<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İmam Gazali | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/imam-gazali/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 29 Nov 2024 15:05:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İmam Gazali | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gazali Bir Ara Agnostik Oldu Mu?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Nov 2024 15:05:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Agnostisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Şüphe]]></category>
		<category><![CDATA[fideizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27176</guid>

					<description><![CDATA[<p>Enis Doko, Gazalî’nin bir ara agnostik olduğunu söylüyor. Bazıları da Gazalî’nin 6 aylık gibi bir dönemde sofist ol­duğunu iddia ediyor. Oysa agnostizm veya sofizm bizzat Tanrı­nın yahut bilginin varlığından şüphe içerisinde olmak demektir. Agnostiğe göre Tann’mn varlığını ve yokluğunu ispat edecek kadar yeterli delil yoktur. Bunlar sadece bir yöntem olarak de­ğil, epistemik olarak da ontolojik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/">Gazali Bir Ara Agnostik Oldu Mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-13196 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4-240x300.jpg" alt="" width="240" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4-240x300.jpg 240w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4.jpg 320w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></a></p>
<p>Enis Doko, Gazalî’nin bir ara agnostik olduğunu söylüyor.</p>
<p>Bazıları da Gazalî’nin 6 aylık gibi bir dönemde sofist ol­duğunu iddia ediyor. Oysa agnostizm veya sofizm bizzat Tanrı­nın yahut bilginin varlığından şüphe içerisinde olmak demektir. Agnostiğe göre Tann’mn varlığını ve yokluğunu ispat edecek kadar yeterli delil yoktur. Bunlar sadece bir yöntem olarak de­ğil, epistemik olarak da ontolojik olarak da şüphenin varlığını asd kabul ediyor. Gazalî, hayatının bir döneminde azıcık da olsa Allahın varlığından şüphe içerisinde oldu mu? Biz şüphe ile imanın bir arada olmayacağını biliyoruz. Gazalî, acaba şüphe ile birlikte mi iman etmiş oldu?</p>
<p>Gazalî’nin kendi krizini anlattığı <em>el-Munkız mined-dalal </em>adlı eserinde söylediklerinden anladığım şudur: Gazalî bir kriz yaşıyor, ama bu bir iman krizi değildir. Burada Allah’ın varlı­ğından şüphe etmiş değildir. Bu açıdan inanç krizi yaşamıyor. Allah’ın var olduğunu, tek olduğunu kabul ediyor. Burada sı­kıntı yok Ancak bunu ispat etmenin yöntemi olarak kelamı da felsefeyi de masum imam anlayışını da reddediyor, kabul et­miyor. Çünkü özellikle kelam ve felsefe akıl yürütmelere da­yanıyor ve akıl yürütmeler her zaman hatalı sonuç verebiliyor. Aklın yanılma ihtimali her zaman var. Üstelik akıl yürütmeler bir noktadan sonra bıktırıcı, usandırıcı ve sıkıcı olabiliyor. Akıl yürütmeler hatalı olduğu için şimdi Allah’ın varlığı da batıl mı olacak? Hayır. İşte Gazalî bu noktada yöntem olarak kesinliği ortaya koyacak bir arayış içerisine giriyor. En güzel ve kesin ispat yöntemi olarak da tasavvuf! yöntemi kabul ediyor. Şimdi bir başkası da tasavvuf! yöntemi eleştiri konusu yapsa bu Al­lah’ın varlığından şüphe içerisinde olduğunu mu gösterecek?</p>
<p>Enis Doko demişken belirtmem gerekir ki, kendisi, agnos­tiklere karşı hoş bir tutum içinde. Onun için Gazalî’yi de mal­zeme olarak kullanıyor. Dahası da var: Doko’nun bir twitine muttali oldum. Kısa bir video da yayınladı. Şaşırdım kaldım doğrusu. Şunu diyor kısaca: “Bir kişi hem Müslüman hem de agnostik olabilir. Ahlaksız Müslüman olabiliyor. Amelsiz Müs­lüman olabiliyor. înancmda şüpheli olan niye Müslüman ol­masın. Böyle bir Müslümanlık ideal olmasa bile kişi yine de Müslüman olabilir. Mesela bir agnostik Tanrı’nın varlığına ve yokluğuna inanmadığı halde bir dinin amellerini yapabilir. O zaman o kişi Müslüman demektir.”</p>
<p>Bu, işin özeti. Bundan sonra bunu teyid etme babında de­mediğini bırakmıyor! Şöyle diyebilmiştir: Gazali ve pek çok kişi bir müddet agnostik bir süreç yaşamıştır. Sahabeden de şüphe beyan edenler var. Peygamberimiz onları dışlamak ye­rine “işte iman bu” diyerek onları dışlamamıştır. Doko, burada vesveseyi şüphe olarak anlıyor! Oysa vesvese şüphe değildir. Dahası Hz. Peygamber, vesvesenin kendisine iman dememiş­tir. Vesvese iman olabilir mi?! Hz. Peygamberin iman dediği şudur: Şeytan, kişiye vesvese veriyor, onu ayartmaya çalışıyorsa o kişide iman var demektir. Hırsız boş eve girer mi? Şeytan da işte iman olmayan kalbe vesvese veremez. Dolayısıyla hadis­lerde vesvese kavramı daha çok şeytan tarafindan insanın içine atılan ve onun imanına zarar vermeyi amaçlayan tehlikeli so­ruları, düşünceleri belirtir.</p>
<p>Burada bir felsefeci olan Doko’nun hadislerden delil getir­mesinin ilginç olması bir yana güzel bir tarafi da vardır. Demek ki, delilsiz, hadissiz, sünnetsiz olmuyor. Peki hadisleri anlaya­biliyor muyuz? Bu konu üzerinde biraz daha durmak istiyo­rum. Evet, hadislerde vesvesenin iman olduğu geçer, ama aynı hadislerde Peygamberimizin vesveseden Allaha sığındığı da geçer. Şöyle bir hatırlayalım:</p>
<p>Hz. Peygamber, Arafat gecesinde yaptığı duada, &#8220;Allahım! Vesveseden sana sığınırım” diye dua etmiştir. (Tirmizî, Duâ, 78) Hadislerde her insanın bir şeytanının bulunduğu <em>(Müs- ned,</em> I, 385; Dârimî, Rikak, 25), kanın damarlarda dolaşması gibi şeytanın da insanın içinde dolaştığı (Buhârî, Ahkâm, 21; Bed’ü’l-halk, 11; Ebû Dâvûd, Savm, 78) bildirilir. Gazzâlî bu hadisi, &#8220;şeytanî tesirlerin iç dünyamıza sirayet etmesi” şeklinde yorumlar; kendisinin de zaman zaman hiç beklemediği du­rumlarda kalbine değişik vesveseler doğduğunu söyler. <em>(Kanû- nüt-tevil,</em> s. 12-13)</p>
<p>Yukarıdaki iddiada dile getirildiği gibi bazı müslümanlar Resûl-i Ekrem’e gelerek içlerinden, söylemeye dahi cesaret ede­meyecekleri vesveseler geçtiğinden yalanmışlardır. Resûlullah da bu durumun onlardaki kesin ve katıksız imana delâlet etti­ğini, <u>ümm</u>etinin bu tür vesveselerden dolayı -telkin edilenleri yap<u>madıklar</u>ı sürece- sorumlu tutulmayacağını beyan etmiş­tir. (Müslim, îmân, 201-205, 211) Hâris el-Muhâsibî’ye göre Resûlullah, sahâbîlerdeki bu duyarlılığı vesvese konusunda so­rumluluklarım yerine getirmeleri noktasında yeterli saymıştır. Zira insanlardan içlerindeki vesveseleri söküp atmalarını bek­lemek kendi tabiatlarını değiştirmelerini istemek anlamına ge­lir, bu da irade gücünü aşar. Vesvese konusunda sorumluluktan kurtulmak için aklın ve bilginin gereğine göre davranarak ves­vesenin etkisini önlemek yeterlidir. <em>(er-Ri<sup>(</sup>âye,</em> s. 188-189,249- 250). Âlimlerin belirttiğine göre ilgili hadislerde kesin imana delâlet ettiği bildirilen şey şeytan tarafindan insanların içine atı­lan vesveseler değil, onları anlatmayı dahi kendileri için ateşte yanmaktan daha tehlikeli görerek bundan derin üzüntü duyan müslümanların bu konudaki sadakat ve duyarlılıklarıdır. İşte imana delalet eden şey budur. Yukarıda dediğimiz gibi bun­lar şeytanın imanı yerinden sökmek için mü’minin kalbine at­tığı gelip geçen düşüncelerdir. Esasen şeytan, başka yollardan saptıramadığı müminlere vesvese verir; inkâr ve İsyana sapan­lar zaten şeytanın oyuncağıdır, onlara vesvese vermesine gerek yoktur. Resûl-i Ekrem bu tür vesveselerden yakınanlardan bi­rine, “Allah’a hamdolsun ki şeytan size vesveseden başka bir yolla zarar verememiştir”; başka birine de, “Allah’a hamdol­sun ki şeytanın tuzağını vesveseye çevirdi” demiştir. <em>(Müsned, </em>I, 340; ayrıca bk. I, 235; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 109) (Bk. DİA..“Vesvese” maddesi)</p>
