<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikmet Nedir ? | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hikmet-nedir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 06 Mar 2018 16:24:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hikmet Nedir ? | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hikmet ne demektir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ne-demektir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ne-demektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 17:53:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Çeşitli Hikmet Tarifleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Hikmet Manası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20277</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu kelime hüküm, hükûmet ve sağlamlaştırmak demek olan ihkâm mânâlarıyla ilişkili olarak mastar ve isim olur. Bundan dolayı manevî ya da lafzî alanda anlam ilişkileriyle birçok mânâlarda kullanıldığından yerine göre tefsir edilmesi gerekir. Mastar olması bakımından, aslında kötülükleri ortadan kaldırmak, iyilikleri elde etmek mânâsı vardır ki; hüküm ve hükûmet, sağlamlık ve muhkemlik hep bu kökten [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ne-demektir/">Hikmet ne demektir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span lang="EN-US"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-20287 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955-300x236.jpg" alt="" width="300" height="236" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955-300x236.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955.jpg 590w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu kelime hüküm, hükûmet ve sağlamlaştırmak demek olan ihkâm mânâlarıyla ilişkili olarak mastar ve isim olur. Bundan dolayı manevî ya da lafzî alanda anlam ilişkileriyle birçok mânâlarda kullanıldığından yerine göre tefsir edilmesi gerekir. Mastar olması bakımından, aslında kötülükleri ortadan kaldırmak, iyilikleri elde etmek mânâsı vardır ki; hüküm ve hükûmet, sağlamlık ve muhkemlik hep bu kökten alınmıştır. Her nerde kötülüğü gidermek ve iyiliği elde etmek varsa, işte orada hikmet mânâsı vardır. Bundan dolayı bir şeyin içinde gizlenen ve sonuç bakımından ortaya çıkacak olan fayda ve iyiliğe o şeyin hükmü ve hikmeti denilir ki, hikmetin birçok anlamından biri de budur. Bunda bütünüyle nihâî (son) hedef mânâsı olmasa bile, bunun az çok bulunması gerektiği söylenebilir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Buna göre, anlam bakımından hikmet sözü, fayda sözünden daha özel bir anlam ifade eder. Sebep kelimesinden daha geniş anlamlıdır. Zira hikmet, sebepten önce olabildiği gibi, nihâî hedeften sonra da olabilir. Yani sebebin sebebi, amacın sonucu şeklinde ortaya çıkabilir. Bundan dolayı hikmet denildiği zaman, mutlaka ya bir sebep sonuç ilişkisi veya daha genel olarak bir sebebin nedeni ve buna benzer gerekçeli bir mânâ söz konusudur. Yani hikmet, kesinlikle sonucun sebebe irca edilmesi, tutarlı ve sağlam bir ilişki anlamı ifade eder. Nitekim bir işi, bir başka işe isnad etmeye hüküm denildiği gibi, bilimsel veya amelî herhangi bir doğru karara da hikmet denilir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hasılı böyle içerikli veya gerektirici çeşitli anlamlardan her biri dolayısıyla hikmet, çok yönlü mânâlar için çok anlamlı bir isim olmuştur. En genel anlamda hikmet, fayda, yarar ve ihkâm anlamlarından dolayı her güzel bilginin ve her faydalı işin ismi olmuştur. Bununla beraber pratik ilimlerle ilişkisi, teorik ilimlerden daha fazla olduğu gibi, doğrudan doğruya amele tahsisi de ilimden daha fazladır. Güzel ameller içindeki yeri de ilme yöneliktir. Yani bir işi körü körüne değil de, önünü sonunu düşünerek ve ondan doğacak bütün tehlikeleri bertaraf etmeyi gözeterek yapmak demektir. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; hem ilim, hem iş yapma hikmetin en esaslı mânâsını teşkil eder. Bütün bunlardan dolayı hikmet kelimesi, aşağıda görüldüğü çeşitli anlamlarla tefsir edilmiştir:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>1</strong>&#8211; Sözde ve fiilde doğruyu tutturma (Mücahid&#8217;den İbnü Nüceyh). Söz, fikir ve lafızdan daha geniş anlamlıdır. Fiil de, bu kalbin fiili, dilin fiili gibi diğer amellerden daha geniş anlamlıdır. Herhangi bir hususta kalbinden geçirerek ve dil ile söyleyerek, şu şöyledir demeli ve öyle yapmalı ve yaptığı işte isabet de etmeli; işte bu bir hikmet olur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Şu halde yalnızca sözde doğru söylemek tek başına hikmet olmadığı gibi, yalnızca işi doğru yapmak da hikmet değildir. Sözde isabet etmek, o konu hakkında gerçek ve doğru olan hükmü vermek demektir; o hükmün gerçekten o olayın hakikatına uygun düşmesi, yani gerçek bilgiye dayanması, içinde bilgisizlik, hata ve yalan olmamasıdır. Harekette isabet de, o işin hem özüne uygun olması, hem de gerçekte kendisinden beklenen sonucun gereği gibi ortaya çıkması; yani kötülüğü gidermek, iyiliği elde edebilmek şeklinde sonuçlanmasıdır ki, bunlara o işin hükmü, hikmeti, gayesi, garazı veya illet-i gâiyyesi denilir. Hasılı sözde isabet hakka, fiilde isabet hayra yöneliktir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hikmetin hakikatı, başlangıcında ilmî anlamda, sonucunda ise amelî anlamda her iki yönünün birlikte bulunması demektir. Bu mânâ daha başka şekillerle de ifade edilmiştir. Şöyle ki:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>2</strong>&#8211; Hikmet hem bilgi, hem de iştir: Bilmek ve bildiğiyle amel etmektir. Bu ikisini birlikte yürütemeyene hakîm denilmez. Mukâtil ile İbnü Kuteybe hikmeti böyle anlamışlardır. Burada ilim, gerçek mânâsıyla ilm-i yakîn (kesin bilgi) demektir. Yani bir şeyin özünü kavramış olmak demektir. Buna açıklık kazandırmak için genel olarak &#8220;ilimde ve amelde ihkâm ve itkan&#8221; veya &#8220;tahkîk-i ilim ve ihkâm-ı amel&#8221; tabirini kullanmışlardır. Zira ilmin muhkemliği yakîniyet derecesiyle, amelin muhkemliği kendisinden bekleneni sağlamasıyla ilgilidir. Bu önceki tarif bize gösteriyor ki hikmetli bilgi, tecrübe ile desteklenmiş ve uygulanabilir özellikler taşıyan ilimdir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hikmetli hareket de bilimsel temellere dayalı olan ve bir ilmin ölçüsüne vurulduğu zaman doğru olduğu kesinleşen ameldir. Hasılı hikmet, ilim ile iradenin karşılıklı işbirliği sonucu fiil sahasına çıkması ve o fiilin de kendisinden bekleneni sağlamasıdır. Bir başka deyişle hikmet, ilim ile sanatın birleşmesidir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>4</strong>&#8211; Hikmet varlıkların özündeki mânâları anlamaktır (İbrahim Neha&#8217;î). Mânâlar, âyân (cevher) karşılığı olduktan başka, erken devirlerdeki İslâm âlimlerinin dilinde &#8220;sebep ve illet&#8221; kelimesi yerine kullanılmakla etkili özellikler, sebepler ve sonuçlar, daha doğrusu sebepler ve amaçlar demek olacağından bunun özeti, varlıkların içyüzündeki gerçeği ve o gerçeğin gerektirdiği özellikleri tanımak ve en etkili özelliği tanımak, o özelliğin değişik amaçlara nasıl yönlendirdiğini anlamaktır. Yani varlıklar arasındaki sebep sonuç ilişkilerini ve etkileşim düzenini izleyip, varlıkların özünü ve amaçlarını kavramak demek olur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu tarif, amel ve uygulamayı hesaba katmamış ve hikmeti yalnızca bilgi yönüyle ele almış olduğundan öncekilerden daha geniş kapsamlıdır. Çünkü iş ve hareket alanına uygulandığı takdirde de doğruluğu ortaya çıkar. Fakat bilmeyi ve anlamayı, varlıkların taşıdığı mânâlar ile sınırlayıp kavram ve kapsamını genişlettiğinden dolayı bir bakıma özel anlamlıdır. Bilmek ve anlamak demek, mütkan ilim (kesin bilgi) anlamında olup tümevarım metodunu da dile getirmiş olur. Bununla beraber &#8220;vav&#8221; tertip anlamını gerektirmeyeceğinden, aksine bir anlama da ihtimali vardır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Buraya kadar verdiğimiz bilgilerin hiçbiri Allah&#8217;ın hikmet sahibi ve hakîm olmasıyla ilgili değildir. Zira Allah&#8217;ın ilmine ve hikmetine &#8220;fıkıh&#8221; denilemiyeceği gibi, &#8220;ma&#8217;rifet ve anlamak&#8221; da denilemez. Çünkü bu deyimler, öncesindeki bir bilgisizliği de îma ederler. Demek oluyor ki, her marifet hikmet olmaz, işin özünü kavramak da şarttır. Anlamak demek, bir şeyin akılla ilgili yanını kavramaktır. Eğer bu tarife amel şartı ilave edilmiş olsaydı, o zaman böyle bir hikmetin sahibinin, herşeyi yapabilmesi gerekirdi. O zaman da âyette geçen hikmet sözüne uygun düşmezdi.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> Marifet ve anlamanın eklenmesiyle hikmet, Allah&#8217;ın sıfatının tarifinde sakınca doğururdu. Bu tarif, bütün ilimlerin ve fenlerin bir temele irca edilmesiyle hepsini aynı düzeyde ifade eden ve ilâhî hikmetin bilgisi denilen yüce bilgiye uygun düşer. Meşhur olduğu üzere, hikmet bilgisinin &#8220;Varlıkların hakikatını tanımak&#8221; diye tarif edilmesi de buna benzemekle birlikte bundan daha dar anlamlıdır. Hakikatler, tabiatüstü olduğu gibi, amaçları da kapsamına almaz. Lâkin insanoğlunda böyle bir hikmet bilgisi mümkün müdür? </span></p>
<p><span lang="EN-US">Herşeyden önce marifet ve anlamak bilfiil değil de meleke ve kabiliyet olarak ele alınırsa belki bu tarif gerçeği ifadeye yarar. Ayrıca Allah dilerse mümkün olur. Bu anlamda bir hikmet bilgisi peygamberlerde ve büyük velîlerde bulunabilir. Gerçekten de Kur&#8217;ân&#8217;ın birçok yerinde &#8220;hikmet&#8221; peygamberlik kavramıyla birlikte bulunmaktadır ve çoğu zaman da onun yerine kullanılmaktadır. Nitekim tefsir âlimlerinden Süddî bu âyette de hikmeti böyle tefsir etmiştir. Zira peygamberlik hem ilmî, hem amelî yönden ilâhî ihsan eseri olan hikmetin en yüksek mertebesini ifade eder. Bunun içindir ki, İbnü Rüşd, &#8220;Tehâfüt&#8221; adlı eserinde, &#8220;Her peygamber hakîmdir, fakat her hakîm peygamber değildir.&#8221; diyerek bu hikmeti tarif etmiştir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>5</strong>&#8211; Hikmet, Allah&#8217;ın emrini anlamaktır (Zeyd b. Eslem ve oğlu). Bu tarifte de anlamak için kullanılan akıl, aslında nazarî akıldan da, amelî akıldan da daha geniş bir anlam taşıyorsa da, insanın kendi işlerini kapsam dışı bırakmaktadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>6</strong>&#8211; Hikmet, anlamak demektir (Şüreyk). Bu bir lafzî tarif olmakla beraber diğer tariflerin ortak yönünü almıştır. Demek ki, hikmetin en genel anlamı anlamaktır. Mutezile bunu anlama gücü ve yeteneği şeklinde kabul etmişse de doğrusu anlama yeteneği değil, anlamanın kendisidir. Aslında her ikisi de Allah&#8217;ın ihsanıdır. Anlaması olmayan hakîm olamaz. Bu üç tarif (Yani 4. 