<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hayri Kırbaşoğlu | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hayri-kirbasoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Oct 2017 14:39:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hayri Kırbaşoğlu | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hadis Araştırmalarında Dikkatsizlik Problemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadis-arastirmalarinda-dikkatsizlik-problemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadis-arastirmalarinda-dikkatsizlik-problemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Oct 2017 14:15:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Hadis Araştırmalarında Görülen Hatalar]]></category>
		<category><![CDATA[dirâyetu’l-hadîs]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis Araştırmalarında Dikkatsizlik Problemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hayri Kırbaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Emin Özafşar]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Ziya Keskin]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Güler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18119</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Prof.Dr.Zekeriya GÜLER “Allâh’ın kitâbı hakkında bilmediğim bir şeyi söyleyecek olursam, hangi yeryüzü beni üzerinde taşıyabilir ve hangi gökyüzü beni gölgelen-direbilir?”(Hz. Ebû Bekir) “Ben biriyle münâzara ettiğimde mutlaka şöyle demişimdir: Allâhım, hakkı onun kalbinde ve dilinde göster/söylet. Şayet hak benimle beraber ise o bana tabi olsun, hak onunla beraber ise ben ona tabi olayım!&#8221;(İmam Şâfiî) Hüseyin Kâzım Kadri (v. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadis-arastirmalarinda-dikkatsizlik-problemi/">Hadis Araştırmalarında Dikkatsizlik Problemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<div><a href="http://ilimcephesi.com/sunnetin-gecmiste-ve-gunumuzde-ihmali-meselesi/17483-645x3301/" rel="attachment wp-att-17986"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-17986" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17483-645x3301.jpg" alt="" width="444" height="227" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17483-645x3301.jpg 645w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17483-645x3301-600x307.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17483-645x3301-300x153.jpg 300w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" /></a></div>
</div>
<div></div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof.Dr.Zekeriya GÜLER</p>
<p><em>“Allâh’ın kitâbı hakkında bilmediğim bir </em><em>şeyi söyleyecek olursam, hangi yeryüzü beni üze</em><em>rinde taşıyabilir ve hangi gökyüzü beni gölgelen-</em><em>direbilir?”(</em>Hz. Ebû Bekir)</p>
<p><em>“Ben biriyle münâzara ettiğimde mutlaka </em><em>şöyle demişimdir: Allâhım, hakkı onun kalbinde </em><em>ve dilinde göster/söylet. Şayet hak benimle bera</em><em>ber ise o bana tabi olsun, hak onunla beraber ise </em><em>ben ona tabi olayım!&#8221;(İ</em>mam Şâfiî)</p>
<p>Hüseyin Kâzım Kadri (v. 1353/1934), dikkat kelimesi hakkında “ İ<em>ncelik,bârîkî, </em><em>zihnin bir şeye intıbâkı, zihnin tefehhümde kendi nefsine ric’ati, sırf zihin etmek, ihtimam ile nazar, (felsefede) zihnin şuur ve irâde ile münhasıran bir şeye taalluku”1 şeklinde açıklama getirdikten sonra, aynı kökten gelen tedkîk için de “dikkatle ve inceden inceye araştırmak, tefahhus etmek, isbâtü’d-delîl bi’d-delîl</em>” ifadesini kullanır.</p>
<p>Zeki Velidî Togan (v. 1390/1970)2, Batı ile Doğu arasındaki alâmet-i fârıkayı açıklarken, <em>yaratma zihniyeti</em>nin Batı’da, <em>aşağılık ruhu</em>nun da Doğu’da meydana geldiği fikrinden hareket ederek, Batı’nın elde ettiği <em>yaratma zihniyeti</em>nin; medeniyet, bilim ve  teknolojinin ortaya çıkışında belirleyici iki miyarın/unsurun olduğunu vurgular: Birisi,<em>müstakillen vücuda getirilen eser,</em>diğeri ise <em>dikkat’</em>tir. O, <em>dikkat </em>miyarı/unsuru üzerine şu tahlilde bulunur:</p>
<p>“<em>El-Bîrûnî, Yunanlılarda bulunan bu dikkat hususun(un) İslâmlarda bulunmadığından </em><em>şikâyet etmekte, hatta dikkatsizliği ‘bu bizim kavmin umumî eksikliğidir’ diye vasıflandırdıktan sonra, ‘şöyle ki, yazıları tashih etmek ve aslı ile karşılaştırmak hususunda bize hâkim olan dikkatsizlik yüzünden böyle yazma eserlerin varlığı ile yokluğu müsavi oluyor, hatta böyle kitapların içinde mündereç malûmatı bilip bilmemenin ehemmiyeti bile kalmıyor&#8230;’ (demektedir). </em></p>
