<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İbadetler | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ibadetler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 08 Jan 2018 22:25:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İbadetler | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cihadın Manevi Anlamı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 14:24:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Cihadın Manevi Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[kelime-i tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7964</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ve Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Allah muhakkak ki iyilik edenlerle birliktedir.&#8221; (Ankebut, 69) ‘Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.’ (Hadis) Bugünlerde İslâm’la ilgili hiçbir mesele üzerinde cihad kadar hassasiyetle durulmamıştır. Kille iletişim araçlarında olduğu kadar ilmi kitaplarda da tartışılan bu terime verilen farklı anlamlar sadece Batılı  yorumcuların değişik görüşlerini değil, kavramı anlamlandırmada ‘fundamentalistler’ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/">Cihadın Manevi Anlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-25.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7965" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-25.jpg" alt="Cihadın Manevi Anlamı" width="360" height="242" /></a></p>
<p>Ve Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Allah muhakkak ki iyilik edenlerle birliktedir.&#8221;</p>
<p>(Ankebut, 69)</p>
<p>‘Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.’</p>
<p>(Hadis)</p>
<p>Bugünlerde İslâm’la ilgili hiçbir mesele üzerinde cihad kadar hassasiyetle durulmamıştır. Kille iletişim araçlarında olduğu kadar ilmi kitaplarda da tartışılan bu terime verilen farklı anlamlar sadece Batılı  yorumcuların değişik görüşlerini değil, kavramı anlamlandırmada ‘fundamentalistler’ ve gelenekçiler arasında. Varolanderin ayrılığı da yansıtmaktadır. Şu anda Batı’daki İslâm imajının cihadın manasını anlamakla ne denli ilintili olduğu düşünülürse, geleneksel İslâm’ın bu anah­tar fikri asırlar boyunca nasıl tahayyül ettiğini ve onun İslâm maneviya­tıyla olan bağını anlamak da o denli önem kazanmaktadır. Arapça bir kelime olan cihad, Kur’an ve hadisteki evrensel manasından ziyade İslâm hukukundaki anlamıyla Batı dillerine çoğunlukla ‘kutsal savaş’ olarak çevrilmiştir, chd kökünden türetilmiştir bu kelimenin birincil an­lamı, ‘kendi kendine çabalamak’ veya ‘uğraşmak’tır. Haliyle böyle bir çe­viri, Batı’daki yaygın yanlış kanaat lslâm= ‘kılıç dini’ fikriyle de birleşince, cihad yan anlamsal bir düzeye indirgenmiş; asıl anlamım oluşturan manevi ve içsel boyutu yitirmiştir. Yine, son yüzyılda, özellikle de son yıllarda birbiriyle çatışan bir kısım ‘fundamentalist&#8217; ve devrimci hareke­tin ortaya çıkarak cihad terimini ya da onun türevlerinden birini kul­lanması, kelimenin mûslûmanlarca yıllar yılı kavrana-geldiği gelenekselanlamı tamamen tersine çevirmiş, bu tür çarpıtmalar, cihad gibi dini manevi açıdan anahtar bir kavramın hakkıyla anlaşılmasını eskisinden çok daha zor hale getirmiştir.</p>
<p>Cihadın manevi anlamını ve İslâm&#8217;a göre, hayalın hemen hemen her alanına uygulandığını kavrayabilmek için. İslâm&#8217;ın insanın bireysel varoluşu ile içinde yaşadığı ve dünyevi hedeflerini gerçekleştirdiği toplum arasında bir denge tesis etme fikrini hatırda tutmak gerekir. İlahı  Adalet’in yeryüzündeki yansıması ve insan ruhunun huzuru açısından &#8221; kaçınılmaz olan bu denge, hristiyani terimlerle söyleyecek olursak, &#8216;’bütün kavrayışların ötesindedir’’. Hristiyanlık manevi hayat ve ahlak gayesini Hz. İsa’nın göğe yükselişiyle idealize ederken, İslâm bu tür bir manevi yükseliş için, içsel ve dışsal bir dengenin kurulmasını gerekli görmektedir. İslâm toplumlunun ,tarih boyunca gösterdiği istikrar; Şeriatla  belirlenmiş,İslâmî normların değişmezliği ve İslâm’ın sürekli ve kalıcı  yapısının bir sonucu olan geleneksel İslâm medeniyetinin zaman üstü tabiatı; hepsi söz konusu denge idealinin ve bu idealin gerçekleştirilme-sinin birer yansımasıdır. Hem Şeriat (veya İlahîHukuk) Öğretilerinde hem de İslâm sanatında böylesine aşikar olan bu denge, İslâm kelimesi­nin türediği selam kökünün anlamı olan huzurdan ayrılamaz.</p>
<p>Hayat, tabiatı gereği hareket demek olduğuna göre, bu dünyadaki dengenin korunması da bir durağanlık veya pasiflik anlamına gelemez. Olumsal değişimler, zamanın aşındırıcı etkisi ve yaşanan onca hadise düşünüldüğünde, dengede kalmanın daimi bir çabayı gerektireceği açıktır. İşte bu, cihadı hayatın her safhasında sürdürmek demektir. Şe­hevi arzu ve tutkularla kuşatılmış olmanın sancısını çeken, nisyanla malul insan fıtratı, hem bireysel hem de toplumsal anlamda söz konu­su hassas dengenin kaybedilmesi; hatta birey düzleminde çözülme, top­lum bazında da kaosa sebebiyet verecek dengesizlik halinin ortaya çık­ması gibi gibi bir tehlikeyi içermektedir. Böylesi bir trajik sondan kaça­mak ve tevhid’in ya da topyekün birliğin gerçekleştirilmesi yolunda in­sanlığı kemale eriştirmek için, birey ve İslâm toplumunun mensubu olarak her bir müslüman cihada sarılmalı; kendileriyle savaşılmadığı takdirde bu hayati dengeyi yok edebilecek güçlere karşı, anbean içsel ve dışsal anlamda bu mücadeleyi sürdürmelidir. Tabii ki bu, toplumun mücadele eden-çatışan birimler ve güçler öbeğinden çok, İlahi Nassın izini taşıyan bir ortaklık olarak görülmesi halinde gerçekleşebilecektir. İnsan hem maddi hem de manevi bir varlık; kendi içinde kusursuz bir küçük kainattır.</p>