5. ve 6.) hikmeti yalnızca bilgi özelliğiyle ele almıştır. Bunlara karşılık, hikmeti yalnızca amelî değeri ile ele alanlar da vardır. Şöyle ki:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>7</strong>&#8211; Hikmet, icad demektir (Ta&#8217;rifat-ı Seyyid&#8217;den). Hikmet sebep ve illetlere irca edilen ve onunla ilişkili olduğundan, illiyetin hakikatı da yaratmak ve icad etmek olduğundan, asıl hikmet icad demektir. Fakat bu tarif, her şeyden önce Allah&#8217;ın hikmetine uygun düşmektedir. Bir de mutlak anlamda yaratmak yalnızca Allah&#8217;ın işi olduğundan, hikmet yalnızca eserleri, sebep ve illetleri yaratmak değil, aynı zamanda o sebepleri birbirlerine karşı çok yönlü fayda ve maslahatları da gözeterek, bir uyum içinde ilişkilere yöneltmektir. Böylece birinci eser, ikinciye, ikincisi üçüncüye ve sonsuza kadar ilk sebep ve illetin etkisine doğru uzanan bir yol olur da eserlerin hepsi birbirlerine perçinlenmiş bir halde aralarında sarsılmaz bir düzen kurulmuş olur ve buna &#8220;sünnetullah&#8221; (Allah&#8217;ın sünneti) adı verilir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">İşte hikmetin bütün sırrı bu kurulu düzenin içindedir. Bundan dolayı hikmetin çeşitli isimlerinden biri de &#8220;Sünnet-i muhkeme&#8221;dir. Hakk&#8217;ın nizamı, Hakk&#8217;ın şeriati, Hakk&#8217;ın dini ve bunlara uymak, uymakla birlikte hakikatın ortaya çıkmasına vesile olan her güzel haslet hep hikmettir. Ve yine bundan dolayı hikmetin bir mânâsı da sebeptir. İşte bu yüzdendir ki, insanlarda dahi basit bir özellik kazandıran sebep ve illetler bulunduğundan, bu hikmeti icad eden Cenab-ı Allah, dilediği insanlara da bundan bir hisse bahşetmiş, yine kendi hikmetinin icabı olarak, insanlara da dış görünüşte basit ve geçici bir düzen kurabilme gücü ve yeteneği ihsan eylemiştir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu demektir ki, insanoğlu ortaya koyduğu düzende gerçek yaratıcı değilse de ilâhî yaratışın ortaya çıkmasına bir araç olmak bakımından, aynı yolda O&#8217;nun bir vekili durumunda olduğundan yine bir değer ifade etmektedir.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Özetleyecek olursak, Fahruddin Razî&#8217;nin beyanına göre, bu mânâca Allah&#8217;ın hikmeti, her zaman her yerde, kulların yararına olacak şeyler yaratması demek olduğu gibi, kulların davranış ve eserlerinde de bu böyledir. İnsanların hikmeti de başka kulların yararına olacak şeyler yapmak ve ortaya koymak, sünnetullah denilen kâinat düzenini anlayıp ona göre keşif ve icadlarda bulunmak demektir. Yani sadece kendisine yarayacak birşey değil, başkalarına da yarayacak eserler ortaya koymasıdır. Ancak insanların haddi zatında yaratılmış ve birtakım sebeplere bağlı olarak ortaya çıkmış oldukları bilinip dururken, birtakım keşif ve icadlar ortaya koyan kimseler, kendilerini ilk sebep yerine koyup öyle sanırlarsa, ilim açısından sonuçtan sebebe yol bulup geçememiş ve bir yerde takılıp kalmış olacaklarından, dışa bağımlı olan zahiriyeden sayılırlar ve hikmet ehlinden olamazlar.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>8</strong>&#8211; Hikmet, varlık düzeninde herşeyi yerli yerince koymak demektir ki, bu tarif de görünüşte bütün varlığı açıklamaya yönelik olduğundan, bir bakıma ilâhî hikmeti, ilâhî sıfatları topluca tarif sayılır. Ancak herhangi bir şeyi kendi yerine koymak denildiği zaman, cüz&#8217;î hikmete de uygun düşeceğinden, insanların hikmet özelliği için de geçerli olur. Ayrıca buradaki yerli yerine koymayı, yaratılış anındaki ilk yerleştirmek veya yaratılmış olan mevcut düzendeki yerinin ne olduğunu keşfedip kavramak şeklinde iki türlü anlamak da mümkündür. Bununla beraber bu tarif, hikmetin, varlık düzeni içinde çeşitli varlıkların yerini ve değerini anlamanın gerekli olduğunu dile getirmektedir. Bundan dolayı, hiçbir sıra ve düzen gözetmeden ortaya konan icad, hikmet kavramının dışına çıkmak olur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bununla beraber bu tarif, yaratılmış varlık düzeni içinde kulların ne gibi düzenlemeler yapabileceği açısından daha ziyade adaletin tarifi olmak üzere meşhur olmuştur. Şu halde pratik açıdan hikmet adalet demektir. Amelî hikmet denilen ahlâk ilmi, ahlâkı, ifrat ile tefrit arasında adalet temeline dayandıran bu mânâyı almışdır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>9</strong>&#8211; Hikmet güzel ve doğru işlere yönelmektir. Bu tarifte hikmetin, güzelliği ve iyiliği hedef tuttuğu ve bu amacın sınırlı olmayıp sonsuza kadar durmadan ilerlemeyi gerektirdiği ifade ediliyor. Bundan dolayı hikmetin bir meleke ve bir huy olduğu kesin demektir. &#8220;Sonucu iyilik olan işi yapmaktır.&#8221; şeklindeki tarifi de buna çok yakın bir tariftir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>10</strong>&#8211; Siyasette, insanın gücü yettiği kadarıyla yüce yaratıcıya benzemeye çalışmasıdır ki, bu da ilmini bilgisizlikten, icraatını zulüm ve haksızlıktan, ikram ve ihsanını cimrilikten, hoşgörüsünü bunaklıktan arındırmak ile mümkün olur. Fahruddin Razî&#8217;nin tefsirinden alınan bu tarife göre, siyaset deyimi bu tarife bir özellik kazandırıyor gibi görünüyorsa da, &#8220;Hepiniz çobansınız ve her çoban sürüsünden sorumludur.&#8221; hadîsi şerifinin anlamı derinden derine düşünülürse, kapsamının genişliği iyice anlaşılır. Bununla beraber bu tarif, daha ziyade hikmetin hakimiyet mânâsıyla olan ilişkisini ön plana çıkarıyor.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>11</strong>&#8211; Hikmet, Allah&#8217;ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Bu tarif de yine Fahruddin Razî&#8217;ye aittir. Nitekim bir hadîsi şerifte, &#8220;Allah&#8217;ın ahlâkı ile ahlâklanın.&#8221; buyurulmuştur. Fâtiha Sûresinde ilâhî ahlâkın bir tecellisini görmüştük. Nûn Sûresinde Peygamber (s.a.v.) efendimiz hakkında, &#8220;Doğrusu sen büyük bir ahlâk üzere yaratıldın.&#8221; (Kalem, 68/4) buyuruldu. Bu âyet de bunun canlı bir örneğini göstermektedir. İlahî ahlâk veya büyük ahlâk adı verilen şeyin Kur&#8217;ân ahlâkı olduğu da tefsirlerde açıklanmıştır. &#8220;Ben ahlâk yüceliklerini kemale erdirmek için gönderildim.&#8221; hadîsi şerifi gereğince Hz. Peygamber&#8217;in peygamber olarak gönderilişinin sırrı da bu noktada toplanmıştır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Şüphe yok ki akıl, anlayış, iman, marifet ve ilim böyle bir ahlâklanmanın öğelerinden değilse bile şartlarındandır. &#8220;Bunu ancak üstün akıllılar anlayabilir.&#8221; meâlindeki âyeti de bu anlama açıklama getirmiştir. Hikmetin kâh ilim, kâh amel, bazen de her ikisi birden olmak üzere ele alınmış olması da bundan ileri gelmektedir. Bundan dolayı sebepler ile sonuçlar, ilkeler ile amaçlar arasındaki inceliklere ve ilişkilere dönük olan gerçekleri, hikmet ile uygulama arasındaki sebep sonuç düzeni içinde görmek ve göstermek bakımından, ilk tariflerde dile getirildiği üzere; hikmet, ilimde ve amelde sağlamlık, sözde ve işte isabet diye tarif olunduğu zaman, hemen hemen bütün tarifler gözetilmiş olur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bunun gibi sebep durumunda olan birinci şıkkın varlıkta da önceliği olduğuna göre ilim ile; sonra bu ilişkiden maksadın sonuç ve amaç olması, varlıkta sonra gelen amacın bilgide önceliği bulunması bakımından &#8220;amel&#8221; ile tarif edilmiştir. Fakat şunu gözden uzak tutmamak gerekir ki, sebep sonuç ilişkisini ve bu ilişkide kötülükleri önlemek ve faydaları sağlamak kavramını daima gözetmek durumunda olan hikmet, sonuçta amele yönelmeyen ve pratiği gözetmeyen ilme, aynı şekilde ilimden etkilenmeyen amele ve her ikisinin birlikte iyiliği elde etmek değil de kötülüğü hedef tutan kısmına uygun düşmeyeceğinden, bu çeşit bilgiye hikmet denilmesi doğru olmaz. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bir bilgiye hikmet denebilmesi için üzerinde faydalı bir işin eserinin görülmesi gerekir. Herhangi bir faaliyete hikmet adı verilmesi de hem ilmî temellere dayanması ve ilmin gereklerine uygun olarak ortaya konması, hem de kötülüğü ve zararı amaçlamamış olması gerekir. Bundan dolayı, uygulama alanı olmayan herhangi bir nazarî bilgi bizzat bir hikmet olmadığı gibi, tesadüflere bağlı olarak meydana çıkmış olan herhangi bir iş de öyledir. Bunun için ilâhî hikmetin içinde ne kuru ve nazarî bilgi vardır, ne de tesadüfe dayanan bir hareket, bir oluş. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bundan dolayıdır ki, sebepler düzenine dayalı olarak kurulmuş olan bilginin hakikatı, tesadüf eder. Çünkü tesadüf, gerçeğe ve bilinene göre değil, sebebini bilmeyen bilgisizliğe göre tesadüftür. Tesadüf nazariyesi daima bilgisizlik nazariyesidir. Böyle olduğu içindir ki, varlığın başlangıcı konusunda tesadüfe dönüşmekten kurtulamıyan tabiat nazariyesi, tabiatın ilk başlangıç ve ilk sebep olduğunu savunan görüş, her yönüyle ilim dışıdır. Ve bütün ilimlerin ve fenlerin akışına ters düşen bir cehalet nazariyesidir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Gerçekten de bütün olayları ve oluşları ve bütün yücelikleri bir bakıma tesadüfe bağlayan bir fikrin, ne kendisinde, ne eserinde hikmet nasıl olur da söz konusu olabilir. Hikmet ve varlık düzenindeki sağlamlık kesinlikle ilme, ilim de &#8220;âlim-i kül&#8221; (herşeyi bilen) ve &#8220;hakîm-i mutlak&#8221; (mutlak hakîm) olan bir ilk sebebe dayanır. Ve âlemde görülen hikmet, mutlak hakîm olan Allah&#8217;ın gücüne ve hikmetine şahittir. Ve insandaki hikmetin temeli de işte O&#8217;na iman etmek, O&#8217;nu tanımaktır. İnsan hikmetinin amacı da O&#8217;nun kurduğu düzendeki incelikleri, o düzenin kanun ve kurallarını ve sebep sonuç açısından işleyiş şeklini anlamaya çalışmak, ona uygun davranmak, onun ahlâkıyla ahlâklanmak ve her işinde doğru ve faydalı olanı yapmaktır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Demek ki ilk sebep olan Allah Teâlâ ile yaratılmışlardan her birinin iki türlü ilişkisi vardır. Birisi O&#8217;na, doğrudan doğruya O&#8217;na bağlanan sebep ilişkisidir ki, her şeyin kendine mahsus olan özelliği buna bağlıdır. Eğer bu özel sebep ilişkisi ve bağı olmasaydı varlıkta hiçbir şey, diğerinden ayrıcalık kazanamaz, ferdî özelliği ve ferdî kişiliği olan varlıklar gerçekleşemezdi. Bu nokta, müminin Allah&#8217;a tevekkülünün, yüce gücüne ve mucizelere imanının temelidir. Burada akıl değil, yalnızca iman hakimdir.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Diğeri ise şimdiki zamandan ezele, ezelden ebede doğru zincirleme olarak akıp giden bir sebepler ve sonuçlar ilişkisidir ki, bunda bütün varlıklar birbirlerine tutunarak bir bütün hâlinde yaratılışın başlangıcı ve sonucu itibariyle Allah&#8217;a dayanır. Bu da ilâhî hikmet meselesidir ve akıl ile ilmin alanıdır. İnsanoğlunun hikmeti, genel ve özel karakterli bu iki türlü ilişki ve bağlantının gözetilmesine uygun düşecektir. Bu ikisi birlikte gözetildiği takdirde akıl ile kalb birleşecek ve o zaman insan, insan-ı kâmil olacaktır. Ve insan-ı kâmil olanlar ebediyete kadar varlıkta bir hakimiyet sırrına nail olurlar da hiçbir zaman bunu kendilerinden bilmezler ve kendilerine mal etmezler, kendilerinde meydana gelen o hâli, ilâhî hakimiyetin bir akışı olarak tanırlar. Nitekim Hz. İbrahim ölüyü diriltme sırrına erdiği halde, &#8220;Ben diriltiyorum, ben öldürüyorum.&#8221; demedi de &#8220;Rabbim diriltiyor, Rabbim öldürüyor.&#8221; (Bakara, 2/258) dedi. Halbuki Nemrud, bir mülke nail olmakla, &#8220;Ben diriltirim, ben öldürürüm.&#8221; şeklinde iddiaya kalkıştı. &#8220;Üstün akıllılardan başkası düşünüp anlayamaz.&#8221;</span></p>
