<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İmam Malik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/imam-malik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 16 Aug 2016 22:05:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İmam Malik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Müçtehid İmamlar ve Zühd Hayatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Aug 2016 22:05:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ahmed]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ahmed Rh.a. ve Zühd Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafiî (rh.a.) ve Zühd Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Hanîfe rh.a. ve zühd hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Mâlik Rh.a. ve Zühd Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Malik]]></category>
		<category><![CDATA[Müçtehid İmamlar ve Zühd Hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12260</guid>

					<description><![CDATA[<p>       Parçalanmış Bilinçle Bütüne Kör Kalmak Ortasından dört bir yana doğru çizgi çizgi çatlamış bir pencere camından dışarıyı seyreden bir kimse, karşısındaki manzarayı bütün olarak görebilir mi? Bu nasıl mümkün değilse, varlığı, eşyayı ve olayları da böyle parçalanmış bir zihin yapısıyla bir bütün olarak görmek mümkün değildir. Sözü getirmek istediğimiz nokta, geçmişimizi değerlendirirken [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/">Müçtehid İmamlar ve Zühd Hayatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="windowbg">      <a href="http://ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/indir-129/" rel="attachment wp-att-12261"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12261" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-4.jpg" alt="Müçtehid İmamlar ve Zühd Hayatı" width="420" height="282" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-4.jpg 274w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-4-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-4-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></a></p>
<p><strong>Parçalanmış Bilinçle Bütüne Kör Kalmak</strong></p>
<p>Ortasından dört bir yana doğru çizgi çizgi çatlamış bir pencere camından dışarıyı seyreden bir kimse, karşısındaki manzarayı bütün olarak görebilir mi? Bu nasıl mümkün değilse, varlığı, eşyayı ve olayları da böyle parçalanmış bir zihin yapısıyla bir bütün olarak görmek mümkün değildir.</p>
<p>Sözü getirmek istediğimiz nokta, geçmişimizi değerlendirirken genellikle farkında olmadan düştüğümüz bir yanılgı, bir bilinç parçalanması&#8221; durumu. Özellikle İslâmî ilimler sahasında yaşanan ekolleşme vakıası, geçmişin kompartımanlara ayrılmış bir şekilde algılanmasına bir ölçüde zemin hazırlamış olsa da, meseleye yakından bakıldığında bunun da bir yanılsama olduğu görülecektir.</p>
<p>Bir başka şekilde söylersek, İslâmî ilimlerin herhangi bir dalından söz edildiğinde, o alanla ilgili olarak hemen akla gelen sembol isimlerin sanki sadece o ilim dalı ile sınırlı bir hayat sürdüğü ve diğer sahalarla hiç ilgilenmediği gibi bir kanaat oluşur kendiliğinden. Oysa onların sadece belli bir ilim dalı ile birlikte anılması ve başka ilim dalları bahse konu edildiğinde başka isimlerin ön plâna çıkması, onların İslâm&#8217;ı tek boyutlu yaşamış olmasından değil, bizim onları değerlendirmede düştüğümüz eksiklikten kaynaklanmaktadır. Biz farkında olmadan, bilinçaltımızda onları birbirinden keskin hatlarla ayıran çizgiler oluşmuştur adeta</p>
<p>Söz gelimi Fıkıh ilminden bahsedildiğinde aklımıza ilk gelen isimler, mezhep imamları ile onların izinden giden Fıkıh alimleri olur. Hadis ilmi söz konusu olduğunda Kütüb-i Sitte dediğimiz 6 temel Hadis kaynağını vücuda getiren Hadis alimleri ve diğer Hadis ulemasını anarız. Aynı durum Usul, Tefsir, Kelâm ilimleri için olduğu gibi, Tasavvuf adı altında sistemleşen zühd hayatı için de aynıyla vakidir.</p>
<p>Oysa şüphesiz o büyük insanların her birinin, diğer ilim dallarının iştigal sahasına giren hususiyetleri de vardı. Konuyu zahir ilimleri ve batın ilimleri diye iki kategoride ele alacak olursak, Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelâm gibi zahirî ilimlerde öne çıkan sembol isimler zühdiyyat olgusunun asla uzağında değildi. Zühd ve Tasavvuf sahasında ün yapmış isimler de keza zahir ilimlerine ilgisiz değildi.</p>
<p>Esasen bunda şaşılacak bir durum da yoktur. Hatta söylemek gerekir ki, bunun tersi anormal olurdu. Zira İslâm ancak bu şekilde bir bütün olarak yaşanabilir; Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;in bizden istediği de budur. Bu iki temel kaynağın, gerek ibadetlerin gerekse alışveriş, nikâh-talâk ve diğer hususların zahirî/dış şartlarına/rükünlerine yaptığı vurgu, bütün bunların batınî/iç boyutuna yaptığı vurgudan farklı değildir. İslâmî hayatın bu iki yönünün, örnek nesil olan Sahabe&#8217;de iç içe geçmiş olarak bir bütün halinde yaşandığını görüyor oluşumuz bundandır.</p>
<p>Bu sayıdan itibaren dört mezhep imamının hayatından zühd hayatıyla ilgili kesitler sunmaya çalışacağız. Onların hayatlarını anlatan kaynaklarda yer alan oldukça geniş malumattan sadece küçük bir yansıma olan bu seri yazı bize şunu gösterecek: Müçtehid imamların İslâmî kişiliği, sadece Mezhepler Tarihi veya Fıkhî meseleler bahse konu edildiğinde aklan gelen zahir boyutundan ibaret değildir. Onlar aynı zamanda âbid, zahid ve müttaki sıfatlarını bihakkın haiz, zahir ve batın ilimlerinde zirve isimlerdi. Allah Tealâ hepsinden razı olsun.</p>
<h2 class="windowbg2" style="text-align: center;">
<span style="color: #ff6600;"><strong>İmam Ebu Hanîfe rh.a. ve zühd hayatı</strong></span></h2>
<p class="windowbg2">
(İlmiyle amel eden) ulemanın yaşantıs<span style="color: #339966;">ı</span>nın ve güzel ahvalinin nakledilmesi bana Fıkh&#8217;ın pek çok bahsinden daha sevimli gelir. Çünkü bu nakillerde onların adabı anlatılmaktadır. (Abdülfettâh Ebu Gudde, el-Hâris el-Muhâsibî&#8217;nin Risâletu&#8217;l-Müsterşidîn&#8217;ine yazdığı takdim yazısı, s. 3-4.) diyerek salih kimselere olan muhabbetini dile getirmiş olan İmam Ebu Hanîfe rh.a.&#8217;in kendisi de şüphesiz salihler zümresindendi.</p>
<p><strong>Az konuşur, çok amel ederdi</strong></p>
<p>Abbasî halifesi Harun Reşid, onun ahval gidişatından bahsetmesini istediğinde talebesi İmam Ebu Yusuf rh.a., İmam Ebu Hanîfe hakkında şunları söylemişti:</p>
<p>&#8211; Allah Tealâ&#8217;nın haram kıldığı bir şeyin kendisine isabet etmesinden ve Din hususunda bilmediği bir konuda konuşmaktan şiddetle kaçınırdı. Allah Tealâ&#8217;ya itaat edilmesinden ve O&#8217;na karşı ma&#8217;siyet işlenmemesinden hoşlanırdı. Ehl-i dünyadan uzak durur, dünyalık üzerine kurulu güç ve kudreti elde etmek için kimseyle yarışmazdı. Her zaman suskun ve düşünceli bir hali vardı. Çokça salih amel işlerdi. Çok ve gereksiz konuşmazdı. Bildiği bir mesele kendisine sorulursa konuşur ve öncekilerden işittiği şekilde cevap verirdi. Eğer o konuda öncekilerden duyduğu bir şey yoksa, hakka (Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te belirtilmiş hususlara) kıyas yapardı. Kendi nefsini ve dinini korumak için hakka ittiba eder, ilmini ve malını hak yolunda cömertçe bezl ederdi. Kendinde olanla yetinir ve insanların bütününden istiğna ederdi. Tamahkârlığa meyletmez, gıybetten uzak dururdu. Hakkında konuştuğu kimseyi sadece hayırla yad ederdi.</p>
<p>Bu sözleri dinleyen Harun Reşid, bunun salihlerin ahlâkı olduğunu söyledi ve yanındaki görevliye:</p>
<p>&#8211; Bunları yazıp oğluma ver ki üzerinde düşünsün. dedi. Sonra da oğluna dönerek:</p>
<p>&#8211; Yavrucuğum! Bunları iyi belle ki, inşallah ileride bu konuda seni imtihan edeceğim. şeklinde konuştu. (Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, s. 31-32.)</p>
<p>Az güler, genellikle kendisine soru sorulmadıkça konuşmazdı. Sanki az önce başına büyük bir bela gelmiş gibi hüzünlü ve düşünceli bir hali vardı. (Zehebî, Menâkıb, s. 18-19.)</p>
<p>Zühd hayatının ve Hadis ilminin imamlarından Abdullah b. Mübarek ki kendisi de İmam Ebu Hanîfe&#8217;nin talebelerindendi şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; Ebu Hanîfe aleyhine konuşan birini gördüğüm zaman, başına ilâhi bir bela gelir de ben de kendisiyle birlikte helak olurum diye korktuğum için bir daha onu ne görmek, ne de kendisiyle oturmak isterim. Allah Tealâ biliyor ki, ben böyle kimselerin söylediklerinden hoşnut değilim. Ebu Hanîfe, kendisini (şöyle veya böyle) zikredenlerin hepsinden daha hayırlıdır (Saymerî, a.g.e., 32.)</p>
<p class="windowbg">
<strong>Bir takva zirvesi</strong></p>
<p>Yine Abdullah b. Mübârek şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; Kûfe&#8217;ye geldiğimde bu şehrin en fakihini sordum; Ebu Hanîfe&#8217; dediler. En zahidini sordum, Ebu Hanîfe&#8217; dediler. En çok verâ sahibi kimdir diye sordum, yine Ebu Hanîfe&#8217; dediler. (Muvaffak el-Mekkî, Menâkıb, 168.)</p>
<p>Yine zühd hayatının önderlerinden Fudayl b. Iyâd k.s. şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; Ebu Hanîfe fakih bir adamdı. Fıkıh&#8217;taki üstünlüğü ile maruf, (aynı zamanda) verâsı ile meşhurdu. Zengindi; çevresinde bulunanlara harcamasıyla tanınırdı. Gece-gündüz demeden etrafına ilim öğretmede çok sabırlıydı. Geceleri ihya eder, çok konuşmazdı. Ancak kendisine helal-haram (Fıkıh) sahasına giren bir mesele geldiğinde konuşurdu. Hakkı ikame konusunda çok gayretli idi. Yöneticilerin malından parasından kaçardı (Süyutî, Tebyîdu&#8217;s-Sahife er-Resâilu&#8217;t-Tis&#8217; içinde, s. 301-302.)</p>
<p>İmam Ebu Yusuf anlatıyor:</p>
<p>&#8211; Bir keresinde Ebu Hanîfe ile birlikte yürüyorduk. Yanından geçtiğimiz gruptan birisi arkadaşına dönüp şöyle dedi: Bu Ebu Hanîfe&#8217;dir. Geceleri hiç uyumaz.&#8217; Bunun üzerine Ebu Hanîfe bana şöyle dedi: Allah&#8217;a yemin ederim ki yapmadığım bir şey söyleniyor değil.&#8217; Kendisi namaz, tazarru ve dua ile bütün geceyi ihya ederdi. (Zehebî, Siyeru A&#8217;lâmi&#8217;n-Nübelâ, 6/399.)</p>
<p>Hizmetçisinin anlattığına göre onun uyku zamanı yaz mevsiminde öğle ile ikindi arası, kış mevsiminde ise gecenin evveli idi. Nitekim Ebu&#8217;l-Cüveyriye şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; Ebu Hanîfe ile 6 ay beraber kaldım. Bir gece olsun yanını yere koyup uzandığını görmedim. (Zehebî, Menâkıb, s. 21-22.)</p>