<p><em>Dikkat, ırkî hususiyet değil, i’tiyad ve terbiye neticesidir; fakat dikkatsizliğe alışmış olan kavimlerde </em><em>taammümü zaman ve ihtimam ister; İslâm milletleri aldırış etmezler, dikkat ve itinanın ehemmiyeti hususunu takdirde geç kalır ve bunu yeni nesillere hususi terbiye ile aşılamak çaresine girişmezlerse, bilhassa teknik ilimler sahasında, daima Garbın gerisinde kalacaklardır</em>”<em>3</em>.</p>
<p>Togan,dikkat mahsulü, müstakil ve orijinal eser meydana getirebilmek için nasıl ve ne zaman muvaffak olunacağı suâline de şu cevabı verir: “<em>Herhalde içtihad yollarının kapalı kalmasında başlıca âmil olan askerî idare sisteminden demokrasiye geçmek bu işi kolaylaştıracaktır</em>”<em>4</em>.</p>
<p>İslâm târihinin ilk asrına kadar uzanan kaynakların ilmî usüllere göre neşredilmemesi ve onların muhtevâlarının ilmî ölçüler içinde değerlendirilmemesi halinde meydana gelecek vahim sonuçlara işaret eden Mehmed Said Hatiboğlu’nun şu ifadeleri de dikkat çekicidir:</p>
<p>“<em>Allâh’ın son peygamberinin insanlığa bıraktığı kültürel mîras diyebileceğimiz sünnet’in yazıyla tesbiti işi, bizzat O’nun hayatında başlamış ve küçük defterler hâlinde ilk meyvelerini veren bu mubârek faâliyet, birkaç asır sonra binlerce cildi bulan bir seviyeye ulaşmışdır ki, İslâm kültür dâiresi dışında bunun bir benzerini bulabilmek herhalde muhaldir. Meselâ IV./X. Asrın Asyalı bir muhaddisi, Neysâbur’lu Mâsercisî’nin (ö.365/975) yüzelli cild tutan 1300 cüzlü Musned-i Kebîr vücûda getirmiş olması (Sem’ânî, XII,36; Nubelâ, XVI,288) bu işin azametini göstermeye yeterlidir.</em></p>
<p><em>Ne var ki, bugün, binlerce müslüman âlimin on dört asırlık son derece zengin ilmî çalışmaları ismen az çok bilinebiliyorsa da, bunların mevcud olanlarından hiç olmazsa en mühimlerinin baskıları henüz tamamlanabilmiş olmadığı gibi, basılanlarının da ilmî tesbitleri bütüniyle yapılabilmiş değildir. Özellikle İslam dünyasının geleceği bakımından mutlak doldurulması gereken bu boşluk ortada kaldıkça, İslâm adına konuşabilmek pek mümkün olmadığı gibi, İslâmın ilk yıllarına kadar inen kaynakları okumadan, onların muhteviyâtını ilmî ölçüler içinde değerlendirmeden ortaya atılacak her iddiânın, İslâma hizmetten ziyâde, yeni müşkiller doğurması bakımından zararlı olması gâyetle mümkündür. Böyle bir menfî katkıya ortak olmamanın tek yolu, hiç olmazsa yüksek araştırma kurumlarında çalışan her ilim adamının, her türlü peşin hükümden uzak kalarak, kaynakları doğru anlamaya, onlardan doğru sonuçlar çıkarmaya çalışması ve bunları tanıtmasıdır</em>”<em>5</em>.</p>
<p>Yer verilen tespit ve değerlendirmelerde ifadesini bulduğu üzere, İslâm târih ve medeniyetine ait yazılı vesikaların, hadis ilmine dair matbu ve mahtut eserlerin dikkatle okunması sonucunda <em>gelişme, </em>dikkatsiz okunması durumunda ise <em>gerileme </em>kaçınılmazdır. Bu temel ilkeye rağmen, bazı yeni araştırmalarda hiç de küçümsenmeyecek derecede bir <em>dikkatsizlik problemi </em>yaşandığı görülmektedir. Kanaatimizce bu durum, İslâm dünyasının geleceği bakımından menfî bir katkıya ortak olmak demektir. Bu itibarla, <em>“Böyle bir menfî katkıya ortak olmamanın tek yolu, hiç olmazsa yüksek araştırma kurumlarında çalışan her ilim adamının, her türlü peşin hükümden uzak kalarak, kaynakları doğru anlamaya, onlardan doğru sonuçlar çıkarmaya çalışması ve bunları tanıtmasıdır”</em>diyen Hatiboğlu, problemin çözüm yoluna da işaret etmiş olmaktadır.</p>
<p>Bu makalede, Mehmet Emin Özafşar, M. Hayri Kırbaşoğlu, Yusuf Ziya Keskin gibi meslektaşlarımızdan örnekler verilerek, hadis araştırmalarında/okumalarında dikkat unsurunun önemi vurgulanacak, dikkatsizliğin yol açtığı yanlış yorum ve anlayışlar dikkatlere sunulacaktır. Hemen belirtilmelidir ki, dikkatlere sunulacak olan hata örnekleri, söz konusu araştırmalar; kitap veya makaleler eleştirel metodla baştan sona okunarak tespit edilmiş değildir. Bunlar, merak edilen bazı bölümlerin okunması neticesinde, soru işareti bırakan bazı bilgilerin dipnotlardaki referanslarıyl mukayese edilmesinden ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Mukayese esnasında, neredeyse müelliflerin kullandıkları kaynaklarla iktifa edilmiştir. Tabii dikkatlere sunulacak olan hata örnekleri, sadece bunlardan ibaret değildir. Söz gelimi, birinci sırada verilecek olan örnekler, ilgili kitabın iki konusu;<em>el-Hudûdu Teskutu bi’ş-Şubuhât </em>(ki kitabın yaklaşık on sayfasıdır) ve <em>Dirâyet Kavramı ve Hadîs Metinleri </em>(ki yaklaşık beş sayfadır) ile sınırlı tutulmuştur. Bu demektir ki, söz konusu kitapta daha başka hata örneklerinin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Nitekim bizi işkillendirdiğinden incelenmesini gerekli gördüğümüz bazı yorum ve anlayışlar, bu gerçeğin ipuçlarını verir mahiyettedir.</p>