<p>Doko, peygamberimizden insanları dışlamamayı, kazanmayı öğrendiğini söylüyor! Allah’ın varlığı aklî delillerle bilinmez, diyen sufiler varmış! Bunlar teistik agnostikmiş!! Batıda fıdeistler agnostik teistlermiş. Kendisi ise agnostik değil, rasyonel teistmiş. Daha da ilginci videosunda teistleri yüzde 51 Tanrı ve nübüvvete inanan olarak zikretmesi!! Çok ilginç!! Acaba ken­disi de bir teist olarak yüzde 51 mi Allah’a inanıyor?! İnanı­lacak gibi değil! O zaman Kur’an’a iman nedir? Yoksa Doko yüzde 51 mi Kur’an’ın Allah’tan bir vahiy olduğuna inanıyor?! Öyle ya! Şüphe içerse de Allah’a iman olduğuna göre şüphe­miz olsa da Kur’an’ın Allah’tan geldiğine iman olmaz mı? İman ve şüphe, maalesef yanyana&#8230;</p>
<p>İman ve şüphe demişken Taha Abdurrahman aklıma geldi. Taha Abdurrahman, şüphe metodu nerede ve nasıl uygulanmalı diye soruyor. Taha Abdurrahman, şüphe metodunu batıklardan alarak kendi din, kitap ve medeniyetine uygulayan Müslüman­ların yaptığını eleştiriyor ve ufuk açıcı tasnifler ortaya koyuyor. Buna göre modernist müslümanlar şüphe metodunu batıklar­dan ahp Kur’an incelemelerinde kullanıyorlar. Bu da hem iş­leri karıştırmak hem de inançlarda ciddi sarsıntılara sebep ol­mak anlamına geliyor. Şöyle: Şüphe metodu, maddi olgular sahasına münhasırdır. Burada uygulanırsa fayda verir, bilginin artmasına sebep olur. Zira bu alanda sadece görüntü ile yeti­nilmez, ciddi deneyler yapıhr, deneyler tekrarlanır, şüphe izale edilmeye çahşıhr ve bir şekilde bilgiye ulaşılır.</p>
<p>Batıda bir takım bilim adamları bu şüphe metodunu Tevrat ve inciTe uygulamış, bu kitapların otantik olmadığına dair ciddi sonuçlara ulaşmışlardır. Bu da Kutsal kitaplara olan inancı za­yıflatmıştır. Maalesef Müslümanlar da bu metodu alıp Kur’an ve bizim tarihimize uygulamışlardır. Ve sonuç aynıdır: Kur’an’a olan inanç, değerlere olan inanç zayıflamıştır. Oysa Kur’an ayet­leri maddi olgular sahasına ait değildir; değerler sahasına aittir. Dolayısıyla Kur’an ayetleri noktasında bizi hakikate ulaştıracak yol şüphe yolunun tam zıttı bir yolu izlemektir. Bu yolun şeksiz iman olduğunda şüphe yoktur. Zira bir değere iman arttıkça o değer de kendini iman eden kişiye daha fazla açar. O değere iman azaldığında ise değerin açılımı eksik olur. Bir değere karşı tam bir şüphenin olması durumunda ise imandan eser kalmaz.</p>
<p>İman meselesini Batılı kavramlarla izah etmeye çalışmanın sonucu budur. Rasyonel değil de, agnostik teist varmış ve ola­bilirmiş! Ne kadar var, var mı, doğru mudur, bilmiyorum. Ama olsun, önemli değil, Batı burası, her şey olabilir. Peki agnos­tik mümin olunabilir mi? Asla! Kur’an’a bakıyoruz, iman me­selesinin kesin olduğunu görüyoruz. İnanan için durum böyledir. İşte birkaç ayet:</p>
<p><em>“Hâlbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.”</em> (Necm, 28)</p>
<p><em>“Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz”</em> (Yûnus, 36)</p>
<p><em>“De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başkasına uymuyor ve sadece yalan söylüyorsunuz.” </em>(Eriâm, 148)</p>
<p><em>“Bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar”</em> (Câsiye, 24)</p>
<p>Hristiyanların durumu ve Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi inançları konusunda da Cenâb-ı Hak, <em>“Bu hususta zanna uy- mak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.” buyuruyor.</em> (Nisa, 157)</p>
<p>Bu kadar ayet bir kesin bilginin, bir de zannî/şüpheli bil­ginin olduğunu söylüyor. Tevhid, yani hakikat, yani Allah’ın birliği kesin bilgidir. Onun dışında olan şirk, küfür, ateizm, deizm, agnostisizm vs. zannî nilgilerdir. Bunların kesin bilgi, tevhid karşısında hiçbir değerleri yoktur. Hal böyle iken ag- nostizme hoşgörülü yaklaşıp böyle bir İmanın geçerli olabile­ceği nasıl söylenebilir?</p>
<p>Tam da bu noktada bir hususu hatırlatmak gerekir: Objek­tif kesinlik ile sübjektif kesinliği karıştırıyor Doko! Evet, Al­lah’ın varlığı objektif bir kesinlik değildir. Yani herkesi bağla­yıcı, mecbur bırakan bir bilgi değildir. Olması da gerekmez. Çünkü olursa imtihan sırrına aykırı olur. O halde Allah, her­kesin görüp inanmak “zorunda” kalacağı bir konu, bir inanç değildir. Bu sebeple herkese “bak, ben inanıyorum, sen de ina­nacaksın!” denilemez. Zaten böyle olsa imtihan gerçeği orta­dan kalkardı. Allah isteseydi, herkes mü’min olurdu. Ama iste­medi, bu durum ayetle sabit. Bununla birlikte Allah’ın varlığı inanan için kesindir, yüzde 100’dür. Buna sübjektif kesinlik di­yebiliriz. Şöyle ki; aç-susuz bir insanı veya midesi ağrıyan bi­rini düşünelim. Açlık veya hastalık o insan için kesindir. Ama karşıdaki insan için kesin olmayabilir. Tok ne anlar açın ha­linden misali&#8230; Şimdi bu durumda aç olan insan için yüzde 51 açtır veya hastadır diyebilir miyiz? Hayır! O kişi için açlık veya hastalık yüzde yüzdür. Ama karşıdaki insan için bu du­rum, yüzde 51 veya 90 olabilir. Bunun gibi kişi için kesinlik arzeden nice olay vardır. Adam birini öldürmekle suçlanır. O adam katil olmadığına kesin inanır. Ama deliller, şahitler onun aleyhinedir. Katil olmadığı halde ceza alır. O halde meseleleri karıştırmamak gerekir.</p>
<p>İlaveten söylebiliriz ki, Allah’a iman burada saydığımız gibi tamamen sübjektif bir kesinlik de değildir. Dış alemde de O’nun varlığına işaret eden nice deliller konulmuştur. Aklını kullananlar için elbette bunda ibretler vardır. Allah öyle buyur­muyor mu? “Kuran ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara dış dünyada, çevrelerinde ve kendi içle­rinde bulunan delillerimizi hep göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir?” (Fussilet, 53) Ama neticede kimse bunlar sebebiyle inanmak zorunda değil­dir. Zaten Allah dileseydi, herkes iman ederdi, ama dilemedi.</p>
<p>Şimdi bu dediğimizi muhtemelen Doko’nun sevdiği Batı diliyle ifade etmeye çalışalım. Iman-tahkik-akıl ilişkisi konu­sunda üç görüş vardır.</p>
<p><em><strong>1.Katı akılcılık (Teizm):</strong> Bu anlayışa göre aklî bir delil ol­madan iman olmaz.</em></p>
<p><em><strong>2.Katı imancılık (Fideizm):</strong> Buna göre dinî inanç sistem­leri rasyonel bir değerlendirmeye tabi tutulamaz. Yani iman için soyut ve çıkarımsal delillere ihtiyaç yoktur.</em></p>
<p><em><strong>3.Eleştirel akılcılık</strong>: Eleştirel akılcılığı tanımlamanın en iyi yolu, onun her iki yanında bulunan katı akılcılık ve katı imancılıktan farklı olan yönlerini ortaya koymaktır. Eleştirel akıl­cılıkta fideizme benzemeksizin dinî inançların rasyonel ola­rak değerlendirilmesinin mümkün olduğu kabul edilir. Fakat o, katı akılcılığa benzemeksizin bu değerlendirmenin kesin ve herkes tarafindan kabul edilmesi gereken kanıtlarla temellen­dirilmiş olmasını zorunlu görmez.</em></p>
<p>Benîm şahsen meylettiğim görüş budur. Bu görüş yuka­rıda sübjektif kesinlik dediğim hususu da teyid etmektedir. Zira imanın herkesi kabule zorlayan delillerle temellendirilmesi zorunlu değildir. Zaten herkesi kabule zorlayan bir delil varsa orada imandan bahsedilemez. Bununla birlikte ferdin kabul ettiği bu iman kendisi açısından kesindir, şüphe barındırmaz.</p>
<p>Gelelim diğer ifadelere&#8230; Tanrının varlığına ve yokluğuna inanmayan bir agnostik herhangi bir dinin amellerini yapabilir­miş! YaniTanrı’nın varlığından şüphe içinde olan birinin namaz kıldığını düşünelim! “Tanrı’nın varlığından emin değilim, ama olabilir de&#8230; Bana namaz kıl, demiş. Aslında böyle bir emir ol- mayabilir de&#8230; Ama ben belki Tanrı vardır diye böyle bir na­maz kılsam hiç de fena olmaz!” Düşünebiliyor musunuz? Ben düşünmek dahi istemiyorum. Bir din bu kadar sulandırılabilir mi? Ahlaksız, amelsiz Müslüman olabiliyor, inançsız Müs­lüman niye olmasın?! Adama &#8220;kafan yerinde mi? Ne içtin de bu hale geldin?” diye sorarlar. Bu, kafayı yiyip nirvanaya ulaş­mak değil de nedir?</p>