<p>Bunun yanısıra, içerisinde kimi ihtiyaçlarını giderdiği ve varlığının bazı yönlerini geliştirdiği bir toplumunda üyesidir. İnsan öncelikle, cevheri ilahi karakterli bir akla; ayrıca bazen bu aklı perdeleyebildiği gibi bazen de kökenini sorgulamada kişiye yardımcı olabilen duyarlıklara sahiptir. İnsanda hem aşk hem nefret hem cömertlik hem tamahkarlık, hem şefkat hem de saldırganlık içkindir., Yine şimdiye dek, her biri farklı dini ve ahlaki normlara sahip bir çok “beşeriyet&#8221;; kendilerine has mensubiyet bağlan bulunan bir çok milli, etnik ya da ırksal grup ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, yaşa­nan tüm olaylara ve katmanlara yayılan cihad, sosyal alanda olduğu ka­dar siyasi ve iktisadi faaliyetler alanında da dallanıp budaklanmış ve in­san hayatını karakterize eden karmaşıklığı paylaşmaya başlamıştır. Za­hiri anlamıyla cihad, “darû&#8217;l-lslâm&#8221;ı, yani Islâm alemini gayri-İslâmî güçlerin işgal ve sızmalarına karşı korumak demektir. Cihadın zahiri anlamda kullanıldığı bu ‘kutsal savaş&#8217;ınen mükemmel örnekleri olarak,İslâm tarihinin ilk yıllarındaki, genç ümmetin varlığını tehdit eden savaşlar gösterilebilir.</p>
<p>Kurulmakta olan bir ümmetin hayatiyeti açısından son derece önemli ve bu nedenle de evrensel bir anlamı olan bu savaşlardan dönerken Peygamber-i Zişan (s.a.v.), ashabına, küçük savaştan büyük savaşa dönmekte olduklarını buyurmuştur: İnsanın asli tabiatı olan Allah rızasına uygun yaşamayı engelleyen bütün güçlere karşı sürdürülecek, içsel bir savaştır bu.</p>
<p>İslâm tarihi boyunca, Islâm aleminin bir kısmının veya tamamının  içten veya dıştan tehdit altına girdiği anlarda küçük cihada çağrı dört bir yanda yankılanmıştır.Bu çağrı özellikle, tehditlerin neredeyse tüm Islâm aleminin varlığına yöneldiği ve sömürgeciliğin yayıldığı  13.H/19.M yüzyıldan itibaren süreklilik kazanmıştır. Ne ki İslâm ale­minin kimi bölümlerinde cihad düşüncesini uyandıran bu gibi durum­larda bile kavram, savaşı kutsayan dinsel bir argüman olmaktan çok, toplumun yabancı askerî -İktisadî güçler veya fikirlerce işgaline karşı kendini koruma çabası olarak belirmiştir. Elbette bu, dini duyguların bir çatışmayı meşrulaştırmak veya kışkırtmak maksadıyla, özellikle son dönemlerdeki kimi örneklerde gözlendiği üzere, kötü yolda kullanıla­mayacağı anlamına gelmez. Yine de İslâm alemi en azından, diğer me­deniyetlerin ve hatta seküler Batının tarihte pek çok örneğini sergiledi­ği bu ayıbı asla ortak olmamıştır. Üstelik, din insan topluluklarındaki temel önemini kaybettiğinde, fıtratları gereği insanlar, iman ya da inançtan çok daha süfli bir takım sebeplerden ötürü savaşıp birbirlerini katletmektedirler.İslam Tarihinin açıkça gösterdiği gibi,şer-i bakış savaşa asla göz yummamış,sonuçlarını önceden görüp onu engellemeye çalışmıştır.Herhalükarda,toplu savaş düşüncesi ve bu düşüncenin uygulaması olan sivil insanların katli,dini cihadı olumlayan bir medeniyetin ürünü değildir.</p>
<p>Daha zahiri bir düzlemde, küçük cihadsosyo-ekonomik alana da uygulanır. Cihad, kişinin kendisinden başlayarak çevresinde de adaleti tesis etmesi anlamına gelir, Hakkını, iffetini, ailesini ve namusunu korumak da cihaddır ve dini bir görevdir. Şeriat’in vurguladığı, aileden ümmete tüm sosyal bağların kuvvetlendirilmesi düşüncesi de aynı görevkapsamı içindedir. Modern -sekûler anlamda değil- Kur an prensip­leriyle uyumlu sosyal adaleti gerçekleştirmeye çalışmak, iktisadi girişimleri olduğu kadar, toplumda dengeyi yeniden kurmak (yani cihadı İfa etmek) için de bir yoldur. Tabii bu arada herkesin refahı göz-önünde tutulmalı; maddi refahın kendisi amaç haline getirilmemeli ve Kur’an’ın  “ahi re t sizin için bu dünyadan daha hayırlıdır&#8221; emri hatırlanmalıdır. İki dünya arasındaki bu mükemmel ilişkinin unutulması da bir dengesizlik haline yol açacak ve bu kez tersinden bir cihad ortaya çıkacaktır.</p>
<p>İnsanın yüceliği, göründüğü ve olduğu arasındaki sürekli çatışmada ve dünya hayatı boyunca ‘hakikatine’ varmak için kendi kendisini aşma ihtiyacında yattığından; cihadın bütün dış şekilleri, insanın kendi , içinde devamlı sürdürmek zorunda olduğu büyük iç cihadlabütünleş­rtirilmedikçe, eksik kalacak; hatta hatta insanın aşırı bir şekilde dışa bağ­lanmasını yol açabilecektir</p>
<p>Konu manevi açıdan ele alındığında, İslâm’ın bütün ‘esaslarının ci­hadla İlgili olduğu görülebilir. Müslümanlığın nişanesi olan Kelime-i şehadet, yani ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ ve ‘Muhammed (s.a.v.) O’nun elçisidir’ ifadesi sadece İslâmî açıdan Hakikat’i dile getirmekle kalmaz, aynı zamanda bize iç cihadın silahlarını da sunar.</p>
<p>Kelime-i tevhidin ilk harfi, arapça yazılışıyla, Yüce Hakikat’i diğer bütün şeylerden ayıran ve ifadenin bütün olumluluğunu o Hakikat’e hasreden eğik bir kılıç gibidir. Şehadetin ikinci kısmı ise, O Yüce Haki­katken kainata ve insanlığa sadır olan, kudretiyle göz kamaştırıcı bildi­riyi içerir. Bu iki şehadeti nazil oldukları kutsal dilde söylemek, bir iç cihada soyunmak; kim olduğumuzun, nereden geldiğimizin ve nereye gittiğimizin ayırdında bulunmak demektir.</p>
<p>İslami ibadetlerin temelini oluşturan günlük namazlar da yine,insanı,kainatın ritmiyle ahenkli daimi bir ritme kavuşturan,kesintisiz bir cihaddır.Namazı düzenli ve huşu içinde eda ederek,gaflete,sefahate ve tembelliğe karşı sürekli bir iradi mücadele,yani bir nevi manevi savaş gerçekleştirmiş oluyoruz.</p>