<p><span lang="EN-US">İnsanlarda hikmetin başı olan akıl, yalnızca ilâhî bir ihsan olduğu gibi, şeref ve güç kaynağı olan kalb de yine ilâhî bir ihsandır. Bunlar doğrudan doğruya Allah&#8217;a dayanırken, bunların eserleri olan fiil ve hareketler de kesb (kazanma, çalışma) sebeplerine bağlı olarak hem doğrudan doğruya, hem dolaylı olarak yine ilâhî ihsan eseridir. &#8220;O dilediğine hikmeti verir.&#8221; ifadesi, kayıtsız şartsız her iki ilişkiyi birlikte ifadeye yöneliktir. âyeti de zekâ itibariyle vehbî olana, düşünme itibariyle kesbî olanla vehbî olana, her ikisine birlikte bir uyarıdır. Demek ki sırf kendi kerem ve fazlından Cenab-ı Allah, dilediğine hak ile batılı, şeytanî olanla rahmanî olanı anlayıp ayırd edebilecek ve ona göre doğru olanı yapacak, kötülüğü giderip iyiliği elde edecek bir hikmet ve hakimiyet bahşeder. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hikmet ise bir sonuca birçok sebebin etkili olabileceğini gerektirdiğinden &#8220;çok hayır&#8221; demek olur. Fakat bilgi ve anlayış, sağlam iş için bir sebep ve şart olmakla beraber, yine tam ve yeterli bir sebep değildir. Bundan dolayı akıl ve anlayış sahiplerinin, kendi kesb ve gayretleriyle düşüncelerini ve iradelerini kullanmaları da hikmet açısından, bu hakimiyete ve çok hayra erebilmek için şarttır. Bu şekilde her akıl sahibinin kendi akıl derecesine göre hikmetten bir hissesi vardır. Her zaman insanoğlu, şeytanî telkin ile rahmanî telkini anlayıp ayırd edebilmek için, işin başlangıcında aklını ve düşüncesini uyanık tutmak zorundadır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Daha sonra bu düşünce ve o hikmet ilâhî feyzin de yardımı ile insanda bir meleke oluşturur ve nihayet insan derecesine göre, ilâhî ahlâk ile ahlâklanır. Pratik aklı gelişir, kuvvetlenir; dolayısıyla bildiği ve yaptığı şeyler gerçekten ve doğruluktan şaşmaz olur. Şu halde düşünceyle pratik bilgiye sebep olması bakımından, hikmetin ön şartı sayılabilir. Bunun için nazarî ilim, hikmetin başlangıcı sayılarak &#8220;nazarî hikmet&#8221; adını almıştır. Lâkin yalnızca nazarî bilgiye saplanıp kalmak, yolunu şeytana kestirmek demektir; bu olsa olsa filozofluktur. Yani hikmetin kendisini değil, hikmetin lafını etmektir. Sırf felsefe ile uğraşmanın ayıp sayılması da bundandır. Bunların pek çoğunun sözü işine uymaz. O zaman sözü doğru ise, yaptığı yanlış; yaptığı doğru ise söylediği yanlış olacağından, bunların varlıkları bir çelişki ortaya koyar. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu tutumları yalnızca kendilerini perişan etmekle kalmaz, başkalarını da yoldan çıkarır, bunlar şeytan ve şeytanlık kavramının kapsamı içine girerler. Bundan sakındırmak için, &#8220;Siz faydalı bilgiyi isteyiniz ve faydasız ilimden Allah&#8217;a sığınınız!&#8221; buyurulmuştur. İşte birçok âlimlerin, hikmeti tarif ederken amelde ısrar etmeleri, bilgiyi abesle iştiğalden ayırd etmek ve faydalı olanı elde etmek amacını gerçekleştirmek içindir. Zira ilim ve marifet pek yüksek bir şey olmakla beraber, lafta ve uygulama dışı kaldıkça ya da uygulamada onun tam zıddı ortaya kondukça, boşuna bir uğraştan başka birşey olmaz. Amel denilen şey olmasaydı, bilginin bilgi olduğu gerçekleşemezdi. Allah Teâlâ bile kâinatı bilip de yaratmasaydı hikmeti mevcut olmazdı. Allah&#8217;ın ahlâkı ile ahlâklanmak sözü de bu noktada çok önemlidir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Buna karşılık diğer bir kısım âlimlerin, tarifte ilmi ön plana almaları da ilimsiz amelin hikmet olamayacağını bilhassa vurgulamak içindir. Yoksa herhangi bir işi ve faaliyeti hedef tutmayan, varlıkta gerçekleşmesi hayır hedefine yönelik olmayan ilme de hikmet demek için değildir. Demek ki asıl hakikat ikisinin birleşmesindedir. O halde önceki tarifleri esas olarak almak, sonrakileri de onların birer yönden açıklaması görmek gerekmektedir. Bundan dolayı, ilim ile ameli, hikmetin birer çeşidi gibi değil, birer parçası olarak kabul etmek gerekir. Yani hikmet denilen şey, ya gerçek bilgi, ya doğru hareket değil; doğru bilgi ile doğru hareketin bütünüdür. Bunların her birine tek başına hikmet denilmesi mecaz, ya da ıstılahtır. Bu açıklama ile amelin imandan bir cüz (parça) olmadığı halde, dinden cüz olmasının önemi de ortaya çıkar. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Böylece akıldan sonra, anlamak ve düşünmek hikmetin şartı olduğundan pratik bilgiden önce nazarî bilginin dahi insan hikmetinin bir cüz&#8217;ü değilse bile bir başlangıcı olacağı ve bunun mutlaka pratik bilgiyi, onun da faydalı ve hayırlı olan ameli hedef tutması ve &#8220;Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.&#8221; (Zâriyat, 51/56) âyetinde de işaret buyurulduğu gibi, bilgiden kulluğa geçilmesi gerektiği yolundaki ilâhî hikmetin gerçekleşmesinin önemi anlaşılır ki, İslâm fıkhının üslubu da zaten budur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Herhangi bir konuda nazarî bakımdan derinleşmek ve orada saplanıp kalıp amel ve faaliyet alanına geçememek hüsran demektir. Aslında nazarî anlamda hikmet, objektif ve sübjektif yönleriyle varlıktaki ilâhî kanunların akış şeklini gözlem konusu yapmak ve onlardan düşünüp bir sonuç çıkarmaktan meydana gelir. Kâinat bir hikmet kitabıdır. Kur&#8217;ân ise bu hikmetin ilâhî dille oluşumunu anlatır ve hatırlatır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> Kâinat bir hâl, Kur&#8217;ân ise bu hâlin başı ve sonudur; akıl sahipleri şimdiki hâli görüp, öncesini ve sonrasını da akılla kavramaya çalışmalı ve böylece hikmete ermelidir. Şimdiki hâli görmemek veya onun içinde boğulup kalmak, ondan öncesine ve sonrasına intikal edememek veyahut edip de bir yerde yine takılıp kalmak, baştan sona kadar hikmet düzenini takip etmemek, ettikten sonra da onun icabına uygun olarak hareket etmeyip aksine davranmak, işte bunların hepsi hikmete aykırı düşen şeylerdir. Bu şekilde hikmetin başı ve başlangıcı varlıklara dikkatli bir gözle bakabilmek, tanıyabilmek, kavrayıp üzerinde düşünebilmek ve bir sonuca varabilmektir. Bu bakımdan hikmetin başlangıç noktası ilim, ortası din, ibadet ve tâat, sonu da ahiret mutluluğudur. Bunun içindir ki hikmet çok hayrı içine alır. Bu mânâları tesbit için de denilmiştir ki:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>12</strong>&#8211; Hikmet, Allah&#8217;ın emirlerini düşünmek ve ona uymaktır. (İbn Kasım&#8217;dan Kuşeyrî).</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>13</strong>&#8211; Hikmet Allah&#8217;a tâat, fıkıh ise din ve ameldir (Kuşeyrî). Buraya kadar verdiğimiz bu onüç tarif, hikmetin mânâsını, efradını cami&#8217;, ağyarını mânî bir şekilde anlamaya yeter. Fakat daha ziyade aydınlanabilmek için şunları da gözönünde bulundurmalıyız ki, her birinde başka bir fayda bulunmaktadır:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>14</strong>&#8211; Hikmet bir nurdur ki, vesvese ile gerçek makâm arasındaki fark bununla kestirilir. (Ebu Osman).</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>15</strong>&#8211; Doğru ve hızlı karar verebilmektir. (Bündar İbni&#8217;l-Hüseyn).</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>16</strong>&#8211; Doğruya iletmektir. (Fadıl).</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>17</strong>&#8211; Ruhların sükûn ve güvenliğinin son durağıdır. (Kettanî).</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>18</strong>&#8211; Sebepsiz işarettir. Yani öncesinde herhangi bir illet ve sebebe bağlı olmadan, Hak Teâlâ&#8217;dan kayıtsız şartsız vârid olan, içinde şek ve şüphe, zaaf ve fesat ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye sormaya hacet bırakmayan işarettir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>19</strong>&#8211; Bütün hallere hakkı tanık tutmaktır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>20</strong>&#8211; Din ve dünya düzenidir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>21-</strong> Ledünnî ilimdir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>22</strong>&#8211; İlham vârid olması için sırrı saklamaktır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>23</strong>&#8211; Bunların hepsidir.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Görülüyor ki bunların bir kısmı hikmet, ilim ve ameldir derken, bir kısmı da meseleyi kalbe ve vicdana dayamışlardır. Gerçekten de ilim ve amel, akıl ve irade söz konusu edilirken, hakikatte ikisinin birleşme noktası olan vicdandaki duyguları hesaba katmamak doğru olmaz. Çünkü, &#8220;Bunu lüb sahibi (üstün anlayışlı) olanlardan başkası anlayamaz.&#8221; âyetindeki &#8220;lüb&#8221; kavramıyla aklın bu özüne işaret edilmiştir. Bilincin bilinci demek olan vicdan, nefsin kendini kendinde olduğu gibi bulmasıdır ki; bunun aşamaları nefsin, zamanın akışı içinde kendi varlığını tanımasını sağlar. Her nefis, kendi vicdanına bir göz atışta, kendi varlığının ikilik içindeki birliğini görür ki; biri bulan nefis, öbürü bulunan nefistir. Bulan kim, bulunan kimdir? </span></p>
<p><span lang="EN-US">Burada hayret verici bir vahdet (birlik) sırrı kendini gösterir. Kalb denilen şey de işte nefsin bu birlik merkezidir. Yürek denilen cismanî kalb, bedendeki dolaşım sisteminin, sinirlerin ve adelelerin çeşitli dokularına sahip olduğu gibi; ruhanî kalb de böyle bir çalışma ve iletişim sisteminin merkezidir. Cismanî kalb nasıl periyodik hareketlerle sürekli olarak bir açılıp büzülme nöbetini tekrarlıyor ve cismanî hayat onun bu açılıp büzülmesi sayesinde sürüyor ve ona borçlu bulunuyorsa, ruhanî kalb de böyle bir manevî açılıp kapanmanın sürüp gitmesi içinde varlığını sürdürür. Manevî hayat bu bir anlık atışların merkezi olan vicdana borçlu olarak varlığını sürdürür.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> Her iki mânâsıyla hayatın kökü, kalbin temayüllerine ve atışlarına bağlı kalır. Cismanî kalbin açılıp büzülmesi, akciğerlerin havadan nefes alıp vermesinden görünüşte nasıl bir güç alıyorsa; iç dünyamızda ruhanî kalb de açılıp büzülmesinde &#8220;ruh-ı emrî&#8221; ile rahmâniyetin nefeslerinin yardımından feyz alır. Rahmânî nefeslerin çekilmesi bir büzülme, akışı ise bir genişleme ve ferahlama ifade eder. Buna ruh ilminde &#8220;kabz ve bast hali&#8221; adı verilir: &#8220;Allah kabzeder, bast eder.&#8221; (Bakara, 2/245) âyeti buna işaret eder. İnkıbazın inbisata (büzülmenin genişlemeye) dönüştüğü vicdan ışıltıları ruhta bir haz ve ferahlık, inbisatın inkıbaza dönüştüğü vicdan anları da ruhta bir elem ve sıkıntı doğurur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">İnkıbaz, ruhî kalbin kendine dönüşü, duyduğu acı da bu dönüş içinde yok oluştan azıcık tadışıdır. İnbisat ise kalbin, rahmânî nefeslere kavuşması, aldığı haz ve lezzet de bu kavuşma içinde varoluşu tadışıdır. İlâhî kabz, insan ruhuna bir önceki imdadı yutturup, asıl hasleti olan yokluğu tattırmak üzere, kalbi kendine döndüren bir terk ve yöneltmedir. İlâhî bast ise, bunun aksine kalbi kendinden alıp varlığı tattıran bir imdattır. Bunun içindir ki, insan kendi kendine terk edildiği zaman pek ziyade kabz hâline dönüşür ve acı duyar da kendisini her şey zanneden o azgın insan o anda Hak&#8217;dan azıcık bir imdat almak için kıvrandıkça kıvranır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> Hasılı hayat gerek dışta, gerek içte Hak ile böyle sürekli bir alış veriş içindedir. İnkıbaz hâlinin sürüp gitmesi bir hastalık (melankoli) demek olduğu gibi inbisat hâlinin de sürüp gitmesi yine bir hastalıktır. İnkıbaz-ı küllî de, inbisat-ı küllî de ölüm demektir. Biri boğar, biri çatlatır. Sağlıklı hayat kalbdeki inkıbaz ve inbisatın nöbetleşe olarak sürüp gitmesinde; kâh elem, kâh haz şeklinde durmadan değişmesindedir. Geleceğe göre hikmet, ümitsizlik ile ümidin dengede durmasında, ümitle korku arasında (beyne&#8217;l-havfi ve&#8217;r-reca) kurulan uyumdadır ve bu uyumun sağlamlığındadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Hikmetin mastar mânâsı açıklanırken, isim anlamlarından birçoğu da bu arada dolayısıyla anlatılmış oldu ki, bunların bir kısmına özel olarak, bir kısmına da genel olarak hikmet adı verilir. Bundan dolayı sağlam bilgi, güzel huy, faydalı sanat, herkesin faydasına olan hizmet, sebep ve sebebiyet, bir kötülüğü önlemek veya bir iyiliği elde etmek için yapılan herhangi bir şey, ibret ve ders almayı gerektiren herhangi bir söz ve nasihat, tuhaf bir şeyin sırrını anlamaya yönelik çaba, peygamberlik, sağlam gelenekler, Allah&#8217;ın değişmez kanunları, Peygamber&#8217;in sünnetleri, şeriat, din, kitap, Kur&#8217;ân, İncil. İşte bunların her biri hikmetin çeşitli mânâlarından birer tanesidir.</span></p>