<p class="windowbg2">
<strong>Kılı kırk yaran hassasiyet</strong></p>
<p>Yalan yere yemin etmek şöyle dursun, doğru bir şey üzerine yemin ettiğinde dahi bir dinar tasadduk etme konusunda kendi kendisine söz vermişti. Ne zaman ev halkının ihtiyaçları için bir harcama yapsa, ihtiyaç sahiplerine de aynı miktarda tasaddukta bulunurdu. Bir gece namaz kılarken kamer suresini okumuştu. Hayır, buluşma zamanları o (uyarıldıkları) saat (kıyamet)dir. O saat cidden çok feci ve acıdır. mealindeki 46. ayete geldiği zaman ağlamaya başladı. Ağlaması ve niyazı tan yeri ağarana kadar sürdü. (Zehebî, Siyeru A&#8217;lâmi&#8217;n-Nübelâ, 6/400, 401.)</p>
<p>İmam Ahmed b. Hanbel rh.a.&#8217;in yanında birisi:</p>
<p>&#8211; Ebu Hanîfe&#8217;nin ilimde bir mevkii vardı.&#8221; şeklinde konuşmuştu. İmam Ahmed adamı azarlarcasına şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Sübhanallah! (Bu nasıl söz?) İlim, verâ, zühd ve ahireti dünyaya tercihte onun mevkiine yetişen kimse olmamıştır. (Zehebî, Menâkıb, s. 43.)</p>
<p>Sıcak bir günde güneşin altında oturduğunu gören birisi, niçin hemen yanındaki evin gölgesine girmediğini sorduğunda şöyle demişti:</p>
<p>&#8211; Bu evin sahibinden bir miktar alacağım var. Bu sebeple onun gölgesine girmeyi haksız menfaat elde etmek olarak gördüm. Böyle bir davranış başkaları için gerekli değildir. Ancak alim olan bir kimse, ilminden insanlara aktardığı kısmın daha fazlasıyla kendi nefsi için amel etmeye muhtaçtır. Bu sebeple onun evinin gölgesinde oturmayı doğru bulmadım. (Muvaffak el-Mekkî, Menâkıb, s. 166.)</p>
<p>Döneminin ileri gelen alimlerinden Hasan b. Salih rh.a. şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; Allah rahmet eylesin, Ebu Hanîfe çok verâ sahibi idi; harama düşme korkusuyla ve şüpheden kurtulmak için birçok helalı terk ederdi. Kendisini ve ilmini şüpheli şeylerden korumakta onun kadar hassasiyet gösteren bir fakih görmedim. Bütün hazırlığı kabir hayatı içindi. (Muvaffak el-Mekkî, aynı eser, s. 181.)</p>
<p>Abbasi halifesi Ebu Cafer el-Mansur, İmam Ebu Hanîfe&#8217;yi kadı olarak tayin etmek istemişti. İmam kabul etmedi ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:</p>
<p>&#8211; Yoksa bizim gidişatımızı mı beğenmiyorsun?</p>
<p>&#8211; Ben bu iş için uygun kişi değilim.</p>
<p>&#8211; Yalan söylüyorsun.</p>
<p>&#8211; Müminlerin emiri bu sözüyle benim bu iş için uygun kişi olmadığıma hükmetmiş oldu. Zira eğer ben yalan söyleyen birisi isem, kadılık görevine uygun değilim demektir. Yok eğer doğru sözlü birisi isem, size bu iş için uygun kişi olmadığımı haber vermiştim.</p>
<p>Bu konuşmanın ardından Ebu Cafer el-Mansur kendisini hapsetti. Hapiste işkence gördü ve bu halde iken (bir rivayette zehirlenerek) hayata gözlerini yumdu. (Saymerî, aynı eser, s. 62, Zehebî, aynı eser, 6/402.)</p>
<p>Allah ona rahmet eylesin ve kendisinden razı olsun.</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff6600;"><strong>İmam Şafiî (rh.a.) ve Zühd Hayatı </strong></span></h2>
<p>İpekle döşenmiş odaya girmeyecek, yalan yere olması şöyle dursun, doğru yere bile yemin etmeyecek kadar büyük bir hassasiyet sahibi olan İmam Şâfiî’nin (rh.a.), doyuncaya kadar yemek yemeyi hoş karşılamadığını görmek şaşırtıcı değildir.</p>
<p>Şöyle dediği nakledilmiştir: “Doyuncaya kadar yemek yemeyeli on altı sene oluyor. Bu süre zarfında bir kere doyuncaya kadar yemek yedim; onu da hemen geri çıkardım. Doyuncaya kadar yemek bedeni ağırlaştırır, kalbi katılaştırır, fetaneti (basiret, ince anlayış) köreltir, uyku getirir ve ibadet şevkini azaltır.”(İbn Ebî Hâtim, Âdâbu’ş-Şâfi’î, 106.)</p>
<p><strong>Teslimiyeti ve tevazusu</strong></p>
<p>Geceyi üçe böler ve birinci kısmı kitap yazımına, ikinci kısmını uykuya, üçüncü kısmını da namaza ayırırdı.(Fahreddîn er-Râzî, Menâkıbu’l-İmâm eş-Şâfi’î, 310.)</p>
<p>Ömrünün sonlarına doğru rahatsızlığı, görenleri acındıracak seviyeye ulaşmıştı. Bir gün olsun şikâyetçi olmadı, hatta şöyle dua etti: “Allahım! Eğer bu hastalıkta senin rızan varsa, onu artır.” Bu haldeyken zahidlerden İdris b. Yahya el-Me’âfirî kendisine haber gönderdi ve şöyle dedi:  “Sen bela insanı değilsin. (Ümmet adına ilimle meşgul olan birisin; bu görevini ifa etmek için sağlıklı olman gerekir.) Onun için Allah Tealâ’dan afiyet iste.”(a.g.e., 310.)</p>
<p>Sadece Fıkıh ilminde değil, başka pek çok sahada “imam”lığı bütün ümmet tarafından müsellem olan o büyük insanın tevazuu da ilimdeki  yüceliğiyle mütenasip idi. “Bütün emelim iki şeyi öğrenmekti: Atıcılık ve ilim. Atıcılık sahasında emelime ulaştım. Hatta öyle ustalaştım ki, onda on isabet ettiriyordum.”</p>
<p>Bu sözü nakleden Amr b. Sevâde diyor ki: “Diğer emeli olan ilim konusunda bir şey söylemedi ve sustu. Bunun üzerine ben dedim ki: Allah’a yemin ederim ki, ilimde elde ettiğin derece atıcılıktaki derecenden daha ileridir.”(Ebû Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, 9/86.)</p>
<p><strong>Rabbi’nin himayesi altında </strong></p>
<p>Abbasî halifesi Harun Reşid, bir gün son derece kızgın bir şekilde görevlilerden birini çağırıp, İmam Şâfiî’yi kastederek: “Şu Hicazlı nerede? Derhal onu bulup bana getir!” dedi. Görevli, İmam Şâfiî’yi seven biriydi. Halife’nin hışmına uğrayacağından endişe eder vaziyette İmam’ın evine gitti. Durumu anlattı; birlikte saraya gittiler. Yolda giderken İmam’ın dudaklarının kıpırdamasından bir şeyler okuduğunu anlamıştı.</p>
<p>Huzura alındığında Harun Reşid ayağa kalktı, İmam’ı buyur etti ve önüne oturdu. O kızgın halinden eser kalmamıştı. Uzun süre konuştular. Ardından İmam’a bir kese altın hediye etti ve görevliye, onu evine kadar götürmesini emretti. İmam, saraydan ayrılınca kesedeki altınların hepsini halka dağıttı. Harun Reşid’deki bu değişikliğin sebebini anlayan görevli, İmam’a saraya giderken ne okuduğunu sordu.</p>
<p>İmam, Âl-i İmrân Sûresinin, “Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etti” diye başlayan 18. ve 19. ayetlerini okuduğunu söyledi ve ardından, okuduğu uzun duayı nakletti.</p>
<p>Bu duayı ezberleyen görevli daha sonra şöyle diyecekti: “Harun Reşid bana ne zaman kızacak olsa, bu duayı okudum, kızgınlığı hemen yatıştı. Bu, Şâfiî’den kaynaklanan bir bereketti.”(Ebû Nu’aym, a.g.e., 9/87-88.)</p>
<p><strong>Kalp hassasiyeti</strong></p>
<p>Abdullah b. Abdilhakem anlatıyor: “Bir sohbette abid ve zahidlerden bahsediyorduk. Söz Zünnûn’a geldi. O sırada Ömer b. Nübâte yanımıza geldi ve ne konuştuğumuzu sordu. Biz, abid ve zahidlerin menkıbelerini konuştuğumuzu ve Zünnûn’dan bahsettiğimizi söyledik.</p>
<p>Şöyle dedi:  Allah’a yemin olsun ki, Şâfiî’den daha fasih, daha çok verâ sahibi bir kimse görmedim. Bir gün ben, o ve Hâris b. Lebîd Safa tepesine çıkmıştık. Hâris, “İşte bu, sizi ve öncekileri bir araya topladığımız o hüküm günüdür.” (Mürselât, 38).ayetini okudu. Şâfiî’nin sarsıldığını ve şiddetli bir şekilde ağladığını gördüm. Sonra şöyle dedi: “İlâhi! Yalancıların sözlerinden ve gafillerin yüz çevirmesinden sana sığınırım. İlâhi! Ariflerin kalpleri senin emrine boyun eğmiş, müştakların kalpleri seninle sarhoş olmuştur. İlâhi! Kereminden bana bağışta bulun. Rahmet ve mağfiretinin örtüsüyle beni ört. Kereminle beni affeyle ey merhametlilerin en merhametlisi…”(Fahreddîn er-Râzî, a.g.e., 311.)</p>
<p>Kur’an ayetleri okunduğunda yaşadığı halet-i ruhiye, Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in hadisleri konusunda da aynıyla vaki idi. Bir gün büyük fakih ve muhaddis Süfyân b. Uyeyne’nin meclisine gitti. Süfyan b. Uyeyne, kalbi rikkate getiren bir hadis rivayet etti. İmam Şâfiî, hadisi duyar duymaz bayıldı. Orada bulunanlar Süfyan b. Uyeyne’ye hitaben, “Ebû Muhammed! Muhammed b. İdris (İmam Şâfiî) neredeyse öldü!” dediler. Bunun üzerine, Süfyan b. Uyeyne: “Eğer Muhammed b. İdris öldüyse, zamanının en üstünü öldü demektir.” karşılığını verdi.(Ebû Nu’aym, a.g.e., 9/102)</p>
<p>Muarızlarıyla ilmî münazaralarda bulunurken, onlara nasihat etmekten başka bir amaç taşımazdı. İlmî münazaralarda aradığı tek şey hakkın ortaya çıkmasıydı. Şöyle derdi: “Münazarada bulunduğum hiç kimse olmadı ki, iddiasında kendisine başarı verilsin, tahkim ve yardıma mazhar olsun diye arzu etmemiş olayım. Münazarada bulunduğum kimselere Allah Tealâ’nın yardım etmesini, kendilerini (sürçmelerden) korumasını temenni ederim. Münazara anında Allah Tealâ’nın, hakkı benim dilime mi, yoksa muhatabımın diline mi yerleştirdiğine aldırmam (muhatabım hakkı söylediği zaman, benden sadır olmuş gibi kabul ederim).”(Ebû Nu’aym, a.g.e., 9/126.)</p>
<p><strong>Dostluğa dair tavsiyeleri</strong></p>
<p>Arkadaşlarından birisine şöyle tavsiyede bulunmuştu: “Bir arkadaşının hoşlanmadığın bir şey yaptığına dair bir haber alırsan, sakın ola ki hemen ona karşı düşmanlık besleyip dostluğu kesme. Böyle yaparsan, yakînen bildiğin bir şeyi şüphe sebebiyle terk etmiş olursun.</p>
<p>Böyle bir durum olursa, o arkadaşına, “Senin şöyle şöyle yaptığına dair bana bir haber ulaştı.” de. O haberi sana getireni zikretmen de uygun olur. Eğer inkâr ederse, “Sen ondan daha doğru söyledin ve bu işten uzaksın.” de ve daha fazla bir şey söyleme. Eğer itiraf ederse ve o işi yapmakta bir mazeretini bulursan, o mazereti kabul et. Eğer o işi yaptığını reddetmezse, “O işi yapmaktaki amacın neydi?” diye sor.</p>
<p>Eğer bir özür beyan ederse kabul et. Eğer arkadaşın herhangi bir mazeret beyan etmez ve sen de bir çıkış yolu bulamazsan, onun o işi yaptığını kabul et ve onun bir kusur işlediğini düşün. Bundan sonra muhayyersin; dilersen ona, o işin misliyle –fazlasıyla değil– mukabele et; istersen kendisini affet. Affetmek takvaya ve kereme daha uygundur.</p>
<p>Çünkü Yüce Allah, “Bir kötülüğün karşılığı, misli bir kötülüktür. Ama kim affedip ıslah ederse, onun ecri Allah’a aittir.” (Şura, 40.) buyurmuştur.</p>
<p>Eğer onun hareketinin misliyle kendisine mukabele etmen gerektiği konusunda nefsin seninle çekişirse, arkadaşının sana karşı önceki iyi ahvalini hatırla. Bu kötülüğü sebebiyle onun son hali, senin nazarında önceki iyiliklerini eksiltmesin. Zira bu, bizzat zulümdür. Salih bir kişi şöyle demiş- tir: Allah Tealâ, benim bir kötülüğüme mukabil bana onun daha fazlasıyla mukabele ederek hakkımı eksiltmeyen kimseye rahmet eylesin.”</p>
