Helâk olmadan yaşamak istiyorsan<br />
Başkasının ayıbını anmasın dilin<br />
İnsanların da dilleri vardır<br />
Ve üstelik sen<br />
Ayıplardan ibaretsin.</p>
<p>Ele vermek isterse gözlerin ayıpları<br />
Çevir başını ve ona de ki<br />
Ey göz, insanların da vardır gözleri.</p>
<p>İnsanlara muamelen güzel olmalı<br />
Zalimleri de hoş gör, bağışla<br />
Savunmak istiyorsan illâ kendini<br />
İyilikle et kendini müdafaa(36)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TARTIŞMA VE TEDBİR</strong></span></p>
<p>Eğer erdemli ve haberdarsan<br />
Öncekilerin ve sonrakilerin nasıl ihtilâf ettiğinden<br />
Sükûnet içinde münazara et, ağırbaşlı ol<br />
Ne ısrar et ne de kibirlen.<br />
Faydadır sana, minnetsiz istifadesi<br />
Lâtif nükteler ve nadir hikmetlerden.<br />
Aman sakın kavgaya tutuşmaktan<br />
Gösteriş için, yendim deyip caka satmaktan.<br />
İşte kötülük bu kıyılarda gezer<br />
Edepli insan tedbirli olup<br />
Bir noktada kesişmeyi ister.(37)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HAK</strong></span></p>
<p>Hak sahibinin hakkını bil, hak ettiğinde hakkı<br />
İnkâr edende yoktur hayır<br />
Hak sahibi hak ettiğinde hakkı.(38)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BANA YETİŞEBİLİR MİSİN?</strong></span></p>
<p>İlim tasnifiyle uykusuz kalmam<br />
Daha hoş gelir bana<br />
Süslü, güzel bir kadından<br />
Boyunlardaki kokudan.<br />
Kalemimin kağıtlar üstündeki hışırtısı<br />
Daha hoştur<br />
İnsanlara karışmaktan ve âşıklardan.<br />
Kızın defe vurmasından daha tatlıdır<br />
Yapraklarından kumlar dökülsün diye<br />
Defterlerime vurmam.<br />
Derste sevinçle eğilmem<br />
Üstüne çözmek için<br />
İlmi bir meselenin<br />
Daha lezzetlidir şarabından sâkinin.<br />
Ben uykusuz gecelerken<br />
Uyuyordun sen<br />
Nasıl bana yetişirsin<br />
Durum böyleyken(39)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANLAR İLMİN HİZMETKARIDIR</strong></span></p>
<p>Kendisine hizmet edene<br />
Hizmet ettirmesi tüm insanları<br />
İlmin üstünlüğünden.<br />
İnsan, namusunu, canını<br />
Nasıl sakınıyorsa,<br />
Öyle korumalıdır ilmi<br />
Halkın şerrinden.<br />
Kim ilim sahibi olur da<br />
Cahillik edip vermezse onu ehline<br />
Bil ki zulmetmiştir ilme.(40)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ALLAH&#8217;IN GÖZETTİĞİ GERİ DÖNER</strong></span></p>
<p>İlmim yeter bana, fayda verirse ,<br />
Zilletin kaynağı tamahkârlıktır.<br />
Yaptığı kötülükten döner elbette<br />
Allah’ın gözettiği kullar.<br />
Kuşlar uçar ve yükselir ama<br />
Uçtukları gibi konarlar.(41)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>&#8216;&#8221;BİLMİYORUM İLMİ&#8221;</strong></span></p>
<p>Nasıl bileceksin<br />
Hem bilmiyor, hem de sormuyorsun bilenden<br />
Şayet bilseydin ya da<br />
Bildiğini zannetseydin<br />
&#8220;Bilmiyorum ilmi&#8221;ni bilen birine<br />
Muhalefet etmezdin.(42)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İLİM NURDUR</strong></span></p>
<p>İmam Şâfiî, &#8220;Yedi yaşında Kur&#8217;an’ı, on yaşında Muvattâ&#8217;yı ezberledim” deme­sine rağmen ezberinin zayıf olduğundan şikayet etmekte ve şöyle demektedir*</p>
<p>Vekl’e ezberimin iyi olmadığından yakındım,**<br />
Bana, günahları terketmemi söyledi.<br />
Bilirdi ki ilim nurdur<br />
Allah’ın nurundan nasiplenemez âsi.(43)</p>
<p>* Muvattâ; İmam Mâlikin derlediği hadis kitabıdır.<br />
** Vekf bin el-Cerrah, Irakta çağının muhaddisidir.129 hicrî (miladî 746) yılında Kûfe&#8217;de doğmuş, 197 hicri (miladi 812) yılında yine Kûfe&#8217;de vefat etmiştir.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HADİS</strong></span></p>
<p>Gençler meclisine ikramda bulun<br />
Sidr bitkisinin yaprakları gibi kokarlar<br />
Kalplerle göğüsler arasını<br />
Aşk ibrikleriyle hep doldururlar.<br />
Hadistir içtikleri şarap<br />
Kadehleri sonsuza dek<br />
Elden ele dolaşır.<br />
Ne zaman ayrılık düşse içlerine<br />
Ne zaman bölünüp parçalansalar<br />
Tehlike gelir çatar<br />
Bu onların imtihanları işte.(44)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YÜKSELMEK</strong></span></p>
<p>Çabayla elde edilir yüksek yerler<br />
Kim yükselmek isterse, uykusuz geceler.<br />
Çalışıp, çabalamadan yükselmek isterse kim<br />
Boş yere ömür geçirir bir şey elde etmeksizin<br />
Önce izzete eriş, sonra uyursun gece<br />
Çünkü denize dalar, her kim inci isterse.(45)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BOŞ SÖZ</strong></span></p>
<p>Boş sözde hayır yoktur<br />
Aslına bakacak olursan<br />
Gencin susması daha güzeldir<br />
Vakitsiz konuşmaktan.<br />
Belli olur şahsiyeti<br />
Alnındaki parıltıdan<br />
Kim gizlenebilir senden<br />
İçi dışı bir olan dostuna bakarken sen.<br />
Ne emin kimseler vardır ki inançlarından<br />
Küfür yenmiştir imanlarını<br />
Ve çevirmiştir görüşünü başka görüşe<br />
Sonunda satarak dinlerini<br />
Satın almışlardır dünyalarını.(46)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HILIM VE EDEP</strong></span></p>
<p>Ne hilim*, ne ilim &#8221;edep”siz olmaz<br />
Bir kavmin halimleri bilmemezlikten gelmez<br />
Tecâhül** pis kişinin elbisesidir<br />
O elbiseyi sefihler giyinir.(47)</p>
<p>* Hilim: Akıl, hoşgörü, yumuşak başlılık, olgunluk, sağduyu. ** Tecâhül: Bilmemezlikten gelme.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BİDAT HASATÇILARI</strong></span></p>
<p>Dinde bidat çıkarmadıkça<br />
Rahat etmez içleri.<br />
Akıllarına uymuş bazı insanlar<br />
Yaparlar resullerin<br />
Yapmadığı işleri.<br />
Risaleti taşımakken<br />
Onların görevleri<br />
Hafife alır çoğu<br />
Allah&#8217;ın yüce dinini.(48)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HULEFÂ-I RÂŞIDÎN</strong></span></p>
<p>Allah’tan başka rab olmadığına şehadet ettim<br />
Ve şehadet ederim ki diriliş hak ve gerçektir.<br />
İman açıklanmış bir söz ve temiz fiildir.<br />
Üstelik hem artar hem eksilir.<br />
Ebu Bekir rabbinin halifesidir<br />
Ebu Hafs* da hayır üzre titizdir<br />
Rabbim şahit olsun ki Osman ne faziletlidir<br />
Ali&#8217;nin fazileti ise daha özeldir<br />
Onlar imamlarıdır ümmetin; izlerinde yürünür.<br />
Kadirlerini bilmeyip kınamaya kalkanlar<br />
Allah&#8217;ın kınamasıyla yüzüstü sürünür.(49)</p>
<p>* Ebu Hafs, Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in lakabıdır.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KANAAT VE SABIR</strong></span></p>
<p>Korusun diye kanaat zırhını giydim<br />
Namusumu saklıyor, koruyorum onunla<br />
Hain zamandan kaçmak ne mümkün<br />
Ki üstüme geliyor, hedefi oldum<br />
Ölüm ve fakirlik oklarıyla.<br />
Ölüme karşı silahım Allah ve afvı<br />
Yoksulluğa karşı sığındım sabra.(50)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>RIZA GÖZÜ GÖRMEZ</strong></span></p>
<p>Rıza gözü örterken tüm ayıpları<br />
Öfke gözü döker tüm kusurları<br />
Bana saygı göstermeyene saygı göstermem<br />
Beni gözetmeyeni gözetmem asla<br />
Benden uzaklaşandan uzak düşerim<br />
Bana yaklaşan, yaklaşır dostluğuma<br />
Hayatta muhtaç değiliz birbirimize<br />
Ölsek zaten ihtiyaç duymaz<br />
Birimiz diğerine.(51)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANIN DEĞERİ IHSAN ETTİĞİYLEDİR</strong></span></p>
<p>İmam Şâfiî, Sâmira* kentine vardığında, üzerinde eski ve kirli bir elbise vardı. Saçı da uzamıştı. Hemen bir berbere gittiyse de, İmam Şafiî&#8217;yi tanımayan ber­ber onu kirli bulup; &#8220;başkasına git&#8221; dedi. Bu durum Şafiî&#8217;nin gücüne gitmiş, kendisine hizmet eden delikanlıya dönüp: &#8220;Yarımda ne kadar para var?&#8221; diye sormuştu. Delikanlı: &#8220;On dinar&#8221; deyince Şafiî: &#8220;Onu berbere ver!&#8221; dedi. Deli­kanlı parayı berbere verdiğinde îmam Şâfiî şu beyitleri okudu: 1</p>
<p>Üzerimde bir elbise var<br />
Tamamı bir kuruşa satılsa<br />
Bir kuruş fazladır ona<br />
İçinde ise bir can taşır ki<br />
Daha azametli ve daha yücedir<br />
Bazılarıyla kıyaslanırsa<br />
Kılıca zarar vermez kını eskise de<br />
Parçalar değdiğinde eğer keskinse<br />
Günler hakir görüyor<br />
Şeklimi şemâlimi<br />
Parçalanmış kılıflarda<br />
Ne kılıçlar vardır, değil mi?(52)</p>
<p>* Sâmira: Diğer adı Şerre Men Reâ (Gören Mutlu Oldu)’dur. Dicle kıyısında bir İrak şehri</p>
<p>İmam Şafii&#8217;nin Şiirleri/Divan,Çev:A.Ali Ural</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>Kaynaklar:</strong></span></p>
<p>(1)-Bahauddin Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlât, s. 132.</p>
<p>(2)-Fahreddin er-Râzi, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfıî, s. 111-112 / Esnevî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfıîyeti&#8217;l-Kubrâ, S. 14 / Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfıî, c.2, s. 118</p>
<p>(3)- el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s.109.</p>
<p>(4)- Şihabuddîn Muhammed el-Ebşîhî, el-Müstetraffi Külli Fennin Müstezraf, c.l, s. 236</p>
<p>(5)-İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-Nihâye, c.10, s. 254 / es-Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiîyye, c.l, s. 156</p>
<p>(6)-Semîru&#8217;l-Mu &#8216;minin, s. 160.</p>
<p>(7)-Muhammed Abdurrahim, Divânu&#8217;ş-Şâfiî, s. 174.</p>
<p>(8)-Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Udebâ, c.17, s.306-307.</p>
<p>(9)-Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s. 120.</p>
<p>(10)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 106. / Fahreddîn er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.205.</p>
<p>(11)-Abdulhalîm el-Cundî, İmam Şâfiî, s.64.</p>
<p>(12)-Abdulmu’min eş-Şeblencî, Nûru’l-Ebsâr, s.236.</p>
<p>(13)-İbn Hacer el-Askalânî, Tevâli&#8217;t-Te&#8217;sis, s.73.</p>
<p>(14)-el-Beyhaki, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 100.</p>
<p>(15)-el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.84.</p>
<p>(16)-Ahmed Es&#8217;ad el-Hâşimî, Cevâhiru&#8217;l-Edeb, s.665</p>
<p>(17)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu’ş-Şâfiî, s.333</p>
<p>(18)-el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.66. / Fahreddin er-Râzı, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.112.</p>
<p>(19)-es-Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiiyye, c.l, s.161. /İbnu’l-İmâd, Şezerâtu&#8217;z-Zeheb, c.2, s.11. / İbn<br />
Hallikân, Vefeyâtu&#8217;l-A’yân, c.4, s.16.</p>
<p>(20)-el-Beyhakî, Menâkıbu’ş-Şâfiî, c.2, s.91. / Fahreddîn er-Râzi, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.113.</p>
<p>(21)-Bahauddin Muhammed el-Hemedânî, el-Keşkûl, el-Kâmil, c.l, s.32 / Husnî Nâisa,</p>
<p>(22)-Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Udebâ, c.17, s.308 / İbn Asâkir, Târihu Dımışk, c.10, s.206</p>
<p>(23)-el-Mes&#8217;ûdî, Murevvicu&#8217;z-Zeheb, c.3, s.373.</p>
<p>(24)-Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s.105.</p>
<p>(25)- Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s. 106.</p>
<p>(26)-Husnî Nâisa, Şi&#8217;ru&#8217;l-Fukahâ, s,357</p>
<p>(27)-İbn Asâkir, Târih, c.10, t.2</p>
<p>(28)-Beyhakî, Menakıbu&#8217;l-Şâfii, c.2, s,97 / Fahreddin Razi, Menakibu&#8217;ş Şafii, s.276</p>
<p>(29)- Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.72. / es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiîyye, c. 1, s.294.</p>
<p>(30)-îbn Abdilberr, Behcetu&#8217;l-Mecalis, c.l, s. 181.</p>
<p>(31)-Muhtasar Tezkiretu &#8216;l-Kurtubî, s. 16</p>
<p>(32)-el-Aclûnî, Keşfu&#8217;l-Hafâ, c.2, s.134.</p>
<p>(33)-Husnî en-Nâisa, Şi&#8217;ru’l-Fukahâ, s.370.</p>
<p>(34)-Bahauddîn Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlât, s. 132.</p>
<p>(35)-Muhammed Abdurrahim, Divânu&#8217;ş-Şafiî, s.324.</p>
<p>(36)-Bahauddîn Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlat, s. 130.</p>
<p>(37)-Fahreddîn er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.227.</p>
<p>(38)el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 197.</p>
<p>(39)-Abdulmu’min eş-Şeblencî, Nuru&#8217;l-Ebsâr, s.256</p>
<p>(40)-es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiîyye, c.l, s. 159.</p>
<p>(41)-Beyhakî , Menâkıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s.66. / Fahreddin Râzî, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.l 14.</p>
<p>(42)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.100. / Fahreddin er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.l 11.</p>
<p>(43)-İbn Hacer el-Askalânî, Tevâli&#8217;t-Te&#8217;sîs, s. 145</p>
<p>(44)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfiî, s.246.</p>
<p>(45)-Abdullah b.Esad el-Yâfıî, Mir&#8217;âtu&#8217;l-Cinân, c.2, s.26. / Husnî Nâisa, Şi&#8217;ru&#8217;l-Fukahâ, s.360.</p>
<p>(46)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.88. / İbn Hacer el-Askalânî, Tevâlî&#8217;t-Te&#8217;sîs. s.83.</p>
<p>(47)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfıî, s.389.</p>
<p>(48)-İbn Kesîr, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihâye, c.10, s.254.</p>
<p>(49)-es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiî, c.l, s.156 / el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.67</p>
<p>(50)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c. 2, s. 65. / Fahreddin, er-Râzî, Menakıbu&#8217;ş-Şâfii, s. 112.</p>
<p>(51)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfiî, s. 416, Zehru&#8217;l-Âdâb, c.l, s. 125</p>
<p>(52)-Beyhakî, Menakıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s. 108 / Fahreddin er-Râzi, Menakıbu&#8217;ş-Şafiî, s.l 18,119 / Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cem’ul-Udebâ, c.17, s.320</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/">İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haber-i Vahid Hakkında Sünnetten Delil Var mıdır?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 May 2017 19:28:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i vahid]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i Vahid Hakkında Sünnetten Delil Var mıdır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15444</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Haber-i vâhidi kabul etmemiz gerektiğine dair Resulullah’tan gelen bir delil var mı?” diye soran kişiye ise şöyle cevap verilir: İnsanlar önceden Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılmak­taydılar. Daha sonra Allah onların Mescid-i Haram’a yönelme­lerini emretmiştir. Bunu bilen birisi Küba’ya geldiğinde Kübalılar (Beyt-i Makdis’e yönelmiş halde) namaz kılmaktaydılar. Onlara Resûlullah’a âyet indiğini ve kıblenin Kâbe olarak değiştirildiğini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/">Haber-i Vahid Hakkında Sünnetten Delil Var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/kaplan2-3/" rel="attachment wp-att-15445"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15445" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1.jpg" alt="" width="417" height="213" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1.jpg 1027w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1-600x306.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1-300x153.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1-768x392.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1-1024x522.jpg 1024w" sizes="(max-width: 417px) 100vw, 417px" /></a></strong></p>
<p><strong>“Haber-i vâhidi kabul etmemiz gerektiğine dair Resulullah’tan gelen bir delil var mı?” diye soran kişiye ise şöyle cevap verilir: </strong></p>
<p>İnsanlar önceden Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılmak­taydılar. Daha sonra Allah onların Mescid-i Haram’a yönelme­lerini emretmiştir. Bunu bilen birisi Küba’ya geldiğinde Kübalılar (Beyt-i Makdis’e yönelmiş halde) namaz kılmaktaydılar. Onlara Resûlullah’a âyet indiğini ve kıblenin Kâbe olarak değiştirildiğini haber verdi. Kübalılar da namazda iken hemen Kâbe’ye döndü­ler(1).</p>
<p>Bir başka misal de şudur: Ebû Talha ve bir grub insan hur­madan yapılan bir içki içiyorlardı. Bu sırada henüz içki haram kılınmamıştı. Tam bu sırada birisi geldi ve onlara içkinin haram kılındığını haber verdi. Bunun üzerine onlar da insanlara içkinin haram kılındığını söylediler ve içki kaplarını kırdılar(2).</p>
<p>Şüphesiz onlar bu gibi şeyleri ancak Resûlullah’a sorduktan sonra yaparlardı. Eğer kabul etmemeleri gereken bir şeyi, durust bir kimsenin verdiği haber diye kabul ederlerse Resûlullah onla­ra şöyle derdi: “Sizler kıblenizi değiştirmemeliydiniz. Ben yaşı­yorum bana sorabilirdiniz, yahut büyük bir topluluktan rivâyet almalıydınız. Belki birkaç kişinin -ki sayılarını Resûlullah açık­lamıştır- naklettiği bir habere dayanmalıydınız”. Bu arada eğer Resûlullah’a göre bir kişinin haberi delil olmasaydı, onlara delilin ancak bu şekilde, yani bu sayıdaki kişilerin nakletmesiyle sâbit olması gerektiğini de haber vermiş olmalıydı. Resûlullah’ın ve âlimlerin fesâda sebep olmaları düşünülemez. Helal olan bir içe­ceğin dökülmesi ise fesattır, yanlıştır.</p>
<p>Bir kişinin verdiği haber, bir şeyin haramlığı konusunda delil olmasaydı, bu durumda, Resû­lullah’ın “Bu size helaldir, bunu bozmanız câiz değildir. Ben veya -Resûlullah’ın niteliklerini açıkladığı- bir cemaat, size, bunu Al­lah’ın haram kıldığını haber vermedikçe bu hususu haram kabul edemezsiniz” demesi gerekirdi.</p>
<p>Resûlullah, Ümmü Seleme’den, eşine iletmesi için bir ka­dına, kocası tarafından oruçlu iken öpülmesinin haram olmadı­ğını öğretmesini istemiştir(3). Resûlullah hanımının dürüstlüğünü bildiği halde onun verdiği haberin delil olamayacağını düşünseydi, ondan böyle bir istekte bulunmazdı.</p>
<p>Yine Resûlullah, Üneys el-Eslemî’den, evli bir kadına giderek zina edip etmediğini sormasını, zina ettiğini itiraf ederse onu recmetmesini istemiştir. Kadın itiraf edince de onu recmetmiştir(4). Burada kadın, tek&#8217;başına kendisine gelen Üneys el-Eslemî’nin yanında yaptığı itirafla kendisini recmettirmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber, Amr b. Ümeyye’den Ebû Süfyan’ı öldür­mesini istemiştir. Ancak ona, Ebû Süfyan Müslüman olmuşsa onu öldürmeyeceğini de ayrıca söylemiştir Bu arada Ebû Suf- yan da Amr b Umeyye yanına gelmeden hidâyete ermiştir</p>
<p>Yine Hz Peygamber, Üneys&#8217;e veya Abdullah b. Üneys’e (Rebi’ b Süleyman ikisi arasında şüpheye düşmüştür) Hâlid b. Süfyan el-Huzelîyi öldürmesini emretmiş o da bu emri yerine getirmiştir(5).</p>
<p>Müslümanlığı kabul edenlerin öldürülmemesi Resûlullah’ın bir sünnetidir. Tüm bunlar Resûlullah’ın valileri gibi sayılabilirler. Ve onlar sadece birer kişidirler Bunların verdikleri haberlere da­yanılarak verilen hükümleri bir düşün! Resûlullah diğer kabile ve beldelerdeki insanlara gönderdiği görevlilerini de birer birer yollamıştır. Bu görevlilerden, kendisinin dînî konulardaki emir­lerini insanlara anlatmalarını, Allah’ın alınmasını farz kıldığı mal­ları onlardan almalarını, hak ettikleri şeyleri onlara vermelerini, aralarında hadleri uygulamalarını ve İslâm’ın hükümlerini tatbik etmelerini istemiştir. Resûlullah bu görevlileri, göndereceği kimse­lerce dürüst olarak tanınanlardan seçerdi. Bunlar, gönderildikleri kimselerce dürüst olarak bilindikleri halde, eğer bunların sözleri delil olmasaydı, Resûlullah bu görevlileri göndermezdi herhal­de!</p>
<p>Ebû Bekr’i de haccı yönetmekle görevli bir memur olarak vazifelendirmiştir(6). O da bir nevi Resûlullah’ın âmili/memuru olmuştur. Daha sonra Ali’den de Berâe sûresinin ilk ayetlerini hac esnasında toplanan topluluğa okumasını istemiştir(7). Ebû Bekr de Ali de tek ve diğerinin anlatmakla görevli olduğu şeyden farklı hususları öğretmekle yükümlü olarak gönderilmiştir. Her ikisi de gönderildikleri insanlarca tanınmalarına veya çoğunluk tarafından tanınmasa bile içlerinde onlara güvenenler bulunma­sına rağmen, onların verdikleri haberler delil sayılamayacak ol­saydı, böyle tek olarak gönderilmezlerdi.</p>
<p>Resûlullah, Ali’yi (müş­riklere) tanınmış bir süreyi kaldırıp, başka bir süre ile değiştirmek­le görevlendirmiştir. Yine, Ali vasıtasıyla bazı şeyleri emretmiş,bazı hususları da yasaklamıştır(8). Ali’nin kendisine bir mesele ile ilgili dört aylık bir sürenin varlığını bildirdiği veyn bir şeyler emredip bazı şeyleri yasakladığı hiçbir Müslüman ona şöyle diyemez: “Resûlullah&#8217;ın yapmamızı emrettiği bir hususun kaldırıldığım, yahut benim veya başkasının yapması caiz olmayan bir şeyi yapabileceğimizi yahut Resûlullah’ın yasakladığını duymadığını bir şeyin nehyedildiğini veya Resûlullah’ın emrettiğini duymadığım bir şeyin emredildiğini söylüyorsun. Bunları ne Resûlullah’tan duyduk, ne de büyük bir kitle nakletti. Sen tek olarak ilettiğin sürece bu haberleri kabul edemem&#8217;’.</p>
<p>Yine Resûlullah tarafından kendilerine dürüst olarak tanıdıkları veya arkadaşlarının doğru sözlü olduğunu bildiği bir görevli gönderilir ve o görevli onlardan birşeyler vermelerini yahut yapmalarını isterse; onlar, “Tek bir kişi olduğundan, verdiğin haberleri kabul edemem, Resûlullah’la karşılaşıp bunları ondan dinlemem gerekir” diyemez.<br />
Resûlullah’tan gelen haberlerin icmâ halinde veya büyük bir topluluk tarafından nakledilmesi gerektiğini düşünenler umûmî bir delilde hata ediyor veya onu bilmiyor olmaktadır. İnsanla­rın birlikte veya ayrı ayrı şahitlik yapmaları bunlara göre caizdir. Ayrıca bir haber-i âmmeyi nakleden büyük insan topluluğundan daha fazlası yeryüzünde yaşamaktadır.</p>
<p>Bu arada haberi nakle­denlerin haber üzerinde birleşip birleşmemelerinin, nakledilen şeyin doğruluğu için bir tesbit aracı olması, Resûlullah’ın hayatta olduğu veya Müslümanların iyice çoğaldığı söz konusu dönem için mümkündür. Haberlerin tesbiti için bir son nokta bulunamaz. Bu arada böyle bir şeyi söylemek Resûlullah’ı, kendisinin veya bir yakını görme imkanı olan, yahut doğru söylediği hükmü­ne varılan kişilerden haberi alma imkanı bulunan kimseler için daha anlaşılır kabul edilebilir. Resûlullah’ı görme ueya dürüst aile mensupları yahut çoğunluktan haber alma imkanı olan birisinin (sahâbîlerin), haber-i uâhidlere bu şekilde itiraz etmesi caiz ol­mayınca, bu dönemden sonra dünyaya gelmiş Hz. Peygamberi görme olanağı olmayan birisi için böyle bir itiraz nasıl câiz (man­tıklı) olur ki?! &#8216;</p>
<p>Dürüst bir insanın verdiği haberin, kendisine haber iletilen için delil olamayacağını düşünenler, Resûlullah’ın Yemene vali olarak gönderdiği(9) ve kendisine muhalefet edenlerle savaşma yetkisi verdiği Muaz b. Cebel hakkında ne diyorlar acaba! Hz. Peygamberi görme imkanı olmamış insanlardan sadaka ve baş­ka şeyler almak istediğinde, bundan kaçınanlarla, hem kendisi hem de Müslüman olan o belde ahâlisi Resûlullah’ın emrine ittiba ederek savaşmışlardır. Onunla birlikte savaşanlar, Resûlullah’ın savaş emrini kendilerine ileten Muaz b. Cebel’in doğru söyledi­ğine inanmaktaydılar. Onlar Muaz’a yardım ederek ve onun Re­sûlullah’tan naklettiği haberleri kabul ederek aslında Allah’a itaat etmiş oldular. Muaz’a karşı çıkanlara karşı delil ortadadır ki Muaz getirdiklerini kabul etmeyenlerle savaşmıştır. Böylece Muaz, Alla­h’ın emrini uygulamış olmaktadır(10).</p>