<p><strong>1-ÇAĞDAŞ HADİS ARAŞTIRMALARINDA GÖRÜLEN HATA ÖRNEKLER</strong></p>
<p><strong>1</strong>. Mehmet Emin Özafşar şöyle demektedir:</p>
<p>“<em>Diğer taraftan, sonraki dönem kaynaklarda yer alan dirâyetu’l-hadîs tarifinden ne kastedildiği de pek iyi anlaşılamamaktadır. Meselâ, Taşköprülüzâde (959-1030/1552-1621) bu kavramı şöyle tanımlar:</em></p>
<p><em>“Bu, Arap dili kaidelerine ve şeriat esaslarına dayanarak, Peygamber’in (s.a.) ahvaline </em><em>de uygun olarak, hadîs lafızlarının anlamını ve onlardan ne kastedildiğini anlamak için yapılan tetkiktir. Konusu ise, inanç ve maksadına binaen delaleti bakımından Peygamber’in (s.a) hadîsleridir.” (Taşköprülüzâde, Miftâh,II/113) </em><em>Ancak, yapılan bu tarif ve açıklama ile hadîs ilminde ifadesini bulan dirâyet teriminin en küçük bir ilgisi yok gibidir. </em><em>Taşköprülüzâde’nin yaptığı tarif ve açıklamalar, onun ancak fıkıh ve fıkıh usûlüne ait bir kavram olabileceğini gösterir. Nitekim Tânevî de böyle demiştir (Tânevî,Keşşâf, I/28-30).</em></p>
<p><em>Kannûcî (1307/1889) de bu kavram ile ilgilenmiş, rivâyetlerin nisbet ve delaletine yönelik diğer hususları saydıktan sonra Şemseddin b. Ekfânî es-Sehâvî’ye ait (902/1496) şu tarifi nakletmiştir:</em></p>
<p><em>“Dirâyetü’l-Hadîs ilmi, kendisiyle; rivâyet çeşitleri, hükümleri, rivâyet şartları ve </em><em>merviyyâtın sınıflarının tayin edildiği, aynı zamanda, anlamlarının tesbit edildiği bir ilimdir. Bu ilimde de, tefsir ilminde ihtiyaç duyulan; lüğat, nahiv,sarf, maânî, beyan, bedî’ ve usûl ilimlerine ihtiyaç duyulur. Ayrıca, râvîlerin tarihini bilmeye de gerek vardır.</em>” (Kannûcî, Ebced, II/285)</p>
<p><em>Bu tarifte, rivâyet ve dirâyet konusu birlikte ele alınmaya çalışılmıştır. Ancak, rivâyetlerin anlamını tesbite yönelik olarak hadîs ilminde hangi kriterlerin belirlendiğini merak etmemek elde değildir</em>”6.</p>
<p>Aynı sayfadan alınan bu paragraflarda yer alan eksik ve yanlışları maddeler halinde göstererek bir değerlendirme yapmak istiyoruz:</p>
<p><strong>a) </strong>Taşköprülüzâde tarafından yapılan dirâyetü’l-hadîs teriminin tarifini yeniden düşünmekte fayda vardır. Hakkında, ‘<em>hadis ilminde ifadesini bulan dirâyet teriminin en küçük bir ilgisi yok gibidir. Onun ancak fıkıh ve fıkıh usûlüne ait bir kavram olabileceğini gösterir</em>&#8216; tenkidi yapılan tarif ve açıklamanın tekrar okunması durumunda daha iyi anlaşılabileceği kanaatini taşımaktayız.</p>
<p>Dirâyetü’l-hadîsin tarifini yine müellif Taşköprülüzâde tarafından yapılan rivâyetü’l-hadîsin tarifiyle birlikte düşünmek daha isabetli olacaktır:</p>
<p>“<em>Rivâyetü’l-hadîs ilmi, zabt ve adalet yönünden râvîlerin hallerini, ittisal ve inkıta’ ba-</em></p>
<p><em>kımından da senedin durumunu tetkik ederek, hadislerin Rasûlullâh’a (s.a.) ulaşmasını konu edinen bir ilimdir7. Dirâyetü’l-hadîs ilmi ise, Arap dili kâidelerine ve şer’î esaslara dayanarak,Peygamber’in (s.a.) ahvâline uygun olarak, hadis metinlerinden anlaşılan mâna, murad ve maksattan bahseden ilimdir</em>”<em>8</em>.</p>
<p>Bu tarifin, yine önemli bir ilimler tarihçisi olan Kâtib Çelebî (v. 1067/1656)9 ta rafından orijinal bulunarak aynen benimsendiği görülmektedir. Ayrıca, Taşköprülüzâde’nin yaptığı tarif muâsır hadis alimi Ebu’l-Fadl Abdullah b. Muham med el-Gumârî (v. 1413/1993) için de ilham kaynağı olmuştur. O, söz konusu tarifi esas alarak konu hakkında Ezher ulemâsı huzurunda bir seminer vermiş, büyük bir alâka uyandırarak onların kabul ve tasviplerini almıştır. el-Gumârî, gördüğü teşvik üzerine <em>Tevcîhu’l-ınâye li ta’rîfi ılmi’l-hadîs rivâyeten ve dirâyeten </em>(Medîne 1411) adlı bir eser/risâle vücuda getirmiştir. Onun, <em>mâ nahnu fîh</em>imiz olan terimler hakkında kullandığı ifadeleri buraya nakletmekte fayda görüyoruz: <em>“&#8230; Bütün bunlardan, rivâyetü’l-hadîs ilmi ile dirâyetü’l-hadîs ilmi arasındaki fark vuzuha kavuşmuş olmaktadır: Rivâyetü’l-hadîs ilminin konusu, kabul ve red yönünden râvî ile mervîdir. Dirâyetü’l-hadîs ilminin konusu ise, anlaşılması (fehm) ve kendisinden hüküm çıkarılması (istinbât) yönünden hadis metinleridir</em>”10.</p>
<p><strong>b) </strong>Taşköprülüzâde’nin (veya Taşköprîzâde) vefat tarihi 1030/1621 değil,968/1560’dır.</p>