<p>Aslında bunlara cevap vermeye değmez, diyesim geliyor içimden. Deve misali, neresine cevap vereceksin?! Gazalî yan­lış anlaşılmış, sufıler yanlış anlaşılmış, fideistler yanlış anla­şılmış, sahabe yanlış anlaşılmış! Ama şu kadarını söylememe müsaade edin: Müslümanlar cinnet mi geçiriyor? Müslüman- lar ne yapmaya çalışıyor?! Herkesi müslüman yapmak için bu kadar taviz vermeye ve fütursuz konuşmaya gerek var mı? Üs­telik konunun uzmanı olmadığını söylediği halde!! Bu, haddi aşmak değil midir? İnanç esaslarını yeni mi öğreniyor Doko, yeniden mi şekillendirmeye çalışıyor? Gazalî, inancından mı şüphelendi yoksa aklî deliller ile uğraşmak mı onu bunalttı? Onun serüveni tam anlamıyla inandığı Allah’a aklî yoldan de­ğil, amel ile, takva ile gönülden bağlanma idi. Buna yukarıda değindik. Sufiler, aklî yöntemi kabul etmez, doğru. Bunun ag­nostisizmle ne alakası var?! Bîr sufi kadar Allah’a hakkıyla ina­nan biri daha var mı? Ama bu, neticede sübj ektif kesinliktir. Fi­deistler de sufiler gibi aklî temellendirmeyi kabul etmez. Onun için akıl karşıtıdırlar. Onun için tabir-i caizse “tam/katı iman- cı”dırlar. Şimdi bunları agnostik kabul etmek mümkün mü?! iyi bir fideist olan Kierkegaard bunları duysa Enis’e ne derdi acaba? Diğer taraftan hem yukarıdaki metinde hem de başka çalışmalarında Allah’ın varlığını ispat etmeye çalışıyor? Neden? Agnostik olarak Müslüman kalmak mümkün ise bu çaba niye? Akademik artistlik olsun diye mi? îman şüphe kaldırır bir şey mi ki, agnostizme yer açmaya çalışıyor?! îman eden biri zaman zaman şüpheye düşse onun bu şüphesini tasdik etmek mi yoksa onu gidermek mi gerekir? Biz aklımızla onu ikna edemiyorsak onun şüphesini haklı mı çıkarmalıyız? Allah hakkında şüphesi olanın Kur’an ve Peygamberle hiç alakası olmayacağına göre bunlara Müslüman demek nasıl mümkün olabilir?! Bunun bir adım sonrası deist ama Müslüman, daha ileri bir adımı ateist ama Müslüman, kafir ama müslüman olmayacak mıdır? Ag­nostikler Müslüman olabileceğine göre yahudi ve Hristiyan- lara evleviyede Müslüman demek gerekmeyecek mi? Dini bu kadar sulandırmaya gerek var mı?</p>
<p>Tam bitirdim derken başka bir akademisyenin agnostizm güzellemesine rastgeldim. O da agnostizmi dogmatizmin kar­şısına koyarak farkında olarak veya olmayarak meşrulaştırmaya çalışıyor Ne oluyor Müslümanlara anlamak mümkün değil? Şöyle diyor akademisyen: “Agnostizm kavramı, felsefi ve te­olojik açılardan yoğun tartışmalara neden olan bir kavramdır. Kavramsal olarak agnostizm, mutlak gerçek olarak kabul edi­len ilah, öbür dünya, insanın ilahi olandan mesajlar alması veya ölümden sonra dirilme gibi konuların bilinmez olduğunu, me- tafıziksel, kozmolojik, teolojik ve felsefi konuların bilinmezli­ğini ve belirsizliğini ifade etmektedir. Agnostisizm, şeksiz ve şüphesiz inanıyorum demek yerine şüpheli, açık ve ihtimalli bir şekilde bilmiyorum demektedir. Agnostisizm, kendinden emin bir şekilde mutlak kesinlikle dini, felsefi, bilimsel ve koz­molojik konuların bilineceğine inanmamak demektir. Dogma­tizmde kesinlik, netlik ve mutlaklık varken agnostisizmde ihti­mal, şüphe, görecelilik ve belirlenemezcilik vardır.</p>
<p>On dokuzuncu yüzyılda agnostik ve agnostisizm kavram­larını ortaya atan İngiliz biyolog T.H. Huxley, bilimsel, dini ve metafizik alanlarda bilmediğini ifade etmek için bu terimleri kullanmıştır. Tanrı, öbür dünya, vahiy, dini metinlerin insanüstü bir kaynaktan gelmesi gibi konularda kendinden emin ve kesin bir şekilde dogmatizmi üreten din ve teolojiye karşı agnosti­sizm, bilimsel, felsefi, metafiziksel ve dini konularda dogmatizme karşı bir pozisyonu ifade etmektedir. Agnostizmin zıddı din değil, dogmatizmdir. Dogmatizm, düşünceye, şüpheye, konuş­maya ve iletişime kapıyı kapatırken, agnostisizm yeniliğe, farklı tercihlere, göreceliliğe ve çoğulculuğa kapıyı açık tutmaktadır.</p>
<p>Tanrı, ölümden sonra dirilme, insanüstü alemden mesajlar alma, bazı metinlerin insanüstülüğü, ruh, zihin, yaratılışın kö­keni, mucize gibi konuların mutlak gerçekliğine ve geçerliliğine dair elimizde tartışılmaz, açık, net ve kesin kanıtlar bulunma­maktadır. Dini ve metafiziksel alanlarda elimizde açık, net ve kesin kanıtlar olmadığı için agnostisizm, metafizik konularda kesin hükümler vermekten kaçınır, bu konulardaki hükmü hep erteleyen bir tutum takınır. Dini, felsefi ve bilimsel konularda elimizde yeterli, tatmin edici ve açık kanıtlar olmadığı için on­ları bilmediğinden dolayı onlara dair inanç düzeyinde bir tu­tum ve durum içinde olmama pozisyonunu ve durumunu, ag­nostisizm ifade etmektedir. Dogmatizm, dini, metafiziksel ve felsefi konularda son sözü söylemektedir. Agnostisizm ise sü­rekli olarak söylenen sözlerin ilk sözler olduğunu ve daha çok söylenecek sözler olduğunu ifade etmeye çalışır. Agnostisizmin değer verdiği şey, sözün kesinliği değil, sözün yeniliği, göreceli­liği ve çeşitliliğidir. Birey, sadece insani olan sözü, fikri, teoriyi veya eseri anlayabilir. İnsanın, kendi dışındaki veya üstündeki bir varlığın veya canlının zihnini okuması ve anlaması mümkün değildir. Bütün felsefe, sanat, bilim, teoloji, mitoloji ve edebi­yat, insanın insana söylediği sözün meyveleridir. İnsan, insana kulak vermeli, dinlemeli, yorumlamak, eleştirmeli ve geliştir­melidir. Agnostisizm, bütün insani sözlere son söz olarak de­ğil, söze giriş olarak bakmaktadır.</p>
<p>Agnostisizm, hikmete kesin sahip olduklarını iddia eden, kerameti kendinden menkul gnostisizme karşı olduğu gibi, Tanrı gibi dini kavramları kesin olarak inkar eden ateizme de karşıdır. Agnostisizm, fideizm olmadığı gibi, ateizm de değil­dir. Agnostisizm, inançsızlık veya inanç karşıtlığı değildir. Ag­nostisizm, bilgisizlik veya bilgi yokluğudur. Agnostisizm, ye­terli bilgi yokluğundan dolayı dini ve metafiziksel konularda kesin hükümler vermekten kaçınmaktadır. Agnostisizm, ortada olma, daha doğrusu Araf’ta olmak hali gibidir. Agnostisizm, esnek, değişken ve gelişken bir durumdur. Bilim, felsefe, din,ahlak, sanat ve ekonomi gibi alanlarda ortaya çıkan yeni bilgi­leri, bulguları ve fikirleri olumlu bulan agnostisizm, büyük bir esneklikle yeni kanıtları değerli görmekte ve ileride ortaya çıka­bilecek muhtemel yeni kanıtlara ve bilgilere de kapıyı açık bı­rakmaktadır. Agnostisizm psikolojik açıdan hiçbir şekilde doğ­ruyu buldum ve doğruya sahip oldum psikolojisi içinde değildir. Doğruyu aramak ve herkesin kendi doğrusunu kendince üret­tiğini ve tecrübe ettiğini öngören agnostisizm, hüküm vermek yerine, sürekli olarak hüküm vermekten kaçınan bir psikolo­jik durumu ifade etmektedir. Doğmatizm, hükümlerinde katı, sert ve güçlü olmayı savunurken, agnostisizm ise esnek, zayıf ve akışkan bir durumu ifade etmektedir. Doğmatizm, madde­nin katı halidir. Maddenin gaz hali ise agnostisizmdir. Dog­matizmin katılığına karşı agnostisizm, her şeyin gaz gibi bu­harlaşmasını benimsemektedir.”</p>
<p>Uzun bir alıntı oldu. Daha önce dediğim gibi Batılı kav­ramlarla düşünmenin, hatta imanı izah etmenin sonucu budur. Demek ki, ya agnostik ya da fideist/dogmatik olacaksın! Agnos­tik isen fideist veya dogmatik olamazsın; fideist veya dogma­tik isen agnostik olamazsıîı! Bana ne? Bu kavramlarla düşün­mek zorunda mıyım? Evet, ya fideist ya da agnostik olunabilir, ama mümin olunamaz. İman kesinlik ister. Şüphe barındır­maz. Ancak bu iman fıdeistlerin ve dogmatiklerin imanı gibi değildir. Biz, saçmadır, ama yine de iman edin, demeyiz. İma­nımız a<u>kılla</u> temellendirilebilir bir şeydir. İmanımızı, yani tev­hidi gerekirse başkalarıyla da tartışırız, savunuruz. Tartışmaya kapalı, savunulamayacak bir inancımız, dogmatik bir yapımız yoktur. Yine imanımızın kesinliği, güneşin doğudan doğması gibi bir kesinlik de değildir. Bunun farkındayız. İnsanın aç ol­duğunu bilmesi gibi bir kesinliktir. Mü’min-kafır herkes güne­şin doğudan doğduğunu bilir; ama iman öyle değildir. Zaten imtihan sırrı budur. Yoksa imtihanın ne anlamı <u>kalır</u>dı! Al­lah, herkesin iman etmesini dileseydi, herhalde kendini aşikâr ederdi. O zaman da, bu, iman olmazdı. Görünen, dokunulan şeye iman olur mu?</p>
