<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İkinci Grup | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ikinci-grup/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Nov 2017 19:51:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İkinci Grup | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>2.Grup Cumhuriyet&#8217;i 1921&#8217;de Teklif Etmişti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/2-grup-cumhuriyeti-1921de-teklif-etmisti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/2-grup-cumhuriyeti-1921de-teklif-etmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Feb 2017 12:16:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Grup]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Demirel]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şükrü Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[nutuk]]></category>
		<category><![CDATA[Topal Osman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15577</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş: Cumhuriyetin ilânına büyük katkıda bulunan İkinci Grup neye muhalifti ve niçin “Şer Cephesi” olarak adlandırıldı? Başlangıçta farklı fikirlere açık, demokratik bir yapısı olan meclis nasıl tasdik makinası hâline getirildi? Meclis seçimleri hangi aşamalardan geçiyordu? Konunun uzmanı Prof. Dr. Ahmet Demirel’e sorduk. 1876 Anayasası’na göre Birinci Meclis’in, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın devamı olduğunu söyleyebilir miyiz? Osmanlı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/2-grup-cumhuriyeti-1921de-teklif-etmisti/">2.Grup Cumhuriyet’i 1921’de Teklif Etmişti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/2-grup-cumhuriyeti-1921de-teklif-etmisti/10472_1425389931/" rel="attachment wp-att-15590"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15590" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/10472_1425389931.jpg" alt="" width="364" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/10472_1425389931.jpg 563w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/10472_1425389931-300x187.jpg 300w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" /></a></strong></p>
<p><strong>Giriş:</strong> Cumhuriyetin ilânına büyük katkıda bulunan İkinci Grup neye muhalifti ve niçin “Şer Cephesi” olarak adlandırıldı? Başlangıçta farklı fikirlere açık, demokratik bir yapısı olan meclis nasıl tasdik makinası hâline getirildi? Meclis seçimleri hangi aşamalardan geçiyordu? Konunun uzmanı Prof. Dr. Ahmet Demirel’e sorduk.</p>
<p><strong>1876 Anayasası’na göre Birinci Meclis’in, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın devamı olduğunu söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Osmanlı Meclis-i Mebusan seçiminin sonuncusu 1919 Aralık’ında yapılmıştı. Bu meclis 12 Ocak’ta İstanbul’da açıldı. İngilizler orayı basınca, Mart ayında Mustafa Kemal diğer komutanlarla yazışarak Ankara’da yeni bir meclis kurma kararı aldı. Bu meclis için seçimin ilk aşamasını yapmaya gerek yok, zaten yapıldı diye düşünülmüştü. Seçim iki dereceli olacağı ve uzun bir sürede yapıldığından halkı bir daha seferber etmeye ihtiyaç duymadılar. O dönemki ikinci seçmenler bu seçimde de ikinci seçmen olsun, dediler. Bu açıdan bakarsak iki meclis arasındaki devamlılığı çok rahat görebiliriz. Daha da önemlisi, İstanbul Meclis-i Mebusanı’nda milletvekili olanlar herhangi bir seçime katılmadan istedikleri takdirde Ankara’ya gelebilirler, deniliyor. 169 milletvekilinden 92’si Ankara’ya gitmişti. Bu bir çoğunluktur. Bilahare Tek Parti döneminde milletvekili olanları da hesaba katarsak birinci meclisle tek parti döneminde de milletvekili olan son Meclis-i Mebusan üyelerinin sayısı 115 ediyor.</p>
<p>İki meclis arasında sürekliliği gösteren diğer bir unsur da anayasa. Teşkilat-ı Esasiye adında yeni bir anayasa yapılmış. 9 maddesi devlet teşkilatı, 14’ü de mahallî idarelerle ilgili. Bu anayasada hukuk sisteminin nasıl işleyeceği ile ilgili bir şey yok. Esas olan 1921 Anayasası’dır. Bu anayasa ile Kanun-ı Esasî arasında bir tezat varsa, 1921 geçerlidir. Ancak anayasada yazmayan mevzularda -ki çok var- Kanun-ı Esasî geçerlidir, diye karar alınmış. Dolayısıyla Kanun-ı Esasî üzerinden de bir devamlılık söz konusu.</p>
<p><strong>Başka unsurlardan da bahsedebilir miyiz?</strong></p>
<p>Tabii. Bakın 1908 Parlamentosunun açılışı “Hürriyet Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. Bu süreç 1935’e kadar devam etti. Yine saltanatın kaldırılma tarihi 1 Kasım, bir sene sonra 12 Rebiülevvel’e denk geliyor. O da malum Hz. Peygamber’in (sas) doğumu. Bunu da bayram yapıyorlar ama 12 Rebiülevvel ile çakışınca hangi günü bayram yapacaklarını şaşırıyorlar. Miladî’ye göre Hicrî takvim sürekli döndüğü hâlde, dönen tarihi kabul ediyorlar. Bu bayram 1935’e kadar kutlanıyor. Buna da “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı” denildi. Ayrıca şunu da ilave etmek gerekir ki, biz meclisin açılışını “Hürriyet Bayramı” olarak kutlarken 27 Mayıs sonrasında 20 sene boyunca meclisin kapatılmasını da “Hürriyet Bayramı” olarak kutladık.</p>
<p><strong>Birinci Meclis Halifeye ve Saltanata ne zamana kadar bağlı kaldı? Kırılma nerede başladı?</strong></p>
<p>Zabıtlarda görüleceği üzere meclisin aldığı kararlara bakarsak, ilk zamanlarda hepsinin başında “toplanma maksadı Hilafet ve Saltanat makamını kurtarmak olan bu meclis” ibaresini görürsünüz. Mesela Hıyanet-i Vataniye ilk kanunlardan biridir ve der ki: “toplanma maksadı Hilafet ve Saltanat makamını kurtarmak olan bu meclisin meşruiyetine dair her türlü hakaret suçtur ve cezası idamdır”. Buradaki kırılma 1921 Anayasası’dır. 20 Ocak 1921’de anayasaya “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Millet hâkimiyetini BMM eliyle kullanır” diye bir ibare konulunca artık ilk kanunlarda çıkan ifade kullanılmamaya başlandı. Meclis 1 Nisan 1923’de seçim yapıyor. 16 Nisan’da dağılıyor. Dağılmasından birkaç gün önce “Hıyanet-i Vataniye” kanununda bir değişiklik yapılıyor. Saltanatın kaldırılmasına dair 1 Teşrin-i Sâni (1 Kasım) 1922 tarihli karar aleyhinde konuşmak vatana ihanettir, cezası idamdır deniyor. Aynı kanun böylelikle muhtevası itibariyle 180 derece döndürülmüş oluyor.</p>
<p><strong>Peki, Hilafet?</strong></p>
<p>Birinci Meclis’in Hilafetin kaldırılmasıyla ilgili almış olduğu bir karar yok. Saltanatı kaldırırken, biliyorsunuz, Saltanatı ve Hilafeti birbirinden ayırıyorlar. Siyasî yetkileri sıfır olan sembolik bir dinî lider olarak halifeliği bırakıyorlar. Bunu da İkinci Meclis’te, Mart ayının başında kaldırıyorlar. Bir şahsın üzerinden bu makam alınıp meclisin uhdesine veriliyor.</p>
<p><strong>Resmî tarih tarafından “Şer Cephesi” olarak isimlendirilen İkinci Grup bu lakabı ne zaman aldı?</strong></p>
<p>Esas itibariyle tarih yazımında İkinci Grup’un “Şer Cephesi” olarak isimlendirilmesi çok geç zamanlarda başladı. Mustafa Kemal’in 1923’te İzmit’te basına sıcağı sıcağına yaptığı bir açıklama var. İstanbul’daki gazeteciler Ankara’da olanları duyuyorlar ancak muhtevayı bilmediklerinden Mustafa Kemal’e soruyorlar. Çünkü Ankara’da üç tane grup var: Birinci Grup, İkinci Grup ve Bağımsızlar. Bu gruplaşmaya Mustafa Kemal, “İkinci Grup’la aramızda aslında bir prensip farkı yoktur. Tamamen şahsî meselelerdir, esas problemli olanlar bağımsızlardır” der. Çünkü onları bir türlü tatmin edemiyorlardı. 1927’de Nutuk yazıldı. Orada da doğrudan doğruya bunlar “Şer cephesidir” gibi bir taarruz yok. Terakkiperver’e “en hain dimağların mahsulüdür” der ama İkinci Grup’a demez. Bence Nutuk’u 1937 civarında yazsaydı İsmet İnönü için de diyebilirdi böyle şeyler. Araları bozulmuştu çünkü.</p>
<p><strong>Nutuk’u da siyasî bir metin gibi değerlendirmek lâzım!</strong></p>
<p>Tabii ki. Mustafa Kemal’in gözünden bir tarih kitabı. Kendini merkeze alarak anlatılmış bir metin olarak bakmak lâzım. Yoksa sadece Nutuk’a bakarak o dönemi anlayamayız. İstiklâl Mahkemeleri hakkında hiçbir şey yoktur kitapta. Enver Paşa’nın adı yalnızca bir belgede geçer. Ali Şükrü Bey’in ne adı ne de hadisesi Nutuk’ta hiç geçmez mesela. Dolayısıyla bu eser mutlaka okunmalı, ancak Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Bey’in yazdıklarıyla mukayese ederek…</p>
<p>İkinci Grup’un liderlerinden Selahattin Köseoğlu’nun torunu hatıralarını bana verdi. Onu da yayına hazırlıyorum. Bu adam Millî Mücadele’de 3. Kolordu’nun kumandanıydı. Aynı zamanda Sivas Kongresi’nin de güvenliğini sağlıyordu. Bunların gözünden de bakılmalı.</p>
<p><strong>İkinci grup daha eğitimli</strong></p>
<p><strong>İkinci Grup kimlerden oluşuyordu?</strong></p>
<p>Kurucusu yedi kişi. Bunların beşi hukukçu. İkinci Meşrutiyet’in hürriyet sloganlarının revaçta olduğu dönemde hukuk okumuş adamlar. Diğer ikisi de asker. Biri Selahattin Köseoğlu, diğeri de evvelki Karakol Cemiyeti’nin başındaki adam Kara Vasıf. Hukukçuların arasında öne çıkan Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Ulaş. İkinci Grup’un lideri yok.</p>
<p>İkinci Grup’u çalışırken tüzüğünü bulamıyorduk. Daha sonra bahsettiğim hatıratın içinden çıktı tüzük. Orada “Grubumuzun bağımsız bir lideri yoktur. Üç ayda bir dönüşür” diyor. Böyle bir siyasî parti olamaz. İkinci Grup bir fikir hareketidir, kişiye bağlı değildir. Meclis’te çok konuşanlardan Ali Şükrü var bir de. İkinci Grup, Birinci’ye göre eğitim bakımından daha donanımlı kişilerden oluşuyor. Yaş olarak daha gençler. “Şer Cephesi” tabiri zaten sosyo-ekonomik arka planına uymuyor.</p>
<p><strong>Bunlar neye muhalefet ediyor?</strong></p>
<p>Birincisi, meclis açılışında bakan seçimi problemi var. Şimdiki gibi değil. Tek tek bakanları meclis seçiyor. Adaylar çıkıyor ve oylanıyor. En çok oyu alan seçiliyor ve akabinde diğer bakanı seçiyorlar. Bir başbakanlık kabinesi ve güvenoyu sistemi yok. Meclis başkanı aynı zamanda başbakan. Dolayısıyla hem yürütmenin, hem yasamanın başı. Buna Meclis Hükümeti sistemi diyoruz. Ama bütün yetkiler de Meclis’te toplanmış vaziyette. Bu adamların en çok vurguladıkları şey “Meclis üstündür ve Meclis’in üstünde hiçbir güç olamaz” fikri. Buna muhalif bir uygulama görünce de karşı çıkıyorlar. Bakanların tek tek seçildiği oylama usulünde Mustafa Kemal’in çalışmak istemediği iki kişi bakan seçiliyor.</p>
<p>Bunlardan biri Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Öğütçü’dür. Adalet Bakanı oluyor. Diğeri de Türkiye Halk İştirakûn Fırkası’nın bir numarası, yani Genel Sekreteri Tokat milletvekili Nazım Resmor. O da İçişleri Bakanı oluyor. Yani Türkiye’nin ilk İçişleri Bakanlarından biri bir sosyalist. Mustafa Kemal ikisine de “ben sizinle çalışmam” diyor ve istifaya mecbur bırakıyor. Sonra kanunu değiştiriyorlar. Bundan sonra bakan seçiminde meclis başkanı aday gösterir, milletvekilleri de onun gösterdiği kişi dışında kimseye oy veremez. Bu bir itiraz kaynağı oluyor.</p>
<p>İkincisi, asker kaçakları sorunuyla alakalı. Balkan Savaşları’ndan beri memlekette sürekli harp var. Genelkurmay yayınlarının resmî rakamlarına baktığımızda çok sayıda asker kaçağının olduğunu görüyoruz. Bunu çözmek için 9 Eylül 1921’de “Firarîler Hakkında Kanun” çıkarılıyor. Buna göre Meclis izniyle “İstiklâl Mahkemeleri” adında olağanüstü yetkili mahkemeler kuruldu. Vereceği kararlar kesin, bir üst mercie başvuru şansı yok. Verdiği hüküm anında infaz ediliyor. Buna da İkinci Grup itiraz ediyor. Hüseyin Avni tenkit ediyor bu mahkemeleri. Ona karşı Birinci Grup’tan eski İttihatçı Tunalı Hilmi “cepheler kan ağlarken tutup İstiklâl Mahkemelerini mi tenkit ediyorsun?” deyince o da “cepheleri tutacak olan silah değil, adalettir” diyor. “Eğer âdil davranmazsak o insanları nasıl seferber edeceğiz?” diye açıklama getiriyor. Zaten temel hak ve hürriyetler konusunda bu mahkemeler müthiş ihlâller yapıyorlar. Şubat ayında bu mahkemeler kaldırılıyor.</p>
<p>Daha tepki çeken bir uygulama var ki, o da 5 Ağustos 1921’de Eskişehir-Kütahya Savaşı’nı kaybedip Yunan kuvvetleri Ankara’ya kadar yaklaşınca Mustafa Kemal’in “başkumandanlığa” getirilmesidir. Daha evvel başkumandanlık padişahta iken bu Meclis’in tüzel kişiliğine alınmıştı. Şimdi ise Mustafa Kemal’e veriliyor. Nutuk’ta “bu kanun hakkında kötü niyetliler vardı, mağlup olursam sorumluluğu bana yükleyeceklerdi” diyor. Unutmayalım, Enver Paşa bu sırada Kafkaslar’da. Trabzon’da da Enver Paşa’nın getirilmesi için her türlü organizasyon yapılmış. Eğer bir başarısızlık olursa Enver Paşa’yı bu hareketin başına geçireceklerdi. Mustafa Kemal başkumandanlık kanunu için bir şart koşarak, “Ben başkumandan olursam vereceğim emirler kanundur” diyor. Dolayısıyla Meclis’in kanun çıkartma yetkisine ortak oluyor. Buna çok itiraz edildi. Bunu üç ayla sınırlandırmak suretiyle kabul ettirdi. “Şayet olağanüstülük ortadan kalkarsa ben bu yetkilerimi iade ederim” dedi.</p>
<p>Ancak Kasım, Şubat ve Mayıs’ta üç kere daha uzatıldı. Bir sıkıntı da bu işte.<br />
Diğer problem, bakanların ne iş yapacağı ve ne ile yetkili olacağının ayrı bir kanunla düzenlenmesiydi. Bu kanun hiç çıkmadı. Kanun çıkmayınca Dışişleri Bakanı’nın diplomat tayin etme salahiyeti var mı yok mu, o bile tartışılıyordu.<br />
Aslında tamamen teknik meselelerde problem var.</p>
<p>Evet. Meclis’i merkeze koyup ona göre hadiselere bakışları var. Mustafa Kemal başkumandan olunca emir veriyor ve İstiklâl Mahkemeleri’ni yeniden kuruyor. Bu defa mahkeme âzâlarını da kendi tayin etmeye başlıyor.</p>
<p><strong>M. Kemal’den Ali Şükrü’ye: “Artık sus!”</strong></p>
<p>İtiraz ettikleri hususları konuştuk. Peki, İkinci Grup’un faaliyetleri nelerdi?<br />
İkinci Grup 1922’nin Temmuz ayında kuruldu. Bağımsızların desteğini alıp Birinci Grup’un disiplin yoksunluğundan faydalanarak Meclis’teki çoğunluğu sağladılar. Sayısal olarak Birinci Grup 202, İkinci grup 63, Bağımsızlar da 90 kişiydi.<br />
İlk iş olarak, 8 Temmuz’da bakanların seçimine dair olan kanunu değiştiriyorlar. Meclis Başkanı’nın aday gösterme usulünü iptal ettiriyorlar. Eski sisteme geçiliyor. Aynı gün kuvvetler ayrımına doğru giden bir adım atılıyor ve başbakan ile meclis başkanı birbirinden ayrılıyor. Nasıl bakanları tek tek meclis seçiyorsa, yine meclisin seçtiği bir başbakan uygulamasına geçiliyor. Rauf Orbay oy birliğiyle başbakan oluyor. Mustafa Kemal’den çoğu yetki alınmış oluyor.</p>
<p>Sonra başkumandanlık kanunu geliyor gündeme. Meclis çoğunluğu sağlandığı için üç aylık dönem Ağustos 1922’ye denk gelecek ve kanun geçmeyecek. Zaten Mayıs’ta da kıl payı geçmişti. Aslında geçmedi de, geçirttiler. Bunu sezen Mustafa Kemal “Arkadaşlar! Ben bu yetkileri iade ediyorum” diyor. Aynı gece İsmet İnönü’ye telgraf çekiyor ve “Ben bu meclisle artık çalışmam, meclisi feshedeceğim. Ne dersin? Ordu bizi nasıl görür?” diyor. İsmet İnönü “Bana sorarsan meclisle başladık, meclisle devam edelim ama feshedersen de ben senin arkandayım” diyor.</p>
<p>Yine İstiklâl Mahkemeleri kaldırılıyor. Eğer o tarihten sonra bir İstiklâl Mahkemesi kurulacaksa Meclis’in tasdikiyle yürürlüğe girer diye bir madde koyup İkinci Grup istediğine ulaşılıyor.</p>
<p>Son olarak Hürriyet-i Şahsiye kanunu çıkarıyorlar ki, bu bizim hukuk anlayışımızdan oldukça farklı. Mesela 1982 Anayasası’na göre toplantı hürdür der, sonra “ama” diye bir başlar, istisnalara yetki var mı, yok mu acaba, dersin. “Temel hak ve hürriyetler esastır. Memuriyet nüfuzunu suiistimal ederek temel hak ve hürriyetlerin kullanımını engelleyen askerî ve sivil bürokratlara -şu kadardan şu kadara- ceza verilir” diyor. Bu kanun çıktıktan bir hafta sonra hükümet, “memurlara nasıl iş yaptıracağız, korkarlar” diyor. Kanunu kaldırmak için yeniden oyluyorlar, yine kazanıyorlar. Grup tamamen teknik meselelere itiraz ediyor. O “Şer Cephesi” terimi Şapolyo’nun (Enver Behnan) metinlerinden falan çıkmıştır.</p>
<p><strong>Cumhuriyet’e geçişte katkılarının olduğunu söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>1923’te Cumhuriyet’i ilân ederken yeni bir anayasa yapmadık. Elimizde 1921 Anayasası vardı; 1924 daha sonra çıktı. 1921 Anayasası’na “Türkiye’nin şekl-i hükümeti Cumhuriyet’tir” maddesini koyuyoruz. Ondan kasıt, meclis hükümeti seçiminden vazgeçilip cumhurbaşkanlığı makamını getirmek. O makam bir başbakan seçiyor, o da kabinesini oluşturuyor ve güvenoyu alıyor. Tek tek bakan seçiminden kabine sistemine geçiliyor. Aslında kabine sistemi yani adı konmadan Cumhuriyet iki sene evvel teklif ediliyor. Cumhuriyetin ilânında İkinci Grup’un payı da vardır yani. İktidar o sırada kuvvetlerin ayrılmasını istemediğinden bu işi geciktiriyor.</p>
<p><strong>Peki niçin 1923 yılı bekleniyor?</strong></p>
<p>Çünkü 1923 seçimleri var. O sırada bütün muhalefet tasfiye edilmiş. Tamamı Mustafa Kemal’in kontrolü altında seçilmiş bir meclis. İsmet İnönü ile arası iyi. İşte ona, “sen başbakan ol, ben de cumhurbaşkanı” diyor. Birinci Meclis’te kabul etmediklerini seçimden sonra bir sonraki mecliste yaptılar.</p>
<p>Birinci Meclis söz konusu olunca en çok tartışılan mevzulardan biri de Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi vakası.</p>
<p>Ali Şükrü Bey İkinci Grup’un kurucu kadrosundandı. Selahattin Köseoğlu hatıralarında bunu söylüyor. Ayrıca Tan gazetesinin sahibidir. Onu öldüren kişinin Topal Osman olduğu kesin. Giresunlu yerel tarihçiler bunu reddetse de bu böyledir. Topal Osman Ankara’ya geldiği zaman onu karşılayan heyetin içinde Ali Şükrü Bey de vardır. Fakat Lozan görüşmeleri yapılırken ihtilaf çıkar. Zabıtlardan açıkça görülür ki, hem Birinci ve İkinci Grup’ta, hem de Bağımsızlar’da Lozan hakkında “savaşta kazandığımızı masada veriyoruz” düşüncesi hâkimdir. Misak-ı Millî’den müthiş taviz verdiklerine inanırlar. İtiraz ettikleri husus, Batı Trakya, Adalar ve Musul ile birlikte Güneydoğu’da tren yolunun hudut yapılmasıydı. Köyün yarısı orada, yarısı burada kalmış. Diyorlar ki: “Biz Ankara Antlaşması’nda ordu bir an evvel batıya gitsin diye böyle yaptık, niye değiştirmiyorsunuz? Bu tabii hudut değil.” Kıbrıs bile gündeme gelmiş. Boğazlar ve kapitülasyonlar da çok tartışılıyor. Mesela 6 Mart 1923’te Mustafa Kemal ile Ali Şükrü Bey arasında Lozan’la ilgili çok çetin bir münakaşa gerçekleşiyor.</p>
<p>Mustafa Kemal, “Artık sus. Bir haftadır konuşuyorsun, millete zarar veriyorsun” diyor. Ali Şükrü Bey, “Sizin kimseyi ithama hakkınız yoktur, konuşacağım” diyor. Burada Ali Fuat Paşa’nın anlattığına göre birbirlerinin üzerine yürüyorlar. Bazı kaynaklarda -o sırada meclise silahla girilebildiğinden- eller bellerine gitti deniyor. Netice itibariyle çok sert bir tartışma mevcut. Toplantıyı yöneten Ali Fuat Paşa iş iyice büyüyünce kürsünün üzerindeki çanı salonun ortasına fırlattığını, bu sayede bir suskunluk olunca celseye ara verdiğini anlatıyor.</p>
<p><strong>Topal Osman o esnada orada mıydı?</strong></p>
<p>O tartışma esnasında Topal Osman’ın Meclis’te olup bunu dinlediği ya da sonradan duyduğu söylenir. Hangisi doğru bilmiyorum ama bundan haberdar oluyor. 6 Mart ve 26 Mart’ta Ali Şükrü ortadan kaldırılıyor.</p>
<p>Bunu kendi inisiyatifiyle mi yaptı?</p>
<p>Öyle olma ihtimâli kuvvetli. Topal Osman Mustafa Kemal’e çok bağlı.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa böyle bir emir vermiş olamaz mı?</p>
<p>Böyle bir yorum yapanlar var, ama ona yönelik somut bir delil yok. Ben tarihçi olarak dayanak ararım. Net olan Ali Şükrü Bey’in Topal Osman tarafından evinde boğdurulduğu. Bu hadise Meclis’in havasını çok bozuyor. Ali Şükrü Bey’in 2 Nisan’da cesedi bulunuyor. Seçim kararı ise 1 Nisan’da alınıyor.</p>
<p><strong>Bu konuda çalışmış biri olarak sizce Birinci Meclis Lozan’ı tasdik eder miydi?</strong></p>
<p>Şimdi sadece Birinci Meclis değil, Birinci Grup’tan da çok fazla muhalif çıkardı; bunu da göz önünde bulundurmak lâzım. Lozan’dan yalnız İkinci Grup rahatsız değil. Muhalefet Temmuz’da nasıl çoğunluğu sağladıysa bence yine sağlarlardı.<br />
1923 Meclisi onaylama makinasıdır</p>
<p>Cumhuriyet sonrası bütün meclisleri göz önünde bulundurduğunuzda Birinci Meclis için meclislerin en demokratıydı diyebilir misiniz?</p>
<p>1923 Meclisi’nin oy kullanmadaki muhalefeti Birinci Meclis’e göre daha azdır. Birinci Meclis’te ittifakla kabul edilen, yani oy birliğiyle kabul edilen kanun sayısı sadece dörttür. İkinci Meclis’te daha çoktur bu. 1927’den 1946’ya kadar 19 yıllık bir dönem var. 1930’da Serbest Fırka, 1945’ten itibaren Demokrat Parti kurucuları, bir de 1931’den itibaren CHP kanalıyla seçilen bağımsızlar var. Meclis’te iki tür oylama yapılıyordu. Birincisi kabul edenler, etmeyenler. İkincisi, herkesin verdiği oyu işleme sistemi. Zabıtlarda kimin ret verip vermediği anlaşılıyor. Bu şekilde isim belirtilerek yapılan oylamalarda 518.500 tane oy kullanılmış. Bunun 518.250’si kabul oyu. Geriye kalanlar reddedenler ve çekimserler. Dolayısıyla kabul oranı %99,95’dir. Bunlar demokrat meclis değil, onaylama makinası anlayacağınız. Zabıtlara bakarsanız, ilk meclisinki çok daha kalındır ve tartışma kısmı çok geniştir. Sonraki meclis zabıtlarında tartışma neredeyse yok gibidir.</p>
<p>Meclisin seçim yaptığı hep vurgulanır. Nasıl bir seçimdi bu? Günümüzün seçim sisteminden farkı neydi?</p>
<p>İki dereceli bir seçimdi. Bugünkü seçimle uzaktan yakından alakası yok. Ama Fransa’daki iki turlu seçim gibi de değil. Biraz Amerikan başkan seçimlerine benziyor. Eyaletlerden delegeler seçilip onlar da başkanı nasıl seçiyorsa, ona benziyor. Bizde de o dönemde halk sadece milletvekillerini seçecek olan kişileri seçiyor.</p>
<p><strong>Demokratik bir seçim söz konusu muydu?</strong></p>
<p>İstanbul’un II. Meşrutiyet’ten kalma tarihî bir seçim sandığı var. Bunu Halk Fırkası bayraklarıyla süslüyorlar ve bir arabanın üzerine koyuyorlar. Marşlar ve sloganlarla bütün İstanbul dolaştırılıyor ve İstanbul Üniversitesi’ndeki merkez binasındaki bir salona getiriliyor. Bütün ikinci seçmenler çağırılıyor. Orada önce vali, sonra belediye başkanı -o zaten genellikle aynı kişidir- bir konuşma yapar. Arkasından CHP’nin il başkanı nutuk çekiyor. Sonra herkes bir şeyler söylüyor ve seçime geçiyorlar. Oy birliğiyle kaç kişi belirlenmişse seçiliyor. Zaten açık oy kapalı sayım yapılıyor. Şimdi buna demokratik seçim diyemeyiz. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ilk mecliste zabıtları birleştirme memurudur ve der ki: “Tek Parti dönemindeki seçimler seçim değil seçmeydi, atamaydı.”</p>
<p><strong>Son olarak, Birinci Meclis nasıl çalışmaz hâle getirildi?</strong></p>
<p>Burada çok yanlış anlaşılma var. Seçim kararı alınırken bir anayasa ihlâli var. 1921 Anayasası’na göre ayrı bir madde vardır. Anayasa meclisin görev süresini iki yıl olarak belirliyor. Bununla birlikte 1924 Anayasası ile bu dört yıla çıkacak. Ama bu ayrı madde der ki: “Seçimlerin iki yılda bir yapılacağına ve meclisin görev süresinin iki yıl olduğuna dair madde bu meclisi bağlamaz. Bu meclis gayesine ulaşıncaya kadar toplantılarına devam eder. Gayeye ulaşmak, meclis tam sayısının 2/3’ünün onayıyla belirlenir.” Meclis için 1920’de Nisab-ı Müzakere Kanunu yapıldı. Ona göre meclisin toplam sayısının teorik olarak 320 olduğu kabul ediliyor. Bunun 2/3’ü 214 oy eder. Ancak bu madde kaldırılırken 214 oy çıkmadı. Dolayısıyla anayasa ihlâl edildi ama kimse buna itiraz etmedi. Çünkü seçim kararı 1 Nisan 1923’te alınıyor. Ali Şükrü Bey kayıp. Meclis artık beraber çalışamayacağı için Birinci ve İkinci Grup olarak teklif veriyor. Bağımsızlar da buna destek veriyor ve mecliste kaç kişi varsa onların oy birliğiyle çıkıyor. Ama sayı 214’ün altında. Anayasa ihlâli vardır ama bu herkesin kabul ettiği bir oylama neticesinde yapıldığı için kimse sesini çıkartmıyor. Hatta Hüseyin Avni Ulaş bu kararın “kutsal karar” olarak tescil edilmesine dair bir konuşma yapıyor.</p>
<p>İşin bir de şu boyutu var: Mustafa Kemal, “Ben seçimden sonra Birinci Grup’u dönüştürerek Halk Fırkası adında bir parti kuracağım” diyor. 1923 seçimlerine Halk Fırkası olacak grup katılacak. İkinci Grup, “Arkadaşlar, henüz Lozan Antlaşması imzalanmadı. Kendimizi dış dünyaya ispatlayamadık. Böyle bir ortamda seçim çekişmesine girmemek için biz bu seçimlere katılmıyoruz. Ama ileride partileşme niyetimiz var” diyorlar. Bağımsızlar zaten çok cılız. İttihatçıların çoğu kendi ideolojisini bırakmış, Kemalist ideolojisi içerisinde Halk Fırkası’nda yer almıştır. Birinci Grup içinde çok ciddi sayıda eski İttihatçı vardı. Ama bunların dışında bir grup var ki, İttihatçılığı yeniden iktidara taşımak istiyor. Bunlar Doktor Nazım, Cavit Bey, Kara Kemal, İsmail Canbolat gibi az sayıda isimlerdi. Ama tabanları vardı. Bunu önlemek için meclisin kapanmasına birkaç gün kala bunları “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”na dâhil ettiler.</p>
<p>İstanbul milletvekili Ali Rıza (Bebe) 1923 seçimlerinde Halk Fırkası adına seçimleri yürütme vazifesiyle İstanbul’a geliyor. Ali Rıza Bey gelmişken gazeteciler yakalıyor ve kanun değişikliğini niye yaptıklarını soruyorlar. O da “Bu değişiklik İttihatçılar için alındı” diyor. “İttihat Terakki saltanatın var olduğu bir dönemde kurulmuş bir partidir. Bu partinin programı saltanatın olduğu bir dönemde hazırlanmıştır. Programı böyle olan bir kesim seçime giremez” diyor. Ne kadar zorlama bir yorum, değil mi? Dolayısıyla İttihatçılar da gidince 287 milletvekilinin dağılımı 5 bağımsız, 282 Halk Fırkası şeklinde oluyor. Bu 5’in 2’si hemen saf değiştiriyor. 284 milletvekili Halk Fırkası’na karşı 3 bağımsız listeyi nasıl deldi, sorusu çok ilginç tabii. Biri Bursa’dan Sakallı Nureddin, biri Gümüşhane’den Zeki (Kadirbeyoğlu) ve diğeri de Kaysari’den Zeki (Karakimseli) Bey.</p>
<p><strong>AHMET DEMİREL KİMDİR?</strong></p>
<p>1957 Trabzon doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. 2003’te doçent, 2012’de profesör oldu. Hâlen Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyeliğine devam eden Demirel, yakın tarihle ilgili değerli çalışmalara imza attı. Birçok makalesinin yanında Birinci Meclis’te Muhalefet, Tek Partinin İktidarı, Ali Şükrü Bey’in Tan Gazetesi, Tek Partinin Yükselişi, Tek Partinin İktidarı ve İlk Meclisin Vekilleri yayınlanmış kitapları arasındadır.</p>
<p><strong>Kaynak: Derin Tarihte yayınlanan bu  yazı, Prof. Ahmet Demirel’in sosyal medya hesabından alınmıştır.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/2-grup-cumhuriyeti-1921de-teklif-etmisti/">2.Grup Cumhuriyet’i 1921’de Teklif Etmişti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/2-grup-cumhuriyeti-1921de-teklif-etmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TBMM Hükümeti Birinci Meclis (1920-1923) -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 11:01:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1.Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Grup]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclis ve Mustafa Kemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Resmi Söylem ve İkinci Grup Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM Hükümeti Birinci Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM’nin Açılışı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12976</guid>

					<description><![CDATA[<p>TBMM Hükümeti Birinci Meclis (1920-1923) Osmanlı Devletinden Türkiye Cumhuriyetine geçişte yer alan en önemli kurum, faaliyetine 23 Nisan 1920’de başlayan ve Nisan 1923’e kadar sürdüren Birinci TBMM’dir. Genelde “Birinci Meclis” ismiyle anılan ve bu araştırmada da aynı isimle anılacak olan Birinci TBMM, hem ülkenin düşman güçleri tarafından istilâsına karşı verilen mücadeleyi fiilen yürütür ve hem de devlet politikası [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/">TBMM Hükümeti Birinci Meclis (1920-1923) -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/mustafa-kemal-ataturk-fotodraf-ve-objeler/" rel="attachment wp-att-12979"></a><a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/indir-1-97/" rel="attachment wp-att-17693"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17693" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/indir-1-2.jpg" alt="" width="337" height="238" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/mustafa-kemal-ataturk-fotodraf-ve-objeler/" rel="attachment wp-att-12979"></a></strong></p>
<p><strong>TBMM Hükümeti Birinci Meclis (1920-1923)</strong></p>
<p>Osmanlı Devletinden Türkiye Cumhuriyetine geçişte yer alan en önemli kurum, faaliyetine 23 Nisan 1920’de başlayan ve Nisan 1923’e kadar sürdüren Birinci TBMM’dir. Genelde <em>“Birinci Meclis</em>” ismiyle anılan ve bu araştırmada da aynı isimle anılacak olan Birinci TBMM, hem ülkenin düşman güçleri tarafından istilâsına karşı verilen mücadeleyi fiilen yürütür ve hem de devlet politikası halinde yüzyılı aşkın süredir devam eden batılılaşma sürecinin önemli bir aşamasını teşkil eder. Bu nedenle, Birinci Meclis’in oturumlarında ele alınan gündem maddelerinin, gruplar arası çekişme konularının, milletvekilleri arasında meydana gelen tartışmaların ve hatta kavgaların neden ve sonuçlarının bilinmesi, Cumhuriyet döneminde yaşanan toplumsal, siyasal, yasal, ekonomik süreçleri doğru anlamanın temel şartıdır. Çünkü, sonraki yıllarda yaşanmış veya hâlen yaşanmakta olan toplumsal, siya­sal, yasal, ekonomik olayların kökleri genellikle Birinci Meclis’e kadar gerilere uzanır.</p>
<p><strong>TBMM’nin Açılışı</strong></p>
<p>İstanbul’un Ingilizler tarafından işgal edilmesi Birinci Meclis’in açılışına uzanan sürecin başlangıcını oluşturur. İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın, işgal nedeniyle, faaliyetine 18 Mart 1920’de oy birliğiyle son ver­mesi üzerine Mustafa Kemal, <em>“Heyet-i Temsiliye”</em> adına, illere, bağımsız sancaklara ve ordu komutanlarına bir genelge gönderir. 19 Mart 1920 tarihli bu genelgede, yaşanan olumsuz şartlar kısaca ifade edildikten sonra, yeni meclisin Ankara’ya gidecek Meclis-i Mebusan üyelerinden ve tüm yurtta gerçekleşecek seçimle belirlenecek üyelerden teşkil ede­ceği bildirilir(1). Böylelikle TBMM’nin açılışına uzanan süreç fiilen başla­mış olur.</p>
<p>İlk zamanlar, Meclis-i Mebusan üyeleri arasında, yeni meclisin yeni üyelerin katılımıyla Ankara’da açılması konusunda bazı ufak tartışmalar yaşanırsa da, önemli bir sorunla karşılaşılmadan hedefleneni gerçekleş­tirmeye yönelik işler sırasıyla yerine getirilir. Meclisin açılışına uzanan süreçte bir çok kişinin önemli katkıları olur. Bunlardan birisi ve belki de en önemlisi Meclis-i Mebusan Başkanı Celalettin Arif Bey’dir. Celalettin Arif Bey’in <em>“milli hukuku müdafaa edebilmek vazifesi ile dolu olanları An­kara’ya davet”</em> etmesi Meclisin açılışına çok büyük katkı sağlar. Bu da­vet üzerine Meclis-i Mebusan üyeleri ve Milli Mücadele’ye katılma arzu­sunda olan aydınlar, sivil ve asker bürokratlar, yalnız veya gruplar ha­linde gizlice Ankara’ya giderler. Bu arada Anadolu’nun hemen her yerin­de duruma göre gizli veya açık seçimler yapılır. Oldukça sıkıntılı geçen bir seçim sürecini takiben, seçilen milletvekillerinin de büyük kısmı açı­lacak olan Meclise katılmak üzere Ankara’ya hareket ederler.</p>
<p>Ankara’da toplanan milletvekilleriyle 11 Nisan 1920’de bir ön görüş­me yapılır. Bu ön görüşme de meclisin 22 Nisan Perşembe günü açılma­sı kararlaştırılır. Fakat daha sonra karar değişikliğine gidilerek açılış ta­rihi 23 Nisan Cuma gününe ertelenir. Değişikliğin nedenini, Mustafa Kemal Paşa <em>“Heyet-i Temsiliye Reisi</em>” sıfatıyla “<em>kolordulara,</em> 61. <em>Fırka ko­mutanlığına, tüm vilayetlere, müstakil livalara, müdafaa-i hukuk heyet-i merkeziyelerine ve belediye reislerine</em>” gönderdiği 21 Nisan 1920 tarihli tamiminde “<em>Cuma gününün kutsallığından yararlanmak</em>” olarak açıklar.(2) Bu, toplumda son derece güçlü olan ve Milli Mücadele’yi başarıya ulaş­tıran dini duygu ve düşünceleri dikkate alan yaklaşımın gereği olur. Bu, aynı zamanda, Milli Mûcadele’yi zafere ulaştıran ruhun hangi ruh oldu­ğunu gösteren önemli bir belgedir.</p>
<p>23 Nisan günü Hacı Bayram Camii’nde mahşeri bir kalabalık topla­nır. Her zamankinden daha yoğun duygularla cuma namazı kılınır. Na­maz sonrasında, çoğunun halkın içinden çıkmış kimseler oldukları giy­silerinden kolaylıkla anlaşılan milletvekilleri, daha önceden İttihat ve Terakki Kulübü olarak inşa edilmiş ve Meclis olması kararlaştırılmış bi­naya gitmek üzere topluca hareket ederler. Her yer insan doludur; Hacı Bayram Camii ile Meclis binasının bulunduğu meydanın arası tüm An­karalılarla ve çevre köylerden, kasabalardan gelenlerle hınca hınç dolu­dur. Hemen herkes sesli veya sessiz dua mırıldanmakta, tekbir getir­mektedir. O anı yaşayanların şahitliğiyle öğrendiğimize göre, Anado­lu’nun bu küçük yerleşim birimi, o gün tarihi boyunca hiç şahit olma­dığı bir biçimde &#8221;<em>ruhani hava</em>” ile kuşatılır. Ankara’nın her bir yanında tehliller ve tedbirler(3) yankılanır, Ankara <em>“pek dindarâne, daha doğrusu pek dervişâne bir merasime</em>”(4) tanık olur. Milletvekilleri dua ederek Mec­lis binasının önüne gelirler. Burada da topluca dua edilir. Hayırlara ve­sile olması dilekleriyle kurbanlar kesilir.(5) Milletvekilleri binaya girer ve yerlerine otururlar(6). Açılış konuşmasını en yaşlı üye sıfatıyla Sinop Mil­letvekili Şerif Bey yapar. Şerif Bey, metnini Mustafa Kemal’in kaleme al­dığı(7) konuşmasında “<em>tüm Müslümanların halifesi ve Osmanlıların Padişa­hı Sultan Mehmet hazretlerinin ve saltanatın sürekli merkezi olan İstanbul ile işgal altında türlü zulümler altındaki illerin kurtarılmasında</em>”(8) başarılı olunması dilek ve dualarını dile getirirken, herkesin paylaştığı duygu ve amaçlara tercümanlık yapar.</p>
<p>24 Nisan günü Meclis Başkanı seçimine geçilir. Meclis Başkanlığı se­çiminde iki aday yarışır. Celaleddin Arif Efendi’nin aldığı 109 oya kar­şılık, Mustafa Kemal Paşa aldığı 110 oy ile Meclis Başkanı olur.</p>