<p>Yine haber-i vâhidin delil olmayacağını düşünenler Resû­lullah’ın gönderdiği ordu ve seriyyeler hakkında ne diyorlar aca­ba! Onlar gönderildikleri insanları İslâm’a veya cizye vermeye davet ederlerdi. Bunları kabul etmezlerse onlarla savaşırlardı. Acaba bu ordular ve komutanları savaşmaları nedeniyle Allah’a itaat etmiş oluyorlar mı, olmuyorlar mı? Yine seriyye yahut ordu on kişiden az veya çok kişi olması halinde onların isteğini red­dedenler kendilerine delil sunulmuşlardan olurlar mı, olmazlar mı? Muaz’ın ve seriyye komutanlarının verdikleri haberlerin delil olacağını kabul edenler, haber-i vâhidin delil olacağını da kabul etmiş olmaktadır. Bunu reddedenler her ne kadar kabul etmese­ler de büyük bir söz söylemiş olurlar. Nitelikleri anlatılan kitlenin haberini inkar etmiş ve bu yolla da hem haber-i hâssayı hem de haber-i âmmeyi reddetmiş olmaktadırlar.</p>
<p>Yine haber-i vâhidin delil olamayacağı kanaatinde olanlar, çölde yaşıyorken hidâyete eren ve Müslüman olan bir insan hak­kında ne diyorlar acaba! Bu kişinin dürüst olarak tanıdığı kardeşi veya babası gelse ve Resûlullah’ın bir şeyi helal veya haram kıldığını,yahut önceden helal kıldığı bir hususu sonradan haram kıldığını söylese; bu kişi onların kendisine ilettiği bu haberleri kabul ederse,Allah&#8217;a itaat etmiş (doğru yapmış) olur mu olmaz mı? -Evet kabul etmesi gerekir&#8221; derse, haber-i vahidi de kabul etmiş olur. “Hayır kabul etmemesi gerekir&#8221; derse, bildiğim kadarıyla kimsenin muhalif olmadığı bir şeyi reddetmiş olur.</p>
<p>Tanıdığım ta­nımadığım bütün ulemanın, Ebû Bekr, Ali ve diğer görevlilerin ilettikleri haberlerin tek olmalarına rağmen kabul edilmesi gerek­tiğinde, anlattığım şekilde düşündüklerini görmekteyim. Resû­lullah, insanlar için delil olamayacak bir şekilde kimseyi onlara göndermez. Resûlullah’ın isimlerini açıkladığım ve haklarında bilgi vermediğim görevlilerin emrettiklerinin reddedilemeyeceği, verdikleri hükümlerin kabul edilmesi gerektiği ve Resûlullah’ın bir sünnetine aykırı olmayan emirlerinin tutulması gerektiği ko­nusunda âlimler arasında ittifak vardır. Çünkü Resûlullah, delil olamayacak bir şekilde kimseyi göndermez. Ve bilinmektedir ki o, görevlileri birer kişi olarak gönderirdi.</p>
<p>Halifelerin, valilerin ve kadıların hep birer kişi olduğunda Resûlullah vefat ettiğinden beri insanların kuşku duymadıkları­nı bilmekteyim. Bunlardan âdil olan birisi; adalet sahibi falanca ve filanca kişiler, “Şu şahsın birisini öldürdüğüne veya mürted olduğuna veya zina iftirasında bulunduğuna veya -iki şahidin ka­bul edilebileceği- bir kötülük yaptığına şahitlik etti” diyerek hükmetse, verdiği hüküm hemen uygulanır. Adil bir hakim, falanca lehine ve filanca aleyhine mal ve belirli bir yerdeki ev hakkında veya filan şahsın birisinin oğlu ve vârisi olduğu hususunda, yahut hukuki herhangi bir konuda verdiği hükmü yazsa ve başka bir hakime gönderse, bu hakim hükmü uygular.</p>
<p>Ondan sonra gelen ve değişik İslam beldelerine yayılmış bulunan hakimler de birbir­lerine yazarak bildirdikleri hükümleri uygularlar. Halbuki hükmü uygulayan hakimler, konuyla ilgili kendilerine hükmü mektupla bildiren hakimin sözünden başka bir bilgi bilmemekteler. Yine kendisine mektup gönderilen hakim, kâdının yanında birilerinin şahitlik yaptığını yine kâdının haber vermesiyle bilmektedir. Bi­lindiği üzere kâdı da tek kişidir ve hakimler onun insanlar hakkın­da verdiği hükümlerle ilgili ilettiği haberlerini kabul etmişlerdir. Halife ve âdil valinin durumu da aynıdır.</p>
<p>İnsanların tümünün mükellef olmadığı konularda haber-i vahidin kabul edilmesi gerektiğinde ihtilaf yoktur. Bütün bu an­lattıklarına ilaveten sahabeden ve tabiinden gelen rivayetler de haber-i vahidin kabul edilmesi gerektiğini göstermektedir.</p>
<p>Ömer b. el-Hattab gerek seferde gerekse sefer dışında Re­sûlullah ile devamlı birlikte olmuştur. O’na arkadaşlık etmiş, İs­lam&#8217;da büyük bir mevkiye gelmiştir. Mekke’de muhacirlerden, Medine’de muhacir ve ensardan hiç ayrılmamıştır. İnsanlarda seferlerinde onu hiç yalnız bırakmamışlardır. Ömer, bilgi ve rey açısından önder idi. İnsanların istişare merciiydi. İnsanlar bil­diklerini ona iletir, o da herkesin görüşünü dinlerdi. O, sözlerinin insanların can, mal ve ırzlarıyla alakalı birer hüküm olduğunun da farkındaydı.</p>
<p>Bilindiği üzere Ömer, (parmakların diyeti konusunda) baş parmak için onbeş deve, işaret ve orta parmaklar için on deve, yüzük parmağı için dokuz deve ve serçe parmağı için de altı de­veye hükmetmişti. Amr b. Hazm’ın ailesinde Resûlullah’ın Amr’a yazdığı bir yazı ortaya çıkıncaya kadar o dönemde pek çok kişi bunu uygulamıştı. Bu yazıda her bir parmağın diyetinin on deve olduğu yazılıydı. Bundan sonra Ömer’in hükmü terkedilmiş ve Resûlullah’ın hükmüne dönülmüştür. Ömer’in altı deve değerin­de gördüğü serçe parmağıyla onbeş deve değerinde gördüğü baş parmağı aynı değerde sayılmıştır. Zaten insanların da böyle yapılması gerekmektedir. Ömer de Resulullah’ın hükmünü bilseydi, kendi hükmünden vazgeçerdi. Zira başka meselelerde dürüst bir insan tarafından iletilen Resulullah’ın hükmünü öğrendiği zaman kendi görüşünden dönmüştür. Ona düşen de zaten budur.</p>
<p>Büyük ihtimalle Resûlullah’ın bir elin diyetini elli deve ola­rak belirlediğini işittiği için Hz. Ömer bu hükmü vermiştir. Aynı şekilde haklarında hüküm verilenler ve başkaları da Resûlullah’ın bir ele karşılık elli deveyle hükmettiğini duydukları için Hz. Öme­r’in hükmünü kabul etmişlerdir. Bir elde beş parmak vardır. Hz. Ömer bu parmakların insana sağladıkları fayda ve güzelliklerine bakarak bir ictihadda bulunmuş ve aralarında farklılık gözetmiştir. Resûlullah’ın her bir parmağın diyetini on deve olarak belirledi­ğini bilmeseydik, bizler de Hz. Ömer’in içtihadına uyardık ya da benzer bir başka görüşe tâbi olurduk. Nitekim bize göre de serçe parmağı güzellik ve sağladığı fayda açılarından baş parmağa benzemez.</p>
<p>Bu da göstermektedir ki Resûlullah’tan gelen haberin bizzat kendisi başka bir şeye ihtiyaç duymaksızın delildir. Habere uygun olan deliller onu güçlendirmez, aykırı olan hususlar da onun zayıf sayılmasını gerektirmez. Bütün insanlar Resûlullah’a ve ondan gelen haberlere muhtaçtır. Resûlullah tâbi olunandır, tâbi olan değildir. Eğer herhangi bir sahâbînin görüşü Resûlullah’ın haberine aykırı ise insanlara düşen habere bağlı kalmak, ona aykırı olan görüşü reddetmektir. Ayrıca bu olay Resûlullah’tan gelen habere bağlı kalıp ona aykırı olan sözün terkedileceğine bir delildir. Yine bu olay bilgili büyük bir sahâbînin bilmediği bazı şeyleri başkasının bilebileceğini de göstermektedir.</p>
<p>Ömer b. Hattâb diyetin âkileye(11) ödenmesi gerektiğine ve bir kadının kocasının diyetine vâris olamayacağına hükmetmiş­tir(12). Dahhâk b. Süfyân, Resûlullah’ın kendisine Eşyem ed-Dıbâbî’in karısını, kocasının diyetine vâris kılmasını yazdığını haber verince, Ömer görüşünden vazgeçmiştir(13). Yine Hz. Ömer, cenin ile ilgili Resûlullah’ın hükmünü bilen birisini aramış, Hami b. Mâ­lik de ona Resûlullah’ın bu konuda gurre(14) ile hükmettiğini söy­lemiştir. Hz. Ömer bunun üzerine “Neredeyse bu konuda kendi reyimizle hükmedecektik” ya da “Bunu duymasaydık başka bir şeye hükmedecektik” demiştir(15).</p>
<p>Bütün bu anlattıklarım eğer haberi nakleden dürüst birisi ise Ömer’in haber-i vâhidi kabul ettiğini göstermektedir. Eğer bu tür haberleri reddetmek caiz olsaydı; Hz. Ömer, Dahhâk’a “Sen Necd’densin” Hami b. Malik’e de “Sen Tihame’densin. Resûlullah’ı az görmüş, ona fazla arkadaşlık etmemişsiniz. Halbuki ben ve benim yanımda bulunan bu muhacir ve ensardan bu sahâbîler ondan hiç ayrılmadık. Bunu bizler değil de sizler nasıl bilebi­lirsiniz. Ayrıca sizler birer kişisiniz, hata etmeniz veya unutmanız mümkündür&#8221; diyebilirdi. Tam aksine o, doğrunun Resûlullah’tan nakledilen haberlere uymak ve kadının kocasının diyetine vâris olamayacağı şeklindeki görüşünden vazgeçmek olduğunu gör­müştür.</p>
<p>Cenin konusunda da yanındakilere “Eğer bu haberi duy- masaydım neredeyse başka bir şeye hükmedecektim” demiştir. O. sanki cenin düştüğünde hayatta iken sonra ölürse yüz deveye hükmetmeyi yok eğer ölü olarak düşerse bu olayı cezasız bırak­mayı düşünüyordu. Ancak Allah, ona ve bütün insanlara Resûlullah’tan gelen haberleri kabul etmeyi emretmişti (taabbüd). Hiç kimse niçin ve nasıl gibi soruları ya da bir kişisel düşünceyi Resülullah&#8217;tan gelen habere tercih edemez. Dürüst birisinin ilettiği haberi de nakleden tek olsa bile hiç kimse reddedemez.</p>
<p>Yine Ömer b. el-Hattab, Mecûsilerden cizye alınması ge­rektiği yolunda Abdurrahman b. Avf tarafından Resûlullah’tan nakledilen haberle amel etmiştir(16). Ona, “Mecûsiler ehl-i kitap olsa kestiklerini yer, kadınlarıyla nikahlanabilirdik; ehl-i kitap de­ğil iseler, bu defa da onlardan cizye alamayız” dememiştir. Yine veba hastalığı (tâûn) konusunda da Abdurrahman b. Avf’ın ilet­tiği haberi kabul etmiş ve görüşünden dönmüştür(17). Çünkü o, Abdurrahman b. Avfın dürüst birisi olduğuna inanmaktaydı. Hz. Ömer&#8217;in düşüncesine göre dürüst birisinin ilettiği habere aykırı davranmak caiz değildir. Bizler de bu konuda Ömer’le aynı fikre sahibiz.</p>
<p>Hz. Ömer’in, haberi kendisine ileten râviden, nakledilen ha­beri Resûlullah’tan duyan ikinci bir şahit istediği öne sürülürse(18),cevap verebiliriz: Hz. Ömer, tek kişinin naklettiği haber-i vâhıdi kabul etmiştir. O halde onun haberi nakledenden kendisini destekleyecek bir şâhid istemesi ancak ilk râviyi teyid/destekleme anlamına gelmektedir. Yoksa ona göre tek kişinin naklettiği ha­ber-i vâhıd bazı durumlarda makbul sayılırken, bazı durumlarda reddedildiği anlamına gelmemektedir. Bazen hakim, iki âdil şâhidin şehâdetine ilaveten davalılardan başka şâhitler de isteyebilir. Başka şahit bulunmazsa o iki şahidin şehadetini kabul eder. Ama başka şahitler de bulunursa daha iyi olur. Hz. Ömer, haberi nak­ledenleri tanımamış da olabilir. O, tanımadığı kimselerden haber almazdı. Aynı şekilde bizler de tanımadığımız, dürüst ve hayırlı amelleri olduğunu bilmediğimiz kimselerden haber almayız.</p>
<p>Füreya bnt. Mâlik (ö. ?), Osman b. Affân’a (ö. 35/656), Re-sûlullah&#8217;ın kendisine eşi öldüğünde iddeti bitinceye kadar evinde oturmasını emrettiğini söylemiştir. Hz. Osman da bu habere uy­muş ve ona göre hükmetmiştir(19).</p>
<p>Abdullah b. Ömer (ö. 74/693) üçte bir ve dörtte bir oranlarla muhâbere(20) yapıyor ve bunda bir beis görmüyordu. Râfi’ b. Ha-dîc (ö. 74/693). Resûlullah’ın bunu yasakladığını ona söyleyince muhâbere yapmayı terketmiştir(21).<br />
Zeyd b. Sabit (ö. 45/665), Resûlullah’ın &#8221;Kimse Kabe’yi ta­vaf (ziyaret tavafından sonraki veda tavafını) etmeden haccı bi­tirmesin’ dediğini işitmişti. İbn Abbas (Ö.68/687) ona muhalefet etmiş ve hayızlıların ayrılabileceğini söylemiştir. Zeyd buna karşı çıkınca İbn Abbas, konuyu Ummü Seleme’ye (ö. 61/681) sorma­sını istemiş o da sormuştur. Ummü Seleme, hayızlıların tavaf et­meden hacdan ayrılabileceklerine dair Resûlullah dan bir haber nakledince Zeyd, İbn Abbas’a dönmüş ve “Senin dediğin doğru imiş” diyerek eski görüşünden vazgeçmiştir(22).</p>
<p>Ebü’d-Derdâ (ö. 32/652), Muâviye’ye (ö. 60/680), yaptığı bir alım satım akdinin aslında Resûlullah tarafından yasaklandı­ğını söylemiştir. Muâviye de ona “Ben bunda bir sakınca gör­müyorum” demiştir. Buna kızan Ebü’d-Derda “Muâviye’yi kına- yayacak kimse yok mu? Ben ona Resûlullah’tan haber iletiyorum, o bana kendi görüşünü söylüyor. Onunla aynı yerde kalamam” demiş ve Muâviye’nin yönettiği yerlerin dışına çıkmıştır. Resûlul­lah’tan naklettiği haberleri kabul etmediği için onunla aynı yerde kalmasının câiz olmadığını düşünmekteydi. Ebü’d-Derdâ ilettiği haberin delil olması gerektiğini düşünmeseydi, Muâviye ile aynı yerde kalmanın câiz olmayacağı gibi bir fikre sahip olmazdı(23).</p>
<p>Kendisinden haber nakledilen tâbiîlerin hepsinin haber-i vâhidi kabul ettiklerini ve ona dayanarak fetva verdiklerini gör­mekteyiz. Mesela, Saîd b. Müseyyeb (Ö.94/713), Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî’nin yalnız olarak verdikleri haberleri kabul etmekte ve içeriklerini sünnet saymaktaydı(24). Urve b. Zübeyr (ö. 94/713) de Hz. Âişe’den (ö. 58/677) ve Yahya b. Abdirrahmân b. Hâtıb’tan (ö. 104/723) aynı şekilde haber alırdı. Urve, Yah­ya’nın, babası vasıtasıyla Hz. Ömer’den naklettiği haberleri ve Abdurrahman b. Abdulkâri’nin Hz. Ömer’den ilettiği haberleri kabul eder ve bunların sünnet olduğunu düşünürdü(25). Kasım b. Muhammed (ö. 112/730), Sâlim b. Abdillah (ö. 106/724) ve diğer Medineli tâbiîlerin hepsi de aynı şekilde davranıyordu(26).</p>
<p>Mekke’de de Atâ b. Ebî Rabâh (ö. 114/732), Tâvus b. Keysân (ö 106/724) ve Mücâhid b. Cebr (ö. 102/720), Câbir’in ve İbn Abbâs’ın yalnız olarak Resûlullah’tan naklettikleri haberleri ka­bul eder ve bunların sünnet olduğunu düşünürlerdi(27). Âmir b. Şerâhil eş-Şa’bî (ö. 103/721) de Urve b. Mıdras (ö. ?) ve başka bazı sahâbîlerin Resûlullah’tan naklettiği haberleri kabul etmiş ve bunları sünnet saymıştır. İbrahim en-Nehaî (ö. 96/715) de Alkame b. Kays’ın (ö. 62/682) Abdullah b. Mes’ûd (ö. 32/652) vası­tasıyla Resûlullah’tan naklettiği haberleri ve başkalarının verdiği haberleri kabul edip bunları sünnet saymıştır. Haşan el-Bâsri (ö. 110/728) ve İbn Şîrîn (ö. 110/728) de aynı şekilde davranmış­lardır. Onların hepsinden aynı şeyler rivayet edilmektedir ki bu­rada bunları anlatsam mesele iyice uzayacak(28).</p>
<p>Rebî’ b. Süleyman, Şâfiî—Süfyan—Amr b. Dinar—Sâlim b. Abdillah b. Ömer isnadıyla Hz. Ömer’in Kabe’yi tavaftan önce ve şeytanı taşladıktan sonra koku sürünmeyi yasakladığını nakletmiştir. Sâlim’in anlattığına göre Hz. Âişe, ihrama girmeden önce ve ihramdan çıktığı zaman Resûlullah’a koku sürdüğünü ifade etmiştir(29). Resûlullah’ın sünneti tâbi olunmaya daha layıktır. Sâ­lim, dedesi Hz. Ömer’in halife olduğu sırada verdiği bu hükmü terkederek, Hz. Aişe’nin tek başına verdiği haberi kabul etmiştir. Haber ilettiği kimselere de Hz. Âişe’nin yalnız olarak naklettiği haberlerin de sünneti belirlediğini ve uyulmaya en layık şeyin Resûlullah’ın sünneti olduğu için ona uymak gerektiğini bildir­miştir.</p>
<p>Büyük tâbiîlerden sonra yaşayan İbn Şihâb ez-Zührî (50- 124/670-741), Amrb. Dînar (ö. 126/743), Yahya b. Saîd (?) gibi diğer âlimler de haber-i vâhidleri kabul etmişlerdir. Bunlardan başka görüştüğümüz âlimlerin hepsi de aynı şekilde birer râviyle gelen haber-1 vâhıdleri kabul etmişlerdir Onların tümü bu nakle­dilenleri sünnet sayan bunlara tâbi olanları över ve aykırı davra­nanları tenkit ederlerdi.(30)<br />
&#8230;..</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>İmam Şafii &#8211; Sünnet Müdafaası,syf:92-104<br />
Çev:Dr.İshak Emin Alantepe</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)- Muvatta, Kıble 6; Buhârî, Salât 32. Şâfiî er-Risâle’de şu açıklamayı yapmakta­dır: “Kübalılar Ensar’dan ilk Müslüman olanlar arasında olup İslâm’ı bilmektey­diler. Allah&#8217;ın emrettiği yöne doğru namaz kılmaktaydılar. Delil bulunmaksızın Allah’ın kıble konusundaki farzını terketmeleri mümkün değildir. Resûlullah’ı görmedi ve Allah’ın kıbleyi değiştirdiğine dair bir âyet duymadılar ki Kitâbullah’a ve Resûlullah’tan duydukları bir sünnete dayanarak kıblelerini değiştirmiş olsunlar. Çoğunluk tarafından nakledilen bir habere (haber-i âmme) de dayan­mamaktadırlar. Onların bu konudaki farzı terketmeleri, kıblenin değiştirilmesi konusunda Resûlullah’tan nakledilen haber-i vâhidle gerçekleşmiştir. Onlar haberin râvisine güvendikleri için böyle davranmışlardır. Onların bir habere dayanarak böyle yapmaları, benzer haberlerin delil olduğunu bilmelerinden kaynaklanmıştır. Şu şartla ki haberin râvisi güvenilir olmalıdır. Onlar böylesi büyük bir dînî meselede ancak bilerek yenilik yapmışlardır. Bu yaptıklarını da mutlaka Resûlullah’a da bildirmişlerdir. Kıblenin tahvili konusundaki haber-i vâhidi kabul etmeleri farz değil de câiz olsaydı, Resûlullah onlara mutlaka şöyle derdi. Kıblenizi bizzat benden duyduğunuz ya da haber-i âmme şeklinde gelen ya da haber-i vâhidden daha üst derecede olan bir delil gelmedikçe terketme- meliydiniz&#8221; (Risale, s. 406-408).</p>
<p>(2)- Muvatta, Eşribe 13; Ahmed b. Hanbel, III, 181; Buhârî, Eşribe 3. Şâfiî bir başka yerde ise bu hadisle ilgili şu açıklamayı yapmaktadır: “Bu sahâbîlerin ilmini, Resulullah’ın yanındaki mevkilerini ve en önemli sahâbîler arasında yer aldıkla­rını hiçbir âlim inkar edemez. Şarap içmeleri helal idi ve onlarda oturmuş içi­yorlardı. Birisi gelip onlara şarabın haram kılındığını söyledi Bunun üzerine küplerin sahibi olan Ebû Talha, bu habere uyup küplerin kırılmasını istemiştir Onlardan hiçbiri Resûlullah yakınımızdadır, onunla karşılaşmadıkça ya da Haber-i âmme şeklinde gelmedikçe şarabı helal kabul ederiz, dememiştir. Ayrıca helal bir şeyi dökmek israf olduğundan ve onlar da israfı sevmediklerinden onu dökmezlerdi. Bu arada onlaryaptıklarını mutlaka Hz. Peygambere haber vermişlerdir. Resûlullah da haber-i vahidi kabul etmemeleri gerekseydi, onlara bunu yasaklardı” (Risâle, s. 409-410).</p>
<p>(3)- Muvatta, Sıyâm 13; Ahmed b. Hanbel, V, 434.</p>
<p>(4)- Muuatta, Hudûd 6; Buhârî, Eymân 3. Ayrıca bk. Risâle, s. 410; Ümm, XII,</p>
<p>(5)- Beyhakî, Sünen, III, 256. Burada isim İbn Nübeyh el-Hüzelî şeklinde geçmekte­dir.</p>
<p>(6)- Ayrıca bk. Risale, s. 414; Ümm, V, 42.</p>
<p>(7)-Ayrıca bk. Risâle, s. 414.</p>
<p>(8)-Bir rivâyete göre Hz. Ali, insanlara tebliğ ettiği şeyleri şöyle saymıştır; “Dört şeyi bildirmekle görevlendirildim: Cennete ancak Mü’min kişilerin girebileceğini, çıplak olarak Kâbe’nin tavaf edilemeyeceğini, Resûlullah İle aralarında anlaşma olanların anlaşma müddetine sadık kalınacağını ve Müşriklerle Müslümanların bu yıldan sonra birarada hac yapamayacaklarını” (Alımed b. Hanbel, 1, 79)</p>
<p>(9)- Buhârî, Zekât 41, 63; Meğâzi 60; Tevhîd 1; Müslim, îmân 29, 31.</p>
<p>(10)- Ayrıca bk. Risâle, s. 416.</p>
<p>(11)- Âkile: Kasıtsız olarak işlenen cinayet diyetini veya “gurre” denilen mali tazmi­natı yüklenip ödeyen asabe, aşiret, divan üyeleri, meslek kuruluşları vb. dir (Erdoğan, Hukuk Sözlüğü, s.10).</p>
<p>(12)- Ayrıca bk. Şafiî, Risâle, s. 426.</p>
<p>(13)- bk. Muuatta (Şeybânî rivâyeti), III, 19-21.</p>
<p>(14)- Gurre: Kasten veya kasta yakın hata sonucu düşürülen bir ceninden dolayı verilmesi gereken diyete denir. Bu köle veya cariye olarak ödenebileceği gibi, tam diyetin (100 deve) yirmide biri (5 deve) oranında da ödenebilir (Ümm, XII 391).</p>
<p>(15)-Ayrıca bk. Şâfiî, Ümm, XII, 383-384; a.mlf., Risâle, s. 427.</p>
<p>(16)- Buhârî, Cizye, 1.</p>
<p>(17)-Nakledildiğine göre Hz. Ömer, Şâm’a doğru giderken, orada veba salgının baş gösterdiğini öğrenmiş, Abdurrahman b. Avf, Resûlullah’ın “Eğer bir yerde veba hastahğı varsa oraya yaklaşmayın; bulunduğunuz beldede veba salgını başlar­sa dışan çıkmayın” buyurduğunu nakledince, Şam’a gitmemiştir (Buhari, Tıb, 30).</p>
<p>(18)- Nakledildiğine göre Hz. Ömer, Ebû Mûsa el-Eş’ari’den isti’zan konusunda nak­lettiği bir haber için şâhid istemiş, Ebû Saîd el-Hudrî, Ebû Musa’yı destekle­yince haberi kabul etmiştir (Buhârî, İsti’zân 13; Müslim, Edeb 33-37).</p>
<p>(19)- Muvatta, Talak, 87. Nakledildiğine göre Ebû Saîd el-Hudrî’nin kızkardeşi olan Fürey’a&#8217;nın kocası Tarafut-kudûm denilen yerde öldürülmüş, bunun üzerine Fürey’a Resûlullah&#8217;a gelerek kocasının nafakalarını temin edebilecekleri bir şey ve kalacakları bir mesken bırakmadan öldüğünü söyleyerek durumunu arzet-mıştir Hz. Peygamber de önce onun kardeşlerinin evine gitmesine izin vermiş, daha sonra kocasının ölüm haberini aldığı evinde kalmasını emretmiştir (İbn Sad, Tabakât, VIU, 367).</p>
<p>(20)- Muhâbere&#8217; üçte bir, dörtte bir gibi bir oran karşılığında yapılan ekim ortaklığı. ŞâfiBere göre tohum tarla sahibinden olursa ortaklığa müzaraa, emek sahibin­den okusa muhabere denir (Erdoğan, Fıkıh Terimleri, s. 319),</p>
<p>(21)- Şâfii, Risale, s. 445.</p>
<p>(22)- Müslim, Hac, 381.</p>
<p>(23)- Rivayete göre Muâviye b. Ebî Süfyân, altın veya gümüş bir su kabınım, ağırlığın­dan daha fazla bir bedelle satmıştır. Ebü’d-Derdâ da Resûlullah’ın böyle bir alım satımı yasakladığını söyleyerek ona karşı çıkmıştır (Şâfıî, Risâle, s. 446- 447). Aynca bk.Mâlik, Buyû’, 33.</p>
<p>(24)- Ayrıca bk. Şâfiî, Risâle, s. 453.</p>
<p>(25)- Ayrıca bk. Şâfiî, Risâle, s. 453-454.</p>
<p>(26)- İmam Şâfiî bir başka yerde haber-i vâhidlerle amel eden Medîneli tâbiîlere şun­ları örnek göstermektedir: Muhammed b. Cübeyr b. Mut’im, Nâfi’ b. Cübeyr b. Mut’im, Yezîd b. Talha b. Rukâne, Muhammed b. Talha b.Rukâne, Nâfi&#8217; b Uceyr b. Abd Yezîd, Ebû Seleme b. Abdirrahmân, Humeyd b.Abdirrahmân,Talha b. Abdillah b. Avf, Musab b. Sa d b. Ebî Vakkâs, İbrahim b. Abdirrah- mân b. Avf, Hârice b. Yezîd b. Sâbit, Abdurrahmân b. Ka’b b. Mâlik, Abdullah b. Ebî Katâde, Süleymân b. Yesâr ve Atâ b. Yesâr (Şâfiî, Risâle, s. 455-456).</p>
<p>(27)- İmam Şâfiî bir başka yerde Mekkeli şu tâbiîleri de örnek göstermektedir: İbn Ebî Müleyke, İkrime b. Hâlid, Ubeydullah b. Ebî Yezîd, Abdullah b. Bâbâh ve İbn Ebî Ammâr (Şâfiî, Risâle, s. 456).</p>
<p>(28)- Ayrıca bk. Şâfiî, Risâle, s. 456-457.</p>
<p>(29)-Muvatta, Hac, 17; Buhârî, Hac, 18.</p>
<p>(30)-İmam Şâfiî er-Risâle’de haber-i vâhidlerin kabul edilmesi gerektiği konusun­da âlimlerin icmâsı olduğunu şöyle vurgular: ‘‘Birisi bütün âlimlerin haber-i vâhidlere dayanmalan sebebiyle geçmiş/çağdaş bütün Mûslümanların haber-i vâhidleri kabul etme ve onlara tâbi olma konusunda icmA ettiklerini söylese, ben de ona katılırım&#8221; (Risale, s. 457)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/">Haber-i Vahid Hakkında Sünnetten Delil Var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/haber-i-vahid-hakkinda-sunnetten-delil-var-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cimâ&#8217;u&#8217;l-İlm &#8211; Haber-i Vahid Savunması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 May 2017 17:37:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Cima'u'l-İlm - Haber-i Vahid Savunması]]></category>
		<category><![CDATA[Haber-i vahid]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Savunması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15437</guid>