<p><strong><span lang="EN-US">Mukatil&#8217;den rivayet olunuyor ki, &#8220;hikmet&#8221; Kur&#8217;ân&#8217;da dört türlü tefsir edilir:</span></strong></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>1-</strong> Kur&#8217;ân&#8217;ın öğütleri mânâsına ki, Bakara Sûresi&#8217;nde, &#8220;Ve Allah&#8217;ın size indirdiği kitap ile size öğüt vermek için indirdiği hikmet&#8230;&#8221; (Bakara, 2/231) bu mânâyadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>2</strong>&#8211; Anlamak ve bilmek anlamına hikmet ki, &#8220;Andolsun ki, Biz Lokman&#8217;a hikmet verdik.&#8221; (Lokman, 31/12) âyetinde olduğu gibi.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>3</strong>&#8211; Nübüvvet (peygamberlik) mânâsına hikmet ki, &#8220;Gerçek şu ki, Biz İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik.&#8221; (Nisa, 4/54) ve &#8220;Ve Allah Davud&#8217;a hükümdarlık ve hikmet verdi.&#8221; (Bakara, 2/251) âyetlerinde bu anlamadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>4</strong>&#8211; İnce sırları ile Kur&#8217;ân demektir ki, &#8220;Rabbinin yoluna hikmetle davet et.&#8221; (Nahl, 16/125) ve yine bu âyetteki &#8220;Her kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş demektir.&#8221; bu anlamdadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Fahruddin Razî de bu dört mânânın, iyice araştırılınca &#8220;ilim&#8221; mânâsına geldiğinin anlaşılacağını söylemiştir. İbnü Mes&#8217;ûd, Dahhâk ve daha başkalarından bu âyette hikmetten muradın Kur&#8217;ân olduğu rivayet edilmiştir. Ayrıca Abdullah İbnü Abbas&#8217;dan gelen bir rivayette, &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;ın nâsih ve mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, mukaddem ve muahharını bilmektir.&#8221; diye; İbrahim, Ebu&#8217;l-Âliye ve Katade&#8217;den, &#8220;Kur&#8217;ân anlayışı&#8221; diye; Hasen&#8217;den &#8220;Dinde takva = &#8221; diye; Rebî&#8217; b. Enes&#8217;den &#8220;haşyet&#8221; diye tefsir edildiği de nakledilmektedir. Bunlar da daha yukarıda kaydettiğimiz mânâlara eklenince toplamı yirmi dokuz çeşit tefsire ulaşır. Bunların bir kısmı masdar, bir kısmı hasılı masdar, bir kısmı da isim cinsinden kelimelerdir. Tariflerin bir kısmı ilme, bir kısmı amele, bir kısmı da her ikisine birden raci olduğundan buraya kadar yapılan açıklamalar da kısmen tarife, kısmen misale ait olmak üzere tariflerin toplamından üç farklı tefsir şekli çıkar:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>1</strong>&#8211; Faydalı amele götüren bilgi,</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>2</strong>&#8211; Bilgiye dayalı olarak ortaya konan faydalı amel,</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>3</strong>&#8211; İlimde ve amelde ihkâm (sağlamlık).</span></p>
<p><span lang="EN-US">Bir başka deyişle, sözde ve işte isabet veya ilim ve fıkıh mânâlarıdır. Bu mânâlar birbirlerinin yakını ve gerekçeleri durumundadırlar, hikmeti bunlardan birine mahsus kılmaya hiçbir ipucu yoktur. &#8220;Lâm&#8221;ın ahde hamledilmesi ile hikmetin, nübüvvet ve Kur&#8217;ân mânâları ihtimal dahilinde, ve , yani &#8220;dilediğine&#8230;&#8221; ve &#8220;çok hayır&#8221; gibi ifadeler buna bir ipucu gibi ise de âyetin gerek yukarısı ile bağlantısı, gerekse &#8220;bunu üstün akıllılardan başkası anlamaz&#8221; şeklindeki sonucu ve ayrıca bunun kesbî ilimlere de işarette bulunması, genel anlamda hikmet cinsinden olan herşeyi kapsamı içine aldığında şüphe ve tereddüde yer kalmaz. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Tefsir ilminde otorite sayılan âlimlerin tercihleri, bu üç mânâdan mastar veya hasılı mastar olarak hiçbirine tahsis etmeden tefsir etmişlerdir. &#8220;Çok hayır&#8221; diye övgüye layık kılmaktan da anlaşılacağı gibi, yukarıda açıkladığımız şekilde çok hayır, ancak ilimle amelin birleşmesinden doğar. Kötülüğü önlemek, iyiliği elde etmek şeklindeki esas anlamının bilfiil gerçekleşmesi de buna bağlıdır. Her çeşit hikmet Allah&#8217;ın ihsanıdır, fakat &#8220;çok hayır&#8221; kâmil hikmettedir. Ekmel hikmet de &#8220;hayr-ı kül&#8221;dür.</span></p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,cild.2,syf.204-218</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ne-demektir/">Hikmet ne demektir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ne-demektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikmet Nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Sep 2017 14:19:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Yaşar Fettahoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17224</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikmet lügatte, hakka uygun söz, adâlet, ilim, hilm, felsefe anlamlarına gelmektedir. Cürcânî, Tar&#8217;ifat&#8217;ında hikmet için özel olarak şu mânâları ver­miştir: Hikmet, kendisinde eşyanın hakikatinden bahsedilen bir ilim; aklın aşırdıklarından uzak, itidâl hâlindeki bilme gücü; ilim, icâd ve efâl; helâl ve haramın bilinmesi; hakka uygun söz; ma’kûl ve haşviyattan uzak söz; amelle beraber ilim&#8230;(1) Nâkib Attas [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hikmet-nedir/">Hikmet Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hikmet-nedir/hikmet-nedir/" rel="attachment wp-att-17225"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17225" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hikmet-nedir.jpg" alt="" width="319" height="217" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hikmet-nedir.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/hikmet-nedir-300x205.jpg 300w" sizes="(max-width: 319px) 100vw, 319px" /></a></p>
<p>Hikmet lügatte, hakka uygun söz, adâlet, ilim, hilm, felsefe anlamlarına gelmektedir.</p>
<p><strong>Cürcânî, Tar&#8217;ifat&#8217;ında hikmet</strong> için özel olarak şu mânâları ver­miştir: Hikmet, kendisinde eşyanın hakikatinden bahsedilen bir ilim; aklın aşırdıklarından uzak, itidâl hâlindeki bilme gücü; ilim, icâd ve efâl; helâl ve haramın bilinmesi; hakka uygun söz; ma’kûl ve haşviyattan uzak söz; amelle beraber ilim&#8230;(1)</p>
<p><strong>Nâkib Attas hikmeti şöyle tanımlıyor:</strong> “Hikmet, kendisinde bilgi olan kişinin bu bilgiyi, adâleti tezâhur ettiren bir tarzda tatbik etmesini sağlayan Tanrı vergisi bir bilgidir.”(2)</p>
<p><strong>Ali Medar,</strong> hikmet “Mantıklı düşünmek, gerçekleri araştırmak ve gerçek bilgi anlamına gelir.” diyor.(3)</p>
<p>Ahlâkın esasını hikmet, şecâat, iffet ve adâlete bağlayan Gazzalî hikmet için şunları söylüyor: “Hikmet, bir hâl ve keyfiyettir ki ihtiyarımızla yaptığımız işlerimizde doğruyu yanlıştan onunla ayırt ederiz.” Başka bir ifadesinde ilim kuvvetinden bahisle diyor ki: “Bunun güzelliği (ilim kuvvetinin) iyiliği sözlerde, doğruyu ve yalanı inançlarda, hak ile bâtılı işlerde, güzel ile çirkini kolaylıkla ayırt edebilecek bir hâl almasıdır. İlim sayesinde bu kuvvetlerin elde edil­mesinden meydana gelen neticeye de hikmet denir.(4)</p>
<p><strong>Gazzaliye göre “hikmet” sözü iki anlama gelmektedir;</strong></p>
<p><strong>“1</strong>&#8211; Eşyanın düzeninin ve en ince en yüce mânâlarını mücerred olarak kuşatmak ve onlardan umulan gâye tamamlanıncaya ka­dar bu eşyanın nasıl olmaları gerektiği hususunda belirli bir hükme varmaktır.</p>
<p><strong>2-</strong>  Eşyanın tertip ve düzeninin yaratmaya ve bunları tam ve sağ­lam bir şekilde tesise sebep olan bir kudretin bu lafza eklenmesidir.”(5)</p>
<p>Gazzalî&#8217;, tefekkür kuvvetinin gerektiği şekilde terbiye ve ıslah edilmesiyle hikmetin hasıl olacağını söylüyor.(6)</p>
<p>Allah (c.c.) Kur anda şöyle buyuruyor: “Allah, hikmeti dilediği­ne verir Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır; ’(7)</p>
<p><strong>Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, bu âyeti tefsir ederken hik­met kelimesinin 29 mânâsına işaret etmiş. Bunlardan 23 tanesini tadât ediyor. Özede şöyledir: Hikmet;</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Kavilde ve fiilde isabettir; <strong>2-</strong> İlm u ameldir; <strong>3-</strong> İlim ve fıkıh demektir; <strong>4-</strong> Meânî-yi eşyayı mârifet-ü fehimdir (Eşyanın hakika­tini anlama yeteneği); <strong>5-</strong> Akıl fî emrillâhdır (Allah’ın emrindeki akıldır); <strong>6-</strong> Fehm demektir; <strong>7-</strong> İcâd demektir; <strong>8-</strong> Eşyayı mevzî ve mertebesine koymaktır (Her şeyi kendi yerine koymak); <strong>9-</strong> Ef’âli hasene-i sâibeye ikdâmdır (Fiilleri güzel şeylere yöneltmek);<strong>10-</strong> Siyâsette insan tâkati ölçüsünde Allah’a iktidadır; <strong>11-</strong> İlâhî ahlâkla ahlâklanmaktır; <strong>12-</strong> Tefekkür fî emrillâh ve ona ittibâdır;<strong>13-</strong> Allah’a tâat, fikıh, din ve ameldir; <strong>14-</strong> Kendisiyle vesvese ile makam fark edilen bir nurdur; <strong>15-</strong> Doğruya isabet eden cevap süratidir; <strong>16-</strong> Savaba reddir; <strong>17-</strong> Ervâhın müntehâ-yî sükunet ve itmînânıdır; <strong>18-</strong> Sebepsiz işârettir; <strong>19-</strong> Cemî ahvâle hakkı işhâddır; <strong>20-</strong> Din ve dünya salahdır; <strong>21-</strong> İlm-i ledünnîdir; <strong>22-</strong> Vurûd-ı ilhâm için tecrîd-i sırdır; <strong>23-</strong> Bunların hepsidir.(8)</p>
<p><strong>Mukâtilden rivâyet olunduğuna göre hikmet kelimesi Kur’ân’da dört anlamla yorumlanmıştır:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Kur’ân mânâsında. Örnek: Bakara 2/231.</p>
<p><strong>2-</strong>İlim ve anlayış mânâsında. Örnek: Lokman 31/12.</p>
<p><strong>3-</strong> Nübüvvet mânâsında. Örnek: Nisâ 4/54.</p>
<p><strong>4- </strong>Acâib-i esrâriyle” Sûre-i Nahilde geçen âyetlerdeki mânâlarda.Örnek:12/125.</p>
<p>Fahreddin Râzî, bu dört mânânın &#8220;ilim” mânâsına râcî olduğu­nu söylemiştir.(9)</p>
<p><strong>Bursalı İsmail Hakkı,</strong>&#8221;Felâsifenin hikmet tesmiye ettiği mâkûlât hakikatte hikmet değildir zira mü’min ve kâfir anda müsavidir ve âfet-i vehm-ü hayâl şevâibinden hâlî değildir. Bir mânâ ki kesb-i fikir ile hâsıl olmuş ola, zannıdir ve bir emir ki keşfi-i Hakla vücud bulmuş ola, kat’ıdir.’diyor. Ona göre vahiv nasıl “mevhihe-i enbiya’’ ise hikmet de ‘’mevhibe-i Evliyadır.(10)</p>
<p>Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kur’ânda sultan, âyet, burhan kelimeleri de kesin bilgi ve hak anlamında kullanılmıştır.(11)</p>