<p>Meclis, faaliyetlerine yoğun bir gündemle devam eder. 2 Mayıs 1920 tarihli <em>“Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Ka­nun</em> la bir <em>İcra Vekilleri Heyeti&#8221;</em> oluşturulur. Kanuna göre İcra Vekille­ri Heyeti, Meclis üyelerinin arasından ve yine Meclis’in salt çoğunluğuy­la seçilecektir. İcra Vekilleri Heyeti’nin üyeleri arasında çıkacak anlaşmazlıkları Meclis çözecektir. Ancak, bir müddet sonra, İcra Vekilleri Heyeti’nin üyelerinin tek tek oylama yöntemiyle seçilmesinin bazı zor­luklara neden olduğu Mustafa Kemal ve diğer bazı milletvekilleri tara­fından ısrarla dile getirilince, 4 Kasım 1920’de kabul edilen bir kanunla İcra Vekili Heyeti üye adaylarının Meclis başkanınca gösterilenler ara­sından Meclis tarafından seçilmesine karar verilir. Fakat, milletvekilleri İcra Vekili Heyeti üyelerini teker teker seçme konusunda ısrarlı olduğu için, daha sonra (8 Temmuz 1922) tekrar ilk uygulamaya dönülür.</p>
<p>Meclis, 23 Nisan’da açılışıyla birlikte son derece önemli ve oldukça yoğun gündemli çalışmalarına başlar. Her şey <em>“kardeşçe&#8221;(10)</em> ilişkiler içe­risinde, yapılan işin önemini kavramış milletvekillerince ayrıntılı bir şe­kilde tartışılarak ve en doğru sonuca ulaşılmaya çalışılarak gerçekleşti­rilir. Her konu bu şekilde çözüme kavuşturulur veya kavuşturulmaya çalışılır.</p>
<p>Meclis 23 Nisan tarihi itibarıyla faaliyetine başlar. Ama Meclis’in res­mi bir ismi yoktur. Esasen bu, daha Meclis henüz açılmadan gündeme gelmiş bir konudur. Bir isimde karar vermekte zorlanılır. İsim konusun­da ortak bir karara ulaşmakta yaşanan zorluk, Meclis’in ismine büyük önem verilmesinden kaynaklanır. Meclis’in ismi ile, her milletvekili, sa­hip olduğu düşünce ve ideali dile getirmeyi arzular. Bu ise bütün millet­vekillerinin bir isimde birleşmesini zorlaştırır. Sorunun çözümü zama­na bırakılır. 11 Nisan tarihli toplantıda farklı üyeler tarafından “<em>Meclis-</em><em> </em>i <em>Kebir”, “Meclis-i Kebir-i Milli”, “Kurultay”</em> veya <em>“Meclis-i</em> M<em>ebusan”</em><em> </em>isimleri önerilir. Toplantıda isim konusunda genel bir karara varılama­mış olduğu anlaşılmasına karşılık, Meclis’in açılış konuşmasında Şerif Bey’in <em>“Büyük Millet Meclisini açıyorum”</em> demiş olması, genel sayılabile­cek bir eğilimin oluştuğunu gösteren önemli bir ipucudur. Ancak, Mec­lis açılmış olmasına rağmen, resmi anlamda hâlâ bir ismi bulunmamak­tadır. Meclisin açılışını takip eden günlerde, Mustafa Kemal Paşa’nın de­netiminde yayınlanan <em>“Hakimiyet-i Milliye”</em> gazetesi ısrarla “<em>Meclis-i Ke­bir-i Milli</em>” ismini kullanmaya devam eder. Bu isim ile Meclis’in dînî ve ulusal niteliğine dikkat çekilir(11). Ancak, takip eden günlerde <em>“Büyük Millet Meclisi</em>” ismi daha yaygın olarak kullanılır. Bir süre sonra da bazı milletvekilleri mevcut ismin önüne “<em>Türkiye</em>” ibaresini eklerler. 8 Şubat 1921 tarihli İcra Vekilleri Heyeti Kararnamesi’ndeki kullanımını takiben <em>“Türkiye Büyük Millet Meclisi</em>” Meclis’in daimi ve resmi ismi olur.</p>
<p>Birinci Meclis’in üye sayısı her zaman tartışma konusu olmuştur. Bi­rinci Meclisin milletvekili sayısı ile ilgili çok farklı görüşlere rastlamak mümkündür. Mahmut Gologlu 390(12), Ali Fuat Cebesoy 442(13), Damar Ankoğlu 318(<sup>14)</sup>, Mazhar Müfid Kansu 399(15), Erik Jan Zürcher 324(16), Ta­rık Zafer Tunaya 338(17), Frederick Frey, Fahri Çöker ve Ahmet Demirel 437(18), Ahmet Mumcu 390(19), Yılmaz Altuğ 383(20), İhsan Gümüş 378(21) sayılarını ifade ederler. Ayrıca, 18 Ağustos 1920 tarihinde okunan “Hu<em>kuk-u Esasiye Encümeni Mazbatasında</em>” milletvekili sayısı 365, 1 Eylül 1920 tarihli bir yasa tasarısı bağlamında ise 360 olarak geçerken, Mus­tafa Kemal, 1 Mart 1921 tarihli ikinci Toplantı yılını açış konuşmasın­da, TBMM’nin 12’si Malta’da tutuklu, 68’i Meclis-i Mebusandan gelen 270’i ise yeni seçilen 350 üyeli bir Meclis olduğunu belirtir(22).</p>
<p>Birinci Meclis’in milletvekili sayısındaki karışıklığın bir çok nedeni vardır. Bazı milletvekillerinin seçildikleri halde Ankara’ya gelmemesi veya gelememesi, Meclis-i Mebusan üyelerinden bazılarının yapılan çağ­rıya olumlu karşılık vermemesi, Meclis’e gelenlerden bazılarının bir sü­re sonra vefat etmiş olması, Birinci Meclis’teki milletvekillerinin sayısı konusundaki farklılıkların başlıca nedenini teşkil eder.</p>
<p>Birinci Meclis’in üyeleri, çok farklı toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel kesimlere mensup kimselerdi. Ayrıntıda farklı ideallere sahip kimseler olarak Meclis’in üyesi sıfatını taşıyorlardı. Buna rağmen Mec­liste farklı siyasi partiler yoktu. Çünkü, Sivas Kongresi sırasında, Ana­dolu ve Rumeli Mudafa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri herhangi bir siyasi parti adına hareket etmeyeceklerine yemin etmişlerdi. Bu anlayış Mecli­se de taşınır. Milletvekilleri, her türlü kişisel düşünce ve ideal farklılık­larına rağmen, ülke sorunlarının çözümünde birlikte hareket ederler; kişisel yaklaşımlarım ön plana çıkararak gereksiz tartışma ve çekişmele­rin oluşmasına fırsat vermekten titizlikle kaçınırlar. Konuyla ilgili olma­sı açısından Adana Milletvekili Damar Ankoğlu’nun tespiti son derece önemlidir. Arıkoğlu, milletvekillerinin çok farklı sosyo-ekonomik ke­simlere mensup oldukları hakkında bilgi verdikten sonra “Vatan <em>işlerin­de bunlar, birbirlerine kardeşler gibi öyle sımsıkı bağlanırlardı ki, şimdi hatırladıkça gözlerim yaşarır”</em> (23)diyerek, Meclis’teki birlik ve dayanışma­ya dikkat çeker.</p>
<p>Ancak, particilik reddedilmesine ve tüm milletvekilleri öncelikle tek bir gaye etrafında toplanmış olmalarına rağmen, bir süre sonra ayrıntı­da benzer düşünce ve ideallere sahip kimseler, doğal şekilde bir araya gelerek ve birlikte hareket ederek farklı grupların oluşmasına yol açar­.</p>
<p>18 Ağustos 1920’da gerçekleşen Meclis’in şekil ve mahiyeti hakkın- daki görüşmeler ve aynı yılın Eylül ayında <em>“Halkçılık”</em> programının gö­rüşülmesi sırasında gerçekleşen tartışmalar gruplaşmaların başlangıç ta­rihini oluşturur. Bu tarihten sonra “<em>Halk Zümresi”,</em> “<em>Tesanüt Grubu”, “İstiklâl Grubu”, “Islahat Grubu”, “İttihatçı Grup”, “Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti”, “Müdafaa-i Hukuk Zümresi</em>” gibi isimler altında bir çok grup oluşur. Ayrıca, bunların dışında olmak üzere, isimsiz ve özel amaçlı ki­mi küçük gruplar da oluşur. Bir ara, 1920’nin sonlarına doğru, “<em>Türki­ye Komünist Fırkası</em>” ve “<em>Türkiye Halk Iştirakiyûn Fırkası”da</em> teşkil eder. Tüm bu gruplar nedeniyle, Birinci Meclis neredeyse her çeşit siyasi dü­şüncenin tartışıldığı bir yer olma özelliğini kazanır. Mustafa Kemal’e gö­re tüm bu gruplar ilk zamanlar Meclis görüşmelerinde düzeni sağlamak ve oyların dağılmasını önlemek amacına hizmet ederler(24). Dolayısıyla, gruplar, ayrılıkların değil, işlerin daha hızlı yürütülmesinin aracı olur­lar. Sabahattin Selek(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">25)</span> bu gruplaşma süreciyle ilgili olarak: <em>“[Birinci Mecliste] her türlü inanç ve görüş&#8230; koalisyon halinde”</em> idi. <em>“Koalisyonun tek ortak programı “Misak-ı Milli” idi. Meclis açıldıktan bir süre sonra ilk günlerin heyecanı geçip olaylar gelişmeye başlayınca görüş farkları da her gün biraz daha belli [hale geldi] ”</em> tespitinde bulunurken, durumu özetle­miş olur. Grupların bir çoğu zamanla diğer bazı gruplarla birleştikleri için veya değişik nedenlerle kaybolurlar. Sonuçta iki grup Birinci Mec­listeki çalışmalara damgasını vurur. Bunlar <em>“Birinci”</em> ve <em>“İkinci Grup”</em>lardır.</p>
<p>Oluşması açısından tarihsel öncelik Birinci Grup’tadır. Birinci Gru­bun oluşma süreci şu şekilde gerçekleşir: Mecliste il oluşan gruplardan <em>“İstiklâl Grubu</em>” Mustafa Kemal Paşa’yı destekleyen milletvekillerinden oluşur. Fakat, <em>“İstiklal Grubu”,</em> Paşa’yı memnun edecek bir irade ve fa­aliyete sahip olamaz(<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">26)</span>. Bunun üzerine, Mustafa Kemal Paşa kendisine bağlı bir grup oluşturmak için harekete geçer. <em>“Arzu ettiği mebusları</em>”(<sup>27)</sup> gruplar halinde resmi dairelerde toplayıp, konuşur. Bu görüşmeleri ta­kiben, 10 Mayıs 1921’de, “<em>Anadolu ve Rumeli M üdafaa-i Hukuk Grubu”</em><em> </em>adı altında bir grup teşkil eder. Erkek Öğretmen Okulu’nun konferans salonunda 133 milletvekilinin katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda, grubun başkanlığına Mustafa Kemal Paşa seçilir. Grubun amacı, prog­ram olarak kabul edilen içtüzüğün esas maddesinde <em>“Milli mücadelenin başından beri Erzurum, Sivas Kongreleri’nde tespit ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı ile Büyük Millet Meclisi tarafından kabul ve teyit olunan Misak-ı </em>Milli esasları içinde memleketin tamamını ve milletin istiklâlini temin ede­cek sulhu istihsal eylemektir. Grup bu gaye-i maksadın istihsali için mille­tin tüm kavayı maddiye ve maneviyesini icap eden hedeflere tevcih ve isti­mal edecek ve memleketin resmi ve hususi bilumum teşkilat ve tesisatını bu maksada hadim kılmağa çalışacaktır”(<sup>28)</sup> biçiminde ifade edilir. Grubun üye sayısı hızla artar ve kısa sürede 261’e ulaşır(<sup>29)</sup>. Grup, Mustafa Ke­mal’in arzuladığı şekilde, birlikte hareket ederek Meclis çalışmalarını hızlandırır; Meclis çalışmalarını yönlendirir.</p>
<p>Meclis açıldığında tüm milletvekillerinin “<em>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”</em>nin üyesi sayılmış olmalarına rağmen, bazı millet­vekillerinin dışarıda bırakılarak &#8221;<em>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu”</em>nun oluşturulması, dışarıda bırakılanların tepkisine neden olur. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey &#8221;<em>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu”</em>nun kurulmasından iki gün sonra, 12 Mayıs 1921’de, Meclis Başkanlığı’na bir önerge verir. Hüseyin Avni Bey, önergesinde, bütün mebusların kurulan grubun programında yer alan esas maddenin gerçekleşmesi için hareket ettiklerini, buna rağmen bazı üyelerin dışarı­da bırakılarak özel bir grubun oluşturulmasının söz konusu gayenin dı­şında yer alan üyelerin bulunduğu izlenimine yol açtığını belirtir. Bu yanlışlığın önlenmesi için <em>“madde-i esasiye”</em>nin bir kez daha Mecliste okunarak kabul edilmesini ve buna ait zaptın gazetelerde yayınlanarak Meclis’in kuruluş gayesinden uzaklaşan kimselerin bulunmadığının gösterilmesini ister. Hüseyin Avni Bey’in bu isteğine, Grup Başkan Ve­kili Şeref Bey “<em>Aramızda tefrikanın eseri yoktur. Bu grup siyasi bir fırka olmak üzere teşekkül etmemiştir. Çünkü Misak-ı Milliye herkes yemin et­miştir”(<sup>30)</sup></em> karşılığını verir ve Grubun bütün milletvekillerine açık oldu­ğunu ifade eder. Şeref Bey bu sözleriyle Hüseyin Avni Bey’in şikayetini haklı kılacak bir durumun söz konusu olmadığını ifade etmiş olur; an­cak, Mahmut Goloğlu’na göre, Şeref Bey’in grubun bir ayrımcılık anla­yışı temelinde kurulmadığını ispatlama çabası “<em>boşuna bir çaba”</em>dır. <em>“Çünkü grup bütün mebuslar içinde bulunsun diye değil, istenmeyenler içinde bulunmasın diye kurulmuştu[r]”(<sup>31)</sup>.</em> Zaten, zamanla Hüseyin Avni Bey’in haklı olduğu açığa çıkar; Grup, 9 Eylül 1923’te Halk Fırkası’na dönüşür.</p>
<p>İddia ve düşünceler ne olursa olsun, <em><sup>u</sup></em><em>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk</em> Grubu”nun teşekkül etmesiyle Meclis&#8217;te iki grup oluşmuş olur. Bunlardan birincisi <em>&#8220;Anadolu</em> ve Rumeli <em>Müdafaa-i Hukuk Grubu</em>”, diğeri ise bu gruba girmemiş/girememişlerin oluşturduğu muhalif grup(32) <em>“Anadolu</em> ve <em>Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu</em>”, <em>“Birinci Grup”</em> ismiyle(<sup>33)</sup>, Birinci Grub’un politikalarına muhalif milletvekillerinin oluşturduğu kimseler ise &#8221;<em>lkinci Grup”</em> ismiyle anılmaya başlarlar.</p>
<p>İkinci Grubun, organize bir grup olarak teşekkül etmediği için, ne zaman oluştuğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, her ne kadar Mustafa Kemal Paşa’nın düşünce ve politikalarına muhalefet biçiminde tarihi daha gerilere gidiyor olsa bile, esas itibarıyla <em>“Anadolu</em> ve <em>Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu”</em> ndan sonra oluştuğu kesindir. İkinci Grup, ba­zı girişimlere rağmen, sistemli bir grup olma özelliğini kazanamaz; var­lığını Birinci Grubun politikalarına muhalefet temelinde inşa eder. Gru­bun resmi başkanı yoktur. Üye sayısı da kesin olarak bilinmemektedir(<sup>34)</sup>. İkinci Grubun önde gelen mensuplarından Hüseyin Avni Bey, 30 Nisan 1923 tarihinde <em>“Tevhid-i Efkar</em>”a verdiği beyanatta İkinci Gruba mensup 67 kişinin isminden bahseder. Tahminlere göre bir ara sayısı 100’ü aşan ancak çoğu zaman daha az sayıda üyeye sahip olan İkinci Grup, sayısal olarak az, ama fikri yönden güçlü bir grup olarak Meclis çalışmalarında­ki önemli yerini alır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Resmi Söylem ve İkinci Grup Hakkında</strong></p>
<p>Cumhuriyet Türkiye’sinin tarihinde gerçekleşenleri doğru anlamak ve değerlendirebilmek için Birinci Meclis’in dikkate alınması ne kadar gerekli ise; Birinci Meclis’i doğru anlamak ve değerlendirebilmek için de Birinci ve İkinci Grupların bilinmesi ve bunların aralarında gerçekleşen tartışma ve mücadelelerin dikkate alınması en az o kadar gereklidir. Ancak, bu noktada bir çok tarihsel, yasal, ideolojik, düşünsel engellerin/engellemelerin olduğu da açıktır.</p>
<p>Çünkü, “resmi söylem”de ve bu söylemin şekillendirdiği/etkilediği “bilimsel” araştırmalarda “Birinci Meclis” denince sadece “Birinci Grup” görülmüş, ikinci Grup görülmemiş veya görülmek istenmemiştir. Bu nedenle Birinci Meclis ile sadece Birinci Grup anlaşılır olmuş; Birinci Meclis’teki önemli bir milletvekili topluluğu ve onların gerek bağımsızlık ve gerekse Türkiye’nin geleceğine ilişkin projeleri ve düşünceleri yok sayılmıştır. Halbuki bu iki grup arasındaki fikrî mücadele oldukça önemlidir. Zira, gerçekleşen fikrî mücadele geleceğin Türkiye’sini inşa etmede önemli rol üstlenmiştir.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve kendi politikalarına uygun bir şekilde batılılaşma amacına yönelik devrimleri gerçekleştiren kadronun Birinci Gruba dahil olması nedeniyle, İkinci Grup, “resmi söylemin kabullendiği kesimin dışında veya kıyısında kalan diğer bütün gruplara, fırkalara, partilere vs. yönelik gelenekselleşmiş söylemin kurbanı olmaktan kurtulamamıştır. Bu geleneksel söylem dahilinde olmak üzere İkinci Grup mensuplarının sık sık dile getirilen “suçları”, “dinci” veya ugerici” bir muhalefeti teşkil etmeleridir. Anlaşılan odur ki, 1920’li yılların ilk çeyreğinde İkinci Grubun şahsında açığa çıkan ve fikrî düzeyi oldukça yüksek düşünceleri tarafsız bir yaklaşımla ele alıp değerlendirmek yerine, bu fikrî seviyenin önemli bir tarafını teşkil edenleri aşağılayarak diğer kesimin yükseltileceği zannına sahip olunmuştuk. Bu yaklaşımın etkisiyle de tarihi gerçeklerle örtüşmeyen bir karalama kampanyası yürütülmüştür.</p>
<p>Bu konuda ilk anda ismi hatırlanacaklardan birisi,“resmi söylem”in ilk sözcülerinden Enver Behnan Şapolyo’dur.Şapolyo,“Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi” adlı kitabında, Birinci Grup mensuplarını “radikaller” olarak nitelerken, İkinci Grup mensuplarını “muhafazakârlar” olarak niteler.(35) Şapolyo, daha sonra kaleme aldığı “Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadelecin îç Alemi” adlı kitabında ise İkinci Gruba yönelik olumsuz kanaatini daha da olumsuzlar. İkinci Grup mensuplarını “muhafazakâr”, “dindar, “milliyetçi” olarak tanımlar ve bunların muhalefeti nedeniyle Atatürk’ün de dahil olduğu “radikal”, “demokrat”, “laik” Birinci Grup mensuplarının çok sıkıntılar çektiklerini, fakat bütün engellemelere rağmen Birinci Grup tarafından devrimlerin gerçekleştirilebildiğini ifade eder.(36)</p>
<p>Şapolyo’nun Gruplarla ilgili kanaatleri, Samet Ağaoğlu tarafından sadece bazı ufak değişikliklerle tekrarlanır. Ağaoğlu, Birinci Grup mensuplarını genel anlamda olmak üzere önce “Tesanütçüler” (Birlikçiler),</p>
<p>“Milliyetçiler” ve “Komünistler” olmak üzere üçe ayırır. Daha sonra Milliyetçileri kendi içinde üçe ayırır: “Islâhatçılar”, “Muhafazakârlar”, “Liberaller”. Ancak bu sınıflamasından bir sayfa ileri de “Milliyetçilerdi bir başka bakış açısıyla iki ana gruba ayırır ve bunlardan birisini “teceddütperver” (yenilikçi) ve “sol” niteliklere sahip Birinci Grubun teşkil ettiğini, diğerini ise “muhafazakâr” ve “sağ” nitelikteki İkinci Grubun teşkil ettiğini belirtir. Ağaoğlu, İkinci Grup mensuplarının “imparatorluğun teşkilat ve müesseselerini ve dinî mahiyetini muhafaza etmek istedikleri halde”, Birinci Grup mensuplarının “bu teşekkül ve müesseselerde günün icaplarına göre yenilikler yapılmasına taraftar” olduklarını da belirtir.(37)</p>
<p>1934 yılında, “resmi söylemi dillendirecek şekilde yazılan “Tarih” kitabında ise gruplarla ilgili dile getirilen görüş şöyledir:’’<em>Fikriyatı işlenmiş ve sarahat kesbetmiş ancak iki cereyan vardı: Birisi Mustafa Kemal’in İnkîlâpkâr halkçılığı; diğeri hocaların mutaassıp dinciliği.’’</em>(38)</p>
<p>Şevket Süreyya’ya göre, İkinci Grup mensuplarının gayesini, hilafet ve saltanatın muhafazasına karşılık Cumhuriyetin ilanını engellemek oluşturuyordu.(39)</p>
<p>Sabahattin Selek’in konu dahilindeki kanaatleri de, zamanla gelenekselleşen söz konusu görüşlerden ayrı değildir. Selek, “Anadolu İhtilâli isimli kitabında, <em>ikinci Grup mensuplarının büyük çoğunluğunun “saltanat ve hilafet taraftarı” olduklarını ifade eder</em>.(40) Fakat daha sonra, düşüncesinde kısmen değişikliğe giderek, İkinci Grup hakkında şunları yazar: <em>“İkinci Grubun tüm olarak koyu saltanatçı ve hilafetçi bir anlayışta bulunduğunu kabul etmek pek mümkün değildir. Şüphesiz çoğunluk muhafazakâr ve gerici unsurlardan teşekkül etmişti. Fakat, İkinci Grup üyeleri içinde fikir ve düşünceleri itibariyle Birinci Grupta yer alabilecek kimseler de vardı</em>”.Bu tespitini takiben de İkinci Grup mensuplarını daha küçük gruplara ayırarak isimlendirir; <em>“Saltanatçı-hilafetçi milletvekilleri; Mustafa Kemal Paşa’nın gittikçe artan otoritesinden, onun bir diktatör olacağı endişesine kapılıp şahsına muhalif olanlar; İttihat ve Terakki Partisi’ni yeniden ihya etmek isteyen müfrit İttihatçılar; Birinci Gruba alınmamaktan kırgınlık duyan milletvekilleri; Birinci Grup içinde rahatsız olup ayrılanlar.’’(</em>41)</p>
<p>Fahri Belen de, Sabahattin Selek’in yaptığı tasnife benzer bir tasnif yapar.(42)</p>
<p>“Zafer Tarık Tunaya ise, Birinci Grubun ‘’devrimciliğine” karşılık, İkinci Grubu “muhafazakâr” olarak niteler.(43)</p>
<p>Ihsan Gümüş, Birinci Meclis’le ilgili &#8216;bilimsel&#8217; araştırmasında söz konusu gruplarla ilgili kanaatleri ile “resmî söylem”in temsilciliğini sürdürmekten öte bir şey yapmaz: <em>“Birinci ve İkinci Grup olarak bilinen grupların ideolojik yönlerinin olduğu Birinci Grubun Yeni Türkiye’yi demokratik bir temele oturtmaya, İkinci Grubun ise geleneksel Osmanlı düzenini yaşatmaya çalıştığı ve köktenci değişimlerden rahatsız olduğu saptanmıştır,’</em>’(44)tespitinde bulunur.</p>
<p>Örneği oldukça çok ve İkinci Grup hakkındaki kanaatleri olumsuz olan ve “resmi söylemi” dillendiren bu görüşler hakkında “sathî” ve “gerçekle bağdaşmayan” yargısını vermek hiçte zor görünmüyor. Gerek Birinci Meclis’in tutanakları ve gerekse dönemin önde gelenlerinin şahitlikleri bu yargının doğruluğunu destekleyen en önemli kaynaklardır’ Daha da önemlisi, Birinci Grubun başkanı ve dolayısıyla resmi söylemin dile getirdiği şekliyle İkinci Grubun birinci dereceden muhalifi olan Mustafa Kemal’in bizzat kendisi, konuşma ve yazılarında, İkinci Grupla ilgili olarak “resmi söylemi” doğrulayacak hiçbir görüşe yer vermez. Mustafa Kemal değişik vesilelerle İkinci Gruba oldukça sert eleştiriler yöneltir; fakat onları hiçbir zaman “dinci”, “muhafazakâr”, “saltanat yanlıları” olarak nitelemez, Paşa’nın İkinci Grupla ilgili olarak yakındığı şeyler çok daha başka konularla ilgilidir. O, Meclis Başkanı sıfatıyla vekilleri seçme yetkisine ve Başkumandanlık Kanunu’yla kendisine verilen yetkilere karşı çıkmaları nedeniyle İkinci Grup hakkında yakınmalarda bulunur; eleştiriler yöneltir.(45) Saltanatın kaldırılmasını anlatırken, İkinci Grubun herhangi bir muhalefetinden söz etmez, saltanatın “müt-tefikan” kabul edildiğini, sadece bir kişinin “ben muhalifim” diye bağırdığını onun bu “sada”sınında ‘“Söz yok’ sadalarıyla boğulduğunu belirtir .(46)</p>
<p>Mustafa Kemal’in İkinci Grupla ilgili 1927 yılındaki görüşleri Nu-tuk’tan hareketle bu şekilde tespit edilmesine karşılık; asıl önemli olan, İkinci Grupla en yoğun çekişme-mücadele içerisinde bulunduğu yıllarda İkinci grupla ilgili tespitlerinin ne olduğudur. Şu ifadeler, Mustafa Kemal Paşa’nın 1923 yılının Ocak ayında çıktığı Batı Anadolu gezisi sırasında İzmit’te gazetecilerle görüşmesi sırasında İkinci Grupla ilgili söyledikleridir: “<em>Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu ile bir grup yaptık. Ve o gruba esas program olmak üzere irâe ettiğimiz iki nokta vardır. Birincisi Misâk-ı Millî, İkincisi Teşkilât-ı Esâsiye… Bu suretle grup, hakikaten ekseriyeti ihraz etti. Ancak itiraf etmek lazımdır ki, grup halinde kalbettiğimiz zavât hakikaten fikren ve içtihâden yekdiğeriyle tamamen müttehid insanlar değillerdi…</em></p>
<p><em>Nihayet hariçte kalan insanlara gruba dahil olan ve grupta her nasılsa memnun edilemeyen bir takım insanlar dahi girdiler ve bu gayr-ı memnunlar birkaç sebeple gayr-ı memnun oluyorlardı. Butun esbâb ise şahsî di. Pek cüz’î miktarı ise doğrudan doğruya benim şahsıma karşı gayr-ı memnun idi. Bir çokları diğer zevâtın yani benimle beraber çalışan arkadaşların şahıslarından gayr-ı memnun olduğu için çekilmişlerdir… Nihayet bu gayr-ı memnunlar beraber çalışmaya başladılar… Bunlar bir isim aradılar. Kendilerine izâfe edilecek bir isim bulamadılar. Ve nihayet dediler ki, biz de Anadolu ve Rumeli M üdafaa-i Hukuk Cemiyetine mensubuz. Biz de onların intihâb kardeşiyiz. Onlardan hariç değiliz.</em></p>
<p><em>Biz de aynı isimle fakat iki numaralı grubuz dediler. Hakikatte aramızda bir prensip ihtilâfı yoktur… Fakat ihtilâf hakikatte mevcut olmamakla beraber her ne surette olursa olsun muvaffak olmak istedikleri için ki bir ihtilâl noktası arayıp, bulmak mecburiyetinde kaldılar</em>”.(47)</p>
<p>‘Dönemin önde gelen şahsiyetlerinden Ali Fuad Cebesoy, Birinci Meclisteki grupların doğuşundan bahsederken, İkinci Grubun oluşum nedenini de ifade eder. Onun açıklamalarında İkinci Grupla ilgili olarak «resmi söylemın” dile getirdiği tanımlamalar yer almaz; ‘<em>1921 senesinin son aylarınla Meclis içerisinde bazı hareketler olmuş, Müdafaa-i Hukuk Grubu ikiye ayrılmıştı. İkinci Grup, Meclis Reisinin diktatörlüğe doğru gittiğinden şüphe ediyordu. Teşkilat-ı Esasiye ve Başkumandanlık Kanunlarına göre, Meclis Reisi istediği takdirde hem İcra Vekilleri Heyetine ve hem de Meclise icra’yı nüfuz edebilirdi. Birinci Grup azasından ve Gazi Paşa’nın yakınlarından olan bazı mebuslar, İkinci Grup üzerine tazyik yapabilmek için icabında reisin diktatörce teşebbüsleri de olabileceğini işaret etmişlerdi. Bu şayialar üzerine endişeye düşen İkinci Grup azalan, Meclis Reisinin tahakkümünü önlemek için mukabil teşebbüslere geçmişlerdi”(48)</em></p>
<p>Samet Ağaoğlu, genellikle “resmi söylemi” dillendirerek Birinci Grubu “sol”, İkinci Grubu “sağ” olarak nitelemesine rağmen, bu görüşlerini dile getirdiği kitabının başka sayfalarında “ resmi söyleme” uygun kendi tespitlerini dahi büyük oranda tekzip eder. İki grubun, Türkiye’nin batılılaşma sürecinde kilit aşamaları teşkil eden saltanatın kaldırılması gibi önemli birçok konuda birbirlerine muhalefet yapmadığını görünce, şöyle bir uyarıda bulunma gereği hisseder: <strong><em>“</em></strong><em>Birinci ve ikinci Grup namıyla iki büyük kısma ayrılmış olan Mecliste, Birinci Gruba mensup olanlar teceddütperverler (yenilik isteyenler) İkinci Gruba mensup olanlar muhafazakârlardı. Fakat bu ayrılış hiçbir zaman iki düşman görünüşü almamış ve gruplar kendi görüşlerine uygun teklif ve kanunlarda birbirleriyle birleşmekten çekinmemişlerdir. Büyük meselelerde, gizli oturumlarda, korkusuz bir şekilde yapılan konuşmalardan sonra, açık oturumlarda tek vücut olarak gözükmesini bu Meclis kadar bilen başka bir Meclis yoktur “</em>(49)</p>
<p>Esasında, Ağaoğlu’nun Meclis’in genel niteliğiyle ilgili diğer bazı iğil pitleri, Meclis’in genel niteliğini ifade etmesi açısından son defâ önemlidir. Çünkü,Meclis’in olumlu veya olumsuz bulduğu özellikleriyle ilgili tespit ve değerlendirmelerinde herhangi bir gruptan bahsetmez, bahsettiği özellikler özde bireysel ve duruma göre değişen özelliklerdir.</p>
<p>Agaoğlu’nun bu tespitleri dikkate alındığında Gruplarla ilgili “resmi söylemin” “sığlığı” daha belirgin hale gelmektedir. Ağaoğlu’nun Birinci Meclis’le ilgili tespitleri şöyledir:</p>
<p><em>“Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi bir tezatlar meclisidir.Geniş memleketin dört tarafına yayılmış vc her biri kendi çevresinde diğerine zararı dokunmadan yaşayabilen değişik fikir ve inançlar bu Meclis’te her gün çarpışmak, kâh biri, kâh diğeri muvaffak olmak üzere yan yana gelmişti.</em></p>
<p><em>Okul ve medrese çatışması vardı, yenilik ve muhafazakârlık çarpışması vardı, Cumhuriyetçilik ve Saltanatçılık çarpışması vardı, Türkçülük ve Osmanlılık çarpışması, ırkçılık ve ümmetçilik çarpışması vardı. Bu bakımdan Birinci Büyük Millet Meclisi 1908 Osmanlı Mebusan Meclisi’ne benzer İki istisnasıyla: Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Hıristiyan ve İslâm çarpışması vardı. Büyük Millet Meclisi’nde o yoktur. Osmanlı Mebusan Meclisi’nde bir milliyetler çarpışması vardı. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde bu da yoktur. Bunun içindir ki 1908 Osmanlı Mebusan Meclisi her zaman, devleti parçalamak emeliyle sağlam tutmak gayesinin çarpışmasına sahne olmuştur. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi ise devleti kurtarmak ve istiklâli sağlamak noktasında oybirliği halindedir;”</em></p>
<p>‘’Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin memleketteki bütün cereyanları temsil eden mahiyeti, onun dört yıla yakın hayatında yaptığı işlerde sık sık tezatlar içerisinde kalmasına sebep olmuştur. Bazen okullardan hiç hayır gelmediğini ve bütün okulları kapatarak yalnız medreseleri yaşatmak gerektiğini söyleyenleri alkışlayan Meclis, aynı gün memleket milli eğitiminde ilk inkılâpları yapmaktan çekinmiyordu.</p>
<p>Bir yandan Ankara’da bir Hukuk okulu açılmasını isteyen Meclis, öte yandan Milli Eğitim Bakanını kadın, erkek öğretmenleri bir araya toplayan kongreler yaptığı için kusurlu buluyor ve düşürüyordu. Mecelle’nin (Osmanlı Medenî Kanunu) artık ihtiyacımızı karşılamadığını ve yeni esaslarla, yeni bir medenî kanun hazırlanması gerektiğine karar veren Meclis, iki gün sonra tek hâkim kanununun görüşülmesi dolayısıyla yalnız din esaslarıyla sosyal hayatı idare etmeği düşünüyordu. Kömür işçilerinin hukukunu korumak için ilk büyük sosyal kanunu yapan Meclis, kadınların doktorlara ancak vasıta ile muayene olması gerektiği üzerinde tartışmalara girişiyor ve din bakımından kadınların nerelerini doktorlara gösterebileceklerini tespite kalkışıyordu.</p>
<p>Mesleki temsil gibi çok ileri bir seçim esasına taraftar olan Buyük Meclis, kadınların seçme ve seçilme haklarının tanınmasını isteyteyip mebusu hakaretle susturuyordu Milli zaferlerin kazanılmasında en mühim amilin Türk kadını olduğunu söyleyerek ona tefekkür eden Meclisin, biraz sonra kadınların yalnız başımı tanıklıklarının kabul edilmeye, gelince karar verdiği görülüyordu.<br />
Irkçılığı ret ve inkâr eden bir olurumdan sonra, artık memleketine yalnız: Türk’ün hakim olacağın, Arap, Arnavut ve bu gibi azınlıkların mebus olmaması lâzım geldiğini sinirlilikle ortaya atan yine bu Meclisti.</p>
<p>Yüzyıllık milli felaketlerimizi sona erdirmek için bir an önce Avrupa medeniyeti seviyesine yükselmek zaruretinde birleşenler, bu medeniyeti “tek dişi kalmış canavar” diye haykıran İstiklâl Marşı’nı göz yaşlan içinde kabul ediyorlardı.</p>
<p>Memleketin sosyal ve ekonomik hiçbir meselesi yoktur ki, bu Mecliste tam bir açıklıkla tartışılmasın! Bugün milletimizin birer inkılâp hamlesi olarak benimsediği kadın, dil, hukuk, ekonomik anlayışlar gibi inkılâplaRIn ilk konuşmaları Birinci Büyük Millet Meclisi’nde olmuştur. Bu Meclis’te bu konularda sağlıklarını haysiyetlerini, hatta söz söylemek haklarını kaybeden öyle insanlar vardır ki, bu inkılâpların babalan sayılmaları gerektiği halde tarihin karanlıkları içinde kaybolup gitmişlerdir… ‘<br />
Birinci Büyük Millet Meclisi’nde de bir kısım insanlar şu veya bu sebeple hareket etmiş olabilirler. Fakat bu meclis bütünü ile büyük ve muhteşem bir meclistir”(50)</p>
<p>Mustafa Kemal’in “evlatlığı” Afet İnan da, Meclis’te siyasi partiler olmadığı için gruplaşmaların açığa çıktığını ve bu gruplaşmaların oluşturduğu “dağınıklığı” gidermek amacıyla Mustafa Kemal’in Birinci Grup ismiyle anılan “Müdafaa-i Hukuk Grubu”nu kurduğunu, bu grubun “karşısında” yer alanların ise İkinci Grup ismiyle anıldıklarını ve muhalefeti temsil ederek sert eleştirilerde bulunduklarını, bunun ise “parlamentoyu oluşturma bakımından bir aşama” olduğunu belirtir<strong>.</strong> İnan, bu ifadeleriyle, İkinci Grup hakkında sonradan oluşan “resmi söylemi” çağrıştıran veya destekleyen hiçbir olumsuz değerlendirmede bulunmaz.</p>
<p>Milli Mücadelenin önemli şahsiyetlerinden Rauf Orbay da, İkinci Grubun muhalefetini değerlendirirken “İlerici Birinciler-Gerici İkinciler- şeklindeki nitelendirmeye tamamıyla ilgisiz kalır. Orbay, İkinci Grup mensupları hakkında, zamanla resmileşen olumsuz görüşlerden çok daha farklı görûşler dile getirir:<strong> <em>‘</em></strong><em>‘Muhaliflerin sırasında görûlen Hüseyin Avni, Çolak Sabahattın ve onlara iltihak eden Kara Vasıf Beyler, benimde Mustafa Kemal Paşanında arkadaşlarımızdı.Bunların başlıca muhalifleri devlet ve hükümet işlerinin Meclis murakabesinden sıyrılarak, tek elden yürütülmeğe gittiği kanaatlerinden doğup, bunu önlemeye matuf görünüyordu. Bu noktada, pek hassas olduklarını belirterek, bilhassa Mustafa Kemal Paşa’nın hem Meclis, hem Hükümet Başkanı ve aynı zamanda başkumandan olarak bütün yetkileri elinde toplamış olmasından endişe ettiklerini gizlemiyordu.’’(52)</em></p>
<p>İkinci Grupla ilgili dile getirilen “resmi söylemin” yanlışlığını açığa çıkaran kaynaklardan bir diğeri ise Birinci Grubun devamı olan Cumhuriyet Halk Partisi nin 1943 yılında yayınladığı “Yirmi Yıl İçinde Cumhuriyet Halk Partisi” adlı broşürdür. Broşürde, yukarıdaki örneklerde oldugu üzere İkinci Grupla ilgili dile getirilen olumsuz kanaatlerin hiçbiri ver almaz. Daha da önemlisi “resmi söylemi” tekzip eden görüş dile getirilir.(53)</p>
<p>Konuyla ilgili tespitleri açısından günümüz araştırmacılarına gelinecek olursa; bunlardan birisi Mete Tunçay’dır. Tunçay, Rauf Bey in değerlendirmesini destekleyecek biçimde, ikinci Grubun temel amacının Mustafa Kemal Paşa’nın kişisel egemenlik kurmasına karşı çıkmaktan ibaret olduğunu belirtir.(54)</p>
<p>Erik Jan Zürcher de Mete Tunçay ve Rauf Bey’in görüşleriyle aynı doğrultuda değerlendirme yapar ve ikinci Grubun gayesinin  ‘<em>’Millet Meclisi’nin egemenliğini korumak ve Mustafa Kemal’in diktatörce yetkiler elde etmesini engellemek</em>”(55) olduğunu belirtir. Zürcher, bir başka kitabında, konunun yeterince araştırılmamış olduğunu vurgulayarak, “<em>ikinci Grup üzerine yapılması fazlasıyla gecikmiş bir araştırma, çağdaş Türkiye’nin doğuşu çalışmalarına önemli bir katkı oluşturabilir.’’</em>(56) der.</p>
<p>Ali Gevgilili ise, her iki grubun mensuplarını sınıfsal kökenlerini dikkate alarak tanımlamaya çalışır:<strong>“</strong><em>Asker ve sivil bürokrasinin ve küçük burjuva radikalizminin dünya görüşlerini yansıtan Birinci Gruba karşılık, ikinci Grup köylüsü, işçisi, esnafıyla çeşitli halk sınıflarının özlemlerini dile getirmekteydi. Türk devrimi, dışa karşı birleşen bu “iktidar ve muhalefet kuruluşları”nın işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir”</em>.(57) Gevgilili, bu görüşlerinin yer aldığı makaleden daha sonra yazdığı bir başka makalede, ikinci Grubun sınıfsal tabanını biraz daha genişleterek askeri ve sivil bûrokrasiye, ulusal niteliği ağır basan eşraf, toprak ve sermaye sahiplerini de ekler. Bu arada İkinci Grup hakkında bazı olumlu kanaatleri de dile getirir: <em>“Birinci Grup, ilk TBMM’nin tek gücü değildi. Köylülüğün, işçinin çeşitli çalışan sınıfların sosyal iradesini çokluk dinsel bir görünüm altında yansıtan ünlü İkinci Grup, Kurtuluş Savaşı’nın içine inançla katılmasaydı yeni Türkiye belki de çok acı günler geçirecekti</em>.’’(58)</p>
<p>Toktamış Ateş “Tûrk Devrim Tarihi’nde gruplardan bahsederken grup üyelerini birbirlerinden ayırmaksızın ve Meclis konulmalarından örnekler vererek, hepsinin de <em>“Mecliste destansı bir hava</em>” oluşturduklarını belirtir. Ateş, Birinci Meclis’in “<em>isimli, isimsiz tüm kahramanlarıyla</em>” tarihin “yiğitlik, özveri ve onur sayfasını teşkil ettiğini yazar. İkinci Grubu ise, “<em>daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan</em> ‘’Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu” tarih sahnesine çıktı. Meclis içinde buna karılmayan milletvekilleri “<em>ikinci Grubu” oluşturdular</em>” biçiminde tanımlar.(59)</p>
<p>Rıdvan Akın, <strong>“</strong><em>TBMM Devleti”</em> isimli Birinci Meclis’i konu edinen çalışmasında, gruplar konusuna değinir ve İkinci Grup mensuplarının “<em>ortak paydalarının Mustafa Kemal ve ekibine karşıtlık”</em> olduğunu, İkinci Grup kadrosunun <em>“demokratik bir yönetim biçimini benimseyen inançlı liberal entelektüellerden, tutucu saltanat taraftarlarına kadar geniş bir panorama”</em> çizdiğini belirtir. Yürüttükleri temel muhalefet çizgisini, devlet mekanizması, otoritesi ve İcra Vekilleri Heyeti’nin yetkileri çevresinde odaklandığını açıklar. Akın, <em>“Bürokratik devlet geleneğinin ve memur sultasının düşmanı olan” </em>İkinci Grubun bu yönde kanun teklifleri ve takrirler vererek, düşüncelerine uygun bir davranış sergilediklerine dikkat çeker.(60)</p>