					<description><![CDATA[<p>A. [GİRİŞ] Bismilllhirrahmanirrahim 1- Rebi b. Süleyman’ın(1) (ö. 270/883) bize(2) naklettiğine göre Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî (150-204/767-819) şöyle de­miştir: İnsanların âlim olduğunu düşündüğü veya kendisini ilim ada­mı olarak tanıtan hiç kimsenin, Resûlullah’ın emirlerine uyup ver­diği hükümlere teslim olmanın, Allah tarafından farz kılındığına itiraz ettiğini duymadım. Allah, insanlar için, Hz. Peygambere tâbi olmaktan başka bir yol [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/">Cimâ’u’l-İlm – Haber-i Vahid Savunması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/kaplan2-2/" rel="attachment wp-att-15438"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15438" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2.jpg" alt="" width="408" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2.jpg 1027w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-600x306.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-300x153.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-768x392.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kaplan2-1024x522.jpg 1024w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></a></p>
<p><strong>A. [GİRİŞ]</strong></p>
<p><em>Bismilllhirrahmanirrahim</em></p>
<p><strong>1-</strong> Rebi b. Süleyman’ın(1) (ö. 270/883) bize(2) naklettiğine göre Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî (150-204/767-819) şöyle de­miştir:</p>
<p>İnsanların âlim olduğunu düşündüğü veya kendisini ilim ada­mı olarak tanıtan hiç kimsenin, Resûlullah’ın emirlerine uyup ver­diği hükümlere teslim olmanın, Allah tarafından farz kılındığına itiraz ettiğini duymadım. Allah, insanlar için, Hz. Peygambere tâbi olmaktan başka bir yol bırakmamıştır. Her hâlükarda bir söz, ancak Kur&#8217;ân a veya sünnete dayanarak bağlayıcılık kazanır. Ki­tap ve sünnetin dışındaki her şey onlara tâbidir(3). Resûlullah’tan nakledilen “haberlerin&#8221; kabul edilmesi gerektiği konusunda bize, bizden önce yaşamış olanlara ve bizden sonra gelecek olanlara, Allah tarafından bildirilen emir aynıdır(4). Hz. Peygamberden gelen haberleri kabul etmek gerektiği hususunda, görüşlerini açık­layacağım bir tek grup dışında itirazı olan yoktur</p>
<p><strong>2-</strong>Ehl-i kelâm(5), Resûlullah’tan gelen haberlerin tesbiti konu­sunda çok farklı gruplara ayrılmıştır. Yine insanların fakih(6) say­dıkları bazı kimseler de bu hususta ayrılığa düşmüşlerdir. Bunla­rın bir kısmı taklit, kıt düşünce, gaflet ve önder olma hırsı gibi fikir ve davranışlara sıkça girmiştir.</p>
<p><strong>3-</strong>Haklarında bilgi sahibi olduğum her grubun görüşlerin­den bir örnek vereceğim. Bu örnekler, onların fikirleri hakkında birer ipucu olacaktır.</p>
<p><strong>B. HABERLERİN TAMAMINI REDDEDEN GRUBUN GÖRÜŞLERİ</strong></p>
<p><strong>4</strong>&#8211;<strong>Şafiî:</strong> Arkadaşlarının fikirlerine (mezhebine) vâkıf olduğu ifade edilen birisi bana şöyle dedi:</p>
<p>Sen Arapsın. Kur’ân-ı Kerim de senin kavminin diliyle nazil olmuştur. Ayrıca sen, iyi bir Kur’ân hafızısın. Kur’ân da Allah’ın bildirdiği bir takım farzlar bulunmaktadır. Onun tek bir harfinde dahi, birinin aklı karışıp da şüpheye düşse, onu derhal tövbeye davet edersin. Tövbe ederse tamam, aksi takdirde onun öldü­rülmesine hükmedersin. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyur­muştur: “Bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, bir rahmet kaynağı ve bir müjdeleyici{ olarak indirdik”(7). O halde senin veya bir başkasının, Allah’ın farz kıldığı bir hususta, bazen, “Burada farz umûmi mânâ ifâde etmektedir”, bazen de “Burada farz özel (hâs) mânâ ifâde eder” demesi nasıl caiz olur? Yine bir yerde “Burada emir kesin farz ifade eder” derken, bir başka yerde “Burada emir sadece dela­let ifade eder” demesi ve hatta isteğine göre bazen “Emir ibâha ifade eder” demesi de caiz olmasa gerektir.</p>
<p><strong>5-</strong>Bundan daha fazla ayrılığa düştüğünüz şey ise şudur: Her tabakada birer kişinin bulunduğu bir isnadla, Resûlullah’tan nak­lettiğin bir, iki veya üç hadis olduğunu farzedelim. Senin ve se­ninle aynı kanaatte olanların, dürüstlük ve hafıza gücü itibariyle ileri seviyede gördüğünüz kişilerin ve yine benim de tanıdığım başka bazı kimselerin, hadis rivayet ederken yanılmalarını, unut­malarını ve hata etmelerinin muhtemel kabul ettiğinizi görmek­teyim(8). Hatta o kimselerden pek çoğu hakkında “Falanca şu hdiste hata etmiştir, filanca da şu hadiste hata etmiştir ’ dediğinizi duymaktayım. Yine birisi, sizin kendisine dayanarak bazı şeyle­rin helalliğine veya haramlığına hükmettiğiniz, bir haber-i vâhid hakkında, &#8221;Resululllah böyle bir şey söylememiştir: Siz veya size nakleden hata etmiş, yahut siz veya size rivâyet eden yalan söyle­mekte&#8217;’ dese; onu tövbeye davet etmediğinizi görmekteyim. Ona karşı “Ne kötü şeyler söylemektesin” demekten başka bir şey yapmıyorsunuz.</p>
<p><strong>6</strong>-O halde, durumlarını anlattığınız kişilerin naklettikleri ha­berlere dayanılarak, mânâsı hemen anlaşılabilen (zâhiri herkesçe aynı olan) Kur’ân hükümleri arasında fark gözetmek hiç caiz olur mu? Eğer böyle yaparsanız onların haberlerini Allah’ın Kitabı’yla aynı makama yükseltmiş olursunuz. O haberlere dayanarak bin­lerinin leh veya aleyhlerinde hüküm veriyor musunuz?</p>
<p><strong>7</strong>&#8211;<strong>Şâfiî:</strong> Biz ihâtalı(9) (kesin) bir bilgiye, doğru bir habere ve kı­yasa dayanarak hüküm veririz. Bize göre bunlara ulaşma yolları farklıdır. Her ne kadar hepsini de kararlarımızda dayanak olarak alsak bile, bunların bir kısmı diğerlerine göre daha sâbittir.</p>
<p><strong>8-Muârız:</strong> Ne gibi?</p>
<p><strong>9-Şâfiî</strong>: Bir kimse hakkında, ikrârına, delile, yeminden ka­çınmasına ve karşı tarafın yemin etmesine dayanarak hüküm vermemiz gibi. İkrâr, delilden daha güçlüdür. Delil ise yeminden kaçınmaktan ve karşı tarafın yemininden daha güçlüdür. Her ne kadar bizler bunların hepsiyle aynı hükmü versek bile, bunlara ulaşma yolları farklıdır.(10)</p>
<p><strong>10-Muârız:</strong> Rivâyetlerini kabul etme konusunda görüşü açıkladığın kimselerin naklettikleri haberleri kabul edersen!-» bu haberleri reddedenlere karşı deliliniz nedir?</p>
<p><strong>11-</strong>Ben içinde vehim bulunması muhtemel bir şeyi kabul etmem. Tek bir harfinde bile şüphe bulunmayan Kur’ânda olduğu gibi ancak hak olduğunu kesin olarak bileceğim şeyi kabul ederim. îhâta (yakîn) seviyesinde olmayan bilgiyi, kat’î bilgi dü­zeyinde kabul etmek mümkün müdür?</p>
<p><strong>12-Şâfiî :</strong> Kur’ân’ın ve Allah’ın hükümlerinin indirildiği dili bilen kişi, dürüst kimselerin Resûlullah’tan naklettiği haberleri kabul eder ve hadislerin delâlet ettiği şeyle Allah’ın hükümleri arasındaki farkı anlar(11). Böylece Resûlullah’ın mevkiini de öğrenmiş olur. Çünkü sen peygamberi görmedin. Ondan nakledilen haberler ya haber-i hâssa ya da haber-i âmme şeklindedir.</p>
<p><strong>13-Muarız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>14-Şâfiî:</strong> O halde bu söylediğine inanıyorsan kendi delilini reddediyorsun demektir.</p>
<p><strong>15-Muârız:</strong> Rivâyet edilen bir haberin kabulü konusun­da bu delile benzer başka deliller de gösterebilir misin? Bunu yapabilirsen sunduğun delil daha çok açıklığa kavuşacak, sana muhâlif olanlara karşı daha güçlü bir hale gelecek ve kendi gö­rüşünden vazgeçip senin fikrini benimseyenlerin vicdanlarını iyi­ce rahatlatacaktır.</p>
<p><strong>16- Şâfiî:</strong> Biraz insaflı düşünürsen anlarsın ki söylediğin bir kısım sözler, senin hala vazgeçmen gereken bir fikri savundu­ğunu ve dikkatsiz davranmanın uygun olmadığı dînî bir mesele hakkında bu gafletinin sürüp gittiğini göstermektedir.</p>
<p><strong>17- Muarız:</strong> Aklına gelen bir şeyler varsa anlatır mısın?</p>
<p><strong>18- Şâfiî:</strong> Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Ümmîler içinde kendilerinden olan ve onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları yücelten, onlara Kitâb’ı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderen O’- dur”(12)</p>
<p><strong>19- Muarız</strong>: Zikredilen “Kitap” kelimesinden Allah’ın Kitabı’nın kastedildiğini anlıyoruz. Peki “Hikmet” kelimesi neyi ifade etmektedir?</p>
<p><strong>20- Şâfiî:</strong> Hz. Peygamber in sünnetini(13).</p>
<p><strong>21- Muârız:</strong> “Kitab’ı” genel olarak, “Hikmeti” de Kitab’ın ah­kamı sadedinde özel olarak öğretmesi söz konusu olabilir mi?</p>
<p><strong>22- Şâfiî:</strong> Namaz, zekât, hac vb. konulardaki farzların müc­mel yönlerini onlara açıkladığı gibi, Allah’ın indirdiklerini onlara beyan etmesini kastediyorsun. Bu durumda Allah, Kur’ânı’nda bir takım emirler vermiş ve bunların keyfiyetini de Peygamberi­nin diliyle açıklığa kavuşturmuş olur, öyle değil mi?</p>
<p><strong>23- Muârız:</strong> Böyle olması muhtemeldir.</p>
<p><strong>24- Şâfiî:</strong> Eğer bu görüşte isen, bu durumda “Hikmet’ söylenen ilk anlamdadır. Yani ona ancak Resûlullah’tan gelen bir haberle ulaşabilirsin.(14)</p>
<p><strong>25- Muarız:</strong> “Kitap” ve “Hikmet” kelimelerinin aynı manayı ifade ettiklerini kabul edip sözün tekrarlandığını söylesem ne dersin?</p>
<p><strong>26- Şâfiî:</strong> “Kitap” ve “Hikmet”in ayrı şeyler olmaları mı, yoksa aynı mânâya gelmeleri mi daha uygundur?</p>
<p><strong>27- Muârız:</strong> Onların söylediğin gibi “Kitap” ve “Sünnet” olarak ayrı manalara gelmeleri mümkündür. Ancak aynı şey ol­maları da muhtemeldir.</p>
<p><strong>28- Şâfiî:</strong> Bu mânâlar içinde en açık (zâhir) olanı en uygun olanıdır. Kur’ânda da bizi destekleyen, sizin görüşünüze karşı olan deliller mevcuttur.</p>
<p><strong>29- Muârız:</strong> Nerede?</p>
<p><strong>30- Şâfiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: “Evlerinizde tilâvet edi­len Allah ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah Latiftir, Habîrdir”(15). Bu ayette Allah, onların evlerinde iki şeyin tilâvet edildiğini haber vermektedir.</p>
<p><strong>31- Muârız:</strong> Kur’ân tilâvet olunur. Peki “Hikmet” nasıl tilâvet edilir ki?</p>
<p><strong>32- Şâfiî:</strong> Tilâvetin mânâsı Kur’ân ve sünnetle konuşmaktır.</p>
<p><strong>33-Muârız:</strong> Bu, önce söylediklerine göre “Hikmet”in Kur’ân- dan farklı bir şey olduğunu daha açık bir şekilde göstermektedir.</p>
<p><strong>34-Şâfiî:</strong> Allah, Peygamberine uymamızı emretmiştir.</p>
<p><strong>35-Muârız:</strong> Nerede?</p>
<p><strong>36-Şâfiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: “Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinden hiçbir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar. ’(16)</p>
<p><strong>37</strong>-Yine Allah şöyle buyurmuştur: “Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur”(17).</p>
<p><strong>38-</strong>Yine Allah şöyle buyurmuştur: “Peygamberin emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belanın çarpmasından, yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar”(18).</p>
<p><strong>39-Muârız:</strong> “Hikmet”in Resûlullah’ın sünneti olduğunu söylemek bu konuda benimsenecek en uygun görüştür. Ancak “Allah Resûlullah’ın hükmüne teslim olmamızı emretmiştir, Resûlullah’ın hikmeti de Allah’ın indirdikleri arasındadır (yani Kuran içindedir)” şeklinde arkadaşlarımızın söyledikleri söz doğru kabul edilirse eğer, Hz. Peygamberin hadisine uymayanların da aslında Resûlullah’ın hükmüne teslim olduğu söylenebilir.</p>
<p><strong>40-Şâfiî:</strong> Allah bize Resûlullah’ın emirlerine uymamızı em­retmiştir. O şöyle buyurmuştur: “Peygamber size ne verdiyse onu alın ve neden nehyettiyse ondan da kaçının!”(19)</p>
<p><strong>41-Muârız:</strong> Kur’ân’da Resûlullah’ın emrettiklerini yapıp nehyettiklerinden kaçınmamız gerektiği açıkça zikredilmiştir.</p>
<p><strong>42-Şâfiî:</strong> Bize, bizden öncekilere ve sonrakilere verilen emir aynı mıdır?</p>
<p><strong>43-Muârız</strong>: Evet.</p>
<p><strong>44-Şâfiî:</strong> Hz. Peygamber’e tâbi olmak bize emrediliyorsa,kesin olarak biliyoruz kİ verdiği hükümlerin öğrenilme yolunu da bize göstermiştir.</p>
<p><strong>45- Muârız:</strong> Evet,</p>
<p><strong>46- Şâfiî</strong>: Sen, senden önce yaşayıp da Resûlullah’ı gör­memiş bir başkası veya senden sonra gelecek birisi, Resûlullah’ın emirlerine uyarak, Allah’ın hükmünü yerine getirmek için, Hz. Peygamber’den nakledilen haber dışında başka bir yol bu­labiliyor musunuz?</p>
<p><strong>47</strong>&#8211; Bunları sadece nakledilen haberler vasıtasıyla elde et­mem, Resûlullah’tan nakledilen hususları kabul etmem konu­sundaki Allah’ın emri sebebiyledir.</p>
<p><strong>48-</strong> (Ona şunları da söyledim.) Kur’ân’daki nâsih mensûhlar konusunda da bunlar sana gereklidir.</p>
<p><strong>49- Muârız:</strong> Bu konuda da bir şeyler söyleyebilir misin? .</p>
<p><strong>50</strong>&#8211; <strong>Şâfiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: “Birinize ölüm geldiği zaman eğer bir mal bırakacaksa, anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek korunanlar üzerine bir borçtur”(20).</p>
<p><strong>51-</strong>Miras konusunda ise şöyle buyurmuştur: Ölenin ço­cuğu varsa geriye bıraktığından ana babasından her birine altıda bir hisse verilir. Eğer çocuğu yok da ana babası ona varis oluyor­sa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa annesinin payı altıda birdir.(21)</p>
<p><strong>52-</strong> Bizler Resûlullah’tan nakledilen habere(22) dayanarak mi­ras ayetinin, ana babaya ve yakın akrabalara vasiyet ile ilgili ayeti neshettiğini söylemekteyiz(23). Eğer biz haberleri kabul etmesek ve birisi de “Vasiyet ile ilgili ayet miras ayetini neshetmiştir” dese(24); ona karşı Hz. Peygamber den rivayet edilen haberden başka bir delil bulabiliyor muyuz?(25)</p>
<p><strong>53- Muârız:</strong> Bu konu “Kitap” ile “Hikmet” konusunun bir benzeridir. Resûlullah’tan nakledilen haberleri kabul etmemiz ge­rektiği hususunda delilin de açıktır. Zikrettiklerine ve bunlara ben­zer Kur’ân’ın başka ayetlerine dayanarak bütün Müslümanların Hz. Peygamber’e ait haberleri kabul etmesi gerektiğini düşünü­yorum. Ben, delil sunulan konularda görüşümden dönmeyi bir gurur meselesi yapmam. Bilakis fikrimi değiştirmem gerektiğin­de, bunu yaparım ve doğru gördüğüm düşünceyi benimserim.</p>
<p><strong>54-</strong> Ancak sen nasıl oluyor da Kur’ân’daki umûmî mânâ ifa­de eden şeyleri, bazen genel mânâsı içinde kabul ederken, bazen de onların husûsî anlam ifade ettiklerini söyleyebiliyorsun?</p>
<p><strong>55- Şâfiî:</strong> Arapça geniş bir dildir. Umum ifade eden bir şey söyleyip husûsî anlamı olan bir şeyi kastedebilirsin. Bu durum lafızlardan anlaşılabilir. Bir ayetteki âmm lafızdan hâss bir mânâ kastedildiğini ancak buna delâlet eden bir habere dayanarak anlarım. İşte böylece Allah Kur’ân-ı Kerim’de bir takım umûmî ifa­deleri kullanmış ve bunların bir kısmını yine Kur’ân’da açıklamış, bir kısmını da sünnetle beyan etmiştir.(26)</p>
<p><strong>56- Muarız:</strong> Örnek verebilir misin?</p>
<p><strong>57- Şafiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: &#8221;Allah her şeyin yaratı. asıdır”(27). Bu umûmî mânâ kastedilerek söylenmiş genel nitelikli bir sözdür(28).</p>
<p><strong>58-</strong> Yine Allah şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, günahlardan en çok korkanınızdır”(29). Bütün insanlar bir erkek ve dişiden yaratılmıştır. Bu da kendisiyle umûmî mânâ kastedilen genel bir ifadedir.</p>
<p><strong>59-</strong> Ancak bu ayette husûsî bir mânâ da vardır. Allah şöyle buyurmuştur: “Allah yanında en üstün olanınız, günahlardan en çok korkanınızdır(30). Halbuki takvalı olup olmamak ancak akıllı ve bulûğa ermiş kimseler için düşünülebilir(31).</p>
<p><strong>60-</strong> Yine Allah şöyle buyurmuştur: &#8221;Ey insanlar; size bir temsil verildi, onu dinleyin: O Allah&#8217;tan başka yalvardıklarına (var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek dahi ya­ratamazlar&#8230;&#8221;(32) Kesin olarak bilinmektedir ki Hz. Peygamber döneminde yaşayan insanların tümü müşrik değildi. Zira mü’min olan insanlar da vardı. Dolayısıyla burada umûmî mânâsı olan bir ifade kullanılmış, ama sadece müşrik olanlar kastedilmiştir(33).</p>
<p><strong>61-</strong> Yine Allah şöyle buyurmuştur: “Onlara deniz kıyısında bulunan kentin durumunu sor. Hani onlar cumartesine saygı­sızlık edip haddi aşıyorlardı”(34). Burada haddi aşanların “kent” değil, “kent halkı” olduğu açıktır(35).</p>
<p><strong>62-</strong> Bunlar dışında Kitabım&#8217;da (er-Risâle) yazdığım(36) pek çok hususu da ona anlattım.</p>
<p><strong>63- Muarız:</strong> Bunların hepsi doğrudur. Ancak bana öyle bir umûmî mânâ taşıyan ifade söyle ki ondan husûsî mana kaste­dildiği Kur’ân’da açıklanmamış olsun.</p>
<p><strong>64</strong>&#8211; <strong>Şâfiî:</strong> Allah namazı farz kılmıştır. Bunu insanların ta­mamına emredilmiş bir şey olarak görmüyor musun?</p>
<p><strong>65- Muârız:</strong> Elbette ki insanların tamamına farz kılındığını düşünüyorum.</p>
<p><strong>66- Şâfıî:</strong> Ama hayız halindeki kadınların bu hükmün dı­şında olduğu kanaatindesin, öyle değil mi?(37)</p>
<p><strong>67- Muârız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>68- Şâfiî:</strong> Zekâtında bütün malları kapsadığını görüyorsun, ama bazı malların bundan istisna edildiğini bilmektesin, değil mi?(38)</p>
<p><strong>69- Muarız:</strong> Elbette.</p>
<p><strong>70- Şafiî:</strong> Ana babaya vasiyet ile ilgili hükmün, miras aye­tiyle neshedildiğini düşünüyorsun, Öyle değil mi?</p>
<p><strong>71- Muarız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>72- Şafiî:</strong> Baba ve anne için miras ile ilgili hükümler umûmî bir nitelik taşımaktadır. Bu arada Müslümanlar sünnete dayana­rak kâfirin mü’mine(39), kölenin hür olan kişiye ve katilin katlettiği kişiye(40) mirasçı olmasını kabul etmezler(41).</p>
<p><strong>73- Muârız:</strong> Evet, bunların bir kısmı hakkında bîzler de aynı şekilde düşünmekteyiz.</p>
<p><strong>74- Şafiî</strong>: Sizleri böyle düşünmeye sevkeden nedir?</p>
<p><strong>75- Muârız:</strong> Sünnet. Zira bu konularda Kur’ân-ı Kerim’de bir nas bulunmamaktadır.</p>
<p><strong>76- Şâfiî:</strong> Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de Resûlullah’a itaati em­rettiği ve ona Kur’ân’ın âmm, hâss, nâsih ve mensûh niteliklerini açıklama yetkisi verdiği artık ortaya çıkmış bulunmaktadır.</p>
<p><strong>77- Muârız:</strong> Evet. Ben hep bunun aksini savunurdum. Ta ki bu fikrin yanlışlığı ortaya çıkıncaya kadar, insanlar bu konuda iki gruba ayrılmaktadır: Birinci grup, Kur’ânın herşeyi açıkladığını düşünmekte olup hiçbir haberi kabul etmezler.</p>
<p><strong>78- Şâfiî:</strong> Bunlara gereken nedir?</p>
<p><strong>79- Muârız</strong>: Böyle büyük bir söz onu kötü bir duruma sok­muştur. Birisi, namaz denilebilecek veya zekât sayılabilecek en küçük bir amel yapsa üzerindeki borcu ödemiş olur. Bunun vakti de yoktur. İster günde iki rekât kılsın, isterse de birkaç günde iki rekat kılsın hiç farketmez. Zira Kur’ân’da hakkında açıklama bulunmayan bir konuda hiç kimsenin yapması gereken bir farz bulunmamaktadır.</p>
<p><strong>80-</strong> Başka birisi ise şöyle demektedir: Sadece Kur’ân’da anlatılan konularla ilgili haberler kabul edilir. Hakkında ayet bu­lunmayan konularda da söylediğine yakın bir şeyler zikretti. Bi­rinci grupla hemen hemen aynı duruma bunlarda düşmüşlerdir. Bunlar önce haberleri reddediyor, sonra kabul ediyorlar. Bunla­rın fikirleriyle nâsih, mensûh, âmm ve hâss da bilinemez.</p>
<p><strong>81-</strong> Bu iki grubun fikirlerinin yanlışlığı ortadadır. Bunların hiçbirini savunmuyorum.</p>
<p><strong>82</strong>&#8211; Peki ama ihâtalı (kesin) bir delille haram kılınmış bir şe­yin, kesin olmayan bir delile dayanılarak mubah kılınmasını caiz kılacak hüccetiniz var mı?</p>
<p><strong>83- Şâfiî:</strong> Evet var.</p>
<p><strong>84- Muârız:</strong> Nedir?</p>
<p><strong>85- Şâfiî:</strong> Yanımdaki bu kişi hakkında ne dersin? Onun ka­nına ve malına tecâvüz haram mıdır?</p>
<p><strong>86- Muârız:</strong> Tabii ki.</p>
<p><strong>87- Şâfiî:</strong> Peki iki şâhit onun bir kimseyi öldürüp malını al­dığına ve şu an yanında bulunan malın öldürdüğü kişiye ait ol­duğuna dair şahitlik etse&#8230;</p>
<p><strong>88- Muârız:</strong> Kısas olarak onu öldürürüm. Malı da, hakkında şâhitlik yapılan maktûlün vârislerine veririm.</p>
<p><strong>89- Şâfiî:</strong> Bu iki şahidin yalan söylemesi veya hata etmesi ihtimal dahilindedir, değil mi?</p>
<p><strong>90- Muârız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>91- Şâfiî:</strong> İhâta (kesin bilgi) ifade eden delillere dayanılarak tecavüzden korunmuş olan mal ve kanı, nasıl olur da kesin bilgi vermeyen delile yani iki şâhidin şâhitliğine dayanarak helal sa­yarsın!</p>
<p><strong>92- Muârız:</strong> Şâhitliği kabul etmek bizlere emredilmiş bir hu­sustur.</p>
<p><strong>93- Şâfiî:</strong> Öldürme konusunda şâhitliğin kabul edilmesi ge­rektiğine dair Kur&#8217;ân-ı Kerim’de herhangi bir ayet var mı ki!(42)</p>
<p><strong>94- Muârız:</strong> Hayır. Fakat mânen bununla emrolunduğumuzu düşünmekteyim.</p>
<p><strong>95- Şâfiî:</strong> Öldürmenin, kısas ve diyete ihtimali olduğu için, bu mânânın öldürme dışında başka bir hükümle ilgisi olabilir mi?</p>
<p><strong>96- Muârız:</strong> Bu konudaki delil şudur: Müslümanlar öldürme konusunda iki şahidle hüküm verilebileceğinde icmâ etmişlerdir. Biz de buna dayanarak Kur&#8217;ân&#8217;ın icmâ edilen bu hususla alakalı olduğunu kabul ederiz. Zira Kur’ân’da ifade edilen mânâ konu­sunda onların bir kısmı hata etse bile, çoğunluğun doğru fikri bulacağına inanmaktayız.</p>
<p><strong>97- Şâfiî:</strong> Görüyorum ki Resûlullah’tan nakledilen haberleri kabul ediyorsun artık. Icma ise sünnetten daha alt seviyede bir delildir.</p>
<p><strong>98- Muârız:</strong> Bunu kabul etmek zorundayız.</p>
<p><strong>99- Şâfiî:</strong> O halde artık sen, kesin bilgiyle (ihâta) haram olan kan ve malı, kesin bilgi vermeyen şahitliğe dayanarak helal kabul eder misin!</p>
<p><strong>100- Muârız:</strong> Bunu kabul etmek bize emredilmiştir.</p>
<p><strong>101- Şâfiî:</strong> Allah’tan başkası gaybı bilmeyeceğinden, zâhire göre hükmedip, görünen hallerine bakıp iki şahidin dürüst olduklarına dayanmak hükmetmekle emrolunduğunu söylüyor­sun. Bizler şahitlerde aradığımız şartlardan daha fazlasını muhad- dislerde aramaktayız. Mesela şahitliklerini kabul ettiğimiz çoğu kimseden hadis almayız. Yine muhaddisin dürüst mü yalancı mı olduğuna dair, hadis hafızlarıyla aynı konuda naklettikleri ha­dislere, Kur’ân’a ve sünnete bakarız. Bütün bunlar da bir takım işaretler (delâletler) vardır ki bunların şâhitliklerde bulunması im­kansızdır(43).</p>
<p><strong>102-</strong> Haberlerin reddedilmesi konusundaki ayrılıktan ve bir kısmının kabul edilirken diğer bir kısmının bazen reddedildiğin­den bahsettim. Bu bağlamda yapılan hatalara ve muhâliflerin çelişkili sözlerinin sonuçlarına dikkat çektim.</p>
<p><strong>103-</strong> Burada ve bundan önceki Kitabım’da(44) anlattıklarım­la onlara ve başkalarına karşı bu konudaki delilimi sunmuş ol­maktayım.</p>