<p><strong>c) </strong>Kannûcî’den naklen <em>Şemseddin b. Ekfânî es-Sehâvî’ye ait (902/1496) </em>şeklinde verilen bilgide bir iltibas bulunmaktadır. Her şeyden önce bu alim, Kannûcî11 tarafından bir vefat tarihi verilmeksizin Şemsüddîn el-Ekfânî es-Sehâvî ﻦﻳﺪﻟا ﺲﴰ ﺦﻴﺸﻟا لﺎﻗوىوﺎﺨﺴﻟا ﱐﺎﻔﮐﻻا şeklinde zikredilmektedir. Aslında bu alim, İbnu’l-Ekfânî diye şöhret bulan ve i<em>rşâdu’l-kâsıd ilâ esne’l-makâsıd12 </em>adlı eserin müellifi Şemsüddîn Ebû Abdillah Muhammed b. brâhîm b. Sâid el-Ensârî es-Sancârî’den (v. 749/1348) başkası değildir. es-Sancârî يرﺎﺠﻨﺴﻟا nisbesi, hat/zabt benzerliği sebebiyle es Sehâvî يوﺎﺨﺴﻟا şeklinde okunmuş olmalıdır. Şu halde bu alimin, <em>el-Makâsıdu’l-hasene </em>adlı meşhur eserin müellifi Şemsüddîn Muhammed b. Abdirrahman es-Sehâvî (v. 902/1496) ile karıştırıldığı açıktır. Dolayısıyla Sehâvî’ye nisbet edilerek nakledilen dirâyetü’l-hadîs tarifinin İbnu’l-Ekfânî’ye ait oluşunda şüphe yoktur13. Bu hatanın, bilgiyi doğrudan birinci el kaynaktan nakletme yerine ikinci el kaynaktan aktarmaktan meydana geldiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>d) </strong>“<em>Bu tarifte, rivâyet ve dirâyet konusu birlikte ele alınmaya çalışılmıştır. Ancak, rivâ </em><em>yetlerin anlamını tesbite yönelik olarak hadîs ilminde hangi kriterlerin belirlendiğini merak etmemek elde değildir</em>” şeklindeki son parağraf da düşündürücüdür. Her şeyden önce,tarifi yapan İbnu’l-Ekfânî tarafından rivayet ve dirayet konusu birlikte ele alınmaya çalışılmamıştır. O, hadis ilmini “ılmu rivâyeti’l-hadîs” ve “ılmu dirâyeti’l-hadîs” diye taksim ederek ayrı ayrı tarif yapmıştır. Onun tarafından yapılan rivâyetü’l-hadîs ilminin tarifinde “<em>Peygamber’in (s.a) söz, fiil ve takrirlerinin nakil, zabt ve tesbiti</em>” ifadesi yer alırken14, dirâyetü’l-hadîs ilminin tarifinde ise “<em>rivayetin nevi ve hükümleri, râvîlerin şartları, merviyyâtın sınıfları ve onların mânalarının çıkarılması (istihrâcu maânîhâ)”15 </em>dile getirilmektedir. Dikkat edilirse aslında burada İbnu’l-Ekfânî, dirâyetü’l-hadîs ilminin istihraç/istinbat fonksiyonuna işaret etmektedir. Bu fonksiyonun, “rivâyetlerin anlamını tesbit” şeklinde ifade edilmesi, metnin mana ve maksadını tam olarak yansıtmamaktadır.</p>
<p>Kaldıki, meslekten bir hadisçi olmayan ve bir ilimler tarihçisi olarak bilinen İbnu’l-Ekfânî’den daha fazlası beklenemez, beklenmemelidir. O, yaşadığı hicrî sekizinci asrın sunduğu imkan ve şartlarda, kendi çapında vazifesini yapmış ve devraldığı ilimler tarihi mirasını geliştirerek sonraki nesillere aktarmıştır. Ancak meslekten hadisçi olan çağdaş araştırıcılardan, dirâyetü’l-hadîs / fıkhu’l-hadîs disiplininin kazandırdığı bilgi ve birikimle metodoloji sorunu aşılıp yeniden düşünmek suretiyle ciddi tahliller beklenebilir, beklenmelidir.</p>
<p>Bunun için de üzerinde titizlikle durulması ve uygulanması gereken şey, eleştirel metodun yanı sıra, istifade amaçlı okuma ve dikkatli-ihatalı araştırma yöntemidir. Doğrusu, rivayetlerin anlamını tesbite yönelik olarak hadis ilminde hangi kriterlerin belirlendiği müstakil bir araştırma konusudur.Fakat, müstakil bir araştırma imkanı olmasa bile işaret edilen araştırma yöntemi sayesinde, merak edilen söz konusu kriterler kolaylıkla görülebilecek ve özellikle muhaddis-fakih ulemâ tenkit edilirken daha dikkatli olunması gerektiği anlaşılabilecektir.</p>
<p>Ayrıca, İbnü’l-Ekfânî’in tarifinin, önemli bir hata yapılarak kendisine nisbet edildiği Sehâvî (v. 902/1496), satır aralarında hissettirilen sitemi haketmese gerektirÇünkü, büluğ öncesi dönemden itibaren İbn Hacer el-Askalânî’ye (v. 852/1448) öğrencilik yapmış olan Sehâvî, çok yönlü ilmî şahsiyeti ve fıkhu’l-hadîs tecrübesiyle muhaddis-fakih unvanına liyakat kesbetmiş bir alimdir16. Onun, problem görülen konularda nasıl bir çözüm yolu bulduğunu gösteren pek çok örnek vermek mümkündür. Bu makalenin hacmı buna imkan vermemektedir. Ancak, matbu-mahtut eserlerinin süratle gözden geçirilmesi bile onun dirayetine, ehliyet ve liyakatine tanıklık edecektir.</p>
<p>Yine aynı meslektaşımızdan iki misal daha vermek suretiyle bu noktanın e hemmiyetine dikkat çekmekte fayda vardır.</p>
<p><strong>2-</strong>Mehmet Emin Özafşar şöyle demektedir:</p>
<p><strong>a) </strong>“<em>Ne var ki, İbn Hazm (456/1036) bu konudaki rivâyetlerin17 hiç birini sahîh bul</em><em>mamış, İbn Mesûd’a nisbet edilenin de, irsâl dolayısıyle sahîh olamayacağını ifade etmiştir (ibn Hazm, Muhallâ, XII/59)18. Kâsım b. Abdurrahman’ın, dedesi bn Mesûd’u işitmediği söylenmiştir (Tabarânî, a.g.e., IX/192 (dip not:33. Mecmau’z-zevâid, VI/284).</em></p>