<p>İkinci Grup hakkındaki “resmi söyleme” muhalif görüş ve tespitlerin dayanağı konumunda olan belge ve delillerden en önemlisi Meclis tutanaklarıdır. Ancak Meclis tutanaklarına geçmeden, İkinci Grubun önemli temsilcilerinden Hüseyin Avni Ulaş’ın 1 Mayıs 1923 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde çıkan beyanatı ile, Mersin Mebusu Selahaddin Bey’in açıklamalarını konuya, açıklık kazandırmak için kısaca zikretmekte fayda var. Hüseyin Avni Bey’in söz konusu beyanından anlaşıldığına göre, İkinci Grup 16 Temmuz 1922’de üç maddelik bir programı kabul eder. Buna göre “Hakimiyet-i milliye” ve “kanunî hakların korunması” İkinci Grubun temel ilkelerini oluşturmaktadır.(61) Selahaddin Bey’in açıklamaları ise şöyledir; “<em>Grup, her türlü şahıs istibdadını önlemek, şahsi hakimiyetler yerine kanunî haklar ikamesi maksadıyla kurulmuştur. Grup, Meclis diktatoryasına taraftar, fakat şahıs otokratlığına muhaliftir”.(62)</em></p>
<p>Gerek İkinci Grup hakkındaki resmi söylemi tekrarlayan örnekler ve gerekse Mustafa Kemal ve CHP’nin söz konusu söylemi desteklemeyen açıklamalarını takiben şöylesi bir soruyu sormakta yarar var: “Birinci Grup niçin böylesine esası olmayan şeylerle suçlanıp aşağılanmıştır?” Bu sorunun en kısa ve açık cevabım, İkinci Grup üzerine kapsamlı ve başarılı bir araştırma yapmış olan Ahmet Demirel’in “Birinci Mecliste Muhalefet” kitabında buluyoruz. Ahmet Demirel’in ilgili sorumuza cevap olabilecek tespiti, aynı zamanda “resmi söylemin zamanla oluşan bir geleneğine de dikkat çeker niteliktedir: “<em>Türkiye’de birçok muhalif hareketin başına geldiği gibi, ikinci Grup da “irtica” damgası vurularak kolay yoldan mahkûm edilmiştir</em> ”.(63)</p>
<p>Şurası açık ki, Birinci Meclis’teki grupları “ilerici-gerici”,“modernist- gelenekçi”, “aydın-yobaz” gibi tamamıyla resmi bakış açısını yansıtan ifadelerle tanımlamaları haklı çıkartacak hiçbir neden yoktur. Yine aynı şekilde olmak üzere sınıfsal temelleri esas alan açıklamalar da havada kalmaktadır. Zira, Grup mensuplarının sosyal kökenleri hakkında yapılan karşılaştırmalar, bu türden kesin ayrımları doğrulamamaktadır. Her iki grupta da toplumun tüm kesimlerinin temsilcilerine rastlamak mümkündür. Birinci Meclis’in böylesine iki gruba ayrılmasının nedenini; Mustafa Kemal Paşa’nın otoritesine kayıtsız şartsız bağlanma biçiminde adım adım oluşmaya başlayan otoriter siyasal çerçevenin savunucusu olmak veya Paşa’nın olağanüstü yetkilerle donanıp, sivrilmesine ve rejimin otoriter bir yapıya doğru yönelmesine karşı çıkma gerekçelerinin dışında aramak hiçbir zaman gerçeği yansıtmayacaktır.(64)</p>
<p>Konuyla ilgili olarak Tahsin Demiralay’ın tanıklığı son derece önemlidir: “<em>Milli mücadeleyi başarıya ulaştıran Büyük Millet Meclisi, yeni bir Türk devletinin başlayışı idi. Sağlanan birlik “iç maksatlarla dolu ve gayet ustalıkla hareket eden bir hizip olan” Birinci Grubun kurulmasıyla bozuldu. Mustafa Kemal Paşa Mecliste bir “şef ’ ve “ayrı bir kuvvet” olarak sivrildi. Birinci Grubun, tüm muhalefeti susturarak tek parti yönetimi kurmak şeklinde özetlenebilecek olan “milli cidalin dışında kalan gizli amaçları” bir-iki yıl sonra birkaç kişi tarafından fark edildi ve bunlar Birinci Grubun karşısına İkinci Grup olarak dikildiler.(65) Birinci Grup, bozgunculukla suçladığı İkinci Grubu 1923 seçimleriyle yok etti”.(66)</em></p>
<p>Kaynaklardan anlaşıldığına göre, İkinci Grubun, <em>“Mustafa Kemal Paşa’nın diktatörlüğe doğru gittiği şüphesi ve endişesi’’(67) </em>ile gerçekleşçekleri sert muhalefetlerini kendilerince haklılaştıracak nedenler pek çoktu. Hatta, bu konuda Birinci Grup üyelerinin dahi benzer görüşleri tedirginlikleri vardı, Kazım Karabekir bunun en önemli örneğini teşkil eder.Mustafa Kemal’in, 7 Şubat 1921 tarihinde, Balıkesir in Paşa Cami i’nde yapıcı ünlü konuşma sırasında dinleyiciler aracında bulunan Kazım Karabekir’in konuya ilişkin tespiti şöyledir: ‘’<em>Gerek mutaasıp bir edâ ile Islâmlığı ele alması ve gerek ise siyasi bir fırka teşkiline ve onun safına geçmeye karar verdiğini ilan etmesi, bende şu kanaati tamamladı.Napolyon vaktiyle başkumandanlıktan (muhalif fırka yapan bir dikdatör başına neler geleceğini görür) fikrine dayanarak, nasıl bir fırka ile imparatorluğa çıktı ise, Şimdi de Mustafa Kemal Paşa, aynı suretle Başkomutanlıktan tek fırka ile -önlemekliğime rağmen- hilafet ve saltanatı almak mefkuresine yürüyecektir’.(68)</em> Kazım Karabekir’in bir diğer tespiti ise “M. Kemal Paşa’nın [31/7/1921 tarihli] cevabındaki “<em>Türkiye’nin başında Halife-yi İslam olacak ve bir hükümdar sultan bulunacaktır” kaydı beni düşündürdü. İstanbul, cumhuriyet yapıyorlar diye endişe ederek propaganda yapıyordu. Padişah ve taraftarı bundan ürküyorlardı. Benim bugün anladığım ise daha korkunçtu. O da M. Kemalin bir muzafferiyet neticesi, hilafet ve saltanatı alması idi”.</em> (69)Ali Fuat Cebesoy da, Kazım Karabekir’i destekleyecek tarzda, başarıyla sonuçlanan Sakarya Savaşı sonrasında, <em>“hakiki bir diktatörlük rejiminin Mustafa Kemal Paşa’nın riyaseti altında çok yakında geleceği”</em>nden(70) bahsedildiğini ifade eder.(71)</p>
<p><strong>Birinci Meclis ve Mustafa Kemal Paşa</strong></p>
<p>İstilacı Batı devletlerinin askerlerine karşı milli direnişi kumanda eden birkaç Osmanlı paşası vardı. İstilâcılara karşı direnişi organize etmek ve yönlendirmek normal şartlarda bunların yapacağı bir işti. Ancak gelişmeler bir başka mecrada gerçekleşir. Devreye Mustafa Kemal Paşa girer. Mustafa Kemal Paşa, örgütleme yeteneğinin üstünlüğünden, Padişah» kişisel güvenini kazanarak padişahlık makamının desteğini almış olmasından(72) ve biraz da yeraltındaki İttihat ve Terakki kalıntılarının gizlice verdiği destek nedeniyle(73) mevcut direniş ağı üzerinde hakimiyet kurmayı başarır. O, üyesi olduğu İttihat ve Terakki’nin liderlerine son derece yakın birisi olmasına rağmen, hakim hizbin dışında kalır.Enver Paşa ile olan örtülü çekişmeleri(74) onu böylesi bir duruma iter ve bu nedenle de savaşın büyük bir bölümünü cephelerde geçirir. Cephe­lerde olduğu zamanlarda bazı siyasî ve ideolojik gayelere sahip olduğu ve bunları gerçekleştirmenin arzusunu yoğun olarak yaşadığı bilinmek­tedir.(75) Fakat komutanlar arasındaki anlayış farkları ve kişisel rekabet Milli Mücadelenin sona ermesine kadar dondurulur. Büyük Millet Meclisi’ne açıkça yansıdığı üzere “tam bağımsızlık” bütün milletvekillerinin ve ulusal direnişi Örgütleyen paşaların yegâne gayesi olur. İlk zamanlar değilse bile, yine bu dönemde yoğun şekilde gündeme gelen ‘ Halk ege­menliği” düşüncesi, Millet Meclisi’ndeki İkinci Grup mensuplarının ko­nuşmalarında dile getirildiği üzere, savaş sonrası için vazgeçilmez bir esas olarak ön plana çıkar.</p>
<p>Ayrıca, yine bu dönemde, Mustafa Kemal Pa­şa, gizli görüşmelerde ve yakın arkadaşlarıyla konuşmalarında halk ege­menliğine dayanan bir yönetim tarzından bahsetmesine karşılık, açıktan konuşmalarında tam tersi bir tutum sergileyip, padişahı ve padişahı kur­tarmayı birinci düzeyde öneme sahip bir gaye olarak dile getirir. Örne­ğin<strong>;</strong> 24 Nisan 1920 tarihli önergesinde saltanat ve hilafetin geleceğiyle ilgili düşüncelerini şöyle açıklar:</p>
<p>‘’Düşmanlarımız saltanat ve hilafeti birbirinden ayırmak istiyorlar. Bizim amacımız bu iki makamı ayırmanın milli iradeye uygun olmadı­ğını göstermek ve mukaddes makamı esaretten kurtarmaktır… Hilafet ve Saltanat makamını kurtarmayı başardıktan sonra meclisimizin dü­zenleyeceği yasalar çerçevesinde padişahımız da yerini alacaktır’’(76)</p>
<p>Hatta öyle ki, Padişahın, milletvekillerini “âsiler” diye suçlamasına rağmen, padişaha bağlılık ve saygıyı terk etmez. <em>“Esaret altında bulun­masa, Padişah vatanın istiklâli için çalışanlara âsi demez. Zatı şahaneleri­nin ağzından işitsem mutlaka bunun icbar ve tazyik altında bulunduğuna hükmederim</em>”(77) diyerek Padişahın durumunu mazur görür. TBMM’nin 20 Temmuz 1923 tarihli oturumundaki konuşmasında ise şunları söy­ler; “<em>Meclis-i âlinizin ilk içtimâ günlerinde kabul ettiği bir esâs vardır ki o esas ananât-ı milliye ve mukaddesat-ı diniyemizi tamamen mahfuz bulun­durur. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o olmasa tevfiki harekât ederek netice-i mesudeye emniyetle vasıl olacağımıza şüphe yoktur</em>.’’(78)</p>
<p>Fakat, Mustafa Kemal Paşa, savaşın galibiyetle sonuçlanması üzerine saltanat taraftarı sözlerine son verir ve tamamıyla saltanat karşıtı bir tutu­ma sahip olur. Sıklıkla “halkçılık”ı gündeme getirir.(79) Bu konuda örnek olması açısından saltanatın kaldırılmasına dair görüşmelerin yapıldığı oturumdaki konuşması önemlidir. Meclis kürsüsünden şunları söyler:</p>
<p>Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabı­dır diye, müzakere ile münakaşa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat, kuv­vetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Milletinin ha­kimiyet ve saltanatına el koymuşlardı; bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil al­mış bulunuyor. Bu bir emri vakidir. Mevzu’i bahis olan; millete saltana­tını, hakimiyetini bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız? meselesi değil­dir. Mesele zaten emr’i vaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, be- hemahal olacaktır. Burada içtima edenler, meclis ve herkes meseleyi ta­bii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usûlü da­iresinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir”.(80)</p>
<p>Kabul etmek gerekir ki, Mustafa Kemal’in bu  tutumu oldukça dikkat çekicidir. Bu tutumu nedeniyle çevresindeki bazı kimselerin eleş­tirilerine uğrar ve gündeme gelen eleştiriler üzerine(81) tutumunun nede­nini bizzat kendisi şöyle açıklar: <strong>“</strong><em>İkinci Büyük Millet Meclisi’nin intihabı sırasında neşir ve ilân ettiğimiz program, fırkamızın teşekkülüne esas ol­muştur. Programa sokulmamış bazı mühim ve esaslı meseleler vardı. Mese­lâ Cumhuriyetin ilânı, Hilâfetin kaldırılması, Şer’iye Vekaletinin lağvı, medrese ve tekkelerin kaldırılması, şapka giydirilmesi gibi… Fakat bu me­seleleri programa sokarak, vaktinden evvel cahil ve mürtecilerin bütün mil­leti zehirlemelerini uygun bulmadım”.</em> (82)’’Saltanat devrinden, cumhuriyet devrine geçebilmek için, cümlenin malûmu olduğu veçhile, bir intikal dev­resi yaşadık. Bu devrede, iki fikir ve içtihat, bir biriyle mütemadiyen müca­dele etti. O fikirlerden biri, saltanat devrinin idamesiydi. Bu fikrin taraftar­ları sarih idi. Diğer fikir, saltanat idaresine hitam vererek idare-i cumhuri­yet tesis eylemekti. Bu bizim fikrimizdi. Biz fikrimizi, sarih söylemekte mahzur görüyorduk… İdare-i devleti cumhuriyetten bahsetmeksizin, haki-miyeti milliye esasatı dairesinde, her an cumhuriyete doğru yürüyen şekil- de temerküz ettirmeye çalışıyorduk”.(83)</p>
<p>Konuyla ilgili olarak, Birinci Meclis’in milletvekillerinden ve Birinci Grubun önde gelen üyelerinden Yunus Nadi’nin ilginç sayılabilecek açıklaması şöyledir: “<em>Bir nokta üzerinde biraz tevakkuf etmek ihtiyacını duyuyorum. O da o zaman İstanbul’da Padişah ve Halife olan zâtın  aleyhine İngilizlerle birleştiği ve onlar ne derlerse yaptığı halde, Ankaranın bunları bilmezden gelerek hep padişah ve halifeyi düşmanın elinde esir saymak yolundaki hattı harekettir… Ankara “Padişah ve halife dahi esirdir.’’(83)</em></p>
<p><em>Makamı hilafet ve saltanatın tahlisi lazımdır, nakaratını tutturmuş gidiyordu. Hakikatte Ankara böyle yaparken İşleri en doğru safhalarında görmûyor değildi. Ankara’nın bu hattı hareketi, Türkiyeyi Mahvetmeği istihdaf eden bir İngiliz planını akim bırakmak için ihtiyar edilmiş gayet etki âkilane bir siyaset idi</em> ”.(84)</p>
<p>Yunus Nadi’nin “İngiliz planı’ dediği şey, İstanbul ile Ankarayı bir­birine düşürmek suretiyle iç savaş çıkarma planıydı. Dolayısıyla, Yunus Nadi’nin açıklamasına göre, Mustafa Kemal, İstanbul’daki Padişahı des­tekleyerek böylesi bir iç savaşın oluşmasına imkân sağlamamış olur”(85) Ancak ne var ki. Yunus Nadi’nin bu yorumu büyük oranda sadece ken­disine ait kalmış ve başta Mustafa Kemal olmak üzere hiç kimse böyle­si bir yorumu destekleyecek açıklamada bulunmamıştır. Toktamış Ateş ise söz konusu “ikili” tutumun Mustafa Kemal’in bütün hayatı boyunca sıklıkla görülen örneklerine dikkatleri çekerek şöylesi bir yorum yapma ihtiyacı hisseder: “<em>Mustafa Kemal pragmatik bir lider olduğu için, değişik zamanlarda ve değişik konularda farklı yaklaşımlar içinde bulunmuş-tur</em>’’.(86) Diğer bazı araştırmacı ve yazarların ise konuyu “milli sır”(87) anla­yışı içerisinde değerlendirdikleri görülüyor.(88) Konu hakkında Suna Kili’nin kanaati şudur; <em>“Atatürk Devriminin ulusal bağımsızlık savaşımı yıl­larında özelikle cumhuriyetin ilan edilişine kadar “kurtuluş”, “bağımsız­lık”, “ulusal buyrum”, “ulus egemenliği” kavramları yanında “Yüce Padi­şahlık” ve “Yüce Halifeliksin kurtarılması da özellikle ve özen gösterilerek sürekli yinelenmiştir. Bu, hem henüz tartışmasız bir yeni otorite kuramamanın, hem de ilk başta çok yönlü bir savaşıma girmenin devrim için ya­rarlı olmayacağı düşüncesinin doğal sonucudur. Çünkü o aşamada ülkenin düşmandan, işgalcilerden kurtarılması ve bağımsızlık toplumun her kesimi­nin paylaştığı bir eyleme geçme nedeni, aynı zamanda birlik sağlama öğe­sidir. Fakat “ulusal buyrum”, “ulus egemenliği” birer amaç olmalarına kar­şın henüz toplumun büyük çoğunluğunca bilinen, özlenen, gerçekleştirilme­si için savaşım verilmesi gereken kavramlar değildir. “Yüce Padişahlık”, “Yüce Halifelik”, birlik sağlamada çok daha etkin öğelerdir. Fakat bu öğe­ler bir amaç olarak değil, birlik ve devrim için bir araç olarak kullanılmış­tır. Ancak bütün bu açıklamalara ve yorumlara karşın, Mustafa Ke­mal’in “lslamcı-monarşik devlet anlayışından’’(90)</em> yana görünerek asıl dü­şüncelerini “milli sır” olarak saklamasına karşılık, onun tarafından mil­li sır” olarak saklanan düşüncelerin İkinci Grup mensuplarınca olanca açıklığıyla tekrar tekrar dile getirilmesini ve daha da önemlisi Birinci Grubun bu düşüncelere karşı ‘zorlu bir siyasi mücadele’(91) verilmesini izah etmek oldukça zor görünüyor.</p>
<p><strong>devamı için bkn:</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/">http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/">TBMM Hükümeti Birinci Meclis (1920-1923) -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TBMM Hükümeti Birinci Meclis(1920-1923) -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 11:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1.Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Grup]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Geleneğin Başlaması: Sivil Otoriteyi Tehdit]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclisin Gündemi ve Gruplar]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclisin Sonu]]></category>
		<category><![CDATA[Hakimiyet-i Milliye İlkesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukukun Üstünlüğü İlkesi]]></category>
		<category><![CDATA[Otoritenin Kullanımı ve İstiklâl Mahkemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM Hükümeti Birinci Meclis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12935</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birinci Meclisin Gündemi ve Gruplar Esasen, Birinci ve İkinci Grubun özelliklerini tespit etmek için farklı kaynaklara ve özellikle de ikinci derecede önem ifade eden kaynaklara yönelmenin bir gereği yoktur, Zira, Birinci Meclisin tutanakları her İki grubun da fikri özelliklerini ve “resmi söylemle’ aşağılanan İkinci Grup mensuplarının fikri ve düşüncelerini açıkça gözler önüne sermektedir, Bu itibarla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/">TBMM Hükümeti Birinci Meclis(1920-1923) -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/mustafa-kemal-ataturk-fotodraf-ve-objeler-2/" rel="attachment wp-att-12986"></a>Birinci Meclisin Gündemi ve Gruplar</strong></p>
<p>Esasen, Birinci ve İkinci Grubun özelliklerini tespit etmek için farklı kaynaklara ve özellikle de ikinci derecede önem ifade eden kaynaklara yönelmenin bir gereği yoktur, Zira, Birinci Meclisin tutanakları her İki grubun da fikri özelliklerini ve “resmi söylemle’ aşağılanan İkinci Grup mensuplarının fikri ve düşüncelerini açıkça gözler önüne sermektedir, Bu itibarla örnek olması açısından, İkinci Grup mensuplarının inatçı olmakla suçlanmalarının ne oranda doğru olduğunu tespit etmek için, İkinci Grubun en önemli üyelerinden Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’ın konu dahilindeki sözlerini dikkate almakta yarar var. Hüseyin Avni Bey,saltanat kaldırılmadan önce, 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşmasın­da şunları söyler:</p>
<p>“Benim maksadım sultan değildir, sultanlar bir heyuladır. Onun etrafım saracak yaldızlı üniformalı eşhas haşarattır. Ben de iman ediyo­rum ki hakikaten millet uyanmıştır. On beş sene evvel bu gibi sözleri ağ­zınıza alamazdınız. Alanların yeri zindanlardı. Fakat bugün bunların ye­ri şeref sandalyesidir. Heyet-i Celile pek az zaman zarfında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu tatbike mecbur kalacaktır. Çünkü inkılâp böyle olur. Heyet-i Celile’den istirhamım, ilk geldiğimiz günden itibaren Teşkilat-ı Esasiye’yi hazırladınız, yarın tatbikatında müşkilata tesadüf edil­memek üzere, bugünden onun ruhunu ve onu tatmin edecek kanunu hazırlamanızı istiyorum. Yarın doğacak olan ve vereceğimiz milli istik­lâli yalnız kendimize inhisar ettirmeyelim. Milli istiklâl bizim değil mil­letindir”(92)</p>
<p>Meclis tutanaklarında açıkça anlaşıldığı üzere, ikinci Grubun üzerin­de ısrarla durduğu konu, meclis egemenliğinin giderek Mustafa Ke­mal’in şahsında kişisel egemenliğe dönüşmesi tehlikesidir. Yine anlaşı­lan odur ki,İkinci Grubun Mustafa Kemal’in şahsında karşı çıktığı du­rumun, esasında Mustafa Kemal’in bizzat kendisiyle de ilgisi yoktur. Onlar, otoriter bir rejimi çağrıştıran her türlü gelişmeye muhaliftirler ve dolayısıyla egemenliğin kişilere devredilmesini sert şekilde eleştirip, böylesi muhtemel bir gidişatın muhalifliğini yapmaktadırlar. Onların, O günlerin şartlarında dile getirdikleri problem; Meclis Başkanlığının,Başkumandanlığın ve Heyet-i Vekile Reisliğinin aynı kişide toplanmış ol­masıdır. Bu durum, yakın geçmişte Enver, Cemal ve Talat paşaların ki­şisel yönetimleri de hatırlanınca, bazı milletvekillerinin zihinlerinde ol­dukça haklı nedenlere dayanan kuşkuların oluşmasına yol açar. Bu ba­zı milletvekilleri, geçmiş tecrübeleri göz önünde tutarak, bütün yetkile­rin tek bir kişinin elinde toplanmasına şiddetle karşı çıkarlar. Ancak, il­ginçtir, İkinci Grup üyelerinin otoriter bir rejime yönelebilecek girişim­lere muhalefetleri şiddetli bir şekilde devam ederken, Birinci Grubun bazı önemli üyeleri ise kişisel egemenliğin meşruluğunu ve hatta ondan da öte zorunluluğunu ispatlamanın gayreti içerisinde olurlar.</p>
<p>Bunlardan İzmir mebusu Mahmut Esat (Bozkurt) Bey, bir konuşmasında kuvvetler ayrımının uygulandığı ülkelerin hiçbirinin başarıya ulaşmadığından ve kısır kaldığından söz eder. Mahmut Esat Bey, görüşünü desteklemek için, solidarist korporatizmin ideologlarından Duguit’den bir aktarma yaparak görüşünü destekler: “<em>Hukuk ulemasından Duguit diyor ki, kuv­vetler ayırımı tabiatta Hıristiyanlığın teslisi gibi hayal kabilindendir. Tes­lis nasıl mümkün olmayan bir hayal ise, kanun alanında ve uygulamada kuvvetler ayırımı da öyle mümkün olmayan hayal olmuştur.’’(93)</em></p>
<p>Mahmut Goloğlu’nun ifadelerini esas alırsak; Mahmut Esat, o günün şartlarında Birinci Meclis’te hakim olan Birinci Grubun görüşünü dile getiriyordu. Çünkü, <em>“Mustafa Kemal Paşa bu sırada, kurduğu Müdafaa-i Hukuk Grubu ile meclis çoğunluğunu elinde tutuyordu. Meclis Başkanlığı da eklenince meclise hakim bir durumu vardı. Ayrıca Hükümetin de tabii Başkanı idi. Başkumandandı ve bu yetki ile bütün devlet güçlerini, geçici bir süre için de olsa, elinde toplamıştı. Böyle kritik bir zamanda, bu kadar hakim durumda iken, devlet güçlerinden bir kısmını, hem de bütün yürütme yetkilerini bir başkasına veremezdi</em>”.(94)</p>
<p>Nitekim, 1 Aralık 1921 tarihli top­lantıda söz alan Mustafa Kemal Paşa, kuvvetler ayrılığı ilkesini şiddetle eleştiren çok uzun bir konuşma yapar.(95) Paşa, bu konuşması sırasında, kuvvetler ayrılığı görüşünü Jean Jacques Rousseau’ya atfeder ve şöyle eleştirir: “Jean Jacques Rousseauyu baştan nihayete kadar okuyunuz. Ben bunu okuduğum vakit hakikat olduğuna kail olduğum bu kitap sahibinde iki esas gördüm. Birisi ıstırap, diğeri cinnettir. Merak ettim. Ahval-i husu­siyetini tetkik ettim. Anladım ki, hakikaten bu adam mecnundur ve hal-i cinnette bu eserini yazmıştır. Binaenaleyh, çok ve çok isnat ettiğimiz bu na­zariye (meşrutiyet nazariyesi) böyle bir dimağın mahsulüdür”(96)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hakimiyet-i Milliye İlkesi</strong></p>
<p>Meclis tutanaklarından, İkinci Grup mensuplarının, Meclisin üstünlüğû ve yetkilerin kullanılış biçimi konusundaki hassasiyetlerini hep sürdürdükleri, Meclise ait yetkilerin Heyet-i Vekile ya da Meclis Reisince Meclis bilgisi dışında kullanılmasına sürekli tepki gösterdikleri anlaşılıyor. Üstelik muhalefetlerinin oldukça derin fikri temellere sahip olduğu görülüyor. Bu konuda Hüseyin Avni Bey’in dile getirdiği görüşler, İkinci Grupla ilgili resmi söylemi yalanlaması ve Birinci Meclis’teki tarafların gerçek yönelişlerini göstermesi açısından çok önemlidir. Hüseyin Avni Bey bir konuşmasında şunları söyler:</p>
<p>“TBMM’nin manevi şahsiyetine milli irade derler. O da çoğunluğun iradesine dayanır. Çoğunluğun iradesine dayanmayan iradeler, milli irade değil, şahsi iradedir. Reisin görevi, Anayasa’da diyor ki: “Meclis kararlarını Meclis adına imza eder”. Yoksa, Efendiler! bağımsız olarak bir irade, bağımsız olarak bir makam sahibi, Meclis’ten başka hiçbir kimse yoktur. Lafzân da yoktur, manen de yoktur, hakikaten de yoktur, hiçbir veçhile de yoktur. Reisin Meclis adına hareket edebilmesi için Yüksek Heyet’in kararma dayanmalı, onların oyları toplanmalıdır. O zaman, onların oylarını tebliğe memur olunmuş olur. Yoksa, Meclis Genel Kurulu adına burada bir şahsı kabul edecek bir fert yoktur. Anadolu öyle kimseyi kabul etmez”.(97)</p>
<p>1921 Aralık ayında gündeme gelen olağanüstü yetkili bir savaş komisyonu kurma girişimi Birinci ve İkinci Grup arasındaki görüş ayrılıklarını göstermesi açısından önemlidir. Teklif, meclis yetkilerini kullanma hak-kına sahip yeni bir organ oluşturulmasını öngörür. Bu durum, muhaliflerin tepkisini çeker ve söz konusu teklif, bir diktatörlük vesilesi olarak nitelendirilir. Konu çerçevesinde olmak üzere Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in 3 Ocak 1922 tarihli gizli toplantıdaki konuşmasının bir bölümü şöyledir: <em>“Daha biz kendimizin hattı hareketini tayin etmedik. Vekiller vazifelerini ifa etmediler mi? On kişi daha ayıracağız; bu diktatörlüktür efendiler, başka bir şey değildir; bunun manası budur… Bütün milletler gibi biz de medeni bir Hükümet teşkiline çalışalım, böyle şeylerden vazgeçelim”.(</em>98)</p>
<p>Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey de, İkinci Gruba mensup diğer arkadaşları gibi Hakimiyet-i Milliye” üzerinde ısrarla durur ve gereğinin yerine getirilmesini talep eder: “<em>Hakimiyet-i milliyeden bahsediyoruz. Hakimiyet-i milliye demek, benim anlayabildiğim, hukuki teoriye girmiyorum milletin kendi hakkını, aracısız olarak, doğrudan doğruya kullanması demektir. Fakat, maalesef buna imkân olmadığı içindir ki, millet herhangi bir seçim yöntemiyle kendi işlerini yönetmek için bir meclis toplar ve onlara der ki; benim işimi görünüz, işte efendiler, hukuk teorisine göre, hakimiyet-i milliyeyi sağlamak ve uygulamak açısından bu bile cazip olmayıp, tek tek milletin bütün bireylerinin kendi hakkını kullanması zorunludur. Tam hakimiyet-i milliye yöntemi fiili olarak uygulanabilir olmadığından, zorunlu olarak millet vekillerinden oluşan şu meclisi, bu adaylık yöntemiyle tekrar ve bir kat daha kayıt altına almış bulunuyoruz. Bendeniz diyorum ki; hakimiyet-i milliyenin gerçek terimini şu Heyet bile tamamıyla uygulayamaz. Nerede kaldı ki bu Heyetin içinden seçilmiş olan beş on kişiden oluşan ve daha ufak bir zümreye bunun verilmesi.’’(99)</em></p>
<p>Buna karşılık, Mahmut Esat (Bozkurt) Bey, Birinci Grubun sözcüsü sıfatıyla, İkinci Grubun hakimiyet-i milliyenin kayıt altına alındığı yolundaki eleştirilerini şu sözleriyle karşılamaya çalışır:<em> “Hakimiyet-i milliye o kadar güzeldir ki onun aşkıyla, tamamen uygulanması için onun arkasından konuştuğunuz zaman, bir serap arkasından koşar gibi olursunuz. Hakimiyet-i milliye kayıt altına girmedikçe hiçbir anlam ifade edemez, memleket anarşi haline girer</em>”.(100)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Otoritenin Kullanımı ve İstiklâl Mahkemeleri</strong></p>
<p>Gruplar arasında gerçekleşen önemli görüş farklılıklarından bir diğeri de İstiklâl Mahkemeleri konusunda açığa çıkar. İstiklâl Mahkemeleri, 11 Eylül 1920’de, “Firariler Hakkında Kanun”la, gittikçe büyüyen asker kaçakları sorununu çözmek amacıyla kurulur. Asker kaçakları o günlerin en önemli sorunlardan birisini oluşturmaktadır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında her sekiz firariden birisi idam edilerek cephelerin çökmesi önlenmiştir. Buna rağmen firarilerin sayısı gittikçe artar ve 300.000’i bulur. Meclis bu sorunu çözmek için ilk planda 8 ayrı İstiklâl Mahkemesinin kurulmasına karar verir. Bu mahkemeler sadece asker firarilerini yargılamakla ilgilenmeyecek, aynı zamanda hırsızlık, şekavet, gasp gibi can ve mal güvenliği ve kamu düzenini ilgilendiren suçlara da bakacak-lardır.İstiklâl Mahkemeleri son derece geniş yetkilerle donatılırlar. Bunun önemli bir göstergesi olarak hâlen TBMM arşivinde saklanmakta olan “İstiklâl Mahkemesi mücadelesinde sadece Allah’tan korkar” levhası oldukça önemlidi» Bu levha Ankara İstiklâl Mahkemesi yargı heyetinin arkasında yıllarca asılı durmuştur.</p>
<p>11 Eylül 1920’de kurulan İstiklâl Mahkemeleri görevlerine 17 Şubat 1921 Ve kadar devam ederler. Fakat, İnönü Savaşları sırasında İstiklâl Mahkemelerine tekrar ihtiyaç hissedilir. 24 Temmuz 1921’de Konya, Kastamonu, Samsun ve Yozgat’ta yeni İstiklâl Mahkemeleri kurulur. Bu mahkemelerin zamanla görev alanını genişletmek istenir. Ancak, İkinci Grup, meclis üstünlüğü ve yetkilerin kullanış biçimi konusundaki hassasiyeti dahilinde, lstiklal Mahkemeleri’nin görev alanının genişletilmesi ve yeni istiklal Mahkemeleri kurulması konusunda oldukça gönülsüz davranır.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak Birinci Gruba sert eleştiriler yöneltir 5 Ağustos I921’de Mustafa Kemal Paşa’nın Başkumandanlığa getirilmesi üzerine, istiklâl Mahkemeleri doğrudan Başkumandan olan Mustafa Kemal Paşa’ya bağlanır, ikinci Grup bunu “Hakimiyet-i Milliye” açısından büyük bir problem olarak görür. 14 Ocak 1922 tarihli gizli oturumda Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, geniş yetkilerle donatılan bu mahkemelere karşı çıkarak, hukukun üstünlüğünü ön plana taşıyan bir konuşma yapar.</p>
<p>Konuşmasında şunları söyler: <em>“Olağanüstü önlem almak için İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Fakat, bir zaman oldu ki, hükümet bütün icraatı İstiklâl Mahkemelerine verir bir şekilde, bize bir kanun kabul ettirdi. Artık İstiklâl Mahkemelerinin el uzatmadığı, el koymadığı şey kalmadı ve bütün hükümetin icraatını eline aldı ve Meclis adına hükümler verdi. Efendiler, siz memleketi kurtarmak istiyorsanız, siz mahkemeleri yaşatmak istiyorsanız, işte burada 350 mahkememiz var. Onun kudretini artırın, onun kudreti olmazsa dört mahkeme, beş mahkeme, devletin bütün teşkilatını yürütemez. İhtilâlin de hukuku var. Fakat böyle kendi oyuyla hüküm sürecek maddî ve manevî suç, zarar takdiriyle hüküm sürecek bir kuruluş dünyada mevcut değildir. Bu, dünyanın adaletine sığacak şeylerden değildir. Asker kaçakları için gerekli ise, yalnız onunla sınırlayalım. Böyle maddî, manevî zarar takdirine yetkili; genel cümlelerle, sınırsız yorum ve ters düz etmeye müsait cümlelerle verilen yetkiyle ve kendi oyuyla her şeyi hüküm altına almak, her şeye hüküm vermek yetkisini artık ortadan kaldırmak, üzerimize farzdır”.(101)</em></p>
<p>İkinci Grup üyelerinden Sinop mebusu Hakkı Hami (Ulukan) Bey de konuyla ilgili olarak görüşlerini dile getirir:</p>
<p>“Memlekette vâzıı kanun (kanun koyucu) çoğaldıkça memleket felakete, izmihlale gider. Bugün Meclis-i Âlîniz kanun vazeder ve haddi zatında vazıı kanun selahiyyetine haizdir. Kendisini Meclisi Âlînin fevkinde görenler Meclisin vücudunu inkâr etmiş olurlar. Bunlar hain-i vatandır. Hareketleri Meclise taarruzdur… Bunların önüne geçmek lâzımdır.</p>
<p>Yoksa Efendiler! Emin olunuz İstiklal Mahkemeleriyle, Hıyanet Kanu-nuyla, adam asmakla biz gayemize vasıl olacaksak emin olunuz ki bu, hayaldir… Efendiler, bendeniz eminim ve katiyen kaniim ki bugün pek masum olarak asılan vardır.,, Efendileri Meclisi Aliniz her şeye kadirdir. Düşmanla harp eder, memleketle para bulur, asker bulur Fakat Meclisi Âlîniz bir tek nefere hayat vermez. Yaptığımız nedir? Arzu ettiğimiz şey nedir? Onun için Efendiler; hayat çok yüksektir… Köyleri baykuş yuvası yapmak için mi yoksa mesut ve müreffeh bir devre açmak için mi çalışıyoruz? istiklâl Mahkemelerine de ve hiçbir kimseye de adam asmak selahiyyetini vermeyiniz. İdam cezası tavuk öldürmek değildir. Bunlar tavuk değildir, hayat çok yüksektir”(102)</p>
<p>Hakkı Hami Bey’in de konuşmasında değindiği üzere, İkinci Grubun temsilcisi sıfatıyla bilhassa Hüseyin Avni Bey, İstiklâl Mahkemeleri’ne başından beri karşı olduğunu, Meclise bile verilmeyen “kişisel görüşe dayanarak adam asma yetkisini”, Meclisin bu mahkemelere vermesinin kendisini hayrete düşürdüğünü söyler.</p>
<p>Hüseyin Avni Bey, İstiklâl Mahkemeleri hakkındaki eleştirilerini şöyle sürdürür: “<em>Efendim, birinci günden beri İstiklâl Mahkemelerinin aleyhindeyim. Bir kere TBMM’ne Allah’ın vermediği salahiyeti kendisi başkasına verdiğine hayretteyim… Memleketimiz üç İstiklâl Mahkemesiyle mi idare ediliyor? Efendiler, her kazada bidayet mahkemeleriniz vardır. Cinayet mahkemeleriniz vardır. Memleketin bir tarafında kanaati vicdaniyesiyle üç adamı idam eder, diğer tarafında hayatını idame eder. Ne güzel müsavat, ne güzel adalet (!)…</em></p>
<p><em>Şimdi Efendiler; bendeniz kanaatime göre bu suretle kendi hukuku adlimizin olmadığını iddia etmektir. Bu millet umüri adliyesi için iki buçuk milyon lira sarf ediyor. Mekteplere para veriyor. Mektepte okutuyor ve yetiştiriyor. Mebus olmakla her türlü evsafı aliyesi, her türlü ilmi iktisap mı eder, rica ederim. Lâlettayin üç kişiye “kanaati zatiyenizle siz hükmü verin” deyip salâhiyyet vermek, ilmi inkâr etmek milletin hukukunu tepelemek demektir. İhtilâlin de bir hukuku vardır. Her milletin her zaman bir hukuku vardır. Hüner isyan ettirmemektir… Kanun hakim olmalı. Şahısların hakimiyeti payidar olamaz… Samsun ve havalisinde 30-40 mahkememiz vardır. Bu mahkemeler ilimle mücehhezdir. Bu mahkemeler hakim hakkına bihakkın haizdir ve bu meslekte çalışan adamlardır. Bu vazifeyi meslek edinmişlerdir. Herhangi bir şahıs sanat yapamazsa, mahkemeyi de yapamaz. Bu daha incedir, daha dakiktir, daha mantıkîdir… Elinizde bir kanun vardır. Bunu seyyanen tatbikle mükellefsiniz. İçinizde hususi emel taşıyan, hükümetimizi yıkmak isteyen bu gibi kimselere kanunu cezamız gayet vasi cezalar tayin etmiştir. Bunları ehline tevdi ile mütehassisini adaletle muvafık bir şekilde tatbikata muvaffak olursanız, hükümet manası çıkar.- Yoksa onlara karşı muamele yaparsak hükümet sisteminden ayrılmış oluruz ki, millet onu bizden istemez . Millet hükümetten adalet ister. O zaman meşru vekil olduğumuzu ispat ederiz…«</em></p>
<p><em> Artık memlekette İstiklal Mahkemelerinin vazifelerine hitam verilmelidir, Memlekette kanunu hakim kılmalıyız.’’(103)</em></p>
<p>İstiklal Mahkemeleri savcılarına, mahkemelerin kararlarına itiraz hakkını sınırlayan ve sadece cezalandırılan suçun mahkemelerin görev alanına girip girmediği konusunda itiraz hakkı veren kanun maddesi de önemli tartışmalara yol açar. Kararlara sadece bu açıdan itiraz edilebileceğinin açıklanması üzerine Hüseyin Avni Bey karşı çıkarak şunları der<em>: ‘’Efendiler, İstiklâl Mahkemesi deyince onu memleketin içinde bir cellat mı yapmak istiyoruz. Bir mahkeme kuruyoruz ve biz bir devletiz. Biz adalet dağıtmak için mahkeme kuruyoruz, yoksa engizisyon zulmü yapmak için heyetler göndermeyeceğiz. Onlar yanılmaz insan değildir. Onun içindir ki, savcıların şikayet hakları, hiçbir zaman dünyanın hiçbir yerinde iptal edilemez, savcıların gördükleri her türlü haksızlıklar için itiraz kapıları açıktır. Onlar için itiraz kapılarının kapanması imkânı yoktur, istiklâl Mahkemeleri şiddet gösterecek engizisyon mahkemeleri değildir. Biz bu mahkemeleri işlerinin hızlı ve daha güvenle sonuçlandırılabilmesi için kuruyoruz. Dolayısıyla, savcılar itiraz mercii olan Büyük Millet Meclisine karşı; yani o güç ve yetkiye sahip olan makama karşı “mahkeme şu noktadan adaleti uygulayamamıştır. Şu kanunun ruhunu uygun şekilde hüküm vermediler ve benim iddiam şu oldu” diye bize bildirilmesin mi? Yoksa İstiklâl Mahkemelerimin yanılmaz olduğunu mu kabul ediyorsunuz. Savcılar kanun dairesinde milletin hürriyet hakkını, yaşama hakkını koruyacaktı. Kendilerine güvenebilmek için kanun gücümüzün korunmasına memur olan savcılarımıza şikayet hakkı verilmelidir. Onlar gördüklerini söylemelidirler. Sonra bunun manasına hükümet denmez, iyi düşünüyor musunuz, efendiler! ”(104)</em></p>