<p><strong>104-</strong> Muârız: Resûlullah’tan nakledilen haberleri kabul et­mem gerektiğini artık senden öğrenmiş bulunuyorum. Açıkladı­ğın üzere Allah’ın, Resûlullah’a itaati farz kılması sebebiyle, on­dan gelen emirleri kabul etmemizin, Allah’ın emrini kabul etmek gibi olacağını da anlamış bulunmaktayım. Bu, Müslümanların üzerinde icmâ edip ayrılığa düşmedikleri bir husustur. Söyledik­lerinden mü’minlerin ancak hak üzerinde icmâ edecekleri de biz­ce mâlum olmuştur artık.</p>
<p><strong>105-</strong> Peki ama ne Kur’ân’da ne de sünnette hakkında hiç­bir açıklama yapılmayan konularda ne diyorsun? Bunlara ait bir takım sorular sana da soruluyor, sen de bir şeyleri îcâb ettirici veya iptal edici cevaplar veriyorsun. Bu konularda söz söylemeni caiz kılan şey nedir? Cevabının doğru mu yanlış mı olduğunu nereden biliyorsun? Konuyla ilgili bir delil bulmaya çalışarak mı hüküm veriyorsun, yoksa hiç araştırma yapmadan öylesine mi fetva veriyorsun? Elinde kıyas yapabileceğin bir misal olmaksızın bir takım şeyleri helal veya haram kılmana ve bazı hususlarda ayırıma gitmene kim izin vermiştir? Eğer bunu kendin için câiz görürsen başkalarının da ellerinde hiçbir misalleri ve hatalarının anlaşılmasını sağlayacak bir şeyler bulunmadığı halde akıllarına gelen her şeyi söylemeleri câiz olur.</p>
<p><strong>106-</strong> Mümkünse delilini açıkla. Bunu yapamazsan söyle­diklerin dayanaksız kalır ve reddedilir.</p>
<p><strong>107- Şâfiî</strong>: Ben veya bir başka âlim, herhangi bir hususu mu­bah veya yasak kılma konusunda, yine birisinden bir şeyler alma veya birisine bir şeyler vermeyle (birisinin leh veya aleyhinde hükmetmeyle) ilgili olarak ayet, sünnet, icmâ veya bağlayıcı hiç­bir haber bulamazsa hüküm beyân edemez.</p>
<p><strong>108-</strong> Bunlardan hiçbirinde delil olacak bir şey yoksa, istihsânımıza(45) veya aklımıza gelen bazı şeylere dayanarak bir şey­ler söylememiz câiz olmaz. Sadece bağlayıcı bir haber aradıktan sonra kıyas yoluyla bir şeyler söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>109-</strong> Bizim doğru ve yanlışımızı gösterecek bir örneğe kı­yas edilmeksizin hüküm vermemiz caiz olsaydı, başkalarının da akıllarına esen şeyi söylemeleri câiz olurdu(46). Ancak bizlerin ve çağdaşımız olan herkesin sadece anlattığımız şekilde hüküm ver­meleri gerekmektedir.</p>
<p><strong>110- Muârız:</strong> Anladığım şu ki, açıkladığın üzere sadece kıyas yoluyla bir şeyler söyleyebiliyorsun. Bunun dışında ise hüküm vermen mümkün değildir. Sana iki sorum var:</p>
<p><strong>111</strong>&#8211; Birincisi: Kıyas yapmanı mubah kılan hüccet nedir? Haber gibi kesin bir bilgiye (ihâta) yapılan kıyas da ictihaddır. Kı­yas dışında hüküm vermeni engelleyen şey nedir, anlatır mısın? Vereceğin cevabı lütfen kısa tut.</p>
<p><strong>112- Şâfiî:</strong> Allah Kur’ân-ı Kerim’i her şeyi açıklayıcı olarak indirmiştir(47). “Açıklayıcılık” çeşitli şekillerde olmaktadır: Birincisi, farz olan hususları Kur’ân’da açıkça zikretmesi, diğeri ise Kur’ân-ı Kerim’de mücmel olarak indirip de bunların anlaşılması için içtihâdı emretmesidir. Kullarında yarattığı bir takım işâretlerle isteni­len şeye ulaşma yolunu kullarına göstermiştir. Bu işâretlerle kul­larına, farz kıldığı konuları öğrenme yöntemini de göstermiştir.</p>
<p><strong>113-</strong> Farz kıldığı hususları araştırmayı kullarına emredince bu sana iki şeyi gösterir: İlk olarak araştırma, ancak hedeflenen şeye giden bir yola tutunularak yapılır. Yoksa araştırmacının rastgele isteğiyle olmaz. İkinci olarak ise Allah, araştırılmasını emrettiği hususun incelenmesinde içtihâdı farz kılmıştır(48).</p>
<p><strong>114- Muârız</strong>: Bu söylediğine delâlet eden şeyi açıklar mı­sın?</p>
<p><strong>115- Şafiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: “Biz senin yüzünün gö­ğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram ta­rafına (şatr) çevir'(49). Ayette geçen “şatr” kelimesi “yön, taraf” an­lamındadır. Bu da yönünün Kâbe’ye doğru olması demektir(50).</p>
<p><strong>116- Muarız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>117- Şafiî:</strong> Allah yine şöyle buyurmuştur: “O’dur ki karanın ve denizin karanlıklarında yolu bulmanız için size yıldızları ya­rattı'(51).</p>
<p><strong>118-</strong> Yıldızları, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizme­tinize verdi. Dağları ve yeryüzünü yarattı&#8221;.(52)</p>
<p><strong>119</strong>&#8211; Mescid-i Haram’ı da yeryüzünde bulunduğu yere koy­muş, insanlara, oraya doğru yönelmelerini emretmiştir. Bunların bir kısmı Kâbe’yi gördüğü için, onların yönelirken hataya düşme­leri câiz değildir. Bir kısım insanlar ise evleri Mescid-i Haram’a uzak olduğundan onu görememekte ve yıldızların, güneşin, ayın, rüzgarların, dağların, rüzgarın esmeye başladığı yerin yardımıyla kıblesini belirlemeye çalışır. Bunların her biri farklı bir durumda kullanılan yollardır. Bunlar, doğru yolu gösteren birbirinden ba­ğımsız metodlardır(53).</p>
<p><strong>120- Muarız:</strong> Bu husus dediğin gibidir. Ancak, sen sadece kesin bilgiye sahip olarak yöneldiğinde tam olarak kıbleye doğru durmuş olursun.</p>
<p><strong>121- Şafii.</strong> Eğer kesin bilgiye sahip iken Kabe ye yöneldiğim de mükellef olduğum şeye isabet etmiş olup, bundan daha fazla­sıyla mükellef değilsem, tamam!</p>
<p><strong>122- Muarız:</strong> Kabe’ye yöneldiğinde tam olarak isabet ettiğini kesin biliyor musun?</p>
<p><strong>123- Şafiî:</strong> Ben Kâbe’ye tam olarak yöneldiğimi bilmekle mükellef miyim ki! Bu konuda araştırma yapmakla (ictihadla) mükellefim.</p>
<p><strong>124- Muârız:</strong> Mükellef olduğun husus nedir ki?</p>
<p><strong>125- Şafiî:</strong> Mescid-i Haram yönüne yüzümü çevirmekle so­rumluyum. İnsan, Kabe’nin yerini tam olarak ancak görmek su­retiyle bilebilir. Görmediği bir şey hakkında ise kesin bilgiye sahip olamaz.</p>
<p><strong>126- Muarız:</strong> Bu durumda senin isabetli davrandığını mı söyleyeceğiz?</p>
<p><strong>127- Şafiî:</strong> Evet. Söylediğim mânâda bana emredilen şeyi tam olarak yerine getirmiş olmaktayım(54).</p>
<p><strong>128- Muârız:</strong> Bu konuda en doğru cevabı vermiş olmakta­sın.</p>
<p><strong>129- Şâfiî:</strong> Tam olarak yönelmekle sorumluyum diyen kişi, namazlarını hep Kâbe’ye tam olarak yöneldiğine dair kesin bir bilgi içerisinde kıldığını iddia etmektedir. Halbuki Kur’ân-ı Kerim anlattığım üzere Mescid-i Haram yönüne yüzümüzü çevirmemizi emretmektedir. Yönelmek (teveccüh) ise araştırmak ve içtihâd etmektir. Kesin bilgi (ihâta) değildir.</p>
<p><strong>130- Muârız:</strong> Bundan başka aklına gelen bir şeyler varsa on­ları da açıkla.</p>
<p><strong>131- Şâfiî:</strong> Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler; ihramlı iken av hayvanı öldürmeyin. İçinizden kim kasten onu öl­dürürse, yaptığı işin vebalini tatması için, öldürdüğü hayvanın dengi ona cezadır ki, Kâbe’ye ulaşacak bir kurban olmak üzere buna yine içinizden iki adaletli kişi hükmederi yahut (ceza olmak üzere) bir keffarettir ki, ya o nisbette fakirleri doyurmak, yahut onun dengi oruç tutmaktır. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim de bu suçu tekrarlarsa, Allah ondan intikamını alır. Allah daima galiptir, intikam sahibidir”(55).</p>
<p><strong>132</strong>&#8211; Bu iki adil kişi, ceza olarak belirlenen hayvanın, öldü­rülen hayvana denk olduğuna içtihâd ederler. Zira nitelikler çe­şitlilik arzetmektedir. Küçüğü vardır, büyüğü vardır. Bu iki âdil kişiye verilen sorumluluk, denkliğe ictihadla hüküm vermeleridir. Hüküm konusunda onları serbest bırakmamış, benzerliği (hay­vanların denk olmasını) araştırmalarını istemiştir(56).</p>
<p><strong>133-</strong> Bu âyet de önceki âyet ile aynı şeye delâlet etmektedir. O da şudur: Benzerlik konusunda ictihadla hüküm vermek gere­kiyorsa, ictihadla sadece benzerliğe hükmetmek gerekir. Ne bu konuda ne de kıble konusunda, eğer kıbleyi görmüyorsa ve Kâbeye tam olarak yöneldiğine dair kesin bilgiye de sahip değilse, kıble yönünü gösterecek hiçbir vasıtayı kullanmaksızın, ictihad edip araştırmadan, dilediği yöne doğru namaz kılmakla emro- lunmamıştır. Av konusundaki durum da bununla aynıdır.</p>
<p><strong>134</strong>&#8211; Dolayısıyla bunlar, birisinin ilim konusunda ancak içtihâda dayanarak söz söyleyebileceğini göstermektedir. Bu ko­nudaki ictihad, kıble ve av konularındaki ictihadla aynıdır.</p>
<p><strong>135</strong>&#8211; Içtihâd ancak Kitap, sünnet gibi bağlayıcı haberleri veya icmâyı bilen kimse tarafından yapılabilir. Nasıl görmediği Kâbe’ye yönelme konusunda ve hayvanların denkliğini belirle­me konusunda araştırma yapıyorsa, anlattığım bazı şeylerle is­tidlal ederek kıyas yoluyla bunu araştırabilir.</p>
<p><strong>136-</strong> Ancak bilgisi olmayanın ilim konusunda bir şeyler söy­lemesi câiz değildir(57).</p>
<p><strong>137-</strong> Bunun bir benzeri de şudur: Allah şâhitlerin âdil ol­malarını emretmiştir. Adalet ise dindarlık ve şehadet için akıllı olmaktır. Eğer bu iki husus zâhiren tamam ise o kişinin şehadetini zâhire göre kabul ederiz. Halbuki onun içinde görünüşünün zıttı bir kişilik taşıması da mümkündür. Ancak bizler gaybı bilmek­le sorumlu değiliz. Kendisinde adalete delalet edecek işaretler bulunmayan kimsenin, iç dünyasının dış görünüşüne uyup uy­madığını tam olarak bilemediğimizde, şahitliğini kabul etmemize de izin verilmemiştir. Bu da öncekinin işaret ettiği hususa delalet etmektedir.</p>
<p><strong>138</strong>&#8211; Hiç kimsenin ilim konusunda anlattığımız metod dı­şında bir şeyler söylemesinin câiz olmadığı açıktır.</p>
<p><strong>139- Muârız:</strong> Herkesin anlayabileceği bir misal gösterebilir misin?</p>
<p><strong>140- Şâfiî:</strong> Evet.</p>
<p><strong>141- Muârız:</strong> Peki nedir o?</p>
<p><strong>142- Şâfiî:</strong> Elbiselerin, kölelerin ve diğer ticaret eşyalarının çeşitli kusurlara sahip olduklarını biliyorsun. Hakim bunu tespit için kime danışır?</p>
<p><strong>143- Muârız:</strong> Bu hususun uzmanlarına tabii ki.</p>
<p><strong>144- Şâfiî:</strong> Çünkü onlar cahillerden farklıdır. Onlar, çarşı pazarı iyi bilir ve malın değerini düşürecek kusur ile düşürmeyecek kusuru tespit edebilirler, öyle değil mi?</p>
<p><strong>145- Muârız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>146- Şâfiî:</strong> Bunu başkaları bilemez mi?</p>
<p><strong>147- Muârız:</strong> Evet bilemez(58).</p>
<p><strong>148- Şâfiî:</strong> Peki, uzmanların bu konudaki bilgisi çarşıdaki bir malı diğerine kıyas etmeleri şeklinde gerçekleşen bir ictihad değil mi?</p>
<p><strong>149- Muârız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>150- Şâfiî:</strong> Onların bu kıyası bir ictihaddır, kesin bilgi (ihata) değildir, öyle değil mi?</p>
<p><strong>151- Muârız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>152- Şâfiî:</strong> Peki, başka akıllı insanlar da “Sizler bunların doğru tespitte bulunup bulunmadıklarını kesin olarak bilme­mektesiniz, o halde bizler de ictihad edeceğiz’ deseler; onlara “Bu kişiler uzman oldukları için ictihad ediyorlar. Sen ise cahil olduğun bir konuda ictihad etmeye kalkışıyorsun. Yani rastgele konuşmuş oluyorsun&#8221; demez misin?</p>
<p><strong>153-Muarız:</strong>0na bundan başka cevap verilmez. Ona karsı delil olarak bu cevap da zaten yeter.(59)</p>
<p><strong>154- Şâfiî:</strong> Peki, uzman saydığımız kişiler &#8220;Kesin bilgiye sa­hip olmadığımız bir konuda, kıyasa da başvurmadan &#8216;hüküm verebiliriz. Biraz düşünüp, o günkü piyasa fiyatı hakındaki zannımızla hüküm veririz&#8221; dese; onların buna yetkileri yoktur öyle değil mi?</p>
<p><strong>155- Muarız:</strong> Evet.</p>
<p><strong>156- Şâfiî:</strong> Aynen bu şekilde, Kur’ân’ı, sünneti ve âlimlerin sözlerini bilmeyen akıllı birisinin, kıyas yoluyla hüküm beyan et­mesi de câiz değildir. Ona düşen tevakkuf etmektir.(60)</p>
<p><strong>157-</strong> Alimlerin kıyas ile istidlâl ve ictihad etmeyi terkederek hükmetmeleri câiz görülürse, câhillerin hüküm beyân etmeleri de mubah olur. Hatta böyle bir durumda câhillerin daha fazla mâzur olduklarını düşünmekteyim. Zira âlimler içtihadı terk ettikleri için bilerek hata yapmışlardır. Halbuki diğerleri zaten câhildir.(61)</p>
<p><strong>158- Muârız:</strong> Anlattıkların dışında, âlimlerin hüküm açıkla­yabileceklerine dair başka bir delil daha gösterebilir misin?</p>
<p><strong>159- Şâfiî:</strong> Tabii ki.</p>
<p><strong>160- Muârız:</strong> Anlatır mısın?</p>
<p><strong>161- Şâfiî:</strong> Geçmişte hakim ve müftülerin, hakkında Kur’ân veya sünnette nass bulunmayan konularda hüküm verdiklerini inkar eden, herhangi bir âlim tanımıyorum. Bu da onların ictihad yoluyla bir takım hükümler verdiklerini göstermektedir.</p>
<p><strong>162- Muârız:</strong> Buna dair sünnetten bir delil gösterebilir mi­sin?</p>
<p><strong>163- Şâfiî:</strong> Evet. Abdülaziz b. Muhâmmed b. Ebî Ubeyd ed- Derâverdî, bize, Yezid b. Abdillah b. el-Had, Muhâmmed b. İbra­him et-Teymî, Büsr b. Saîd, Amr b. el-As’ın mevlası Ebû Kays ve Amr b. el-Âs isnadıyla Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Hakim, hüküm verirken ictihadda bulunur da isabetli hü­küm verirse, iki sevap kazanır. Yine hüküm verirken ictihadda bulunur da yanılırsa, bir sevap alır”(62).</p>
<p><strong>164</strong>&#8211; Yezid b. el-Hâd şöyle demiştir: Bu hadisi Ebû Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm’a tahdis ettim, bana, “Aynısını Ebû Seleme bana Ebû Hüreyre’den nakletti” dedi(63).</p>
<p><strong>165</strong>&#8211; Muarız: Sen de “İçtihad eder de isabet ederse iki, hata ederse bir ecir alacaktır” hadisini rivâyet mi ediyorsun?!(64)</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>İmam Şafii &#8211; Sünnet Müdafaası,syf:14-38</p>
<p>Çev:Dr.İshak Emin Alantepe</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)- Ebu Muhammed Rebî’ b. Süleyman b. Abdilcebbâr b. Kâmil el-Murâdî el-Mısrî (174-270) (bk. İbn Hacer, Tehzîb, III, 220-221).</p>
<p>(2)- Eseri tahkik eden Ahmed Bedruddin Hassûria göre Rebf b. Süleyman’dan nak­leden kişi Ebül-Abbâs Muhammed b. Ya’kûb en-Nîsâbûrî’dir (247-346).</p>
<p>(3)- İmam Şafiî&#8217;ye göre “Hakikat, doğru bilgi ancak Kitap ve sünnettedir&#8221; (Umm, XV, 120). “Bu ikisi ilmin zirvesinde yer alır.&#8221; (Ümm, XIV, 594).</p>
<p>(4)- Şafiî’nin uHz. Peygamber in sünneti konusunda bütün Müslümanlara verilen emir aynıdır” demesi gerekirken, sünnet ile haberleri özdeşleştirerek “Resûlulla­h’tan nakledilen haberlerin kabul edilmesi gerektiği konusunda Allah&#8217;ın bütün Müslümanlara verdiği emir aynıdır&#8221; demesi dikkat çekicidir. Şâfiî’nin bu tavrı eserlerinin tamamında yaygındır.</p>
<p>(5)- İmam Şâfiî ehl-i kelam hakkında oldukça olumsuz bir düşünceye sahipti. On­lar hakkında şöyle dediği rivâyet edilir: “Kelamcılar hakkmdaki kararım, onlara ağaç dallarıyla vurulup, deveye ters bindirilmeleri ve aşiret aşiret, kabile kabile dolaştırılmalarıdır. Bu arada “İşte bu, Kitap ve sünneti terkedip kelama şartlanın cezasıdır” diye bağırılır ’. Bu ve benzeri rivayetleri kitabında serdeden Fahreddin er-Râzi (ö. 606, 1209), bunların, Şafiî’nin yaşadığı dönemdeki İlmî ve siyâsî atmosferden kaynaklanmış olabileceğini, ayrıca bu sözlerin ehl-i bid’ata yöne­lik söylenmiş olmasının da muhtemel olduğunu belirtmiştir. Geniş bilgi için bk. Râzî, Menâkıb, s. 95-101. Rıdvan es-Seyyid, İmam Şâfiî’nin bu eserinde görüş­lerine karşı çıktığı ehl-i kelamın, çağdaşı fakih ve kelamcılardan oluşan ehl-i rey olduğu kanaatindedir (bk. Rıdvan es-Seyyid, “eş-Şâfiî ve er-Risâle”, el-İctihad, HK1411, 1990), 9, 93).</p>
<p>(6)- Şafiî’nin fakih olarak atıf yaptığı kimseler muhtemelen İmam Mâlik, Ebü Hanîfe ve öğrencileridir. Çünkü Şâfiî hadisler konusunda bir taraftan ehl-i kelâm’a karşı çıkarken, diğer taraftan kendisinden önce neredeyse ekolleşmiş bulunan Medî- ne ve Küfe hukuk okullarının hadis anlayışlarını tenkit etmiştir.</p>
<p>(7) en-Nahl (16) 89. Bu ayetin tefsiri ile ilgili Mutezilî müfessir Zemahşerî (ö. 538/1143) şöyle diyor: “Kur’ân nasıl herşeyi açıklayıcı olur? dersen eğer, sana şöyle cevap verebilirim: Bunun mânâsı, dînî bütün durumları açıkladığıdır. Bunların bir kısmı Kur’ân’da açıkça beyan edilirken, bir kısmı sünnete havâle edilmiştir. Çünkü Allah, Resûlullah’a itaat edip uymayı emretmiştir. Bu arada Resülullah hevasına uyarak konuşmaz denilmiştir. Kur’ân, “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse&#8230;” (en-Nisâ (4), 115) ayetiyle icmâya teşvik etmiştir. Re­sülullah da ümmetinin ashabına uymasını ve onlardan mervî sözlere iktidâ et­melerini istemiştir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız hidayete ulaşırsınız”. Onlar, ictihad etmiş ve kıyas yapmışlardır. Kıyas ve ictihad yollarında yürümüşlerdir. Sünnet, icmâ, kı­yas ve ictihad, Kur’ân’ın açıklayıcılığına dayanır. Böylece de Kur’ân herşeyi açık­layıcı olmuş olur” {Keşşaf II, 603-604). Benzer açıklamalar için bk. İbnü?l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr, IV, 482; Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, XX, 80.</p>
<p>(8)- İmam Şafiî bu ihtimalleri kabul etmekle birlikte hadis râvilerinin taşımaları ge­reken birçok şart ileri sürmüştür: İmam Şafiî’ye göre hadis râvisi, şahsiyeti iti­bariyle âdil, verdiği haberde güvenilir (İhtilâfu’l-hadîs, s. 36), dînî yaşantısı düz­gün, hadis rivâyetinde doğru sözlü olarak tanınan, rivâyet ettiğini anlayabilen, eğer mânen rivayette bulunuyor ise lafız itibariyle hadisin mânasını bozacak hususlan bilen, mânen rivâyet etmeye ehil değil ise hadisi işittiği gibi harfi har­fine rivâyet eden, hafızasından naklediyorsa hadisi ezberlemiş, kitaptan rivâyet ediyorsa kitabını korumuş olan, hadis hafızlarıyla aynı konuda hadis rivâyet ederse onların hadislerine muvâfakat edip, muhâlefet etmeyen, tedlis yapma-yan (Risâle, s. 370), çok yanılmayan (Risâle, s. 382), bir kimse olmalıdır. Dola­yısıyla meçhul olmaması gerekmektedir (Ümm, I, 3; XV, 149).</p>
<p>(9)- “İhâta (kesin bilgi) ise zâhirde ve bâtında, doğru olduğuna kesinlikle inanılacak derecede bilinen şeydir. Bu da Kur’ân-ı Kerim, üzerinde icmâ edilmiş sünnet ve insanların üzerinde icmâ edip aynlığa düşmedikleri hususlardır” (bk. Cimâu,l- ilm, 169. paragraf).</p>
<p>(10)- İmam Şâfiî bir başka yerde ise şöyle der: “Ben bir kimse hakkında kendi bilgime veya onun ikranna göre hakkındaki iddiasının doğru olduğuna hükmederim. Bilgim yoksa ve o kişi de ikrar etmemişse iki şahide dayanarak karar veririm. Bu şahitlerin vehme düşmeleri ve de yanılmaları muhtemeldir. Dolayısıyla benim bilgim ve kişinin kendisi hakkındaki ikrarı, iki şahidi ifadesinden daha güçlüdür. O kişi hakkında bir şahit ve yemin edilmesi ile de hükmederim. Ancak bu da iki şahidin ifadesinden daha alt seviyededir. Ayrıca kişinin yeminden kaçınmasına ve karşı tarafın yemin etmesine dayanarak da karar veririm. Bu da bir şahit ile yemin ile hükmetmekten daha zayıftır” (Risâle, s. 600).</p>
<p>(11)- İmam Şâfiî’ye göre “Kur’ânda Arapça’dan başka bir lisana ait tek bir kelime dahi yoktur” (Risâle, s. 47). Arapça, ifade bakımından dillerin en genişi, kelime hâzinesi yönünden de en zenginidir. Hz. Peygamber’den başka hiç kimse bu li­sanı tam olarak bilemez. Ancak bütün insanları birlikte düşündüğümüzde Arap­ça’nın tamamı biliniyor kabul edilebilir (Risâle, s. 42). Kur’ânın açık beyanıyla ayetlerin açıklanma görev ve yetkisi (aynı zamanda Kur’ânın indirildiği dili en iyi bilen) Hz. Peygamber’e verilmiştir. Dolayısıyla ayetlerin ifade ettiği anlamlan en iyi bilen kişi Hz. Peygamber’dir (Ümm, XIV, 353). Bu itibarla İmam Şâfiî-’ye göre sünnete ait her bilgi Kur’ân’ın açıklamasıdır {Risâle, s. 33). Kur’ânın ifade etmesi muhtemel anlamları içerisinde en fazla dikkate alınması gerekeni, Resûlullah’ın sünnetinin delâlet ettiği anlamdır (İhtilâfu’l-hadîs, s. 179]. Allah, Kur’ân’ı Hz. Peygamber’e indirirken kendisine onu açıklama görevi vermiş ile onu açıklaması için gerekli bilgiyi de sünnet olarak ona vahyetmiştir. Bu bağlam da Şâfiî Kur’ân-sünnet ilişkisini şöyle kategorize eder: 1- Kur’ânda var olan bir bilginin aynen sünnette de yer bulması. 2- Kur’ânda mücmel olarak bulunan bu hususun sünnette açıklanması. 3- Kur’ânda açıklanmayan bir konuda sünnetin hüküm koyması (Risâle, s. 91-92).</p>
<p>(12)- el-Cuma (62) 2.</p>
<p>(13)- İmam Şâfiî Kitâb ve Hikmetin birarada zikredildiği ayetleri sıraladıktan sonra (bk. el-Bakara (2), 129, 151, 231; Âli İmrân (3), 164; el-Cuma (62), 2; en-Nisâ (4), 113; el-Ahzâb (33), 34) şöyle demektedir: “Allah Kitab’ı zikretmiştir, ki o Kur’ândır. Ayrıca Hikmet’i zikretmiştir ki Kur’ân ilmini bilen sevdiğim birisi, bu­ralardaki Hikmet’ten kastın Resûlullah’ın sünneti olduğunu söylemiştir. Allahu a’lem bu, onun dediği gibidir. Çünkü Hikmet Kur’ân’a tâbi kılınarak zikredil­miştir. Allah, insanlara Kitap ve Hikmet’in öğretilmesinin kendi lutfu olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla —Allahu a lem- burada Hikmet&#8217;in Resûlullah’ın sünnetin­den başka bir şey olduğunu söylemek câiz değildir” (Risâle, s. 78). Ayrıca bk. Risâle, s. 32, 103.</p>
<p>(14)- İmam Şâfiî’ye göre sünnetin tespiti ancak Hz. Peygamber’den gelen haberler ile mümkündür (İhtilâfu’l-hadîs, s. 12; Beyhakî, Ma’rife, I, 108). Çünkü Allah, sünnete tâbi olmamızı istemişse, ona ulaşma yolunu da bize göstermiş olmalıdır. O halde Resûlullah’ı görmemiş olan nesillerin sünneti tespit edip, Resûlullah&#8217;ın verdiği emirlere uymalan için, ona isnad edilerek rivayet edilen haberlerden başka bir yollan yoktur. Bu haberlerin kabulü, Resûlullah’tan gelen sünnetlerin kabulü konusundaki Allah’ın emrine dayanmaktadır (Ümm, XV, 15). Şafiî’nin, bu düşüncesini, sünneti tespit etmede haber-i vâhidleri yetersiz gören, sahâbe görüş ve uygulamalarına ya da nebevî sünnetten kaynaklandığına inandıkları amele dayanarak da sünneti belirleyen, hatta haberleri Kur’ân, meşhûr sünnet, amel, küllî kâideler gibi esaslara arzederek reddeden, Hanefî ve Mâlikîlere karşı geliştirdiği açıktır. Ona göre merfû hadisler dışında sayılanların, sünnetin tespiti meselesinde herhangi bir işlevi bulunmamaktadır.</p>
<p>(15)- el-Ahzâb (33) 34.</p>
<p>(16)- en-Nisâ (4) 65.</p>
<p>(17)- en-Nisâ (4) 80.</p>
<p>(18)- en-Nur (24) 63.</p>
<p>(19)- el-Haşr (59) 7.</p>
<p>(20)- el-Bakara (2) 180.</p>
<p>(21)- en-Nisâ (4) 11.</p>
<p>(22)- Şâfiî’nin burada kastettiği haber vârise vasiyeti ortadan kaldıran hadistir (bk. Ah- med, IV, 186, 187,238; V, 267). Şâfiî bu konuda şöyle der: “Fetva ehli ile megazi ilmine vakıf Kureyşli ve diğer üstadlarımız Fetih yılında Hz. Peygamber&#8217;in “Vâ­rise vasiyet olmaz; kafire karşılık bir Müslüman da öldürülmez&#8221; buyurduğunda ihtilaf etmemişlerdir. Onlar bu hadisi karşılaştıktan megazi âlimlerinden duyan kimselerden nakletmişlerdir. Bu haber-i âmme olup haber-i vâhidden kuvvetli­dir. Aynı zamanda âlimler bu haberle amel konusunda icmâ etmişlerdir (Risâle. s. 139).</p>