<p>Aynı şekilde, kişinin dış dünyanın ihtiras ve iğvasına karşı direnme safiyet zırhını kuşandığı Ramazan orucu da iç cihad olmaksızın ortaya çıkarmayacak bir zûhd ve iç disiplini gerektirir.Mekke’ye yapılacak Hacc ziyareti de genellikle uzun hazırlıklar, çabalar, sıkıntılar ve zorlukluklarla gerçekleşir. Peygamberin ‘’Hacc bütün cihadların en üstünüdür&#8217;’ sözüne yakışacak, esaslı bir mücadeledir bu. İç cihadı gerçekleştirecek kişi için Allah’ın Evi’ni haccetme, diğer Kabe olan kalpteki Ev Sahibi ile  karşılaşma anlamına da geleceği için; Kutsal Kase’yi arayan(*) şövalye gibi Mukaddes Ev’e gidecek hacı da, sonunda tüm zahmetlerin unutulduğu, manevi bir savaşa girişmek durumundadır.</p>
<p>Nihayet, zekat da bir cihad türüdür zira kişi böylelikle, servetinin bir bölümünden vazgeçerek tamahkarlığa ve nefsinin hırsına karşı savaş açmış olur. Ayrıca, zekatınbir çok şekilde verilebilmesi toplumdaki iktisadi adaletin tesisini de kolaylaştırır Cihad, İslâm’ın şartlarından biri olmasa da, bir anlamda diğer bütün şartların içinde yer alır. Aslında manevi açıdan bakıldığında tüm bu şartlar, bir olan Allah’ın tefekkûründen doğan huzurla çelişmek bir yana onu tamamlayan iç Cihad’ın  ışığında anlaşılabilir.</p>
<p>Manevi hayatta kemale ulaşan yol da iç cihadın ışığında ilerler. Ruhumuz, gerçeği arayışta bizi yanlışlara sürükleyen fani dünyaya derinden derine kök saldığından, İlahi Huzur’a bu dünyanın kirinden arınmış olarak çıkmak yoğun bir iç cihadı gerekli kılar. Genellikle ruh bezginliği, pasiflik ve vurdum duymazlık şeklinde beliren ve insanın neredeyse ikinci bir tabiat haline getirdiği ’hakikatte ne olduğunu unutma’ hastalığının üstesinden gelmede de, yine kararlı bir cihad çabası gerekir. Aynı şekilde, ruhun merkezkaç eğilimi sebebiyle dağılmasını önle­mek ve onu kesret içinde nafile gezinmekten İlahi Huzur’un ve güzelli­ğe asıl mekanı olan merkeze döndürmek de, iç cihaddır. Katılaşmış kalbi, Allah sevgisiyle bütün yaratılanları kucaklayacak bir sevgi ırma­ğında eritmek, bir nevi simyadaki ‘solveedcoagula’ işlemini yerine getirmektir:</p>
<p>Bu da ruhun ‘düştüğü hale’ karşı açılan bir iç savaştan; onu, gerçek tabiatından haberdar olmadıkça sürdüreceği bu yabancılık halinden kurtarmaktan başka bir şey değildir. Ve son olarak, yalnızca Allahu Teala’nın mutlak olduğunun ve sadece Zatı’nın ‘ben’ diyebileceğinin idrakine varmak, ruhun gaflet uykusundan uyandığı ve yaratıldığı hikmet  uğruna yüce bilgiyi kazandığı en üstün cihaddır denilebilir. Bu sebeple, manevî ve batınî açıdan iç cihad veya mücadele, öncelikle bütün mane­vî tekamülü anlamada bir anahtar ve İslâmî mesajın tamamını kapsayan Bir’in idrak edilmesinde bir yoldur. Kemale doğru uzanan İslâm yolu, bu yolun dünyadaki banii Sevgili Peygamberimiz’in işaret ettiği büyük cihadla anlaşılabilir.</p>
<p>Her nefes alışta, bizim irademiz dışında ve bizi yaratan Allah-u Teala tarafından murad edildiği kadar işleyen ömür saati, vücudumuza hayat kazandıracak cihadla idame etmektedir. Şuurlu hayatımızın her anında; sadece bizimle ilgili alemdeki dengeyi kurarken değil, bilinci­mizin esas kaynağı olan İlahî Hakikat’ı hatırlarken de cihad etmeyi dü­şünmeliyiz. Alman her nefes, bütün yaratılmışların kendisinden geldiği ve kendisine döneceği o en yüce isim kalblerde yankılanıncaya ve insan gafletten tamamiyle uyarıncaya kadar, ruha iç cihadı sürdürmesi gerek­tiğini hatırlatır. Peygamberimiz, ‘Kişioğlu uykudadır, ölünce uyanacak­tır’ buyurmuşlardır. Manevi insan, gafletten uyanmak; bütün hakikatların aslı olan Hakikat’e, bütün dünya güzelliklerinin onun soluk bir yan­sımasından ibaret olduğu Hakiki Güzellik’e(Cemal) ve herkesin aradığı Huzur’a kavuşmak için iç cihada girişir ve dünyadan geçer&#8230;</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,Modern Geleneksel İslam</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/">Cihadın Manevi Anlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Reklâm ile Propaganda</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/reklam-ile-propaganda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/reklam-ile-propaganda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 12:19:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam ile propaganda]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6288</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir başka boyutsa, reklâm ile propagandadır. Seni bana benzetirsem, ihtiyâç duyduğum malları almağa seni mecbûr kılabilirim. Ürettiğim malları almakla, sen, pazarımı genişletirsin. Bütün ilişkiler, bundan böyle üretim-tüketim dengesine bağlı gelişmişlerdir. Sermâyecilik, berâberinde çok tanınan bir dayanağını da,demekki imperyalismi getirmiştir. O da, bugün adını küreselleşme şeklinde değiştirmiştir. Daha doğrusu küreselleştirmedir. Küreselleşme dediğinizde doğal bir süreçten bahsediyorsunuz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/reklam-ile-propaganda/">Reklâm ile Propaganda</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/en-iyi-reklamlar-2012.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7195" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/en-iyi-reklamlar-2012.jpg" alt="Reklâm ile Propaganda" width="400" height="302" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/en-iyi-reklamlar-2012.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/en-iyi-reklamlar-2012-300x227.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></p>
<p>Bir başka boyutsa, reklâm ile propagandadır. Seni bana benzetirsem, ihtiyâç duyduğum malları almağa seni mecbûr kılabilirim. Ürettiğim malları almakla, sen, pazarımı genişletirsin.</p>