<p>Prof.Dr.Yaşar Fettahoğlu – Kur’an’da Zihin Eğitimi,Çamlıca Yayınları,syf:181-184</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1- Cürcânî, Ta’rifât, “hikmet” md.</p>
<p>2- Attas, a.g.e., s. 174.</p>
<p>3- Ali Medar, İslâm Eğitiminin Kur’ânî Metodu, s. 89.</p>
<p>4-  Gazzalî, İhyâ, c. III, s. 126,127.</p>
<p>5-  S. Hayri Bolay, a.g.e., s. 157; el-İktisâd, s. 165’den.</p>
<p>6- Çamdibi, a.g.e., s. 161.</p>
<p>7- Bakara 2/269.</p>
<p>8- Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. I, s. 915-926.</p>
<p>9- Elmalılı, a.g.e., c. I, s. 928.</p>
<p>10  Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1976, s. 81.</p>
<p>11-Bk. Âraf 7/71; Yûnus 10/68; İbrâhim 14/10; Yusuf 12/105; Yunus 10/92; 4/174; Mü’minun 23/117.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hikmet-nedir/">Hikmet Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Peygamberin ( s.a.v) Aldığı Vahiyler Sadece Kur&#8217;an Ayetlerinden İbaret midir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Sep 2016 18:05:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamberin ( s.a.v) Aldığı Vahiyler Sadece Kur'an Ayetlerinden İbaret midir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Dışında Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12753</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evvela şunu belirtelim ki, Hz. Peygamber ( s.a.v) &#8216;in Kuran dışında vahiy almadığı konusunun delalet-i kat&#8217;iyye sarahatinde ifade eden bir Kur&#8217;an ayeti mevcut değildir.Yazarın yaptığı gibi ( Yaşar Nuri Öztürkten bahsediyor ) mesela &#8221; O arzusuna göre konuşmaz. O ( bildirdikleri ) kendisine indirilen vahiyden başkası değildir &#8221; ( en-Necm, 3-4 ) , &#8221; Peygamber [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/">Hz. Peygamberin ( s.a.v) Aldığı Vahiyler Sadece Kur’an Ayetlerinden İbaret midir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/indir-133/" rel="attachment wp-att-12754"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12754" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/indir.jpg" alt="Hz. Peygamberin ( s.a.v) Aldığı Vahiyler Sadece Kur'an Ayetlerinden İbaret midir ? " width="449" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/indir.jpg 312w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/indir-300x156.jpg 300w" sizes="(max-width: 449px) 100vw, 449px" /></a></p>
<p>Evvela şunu belirtelim ki, Hz. Peygamber ( s.a.v) &#8216;in Kuran dışında vahiy almadığı konusunun delalet-i kat&#8217;iyye sarahatinde ifade eden bir Kur&#8217;an ayeti mevcut değildir.Yazarın yaptığı gibi ( Yaşar Nuri Öztürkten bahsediyor ) mesela &#8221; O arzusuna göre konuşmaz. O ( bildirdikleri ) kendisine indirilen vahiyden başkası değildir &#8221; ( en-Necm, 3-4 ) , &#8221; Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının &#8221; ( el-Haşr,7 ) gibi- pek çok sahabi , müçtehit ve müfessire göre Sünnet&#8217;e de delalet eden &#8211; bir kısım ayetler konusunda &#8221; Bu ayetlerde kast edilen Kur&#8217;andır &#8221; diyerek kestirme hükümlerle meseleyi ört -bas etmeye çalışmak [1] ilmi yaklaşım ile bağdaşmaz. İlmi yaklaşım, bu ayetlerde kastedilenin Kur&#8217;an olduğunu yine Kur&#8217;an ayetlerine dayanarak ortaya koymayı gerektirir. Ancak yazarın bunu, ilmi araştırma vasfı verilecek ciddiyet ve boyutta gerçekleştirdiğini söylemek mümkün değildir&#8230;</p>
<p>Son tahlilde bu ve benzeri ayetlerin Kur&#8217;an&#8217;a delalet ettiği kadar Sünnet&#8217;e de delalet etiği veya Sünet&#8217;i de kapsadığı hususu bir &#8221; ihtimal &#8221; bile olsa , bunu gözden uzak tutmak mümkün değildir.</p>
<p>Şüphesiz Hz. Peygamber ( s.a.v) in Kur&#8217;an dışında da vahiy aldığı konusuyla ilgili oldukça açık sahih hadisler mevcuttur ve sadece bu hadislerden hareketle Hz. Peygamber ( s.a.v)in Kur&#8217;an dışında vahiy aldğını rahatça söylemek mümkündür. Ancak biz, kitabın başında belirttiğimiz yöntemden ayrılmayacak ve bu konuda da doğrudan Kuran ayetlerinden hareket ederek sonuca ulaşmaya çalışacağız.&#8221;</p>
<p>&#8221;Kur&#8217;an , önceki peygamberlerin yüce Allah&#8217;tan aldıkları vahiylere bir sınır getirmemiştir. O peygamberler vahy-i celi ( açık vahiy ) yanı sıra rüya, ilham veya başka yollarla da Yüce Allah&#8217;tan vahiy almışlardır. Şu halde bu durum Hz. Peygamber ( s.a.v) hakkında niçin kabul edilmesin ? Esasen Yüce Allah&#8217;ın Kadir&#8217;-i Mutlak olduğu konusunda herhangi bir kuşkusu bulunmayan kimse, O&#8217;nun peygamber olarak seçip görevlendirdiği kişiye, dilediği şeyi dilediği şekilde vahyetme / iletme tasarrufuna da bir sınırlama getirmenin kimsenin haddine olmadığından da kuşku duymamalıdır.</p>
<p>Hz. Peygamber ( s.a.v)in Kur&#8217;an dışında vahiy aldığını gösteren Kur&#8217;an ayetleri var mıdır ? sorusuna,yine bizzat Kur&#8217;an&#8217;dan hareketle &#8221; evet&#8221; demek durumundayız.</p>
<p><strong>Yüce Allah şöyle buyuruyor :</strong></p>
<p><strong>1</strong> &#8211; &#8221; Kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab&#8217;ı ve Hikmet&#8217;i talim edip, bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.&#8221;- ( bakara 151 )</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>2-</strong></span> &#8221;&#8230;. Allah&#8217;ın ayetlerini eğelenceye almayın, Allah&#8217;ın sizin üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab&#8217;ı ve Hikmet&#8217;i hatırlayın, Allah&#8217;tan korkun&#8230;&#8221;- ( bakara 231 )</p>
<p><strong>3-</strong> &#8221; Andolsun ki, içlerinden , kendilerine Allah&#8217;ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab&#8217;ı ve Hikmet&#8217;i öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur&#8230; &#8221; ( Al-i İmran 164 )</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>4-</strong> </span>&#8221; Allah&#8217;ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana Kitab&#8217;ı ve Hikmet&#8217;i indirmiş, bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah&#8217;ın lütfu sana gerçekten büyük olmuştur. &#8221; ( Nisa,113 )</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>5-</strong> </span>&#8221; ( Ey Peygamber hanımları ! ) Allah&#8217;ın , evlerinizde okunan ayetlerini ve Hikmet&#8217;i anın ! ( Ahzap,34 )</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>6-</strong></span> &#8221; Çünkü ümmilere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temzileyen, onlara Kitab&#8217;ı ve Hikmet&#8217;i öğreten bir peygamber gönderen O&#8217;dur &#8230;&#8221; ( Cuma,2 )</p>
<p>Bu ayetlerde geçen &#8221; Kitap &#8221; kelimesinin Kur&#8217;an olduğu üzerinde herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. O halde buradaki Hikmet nedir ?</p>
<p>Elmalılı Hamdi YAZIR merhum, başka hiçbir yerde bulunamayacak şekilde detaylarına inerek bu kelimenin 29 ayrı tanımını vermekte ve her bir tanımın uzun uzadıya açıklamasını yapmaktadır ki [2] bunların toplamından çıkan netice yine kendi ifadesi ile şudur :</p>
<p>&#8221; Bunların bazısı mana-yı masdar, bazısı hasl-ı masdar, bazısı ism-i mahz olmakla beraber bir kısmı ilme, bir kısmı amele, bir kısmı da her ikisine raci olduğundan bu tafsilat kısmen misal ve tarife hamledilmek suretiyle mecmuu üç tefsire irca olunabilir ki ameli nafia müeddi olmak haysiyetiyle ilim, ilme müteratib olmak hasyiyetiyle amel-i nafi, biri de ilm-ü amelde ihkam, tabir-i aherle kavil ve fiilde isabet veya ilim ve fıkıh manalarıdır &#8221; [3]</p>
<p>Her ne kadar içlerinde İmam eş-Şafi&#8217;i &#8216;nin de bulunduğu bir grup alim, Kur&#8217;an&#8217;da yukarıda zikrettiğimiz ayetlerde geçen Hikmet kelimesini doğrudan Sünnet olarak anlamışlarsa da [4] biz peşinen bu yargıya varmayalım ve mezkur ayetlerden hareketle bu kelimenin ne anlama geldiğini araştıralım.</p>
<p>Elmalılı merhumun alabildiğine tafsilatlı olarak zikrettiği görüşlerinden yine kendisinin çıkardığı sonuca bakılırsa Hikmet şu üç anlamı bünyesinde toplayan bir kelimedir :</p>
<p><strong>1-</strong> Faydalı amele götüren bilgi.<br />
<strong>2</strong>&#8211; Bilgiyle irtibatlı olması yönüyle faydalı amel.<br />
<strong>3-</strong> Söz ve fiilde doğruya isabet.</p>
<p>Bu üç maddede özetlenen Hikmet&#8217;in Kur&#8217;an&#8217;dan daha genel bir anlama sahip olduğunu [5] ve burada geçen &#8221; fayda &#8221; ve &#8221; doğru &#8221; kelimelerinin , &#8221; ilahi irade ve rızaya uygunluğu &#8221; ifade ettiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Şu halde Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e Hikmet verildiğini belirten ayetler O&#8217;nun , söz ve fiillerinde ilahi irade ve rızaya uygun hareket etme özelliğine sahip kılındığını anlatıyor demektir. &#8221; Andolsun ki Resulullah sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok zikredenler için güzel bir örnektir &#8221; ( ahzab,21 ) ayetinin Hz. Peyagmber ( s.a.v) &#8216;in mü&#8217;minler için güzel bir örnek olduğu vakıasını- tekitli bir biçimde &#8211; belirtmesi, aynı zamanda Hz. Peygamber ( s.a.v)in Hikmet&#8217;e uygun söz ve fiillerinin mü&#8217;minler için örnek teşkil ettiği noktasına güçlü bir vurgudur. Mü&#8217;minlerin nihai amacı Yüce Allah ( c.c.)&#8217;ın rızasına ve ahirette ebedi kurtuluşa ulaşmak olduğuna ve Hz. Peygamber ( s.a.v) de onlar için bu yolda güzel bir örnek teşkil ettiğine göre mü&#8217;minler dünya hayatınaki rotalarını Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;in söz ve davranışlarını esas alarak ayarlayacaklar demektir.</p>
<p>Hz. Peyamber ( s.a.v)&#8217;de mevcut bulunan bu özellik, Yüce Allah ( c.c. ) tarafından O&#8217;na &#8221; indirilmiş &#8221; tir. Yüce Allah ( c.c.) &#8216;ın Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e indirdiği şeyin &#8211; adına vahy-i hafi, ilham veya başka birşey denmesi farketmez- netiecede vahiy olduğu ise ayrıca belirtilmesine gerek bulunmayacak kadar müsellem bir husustur. Çünkü Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;in , Yüce Allah ( c.c. ) tarafından kendisine gönderilen bu mesaj sayesinde, özellikle dinin tebliği hususunda yanılmayacağı, yanlış veya kusurlu hareket etmeyeceği, ederse yine bu fenomen tarafından derhal düzeltileceği aşikardır. Aksi halde Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;in peygamberlik görevinde kusurlu veya hatalı davranabileceği ihtimali gündeme gelir. Şu halde Hikmet&#8217;in Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e hangi türden vahiy yoluyla olursa olsun Allah tarafından &#8221; indirildiğini &#8221; söylemek bu durumda tek çıkar yol olarak kalmaktadır.</p>
<p>Bu noktaya, mezkur ayetlerde kullanılan &#8221; enzele &#8221; ( indirdi ) fiilinin, aynı zamanda &#8221; var etme &#8221;, &#8221; ortaya koyma &#8221; , &#8221; yaratma &#8221; anlamına da geldiği söylenerek itiraz edilebilir [ 6]</p>
<p>Ancak bu durumda cevaplandırılması gereken bir soru gündeme gelmektedir : Şayet bu ayetlerdeki &#8221; enzele &#8221; filini &#8221; var etme &#8221; , &#8221; ortaya koyma &#8221;, &#8221; yaratma &#8221; anlamında alacak olursak, Hikmet&#8217;in Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;de &#8221; var edilmiş &#8221; ve &#8221; yaratılmış &#8221; bir özellik olduğunu sonucuna varırız. Ne var ki , yukarıda zikrettiğimiz ayetlerde aynı &#8221; enzele &#8221; fiili &#8221; Kitap &#8221; için de kullanılmıştır. Daha açık bir ifadeyle Kitap ve Hikmet kelimeleri , bir tek fiilin , &#8221; enzele &#8221; filinin mef&#8217;ulü durumundadır.</p>