<p>Eğer bir dostun varsa, ona sımsıkı sarıl. Zira dost edinmek zor, dosttan ayrılmak ise kolaydır. O salih kişi, dosttan ayrılmanın kolaylığını şöyle bir benzetmeyle açıklardı: Bir çocuk, büyük bir taşı kuyuya atar. Onu oraya atmak o çocuk için kolaydır. Ama onu oradan çıkarmak, yetişkin insanlar için zordur. Sana tavsiyem budur, vesselam.”</p>
<p><strong>Hikmetli sözlerinden</strong></p>
<p>* Kendisine dünya sevgisi ve dünyevî arzuların galebe çaldığı kimse ehl-i dünyaya kulluk etmek zorunda kalır. Kanaat sahibi olan kimse ise, ehl-i dünyaya boyun eğme zilletinden kurtulur.</p>
<p>* Ahiret nimetlerinin kadrini bilmeyen kimse dünyaya karşı nasıl zahid olur? Aldatıcı arzulardan kurtulamamış kimse dünyadan nasıl kurtulur? İnsanların elinden ve dilinden salim olmadığı kimse, insanlardan nasıl güvende olur? Sözüyle Azîz ve Celîl olan Allah’ı murad etmeyen kimse nasıl olur da hikmetli konuşur?</p>
<p>* Dört şey vardır ki, azı bile çoktur: Hastalık, fakirlik, düşmanlık ve ateş (Cehennem azabı).<br />
* Hem dünya hem de dünyanın yaratıcısının sevgisini aynı anda kalbinde taşıdığını söyleyen kimse yalancıdır.(İbn Abdilberr, el-İntikâ, 156 vd.)</p>
<p>Allah’ın rahmeti üzerine olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff6600;">İmam Mâlik Rh.a. ve Zühd Hayatı</span></h2>
<p style="text-align: left;">Medine alimlerinin ilminin vârisi. Hicret yurdu imamı, yüzüne bakanların ahireti hatırladığı Mâlik b. Enes rahmetullahi aleyh&#8230; Bu güzide alimimizin Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz&#8217;i rüyasında görmediği bir gece dahi olmadığı rivayet edilmiştir.</p>
<p>Malikî mezhebinin imamı Mâlik b. Enes rh .a . Medine&#8217;de, Mescid -i Nebî&#8217;de ders verirken Hz. Ömer r.a.&#8217; ın hüküm ve meşveret için oturduğu yerde otururdu. Evi de büyük sahabi Abdullah b. Mes&#8217;ud r.a.&#8217; ın oturduğu evdi. ( Ebu Nuaym , Hilyetu&#8217;l -Evliya, 6/346)</p>
<p>Salih zatlarla birlikte bulunmaya ayrı bir önem verir ve şöyle derdi:</p>
<p>“Kalbimde bir kasvet hissettiğim zaman Muhammed b. Münkedir&#8217;e gider, bir süre yüzüne bakarım. Bu, günlerce bana bir ibret ve nasihat olarak yeter.” (Kadı İyâd , Tertîbu&#8217;l &#8211; Medârik , 1/179)</p>
<p><strong>Peygamber saygısının zirvesi</strong></p>
<p>Kendisine talebelik etmiş olan İmam Şâfiî rh.a. anlatıyor:</p>
<p>Mâlik&#8217;in kapısında bağlı cins atlar ve bir de katır gördüm ve “ne güzel!” dedim. “Al, hepsi benden sana hibe olsun.” dedi. “Binmen için birini kendine ayır.” dedim; şöyle karşılık verdi:</p>
<p>&#8211; “Allah&#8217;ın Peygamberi&#8217;nin gezdiği toprakta hayvan sırtında gezmekten hayâ ediyorum.” (Aynı eser, aynı yer.)</p>
<p>Talebelerinden biri şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; “Mâlik bizimle beraber oturduğu zaman sanki bizden biriymiş gibi olur, bizimle beraber söze dalar, bizden daha çok tevazu gösterirdi. Fakat hadis-i şerif rivayetine başladığı zaman, artık sözü bizde heybet hissi uyandırır; sanki bizi tanımıyormuş, biz de kendisini tanımıyormuşuz gibi konuşurdu.” ( Ebu Zehra, İmam Mâlik , 53)</p>
<p>Hadis dersine çıkmadan önce abdest alır, güzel elbiselerini giyer, güzel koku sürünürdü. Ders boyunca vakar ve sekinetin muhafazasına dikkat ederdi.</p>
<p>Bir keresinde Ebu Hâzim&#8217;in meclisine gitmiş, yer bulamadığı için ayakta kalmıştı. Ebu Hâzim&#8217;in naklettiği hadisleri yazmadığını görenler bunun sebebini sorduklarında şöyle demişti:</p>
<p>&#8211; “Hz. Peygamber s.a.v.&#8217;in hadislerini ayakta iken almayı uygun görmedim.” (el- Halîlî , el- İrşâd , 26)</p>
<p>Ayakta iken, yürürken veya acele bir işi varken hadis rivayet etmekten hoşlanmaz ve şöyle derdi:</p>
<p>&#8211; “ Rasul -i Ekrem s.a.v.&#8217;den rivayet ettiğim hadisin anlamını iyi kavramak isterim.” ( Ebu Nuaym , a. g.e ., 6/347)</p>
<p><strong>Gece ibadeti</strong></p>
<p>Yine Kadı Iyâd&#8217;ın naklettiğine göre İmam Mâlik rh .a .&#8217;in her gece kılmayı alışkanlık haline getirdiği belli bir miktar gece namazı vardı. Cuma geceleri ise bütün geceyi ihya ederdi.</p>
<p>Bir keresinde namaz kılarken Fatiha&#8217;dan sonra Tekâsür Suresi&#8217;ni okumaya başladı. “Sonra, andolsun ki o gün her nimetten sorguya çekileceksiniz.” mealindeki ayete geldiği zaman uzun uzun ağladı. Bir taraftan ayeti tekrar ediyor, bir taraftan da ağlıyordu. Nihayet tan yerinin ağardığını hissettiğinde rükû ve secde yaparak namazını tamamladı.</p>
<p>Zorlama altında söylenen boşama sözünün geçerli olmayacağı konusunda fetva verdiği zaman, bu fetva Emevî sultanları tarafından halktan zorla alınan biatın geçerli olmayacağı görüşünde olduğu şeklinde yorumlanmış, İmam Mâlik rh .a . bu yüzden takibata uğramıştı. Hatta kendisine sopa atılmış, işkenceden dolayı omuzu çıkmıştı. ( İbn Abdilberr , el- İntikâ , 87)</p>
<p>Bu takibat sürecinde bile gece namazını aynen devam ettirmişti. Kendisine, “Bari bu durumda gece namazını biraz hafiflet” denildiğinde şöyle mukabele etmi şti:</p>
<p>&#8211; “Allah için amel işleyen bir kimseye gereken, o amelini güzelleştirmektir.” (Kadı Iyâd , a. g.e ., 1/178)</p>
<p><strong>Allah korkusu ve sorumluluk duygusu</strong></p>
<p>İmam Mâlik rh .a . kendisine sorulan bütün sorulara cevap vermez, çoğu zaman susmayı veya bilmiyorum demeyi tercih ederdi. Öyle meseleler olurdu ki, üzerinde on yıl, hatta yirmi yıl düşünür, araştırma yapar, buna rağmen kalbi mutmain olmadığı için o konuda kesin bir şey söylemezdi.</p>
<p>Öğrencisi İbn Vehb şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; “Mâlik , sorulan bir soruya cevap vermeden önce (o kadar uzun süre susardı ki), bir kimse elindeki boş bir sayfayı ‘bilmiyorum&#8217; kelimesiyle doldurmak istese bunu yapabilirdi.” (Kadı Iyâd , a. g.e ., 1/147)</p>
<p>Meclisinde bulunanların çok soru sormasından hoşlanmaz, kimi zaman da soru soran kişiye:</p>
<p>&#8211; “Yazıklar olsun sana! Beni kendinle Allah Tealâ arasında hüccet kılmak mı istiyorsun? Ben önce kendimi nasıl kurtaracağıma bakayım; seni sonra kurtarırım” dediği olurdu. (Aynı eser, 1/146)</p>
<p>Kendisine bir mesele sormak için Mağrib&#8217;den kalkıp altı ay yol teptikten sonra Medine&#8217;ye gelen birine, “bir araştırayım, yarın gel” demişti. Ertesi gün adam tekrar geldi ve neticeyi sordu. İmam Mâlik “bilmiyorum” cevabını verdi. Adam, “Benim geldiğim yerde insanlar yeryüzünde senden daha alim birisi bulunmadığını söylüyor!” deyince şöyle mukabele etti:</p>
<p>&#8211; “Onlara gittiğinde benim ‘bu işin altından kalkamıyorum&#8217; dediğimi söyle.”</p>
<p>Yine kendisine sorulan yirmi sorunun ancak ikisine, uzun süre “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” dedikten sonra cevap vermişti. Kendisine; “Sen de bilmiyorum dersen kim bilir?” dendiğinde şöyle mukabele etmi şti:</p>
<p>&#8211; “Yazık &#8230; Beni ne zannediyorsunuz? Ben neyim ki sizin bilmediğinizi bileyim?” (A. g.e ., 1/146-147)</p>
<p><strong>Öğüt ve tavsiyeleri</strong></p>
<p>Kendisinden tavsiye isteyen birisine şöyle demişti:</p>
<p>&#8211; “Allah Tealâ&#8217;dan ittika et ve hadisi ancak ona ehil olan kimseden al.”</p>
<p>Şu öğüt ve tavsiyeler de ona aittir:</p>
<p>&#8211; “İlim talep eden kimseye düşen, vakar, sekinet ve haşyeti muhafaza etmek ve kendisinden önce yaşamış olanların izine uymaktır.”</p>
<p>&#8211; “Din konusunda şahsi görüşleriyle hareket edenlerden uzak durun. Onlar Ehl -i Sünnet&#8217;in düşmanıdır.” ( Ebu Nuaym , a. g.e ., 6/348 vd .)</p>
<p>&#8211; “İlim bir nurdur ki, ancak takva ve Allah korkusu ile dolu olan kalp ile ünsiyet eder.”</p>
<p>Kendisine, “İlim öğrenmek farz mıdır?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermi ştir:</p>
<p>&#8211; “Hayır ! İnsanların hepsi alim olacak değildir. Halk arasında öyleleri var ki, onlara ilim talep etmelerini emretmem. (Mecburi olanın dışındaki) ilim insanların hepsine farz değildir.”</p>
<p>Bu konuda talebesi İbn Vehb&#8217;e şu tavsiyede bulunmu ştur:</p>
<p>&#8211; “İşittiğin şeyleri hayatına tatbik et ve bununla yetin. Başkalarının menfaati için kendi sırtına yük alma. İnsanların en bedbahtı, ahiretini dünya için satandır. Ondan daha bedbahtı ise, kendi ahiretini başkasının dünyası için satandır.”</p>
<p>Yine şöyle demiştir:</p>
<p>&#8211; “Kendisine ilim nasip edilen ve ilimde parmakla gösterilecek seviyeye ulaşan kimsenin, nefsiyle baş başa kaldığında başına topraklar saçıp nefsini azarlaması, riyaset (üstünlük) sebebiyle rehavete kapılmaması gerekir. Zira kabrine uzanıp da üstüne toprak atıldığında elde ettiği riyaset onun aleyhine olacaktır.”</p>
<p>&#8211; “İstemediğin şeyi sorup da istediğin şeyi unutma. Zira muhtaç olmadığı bir şeyi satın alan kimse, ihtiyaç duyduğu şeyi satmış olur.”</p>
<p>&#8211; “Sana soru soran herkese cevap vermen, ilmi ortadan kaldıran hususlardandır. Duyduğu her şeyi nakledenlerin önderi olma. Sorulmadığın şey hakkında konuşman da ilmi ortadan kaldıran sebeplerdendir.”</p>
<p>&#8211; “Allah Tealâ&#8217;ya taat çerçevesinde bir ilim öğrendiğin zaman, onun eseri üzerinde belli olsun.”</p>
<p>&#8211; “Kişi dilini muhafaza etmedikçe imanı kemale ermez.” (Kadı Iyâd, a.g.e., 1/185-186)</p>
<p>Allah ondan razı olsun.</p>
<p style="text-align: left;">
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff6600;"><strong>İmam Ahmed Rh.a. ve Zühd Hayatı</strong></span></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p>O, dört hak mezhepten biri olan Hanbelî mezhebinin imamı. Büyük muhaddis ve fakih. Hadis rivayetlerini topladığı Müsned adlı kitabı dokuz önemli hadis kaynağından biri. Onun ilmi ve hayatı dinî ilimlerle uğraşanlar için hakiki ve tam bir ibret vesikası. Zira o sadece bilgisiyle değil; ameliyle, takvasıyla, zühd ve verâsıyla semamızda bir yıldız. Cenab-ı Hak ondan razı olsun.</p>
<p>Aşağıda zikredeceğimiz “mihne olayı”nın failleri olan Mutezile dışında bütün Ümmet-i Muhammed’in, hatta gayrimüslimlerin hürmet ve muhabbetine mazhar olan bu büyük imam, ilim ve amel yanında kanaat, zühd, istiğna ve tevazuuyla da Hak ve halk nazarında müstesna bir mevki elde etmiştir.</p>