<p>Ezcümle Müslümanlar kendini, kendi inanç kavramla­rıyla ifade etmeli, başkasının inanç kavramlarıyla hem kendi­nin hem de başkalarının kafasını karıştırmamalıdır. Kavramlar ve içerikleri, doğdukları tarihin, atmosferin, havanın manasını ve ruhunu taşırlar. Başka tarihin kavramlarıyla düşünmek hele de bunu kendi inanç sistemine aktararak sistemi ters yüz et­mek artistik yapıbozumculuk değil, sadece taklittir, hem de ol­dukça yüzeysel bir taklit&#8230;</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Akademik Sohbetler 2(Kelam),syf:63-74</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/">Gazali Bir Ara Agnostik Oldu Mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>33 senelik talebelikte öğrenilen 8 mesele</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/33-senelik-talebelikte-ogrenilen-8-mesele/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/33-senelik-talebelikte-ogrenilen-8-mesele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Aug 2016 21:42:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kıssa-Menkıbe-Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[33 senelik talebelikte öğrenilen 8 mesele]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12299</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şakîk, Hâtem &#8216;e sordu: &#8211; Kaç senedir benim yanımdasın? Hâtem : &#8211; Otuz üç senedir. Şakîk : &#8211; Bu müddet zarfında benden ne öğrendin? Hâtem : &#8211; Sekiz mes&#8217;ele öğrendim. Şâkîk : &#8211; înnâ li&#8217;llâhi ve innâ ileyhi râci&#8217;ûn! Ömrüm seninle geçtiği hâlde benden ancak sekiz mes&#8217;ele mi öğrenebildin? Hâtem : &#8211; Evet hocam, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/33-senelik-talebelikte-ogrenilen-8-mesele/">33 senelik talebelikte öğrenilen 8 mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/33-senelik-talebelikte-ogrenilen-8-mesele/indir-2-58/" rel="attachment wp-att-12300"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-12300" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-2-1.jpg" alt="33 senelik talebelikte öğrenilen 8 mesele" width="361" height="290" /></a>Şakîk, Hâtem &#8216;e sordu:</p>
<p>&#8211; Kaç senedir benim yanımdasın? Hâtem :</p>
<p>&#8211; Otuz üç senedir. Şakîk :</p>
<p>&#8211; Bu müddet zarfında benden ne öğrendin? Hâtem :</p>
<p>&#8211; Sekiz mes&#8217;ele öğrendim. Şâkîk :</p>
<p>&#8211; înnâ li&#8217;llâhi ve innâ ileyhi râci&#8217;ûn! Ömrüm seninle geçtiği hâlde benden ancak sekiz mes&#8217;ele mi öğrenebildin? Hâtem :</p>
<p>&#8211; Evet hocam, ben yalan konuşmayı sevmem, ancak sekiz şey öğrenebildim. Şakîk:</p>
<p>&#8211; Bu öğrendiğin sekiz şey nedir? Söyle dinleyelim. Hâtem :</p>
<p><strong>1 &#8211;</strong> Baktım ki, herkesin ayrı ayrı bir dostu var. Fakat bütün dostlar, nihayet mezar başından geri döndüğü için ben, hiç birine güvenmedim, ancak mezarımda da bana arkadaş olacak iyi amelleri kendime dost seçtim. Şakîk:</p>
<p>&#8211; Çok güzel, ikincisini söyle bakalım. Hâtem:</p>
<p><strong>2 &#8211;</strong> Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın :</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın azametinden korkup nefsini, arzu ve isteklerinden alıkoyanın varacağı yer Cennettir.&#8221; (79-Nâzi&#8217;at: 40, 41) mealindeki âyet-i kerîmesini düşündüm, hak olduğunu bildim ve nefsimin behîmî arzularını yenmeğe çalıştım ve bu suretle Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;ya itaate devam ettim.</p>
<p><strong>3 &#8211;</strong> Baktım ki, herkes elindeki kıymetli sermâyesini koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çâreye bağ vuruyor. Halbuki Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın:</p>
<p>&#8220;Sizin elinizde olan her şey tükenecek, ancak Allah katında olan bakîdir. &#8221;</p>
<p>âyet-i celîlesini düşündüm ve ben de kaybolmaması için kıymetli kabul ettiğim bütün varlığımı Allah&#8217;a, emânet ettim-, Onun rızası uğrunda harcadım.</p>
<p><strong>4 &#8211;</strong> Baktım ki, insanların her biri mâl, haseb, şeref ve neseb aramaktadır. Anladım ki bunlar bir şey değil. Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın:</p>
<p>&#8220;Allah katında en keremliniz, en çok muttaki olanınızdır (49-Hucûrât: 13)</p>
<p>âyet-i celîlesine baktım da, Allah katında kerîm olmak için malı, mansabı değil, takvayı seçtim.</p>
<p><strong>5 &#8211;</strong> Baktım ki, insanlar mütemadiyen birbirine saldırıyor, yekdiğerini tel&#8217;în edip duruyorlar. Sebebini, hâsed denilen çekememezlikte buldum; sonra Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın:</p>
<p>&#8220;Biz, onların dünyâ hayâtındaki geçimlerini taksîm ettik&#8221;</p>
<p>âyet-i celîlesini düşündüm ve anladım ki bu taksimat, Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın taksimidir, bunda kimsenin te&#8217;siri yoktur. Ben de Allah&#8217;ın taksimine razı oldum, hased hastalığını attım ve kimseye düşmanlık etmedim.</p>
<p><strong>6 &#8211;</strong> İnsanların birbirine düşman olup birbirlerini öldürdüklerini gördüm. Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın:</p>
<p>&#8220;Asıl düşmanınız şeytandır. Onu düşman tanıyın &#8221;</p>
<p>âyet-i celîlesini düşündüm ve asıl düşmanın Şeytân olduğunu anlayınca, yalnız onu düşman tanıdım ve başka kimseye adavette bulunmadım.</p>
<p><strong>7</strong> &#8211; Baktım ki, insanlar şu bir lokma ekmek için helâl &#8211; haram demeden her türlü zillete katlanıyorlar. Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın:</p>
<p>&#8220;Bütün yaratıkların rızkı Allah üzerinedir.&#8221; (11-Hûd: 6)</p>
<p>âyet-i kerîmesini düşündüm. Benim de bu canlı varlıklardan biri olmam hasebiyle, rızkıma Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın kefil olduğunu anladım; isteklerime bakmadan, Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın bende olan hakkı ile meşgul oldum.</p>
<p><strong>8 &#8211;</strong> Baktım ki, insanlardan bir kısmı servetine, ticâretine; bir kısmı sıhhatine olmak üzere, kendileri gibi bir yaratık&#8217;a tevekkül etmekte [güvenmekte] ve ona bel bağlamaktadır. Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;a tevekkül edene [güvenene] Allah yeter.H (65 &#8211; Talâk : 3)</p>
<p>mealindeki âyet-i celîlesini düşündüm ve ben de (fâni olan başka şeylere değil) ancak Hazret-i Allah&#8217;a tevekkül ettim ve O&#8217;na bağlandım. O da bana yeter. İşte senden öğrendiklerim bunlardır.</p>
<p>Dedi. Bunun üzerine Şakîk :</p>
<p><strong>&#8211;</strong> Hâtem, Allah seni muvaffak etsin; doğrusu ben, Tevrat, İncil, Zebur ve Kur&#8217;ân-ı Azîmi tedkîk ettim, bütün dîni işleri ve hayır çeşitlerini şu sekiz mes&#8217;ele üzerinde devreder gördüm. Şu sekiz esâsa riâyet eden dört kitâb&#8217;ın hükmüyle amel etmiş olur. Dedi.</p>
<p>İlmin bu nev&#8217;iyle meşgul olup bunu anlayanlar ancak âhiret âlimleridir. Dünyâ âlimleri ise, güçleri yettiği kadar mâl ve mansab etmekle meşgul olur da, Allah&#8217;u Teâlâ&#8217;nın Peygamberleri vasıtasıyla tebliğ ettiği âhiret ilimlerini ihmâl ederler.</p>
<p>İmam Gazzali, İhya, cild 1 (Bedir Yay.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/33-senelik-talebelikte-ogrenilen-8-mesele/">33 senelik talebelikte öğrenilen 8 mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/33-senelik-talebelikte-ogrenilen-8-mesele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 19:55:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Gürlek]]></category>
		<category><![CDATA[Tercüme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6005</guid>

					<description><![CDATA[<p>  İnsan okudukça neler öğreniyor. Yıllarca merhum Cemil Meriç’in yanında bulundum. Kendisine koca koca kitaplar okudum. Mesela Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin o meşhur eserini –ki yedi yüz sayfadan fazladır – kıraat ettim. Özel sohbetlerini büyük bir zevkle dinledim. Sert bir üslupla yaptığı eleştirilere kulak verirken yeni yeni bilgilere ulaştım. Merhum, hem batı kültürüne, hem doğu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/">Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="author_article_detail">
<div class="title"></div>