<p>Tüm bunların sonucunda İstiklâl Mahkemeleri’ni Meclis’in denetimi altına alan “İstiklâl Mehakimi Kanunu”nun kabul edildiği 31 Temmuz 1922’den sonra, Heyet-i Vekile’nin çeşitli girişimlerine rağmen, muhalefetin başarılı engellemeleri sayesinde sadece Elcezir’de, o da görevi sadece asker kaçaklarını cezalandırmakla sınırlandırılan, bir istiklâl Mahkemesi kurulabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hukukun Üstünlüğü İlkesi</strong></p>
<p>İkinci Grubun hukukun üstünlüğü konusundaki görüş ve kanaatleri Birinci Meclis’in önemli tartışma konularından birisini oluşturur. Bu tartışmalar bilhassa İstiklâl Mahkemeleri’yle ilgili olarak sıklıkla gündeme gelir ve bir kısmı yukarıda zikredildi. Hukukun üstünlüğü konusundaki asıl yoğun tartışmalar “Hürriyet-i Şahsi Kanunu”nun kabulü sırasında yaşanır. Kişi hak ve özgûrlûlerini güvence altına alan ve askerî, sivil memurları kanun-i sınırlar içinde davranmaya zorlayan “Hürriyet-i Şahsi Kanununun 12 Şubat 1923’te İkinci Grubun oylarıyla kabul edilmesiyle çok önemli bir yasal adım alılmış olur. İkinci Grup mensuplarına göre, kişi haklan ve bunları güvence altına alan hukuki düzenlemeler oldukça önemli ve zorunludur. Bunun gerekçesini Ali Şükrü Bey şöyle açıklar: “<em>Bendeniz zannediyorum ki; madem ki hakimiyet-i milliye vardır diyoruz ve esas üzerine yürüyoruz, hakimiyet-i milliyenin esası kişi hakimiyeti, kişi dokunulmazlığıdır. Bunu sağlayacak şu kanun buradan çıkmadıkça bendenizce diğer kanunların hiçbirinin değeri yoktur. Çünkü hepsinin temelini bu kanun oluşturur. Bir halk hakkını muhafaza edeceğini bilmezse ve saldırganların saldırısına karşı kendini savunacak bir kuvvet ve kudret görmezse, yani o halk, hürriyet ve serbestisine sahip olmazsa, mutlaka müstebitlerin, mütegallibenin esiri olacaktır. Efendiler; biz halka benliğini vermeliyiz, halk hür olduğunu bilmeli ki kendi vicdanı doğrultusunda iş görsün. Hakimiyet-i milliye tecellisine göstermek için önce halkın hürriyetini sağlamak gerekir”.(</em>105)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir Geleneğin Başlaması: Sivil Otoriteyi Tehdit</strong></p>
<p>30 Ağustos 1922’de yenilgiye uğrayan Yunan orduları, bir ay içerisinde Anadolu’yu tamamen terk ederler. 3-11 Ekim tarihlerinde toplanan Mudanya Konferansı sonrasında imzalanan mütareke ile Milli Mücadele fiilen sona erer. Milli Mücadele’yi yöneten Birinci Meclis çaba ve çalışmalarının karşılığını görür ve Anadolu işgalden kurtarılır. 4 Kasım’da İstanbul Emniyet Müdürünün, Jandarma Komutanının, Belediye Başkan ve üyelerinin TBMM’nin hizmetinde olduklarını bildirmeleri; İstanbul Valisi’nin de, Refet Paşa’nın şahsında, TBMM’ne sadakatini iletmesiyle tüm Anadolu’da TBMM’nin iradesi geçerli hale gelir. 6 Kasım itibarıyla, saltanat merkezi olan İstanbul’da da TBMM’nin yaptığı kanunlar yürürlüğe girer. 17 Kasım’da Vahdettin ülkeyi terk eder.</p>
<p>Milli Mücadelenin bitişi ve TBMM’nin ülkede tek irade haline gelişini takip eden günlerde,26 Kasım’da,M.Kemal’e bağlılığıyla bilinen ‘’Anadolu’da Yeni Gün’’ Gazetesinde,(106)’’Yeni Bir Cidal Devri’’ ismiyle bir makale yayınlanır.Makalenin yazarı Birinci Grubun da önde gelen isimlerinden İzmir Milletvekili Yunus Nadi’dir.Millet Meclisinin egemenliğine karşı saldırgan bir dille kaleme alınan makalede,Mecliste ki bir kısım milletvekili için ‘’sultan ve padişah isteyen sefil ruhlar’’ ifadesi kullanmakta ve bu kimselerin ‘’kendi kanları içinde boğulacakları’’ifade edilmektedir.Makale ‘’yeni bir cidal devrinin açıldığını’’ bu devrin ‘’milletin kat-i hakimiyeti’’ile biteceği dile getirilmektedir.</p>
<p>Makalede isim verilmez. Ancak, aşağılanıp tehdit edilenlerin İkinci Grup üyeleri olduğu açıktır. Meclis bir anda karışır. İkinci Grup ûyele-ri son derece rahatsız olurlar. Meclisin iradesini çiğneyerek milletvekillerini tehdit eden zihniyete ve üstelik kendileri ilk günden itibaren saltanata açıkça karşı olmalarına rağmen saltanatçılıkla itham edilmelerine tahammül edemezler. İsmail Şükrü Bey (Afyon), yazı ile Meclise ve Meclis üyelerine saldırildiğinı, Mustafa Kemal Paşa’nın Meclisi dağıtmak gibi bir niyet taşıdığını ileri sürer. Diğer bazı milletvekilleri de İsmail Şükrü Beyi haklı bulduklarını ifade ederler.(107) Necip Bey (Ertuğrul) de Yunus Nadi’nin Meclisin meşru haklarına karşı isyankâr bir tutum içerisinde olduğunu, cezalandırılması gerektiğini ifade eder.(108) Salahattin Bey (Mersin) ve 24 arkadaşı makaleyle ilgili olarak Meclis soruşturması talebinde bulunurlar. Yunus Nadi, gazeteci olduğunu ve basının hür olduğunu ifade ederek kendisini savunması üzerine; Neşet Bey (Çankırı), işlenen suçun basın suçu değil, vatan hainliği olduğunu belirtir. İsmail Şükrü Bey, soruşturma açılmaması durumunda Adliye Yetkili’nin de sorumlu olacağını savunur. Başkanlık Divanı makalenin incelenmesine karar verir ve inceleme sonunda makale de suç unsuru bulunmadığı sonucuna ulaşıldığını açıklar. Bunun üzerine Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, basın ve fikir özgürlüğünün esas olduğunu, ancak, makalede bu hürriyetin çiğnendiğini, makalenin “fikrim dışında söz söyletmem” anlayışını dile getirdiğini ifade eden uzun bir konuşma yapar. Hüseyin Avni Bey’in konuşması bazı Birinci Grup üyeleri tarafından sık sık laf atılarak kesilmeye çalışılır. Hüseyin Avni Bey, bu konuşmasında da Meclis’in üzerinde irade olmadığını ısrarla belirtir. Bunu ise, Meclis’in isterse padişahı dahi getirebileceğini belirten sözleriyle açıklar.(109)</p>
<p>Hüseyin Avni Bey’in, Meclisin iradesinin büyüklüğünü ifade etmek amacıyla sarf ettiği ‘’Meclis isterse padişahı dahi getirir’’sözü,Birinci Grup üyeleri için İkinci Grup aleyhinde kullanabilecekleri önemli bir malzeme olur.Meclisteki konuşmalar bir anda bu merkeze kayar.Birinci Grup’tan Celal Nuri İleri,’’katiyyen getiremez’’ diyerek müdahale eder.Hüseyin Avni Bey ‘’İsterse getirir;gücünün sınır ve sonu yoktur’’karşılığını verir.Diğer bazı Birinci Grup üyeleri de benzer suçlamalarda bulunurlar.Hüseyin Avni ‘<em>’sözlerime ayrı bir anlam yüklemeyiniz…Saltanata ilk önce isyan eden benim arkadaşlar.Efendiler! Milli Hareket başlamadan yedi ay önce o saraya hücum ve isyan edenlerdenim.Efendiler! Hakkı hükümraniden dolayı karşıma değil o saray, herhangi bir adam çıkarsa, Yunalı, İngiliz kadar düşmanımdır, ister Paşalar olsun, istet hocalar olsun, ister hacılar olsun. Kim olursa olsun düşmanımdır. Ben vicdanımdan başka kimseden mükafat beklemiyorum. Davamı samimi olarak yürütüyorum.Sonu da öncesi de bu. Yoksa günün siyasetine bağlı olarak, her gün bir şey yazar adam değilim</em>”(110) diyerek, ismen belirtmeden binlerini eleştiren konuşmasını sürdürür. Bu arada, Suruç’tan bir okurun gönderdiği mektubu yayınlaması nedeniyle Hakimiyet-i Milliye Gazetesini de .(111) sert şekilde eleştirir. Çünkü, Suruçlu okur <em>‘’ Meclis dar bir zamanda toplandı</em>. <em>Bunları def ediniz Paşa Hazretleri</em>” demektedir. Bu, Meclisin üzerinde kişi otoritesini inşaya davetten başka bir şey değildir. Hüseyin Avni Bey konuşmasına devam ederken Rasih Bey (Antakya) “Padişah propagandası yapıyorsunuz” diye sataşınca, Hüseyin Avni Bey, Meclis’te o zamana kadar gerçekleşenleri özetleyen bir konuşma yapar: “<em>Rasih Efendi! Önceki devirlerde Padişahın propagandasını siz yapıyordunuz. Benim Padişah propagandacısı olmak imkânım o kadar uzaktır ki… Padişah bu Mecliste ilk söz konusu olduğu zaman, bugün de yarın da ben tarikin kötülüklerini Padişaha ve onun etrafındaki yaldızlı üniformalı haşarata yüklemekteyim. Padişahın ve o yaldızlı üniformalı ecnebi unsuruna tabi, milletinden çıkmış, sivrilmiş, millete bela olmuşların aleyhindeyim. Benim kinim ebedidir. Açıkça bunu söylüyorum. Eğer başka türlü istiyorsanız kendi iyi niyetinizden şüphe ediniz. Dünkü felaketleri yann görmek istemem</em>”(112)</p>
<p>Yunus Nadi’nin “Yeni Bir Cidal Devri” ismini taşıyan makalesinin, Meclisin iradesini zedelediği, Meclis’e hakaret ettiği gerekçeleriyle ikinci Grup üyelerince tepkiyle karşılanmasına karşılık, Birinci Grup üyelerinin “basın hürdür” veya Hüseyin Avni Bey’in “Meclis isterse padişahı dahi getirebilir” sözünü dillerine dolayarak İkinci Grup üyelerini, makalerdeki iddia dogrultusunda, padişahçı olmakla suçlamaları sırasında Yunus Nadi’nin ismi çevresinde bir gerçek açığa çıkar İsmail Şükrü Bey, öfke içerisinde makaleyi tüm meclisin huzurunda okuyunca, bir çok milletvekili açıkça sözlü tepki verir ve makaleyi eleştirirler. Bu eleştiriler sırasında Hasip Bey,Yunus Nadi’nin bir özelliğine dikkat çekerek onun daha önce Meclisi Mebusan’ı fesih yetkisini padişaha veren raporu hazırlayan kimse olduğunu belirtir ve Yunus Nadi’nin şahsında yaşanan çelişkiye dikkat çeker.(113)Yine aynı şekilde olmak üzre,Hüseyin Avni’in ‘’Meclisin isterse padişah dahi getirebilir’’sözünü dile dolayarak karşı çıkan Celal Nuri’nin çelişik durumunu Hüseyin Avni,bizzat,Celal Nuri’in yüzüne ifade eder:<em>’’Celal Nuri Bey,mütarekeden sonra,gazetesinde,Padişahın Soğancıbaşılığı ile övünen kimsedir</em>’’Bu söz karşısında Celal Nuri Bey’in cevabı <em>‘ Bunlar Osmanlı Hükümeti zamanında yazılmıştır.O vakit başka türlü yazılır mı idi?”</em> olur.(114)</p>
<p>Birinci Grup üyelerinin söz konusu makale çerçevesinde açıp.» çıkan durumlarını “<em>Bu gazeteyi savunanlar hakimiyet-i milliyenin müdafii imişler, karşı olanlar da hakimiyet-i milliyenin karşısında görünüyorlarmış’</em>’(115) sözleriyle açıklayan İkinci Grubun önemli temsilcilerinden Hüseyin Avni Bey, Meclisin üstünde özellikle kişisel bir otoritenin olamayacağını veya Meclis otoritesinin bir kişiye devredilemeyeceğini ısrarla belirtir Meclis in, gücünü milletten aldığını ve meclise yönelik her türlü tecavüzün millete yönelik büyük bir suç olduğunu açıklar. Bu mahiyetteki konuşmalarından birisi de, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey in ölümle sonuçlanan kaybolması üzerine yaptığı konuşma olur.Hüseyin Avni Bey o konuşmasının bir bölümünde şöyle der: “<em>Arkadaşlar! Efendiler Asırlardan beri mahkumiyetle saltanatların ve onun etrafındaki yaldızlı üniformalı kahrolası haşeratın ve onun esiri olan hainlerin mahvı ve Türk milletinin halâsı için bayrağı çektik Milletin başarısı onun hakimiyetidir.Hakimiyeti demek, onun oyunu memleket için serbest kullanması demektir Bir millet namusundan bir mebus koparır. O mebusun ağzı, kalemi o milletin namusudur. Bu namusa tecavüz eden eller kırılsın. Tecavüz arkadaşlarımıza değil milletin namusunadır</em>”(117)</p>
<p><em>“Söz konusu makale niçin yayınlanmıştı? Amaç neydi?”</em> bunlar, hır araştırma konusu olacak kapsamda önemli sorulardır Bunlar, Birinci Meclis teki düşünce ve ideal ayrılıklarını, düşünce çatışmalarını ve hepsinden daha da önemlisi, gizlenen fakat zamanı geldikçe açığa çıkan kişisel gayeleri irdelemeyi gerektiren sorulardır Bu araştırmanın konusu sadece Birinci Meclis olmadığı için, söz konusu soruların cevabı üzerinde durulmayacak, buraya kadar ki bazı genel işaretlerin gösterdikleriyle yetinilecektir.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak Ömür Sezgin’in bir tespitini buraya almak yararlı olacaktır: <em>“[Makalede] ciddi bir politika değişikliği söz konusudur. O güne kadar Meclisin egemenliği tartısına götürmez bir şekilde kabul edilmişken, ilk kez bu egemenlik tartışma konusu edilmekledir. Gerçi egemenliğin kaynağı olarak “millet” gösterilmekledir, ama “milletin” düşüncesini açıklamasına imkân verecek siyasi mekanizmaların mevcut olmadığı düşünülecek olursa, Yunus Nadi’nin hangi güç adına ve hangi güce dayanarak Meclisin dağıtılabileceğini ileri sürdüğü kolaylıkla anlaşılabilir. Bu güç ”ordu “dur. Saltanatın kaldırılması sırasında da, Mustafa Kemal “gerçek yöntemine göre saptanacaktır; ama belki bir takım kafalar kesilecektir” derken yine orduya dayanıyordu</em>”.(118)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birinci Meclisin Sonu</strong></p>
<p>Mustafa Kemal, 7 Aralık 1922’de Ankara basınına verdiği bir demeçte, halkçılığa dayanan ve Halk Fırkası adını taşıyacak bir siyasi parti kurma kararında olduğunu açıklar. Mustafa Kemal bu kararını açıkladıktan bir sûre sonra, cepheyi teftiş amacıyla olduğunu bildirdiği bir ayı aşkın sürecek bir Batı Anadolu gezisine çıkar. İzmit, Bursa, Alaşehir, Salihli, Manisa, İzmir ve Akhisar’a gider. Yaptığı konuşmalardan anlaşılan odur ki, cepheyi teftiş etmek için yapıldığı bildirilen gezinin asıl amacı çok daha başkadır. Gezi tamamıyla politik amaçlar taşıyan bir plana göre şekillenir. 16 Ocak-20 Şubat tarihleri arasında gerçekleşen Batı Anadolu gezisini, 13 -25 Mart tarihleri arasında gerçekleşen ikinci bir gezi takip eder. Bu gezisinde ise Adana, Mersin, Tarsus, Konya, Afyon, Kütahya’ya gider; buralarda toplantılara, mitinglere katılır. Mustafa Kemal, her iki gezisindeki konuşmalarında, mevcut Meclis’ten memnun olmadığının ve bu nedenle Meclis’i feshederek kendi arzusuna uygun yeni bir meclis toplamayı düşündüğünün doğrudan veya dolaylı işaretlerini verir.(119) O sıralar aklından geçen, Meclis’i yenileyerek “kız gibi bir Meclis” (120)oluşturmaktır. Kurmayı amaçladığını bildirdiği “Halk Fırkası” hakkında bilgiler verir. Toplumun tamamını temsil edecek, bütün herkesin çıkarlarını koruyacak bir fırka teşkil etmek istediğini ifade eder.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nm yurt gezisi programını bitirip Ankara’ya dönüşünü takiben, 1 Nisan 1923’te Birinci Gruba mensup Esad Efendi (Aydın) ve yüz yirmi milletvekilinin imzaladığı teklif ile seçiminin yenilenmesi istenir. 3 Nisan’da seçim kanununda değişikliklere gidilir, seçmen yaşı 18’e indirilir. Muslafa Kemal Paşa, 8 Nisan da parti programı niteliğinde olan “Dokuz Umde”sini yayınlar.</p>
<p>Nisanın ilk günlerinde peş peşe gerçekleşenler arasında en önemli gelişmeyi seçime gidilmesi teklifinin kabul edilmesi oluşturur. Esasen seçim teklifi daha önce İkinci Gruptan gelmiş fakat Birinci Grubun muhalefetiyle kabul edilmemişti. Birinci Grup, seçimi aleyhine bir durum olarak değerlendirmişti. Fakat hiç de uzun bir süre geçmeden seçime gitme teklifinin bu sefer Birinci Gruptan gelmesi son derece manidardır.</p>
<p>Neden böylesi bir değişim yaşanmıştı? Bu değişimin en önemli sebebinin Lozan olduğu anlaşılıyor.(121) Çünkü, Lozan görüşmeleri sırasında İkinci Grubun son derece etkili muhalefeti ile Birinci Grupta önemli bir erime görülür. Birinci Grup Lozan’da Misak-ı Milli’den taviz verildiğini ve bunun engellenmesi gerektiğini savunur. “Taviz” suçlamasına, Mustafa Kemal özellikle Musul konusunda çok ısrarcı olunursa savaşın tekrar çıkabileceği biçiminde cevap verir.(122) Bunun üzerine Birinci Gruba mensup bir çok milletvekili ikinci Gruba geçer. İkinci Grup Meclis’te çoğunluğu teşkil eder duruma gelir ve Meclis çalışmalarına damgasını vurmaya başlar.(123) Bu nedenledir ki, Hüseyin Avni (Ulaş) Meclis Birinci Başkanvekilligi’ne seçilir Seçimde Hüseyin Avni Bev 145 oy alırken,Birinci Grubun adayı Refik Saydam 110 oy alır. Gelişmelerden anlaşılan odur ki, seçimin yenilenmesi, Birinci Grup tarafından iradeyi tamamen ikinci Gruba kaptırmamak için bir çözüm olarak görülmüştür.(124)</p>
<p>Seçim teklifinde “resmi” gerekçe olarak, memleketi savunmak için toplanan Birinci Meclis’in bu görevini övgüye değer biçimde onurla yerine getirdiği belirtildikten sonra; Meclis’in memleketin sulha kavuşturulması ve ekonomik ilerlemeyi sağlamak gibi iki yüce sorumluluğa sahip olduğu ve bunu yerine getirebilmesi için üç yıldan beri değişen ve gelişen düşüncelerin ışığında oluşan kamuoyunun tercihlerini yansıtacak bir seçimle Meclis’in yenilenmesi gerektiği ifade edilir.(125) Teklif herhangi bir muhalefetle karşılaşmaksızın kabul edilir. Teklifle ilgili görüş bildirmek amacıyla söz alan bütün üyeler, teklifi desteklediklerini bildirirler. Çünkü, o sıralar, olağanüstü şartlarda teşkil etmiş Birinci Meclis’in, dönemin şartları gereği doğru-dürüst seçim yapılamadığı için gerçek anlamıyla halkı temsil edemediği, artık savaş bittiğine ve şartlar normalleştiğine göre halkın iradesini tam temsil edecek bir meclisin teşkil edilmesinin gerekli olduğu İkinci Gruba mensup milletvekillerinin sıklıkla ifade ettikleri bir görüştür. Bu nedenledir ki, Meclisin seçim kararı alması üzerine, Muştafa Kemal Paşa söz alır ve konuşmasına ‘’Hakimiyet’i Milliyenin” önemim vurgulayarak başlar Konuşmasını “<em>Türkiye devletinde ve Türkiye Devletini kuran Türkiye halkında kadar tacdar yoktur, diktatör yoktur. Tacdar yoktur ve olmayacaktır.Çünkü olamaz” sözleriyle devam ettirir.</em>Milletvekılleri konuşmanın bu yerinde<em> ‘’kahrolsun tacdar olanlar”, “bravo’’ </em>diye bağırarak ve<em> “şiddetli alkışlarla</em>’’  konuşmadaki düşüncelere aynen katıldıklarını gösterirler.Paşa, seçim kararı verilmesinin isabetli olduğunu, bu nedenle herkesi tebrik ettiğini bildirdikten sonra konuşmasını yine şıddetli alkışlar ve “bravo” sesleri arasında şu şekilde sürdürür. “<em>Butun cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır O da Hakimiyeti Milliyedir. Yalnız bir makam vardır. O da, milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir”.(126)</em></p>
<p>Bu, İkinci Grubun tamamıyla katıldığı bir konuşmadır. O güne kadar hep muhalefeti temsil eden ikinci Grup üyeleri, bu konuşma nedeniyle memnun olurlar. Ancak ne var ki, seçim kararını takip eden günlerdeki uygulamalar çok daha farklı bir kulvarda gerçekleşir.(127)</p>
<p>Seçim kararı alınmasını takiben, Birinci Meclis’in feshinden sonra, Meclis grubu adına bir seçim bürosu kurulur.(128)Seçim faaliyetlerini bu büro yönetecektir. Büronun başına Mustafa Kemal Paşa getirilir. Goloğlu o günleri şöyle anlatıyor: “<em>Ve (Birinci Büyük Millet Meclisi) diye anılan (Üçüncü Meşrutiyet Meclisi), 16 Nisan 1923 de son toplantısını yaparak dağıldı. Mebuslar memleketlerine gittiler. Mustafa Kemal Paşa da seçim işlerini yürütecek kurulun başına geçerek, adayların tespiti işini eline aldı… Birinci Grup üyeleri başlarında Mustafa Kemal Paşa olduğu halde, olanca güçleriyle seçimi kazanmanın tedbirlerini almaya, adaylar üzerinde teker teker durarak kendilerinden yana olmayanları hiçbir yerden çıkarmamaya, daha doğrusu sadece kendilerinden olanları seçtirmeye çalışıyorlardı”.(129)</em> Kazım Karabekir’den öğrendiğimize göre, seçim komitesi TBMM tarafından kurulmuş ve Mustafa Kemal’de bu komitenin başkanlığına getirilmiş değildir. Arada önemli bir fark vardır; ‘’<em>Bazı vekillerin de dahil olduğu bir seçim komitesi teşkil etti ve Reisliğini de kendi üzerine aldı’’.</em>(130)</p>
<p>Mustafa Kemal, seçim komitesiyle birlikte çalışarak seçime katılacak milletvekili adaylarım belirler,(131) adaylar hakkında istihbarat toplar ve listeye İkinci Gruptan sadece üç kışı girebilir.“.(133)Alınan önlemler ve engellemelerle sadece İkinci Grup üyelerinin değil, aynı zamanda Ittıhaî ve Terakki den gelenlerin de seçilmesi büyük oranda önlenir. Tüm seçim çalışmaları süresince  Mustafa Kemal Pasa yalnızca Birini Grup üyelerinin kazanması için büyük bir çaba harcar.(134)Seçim faaliyetleri¬nin niteliğini göstermesi açısından Tevhid-i Efkar gazetesinde çıkan bir haber son derece manidardır. 5 Mayıs 1923 tarihli  Tevhidi Efkar gazetesine demeç veren ve ismi açıklanmayan bir Birinci Grup üyesi, Istanbul’daki milletvekili adaylarının da, ülkenin her yerinde olduğu gibi. Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki kurulca belirlendiğini, hiç kimsenin kişisel olarak aday olmak gibi bir hakkının bulunmadığını açıklar. İsmi açıklanmayan bu şahsa, İstanbul adaylarının Müdafa-ı Hukuk Merkezi’nce belirlenip Ankara’ya bildirildiği söylentilerinin doğruluğu sorulunca şunları söyler: <em>“Böyle bir şey olmamıştır. Esas olarak buna imkân da yoktur. Çünkü İstanbul Müdafaa-i Hukuku’na bunun için ayrıca bir yetki verilmiş değildir. Hatta belki de bize genel merkezden bazı adaylar hakkında bilgi sorulabilirdi. Bu da olmamıştır. İstanbul adayları da kesinlikle Ankara’dan ilan olunacaktır. Eğer adaylar oraya başvurmuşlarsa bunda haberimiz yoktur”.(</em>135)</p>
<p>Karabekir Paşa, hatıralarında, seçim kurulunun kendisinin de katıl-dığı ilk toplantısında, Mustafa Kemal’in “millet bana güven oyu versin ve mebusların seçimini bana bıraksın” şeklinde bir görüş ortaya attığını, ancak kendisinin karşı çıkması ve bunun ağır basması üzerine bunda vazgeçtiğini söyledikten sonra şunları anlatır:</p>
<p>“<em>Her taraftan kendisine en çok emniyet verenler listeye girdiler ve hatta hükümet yardımı ile seçime arz olundular. İkinci Gruptan kimse namzet gösterilmedi. Halbuki bunların çoğu İstiklâl Harbine, ilk gününden beri canla-başla hizmet etmiş insanlardı. Bu hususta aramızda biraz da münakaşa oldu. Gazi, ‘ben muhalif istemiyorum, diyerek, kendisine sözle veya yazıyla en çok sadakat gösterenleri ve Birinci Meclisle fiiliyatıyla bu emniyeti kazananları ve hemen bütün karargahının mensuplarını namzet gösteriyordu. Ben de böyle bir emre uyan bir meclisle dünyaya hakim itilaf milletlerinin emniyetini kazanamayacağımızı ve dahilde de hürriyet mefhumunu kaldıracağımızı ve belki daha şiddetli bir muhalefete yol açılacağını söyleyerek, itiraz ediyordum”(136)</em></p>
<p>Kazım Karabekir, seçim sonuçlarına müdahale anlamında gerçekleş tirilen çalışmaları protesto ederek, önce seçim komitesinden ayrıldığını,ancak Mustafa Kemal’in ısrarı üzerine kararından vazgeçerek komite içinde çalışmalarını sürdürdüğünü sözlerine ekler. Buna karşılık Heyet- i Vekile Reisi Rauf (Orbay), adayları belirleyen kurulda yer almayı reddeder. Rauf Orbay, hatıralarımla, Mustafa Kemal Paşaya fırkalar üstü kalmasının doğru olacakını tavsiye eniğini, ancak tavsiyesinin dikkate alınmadığını ancak Mustafa Kemal’in ısrarı üzerine kararından vazgeçerek komite içinde çalışmalarını sürdürdüğünü sözlerine ekler. Buna karşılık Heyet- i Vekile Reisi Rauf (Orbay), adayları belirleyen kurulda yer almayı reddeder. Rauf Orbay, hatıralarımla, Mustafa Kemal Paşaya fırkalar üstü kalmasının doğru olacakını tavsiye eniğini, ancak tavsiyesinin dikkate alınmadığını belirtir; kendisinin kurulda yer almayı reddetme nedenini ise şöyle açıklar: “<em>Bir Hükumet Başkanı olarak elbette halka şunu seçin, bunu seçin diye listeler sunup, propagandalarla, teşvikte bulunamazdım.’’(137)</em> Kendi isteminin dışında seçim komitesine üye kaydedilen Rıza Nur ise, toplantılara birkaç kez katıldığını, ancak yapılan işleri beğenmediği için bir daha herhangi bir toplantıya katılmadığını ifade eder: “<em>Baktım rezalet bir şey… Semtine uğramadım”(</em>138)der.</p>
<p>Seçim gerçekleşir ve seçim kurulunun belirlediği listelerin dışında yer alıp da milletvekili seçilen sadece 2 kişi olur. Bunlar, Emin (Sazak) Bey (Eskişehir) ve Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey’dir (Gümüşhane). Bunlar¬dan Emin Bey daha sonra Halk Fırkası’na katılır. Liste dışı seçilip de muhalif kalan yalnızca Zeki Bey olur. Onun milletvekilliği ise tam anlamıyla bir işkenceye dönüş(türül)ür.(139)</p>
<p>Sonuçta(140) “İkinci Grup tasfiye edilmiş, Tek Parti yönetimine doğru yönelişte büyük bir engel ortadan kalkmış oluyordu, iyi bir organizasyonla gerçekleştirilmiş olan bu seçimler, itaatkâr, parti, başkanının elinde bir parlamento yaratacaktı”.(141) Çünkü, Kazım Karabekir’e göre “İkinci Millet Meclisi’ne girebilmek için, bilgi, emek ve seciyeyle tanınmış olmaktan ziyade, sadakat ve yumuşak başlılıkla tanınmış olmak ve türlü vasıtalarla Gazi’ye hulûl edebilmek işe yaramıştı. Sözle ve kalemle dalkavuklar, almış yürümüştü. Mektuplarla, şiirlerle Mustafa Kemal Paşa’ya bir düzine tekrarlanan sözler muayyendi: “Bizi sen kurtardın, ne emir buyurulursa ayni keramettir” ve bir sürü methiyeler… Saadet avcılığı dehşetli bir yarış halinde başlamıştı. Ve artık istiklâl Harbi’ndeki gibi fikir sahipleriyle iş birliğinden ziyade, mutavaat ve alkışa hazır bir zümreye rolleri verilmeye hazırlık var gibi görünüyordu”.(142)</p>
<p><strong>1.Yazı için bkn</strong>:<a href="http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/">http://ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-1920-1923-1/</a></p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p><strong>1-</strong> 19 Mart 1920 tarihli genelge şöyledir: “Hilafet ve Saltanatın merkezi olan İstanbul&#8217;un İtilaf Devletleri tarafından işgali, devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını işleyemez bir hale getirmiştir. Meclis-i Mebusan bu şartlar içinde çalışamayacağını kararlaştırmış, bu kararım resmen bildirmiş ve dağılmıştır. Saltanat ve Hilafetin dokunulmazlığını ve bağımsızlığını sağlayacak tedbirleri düşünmek ve uygulamak üzere Ankara’da olaganüstü yetkilere sahip bir meclis umuru, milleti tedvin ve murâkebe etmek üzere toplanacaktır Bu davet millet adına yapılmaktadır. İstanbul Mebusan Meclisi&#8217;nden Ankara&#8217;ya gele bile cek mebuslar iştirak edeceklerdir. Bununla beraber 1876 tarihli Intihab-ı Mebusan Kanunu gereğince, yeni bir seçim yapılacaktır. Livalar seçim çevresi (Daire-i Intihabiye) sayılacak ve her livadan beş mebus seçilecektir. İki dereceli, gizli ve mutlak çoğunlukla yapılacak seçim, 15 gün içinde Meclisin Ankara’da toplanmasını mümkün kılacak sürati yapılacaktır. Seçimlerde adaylık serbesttir. Her fırka, zümre ve cemiyet aday gösterebilecekleri gibi, bağımsız olarak istenilen yerden adaylık konulabilecektir. Seçim çalışmalarının güvenlik içerisinde sûrdûrûlebilmesinden mahallin en büyük mülkiye memuru sorumlu olacaktır&#8221; (Genelgenin orijinali için bkz: Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 513,514; buradaki sadeleştirilmiş metnin alındığı yer için bkz: Aslan, TBMM Hükümeti, s. 16,17)</p>
<p><strong>2</strong>. Mustafa Kemal Paşanın 21 Nisan 1920 tarihli tamiminin tam metni şöyledır (Metnin orijinali için bkz: Atatürk, Atatürk&#8217;ün Bütün Eserleri, C. 7, s.344, 345; Atatürk, Nutuk, C.l, s.431,432: Buraya sadeleştirilmiş hali alınmıştır. Sadeleştirilmiş metnin kaynağı olarak bkz: Onar, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları, C.I1, s. 112,113):</p>
<p>“Telgraf: çok ivedi Ankara’ya acele yazı gönderilmesi Ankara, 21.4.1920 Kolordulara (14’ üncü Kolordu Komutan Vekilliğine), 61’inci Tümen komutanlığına, Refet Beyefendi’ye, Bütün Valiliklere, Bağımsız Sancaklara, Müdafaa-i Hukuk Merkez Hey’etlerine, Belediye Başkanlıklarına</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Tanrının lütfuyla Nisanın 23&#8217;ûncü Cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.</p>
<p><strong>2-</strong> Vatanın istiklâli, yüce Hilâfet ve Saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli ve hayati görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi&#8217;nin açılış gününü cumaya rastlatmak- la, o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle Hacı Bayram Veli Câmi-i Şerifinde cuma namazı kılınarak Kur’an’m ve namazın nurlarındanda feyz alınacaktır. Namazdan sonra, Sakal-ı Şerif ve Sancak-ı Şerif alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir. Meclise girmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde Câmi-i Şeriften başlayarak Meclis binasına kadar Kolordu Komutanlığınca askeri birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.</p>
<p><strong>3-</strong> Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bu günden başlayarak vilâyet merkezinde, Vali Beyefendi Hazretleri&#8217;nin düzenleyeceği şekilde, hatim indirilmeye ve Buhari-i Şerif okunmaya başlanacak ve Hatm-i Şerîf&#8217;in son kısımları uğur getirsin diye cuma günü namazdan sonra Meclis&#8217;in toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır.</p>
<p><strong>4</strong> &#8211; Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden itibaren aynı şekilde kilde Hatm-i Şerîfler indirilmesine ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanarak, cuma günü ezandan önce minarelerde salâ verilecek, hutbe okunurken, Halifemiz, Padişahımız Efendimiz Hazretleri&#8217;nin mübarek adları anılırken, Padişah Efendimiz&#8217;in yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce Hilâfet ve Saltanat makamı ile bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Millî Mücadele&#8217;nin önemini ve kutsallığını, milletin her bir ferdinin, kendi vekillerinden meydanâ gelmiş olan bu Büyük Millet Meclisi&#8217;nin vereceği vatani görevleri yapmaya mecbur olduğunu anlatan vaazlar verilecektir. Daha sonra, Halife ve Padişah&#8217;ımızın, din ve devletimizin vatan ve milletimizin kurtuluşu, selâmeti ve istiklâli için dua edilecektir. Bu dinî ve vatanî merasim yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı vilâyetlerinin her tarafında, hükûmet konağına gelinerek Meclis&#8217;in açılmasından dolayı resmî tebrikler yapılacaktır. Her tarafta cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerîf okunacaktır.</p>
<p><strong>5 &#8211;</strong> Bu tebliğin hemen yayınlanarak her tarafa ulaştınlabilmesi için her vasıtaya başvurulacak, sür&#8217;atle en ücra köylere, en küçük askerî birliklere, memleketin bütün teşkilât ve kuruluşlanna ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca, büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.</p>
<p><strong>6</strong> &#8211; Yüce Tanrı&#8217;dan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur.<br />
Hey&#8217;et-i Temsiliye adına<br />
Mustafa Kemal</p>
<p><strong>3.</strong>Hamdullah Suphi, Gûnebakan, s. 169</p>
<p><strong>4</strong>.Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 617</p>
<p><strong>5.</strong>Kazım Karabekir&#8217;in ifade ettiği “ruhani hava”, Birinci Meclisle, özellikle ilk zamanlar hep güçlü bir şekilde varolur. Meclisin bu özelliğine tanıklık etmesi açısından İzmit Millet vekili Mahmut Esat Bozkurt un şu açıklaması önemlidir: &#8220;Mecliste müezzin beş vakit ezan okur, imam cemaate namaz kıldırırdı&#8221;. Ancak bu &#8221;ruhani hava&#8221; zamanla bozulur. Bozkurt ve Atay zamanla gerçekleşen değişimi şöyle anlatırlar: “Dikkate değer ki. Kurluluş Savaşları zaferle taçlandıktan sonra, Atatürk, Ankara&#8217;ya döndü, Meclis kapısı önünde resmi üniformasiyle bekleyen imam efendi, Atatürk&#8217;ü durdurdu, ellerini kaldırdı, fakat, dini duaya başlar başlamaz, Atatürk hiddetle: “Burada böyle şeylere lüzum yoktur. Bunları camide yapabilirsiniz! Biz savaşı dua ile değil, Mehmetçiğin kanı ile kazandık!&#8221; dedi ve imamı kovdu&#8221; (Bozkurt, Atatürk İhtilâli, s. 146,147). Falih Rıfkı Atay, Bozkurt&#8217;un anlattığı olayı Mustafa Kemal&#8217;den duyduğu biçimiyle şöyle nakleder: &#8220;Sakarya&#8217;dan dönmüştüm. İstasyona çıkınca hocaların beni Hacı Bayram&#8217;a götüreceklerini haber verdiler. Baktım ki, Mehmetçiğin zaferini türbeye kaptıracağız. Red de edemezdim, kalabalık arasında yavaş yavaş yürüyerek bir tertip düşünüyordum. Tam Meclis&#8217;in önüne gelince, birden ayrıldım, balkona çıkarak nutuk söylemeye hazırlandım. Halk da milletvekillerine katılarak karşımda bir dinleyiciler kalabalığı toplandı. Söyledim, sonra içeri girdim. Program bu olmuştu (Atay, Çankaya, s. 365)</p>
<p><strong>6.</strong>O zaman Ankara’da hazır bulunan ve törene katılan milletvekili sayısı konusunda ihtilaf vardır. Dönemin tanıkları ve araştırmacılar farklı sayılar ifade etmişlerdir. Bazıları 115 (Kansu, Erzurum&#8217;dan ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, s.569,570), bazıları 120 (inan, Türkiye Cumhuriyeti ve Devrim Tarihi, s. 68; Kili, Türk Devrim Tarihi, s.57) veya diğer bazıları ise 127 (Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet, s.91) milletvekilinin katılımıyla Meclisin açılışının gerçekleştiğini belirtirler.</p>
<p><strong>7.</strong>Güneş, Birinci TBMM’nin Düşünce Yapısı, s. 71</p>
<p><strong>8</strong>.27 Nisan 1920’de, Meclisin Padişaha gönderdiği ve Meclisin faaliyetleri hakkında padişahı bilgilendirdiği resmi yazının bir bölümü şöyledir:<br />
“Halife Hazretleri’nin yüce katına Halife ve pek kutsal Hakanımız Efendimiz:<br />
İstanbul&#8217;un işgali ve bunu izleyen çok acıklı olaylar üzerine durumu inceledik ve yüce saltanatınızın haklarını ve ulusal bağımsızlığımızı savunma ve sağlamak amacıyla bu kez Ankara&#8217;da Büyük Millet Meclisi halinde toplandık. Anadolu’nun düşman salgını altında olmayan her köşesinden gelen ve ulusça olağanüstü yetki ile görevlendirilen milletvekilleri, oybirliğiyle aldıkları bir kararla yüksek katınıza bazı gerçekleri arz etmeyi kendileri için bir bağlılık ve kulluk borcu bildiler&#8230; Padişahımız&#8230; Görkemli padişahımız&#8230; Yücelerin yücesi Efendimiz&#8230; Yüreğimiz bağlılık ve kulluk duygusuyla dolu olarak tahtınızın çevresinde her zamandan daha sıkı bir bağlantı ile toplanmış bulunuyoruz. Toplantısının ilk sözü Halife ve Padişahına bağlılık olan Büyük Millet Meclisi, son sözünün yine böyle olacağım yüce katınıza en büyük saygı ve gönül eğilmesi ile sunar&#8221; (Velidedeoğlu, İlk Mectis Milli Mücadelede Anadolu, s.85-88; Metnin sadeleştirilmiş halinin tamamı ilgili sayfalar arasında, metnin asıl biçimi ise yine aynı eserin 88-89, orjinalinin fotokopisi ise 90-91 sayfalarda yer almaktadır)</p>
<p><strong>9</strong>. Her şey halife sultanın kurtarılmasına kadar geçici olacağı için, teker teker Meclis tarafından seçilecek hükümet görevi yapacak olan kurula “İcra Vekilleri Heyeti&#8221; denmiştir.Bu insanlar nazır değil, yalnızca birer vekildir.Başlarından bir reis vardır ama, bu kişi bir başbakan görünümünde değildir. İcra Vekilleri Heyeti, Meclisin bir encümeninden farksız görünümündedir. Zaten doğal başkanlığı da Meclis Reisinin elindedir&#8221; (Oral, Atatürk Milliyetçiliği, s, 136).</p>
<p>10.Arıkoğlu, ’‘Birinci Meclisten Notlar&#8221;, Yakın Tarihimiz, C.I, S.6, s. 203</p>
<p><strong>11</strong>. Güneş, Birinci TBMM&#8217;nin Düşünce Yapısı, s. 72</p>
<p><strong>12</strong>. Gologlu, Üçüncü Meşrutiyet, s. 159; Afet İnan, Birinci Meclisteki Milletvekili sayısının 390“olması gerektiğini&#8221; yazar (İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Devrim Tarihi, s. 69).</p>