<p>Bütün ilişkiler, bundan böyle üretim-tüketim dengesine bağlı gelişmişlerdir. Sermâyecilik, berâberinde çok tanınan bir dayanağını da,demekki imperyalismi getirmiştir. O da, bugün adını küreselleşme şeklinde değiştirmiştir. Daha doğrusu küreselleştirmedir. Küreselleşme dediğinizde doğal bir süreçten bahsediyorsunuz. Hâlbuki karşı karşıya olduğumuz doğalbir süreç olmayıp dayatmadır. Bu, okşayarak yahut döğerek gerçekleştirilen bir harekettir, olaydır. İktisâdî unsurlar, berâberlerinde kültür değerlerini getirmektedirler. Eskileri ve gelenekseller peyderpey ortadan kalkmaktadırlar. Mâlî sermâyeciliğin maddiyâtcı-iktisâdiyâtcı kültür değerlerini biz bugün doğal verilermişcesine kabul edip sorgulayamıyoruz.Küreselleşmenin başarısı da buradadır zâten.</p>
<p>Küreselleşmenin karşısına bir seçenek çıktığı takdîrde insanlar, ona yapışıp onun peşinden gidebilirler. O yüzden her türlü seçenek ihtimâli bertaraf edilmeğe çalışılıyor. Bu açıdan bakıldığında küreselleşmenin düşmanı sâdece İslâm değildir. Komünism de, nasyonal sosyalism de,faşism de meselâ, seçenek olma yönünden küreselleşmenin düşmanı olarak görülmektedirler. Bugün sermâyeciliğin başını çeken ülkeler, millî toplumculuğu, yanî nasyonal sosyalismi korkunç bir günâh sayarlar. Küreselleşme, bütün insanları tek biçimde giyinmeğe, yemeğe,içmeğe, davranmak ile düşünmeğe zorlamaktadır. Küresel düşünceye göre,her insan üniforma giymiş asker gibi ‘tek tip’ olmalıdır. Türkiyede koparılan başörtüsü kıyâmetini de ‘tek tip’ olma zorlamacılığına bağlamak lazım gelir.Her medeniyetin kendisine mahsus temel inançları, varsayımları ile nazâriyeleri vardır. Demekki bizler de öncelikle geçmişte varolmuş medeniyet çerçevemizin, iddiamızın içeriğini ortaya koymamız gerekir.Ondan hareketle, onun kullanılabilinir unsurlarından yararlanarak, içinde bulunduğumuz maddî ve fikrî şartları da nazarı itibâra alarak yeni bir medeniyet tasarısını tersîm edebiliriz. Üreteceğimiz yeni medeniyet tasarısı,tabîî ki, yine, İslamî olacak. O hâlde bunun temel düstûrlarını hem din hemde geçmiş klasik medeniyet bağlamında İslamda aramamız şarttır.Meselâ, kul hakkı dediğimiz bir temel düstûr var. Kul hakkı nedir? Bir toplumsal adâlet ilkesidir. Bu, İslam’ın kaçınılmaz kaidesidir.</p>
<p>Markscılık, bu ilkeyi İslâmdan aşırıp içini maneviyâttan boşaltmıştır. Nasıl Luthercilik, dince Müslümanlıktan esinlenmişse, benzer biçimde, Markscılık da bizlere İslâmî etkiler ile unsurları yansıtmaktadır. Bunların başında emek ile alın terine dayanmayan gelir ile kazancın haram sayılması ve kul hakkının dokunulmazlığı gelmektedir. Bahsettiğimiz iki ilke, insanın insanı kul kılması ile sömürüyü yasaklayıp sonuçta toplumsal adâleti gündeme sokup yaşatmaktadır. Toplumsal adâlet İslâmın temelidir. Namaz, oruç gibi bilcümle ibâdetlerse, dünyanın en zor işi olan kul hakkını yememek için tesîs olunmuş talîmlerdir.</p>
<p>Her ibâdet, insanı, kul hakkını yememe disiplini ile tutarlılığına götürme maksadına matûfdur.Küresel medeniyete ait eşyâyı kullanmamaya yönelik çabalar,imkânsız ve aynı zamanda yersizdir. Küresel medeniyetin sunduğu imkânların altında ezilmekten, onlara teslîm olmaktan ancak kul hakkını tanıma ile haddini bilme gibi, temel İslâmî düstûrları hayata geçirmekle kurtulabiliriz.Küreselleşme, halkların afyonudur. Küresel medeniyetin asıl gâyesi,insanı düşünemez hâle getirmek, düşünceyi uyuşturmaktır. Uyuşturucu denince aklımıza hep afyon, esrar gelir. Hâlbuki televizyon eroin kadar,bilgisayar kokain kadar uyuşturucu, beyni dondurucu, düşünmeyi durdurucu araç ile cihâzlardır.</p>
<p>Düşünmediğiniz takdîrde başkaldıramazsınız. Başkaldırmak demek,hâlihazırdaki biçimlere seçenek aramaktır. Küreselleştirilmiş medeniyet bu arayışı, hattâ arama irâdesini ortadan kaldırma gayretindedir. Oysa bizlere ait biçimleri kendimiz üretebilmeliyiz.</p>
<p>Farklılıklar, seçenek üretmenin vazgeçilmez şartıdırlar. Öyleyse, farklılıkları küçümsememek gerekir.Bizlere dayatılan biçimler medeniyetin biricik imkânını teşkîl etmezler.Zirâ başka biçimlerde de medeniyet olabilir. Medeniyet tek biçimden ibâret değildir de ondan.Yeni biçimlerin gündeme getirilmesinin mahreci okullardır. İngiliz-Yahudi Medeniyeti ‘biçimlerini’ öğretim yoluyla aktarır. Bu öğretim de okullardan başlar, basın ile yayın yoluyla devam eder, reklâm dünyasıyla da noktalanır. İnsanlar böylece farkına varmadan etkilenir, biçimlenir. Bu,hissettirmeden ve alttan alta gelişen bir etkilemedir. Adı anılan medeniyette,biyolojideki gelişmeler insana uygulanarak insan ile hayvan arasındaki fark ortadan kaldırılmıştır. Yaklaşık iki yüz yıllık tarihi boyunca İngiliz-Yahudi medeniyeti, bütün direniş noktalarını dün zorla ezmiştir; bugünse bunu okşayarak eğitim, öğretim, propaganda ve reklam yoluyla yapmaktadır. Bu tarz direnişi, karşı koymayı zorlaştırmıştır.Bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Küresel medeniyet, göz önünde cereyân eden kimi olayları bizzât örtmektedir. Birtakım odak noktalarına bakmak üzre şartlandırıldık. Bu yüzden etrâfımızda olup biten bir sürü olayı göremiyoruz. Hâlbuki yeni gelişmeleri, olup bitenleri fark ederek mutasavver yeni medeniyetin zeminini oluşturacak bir dünya görüşünü, İslâmın temel düstûrlarından hareketle ortaya koymamız zorunludur. Bizlerden kasdım,Türkün başını çektiği İslâm âlemidir.</p>
<p>Teoman Durali,Sorun Çağının Anatomisi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/reklam-ile-propaganda/">Reklâm ile Propaganda</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/reklam-ile-propaganda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:50:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Zekat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7131</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İslâm’ın beş esasının da temelinde inancın var olduğu âşikârdır. Yalnız temelde aynı olan bu beş esas ifa edilip yerine getirilirken, birbirlerine hiç benzemeyen çok büyük farklar gösterirler. Şöyle ki: Namazda, namaza başlama ânından itibaren bütün vücudumuzun iştirakiyle yaptığımız hareketler, bu ibadet esnasında lisanımızla yaptığımız okumalar (Tesbih, Kur’an-ı Kerîm, Dua) ile aynı ehemmiyet ve ciddiyetle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/">İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir10.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-7162" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir10.jpg" alt="İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri" width="328" height="245" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslâm’ın beş esasının da temelinde inancın var olduğu âşikârdır. Yalnız temelde aynı olan bu beş esas ifa edilip yerine getirilirken, birbirlerine hiç benzemeyen çok büyük farklar gösterirler.</p>