<div class="email"> <a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6006" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985.jpg" alt="Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali" width="458" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985.jpg 380w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985-300x197.jpg 300w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></a></div>
<div id="author_article_content" class="text_content">
<p>İnsan okudukça neler öğreniyor. Yıllarca merhum Cemil Meriç’in yanında bulundum. Kendisine koca koca kitaplar okudum. Mesela Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin o meşhur eserini –ki yedi yüz sayfadan fazladır – kıraat ettim. Özel sohbetlerini büyük bir zevkle dinledim. Sert bir üslupla yaptığı eleştirilere kulak verirken yeni yeni bilgilere ulaştım. Merhum, hem batı kültürüne, hem doğu irfanına aşina idi. Bu arada belirteyim ki, “kültür” kelimesinden pek hoşlanmadığı için ciddi ciddi tenkit ederdi. Ona göre “irfan” daha geniş kapsamlı, daha sıcak ve yerli bir kavramdı. Nitekim eserlerinden birinin adı da “Kültürden İrfana”dır.</p>
<p>Cemil Meriç’in kitaplarını okuyanlar veya sohbetlerini dinlemiş olanlar onun İbn-i Haldun, Ahmet Cevdet Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa, Ahmet Mithat Efendi gibi kalem erbabına büyük bir hayranlık duyduğunu bilirler. Mesela, İbn-i Haldun için “kendi semasında tek yıldız” derdi. Nesirdeki üstadlarının Sinan Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa olduğunu söylerdi. Hace-i Evvel Ahmet Mithat Efendi’nin ne büyük bir tecessüse sahip olduğunu her fırsatta söylerdi. Son yıllarında bu zevat-ı kirama Said Nursi merhum da katılmıştı. İtiraf edeyim ki İmam-ı Gazali hazretlerine duyduğu ilgiyi ben de bilmiyordum. O kadar zaman yanında bulunduğum halde, bu konu hakkında tek bir cümlesine rastlamadım. Otuz yıl sonra okuduğum bir röportajdan, Cemil Meriç’in aynı zamanda Gazali’yi de keşfetmiş olduğunu öğrendim. Merakınızı şöyle gidereyim:</p>
<p>Kadim dostum Ekrem Kızıltaş’ın 1984 yılında Cemil Meriç’le yaptığı mülakat “Dil ve Edebiyat” dergisinin Şubat sayısında bu kadar uzun bir aradan sonra bir kere daha yayımlandı. “Cemil Meriç ile Lisan Meselesi ve Aydınlar Üzerine” başlığıyla neşredilen bu mülakatı büyük bir zevkle okudum. Arkadaşımızın üstada yönelttiği bir soru da şöyle: “Yeni yetişen nesle, okumada ne gibi bir yol takip etmelerini ve öncelikle hangi kitapları okumalarını tavsiye edersiniz?”</p>
<p>Cemil Meriç, ne tavsiye edebilirim ki, tavsiye edebileceğim kitapların yüzde doksanı tercüme, tercümelerin de yüzde doksan dokuzu berbat deyip acı bir gerçeği dile getirdikten sonra irfan açısından belli bir yere gelmek isteyen gençlerin lisan öğrenmelerini ve kendilerini iyi yetiştirmelerini istiyor. Yani, suyu kaynağından içiniz diyor. Doğru söylüyor. Maalesef tercüme edilen kitaplar, kötü tercüme edildikleri, dil keşmekeşine maruz kaldıkları için okunmuyorlar. Böylece o kıymetli eserler bir nev’i katledilmiş oluyor. “Mütercim katildir!” sözü, işte bu faciaya, dil faciasına işaret ediyor. Yıllar önceydi. Kayıhan Yayınevi’nin sahibi merhum Burhaneddin Kayıhan, bir gün bana basılmadan önce redaksiyonunu yapmam için bir dosya verdi. Bu, Hazreti Ömer hakkında tercüme bir kitaptı. Doğrusu, ilk başta, İslamın ikinci büyük halifesi hakkında – redaksiyon maksadıyla da olsa – böyle koca bir kitap okuyacağım diye sevindim. Eyvah, daha birkaç sayfa okur okumaz sevincim kursağımda kaldı. Çünkü, mütercim son derece bozuk bir tercüme ile hazırlamış. Burhaneddin Bey’e, bütün sayfaları kırmızıya boyasam bile yine düzeltemeyeceğim, eseri yeniden yazmak gerekir dedim. Mütercimi razı olursa ben bunu yapabilirim, diye ilave ettim. “Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü”nden bihaber mütercim bu teklifi: “Benim cümlelerime kimse dokunamaz!” efelenmesiyle kabul etmedi. Böylece ben de büyük bir sıkıntıdan kurtulmuş oldum.</p>
<p>İşte Cemil Meriç, bu bozuk ve kötü tercüme furyasına ne yazık ki, Gazali’nin de kurban edildiğini belirtiyor, dolayısıyla irfan dünyamıza beklenen faydayı verememiştir, diyor. Ona göre böyle yetersiz çeviriler, müellifin hakkıyla anlaşılmasına ve istifade edilmesine engeldir. Sadece Gazali mi, İbn-i Haldun da aynı akıbete uğramıştır. Gazali’nin eserlerinin başına gelenler, “Mukaddime” nin de başına gelmiştir. Cemil Meriç, sözün burasında “Tercüme edilen, sadeleştirilen kitaplar ne dereceye kadar aslını aksettirebilir?” diye sorduktan sonra, acı bir gerçeği dile getiriyor, işte bu yüzden gençlerimize tavsiye edebileceğim on kitap bulabileceğimi zannetmiyorum, diyor.</p>
<p>Tercüme hastalığına böyle bir teşhis koyan Meriç, yeri gelmişken ilginç bir noktaya daha değineyim deyip, sözü halkımızın Gazali hayranlığına getiriyor. Tercümedeki bütün bu olumsuzluklara rağmen Büyük İmam’a, büyük bir muhabbet duyulmaktadır. Acaba bu sevginin kaynağı nedir? Mesela her türlü reklam vasıtasıyla desteklenmesine rağmen Charles Darwin’in tercüme edilen kitabı 250 adet bile satılmıyor ama Gazali 250.000 satabiliyor. Burada araya girip ben de bir ilavede bulunayım. Bugün Hazretin eserleri çok daha fazla satılıyor. Neredeyse “İhya”nın ve “Kimya”nın girmediği ev kalmadı. Aynı oranda okunup okunmadığı başka bir yazının konusu olduğu için onu geçiyorum. Eğer okunmuyorsa sebeplerinden biri de – yukarıda da belirttiğim gibi – kötü tercümelerdir.</p>
<p>Yine Cemil Meriç’e dönecek olursak, sözü tekrar ilgi ve alaka meselesine getiriyor, Darwin ve benzeri yazarların kitaplarının tutması için bütün yollar denendi. Akla gelen her şey yapıldı. Okullara sokuldu, klasikler arasında basıldı. Ama bir Gazali’nin binde biri kadar bile ilgi görmedi. Bu nedendir acaba, sorusunu bir kez daha kendi kendine soruyor. Merak etmeyin, cevabını da yine kendi veriyor: “Gazali Huccetü’l-İslam’dır. Bir çok meselede son mercidir. Müphem de olsa bu özelliği toplumun şuur altına sinmiştir.”diyor.</p>
<p>Evet, Gazali, hem “Huccetü’l İslam”dır, hem “Zeynü’d-Din”dir. Yani dinin hem delili hem zinetidir, süsüdür. Delilden, zinetten kim hoşlanmaz. Bu millet, bu sırrı keşfettiği için onu baş tacı ediyor.</p>
<p>Sevmeyenleri mi sordunuz? İsterseniz bu sevimsiz konuya hiç girmeyelim.</p>
<p>Dursun Gürlek</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/">Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resulullah&#8217;a Salavat Getirmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resulullaha-salavat-getirmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resulullaha-salavat-getirmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Dec 2014 21:39:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kıssa-Menkıbe-Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kıssa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'a Salavat Getirmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2234</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tabiinden Abdülvahid b. Zeyd (r.a) anlatıyor: Hac farizasını yerine getirmek için yola çıktım.Bu yolculukta adamın biri bana arkadaşlık etti. Bu adam,otururken,kalkarken,yürürken hasılı her işinde Resulullah&#8217;a (sav) salavat getiriyordu.Bunun sebebini sorduğumda şöyle dedi. &#8221;Mekke&#8217;ye ilk gidişimde yanımda babam da vardı.Hac vazifesini bitirip geri dönmüştük.Yolda konaklardan birine uğradık. Orada uyumuştum.Uykumda biri geldi ve, &#8216;Kalk baban öldü;Allah (c.c) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullaha-salavat-getirmek/">Resulullah’a Salavat Getirmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/resulullaha-salavat-getirmek/salavat-4/" rel="attachment wp-att-17604"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17604" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/salavat.png" alt="" width="356" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/salavat.png 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/salavat-360x240.png 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/salavat-277x184.png 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/salavat-296x197.png 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/salavat-270x180.png 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/salavat-370x247.png 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/salavat-236x157.png 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/salavat-300x200.png 300w" sizes="(max-width: 356px) 100vw, 356px" /></a>Tabiinden Abdülvahid b. Zeyd (r.a) anlatıyor:</p>