<p>Yakın arkadaşı ve yardımcısı el-Merrûzî’nin anlattığına göre, bir gün hıristiyan bir tabip, yanında bir rahip bulunduğu halde İmam Ahmed b. Hanbel’in evine gelir. Tabip yanındaki rahibi göstererek, “Ebû Abdillah’ı (Ahmed b. Hanbel) görmek için benimle birlikte geldi” der. el-Merrûzi onları içeriye alır. Rahip, İmam Ahmed’e şöyle der: “Yıllardır seni görmek istiyordum. Senin varlığın sadece İslâm için değil, bütün mahlukat için hayır ve salâhtır. Bizim cemaatimiz arasında senden razı olmayan yoktur.”</p>
<p>Bunun üzerine el-Merrûzî der ki: “Öyle umuyorum ki, ülkenin bütün şehirlerinde senin için dua ediliyor” dedim, şöyle mukabele etti: “Ey Ebû Bekr ! Bir kimse kendi nefsini bilirse, insanların sözü ona bir fayda vermez.” (Zehebî , a. g.e ., 11/211)</p>
<p>Meşhur alimlerimizden Zehebî , döneminde ve daha sonra yaşayan birçok velinin İmam Ahmed b. Hanbel’den övgüyle bahsettiğini, kendisiyle teberrükte bulunduklarını ve hakkında, “ Ahmed b. Hanbel’in yüzüne bir kere bakmak bizim nazarımızda bir sene nafile ibadete denktir” dendiğini zikreder ve bu söz üzerine şu yorumda bulunur: “Bu, aşırılık ifadesidir ve uygun değildir. Bununla birlikte bu sözü söyleten, Allah’ın bir velisine Allah için duyulan muhabbettir.” (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ , 11/211)</p>
<p><strong>Zühd ve kanaat örneği</strong></p>
<p>“Dünyalığın azı yeterli olur da, çoğu yeterli olmaz” diyen İmam Ahmed , iki kere yürüyerek Bağdat’tan Hicaz’a hac için gitmiş ve bu yolculuğu esnasında sadece 14 dirhem parayla yetinmiştir.</p>
<p>“Kitâbu’z-Zühd” isimli bir de eseri bulunan bu büyük imamın, bu eserini okuturken de muhtevasına ve yazılış maksadına uygun hareket etmesi şaşırtıcı değildir.</p>
<p>Öğrencilerinden İshak b. Hâni anlatıyor: “Bir gün sabah erkenden Kitâbu’z-Zühd’ü okumak için İmam Ahmed’e gittim. O yanıma gelmeden önce yere bir hasır serdim ve üzerine bir de minder koydum. Yanıma geldiğinde “Bu nedir?” dedi. “Oturman için hazırladım.” dedim. “Onu kaldır! Zira zühd konusunun işlendiği bir meclisin hakkı, ancak zühde riayetle verilmiş olur” dedi. Kaldırdım, toprağa oturdu ve derse öyle başladık.” (İbn Ebî Ya’lâ, Tabakâtu’l-Hanâbile, 1/10)</p>
<p>Bir keresinde dua etmesini isteyen arkadaşları ve kendisi için şöyle dua etmişti: “Allahım. Bizim arzu ettiğimizden daha fazlasını verdiğini biliyorsun. Bizi de senin hoşnut olduğunu yapan kimseler eyle. Allahım. Senden, göklere ve yere hitaben ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin! Dediler ki: İsteyerek geldik.’ (Fussılet, 11) buyurduğun şeyi yapma (sana taati isteyerek gelme) kudreti vermeni diliyoruz. Allahım . Bizi razı olduğun şeyleri yapmaya muvaffak kıl. Allahım, senin rızana kavuşturan dışındaki her türlü fakirlikten ve senin için gösterilen dışındaki her türlü zilletten sana sığınıyoruz.” (Zehebî, a.g.e ., 11/229)</p>
<p><strong>Mihne olayındaki tutumu</strong></p>
<p>Bilindiği gibi Mutezile’nin, Kur’an’ın mahluk olduğu görüşü, Abbasî halifesi Me’mun döneminden (h. 218) itibaren 15 yıl boyunca devletin resmi mezhebi olarak kabul edildi ve bu görüşü kabul etmeyen yüzlerce alim takibata, tutuklama ve işkenceye maruz kaldı.</p>
<p>Bu alimlerin başında İmam Ahmed b. Hanbel geliyordu. Hak bildiği yolda gözünü budaktan esirgemeyen bu büyük imam, Kur’an’ın mahluk olduğu görüşüne şiddetle karşı çıktığı için tutuklanıp sorgulanmış, iki seneden fazla hapiste kalmış ve işkence görmüştü. Zindandayken yüz elli kişi sırayla kendisini kamçılamıştı. Kaynaklar o gece büyük bir deprem olduğunu ve etkisinin Abadan’dan bile hissedildiğini nakleder. (Tâcuddîn es-Sükbî, Tabakâtu’ş-Şâfi’iyye, 1/205)</p>
<p>Bir keresinde yine kırbaçlanırken şalvarının bağı çözülmüş ve şalvarı belinden aşağıya doğru kaymaya başlamıştı. Bunun üzerine yediği şiddetli kırbaç darbelerine aldırmayarak gözünü semaya diktiği ve bir şeyler söylediği görüldü. Bunun üzerine şalvarı tekrar eski yerine geldi.</p>
<p>Aradan zaman geçip bu çile ve işkence dönemi sona erdiğinde, bir gün kırbaçlandığı dönem hatırlatıldı ve o esnada gözünü semaya dikerek ne söylediği soruldu. İmam şöyle dua ettiğini söyledi: “ Allahım ! Arş’ı dolduran ismin adına senden isteğim odur ki, eğer bu meselede benim inancım doğru ise avret yerimin açılmasına ve rezil olmama müsaade etme.” (es-Sübkî, a.g.e ., 1/214)</p>
<p><strong>İlim ve zühd ehlinin şahitliği</strong></p>
<p>“Bağdat’tan ayrıldığımda, arkamda Ahmed b. Hanbel’den daha efdal, bilgili, fakih ve müttaki birisini bırakmadım.”</p>
<p>Bu sözün sahibi İmam Şâfiî’dir. İmam Ahmed b. Hanbel , büyük Hadis imamlarından olan arkadaşı İshak b. Râhûye’ye, “Benimle gel. Seni eşi benzeri görülmemiş birisine götüreyim.” der ve onu alıp İmam Şâfiî’ye götürür. Olayı nakleden İshak b. Râhûye diyor ki: “Şâfiî de Ahmed b. Hanbel gibisini görmemiştir.” (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, 11/195-196)</p>
<p>Zünnûn el- Mısrî’nin “Efendimiz” dediği İmam Ahmed’i , İmam Nesâî de şöyle anlatıyor: “Ahmed b. Hanbel , Hadis bilgisi, Fıkıh, verâ, zühd ve sabır hasletlerinin hepsine sahip birisi idi.”</p>
<p>İmam Ebû Dâvûd da onun hakkında şöyle der: “Ahmed b. Hanbel’in meclisleri ahiret meclisi idi. O meclislerinde dünyaya ait bir şey konuşmazdı. Onun dünyayı zikrettiğine asla şahit olmadım.” (Zehebî , a. g.e ., 11/19-199)</p>
<p>Allah ondan razı olsun</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>bkn:Ebubekir Sifil &#8211; Hikemiyat,syf;227-243</p>
<header class="entry-header">
<h1 class="entry-title"></h1>
</header>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/">Müçtehid İmamlar ve Zühd Hayatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlar-ve-zuhd-hayati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an Bize Yeter mi ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-bize-yeter-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-bize-yeter-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Feb 2016 19:44:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Malik]]></category>
		<category><![CDATA[Asr-ı Saadette Hadis Yazımı]]></category>
		<category><![CDATA[Bize Kur'an yeter diyenler]]></category>
		<category><![CDATA[hadislerin yazılması]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an sünnete/hadislere işaret etmektedir]]></category>
		<category><![CDATA[Niyazi Beki]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet'in dinde yeri ve önemi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete/hadislere ihtiyaç yok mu?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10664</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Sünnete/hadislere ihtiyaç yok mu?) Bir televizyon kanalında seyrettiğimiz iki ilim adamının –hadisler konusunda yaptıkları- bazı değerlendirmelerini seyirciler adına tashih etmeyi uygun gördük. Maksadımız, bağcıyı dövmek değil, üzümü yemek olduğundan, ilgili kanal ve şahısların isimlerini açıklamakta bir maslahat görmemekteyiz. Asıl konuya girmeden önce şunu belirtmeliyiz ki; bu zatların ifadelerinden şunu iyice anladık ki; insanlar kendi meşreplerinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-bize-yeter-mi/">Kur’an Bize Yeter mi ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>(Sünnete/hadislere ihtiyaç yok mu?)</strong></p>
<p>Bir televizyon kanalında seyrettiğimiz iki ilim adamının –hadisler konusunda yaptıkları- bazı değerlendirmelerini seyirciler adına tashih etmeyi uygun gördük. Maksadımız, bağcıyı dövmek değil, üzümü yemek olduğundan, ilgili kanal ve şahısların isimlerini açıklamakta bir maslahat görmemekteyiz.</p>
<p>Asıl konuya girmeden önce şunu belirtmeliyiz ki; bu zatların ifadelerinden şunu iyice anladık ki; insanlar kendi meşreplerinin taassubundan kurtulamazlar. Kendi görüşlerini destekleyen en ufak bir emareyi bile büyük bir delil gibi kabul edip yansıtabilirler. Buna mukabil, fikirlerine ters düşen çok kuvvetli delilleri göz ardı etmekte bir sakınca görmezler. Oysa böyle bir tutum ilmî objektifliğe taban tabana zıttır.</p>
<p>Hatta bazen ince bir kurnazlıkla bazı âlimlerin ifadelerini esneterek kendi lehlerine olacak bir renge büründürebilirler. Bu tavır gerçekten –sadakat şuuru bakımından- dehşet vericidir.</p>
<p>Bir de şunu gördük ki; sünnet/hadis konusunda müspet ve menfi iki tavır vardır. Müspet tavır takınanlar, öncelikle hadislerin sahihliğini esas alır, sonra zayıf, mevzu/uydurma olanların ayıklanmasının gereğine işaret ederler. Menfi tutum içine girenler ise, sünneti-hadisleri öncelikle deforme kabul ederler, sonra da “varsa şayet sahih olanları kabul edebileceklerini” söylerler. Bu ikinci tavır, yüzlerce ilim ve takva sahibi İslam büyüklerinin kemiklerini sızlatan bir kadirbilmezliktir.</p>
<p>Bu kısa girişten sonra artık o kanaldaki zatların görüşlerini ve cevaplarını arz edebiliriz.</p>
<p><strong>Kur’an sünnete/hadislere işaret etmektedir:</strong></p>
<p>Hz. Peygamberin Kur’an vahyi ile ilgili temel iki görevinin olduğu Kur’anda beyan edilmiştir. Bunlardan birincisi Tebliğ; ikincisi ise Tebyindir. Tebliğ: Kur’an vahyini,-ne fazla ne eksik- aldığı gibi insanlara ulaştırmaktır. Tebyin ise: Kur’an’ın mesajını sözlü ve fiili olarak insanlara açıklamaktır.</p>
<p>Örneğin: “Peygamberin görevi yalnız tebliğdir”(Made:99) mealindeki ayette tebliğ görevine vurgu yapıldığı gibi, “(Resulüm!) Sana bu zikri/Kur’an’ı indirdik ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın. Umulur ki düşünüp anlarlar(Nahl:44) mealindeki ayette de tebyin görevine işaret edilmiştir. Ayetlerin açıklaması, ya sözlü, ya fiili ya da takriri olarak yapılır. Bunlar sünnetin ta kendisidir.</p>
<p><strong>Hadislerin yazılması:</strong></p>
<p><strong>Özetle şöyle dediler:</strong> “Hz. Peygamber buyurdu ki, ‘Kur’an’dan başka kimse benden bir şey yazmasın. Benden bir şey yazan varsa onu imha etsin.’  Bu hadis, İslam’da dini kaynağın yalnız Kur’an olduğunu gösteriyor.”</p>
<p><strong>Cevabımız:</strong><br />
Evvela, bu hadisin varlığı hadisleri devre dışı bırakma çabalarına manidar bir cevap teşkil etmektedir. Çünkü eğer hadislerin yazılması gerçekten -kayıtsız ve kesin olarak- yasaklandıysa bu hadis nereden çıktı? Bununla nasıl istidlal edilebilir, nasıl delil olarak kabul edilebilir?</p>