<p>Şöyle ki: Namazda, namaza başlama ânından itibaren bütün vücudumuzun iştirakiyle yaptığımız hareketler, bu ibadet esnasında lisanımızla yaptığımız okumalar (Tesbih, Kur’an-ı Kerîm, Dua) ile aynı ehemmiyet ve ciddiyetle beraber başlayıp beraber sürerler ve yine bu iki faaliyet birbirlerinden önce ye sonra olmamak kaydıyle yine aynı beraberlik içinde sona ererler. Yani, ibadetlerden sadece namazda dil-ibadet ile vücud-ibadet başka bir deyişle dil-ibadet ile hareket eş değerli olarak ve birbirlerine tabi olarak yürümektedirler.</p>
<p>Halbuki, Oruç veya diğer ibadetlere baktığımızda dil-ibadeti ile vücud-ibadetinin büyük ölçüde birbirinden ayrıldığını görürüz. Mesela, oruçda orucun başlamasından bitimine kadar oruca ait oruçlu üzerine farz olan herhangi bir okuma şartı mevcut değildir. Zekât verecek veya Hacca gidecek herhangi bir müslüman için yaptığı ibadet müddetince devamlı okumaya mecbur olduğu hiçbir lisanî ibadet yoktur. Daha doğrusu böyle bir ibadet şart koşulmamışlar. Kısacası oruç, rekât vs. de okumaya mecbur olunan hiçbir şey yoktur, fakat bizzat yapmaya ve yapmamaya mecbur olunan birçok şeyler vardır.</p>
<p>Başka bir ifadeyle, bu ibadetlerden sadece namazda “Teşbih, Kuran-ı Kerîm ve Dua” okunması mecburiyeti vardır. Yapılan bu okumaları şöyle tarif edebiliriz: “Hem kendi kendimize ve hem de başkalarına karşı lisanımızla Allah Teala’nın her türlü eksik, kusur ve noksanlardan münezzeh olup, yücelerin yücesi olduğunu beyan etmek, “0”nun emir ve yasaklarını hem kendimiz ve hem de başkalarına bildirip tebliğ etmek, hiç olmazsa tekrarlamak sure¬tiyle hatırlamak ve hatırlatmak ve yine hem kendimiz ve hem de başkaları hesabına bir takım temenni, istek ve dileklerimizi O’na arz etmektir. Yani, namazdaki lisanî ibadet olan okumalar, bir bakıma bir söz söyleme, bir konuşmadır. Namazda bu söz söyleme ile hareket iç içedir. Bu iki davranış hem birbirini tahdit eder, sınırlar ve hem de birbirini takviye eder durumdadır.. Hiç bir zaman bu konuşmalar, söz söylemeler, ön ve son itibariyle hareketi geçemez.</p>
<p>Halbuki, diğer ibadetlerde durum tamamen bunun zıddınadır. Mesela oruç, hac, zekât vs. gibi ibadetlerde, lisanî ibadet olan okumalar yani söz söyleme ve konuşmalar kayıp olarak yerlerini tamamen harekete terk etmişlerdir. Böylece, daha önceleri ,lisan ve hareket arasında ortak olan meşguliyet de tamamen hareket üzerine geçmiştir. Bu da bazı ölçüleri geçmemek şartiyle, söylenenden ziyade yapılan,yapılmayan yahut eksik yapılan işten sorumlu tutulma demektir.</p>
<p>&#8230;Vücudla yapılan hareket halindeki ibadet arasındaki mevcud fark, o derece büyütülmüştür ve hareket o derece kaydırılmıştır ki, görmemezlikten gelip üzerinde düşününmemek mümkün değildir. Hatta bu ayrım, bu iki ibadetin birleşip, eşdeğerli olduğu zamanda bile büyük bir açıklıkla görülür. Mesela, yeni müslüman olmuş bir kimse üzerine vaktin girmesiyle bareber namaz farz olur. Bu çeşit bir kimse okuyacak hiçbir şey bilmese de abdest alıp muayyen hareketleri yapmaya mecburdur. Okuyacak hiç bir şey bilmiyorum diye bu hareketleri yerine getirmekten kaçınması mümkün değildir. Yani, bu kimsenin hiçbir şey bilmemesi, onun kendisinden istenilen hareketleri ve faaliyetleri yerine getirmemesi hususunda hiçbir şekilde mazeret teşkil etmemektedir. Tabiî bu arada da gerekli sûre, dua ve teşbihleri de öğrenmeye çalışacaktır.</p>
<p>Hareket lehine yapılan bu tercih, diğer ibadetlerde .daha açıktır. Mesela, yemin edip yeminini bozan bir kimse, bunu diliyle yapacağı çeşitli ibadetlerle değil de vücudu veya malı ile yapacağı ibadetlerle karşılamaya mecburdur. Halbuki, yapılan yemin dil ile yapılmıştı. Dil ile yapılan bu yeminin bozulması sonucu yapılacak şeylerin yine dil ile yapılacak lisanı ibadetler olması gerekirdi. Fakat Islâm bu türlü bir karşılığa iltifat etmemiştir. Dil ile yapılmış kusurların karşısına ancak ve ancak hareketi koymuştur: Oruç veya para. Rahatsızlığı münasebetiyle orucunu tutamayan bir kimsenin para vermesi de böyledir. Paranın da muhtelif faaliyetler ve gayretler neticesinde kazanıldığı düşünülürse, durum daha iyi aydınlanmış olur. Hatta namazdaki okumalarımızda yaptığımız kusurların yine lisanen değil de, ancak secde-sehiv ile telafi edilebilmesi de lisan ile hareket arasındaki tercihin hareket lehine ne derece geliştiğinin açık bir ifadesidir.</p>
<p>Sonuç olarak, dikkat edilmesi gereken en mühim husus şudur: İster dilimizle, isterse hareketlerimizle olsun, yaptığımız bütün ibadetlerde meydana gelebilecek kusurların, ancak ve ancak çeşitli hareket ve davranışlarımızla tamir edilebileceği esasdır.</p>
<p>Yazının başından beri söylenmek istenilenleri özetleyerek yazımızı bitirmeye çalışalım. İman ilk defa, harfler ve kelimeler ile Kelime-i Şehadet halinde dilde ifadelenir. Hemen sonra, namazda hem bir takım okumalar şeklinde dilde kelime ve cümleler halinde ve hem de bir takım davranışlar bütünü olarak bedende hareket halinde tecellî eder. Sonra namazdaki okumalarımızın Kelime-i Şehadet’inlisanen bir tefsiri, bir tamamlayıcısı olmasına karşılık, namazdaki bedenen yaptığımız hareketlerimizde faaliyet, hareket ve davranış olarak bu Kelime-i Şehadet’in hareket haline dönüşmüş olan bir tefsiri, bir izahıdır. Daha doğrusu onun hareket ve davranış olarak en mühim tamamlayıcısıdır.</p>