<p>Hac farizasını yerine getirmek için yola çıktım.Bu yolculukta adamın biri bana arkadaşlık etti. Bu adam,otururken,kalkarken,yürürken hasılı her işinde Resulullah&#8217;a (sav) salavat getiriyordu.Bunun sebebini sorduğumda şöyle dedi.</p>
<p>&#8221;Mekke&#8217;ye ilk gidişimde yanımda babam da vardı.Hac vazifesini bitirip geri dönmüştük.Yolda konaklardan birine uğradık. Orada uyumuştum.Uykumda biri geldi ve, &#8216;Kalk baban öldü;Allah (c.c) onun yüzünü simsiyah etti&#8217; dedi.Korku içinde uyandım,hemen babamın üzerindeki örtüyü kaldırdım,bir de ne göreyim,babam ölmüş ve yüzü simsiyah olmuştu.İçimi bir korku ve ürperti kapladı.Böyle üzüntü ve keder içinde beklemekte iken uyuya kalmışım.Rüyamda elleri demir sopalı dört siyah adam babamın baş ucuna dikilmişlerdi..Tam o esnada güzel yüzlü üzerinde yeşil elbiseli bulunan bir adam çıkageldi ve onlara, &#8216;Onun yanından uzaklaşın &#8216; dedi.Babamın yüzünü eliyle sıvazladıktan sonra yanıma geldi ve, &#8216;Kalk ,Allah (c.c) babaının yüzünü bembeyaz etti&#8217; dedi.</p>
<p>Ben, &#8216;Anam babam sana feda olsun,sen kimsin? dedim.O,</p>
<p>&#8216;Ben Muhammed&#8217;im (sav) dedi. Uykudan uyandım. Hemen babamın baş ucuna gidip örtüyü kaldırdım, yüzü bembeyaz olmuştu. İşte o günden sonra sürekli Resulullah&#8217;a (sav) salavat getiriyorum.&#8217;</p>
<p>İmam-ı Gazali (k.s) ihya 5/263</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullaha-salavat-getirmek/">Resulullah’a Salavat Getirmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resulullaha-salavat-getirmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düşünce Mirasımıza Dair</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dusunce-mirasimiza-dair/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dusunce-mirasimiza-dair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Nov 2014 15:39:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Rüşd]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[Aristoculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Mirasımıza Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Dücane Cündioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Eş'ari]]></category>
		<category><![CDATA[Farabi]]></category>
		<category><![CDATA[Feyz Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Keşfi Kadim(İmam Gazali'ye Dair)]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam ile Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Maturidilik]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Platonculuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2307</guid>

					<description><![CDATA[<p>…&#8221;Yeni bir şeyler söylemek&#8221; iddiasıyla ortaya çıkanlar, farklı bir medeniyetin sözcülüğünü yapar hâle düştüklerini bile fark etmeksizin egemen olanı evrensel olan mertebesine çıkardıkları gibi, &#8220;hak taaddüt etmez.&#8221; düsturunu unutup birdenbire başka hakikatler olabileceği yalanıyla kendilerini aldatmayı tercih etmişlerdir. Bu toprakların çocukları Ben Hakikatim demeyi unuttukları günden beri yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışıyorlar ama yaklaşık [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusunce-mirasimiza-dair/">Düşünce Mirasımıza Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/dusunce-mirasimiza-dair/tahsil2-702x336-2/" rel="attachment wp-att-17137"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-17137" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/tahsil2-702x336.png" alt="" width="492" height="235" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/tahsil2-702x336.png 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/tahsil2-702x336-600x287.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/tahsil2-702x336-300x144.png 300w" sizes="(max-width: 492px) 100vw, 492px" /></a>…&#8221;Yeni bir şeyler söylemek&#8221;</em> iddiasıyla ortaya çıkanlar, farklı bir medeniyetin sözcülüğünü yapar hâle düştüklerini bile fark etmeksizin egemen olanı evrensel olan mertebesine çıkardıkları gibi, &#8220;hak taaddüt etmez.&#8221; düsturunu unutup birdenbire başka hakikatler olabileceği yalanıyla kendilerini aldatmayı tercih etmişlerdir.</p>
<p>Bu toprakların çocukları Ben Hakikatim demeyi unuttukları günden beri yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışıyorlar ama yaklaşık bir asırdır ne yeni bir şeyler söylüyorlar, ne de yeni bir şeyler ortaya koyuyorlar. Yeni bir şeyler ortaya koymayı marifet addettikçe, o ortaya koyduklarını zannettikleri yenilikler, kendi dünyalarının değil, egemen dünyanın kabul ve takdir edebileceği lâfazanlıklardan öteye gitmiyor.</p>
<p>Evet, bu toprakların çocukları, yeni bir şeyler ortaya koymayı marifet addettikçe, bir türlü kendileri kalmayı beceremiyorlar; bir türlü tarihlerini ve coğrafyalarını kendi bütünlüğü ve sürekliliği içinde algılayamıyorlar. Yapısal bütünlüğü parçalanmış, tarihsel sürekliliği kesintiye uğramış böylesi bir dünya tasavvuruna saplanıp kaldıkça da yeniden ve bir daha o muhteşem imparatorluk ufkuna, o muazzam İstanbul ufkuna yerleşmek imkânını ele geçiremiyorlar. Oysa bir kez, evet bir kez o ufuktan dünyaya bakmayı denerlerse, eksik parçalar yerini bulacak ve keşf-i kadîm çabası daha önce olduğu gibi bugün de kendilerine güç ve kuvvet verecektir!</p>
<p>Kadîm olanı keşfetmek, yeni olanı ortaya koymaktan belki daha güç ve fakat hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki çok daha asil bir çabadır! Tarih, bugüne değin, kadîm olanı keşfetmek için çaba sarf etmeyen hiçbir toplumun yeni bir şey ortaya koyabildiğine tanıklık etmedi. İşte zaten bu yüzden bu toprakların çocuklarının öncelikli görevi vaz&#8217;-ı cedid değil, keşf-i kadîm olmalıdır. (Keşf-i Kadîm, sf.17-18)</p>
<p>Çağdaş İslâm Düşüncesi&#8217;nin mevcut formunu kazanmasına katkıda bulunanlar, İslam Düşüncesi&#8217;nin nazarî mirasını göz göre göre ve hiç acımadan nisyana terk ettiler, küçümsediler ve bir süre sonra onunla irtibat kuramayacak bir noktaya geldiler. Öyle ki terk ettikleri tarafından terk olundular. Şunun şurasında henüz bir asır bile dolmadan Dilbilim ve Mantık&#8217;ta mesela Cürcani, Sekkakî, Kazvinî veya Urmevî&#8217;yi değil, sadece Ahmed Cevdet Paşa, Elazığlı Abdünnâfi Efendi ile Said Nursî&#8217;yi; Kelâm&#8217;da Îci, Taftazanî veya Seyyid Şerif&#8217;i değil, Giritli Sırrı Efendi ile Harputlu Abdüllatîf Efendi&#8217;yi; Tefsir&#8217;de Taberî veya Zemahşerî&#8217;yi değil, sadece Elmalılı Hamdi Efendi&#8217;yi; Hadis&#8217;te Askalânî, Kastalânî veya Aynî&#8217;yi değil, Babanzâde Ahmed Naim&#8217;i; Usûl-i Fıkıh&#8217;ta Abdülaziz Buharî veya Pezdevî&#8217;yi değil, Büyük Haydar Efendi ile Seyyid Bey&#8217;i; Tasavvufta İbn Arabî, Konevî veya Mevlâna&#8217;yı değil, Ahmed Avni Konuk ile Elif Efendi&#8217;yi; Felsefe&#8217;de Farabî, İbn Sina, Gazâlî veya İbn Rüşd&#8217;ü değil, Süleyman Hasbî Efendi&#8217;yi, hiç değilse Rıza Tevfik ile İsmail Fenni Ertuğrul&#8217;u bile anlamaktan aciz kalınmasının nedeni bu basiretsizce yapılan redd-i mirastır.</p>
<p>Evet, Çağdaş İslam Düşüncesi köklerine dönmelidir! Fakat şimdilik hiç değilse bir asır öncesine dönmek için yola düşmeli, bir daha yolda düşmemek için son düştüğü yerden ayağa kalkabileceğini ispat etmelidir. Çünkü bu kâbustan bir an evvel kurtulamazsak, genç nesiller İslam Düşüncesini &#8216;miras&#8217; olmaktan çıkarıp &#8216;tereke&#8217; haline getiren imitasyon meraklılarının açtığı çukurlarda çırpınmayı sürdürmekten kurtulamayacaklar! (Keşf-i Kadîm, sf.38-39)</p>