<p>Bununla beraber, Ebû Saîd el-Hudrî&#8217;den gelen “Benden [Kur&#8217;an&#8217;dan başka] bir şey yazmayınız! Kim benden Kur’an’dan başka bir şey yazmışsa onu imha etsin” (Müslim, Zuhd,72) mealindeki bu hadis rivayeti tartışmalı bir rivayettir. Başta Buhârî olmak üzere, bazı âlimlere göre bu hadis mevkuftur; Ebû Saîd&#8217;in kendi beyanıdır. (İbn Hacer, 1/208); dolayısıyla Peygamber&#8217;e yanlışlıkla atfedilmiştir. Fakat âlimlerin çoğunluğunun kanaati, bunun Rasûl-i Ekrem&#8217;den rivayet edilen bir hadis olduğu yönündedir.</p>
<p>Âlimler bu yasaklamayı ifade eden hadis rivayeti ile, hadislerin yazılmasına izin veren ve fiilen yazıldığını gösteren sahih hadis rivayetlerinin arasını bulmak için, yasak ve ruhsatın gerekçelerini şu birkaç ihtimale dayandırmışlardır:</p>
<p><strong>Birincisi;</strong> yasak emri, Kur’an’ın nazil olduğu ilk döneme aittir.  Yazmaya verilen ruhsat ise, daha sonraki zamanlara aittir.</p>
<p><strong>İkincisi; </strong> Hz. Peygamberin bu yasak emri, Kur&#8217;an&#8217;la birebir aynı sahife ya da levha üzerine hiçbir şeyin yazılmamasını hedeflemektedir. Çünkü aynı sayfada satır aralarına veya kenarlara yazılacak kelime ve cümleler, insana Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;denmiş gibi bir yanlış bir algı meydana getirebilir. Ruhsat ise, Kur’an’la aynı sayfada yazılmama durumuyla ilgilidir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü;</strong> yasak, hadisleri ezberlemeden sadece yazıya dökenler içindir. O zaman hem yazı yazanlar az, hem doğru yazanlar nadir olduğu için hadisleri ezberlemeden sadece yazıyla kaydedenlerin yanlış yazacakları endişesiyle yasak konmuştur. Ruhsat ise, ezber ile yazmayı birlikte yapanlara yöneliktir.</p>
<p><strong>Dördüncüsü, </strong>hikmeti ne olursa olsun, Hz. Peygamberin yasak emri önceki zamanlara aittir, daha sonra verilen ruhsatla yasak hükmü nesh edilmiş, ortadan kalkmıştır.</p>
<p><strong>Şu aşağıdaki bilgiler asr-ı saadette hadislerin yazıldığının belgesidir:</strong></p>
<p>İslâmî kaynakların verdiği bilgiye göre, hadisleri Hz. Peygamber’den ilk duyup hıfzeden sahâbe neslinin bir bir aradan çekildiğini ve yerlerine kendileri gibi sünneti bilen hafızların bırakılmadığını, ayrıca bid‘atlerin de yayılmaya başladığını gören halîfe Ömer b. Abdulaziz (ö.101/719), bütün vâli ve âlimlere mektup göndererek hadislerin yazıya geçirilmesini emretmiştir. Emrin gereğini ilk gerçekleştiren ünlü âlim imam Zührî (ö.124/741) olmuştur (İbn Hacer, Fethu’l-Barî, 1/208).</p>
<p><strong>Burada altı çizilmesi gereken nokta şudur:</strong> Zührî’nin gerçekleştirdiği faaliyet –devlet eliyle yaptırılan- resmi tedvîndir; daha önceleri fertler bazında gayri resmi kitabet/hadisleri yazıyla kaydetme ve tedvin etme işi hep var ola gelmiştir. Örneğin Amr b. el-‘As&#8217;ın (ö.63/682) bin hadisi ihtiva eden &#8220;es-Sahifetu’s-sâdıka&#8221;sı ile Hemmâm b. Münebbih’in (ö.101/719), hocası Ebû Hureyre’den aldığı hadisleri içeren 138 hadislik sahifesi bunlar arasında en meşhur olanlarıdır. (bk. Çakan, İsmail Lütfü, Hadis Edebiyatı, s.12)</p>
<p>Kaldı ki, Hz. Peygamber tarafından bizzat yazdırılmış olan bazı vesikalar, mektupların varlığı, yine –yukarıda iki örnek verildiği üzere- onun zamanında bazı sahabilerce yazılmış hadis sahifelerinin bulunduğu bu gün ilmî olarak ispatlanmış ve neşredilmiş bulunmaktadır. (bk. M. Hamidullah, el-Vesaiku’s-siyasiye; Çakan, a.g.y)</p>
<p>Bin hadis ihtiva eden &#8220;es-Sahifetu’s-sâdıka&#8221; sahibi Abdullah b. Amr b. As’ın anlattığı şu olay hadislerin yazıya geçirilmesine dair verilen izin bakımından manidardır:</p>
<p>“Resulullah’dan duyduğum her şeyi ezberlemek maksadıyla yazıyordum. Kureyş beni bundan nehyetti ve ‘Resulullah (a.s.m) hem kızgınlık hem sükunet hallerinde konuşan bir insan iken, sen ondan duyduğun her şeyi nasıl yazarsın?’ dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Resulullah’a arz ettim. Eliyle ağzına işaret ederek; ‘Yaz; canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki buradan haktan başka bir şey çıkmaz’ buyurdu.”(Ebu Davud, ilim,3)</p>
<p>Hz. Ebu Hureyre’nin şu ifadeleri de Hz. Peygamber zamanında hadislerin ezberlenmesi yanında yazıldığını da göstermektedir: “Resulullah’ın ashabı içinde Abdullah b. Amr hariç, benden daha fazla hadis rivayet eden kimse yoktur, Abdullah yazar, ben yazmazdım.” (Buharî, ilim, 39)</p>
<p>Başlangıçta –hadisin yazılması ile ilgili- görülen bazı tereddütler neticede ortadan kalkmış ve hadislerin yazıya geçirilmesinin cevazına fikir birliği sağlanmıştır. (İbn Salah, Ulumu’l-Hadis, s.161)</p>
<p>Aslında bu konuda fazla söze hacet yok; aşağıda mealleri verilen ayetlerde “Hz. Peygamberin sünnetinin” önemine işaret eden ifadelere bakmak yeterlidir.</p>
<p>“Hakikaten, Allah’ın Resulünde sizler için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir numune/örneklik vardır.” (Ahzab, 33/21) mealindeki ayette Hz. Peygamberin hayatı nazara verilmektedir. Hayatı ise özellikle sünnetin kaynağı ve hadislerin konusudur.</p>
<p>“Peygamber size her ne getirirse onu alın, sizi neden menederse ondan da sakının.” (Ahzab, 33/21) mealindeki ayette, Kur’an’ın dışında Hz. Peygamberin emir ve yasaklarının da bir teşri kaynağı olduğuna işaret edilmiştir.</p>
<p>“Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah&#8217;a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80) mealindeki ayette, Hz. Peygamberin emir ve yasaklarına riayet etmenin gereğine, onun emir ve yasaklarına riayet etmek Allah’a itaat etmekle eşdeğer olduğuna dikkat çekilmiştir.</p>
<p>“Ey iman edenler! Allah&#8217;a ve Resûlü&#8217;ne itaat edin. Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın öğütlerini işitip durduğunuz halde ondan/peygamberden yüz çevirmeyin!”(Enfâl, 8/20)mealindeki ayette Allah’a itaat etmekle resulullah’a itaat etmenin aynı değerde olduğuna işaret edilmiştir. Nitekim: Allah ve resulüne itaat emredildiği halde, daha sonra “ondan yüz çevirmeyin” mealindeki ifadede yalnız Hz. Peygamber nazara verilmiştir. Bu da peygambere itaat etmek, Allah’a itaat etmek olduğunu göstermektedir.</p>
<p>“Kim Allah&#8217;a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah&#8217;ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve salihlerle birliktedir. İşte bunlar ne güzel arkadaştır!”( Nisâ, 4/69) mealindeki ayette de Allah’a ve peygambere itaat konusu aynı kefeye konulmuştur.</p>
<p>“Allah ve Resûlü, herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah&#8217;a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”(Ahzab,33/36) mealindeki ayette -meal olarak- yer alan “Allah ve resulünün verdiği hüküm” ifadesi, Hz. Peygamberin sünnetinin de bir teşri kaynağı olduğunu göstermektedir.</p>
<p>“Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.”(Nisâ, 4/65) mealindeki ayette ise, sünnetin ikinci teşri kaynağı olduğunu tereddüde mahal bırakmayacak kadar açık ifadeler kullanılmıştır.</p>
<p>Bütün bu ayetlerin ifadelerinde vurgulanan “resule itaat” hususu, sünnetin teşri kaynağı olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamberin söz, fiil ve takririnden(bir şeyi açıkça veya zımnen tasdik etmesinden) ibaret olan sünnetini bize kadara taşıyan kaynak ise hadislerdir. Hadisleri inkâr etmek dinin üçte birini inkâr etmek anlamına gelir.</p>
<p><strong>Aşağıdaki hadislerde de sünnetin dindeki yeri ve önemi vurgulanmıştır.</strong></p>
<p>“Sözlerin en hayırlısı, Allah’ın kitabı Kur’ân’dır; tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed’in (a.s.m) yoludur, sünnetidir. İşlerin en şerlisi de, sünnete muhalif olarak, sonradan ortaya çıkarılan bid’atlardır. Her bid’at da dalâlettir.”( Müslim, Cuma 43).</p>
<p>“Benim sözlerimi işitip, iyice belledikten sonra başkalarına ulaştıran kimselerin Allah yüzlerini ak etsin.”(Ebu Davud, ilim, 10; Tirmizî, ilim, 7).</p>
<p>“Ümmetimden herkes Cennet’e girecektir, girmemekte direten müstesna.” Ashab, “Girmemekte direten kimdir yâ Resûlallah?” diye sordular. Allah Resulü de şu cevabı verdi: “Bana itaat eden Cennet’e girer; bana isyan edense Cennet’e girmemek için ayak diretmiş demektir.”( Buhârî, İ’tisâm 2).</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Dinlediğim televizyondaki zatlar, özetle dediler ki; Sünnet Hz. Peygamberin vefatından 200-250 sene sonra –yazıyla kaydedilip-tedvin edilmiştir. Delil olarak da Buhari  gibi muhaddislerin vefat tarihlerini gösterdiler.</p>
<p><strong>Cevabımız:</strong></p>
<p>-Bu düşüncenin yanlışlığı izaha muhtaç olmayacak kadar açıktır. Yukarıda hadislerin yazılması konusunda ifade edildiği üzere, Hadisin yazılması Hz. Peygamberin hayatında başlamıştır.</p>
<p>Nitekim Buharî aşağıdaki hadisi “Takyidu’l-ilm=ilmi yazıya geçirme” başlığı altında vermiştir.</p>
<p>“Ebû Hureyre&#8217;den rivayet edildiğine göre;</p>
<p>Mekke&#8217;nin fethedildiği yıl Huzaa kabilesi, öldürülen bir adamlarına karşılık olarak Benî Leys kabilesinden bir adamı öldürdüler. Bu, Hz. Peygamber&#8217;e bildirilince o bineğine bindi ve şu konuşmayı yaptı:</p>
<p>&#8220;Allah Mekke&#8217;den öldürülmeyi (yahut fili) alıkoydu, onlara Allah&#8217;ın elçisini ve müminleri musallat etti. Dikkat edin! Mekke benden önce hiç kimseye helal kılınmamıştır, benden sonra da hiç kimseye helal kılınmamıştır. Dikkat edin! Mekke bana da yalnızca gündüzün bir anında helal kılınmıştır. Dikkat edin! İçinde bulunduğum şu anda Mekke haramdır. Onun dikeni kesilmez, ağacına balta vurulmaz. Yitiğini, sahibini aramak maksadı dışında kimse alamaz. Bir kimse Öldürüldüğünde (onun velisi) şu iki şeyden birini seçme hakkına sahiptir: Ya kendisine diyet ödenir, ya da öldürülenin yakınları kısas yaptırır&#8221;</p>
<p>Bunun üzerine Yemenli bir adam gelerek: Ey Allah&#8217;ın elçisi bunu (bu konuşmayı) benim için yazınız&#8221; dedi. Hz. Peygamber de &#8220;Bunu falan kimse(Ebu Şah) için yazınız&#8221; buyurdu(Buharî, ilim, 112). Bu sahih hadis rivayeti bizzat Hz. Peygamber tarafından hadislerin yazdırıldığının en açık delilidir.</p>