<p>Tabiîdir ki, Kelime-i Şehadet’in tefsiri durumunda olan namazdaki okumalarımızın ihtiva ettiği bütün emir ve yasakların kıldığımız namaz içinde yerine getirilebilmesi mümkün olmayacaktır. Bu münasebetle, artık Zekât, Hac, Kurban vs. gibi ibadetlerimiz namazın bitmesiyle beraber başlamak suretiyle namazın dışına taşmışlardır. Yani bu çeşit ibadetler, ancak namazın dışında tatbikat sahası bulabilme imkânına sahiptirler. Başka bir ifadeyle ancak bu sayede namazda okuduğumuz İlahî emir ve yasaklar sözden ibaret bir takım nazariyeler halinde kalmayarak, namazın dışında da bütünü ile bir hal alabilmektedirler.</p>
<p>Bu gerçeklerle, artık namazdaki okumalarımız diğer ibadetlerde yerlerini tamamen bir takım faaliyetlere terk etmişlerdir. Fakat bununla beraber namaz, hem lisanî ibadet olan okumaları, yani dili ve hem de bedenî ibadet olan hareketi kendi nefsinde aynı anda toplamış olduğu için kemal derecesine ulaşmış ve bu münasebetle de diğer bütün ibadet, hareket ve davranışlarımızda bizlere ışık tutar duruma gelmiştir. Namazın dinin direği olması da belki bu sebepledir.</p>
<p>Fakat bununla beraber namazdan sonraki ibadetlerde okumalarımızın yerlerini tamamen harekete terk etmesi açık seçik olarak bizlere bir hususu işaret etmektedir. O da Allah Teala’nın söylediklerimizden ziyade yaptıklarımıza önem verdiğidir. Yani, yaptıklarımızın söylediklerimizden daha mühim olduğudur. Hatta bu hareket ve davranışlarımız o derece mühimdir ki, iyi niyet bile şart olmakla beraber hareket ve davranışlarımızın yerini tutamamaktadır. Bu da, bizden söz adamı, niyet adamı yerine iş adamı olmamızın istenmesi demektir.</p>
<p>Netice olarak: Namazın bitmesiyle, lisanî ibadet olan okumalarımız da son bulup bitmektedir. Halbuki namazdaki hareket ve davranışlarımız, tarz ve şekil değiştirmek suretiyle ve birbirini tamamlar mahiyette çeşitli ibadetler, yani çeşitli hareketler şeklinde ve bir takım emir ve yasaklar halinde son nefesimize kadar bütün bir ömür boyu aralıksız ve fasılasız olarak devam edip gitmektedir. Yani, dilimizle yaptığımız lisanî ibadet olan okumalarımızda bir kesilme, bir bölünme olmasına karşılık, bedenî ibadet olan hareketlerimizde hiçbir şekilde bir kesilme, bir bölünme yoktur. Bilakis bu hareketlerimiz birbirlerine intikal etmek suretiyle bütün bir ömür boyu devam edip sürmektedir,</p>
<p>Nitekim bir mütefekkir milletleri üçe ayırmaktadır:</p>
<p>1-Susan milletler 2-Konuşan milletler 3-Yapan milletler.</p>
<p>Söylenmek istenilenleri en veciz bir şekilde ifade etmesi bakımından, yazımızı bir vezirimizin yabancı devlet elçilerinden birine söylemiş aldığu bir cümleyle bitirelim; Bizler az konuşur, çok iş yaparız.</p>
<p>Prof.Dr.Ali Murat Daryal &#8211; Dini Hayatın Psiko-Sosyal Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/">İbadetlerde Dil-Hareket Münasebetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerde-dil-hareket-munasebetleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbadetlerin Yegane Gaye ve Hedefi Nedir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerin-yegane-gaye-ve-hedefi-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerin-yegane-gaye-ve-hedefi-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:41:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetlerin Yegane Gaye ve Hedefi Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7129</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbadetlerin (Namaz,oruç, Zekât, Sadaka, Kurban vs. olarak) bütünüyle yegâne gaye ve hedefi, fertleri ayrı ayrı toplum menfaatine yöneltmek ve böylece cemiyet içinde rahat ve huzuru, refah ve saadeti sağlamak suretiyle cemiyeti kalkındırmak ve güçlendirmektir. İbadetlerin bu gaye ve hedefi, İslâm’da bir çok Ayet-i Kerîme, Hadîs-i Şerif ve İslâm Büyüklerin sözlerinde dile gelmiştir. Bu emir ye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerin-yegane-gaye-ve-hedefi-nedir/">İbadetlerin Yegane Gaye ve Hedefi Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir9.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7160" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir9.jpg" alt="İbadetlerin Yegane Gaye ve Hedefi Nedir ?" width="335" height="250" /></a></p>
<p>İbadetlerin (Namaz,oruç, Zekât, Sadaka, Kurban vs. olarak) bütünüyle yegâne gaye ve hedefi, fertleri ayrı ayrı toplum menfaatine yöneltmek ve böylece cemiyet içinde rahat ve huzuru, refah ve saadeti sağlamak suretiyle cemiyeti kalkındırmak ve güçlendirmektir.</p>
<p>İbadetlerin bu gaye ve hedefi, İslâm’da bir çok Ayet-i Kerîme, Hadîs-i Şerif ve İslâm Büyüklerin sözlerinde dile gelmiştir. Bu emir ye teşviklerin sayıları da insana hayret ve şaşkınlık verecek kadar çok ve kabarıklar.</p>
<p>Bu emir ve tesviklerden sadece iki Hadisi Şerif, ibadetlerin hedeflerini tesbit ve tâyinde yukardan beri söylenmek istenilenlere fazlasıyla açıklık kazandırmaya yetecektir.</p>
<p>“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, insanların en fenası da insanlara zararlı olanıdır.&#8221;<br />
“Kavmin (toplumun) efendisi (ulusu, büyüğü), ona, yani topluma hizmet edendir.”</p>
<p>Böylece İslâm, bir yandan emir ve teşvikleriyle daimî surette fertlere Toplum Menfaatini gösterirken, diğer yandan da kendi müntesiplerinden istediği ibadetler vasıtasıyla onları amel, hareket ve davranışlar bütünüyle Toplum Menfaati hususunda eğitip yetiştirerek, onları bu istikamete yöneltmek istemektedir. Kısacası, bir taraftan söz ile toplum menfaatine işaret edilmekte, diğer taraftan da fiiliyatla bu hedefin gerçekleşmesine çalışılmaktadır.</p>