<header class="header effect-1 header-a99f91 active">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24">
<div class="template classible"><span class="name">Dücane Cündioğlu : İslâm Düşüncesi****nin Özgünlüğü Sorunu (I)</span></div>
<nav class="option right">
<ul>
<li class="item social drop-down"><span class="button">PAYLAŞ<i class="icon-arrow-share"></i></span>
<div class="drop-content right">
<div class="share share-single classible share-change" data-id="48162" data-type="5" data-url="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ducanecundioglu/islm-duuncesinin-ozgunlugu-sorunu-i-48162" data-title=" İslam Düşüncesinin Özgünlüğü Sorunu (I)">
<div class="icon-group circle x32"></div>
<div class="icon-group circle x32"></div>
<div class="icon-group circle x32"></div>
<div class="icon-group circle x32"></div>
<div class="icon-group circle x32"></div>
</div>
</div>
</li>
<li class="item save drop-down"><i class="icon-turned-in"></i></li>
</ul>
</nav>
</div>
</div>
</div>
<div class="overlay dark"></div>
<div id="progressbar" class="progress"></div>
</header>
<section class="main">
<section class="header header-a99f91">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24">
<nav class="nav header swiper-container swiper-container-horizontal swiper-container-android" data-swipe="index-menu">
<ul class="swiper-wrapper">
<li class="swiper-slide swiper-slide-active"><a class="ripple" title="Manşet" href="https://www.yenisafak.com/">Manşet</a></li>
<li class="swiper-slide swiper-slide-next"><a class="ripple" title="Gündem" href="https://www.yenisafak.com/gundem">Gündem</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" title="Dünya" href="https://www.yenisafak.com/dunya">Dünya</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" title="Spor" href="https://www.yenisafak.com/spor">Spor</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" title="Ekonomi" href="https://www.yenisafak.com/ekonomi">Ekonomi</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" title="Teknoloji" href="https://www.yenisafak.com/teknoloji">Teknoloji</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" title="Hayat" href="https://www.yenisafak.com/hayat">Hayat</a></li>
<li class="swiper-slide"></li>
<li class="active swiper-slide"><a class="ripple" title="Yazarlar" href="https://www.yenisafak.com/yazarlar">Yazarlar</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" title="Video" href="https://www.yenisafak.com/video-galeri">Video</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" title="Foto Galeri" href="https://www.yenisafak.com/foto-galeri">Foto Galeri</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" title="Bilgi Kartları" href="https://www.yenisafak.com/bilgi">Bilgi Kartları</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" title="İnfografik" href="https://www.yenisafak.com/infografik">İnfografik</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" title="Son Dakika" href="https://www.yenisafak.com/son-dakika">Son Dakika</a></li>
</ul>
<div class="swiper-controls"></div>
</nav>
</div>
</div>
</div>
</section>
<section class="header header-a99f91 sub">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24">
<nav class="nav category swiper-container swiper-container-horizontal swiper-container-android" data-swipe="category-menu" data-category="yazarlar">
<ul class="swiper-wrapper">
<li class="swiper-slide swiper-slide-active"><a class="ripple" href="https://www.yenisafak.com/yazarlar">Yazarlar</a></li>
<li class="swiper-slide swiper-slide-next"><a class="ripple" href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/bugun-yazanlar">Bugün Yazanlar</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/gazete">Gazete Yazarları</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/internet">İnternet Yazarları</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/spor">Spor Yazarları</a></li>
<li class="swiper-slide"><a class="ripple" href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/arsiv">Arşiv Yazarları</a></li>
</ul>
<p><i class="icon-arrow-left"></i><i class="icon-arrow-right"></i></nav>
</div>
</div>
</div>
</section>
<section id="article-list" class="content infinite-scroll-container">
<div class="infinite-scroll-item infinite-scroll-item-initial infinite-scroll-item-active">
<div class="ads-group">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24">
<div class="ads masthead">
<div id="ad-masthead-48162" class="head dev-ad-masthead"><iframe title="Masthead" src="https://www.yenisafak.com/ad/masthead?adv=yazarlar" width="320" height="100" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" data-mce-fragment="1"></iframe></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="content-group" data-content="article" data-id="48162" data-author-name="Dücane Cündioğlu" data-author-url="/yazarlar/ducanecundioglu">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-24">
<div class="ads pageskin"></div>
</div>
</div>
<div class="row border">
<div class="col-md-6"></div>
<div class="col-md-15 offset-md-2">
<header class="head-col">
<div class="category"><a class="item border-a99f91" title="Gazete Yazarı" href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/Gazete" data-color="a99f91">GAZETE YAZARI</a></div>
<div class="title">
<h1>İslâm Düşüncesi&#8221;nin Özgünlüğü Sorunu (I)</h1>
</div>
<div class="article" data-display="mobile">
<div class="bio">
<div class="bio-group flex">
<div class="photo circle"><img decoding="async" src="https://image.yenisafak.com/resim/imagecrop/2017/08/09/07/47/554x554resized_98494-89aa5164editor2.png" alt="Dücane Cündioğlu" /></div>
<div class="name">Dücane<strong>Cündioğlu</strong><small>Gazete Yazarı</small></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="information"><time class="item time" data-color="green">30 Mar 2001, Cuma</time></div>
</header>
<article class="main-col">
<div class="reactions flex">
<div class="reaction-group">
<section id="side-comment-48162" class="pid-comment pid-top" data-main="#main-comment-48162">
<div class="pid-rating ng-scope" style="box-sizing: border-box; vertical-align: top; position: relative;">
<div class="pid-select-comment-icon-wrapper pid-flx"></div>
<div class="pid-rating-overlay"></div>
</div>
</section>
</div>
<div class="comment-popup" data-id="48162"></div>
</div>
<div class="text">İslâm Düşüncesi&#8221;nin özgünlüğü sorununu ele almak ve dolayısıyla sağlıklı bir hükme varabilmek için, hiç kuşkusuz bu düşünce geleneğinin bütün dönemlerini ve mahsûllerini eksiksiz bir biçimde ele almak gerekir. Oysa hem Batı dünyasında, hem de İslâm dünyasında yapılan akademik çalışmalar daha şimdiden -henüz ikna edici bir tablo ortaya konulmadan- birtakım önyargılı karalamalarla dolup taşmakta, neredeyse eline kalem alan herkes İslâm düşünce tarihini İmam Gazâlî&#8221;den öncesi ve sonrası diye kabaca ikiye ayırıp ilkini göklere çıkarmakta, ikincisini ise âdeta yere/yerin dibine (!) batırmaktan çekinmemektedir.İlk dört asrın altın asırlar olduğu, ictihad kapısının açık bulunduğu, düşüncenin özgürce yeşerebildiği, Kindi-Farabî-İbn Sina gibi büyük düşünürlerin yetiştiği ve fakat İmam Gazâlî&#8221;nin felsefe eleştirisinden sonra aklın donduğu, özgür düşüncenin karardığı, zihinlere skolastizmin hâkim olduğu, İslâm dünyasını ataletin bürüdüğü, orijinal ilim ve felsefe adamlarının yetişmediği, vb. şikayetler öne sürülmekte; böylelikle Gazâlî öncesi için aydınlık, sonrası içinse karanlık tasvirler imal edilip -yalana kuvvet!- bu medeniyetin mensuplarına eşik teşkil edecek o koca zemin ayaklarının altından usûlce çekilivermektedir.</p>
</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</section>
</section>