<p>&#8211; Daha önce de ifade edildiği gibi, Hadislerin hıfz edilmesi ve yazılması Hz. Peygamber zamanında başlamıştı. Ancak ezber ve dağınık yazıların bir araya getirilip kitap halinde düzenlenmesinin adı olan “Tedvin” işi daha sonra olmuştur. Bu işlem bile –iddia edildiği gibi, Hz. Peygamberin vefatından sonra 200-250 senelerinde değil, hicri birinci asırda (Hz. Peygamberin vefatından yaklaşık 80-90 yıl sonra)başlamıştır. Nitekim İslam kaynaklarının bildirdiğine göre, bu işi ilk defa Ömer b. Abdulaziz (ö.101/719) düşünmüş ve bütün vâli ve âlimlere mektup göndererek hadislerin yazıya geçirilmesini emretmiştir. Emrin gereğini ilk gerçekleştiren ünlü alim imam Zührî (ö.124/741) olmuştur(İbn Hacer, Fethu’l-Barî, 1/208).</p>
<p><strong>-Dediler ki,</strong> “Sünneti Kur’an’a arz edin…” manasında bir hadis vardır. Yani bir hadisin ifadesinin kabul edilmesi için mutlaka aynı şeyin/veya bir benzerinin Kur’an’da olması gerekir.</p>
<p><strong>Cevabımız:</strong></p>
<p>Alimler bu hadis rivayetinin sahih olmadığını, hatta uydurma olduğunu belirtmişlerdir:</p>
<p>Bu hadis rivayetinin tamamı şöyledir: “Benden size gelen şeyi, Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ına arzedin  Ona uygunsa, onu ben söylemişimdir  Ona uygun değilse, ben onu söylemedim ”</p>
<p>-Beyhakî, “el-Medhal ilâ Delâili&#8217;n Nübüvve” adlı eserinde şöyle der: “Hadisin Kur&#8217;an&#8217;a arz edilmesinin gereğine işaret eden hadis rivayeti sahih değildir, batıldır.  Batıl olduğu, hadisin kendisinden ortaya çıkmaktadır  Çünkü Kur&#8217;an&#8217;da, sünnetin Kur&#8217;an&#8217;a arz edilmesine dair hiç bir ayet yoktur ”( bk. Suyûtî, Miftahu’l Cenne fi’l İhticâc bi’s-Sünne,1/10).</p>
<p>-İmam Şafiî  konuyla ilgili şöyle der: Rasûlullah&#8217;tan (a.s.m) gelen bazı hadisleri reddeden bir kimse bana şu hadisi delil olarak gösterdi: “Benden size gelen haberi Kur&#8217;an&#8217;a arz edin  Ona uyuyorsa, onu ben demişimdir  Uymuyorsa onu ben dememişimdir.”  O kimseye şöyle dedim: “Az çok rivayeti sahîh olan (muhaddislerden) hiçbir kimse bunu rivayet etmemiştir. Bu, meçhul bir kimseden gelen munkatı&#8217; (senedi kopuk) bir rivayettir.  Biz ise böyle rivayetleri her hangi bir konuda delil olarak kabul etmeyiz” (Şafii, er-Risale, s.224-225).</p>
<p>-Çağımızda en büyük hadis otoritelerinden biri kabul edilen Ahmed Muhammed Şakir de  İmam Şafii’nin sözlerini teyit sadedinde  şu görüşlere yer vermiştir. “Böyle bir bilgi ne sahih ne de hasen olarak bilinen herhangi bir kaynakta yer almamıştır. Konuyla ilgili rivayetlerin hepsi ya çok zayıf veya tamamen uydurmadır”(er-Risale, a.g.y-ilgili dipnot).</p>
<p>-Hafız Heysemî de Taberanî’nin –el-Kebir’de- konuyla ilgili sözkonusu ettiği rivayetinin münker/kabul edilemez olduğunu vurgulamıştır(Zevaid,1/170).</p>
<p>-Aclunî de değişik hadis otoritelerinden naklen bu hadisin uydurma olduğunu belirtmiştir(Aclunî, 1/86).</p>
<p>Görüldüğü gibi, bir yandan “rivayetlerin sağlamlığına” çok önem verdiklerini seslendiren hadis münkirleri, diğer taraftan alimlerin ittifakıyla zayıf/veya uydurma olan bir hadisi işlerine geldiği için delil olarak göstermekten çekinmezler.. Bu çifte standart bu kimselere karşı güveni sarsmaktadır.</p>
<p>Nitekim Bediüzzaman hazretleri de bu kimselerin güvenilmez olduğuna işaret etmek üzere şu ifadelere yer vermiştir: “Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bazı a&#8217;malin fazilet ve sevablarından bahseden ehadîs-i şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim onların bir kısmına zaîf veya mevzu demişler. İmanı zaîf ve enaniyeti kavî bir kısım da, inkâra kadar gitmişler.” (Sözler, 341 )</p>
<p><strong>Aşağıda mealleri verilmiş hadis-i şeriflerde -anlayanlar için- güzel bir cevap vardır:</strong></p>
<p>“Haberiniz olsun! Bana Kitab(Kur’an) verildi ve onunla birlikte onun bir misli/gibisi(sünnet) dahi verildi”(Ebu Davud, Sünnet,6).</p>
<p>“ Sakın herhangi birinizi –karnı tok-, koltuğuna kurulmuş olup, kendisine emir veya nehiylerimden bir şey gelip de ‘Biz, onu bilmeyiz; Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız.’ derken görmüş olmayayım”(Ebû Dâvûd, Sünnet, 6).</p>
<p>“Sizden koltuğuna kurulup hadislerimi reddeden kimse, Allah’ın yalnız Kitabıyla mı haramlarını bildirdiğini zannediyor! Şunu dikkatle belleyin ki, benim- vallahi- size vaaz ve nasihat ettiğim, emrettiğim yahut yasakladığım şeyler de  Kur’ân kadardır veya daha fazladır”( Ebû Dâvûd, İmare, 33).</p>
<p>“Şunu iyice belleyin ki, muhakkak ki Allah’ın Resulü’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.”(Tirmizî, ilim, 10).</p>
<p><strong>İmam Malik’e atılan iftira</strong></p>
<p><strong>&#8211;</strong>Televizyonda seyrettiğim kimseler dediler ki;  Halife Harun Reşid İmam malik’ten Muvatta adlı kitabını bütün ümmete tamim edilmesini istedi. İmam  Malik,  (özetle) “Kur’an’ın yanında benim kitabımın  lafı mı olur?” dedi. Bu da onun Kur’an’ın yanında başka bir kitabın kaynak olmasını istemediğini gösterir.</p>
<p><strong>-Cevabımız:</strong></p>
<p>Eğer İmam  malik, hadislerin/sünnetin Kur’an’ın  yanında bir değerinin olmadığı kanaatinde idiyse, neden Muvatta adlı hadis kitabını yazdı? Bunun cevabı şüphesiz havada kalır.</p>
<p>İmam Malik’in  sözleri de konuşanın iddiasını destekleyecek şekilde değiştirilmiştir:</p>
<p>Bu hikâyenin doğrusu şudur:  İmam malik kendisi anlatıyor: Abbasi  halifesi  Ebu Cafer el-Mensur, hac ziyareti münasebetiyle (Hicaz’a geldiğinde) beni çağırdı. Sohbet ettik, bazı sorularına cevap verdim. Sonra şunları söyledi: “Senin yazdığın kitabın(Muvatta) hakkında bir düşüncem var.  Onun çoğaltılacak nüshalarından, İslam âleminin her bir şehrine bir nüshasını  gönderip, bundan böyle Müslümanların –başka âlimlerin görüşleriyle değil- yalnız onunla amel etmelerini emretmeyi düşünüyorum, çünkü ilmin aslı ve  kaynağını Medine halkının rivayeti ve onların ilmi olduğunu görüyorum”.  Ben de (İmam Malik) cevap olarak; “Ya Emîre’l-müminin!  Böyle bir şey yapmayın. Çünkü insanlar şimdiye kadar değişik rivayetler duymuş, farklı sözler işitmiştir. Her topluluk doğruluğuna inandığı ve onunla amel ettiği bir ilim kaynağı vardır. İnsanları doğruluğuna inandığı eski itikatlarından ayırmak, farklı bir yöne sevk etmek zor ve sorunlu bir iştir” dedim. Bunun üzerine halife: “Eğer sen de razı olsaydın bu dediğimi kesin olarak yapardım” dedi”( el-Muvatta, mukaddime, 1/77).</p>
<p>Görüldüğü gibi, bu hikâyede hadis rivayetlerinin Kur’anla karşılaştırılmış durumundan hiç bahsedilmemiştir. Yani İmam malik, “Kur’an bize yeter” düşüncesinde olduğu için değil, -İlimde tekelcilik, başka âlimlerin hukukuna tecavüz, başka  yorum ve içtihatların hakkına saygısızlık olacağını düşündüğü için Kitabının tamimini istememiştir.<br />
<strong>Sonuç:</strong></p>
<p>Bütün bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, Sünnet teşriin ikinci kaynağıdır. Hadisler ise sünnetin birinci kaynağıdır. Hadisleri inkâr etmek, sünneti inkâr etmek anlamına gelir. Sünneti inkâr etmek ise, dinin üçte birini inkâr etmek manasına gelir. Rabbim bize hakkı hak olarak gösterip ona tabi olmayı; batılı da batıl olarak gösterip ondan uzak durmayı nasip müyesser eylesin. ÂMİN..!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Doç.Dr.Niyazi Beki</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-bize-yeter-mi/">Kur’an Bize Yeter mi ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-bize-yeter-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Malik (r.a) Hakkındadır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-malik-r-a-hakkindadir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-malik-r-a-hakkindadir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2015 20:35:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Malik]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Malik Faziletleri..]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprülüzade Ahmed Efendi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7730</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmâm-ı Mâlik bin Enes bin Mâlik bin Amir-i Esbahidir. Künyesi Ebû Abdullahdır. Doksanbeş (m. 713) yılında tevellüd etti. Doksan dört, doksanüç, hattâ doksan yılında dünyaya geldi diyenler de vardır. Yüz yetmiş dokuz (m. 795) veya yetmiş sekiz yılında Medine-i münevverede vefat et­ti. Seksendört yıl yaşadı. Vâkidî der ki, vefâtında doksan yaşında idi. Me­dine-i münevverenin imâm [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-malik-r-a-hakkindadir/">İmam Malik (r.a) Hakkındadır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;">
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SalatMalikiStyle-502x300.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7731" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SalatMalikiStyle-502x300.jpg" alt="İmam Malik (r.a) Hakkındadır" width="502" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SalatMalikiStyle-502x300.jpg 502w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SalatMalikiStyle-502x300-300x179.jpg 300w" sizes="(max-width: 502px) 100vw, 502px" /></a>İmâm-ı Mâlik bin Enes bin Mâlik bin Amir-i Esbahidir. Künyesi Ebû Abdullahdır. Doksanbeş (m. 713) yılında tevellüd etti. Doksan dört, doksanüç, hattâ doksan yılında dünyaya geldi diyenler de vardır. Yüz yetmiş dokuz (m. 795) veya yetmiş sekiz yılında Medine-i münevverede vefat et­ti. Seksendört yıl yaşadı. Vâkidî der ki, vefâtında doksan yaşında idi. Me­dine-i münevverenin imâm ve âlimi idi. Hazret-i Ebû Hüreyrenin (radıyal- lahü anh) bildirdiği hadîs-i şerifte: -İnsanlara öyle bir zaman gelir ki, bü­tün âlemi dolaşırlar, Medînedeki âlimden daha üstününü bulamazlar» bu­yuruldu. Süfyân ve Zehri derler ki: Medinedeki âlimden maksad, Imâm-ı Mâliktir. Imâm-ı Mâlikin Yemende bir kabile olan Benî Esbahdan olduğu söylenir. Annesinin karnında üç yıl kalmıştır dediler. Herm bin Hayyân da iki yıl kılmıştır. Dahhak dört yıl kalmıştr. Hattâ, doğduğu zaman, dişle­ri bitmiş idi, bunun için (gülen) anlamında Dahhâk demişlerdir. Imâm-ı Mâlik, Hârun Reşid zamanında Medînede vefât etmiştir. Bakî kabristanın- dadır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yüzü gayet beyaz olup, kırmızıya yakın idi. Başı büyükçe olup, saç­ları dökülmüştü. Aden kumaşı güzel elbise giyerdi. Bıyık kesmeği kerih görürdü.