<p>(23)- Çağdaş müfessirlerden Süleyman Ateş ise bu konuda neshten söz edilemeyece-ğini belirtmekte ve ahad haberlere dayanılarak Kur’ân’ın neshedilemeyeceği kanaatini açıklamaktadır. Ona göre miras ayetlerinin vasiyet ayetini neshettiği yolundaki haberin aslı yoktur (Ateş, Kur’ân’da Nesh, s. 33-35).</p>
<p>(24) Şafiî’nin düşüncesine göre bu âyetler arasında mutlaka nesh ilişkisi olması gere­kiyormuş gibi görünüyor. Kanaatimizce vasiyet ayeti ile miras ayeti arasındaki ilişki nesh olarak algılanamaz. Burada miras ayetinin vasiyet ayetini tahsisi söz konusudur. Ana babaya vasiyet olmaz, ancak akrabalara vasiyet yapılabilir. Bu da malın üçte biri ile sınırlıdır (bk. Ahmed, 1,168,171,172, 173,174,176,179, 184).</p>
<p>(25)- Bu konuda aynca bk. Risâle, s. 64-66; 137-145.</p>
<p>(26)- imam Şafiî’ye göre Arapça’dan kaynaklanan bir olgu olarak Kur’ân âyetleri delâlet bakımından çeşitli kategorilere ayrılmaktadır. Bu hususu şöyle dile geti­rir: “Arapça’nın özelliklerinden bazıları şunlardır: Âmm ve zâhir bir ifade ile hitap edilip, âmm ve zâhir bir mâna kastedilebilir. Bu hitap tarzında, ilk taraf zikredildiğinde, son kısmın zikredilmesine gerek kalmaz. Bazen de âmm ve zâhir bir ifade ile hitap edilip, tahsisi söz konusu olan âmm kastedilir. Bu durumda, hitap edilen şey ile sadece bir kısmın kastedildiği anlaşılır. Bazı durumlarda da âmm ve zahir ifade ile hâs kastedilir. Bazen de zahir ile hitap edilir ve bundan başka bir şeyin kastedildiği lafzın siyâkından anlaşılır. Kelamın başında, orta­sında ve sonunda bunlardan hangisinin murad edildiğini gösteren bir şey vardır”<br />
{Risale, s. 52).</p>
<p>(27)- er-Ra’d, 13, 16. Nasr Hamid Ebû Zeyd bu ayetteki “kull” lafzının umuma dela­letinin tartışmalı olduğunu ve bu ayeti umumu üzere baki olan amm lafza misal veren İmam Şâfi’i’nin aslında dolaylı olarak insanın irade hürriyetini ve fiillerini seçmedeki etkisini reddeden cebriye ile olan ideolojik ilişkisini de ortaya koydu­ğunu iddia eder (N.H. Ebû Zeyd, uel-İdolociyyen, el-İçtihâd, 111, 9, s. 70).</p>
<p>(28)-imam Şafiî der ki: “Gökyüzü, yeryüzü, canlı, ağaç ve diğer şeylerin hepsini Allah yaratmıştır. Her canlının rızkı Allah’a aittir. O bunların durdukları ve emanet edildikleri yeri de bilmektedir ’ (Risâle, s. 54).</p>
<p>(29)-el-Hucurât (49) 13.</p>
<p>(30)-Ayrıca bk. Risâle, s. 56-58.</p>
<p>(31)-el-Hâc (22) 73.</p>
<p>(32)Ayrıca bk. er-Risâle, s. 60.</p>
<p>(34)- el-A’râf (7) 163.</p>
<p>(35)- Ayrıca bk. er-Risâle, 62-63.</p>
<p>(36)- bk. er-Risâle, s. 51vd. İmam Şâfiî’nin Arapça’da lafızlar arasındaki umum-husus münasebetine yoğunlaşmasını -zira o, er-Risâle&#8217;de bu konuya uzun uzadıya değinmiştir- N. H. Ebû Zeyd, ikinci derecede delil sayılan sünnet ile birinci dere­cede delil sayılan Kur’ân arasında bağlantı kurma çabasına dayandırır (bk. agm. s.72-73).</p>
<p>(37)- Hayızlı kadınların namaz kılmayıp, oruç tutmayacakları; ancak hayız sonrasında oruçlarını kaza ederken namazlarını kaza etmeyecekleri sünnet ile sabittir (Bu- hârî, Hayız 20; Müslim, Hayız 69; Ebû Dâvud, Tahâre 105).</p>
<p>(38)- İmam Şâfiî er-Risâle’de şöyle der: “Allah şöyle buyurmuştur: “Onların malların­dan kendilerini temizleyip antacak bir sadaka al&#8221; (et-Tevbe (9), 103). Bu ayetin kapsamına bütün mallar girmektedir. Ancak bazı malların ayetin kapsamına dahil iken başka bazı malların bunun dışında olması da muhtemeldir. Sünnet bütün mallardan değil, sadece bir kısmından zekât vermek gerektiğini göster­miştir. Mallar çeşit çeşittir. Mesela hayvanlar vardır. Resûlullah özellikle deve ve koyundan zekât almış, bize ulaştığına göre sığırdan da zekât alınmasını emret­miştir. Başka hayvanlardan bahsetmemiştir. Zekâta tabi hayvanların zekâtını da farklı sayılarda belirlemiştir. (&#8230;) At, eşek ve katır gibi hayvanlardan ise zekât . almamıştır. (&#8230;) Toprak mahsulleri ile ağaçlara gelince, Hz. Peygamber hurma ve üzümden tahmini olarak zekât almıştır. (&#8230;) Bunlar yağmur ve akarsu ile su­lanmışlarsa öşür, büyük kovalarla sulanmışsa öşrün yarısını almıştır. (&#8230;) Ceviz, badem, incir ve benzerlerinden ise zekât almamıştır. (&#8230;) Hz. Peygamber, gü­müşten zekât alınmasını emretmiş; kendisinden sonra Müslümanlar altından da zekât almışlardır. (&#8230;) Bakır, demir ve kurşundan ise zekât almamıştır. Yakut ve zeberced, altın ve gümüşten daha pahalı olmasına rağmen Hz. Peygamber bun­lardan da zekât almamıştır (&#8230;)” (bk. Risâle, s. 186-196).</p>
<p>(39)- Ahmed, V, 200, 201, 202, 208, 209.</p>
<p>(40)- Abdurrezzâk, Musannef, IX, 406*, İbn Ebî Şeybe, Musannef, VI, 280; İbn Mâce, Diyât 14.</p>
<p>(41)- Ayrıca bk. Risâle, s. 64vd.</p>
<p>(42)- Kur’ân-ı Kerim’de şâhitlik konusu şöyle düzenlenmiştir: Mallar ile ilgili konuda (müdâyene ayetinde) “Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile -biri yanılırsa diğerinin hatırlatması için- iki kadın şahit olsun” (el-Bakara (2), 282), yetimlerin mallarının teslimi konusunda “Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bu­lundurun&#8221; (en-Nisâ (4), 6), zina konusunda “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin” (en-Nisâ (4), 15), boşanma konusunda ise “İddet müddetlerini doldurduklarında onları ya meşru ölçüler içerisinde tutun ueya onlardan meşru ölçülere göre ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun&#8221; (et-Talâk (65), 2) buyurulmuştur.</p>
<p>(43)- Şâfiî, haber-i vâhidlerin kabul edilmesi gerektiğini şâhitlik müessesesiyle örneklen­dirmekle birlikte bu iki olgu arasında fark bulunduğunun da farkındadır. Şöyle der: “Haber konusunun şahitlik meselesine benzeyen yönleri olmakla birlikte benzemeyen yönleri de vardır. Mesela hadiste bir erkek ve bir kadının rivayeti kabul edilirken, şahitlikte bu durum muteber sayılamaz. Hadiste ravi müdellis değilse “falancadan o da falancadan” şeklinde yapılan rivayet kabul edilirken, şahitlikte ancak “gördüm”, “duydum” ve “beni şahit etti” gibi sözler makbuldür. Muhtelif hadislerden birini Kitap, sünnet, icmâ veya kıyas ile istidlal ederek ter­cih edebilirken şahitlikte böyle bir şey olamaz. Aynca şahitliği kabul edilebilecek birçok kimseden hadis alınmaz. Çünkü lafızlar değişince mananın da değişme ihtimali vardır. Bunun dışında pekçok konuda hadis rivayeti ile şahitlik benzer durumdadır (&#8230;)” (Risâle, s. 372-373).</p>
<p>(44)- bk. Risâle, s. 369-47; İhtilâfu’l-hadîs, s. 11-40.</p>
<p>(45)- İmam Şafiî’nin istihsâna bakışını şöylece özetleyebiliriz: “İstihsan ancak telezzüzdür’ (Risâle, s. 507) “İstihsâna dayanarak hüküm vermek geçmiş bir misal olmaksızın kişinin kendisinin bir şeyler ihdas etmesidir” (ae., s. 25). “İstihsanla hükmeden kendi başına din koymuş olur” (Gazzâlî, Mustasfa, I, 409); İbnü’s- Sübkî, Cem’u’l-cevâmi’, II, 354). Aynca yukarıdaki ifadeyi de ele aldığımızda, tüm bunlardan şu sonuç çıkmaktadır: İmam Şâfiî’ye göre istihsan şer’i delillere dayanmaksızın, şahsi isteklere uyarak dini hüküm vermektir. İmam Şafiî’nin istihsân anlayışına dair geniş bilgi için bk. Muhittin Özdemir, İmam Şafiî’de İstih­san, İstanbul: İÜSBE, 2001, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.</p>
<p>(46)- İmam Şafiî’ye göre, “Siz, hiçbir şey bilmezken Allah sizi analarınızın kamından çıkardı” (en-Nahl (16), 78) ve “Onun bildirdikleri dışında, insanlar onun ilmin­den hiçbir şeyi tam olarak bilemezler’’ (el-Bakara (2), 255) ayetleri, insanla- nn ancak Allah’ın takdir edip verdiği kadar bir ilme sahip olabileceğini gösterir (Ümm, XV, 108-109). “İşte böylece sana da emrimizle Kur’ânı vahyettik. Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin” (eş-Şûra (42), 52) ve “Allah ın dilemesine bağlamadıkça hiçbir şey için bunu yarın yapacağım deme” (el-Kehf (18), 23) ayetleri ise Allah’ın insanlara bir miktar ilim verdiğine ve onunla yetinmeleri gerektiğine delâlet etmektedir (Ümm, XV, 109). Allah kendi öğrettikleri dışında insanların bu ilmin dışına taşmalarını istememektedir. İmam Şâfiî açıkça insanların acziyetini, aklın kifâyetsizliğini ve nasların mutlak otoritesini savunmaktadır. Allah’ın bildirdikleri dışında bilgimiz olmadığına göre, kesinlikle vahye ve onun bize gösterdiği delillere tâbi olmak gerekmektedir. Çünkü Allah, ezelî ilminde insanların yaratılması konusunda ne murad etmiş ise onları ona göre yaratmış­tır. Onun hükmünü sorgulayacak hiç kimse yoktur (Risâle, s. 106). Allah Hz. Peygamber’e uymamızı istediği için sünnetin tespit ettiği hükümler de sorgula- namaz (İhtilâfu’l-hadîs, s. 204). Bu itibarla Şâfıî’nin ayetlere dayanarak temellendirmeye çalıştığı bu bilgi anlayışı&#8221;nı, İbtâlu’l-istihsân adlı risâlesinde zikret­mesi de onun aklı neredeyse dışlayıp, nakle dayanmak gerektiği düşüncesini ortaya koymaktadır.</p>
<p>(47)-bk. en-Nahl (16) 89.</p>
<p>(48)- Ayrıca bk. Risâle, s. 503-506.</p>
<p>(49)- el-Bakara (2) 144.<br />
(50)- Bir başka ayette de şöyle buyurulmaktadır: “Nereden yola çıkarsan çık yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yana çevi­rin ki, aralarından haksızlık edenler müstesna, insanların aleyhinizde bir delili bulunmasın” (el-Bakara (2), 150. İmam Şâfiî bir başka eserinde meseleyi şöyle açıklar: “Allah, insanlara, Mescid-i Haram’ı görmedikleri zaman, eşya ile zıdlarını ayırma kuvvetine sahip akıllan ve ona yönelmelerini emrettiği Mescid-i Haram ile aralarındaki alametlere dayanarak doğru ictihad yolunu göstermiştir. Bu ictihad Allah’ın insanlara farz kıldığı bir husustur” (Risale, s. 23-24). Bir baş­ka yerde ise Arap şiirinden istidlaller yaparak şu sonucu açıklamaktadır: “Bu ve diğer şiirler “bir şeyin şatrının (yönünün)”, sözkonusu şeyin gözle görüldüğü du­rumlarda bizzat kendisine yönelmek anlamına geldiğini göstermektedir. Ancak yönelinen şey görünmüyorsa, ona yönelinirken ictihad etmek gerekmektedir Zaten bundan başkası da mümkün değildir&#8221; (Risale, s. 37-38). Aynca bk. Risâte, s. 487-488.</p>
<p>(51)- el-En’âm (6) 97.</p>
<p>(52)- bk. en-Nahl (16) 12.</p>
<p>(53)- İmam Şâfiî burada şu ayetlerden istidlalde bulunmaktadır: “Koranın ve efeni-zin karanlıklarında, kendileriyle yolunuzu tayin edesiniz diye sizin için yıldızları yaratan O’dur” (el-En âm (6), 97), “Allah, yeryüzünde birtakım alametler koy­muştur., insanlar yıldızlarla da yollarını tayin ederler” (en-Nahl (16), 16). Şâfiî daha sonra bu alametleri şöyle açıklar: “Bu alametler, dağlar, gece ve gündüz­dür. Çeşitli açılardan esse bile adları malum olan rüzgarlar, gökde doğduklan, battıklan ve bulunduklan yerler belli olan güneş, ay ve yıldızlardır” (Risale, s. 24).</p>
<p>(54)- Şâfiî meseleyi bir başka yerde ise şöyle açıklar: “Bana doğru ve yanılmanın manasını soran muhatabıma şöyle dedim: Kâbeye yönelmenin manası gibidir. Kâbe’yi gören ona tam olarak yönelir. İster onun yakınında ister uzağında ol­sun onu görmeenler ise araştırma yaparlar. Bunların bir kısmı isabet ederken diğer bir kısmı ise yanılabilir. Falanca istediği yöne doğru yöneldi ve yanılma­dı; falanca ise istediği yöne dönmek için çaba sarfetti fakat yanıldı dediğinde, aynı yönelmenin doğru olması da yanlış olması da mümkündür. (&#8230;) Bir kimse görmedİği şey hakkında içtihâd etmekle emrolunmuştur. Eğer bunu yaparsa mükellefiyetini yerine getirmiş olur. Zahiren kendisine göre doğruyu yapmıştır. Batını ise ancak Allah bilir” (Risâle, s. 497-498) Ayrıca bk Risâle s 480-482 488-490.<br />
(55)- el-Mâide (5) 95.</p>
<p>(56)- İmam Şafiî’ye göre uInsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” (Kı- yâme (75), 36) âyeti Peygamberden başka herkesin ancak istidla yoluyla bir şey söyleyebileceğini göstermektedir. Kimse kendi istihsanma göre bir şey söy­leyemez. Kişinin kendi istihsanına göre bir şey söylemesi, geçmişteki bir örneğe dayanmaksızın ihdas edilmiş bir şeydir (Risâle, s. 25). Ayrıca bk Risâle, s 38- 39; 490-492.</p>
<p>(57)- Şâfiî âlimlerin de ancak kesin olarak bildikleri konularda söz söylemeleri gerekti­ğini ifade eder ve şöyle der: “Baztları ilmi konularda öyle şeyler söylemişlerdir ki bunların bir kısmını söylemeselerdi herhalde daha iyi olurdu” (Risâle, s. 41). Bir başka yerde ise şöyle der: “Bilmediği ve bilgisine erişemediği bir konuyu açıklamaya çalışan kimse, bilmeden (tesadüfen) doğruyu tespit etmiş olsa bile bu muteber bir şey değildir. Yanlış ile doğruyu ayıramadığı bir yerde konuşan mazur olamaz&#8221; {Risâle, s. 53). Ayrıca bk. Risâle, s. 507-511.</p>
<p>(58)- Şâfiî er-Risâle’de bu durumu şöyle anlatır: “Birisi başkasının kölesini satın almak istediği zaman, ancak köle piyasasından haberdar olan birine sözkonusu köle ya da cariyenin kıymetini sorduklarını görmez misiniz? Danışılan kişi iki şeyle istidlal ederek kölenin kıymetini belirler: Piyasada satın alınmak istenen kölenin emsallerinin fiyatını bildiği için, köleyi başkalarına kıyas ederek fiyatını belirler. Bir malın sahibine, ancak malın değerini bilebiliyorsa fiyatını söyle denilir. Köle fiyatlarından haberi olmayan bir âdil fakihe, bu kölenin ya da cariyenin fiyatını takdir et veya şu işçinin ücretini belirle denmez. Çünkü kıymeti belirleyebileceği bir başka şeye kıyas yapmadan ücret takdirinde bulunursa, rastgele bir fiyat açıklamış olur. Kıymetinin azalması ve biriierinin lehine ya da aleyhine kolayca yanılgıya düşülebilen böylesi bir meselede durum böyle olunca, Allah’ın helal ve haram kıldığı şeylerde rastgele konuşmaktan ve istihsanla hükmetmekten daha fazla kaçınmak gerekir. Îstihsan ancak keyfe göre fetva vermektir&#8221; (Risâle, s. 505-507)</p>
<p>(59)- Ayrıca bk. Risâle, s. 505.</p>
<p>(60)- Ayrıca bk. Risâle, s. 511.</p>
<p>(61)- er-Risâle de ise şunlar kayıtlıdır: Bağlayıcı bir habere ya da kıyasa dayanmaksı­zın hüküm beyan eden âlim, günahkarlığa cahillerden daha yakındır. Bu du­rumda cahillerin de fetva vermeleri mümkün hale gelir” (Risâle, s. 508).</p>
<p>(62)- Buhârî, İ’tisâm, 21; Müslim, Akdiye, 15.</p>
<p>(63)- Ayrıca bk. Risâle, s. 494-495.</p>
<p>(64)-Şâfiî burada muarızın sözkonusu itirazına cevap vermemektedir. Ancak er-Ri- sâle de muarızına özetle şöyle cevap vermektedir: İctihad eden kişi yanlış so­nuca varsa bile sevap kazanır. Bu durumda bir sevap sözkonusudur. Ancak bu hata affedilmiş hatalardan değildir. Çünkü affedilmiş hatalara sevap verilmez; sadece ceza kaldırılır. Buradaki hata, kişinin ictihad ederek ulaşmaya çalıştı­ğı hakikati bulamamasıdır. Yoksa ictihad yapmakla hatalı davranmış değildir Eğer hakikati bulsa idi iki ecir alacaktı. Bu sevaplardan biri mükellef olduğu içtihadı yerine getirmesi, diğeri ise doğruya ulaşmasından dolayıdır (Risâle, s. 496-498).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/">Cimâ’u’l-İlm – Haber-i Vahid Savunması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cimaul-ilm-haber-i-vahid-savunmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müçtehid İmamlar ve Zühd Hayatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Aug 2016 22:05:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ahmed]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ahmed Rh.a. ve Zühd Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafiî (rh.a.) ve Zühd Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Hanîfe rh.a. ve zühd hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Mâlik Rh.a. ve Zühd Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Malik]]></category>
		<category><![CDATA[Müçtehid İmamlar ve Zühd Hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12260</guid>

					<description><![CDATA[<p>       Parçalanmış Bilinçle Bütüne Kör Kalmak Ortasından dört bir yana doğru çizgi çizgi çatlamış bir pencere camından dışarıyı seyreden bir kimse, karşısındaki manzarayı bütün olarak görebilir mi? Bu nasıl mümkün değilse, varlığı, eşyayı ve olayları da böyle parçalanmış bir zihin yapısıyla bir bütün olarak görmek mümkün değildir. Sözü getirmek istediğimiz nokta, geçmişimizi değerlendirirken [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/">Müçtehid İmamlar ve Zühd Hayatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="windowbg">      <a href="http://ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/indir-129/" rel="attachment wp-att-12261"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12261" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-4.jpg" alt="Müçtehid İmamlar ve Zühd Hayatı" width="420" height="282" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-4.jpg 274w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-4-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-4-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></a></p>
<p><strong>Parçalanmış Bilinçle Bütüne Kör Kalmak</strong></p>
<p>Ortasından dört bir yana doğru çizgi çizgi çatlamış bir pencere camından dışarıyı seyreden bir kimse, karşısındaki manzarayı bütün olarak görebilir mi? Bu nasıl mümkün değilse, varlığı, eşyayı ve olayları da böyle parçalanmış bir zihin yapısıyla bir bütün olarak görmek mümkün değildir.</p>
<p>Sözü getirmek istediğimiz nokta, geçmişimizi değerlendirirken genellikle farkında olmadan düştüğümüz bir yanılgı, bir bilinç parçalanması&#8221; durumu. Özellikle İslâmî ilimler sahasında yaşanan ekolleşme vakıası, geçmişin kompartımanlara ayrılmış bir şekilde algılanmasına bir ölçüde zemin hazırlamış olsa da, meseleye yakından bakıldığında bunun da bir yanılsama olduğu görülecektir.</p>
<p>Bir başka şekilde söylersek, İslâmî ilimlerin herhangi bir dalından söz edildiğinde, o alanla ilgili olarak hemen akla gelen sembol isimlerin sanki sadece o ilim dalı ile sınırlı bir hayat sürdüğü ve diğer sahalarla hiç ilgilenmediği gibi bir kanaat oluşur kendiliğinden. Oysa onların sadece belli bir ilim dalı ile birlikte anılması ve başka ilim dalları bahse konu edildiğinde başka isimlerin ön plâna çıkması, onların İslâm&#8217;ı tek boyutlu yaşamış olmasından değil, bizim onları değerlendirmede düştüğümüz eksiklikten kaynaklanmaktadır. Biz farkında olmadan, bilinçaltımızda onları birbirinden keskin hatlarla ayıran çizgiler oluşmuştur adeta</p>
<p>Söz gelimi Fıkıh ilminden bahsedildiğinde aklımıza ilk gelen isimler, mezhep imamları ile onların izinden giden Fıkıh alimleri olur. Hadis ilmi söz konusu olduğunda Kütüb-i Sitte dediğimiz 6 temel Hadis kaynağını vücuda getiren Hadis alimleri ve diğer Hadis ulemasını anarız. Aynı durum Usul, Tefsir, Kelâm ilimleri için olduğu gibi, Tasavvuf adı altında sistemleşen zühd hayatı için de aynıyla vakidir.</p>
<p>Oysa şüphesiz o büyük insanların her birinin, diğer ilim dallarının iştigal sahasına giren hususiyetleri de vardı. Konuyu zahir ilimleri ve batın ilimleri diye iki kategoride ele alacak olursak, Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelâm gibi zahirî ilimlerde öne çıkan sembol isimler zühdiyyat olgusunun asla uzağında değildi. Zühd ve Tasavvuf sahasında ün yapmış isimler de keza zahir ilimlerine ilgisiz değildi.</p>
<p>Esasen bunda şaşılacak bir durum da yoktur. Hatta söylemek gerekir ki, bunun tersi anormal olurdu. Zira İslâm ancak bu şekilde bir bütün olarak yaşanabilir; Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;in bizden istediği de budur. Bu iki temel kaynağın, gerek ibadetlerin gerekse alışveriş, nikâh-talâk ve diğer hususların zahirî/dış şartlarına/rükünlerine yaptığı vurgu, bütün bunların batınî/iç boyutuna yaptığı vurgudan farklı değildir. İslâmî hayatın bu iki yönünün, örnek nesil olan Sahabe&#8217;de iç içe geçmiş olarak bir bütün halinde yaşandığını görüyor oluşumuz bundandır.</p>
<p>Bu sayıdan itibaren dört mezhep imamının hayatından zühd hayatıyla ilgili kesitler sunmaya çalışacağız. Onların hayatlarını anlatan kaynaklarda yer alan oldukça geniş malumattan sadece küçük bir yansıma olan bu seri yazı bize şunu gösterecek: Müçtehid imamların İslâmî kişiliği, sadece Mezhepler Tarihi veya Fıkhî meseleler bahse konu edildiğinde aklan gelen zahir boyutundan ibaret değildir. Onlar aynı zamanda âbid, zahid ve müttaki sıfatlarını bihakkın haiz, zahir ve batın ilimlerinde zirve isimlerdi. Allah Tealâ hepsinden razı olsun.</p>
<h2 class="windowbg2" style="text-align: center;">
<span style="color: #ff6600;"><strong>İmam Ebu Hanîfe rh.a. ve zühd hayatı</strong></span></h2>
<p class="windowbg2">
(İlmiyle amel eden) ulemanın yaşantıs<span style="color: #339966;">ı</span>nın ve güzel ahvalinin nakledilmesi bana Fıkh&#8217;ın pek çok bahsinden daha sevimli gelir. Çünkü bu nakillerde onların adabı anlatılmaktadır. (Abdülfettâh Ebu Gudde, el-Hâris el-Muhâsibî&#8217;nin Risâletu&#8217;l-Müsterşidîn&#8217;ine yazdığı takdim yazısı, s. 3-4.) diyerek salih kimselere olan muhabbetini dile getirmiş olan İmam Ebu Hanîfe rh.a.&#8217;in kendisi de şüphesiz salihler zümresindendi.</p>
<p><strong>Az konuşur, çok amel ederdi</strong></p>
<p>Abbasî halifesi Harun Reşid, onun ahval gidişatından bahsetmesini istediğinde talebesi İmam Ebu Yusuf rh.a., İmam Ebu Hanîfe hakkında şunları söylemişti:</p>
<p>&#8211; Allah Tealâ&#8217;nın haram kıldığı bir şeyin kendisine isabet etmesinden ve Din hususunda bilmediği bir konuda konuşmaktan şiddetle kaçınırdı. Allah Tealâ&#8217;ya itaat edilmesinden ve O&#8217;na karşı ma&#8217;siyet işlenmemesinden hoşlanırdı. Ehl-i dünyadan uzak durur, dünyalık üzerine kurulu güç ve kudreti elde etmek için kimseyle yarışmazdı. Her zaman suskun ve düşünceli bir hali vardı. Çokça salih amel işlerdi. Çok ve gereksiz konuşmazdı. Bildiği bir mesele kendisine sorulursa konuşur ve öncekilerden işittiği şekilde cevap verirdi. Eğer o konuda öncekilerden duyduğu bir şey yoksa, hakka (Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te belirtilmiş hususlara) kıyas yapardı. Kendi nefsini ve dinini korumak için hakka ittiba eder, ilmini ve malını hak yolunda cömertçe bezl ederdi. Kendinde olanla yetinir ve insanların bütününden istiğna ederdi. Tamahkârlığa meyletmez, gıybetten uzak dururdu. Hakkında konuştuğu kimseyi sadece hayırla yad ederdi.</p>
<p>Bu sözleri dinleyen Harun Reşid, bunun salihlerin ahlâkı olduğunu söyledi ve yanındaki görevliye:</p>
<p>&#8211; Bunları yazıp oğluma ver ki üzerinde düşünsün. dedi. Sonra da oğluna dönerek:</p>
<p>&#8211; Yavrucuğum! Bunları iyi belle ki, inşallah ileride bu konuda seni imtihan edeceğim. şeklinde konuştu. (Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, s. 31-32.)</p>
<p>Az güler, genellikle kendisine soru sorulmadıkça konuşmazdı. Sanki az önce başına büyük bir bela gelmiş gibi hüzünlü ve düşünceli bir hali vardı. (Zehebî, Menâkıb, s. 18-19.)</p>
<p>Zühd hayatının ve Hadis ilminin imamlarından Abdullah b. Mübarek ki kendisi de İmam Ebu Hanîfe&#8217;nin talebelerindendi şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; Ebu Hanîfe aleyhine konuşan birini gördüğüm zaman, başına ilâhi bir bela gelir de ben de kendisiyle birlikte helak olurum diye korktuğum için bir daha onu ne görmek, ne de kendisiyle oturmak isterim. Allah Tealâ biliyor ki, ben böyle kimselerin söylediklerinden hoşnut değilim. Ebu Hanîfe, kendisini (şöyle veya böyle) zikredenlerin hepsinden daha hayırlıdır (Saymerî, a.g.e., 32.)</p>