<p>Bu da &#8211; sözkonusu itirazı yerinde kabul edecek olursak- Hikmet&#8217;le birlikte Kitab&#8217;ın da Hz. Peygamber ( s.a.v ) &#8216;de &#8221; var edilmiş &#8221; veya &#8221; yaratılmış &#8221; olduğunu söylememiz gerekir. Bununsa hem ilahi Kelam&#8217;ın kadim olma vasfıyla bağdaşmayacağı, hem de vahiy olgusunun mantığına ters düşeceği açıktır. Dolayısıyla Kur&#8217;an&#8217;ın Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;de &#8221; var edilmiş &#8221; veya &#8221; yaratılmış&#8221; olduğunu söylemenin imkanı yoktur. Geriye bu fiilin ; Kur&#8217;an söz konusu olduğunda &#8221; indirme &#8221; , Hikmet sözkonusu olduğunda ise &#8221; var etme &#8221;, &#8221; ortaya koyma&#8221; veya &#8221; yaratma &#8221; analmına gelmesi ihtimali kalkmaktadır. Aynı cümledeki iki ayrı mef&#8217;ule ilişkin bir tek fiilin, bu mef&#8217;ullerden birisinde bir anlama, diğerinde başka bir anlama gelebileceği ne mantıken ne de gramatik açıdan söylenemeyeceğine göre, bir nokta kendiliğinden ortaya çıkmaktadır : O da hem Kitab&#8217;ın , hem de Hikmet&#8217;in Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e &#8221; indirildiğini &#8221; söylemektir.</p>
<p>Bu söylediklerimize ikinci bir itiraz da şu şekilde ileri sürülebilir : Kur&#8217;an , Hikmet&#8217;i Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e münhasır kılmamakta, aksine başkalarına da Hikmet veridlğini bildirmektedir.</p>
<p><strong>Şu ayetler bu hususa örnek gösterilebilir :</strong></p>
<p><strong>i-</strong> &#8221; Allah Hikmet-i dilediğine verir. Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır verilmiş demektir &#8221; ( bakara 269 )</p>
<p><strong>ii-</strong> ( Melekler, Meryem&#8217;e hitaben İsa hakkındaki sözlerine şöyle devam ettiler : ) Allah ona yazmayıi Hikmet-i, Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i öğretecek &#8221; ( Al-iimran,48)</p>
<p><strong>iii</strong>-&#8221; Hani Allah peygamberlern, &#8221; Ben size Kitap ve Hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz &#8221; diye söz almış, &#8221; Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi ? &#8221; dediğinde &#8221; Kabul ettik &#8221; cevabını vermişler, bunun üzerine Allah, &#8221; O halde şahit olun, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim &#8221; buyurmuştu &#8221; ( Al-i imran 81 )</p>
<p><strong>iv-</strong> &#8221; Yoksa onlar , Allah&#8217;ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar ? Oysa İbrahim soyuna Kitap ve Hikmet&#8217;i verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik &#8221; ( Nisa,54 )</p>
<p><strong>v-</strong> &#8221; Andolsun biz Lokman&#8217;a , &#8221; Allah&#8217;a şükret&#8221; diyerek Hikmet verdik&#8230;. &#8221; ( Lokman,12 )</p>
<p><strong>vi-</strong> &#8221; Onun ( Davud&#8217;un ) hükümranlığını kuvvetlendirmiş , ona Hikmet ve güzel konuşma vermiştik &#8221; ( Sad, 20 )</p>
<p>Buradan da ortaya çıkmaktadır ki, Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e verilen Hikmet Sünnet değildir.</p>
<p>Hemen belirtelim ki, bu ayetler içinde 2. , 3. ve 4. sıradakiler, az yukarıda Hikmet&#8217;in de &#8221; indirildiğini &#8221; söylerken ileri sürdüğümüz argümanları destekler mahiyettedir. Zira bu ayetlerde Hikmet ile birlikte verildiği / öğretileceği bildirilen &#8221; Kitap&#8221;ların vahiy yoluyla verileceğinden / öğretileceğinden kuşku edilmez. Ayrıca bu ayetlerde Kitap(lar) ve Hikmet de öğretme / verme fiillerinin mef&#8217;ulüdür. Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e Hikmet indirildiği bildirilen ayetler üzerinde dururken söylediklerimiz aynen burada da geçerlidir.</p>
<p>Öte yandan biz Hikmet&#8217;in Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e münhasır olduğunu ve başka hiç kimseye Hikmet verilmediğini zaten söylemiyoruz. Hikmet&#8217;in yukarıda ELMALILI merhumdan naklen özetlediğimiz üç anlamı göz önünde bulundurulacak olursa, bunun böyle olduğu anlaşılacaktır. Zira sözkonusu özelliklerin sadece Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;de bulunduğunu söylemek aklen de adeten de mümkün değildir.</p>
<p>Bizim söylediğimiz şudur: Kur&#8217;an tarafından başkalarına da verildiği bildrilen Hikmet, veridlği kimselerde doğruya isabet, faydalı bilgi ve amel olarak tezahür etmektedir ki bu özelliklerin Hz. Peygamber( s.a.v) tarafından dini tebliğ bağlamında ortaya konan söz, tavır ve davranışlarda tebellür etiğinde kuşku yoktur. Yani Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;, Yüce Allah ( c.c.) tarafından kendisine verilen bu Hikmet sayesinde Allah, Kur&#8217;an, insan, varlık ve eşya hakkında doğru bilgilere uğaraşacak, tebliği ile görevli bulunduğu dini insanlara iletip öğretirken bu bilgileri insanlığın önüne şaşmaz kılavuzlar olarak koyacaktır.</p>
<p>Diğer taraftan Hz. Peygamber ( s.a.v) &#8216;e Yüce Allah ( c.c.) tarafından verilen ve Kur&#8217;an dışında başka birşey olduğu [ 7] malum bulunan işbu Hikmet&#8217;in ümmet-i Muhammed açısından bir önemi olmalıdır. Eğer böyle olmasaydı ve O&#8217;na verilen Hikmet sadece O&#8217;nun şahsıyla sınırlı kalıp, başka insanlar için herhangi bir kıymet ve önem arzetmeseydi, Ümmehat-ı Mü&#8217;minin&#8217;e ( Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;in pak zevcelerine ) Kur&#8217;an&#8217;la birlikte Hikmet&#8217;i de anmalarının Kur&#8217;an tarafından emredilmesinin bir anlamı olmaz. Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;in özellikleri meyanında ümmetine Kitap ile birlikte Hikmet&#8217;i de öğretmesi zikredilmez [8] ve nihayet Hikmet&#8217;in , Allah tarafından insanlara &#8221; öğüt vermek&#8221; için &#8221; indirildiği&#8217;nin bilhassa belirtilmesine gerek bulunmazdı&#8230; [9] &#8221;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>7-</strong></span> “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti.Fakat eşi bu sözü başkalarına haber verip, Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirip,bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi, ‘Bunu sana kim bildirdi?’ dedi. Peygamber,‘Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi’dedi.” (et-Tahrim,3)</p>
<p>Bu ayetin sonunda Hz. Peygamber (s.a.v), meseleyi kendisine Yüce Allah (c.c)’ın bildirdiğini açıkça belirtmektedir.<br />
Oysa Kur’an’da Yüce Allah (c.c)’ın, bu ayette belirtilen hususu Hz. Peygamber (s.a.v)’e bildirdiği hakkında hiçbir ifade yoktur. Bu da göstermektedir ki, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, kendisine gizli bir şey söylediği eşinin o sözü başkalarına aktardığını Yüce Allah (c.c) Kur’an dışı bir vahiyle Hz. Peygamber (s.a.v)’e bildirmiştir.</p>
<p><strong>Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta daha bulunmaktadır:</strong></p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v)’in, hanımına gizlice söylediği sözün ne olduğunu bilmiyoruz.[10] Şu halde bu söz, dinin tebliğine ilişkin olabileceği gibi, şahsî bir mesele de olabilir. Şayet dinin tebliğine ilişkin olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in o sözü eşine “gizlice” söylemesi düşünülemezdi. Çünkü dinin özüne ilişkin olan bir hususu Hz. Peygamber (s.a.v)’in bütün ümmetine duyurmayıp ya da duyurulmasını istemeyip, eşlerinden birisine sır olarak söyleyebileceğini düşünmek mümkün değildir. (Bunu söylerken Hz. Peygamber (s.a.v)’in hassas ve özel konumu gereği, hanımına verdiği bir sırrın da önemli olacağını inkâr ediyor ve söz konusu sırrın konjonktür gereği o an için gizli tutulması gereken bir şey olabileceğini görmezden geliyor değiliz. Ancak burada meseleyi sırf nazarî planda ele aldığımızın hatırdan çıkarılmaması gerekir.)</p>
<p>O halde Hz. Peygamber (s.a.v) ile eşi arasındaki o söz,yine ikisi arasındaki özel bir mesele hakkında olmalıdır.<br />
Bu türlü şahsî bir mesele Kur’an dışı bir vahiyle Hz.Peygamber (s.a.v)’e bildirilebilir iken, dinin özüne ilişkin olan ve dolayısıyla daha büyük bir önem arz eden hususlar niçin böyle bir vahiyle bildirilmesin?..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>8-</strong></span> “Hatırlayın ki, Allah size iki taifeden[11] birinin sizin olduğunu vadediyordu. Siz de kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz&#8230;”(Enfal-7)</p>
<p>Bu ayette ve devamında Yüce Allah (c.c), mü’minlere [Sahabe’ye] hitaben iki taifeden birinin kendilerinin olduğunu ve hangisini tercih edecekleri konusunda seçimin kendilerine bırakıldığını bildirmektedir. Müslümanlar dilerlerse<br />
kervana saldırıp Kureyş’li müşriklerin ticaret mallarını ele geçirecekler, dilerlerse Mekke’den hareket eden Kureyş ordusuna saldırarak onları mağlup edeceklerdir. Her iki durumda da Yüce Allah (c.c) Mü’minlere zafer ve kazanç vadettiğini bildirmektedir.</p>
<p>Burada konumuz açısından önemli olan nokta şurasıdır: Yüce Allah (c.c) Müslümanlara hitaben “Hatırlayın ki,Allah size iki taifeden birinin sizin olduğunu vadediyordu” buyurmaktadır. Yani bu ilahî vaat Müslümanlara Yüce Allah (c.c) tarafından daha önce yapılmıştır. Oysa Kur’an’da daha önce Müslümanlara iki taifeden birisinin kendilerine müyesser kılınacağına dair vaat ifade eden bir ayet yoktur. Bu da göstermektedir ki, söz konusu vaat Cibril (a.s) vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışı bir vahiyle bildirilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>9-</strong></span> Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Hatırlayın ki, siz Rabb’inizden yardım istiyordunuz. O da, ‘Ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim’ diyerek bu duanızı kabul buyurmuştu.” (Enfal-9)</p>
<p>Oysa Kur’an’da Yüce Allah (c.c)’ın onların yardım isteğine bu şekilde bir hitapla karşılık verdiğini bildiren bir ayetmevcut değildir. Dolayısıyla Yüce Allah (c.c)’ın, müslümanların duasına bu şekilde karşılık verdiği hususu Cibril (a.s) tarafından Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışı bir vahiyle bildirilmiştir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">10</span>&#8211;</strong> Yüce Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir&#8230;&#8221; ( el isra, 1)</p>
<p>el-İsra suresinin, zikrettiğimiz ilk ayetinde Yüce Allah (c.c), Hz. Peygamber (s.a.v)’e birtakım ayetler göstereceğini bildirmektedir. Hatta mezkûr ayetin ifadesine göre Hz.Peygamber (s.a.v)’in Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’yagötürülmesinin sebebi de budur Burada cevaplandırılması gereken bazı sorular bulunmaktadır:</p>
<p>Kur’an’ın zikrettiği bu “birtakım ayetler” nelerdir?</p>
<p>Yazarın da ( Y. Nuri Öztürk ) katıldığını belirttiği ifadelerinde Süleyman Ateş, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Cibril (a.s)’i Sidretü’l-Müntehâ yanında görmesi olayının İsra hadisesinden önce vuku bulduğunu söylemektedir. [12] Dolayısıyla burada zikredilen “ayetler”den,Hz. Peygamber (s.a.v)’e Cibril (a.s)’in görünmesi kastedilmiş olamaz. Şu halde Hz. Peygamber (s.a.v) o gece nelere şahit olmuştur? Bunların Hz. Peygamber (s.a.v)’e gösterilmesinin sebebi ne olabilir? Hz. Peygamber (s.a.v) o gece gördüklerini bir sır olarak saklamış mıdır, yoksa bunları insanlara anlatmış mıdır? Eğer gördükleri arasında Mü’minleri ilgilendiren hususlar olduysa ve bunları sır olarak sakladıysa bu O’nun peygamberlik görevini yerine getirirken kusurlu veya ihmalli davrandığı anlamına gelmez mi?</p>