<p>13.Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.I, s.339</p>
<p>14.Arıkoğlu, “Birinci Meclisten Notlar&#8221;, s.202,203</p>
<p><strong>15</strong>. Kansu, Erzurum&#8217;dan ölümüne Kadar Atatürk&#8217;le Beraber, C.II, s.574</p>
<p><strong>16</strong>. Zürcher, Modernleşen Türkiye&#8217;nin Tarihi, s. 221</p>
<p><strong>17</strong>. Tunaya, TBMM Hükümeti&#8217;nin Kuruluşu ve Siyasi Karakteri, s.4</p>
<p><strong>18</strong>. Çöker, Türk Parlamento Tarihi Milli Mücadele ve TBMM I.Dönemi 1919-1923, C.3; Demirci, Birinci Mecliste Muhalefet, s. 137; Frey, The Political Elite in Turkey, s. 311</p>
<p><strong>19</strong>. Mumcu, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, s.54</p>
<p><strong>20</strong>. Altuğ, Türk Devrim Tarihi Dersleri, s. 39</p>
<p><strong>21</strong>. Güneş, Birinci TBMM&#8217;nin Düşünce Yapısı, s. 79</p>
<p><strong>22</strong>. Atatürk, Atatürk&#8217;ün Söylev ve Demeçleri, C. I, s. 183</p>
<p>23.Arıkoğu, “Birinci Meclisten Notlar&#8221;, s. 203;Birinci Mecliste Zabıt Memurluğu yapan H. Velded Velidedeoglu, bir mensubu olarak aralarında yaşadığı Meclisin üyelerini şöyle tanımlar: “1920’de Meclise ilk kez memur olarak girdiğimde hemen dikkatimi çeken durum, milletvekillerinin kılık, kıyafet, yaş, kafa yapısı ve görgülerinin başka başka ve çok değişik oluşuydu. Beyaz sarıklı, ak sakallı cübbeli, eli tespihli hocalarla; pırıl pırıl üniformalı genç subaylar; yazma veya şal sarıklı aşiret beyleri; külahlı ağalar ve kavuklu çelebilerle Avrupa üniversitelerinden yeni dönmüş, Batı kültürüyle yetişmiş, nokta bıyıklı, Kuvayı milliye kalpaklı gençler. Meclis sıralarında yan yana oturuyorlardı. Bilgileri ve yetişme ortamları çok değişik olan bu insanlar tek bir amaç doğrultusunda birleşmişlerdi: Vatanı kurtarmak&#8221; (Velidedeoglu, life Meclis, s.77)</p>
<p><strong>24</strong>. Atatürk, Nutuk, C.II, s. 594</p>
<p><strong>25</strong>. Selek, Anadolu İhtilâli, C. U, s.620</p>
<p>26.Atatürk, Nutuk, C.II, s. 595</p>
<p><strong>27</strong>. Arıkoglu, Hatıralarım, $.225</p>
<p>28.Hakimiyet-i Milliye, 11 Mayıs 1337 (1921)</p>
<p>29.Güneş, Birinci TBMMnin Düşünce Yapısı, s. 173</p>
<p><strong>30</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C.10, s.299</p>
<p><strong>31</strong>. Gologlu, Cumhuriyete Doğru, s. 162</p>
<p><strong>32</strong>. İkinci Grubun önemli üyelerinden Hüseyin Avni Bey, İkinci Grubun oluşumunu şöyle açıklar: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Misak-ı Milliyi hedef olarak benimsemişti. Bunun için çalışıyordu. Mecliste 1921 yılının Mayıs&#8217;ında, bu hedefe ulaşmak için izlenecek yolu belirlemek üzere bir grup oluştu ve Misak-ı Milliyi de ilke olarak benimsedi. Oysa o zaman bu ilke sadece bir zümrenin ilkesi olmayıp tüm milletin ilkesi idi; ona ters düşecek bir kimse yoktu. Biz grubun bu tutumunu ve vilayetlerdeki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin de bu gruba bağlanmasını protesto ettik. Zira amaç bir olduğu halde, ayrımcı-lığa yol açacak, aynı ilke çevresinde “farklı cereyanların&#8221; oluşmasını istemedik. Gelecek-te “fırka&#8221; biçimine dönüşecek cemiyetlerin oluşumuna izin vermedik. Savaşın sona ermesini bekledik. Zira bir kitle biçiminde amaca ulaşmak için çalışmayı daha yararlı gördük. Tüm Meclisin ortak ve bütünlük içinde olması gerekirken; Birinci Grup’un dışına itilen milletvekilleri zorunlu olarak, aynı amaca ulaşmak için İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu oluşturdular&#8221; (Tevhid-i Efkar, 29 Nisan 1339 (1923).Hüseyin Avni Beyin bu açıklaması, Mustafa Kemal’in 1923 Ocak ayında İzmit’te gazetecilerle konuşması sırasında Grupların oluşumuyla ilgili olarak yaptığı açıklamalarla karşılaştırılırsa tarihsel gerçek daha net olarak açığa çıkmaktadır.</p>
<p>33.Birinci Grubun üyeleri, esasen çok farklı toplumsal kesimlere mensuplardı ve ayrıntıya inildiğinde birbirlerine göre farklı düşüncelere ve ideallere sahip oldukları anlaşılıyordu.Bu durumun grup içi birlikteliği tehdit ettiği kısa sürede anlaşıldığı için, Mustafa Kemal,“gizlice&#8221; (Gümüş, Birinci TBMM’nın Düşünce Yapısı, s. 178) grup içinde kendisine sadakatle bağlı kimselerden oluşan bir komite kurar. Komite yaklaşık 35 kişiden oluşur. Komitenin görevi; Meclisin gündemine gelecek konulan kendi aralarında tartıştıktan sonra,ulaştıkları kararları kendilerine yakın diğer milletvekillerine “telkin” etmektir. “Selamet-i Umumiye Komitesi” ismini alan bu komitenin “gizlice&#8221; teşekkülü birçok Birinci Grup üyesinin tepkisine neden olur ve bu kimseler grubu terk ederler. Fakat “Selamet-i Umumiye Komitesi” Birinci Grubun çekirdek kadrosu olarak Birinci Mecliste uzun süre faaliyetlerine devam eder. (Bkz: Erkul, “Milli Mücadele Hatıraları”, Vakit, 23 Mart 1954;Özalp, Milli Mücadele (1912-1922), C.l, s. 226)</p>
<p>34.Mustafa Kemal, İkinci Grubun sayısı ile ilgili olarak, 1923 yılının Ocak ayında çıktığı Batı Anadolu gezisi sırasında, İzmit’te gazetecilerle yaptığı konuşmada şunları söyler: &#8230;bu grup zaman zaman tenâkus etti [zaman zaman azaldı, çoğaldı)&#8230; 70’e kadar çıkmıştı. 74 filan vardı&#8221; (inan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir- İzmit Konuşmaları, s.59,60)</p>
<p><strong>35</strong>. Şapolyo, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, s.416</p>
<p>36.Şapolyo, Mustafa Kemal Paşa-Milli Mücadelenin İç Alemi, s.7ı</p>
<p><strong>37</strong>. Agaoğlu, Kuvayı Milliye Ruhu, s. 41, 50,51</p>
<p><strong>38</strong>. Tarih-4, s. 88</p>
<p><strong>39</strong>. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I1, s. 192</p>
<p><strong>40</strong>. Selek, Anadolu İhtilâli, s. 625</p>
<p><strong>41</strong>. Selek. Anadolu İhtilali, s. 628</p>
<p><strong>42</strong>. Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, s. 388</p>
<p><strong>43</strong>. Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, s. 7</p>
<p><strong>44</strong>. Güneş, Birinci TBMM&#8217;nin Düşünsel Yapısı, s. 383</p>
<p>45.Atatürk, Nutuk, C. 11. s. 653-663</p>
<p><strong>46</strong>. Atatürk, Nutuk, C. II, s. 691</p>
<p><strong>47</strong>. İnan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir- İzmit Konuşmaları, s. 58-60</p>
<p><strong>48</strong>. Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C. I, s. 15,16</p>
<p><strong>49</strong>. Agaoğlu, Kuvayı Milliye Ruhu, s.41;Birinci Mecliste zabıt memuru olarak çalışan, görevi gereği üyelerin konuşmalarını yazan, her konuşmayı görevi gereği dikkatle dinleyen ve Meclisin bütün olaylarına yakından tanık olan H. Velded Velidedeoğlu gruplarla ilgili olarak tespiti şöyledir: “Birinci Grup Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşanın yöresinde odaklaşan “Mûdafaa-i Hukuk”grubuydu. Henüz bir siyasal parti niteliği yoktu&#8230; İlerici bir görünüm taşıyordu. İkinci grup ise bir tür muhalefet partisi görünümünde olup, o da parti değildi. Belirli bir lideri de yoktu. Ama konuşmalarına bakılınca Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş), İkinci Grubun başkanı olarak görünürdü&#8230; Bu grubun oluşturan üyeler genelde tutucu bir görüşe sahiptiler. Böylece iktidar karşısında muhalefette bulunan tutucu bir siyasal partinin hükümet icraatını denetleme görevini yapıyorlardı. Kimileyin bu yüzden Mecliste sert tartışmalar olurdu. Bununla birlikte iş vatan savunmasına, Yunanlılar ve onları tekleyen Batılı devletler karşısında kararlaştırılacak tutuma gelince her iki grup tek bir topluluk halinde birleşiverirdi.'(Velidedeoğlu, ilk Meclis, s. 242).</p>
<p><strong>50</strong>. Ağaoğlu, Kuvayı Milliye Ruhu, s.45,46,47</p>
<p><strong>51</strong>. İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Devrim Tarihi, s. 69</p>
<p>52.Orbay, Cehennem Değirmeni, C.II, s. 74; Kandemir, Hatıraları ve Söyledikleri ile Rauf Orbay, s.57</p>
<p><strong>53</strong>. Yirmi Yıl İçinde Cumhuriyet Halk Partisi, s.8,9</p>
<p><strong>54</strong>. Tunçay, T.C.&#8217;de Tek Parti Yönetimi&#8217;nin Kurulması, s.47</p>
<p><strong>55</strong>. Zûrcher, Milli Mücadelede ittihatçılık, s. 229</p>
<p><strong>56</strong>. Zûrcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.37</p>
<p><strong>57</strong>. Gevgilili, &#8216;&#8221;İnönü Elli Yıla Bakıyor”, Milliyet Gazete si, 12 Eylül 1970.</p>
<p>58.Gevgilili,CHP ve Türkiye’yi Anlama Saati”, Milliyet Gazetesi, 5 Mart 1972.</p>
<p><strong>59</strong>. Ateş, Türk Devrim Tarihi, s. 165,166</p>
<p><strong>60</strong>. Akın, TBMM Devleti, s. 61</p>
<p><strong>61</strong>. Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönetiminin Kurulması, s. 46</p>
<p><strong>62</strong>. Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, s. 534</p>
<p><strong>63</strong>. Demirci, Birinci Meclls&#8217;te Muhalefet, s. 20</p>
<p>64.Demirel, Birinci Meclis&#8217;te Muhalefet, s. 27, 28</p>
<p><strong>65</strong>. Tahsin Demiralay’ın bu tespiti Rauf Orbay tarafından da aynen tekrarlanır; Orbay, Cehennem Değirmeni, C. 11, s. 213</p>
<p><strong>66</strong>. Demiralay, Arkada Bıraktığım Küçük İşaret Taşları, s. 102, 103</p>
<p><strong>67</strong>. Kandemir, Hatıraları ve Söyledikleri ile Rauf Orbay, s. 124</p>
<p>68.Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 119 -122</p>
<p>69.Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 917</p>
<p><strong>70</strong>. Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.I, s. 27</p>
<p><strong>71.</strong>Bölüm incelendiği zaman, bütün tereddütlerden uzak şekilde anlaşılan odur ki, Birinci ve İkinci Grup arasında gerçekleşen tartışmalardaki temel konu, doğrudan doğruya rejim meselesidir.Ama,gruplar arasındaki çatışma,eski/yeni düzen yanlıları arasında değil,yeni düzenden yana olup da,bu düzende yasamanın üstünlüğünden yana olanlarla,yürütmenin üstünlüğünden yana olanlar arasında gerçekleşmiştir.</p>
<p><strong>72</strong>. Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile ilgili Ingiliz Belgeleri, s.96,97</p>
<p><strong>73</strong>. Mustafa Kemal, Milli Mücadele yıllarında ve sonrasında ittihat ve Terakki cemiyeti hakkında olumsuz söz söyletmemiş ve kendisinin İttihat ve Terakkide bulunduğunu her zaman kabul etmiştir. Mustafa Kemal, Milli Mücadele yıllarında hem İttihat ve Terakkinin gizli örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa ile ve hem de Teşkilat-ı Mahsusaya mensup ittihatçıların kurduğu Karakol örgütü ile yakın ilişki içerisinde olmuştur. Ayrıca, Milli Mücadelenin bir çok komutanı İttihat ve Terakki üyesiydi. Mustafa Kemal, Milli Mücadele yıllarında İttihat ve Terakkinin önemli destek ve yardımlarını görmüştür. Tüm bu konularda yarıntılı bilgi için bkz: Akol, Milli Mücadelenin Başlangıcında Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm; Ayrıca bkz: Tanör, Türkiye&#8217;de Kongre iktidarları, s. 136-139</p>
<p>74.Mustafa Kemal ile Enver Paşa arasındaki rekabet çok eskilere dayanıyordu ve sonuna kadar da sürmüştür. Bu konuda bkz: Cebesoy ,Sınıf Arkadaşım Atatürk, s. 145-147</p>
<p><strong>75</strong>. Villalta, Atatürk, s. 21 ve devamı; Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I, s. 71 ve devamı; İrmak, Atatürk- Bir Çağın Açılışı, s.5</p>
<p><strong>76</strong>. Öztûrk, Atatürk&#8217;ün TBMM Açışı ve Gizli Oturumlardaki Konuşmaları, s. 72; Benzer ifadeler,bildiriler ve kanunlar için bkn:Goloğlu,Üçüncü Meşruiyet,syf;149-155<br />
<em><strong>TBMM</strong></em>Gizli Celse Zabıtları, C.I, s. 9</p>
<p><strong>78.</strong>Karabekir, <em>Paşalar Kavgası, s.</em> 101</p>
<p><strong>79.</strong>İlter Turan şöylesi bir tespitte bulunur: “[Milli Mücadele] Önderlerinin bile bir çoğu, ha­rekete yeni bir devlet kurmak için değil, ülkeyi işgalden kurtarmak ve eski rejimi yeni­den hakim kılmak amacıyla katılmışlardır&#8221; (Turan, <em>Cumhuriyet</em> Tarihimiz, <em>Temeller, Ku­ruluş, Milli Devrimler,</em> s. 56) &#8211;</p>
<p><strong>80.</strong>Atatürk, <em>Nutuk, C.</em> II, s. 690,691</p>
<p><strong>81</strong>.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C. 3, s.81</p>
<p><strong>82.</strong>Atatürk, <em>Nutuk,</em> 2/718</p>
<p><strong>83</strong>.Atatürk, <em>Nutuk,</em> C. II, s. 838</p>
<p><strong>84.</strong>Nadi, Birinci Büyük Millet Meclisi, s. 38,39</p>
<p><strong>85.</strong>Bkz: Nadi, Birinci Büyük Millet Meclisi, s. 39</p>
<p><strong>86.</strong>Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 179</p>
<p><strong>87.</strong>Bkz: Irmak, “Atatürkçülüğün ilkeleri- İnkılâpların Fikir Temelleri”, s. 498; Enginsoy, “Atatürk Biyografisinden Sayfalar”, s. 596; Kili, <em>Atatürk Devrimi</em> s. 228</p>
<p><strong>88</strong><em>.“Milli sır”</em> anlayışını savunanlar arasında Ali Fuat Cebesoy da vardır. Kendisi, bir röpor­tajında konuya ilişkin şu açıklamaları yapar: “Anadolu’ya gelirken bana böyle söyledi [Vahdettin gönderdi, Vahdettin’in desteğini aldım vs gibi A.C.E.] diye söylediği zaman da en büyük payı da padişaha vermiş oluyor. Maksadı milleti yürütmek için. Eee meclis­te seksen tane hoca var. Seksen hoca var mecliste&#8230; Ama vatanperver adamlar bunlar. Ta­bii bunları harekete getirmek için efendim padişahta böyle söyledi [dedil. Manası, işte padişahta bizlen beraber demek istiyor” (İfade bozuklukları metne aittir. Cebesoy, Bilin­meyen <em>Hatıralar,</em> s. 354)</p>
<p>89.Kili. Atatürk Devrimi s. 137.138</p>
<p>90.Karpat. Türk Demokrasi Tarihi, s. 59</p>
<p><strong>91</strong>. Mumcu. Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, s. 56</p>
<p>92.TBMM Zahit Ceridesi. C. 19. s. 379-383</p>
<p><strong>93</strong>. TBMM Zabit Ceridesi. C.14, s.378</p>
<p><strong>94</strong>. Gologlu. Cumhuriyete Doğru, s. 243</p>
<p>95.TBMM Zahit Ceridesi. C. H.s. 423-443</p>
<p>96.TBMM Zabıt Ceridesi. C. 14. s.440;<br />
Mete Tunçay, Mustafa Kemal Paşa nın bu yorumu üzerinde durarak, Paşa nın kuvvetler avınım ilkesini Rousseauya mal etmesinin hatalı olduğuna dikkat çeker ve Rousseau’nun kuvvetler birliğini savunduğunu; kuvvetler ayırımı fikrinin ise Montesquie’den geldiğini belirtir (Tunçay, ‘Atatürk’e Nasıl Bakmak&#8221;, Toplum ve Bilim, Sayı 4, İstanbul, Kış 1978,<br />
s.91)</p>
<p><strong>97</strong>. TBMM Zahit Ceridesi. C 19, s. 101,102</p>
<p><strong>98</strong>. TBMM Gizli Celse Zabıttan. C2, s.578-579</p>
<p><strong>99</strong>. TBMM Zahit Ceridesi. C.21s. 285.286</p>
<p><strong>100</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C21, s. 303. 304</p>
<p><strong>101</strong>. TBMM Zabıt Ceride.si, C.2 s. 614.615</p>
<p><strong>102</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C Z., C.2, s. 618</p>
<p>103.TBMM Gidi Celse Zabıtları, C.3, s. 608-610</p>
<p><strong>104</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C. 22, s. 87.88</p>
<p><strong>105</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C. 26, s, 391-392</p>
<p>106.Gülmez, Kurtuluş Savaşında Anadolu’da Yeni Gün s 661</p>
<p><strong>107</strong>. TBMM Zábıt Ceridesi, C.26, s. 212-214;<br />
Mevcut bilgilerden, Yunus Nadi&#8217;nin, makalesinin bu derece tepki çekeceğini düşünmediği anlaşılıyor. Anlaşılan odur ki, tahminlerinin üstünde tepkiyle karşılaşınca, korkar ve ne yapacağını düşünmeye başlar. Bu konuda bazı bilgileri Kılıç Ali naklediyor: “Bizim o gutı aldığımız habere göre fırka içtimamda bu zevat [Ahmet Süreyya ve Rıfkı Beyleri Yunus Nadi Beye karşı nahoş vaziyet takınmağı dahi kararlaştırarak bunun için de ciddi tedbirler almışlardı. Binaenaleyh vaziyet oldukça mühim ve çok heyecanlıydı. Yunus Nadi Bey, içtima edilecek günün sabahı erken bir saatle Ankara’da Saman Pazarı’nda ikamet ettiğim evime geldi. Pek heyecanlıydı. Fırka’da ne gibi nahoş vaziyetlerle karşılaşagmdan tabii olarak endişe ediyordu. Kendini teskin ettim. Dâva onun değil, hepimizin dâvasıydı. Endişe ve heyecana lüzum olmadığını, meseleyi hakaret ve tecavüzlere meydan vermeden halle muktedir olduğumuzu söyledim. Sözlerimden memnun olmuştu. Birlikte Çankırı kapısında ikamet etmekte olan Kâzım Paşaya (Kâzım Özalp) gittik. Tesadüf bu ya. Kâzım Paşanın da o sabah güner ismindeki kızı doğmuş, kendisi pek telaşlı ve aynı zamanda sevinç içindeydi. Meseleyi Kâzım Paşa ile ayak üstünde konuştuk, sonra, onuda beraber alarak Keçiörende bulunan Maarif Vekili Necati ve Vasıf Beylere gittik, oraya arkadaşımız İhsan Beyi de çağırdık ve hep birlikte vaziyeti mütalaa ettik. Karşımızdaki zevatın haysiyet kıran herhangi bir hareketleri ve Nadi Beye yapacakları herhangi bir hücum ve hakaretleri karşısında ciddi mukabeleye karar verdik ve bu kararımızdan Çanka- yaya giderek Mustafa Kemal Paşayı da haberdar ettik. Müşarünileyh bizi şayanı hayret bir sükûnet içinde dinledi, bizi bu dâvada haklı ve tedbirleri yerinde gördü. Ertesi günü bizim tarafımızdan da bütün mukabil tedbirler alınmış ve bu yüzden mesele artık bir Yunus Nadi Bey meselesi olmaktan çıkmıştı. 30 Martta fırka içtima etti, lçtimada mezkûr makale bahis mevzuu oldu. Yunus Nadi Bey Makalesine saik olan tezahürü uzun, kanaat verdirici ifadeleriyle izah ederek yazılarından bir hakaret manasının çıkarılamayacağını söyledi. İhsan, Necati, Vasıf, Recep Peker ve diğer arkadaşlarımız uzun uzadıya makaleyi teşrih ve müdafaa ettiler&#8221; (Kılıç Ali, Kılıç Ali Hatıralarım Anlatıyor, s. 73)</p>
<p><strong>108</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C.26, s. 214</p>
<p>109.TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 45-47</p>
<p>110.TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 47</p>
<p><strong>111</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 47</p>
<p>112.TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 49</p>
<p>113.TBMM Zabıt Ceridesi, C.26, s. 212-214</p>
<p>114.TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 47</p>
<p><strong>115</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, C.27, s. 45</p>
<p><strong>116</strong>. Ali Şükrü Bey, Birinci Meclisin önde gelen, geniş kültüre sahip, aydın milletvekillerinden birisidir. Aynı zamanda İkinci Grubun seçkinlerindendir. Bu bölüm dahilinde konuşmalarından örnek olarak aldığımız pasajlardan da anlaşılacağı üzere Birinci Grubun politikalarının önde gelen bir muhalifi idi. Birinci Grubun, Meclisin üzerinde kişi otoritesinin oluşmasını sağlama yönündeki her türlü girişimini önlemek için oldukça gayretli bir fikri mücadele veren Ali Şükrü Bey bir gün aniden kaybolur. Başına kötü bir şey geldiği düşünülür ve Hükümetin konuyla ilgilenmesi istenir. Özellikle İkinci Grup üyelerinin ısrarlarına rağmen Hükümet bir süre konunun üzerine gitmez. Ali Şükrü Beyin akıbeti hakkında ciddi bir araştırmaya girişilmez. Bu süre içerisinde Ali Şükrü Beyin politik bir suikasta kurban gittiği söylentileri hem Mecliste ve hem de basında gündemi oluşturan bir konu haline gelir.</p>
<p>Nihayet Ali Şükrü Beyin cesedi, Çankaya yakınındaki bir bahçede bulunur. Kişisel bir muhalifi olmadığı dikkate alınarak, katilinin politik muhaliflerinden birisi olabileceği üzerinde durulur, özellikle de Meclis gizli oturumlarında Lozan Barış görüşmeleri sırasında Hükümete yönelttiği sert eleştirileri nedeniyle politik bir suikastın kurbanı olabileceği üzerinde durulur. Göründüğü kadarıyla cinayete kurban gitmesinin başka bir nedeni yoktur. Ancak katilinin kim olduğuyla ilgili somut bir isim gündeme gelmez.Bu arada. Topal Osman ismiyle tanınan ve bir zamanlar Karadeniz Bölgesinde Rumlara karşı başardı çete savaşları yürüttüğü için Mustafa Kemal Paşa tarafından ödüllendirilerek Yarbay rütbesiyle Çankaya ve Meclisi korumakta görevli muhafız alayının komutanı tayin edilen şahsın ortalıkta görülmemesi dikkatleri çeker. Topal Osman’dan kuşkulanılır ve aranmaya haşlanır. Araştırmalar sonunda Topal Osman&#8217;ın. Ali Şükrü Beyın katili olduğu anlaşılır ve bir bağ evinde gizlendiği tespit edilerek güvenlik kuvvetleri tarafından ablukaya alınır. Topal Osman, çıkan çatışmada öldürülür. Cesedi, bir müddet meclisin önünde ayaklarında asılarak ibret için tutulduktan sonra defnedilir.</p>
<p>Ali Şükrü Bey niçin öldürülmüştü? Bu o günün politik tartışmalarının geldiği noktayı aydınlatacak önemli bir sorudur. Konuyla ilgili ayrıntılı bir araştırma yapan Mahmud Goloğlu da aynı soruyu sorar ve bu sorunun cevabını, o zamanki Meclis ikinci Başkanı Ali Fuad Paşanın. Meclis Basımevi Müdürü Feridun (Kandemir)’in, Başbakan Rauf Beyin,Topal Osman’ı ele geçiren Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Beyin anlattıklarından ve Meclisteki oturumların tutanaklarından hareketle bulmaya çalışır. Ulaştığı sonuç şudur: “Topal Osman Ağa, Ali Şükrü Bey&#8217;i niçin öldürmüştü?&#8230; Şöyle ki; bir kere Topal Osman Ağa sadece koyu cahil bir adam değil, aynı zamanda işkence ile adam öldürmekten zevk alacak kadar yaradılıştan vahşi huylu idi. öldüreceği kimsenin soyu, dini, yaşı, kişiliği onun için hiç bir değer taşımazdı. Bu nedenle, yanında ve emrinde bulunduğu Mustafa Kemal Paşaya muhalif düşüncede bulunan, bunu açıkça söyleyen ve Topal Osman Ağanın anlayışına göre kafa tutan bir kimseyi herhangi bir emir ve işaret almaya lüzum görmeden ve gözünü kırpmadan öldürebilirdi ve böyle bir kimseyi yaşatmamak istemesi onun huyuna da uygun düşerdi.</p>
<p>Kaldı ki; gerçekten Mustafa Kemal Paşaya büyük bağlılığı vardı&#8230; Nitekim; Ali Şükrü Bey&#8217;i öldürmeye kalkışması bu uğurdaki ilk davranışı değildi. Mustafa Kemal Paşa ile tanıştıktan ve onun emrine girdikten bir kaç ay sonra,Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşaya muhalefet ettiklerini her nasılsa çabucak haber aldığı biri doktor, biri yüksek mühendis iki genç hemşehrisini de öldürmek istemişti. Fakat onlar. Topal Osman Ağayı iyi tanıdıkları için, Ali Şükrü Bey gibi saf davranmamışlar ve ilk fırsatta yurt dışına kaçarak canlarım kurtarmış ve yıllarca yabancı ülkelerde yaşamışlardı&#8230; Bütün bunlardan ötürü; eğer Ali Şükrü Beyi Topal Osman Ağa öldürmüşse -ki Hükümet ve Meclise göre Topal Osman Ağa öldürmüştür ve fakat Mustafa Kemal Paşa hiç bir zaman ona “suçlu” dememiş, hep “sanık&#8221; demiştir- kesinlikle diyebiliriz ki; Topal Osman Ağa, Ali Şükrü Beyi Meclisteki sert muhalefetinden ötürü öldürmüştür” (Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti, s.165,166)-</p>
<p>TBMM’ndeki Ali Şükrü Beyin ölümüyle ilgili konuşmalarda, özellikle İkinci Grup mensubu milletvekillerinin konuşmalarında, söz konusu cinayetin faili olarak Meclisten birisi işaretlenir. Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, sert ve Meclis iradesini ön plana çıkaran meşhur konuşmasında baginr: “Ali Şükrü’ye kıyan bilekleri keseceğiz. O bilekler, İsterse sırmalı paşa bilekleri olsun&#8221; (Velidedeoglu, İlk Meclis, s. 101 ;0 sırada Mecliste zabıt memurluğu yapan Velidedeoglu, Hüseyin Avni Beyin bu sözlerinin daha sonra yayınlanan Meclis Tutanakları Dergisinden çıkarıldığını belirtir a.g.e. s. 129). Ancak bu kimsenin ismi açıkça ifade edilmez. Bunun görebildiğimiz kadarıyla tek istisnası, o zamanlar Mustafa Kemal Paşanın gözdelerinden olan ve Lozan görüşmelerine katılan heyetle yer alan Rıza Nur’dur. Rıza Nur, Ali Şükrü Beyin öldürülmesiyle ilgili olarak şunları yazar; “(Topal Osman] şu vatana üç dört yıldır bence büyük hizmet etmiş kellesi koltuğunda çalışmıştır.</p>
<p>Çok ve müthiş hunhar idi&#8230; Vatan yolunda zannederek&#8230; iğfalatına kapılarak Ali Şükrü yû boğdu. Bu suretle kendi kellesini de verdi&#8230; Mustafa Kemal’e şahsi hizmeti de bü- un Tordan beri Osman’ın adamları muhafaza ediyordu&#8230; Sonra zavallıya hem cinayet yaptırdı,hem de kendi inayetini örtmek için Osman’ı kendi eli ile öldürttü. Hem de yanına sekiz adam daha arkadaş etti. Halâ Osman’a acırım. Bir gün Maliye Vekili Ferid’in odasında ve beş-altı vekilin yanında “Ben cahilim, fakat Türk’üm Müslümanım. Bu iki gayretle iyi yapıyorum diye yapıyorum. Yanlışsa doğrusunu gösterin, öyle yapayım” demişti. Bu faciayı, Osman&#8217;ı hatırladıkça hep bu sözleri kulağımda çınlar.” (Nur, Hayat ve Hatıratım, C.I1, s.386,387).</p>
<p>Ali Şükrü Bey’in öldürülmesini takiben Mecliste yaşanan süreç genel hatlarıyla şöyledir: Birinci ve İkinci Grup üyeleri arasındaki sert muhalefet Ali Şükrü Beyin ölümünü takiben daha da sertleşir. İkinci Grup, Birinci Grubu Ali Şükrü Beyin katiline taraftar olmakla itham ederken. Hükümette yer alan Birinci Grup mensupları da İkinci Gruba yönelik oldukça ilginç ve garip uygulamalara girişirler. Goloğlu bu gelişmeleri şöyle açıklıyor; “Ne var ki, olayın iki grup üzerindeki etkisi gün geçtikçe şiddetleniyordu. Cenazenin geçtiği yerlerde (Ali Şükrü Beyin cenazesinin Trabzon’a götürülüşü sırasında] ve özellikle Trabzon’da büyük törenler ve gösteriler yapıldı. Ali Şükrü Bey’e bağlı olanlar, toplum karşısında yaptıkları konuşmalarda olayın siyasi olduğunu ileri sürdüler ve sebep olanlara ateş püskürdüler. Birinci Grup mebusları da, Meclis çalışmalarında bütün şiddetleriyle İkinci Grubun karşısına geçtiler. Birinci Grubun Hükümetinde olduğu halde İkinci Grubun tuttuğu Diyanet işleri Bakanı Vehbi Efendi aleyhine, görevli din bilginlerine ait ödenekleri kendi seçim çevresindekilere vererek öteki yerlerdekilerini haksızlığa uğrattığı gerekçesiyle, gensoru verdiler ve “Ben kula kul olamam Tanrıya kul olayım yeter” diyen Bakanı güvensizlik oyuyla düşürdüler. Bütçe komisyonunun, Ali Şükrü Beyin ailesine maaş bağlanması hakkındaki raporuna karşı çıktılar, önce olumsuz oy verdiler.</p>
<p>Çoğunluk olmadığından ertesi birleşime kalınca da oylamaya katılmayarak birleşimin açılmasını engellediler. Bir daha da toplanmayarak Ali Şükrü Beyin ailesine maaş bağlanması hakkındaki teklifin kanunlaşmasını önlediler. İkinci Büyük Millet Meclisi’nde de, eskiden kalmış tekliflerden görüşülmeye değer olanlarla olmayanları ayırırken, bu teklif Birinci Büyük Millet Meclisine gelirken yolda bilinmez kişilerce öldürülmüş olan Trabzon Mebusu İzzet Efendi ile Gümüşhane Mebusu Ziya Beyin ailelerine “şehit” deyimi ile “va-tana hizmet&#8217;maaşı bağladılar.Rize Mebusu Ziya Hurşit Bey&#8217;e de ağır bir politik darbe vurarak meclis dışında bıraktılar.[Ziya Hurşit İkinci Grup mensuplarından ve Ali Şükrü Bey&#8217;i çok sevenlerdendi.] ve yerine ağabeyi Faik Bey&#8217;i ordu Mebusluğuna seçtirdiler.&#8221;Birinci Dönem Büyük Millet Meclisi üyesi iken Birinci İnönü Savaşında,Kazancı sırtlarında,İkinci Süvari Grubunun safları arasında savaşa katılarak Dumaköy Batısında Kazancı Bayırında Ümidalaki Köyü çevresinde geçen düşman siperlerine Afyon Mebusu Memduh Necdet Beyin komutasında olarak ateş baskını yapan sekiz mebustan biri olarak düşmana karşı fedakarlıkla çarpıştığı” için, Ziya Hurşit Bey’e verilmek istenen özel Kurdeleli İstiklal Madalyası hakkındaki Milli savunma Bakanlığı teklifini kabul etmediler. Buna karşılık, aynı gerekçe ile başka mebuslar için yapılan teklifi kabul ettiler.” (Go- loglu, Türkiye Cumhuriyeti, s. 168, 169).</p>
<p>117.TBMM Zabıt Ceridesi, C. 28, s. 227</p>
<p><strong>118</strong>. Sezgin, Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu, s. 103</p>
<p><strong>119</strong>. İsmet İnönü, Meclisin yenilenmesiyle ilgili düşüncelerin M. Kemal’in zihnini 1922’nin Mart ayında meşgul ettiğini ve bu konuda kendisiyle yazıştığını, “Artık Meclis ile beraber çalışmamız mümkün olmayacak, Meclisin faaliyetine nihayet verdikten sonra orduda ve memlekette hasıl olacak vaziyet hakkında mütalaan nedir?” diyerek düşüncesini sorduğunu, kendisinin de böylesi bir girişimin “şimdilik uygun” olmayacağını bildirdiğini belirtir. (İnönü, Hatıralar, C.II, s. 107,108)</p>
<p><strong>120</strong>. Dönemin gazetecilerinden İsmail Habip Sevük, Mustafa Kemal’le bir röporuj için Çankaya’ya gider. Mustafa Kemal amacının “feı? gibi bir meclis yapmak&#8221; olduğunu belirtir.Bunun üzerine İsmail Habip sorara: “Demek Meclis feshediliyor?&#8221;. Bunun üzerine arala-rında şu konuşma geçer: &#8220;Nereden biliyorsun?” der gibi yüzüme baktı. “Kız gibi bir meclis yapalım da buyurdunuz da&#8221;. O sözü ağzından kaçırdığına pişman olmuş gibi görünen bir tavırla dedi ki: “Hayır, Meclis fesh olunmuyor, olunamaz. Yalnız kendi kendine tecdidi intihaba karar verecek!&#8221; ve arkasından tenbih etti “Şimdilik bunu kimseye söylemeyeceksin ha!&#8221; (Sevük, Atatürk için, C.l, s. 274)</p>
<p>121.“Lozan görüşmelerinin seyri İkinci Grubun gücünü artırmasına ve Mustafa Kemal Paşanın Birinci Grubun kontrolünü elinden yavaş yavaş kaçırmaya başlamasına neden olmuştu (Akın, TBMM Devleti s,. 63). Meclis’in yenilenme nedeninin Lozan olduğunu bir çok kimse ifade eder, örneğin: Harris, Türkiye’de Komünizmin Kaynakları, s. 176; Genços-man, Devleti Kuran Meclis, s. 59; Göldaş, Takrir-i Sükûn Görüşmeleri, s. 77, 343.</p>
<p>122.Güz, Türkiye’de Bastn- İktidar ilişkileri, s.74</p>
<p><strong>123</strong>. “İsmet Paşa Lozanda iken ve konferans inkıtaa uğrayıp Ankara’ya avdet ettikten sonra, Meclisteki muhalefet öyle şahlanmıştı ki, vaziyetten ürkmemek imkânı yoktu. Hatta Mü- dafaa-i Hukuk Grubu içinde dahi muarızlar peyda olmıya başlamıştı. Hükümetin işi çıkarması imkânsız bir hâl almıştı&#8221; (Kılıç Ali, Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, s. 94)</p>
<p>124.Birinci Meclisin önemli tanıklarından H. Velded Velidedeoglu’nun Birinci Meclisle ilgili bir tespiti şöyledir: “Dışarıdan sanıldığı gibi Birinci Meclis, Mustafa Kemal Paşa’nın her dediğini yerine getiren bir “uydu Meclis&#8221; değildi. Zaman zaman üyelerden kimileri herhangi bir konuda Mustafa Kemal Paşa’nın görüşlerine karşı çıkar, Paşa konuşma kürsüsüne gelerek düşüncelerini tekrar tekrar savunmak zorunda kalırdı. Yani yetkileri bakımından diktatör niteliğinde olan bu Meclis, içişleri yönünden tam demokrat bir Meclisti&#8221; (Velidedeoğlu, ilk Meclis, s. 243).<br />
1920-1927 dönemi çerçevesinde Basın-lktidar ilişkisini araştıran Nurettin Güz ise, Niyazi Berkes ve Ş. Süreyya Aydemir’i referans göstererek “Mustafa Kemal, Birinci Meclise tam hakim değildi. İstediklerini de tam olarak kabul ettirememekteydi” tespitinde bulunur (Güz, Türkiye’de Basın- İktidar İlişkileri, s. 69,70)</p>
<p><strong>125</strong>. Bu konuda Burdur Milletvekili İsmail Suphi Beyin Meclis kürsüsünden yaptığı konuşma son derece önemlidir. Bu konuşma için bkz: TBMM Zabıt Ceridesi, 1. Devre, C.28, s. 285- 286; ayrıca bkz: Velidedeoğlu, İlk Meclis, S. 239,240)</p>
<p><strong>126</strong>. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.l, s.328,329</p>
<p>127.Burada sorulması gereken bir soru vardır: Meclisin yenilenmesi isteğinin arkasında, teklif sahiplerinin gizledikleri herhangi bir amaçlan var mıydı? Bu soruya, o günlerin olaylarından anlaşıldığı kadarıyla “vardı&#8221; demek mümkün görünüyor. Hatta bir çok amacın varlığından bahsedilebilir. Yine gelişmelerden anlaşıldığı kadarıyla, o sıralar sürmekte olan Lozan görüşmelerinin. Meclisi feshetme kararının en önemli nedenlerinden birisi, hatta asıl nedeni (Güz, Türkiye’de Basın-lktidar İlişkisi, s. 123) olduğu anlaşılıyor. Şöyle ki: Her ne kadar Lozan Antlaşması uresmi söylem” tarafından büyük bir başarı olarak takdim edilegelmiş ise de, esasında Lozan Antlaşmasının elde edilen askeri başarının karşılığı olup-olmadığı tartışmalara son derece açık olması nedeniyle Birinci Meclis tarafından onaylanmadığını ve sert tartışmaların konusu olduğunu biliyoruz. Birinci Grup halâ tamamıyla açıklığa kavuşturulamamış nedenlerden dolayı bu antlaşmanın Meclis tarafından onaylanmasını istiyordu. Ancak, bilhassa İkinci Grup mensubu Milletvekilleri antlaşmayı çok başarısız ve Türkiye’nin aleyhine bulurlar; bu nedenle de onaylamaya yanaşmazlar. Gizli oturumlarda uzun uzadıya yapılan görüşme ve tartışmaları takiben Lozan antlaşmasının Birinci Meclis tarafından onaylanmasının mümkün olmayacağı açıkça anlaşılır. (Konuyla ilgili Mecliste yapılan Gizli oturumlardaki konuşmalar için bakınız: TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.IV)</p>
<p>Lozana giden heyette yer alan Rıza Nurun hatıratından öğrendiğimizie göre;Batılı Devletlerin temsilcileri Lozanda Türk heyeti tarafından kendilerine verilen bazı taahhütleri gerçekleştirecek bir Meclisin teşekkülü arzusunu taşıyorlardı, işte bu durumun Birinci Meclisin feshinde asıl önemli unsuru oluşturduğu anlaşılıyor. Konuyu Rıza Nur’un hatıralarında şu şekilde buluyoruz: “Ankara&#8217;ya döndüğümüz vakit, Meclisi, bize (Heyet-i Murahhasa)ya düşman halinde buldum. Hafî celselerde bir hafta kadar bizi tenkit ettiler&#8230; İkinci Grup Mebusları şiddetle Raufun [Rauf Orbay-Başbakan] da aleyhindeler. Ra-uf tan pek çok şikayet ediyorlar. Ve: &#8220;Bu adam bizimle ne konuşuyor, Mustafa Kemal ile ne konuşuyor, Mustafa Kemal ile ne yapıyor?&#8221; diyorlar. Ali Şükrü vakay-ı cinayetini derhal Meclisin feshi meselesi takip etti. Mustafa Kemal buna nutkunda başka türlü sebep gösteriyor. İşe tamamıyla vakıfım. Kendisine bunu gece evinde söyleyen de benim. Bu ağır bir iştir. Ama bu fikri ileri sürdüm. Çünkü önümüzde sulh mes’elesi var. Bu da hayati iştir.</p>
<p>Meclis muhalefeti makul şekilde değildir. Haddi mârufu geçmiş. Türlü hâdiseler olacak&#8230; Bu vakalardan konferans zarar görecek. Frenklerin zihniyetinde kuvvetli bir hükümet. Meclisi feshe muvaffak olursa, Frenkler &#8220;Ha! Hükümet çok kuvvetlidir&#8221; derler. Uslu uslu ve adetâ hürmetkârane müzakere ederler. Nitekim ikinci defa Lozan&#8217;a gidişimizde Frenk delegeleri bir kısmından &#8220;Hükümetiniz kuvvetli ve sağlam imiş. Meclisi fesh etti&#8221; sözünü işittim. Ve yine seçimleri hükümetin kazanıp kazanamayacağını da bize sordular. Ben de &#8220;Muhakkak&#8221; dedim. Nitekim, seçim hükümet lehine bitince iyice kani oldular ve müzakereye devam ettiler. O vakte kadar bir tereddüt ve intizar devresi geçirdikleri görülüyordu. Mustafa Kemal Heyet-i Vekile&#8217;yi Raufun evinde topladı. Meclisin feshini de onlara kabul ettirdi. Fırka heyeti idaresini getirmişti. Onlar itiraz ettiler. Bir iki gün içinde onları da tehdit ile razı ettirdi. Sonra fırkasını kâmilen içtima ettirdi. Bunlara da türlü vasıtalar ile feshi kabul ettirdi. Teşkiiât-ı Esasiye mücibince Meslis&#8217;i feshe kendi karar vermesi lâzımdı. İkinci Grup da Osman Ağa vak’asından derin bir surette müteessir olmuştu. Korkmuş, alıklaşmış gibi idiler. Baktılar ki rey vermeseler kendi başlarına da bir vak&#8217;a gelmesi muhtemel. Kolaylıkla razı oldular. Meclis feshedildi&#8221; (Nur, Hayat va Hatıratım, C.II, s. 365,396).</p>