<p><em>İbnu’l-Humâm ve Tânevî de hadisin mürsel olduğunu kabul etmektedirler.” (İbnu’l- Humâm, Fethu’l-kadîr, V/248-249; Tânevî, lâu’s-sunen, XI/573)i</em>ktibas edilen bu parağrafta19, ibnü’l-Hümâm (v. 861/1456) gibi muhaddis-fakih20 bir alimden nakledilen bilginin, yanlış anlamalara ve değerlendirmelere sebep  olacak şekilde eksik verildiği görülmektedir. Bunu gösterebilmek için İbnü’l-Hümâm’ın ifadelerini tercüme ederek olduğu gibi buraya nakletmek gerekecektir. O,şöyle demektedir:</p>
<p>“Bahse konu olan (haddin şüphe ile düşürülmesine dair) hadisin, Beyhakî’nin el-Hılâfiyyât’ında Ali (r.a.)’den zikredildiği ve onun merfû olarak hıfzedilmediği söylenir. Halbuki bu hadis, Ebû Hanîfe’nin Müsned’inde Miksem’in İbn Abbâs (r.a.)’dan naklen Rasûlullâh’ın (s.a) ‘Hadleri şüphelerle düşürünüz/kaldırınız’ buyurduğu şeklinde yer almaktadır. (&#8230;) İbn Hazm, ashâb-ı zâhiriyye’den sübut bulduktan sonra haddin bir şüphe ile düşürülemesinin helal olmadığını nakletmekte ve hadlerin şüphelerle düşürülmesiyle ilgili mezkur haberleri tenkide tabi tutarak onların Rasûlullah’tan (s.a) rivâyet edilmeyip aksine kıymetsiz tariklerle bazı sahâbîlerden geldiğini ve Abdurrezzâk’ın rivâyet ettiği İbn Mes’ûd’dan gelen hadisin de irsâl (mürsel olmak) ile muallel olduğunu söylemiştir. (&#8230;) Biz de diyoruz ki, irsâl, hadisin sıhhatini yaralar nitelikte bir kusur (kâdih) değildir. Bu konuda mevkuf haber, merfû hükmündedir.</p>
<p>Zira sübut bulduktan sonra gerekli olan cezayı bir şüphe ile düşürme, aklın icabına ters düşer. Aksine aklın gereği, sübutun gerçekleşmesinden sonra had cezasının bir şüphe ile kaldırılmaması yönündedir Bir sahâbînin bu kabil yerlerde zikrettiği haber, onun merfû olduğuna hamledilir. Ayrıca, hadlerin şüphelerle düşürüleceği hususun- da fukaha topluluğunun bir icmâının olması yeterli sebeptir. Bundan dolayı bazı fakihler, bahis konusu hadisin müttefekun aleyh21 olduğunu söylemiştir. Ayrıca üm met bu hadisi telakki bi’l-kabul eylemiştir”<em>22</em>.</p>
<p>Hemen görüleceği üzere İbnü’l-Hümâm, ilgili rivayeti değerlendirirken İmam Ebû Hanîfe (v. 150/767) tarafından kabul gören <em>merfû-müsned </em>tariki23 dikkatlere sunarak konuya başladıktan sonra Zâhirîler’in yorum, görüş ve delillerine yer vermektedir.</p>
<p>Ardından da o, İbn Hazm’ın dile getirdiği <em>irsâl </em>meselesine açıklık getirerek onun yö- nelttiği tenkitlere cevap vermekte ve bahis konusu hadise sened ve metin bakımın dan sahip çıkmaktadır.</p>
<p><strong>b) </strong><em>“&#8230;Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç hiç kuşkusuz, haddin düşürülmesi için çare</em><em>ler aranmasıdır. Malumdur ki, soruların hepsi, haddi düşürmeye yöneliktir ve, had sâbit olduktan sonra yöneltilmiş sorulardır. Çünkü sanıklar açık bir şekilde ıkrarda bulunmuşlardır. Bu eserlerden ve “şüpheden dolayı, haddi düşürün,” sözünden anlaşılan da budur. Bu esas, şeriat nazarında kesin olarak sâbit olan bir kuraldır&#8230; Dolayısıyla, <strong>artık onu kimin söylediği önemli değildir</strong>.” (ibnu’l-Humâm, a.g.e, V/249)24. </em>Naklettiğimiz bu tercüme metnin, vurgusu bize ait olan son cümlesi vahim olduğu kadar da ibret âmizdir. Vahim ve ibret âmizdir, çünkü yanlış tercüme edilen cümle üzerine şu önemli hüküm bina edilmektedir:</p>
<p>“İ<em>bnu’l-Hümâm, ceza davalarında takip edilen sorgulama yönteminin tabîî sonucunun,rivâyette formüle edilen espri olduğunu tesbit ettikten sonra, <strong>artık haberin formülasyonunun kime ait bulunduğunun önemi kalmadığının da açıkça altını çizmiştir</strong></em>”25.</p>
<p>Tabiî yapılan yanlış tercüme ve yorumun hemen ardından gelen sonuç cümleleri arasında, <em>“Haberin formülasyonu sahâbeye aittir”26 </em>tarzında gelebilecek bir hükümcümlesini artık tahmin etmek pek de zor olmayacaktır.Yapılan yanlışı gösterebilmek için, tercüme edilen söz konusu parağrafı yarısından itibaren yeniden tercüme etmek istiyoruz:</p>
<p><em>“&#8230;Bu eserlerden/haberlerden ve O’nun (Hz. Peygamber) ‘hadleri şüphelerle düşürü-</em></p>
<p><em>nüz/kaldırınız’ sözünden elde edilen netice budur. Böyle olunca, şeriat cihetinden bu mâna ve muhtevânın sübutu kesindir. Öyleyse bunda şüphe etmek, zarûrî (kabulü zorunlu) bir şeyde şüpheye düşmek demektir. <strong>O halde onu dile getirene artık dönüp bakılmaz ve ona itimat edilmez</strong></em>”27.</p>
<p>Bold olarak verilen cümlenin orijinal ibaresi şöyledir:ﻪﻴﻠﻋ لﻮﻌﻳ ﻻو ﻪﻠﺋﺎﻗ ﱄا ﺖﻔﺘﻠﻳ ﻼﻓ .Arap dili açısından bu iki cümleyi <strong>“artık onu kimin söylediği önemli değildir” </strong>şeklinde anlamak mümkün değildir. barenin siyak ve sibâkı buna izin vermeyeceği gibi, Arap dilinin yapısı böyle bir anlamın çıkarılmasına da imkan tanımayacaktır.</p>