<p class="windowbg">
<strong>Bir takva zirvesi</strong></p>
<p>Yine Abdullah b. Mübârek şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; Kûfe&#8217;ye geldiğimde bu şehrin en fakihini sordum; Ebu Hanîfe&#8217; dediler. En zahidini sordum, Ebu Hanîfe&#8217; dediler. En çok verâ sahibi kimdir diye sordum, yine Ebu Hanîfe&#8217; dediler. (Muvaffak el-Mekkî, Menâkıb, 168.)</p>
<p>Yine zühd hayatının önderlerinden Fudayl b. Iyâd k.s. şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; Ebu Hanîfe fakih bir adamdı. Fıkıh&#8217;taki üstünlüğü ile maruf, (aynı zamanda) verâsı ile meşhurdu. Zengindi; çevresinde bulunanlara harcamasıyla tanınırdı. Gece-gündüz demeden etrafına ilim öğretmede çok sabırlıydı. Geceleri ihya eder, çok konuşmazdı. Ancak kendisine helal-haram (Fıkıh) sahasına giren bir mesele geldiğinde konuşurdu. Hakkı ikame konusunda çok gayretli idi. Yöneticilerin malından parasından kaçardı (Süyutî, Tebyîdu&#8217;s-Sahife er-Resâilu&#8217;t-Tis&#8217; içinde, s. 301-302.)</p>
<p>İmam Ebu Yusuf anlatıyor:</p>
<p>&#8211; Bir keresinde Ebu Hanîfe ile birlikte yürüyorduk. Yanından geçtiğimiz gruptan birisi arkadaşına dönüp şöyle dedi: Bu Ebu Hanîfe&#8217;dir. Geceleri hiç uyumaz.&#8217; Bunun üzerine Ebu Hanîfe bana şöyle dedi: Allah&#8217;a yemin ederim ki yapmadığım bir şey söyleniyor değil.&#8217; Kendisi namaz, tazarru ve dua ile bütün geceyi ihya ederdi. (Zehebî, Siyeru A&#8217;lâmi&#8217;n-Nübelâ, 6/399.)</p>
<p>Hizmetçisinin anlattığına göre onun uyku zamanı yaz mevsiminde öğle ile ikindi arası, kış mevsiminde ise gecenin evveli idi. Nitekim Ebu&#8217;l-Cüveyriye şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; Ebu Hanîfe ile 6 ay beraber kaldım. Bir gece olsun yanını yere koyup uzandığını görmedim. (Zehebî, Menâkıb, s. 21-22.)</p>
<p class="windowbg2">
<strong>Kılı kırk yaran hassasiyet</strong></p>
<p>Yalan yere yemin etmek şöyle dursun, doğru bir şey üzerine yemin ettiğinde dahi bir dinar tasadduk etme konusunda kendi kendisine söz vermişti. Ne zaman ev halkının ihtiyaçları için bir harcama yapsa, ihtiyaç sahiplerine de aynı miktarda tasaddukta bulunurdu. Bir gece namaz kılarken kamer suresini okumuştu. Hayır, buluşma zamanları o (uyarıldıkları) saat (kıyamet)dir. O saat cidden çok feci ve acıdır. mealindeki 46. ayete geldiği zaman ağlamaya başladı. Ağlaması ve niyazı tan yeri ağarana kadar sürdü. (Zehebî, Siyeru A&#8217;lâmi&#8217;n-Nübelâ, 6/400, 401.)</p>
<p>İmam Ahmed b. Hanbel rh.a.&#8217;in yanında birisi:</p>
<p>&#8211; Ebu Hanîfe&#8217;nin ilimde bir mevkii vardı.&#8221; şeklinde konuşmuştu. İmam Ahmed adamı azarlarcasına şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Sübhanallah! (Bu nasıl söz?) İlim, verâ, zühd ve ahireti dünyaya tercihte onun mevkiine yetişen kimse olmamıştır. (Zehebî, Menâkıb, s. 43.)</p>
<p>Sıcak bir günde güneşin altında oturduğunu gören birisi, niçin hemen yanındaki evin gölgesine girmediğini sorduğunda şöyle demişti:</p>
<p>&#8211; Bu evin sahibinden bir miktar alacağım var. Bu sebeple onun gölgesine girmeyi haksız menfaat elde etmek olarak gördüm. Böyle bir davranış başkaları için gerekli değildir. Ancak alim olan bir kimse, ilminden insanlara aktardığı kısmın daha fazlasıyla kendi nefsi için amel etmeye muhtaçtır. Bu sebeple onun evinin gölgesinde oturmayı doğru bulmadım. (Muvaffak el-Mekkî, Menâkıb, s. 166.)</p>
<p>Döneminin ileri gelen alimlerinden Hasan b. Salih rh.a. şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; Allah rahmet eylesin, Ebu Hanîfe çok verâ sahibi idi; harama düşme korkusuyla ve şüpheden kurtulmak için birçok helalı terk ederdi. Kendisini ve ilmini şüpheli şeylerden korumakta onun kadar hassasiyet gösteren bir fakih görmedim. Bütün hazırlığı kabir hayatı içindi. (Muvaffak el-Mekkî, aynı eser, s. 181.)</p>
<p>Abbasi halifesi Ebu Cafer el-Mansur, İmam Ebu Hanîfe&#8217;yi kadı olarak tayin etmek istemişti. İmam kabul etmedi ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:</p>
<p>&#8211; Yoksa bizim gidişatımızı mı beğenmiyorsun?</p>
<p>&#8211; Ben bu iş için uygun kişi değilim.</p>
<p>&#8211; Yalan söylüyorsun.</p>
<p>&#8211; Müminlerin emiri bu sözüyle benim bu iş için uygun kişi olmadığıma hükmetmiş oldu. Zira eğer ben yalan söyleyen birisi isem, kadılık görevine uygun değilim demektir. Yok eğer doğru sözlü birisi isem, size bu iş için uygun kişi olmadığımı haber vermiştim.</p>
<p>Bu konuşmanın ardından Ebu Cafer el-Mansur kendisini hapsetti. Hapiste işkence gördü ve bu halde iken (bir rivayette zehirlenerek) hayata gözlerini yumdu. (Saymerî, aynı eser, s. 62, Zehebî, aynı eser, 6/402.)</p>
<p>Allah ona rahmet eylesin ve kendisinden razı olsun.</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff6600;"><strong>İmam Şafiî (rh.a.) ve Zühd Hayatı </strong></span></h2>
<p>İpekle döşenmiş odaya girmeyecek, yalan yere olması şöyle dursun, doğru yere bile yemin etmeyecek kadar büyük bir hassasiyet sahibi olan İmam Şâfiî’nin (rh.a.), doyuncaya kadar yemek yemeyi hoş karşılamadığını görmek şaşırtıcı değildir.</p>
<p>Şöyle dediği nakledilmiştir: “Doyuncaya kadar yemek yemeyeli on altı sene oluyor. Bu süre zarfında bir kere doyuncaya kadar yemek yedim; onu da hemen geri çıkardım. Doyuncaya kadar yemek bedeni ağırlaştırır, kalbi katılaştırır, fetaneti (basiret, ince anlayış) köreltir, uyku getirir ve ibadet şevkini azaltır.”(İbn Ebî Hâtim, Âdâbu’ş-Şâfi’î, 106.)</p>
<p><strong>Teslimiyeti ve tevazusu</strong></p>
<p>Geceyi üçe böler ve birinci kısmı kitap yazımına, ikinci kısmını uykuya, üçüncü kısmını da namaza ayırırdı.(Fahreddîn er-Râzî, Menâkıbu’l-İmâm eş-Şâfi’î, 310.)</p>
<p>Ömrünün sonlarına doğru rahatsızlığı, görenleri acındıracak seviyeye ulaşmıştı. Bir gün olsun şikâyetçi olmadı, hatta şöyle dua etti: “Allahım! Eğer bu hastalıkta senin rızan varsa, onu artır.” Bu haldeyken zahidlerden İdris b. Yahya el-Me’âfirî kendisine haber gönderdi ve şöyle dedi:  “Sen bela insanı değilsin. (Ümmet adına ilimle meşgul olan birisin; bu görevini ifa etmek için sağlıklı olman gerekir.) Onun için Allah Tealâ’dan afiyet iste.”(a.g.e., 310.)</p>
<p>Sadece Fıkıh ilminde değil, başka pek çok sahada “imam”lığı bütün ümmet tarafından müsellem olan o büyük insanın tevazuu da ilimdeki  yüceliğiyle mütenasip idi. “Bütün emelim iki şeyi öğrenmekti: Atıcılık ve ilim. Atıcılık sahasında emelime ulaştım. Hatta öyle ustalaştım ki, onda on isabet ettiriyordum.”</p>
<p>Bu sözü nakleden Amr b. Sevâde diyor ki: “Diğer emeli olan ilim konusunda bir şey söylemedi ve sustu. Bunun üzerine ben dedim ki: Allah’a yemin ederim ki, ilimde elde ettiğin derece atıcılıktaki derecenden daha ileridir.”(Ebû Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, 9/86.)</p>
<p><strong>Rabbi’nin himayesi altında </strong></p>
<p>Abbasî halifesi Harun Reşid, bir gün son derece kızgın bir şekilde görevlilerden birini çağırıp, İmam Şâfiî’yi kastederek: “Şu Hicazlı nerede? Derhal onu bulup bana getir!” dedi. Görevli, İmam Şâfiî’yi seven biriydi. Halife’nin hışmına uğrayacağından endişe eder vaziyette İmam’ın evine gitti. Durumu anlattı; birlikte saraya gittiler. Yolda giderken İmam’ın dudaklarının kıpırdamasından bir şeyler okuduğunu anlamıştı.</p>
<p>Huzura alındığında Harun Reşid ayağa kalktı, İmam’ı buyur etti ve önüne oturdu. O kızgın halinden eser kalmamıştı. Uzun süre konuştular. Ardından İmam’a bir kese altın hediye etti ve görevliye, onu evine kadar götürmesini emretti. İmam, saraydan ayrılınca kesedeki altınların hepsini halka dağıttı. Harun Reşid’deki bu değişikliğin sebebini anlayan görevli, İmam’a saraya giderken ne okuduğunu sordu.</p>
<p>İmam, Âl-i İmrân Sûresinin, “Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etti” diye başlayan 18. ve 19. ayetlerini okuduğunu söyledi ve ardından, okuduğu uzun duayı nakletti.</p>
<p>Bu duayı ezberleyen görevli daha sonra şöyle diyecekti: “Harun Reşid bana ne zaman kızacak olsa, bu duayı okudum, kızgınlığı hemen yatıştı. Bu, Şâfiî’den kaynaklanan bir bereketti.”(Ebû Nu’aym, a.g.e., 9/87-88.)</p>
<p><strong>Kalp hassasiyeti</strong></p>
<p>Abdullah b. Abdilhakem anlatıyor: “Bir sohbette abid ve zahidlerden bahsediyorduk. Söz Zünnûn’a geldi. O sırada Ömer b. Nübâte yanımıza geldi ve ne konuştuğumuzu sordu. Biz, abid ve zahidlerin menkıbelerini konuştuğumuzu ve Zünnûn’dan bahsettiğimizi söyledik.</p>
<p>Şöyle dedi:  Allah’a yemin olsun ki, Şâfiî’den daha fasih, daha çok verâ sahibi bir kimse görmedim. Bir gün ben, o ve Hâris b. Lebîd Safa tepesine çıkmıştık. Hâris, “İşte bu, sizi ve öncekileri bir araya topladığımız o hüküm günüdür.” (Mürselât, 38).ayetini okudu. Şâfiî’nin sarsıldığını ve şiddetli bir şekilde ağladığını gördüm. Sonra şöyle dedi: “İlâhi! Yalancıların sözlerinden ve gafillerin yüz çevirmesinden sana sığınırım. İlâhi! Ariflerin kalpleri senin emrine boyun eğmiş, müştakların kalpleri seninle sarhoş olmuştur. İlâhi! Kereminden bana bağışta bulun. Rahmet ve mağfiretinin örtüsüyle beni ört. Kereminle beni affeyle ey merhametlilerin en merhametlisi…”(Fahreddîn er-Râzî, a.g.e., 311.)</p>
<p>Kur’an ayetleri okunduğunda yaşadığı halet-i ruhiye, Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in hadisleri konusunda da aynıyla vaki idi. Bir gün büyük fakih ve muhaddis Süfyân b. Uyeyne’nin meclisine gitti. Süfyan b. Uyeyne, kalbi rikkate getiren bir hadis rivayet etti. İmam Şâfiî, hadisi duyar duymaz bayıldı. Orada bulunanlar Süfyan b. Uyeyne’ye hitaben, “Ebû Muhammed! Muhammed b. İdris (İmam Şâfiî) neredeyse öldü!” dediler. Bunun üzerine, Süfyan b. Uyeyne: “Eğer Muhammed b. İdris öldüyse, zamanının en üstünü öldü demektir.” karşılığını verdi.(Ebû Nu’aym, a.g.e., 9/102)</p>
<p>Muarızlarıyla ilmî münazaralarda bulunurken, onlara nasihat etmekten başka bir amaç taşımazdı. İlmî münazaralarda aradığı tek şey hakkın ortaya çıkmasıydı. Şöyle derdi: “Münazarada bulunduğum hiç kimse olmadı ki, iddiasında kendisine başarı verilsin, tahkim ve yardıma mazhar olsun diye arzu etmemiş olayım. Münazarada bulunduğum kimselere Allah Tealâ’nın yardım etmesini, kendilerini (sürçmelerden) korumasını temenni ederim. Münazara anında Allah Tealâ’nın, hakkı benim dilime mi, yoksa muhatabımın diline mi yerleştirdiğine aldırmam (muhatabım hakkı söylediği zaman, benden sadır olmuş gibi kabul ederim).”(Ebû Nu’aym, a.g.e., 9/126.)</p>
<p><strong>Dostluğa dair tavsiyeleri</strong></p>
<p>Arkadaşlarından birisine şöyle tavsiyede bulunmuştu: “Bir arkadaşının hoşlanmadığın bir şey yaptığına dair bir haber alırsan, sakın ola ki hemen ona karşı düşmanlık besleyip dostluğu kesme. Böyle yaparsan, yakînen bildiğin bir şeyi şüphe sebebiyle terk etmiş olursun.</p>
<p>Böyle bir durum olursa, o arkadaşına, “Senin şöyle şöyle yaptığına dair bana bir haber ulaştı.” de. O haberi sana getireni zikretmen de uygun olur. Eğer inkâr ederse, “Sen ondan daha doğru söyledin ve bu işten uzaksın.” de ve daha fazla bir şey söyleme. Eğer itiraf ederse ve o işi yapmakta bir mazeretini bulursan, o mazereti kabul et. Eğer o işi yaptığını reddetmezse, “O işi yapmaktaki amacın neydi?” diye sor.</p>
<p>Eğer bir özür beyan ederse kabul et. Eğer arkadaşın herhangi bir mazeret beyan etmez ve sen de bir çıkış yolu bulamazsan, onun o işi yaptığını kabul et ve onun bir kusur işlediğini düşün. Bundan sonra muhayyersin; dilersen ona, o işin misliyle –fazlasıyla değil– mukabele et; istersen kendisini affet. Affetmek takvaya ve kereme daha uygundur.</p>
<p>Çünkü Yüce Allah, “Bir kötülüğün karşılığı, misli bir kötülüktür. Ama kim affedip ıslah ederse, onun ecri Allah’a aittir.” (Şura, 40.) buyurmuştur.</p>
<p>Eğer onun hareketinin misliyle kendisine mukabele etmen gerektiği konusunda nefsin seninle çekişirse, arkadaşının sana karşı önceki iyi ahvalini hatırla. Bu kötülüğü sebebiyle onun son hali, senin nazarında önceki iyiliklerini eksiltmesin. Zira bu, bizzat zulümdür. Salih bir kişi şöyle demiş- tir: Allah Tealâ, benim bir kötülüğüme mukabil bana onun daha fazlasıyla mukabele ederek hakkımı eksiltmeyen kimseye rahmet eylesin.”</p>
<p>Eğer bir dostun varsa, ona sımsıkı sarıl. Zira dost edinmek zor, dosttan ayrılmak ise kolaydır. O salih kişi, dosttan ayrılmanın kolaylığını şöyle bir benzetmeyle açıklardı: Bir çocuk, büyük bir taşı kuyuya atar. Onu oraya atmak o çocuk için kolaydır. Ama onu oradan çıkarmak, yetişkin insanlar için zordur. Sana tavsiyem budur, vesselam.”</p>
<p><strong>Hikmetli sözlerinden</strong></p>
<p>* Kendisine dünya sevgisi ve dünyevî arzuların galebe çaldığı kimse ehl-i dünyaya kulluk etmek zorunda kalır. Kanaat sahibi olan kimse ise, ehl-i dünyaya boyun eğme zilletinden kurtulur.</p>
<p>* Ahiret nimetlerinin kadrini bilmeyen kimse dünyaya karşı nasıl zahid olur? Aldatıcı arzulardan kurtulamamış kimse dünyadan nasıl kurtulur? İnsanların elinden ve dilinden salim olmadığı kimse, insanlardan nasıl güvende olur? Sözüyle Azîz ve Celîl olan Allah’ı murad etmeyen kimse nasıl olur da hikmetli konuşur?</p>
<p>* Dört şey vardır ki, azı bile çoktur: Hastalık, fakirlik, düşmanlık ve ateş (Cehennem azabı).<br />
* Hem dünya hem de dünyanın yaratıcısının sevgisini aynı anda kalbinde taşıdığını söyleyen kimse yalancıdır.(İbn Abdilberr, el-İntikâ, 156 vd.)</p>
<p>Allah’ın rahmeti üzerine olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff6600;">İmam Mâlik Rh.a. ve Zühd Hayatı</span></h2>
<p style="text-align: left;">Medine alimlerinin ilminin vârisi. Hicret yurdu imamı, yüzüne bakanların ahireti hatırladığı Mâlik b. Enes rahmetullahi aleyh&#8230; Bu güzide alimimizin Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz&#8217;i rüyasında görmediği bir gece dahi olmadığı rivayet edilmiştir.</p>
<p>Malikî mezhebinin imamı Mâlik b. Enes rh .a . Medine&#8217;de, Mescid -i Nebî&#8217;de ders verirken Hz. Ömer r.a.&#8217; ın hüküm ve meşveret için oturduğu yerde otururdu. Evi de büyük sahabi Abdullah b. Mes&#8217;ud r.a.&#8217; ın oturduğu evdi. ( Ebu Nuaym , Hilyetu&#8217;l -Evliya, 6/346)</p>
<p>Salih zatlarla birlikte bulunmaya ayrı bir önem verir ve şöyle derdi:</p>
<p>“Kalbimde bir kasvet hissettiğim zaman Muhammed b. Münkedir&#8217;e gider, bir süre yüzüne bakarım. Bu, günlerce bana bir ibret ve nasihat olarak yeter.” (Kadı İyâd , Tertîbu&#8217;l &#8211; Medârik , 1/179)</p>
<p><strong>Peygamber saygısının zirvesi</strong></p>
<p>Kendisine talebelik etmiş olan İmam Şâfiî rh.a. anlatıyor:</p>
<p>Mâlik&#8217;in kapısında bağlı cins atlar ve bir de katır gördüm ve “ne güzel!” dedim. “Al, hepsi benden sana hibe olsun.” dedi. “Binmen için birini kendine ayır.” dedim; şöyle karşılık verdi:</p>
<p>&#8211; “Allah&#8217;ın Peygamberi&#8217;nin gezdiği toprakta hayvan sırtında gezmekten hayâ ediyorum.” (Aynı eser, aynı yer.)</p>
<p>Talebelerinden biri şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; “Mâlik bizimle beraber oturduğu zaman sanki bizden biriymiş gibi olur, bizimle beraber söze dalar, bizden daha çok tevazu gösterirdi. Fakat hadis-i şerif rivayetine başladığı zaman, artık sözü bizde heybet hissi uyandırır; sanki bizi tanımıyormuş, biz de kendisini tanımıyormuşuz gibi konuşurdu.” ( Ebu Zehra, İmam Mâlik , 53)</p>
<p>Hadis dersine çıkmadan önce abdest alır, güzel elbiselerini giyer, güzel koku sürünürdü. Ders boyunca vakar ve sekinetin muhafazasına dikkat ederdi.</p>
<p>Bir keresinde Ebu Hâzim&#8217;in meclisine gitmiş, yer bulamadığı için ayakta kalmıştı. Ebu Hâzim&#8217;in naklettiği hadisleri yazmadığını görenler bunun sebebini sorduklarında şöyle demişti:</p>
<p>&#8211; “Hz. Peygamber s.a.v.&#8217;in hadislerini ayakta iken almayı uygun görmedim.” (el- Halîlî , el- İrşâd , 26)</p>
<p>Ayakta iken, yürürken veya acele bir işi varken hadis rivayet etmekten hoşlanmaz ve şöyle derdi:</p>
<p>&#8211; “ Rasul -i Ekrem s.a.v.&#8217;den rivayet ettiğim hadisin anlamını iyi kavramak isterim.” ( Ebu Nuaym , a. g.e ., 6/347)</p>
<p><strong>Gece ibadeti</strong></p>
<p>Yine Kadı Iyâd&#8217;ın naklettiğine göre İmam Mâlik rh .a .&#8217;in her gece kılmayı alışkanlık haline getirdiği belli bir miktar gece namazı vardı. Cuma geceleri ise bütün geceyi ihya ederdi.</p>
<p>Bir keresinde namaz kılarken Fatiha&#8217;dan sonra Tekâsür Suresi&#8217;ni okumaya başladı. “Sonra, andolsun ki o gün her nimetten sorguya çekileceksiniz.” mealindeki ayete geldiği zaman uzun uzun ağladı. Bir taraftan ayeti tekrar ediyor, bir taraftan da ağlıyordu. Nihayet tan yerinin ağardığını hissettiğinde rükû ve secde yaparak namazını tamamladı.</p>
<p>Zorlama altında söylenen boşama sözünün geçerli olmayacağı konusunda fetva verdiği zaman, bu fetva Emevî sultanları tarafından halktan zorla alınan biatın geçerli olmayacağı görüşünde olduğu şeklinde yorumlanmış, İmam Mâlik rh .a . bu yüzden takibata uğramıştı. Hatta kendisine sopa atılmış, işkenceden dolayı omuzu çıkmıştı. ( İbn Abdilberr , el- İntikâ , 87)</p>
<p>Bu takibat sürecinde bile gece namazını aynen devam ettirmişti. Kendisine, “Bari bu durumda gece namazını biraz hafiflet” denildiğinde şöyle mukabele etmi şti:</p>
<p>&#8211; “Allah için amel işleyen bir kimseye gereken, o amelini güzelleştirmektir.” (Kadı Iyâd , a. g.e ., 1/178)</p>
<p><strong>Allah korkusu ve sorumluluk duygusu</strong></p>
<p>İmam Mâlik rh .a . kendisine sorulan bütün sorulara cevap vermez, çoğu zaman susmayı veya bilmiyorum demeyi tercih ederdi. Öyle meseleler olurdu ki, üzerinde on yıl, hatta yirmi yıl düşünür, araştırma yapar, buna rağmen kalbi mutmain olmadığı için o konuda kesin bir şey söylemezdi.</p>
<p>Öğrencisi İbn Vehb şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; “Mâlik , sorulan bir soruya cevap vermeden önce (o kadar uzun süre susardı ki), bir kimse elindeki boş bir sayfayı ‘bilmiyorum&#8217; kelimesiyle doldurmak istese bunu yapabilirdi.” (Kadı Iyâd , a. g.e ., 1/147)</p>
<p>Meclisinde bulunanların çok soru sormasından hoşlanmaz, kimi zaman da soru soran kişiye:</p>
<p>&#8211; “Yazıklar olsun sana! Beni kendinle Allah Tealâ arasında hüccet kılmak mı istiyorsun? Ben önce kendimi nasıl kurtaracağıma bakayım; seni sonra kurtarırım” dediği olurdu. (Aynı eser, 1/146)</p>
<p>Kendisine bir mesele sormak için Mağrib&#8217;den kalkıp altı ay yol teptikten sonra Medine&#8217;ye gelen birine, “bir araştırayım, yarın gel” demişti. Ertesi gün adam tekrar geldi ve neticeyi sordu. İmam Mâlik “bilmiyorum” cevabını verdi. Adam, “Benim geldiğim yerde insanlar yeryüzünde senden daha alim birisi bulunmadığını söylüyor!” deyince şöyle mukabele etti:</p>
<p>&#8211; “Onlara gittiğinde benim ‘bu işin altından kalkamıyorum&#8217; dediğimi söyle.”</p>
<p>Yine kendisine sorulan yirmi sorunun ancak ikisine, uzun süre “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” dedikten sonra cevap vermişti. Kendisine; “Sen de bilmiyorum dersen kim bilir?” dendiğinde şöyle mukabele etmi şti:</p>
<p>&#8211; “Yazık &#8230; Beni ne zannediyorsunuz? Ben neyim ki sizin bilmediğinizi bileyim?” (A. g.e ., 1/146-147)</p>
<p><strong>Öğüt ve tavsiyeleri</strong></p>
<p>Kendisinden tavsiye isteyen birisine şöyle demişti:</p>
<p>&#8211; “Allah Tealâ&#8217;dan ittika et ve hadisi ancak ona ehil olan kimseden al.”</p>
<p>Şu öğüt ve tavsiyeler de ona aittir:</p>
<p>&#8211; “İlim talep eden kimseye düşen, vakar, sekinet ve haşyeti muhafaza etmek ve kendisinden önce yaşamış olanların izine uymaktır.”</p>
<p>&#8211; “Din konusunda şahsi görüşleriyle hareket edenlerden uzak durun. Onlar Ehl -i Sünnet&#8217;in düşmanıdır.” ( Ebu Nuaym , a. g.e ., 6/348 vd .)</p>
<p>&#8211; “İlim bir nurdur ki, ancak takva ve Allah korkusu ile dolu olan kalp ile ünsiyet eder.”</p>
<p>Kendisine, “İlim öğrenmek farz mıdır?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermi ştir:</p>
<p>&#8211; “Hayır ! İnsanların hepsi alim olacak değildir. Halk arasında öyleleri var ki, onlara ilim talep etmelerini emretmem. (Mecburi olanın dışındaki) ilim insanların hepsine farz değildir.”</p>
<p>Bu konuda talebesi İbn Vehb&#8217;e şu tavsiyede bulunmu ştur:</p>
<p>&#8211; “İşittiğin şeyleri hayatına tatbik et ve bununla yetin. Başkalarının menfaati için kendi sırtına yük alma. İnsanların en bedbahtı, ahiretini dünya için satandır. Ondan daha bedbahtı ise, kendi ahiretini başkasının dünyası için satandır.”</p>
<p>Yine şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; “Kendisine ilim nasip edilen ve ilimde parmakla gösterilecek seviyeye ulaşan kimsenin, nefsiyle baş başa kaldığında başına topraklar saçıp nefsini azarlaması, riyaset (üstünlük) sebebiyle rehavete kapılmaması gerekir. Zira kabrine uzanıp da üstüne toprak atıldığında elde ettiği riyaset onun aleyhine olacaktır.”</p>
<p>&#8211; “İstemediğin şeyi sorup da istediğin şeyi unutma. Zira muhtaç olmadığı bir şeyi satın alan kimse, ihtiyaç duyduğu şeyi satmış olur.”</p>
<p>&#8211; “Sana soru soran herkese cevap vermen, ilmi ortadan kaldıran hususlardandır. Duyduğu her şeyi nakledenlerin önderi olma. Sorulmadığın şey hakkında konuşman da ilmi ortadan kaldıran sebeplerdendir.”</p>
<p>&#8211; “Allah Tealâ&#8217;ya taat çerçevesinde bir ilim öğrendiğin zaman, onun eseri üzerinde belli olsun.”</p>
<p>&#8211; “Kişi dilini muhafaza etmedikçe imanı kemale ermez.” (Kadı Iyâd, a.g.e., 1/185-186)</p>
<p>Allah ondan razı olsun.</p>
<p style="text-align: left;">
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff6600;"><strong>İmam Ahmed Rh.a. ve Zühd Hayatı</strong></span></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p>O, dört hak mezhepten biri olan Hanbelî mezhebinin imamı. Büyük muhaddis ve fakih. Hadis rivayetlerini topladığı Müsned adlı kitabı dokuz önemli hadis kaynağından biri. Onun ilmi ve hayatı dinî ilimlerle uğraşanlar için hakiki ve tam bir ibret vesikası. Zira o sadece bilgisiyle değil; ameliyle, takvasıyla, zühd ve verâsıyla semamızda bir yıldız. Cenab-ı Hak ondan razı olsun.</p>
<p>Aşağıda zikredeceğimiz “mihne olayı”nın failleri olan Mutezile dışında bütün Ümmet-i Muhammed’in, hatta gayrimüslimlerin hürmet ve muhabbetine mazhar olan bu büyük imam, ilim ve amel yanında kanaat, zühd, istiğna ve tevazuuyla da Hak ve halk nazarında müstesna bir mevki elde etmiştir.</p>
<p>Yakın arkadaşı ve yardımcısı el-Merrûzî’nin anlattığına göre, bir gün hıristiyan bir tabip, yanında bir rahip bulunduğu halde İmam Ahmed b. Hanbel’in evine gelir. Tabip yanındaki rahibi göstererek, “Ebû Abdillah’ı (Ahmed b. Hanbel) görmek için benimle birlikte geldi” der. el-Merrûzi onları içeriye alır. Rahip, İmam Ahmed’e şöyle der: “Yıllardır seni görmek istiyordum. Senin varlığın sadece İslâm için değil, bütün mahlukat için hayır ve salâhtır. Bizim cemaatimiz arasında senden razı olmayan yoktur.”</p>
<p>Bunun üzerine el-Merrûzî der ki: “Öyle umuyorum ki, ülkenin bütün şehirlerinde senin için dua ediliyor” dedim, şöyle mukabele etti: “Ey Ebû Bekr ! Bir kimse kendi nefsini bilirse, insanların sözü ona bir fayda vermez.” (Zehebî , a. g.e ., 11/211)</p>