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bazıları dediler ki, vucûd yapısı bakımından gösterişli olmadığından annesi kendisine: «Seni hiçbir meslek kabûl etmez, ancak ilim kabûl eder, hiç durma, ilimle meşgul ol» dedi. Gerçekten ilmin bereketi ile, kavuşacağı mertebelere kavuştu (Sahabeden Sehl bin Sa’d (radıyallahü anh)a yeti­şip, tabiînden olduğu söylenir).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şâfiînin, Imâm-ı Mâlikin talebesinden olması, Imâm-ı Mâlikin şeref ve üstünlüğüne kâfidir. Imâm-ı Mâlik ilmini, Zehrîden, Yahy bin Sa’d&#8217;den, Nâfî’den, Muhammed Ibni Münkedirden, Hişâm bin Amr&#8217;dan, Zeyd ibni Eşlemden, Rebia bin Ebî Abdurrahman ve daha birçok büyük âlimlerden almıştır. Kendisinden de birçok kimseler ilim öğrenip, herbiri memleket­lerinin imamı ve insanların rehberi olmuşlardır. Bunlardan birkaçı şunlar­dır: Imâm-ı Şâfiî, Muhammed bin Ibrâhim bin Dinâr, Ebû Hâşim ve Ab- dulazîz bin Ebî Hâzım. Bunlar, eshabı içerisinde, nazar sâhibi, ictihad eh­li idiler. Bunlardan başka Muin bin îsâ, Yahyâ bin Yahyâ, Abdullah bin Mesleme-i Ka’benî, Abdullah bin Veheb&#8230; gibi daha nice talebesi vardır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bütün bunlar, Buhari  ve Müslimin, Ebû Davud ile Tirmizinin, Ahmed Ibni Hanbelin, Yahyâ ibnl Mu inin ve diğer hadis âlimlerinin üstâdlarıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bekir bin Abdullah San&#8217;âni der ki: Mâlik bin Enese geldik. Bize, Rebia bin Abdurrahmandan anlatmağa başladı. Halbuki biz çok hadîs bildir­mesini istiyorduk. Birgün bize: «Rebi&#8217;a ile sizin ne işiniz vardır. İşte şu odada uyuyor» dedi. Bunun üzerine biz, Rebi&#8217;aya gelip uykudan uyandır­dık ve: «Sen Rebî’a mısın?» dedik. Evet dedi. Biz: «Mâlik bin Enesin ken­disinden hadîs rivâyet ettiği zat sen misin?» dedik. Yine evet dedi. Mâlik senin sebebinle makbûl olup, faydalı olurken, sen kendine böyle faydalı olmuyorsun dedik. Cevâbında : -Bir miskal devlet (devam eden faydalı ilim, az da olsa) bir yük ilimden hayırlı ve faydalıdır» buyurdu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Abdurrahman bin Mehdi der ki: Süfyân-ı sevrî hadîsde imamdır, ama sünnette imâm değildir. Evzai, sünnette imamdır, hadîste imam değildir. Ama Mâlik bin Enes ikisinde de imamdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Imâm-ı Mâlik, ilimde ve dinde çok edebli idi. Din bilgisine hürmet ve ta’zimi şaşılacak derecede idi. Bir hadîs-i şerifi rivâyete, anlatmağa başla­yacağı zaman, abdest alır, sarığını ve elbisesini giyer, sakalını düzeltir, ya&#8217;nî tarar, temizler, güzel kokular sürünür, her hâliyle bedenini süsler, sonra meclisin baş tarafına otururdu. Oturuşunda bile bir heybet ve vekar ile temekkün ve istikrâr bulunurdu. Başını önüne eğer, sakalıyla elbise­siyle oynamazdı. İnsanlar arasında iken sümkürmezdi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Muîn ibni îsâ rivâyetiyle bildirirler ki: Hadîs-i şerif rivâyet edeceği  zaman, gusl abdesti alır, güzel kokular sürünürdü.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bir kimse, İmamın meclisinde yüksek sesle konuşsa, mâni olur ve Allahü teâlâ: «Peygamberin (aleyhisselâm) sesinden daha yüksek sesle konuşmayınız» buyurmuştur. Burada da, her kim Resulullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i söylenirken, yüksek sesle konuşursa, sanki Re- sûlullahın yanında yüksek sesle konuşmuş olur derdi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Imâm-ı Mâlikin yüzünde, «Hasbünallahü ve ni’mel vekil» âyet-i ke­rîmesi yazılı idi. Bunun sebebi kendisine sorulduğunda, cevab olarak ay­nı âyet-i kerimenin devamını okudu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yahyâ bin Saîd der ki: İnsanlar arasında, Mâlikten daha sahîh hadîs söyliyen yoktur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Imâm-ı Şâfii buyurur ki: Âlimler anıldığı zaman, Imâm-ı Mâlik onlar arasında, parlak bir yıldız gibidir. Benim üzerine minnet ve ihsânı. Mâlik­ten çok olan yoktur. Mâlik’den bir hadîs-i şerif duyarsanız, ona iki el ile sarılınız. Sakın gevşek davranmayınız. Nefislerinin arzuları peşinde ko­şanlar, yahut bozuk yol tutmuşlardan biri, İmamın huzûruna gelse ona: «Ben kendimi dinimde olgun, delilleri sağlam ve kuvvetli bulup, doğru</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Itikad üzere görüyorum. Sen ise dininde şübhe ediyorsun. Hadi, kendin gibi, dininde şübheli bir kimse bul ve onunla münâkaşa eyle» derdi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Imâm-ı Mâlik buyurdu: İnsan kendisi İçin hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, İnsanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yine buyurdu: İlim, çok rivâyet etmek değildir. İlim bir nurdur. Allahü teâlâ bu nûru, mümin kullarının kalbine koyar.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ebu Abdullah buyurdu ki: Rüyada Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Mescidinde oturuyordu. Etrafında birçok in­sanlar vardı. Imâm-ı Mâlik, karşılarında ayakta duruyordu. Peygamber efendimizin (aleyhisselâm) önünde misk vardı. Mâlik’e misk verir, o da insanlara saçardı. Mutraf der ki, ben bu rüyâyı, ilim ile sünnete uymak ile ta&#8217;bîr eyledim.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Imâm-ı Şâfiî der ki: Mekke-i mükerremede idik. Halam bana, bu ge­ce acaîb bir rüyâ gördüm dedi. Ne gördünüz? dedim. Dedi ki, bir kimse yüksek sesle bağırır ve bu gece yeryüzünün en büyük âlimi vefat etti der­di. Imâm-ı Şâfiî der ki, hesâb ettik; o gün Mâlik bin Enesin vefatı günü idi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hârun Reşid, Mâlike haber gönderip gelmesini ve oğulları Emin ve Memunun kendisinden hadîs-i şerif öğrenmesini istedi. Mâlik (rahmetul- lahi aleyh), Hârun Reşidin yanına gelince, Hârun Reşid ona: «Lâyık olan şudur ki, bize gelip gidesiniz. Bu vesile ile çocuklarım sizden (Muvattâ) yı öğrensinler» dedi. Immâ-ı Mâlik cevabında: «Allahü teâlâ, Emîrül mü­minini daha aziz eylesin! Bu ilim önce sizden çıkmıştır. Eğer onu, siz aziz ederseniz, aziz olur, zelil ederseniz, zelil olur. Bunun gibi, ilim bir kimsenin yanına gitmez; ilmin yanına gelinir» buyurdu. Bunun üzerine Hâ­run Reşid, doğru söylüyorsun dedi. Sonra oğullarına, mescide gidin, ora­da olanlarla beraber, hadîs-i şerif dinleyiniz dedi. Imâm-ı Mâlik: «Şu şart­la ki, insanların üzerinden geçmeyip, onlara rahatsızlık vermeyip, bulun­dukları yerde oturacaklar.» Böylece Emin ve Memun, meclisinde bulun­dular.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hârun Reşid hacca giderken Medîneye geldiğinde Mâlike : «Kitabını bize getir ve götür» diye haber gönderdi. İmam buyurdu ki: «ilim gitmez, insanlar ilme giderler.» bunun üzerine Harun Reşid, vallahi bundan son- râ, şeninin evinde hadîs-i şerif dinleriz dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Imâm-ı Mâlik der ki: Ben Nâfî&#8217;den, o da ibni ömerden, o da peygam­ber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) işittik. Buyurdu ki: «Âlim, ilmini umûmdan gayrisine tahsis eylese, o ilimden avâm ve havâs istifâ­de edemez». Bunun üzerine Hârun Reşid, insanlar arasında bu sözü bağı­rarak söyledi ve bütün hadîs-i şerif okumak ve öğrenmek istiyenler mes­cide koştular. Mescid tamamen doldu.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">lmâm-ı Mâlik anlatır: Nâfî Ibni Ömer Resûlullahdan (sallallahü aley­hi ve sellem) anlatır. Buyurdu ki: «Allah için tevâzu edeni (ya&#8217;ni alçalanı) Allahü teâlâ yükseltir.» Bunun üzerine Hârun Reşid, oturduğu yüksek yerden indi. Hadîs-i şerifi dinliyen talebe ile beraber oturdu. Sonra ki­tabı okudu. Bunun için o kitaba (Muvattâ) denir. Zira Hârun onun için tevattu eyledi, ya&#8217;ni aşağı indi. Sonra Hârun imama, bir katır, bir deve, bir merkeb ve beşyüz altın gönderdi. İmam altınları alıp, hayvanları geri gön­derdi ve: «Benim hayvana binme ihtimâlim bile yoktur.» insanların terbi­ye edicisini (sallallahü aleyhi ve sellem) toprak altında yattığı bir şehirde, hayvan üstünde nasıl gezebilirimi buyurdu. Hakîkaten Medîne-i münev-verede, İmâmın hayvana bindiği görülmemiştir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Imâm-ı Şâfiî der ki: lmâm-ı Mâlikin kapısında, çok güzel Horasan atı ile Mısır katın gördüm. Bunlardan İyisini görmemiştim. İmama, ne kadar da hoş hayvanlardır deyince İmam bana: «Bunlar sana hediyyem olsun» buyurdu. Birisini kendinize ayırın dedim. «Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) bulunduğu bir toprağa, hayvanların ayakları ile basıp geçmek­ten hayâ ederim. Rabbimden utanırım» dedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hârun Reşid, Mâlike (radıyalahü anh), bir meskenin, evin var mıdır? dedi. İmâm : «Hayır, yoktur» dedi. Hârun Reşid İmama, üç bin altın verip, bir ev satın alırsın dedi. İmam parayı aldı. Yemedi ve bir yere de harca­madı. Reşid Iraka gitmek istediği zaman, Mâlike, bizimle beraber gelsen iyi olur dedi. Çünkü ben insanları (Muvattâ) okumağa teşvik için tam gay­ret ve azimet eylemişimdir. Nitekim hazreti Osman (radıyallahü anh), Kur’ân-ı kerîmin okunması, ezberlenmesi ve onunla amel edilmesi üze­rinde çok durmuştu. İmam buyurdu ki: Sen insanları, Muvattâ okumağa zorlıyamazsın. Sen bunu yapamazsın. Çünkü Resûlullahın (sallallahü aley­hi ve sellem) Eshâbı, ondan sonra beldelere ve şehirlere yayılmışlardır. Her biri bir tarafta kalmışlardır. Her biri Kur’ân-ı kerîm okudular, hadîs-i şerif rivâyet eylediler. Buna göre, her şehirde bulunanın bir ilmi vadır. Peygamber efendimiz de (sallalahü aleyhi ve sellem), ümmetinin âlimleri (Müctehidleri) arasındaki ayrılığa, «Allahü teâlânın rahmetidir» buyurdu­lar. Seninle gelmeme ise, hiçbir şekilde imkân ve ihtimâl yoktur. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuştur: «Dünya ni’metlerine kavuşmak için, benden sonra Medineden çıkarlar; ama eğer bilirlerse, Medine onlar için hayırlıdır.» Ve yine buyurmuştur ki: «Medine şehri, ha­bisi, (çirkini, kötüyü) uzaklaştırır, kendinden çıkarır.» Buna göre Medİne- deh çıkmak bana yakışır mı? İşte verdiğiniz altınlar. İster alın, ister al­mayın dedi. Ya&#8217;ni, senin bana, Medîneyi bırakman daha uygun olur de­menin sebebi, verdiğin altınlardır. Ben Resûlullahın (sallalahü aleyhi ve sellem) bulunduğu Medtne-i münevvereyi, dünyaya değişmem demek is­tedi.