<p>Tarafımızdan yapılan tercümede görüleceği üzere, yanlış anlaşılan son iki cümleden hemen bir önceki cümle, <em>“Öyleyse bunda şüphe etmek, zarûrî (kabulü zorunlu) bir şeyde şüpheye düşmek demektir” </em>ىروﺮﺿ ﰲ ﺎﮑﺷ ﻪﻴﻓ ﻚﺸﻟا نﺎﮑﻓ şeklinde geçmektedir.</p>
<p>Şüphesiz bu cümle, metnin, özellikle de yanlış tercüme edilen son iki cümlenin doğru anlaşılmasında önemli ipuçları vermektedir. Ne var ki, yalnızca bu cümle üç nokta ile geçiştirilebilmiştir. Halbuki bu cümlesiyle İbnü’l-Hümâm’ın (v. 861/1456), hadlerin bir şüphe sebebiyle düşürülmesi konusunda gelen rivayeti sened ve metin bakımından tenkit ederek onun ceza hukuk sisteminde uygulanmasına karşı çıkan İbn Hazm’a (v.456/1063) bir eleştiri ve göndermede bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bu tesbitimizle, yanlış anlama/tercüme üzerine kurulan <strong>“İbnu’l-Humâm (&#8230;) </strong><strong>artık haberin formülasyonunun kime ait bulunduğunun önemi kalmadığının </strong><strong>da açıkça altını çizmiştir” </strong>tarzındaki sonuç cümlesinin, “çürük temel üzerine bina edilen şey de aynen onun gibi çürüktür” ﻪﻠﺜﻣ ﺪﺳﺎﻓ ﻮﻬﻓ ﺪﺳﺎﻔﻟا ﻰﻠﻋ ﲎﺑ ﺎﻣ fehvâsınca artık temelsiz kaldığı ve hiç bir kıymet taşımadığı <em>altı çizilerek </em>ortaya çıkmış bulunmaktadır.</p>
<p><strong>3-</strong>M. Hayri Kırbaşoğlu şöyle demektedir:</p>
<p>“<em>Hatta bazı rivayetlerde istismarın izleri o kadar açıktır ki, daha ilk bakışta bunların Hz.Peygamber’e ‘söylettirildiği’ kolayca anlaşılmaktadır. Mesela, Tirmizî tarafından rivayet edilen“Mu’âviye’yi sadece ve sadece hayırla anın.” ve “Allahım, onu (Mu’âviye) hidayete (doğruya) erdiren ve hidayete erdirilmiş biri kıl; ona doğru yolu göster.” hadisleri (İbnu’d-Deyba’, Teysîru’l-vusûl, III, 256, hadis no:1,3), bu kabil açık istismar örnekleridir. Onun ne kadar doğru olduğu ve başkalarını ne kadar doğru yola ilettiği, icraatlarının ne ölçüde İslami ruha ve prensiplere uygun düştüğü soruları bir ‘sahabi’ olan Mu’âviye’nin ictihad hatası(?) olarak meşrulaştırılamayacak kadar açık bir şekilde hâlâ ortada durmaktadır (Mu’aviye ve dönemine dair en son değerlendirmeler için bkz. rfan Aycan, Saltanata Giden Yolda Muaviye b. Ebî Süfyan, Ankara 1990)</em>”28.</p>
<p>Bu parağrafta şu hatalar göze çarpmaktadır:</p>
<p><strong>a) </strong>Hakkında “daha ilk bakışta Hz. Peygamber’e ‘söylettirildiği’ kolayca anlaşılmaktadır” yargısında bulunulan Tirmizî kaynaklı “Mu’âviye’yi sadece ve sadece hayırla anın” hadisinin, Tirmizî tarafından Hz. Peygambere ‘söylettirildiği’ değil, aksi- ne daha ilk bakışta ‘söylettirilmediği’ kolayca anlaşılmaktadır. Bunu görebilmek için söz konusu hadisin metnini tamamen nakletmek yerinde olacaktır.</p>
<p>Ebû drîs el-Havlânî anlatıyor: Ömer b. el-Hattâb, Umeyr b. Saîd’i Humus’tan azledince Muâviye’yi (oraya) vali tayin etti. Halkın, “(Halife Ömer) Umeyr’i azletti ve Muâviye’yi vali olarak tayin etti!” şeklindeki söylentileri üzerine (vazifeden azledilen) Umeyr şöyle dedi: “Muâviye’yi ancak hayırla yâdedin. Zira ben Rasûlullâh’ın (s.a.) ‘Allâhım, onunla hidayete erdir!’ dediğini işittim”29.</p>
<p>Görüldüğü üzere, “Muâviye’yi sadece ve sadece hayırla anın” ﻻا ﺔﻳوﺎﻌﻣ اوﺮﮐﺬﺗ ﻻ ﲑﲞ cümlesi, Rasûlullâh’a ait bir hadis değildir. Söz konusu cümlenin, görevden alı- nan eski Humus valisi Umeyr’in sözü olduğu açıktır. Çünkü ilgili sözün sahibi metin- de açık olarak “Umeyr”لﺎﻘﻓﲑﻤﻋ geçmektedir. Burada, nahiv ilmindeki teknik tabiriyle fiilin fâili (Umeyr), müstetir zamir değil, ism-i zâhirdir. Kaldıki fâilin müstetir olması halinde bile siyak-sibak yardımıyla zamirin merciinin tespit edilmesi gerekir.Ayrıca, eski Humus valisi Umeyr’den gelen söz konusu rivayet, sened bakı- mından bizzat Tirmizî tarafından <em>garîb </em>(ferd hadis) olarak değerlendirilmiş ve râvîlerden Amr b. Vâkıd’in <em>zayıf </em>görüldüğü dile getirilmiştir30.</p>
<p><strong>b) </strong>“<em>Allahım, onu (Mu’âviye) hidayete (doğruya) erdiren ve hidayete erdirilmiş biri kıl; </em><em>ona doğru yolu göster.” </em>şeklinde verilen Tirmizî kaynaklı hadisin31 son cümlesinde bir tercüme hatası bulunmaktadır. “Ona doğru yolu göster” tarzında tercüme edilen dua cümlesi, “onunla doğru yola ilet/erdir” şeklinde olmalıdır. Çünkü hadisin metni “&#8230;ve’hdihî” هﺪﻫاوdeğil, “&#8230; ve’hdi bihî” ﺪﻫاوﻪﺑşeklindedir. Nitekim aynı cümle kalıbı,yukarıda geçen Umeyr rivayetinin sonunda da yer almaktadır. Bu demektir ki hedâ fiilinin mef’ulü <em>sarih </em>değil, bâ harf-i cerri ile <em>gayr-i sarih </em>olarak kullanılmıştır. Bu kullanım, Kur’an âyetlerinde de mevcuttur32. Kaldıki hadisin metninde <em>hidayet sebebi </em>olmak gibi bir meziyetin, Muâviye b. Ebî Süfyân’a tahsis edilerek insanı yadırgatacak bir ipucunun (karine) bulunmadığı da ortadadır. Çünkü <em>hidayet sebebi </em>olmak, şahsa özel bir durum değil, evrensel bir niteliktir. Nitekim Rasûl-i Ekrem’in, Hayber fethi münasebetiyle Hz. Ali’ye hitaben “Vallâhi, Allâh’ın seninle bir adamı hidayete erdirmesi  senin için kızıl develerden daha hayırlıdır”33 şeklindeki talep ve temennisi, onun şahsında tüm ümmeti alâkadar eden genel bir davet ilkesidir.</p>