<p>Meşhur alimlerimizden Zehebî , döneminde ve daha sonra yaşayan birçok velinin İmam Ahmed b. Hanbel’den övgüyle bahsettiğini, kendisiyle teberrükte bulunduklarını ve hakkında, “ Ahmed b. Hanbel’in yüzüne bir kere bakmak bizim nazarımızda bir sene nafile ibadete denktir” dendiğini zikreder ve bu söz üzerine şu yorumda bulunur: “Bu, aşırılık ifadesidir ve uygun değildir. Bununla birlikte bu sözü söyleten, Allah’ın bir velisine Allah için duyulan muhabbettir.” (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ , 11/211)</p>
<p><strong>Zühd ve kanaat örneği</strong></p>
<p>“Dünyalığın azı yeterli olur da, çoğu yeterli olmaz” diyen İmam Ahmed , iki kere yürüyerek Bağdat’tan Hicaz’a hac için gitmiş ve bu yolculuğu esnasında sadece 14 dirhem parayla yetinmiştir.</p>
<p>“Kitâbu’z-Zühd” isimli bir de eseri bulunan bu büyük imamın, bu eserini okuturken de muhtevasına ve yazılış maksadına uygun hareket etmesi şaşırtıcı değildir.</p>
<p>Öğrencilerinden İshak b. Hâni anlatıyor: “Bir gün sabah erkenden Kitâbu’z-Zühd’ü okumak için İmam Ahmed’e gittim. O yanıma gelmeden önce yere bir hasır serdim ve üzerine bir de minder koydum. Yanıma geldiğinde “Bu nedir?” dedi. “Oturman için hazırladım.” dedim. “Onu kaldır! Zira zühd konusunun işlendiği bir meclisin hakkı, ancak zühde riayetle verilmiş olur” dedi. Kaldırdım, toprağa oturdu ve derse öyle başladık.” (İbn Ebî Ya’lâ, Tabakâtu’l-Hanâbile, 1/10)</p>
<p>Bir keresinde dua etmesini isteyen arkadaşları ve kendisi için şöyle dua etmişti: “Allahım. Bizim arzu ettiğimizden daha fazlasını verdiğini biliyorsun. Bizi de senin hoşnut olduğunu yapan kimseler eyle. Allahım. Senden, göklere ve yere hitaben ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin! Dediler ki: İsteyerek geldik.’ (Fussılet, 11) buyurduğun şeyi yapma (sana taati isteyerek gelme) kudreti vermeni diliyoruz. Allahım . Bizi razı olduğun şeyleri yapmaya muvaffak kıl. Allahım, senin rızana kavuşturan dışındaki her türlü fakirlikten ve senin için gösterilen dışındaki her türlü zilletten sana sığınıyoruz.” (Zehebî, a.g.e ., 11/229)</p>
<p><strong>Mihne olayındaki tutumu</strong></p>
<p>Bilindiği gibi Mutezile’nin, Kur’an’ın mahluk olduğu görüşü, Abbasî halifesi Me’mun döneminden (h. 218) itibaren 15 yıl boyunca devletin resmi mezhebi olarak kabul edildi ve bu görüşü kabul etmeyen yüzlerce alim takibata, tutuklama ve işkenceye maruz kaldı.</p>
<p>Bu alimlerin başında İmam Ahmed b. Hanbel geliyordu. Hak bildiği yolda gözünü budaktan esirgemeyen bu büyük imam, Kur’an’ın mahluk olduğu görüşüne şiddetle karşı çıktığı için tutuklanıp sorgulanmış, iki seneden fazla hapiste kalmış ve işkence görmüştü. Zindandayken yüz elli kişi sırayla kendisini kamçılamıştı. Kaynaklar o gece büyük bir deprem olduğunu ve etkisinin Abadan’dan bile hissedildiğini nakleder. (Tâcuddîn es-Sükbî, Tabakâtu’ş-Şâfi’iyye, 1/205)</p>
<p>Bir keresinde yine kırbaçlanırken şalvarının bağı çözülmüş ve şalvarı belinden aşağıya doğru kaymaya başlamıştı. Bunun üzerine yediği şiddetli kırbaç darbelerine aldırmayarak gözünü semaya diktiği ve bir şeyler söylediği görüldü. Bunun üzerine şalvarı tekrar eski yerine geldi.</p>
<p>Aradan zaman geçip bu çile ve işkence dönemi sona erdiğinde, bir gün kırbaçlandığı dönem hatırlatıldı ve o esnada gözünü semaya dikerek ne söylediği soruldu. İmam şöyle dua ettiğini söyledi: “ Allahım ! Arş’ı dolduran ismin adına senden isteğim odur ki, eğer bu meselede benim inancım doğru ise avret yerimin açılmasına ve rezil olmama müsaade etme.” (es-Sübkî, a.g.e ., 1/214)</p>
<p><strong>İlim ve zühd ehlinin şahitliği</strong></p>
<p>“Bağdat’tan ayrıldığımda, arkamda Ahmed b. Hanbel’den daha efdal, bilgili, fakih ve müttaki birisini bırakmadım.”</p>
<p>Bu sözün sahibi İmam Şâfiî’dir. İmam Ahmed b. Hanbel , büyük Hadis imamlarından olan arkadaşı İshak b. Râhûye’ye, “Benimle gel. Seni eşi benzeri görülmemiş birisine götüreyim.” der ve onu alıp İmam Şâfiî’ye götürür. Olayı nakleden İshak b. Râhûye diyor ki: “Şâfiî de Ahmed b. Hanbel gibisini görmemiştir.” (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, 11/195-196)</p>
<p>Zünnûn el- Mısrî’nin “Efendimiz” dediği İmam Ahmed’i , İmam Nesâî de şöyle anlatıyor: “Ahmed b. Hanbel , Hadis bilgisi, Fıkıh, verâ, zühd ve sabır hasletlerinin hepsine sahip birisi idi.”</p>
<p>İmam Ebû Dâvûd da onun hakkında şöyle der: “Ahmed b. Hanbel’in meclisleri ahiret meclisi idi. O meclislerinde dünyaya ait bir şey konuşmazdı. Onun dünyayı zikrettiğine asla şahit olmadım.” (Zehebî , a. g.e ., 11/19-199)</p>
<p>Allah ondan razı olsun</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bkn:Ebubekir Sifil &#8211; Hikemiyat,syf;227-243</p>
<header class="entry-header">
<h1 class="entry-title"></h1>
</header>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/">Müçtehid İmamlar ve Zühd Hayatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikat Nerede ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakikat-nerede/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakikat-nerede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Jun 2016 11:01:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İcma]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Arap Dili]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksiz İslam Olmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat Nerede ?]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11763</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmam Şâfiî günümüze gelen ilk usul eseri olma özelliğini taşıyan er-Risâle adlı eserinde Arap dili ve sünnet ile ilgili –önemi halâ yeterince kavranmamış olan- iki önemli tespitte bulunur: a) Arap dili, her bir Arap tarafından bütünüyle bilinmese de bir bütün olarak Araplar tarafından bilinmektedir. b) Sünnet, her bir âlim tarafından bütünüyle bilinmese de âlimlerin bütünü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikat-nerede/">Hakikat Nerede ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hakikat-nerede/hasedin-hakikati1-2/" rel="attachment wp-att-11764"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11764" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/Hasedin-Hakikati1.jpg" alt="Hakikat Nerede ?" width="361" height="386" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/Hasedin-Hakikati1.jpg 527w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/Hasedin-Hakikati1-280x300.jpg 280w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a></p>
<p><strong>İmam Şâfiî günümüze gelen ilk usul eseri olma özelliğini taşıyan er-Risâle adlı eserinde Arap dili ve sünnet ile ilgili –önemi halâ yeterince kavranmamış olan- iki önemli tespitte bulunur:</strong></p>
<p><strong>a)</strong> Arap dili, her bir Arap tarafından bütünüyle bilinmese de bir bütün olarak Araplar tarafından bilinmektedir.</p>
<p><strong>b)</strong> Sünnet, her bir âlim tarafından bütünüyle bilinmese de âlimlerin bütünü / ümmet bir bütün olarak sünneti bilmektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber Arap dilini bütünüyle bildiği gibi sünnetin de kaynağı olduğu için sünnet bilgisi de bütünüyle onda mevcuttur. Hz. Peygamber’den sonra ise dil ve sünnet bilgisinin tek bir kişide mevcut olması mümkün değildir, ancak bütün âlimler düşünüldüğünde bu bilgiden herhangi bir şeyin ümmete ulaşmamış olması, ümmetten gizli kalmış olması, yok olması da mümkün değildir. Âlimler içinden kimileri sünneti ve dili daha çok bilirken kimileri daha az bilmektedir. (er-Risâle, s. 34)</p>
<p><strong>İmam Şâfiî’nin bu ifadeleri son derece önemli bir takım sonuçlar ortaya koymaktadır:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Kur’an’ın orijinal yorumunun iki dayanağı “dil” ve “sünnet”tir. Bu iki dayanak olmadan orijinal anlama ulaşmak mümkün değildir.</p>
<p><strong>2-</strong>Kur’an’ın indiği dönemde Arap dilinde o kelimelerin ne anlam ifade ettiği ve Hz. Peygamber tarafından nasıl anlaşılıp hayata aktarıldığı bilgisi ümmetin âlimlerinin toplamında mevcuttur. Tek tek her bir âlim dilin ve sünnetin bütününü bilmese de bütün ümmetin dil ve sünnete ilişkin bilgiyi kaçırmış, gaflet etmiş, unutmuş, görmezden gelmiş olması mümkün değildir.</p>
<p><strong>3</strong>-İmam Şâfiî&#8217;nin bu izahı, aynı zamanda icmaın niçin hüccet olduğu sorusuna da cevap vermektedir. Zira Hz. Peygamber&#8217;in şahsı için söz konusu olan dil ve sünneti bütünüyle bilme onun vefatının ardından tek bir şahsa değil, âlimlerin bütününe intikal etmektedir. Bunun dolaylı sonucu, bütün âlimlerin üzerinde ittifak ettiği bir hususun yanlış olamayacağı düşüncesidir.</p>
<p><strong>4</strong>-Ümmetin âlimlerinde dil ve sünnete ilişkin –ve dolayısıyla Kur’an’ın sahih / otantik yorumuna ilişkin- bilgi ilmin yazıya geçirilmesiyle beraber asırlar boyunca yazılan eserlere intikal etmiş olup, sahih bilginin bu eserlere yansımayıp kaybolmuş olması mümkün değildir. Zira söz konusu bilginin ilel ebed şifahî yolla aktarımı mümkün değildir. Tedvin asrından itibaren ümmet içinde mevcut her türlü bilgi yazıya geçirilmiştir.</p>
<p><strong>5-</strong>“Arap dili”, “sahih sünnet” ve “Kur’an’ın sahih yorumu” gelenek içinde ve bu geleneğin somutlaşmış hali olan yazılı eserlerde mevcut olmakla birlikte herhangi bir şahıs, kitap, ekol için hakikatin bütününü kendisinde cem ettiği iddiasında bulunmak doğru değildir. Hakikat, ancak parçaların bir araya getirilmesiyle tezahür etmektedir.</p>
<p>Şâfiî’nin bu tespitleri bir yandan İslam’ın nasıl bir koruma altında olduğu sorusuna cevap vererek “sabitesi olmayan, flu bir İslam” algısının önüne geçerken diğer yandan ümmet içinde “hakikat tekelciliği” yapılmasının da önüne geçmektedir. Şu var ki hakikat orada hazır halde beklememekte, elde etmek için cehd etmeyi gerektirmektedir.</p>
<p><strong>Demek ki “hakikat gelenekte mevcuttur”, &#8220;geleneksiz İslam olmaz&#8221;, &#8220;hakikat hiçbir kimsenin tekelinde değildir&#8221;, &#8220;gelenekteki hakikat sütteki yağ gibidir, elde etmek için çaba gerektirir.&#8221; Vallahu a&#8217;lem.</strong></p>
<p>Allah, İmam Şâfiî’ye (rh.a.) rahmet eylesin.</p>
<p>Soner Duman Hoca</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikat-nerede/">Hakikat Nerede ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakikat-nerede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;ân&#8217;da ki Hikmet Kelimesi Neyi İfade Ediyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-ki-hikmet-kelimesi-neyi-ifade-ediyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-ki-hikmet-kelimesi-neyi-ifade-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Mar 2015 16:25:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da Ki Hikmet Kelimesi Neyi İfade Ediyor?]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'ın Kuran ile Neshi]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'da Hikmet'ten Kasıt]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sıbai]]></category>
		<category><![CDATA[Resule İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah hevasından konuşmaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4385</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Allah’u Teala buyuruyor ki: &#8220;Evlerinizde, Allah&#8217;ın ayetlerinden ve hikmetten tilavet olunan şeyleri hatırlayın. Allah latif ve Habirdir.&#8221;Burada evlerinde iki ayrı şeyin okunduğu belirtiliyor.Kur’an’ın okunduğunu anladık, &#8220;Hikmet“ nasıl okunur? (İmam Şafii)-Burada tilavet Kur’an’ın dile getirilmiş olması gibi sünnetin de dile getirilişini ifade etmektedir.Bu, &#8220;Hikmetin Kur&#8217;an’ın dışında bir şey olduğunu daha açık bir şekilde ifade etti.Allah, Resulü’ne [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranda-ki-hikmet-kelimesi-neyi-ifade-ediyor/">Kur’ân’da ki Hikmet Kelimesi Neyi İfade Ediyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>-Allah’u Teala buyuruyor ki: &#8220;Evlerinizde, Allah&#8217;ın ayetlerinden ve hikmetten tilavet olunan şeyleri hatırlayın. Allah latif ve Habirdir.&#8221;Burada evlerinde iki ayrı şeyin okunduğu belirtiliyor.Kur’an’ın okunduğunu anladık, &#8220;Hikmet“ nasıl okunur?</p>
<p>(İmam Şafii)-Burada tilavet Kur’an’ın dile getirilmiş olması gibi sünnetin de dile getirilişini ifade etmektedir.Bu, &#8220;Hikmetin Kur&#8217;an’ın dışında bir şey olduğunu daha açık bir şekilde ifade etti.Allah, Resulü’ne uymayı farz kıldı bizlere.</p>
<p>-Nerede?</p>
<p>&#8211; Allah (cc.) buyuruyor ki: &#8220;Aralarında cereyan eden vak&#8217;ada seni Hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden yürekleri bir sıkıntı duymadan teslim olmadıkça onlar, Rabbin hakkı için iman etmiş olamazlar.”Diğer bir ayette de:”Kim peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir.</p>
<p>Ve bir başka ayet: &#8220;Peygamberin emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne veyahut elemli bir asap isabet etmesinden sakınsınlar</p>
<p>Bu değerlendirmenin ardından İmamı Şafii şöyle bir açıklamada bulundu:</p>
<p>&#8211; Öyleyse bu durumda &#8220;Hikmet‘in Resulullah&#8217;ın sünneti olduğunu kabul etmemizden daha geçerli bir yol bulunmamaktadır. Gerçi bir takım arkadaşlarımız şöyle bir muhakeme yürütmekten geri kalmayacaklardır. Allah,bize Resulunün ve kendisinin indirdiği buyruklara uymamızı emretti ama , Resulullah’ın emirlerini dinlememek, Allah’ın emirlerini dinlemeten daha iyidir.Allah’u Teala Resulünün emrine uymayı zorunlu kaldı.Peygamber&#8217;in size verdiğini alın. Size, kendisinden nehy ettiği şeyden de sakının.&#8221;Allah kitabında, Resul’ün, bize emrettiklerine uymayı, nehyettiklerinden kaçınmayı farz kıldı.</p>
<p>-Farz bize, bizden önce ve sonrakilerini mi kapsıyor yalnızca?</p>
<p>-Evet</p>
<p>-Allah Resulü’nün buyruklarına uymak böylesi bir biçim kazandığına göre, emrettikleri şeyleri kapsayan haberleri almak da farz haline gelmiş olmaz mı?</p>
<p>-Evet.!</p>
<p>-O takdirde Allah&#8217;ın (c.c.) Resul’ün emirlerine uyulması hakkındaki hükmünün yerine getirilmesinde Resulullah’ı (s.a.) görmeyenlerin, peygamber hakkındaki rivayetlere uymalarından başka bir yol biliyor musun?</p>
<p>Şafii bu arada başka örnekler de vermekten geri kalmamaktadır:</p>
<p>-Kur&#8217;an’ın Kuranla neshedildiğini ancak Resulullahla ilgili rivayetler aracılığıyla öğrenebiliyoruz.</p>
<p>Getirdiğin deliller Resulullahla ilgili haberleri kabul etmemizi kaçınılmaz kılıyor. Ben de, hadis rivayetlerinin ve Kur’an’da benzeri bulunan haberlerin her müslüman tarafından kabul edilmesinin zorunlu olduğuna inandım.</p>
<p>İmam Şafii’nin muhatabı bunun üzerine yapılan açıklamaların gerçek olduğu yargısıyla eski düşüncelerinden vazgeçtiğini bildirdi.</p>
<p>Muhatap,daha sonra İmamı Şafii’ye, Kur’an’da belirtilen genel hükümlerin kiminde genel, kiminde özel hüküm olabilmesi durumunu sordu.</p>
<p>-İmamı Şafii verdiği cevapta, arapçanın çok geniş bir dil olduğunu, genel bir durumu ifade eden bir kelimenin çoğunlukla özel amaçlar için de kullanılabildiğini belirtir.Kaldı ki, genel anlam yüklenen bir kelimenin ancak Kur’an ve sünnetle özel bir mana ifade edebileceği ortadadır.</p>
<p>-İmamı Şafii daha sonra Kur’an-ı, Kerim’de sünnetle özel bir anlam yüklenen genel hükümlerden örnekler verdi. Namazın Kur’an’da tüm mükellefleri kapsayan bir farz olduğu ve fakat sünnetle, hayızlı kadınların bunun dışında bırakıldığı; zekatın, malların tümünü içine almasına rağmen, bazı malların bunun dışında tutulduğu; ebeveyne vasiyetin kimi farzlarla yürürlükten kaldırıldığı; baba, anne ve çocukların miras hakkının bulunduğu ve fakat kafirin müslümandan, kölenin özgürden, katilin maktulden miras alamayacağı durumları Kurandaki  genel belirlemelere karşılık sünnetle açığa çıkarıldığını örnekleriyle açıklar.</p>
<p>Muhatap, bütün bu bilgilerin ancak sünnetle edinilebileceğini itiraf eder.Daha sonra şunları söylemek gereğini duyar:</p>
<p>-&#8220;Belirtilen bu görüşlerin dışında herhangi bir düşünceyi benimsemenin yanlış olduğunu anladım, ne var ki, bu yanlışlık iki grup tarafından benimsenmiştir. Bunlardan bir  grup Allah&#8217;ın kitabında açıklama bulunması durumunda sünneti kabul etmemektedirler.Peki onlar hakkında ne düşünüyorsun?</p>
<p>-Şüphesiz bu düşünceyle çok tehlikeli bir noktaya gelmiş bulunmaktadırlar. Onlar görüşlerini şöylece belirtmektedirler: Kim ki namaz ve zekat niteliğini kazanabilecek en küçük bir uygulamada bulunursa, örneğin; birisi bir günde veya birkaç günde bir iki rekat namaz kılarsa yükümlülüğünü yerine getirmiş olur. Allah’ın kitabında anılmamış hiç bir şey, hiç bir kimseye farz değildir.</p>
<p>Diğer grup da görüşlerini şöyle ifade etmektedir. Kur&#8217;an’da anılmış konularda sünnetin varlığı kabul edilir. Böylece de birinci gruba, Kur’an’da var olan konularda sünnetin kabul edilebileceği ileri sürülerek yaklaşılmakta, dolayısıyla birinci grup için öngördüğümüz yargıya yakın bir yargıyı vermemize yol açıyor. Yani sünnet, öncelerde kabul edilirken daha sonra reddediliyor. Tabiatıyla bu düşünce Nasih, Mensuh, Has veya Amm’ma kadar uzanmaktadır. Dolayısıyla bu iki grubun yanılgısı apaçık karşımızda durmaktadır. Birisinden diğerini ayırabilmek mümkün değildir, fakat bununla birlikte; kesinlik kazanmış bir kaynakla ifade edilen bir haramı, zanna dayalı bir kaynakla helal kılabilir miyiz, yani haram oluşu Kurbanla belirlenmiş bir şeyi sünnetle mübah kılabilir miyiz?</p>
<p>-Evet.</p>
<p>-Nasıl?Şimdi ele aldığımız, yanıbaşımızdaki adamların can ve mallarını mübah olarak değerlendirmiyor musun?</p>
<p>-Evet.</p>
<p>-İki şahit bu kişinin bir adam öldürdüğünü ve elindeki malın ona ait olduğuna şahitlik ederse ne yaparsın?</p>
<p>-Kısasla öldürür, öldürüldüğüne şahitlik yapılan yakınlarına veririm,</p>
<p>-Peki bu iki şahidin yanlışlık ve yalancılıkta bulunma ihtimalleri yokmudur?</p>
<p>-Var.</p>
<p>-O halde, kesinlik kazanmış bir kaynakla {Kur&#8217;an) haram kılınmış olan canı,zanna dayalı bir kaynakla nasıl helal kılabiliyorsun?</p>
<p>-Şehadetin kabulüyle emrolundum.</p>
<p>-Kuran’da, öldürme olayıyla ilgili olarak şahadetleri kabulle ilgili bir nas biliyor musun?</p>
<p>&#8211; Hayır. Fakat bir takım işaretlerden çıkarabiliyoruz. Tek bir anlamla bağımlı değil çünkü.Eğer belirlediğin gibi, şahitlerin dış görüntülerine inanmakla emrolundunsa o zaman dış görüntülerini biliyor ve tabiatıyla gayb sadece Allah tarafından biliniyor. Oysa senin şahitte aradığından daha çoğunu arıyoruz biz muhaddiste. Herhangi bir kişinin şehadetini kabullenirken, hadis rivayetini aynı rahatlıkla kabullenemiyor, onun doğruluğunu, yanlışlığını, beraberindeki hafızları gözönünde bulundurarak değerlendiriyor, Kur’an ve sünnetle ilgisini gözönünde bulunduruyoruz. Dolayısıyla muhaddisin rivayetini kabul için öngörülen bir çok şart, şahit için aranmamaktadır.</p>
<p style="text-align: left;">*******</p>
<p style="text-align: left;">Sonuç olarak, muhatap çok basit sayılabilecek bir muhakemeyle Resullullah’ın buyruklarını kabulün, Allah’ın buyruklarını kabulle özdeş olduğunu itiraf eder.</p>
<p><span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">O </span>hevasından söylemez.&#8221; &#8220;O, kendisine (Allah tarafından) vahy olunan bir vahiydir.&#8221;</p>
<p>Bundan da Allah’ın Rasule indirdiği vahyin iki kategoride incelenmesi gerektiği sonucunu çıkarıyoruz. Birincisi: Metluv ve muciz bir şekilde tan­zim edilmiş olanı, o da Kur’andır. İkincisi: Menkul, mervi ve fakat telif edil­memiş, ayrıca da muciz bir düzenlemeye gidilmemiş ve fakat metluv olan vahiydir ki, bu da Rasulullah aracılığıyla gelen ve Allah&#8217;ın buyruklarım açıklamayı üstlenen haberlerdir. Allah’u Teala: &#8220;Sana da (habibim) in­sanlara kendileri için indirilen şeyi açıklayasın diye Kur&#8217;an&#8217;ı indirdik.&#8221;</p>
<p>Birinci kategorideki vahiyde Kur’an’da bildirilenlere itaate emrolunduğu ölçüde, ikinci kategorideki vahye de itaatin gereklilik ve kaçınılmazlığı­nı ve bu bakımdan farksızlığını görüyoruz. Allah’u Teala:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;a ve Resulune itaat edin’’</p>
<p>Sözünü ettiğimiz haberlerin yanısıra, şer&#8217;i bağlılığımızı üç ana öğede belirleyen bir ayet-i kerimede de Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: Biricisi: &#8220;Ey iman edenler Allah’a itaat edin.’’ Bu temel öğedir ve Kur’anla ba­ğımlıdır . Rasul’e itaat edin&#8221;, bu da ikinci ana öğedir ve Rasulullah’tan inti­kal eden haber -sünnetlerdir. &#8220;Ve sizden olan olan ulu-l emre.&#8221; Bu da hükmü, Rasulle bağımlı olan icmadır.</p>
<p>Az sonra düşüncesini şöyle bağlamaktadır: Muvahhid bir kişinin, anlaş­mazlıklarda Kur’an’dan ve Rasulullah’tan gelen haberlerin -sünnetin- dı­şında bir başka yere başvurmasına, belirtilenlere karşı çıkmasına imkan yoktur. Eğer kendisine konuyla ilgili belgeler -kaynak- verilmesine rağ­men bu işi yapıyorsa fasıktır. Yok eğer, bu buyrukların dışına çıkmayı tabü karşılayarak -helal sayarak- bu iki kaynağın dışında herhangi bir şeye göre davranırsa kuşkuya yer kalmamacasına kafirdir(ibn hazm)</p>
<p>Allah, bizlere Rasulullah’a boyun eğmeyi kendi zamanında veya sonrasındakilere genellik arzedecek ölçüde emretmiştir. Bunun ise, özellikle Rasulullah’ı görmeyenler açısından sünnetle yerine getirilip kabul edilme­sinden başka bir yol bulunmamaktadır. Yani bu farzın, ancak onunla yeri­ne getirilebildiği şeyin kendisi de farz kapsamına girmektedir.</p>
<p>Doğrudan doğruya Kur’an’daki ahkamın anlaşılabilmesi sünnetin kabul edilmesiyle bağımlıdır. Kur’an’da bulunan Nasih -Mensuh ancak sünnete başvurulması sonucunda anlaşılabilir.</p>
<p>Topluca üzerlerinde birlik sağlanan -icma- bir takım konular vardır ki, bunlar doğrudan doğruya sünnetle anlaşılmakta ve ancak sünnetin bil­dirdiklerine başvurmakla bilinebilmektedirler.</p>
<p>Şeriat, kat’i olanın zan ifade edilenle tahsis edilebilirliğini getirdi. Ör­neğin, Kur*an ve sünnette can ve mal kesinlikle haram kılınmasına rağmen adam öldürmeyle, malın konusunda iki kişinin şehadetiyle yargıya varıl­ması gibi. Tartışma götürmemecesine zan ifade eden iki kişinin şehadet kabul edilmiştir.</p>
<p>İbni Hazm, bununla ilgili olarak şunlan söylemektedir: Dil ve şeriat bilginlerinin Allah tarafından indirilmiş her vahyin, indirilmiş bir &#8220;zikr&#8221; olduğu konusunda hiçbir anlaşmazlıklan yoktur. Vahyin tümü Allah tarafından kesinlikle korunmaktadır. Allah’ın koruma sorumluluğunu üstlendiği sünnetten hiçbir şeyin kaybolmaması, geçersizliğe yol açacak hiçbir değişiklik ve tahrifin olmayacağının güvencesidir&#8221;</p>
<p>İbn Hazm, daha sonra ayette belirtilen &#8220;zikr&#8221; sözcüğünün salt Kur’an olduğunu ileri süren­lere karşı şunları söylemektedir: &#8220;Bu, delilden yoksun, uydurma bir iddia­dır ki, &#8220;zikr&#8221;in Kur’an’la tahsisini zorunlu kılmaktadır&#8230;&#8221; Oysa &#8220;zikr&#8221; lafzı Allah&#8217;ın Kur’an veya Kur’an’ı açıklayan sünnet biçiminde Resulüne gön­derdiklerini kapsayıcı bir isimdir. Bu doğrultuda Allahu Teala şunları söy­lemektedir:</p>