<p>Netice olarak, gerek şuura hitap eden ve gerekse hareketlerimize yönelen emir ve teşviklerin ortak hedefi durumunda olan Toplum Menfaati, “insan ve gölgesi&#8221; gibi bir durum arz edecektir. Daima ona doğru gidilecek, o da o nisbette ileri doğru kaçacaktır. Zaten İslâm’ın da istediği budur. Zira, cemiyete hizmet etmenin, insanlara faydalı olmanın yeni yeni keşiflerle cemiyeti güçlü kılmanın sonu yoktur. Bunun için İslâm, kendi müntesiplerine böylesine bir Toplum Menfaati İdeali vermek suretiyle kendisine inananlardan müteşekkil bir cemiyetin bitmek tükenmek bilmeyen devamlı bir tekâmül vetiresi içine girmesini istemekte ve bunun için çalışmaktadır.</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerin-yegane-gaye-ve-hedefi-nedir/">İbadetlerin Yegane Gaye ve Hedefi Nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibadetlerin-yegane-gaye-ve-hedefi-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamın Zaman Mefhumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 11:40:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[İslam da Zaman ve Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[İslamın Zaman Mefhumu]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Arefe Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Hac]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7127</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbadetler umumiyetle 1-Zaman, 2-Mekân olmak üzere iki buudda gerçekleşir. Bununla beraber, bir çok ibadetlerde mekânın şart olmamasına karşılık, istisnasız bütün ibadetler zamanla mukayyettir. Başka bir ifadeyle, bir çok ibadetler “Mekân” ile sınırlandınlmadığı halde, istisnasız bütün ibadetler “Zaman” ile sınırlandırılmıştır. Hac müssesesinden başka bütün ibadetlerde “Mekân”, “Zaman” dan sonra gelmiş, daima ikinci planda kalmıştır. Hatta “Oruç” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/">İslamın Zaman Mefhumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7158" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman.jpg" alt="İslamın Zaman Mefhumu" width="500" height="396" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/zaman-300x238.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></p>
<p>İbadetler umumiyetle 1-Zaman, 2-Mekân olmak üzere iki buudda gerçekleşir. Bununla beraber, bir çok ibadetlerde mekânın şart olmamasına karşılık, istisnasız bütün ibadetler zamanla mukayyettir. Başka bir ifadeyle, bir çok ibadetler “Mekân” ile sınırlandınlmadığı halde, istisnasız bütün ibadetler “Zaman” ile sınırlandırılmıştır.</p>
<p>Hac müssesesinden başka bütün ibadetlerde “Mekân”, “Zaman” dan sonra gelmiş, daima ikinci planda kalmıştır. Hatta “Oruç” gibi bazı ibadetlerde “Mekân” yerini tamamen “Zaman”a terketmiştir.</p>
<p>Bu ise bizlere mutlak-zamanın mutlak- mekândan çok daha umumî ve çok daha değerli olduğunu gösterir.</p>
<p>İslâmiyette “Cemaatle kılman namazda, başlama tekbirine ulaşamayanın sevaptan mahrum olacağı” esası vardır. Hal böyle olunca, başlama tekbirine yetişip yetişememe bir saniyelik bir iş olarak karşımıza çıkar. Yani bir saniyelik bir gecikme,başlama tekbirinin kaçmasına sebep olacaktır. Bu fil ise Müslümanların yaptıkları bütün cami-içi, cami-dışı hayatlarında bir saniyeyi değerlendirecek şekilde dakik olmaları demektir.</p>
<p>İslâm’dan başka hiçbir din, hiçbir inanç, hiçbir felsefî ve İktisadî sistem, İslâm kadar kendi taraftar­larından bir saniyenin hesabını bu kadar ciddiyetle aramaz ve bir saniyelik ihmali bu kadar ağır şekilde cezalandırmaz.</p>
<p>Yollarda, birtakım engellerden ötürü camiye geci­ken ister yaşlı, ister genç bir çok kimselerin doğru olmamakla beraber koşuşmaları sık sık görülen bir olaydır. Bu acelelerin, bu koşuşmaların hepsi sadece bir saniye içindir.</p>
<p>Affı ve cömertliği sonsuz olan Allah Teala’nın bu esaslarda hiçbir şekilde müsamaha göstermemesi, bizlerde, yani şuurumuzda zaman kavramının daha kuvvetli belirginleşmesi içindir.</p>
<p>Böylece bir saniye, İslâm’ın kendine yerdiği değer yüzünden Müslümanların şuurunda bir çağ, bir asır kadar büyüyecek ve değer kazanacaktır. Yani “En kısa zaman olan ‘Saniye’, en büyük değen taşıyacaktır”. Zira zaman sübjektiftir, herkese göre değişir. Sabaha kadar uyuyamayan bir hasta ile sabaha kadar eğlenen bir insan için vakit mefhumu eşit değildir. Bu vakit, birisi için çok uzun, diğeri için de çok kısadır.</p>
<p>Kısacası, günde beş defa, bu bir saniyenin peşinde koşan kimselerde ister istemez “zaman kavramı gerçekte olduğundan çok daha fazla değer ve kıymet kazanacaktır.</p>
<p>Yine Hac müessesesinde dünyanın neresinden gelinirse gelinsin, Arefe günü olarak sadece belirli bir yarım günün kabul edilmesi ve bu yarım gün zarfında Arafat dağında bulunulmasının şart olması ve buna  karşılık hiçbir mazeretle gecikmenin kabul edilmemesi,fazlasıyla üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Zira bu Arefe günü iki, üç veya daha fazla sayılarda, yahut senenin belirli samanlarına taksim edilmiş olabilirdi veya Arefe günü Arafat dağında bulunamayanlar için Namaz, Oruçta olduğu gibi pekâlâ Kaza müessesesi kurula­bilirdi. Kullarına zorluk, güçlük dilemeyen Allah Teala’nın yukarıda zikredilen tarzlardan hiçbirine iltifat etmeyerek Hac müessesesini bu şekilde tesbit etmesinin birçok sebep ve hikmetlere mebni olduğu muhakkaktır. Başka bir ifadeyle tabiî zamanı uzat­mamasına gerekçeleri olacaktır.</p>