<p>Şüphesiz Muâviye b. Ebî Süfyân <em>masum </em>değildir. Aralarında derece farkı olmakla birlikte34, diğerleri gibi o da hatasıyla-savâbıyla bir sahâbîdir ve müsbet veya menfi icraatlarının hesabı âhirette sorulacaktır. Sadece peygamberlerin <em>ismet </em>sıfatıyla muttasıf oldukları; yanlış bir hareket veya isabetsiz bir ictihadın ardından onların vahiyle düzeltildikleri bilinen bir husustur. Dolayısıyla, Tâif ziyaretinde oranın ayak- takımının zulüm ve hakaretine maruz kaldığı halde, “Allâhım, kavmimi doğru yola erdir” diyerek onlar için hidayet duasında bulunan Rahmet Peygamberi’nin, Muâviye Ebî Süfyân hakkında sarfettiği dua cümlesi, taşıdığı mâna itibariyle garip karşılan- mamalıdır. Rasûlullâh’ın (s.a.), “hidayete erdiren ve hidayete erdirilmiş” (hâdiyen mehdiyyen) şeklinde ifadesini bulan dua cümlesi, Cerîr b. Abdillah gibi bazı sahâbîler için de vârid olmuştur35.</p>
<p><strong>4-</strong>Yusuf Ziya Keskin şöyle demektedir:</p>
<p>“ <em>ki Yahudi’nin recmi, kanaatimizce Hz. Peygamber’in Medine’ye geldiği ilk yılın sonları veya ikinci yılın başlarında meydana geldiğine göre, Mâiz’in recmi bu tarihlerden bir müddet sonra olmalıdır &#8230;Bununla birlikte müteahhir tarihçilerden Diyârbekrî (v. 990/1582), Mâiz b.Mâlik’in recmini hicri dokuzuncu yılın olayları arasında zikretmiştir (Diyârbekrî, Hamîs, II,139). Kanaatimizce hicri dokuzuncu yıl uzak bir ihtimaldir. Çünkü rivayetlere göre Mâiz b.Mâlik’in recmedilmesi olayına şahit olan Nasr b. Dehr, hicri 7. yılda meydana gelen Hayber savaşı sırasında şehit edilmiştir. Nasr’ın Mâiz’i recmedenler arasında bulunduğu sabit ise, Mâiz’in recmedilmesi hicri yedinci yıldan önce olmalıdır. Nur suresi de bazı alimlere göre hicri 6.yılda nazil olduğuna göre, Mâiz’in recmi ile Nur suresindeki celde ayetinin iniş tarihleri birbirine yakındır</em>”36.</p>
<p>Bu tespit ve değerlendirmede iki önemli hata göze çarpmaktadır:</p>
<p><strong>a) </strong>Mâiz b. Mâlik’e tatbik edilen recm cezasının tarihi belirlenmeye çalışılırken târihçi Diyârbekrî’ye haksızlık edilerek ona gereksiz bir tenkit yöneltildiği açıktır. Çünkü referans gösterilen yerde Diyârbekrî’nin, Mâiz b. Mâlik’in recmedilmesini hicrî dokuzuncu yılın vak’aları arasında zikrettiğine dair bir bilgi mevcut değildir. Orada yalnız Mâiz ile zina eden kadının recmedildiği zikredilmektedir. şlediği suç ve günahı Mâiz gibi ikrar ve itiraf ederek Rasûl-i Ekrem’den kendisini temizlemesini isteyen ve hamile olduğunu hatırlatan Cüheyneli/Ğâmidli kadın, Rasûl-i Ekrem tarafından geri çevrilmiş, çocuğunu doğurması hatta onu emzirip sütten kesmesi istenmişti. Nihayet kadının recmi hicrî dokuzuncu yılda gerçekleşebilmiştir. Bu durumda Mâiz’in ondan bir kaç yıl önce recmedildiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>b) </strong>Mâizi recmedenler arasında bulunan Nasr b. Dehr’in hicrî yedinci yılda Hayber savaşı esnasında şehit olduğuna dair bilgi İbnü’l-Esîr’den (<em>Üsdü’l-ğâbe, </em>V, 16) nakledilmektedir37. Halbuki kaynak olarak gösterilen yerde Nasr b. Dehr’in şehit olduğu söz konusu edilmemektedir. Sadece orada Âmir b. el-Ekva’ın Hayber günü şehit olduğu haberi yer almaktadır. Nasr b. Dehr ise onun şehadet haberini nakleden bir râvî durumundadır. Görebildiğimiz kadarıyla Nasr b. Dehr, Hayber şehitlerinin sıralandığı listede geçmemektedir38.Bahse konu edilen hatalar, ilgili metinlerin dikkatten uzak bir şekilde okunma- sından ve aceleye getirilerek eksik tercüme edilmesinden kaynaklanmış olmalıdır.Tabii yanlış okunan metinler üzerine bina edilen hükümler de kendiliğinden geçersiz olacaktır.</p>
<p><strong>2-HATALARI ASGARİYE İNDİRME İMKANI</strong></p>
<p>Maddeler halinde sıralanan <em>çağdaş hadis araştırmalarında görülen hata örnekleri</em>n- den hareketle, muayyen bir atıf yapmaksızın şu genel tespit ve değerlendirmelerde bulunmak istiyoruz:</p>
<p><strong>1-</strong>Şüphesiz, telif veya tercüme olsun hatasız ve kusursuz bir çalışma yapmak adeta imkansızdır. Hz. Âdem’e isnad edilen unutma fiilinden39 ötürü, “İlk insan ilk unutandır” ( ﻰﺳﺎﻨﻟا لوا سﺎﻨﻟا لوا ) veya “nsan hata ile nisyandan mürekkeptir” sözü birer darb-ı mesel olmuştur. “Her insanın sözü alınabilir de, terk edilebilir de. Şu kabrin sahibi (Hz. Peygamber) bundan müstesnadır” diyen mam Mâlik (v. 179/795) ile “Kitâbullah olan Kur’ân’dan başka hiçbir kitap hatadan sâlim değildir” diyen İbn Teymiyye (v. 728/1327) bu noktayı vurgulamışlardır. Ne var ki, hataları asgariye in dirme imkanı her halükarda vardır.</p>