<p>Olayların tanığı Fethi Okyar’dan hareketle Cemal Kutay ise şunları anlatıyor: &#8220;Lozan&#8217;da müzakereler çok sert ve çetindir. Türkiye Birinci Büyük Millet Meclisi, görüşmeleri adım adım takip etmektedir. Artık İkinci Grup olarak bilinen muhalefete bağlı milletvekilleri, sulh üzerinde hiç bir fedakarlık yapılmaması üzerinde devamlı ve aşırı duyarlık içindedirler&#8230; Artık bilinen şudur: Birinci Büyük Millet Meclisi, anlaşmaya varılmış taraflarıyla Lozan&#8217;ı asla tasdik etmeyecektir&#8230; [Mustafa Kemal açısından] Ortada tek çare kalmaktadır: seçimlerin yenilenmesi&#8221; (Okyar, Fethi, Üç Devirde Bir Adam, s. 332-337).</p>
<p>Lozan görüşmeleri kesintiye uğrayınca Ankara’ya dönen heyet başkanı İsmet İnönü, Mecliste son derece sert bir havayla karşılaştığını anlattıktan sonra şöyle der: &#8220;En büyük sıkıntıyı çeken Atatürk’tü. Son günlerde Atatürk’ün idaresine karşı muhalefet şiddetlenmişti* (İnönü, Hatıralar, s. 106).</p>
<p>İkinci Meclisin ilk aylarında Heyet-i Vekile Reisi (Başbakan) ve dönemin en önemli tanıklarından birisi olan Ali Fethi Okyar, hatıralarında, birinci Meclisin feshedilme nedeninin tamamıyla Lozan’la irtibatlı olduğunu ifade eder: “Lozan’ın varılmış neticeleriyle kabul edilebilmesi çok güçtür. Ortada, tek çâre kalmaktadır: Seçimlerin yenilenmesi&#8230;” (Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s.333)</p>
<p>Kitabı, ilk olarak, 1929 yılında yayınlanan ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk yıllarına bizzat tanık olan D.V. Mikusch da, Birinci Meclisin feshedilmesini doğrudan Lozan’la irtiballandırır: “Mustafa Kemal için durum kritikti&#8230; Lausanne’a götürmüş olduğu politikası, tümüyle karaya oturmuştu. Parlamentodaki söylev savaşı dokuz gün ve birkaç gece sürdü&#8230; Muhalefet öylesine güçlenmişti ki, Mustafa Kemal’in planladığı büyük işlerin gerçekleştirilmesi, bu Millet Meclisi’yle düşünülemezdi&#8230; Verdiği kararı, her zamanki gibi, hızlı eylem izledi. Gecenin bir yansında bakanlar ve parti liderleri telefonla toplantıya çağrıldı, (Hükümetin Birinci Grup tarafından teşkil ettiği hatırlanmalıdır] gerekli şeyler hazırlatıldı. Ertesi gün genel kurula önerge verildi: Meclisin feshi ve yeni seçimler.</p>
<p>Önerge kabul edildi. 2 Nisan 1923’te devrim meclisi, 1920’den beri sürekli toplantı halindeki meclis, yeni Türkiye’nin birinci Millet Meclisi sona erdi. Muhalifler yeni seçimle daha da güçleneceklerini umdularsa da, hayal kırıklığına uğradıklarını gördüler. Mustafa Kemal daha önceden önlemlerini almıştı” (Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, 339,340).</p>
<p>Bütün bu açıklamaları teyit etmesi açısından Mustafa Kemal’in 14 Ocak 1339 (1923) tarihinde Lozan Heyeti başkanı İsmet İnönü&#8217;ye gönderdiği 247 sayılı şifre telgrafı son derece önemlidir. Söz konusu telgrafta durum kısaca şöyle ifade edilir: “Mecliste vaziyet şimdilik tahkim edilmiştir&#8221; (Şimşir, Atatürk île Yazışmalar, s. 462).</p>
<p>Birinci Meclis son toplantısını 16 Nisan 1923’te yapar. Ancak bu toplantının ikinci oturumunda çoğunluk bulunamadığı için toplantı 21 Mayıs’a ertelenir. 21 Mayıs’ta da çoğunluk bulunamadığı için toplantı yapılamaz ve bir sonraki toplantı İkinci Meclisin milletvekilleriyle 11 Ağustos 1923’te yapılır. 16 Nisan-11 Ağustos arası, tarih açısından son derece önemli bir dönemi teşkil eder. Bu dönemde Lozan Antlaşması imzalanır. Mustafa Kemal, Türk Heyetinin başkanı ismet İnönü’den Antlaşmayı imzalamasını ister ve Türk Heyeti antlaşmayı 24 Temmuz’da imzalar. İkinci Meclis ilk toplantısını 11 Ağustos’ta yapar ve bu meclisin “ilk ele aldığı mesele ise Lozan Barış Antlaşmasının onaylanması (23 Ağustos 1923)&#8221; (İnan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, s. 128) olur. Bu son derece ilginç bir süreçte gerçekleşir.</p>
<p>Anlaşıldığı kadarıyla, hiç muhalefetsiz bir şekilde Lozanın Meclis tarafından onaylanmasının şüphelere yol açacağı düşünüldüğünden, bir gün önce milletvekillerine amacı gerçekleştirmeye yönelik bir rol dağılımı yapılır: Gazi, Müdafaa-ı Hukuk Grubu’nu toplar ve kimlerin leh, kimlerin aleyhte konuşacaklarının belirlenmesini ister. Bu arada bazı tipik olaylar da geçer: Lozan’ın birinci safhasında iktisat müşaviri olarak bulunan ve Duyun-u Umumiye’nin altın esası üzerinden ödenmesi felaket kararını degiştirten Mahmut Celâl Bey (Bayar) aleyhte konuşmak isteyince Gazi şu gerekçe ile önler: “Siz Hey’et’te müşavir idiniz” der&#8230; Lozan üzerindeki görüşmeler, 21-23 Ağustos günleri arasında fâsılasız sürer. Bu arada, tarihin ibreti şudur: Önceden kararlaştırılmış olsa da, tenkitler içinde, öylesine tarihsel gerçeklerle örülü olanlar vardır kı, olayların yığdığı gerçekler arasında hak kazanmışlardır: Mersin Meb’usu Ramazanoğlu Niyazi Beyin, şair Yahya Kemal Beyatlı’nın, Ordu Müftüsü Aydın Meb’usu Esad Hoca’nın Meclisi ağlatan seslenişleri gibi&#8230; Ve Meclis, 213 kabul, 14 red oyu ile Lozan’ı tasdik eder”(Okyar, Üç Devirde Bir Adam, s. 336,337)</p>
<p><strong>128</strong>. Arıkoglu, Hatıralarım, s. 323</p>
<p><strong>129</strong>. Gologlu, Türkiye Cumhuriyeti, s. 191</p>
<p><strong>130</strong>. Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 13</p>
<p><strong>131</strong>. Hıfzı Veldet Velidedeoglu’nun, iki dereceli seçim yasasındaki yönteme göre yapıldığını,ancak illerdeki seçimlerin &#8220;formaliteden&#8221; öteye geçmediği belirttiği 1923 seçimleri, Halk Fırkası tarafından gösterilen adayın mutlaka seçilmesi esasına göre sonuçlanır. (Velidedeoglu, Milli Mücadele’de Anadolu, s. 246). Adaylar belirlenirken, adayın kendisine birşey sorulmamış ve hatta hiçbir bilgi verilmemiş olması, seçimin bir diğer ilginç yönlerinden birisini oluşturur.</p>
<p>Bu konuda Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)’nun anlattıkları ilginçtir. Yakup Kadri, kendisinin ve Hakkı Tank (Us)’un İstanbul’dan aday gösterileceğini düşündüğünü; ancak, İstanbul listesi açıklanınca derin bir hayrete düştüğünü, çünkü hem kendisinin ve hem de Hakkı Tarık’ın isminin listede bulunmadığını belirttikten sonra;daha sonra kendi ismini Mardin. Hakki Tarık’ın ismini ise Giresun listesinde görünce şaşkınlığını bir kat daha arttığını belirtir. (Karaosmanoglu, Politikada 45 Yıl, s. 34)</p>
<p><strong>132</strong>.&#8217;Posta Telgraf Umum Müdürü Sabri Toprak Bey de seçim bürosu içtimaına sık sık çağrılıyor,mebus namzetleri hakkında malûmat toplanıyordu. Sabri Bey İttihat Terakki Cemiyeti’nin Kadıköy katibi mesullügûnü yaptığından şahıslar hakkında etraflı malûmatı vardı&#8221; (Ankoğlu, Hatıralarım, s. 323)</p>
<p><strong>133</strong>. Mete Tunçay bu üç kişinin isimlerini verir: 1- Ali Rıza (özdarende) Efendi (Amasya), 2- Mehmet (Dinç) Bey (Biga), 3- Rıza Bey (Kırşehir) (Rıza Bey 1926 yılında Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından idam edilir) (Tunçay, T.C.’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.55)</p>
<p><strong>134</strong>. Kılıç Ali, Kılıç Ali Hatıralarım Anlatıyor, s.120</p>
<p>135.Tevhid-i Efkâr, 5 Mayıs 1923</p>
<p>136.Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 138,139;&#8217;Mustafa Kemal Paşa’nın, intihap[seçim] heyetinin başında bilfiil intihap işlerine çok yakından müdahale etmesi, Meclis ve hükümetin tarafsızlığını ister istemez ihlâl ediyordu&#8230; İntihap sırasında Müdafa-i Hukuk Cemiyeti ve Halk Fırkası Reisi olarak seçim işleriyle bizzat meşgul olmuş, aynı zamanda Başkumandanlık sıfatını da muhafaza etmişti&#8221; tespitinde bulunan Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir’inki ile örtüşen düşünceler dile getirir: “Yeni başlayan siyasi hayatımızda Mustafa Kemal Paşa, Halk Fırkası’nın başına geçerek kurulacak diğer siyasi fırkalarla karşı karşıya gelmek gibi bir durum iktisap etmişti. Halbuki fırkaların üstünde tarafsız bir Devlet Reisi makamında kalabilirdi. Fakat öyle olmadı” (Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.I, s. 344, 345)./</p>
<p><strong>137</strong>. Kandemir, Hatıraları ve Söylediklerim ile Rauf Orbay, s.127</p>
<p>138.Nur, Hayat ve Hatıratım, C.2. s. 396</p>
<p><strong>139</strong>. Zeki Beyin hatıraları 1923 seçiminin içyüzünü göstermesi açısından oldukça önemli belge niteliğindedir. Mahir İz tarafından nakledilen söz konusu hatıraların bir kısmı şöyle- dir:</p>
<p>“O zaman intihabat vilayetlerde ayrı ayrı yapılıyor ve kaza merkezlerinde bile birer ikişer gün fâsıla ile müntehib-i sâniler rey veriyorlardı. Bugünkü gibi bütün memlekette bir anda ve bir günde meb’us seçimi yapılmıyordu.<br />
[Gümüşhane’de] ilk intihab Kelkit kazasına emir verildi. Süvari Seyyar Jandarma Taburu, kaza merkezini ihâta ederek Tabur Kumandanı bir müfreze ile ayrıca Belediye Dairesini çevirip kendisi de içeri girdi. Aynı zamanda Jandarma Kumandanı, kaymakam vekili de tedbir alarak Belediye dairesine dahil oldu.</p>
<p>Müntehib-i sâniler de tamam olduğundan Belediye Reisi Hacı Alâeddin Bey merhum ayağa kalkarak: “Büyük müsafirlerimiz biz şimdi mebus intihabına başlayacağımızdan, sizlerin Belediye Dairesinden lütfen çıkmanızı rica ederiz. Arzu buyrulur ise, yanımızdaki ufak odada oturunuz” demesi üzerine, Süvari Binbaşısı ile Kaymakam Vekili olan Jandarma kumandanı: “Biz, buraya intihabı yaptırmak için geldik, intihap bizim yanımızda yapılacak ve her müntehib-i sâninin yazdığı veyahut yazdıracağı pusulaları göreceğiz. Hükümetin istedikleri adamlardan başka hiç kimseye rey verilemez&#8221; dediler.</p>
<p>Bu açık ve sarih tehdit karşısında Belediye Reisi Hacı Alâeddin Bey merhum: “Efendiler, bizim elimizdeki intihap Kanununda sizlerin bulunacağına dair hiçbir kayıt yoktur ve halk da kendi vekilini kendisi seçeceğine ve buna karışanların ağır cezalara çarptırılacağına dair maddeler de vardır. Hükümet istediğini yapacaksa, daha bu ahaliyi aylardan beri köylerinden niçin tedirgin edip, bu mahsul zamanı yerlerinden oynattınız? Kaza idare Meclisi karan ile yapılır, biterdi. Biz de bu eziyetlere katlanmazdık. Ben sizi, burada bırakamam. Elimdeki kanun da bunu emrediyor.”</p>
<p>Binbaşı ve Jandarma kumandanı: “Biz emir aldık. Müntehib-i sâniler hükümetin gösterdiği zevata reylerini verecek. Vermedikleri takdirde biz verdirteceğiz. Başka münakaşa istemez.” diyerek kesip atarlar. Bunun üzerine Hacı Alâeddin Bey: “Madem ki böyle emir aldınız, böyle arzu ediyorsunuz, bizler de Kazâ namına Mebus intihabına iştirak etmiyoruz ve çıkıyoruz. Sizler de istediğiniz gibi oturabilirsiniz&#8221; deyip, bütün müntehib-i sânilerle beraber Belediye Dairesini terk ederek, kasaba içerisine dağılırlar. Neticenin bu hâli kesbedecegini hiç de ümid etmeyen kumandan ve kaymakam vekili hayretler içerisinde şaşırırlar, binbaşı doğruca telgrafhaneye koşup, evvelce aldıkları talimat dairesinde Mustafa Kemal Paşa’yı aramaya mecbur kalır. Bir buçuk saat zarfında irtibat temin edilerek, Kelkit Belediye Reisinin ve müntehib-i sânilerin aldığı vaziyet Mustafa Kemal Paşa ya bildirilir. Mustafa Kemal Paşa, Belediye Reisini telgraf başına çağırmalarını emreder. Reis Hacı Alâeddin Bey’i hanesinden çağırırlar. Milyonlarca insana numune olacak şekilde medeni cesaretini gösteren bu hamiyetli Koca Türk telgraf odasına girerken, Mustafa Kemal Paşa karşısındaymış gibi fesini düzeltmiş ve ceketinin önünü iliklemekle velev gıyabında bile olsa büyüğüne karşı tazimini göstermiştir.</p>
<p>Muhabere memuru Mustafa Kemal Paşa’ya, Belediye Reisi’nin hazır bulunduğunu ve aldığı vaziyeti haber vermesi üzerine; Mustafa Kemal Paşa: “Reise selâmlarımı söyleyiniz&#8221; demiş. Reis de bilmukabele Paşa&#8217;nm ellerinden öptüğünü bildirmişti. Mustafa Kemal Paşa: “Hacı Bey! Benim size gönderdiğim mebuslara rey verecek olursanız, hem sizin ve hem de memleketiniz hakkında çok iyi olur. Ve siz de, memnun olursunuz. Zeki Bey’i biz boş bırakmayacağız. En yakın zamanda onu en büyük memuriyetlere koyacağız. Kelkit ahâlisine de selâmlarımı söyleyiniz. Tekrar ediyorum, Zeki Bey hakkında hiç merak etmeyiniz&#8221;. Hacı Alâeddin Bey: “Paşam ellerinden öperim. Bu benim elimde değildir. Halk and içmiştir. Zeki Bey Umumi Harpte bizim ölümüze tabut, dirimize beşik olmuştu. Bizi her türlü felâketten kurtarmış, harpten sonra da açlıktan ölüm tehlikesine gelen ahalinin imdadına yetişerek bize hem yiyecek ve hem de tohumluk temin etmiştir. Eğer bizi istemiyorsan, birer kağnı bir de massamız vardır. Yer gösterin gidelim. Biz vekil olarak Zeki Bey’i istiyoruz.&#8221; Mustafa Kemal Paşa: “Massa nedir? diye sual etmesi üzerine, Memur İsmail Efendi, arabaya koşulan hayvanatı sürmek için, iki metre uzunluğunda bir değneğin ucunu sokulan bir çivinin massa tabir edildiğini izah eder. Mustafa Kemal Paşa: “Binbaşı ve Jandarma Kumandanı orda mıdır?&#8221; sualine karşı da, muhabere memuru “Evet, buradadırlar Paşam&#8221; cevabını verir. Mustafa Kemal Paşa, onlara hitaben. Çekiliniz! Ve intihabı serbest bırakınız.</p>
<p>Bu nisbette azimkâr olan bir halka fazla tazyik yapılamaz&#8221; derler. Bunun üzerine ikindiye yakın mûntehib- i saniler Belediye Dairesinde tekrar içtima ederek iki rey muhalife karşılık bütün reyleri bana verdiler; diğerleri, birçok kimseler dağıtıldı. Bu hali haber alan Seyran jandarma kumandanı ve aynı zamanda Kaymakam Vekili, Belediye Reisi’ne gidip yalvararak, aman beni tehlikeli bir mevkie düşürmeyiniz. Reyleri şimdiden taksim edelim. Tam ve mutlak biri Zeki Bey’e diğer reyleri de Celal Bey’e, Haşan Fehmi Bey’e, Rıza Bey’e, Asım Bey’e bu dördüne taksim edelim. Reis Giriftzâde Mehmed Bey’i ancak bu şekilde iknâ edebilirler. Ve Seyran’da reyler açık açık yazılarak Reis Mehmed Beyin kontrolünden geçtikten sonra intihab bu şekilde yapılır. Dorul kazasına gelince, iki kazanın müntehib-i sânilerine müsavi olan bu daire-i intiha- biyyede Gümüşhane Jandarma Kumandam ve aynı zamanda Vali vekili olan Osman Bey, aşağıdaki telgrafı Dorul Jandarma Kumandam ve Kaymakam Vekili olana çeker:</p>
<p>“Dorul Kaymakam Vekâletine<br />
İntihab hakkında Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerinden alman telgrafname kazanıza da ta’mimen bildirilmişti. Telgrafnâme münderecatı dikkat nazarınıza alarak, her neye mal olursa olsun Hükümet namzetlerinin kazandırılması elzemdir.<br />
Vali Vekili ve Jandarma Kumandanı Osman&#8221;<br />
Güzergâhta bulunan bu kasaba en çok nüfus kesâfetine malik olup, vürud eden münte-hib-i sâniler Belediye dairesinde içtima ederler. Toplantiya jandarma kumandanı mûsellah kuvvetlerle girerek yukarıda yazılı telgrafı aynen reis ve müntehib-i sânilere tebliğ ettikten sonra muhalif bir rey verenin canlı olarak buradan çıkamayacağını da söyler.Gördün mü Hâkimiyet-i Müliyeyeti(İz, Yılların İzi, s. 406-409)</p>
<p>Sonuçta. Zeki Rey bütün engellemelere rağmen milletvekili seçilir ve Ankara&#8217;ya gider. Ancak hiçbir zaman takipten ve sıkıntılardan kurtulamaz, İzmir Suikastı olayına ismi karıştırılır ve yargılanır. Suçsuz bulunur,idam kurtulur. İkinci Meclisin sonuna doğru İstanbula  yerleşir bu donemle ilgili anlattıklarından bir kısmı  konumuzu ilgilendir mesi açısından  önemlidir;</p>
<p>&#8220;Her birimizin peşine birer sivil memur tuttular Gittiğimiz geldiğimiz, oturduğumuz yerler, kiminle konuştuğumuz günü gününe, saati saatine tespit ediliyordu. 1927 senesi nihayetlerine doğru, yani devrenin hitamında pılıyı pırtıyı toplayarak İstanbul&#8217;a döndük.Üçüncü devreyi İntihabiyyede tabiatıyla bizleri namzed gösterecek değillerdi. Her tarafta gösterilen namzetler, bile kaydu şart Mebus olarak tayin edildiler.</p>
<p>Bari yakamıza bıraksalar, hayır o da yok.Evrim Katırcıoğlu Hanının yukarısında, Yeşildirek Polis Karakoluna muttasıl bulunuyordu. Sokak kapısının tam karşısındaki hanın kapısı içinde daima iki sivil memur kapımızı kontrol altında bulundurmakta, ben sokağa çıktığım vakit biri beni takip eder, diğeri haneye girip çıkanlara nezâret ederdi. Hal bu mihval ûzere devam etmekte iken, yeniden iş hayatına katılmak mecburiyeti hasıl oldu. Memleketim olan Gümüşhane&#8217;ye gitmek üzere vapura bindim. Telgraflar benden evvel bütün iskelelere ve Trabzon&#8217;a yetiştirilmişti,.. Memlekette bir hafta kaldıktan sonra bir miktar yağ tedarik edip, İstanbul&#8217;a sevk etmek üzere Kars&#8217;a gitmeğe karar verdim&#8230; Kars&#8217;tan 2300 kilo kadar tuzsuz paket yağı alarak, ambalajların da yaptırıp, bıraktım. Sıcaktaıı erimesin diye üç ay sonra sevk edeceklerdi. Bu müddeti memlekette geçirerek, malların yola verilmesini istedim. Bir kamyonla gelen yağları da alarak deniz yolu ile İstanbul&#8217;a avdet ettim, Gelir gelmez memurlar yine peşimize takıldılar.</p>
<p>Numuneyi bazı yağcılara inle ederek, üçer, beşer yüz kilo üzerinden fiyatça mutabık kaldıktan bir yarım saat sonra bu adamlar, nakliyat ambarına gelerek yağlan alamayacaklarını bildirdiler. Hayret ettim. &#8220;Ben size piyasadan daha ucuz veriyorum. Niçin almıyorsunuz?&#8221; dedim. Biri, eskiden beri tanıdık olduğu için: &#8220;Sana açıkça söyleyeyim ki, sizden mal alamayız. Esbabı ise, siz çıkar çıkmaz, mağazaya sivil polis geldi&#8230; polisler bizi de mimleyecekler. Bu da bizim işimize gelmez. Onun için sarf-ı nazar ettik.&#8221;</p>
<p>Bu yağları bizim satmamıza imkân olmadığını anlayınca komisyoncu vasıtasıyla satmağa mecbur oldum ve lâzım gelen talimatı da verdim. Ben ayrılır ayrılmaz, komisyoncuyu takibe başlarlar. Ne konuştu, ne söyledi, zavallı adam bir daha yanıma gelmeğe korkarak mektupla vaziyeti bana bildirdi. Ve bu işi yapamayacağını anlattı&#8230; Neticede yağlar acıdı. Bir zehir halini aldı. Bir kısmını makina yağı diye 25 kuruştan ardiyeciye sattım. Fazla kısmı da denize döküldü&#8230; (Durumu bir mektupla İsmet Paşa&#8217;ya bildirdim)&#8230; İsmet Paşa bu mektubu aldıktan dört-beş ay sonra, İstanbul&#8217;a vûrudunda Kâzım Karabekir Paşa ile kız kardeşinin Kadıköyü&#8217;ndeki hanesinde bir görüşme esnasında benim mektubumdan bahsederek, sözde acı lakırdılarımı tenkid edip, yağları denize dökdûğûme kani olmadığını Karabekir&#8217;e söylemiş. Karabekir&#8217;de, &#8220;Bu takip ve yağ meselesi de doğrudur. Benim de malumatım vardır&#8221; demiş. (Bu ciheti bana Karabekir Paşa söyledi). İsmet Paşa&#8217;da &#8221;Ben takip meselesini bilmiyorum. Biz arkadaşların vicdanlarından eminiz. Bu ciheti temin ediniz&#8221; demişler. Karabekir cevaben: &#8220;Paşam, takipten nasıl malûmatınız olmaz? Biz hepimiz bir tarassut ve takip altındayız&#8221; demiş&#8230; (İz, Yılların İşi, s. 414-419)</p>
<p>140. Resmi söylem &#8220;in tamamen ideolojik bir yaklaşımla bu seçimi değerlendirme biçiminin en tipik örneklerinden birisini İhsan Güneş&#8217;te buluyoruz. Onun son derece ilginç yorumu şöyledir: &#8220;ikinci Grubun] siyasal yaşamı Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nin sona ermesiyle bitmiştir. Günümüzde kimi araştırıcılar bu bilişi bir tasfiye olarak adlandırmakta ve Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın tek partililiğe doğru yönelişinın, dolayısıyla da Türkiye&#8217;de sivil bir demokrasinin kurulamamasının yansıması olarak nitelendirmektedirler. Ancak gözden kaçırılan bir nokta var o da seçim.</p>
<p>Demokrasinin en belirgin niteliği ayrı siyasal örgütlerin belirli zamanlarda, yani seçimlerde iktidara el koymak ya da ortak olmak amacıyla halkın karşısına çıkılması ve halktan yetki istenmesidir. Kendini ayrı bir siyasal güç olarak nitelendiren İkinci Grup’un, 1923 seçimlerinde örgüt olarak ya da bu grup üyelerinin ayrı ayrı adaylıklarını koymalarını engelleyen yasal bir düzenlemeye gidilmiş midir? Gidilmediği ortadadır. Tartışma, Mustafa Kemal Paşa’nın niçin bunları aday göstermediği noktasında toplanmaktadır. Niçin göstersin? Geçen süre içinde Mustafa Kemal Paşa bunları yeterince tanımıştı. Yeni Türkiye’yi 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu&#8217;nun öngördüğü ulusal egemenliğe dayanacak bir şekilde kurmak istiyordu. Bunun için de ileri de yapacağı devrimler sırasında kendine ayak bağı olacaklara değil, destek vereceklere ihtiyacı vardı. Oysa, bu grubun Meclis üstünlüğü, milli irade adı altında geleneksel Osmanlı meşruti sistemini savunduğu saptanmıştı.</p>
<p>Bu grup içinde Mustafa Kemal Paşa’yı siyasi haklardan yoksun bırakmak için yasa teklifi verenler bile vardı. Kaldı ki kendini ayn bir siyasi güç olarak ifade eden, hatta program hazırlayan bir grubun üyelerini Mustafa Kemal Paşa’nın kendi grubu içinde aday göstermesi demokrasiyle, seçimin mantığıyla bağdaşır mıydı? O zamanlar seçim “güdümlü bir seçim” olmaz mıydı? Oysa bu seçimlerde her siyasal örgütün seçime girmesine, adayların örgüt içinde ya da bağımsız olarak seçime katılmasına engel oluşturulmamıştı. Kendine güvenen kişiler, Mustafa Kemal Paşa’nın adayı olmadan, bağımsız olarak seçime katılmış ve milletvekili seçilmişti. örneğin, Eskişehir Milletvekili Emin Bey, Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey gibi. Halk tarafından tasfiye edileceklerini anlayan İkinci Grupçular ne siyasal bir kimlikle, ne de tek tek bu kişilerin gösterdiği cesareti göstererek adaylıklarını koymamışlardır. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa tarafından değil, demokrasinin kuralları ile halk tarafından tasfiye edildiklerini kabul etmek gerekir&#8221; (Güneş, Birinci TBMM’nin Düşünce Yapısı, s. 188).</p>
<p><strong>141</strong>. Ateş, Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluşu ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 61</p>
<p>142.Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 141, 142;<br />
İsmet İnönü, 9 Eylül 1963 tarihli Ulus Gazetesindeki “Siyasi Hayatımızın 43 Yılı ve CHP” başlıklı yazısında Cumhuriyet Türkiyesi’nin bu ilk seçiminden bahsederken “İkinci Grubun uzlaşmaz ve Atatürk idaresi karşısında sanılan üyelerden hemen hiç kimse (İkinci Meclise) gelmemişti” demektedir. Bundan da anlaşılan odur ki, İkinci Grup mensupları fikri muhalefetleri nedeniyle elenmesine karşılık, itaatları konusunda tereddütler bulunan fakat ikinci Gruba dahil olmayan kişiler de elenerek, tam itaatkâr bir meclis teşkil edilmeye çalışılmıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/">TBMM Hükümeti Birinci Meclis(1920-1923) -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tbmm-hukumeti-birinci-meclis-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:58:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Grup]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Mecliste Muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Meclisin feshi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyetin İlanı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyetin İlk Siyasi Partisi: Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Bir Siyasal Söylemin Doğuşu]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Fırkası]]></category>
		<category><![CDATA[Halk ve Halkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Barış Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiyede Siyasal Sistemin İnşası]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM’nin Açılışı]]></category>
		<category><![CDATA[Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13038</guid>

					<description><![CDATA[<p>…… Cumhuriyetin İlanı İkinci Meclis, 72 seçim bölgesinden gelen 287 üyeli bir meclistir. 1923 yılının Temmuz ayında gerçekleşen seçimleri takiben, Meclisin açılış töreninin 2 Ağustos 1923‘te yapılacağı duyurulur. Belirlenen tarihte Meclisin açılış toplantısına sadece 70 milletvekilinin katılması üzerine &#8216;nisab~ı ekseriyet hasıl olmadığı için” açılış programı 11 Ağustos’a ertelenir. TBMM’nin ikinci devresi, 11 Ağustos 1923 günü, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/">Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/untitled-2-jpg670/" rel="attachment wp-att-13039"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-13039" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670.jpg" alt="Türkiye'de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1" width="553" height="306" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670.jpg 670w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/Untitled-2.jpg670-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 553px) 100vw, 553px" /></a></p>
<p><strong>……</strong></p>
<p><strong>Cumhuriyetin İlanı</strong></p>
<p>İkinci Meclis, 72 seçim bölgesinden gelen 287 üyeli bir meclistir. 1923 yılının Temmuz ayında gerçekleşen seçimleri takiben, Meclisin açılış töreninin 2 Ağustos 1923‘te yapılacağı duyurulur. Belirlenen tarihte Meclisin açılış toplantısına sadece 70 milletvekilinin katılması üzerine &#8216;nisab~ı ekseriyet hasıl olmadığı için” açılış programı 11 Ağustos’a ertelenir.</p>
<p>TBMM’nin ikinci devresi, 11 Ağustos 1923 günü, en yaşlı üye (Reisi Sin) Abdurrahman Şeref Bey’in dua niteliğinde olan çok kısa bir konuşmasıyla başlar.(1) Aynı gün Muvakkat Reis (Geçici Başkan) seçimi gerçekleştirilir. Muvakkat Reis seçilen Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Meclisin 13 Ağustos’ta toplanacağını ve milletvekillerinin yemin edeceklerini bildirerek oturumu kapatır. (2)Meclis 13 Ağustos’ta toplanır. Meclis Dahili Nizâmnâmesi uyarınca önce Meclis Reisi seçimi yapılır. Mustafa Kemal Paşa, seçime katılan 197 milletvekilinden 196’smm oyunu alarak Meclis Reisi seçilir.(3) Reis-i Sâniliğe (Meclis İkinci Başkanlığı) ise Ali Fuat Paşa seçilir. 14 Ağustos günü 190 üye ile yapılan dördüncü toplantıda Heyet-i Vekile Reisliğinin ve Heyet-i Vekile üyelerinin seçimine geçilir. Heyet-i Vekile Reisliğine Ali Fethi Bey seçilir.</p>
<p>Meclis Baş kanının ve Hükümet üyelerinin belirlenmesini takiben, ikinci Meclisin 23 Ağustos’ta “ilk ele aldığı mesele’’,(4) Birinci Meclîs’in onaylamaktan şiddetle kaçındığı Lozan Barış Antlaşması olur ve anlaşma onaylanır. Lozan Barış Antlaşması, Mustafa Kemal Paşanın isteğiyle Lozan’daki Türk Heyeti tarafından 24 Temmuz’da imzalanmış ve Meclis tarafından onaylanmayı bekliyordu, İkinci Meclisin ilk aylarda yaptığı diğer önemli işler arasında, Ankara’nın başkent olarak kabulü (13 Ekim) ve daha da önemlisi Cumhuriyetin ilanı vardır (29 Ekim). Hiç kuşku yok ki bunlardan en önemlisi Cumhuriyetin ilanıdır. Cumhuri-yetin ilanını önemi ise sistemin değişmesinden değil, yeni sisteme geçiş sürecinin olaylarından kaynaklanır.</p>
<p>Titiz bir çalışma ile belirlenen ve seç(tir)ilen TBMM’nin ikinci dönem milletvekillerinin bir kısmının katılımıyla, 7-11 Ağustos tarihlerinde, Halk Fırkası’nın tüzüğünün görüşüldüğü bir dizi toplantı tertip edilir. Tüzük kabul edildikten sonra, Fırka’nın kuruluş dilekçesi 23 Ekim’de “Gazi Mustafa Kemal Paşa” imzasıyla Dahiliye Vekaletine sunulur . Esasında, Meclisin yenilenmesi, Halk Fırkası’nın tüzüğünün hazırlanması ve Halk Fırkası’nın kurulması&#8230; tüm bunlar yeni siyasal sisteme uzanan sürecin önemli aşamalarını teşkil eder ve bu süreç titizlikle hazırlanır; hiçbir şey şansa bırakılmaz. Bundan dolayıdır ki, yeni bir sisteme gidişin her aşamasında bir başka faktör devreye sokulur. Hedefe emin adımlarla yürünür. Kamuoyunun fikren yeni sisteme alıştırılması da bu aşamalardan birisini teşkil eder, ilk olarak, Anayasa’da gerçekleştirilecek bazı değişikliklere ilişkin haberlerin gazetelerde yer almasıyla süreç başlamış olur.</p>
<p>Ağustos ayının ilk günlerinde, bazı gazetelerde, Halk Fırkası Nizâm-nâmesini düzenleyen komisyonun Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapmayı planladığı ve yapılacak değişiklikleri görüştüğüne ilişkin haberler yayınlanır. Birkaç gün sonraki haberlerde ise gerçekleşecek değişiklikler maddeler halinde açıklanır.(5:)) Haberlerden anlaşıldığı kadarıyla, siyasal sistemde önemli değişiklikler öngörülmektedir. Bu haberler Meclis Reis-i Sânisi Ali Fuat Paşa tarafından yalanlanır. Ali Fuat Paşa, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişikliklerin Halk Fırkası’mn resmen faaliyete geçmesinden sonra ele alınacağını, çıkan haberlerin sadece bir “tahmin” olduğunu açıklar.(6) Bunun üzerine, bir süreliğine, konuya ilişkin yeni bir haber yayınlanmaz. Konunun tekrar gündeme gelişi, “Anadolu&#8217;da Yeni Gön” gazetesinin 23 Eylül’de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ferindeki tartışmalara on beş güne kadar başlanacağına ilişkin haber yayınlamasıyla gerçekleşir. Aynı gazete 24 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa’nın kendilerine verdiği demecin bir kısmını yayınlar. Çıkan habere göre &#8216;‘neue Freje Presse” muhabirinin Teşkilât-ı Esasiye Kanununda ne tür değişikliklerin yapılacağı sorusuna Mustafa Kemal Paşa,Teşkilatı Esasiye Kanunun ilk maddesini okuyarak şu cevabı verir;</p>
<p>‘<em>’Teşkilât-ı Esasiye Kanununa göre hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme kudreti, yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplanır. Bu iki hamleyi bir kelime ile anlatabilmek için hangi sözlükte aranırsa aransın sözü geçen kelime Cumhuriyettir. Binaenaleyh dahili inkişafımız henüz tamamlanmamıştır. Bir çok düzeltme ve gelişmeler vuku bulacak ve bütün bu düzeltmeler cumhuriyet esasına göre olacaktır. Türkiye bugün olduğu gibi gelecekte de daha fazla demokratik bir cumhuriyet olacaktır. Hiçbir surette Garp Cumhuriyetlerinin sisteminden farklı olmayacaktır</em>.’’(7)</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın bu açıklaması üzerine basındaki haberlerin temel konusunu Cumhuriyet oluşturur. Konu enine-boyuna tartışılmaya başlanır. Merkezi otoritenin uzağında oldukları için kendilerini daha bağımsız hisseden İstanbul gazetelerinden bir kısmı konuyu eleştirel bir yaklaşımla ele alır. Eleştirilerinde alaycı bir tavır sergileyenler de vardır. Ancak şurası önemlidir ki, “resmi söylemin” çoğu zaman ifade ettiği gibi, bu gazeteler hiçbir şekilde “cumhuriyet* fikrine ve rejimine karşı çıkmazlar. Onların eleştirileri, daha çok, cumhuriyetin niteliğinin belirlenmesine ve cumhuriyete giden sürecin yöntemine ilişkindir. Bu konuda şu iki yazı, eleştirilerin niteliğini göstermesi açısından önemli örneklerdir. Vatan Gazetesinde yayınlanan bir yazıda, Mustafa Kemal Paşanın “Neue Freje Presse” muhabirine söyledikleri tekrar edildikten sonra, “<em>Bugüne kadar mevcut idare şeklimiz zaten cumhuriyet kelimesiyle ifade edilebilir Teşkilât-1 Esasiye Kanunu’nda hazırlanan tadilat, tamamıyla yeni bir şeklin kabulü değil, eski şeklin Garp’teki numunelerinden birine daha fazla benzetilmesi demektir. întihabedilen [seçilen] şeklin hangisi olduğu ve temeli mevcut sistemdeki hususiyetlerin bununla nasıl telif edileceği ancak daha fazla malumat geldikten sonra anlaşılacaktır</em>”(8) denilir. Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan “Ankara İstasyon Binası Cumhuriyet Doğurabilecek mi?” başlıklı yazı, konuyu en alaycı üslûpla ele alanlardan birisidir. Yazının temel eleştirisi noktası, Cumhuriyeti inşaya yönelik çalışmaların yöntemiyle ilgilidir: <em>‘’Durup dururken dertsiz başımıza dert çıkardık, Hakimiyet-i Milliye usûlü ile memleket güzel güzel idare edilirken birdenbire her nedense bir cumhuriyet havası esmeğe başladı ve bir çoğumuzun aklım aldı, götürdü. Bizim muhafazakâr kafamızı beğenemeyenlerin müteceddid ve terakkiperver dimağları haftalardan beri Ankara İstasyon binasında bir cumhuriyet doğurmaya çalışıyorlar. Bizim bildiğimize göre cumhuriyet istasyon binalarında değil, millet meclislerinde doğar..”(9)</em></p>
<p>Cumhuriyetin ilanına uzanan süreç son derece hızlı gerçekleşir. Halk Fırkası Divanı 4 Ekim’de devletin adının “Türkiye Cumhuriyeti&#8221; ol-masını kararlaştırır. Fırka Divanının karan 5 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında toplanan özel bir Mütehassıslar Encümeni tarafından tekrar ele alınır ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişiklikler görüşülür. 8 Ekim’de “Anadolu’da Yeni Gün” gazetesi “bir ihti-sas sahibine dayanarak” Cumhuriyetin yakında ilan edileceğinin haberini verir. Bir süredir Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda yapılacak değişiklikleri görüşen Mütehassıslar Encümeni, 14,15 Ekim tarihlerinde toplanarak “Reis-i Cumhur”a verilecek yetkileri görüşür. Bu arada basında “Reis-i Cumhur” un kim olacağına ilişkin tahminler yayınlanmaya başlar. Bazı İstanbul gazeteleri “Reis-i Cumhur”un Fevzi (Çakmak) Paşa olacağını duyururlar. Bu haberler anında yalanlanır ve “Mustafa Kemal Paşa’-nın Millet Meclisi Reisi ve Reis-i Cumhur olması [nın] kat’iyyen mukarrer bulunmakta”(10) olduğu açıklanır. Mütehassıslar Encümeni 21 Ekim’de son kez toplanarak İcra Vekilleri Heyeti’nin yetkilerini ele alır. Böylelikle, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında toplanan özel nitelikli Mütehassıslar Encümeni çalışmalarım büyük ölçüde tamamlayarak yeni siyasal sistemin temel ilkelerini belirlemiş olur. Artık sıra, Mütehassıslar Encümeni tarafından kabul edilen ilkelerin Meclis’te kabulüne gelmiştir. Bu ise Heyet-i Vekile (Hükümet) bunalımı ile kolaylıkla aşılır ve amaca ulaşılır.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanında son derece önemli bir aşamayı temsil eden Heyet-i Vekile bunalımı ise şu şekilde başlatılır ve devam ettirilir: 14 Ağustos’tan beri Ali Fethi Bey Heyet-i Vekile Reisliği’nin yanı sıra Dahiliye Vekaleti görevini de yürütüyordu. İki görevin üstesinden gelmede zorlanınca, 20 Ekim’de, Halk Fırkası Grubunda, Dahiliye Vekaleti görevini bırakacağım açıklar. 24 Ekim’de istifasını verir. Aynı gün, Meclis Reis-i Sanisi olan Ali Fuat Paşa da Ordu Müfettişliği görevine atandığı için Meclis’teki görevinden istifa eder. Halk Fırkası Grubu, boşalan Meclis Reis-i Saniligi ve Dahiliye Vekaleti için aday belirlemek amacıyla 25 Ekim’de toplanır. Fırka Grubu, Meclis Reis-i Saniligi için İstanbul milletvekili Rauf (Orbay) Beyi, Dahiliye Vekaleti için de Erzincan mil- Sabit (Sagıroglu) Beyi ekseriyet-i azime” ile aday olarak belirler.Halbuki,Ali Fethi Bey Dahiliye Vekaleti’ne Ferit (Tek) Beyi, Meclis Reisi Saniiliğe de Yusuf Kemal (Tengirşek) Beyi önermiş bulunmaktadır ve Fırka grubu bu teklifleri dikkate almaz.</p>