<p>Şöyle ki: Ortalama olarak bir yarım gün, yirmi dört saat üzerinden on iki saat tutar. Bu da dakika olarak *720” dakika eder. Bu Hac ibadeti senelik ibadet olduğu için elde ettiğimiz 720 dakikayı orta­lama bir seneye (360) bölersek, her gün için, yani her yirmi dört saat için iki dakika elde ederiz. Bu ise, tayyare, tren vs. gibi süratli vasıtaların bulunmadığı bir zamanda, kıtalar aşarak binlerce km. uzak­lardan gelen kimselerin ayları çok aşan bu faaliyetlerdinde daha önce yaptıkları plan icabı her gün kaç saat veya kaç km. yol gideceklerse bunun her halü­kârda, muhakkak surette yerine getirilmesi demek­tir. Söylenmek istenileni bir misalle şu şekilde açıklamak mümkündür.</p>
<p>Altı aylık bir yoldan Hacca gelen bir kimse yaptığı hesap ve planlarıharfiyyen, tamamiyle yerine getirmeye mecburdur. Aksi takdirde, her gün zaman ölçüsü ile yürümeye mecbur olduğu zamandan dörder dakikalık bir ihmal, bir plansızlık veya hergün yapacağı km. den yüz&#8211;yüzelli metrelik daha önce yapılmış hesap ve plan dışı bir gecikme, bir laubalilik, bir ihmal. Arefe gününün kaçmasına sebep olacaktır. Çünkü bu .altı ay zarfında bir yarım gün edecektir ve bu da Arefe gününün kaçmasına kafi gelecektir. Yahut günde yapılan yüz-yüzelli metrelik ihmal, altı ay zarfında yirrai-yirmibeş km. gibi yarım günde yürümesi mümkün olmayan bir meblağ olarak karşımıza çıkacaktır. Yine bu hal de Arefe gününün kaçmasına kafi gelecektir.</p>
<p>Burada dikkat etmemiz ve ders almamız gereken mühim hususlar mevcuttur. Şöyle ki: Saatin ve uzunluk ölçen hassas aletlerin bulunmadığı bir zamanda Islâmiyetin daha önce yapılmış olan hesap ve planların günde dörder dakikalık veya yüz-yüzelli metrelik eksik tatbika­tından hasıl olacak hatayı hoş görüp affetmemesi, başka bir ifadeyle af dileyince günahı sevaba çeviren Allah Teala’nın bu hususta hiç müsamaha göster­memesi, Müslümanların, planla yaşayan, bütün hareket ve davranışlarını zamana göre tayin ve tanzim eden insanlar olmalarını istemesindendir.</p>
<p>Arefe gününün senenin günlerine bölünmesi sonucu her güne iki dakikanın düşmesi gerçeği daha başka şekillerde de izah edilebilir. Şöyle ki: Her gün, değerlendirilmeden boş olarak geçen bu ikişer dakikalar biriktiği takdirde bir sene zarfında İslâm’ın beş esasından birinin kazası mümkün olmayacak şekilde yerine getirilememesine sebep olmaktadır. Yine bu hal, çekilen bunca zahmet ve verilen bu kadar zamanın kaybolup gitmesine sebep olmaktadır. Bu da küçümsenerek değer verilmeyen, ihmal edilen &#8220;ufak şeylerin” çok zaman sarfederek yapılan iş, verilen emeklerin neticesiz kalacağını, hiç olmazsa yarım kalacağını işaret etmektedir.</p>
<p>Kısacası bu hal, İslâmiyetin günde ikişer dakika­lık bir ihmal, bir gevşeklik ve bir tembelliği affetme-yip göz yummadığının açık seçik delilidir. Yine ikişer dakikalık yapılan tembellik, ihmal ve gevşek­liğin toplamının bir yarım günü geçtiği takdirde, Hac gibi bir farzın, yani mühim bir işin yerine geti­rilememesi ve bunca emeğin semeresiz kalacağınıgöstermektedir.</p>
<p>Islâmiyetin zamana bu kadar değer vermesi, Müslümanların zamandan kopmak şurda kalsın, bilakis onların saatle yaşayan dakik insanlar olmalarını temin ve dünya-ahiret bütün başarılarının ancak ehemmiyetsiz gibi görünen dakikaların, hatta saniyelerin israf edilmemesi ve en iyi şekilde değer­lendirilmesiyle mümkün olacağını onlara telkin etmek içindir.</p>
<p>Başka bir deyişle İslâmiyetin, onbinlerce km. aşarak dünyanın neresinden gelinirse gelinsin, Arefe günü olarak bir yarım günlük zamandan daha fazlasını kabul etmemesi, yaptığımız senelik faaliyetlerimizdeki değerlendiremediğimiz zaman­ların toplamının bir yarım günü geçtiği nisbette başarısızlığa uğrayacağımızı ve dünyanın neresin­den gelirsek gelelim, istenilen yerde istenilen zamanda bulunmamızın lüzum ve gereğini bizlere telkin etmek içindir. Çünkü bu da bir randevu, bir sözleşmedir. Onun için zamanında bulunmamız gerekmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak: Bu bir yarım gün, senelik faaliyet­lerimizde kaybedeceğimiz zaman toplamı için azamî ölçüdür.</p>
<p>Milletçe başarılarımız bütün faaliyetlerimizde bu ideal ölçüye yaklaşabildiğimiz oran ve nisbette olacaktır.</p>
<p>Yazıyı baştan itibaren özetleyerek bitirelim: Günlük hayatımızda saniye günün “en küçük” ana birimidir. Buna karşılık senelik faaliyetlerimizde de gün, sene içinde “en küçük” ana birimdir. Haftalar, aylar ve nihayet yıl bu ana birim olan günlerin toplamıdır. Asır veya Ömür içinde de sene ana birimdir.</p>
<p>Hal böyle olunca, saniyelerin değerlendirilmesi, günün, günlerin değerlendirilmesi, yılın ve yılların değerlendirilmesi demek olacağından, saniyenin değerlendirilmesi mana ve ehemmiyetini taşıya­caktır. Başka bir deyişle, bu esaslar senelik faaliyet­lerimizde güne, günlük faaliyetlerimizde de sani­yeye dikkat edip onu en iyi şekilde değerlendirme­miz gerektiğinin delilidir.</p>
<p>Islâm’ıın Arefe günü olarak ana-birim olan bir tek günü seçmesi bu sebeplerden ötürüdür.</p>
<p>Başka bir ifadeyle, bu esaslar sene içinde ana birim durumunda olan gün ve onun içinde de onun en küçük ana birim olan saniyeye en büyük değe­rin verilmesi demektir, bu da bir ömrün veya yüzyılın saniyeye sığdırılması veya saniyelerin bir ömür veya bir asrı içine alacak kadar büyüyüp değerlenmesi demektir. Bir saniyenin de tek başına kabul edilemeyeceğini, aksine saniyelerin birbirini takip ettiklerini düşünecek olursak, artık saniye»yaşanılan hal”» “yaşanılan zaman” şeklini alır, Böylece mesele yaşanılan hâli, yaşanılan zamanı değerlendirmek şeklinde karşımıza çıkar. Yaşanılan hâlin dışındaki zaman, ancak yaşadığı­mız vakti değerledirmemize bağlı olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/">İslamın Zaman Mefhumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamin-zaman-mefhumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