<p>Yine eğer böyleyse “O peygamber gaybın bilgilerini saklayacak, kendisinde tutacak kadar cimri değildir” ( tekvir 24 ) [13] ve “Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan,O’nun elçiliğini yapmamış olursun&#8230;”( el-Maide 67 ) gibi ayetler Hz. Peygamber (s.a.v)’in, nübüvvet görevini en küçük bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde yerine getirdiği hakkındaki gerçekleri ifade etmiyor mu? O gece olanlar için “bunlar insanlara ulaştırılması gerekmeyen şeyler olabilir” diyebilir miyiz? Bu soruya evet diyeceksek, o zaman bu olayın Kur’an’da kapalı bir şekilde zikredilmesinin ne anlamı olabilir? -Üstelik (17/el-İsra) suresinin ilk ayetinde bu olay, Yüce Allah (c.c)’ın tesbih, ta’zim ve temcidiyle zikredilmektedir ki bu da olayın önem ve büyüklüğünü gösterir.</p>
<p>Yukarıdaki soruya hayır diyeceksek, madem ki o gece olup bitenler insanları ilgilendirmektedir ve dahi Kur’an bu konuda bir şey söylememektedir, o halde bunlar insanlara nasıl ulaştırılmıştır?</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>11</strong>&#8211;</span> Zeyd b. Harise (r.a) ile Zeyneb bt. Cahş (r.anha) arasındaki evlilik ve bu evliliğin sona ermesi anlatılırken şöyle buyurulmaktadır:</p>
<p>“Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilikettiğin kimseye, ‘Eşini yanında tut, Allah’tan kork’ diyordun.Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü’minlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine<br />
getirilmiştir. ( ahzap 37 )</p>
<p>Bu ayetin Kur’an dışı vahye delalet vechi üzerinde daha önce de durulmuş[14] ancak bu konuda söylenenler eleştirilmiştir. [15]</p>
<p>Ne ki bizce burada gözden kaçırılan bir nokta vardır: Dikkat edilirse ayette “Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun” buyurulmaktadır. Burada Hz. Peygamber (s.a.v)’in, içinde “bir şey” gizlediği belirtilmekte ve Allah’ın onu açığa vuracağı bildirilmektedir. Bu şey ne olabilir?</p>
<p>Ortaya şu ihtimalleri koyabiliriz: I- Bu şey, Zeyd-Zeyneb (r.anhuma) çiftinin evliliğiyle ilgilidir. II- Bu şey söz konusu evlilikle ve o şahıslarla ilgili değildir.Ayetin ifadesi ve siyak-sibakı göz önünde bulundurulacak<br />
olursa, bu ihtimallerden ilkinin doğru olduğu anlaşılacaktır.</p>
<p>Zira özellikle “Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun” cümlesi bu evlilikle ilgisi koparıldığında bu bağlamda hiçbir şey ifade etmemekte, daha doğrusu ne ifade ettiği anlaşılmamaktadır. Şu halde Hz. Peygamber (s.a.v)’in, söz konusu çiftin evlilik hayatı ile ilgili olarak içinde gizlediği şey üzerinde durmak gerekiyor: İhtimaller şunlar:</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Bu şey gayri meşru bir şeydir.<br />
<strong>2</strong>&#8211; Bu şey meşru bir şeydir.</p>
<p>Bu iki ihtimalin açılımını ise şu şekilde yapabiliriz: Bu şıklardan ilki behemehâl düşünülemeyeceğine göre, ikincisi üzerinde durmamız gerekiyor. O halde meşru olan bu “şey” nedir?</p>
<p><strong>A-</strong> Meşru olan ve Zeyneb-Zeyd (r.anhuma) çiftinin evliliğiyle ilgili bulunan bu şey, Hz. Peygamber (s.a.v)’e vahiy ile bildirilmemiş, O’nun, kendiliğinden düşündüğü ve tamamen kendi içinde başlayıp biten bir düşünce veya temennidir.</p>
<p><strong>B</strong>&#8211; Bu şey Hz. Peygamber (s.a.v)’e vahiy ile bildirilmiş bir hüküm veya haberdir.</p>
<p><strong>Birinci ihtimal üzerine kafa yoralım:</strong></p>
<p><strong>A/l-</strong> Mesele söz konusu evlilik ile ilgili olduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine gelmiş bir vahiy söz konusu olmaksızın bu evliliğin devamını istemiş olabilir.Ancak ayet Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Zeyd (r.a)’e bu doğrultuda görüş bildirdiğini zaten açıkça beyan etmektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v)’in içinde sakladığı ve Yüce Allah (c.c) tarafından açıklanacağı belirtilen şey bu olamaz. Demek ki bu ihtimalin üstü çizilecektir.</p>
<p><strong>A/2-</strong> Hz. Peygamber (s.a.v)’in içinde gizlediği şey, bu evliliğin bozulması ile ilgili olabilir. Yukarıdaki ihtimal geçerliliğini yitirdiğine göre, üzerinde durulmaya değer ihtimal bu olmalıdır. O halde devam edelim. Hz. Peygamber (s.a.v) bu evliliğin bozulmasıyla ilgili olarak içinde ne gizlemiş olabilir?</p>
<p><strong>a-</strong> Zeyneb (r.anha) ile evlenme arzusunu gerçekleştirebilmek için bu evliliğin bitmesi temennisi.Hz. Peygamber (s.a.v)’in, neticede peygamberliğine halel getirecek böyle bir şeyi içinden geçirmiş olması muhaldir. O’nu bundan bin kere tenzih ederiz. Zira “emredildiğin gibi dosdoğru ol”( Hud 112 , Şura 15 ) ayetine muhatap olan bir kimsenin bu emre muhalefet etmesi, bırakalım Mü’minler için örnek konumundaki bir peygamberi, takva sahibi, Allah’tan korkan ve “Allah’ın kendisine şah damarından bile yakın olduğunu”84 bilen sıradan bir Mü’minin bile yapamayacağı bir davranıştır. Böyle bir ihtimali ancak kalbinde İslam ve Müslümanlar için en küçük bir iyi düşünce taşımayan müsteşrikler gündeme getirebilir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in, özellikle de Allah onu açıklayacağını bildirmişken- içinden, “insanlardan çekinmesini gerektirecek” böyle bir düşünce geçirmesi mümkün olmayacağına göre, burada başka ihtimaller üzerinde durmak gerekiyor.</p>
<p><strong>b-</strong> Zaten zoraki yürütülen huzursuz bir evliliğe son verip, eşlerden her birinin kendi yolunu çizmesini sağlamak. Bu makul bir ihtimaldir; ancak Hz. Peygamber (s.a.v)’in, problemi böyle makul bir yoldan çözme imkânına sahip iken bu düşüncesini açığa vurmaması ve içinde gizlediği halde Zeyd (r.a)’e bu evliliği devam ettirmesi yolunda telkinde bulunması anlamsızdır. Üstelik böyle bir düşüncenin insanlar tarafından yanlış anlaşılabileceğinden endişe etmenin de anlaşılacak bir yanı yoktur.</p>
<p><strong>c-</strong> Bu evliliğin sona ermesi ile Mü’minlere cahiliye döneminden kalma bir törenin şer’an geçerli olmadığının fiilen gösterilmesi. Yani evlatlıklar tarafından boşanan eşler ile, şer’î olarak geçilmesi gereken süreyi doldurduktan sonra nikâh kıyılabileceği hükmünün bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından Hz. Zeyneb (r.anha) ile izdivaç yaparak ortaya konması. İşte asıl üzerinde durulması gereken ihtimal budur.Söz konusu evliliğin bitmesi de zaten bunu intaç etmiş ve Zeyneb (r.anha), bizzat Yüce Allah (c.c) tarafından Hz. Peygamber (s.a.v)’e nikahlanmak suretiyle bu konudaki sert hüküm açıklanmıştır. Ne var ki Hz. Peygamber (s.a.v)’in böyle bir evlilik yapacağının Yüce Allah (c.c) tarafından kendisine Kur’an dışı bir vahiyle daha önce bildirilmiş olması, böylesi hassas bir konuda toplumda kök salmış bir adetin bir anda ortadan kaldırılması anlamına gelecek bir adımın atılması sonucunu doğuracaktı.</p>
<p>Gerçi 33/el-Ahzâb suresinin, bu ayetten daha önce gelen 4. ayetinde “&#8230; evlatlıklarınızı da (sizin) öz çocuklarınız saymadı” buyurulmuş idi. Ancak başta Yahudiler ve müna-fıklar olmak üzere Medine’de yeni bir toplumun çekirdeğini oluşturmuş bulunan Hz. Peygamber (s.a.v)’in her hareketini sıkı sıkıya kontrol eden ve fitne çıkarabilmek için durmadan malzeme arayan kesimlerin, böyle bir evlilik hakkında oluşturacakları menfi kampanyanın boyutlarını da Hz. Peygamber (s.a.v) pekala bilmekteydi. işte bunun için Yüce Allah (c.c) tarafından kendisine Kur’an dışı bir vahiyle bildirilen söz konusu evliliğin bozulacağı ve kendisinin Hz. Zeyneb (r.anha) ile izdivaç yapacağı vakıasını açığa vurmamış, içinde gizlemişti. Belki de bu olayın vukuunu biraz olsun geciktirip, toplumda bu konuya gösterilebilecek tepkileri azaltmanın zeminini hazırlamak düşüncesinde idi. Ancak Yüce Allah (c.c) Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu tutumunu kınarcasına “Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır” buyurmuş ve daha önce bildirdiği hükmü, hem de nikâhı kudret-i ilahiyyesi ile bizzat deruhte ederek fiilen uygulamaya koymuştur.</p>
<p>Netice olarak, ancak yukarıdaki “B” şıkkının açıklayıcı olduğunu kabul etmek ve bu konudaki hükmün Yüce Allah (c.c) tarafından Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışı bir vahiyle bildirildiğini söylemek zorundayız. Bir başka deyişle Zeyneb-Zeyd (r.anhuma) çiftinin ayrılacağı ve Zeyneb (r.anha) validemizin, bu konudaki şer’î hükmü fiilen göstermek amacıyla Hz. Peygamber (s.a.v) ile evleneceği Yüce Allah (c.c) tarafından Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışı bir vahiyle önceden bildirilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>12-</strong> </span>Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Siz ganimetleri almak için gittiğinizde seferden geri kalanlar, ‘Bırakın, biz de arkanıza düşelim’ diyeceklerdir. Onlar Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: ‘Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksi niz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.’ Onlar size, ‘Hayır! Bizi kıskanıyorsunuz’ diyeceklerdir. Bilakis onlar pek az anlayan kimselerdir.” -(Feth,15)</p>
<p>Bu ayette, münafıkların Hayber savaşına katılmalarının yasaklandığı, bu savaşa sadece Hudeybiye’de bulunanların katılacağı ve bunun Hz. Peygamber (s.a.v)’e daha önce bildirildiği belirtilmektedir. Oysa Kur’an’da bu hususu bildiren bir ayet mevcut değildir. Bu da söz konusu haberin Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışı bir vahiyle iletildiğini göstermektedir.</p>
<p>Yukarıda zikrettiğimiz ayetler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışında da Yüce Allah (c.c)’tan vahiy aldığını göstermektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi biz Sünnet’in özellikle dinin tebliğine taalluk eden kısmının vahiy kaynaklı olduğunu söylüyoruz. Bu bakımdan gerek teşri faaliyetleri bağlamında, gerek Kur’an ayetlerinin tefsirinde ve gerekse mugayyebat vb. ile ilgili hususlarda Hz. Peygamber (s.a.v)’den sadır olan sözler ve davranışlar vahiyle irtibatsız değildir ve bu yönüyle de Mü’minleri bağlayıcıdır&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi tekrar esas konuya dönerek diyoruz ki:</strong> Allah ile Peygamber’in arasını açarak, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an vahyini kendi kafasına göre yorumladığını, O’nun, dinin tebliğine ilişkin olan tavır ve davranışlarının kendi şahsî içtihatlarının neticesi olmakla -ki biz Hz. Peygamber (s.a.v)’in içtihatlarının da vahyin kontrolünde bulunması hasebiyle hatadan korunduğunu ve bizler için bağlayıcı olduğunu düşünüyoruz- Mü’minleri bağlayıcı özelliğe sahip bulunmadığını söylemek mümkün değildir. Burada, özellikle “dinin tebliğine ilişkin olan tavır ve davranışları” diyoruz; çünkü bu noktada mesele şahsîlik boyutunu aşmış, doğrudan dinin özüne ilişkin olan bu tasarruflar kıyamete kadar gelecek olan bütün bir Ümmet’i bağlayıcı mahiyete bürünmüştür. Gerek Hz. Peygamber (s.a.v)’in, gerekse sair elçilerden herhangi birisinin bu türlü bir tasarrufta bulunduğunu söyleme noktasına gelmiş olan bir kimse, akidesini yeniden gözden geçirmek ve tashih etmek zorundadır. Zira böyle bir akide, iman ilkelerinin vazgeçilmezleri bakımından zedelenmiş demektir.</p>