<p>Bu aşamada,gelişmeleri doğru anlayabilmek için, İkinci Meclisin buraya kadar ifade edilmeyen bir özelliğini dikkate atmak gerekiyor. İkinci Meclis, daha önce ifade edildiği üzere, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki seçim komitesinin belirlediği adayların seçilmesiyle teşkil etmişti; “itaatkâr” bir Meclis oluşturmak amaçlanmıştı. Ancak ne var ki planlanan büyük oranda gerçekleşmez ve <em>“ikinci dönemin başlarında da (ilk bir buçuk yıl boyunca) bütünüyle uysal bir meclis yaratılamaz&#8221;</em>.(11) Meclisin çalışmalarının ilk aylarındaki bazı gelişmeler bunu açıkça gözler önüne serer. Meclis, genel olarak, kendisini seçtiren iradeden bağımsız hareket etme eğilimi taşır. Veya, işlerini kendi iradesine göre yürütmeyi yapılması gereken şey olarak düşünür. Halbuki onları seçtiren irade, kendi iradesine bağlı bir Meclis istemektedir.(12) Bu nedenledir ki, Fırka Grubunun boşalan Meclis Reis-i Saniiiği ve Dahiliye Vekaleti için isim belirleme gayreti, Meclis’i seçtiren iradenin hoşuna gitmez.</p>
<p>Sadece Meclis Reis-i Saniiiği ve Dahiliye Vekaleti için aday belirlemede değil, diğer bazı konularda da Meclis kendi iradesini ortaya koyar. Bu ise, Meclisin ilk günlerinden itibaren bir temayüle dönüşür. Meclisin iradesini ortaya koyma girişimleri nedeniyle, Fethi Bey Hükümeti ilk günden itibaren, bazı önemli konularda gerek Meclis’te ve gerekse Parti Grubunda istediğini yapamaz. Bunlardan birisi, Batı Anadolu&#8217;da hâlâ yaygın olan eşkiyalığı önlemek amacıyla düşünülen sıkıyönetim ilanının Meclis’e onaylatılamamasıdır. TBMM İçişleri Komisyonu eşkıya nedeniyle sıkıyönetim ilanı isteğine karşı çıkmakla kalmaz, aynca bu isteği Anayasa’ya aykırı bulur.</p>
<p>Ali Fethi Bey’in, Dahiliye Vekaletine Ferit (Tek) Beyi, Meclis Reis-i Saniligine de Yusuf Kemal (Tengirşek) Beyi önermiş olmasına rağmen, Fırka Grubunun başka isimler üzerinde karar kılması yaşananların son halkasını teşkil eder. îstenen, önerilen isimlerin onaylanmasıdır. Fırka Grubu bu isteğe uygun davranmaz ve kendi adaylarını belirleyerek “uysal” olmadığım bir kez daha gösterir. Halbuki, Fırka Grubunun önerdiği isimlerden Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Lozan’la ilgili tutumlarından dolayı hoşnut olmadığı kimsedir. Meclisin bu tavrı “<em>Lozan anlaşmasını imzalayan ve hükümette Hariciye vekili olarak bulunan İsmet Paşa&#8217;ya karşı olunduğu”</em> izlenimini verir. Daha da Önemlisi, İsmet Paşa&#8217;nın şahsında, İsmet Paşa ya devamlı destek veren Mustafa Kemal Paşaya  yönelik- tepkinin varlığını düşündürür. Gelişmeler üzeri M.Kemal,istediği siyasal sisteme doğru gidişin adımlarından birisini daha atar ve o zamanlar Meclis tarafından seçilen Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa dışında, tüm bakanların ve başbakanın görevlerini bırakmalarını ister. Zaten hükümetin tüm üyeleri kendisine sadakatle bağlıdırlar. Bu nedenle isteği yerine getirilir ve hükümet istifa eder (26 Ekim gecesi). Ülke hükümetsiz kalır. Bu planlanmış bir süreçtir; hükümetin istifası ile “bir siyasal bunalım doğmasını sağlamak” (13)amaçlanmaktadır. Sorunun çözümü planlanan sürecin aşamalarım gerçekleştirme biçiminde oluşur.</p>
<p>Ankara, 28 Ekim Cumartesi gününe bir hükümet bunalımıyla girer; ülke hükümetsizdir. Sabahın erken saatlerinden itibaren Ankara’daki bütün milletvekilleri Meclis’te toplanarak hükümetin istifasının neden olacağı sorunları ve yeni hükümetin nasıl teşkil edeceğini görüşüp konuşmaya başlarlar. Aynı saatlerde, Çankaya’da, istifa eden hükümet üyeleri ile Fırka İdare Heyeti üyeleri, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında “hususi” bir toplantıya katılırlar. Mustafa Kemal, toplantıya katılanlardan Meclis’in verdiği herhangi bir görevi kabul etmemelerini ister.</p>
<p>Böylelikle Meclis’teki muhaliflerin bir hükümet çıkarma girişimini engellemeyi arzulamaktadır. Zira, bilinmektedir ki istifa eden hükümetin üyeleri olmadan yeni bir hükümet teşkil edemeyecektir. Bu durumda çaresiz kendisine başvurulacak ve yardımı istenecektir. Paşa ise bu fırsatı değerlendirerek istediği rejim değişikliğini yapma imkânına kavuşacaktır.(14) Planlar buna göre yapılır ve planın ilk bölümü aynı günün akşamı uygulamaya konur.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, 28 Ekim akşamı, Kazım (Özalp) Paşa, Kemalettin Sami Paşa, İsmet (İnönü) Paşa, Fethi (Okyar) Bey, Fuat (Bulca) Bey, Ruşen (Onaydın) Bey ve Halit Paşa’yı Çankaya’ya akşam yemeğine davet eder. Yemeğin ilerleyen saatlerinde “yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz&#8221; der. Ertesi gün yapılacak işlerle ilgili bir hareket programı hazırlanır(15) ve Paşa, yapılacak işlerle ilgili olarak “gerekli direktifleri verir”.(16) Davetliler ertesi gün hangi aşamada ne yapacaklarını biliyor halde köşkten ayrılırlar.Sadece İsmet Paşa köşkte kalır. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile baş başa, ertesi gün yapılacaklar hakkında görüşür, rejim değişikliğini sağlayacak kanun tasarısı üzerinde çalışırlar.</p>
<p>29 Ekim sabahı saat 10’da Meclis toplanır. Fethi Bey’den hükümetin niçin istifa  ettiği ve eski hükümet üyelerinin yeni hükümette görev almak istemelerinin nedeni sorulur. Değişik hükümet alternatifleri bir karara varılmaya çalışılır. Her listede birkaç kişi- yakın kimselerden seçilin Fakat bu kimseler hükümette görev almayacaklarını bildirirler. Liste hazırlama çabaları yoğunlaşır ancak bir sonuca ulaşılamaz. Herhangi bir çözüme ulaşılamadan, çaresiz bir halde ne yapılacağı düşünüldüğü bir zamanda, akşam köşkte kararlaştırıldığı üzere, sorunun çözmek için Kemaleddin Sami Paşa tarafından, Mustafa Kemal Paşa’ya başvurmanın ve onun kararma uymanın tek çıkış yolu olduğu dile getirilir. Bu görüş kabul edilir. Oturuma ara verilir ve Mustafa Kemal Paşa Meclise davet edilir. Davet üzerine <em>“içine düştüğü çıkmazda kımıldanamaz haldeki</em>” (17)meclise gelen Paşa kürsüye çıkar ve sorunu çözmek için biraz düşünmeye ihtiyacı olduğunu, bu nedenle kendisine bir saat müsaade edilmesini ister. Bir saat içinde Meclis’te bazı kişilerle gece İsmet Paşa ile hazırladıkları Teşkila-tı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler öngören taslağı görüşür. Sonra kürsüye çıkıp, içinde cumhuriyet sözcüğünün hiç geçmediği bir konuşma yapar. Konuşmasında yaşanılan krizin nedeninin sistemle ilgili olduğunu belirtir. Krizden çıkış yolunu içeren metni okumak üzere Meclis katibine vereceğini söyleyip kürsüden iner. Katip Ruşen Eşref Bey kendisine verilen metni okur. Bir çok milletvekili duydukları karşısında şaşırırlar. Milletvekillerinin 101’inin Mecliste olmadığı bir sırada Cumhu-riyetin ilanı öngörülmektedir. Görüşmelere geçilir. Vasıf Bey (Saruhan), Cumhuriyet idaresini kabul etmenin, aslında Meclis’in açıldığı günden beri zaten var olan bir durumu yasallaştırmak olacağını dile getirir. Eyüp Sabri Bey (Konya) ve Rasih Bey (Antalya) Vasıf Beyi destekleyen birer konuşma yaparlar.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanı kararı o anda Meclis’te bulunan 158 milletvekilinin oylarıyla 29 Ekim Pazartesi günü saat 20.30’da verilir. Bu karardan 15 dakika sonra ise Cumhurbaşkanı seçimine geçilir ve o anda Mecliste bulunan milletvekilinin oybirliği ile Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçilir.</p>
<p>Cumhuriyetin ilanı farklı tepkilerle karşılanır. Olumsuz tepkiler, dahi çok, Cumhuriyet ilan edildiği zaman İstanbul’da bulunan ve cumhuriyetin ilan edileceğinden haberleri olmayan Hüseyin Rauf, Ali Fuat (Cebesoy), Adnan (Adıvar), Refet (Bele) ye Trabzon’da bulunan Kazım (Karabekir) gibi Milli Mücadele’nin sivil ve asker önderlerinden gelir.</p>
<p>Milli Mücadele’nin önde gelen liderleri olarak konunun kendilerinden olmasını kabullenemezler.(18) İstanbul’da yayınlanan bazı gazetelerinde destekledigi değerlendirmelerin temelini Cumhuriyet ilanının &#8216;oldu bittiye getirilmesi&#8217;oluşturur.’’Resmi söylemin’’ çoğu zaman dile getirdiği gibi, eleştirilerin temelinde Cumhuriyetin kendisi yer almaz.(19) Üzerinde durulan ve eleştirilen konu Cumhuriyetin ilanında izlenen yöntemdir. Yanlış yöntemin yanlış sonuçlara neden olacağı kaygısını dile getirilir.(20) Rauf Bey, 1 Kasım tarihinde bazı gazetelerde çıkan eleştirilerinde, ısrarla iki noktanın altını çizer: ‘<em>’Cumhuriyetin ilanı aceleye getirildi, Cumhuriyetin ilanından önce doğru-dürüst bir anayasa yapılmalı idi&#8221;</em>. Bunlar çerçevesinde olmak üzere bir kaygısını dile getirir. Esasen demokratik ve despotik olmak üzere iki hükümet şekli bulunduğunu, kendisinin daima demokratik ilkelere bağlı olduğunu ve demokratik girişimleri destekleyeceğini, sistemin isminin önemli olmadığını ifade eder. Cumhuriyetin ilanını diğer bir çok kimse gibi sonradan duyan Kazım Karabekir de, Cumhuriyetken yana olduğunu belirtir ve üstü kapalı bir göndermede bulunarak kişisel otoritenin her türlüsüne karşı olduğunu açıklar.(21) Konu çerçevesinde daha başka eleştiriler de ifade edilir.(22) Basının bazı önemli kalemleri de eleştirilere katılırlar. Bunların içerisinde “Ebuzziyazade” nin 31 Ekim günü Tevhid-i Efkârı da yayınlanan yazısının başlığı eleştirilerin niteliğini göstermesi açısından önemlidir: “<em>Efendiler! Devletin adını taktınız, işleri de düzeltecek misiniz?.”</em> Hüseyin Cahit (Yalçın) ise “Yaşasın Cumhuriyet” başlığım taşıyan makalesinde konuya yönelik eleştirilerini dile getirir:</p>
<p>“<em>Meclis-i Mebusan’dan alkışlarla kabul, hariçte toplarla tes’id ederek ilân ettiğimiz Cumhuriyetin yaşamasını sâhiden istiyor muyuz? İstiyorsak her şeyden evvel şunu bilmeliyiz ki, Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve şehrâyin ile yaşamaz. Onu yaşatmak ister. Cumhuriyet, ancak hüsn-ü idâre ile, Cumhuriyete lâyık olmakla yaşar. Cumhuriyet bir tılsım değildir. Millet Meclisi’nde bir efsun yapıldı; bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çâresi kendiliğinden bulunacak değildir. İşler biz düzeltirsek düzelecek, dertler biz çâresini bulursak ortadan kalkacaktır&#8230; Ben Cumhuriyetçiyim. Bütün Hey’et-i İçtimaiyyeler için en yüksek şekl-i idâre mefkûresinin Cumhuriyetten başka bir şey olamayacağına kaniim . Fakat Cumhuriyetçi olmakla beraber bu kelimeye bir put gibi tapmam. Bir Cumhuriyetin kıymeti onu idâre edecek ellerdedir. Eğer zihinlerimizde kurûn-u vüsta telakkiyatı hükümrân Oluyor ise, bu asırdaki bir Devlet adamı düşünüşü, görüşü yoksa Cumhuriyet elimizde gülünç bir lâfz-ı bî mâ-na hâlinde kalır. Resmen ilan edilen Cumhuriyetin fiilen ve hakikaten canlı bir hale gelmesi, bütün memleketi ihya etmesi için uzun bir mücadeleye ihtiyaç vardır. Fakat bu mücadele birbirimizle bir kardeş kavgası olacak değildir&#8230;&#8221;»(23)</em></p>
<p>Ahmet Emin Yalman, “Vatan”da &#8221;Gazi Paşa Hazretlerine Maruzat” başlıklı yazısıyla Mustafa Kemal’e seslenerek,(24) Cumhurbaşkanı olduğuna göre fırka ve Meclis başkanlığını bırakması gerektiğini, bunun Cumhuriyetin ruhuna uygun olacağını yazar. Ahmet Emin, bazı çıkar çevrelerinin Mustafa Kemal’in çevresini sardıklarını ve Paşa ile milletin arasını açtıklarını da yazar. Ahmet Emin’in şikayet ettiği ve Mustafa Kemal’in etrafım sararak milletle arasını açmakla suladığı kesimin mensuplarından Celâl Nuri’nin kardeşi Suphi Nuri’nin “ileri” isimli gazetesindeki yazısıyla cevap verip, Mustafa Kemal’in, Mussolini veya Lenin gibi bir diktatör olması gerektiğini savunması üzerine Hüseyin Cahit, bu görüşe şiddetle karşı çıkarak, böyle bir şeyin mümkün olamayacağını yazar.(25) Hüseyin Cahit, bir başka yazısında ise, “<em>diktatörlükten korkuyoruz diktatörlüğe doğru yürümekte olunmasından korkuyoruz</em>”(26) der.</p>
<p>Bu eleştiriler, Mustafa Kemal Paşa’ya yakın gazeteler tarafından farklı biçimlerde karşılanır. Bunların içerisinde II. Meşrutiyet yıllarından beri sıklıkla gündeme gelen ve zamanla Türk siyasi yaşamında geleneksel-leşecek bir eleştiri biçimi dikkat çeker; bu irtica suçlamasıdır. Hakimiyetti Milliye gazetesi, Cumhuriyetin ilanıyla Derviş Vahdetilerin ve 31 Martçıların hortladığını söyleyerek sonraları sıklıkla gündeme gelecek biçimiyle bir Cumhuriyet savunması yapar:<em> “Haricî düşmanlara karşı ihraz olunan zafer ve galebe ne kadar takviye ve teyide muhtaç ise, dahilde de istibdat ve irtica taraftarlarına karşı elde edilmiş olan muvaffakiyetler o nisbette ve belki de daha ziyade azim ve katiyetle müdafaa ve muhafazaya muhtaçtır”(27).</em></p>
<p>Eleştirilerin ve suçlamaların hedefinde Rauf Bey (Orbay) vardır. Cumhuriyetin ilanım takiben Tevhid-i Efkâr başyazarı Velid Ebuzziya Bey ile Vatan başyazarı Ahmet Emin Beylere söylediği Cumhuriyet ilanının aceleye getirildiği eleştirisi, Halk Fırkası’nın bazı üyeleri ve bazı gazeteciler tarafından farklı alanlara çekilerek(28) en sert biçimde eleştirilir. Eleştiriler, Rauf Bey’in en yakın arkadaşlarında dahi kuşkular oluşturur. Bunlardan birisi Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dır. Ali Fuat, bir özel görüşmesinde “<em>Siz de, hepimiz gibi Cumhuriyetin bir Fırka içtimaından sonra âlelacele hazırlanan bir-iki maddelik bir kanun lâyihasıyla Meclise bir İki saaat içerisinde kabul ettirilmesi şekline muârız bulunuyorsunuz değil mi? diye sorar. </em>Rauf Bey bu soruya<em> “Ben mutlakiyet aleyhinde, fakat milli hakimiyetince temsil eden bir cumhuriyet idaresinin tamamen taraftarıyım” </em>cevabını verir.(29) Halk Fırkası Grubu, Rauf Beyi Ankara’ya davet ederek hakkında gazetelerde çıkan suçlamaları cevaplamasını ister. O sıralar, muhtemelen geçirdiği bir kalp krizi nedeniyle Mustafa Kemal’i gören olmaz; Çankaya’ya kapanır ve tartışmaların uzağında kalır. Rauf Bey daveti kabul eder. Haydarpaşa’dan Ankara’ya gitmek üzere trene binerken arasında esnaf birlikleri temsilcilerinin, subayların ve halifenin resmi temsilcisinin de bulunduğu büyük bir kalabalık tarafından uğurlanır. Trene binerken en yakınında Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet (Bele) Paşa vardır. Ali Fuat Paşa, Ankara’da monarşi taraftan olmakla suçlandığını, bu konuda dikkatli olmasını ister. Çünkü, böylesi bir suçlamanın ispatlanması durumunda, Nisan 1923’teki değişiklikle aldığı son biçimiyle, Vatan-ı Hıyaniye Kanunu’na göre kendisini vatana ihanetten suçlu bulmak zor olmayacaktır.</p>
<p>Rauf Bey, 22 Kasım akşamı Halk Fırkası meclis grubunun toplantısına katılır. Cumhuriyetin ilanını takiben verdiği beyanatlara açıklık getirip, Cumhuriyetle ilgili düşüncelerini ifade eder. Toplantıda bulunan İsmet (İnönü) Paşa, Yunus Nadi (Abalıoğlu) Bey, Recep (Peker) Bey, Kılıç Ali Bey sekiz saat süren toplantı boyunca Rauf Beyi en sert ifadelerle eleştirirler. Rauf Beyden kayıtsız şartsız mevcut cumhuriyeti desteklemesini isterler. Rauf Bey, kendisinin de bir cumhuriyetçi olduğunu, aksinin iddia edilemeyeceğini; ancak, cumhuriyeti bir araç olarak desteklediğini, gerçek hedefinin halk egemenliği olduğunu ve bunun ise ancak kuralına göre işleyen bir cumhuriyetle mümkün olabileceğini söyler: “<em>Her cumhuriyet bilâkaydüşart hâkimiyet-i milliye değildir, fakat bilâkaydü şart hâkimiyet-i milliye her zaman cumhuriyettir</em>” der.(30) Bu arada halifenin kişiliğine ve makamına duyduğu saygının bu düşünceleriyle çelişmediğini de söyler. Rauf Bey açıklamalarının toplantıdakileri ne oranda ikna ettiğini bilemediğini, karan Meclis’in vereceğini söyleyip toplantıdan ayrılır.</p>
<p>Rauf Bey, “<em>Karar sîzindir. Ben buradan çıkıp gidiyorum. Kararınızı serbest olarak veriniz. Cenab-ı Hak, milletimize refah ve saadet versin. Şahıslar payidâr değildir, fikirler her zaman payidardır”(31)</em> diyerek Fırka Grubu toplantısını terk ederken arkasından desteklendiğinin ifadesi olan alkışları duyar. Fırka Grubu, Rauf Bey’in açıklamalarını ikna edici bularak ayrıca bir Meclis toplantısına gerek olmadığına karar verir ve kabul eder. Daha sonraları Mustafa Kemal’in Nutuk’unda dile getirdiği yaklaşan ise, Halk Fırkası’nın, Cumhuriyetin ilanıyla gündeme gelen eleştirilerin sahiplerini Rauf Bey’in şahsında değerlendirme biçimlerinden birisini teşkil eder;</p>
<p><em>‘’Rauf Beyin,cumhuriyete aleyhtar olduğunu itiraf etmemekle beraber, cumhuriyet ilan edilmiş olduğu bir günde onun makbul ve payidar olabilmesi için bir takım tahakkukunu ispat eylemek lüzumundan bahsetmesi, cumhuriyetin,milletin saadetini müemmin olacağına itimadı olmadığını sarahaten göstermiyor mu&#8221;</em>?(32)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cumhuriyetin İlk Siyasi Partisi: Halkçılık</strong></p>
<p>Cumhuriyet dönemi siyasî hayatının ilk partisi, ülkenin oldukça problemli bir aşamadan geçtiği ve Meclis’te istilâcı güçlerin defedilmedim takiben yapılması gerekenlerin yoğun bir şekilde düşünülüp, tartışıldığı günlerde doğar. Mustafa Kemal- 6 Aralık 1922’de bazı gazetelere verdiği bir demecinde, &#8220;<em>halkçılık esası üzerine müstenit ve Halk Fırkası namiyla siyasi bir fırka teşkil etmek niyetinde</em>&#8221; (33)olduğunu açıklayarak Cumhuriyet döneminin ilk siyasi partisinin doğuş haberini verir. Bu arada &#8220;düşünen kafaları&#8221; yardıma çağırır. Onun bu çağrısına Suphi Nuri (İleri)(34) gibi bazı yazarlar olumlu cevap verirler.</p>
<p>Mustafa Kemal’in girişimleriyle Cumhuriyet döneminin ilk partisinin doğuşuna yönelik adım atılmış olur. Ancak, bu aşamada cevap bekleyen bazı sorular vardır. Cevaplanması gereken öncelikli soru “Halk Fırkası’nın kimlerden oluşacağıyla&#8221; ilgilidir. Basına verilen demeçte, Halk Fırkası&#8217;nın Meclis’teki Birinci Grub’a dayanacağına ilişkin bir işaret yoktur.(35) Dolayısıyla o an için söz konusu sorunun cevabı belirsizdir. Cumhuriyet döneminin bu ilk partisiyle ilgili olarak gündeme gelen bir diğer soru ise, partinin dayanacağı toplumsal kesimin ne olduğuyla ilgilidir. Mustafa Kemal, kuracağı partinin “Halkçı” olacağını belirtir; “Halkçı” parti, halkın bir bölümünü, toplumsal bir sınıfı değil, bütününü temsil edecektir. 7 Şubat 1923 tarihindeki Balıkesir konuşmasında; <em>‘’Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir”</em>(36) diyerek partinin muhatap aldığı kesimi açıklar. Halk&#8221; görünüşte toplumun tamamıdır. Ancak, esasta, eski düzene karşı çıkan çeşitli toplumsal güçlerin bir araya gelmesiyle oluşmuş bütünlüğün ismi olarak kullanılır.(37) Her şey “Halk” adına yapılacak ve aynı zamanda “Halk'&#8221;Halkın temsilcileri&#8217;, tarafından bu temsilciler”in arzuladıkları yönde değiştirilecektir. Bu yeni anlayış, sınıf çatışmasını reddeden, meslek Zümreleri arasında dayanışmayı esas alan solidarist korporatizmi ifade eder. Mustafa Kemal Pasa, Halk Fırkasının solidarist korporatist bir anlayışla kurulacağını 16-17 Ocak 1923’de İzmit’te İstanbul basınının temsilcileriyle yaptığı görüşme sırasında açıkça ifade eder: “<em>Ben Halk Fırkası namı altında bit fırka teşkil edeceğim dediğim zaman zannolunmasın ki milletin sunuf-ı muhtelifesinden bir veya iki sınıfın menafiini veyahut refahını temin etmeye matuf bir gaye takip edeceğim ve sunuf-ı sairenin menafimi düşünmeyeceğim ve onlarla mücadele edeceğim. Böyle bir şey yoktur. Fırkanın programı bıılun milletin refah ve saadetini temine matuf olacak tır”.(38)</em></p>
<p>Halkçılık ilkesi, 9 Eylül 1923 de kabul edilen ve aynı zamanda partinin programını oluşturan Halk Fırkası Nizâmnâmesi ne de aynen yansır.</p>
<p>Mustafa Kemal, Birinci Meclis’teki muhalifleri nedeniyle düşündüklerini istediği tarzda gerçekleştiremeyeceğini anlayınca(39) Meclisin yenilenmesine karar verir. Bu karan, Aydın Mebusu Esat Efendi ve 120 arkadaşının verdikleri ortak önerge ile uygulamaya konur. Önergede “<em>Müdafaa-i memleket gayesiyle toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisimin</em>” bu gayeye ulaştığı belirtildikten sonra, <em>“ülkenin şimdi mesaili sulhiye ve teraki-i iktisadiye gibi iki mühim, mukaddes gayeyi istihdaf lüzumu kati olduğu’’</em> belirtilir. Bunun için de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapılması istenir. Meclis’te oy birliğiyle kabul edilen öneriyi takiben seçim çalışmalarına başlanır (1 Nisan 1923).</p>
<p>Mustafa Kemal, 8 Nisan 1339 (1923)’da Anadolu ve Rumeli Müdafa- i Hukuk Cemiyeti Reisi olarak bir beyanname yayınlar. 9 “Umdeden” oluşan bu beyannamenin birinci “umdesi” <em>“Hakimiyet bilâ kaydı  şart milletindir</em>” biçiminde başlar ve şöyle devam eder: <em>“İdare usûlü halkın mukadderatım bizzat ve bilfiil kullanması esasına müstenittir. Milletin hakiki ve yegâne temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Türkiye Büyük Millet Meclisimin haricinde hiç bir fert, hiç bir kuvvet ve hiç bir makam, mukadderat-ı milliyeye hakim olamaz.’’</em>İkinci Umde de ise saltanat ve hi-lafetten söz edilir: <em>“Saltanatın ilgasına ve hukuk-ı hakimiyet ve hükümranlığının ayrılmaz ve devredilmez olmak üzere Türkiye halkının mümessil-i hakikisi olan Büyük Millet Meclisi’nin şahsiyet-i maneviyesinde mündemiç bulunduğuna dair  Teşrinsanî 1338 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin müttefikan verdiği karar değişmez prensibimizdir. Dayanağımın, Türkiye Büyük Millet Meclisi olan makam-ı hilâfet, Islamlar arasında bir makam-ı muallâdır”.</em> Diğer umdelerde ise Halk Fırkası aracılığıyla maddi ve manevî yenileşme esasına dayanan geniş ve olgun bir program yapılacağı, bu programın Halk Fırkası’nın üyelerinin onayına sunulacağı açıklanır.(40) Secim çalışmalarını başlatmaya çağrı niteliğinde yayınlanan 8 Nisan 1923 tarihli bir belgede “<em>Eger ümidimiz veçhile Müdafaa- i Hukuk Teşkilatımızın müntehap ve mutemetleri milletin arasına nail olurlarsa atiyen Büyük Millet Meclisinde Halk Fırkası namı altında memleketin idaresi mesuliyetim deruhte edeceklerdir” </em>denilir ve Halk Fırkasının gayesinin, tecrübelerden, ülkenin ihtiyaçlarından doğan ve açıklanan “umdeler” olduğu vurgulanır.(41)</p>
<p>Seçimler sonunda İkinci Grup başarılı bir stratejiyle saf dışı edilerek, Birinci Meclis’teki Birinci Grub’a mensup milletvekillerinin bir kısmından ve Birinci Grub’un düşüncelerini paylaşanlardan oluşan yeni bir Meclis teşkil eder. Artık, Meclis’te geleceğin Halk Fırkası’nı teşkil edecek kadro tek başına söz sahibidirler. Ankara da toplanan milletvekilleri Halk Fırkası’nın “nizamname”sini hazırlamaya başlarlar. Bu konuda iki rapor hazırlanarak komiteye sunulur, ancak bunlar kabul görmez.(42) 7 Agustos’ta Halk Fırkası’na mensup milletvekilleriyle bir toplantı yapılarak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden Halk Fırkası’na dönüşümün kesin kararı verilir. Bu arada hazırlanan Halk Fırkası Nizamnamesi tartışılmak üzere milletvekillerine dağıtılır. 106 madde ile bir ekten oluşan ve bir taslak olarak hazırlanıp milletvekillerinin görüşüne sunulan “nizamnamemdeki “umumî esaslar”a ait 6 maddelik bölümde dile getirilen görüşlerin bazıları şunlardır: Halk Fırkası, Cemiyetler kanunu mucibince teşekkül etmiş siyasî bir cemiyettir. Gayesi milli hakimiyetin “halk tarafından ve halk adına” icrasında rehberlik etmek ve Türkiye’yi tam manasıyla bir “asri devler haline yükseltmektir. Halk Fırkası bir ihtilâl değil, inkılâp fırkasıdır. Bütün siyasî mücadelelerini kanun dairesinde yapacak ve Türkiye’de bütün kanunların fevkinde kanunun velâyetini hakim kılmaya çalışacaktır. Halk Fırkası’na mensup olanların gerçekten “Halkçı” olmaları şarttır. Halkçılara göre halk mensubu herhangi bir sınıfa münhasır değildir. Hiçbir imtiyaz iddiasında bulunmayan ve umumiyetle kanun nazarında mutlak bir müsavatı kabul eden bütün fertler halktandır. Bir ferdin Halk Fırkası’na mensup olabilmesi için Türkiyeli olması ve aslen millî yurt haricinde bulunan Müslüman milletlerden birine mensup ise Türk milliyetini kabul etmesi şarttır.(43)</p>
<p>Bunlar, Türkiye’nin batılılaşma sürecinin teorik düzeyde önemli aşamalarını teşkil eden ve pratiğe ne oranda ve nasıl yansıyacağı ileride belli olacak düşüncelerdir.O aşamada teorik düzeyde önemli görüşler dile getiren bu nizanname,9 Eylül’de kabul edilir.11 Eylül’de Fırka Başkanlığına TBMM Reisi M.Kemal,Genel Sekreterliğe ise Recep Peker seçilir.(44)Böylelikle Cumhuriyet döneminin ilk siyasi partisi fiilen siyasi yapıdaki yerini almış olur.Parti resmi kimliğine ise Ekim’de kavuşur.Partinin kuruluşuna ilişkin resmi başvuru Dahiliye Vekaletine Ekim ayı içinde yapılır.Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra Cumhurbaşkanı seçilen M.Kemal, Başbakan İsmet İnönü’yü Parti başkanlığına atar. 20 Kasım 1923’te yayınladığı genelge ile Anadolulu-Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin bütün örgütleri Halk Fırkası’na dahil edilirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Halk ve Halkçılık</strong></p>
<p>Birinci Meclisin feshinden sonra inisiyatifi ele geçiren siyasi kadro için “Halk” önemli idi. Çünkü, düşündükleri tarzda bir geleceğin inşası için toplumun çoğunluğunu ve hatta tamamını temsil eden bir kavrama sığınma ihtiyaçları vardı. Bu ise ancak “Halk” olabilirdi. “Halk” onların ilk defa gündeme getirdikleri bir kavram da değildi. Zira Halkçılık ilkesi ve halkla ifade olunan kesimin kimler olduğu Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda açıkça yer almış bir konu idi. Esasen, Mustafa Kemal, partisinin halkçı olacağını belirtmekle Teşkilatı Esasiye Kanunu’ndaki hükmü tekrarlamış olur.</p>
<p>Daha da önemlisi, halkçılığın Jön Türklere uzanan bir mazisi vardır. Siyasal ve toplumsal örgütlenme konusunda, Jön Türklerin düşüncelerine egemen olan öğeler, pozitivist bir akılcılık, anayasal bir rejim (meşrutiyet) isteği ve halkçılık olarak görünüyordu. Bu ise, toplumu ilerletmek ve “devleti kurtarmak” için, Batı bilim ve teknolojisini örnek alan, bu bilim ve teknolojide ifade edilen akılcı esaslara göre belirlenmiş yeni bir düzenlemenin gerekliliği demekti. Bu düzenleme içinde anayasal ve parlamenter bir siyasal örgütlenmenin yerleştirilmesi ve “iyi”nin ne olduğunu bilen eğitimli “aydınların “halka doğru” giderek halkı aydınlatması, ideolojik bir esas olarak benimsenmiş bulunuyordu. Bu itibarla, Jön Türklerin “halkçılık” ideolojisi, demokratik ve özgürlükçü, bir boyut taşımaktan çok, eğitilmiş seçkinlerin halkı aydınlatmaları, daha doğrusu seçkinlerin kendi “iyi”lerini halka benimsetmeye çalışmaları gibi bir görünüm ortaya koymakta idi. Mustafa Kemal’in düşündüğü ve kurulduğu zaman Halk Fırkası’nın takip ettiği çizgi de Jön Türklerin ideolojik yaklaşımın uygulamaya geçirilmesinden başka birşey olmaz.</p>
<p>Şurası önemlidir ki,Halkçı Fırka&#8217;nın kuruluş günlerinde konuşmalara yansıyan,&#8221;halkçılık&#8221;ile toplumsal otoritenin ele geçirildiği dönemlerde ki &#8221;halkçılık&#8221;arasında hem anlam itibariyle hem de uygulama olarak önemli farklılıklar açığa çıkar.Esasında sonraki dönemin özelliği ilk zamanda da vardı, ancak, henüz açıkça söylenen ve uygulamaya konan bir durum delildir. önceleri kısmen gizli olan anlayış fazla gecik, gecikmeden açığa çıkmaya başlar ve böylelikle &#8216;halkçılık&#8217; düşüncesinde asıl anlaşılan şeyler uygulamalarla görünür hale gelir. Söz konusu değişime bağlı olarak 1920lerden 1930&#8217;lara kadar usanan dönem içinde halkçılık ilkesinin geçirdiği evrimi iki aşamada değerlendirmek gerekmektedir: Kurtuluş Savaşı&#8217; ve Cumhuriyet in ilk yıllarını kapsayan birinci aşamada halkçılık» &#8220;Hakimiyet bîla kayd-ü şart milletindir &#8221; ve &#8220;halkın kendi mukadderatına bizzat ve bilfiil sahip olması gibi formüllerle ifade edilir. Bu çerçeve içinde halkçılık tartışmaları, doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi kavramlarınca belirlenen bir platformda yerlerini alırlar. 1930&#8217;lardaki ikinci aşamada anlam kazanan halkçılık ise &#8220;halk için halka rağmen&#8221; formülüyle ifade edilir; halkın siyasal hayata katılması açısından Türkiye Büyük Millet Meclisinin varlığı yeterli görülür; biçimsel olarak varlığı sürdürülen Mecliste halkın dilek ve önlemlerinin özgürce yansımasına izin verilmez.</p>
<p>Esasen *halkçılık* anlayışındaki değişimi Halk Fırkası&#8217;nın programında da görmek mümkündür. 9 Eylül 1923’de kabul edilen “Halk Fırkası Nizâmnâmesi&#8221; aynı zamanda partinin programım da oluşturuyordu. Bu tüzüğün program maddeleri niteliğinde olan “Umumi Esaslar”» göre. Halk Fırkası&#8217;nın gayesi, <em>&#8220;milli hakimiyetin halk tarafından ve halk için uygulanmasına rehberlik etmek ve Türkiyeyi uygar bir devlet haline yükseltmek ve Türkiye’de bütün kuvvetlerin üstünde kanunun koruyuculuğunu Hakim kılmaya çalışmaktır</em>”. Partinin 15 Ekim 1927 günü ikinci Kurultayında ise bu  Umumi Esaslar&#8221;da bazı değişiklikler yapılır Buna göre» Halk Fırkası “<em>Cumhuriyetçi, Halkçı, Milliyetçi siyasî bir cemiyettir&#8230; Devlet ve millet islerinde din ile dünyayı birbirinden ayırmayı en önemli esaslardan sayar</em>”.(45) Bazı parti “ideologları “nın ifadeleri ise &#8220;halkçılık&#8217;’ta ulaşılan noktayı ve gerçekleşen değişimi göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bunlardan Nusret Kemal (Köymen)’e göre: ‘’*<em>Halkçı bir devletin vazifesi* halkı mümkün olduğu kadar süratle kendi kendini idare edecek kültûr ve şuur seviyesine vardıracak tedbirler almak ve halk arasında bu seviyeye varanları otomatik bir surette memleket idaresine ortak edecek şekilde koymaktır.Şüphe yok ki,bir yarım akıllı veya şuuru aykırı tesirler altında aksayan bir adımla şuuru mükemmel ve hür bir adama memleket idaresinde aynı hakkı vermek doğru olmaz.Milleti idare hakkı bu ehliyete malik olanlara ve tam olarak,verilmek lazımdır</em>.’’(46)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci Mecliste Muhalefet</strong></p>
<p>İkinci Meclis,İkinci yasama yılına 1 Mart 1925&#8217;te başlar. 3 Mart yeni yasama yılının en önemli günlerinden birisini oluşturur. O gün Hilafet kaldırılır, Osmanlı hanedanının tüm mensupları ülkeden kovulur ve &#8220;Tevhidi Tedrisat Kanununu ile dinin eğitimdeki etkisi silinerek, bütûniyle laik bir eğitim sistemine geçilir. Meclis böylesi son derece radikal ve önemli illetin altına imza atarken, gazetelerde, Halk Fırkası&#8217;ndaki bazı sorunları ve bu sorunlara bağlı olarak da Halk Fırkasının bölüneceğine ilişkin haberler yayınlanır. Daha çok Rauf (Orbay) Bey’in ismi etrafında gündeme gelen haberlerde, Halk Fırkası’nda yaşanmakta olan sorunlar bir kaç yıl Öncesindeki ihtilaflara dayandırılır. Lozan ve Cumhuriyetin ilanı, sorunların hep başlangıcı olarak ifade edilir.</p>
<p>Basında yer alan haberler bir yana, her ne kadar açıkça ifade edilmese bile, başta Halk Fırkası yöneticileri olmak üzere tüm siyasiler, Fırka içinde homojen bir yapının söz konusu olmadığını, ikinci Meclis’in ilk gönlerinden beri bilmektedirler. Bütün gayretlere rağmen istenilen ‘itaatkar’ meclisi oluşturamamıştır. Meclisteki sorunların son derece radikal uygulamaların devreye sokulduğu zamanda gündeme getirilmesi, birilerinin o sıradaki uygulamalara muhalif olduğu izlenimini veriyor idiyse de, gerçek hiçte böyle değildi. Fırka içinde ayrılıklar ve Fırka yöneliminin iradesine muhalefetler önceden başlamıştı ve gittikçe de güçleniyordu. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun yerine yeni ve Cumhuriyet döneminin ilk Anayasası’nın maddelerinin görüşülmesi sırasında yaşananlar ise Meclis’teki muhalefeti iyiden iyiye açığa çıkarır. Cumhurbaşkanına Meclisi dağıtma ve seçime gitme yetkisi veren madde çerçevesinde açığa çıkan tartışmalar, Meclis’in kayıtsız şartsız itaatkâr olmadığını alenen gözler önüne serer.</p>
<p>Meclisle her maddesi ayrı ayrı görüşülen yeni Anayasa taslağının &#8216;’tecdid-i intihabatı&#8221; (seçimin yenilenmesini! düzenleyen ve Reis-i Cumhurda tecdid-i intihabat hakkı veren&#8221;25.maddesinin görüşülmesine Gelindiğinde,. Meclis’teki ayrışma kendini açığa vurur. 25. maddeye kadarki her maddeyi bazı küçük eleştirilere rağmen kabul eden Meclis, 25.maddeye gelince tavır değiştirir ve iktidar bizzat kendi bünyesinden çıkan oldukça sert bir muhalefetle karşılaşır. 25. maddeyle ilgili görüşmelerde yaşananları hem sonraki siyasal gelişmelerin en önemli dönüm noktalarından birisi iması ve hem de Meclis’teki kıskançlıkla savunulan “hakimiyet ı milliye&#8221; idealinin seyrini takip etmek açısından biraz ayrıntılı incelemek yararlı olacaktır.</p>
<p>25.madde görüşülmek üzere ilk kez okununca, diğer maddelerde söz konusu olmayan bir gelişme yaşanır. Karesi milletvekili Vehbi Bey, maddenin lehinde veya aleyhinde konuşacakların öncelikle belirlenmesini önerir. Anlaşılan, maddeye muhalefet edecek birileri vardır. Bunun üzerine hiç vakit kaybetmeden, 25. maddeyi düşünen ve metnini hazırlayan komisyon, yeniden düzenlemek üzere geri çektiğini bildirir. Anlaşıldığı kadarıyla hava iyi koklanmış ve böylelikle madde çerçevesinde tartışma çıkması önlenmek istenmiştir. Ayrıca, söz konusu madde çerçevesinde açığa çıkacak tepkilerin diğer maddelerin kabulünü de sıkıntıya sokacağı veya Meclis’in çalışmalarında daha başka sorunlara neden olacağı düşünülmüş olmalıdır. Ancak ne var ki, Kanun-u Esasi Encümeni (Anayasa komisyonu) Reisi Yunus (Nadi) Bey’in, Encümen’in maddeyi tekrar görüşülmek üzere geri çektiğini bildirmesi, planlanmayan ve beklenmeyen bir süreci başlatır. (47)Yunus Bey’in bu girişimi bir çok milletvekili tarafından son derece “abes bir iş “ olarak değerlendirilir. Maddenin henüz bir eleştiriye uğramadığı ve muhtemel eleştirilerin hangi yönde gerçekleşeceğinin bilinmediği bir sırada gerçekleşen bu girişim, ilgilerin madde üzerinde daha da yoğunlaşmasına neden olur. Maddeyi geri çekme girişimine yöneltilen eleştiriler üzerine, Anayasa komisyonunun maddeyi geri çekme isteğinin oylanması teklifi gündeme getirilir, ancak bu teklif de eleştirilir ve maddenin görüşülmesine geçilir.</p>