<p>Sözü uzatmadan açıkça söyleyelim: Gazâlî öncesi dönem, İslam Düşüncesi&#8217;nin çocukluk dönemidir, emekleme asırlarıdır; İslam Düşüncesi&#8217;nin zirveye çıktığı, sadece düşünce alanında değil, bilim alanında da en özgün, en yüksek mahsûllerini verdiği asıl dönem ise Gazâlî sonrası asırlardır. Öyle ki bu asırlar, İslam Düşüncesi&#8217;nin -iddia edildiği gibi- zevâl değil, kemâl asırlarıdır!</p>
<p>Bu hakikatin ısrarla görmezlikten gelinmesi siyasi maksatlıdır ve oryantalist proje, bidayetinden bu yana Selçuklu ve bilhassa Osmanlı dönemlerinin karanlıkta kalması için kasd-ı mahsusla Gazâlî sonrasını küçümsemekte, yazılan onbinlerce eserin üzerine küçücük bir ışık huzmesi bile düşmesini engellemek için var gücüyle çalışmaktadır. Ne yazık ki bu insanlar kendilerine İslam dünyasından taşeronlar bulmakta da hiç zorlanmamışlar, bu kasıtlı cehaletin (tecahülün) sözcülüğünü üstlenmekten ar etmeyen birtakım nevheveskâr yerliler de çıkmıştır.</p>
<p>Osmanlı deyince akıllarına kardeş katlinden veya harem hikâyelerinden başka birşey gelmeyen bu zavallıların, kendi tarihleri hakkındaki olumsuz yargılarının ardında oryantalist projenin hiçbir ilmi mesnede dayanmayan indî iddiaları vardır.<br />
Askeri ve siyasi mağlubiyetlerinin tazminatını ilmi miraslarından vazgeçmekle ödeyebileceklerini sanan; kendi tarihine, kendi kültürüne, kendi ilmî-dinî geleneğine düşmanlık besledikçe, kendi benliğini inkar ettikçe ve ettiği takdirde adam olacağı yalanına inanan bu ben-idrakinden mahrum gürûh, Gazâlî sonrasını inkar etmekle, tanımadığı, anlamadığı, takdir etmekten aciz kaldığı bu ilim mirasını küçümsemekle ne denli büyük bir hata yaptığını fark edememektedir bile.(Keşf-i Kadîm, sf.46-47)</p>
<p>Sizi bilmem ama ben bu zevâtın yorumlarını değil, yorumlarına mesnet teşkil eden bilgilerini hesaba çekmenin vacip olduğuna inanıyorum. Nitekim İslam düşünce geleneğinin büyük ustaları, bilginin kaynakları ve yöntemleri hususunda takip edilecek vasıtaları ve bu vasıtaların üzerinde yürüyebileceği zemini tanımlamak sadedinde şöyle diyorlardı: Marifete vüsûl iki tarik üzredir: Birincisi Nazar, ikincisi Keşf. Şayet &#8216;nazar&#8217; bir nebinin vahyini (haber-i sâdık) esas alıyorsa bunun adı Kelâmdır; almıyorsa Felsefedir (Meşşaîlik, Aristoculuk). Kezâ &#8216;keşf&#8217; vahyi esas alıyorsa bunun adı Tasavvuf-ı Müteşerriadır; almıyorsa İşrakiliktir (Platonculuk).</p>
<p>İşte bu yüzden Kelâm, İslami ilimler hiyerarşisinin koruyucu şemsiyesidir. Hüccetimiz Gazâlî&#8217;nin ifadesiyle: Bütün İslâmi ilimler cüzîdir ve en nihayet bir cüz&#8217;ün ilmidir. Ancak Kelâm İlmi müstesna; zira bir tek o küllîdir. Bu bakımdan Kelam, İslâmî nassların (Kur&#8217;an ve Sünnet akidesinin) aklî inşası demektir ve zannedildiği gibi salt bir savunma aracı değildir. Bilakis nassın ifade ettiği hakikati aklen inşa etmenin yoludur Kelam. Bu yönüyle cedelî değil, inşaî bir ilimdir. Gazâlî öncesi Kelâm İlmi için söylenildikte, bu cedelî sıfatı belki bir kıymet arzedebilir ve fakat Gazâlî sonrası Kelâmı (müteahhirîn devri) için katî surette bir tanımlamadır.</p>
<p><strong>Nitekim Müteahhirîn Kelâmı&#8217;na dair yazılan eserler umumiyetle dört bölümden oluşurlar:</strong></p>
<p>1) Mebâdî (Aklî ilkeler, mantık)</p>
<p>2) Umûr-i Âmme (vücûd-u adem, mahiyet-hüviyet, vahdet-kesret, vs.)</p>
<p>3) Mümkinât (tabiat bilimleri: optik, astronomi, vs.)</p>
<p>4) Semiyyât (Sıfatlar meselesi, nübüvvât, mucive, vs.)</p>
<p>Bugün sözümona Kelâm İlmi diye bilinen ve ilahiyatlarda okutulan bahisler, Kelam sistematiği içerisinde çok küçük bir yer işgal eden Semiyyât bahsine ait olup ilk üç bölüm Kelâm&#8217;a felsefe karıştırılmıştır iddiasıyla hasıraltı edilmektedir.</p>
<p>Kelâm&#8217;da niçin aklın evvel, naklin müevvel olduğu çağdaşlarımız tarafından yeterince anlaşılamadığından, biraz da selefî rüzgarların etkisinde kalındığından, ne yazık ki Kelâm İlmi denince, herkesin aklına mesail-i nakliye gelmekte, dolayısıyla bu ilim aleyhinde ileri-geri konuşmak bir marifet addedilmektedir.</p>
<p>Bu kısa açıklamalara binaen söyleyecek olursak Osmanlı&#8217;nın, Yavuz Sultan Selim&#8217;in Mısır&#8217;ı fethinden sonra Eşarî âlimlerin istilasına uğrayıp Eşarîleştiği iddiası, işte Kelam&#8217;ın İslam dünyasında Gazâlî&#8217;den sonra kazandığı formu bilmeyenlerin, anlamayanların uydurduğu bir iddiadan ibarettir. Çünkü Osmanlı dönemi İslam düşüncesi Kelâmî karakterdedir ve Osmanlı uleması Kelâm&#8217;da değil, Akide&#8217;de Eşarî veya Maturidîdir; ancak hepsi de Sünnî Kelâm geleneğinin mensuplarıdır. Nitekim Adududdin Îcî (Mevakıf), Seyyid Şerif Cürcanî (Şerh-i Mevakıf), Fenerîzâde Hasan Çelebi (bu şerhin haşiyesi) ya da Taftazanî (Şerh-i Mekâsıd), Ali Kuşcu (Şerh-i Tecrîd) Osmanlı Kelâmı&#8217;nın büyük ustalarıdır ve bir Eşarî olan Fahr&#8217;ur-Razî&#8217;nin izleyicileridir.</p>
<p>I.Bayezid devrinde (1300&#8217;lü yıllarda) Molla Fenarî&#8217;nin derinleştirdiği evlekte yürüyen talebeleri Osmanlı topraklarında ve bâhusus Mısır&#8217;da cirit atıyorlardı. Böylelikle Osmanlı uleması, Mısır&#8217;ın fethinden çok önceleri medreselerin müfredatını bu sistem üzre teşekkül ettirmişlerdi bile. (Bu arada Hâşiye-i Tecrid medreselerini hatırlayınız.)</p>
<p>Eşarîlik ve Maturidîlik arasındaki farklara (furukât) gelince, bunlar furuâta dair farklar olup esasa dair değildir; tabir-i diğerle iki akidevî ekol arasında mahiyet değil, derece farkı vardır ve bu farklar bu âlimlerin aynı Kelâm sisteminin içinde birlikte hareket etmelerine mani olmamıştır. İmam Eşarî&#8217;nin zat-sıfat ayrımı yaptığı, İmam Maturidî&#8217;nin zat-sıfat ayrımı yapmadığı şeklindeki iddialar ise tek kelimeyle vehimdir ve hiçbir ilmî temeli de yoktur.</p>
<p>Kelâm&#8217;la Felsefe arasındaki temel fark, bir Kâdir-i Muhtar Tanrı&#8217;yı merkeze alıp almamak meselesiyle alakalıdır. Bu bakımdan Maturidîler ile Eşarîlerin ortaklaşa inşa ettikleri Kelâm nazariyâtını yıkmak isteyenlerin Fransız oryantalizminin desteğindeki modernist saldırıyı püskürtmek amacıyla Maturidîliği bırakıp Eşarîliğe geçen Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi&#8217;nin müdafaasındaki asaleti fark edememeleri gayet tabiidir.</p>
<p>Eşarîlik-Maturidîlik meselesinde ve bâhusus aleyhinde bulunmanın marifet sayıldığı Kelâm İlminin sağlıklı bir biçimde anlaşılması konusunda daha ziyade tafsilât verilmesi gayet tabiidir. Müteferrik yazılarda bu tür meseleleri tafsilatıyla ele almayı münasip bulmamakla beraber, yine de bazı başlıklara işaret etmenin ve okuru piyasaya sürülen ucuz fikirlerin parlaklığına aldanmamaları maksadıyla uyarmanın faydadan hâli olmayacağına inanıyorum. Binaenaleyh ilmi mirasımızdan bî-haber olan geniş kitlelerin dahi bazı hakikatleri bilmek ve tedavülde olan fikirleri mukayese etmek hakkı vardır.</p>
<p>….. Tarihi tamamen devrin ideolojik ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde çarpıtan bu söylem, bugün sadece popüler-bilim çevrelerinde değil, ilâhiyatçılar arasında da kendisinden kuşkulanılmayan bilimsel bir tespit değeri kazanmıştır. Sanırım dünyanın hiçbir yerinde, Râzî, Amidî, Taftazanî, Cürcanî, Mevlâna, Konevî, Sühreverdî, Simavî düzeyindeki ilim ve irfan devleri kendi çocukları tarafından böylesine beylik tahlillerle mahkûm edilmemiş ve bu denli aşağılanmamıştır.(Keşf-i Kadîm, sf.71)</p>
<p>….Sözün özü, düşünmenin bu topraklara geri dönmesi, sadece düşünmenin hakkını vermekle değil, düşünmenin hakkını verenlerin hakkını vermekle de mümkün olabilir ancak! Aksi takdirde tarihimizden ibret de alamayız, kuvvet de.(Keşf-i Kadîm, sf.73) y</p>
<p>Not: Bu yazı, Dücane Cündioğlu&#8217;nun Keşf-i Kadîm isimli eserinden bazı önemli bölümler dikkate alınarak özetlenmiştir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusunce-mirasimiza-dair/">Düşünce Mirasımıza Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dusunce-mirasimiza-dair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