<p>&#8220;Sana da (habibim) insanlara kendileri için indirilen şeyi açıkla­yın diye Kur&#8217;an&#8217;ı indirdik.&#8221;</p>
<p>Mustafa Sıbai, İslam Hukunda SünnetU</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranda-ki-hikmet-kelimesi-neyi-ifade-ediyor/">Kur’ân’da ki Hikmet Kelimesi Neyi İfade Ediyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-ki-hikmet-kelimesi-neyi-ifade-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kulun Olgun­luğu İlim Kuvvetiyle Amel Kuvvetinin Olgunluğuna Bağlıdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kulun-olgun%c2%adlugu-ilim-kuvvetiyle-amel-kuvvetinin-olgunluguna-baglidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kulun-olgun%c2%adlugu-ilim-kuvvetiyle-amel-kuvvetinin-olgunluguna-baglidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2015 14:15:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Kayyum El Cezviyye]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Kayyum El Cezviyye-Sabredenler ve Şükredenler]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sabredenler ve Şükredenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3016</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Teala, iman etmeyenlerin, hak ve sabır ehlinden olmayanların hepsinin zarar ve ziyanda oldukla­rına hükmetmiştir. Nitekim Allah Teala, «Asra yemin ederim kî, insan kesin bir ziyandadır. Ancak &#8221;iman edenlerle güzel amel ve hareketlerde bulunanlar, bir de birbirine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değildir.&#8221; buyurmuştur. Bundan do­layı İmam Şafii demiştir ki, «Eğer insanlar bu süre [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kulun-olgun%c2%adlugu-ilim-kuvvetiyle-amel-kuvvetinin-olgunluguna-baglidir/">Kulun Olgun­luğu İlim Kuvvetiyle Amel Kuvvetinin Olgunluğuna Bağlıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kulun-olgun%c2%adlugu-ilim-kuvvetiyle-amel-kuvvetinin-olgunluguna-baglidir/oldunluk-2/" rel="attachment wp-att-19284"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19284" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/Oldunluk.jpg" alt="" width="286" height="271" /></a></p>
<p>Allah Teala, iman etmeyenlerin, hak ve sabır ehlinden olmayanların hepsinin zarar ve ziyanda oldukla­rına hükmetmiştir. Nitekim Allah Teala, «Asra yemin ederim kî, insan kesin bir ziyandadır. Ancak &#8221;iman edenlerle güzel amel ve hareketlerde bulunanlar, bir de birbirine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değildir.&#8221; buyurmuştur. Bundan do­layı İmam Şafii demiştir ki, «Eğer insanlar bu süre ile amel etmiş olsaydı, bu süre onlara yeter artardı. Çünkü kulun olgun­luğu, ilim kuvvetiyle amel kuvvetinin olgunluğuna bağlıdır. Bunlar da iman ile salih ameldir. Nitekim kul, kendi nefsini olgunlaştırmaya muhtaç olduğu gibi, başkasını da olgunlaştır­maya muhtaçtır. Bu da hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye etmesidir. Bunların aslı, esası ve temeli de sabırdır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>İbn Kayyum El Cezviyye-Sabredenler ve Şükredenler,İnsan Yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kulun-olgun%c2%adlugu-ilim-kuvvetiyle-amel-kuvvetinin-olgunluguna-baglidir/">Kulun Olgun­luğu İlim Kuvvetiyle Amel Kuvvetinin Olgunluğuna Bağlıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kulun-olgun%c2%adlugu-ilim-kuvvetiyle-amel-kuvvetinin-olgunluguna-baglidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamda Kavmiyetçilik Yoktur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kavmiyetcilik-yoktur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kavmiyetcilik-yoktur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Jan 2015 16:00:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Kavmiyetçilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2948</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her kim, sözle asabiyet (kavmiyetçilik) izhar eder, ona çağırır ve bu işi iyice benimserse bu uğurda bizzat savaşmasa bile- bu kimsenin şehâdeti merduddur (mahkemede şahitlik yapamaz). Zira haram olduğu hususunda İslâm âlimlerinin hiçbir ihtilafı bulunmayan bir günaha bulaşmıştır&#8230; “Bilirsin ki, insanların hepsi Cenab-ı Hakk’ın kullandır. Hiç kimse O’nun kulluğundan dışarı çıkamaz. Bu kullar arasında sevgiye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-kavmiyetcilik-yoktur/">İslamda Kavmiyetçilik Yoktur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/islamda-kavmiyetcilik-yoktur/652_320_b79268ef-irkcilik-hastaligina-bediuzzamandan-cozum/" rel="attachment wp-att-17719"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17719" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/652_320_b79268ef-irkcilik-hastaligina-bediuzzamandan-cozum.jpg" alt="" width="443" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/652_320_b79268ef-irkcilik-hastaligina-bediuzzamandan-cozum.jpg 652w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/652_320_b79268ef-irkcilik-hastaligina-bediuzzamandan-cozum-600x294.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/652_320_b79268ef-irkcilik-hastaligina-bediuzzamandan-cozum-300x147.jpg 300w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></a></p>
<p>Her kim, sözle asabiyet (kavmiyetçilik) izhar eder, ona çağırır ve bu işi iyice benimserse bu uğurda bizzat savaşmasa bile- bu kimsenin şehâdeti merduddur (mahkemede şahitlik yapamaz). Zira haram olduğu hususunda İslâm âlimlerinin hiçbir ihtilafı bulunmayan bir günaha bulaşmıştır&#8230;</p>
<p>“Bilirsin ki, insanların hepsi Cenab-ı Hakk’ın kullandır. Hiç kimse O’nun kulluğundan dışarı çıkamaz. Bu kullar arasında sevgiye en çok liyakatli olanı, Allah’a en muti olanıdır. itaat edenler arasında fazilet ve üstünlüğe en ziyade müstehak olan da -âdil imam (iyi devlet reisi) veya müçtehit âlim veya herkese veya bazılarına yardımda bulunan kimselerden- Müslümanların teşkil ettiği cemiyete en ziyade faydalı olanıdır&#8230; Allah insanları İslam’da birleştirdi ve onları kendisine nispet etti. Bu (intisap) insanlar arasında mevcut neseplerin en şereflisidir&#8230;. Birisi çıkıp da, “Bu söylediğinize delil nedir?” diyecek olsa, kendisine şu cevap verilir: “Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır. ‘Müminler muhakkak kardeştirler.’ Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) de şöyle demiştir: &#8221;Allah’ın kulları kardeşler olun.’ Öyle ise bir kimse özrünü mucip bir sebep olmaksızın Allah ve Allah&#8217;ın Resulü’nün emrinden dışarı çıkarsa, tevili mümkün olmayan bir suç işlemiş olur. Üstelik zikrettiğimiz amellerin suç olduğu hiçbir tereddüdü, ihtilâli da yoktur, öyle ise bu durumdaki bir kimsenin şehâdetinin reddedilmesi gerekir.(İmam Şafi)</p>
<p>İbrahim Canan, Kütübü Sitte, cilt:3syf;149-150</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-kavmiyetcilik-yoktur/">İslamda Kavmiyetçilik Yoktur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kavmiyetcilik-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadisleri Kabul Etmeyen Şüphecilerin Vesveselerine Reddiye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-kabul-etmeyen-suphecilerin-vesveselerine-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-kabul-etmeyen-suphecilerin-vesveselerine-reddiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Apr 2013 20:57:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[Beyhaki]]></category>
		<category><![CDATA[Buhari ve Müslim]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis İnkarcıları]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis Usulü]]></category>
		<category><![CDATA[Hadisleri Kabul Etmeyen Şüphecilerin Vesveselerine Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Mealci geçinenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=673</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mealci geçinen hadis inkarcısı taifenin inkar edip reddetmek için Hadis olması yeterlidir. Hadis Usulu alimlerince mutevatir sahih diye onaylanmasına rağmen, bu hadis inkarcıları &#8220;aklıma yatmıyor&#8221;, Allah böyle dermi, hiç peygamber böyle yapar mı?, adalet mi? diyerek sahih, mutevatir, Buhari, Muslim vs. olmasını önemsemeden reddetmektedirler. Evet Rasulullahın aktardığı hadislerin sahihi olabildiği gibi , hasen veya zayıfı da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-kabul-etmeyen-suphecilerin-vesveselerine-reddiye/">Hadisleri Kabul Etmeyen Şüphecilerin Vesveselerine Reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-674" src="http://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/tumblr_mlb8uvtPMd1qm1x85o1_500.jpg" alt="Hadisleri Kabul Etmeyen Şüphecilerin Vesveselerine Reddiye" width="221" height="334" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/tumblr_mlb8uvtPMd1qm1x85o1_500.jpg 425w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/tumblr_mlb8uvtPMd1qm1x85o1_500-199x300.jpg 199w" sizes="(max-width: 221px) 100vw, 221px" /></p>
<p>Mealci geçinen hadis inkarcısı taifenin inkar edip reddetmek için Hadis olması yeterlidir.</p>
<p>Hadis Usulu alimlerince mutevatir sahih diye onaylanmasına rağmen, bu hadis inkarcıları &#8220;aklıma yatmıyor&#8221;, Allah böyle dermi, hiç peygamber böyle yapar mı?, adalet mi? diyerek sahih, mutevatir, Buhari, Muslim vs. olmasını önemsemeden reddetmektedirler.</p>
<p>Evet Rasulullahın aktardığı hadislerin sahihi olabildiği gibi , hasen veya zayıfı da bulunmaktadır. Bu gayri metluv yani kudsi hadis için de geçerlidir. Kudsi hadisde zayıf hadis olumu diye komple kudsi hadisler inkar edilmektedir.</p>
<p>Bunlara misal verecek olursak Hayri Kırbaşoğlu&#8217;nu verebiliriz.</p>
<p>Kendi düşüncelerini şöyle savunmaktadırlar:</p>
<p>&#8221; Hadis usulcüleri sanıldığının aksine kudsi hadisin haseni de olur, zayıfı da olur, uydurması da olur diyorlar Aslında bir bakıma izahı da mümkün değil. &#8220;Sünnet vahiy kaynaklıdır&#8221; diyenlere göre izah edilemez. (Altını çizdiğimiz ifadesindeki bizim düşüncemizdir. Bunlara göre sünnet vahiy kaynaklı değilmiş(!)). Çünkü o zaman sünnet vahiyse, hadis-i kudsî de vahiyse aralarında ne fark var? O da vahiy, bu da vahiy. O zaman daha büyük çelişkiye düşülür.</p>
<p>Ama bazıları bunun şöyle bir izahını yapmışlar Mesela bir örnek vereyim. Biz ne diyoruz«Yahu kardeşim, Cenab-ı Hak Kur&#8217;an&#8217;da namazı emrediyor» diyoruz. Bu ifade Kur&#8217;an&#8217;da yok. Ama bu sözüm doğru mu benim? Doğru Tartışılan konular ibadetle ilgili değil. Bütün mezhepler mesela namazın rekatları konusunda müttefiktirler. Tartışma akaidle ilgili konulardan çıkıyor. Akaidle ilgili konularda ben şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bir insan sadece Kur&#8217;an&#8217;da belirtilen iman esaslarıyla yetinse tamamdır o Sünnetle, Kur&#8217;an&#8217;da belirtilmeyen bir iman akidesi oluşturulamaz(!)</p>
<p>_ Hz Peygamber&#8217;e Kur&#8217;an dışında bîr vahiy geliyor muydu? Yani vahy-i gayri metluv vaki mi? Kur&#8217;an dışında kendisine gaybın haberleri veriliyor muydu?</p>
<p>&#8211; Kıyamet alametleri, Fiten gibi hadisleri kastediyorsanız, hadisçiler tarafından bu tür hadisler şüpheyle karşılanmıştır. Salih Akdemir Bey&#8217;in bana aktardığına göre rahmetli Tayyib Okiç bu türden hadislerin bir çoğunun şüpheli olduğunu söylermiş. Şimdi hadiste bazı kıyamet alametlerinden bahsediliyor. Bunlar zaten Kur&#8217;an&#8217;da da var. Şayet siyasi ve sosyal hadiselerle ilgili gayb haberleri varsa bunlar uydurmadır. Efendim, diyor ki “Horasan&#8217;dan siyah bayraklılar çıkacak. Onlar çıktı mı siz onlara tabi olun”</p>
<p>Bu hadis kime işaret ediyor. Ebu Muslim Horasanî&#8217;ye Abbasiler hareketini başlatmıştır. Bayrakları da siyahtı. Emevilerin ki de beyazdı. Bunun Ebu Müslim Horasanî taraftarları tarafından uydurulduğu gayet açık ve net görülüyor. Zaten bunu hadisçiler uydurma olarak kabul etmişler. O halde bizim yapacağımız şudur:</p>
<p><strong>1-</strong>Yaşayan sünneti bir tarafa bırakacak olursak bize kadar gelen rivayetler, sünnet veya hadis, bunlar bugün için zaten müteradif kabul ediliyor. Bunların içinde Hz. Peygamber modelini bize aktaran malzeme hiç yoktur diyebilir miyiz? Diyemeyiz</p>
<p><strong>2-</strong> O halde mevcut kitaplardaki hadislerden gerçek Rasul modelini nasıl çıkarabiliriz? Bunu tartışabiliriz. Bu metodu da önemli olan bir metod dahilinde, bu metodun nasıl olacağını tartışabilmemiz. Bunu Kur&#8217;an&#8217;dan çıkartmamız gerekmez mi? Onu gelin tartışalım. Sen de ki; Kur&#8217;an, O desin ki; akıl Ama gelin tartışalım zaten Fazlurrahman&#8217;da böyle bir metod dahilinde, elimizdeki hadis malzemesinden peygamberin Sünnetini ortaya koyabiliriz diyor. Bu malzemelerin bir çoğunu ayıklayalayabiliriz.</p>
<p>Bunun için bir metod geliştirebiliriz. Elimizdeki rivayetlerden Kur&#8217;an esas alınarak bir model çıkarabiliriz. Sünnet delil olur mu, olmaz mı tartışmasından ziyade bugün gerçek sünnet nelerdir, bunu ortaya koymak için bir metod geliştirmeliyiz? Tabii ki bu metodun birinci maddesi sünnetin Kur&#8217;an&#8217;la uyum içerisinde olması. Onun dışında tarihi olaylarla çelişmemesi, bilimsel verilerle tezat arzetmemesi. Bazı hadisçiler öyle önemli şartlar ileri sürmüş ki, Mesela hadiste sokak üslubu gibi ifadeler varsa veya ifadesi düşükse bu hadis kabul edilmez. Bunu nasıl bileceğiz. Çok mükemmel Arapça bileceksin, Arap edebiyatının zevkine dahi varacaksın ki, peygamber bunu söyleyebilir mi, söyleyemez mi bileceksin&#8230;.&#8221;</p>
<p>Hadis inkarıcları ,göründüğü gibi hadis usulu ilmine rağmen , o ilmin ve alimlerin aklını ve metodunu beğenmeyerek yeni metodlar çıkararak, aklına uygun olanların kabul edilmesini savunmaktadırlar.</p>
<p>Halbuki 1400 senedir İslam aleminde bu taifeden başka, hadislere şüphe katan, şüpheyle yaklaşılmasını sağlayan, ilim ehline itibar etmeyen kimse çıkmış mıdır?</p>
<p>Bu nefsi itham bugüne kadar ki ehli sünnet akaidinin sıhhatini ve doğruluğunu zan altında bırakmaktadır.</p>
<p>Hadis usulu alimleri ve hadis usulu ilmine göre hadislerin &#8220;sağlamlık, güvenilirlik kaydı&#8221; ilimle verilmekte, kimsenin nefsine, ırkına, çıkarına kayırma gözetilmeden incelenip, bildirildiği için ittifakla kabul edilmekte, amel edilmektedir.</p>
<p>Beyhaki şu hadisi zikreder:<br />
“Bizden işttiği hadisi işittiği gibi aynen rivayet edenin (c.c.) yüzünü ağartsın. Çünkü kendisine aktarılan bazı kimseler dinleyenden daha iyi beller”<br />
(İbnu Mace Mukaddime: 18; Darimi Mukaddime: 24; Tirmizi: 2657; Musned: 1/427; Ebu Davud: 3660)</p>
<p>Beyhaki daha sonra Ebu Davud’un Ebu rafi’den rivayet ettiği hadisi zikreder: Rasulullah (sav) şöyle buyurdular:<br />
“Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, kendisine emrettiğim veya nehyettiğim bir haber geldiğinde “bunu bilmiyoruz. Biz Kuran’da bulunduğumuz tabi oluruz” derken bulmayayım.”</p>
<p>İmam Şafii de şöyle der:</p>
<p>Bu hadis, onunla ilgili Kuran’da bir ayet bulamasalar bile muminlerin Rasulullah’tan (s.a.v) gelen emre uymayanları bildirip, buna uymanın zaruri olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p>Beyhaki daha sonra yine Ebu Davud’dan, el-İrbat b. Sariye’den gelen hadisi zikreder:</p>
<p>O an beraberinde bulunan ashabı da bulunduğu halde (fethetmek üzere) Rasulullah (s.a.v) ile birlikte Hayber’e geldik. Hayber’in başındaki adam da azılı bir kafirdi. Rasulullah’ın (s.a.v) gelip şöyle dedi:</p>
<p>-Ya Muhammed! Eşeklerimizi boğazlayıp, ürünlerimizi yiyip, kadınlarımıza da vurma hakkınız varmı?</p>
<p>Bu söz üzerine Rasulullah (s.a.v) celallendi ve şöyle buyurdu:</p>
<p>-İbnu Avf! Atına atla git te (ashabıma cennete sadece müminlerin gireceğini ve) namaza toplanmalarını söyle.<br />
Onlar da toplandılar. Rasulullah namazı kıldırdıktan sonra ayağa kalkıp şöyle hitap etti:</p>
<p>&#8211; Sizden biriniz koltuğuna yaslanıp, Allah sadece Kur’an’da haram kıldığı şeyleri yasaklamıştır diye düşünerek böyle mi zanneder? Dikket eden! Vallahi ben de bazı şeyleri emrettim ve anlattım. Bazı şeyleri de yasakladım. Benim emirlerim ve yasaklarım da yanı Kur’an gibidir, belki de daha önceliklidir. (Bilesiniz ki) Allah Teala sizlere, izin verilmedikçe zimmilerin evine girmezinizi, kadınlarına vurmanızı ve gerekli öşrü verdileri takdirde ürünlerini yemenizi yasaklamıştır.<br />
(Ebu Davud:3050; Beyhaki Sunne: 9/204.)</p>
<p>Hadisleri Reddeden Bir Takım Kimselerin Delil Olarak Getirdikleri, Zayıf Şahısların Rivayete Olan “Sünnetin Kur’an’a Arz Edilmesi’ne Dair Ki Haberlerin Batıl Oluşu:</p>
<p>İmam Şafii şöyle der:</p>
<p>Rasulullah’tan gelen bazı hadisleri reddeden bir kimse bana şu hadisi delil olarak gösterdi:</p>
<p>“Benden size gelen haberi Kur’an’a arz edin. Onu uyuyorsa, onu ben demişimdir. Kur’an’a uymuyorsa onu ben demedim”</p>
<p>O kimseye şöyle dedim:</p>
<p>&#8211; Az çok rivayeti sahih olan hiçbir kimse bunu rivayet etmemiştir. Bu mechul bir kimseden gelen munkatı’ bir rivayetteri. Biz ise böyle rivayetleri herhangi bir konuda delil olarak kabul etmeyiz.</p>
<p>Beyhaki de şöyle der: İmam Şafii bu sözüyle Halid b. Ebi Kerime’nin Ebu Ca’fer tarikıyla Rasulullah’tan rivayet ettiği hadisi kastetmiştir.</p>
<p>Hadis şöyledir:</p>
<p>Rasululah yahudileri çağırır ve onlara sorular sorar. Onlarda anatırlar. Bu arada İsa’ya da iftirada bulunurlar. Bunun üzerine Rasulullah minbere çıkar ve insanlara hutbe irad eder:</p>
<p>“- Benden sonra hadisler yayılacaktır. Size Kur’an’a uygunu olarak gelen hadisler bendendir. Kur’an’a muhalif olarak sizlere gelen hadisler bendendir. Kur’an’a muhalif olarak sizlere gelen hadisler ise bana ait değildir”<br />
(Mecmue’z Zevaid: 1/170)</p>
<p>Beyhaki bu rivayet için şöyle der:</p>
<p>Hadisler Kur’an’a ters düşmez. Bilakis Rasulullah’ın hadisleri, Allah Teala’nın ayetle am mı has mı, nasih mi mensuh mu kastettiğini açıklar. Akabinde Rasululah’ın sünetiyle ortaya koyduğu(ve açıkladığı) farzlar insanlara mecburi olur. Allah Rasulu’nün emirlerini kabul eden kimse, Allah’ın emirlerini kabul etmiş olur.</p>
<p>Beyhaki de der ki:<br />
Bu hadis hepsi de zayıf olan başka tariklerle de rivayet edilmiştir.</p>
<p>Beyhaki daha sonra İbnu Vehb, Amr b. el Haris, el Esteğ b. Muhammed b. Ebu Mansur tarikıyle şu hadisi rivayet eder:</p>
<p>Ebu Mansur’a ulaştığına göre Rasululah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“- Hadisler üç kısma ayrılır: Size benden gelen ve Allah’ın kitabında geçmesi sebebiyle bildiğiniz hadisleri kabul edin. Size benden gelen fakat Kur’an’da bulamadığınız ve yerini tesbit edemediğiniz hadisleri kabul etmeyin. Keza benden size gelen ve tüylerinizin diken diken olduğu, gönüllerinizin kırıldığı ve Kur’an’da onun aksini bulduğunuz bir rivayet gelince onu da reddedin”</p>
<p>Beyhaki der ki: Bu mechul bir kimseden gelen munkatı’ bir rivayettir.</p>
<p>Beyhaki daha sonra Asım b. Ebi’n Necud (Asım b. Ebi’n Necud. Yedi kurradan biri. Adı Asım b. Behdele el-Kufi’dir. Benu Esed’in mevla’sıdır. Kıraata güvenilirdir. Hadiste ise daha alt seviyededir. Saduk’tur), Zirr b. Hubeyş, Ali b. Ebi Talib tarikıyla şu rivayeti nakleder:</p>
<p>“-Benden sonra raviler olacak, hadislerimi rivayet edecekler. Rivayet ettikleri hadisleri Kur’an’a arz edin. Kur’an’a muvafıksa rivayet edin, Kur’an’a muvafık değilse onu almayın”</p>
<p>Beyhaki şöyle der: Darekutni demiştir ki:<br />
&#8211; Bu hadiste vehm vardır. Doğrusu hadisin Asım tarikıyla Zeyd b. Ali’den munkatı’ olarak gelmiş olduğudur.</p>
<p>Beyhaki senedini de zikrederek Bişr b. Numeyr, Huseyin b. Abdillah tarikıyla onun bbasından onun da Ali’den naklettiği hadisi zikreder:<br />
Rasulullah şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p>&#8211; “Bazı insanlar olacak, benden hadis rivayet edecekler. Size bir kimse hadis rivayet ettiğinde bu Kur’an’a muvafıksa, onu ben dedim. Size bir kimse de hadis rivayet ettiğinde bu Kur’an’a muvafık değilse onu ben demedim”</p>
<p>Yine “Haberiniz olsun! Bana Kitap (Kur’an) ve onunla birlikte , onun gibisi (sünnet) verilmiştir.” (Ebu Davud(sünnet 5, imare 33) Tirmizi (ilim 10) Ahmed(2/367, 4/132) )</p>
<p>Sahih hadisi ve bir çok benzer rivayetler de, sünnetin Allah tarafından verilmiş bir vahiy olduğunu ifade eder.</p>
<p>Peygamber efendimiz, hadislerle amel etmeyecek olan kişilerin nasıl İn­sanlar olacaklarını bizlere tanıtmış ve bu gibi İnsanlardan uzak olmamızı be­yan etmiştir.</p>
<p>Bu hususta Ebu Rafi (Ebu Rafı Rasulullah&#8217;ın azadlı kölesi olup, İsmi Eslem&#8217;dir) Rasulullah&#8217;ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:<br />
&#8220;Sakın sizden birinizi koltuğuna yaslanmış otururken, kendi­sine emrettiğimiz veya yasakladığımız hususlardan bir husus geldiğinde &#8220;biz bunu bilmiyoruz. Biz Allah&#8217;ın Kitabında ne bulduksa ona tabi oluruz&#8221; di­yen biri olarak görmeyeyim. &#8221;</p>
<p>(Ebû Dâvûd, Kit. Sünnet, bab: 6 hn: 4605; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 10 hn: 2663; îbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 13.<br />
Ebû Dâvûd, Kit. Sünnet, bab: 6 hn: 4605; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 10 hn: 2663; îbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 13)</p>
<p>Mikdam b. Mâdi Kerib ise Rasulullah&#8217;ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir:</p>
<p>&#8220;Dikkat edin! Bana kitap, bir de onun kadarı (vahyi gayri metluv) veril­miştir. Yakında karnı tok olan ve koltuğuna yaslanan bir kişi:</p>
<p>&#8220;Siz sadece bu Kur&#8217;an&#8217;a sarılın. Siz onda neyin helal olduğunu görürseniz onu helal sa­yın ve neyin de haram olduğunu görürseniz onu haram sayın&#8221; diyecektir. Dik­kat edin! Ehlî eşeklerin etleri size helal değildir. Köpek dişi bulunan yırtı­cı hayvanların etleri de helal değildir.&#8221;</p>
<p>( Ebû Dâvûd, Kit. Sünnet bab: 6, hn: 4604; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 10 hn: 2664; İbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 12; Müsned, İmam Ahmed, c. IV, sh. 131.00 )</p>
<p>Diğer bir rivayette şöyledir.</p>
<p>&#8220;Dik­kat edin olabilir ki, koltuğuna yaslanan bir kimseye benim hadisim ulaşır. O da der ki: &#8220;Bizimle sizin aranızda Allah&#8217;ın kitabı bulunmaktadır. Onda neyin helal olduğunu görürsek onu helal sayarız. Neyin de haram olduğu­nu görürsek onu haram sayarız.&#8221; Dikkat edin. Allah&#8217;ın rasulunün haram kıldığı Allah&#8217;ın haram kıldığı gibidir. &#8221;</p>
<p>(Tirmizî, Kit. ilim: bab: 10 hn: 2664 )</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-kabul-etmeyen-suphecilerin-vesveselerine-reddiye/">Hadisleri Kabul Etmeyen Şüphecilerin Vesveselerine Reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadisleri-kabul-etmeyen-suphecilerin-vesveselerine-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