<p>Şu halde teşri alanına ilişkin olsun, diğer hususlarda olsun, “dinin tebliği” ile ilgili bütün eylem ve sözlerinde vahyin yönlendirmesi ve kontrolü altında bulunduğu aşikâr olan bir peygamberin Kur’an dışında hüküm vaz etmesinden daha doğal ve gerekli bir şey olabilir mi? Kur’an Hz. Peygamber (s.a.v)’e emrediyor: “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” ( Ali imran, 31) Bu ayette iki ilgi çekici nokta vardır:</p>
<p><strong>1-</strong> Ayette, “Allah’ı seviyorsanız Kur’an’a veya Allah’ın emirlerine uyun” denmeyip, münhasıran Hz. Peygamber (s.a.v)’e uymanın emredildiğine bilhassa dikkat edilmelidir. Demek ki Allah’ı sevmenin göstergesi Hz. Peygamber (s.a.v)’e uymaktır. Başka ifadeyle bir kimsenin Allah’ı sevdiği iddiası, ancak Hz. Peygamber (s.a.v)’e uyduğu/itaat ettiği takdirde ciddiye alınacaktır. Aksi halde onunki kuru bir iddia olarak kalmaya mahkûmdur. Meseleyi tersinden ifade edecek olursak, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat etmeyen kimse Allah’ı sevmiyor demektir. Zira ayetin ifadesi bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>2</strong>&#8211; Bu ayette yer alan ikinci hassas nokta da şudur: Yüce Allah (c.c), kullarının günahlarını bağışlamayı, onların Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaatine bağlamıştır. Yani Allah’ı sevdiğini iddia eden kişi, ancak Hz. Peygamber (s.a.v)’e uyduğu takdirde Allah da kendisini sevecek ve günahlarını bağışlayacaktır.</p>
<p>Ebubekir Sifil &#8211; Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi,1</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[1 ] Mesela bkz. Yaşar Nuri &#8221; Kur&#8217;andaki İslam &#8221; 51,512</p>
<p>[2] Elmalılı , 2,915-29</p>
<p>[3] Elmalılı 2,929</p>
<p>[4] eş-Şafi&#8217;i, &#8221; er- Risale &#8221; , 32,7,91, 3 ; el-Kurtubi, 3 ,104 , 14,119 ; İbn Kesir, 1, 183,96,281&#8230;</p>
<p>[5] Bkz.. Mevdudi, &#8221; Tefhim &#8221; , 4,417</p>
<p>[6] Böyle bir itiraz için bkz. KIRBAŞOĞLU, &#8221; İslam Düşüncesinde Sünnet &#8221; ,267.<br />
İlginçtir, KIRBAŞOĞLU&#8217;nun bu itirazı öne sürerken dayanak olarak aldığı görüş, el-Hasanu&#8217;l-Basri&#8217;ye aittir. el-Kurtubi&#8217; nin belirttiğine göre ( 17,169 ) el-Hadid 25. ayetinde geçen &#8221; ve enzelna&#8217;l-hadide &#8221; ( biz demiri de indirdik&#8230; ) ifadesini, el-Hasanu&#8217;l-Basri &#8221; demiri de var ettik , yarattık &#8221; şeklinde tefsir etmiştir.<br />
Ancak aynı el-Hasanu&#8217;l-Basri, Kur&#8217;an&#8217;la birlikte Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e verildiği belirtilen Hikmet&#8217;in Sünnet olduğunu söyleyenlerdendir. Bkz. İbn Kesir,, 1,184</p>
<p>[7] el-İsra Suresinin, mü&#8217;minlere yönelik birtakım emirler ihtiva eden ayetlerinden sonra gelen, &#8221; işte bunlar, Rabb&#8217;inin sana vahyettiği hikmetlerdir..&#8221; mealindeki 39. ayeti öne sürülerek yukarıdaki ayetler geçen &#8221; Hikmet&#8221; kelimesinin de Kur&#8217;an ayetleri anlamında kullanılış olabileceği söylenebilir.</p>
<p>Ancak bu bakış açısı bize göre doğru değildir. Çünkü Hikmet&#8217;in Kur&#8217;an&#8217;dan daha geniş bir anlama sahip bulunduğu ve varlık hakkında doğru bilgi ihtiva etmesi hasebiyle Kur&#8217;an&#8217;ın da bir Hikmet olduğu noktasında bizim herhangi bir itirazımız olamaz. Bir başka şekilde ifade edecek olursak ; Kur&#8217;an tümüyle Hikmet&#8217;tir ancak Hikmet tümüyle Kur&#8217;an değildir.Ayrıca Hikmet kelimesinin geçtiği ayetlerde bu kelime ile birlikte yazı, Kur&#8217;an, Tevrat, İncil gibi başka şeylerin de zikredilmesi , Hikmet&#8217;in bunlardan daha farklı bir çerçeveye sahip bulunduğunu gösteren önemli bir işarettir.<br />
[8] el-Bakara, 151 ; Al-i İmran, 164</p>
<p>[9] el-Bakara , 231</p>
<p>[10] Bu konuda birçok rivayet bulunmakta ise de, biz bu kitabın başında,hücciyyeti konusunda en küçük bir tereddüdümüz bulunmayan ve fakat muhataplarımız tarafından tartışma konusu yapılan Sünnet’in delil olma vasfına yine Sünnet’ten delil getirmenin bağlayıcı olmayacağı düşüncesinden hareket ettiğimiz için prensip olarak rivayetlere atf-ı nazar etmeyeceğimizi belirtmiştik. Bu sebeple burada da meseleyi sadece Kur’an’la<br />
sınırlı tutuyoruz.</p>
<p>[11] Burada kastedilen iki taifeden biri Ebû Süfyân idaresinde Şam’dan gelmekte<br />
olan ticaret kervanı, diğeri ise Ebû Cehîl komutasındaki Kureyş<br />
ordusudur.</p>
<p>[ 12 ] &#8211; “Kur’an’daki İslam”, 56.</p>
<p>[13] وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَنِينٍ “Vemâ hüve ale’l-ğaybi bi danîn.” Bu ayetin ne ifade ettiği konusunda müfessirler arasında ihtilaf vardır. Bu ihtilaf, söz konusu ayetin son kelimesinin bir harfinin nasıl okunacağı konusundaki görüş ayrılıklarından kaynaklanmaktadır.<br />
Bir kısım kıraat imamlarına göre burada “danîn” şeklinde kaydettiğimiz kelimenin ilk harfi “dat”dır. Bu haliyle bu kelime, “cimrilik” anlamındaki“dann” kelimesinin “fe’îl” kalıbına dökülmüş halidir. Bu durumda ayetin tefsiri şöyle olur: “O peygamber, gayb üzerine, yani kendisine öyle vahiy geldiğine ve gayba ilişkin diğer hususlara dair vermiş olduğu haberler gibi sizin his ve tecrübenize dahil olmamış bulunan gaybe ait hususlarda da kıskanç değildir.”Diğer bazı kıraat imamlarına göre ise, bu kelimenin baş harfi “zı”dır. Budurumda da kelime ya “töhmet” ya da “zayıflık ve azlık” anlamındadır. Bu kıraate göre de ayetin tefsiri şöyle olur: “O, gayba ilişkin verdiği haberlerde maznun, töhmet altında değildir; emin ve güvenilirdir. Yahut o,nefsinde kuvvesi zayıf, hafızası çürük, vehim ve zan ile konuşan; heva ve hevese kapılan bir kimse de değildir. Yani vahyi alması ve tebliğ etmesi hususunda hiçbir zaafı yoktur.” (Bu açıklamalar Elmalılı tefsirinden kısaltılarak ve sadeleştirilerek alınmıştır.) Bu ayet hakkındaki farklı tefsirve görüşler için bkz. ibn Kesîr, IV, 480; Elmalılı, VIII, 5622-3; Mevdûdî,“Tefhim”, VII, 55 ve diğer tefsirler.</p>
<p>[14] Bkz. Afzalurrahmân, “Sîret Ansiklopedisi”. II, 544.</p>
<p>[15] Bkz. Hayri Kırbaşoğlu, “İslam Düşüncesinde Sünnet”. 264-5.</p>
<p>Kırbaşoğlu önce ayet hakkında “Sîret Ansiklopedisi’’nde ileri sürülen şu görüşü nakletmektedir:“Ayet, Rasûlullah’ın (s.a.v.) Zeyd’in boşanmış hanımı ile evleneceğinin Allah’ın hükmü olduğunu belirtmektedir. Oysa Kur’an’da bu hükmü zikreden bir bölüm yoktur. Bu yüzden bu hüküm Allah’ın Rasûlüne Kur’an’dan başka bir yolla verdiği bir hükümdür.” Daha sonra da Kırbaşoğlu şöyle demektedir: “Ancak dikkatle okunacak olursa Rasûlullah’ın Zeyneb (r.a.) ile “evleneceğinden” değil, Allah’ın onu Rasûlullah ile “evlendirdiğinden” bahsettiği açık bir şekilde görülür. Bundan ötürü ayetten Rasûlullah’ın (s.a.v.) daha önce gelmiş olan Kur’an dışındaki bir vahiyle evlendirildiği sonucunu çıkarmaya gerek yoktur. Aksine akla yatkın olan, bu ayet üzerine Zeyneb’in Rasûlullah’a eş yapılmış olmasıdır. Nitekim tefsirlerde bu ayetin inmesinden sonra Rasûlullah’ın Zeyneb’in yanına eşinin yanına girer gibi izinsiz girdiği, ayetin hükmü ile yetinilerek ayrıca bir nikâh kıyılmadığı ve bu durumun Rasûlullah’a mahsus olduğu da zikredilmektedir.</p>
<p>“Bu durumda Zeyneb’in Rasûlullah ile evlendirilmesinin bu ayetle gerçekleştiği; bu evliliğin Kur’an dışında başka bir vahiyle olduğu iddiasının gerçekleri yansıtmadığı anlaşılmış olmaktadır. Dolayısıyla bu ayeti Kur’an dışında da vahiy bulunduğunu ispat için delil olarak kullanmak doğru değildir.” Her ne kadar söz konusu ayetin, konuyla ilgili kısmının “lemmâ” harfi ile başladığı, bu harfin burada zarf edatı olarak işlev gördüğü ve “hîne” anlamında olduğu, dolayısıyla bu edat ile başlayan cümlenin cevabı olan “zevvecnâkehâ” ve devamının da bu cümlenin mazrufu olduğu, yani tıpkı Zeyneb (r.anha)’nın, Zeyd (r.a) tarafından boşanmasında olduğu gibi, onun Hz. Peygamber (s.a.v)’e nikâhlanmasının da geçmiş zamanda meydana geldiği, bu itibarla ayetin anlamının Elmalılı merhumun tatlı üslubuyla,“&#8230; derken vakta ki Zeyd ondan tamamen ilişiğini kesti (&#8230;) o vakit biz onu, o hatunu sana tezvic eyledik” şeklinde olduğu&#8230; ileri sürülerek Kırbaşoğlu’nun bu itirazına cevap verilebilirse de biz burada bu nokta üzerinde durmayacağız.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/">Hz. Peygamberin ( s.a.v) Aldığı Vahiyler Sadece Kur’an Ayetlerinden İbaret midir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikmet ve Manası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ve-manasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ve-manasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2015 15:27:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Furek]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet ve Manası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8061</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikmetin mânasına gelince kimileri bu konuda şöyle demiştir: “Hik­met, ilim ve ameldir.” &#160; Kimileri: “Hikmet Kuranın anlaşılmasıdır.” demiştir. &#160; Bazıları da Allah Teâlanın ‘’Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiş demektir.’’âyetinite’vil etmek suretiyle hikmetin nü­büvvet (peygamberlik) olduğunu söylemişlerdir. &#160; Aslında fesadın girmesine izin verilmeyen her hüküm hikmettir. Doğru­luk (sıdk), vefa ve ihlâs şartına [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ve-manasi/">Hikmet ve Manası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Ibane.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8062" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Ibane.jpg" alt="Hikmet ve Manası" width="319" height="409" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Ibane.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Ibane-600x770.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Ibane-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Ibane-768x985.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Ibane-798x1024.jpg 798w" sizes="(max-width: 319px) 100vw, 319px" /></a></p>
<p>Hikmetin mânasına gelince kimileri bu konuda şöyle demiştir: “Hik­met, ilim ve ameldir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kimileri: “Hikmet Kuranın anlaşılmasıdır.” demiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bazıları da Allah Teâlanın ‘’Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiş demektir.’’âyetinite’vil etmek suretiyle hikmetin nü­büvvet (peygamberlik) olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aslında fesadın girmesine izin verilmeyen her hüküm hikmettir. Doğru­luk (sıdk), vefa ve ihlâs şartına bağlı Allah için olan her tâat hikmettir. Allahın bütün fiilleri hikmettir. Çünkü Allah’ın bütün fiilleri O’nun murâd ettiği ve bildiği surette meydana gelmiş ve bunlardan her hangi birinin vuku bulması Allah&#8217;ın ilmine ve irâdesine aykırı düşmemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanlardan kimi de şöyle demiştir: “Hikmetin mânası ilmin mânasındadır. Filan hakimdir (hikmet ehlindendir) denildiğinde, bununla o kimsenin âlim ve fiillerini muhkem (sağlam, hikmetli) yapan kişi olduğu kas­tedilir” Yine “Allah daima hakimdir.” denildiğinde daima âlimdir şeklinde anlaşılır. “Muhkem (işlerini sağlam ve hikmetli yapan) mânasında Allah daima hakimdir.” denildiğinde, bu durumda hikmet Allah’ın fiili sıfatla­rından olur.</p>
<p>İbn Furek &#8211; Tasavvuf Istılahları</p>
<p>(Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ve-manasi/">Hikmet ve Manası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ve-manasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