<p>İlk söz alanlardan birisi Reşat (Saruhan) Bey olur. Reşat Bey, bizzat Mustafa Kemal’in geçmişte özellikle de Saruhan’da yaptığı konuşmadan verdiği örneklerle “hakimiyet-i milliye” ilkesinin önemine dikkat çeker. Bu ilkeyi Mustafa Kemal’in hep gündeme getirdiğini ve savunduğunu belirttikten sonra, 25. madenin bu ilkeye aykırı olduğunu belirtir.Reşat Bey’in konuşmasına İsmet (İnönü) Paşa çok sert tepki verir. Reşat Bey, İsmet Paşa’nın sert üslûbuna ve sıkıştırmalarına rağmen kararını en küçük şüpheye yer bırakmayacak şekilde ifade eder: “<em>kanaat-i katiyem şu dur ki,farzu muhal olarak Allah Reis-i Cumhur olsa, kati arz ediyorum, kestiriyorum. (Haşa sesleri) Haşa&#8230; Melaike-i Kiram Heyet-i Vekile olsa fesih  selahiyetini verecek yoktur</em>.’’(48)Reşat Bey’in bu sözleri milletvekillerinin alkışlarıyla karşılanır ve böylelikle Meclis’in önemli bir kısmının Reşat Bey’le aynı kanaatte olduğu anlaşılmış olur.</p>
<p>25.maddeye ilişkin eleştiriler devam eder. Tartışmalar büyür. Bunun üzerine Recep (Peker) Bey, muhalif milletvekillerini yumuşatmak amacıyla, maddenin değiştirilmesini ve Cumhurbaşkanın meclisi feshetme yetkisinin milletvekillerinin üçte bir desteğini alması şartına bağlanmasını teklif eder. Ancak bu teklif de şiddetle reddedilir. Maddenin, Recep Bey’in teklif ettiği biçimi oylamaya sunulur. Madde, Recep Bey’in teklif ettiği biçimiyle 71 “kabul” ve 1 çekimser oya karşılık, 122 oyla reddedilir. Hükümet üyeleri ve Anayasa komisyonu üyeleri, maddenin asıl biçiminin oylanması durumunda kesinlikle kabul edilmeyeceğini anladıkları için, toplantı yeter sayısının olmaması ve böylelikle yapılacak oylamanın geçersizliğini sağlamak amacıyla Meclis’i terk ederler. 25. maddenin asıl biçiminin oylamasına geçilir. Yapılan oylama da 2 kabul ve 1 çekimser oya karşılık 127 milletvekili “red” oyu verir. Ancak oylamaya katılanların toplantı yeter sayısından az olmaları nedeniyle, dahili nizâmnâme uyarınca oylama geçersiz sayılır ve maddenin tekrar oylamasının Meclis’in bir sonraki toplantısında yapılacağı duyurularak oturuma son verilir.</p>
<p>Ertesi gün (24 Mart) 25. madde ile ilgili tartışmalara Hükümete yakın gazeteler de katılırlar. “Hakimiyet-i Milliye”de yayınlanan başyazıda meclisi fesih ve seçimin yenilenmesi hakkının Cumhurbaşkanı’na verilmesinin bir sakıncasının olmayacağı, bundan çekinmeyi gerektirecek bir durumun bulunmadığı yumuşak bir üslûpla ifade edilir. Ancak ne var ki “Anadolu&#8217;da Yeni Gün” gazetesinde Kanun-ı Esasi Encümeni Reisi olan başyazar Yunus Nadi’nin yazısı çok daha farklı bir üslûba sahiptir. Yunus Nadi, 25. maddeyle ve bu madde çerçevesinde gerçekleşen tartışmalarla ilgili kaleme aldığı yazısında, daha önce Birinci Mecliste “Yeni Bir Cidal Devri” yazısının neden olduğu tartışmaların benzeri son derece tartışmalı bir ortamın oluşmasına neden olur. Yunus Nadi, söz konusu yazısında,(49) 25. maddenin reddedilmesini ilginç bir yaklaşımla Hakimiyetti Milliye’ye vurulan bir “darbe” olarak niteler. Yazının başlığı da fikri ifade edecek niteliktedir: “Hakimiyet ı Milliye ye vurulan ilk darbe’’ Yunus Nadi, Cumhurbaşkanı na verilecek Meclisi feshetme ve seçimi yenileme hakkının milletin iradesine başvurmayı gerektirdiğini ve bunun reddedilmesinin milletin iradesini kabul etmemek anlamına geldigi savunur. 25. maddeye karşı çıkanları son derece ağır bir üslupla eleştirir; hakarete varan ifadeler kullanır; onların &#8221;kör hissiyat ve ihtirasatın şevkiyle&#8221; hareket ettiklerini ifade eder.</p>
<p>Yunus Nadi’nin, 25. maddeyi reddetmeleri nedeniyle, milletvekillerinin büyük çoğunluğunu eleştiren, aşağılayan makalesinin yayınlandıgı gün (24 Mart) toplanan Meclis 25. maddeyi tekrar oylar. Bu oylamada da ilgili madde 2 kabul ve 2 çekimser oya karşılık 126 oyla tekrar reddedilir. Ancak, toplantı yeter sayısı olmadığından bu oylama da geçersiz sayılır. Oylamayı takiben tartışmalar Yunus Nadi’nin yazısı çerçevesinde gelişir. Bir çok milletvekili söz alıp, kendilerine yöneltilen eleştiri ve hakaretleri kabul etmediklerini, reddettiklerini dile getirirler. Yunus Nadi’nin “birilerinin” sözcülüğünü yaptığını, bunu ise rüşvet karşılığı gerçekleştirdiğini savunurlar. Bunun delili olarak da İstanbul’daki Manuk Matyosyan Matbaasının Yunus Nadi’ye kiralandığını ve kiralamanın “usûl ve nizam ve kanun hilafına” yapıldığını ve Yunus Nadi’ye “mükafatı peşin verildiği” dile getirilir.(50)</p>
<p>“Anadolu’da Yeni Gün”ün başyazısı Meclisin sonraki toplantılarında da tartışmaların konusunu teşkil eder. Milletvekilleri, Yunus Nadi’nin Meclis’e hakaret ettiğini ve özür dilemesi gerektiğini savunurlar. Yunus Nadi ve taraftarları, yazıda hakaret kastının olmadığını ifade edip özür dilemeye yanaşmazlar. Ancak, milletvekillerinin yatışmayacağı anlaşılınca, Yunus Nadi “tarziye”de bulunarak sözlerinin yanlış anlaşıldığını ifade eder ve böylelikle konu kapanır.</p>
<p>25.madde, kabul edilmeyeceğinin anlaşılması üzerine, Anayasa taslağından çıkarılır ve diğer maddelerin görüşülmesine geçilir. 25. maddenin reddedilmesi Meclis’teki muhalefeti ve muhalefetin genel eğilimini açığa vurması açısından son derece önemli bir gelişmedir. “<em>Meclis çoğunluğu, Mustafa Kemal&#8217;in iradesini, gerekirse zor kullanarak ülkede yerleştirmeye tamamen hazır” olduğunu “ancak, yetkisinin elinden alınmasına gelince, işlini tamamen değiştiğini’’(51) </em>göstermiş olur.</p>
<p>Yeni Anayasa 20 Nisan 1924’de kabul edilir Ancak, 25. madde dahilinde yaşananlarla, Gümüşhane milletvekili Zeki Bey hariç tamamı Halk Fırkası üyesi olan milletvekillerinin her konuda emre amade olmadıkları anlaşılmıştır. Bu nedenle o günlerden itibaren bazı milletvekillerine</p>
<p>Karşı çeşitli vesilelerle ve farklı şekillerde baskılar başlar.İktidar yanlısı basının yıpratma ve yıldırma amaçlı haberleri ve yorumları ise baskıların en önemli kısmını teşkil eder. Milli Mücadelenin ûnlû paşalarından Refet (Bele) Paşa, Hakimiyet-i Milliye ve Cumhuriyet gazetelerinin şiddetli saldırıları karşısında milletvekilliğinden istifa eder. Takip edilmeleri, özel eşyalarının karıştırılması, mektuplarının açılması, milletvekillerine yönelik yıldırma politikalarının en yaygın biçimlerini oluşturur. Milli Mücadelenin önderleri arasında yer alan bir çok paşa ve aydının rahatsızlıkları gün geçtikçe artar. Bütün “muhalifleri” dozajı gittikçe artan bir hoşnutsuzluk kuşatır. Bir çok kimse Halk Fırkası içerisinde oynanan ve hiçte gizli olmayan siyasi oyunlardan son derece rahatsız olur. Halbuki kendileri, Milli Mücadelenin liderleri olmalarının yanı sıra, hâlen hem milletvekili ve hem de ordunun önemli kademelerinde yer alan kimselerdir. Bunlardan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa İkinci Ordu’nun, Kazım (Karabekir) Paşa Birinci Ordunun müfettişi olarak görev yapmaktadır. Ali Fuat Paşa, yaşanan durumu dönemin Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (Genel Kurmay Başkanı) Fevzi (Çakmak) Paşa ile görüşür. Fevzi Paşa’nın tepkisi “<em>Çok esef edilecek şeyler anlatıyorsunuz. Fakat ben ne ya-pabilirim?”</em> biçimindeki sözlerine yansıyan ve bir şey yapmak kudretinde olmadığını açıklamaktan” (52)ibaret olan bir çaresizliğin itirafı olur.</p>
<p>Halk Fırkası içerisinde gerçekleşen hile ve oyunlardan rahatsız olan Kazım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa kentin kurtuluşunun ikinci yıl törenleri için geldikleri İzmir’de Rauf (Orbay) Bey’in evinde bir araya gelir ve “bir hayli dertleşirler”.(53) Bu sohbet toplantısında yeni bir siyasi harekete girişmenin gerekli olduğuna ilişkin ileri sürülen görüşleri tartışmak üzere on beş gün sonra İstanbul’da tekrar bir araya gelirler. İstanbul’daki toplantıda resmi kimlikleri ve siyasi gelecekleriyle ilgili bazı kararlar alırlar. Ordu müfettişliği ile siyasi faaliyetlerin bir arada yürütemeyeceklerini düşünürler. O zamana kadar gerçekleştirilmiş devrimlere taraftar olmakla beraber, herhangi bir şahsa veya zümreye imtiyaz vermeye karşı olduklarını, devrimlerin halka mal edilmesi ge-rektiğini ve cumhuriyet idaresinin bir şahıs veya zümrenin oyuncağı ha-line gelmesine muhakkak mani olunması gerektiğini dile getirip, bu yönde çalışmalara başlamayı kararlaştırırlar.(54)</p>
<p>Gelişmelerden haberdar olan ve muhalefetin her geçen gün daha da belirginleşip güçlendiğini gören Mustafa Kemal Paşa ilk tepkisini Eylül ve Ekim aylarında Doğu Karadeniz’e yaptığı gezi sırasında verir. 16 Eylül günü Halk Fırkası’nın Trabzon şubesinin açılış töreninde yaptığı konuşmasında Cumhurbaşkanı olmakla tarafsız olmadığını, Cumhurbaşkanlığı ile Fırka başkanlığını birlikte yürütmeye devam edeceğini, taraf-lılığının “fikrî ve İçtimaî inkılâplara” taraftarlık biçimde olduğunu ifade eder.(55)</p>
<p>Bu konuşması ile, henüz muhalif bir siyasi kesim olarak ortaya çıkmamış eski silah arkadaşlarının kendisinden cumhurbaşkanı sıfatıyla partiler üstü bir konumda kalmasını, günlük siyasetin içerisinde yer almaması isteklerine cevap vermiş olur. (56)Konuşmanın bir diğer önemi ise, yapıldığı yerden kaynaklanır. Trabzon Anadolu- Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ilk günlerden itibaren bağımsız bir çizgide kalmayı tercih etmiş, Anadolu- Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyedleri Halk Fırkasına dönüşürken bu dönüşe direnen tek şube olmuştu. Üstelik 1921 yılında Enver Paşa’yı desteklemişti. Mustafa Kemal muhalefete tepkisini dile getirdiği konuşması için Trabzon’u seçmesiyle, buradaki siyasilere de tepkisini dolaylı bir şekilde de olsa bildirmiş olur.(57) Dört gün sonra Samsun’da yaptığı konuşmada ise Halk Fırkası’nın Cumhuriyet Fırkası olduğunu ifade edip, muhalefete sıcak bakmadığının mesajını verir.(58)</p>
<p>Olayların gelişiminden anlaşıldığı kadarıyla, Mustafa Kemal’i Milli Mücadeleyi birlikte yürüttüğü Paşalara karşı düşmanca bir tavır alması için etkilemeye ve bu etkiyi oluşturmak için olayları yönlendirmeye ça-lışanlar vardır. Bunların kimler olduğu kesin olarak bilinmiyor. Ancak, Zürcher’e göre bu kimse veya kimselerin “partideki köktenci yada îsmet yanlısı kanat” (59)olması muhtemeldir. Mustafa Kemal’in, o sıralar Ankara’da olan Ali Fuat (Cebesoy)’u eski silah arkadaşlarıyla arasında gerçekleşen sorunların mahiyetini öğrenmek ve soğukluğu gidermek arzusuyla Çankaya’ya davetini takiben yaşanan gelişmeler, birileri tarafından oynanan oyunların niteliğini göstermesi açısından önemlidir. Daveti bil-dirmekle görevli kimseler, Fuat Paşa’yı bütün aramalarına rağmen bula-madıklarını bildirirler. Mustafa Kemal, o günün son derece küçük An-kara’sında, Fuat Paşa’nın bulunamamasını. Paşanın bulunmak istemeyi-şine yorumlar. Bulunmak istemeyişi ise, kendisine karşı düşmanca bir girişimin işareti olarak değerlendirir.(60)</p>
<p>Bu nedenle de, hemen ertesi gün, milletvekili olan Paşaların gücünü azaltmak gayesiyle, milletvekilliğinden istifa etmelerini isteı. İsteğim önce Fevzı (Çakmak) Paşa&#8217;ya iletir. Fevzi Paşa itirazsız kabul eder ve milletvekilliğinden ayrılır. Birinci Kolordu (İzmir) Kumandanı izzettin Paşa, ikinci Kolordu (Balıkesir) Kumandanı Ali Hikmet Paşa, Üçüncü Kolordu Şükrü Paşa, Beşinci Kolordu (Adana) Kumandanı Fahreddin Paşa itirazsız kendilerinden isteneni kabul eder ve milletvekilliğinden ayrılırlar. Ancak, Üçüncü Ordu (Diyarbakır) Kumandanı Ccvat Paşa ile Yedinci Kolordu (Diyarbakır) Kumandanı Cafer Tayyar Paşa bu isteğin nedenini öğrenmeyi arzularlar. Kendilerine söz konusu isteğin gerekçesi 31 Ekim 1924 tarihli telgrafla şöyle bildirilir: “<em>Komutanların mebus bulunmaları orduda ve komuta işlerinde istenen inzibat ile uyuşmadığı kanısı doğmııştur. Birinci ve İkinci Ordu komutanlarının, görevlerinden istifa ederek Meclise dönmeleriyle orduları elverişli görülmeyen bir zamanda başsız bırakmış olmaları bu kanıyı pekiştirir. Seçim çevreniz halkı, ordunun inzibatının selameti için vereceğiniz karardan elbette memnun olur”.(</em>61) Bunun üzerine Cevat Paşa aynı gün Ankara’ya gönderdiği telgrafında komutanlıktan ayrılmayı tercih etmek zorunda kalacağım, Cafer Tayyar Paşa ise milletvekilliğini tercih ettiğini bildirir. İkisi de komutanlıktan azledilirler.</p>
<p>Mustafa Kemal kendisine bağlı komutanları milletvekilliğinden istifa ettirip, onlar aracılığıyla ordu üzerindeki otoritesini daha da pekiştirir. Bu, ‘’rejim ordusu”nu inşa yönünde atılan ilk ve önemli adımlardan birisini oluşturur. Kazım (Karabekir) Paşa ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın askeri görevden ayrılıp milletvekilliğini tercih etmeleri, iktidar çevrelerinde siyasi muhalefeti tercih ettikleri biçiminde değerlendirilir. Bu nedenle takip eden günlerdeki Meclis oturumlarından birisinde “sadık” paşaların milletvekilliğinden ayrılmaları alkışlarla karşılanırken, bu iki paşanın milletvekilliğini tercihleri sessiz bir protesto ile karşılık bulur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası</strong></p>
<p>1924 yılı İstanbul basınının sıklıkla üzerinde durduğu ve yakındığı konulardan birisi hükümetin muhalifsizliğidir. Ahmet Emin (Yalman), &#8220;Vatan”daki köşesinden, Meclis içerisinde muhalif bir fırkanın bulunması gerektiğini, hükümeti eleştirmenin olumlu olduğunu ve siyaseti olumlu yönde geliştireceğini, fakat Türkiye’nin halihazırdaki durumuyla bundan mahrum olduğunu yakınarak dile getirir. Dışarıdan basının içeriden ise bazı milletvekillerinin hükümete yönelik eleştirileri gittikçe yoğunlaşıp artarken, 8 Kasım günü gelişmelerin seyri açısından önemli bir gün olur. O gün Hükümetin güven oylaması yapılır. Oylama öncesindeki görüşmeler sırasında eleştirinin dozu hakarete varan aşamaya gelir. Ali (Çetinkaya), Hamidiye kahramanı Rauf (Orbay) Beyi Kafkas Kökenli olduğu için eleştirip aşağılar; ‘<em>’Sen bu topraklarda oturamazsın,Ecdadının, babanın ve dedenin geldiği yere git’’(62)</em> diye bağırır. duyulan güvenle ilgili olan Ali Çetinkaya’nın önergesini oylamaya geçilir.Hükümet 19 karşı oya karşılık 148 oyla güvenoyu alır. Oylamaya 48 milletvekili katılmaz. Oylamadan hemen sonra Rauf (Orbay) Bey ve arkadaşı Halk Fırkası’ndan istifa ettiklerini bildirirler. Ertesi, gün Halk Fırkasından diğer bazı milletvekilleri de istifa ederler. Bu durum, ikitidar çevrelerince biraz tepkiyle, biraz da tedirgin bir yaklaşımla değerlendirilir. ‘</p>
<p>Rauf (Orbay) Bey ve on arkadaşının Halk Fırkası’ndan istifa etmeleri, Meclis’teki muhalefetin sayıca çok fazla olduğunu düşündürür. “Bizzat cumhurbaşkanı, bir an Halk Fırkası’nın mecliste azınlıkta kalabilme olasılığı karşısından ciddi bir tehlikeyle yüz yüze kaldığını düşünür”(63) Takip eden günlerde gerçekleşen istifalar ise bu düşünceyi daha da pekiştirir. Kasım sonuna kadar sayıları 45’i(64) bulan milletvekili topluluğu Halk Fırkası’ndan istifa eder. Bu arada basındaki Halk Fırkasına yönelik eleştiriler de gittikçe artar ve sertleşir. Hüseyin Cahit (Yalçın), 13 Kasım’da “Tanin”de yayınlanan “Korkunç Bir Manzara” isimli makalesinde, Halk Fırkası’na son derece ağır eleştiriler yöneltir; Fırka’nın <em>“her devre göre dönen fırıldaklardan siyasi dizdizcilere, siyasi tavizcilere, siyasi karmonyolculara, hatta vatan hainlerine kadar</em>&#8221; herkesin yer aldığı bir yapıya dönüştüğünü iddia eder. Bu arada, Kazım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet (Bele) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey’in birer kahraman olduğundan, çocuklara bu kimselerin birer kahraman olarak öğretildiğinden ancak buna rağmen bu şahısların çeşitli hakaret ve suçlamalara maruz kaldığından yakınarak bahseder. Hüseyin Cahit, makalesini, gelecek günlerde ismet Paşa’yı da bu zümrenin fırıldak, haris, kötülüklere sebep olan kişi olarak gösterebileceği ikazında bulunarak sürdürür.(65)</p>
<p>Mehmet Emin (Yalman) “Haftalık Tarihçe” isimli makalesinde basın özgürlüğü konusuna değinir ve hükümetin basın üzerindeki baskısından şikayetçi olur. Ahmet Emin, İtalya basınından örnek verir. Bu ülkedeki basının, Mussolini hakkında yazdıkları yazıların ve çizdikleri karikatürlerin benzerlerinin Türkiye’deki hükümet için yapılacak olsa hemen İstiklâl Mahkemesine sevk edileceklerini bilinerek, bu baskılara bir son verilmesi isteğinde bulunur.(66) Ahmet Emin 17 Kasım tarihli ‘Demokrasi ve İnhisar&#8221; isimli bir başka yazısında ise, demokrasi konusunu ele alır.Bazı kimselerin Fransa&#8217;da olduğu gibi cumhurbaşkanının fırkasından ayrılması gerektiği ilkesine, Türkiye&#8217;nin henüz Fransa düzeyinde demokrasiye sahip olmadığı iddiasıyla karşı çıkıp Şark tipi demokrasi icat etmeye çalışmalarını kabul etmediği yazar. Mehmet Emin, demokrasinin şark ve garp tipinin olamayacağını, bir yönetim tarzının ya demokrasi ya da demokrasi dışı bir şey olduğunu savunur.(67)</p>
<p>Meclis içinde İstanbul basını şahsında Meclis dışında Hükümete yönelik eleştiriler gittikçe sertleşerek devam ederken, bazı gazetelerde kurulacağı söylenen yeni parti ile ilgili haberler çıkmaya başlar. Yeni partinin ismi ile ilgili spekülatif haberler yayınlanır. Bu partinin “Cumhuriyet Fırkası&#8217; ismini taşıyacağına ilişkin haberler üzerine, Halk Fırkası ani bir girişimle, Cumhuriyetçiliği” yeni partiye “kaptırmamak için&#8221;(68) elini çabuk tutarak, isminin önüne “Cumhuriyet” ismini ekler.(69) Ancak ilginçtir bu ismi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın resmen kurulduğu 17 Kasım’a kadar hiç kullanmaz.</p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 17 Kasım 1924 günü resmen kurularak siyasi yapıda yerini alır. Fırkanın kurucuları Rauf (Orbay) Bey, İsmail (Canbolat) Bey, Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Refet (Bele) Paşa, Kâzım (Karabekir) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ve Bekir Sami Bey gibi Milli Mücadelenin ünlü sivil ve asker önderleridir. Fırkanın kuruluş amacını, Batı standartlarına göre kurulmuş olan Türkiye’nin bu ilk fırkasının(70) programından ve kurucularının beyanlarından ayrıntılı olarak tespit etmek mümkündür. Kurucuları, fırkalarının siyasal konumunu ve projelerini yayınladıkları bir bildiriyle kamuoyuna ilan ederler.(71) Bildiride “halkın, mukadderatını bizzat tayin ve idare etmek rüşd ve kaabiliyetini izhar” ettiği vurgulanırken, üstü kapalı olarak, Halk Fırkasının genel eğilimi olan halkın yol göstermeye muhtaçlığı, kendi yolunu seçecek yetenek ve olgunluğa sahip olmadığı anlayışı reddedilir. Böylelikle Halk Fırkasının “halk için halka rağmen” formülüyle ifade olunan özelliği kabul edilmediği, hiçte dolaylı olmayan bir şekilde ifade edilmiş olur.(72) Bu, fırkanın kuruluş amacıyla bağlantılı esas özelliktir. Doğal olarak halk otoritesi (Hakimiyet-i Milliye) birinci derecede öneme sahip bir ilke olarak dile getirilir.(73) Egemenliği o güne kadar ki uygulamalarıyla teorik olarak halka veren ve muhalifi olmadan iktidar olan bir parti karşısında, halk egemenliği ilkesinin pratiğe de yansıması istenir. Buna bağlı olarak da batılılaşmaya yönelik uygulamaların halkın onayı alınarak yapılması gerektiği savunulur.(74)</p>
<p>Bildiriye göre;Parti,o zamana kadar asrileşme” adına gerçekleştirilen tüm devrimleri onaylamaktadır.(75) Gerçekleştirilen devrimlere karşı bir karşıtlık veya eleştiri Söz Konusu değildir. Ancak, devrimlerin yöntemine ilişkin farklı düşünceleri vardır. Halk Fırkası’nın yaptıkları “tepeden inmeci&#8221; olarak değerlendilir ve bu yöntem uygun bulunmaz. Toplumsal değişimin aniden değil sarsıcılığnı azaltmak amacıyla biraz uzun zaman diliminde gerçekleştirilmesi daha doğru bulunur. Bununla da “devrimci” yaklaşım reddedilir; “evrimci” bir yaklaşım kabul edilir. Fırkanın, Mustafa Kemal’in şahsiyi hiçbir sorunu yoktur. Onu ve onun desteklediği hükümeti devirip yerine kendi hükümetlerini kurmak gibi bir düşünce söz konusu değildir. Bu açıkça ifade edilir. Sadece, iktidarı sürekli kontrol eden bir muhalefet partisi olmak arzulanmaktadır.(76) Basının hiçbir keyfi kontrol mekanizması söz konusu olmadan görevini serbestçe yapması gerektiği, otoriter rejime gidişi önlemek için Cumhurbaşkanının partiler üstü kalması ve parti içi muhalefetin “normal” bir durum olarak algılanması gerektiği, savundukları diğer bazı ilkeleri teşkil eder. Ekonomik sistemle ilgili olarak da serbest girişime ağırlık verilmesi ve yabancı sermayenin ekonomiye fayda sağlayacağı da savundukları ilkeler arasında yer alır.</p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, Halk Fırkası’nın dışında siyasal bir örgüt olarak açığa çıkışının, dönemin şartlarıyla doğrudan ilgili olmasına karşılık, geri planda yer alan ve ayrılığı doğuran esas neden Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal’in şahsında olmak üzere ülkede diktatörlüğe doğru bir gidiş olduğu inancına sahip olanlar bu gidişata muhalefet yapmak için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile siyasal bir kimliğe kavuşurlar. Muhalifler, esas olarak, yakın zaman kadar Halk Fırkası’na mensup olan kimselerdi, fakat, başta Mustafa Kemal olmak üzere bazı Fırka ileri gelenlerinin ülke yönetiminde artan nüfusları tedirginliğe neden olur. Bunlar gittikçe daha açık şekilde kendini inşa eden otoriter sisteme bir dur demenin zamanı geldiğine inanarak, otoriter yönetime gidişin engeli olarak siyaset sahnesindeki “yasal&#8221; yerlerini alırlar. Bütün bunlar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları tarafından, kamuoyuna duyurdukları kuruluş bildirisinde açıkça ifade edilir.(77) Halk Fırkası&#8217;nın &#8220;İkinci Adam&#8221;ı olarak İnönü&#8217;nün tespiti de bu görüşü destekler mahiyettedir: &#8221;  <em>Terakkiperver Fırkanın kuruluşu, Atatürk&#8217;ün sürati icraatla nereye kadar gideceğinden ve ne şekilde bir otorite tesis edeceğinden korkulması üzerine, onunla beraber çalışma imkânından ümitleri kesildikten sonra girişilmiş bir teşebbüstür.’’(78)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Geleneksel Bir Siyasal Söylemin Doğuşu</strong></p>
<p>Mecliste muhalif bir kitlenin varlığı çoktandır bilinmesine karşılık, bunların parti kurarak örgütlenecekleri pek düşünülmediği için, Terakkiperver- Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu Hükümet çevresi için bir sürpriz hatta sarsıcı bir gelişme olur, özellikle Kazım Karabekir, Ali Paşa gibi Milli Mücadelenin ünlü paşalarının bu partide yer almaları, sarsıcı bir muhalefetin oluşacağına yönelik işaretler olarak algılanır. Mustafa Kemal, eski silah ve dava arkadaşlarının karşısına siyasi muhalif olarak çıkmalarını kendi otoritesine karşı “büyük bir komplo” olarak değerlendirir. Halk Fırkasının diğer ileri gelenleri de, zamanla gelenekleşen bir yaklaşımın ilk örneklerini vererek, bu meşru muhalefeti “irtica’’ yanlısı olmakla suçlarlar. Yeni partinin “İttihat ve Terakki” adına faaliyet yürüteceği de dillendirilen iddialardan bir diğerini oluşturur, özellikle bir kısım basının yürüttüğü yıpratıcı eleştiri ve propagandalara cevap çabuk gelir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın mensuplarından ‘’birisi”nin açıklamaları konuyu açıklığa kavuşturur; “<em>Böyle iddiaları tabiî bulmalısınız. Elbette bize dünyanın en iyi adamları diyecek değiller ya! Mamafih, irtica isnadı kadar İttihatçılık isnadı da gülünçtür. Eğer nokta-i nazarımızı muvafık bulan ittihatçılar olur ve bize iltihak ederlerse tabii onları da içimize kabul ederiz. Siyasi bir fırkaya girmek için o fırkanın nizamnamesini kabul etmek, prensiplerini benimsemek lâzımdır. Bu şekilde ifa eden herkesin kabulü tabiidir. Halk Fırkası&#8217;na mensup arkadaşların tarizlerine gelince mesele sarihtir. Rakibe rahmet okumak âdet değil’’</em>.(81) Bu sefer yıpratıcı propagandanın yönü değiştirilir ve yeni partici sosyalist olduğunu iddia edilir.(82) Fakat bu iddiayı gündeme getiren gazetenin yazarları çok geçmeden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Halk Fırkasının programlan arasında farklı bir nokta-i nazarının bulunmadığını-kabul etmek zorunda kalırlar.’’(83)</p>
<p>Elbette iki partinin programı arasında farklar vardı,ancak bunlar aynı olan idealin ayrıntılarını teşkil ediyordu.(84)Buna rağmen,Cumhuriyet gazetesi kelime oyunları üzerine kurulu eleştirilerini uzun süre devam ettirir.(85)Partinin saltanatçı olduğunu iddia eder.Terakkiperver Fırkasının mensupları ise bütün güçleriyle iddiaları cevaplaya çalışırlar.:</p>
<p><em>‘’Aramızda saltanatçılıkla itham edilecebilecek tek bir fert yoktur.Yalnız size şunu izah edeyim ki,saltanat yalnız hanedanlar tarafından değil,şahsıların tehakküm ve istibdatları ile de teessüs edebilir.İşte biz bu şekilde bir saltanatın, bir tahakkümün vücud bulmasından korkuyoruz. Biz saltanatın aleyhinde bulunduğumuz gibi, Meksika’daki Cumhuriyet gibi bir cumhuriyeti de istemiyoruz. Bizim istediğimiz milletin irade ve arzusunu hâkim kılan, onun emeli dairesinde hareket eden bir cumhuriyettir. Bu şekilde hâkim olan meclis, fert değil, yalnız millettir”(86)</em></p>
<p>Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, iktidardaki Halk Fırkası’nı sadece fikren sarsmakla kalmaz, aynı zamanda sayısal olarak da yıpratır. Par-tinin kuruluşunu takip eden ilk beş gün içerisinde Halk Fırkası’nda önemli bir erime görülür. 32 milletvekili istifa eder ve bunların 28’i Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na geçer. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşundan sadece üç gün sonra, Hükümetin sıkıyönetim teklifi Halk Fırkası’nın grup toplantısında reddedilince, İsmet Paşa başvekillikten, sağlığının bozukluğunu gerekçe gösterip, istifa eder. Yeni kabinenin teşkili görevi Fethi Bey’e verilir. 27 Kasım’da yapılan oylamda yeni kabine muhalefetin de desteğiyle güven oyu alarak görevine başlar.</p>
<p>Fethi Bey yeni kabineyi teşkil eder, ancak gündemde üstü kapalı olmakla birlikte şiddeti kolaylıkla hissedilen ciddi sorunlar vardır. Bu nedenle Fethi Bey yeni kabineyi teşkil etmeden önce Mustafa Kemal’le görüşür ve hükümet kurulursa bunu kabul edip etmeyeceğini sorar. Mustafa Kemal’in cevabı “çok tabiî” olur. Fethi Bey aldığı bu onay üzerine, yeni hükümetten Halk Fırkası’ndaki sertlik yanlılarının memnun olmayacağını, eğer engellenirse istifa edeceğini bildirir. Kendisinin liberal çizgide bir siyasi eğilime sahip olduğunu, özgürlüklere önem veren cumhuriyet ilkelerine uyan bir hükümet modelini desteklediğini ifade eder. Bu özelliğiyle Meclis’teki muhaliflerin de desteğini alacağına inandığını söyler. Fethi Bey’in bu açıklamaları, Halk Fırkası mensubu olma-sına ve Mustafa Kemal in desteğini almasına rağmen,fırkasındaki sertlik yanlılarından çekindiğini göstermesi açısından önemlidir.Çekincesinde haksız olmadığı ise kısa sürede anlaşılır.</p>
<p>Fethi Bey hükümeti,Halk Fırkasının ılımlılarından teşkil eder.Bu nedenle- Terakkipervercilerin yeni hükümete bakışları olumlu olur.Çok açık bir şekilde kendini Paşadan ve kabinesinden kurtuluşun sevincini yaşarlar.İsmet Paşa’nın  otoriter sisteme doğru gidışini engelledikleri için sevinçleri bir kat daha artar. Bu durum, mululdıilı bir iktidar olmayı arzulamayan Halk ırkasının sertlik yanlılarını daha da sertleştirir.</p>
<p>Halk Fırkası’nın sertlik politikalarını savunan milletvekilleri, daha önceden Meclis içinde karşı karşıya kaldıkları bireysel muhaliflerin yanı sıra, özellikle İstanbul&#8217;da yayınlanan bazı gazetelerin muhalefeti nedeniyle sert önlemler almayı düşünürlerken, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın örgütlü muhalefeti karşısında muhalefete ilişkin düşüncelerini uygulamaya koymaya karar verirler, öncelikle, basını sıkı bir şekilde kontrol altında tutmayı ve hiçbir şekilde muhalefet yapmalarına fırsat vermemeyi isterler. Bu doğrultuda olmak üzere hükümeti etkilemeye ve amaçları doğrultusunda bazı yasal düzenlemeleri gerçekleştirmek için harekete geçmeye karar verirler. 3 Aralık 1924&#8217;te Kozan Milletvekili Ali Salip, Abdülhamit döneminden beri yürürlükte olan Matbuat Kanunu’nun daha da ağırlaştırılmasını öngören bir değişiklik önergesi verir. Matbuat Kanunu&#8217;ndaki değişiklikle ilgili önerge görüşmeye geçilmeden, önergeyle amaçlananın ne olduğunu gösteren bazı gelişmeler de yaşanmaya başlar. Aralığın son günü Adana’da yayınlanan “Tok Söz” ve İstanbul’da İngilizce olarak yayınlanan “Orient News” gazeteleri kapatılır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına mensup Halis Turgut ve Kâzım Vehbi, bu kapatmaların gerekçesini sorduklarında, hükümet temsilcileri tarafından, her iki gazetenin de kapatılma gerekçesi olarak ülkenin güvenliğini tehdit edecek yayın yaptıkları ifade edilir. “TokSöz’ün hükümete muhalif tüm güçlerin birleşmesi çağrısı yapmış olması, “Orient News”ın ise hükümeti İstanbul&#8217;un ihtişamına darbe indirmekle suçlamış olması, ülkenin güvenliğini tehdit suçlarını teşkil etmektedir.</p>
<p>Halk Fırkası&#8217;nın basına yönelik baskısı artarak devam eder. “Tok Söz&#8221; ve “Orient News” gazetelerinin kapatılmasının tartışmaları bitmeden Keskin” (Keskin) ve “Örnek” (Çanakkale) gazeteleri kapatılır. Kapatılan gazeteler mahalli gazetelerdir; henüz büyük gazetelere yönelik bir girişimde bulunulmamıştır. Ancak, sürecin mahalli gazetelerden başlatılması, fazla tepki çekmeden amaca gidişi hazırlama gayretinden kaynaklandığını gösterir gibidir. 26 Ocak 1925 günü Meclisin gündemini “Keskin&#8221; ve “örnek” gazetelerinin kapatılması oluşturur. Hükümet kendisine yöneltilen eleştirilere ikna edici bir cevap veremez, fakat kararından da vazgeçmez.</p>
<p>Gerçekleşen ara seçimler de o günlerin politikalarını şekillendiren önemli faktörlerden birisi olur. Bazı paşaların milletvekilliğinden ayrılmaları nedeniyle seçim kanunları gereğı boşalan milletvekillikleri için ara seçim yapılması gerekmektedir .O zamanlar her yerleşim biriminde ki seçim farklı tarihlerde yapılmaktadır. Bu nedenle söz konusu seçim 1924 yılının Aralık ve 1925 yılının Şubat ayı arasında geçen sûreye damgasını vurur Bu dönemin en ayrıcalıklı özelliğini, Halk Fırkası’nın, karşısında ve açık bir muhalefet bulması oluşturur. Halk Fırkasının otoriter bir siyasetten yana üyeleri, ya muhalefete alışacak ve ülkenin Batı standartlarına uygun çok partili bir siyasal sisteme gidişine katkıda bulunacaklar veya muhalefeti hazmedemeyip tek partili bir siyasal sisteme gidişi inşa edeceklerdir. Gerçekleşen İkincisi olur.</p>
<p>Ara seçimin yapılacağı merkezlerden birisi İstanbul’dur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası henüz örgütlenmesini tamamlamadığı ve iktidarla doğrudan karşı karşıya gelmek istemediği için İstanbul’da gerçekleşecek ara seçimde aday göstermez. Kendi adayıyla seçime katılmak yerine bir bağımsız adayı desteklemeyi tercih eder. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının İstanbul’da desteklediği aday Mustafa Kemal ve özellikle de İsmet İnönü ile arası açık olan ünlü komutanlardan Ali Ihsan (Sabis) Paşa’dır. Seçim 11 Aralıkta gerçekleşir. Seçimi iktidarı adayı kazanır.AncakAli İhsan Paşa da göz ardı edilemeyecek miktarda oy alır. Seçimin hileli olduğu ve Halk Fırkası’nın sonucu seçim hileleriyle elde ettiği yoğun bir şekilde gündemi teşkil eder. Bir çok kimse, Ali İhsan Paşa’ya verilen bir çok oyun iptal edildiğini, sayılmadığını belirtir. Bu du-rum aynı zamanda Halk Fırkası için geçerli olacak bir geleneğin de başlangıcını oluşturur. Halk Fırkası’nın 11 Aralık 1924 İstanbul ara seçimlerinde ilk kez olmak üzere, çok partili sisteme geçiş döneminde daha sık gündeme gelecek şekilde, seçim hileleriyle birlikte anılmaya başlanır.</p>
<p>İktidarın İstanbul seçimlerinde amacına ulaşmasının sevincini yarıda kesen haber Bursa’dan gelir. Bursa’daki ara seçimi iktidarın adayı kaybeder. Bu gerek iktidar ve gerekse muhalefet için bir milletvekili kazanma veya kaybetmenin ötesinde, sembolik değeri son derece önemli bir sonuçtur. Üstelik seçimi kazanan herhangi birisi değil, Milli Mücadelenin ünlü paşalarından birisi olan ve muhafazakârlığı ile tanınan Nurettin Paşa’dır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının, Bursa’daki seçime kendi adayıyla katılmadığı, fakat Nurettin Paşa’yı desteklediği bilinmektedir. Hükümet bu sonuca razı olmaz. Seçimi iptal ettirmenin yolunu arar. Nurettin Paşa’nın seçim öncesinde resmi görevinden istifii etmemiş olması, seçimi yeniletmenin gerekçesi olarak ileri sürülür ve seçim geçersiz sayılır. Seçim yenilenir; fakat sonuç yine değişmez; 5 Şubat’ta yapılan iki seçimi de Nurettin Paşa kazanır. Halk Fırkası kabullenemediği bu sonuca istese-de istemese-de  razı olmak zorunda kalır. ; Böylelikle,Halk Fırkası,yine ilk kez olmak üzere, seçime müdahalesine rağmen,seçimi kaybetmesinin acısını yaşar.</p>
<p>1924 yılının ilk iki ayım kapsayan dört aylık süre Halk Fırkası’nın muhalefete, muhalefetin ise Halk Fırkası’na muhalefet yapma zorluğuna alışma çabalarıyla geçer. Her iki taraf için de buna alışmak hiç kolay olmaz;(87) özellikle de muhalefet için. Çünkü hükümet olan Halk Fırkası, her seferinde bir başka girişimiyle muhalefeti hep suçlar ve savunmada kalmasını sağlar; siyasal sistemin işlemesine katkıda bulunacak bir muhalefet anlayışı tesis etmesine fırsat tanımaz.(88) Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul edilip uygulamaya konması ve İstiklâl Mahkemelerinin tekrar açılması ise, Halk Fırkası’nın siyasetin gerektirdiği rolünü yapmaktansa, oyunu istediği gibi sonuçlandırma ve sahneyi kimseyle paylaşmama amacının bir gereği olarak açığa çıkar.(89)</p>
<p>2.Yazı için bkn:</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="p06CzWelfy"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/">Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Türkiye&#8217;de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-2/embed/#?secret=HJsDY5QqdZ#?secret=p06CzWelfy" data-secret="p06CzWelfy" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/">Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-siyasal-sistemin-insasi1923-1926-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