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Reşid, Mekke-i mükerremeye gitti. Süfyân bin Uyeyne&#8217;ye haber gönderip ilmini bize getir ve götür dedi. Ya&#8217;nî her zaman gel, kalbinde olan İlmi, bana öğret ve kalbime akıt dedi. O da Reşidin yanına geldi. Iraka gi­dince, Reşid der idi ki: Hak teâlâ Mâlike rahmet eylesin. Biz ona tenez­zül eyledik, (Ya’nî gidip sohbetinde bulunduk.) ilminden İstifâde eyledik. Allahü teâlâ Süfyâna rahmet eylesin, o bize tenezzül eyledi, yanımıza gel­di; onun İlminden istifade etmedik.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">MAllk, hangi mecliste otursa, «Sübhâneke lâ ilme lenfi illâ mâ allem- tenâ&#8230;» ayeti kerimesini okumadan söze başlamazdı. Ve yine derler ki, İmâm bir şeyi unutsa, bu âyet-i kerîmeyi okuyup hatırlardı.*</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İmâmın fazilet, üstünlük, vilâyet ve sünnete ittilaı anlatmakla bitmez. Birkaç alime ile azdan çoğa delâlet ve işâret vardır deyip, burada biti­relim. Allahü teâlâ İmama ve yolunda olanlara ve bütün ehl-l sünnet âlim­lerine rahmet eylesin. Âmin.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">(Fıkıhda, hadiste ve tefsirde çok derin bilgisi vardı. Hocaları da ken­disinden İstifâdeye gelirdi. Bir hadis-i şerifi okuyacağı zaman, yeniden abdest alır, diz çökerdi. Çok saygılı idi. Kırk yedi senesinde istenilen haksız bir fetvâyı vermediği için yetmiş kırbaç vuruldu. Yine vermedi. (Muvatta) adındaki hadîs kitabı, ilk hadîs kitabıdır. Çok âlimler bunu şerh etmiştir. Afrikanın kuzeyindeki müslümanların çoğu Mâliki mezhebindedir. Mâliki mezhebinde en meşhûr fıkıh kitabı (Ettefri’) ve (El-ihkâm) kitabları- dır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">
<p style="line-height: 18.0pt;">Taşköprülüzade Ahmed Efendi,Mevuzat-ul Ulum</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-malik-r-a-hakkindadir/">İmam Malik (r.a) Hakkındadır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-malik-r-a-hakkindadir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müçtehid İmamların Hadislere Karşı Tutumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlarin-hadislere-karsi-tutumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlarin-hadislere-karsi-tutumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 21:31:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA["Hadis sahih ise mezhebim odur]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Malik]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu'l-Feth el-Beyanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Müçtehid İmamların Hadislere Karşı Tutumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3081</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;Müctehid İmamlar&#8217;ın, &#8220;Hadis sahih ise mezhebim odur&#8221; sözünün manası budur. Şu kadar var ki, bazı kimseler bu sözden şunu anlıyor: Hadis, imamlardan herhangi birisine ulaştığı zaman, imam o hadisin zahiri doğrultusunda görüş beyan etmek ve muktezasında hüküm vermek zorundadır! Eğer böyle yapmazsa nassı terk etmiş ve hadisten yüz yüz çevirmiş olur! Müslümanların imamlarından herhangiBirisinin içtihadı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlarin-hadislere-karsi-tutumu/">Müçtehid İmamların Hadislere Karşı Tutumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8230;Müctehid İmamlar&#8217;ın, &#8220;Hadis sahih ise mezhebim odur&#8221; sözünün manası budur. Şu kadar var ki, bazı kimseler bu sözden şunu anlıyor: Hadis, imamlardan herhangi birisine ulaştığı zaman, imam o hadisin zahiri doğrultusunda görüş beyan etmek ve muktezasında hüküm vermek zorundadır! Eğer böyle yapmazsa nassı terk etmiş ve hadisten yüz yüz çevirmiş olur!</p>
<p>Müslümanların imamlarından herhangiBirisinin içtihadı muktezasınca delaleti ve hükmü geçerli olan bir hadisi şeriften yüz çevirmesi -haşa- söz konusu olamaz.Onlar,dindarlıklarıyla  meşhur, adaletleriyle tanınan,takvalarıyla   bilinen imamlardır. Allah onlardan razı olsun</p>
<p>Meseleye öyle bakanlar anlamıyor olmalılar ki, bir Hadisin bir imama sadece  &#8216;ulaşmış&#8221; olması başka şeydir, o hadisin 0 imam nazarında &#8220;sabit olması&#8221; ve tercihe daha layık bir muarrızın bulunmaması başka şeydir.</p>
<p>Oysa şu  nokta tartışmasızdır: İmamlardan her birinin hüküm istinbatında esas aldığı kendine mahsus kaide, usul ve esasları vardır Bunlar hadisin sübut veya ademi sübutuna dair olabilceği gibi, delaletine ve manasına yahut muarızının bulunup bulunmamasına vb. ilişkin de olabaiir</p>
<p>Bu kaide ve esaslarda diğer müctehidler ona muvafık da olabilir,muhalif de. Müctehidin veya müctehidlerin göruşu,, usul ve fürunda muhalif bir müctehid için bağlayıcı bir hüccet değildir!</p>
<p>Müçtehid imamların istinbattaki tutumları ve nasslar karşısındaki tavırları bu söylediklerimizi teyit eder. .İmamlardan, diğer imamlar nazarında sahih olduğu halde kendi nazarında sahih olmayan hadislerin ifade ettiği hükümlerde onlarınkine muhalif bir görüş benim-semeyen yoktur. Veya tam aksi olarak, kendi nazarında sahih olduğu gerekçesiyle bir takım hadislerle amel eden bazı imamlar vardır ki, o hadisler diğer imamlar nazarında sahih değildir (Dolayısıyla onlar o hadislerin bil¬dirdiği doğrultuda amel etmemişlerdir.)</p>
<p>Vakfın satılabileceği görüşünde İmam Ebû Hanîfe (rh a)&#8217;e muhalif olan ve çoğunluğu teşkil eden imamlarla aynı görüşü benimsemiş bulunan İmam Ebû Yusuf (rh.a)&#8217;in şu sözü ne güzeldir: &#8220;Eğer bu hadis Ebû Hanîfe&#8217;ye ulaşmış olsaydı, mutlaka gereğince hüküm verir ve vakfın satılabileceği görüşünden rücu ederdi.&#8221;</p>
<p>Muhakkik alimler bu noktada kınanacak bir husus görmemiştir. Sadece kendilerine muhalefet edenlere karşı geniş yürekli olmayı beceremeyen veya ihtilaf sebeplerini gereği gibi anlayıp idrak edemeyecek kadar kıt anlayışlı olan bazı kimseler bu hususa farklı bakarlar; ayakları kayar ve meseleyi şüpheci bir nazarla ele alırlar. Böyle kimselere bu Ümmetin geçmişinde rastlandığı gibi bugününde de rastlanmaktadır&#8230;</p>
<p>Muhaddis İbn Ebî Zi&#8217;b el-Medenî (rh.a)&#8217;in, hicret yurdu imamı İmam Mâlik (rh.a) hakkındaki tavrı öteden beri çirkin bulunmuştur. İmam Mâlik, Muvat- ta&#8217;ında rivayet ettiği &#8220;İki kişi alışveriş ettiğinde, ayrılmadıkça muhayyerdirler&#8230;&#8221;  şeklindeki hadisin zahiriyle amel etmemiştir.</p>
<p>İmam Mâlik (rh.a), hadiste geçen &#8220;ayrılma&#8221;yı, &#8220;sözle ayrılmak&#8221; (alışverişten vaz geçmek) olarak almıştır. Nitekim İmam Ebû Hanîfe (rh.a)&#8217;in görüşü de böyledir. İmam Mâlik, bu hadisin sabit olduğuna inanmakta, ancak onun, daha kuvvetli gördüğü bir başka delil ile muaraza (çatışma) halinde olduğu kanaatini taşımaktadır ki, kuvvetli gördüğü söz konusu delil &#8220;Medine ehlinin amelimdir. İmam Mâlik, Medine ehlinin amelini, Usul ilkelerinden ve teşride ve hüküm istinbatında başvurulan kaynaklardan biri olarak görmektedir.</p>
<p>İbn Ebî Zi&#8217;b, İmam Mâlik&#8217;i (söz konusu hadis hakkın- daki bu değerlendirmesi sebebiyle) şiddetli bir şekilde kınamıştır. Hatta şöyle dediği rivayet edilir: &#8220;Mâlik tev- beye davet edilir. Tevbe ederse ne ala, etmezse boynu vurulur.&#8221; Bunu İbn Ebî Zi&#8217;b&#8217;den İmam Ahmed b. Hanbel nakleder ve şöyle diyerek eleştirir: &#8220;Mâlik hadisi reddetmemiş, o şekilde tevil etmiştir.&#8221;</p>
<p>Müctehidler ve diğer âlimler, hadislerin kabulü için birtakım kaide ve esaslar tesbit etmiştir. Konuya gereği gibi vakıf olmayan bazı kimseler, söz konusu kaide ve esaslarda ihtilafa yer olmadığını ve müctehidlerin bu noktada muhaddislerin kabul ettiği esaslar çerçevesinde hareket etmek zorunda olduğunu düşünür. Bu hatalı bir düşüncedir. Zira pratik durum bize şunu öğretiyor ki, müctehidlerin -ki onlar hem Hadis hem de Fıkıh konu-sunda &#8220;imam&#8221;dırlar- hüküm istinbatında belirledikleri ve başkalarınıkine nazaran tercihe daha şayan olan (kendilerine mahsus) kaide ve esasları vardır. Bu itibarla o imamlar, başkalarının içtihadıyla ilzam edilmezler.</p>
<p>Hiçbir imam yoktur ki insanlardan bazılarını, içtihadlarında ve hükümlerinde zahiren  hadisi şeriflere muhalefet ettiği ve şer&#8217;î  naslardan yüz zannnına sevk edecek bir tavır benimsememiş olsun.</p>
<p>Oysa bu noktada imamların herhangi bir sorumluğu yoktur. Mademki onlar, delili bilme ve delilden hüküm çıkarma işini hakkıyla yerine getirebilmek için bütün gayretlerini sarf etmişlerdir; öyleyse her hûlükârda sevap alacaklardır.</p>
<p>Mağrib hafızı İbn Abdilberr (rh.a), bu kabil şüpheleri bertaraf etme ve cahillerin, şer&#8217;î nasslara muhalefetle it¬ham ettiği müçtehid imamları savunma zımnında güzel bir tesbitte bulunmuş ve şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Bu ümmetin âlimlerinden hiç kimse, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;den gelen bir hadis tesbit ettikten sonra gerekçesiz olarak ona muhalefet etmemiştir. Bu gerekçe, söz konusu hadisin kendisi gibi bir hadis ile, icma ile veya kabul ettiği asıl doğrultusunda esas alınması gereken amel ile nesh edildiğini, yahut senedinde (sıhhati yaralayıcı) bir kusur bulunduğunu söylemesidir. Bu tarz bir gerekçe  olmadan hadise muhalefet eden bir kimse, &#8220;imam&#8221; olarak kabul edilmesi şöyle dursun, &#8220;adalet&#8221; sıfatını kaybeder ve fasık olur&#8230;&#8221;</p>
<p>İbn Abdilberr&#8217;in bu beyanı ulemanın şer&#8217;î nasslar kar-şısındaki durumunu son derece çarpıcı bir şekilde ortaya koymakta, halkı fıkıh ve fukaha hakkında tereddüde dü-şüren cahillerin ulemanın ihtilaf sebepleri konusunda yaydığı şüpheleri son derece beliğ bir şekilde bertaraf etmektedir&#8230;</p>
<p><span class="normalbold">Mezhep Meselesi ve Fıkhi İhtilaflar-</span>Ebu&#8217;l-Feth el-Beyanuni</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlarin-hadislere-karsi-tutumu/">Müçtehid İmamların Hadislere Karşı Tutumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muctehid-imamlarin-hadislere-karsi-tutumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