<p>Özellikle münakaşa konusu meselelerin tahlili daha da bir dikkat ve hassasiyet istemektedir. Bu tür konuların sözlü veya yazılı olarak tartışılması esnasında riayet edilmesi gereken maddî-mânevî/rûhânî bazı esaslar; âdap ve ahlak kaideleri vardır. Şüphesiz onların başında, ön yargıdan uzak bir şekilde metinlerin okunması, anlaşılması ve yorumlanması gelmektedir. Bu esasın göz ardı edilmesi durumunda metnin doğru okunması, sağlıklı anlaşılması ve makul yorumlanması mümkün değildir.</p>
<p><strong>2-</strong>Münakaşa konularında, farklı görüşte olan akademisyenlerin ciddiye alınması ve onların vardığı sonuçların delilleriyle birlikte nazarda tutularak değerlendirilmesi akademik nezaketin gereğidir. Gösterilen bu nezaket sayesinde araştırmacı,kendisini test etme ve sorgulama imkanı da bulmuş olacaktır. mam Şâfiî’nin (v.204/819) ilim meclislerinde takip ettiği şu münâzara edebi, duygu ve düşünce yönünden günümüz akademisyenleri için bir numûne-i imtisal olmalıdır:</p>
<p>“<em>Ben biriyle münâzara ettiğimde mutlaka şöyle demişimdir: Allâhım, hakkı onun kalbinde ve dilinde göster/söylet. Şayet hak benimle beraber ise o bana tabi olsun, hak onunla beraber ise ben ona tabi olayım!”40.</em></p>
<p><strong>3-</strong>Yüce Kur’ân41, takvâ, sadâkat ve teslimiyetle kendisine yaklaşan iman etmiş okuyucuları için rehber ve şifâ kaynağı olduğunu, gerçekleri duymazlık tan/görmezlikten gelen inanmayanlara ise kapalı olup onlara uzaktan seslenildiğini haber vermektedir. Bu demektir ki Kur’ân, kalpleri mühürlenmiş ve basiretleri ka panmış inatçı kâfirlerden ümidini kestiği gibi, sahip olduğu zihniyet ve düşünceyi onaylatmak üzere peşin hükümle hareket ederek aradığını bulmaya çalışan okuyucu tiplerine de bağrını açmayacaktır. Çünkü bu yöntemde hüsn-i niyete dayalı bir haki kat arayışı değil, tersine ideolojik okuma ön plandadır. Bu durum bize, muhaddisler tarafından Rasûlullah’a (s.a.) âidiyeti ittifakla tespit edilen hadislerin aynı yöntemle okunması durumunda da benzer problemin yaşanacağını düşündürmektedir.Şüphesiz, isnad/sened gerçeği ve onun yüklediği sorumluluğa rağmen, birçok haber kasıtlı veya kasıtsız daha ilk asırlarda Rasûlullâh’a (s.a.) nisbet edilebilmiştir.</p>
<p>Asılsız hadis rivayet edenlerin varlığı ve bunun doğurduğu tehlike kendilerine hatırla- tılarak, <em>“Sahihini sakiminden nasıl tefrik ediyorsunuz?” </em>suallerine muhatap olan Abdurrahman İbn Mehdî’nin (v. 197/812) <em>“Hekimin mecnunu/hastayı tanıdığı gibi ben de onu tanırım”42 </em>tarzındaki sözü ile Ebû Hâtim er-Râzî’nin (v.277/890), <em>“Ümmetin alimleri sahihini sakiminden tefrik edeceklerdir” </em>şeklindeki vakur cevabı, kaynak değeri itibariyle <em>hadis </em>disiplininin ilimler tarihindeki yerini göstermesi bakımından önemli birer belge olsa gerektir.</p>
<p>Aynı şekilde, sözü edilen gelişmelerden son derece rahatsız olan bir zâtın sorduğu <em>“Şu mevzu hadislerin hali ne olacak?” </em>suâline Abdullah İbnu’l-Mübârek (v. 181/797), <em>“Bu sâhanın otoriteleri yaşamaktadır ve yaşayacaklardır!” </em>( ةﺬﺑﺎﻬﳉا ﺎﳍ ﺶﻴﻌﺗ 43 tarzında rahatlatıcı bir cevap vermiştir. Ardından onun, şu âyeti okuduğu da rivayet edilmiştir: <em>“Zikri biz, evet biz indirdik. Onu muhafaza edecek olan da elbette biziz”</em>44. Abdullah İbnu’l-Mübârek’in kendinden emin bir şekilde verdiği bu cevaptan -şayet cevabın ardından söz konusu âyeti okuduğu sâbit ise- onun, Kur’ân’ın yanı sıra sünnetin de ilâhî teminat altında olduğu kanaatini taşıdığı anlaşılmaktadır. Onun bu kanaati,bilahare bazı hadis alimleri için ilham kaynağı olacak ve sistematik hale getirilecektir.</p>
<p>Mesela onlardan birisi Endülüslü zâhirî muhaddis İbn Hazm (v. 456/1063)’dır. Gerçi söz konusu âyetin yorumunda onun45, İbnü’l-Mübârek’ten nakilde bulunarak doğrudan ondan etkilendiğini henüz tesbit edebilmiş değiliz. Ancak onun, ilgili âyette geçen <em>zikr </em>kelimesinin, Kur’ân olsun Sünnet olsun <em>şeriat</em>ı içine aldığı fikrinde olduğunu bilmekteyiz.</p>
<p>Doğrusu, hadis metinlerinin zabtına gösterilen ihtimam, Kur’ân âyetlerinin muhafazasına gösterilenle bir değildir. Rasûl-i Ekrem’e ait hadislerin bir çoğunun, selef-halef cumhurun kabul ettiği mâna rivayeti ile nakledildiği bir vâkıadır. Kur’ân ise nazmıyla mütevâtirdir. Usulcülerin tabiriyle, “bilâ tevâtür menkul Kur’ân değildir”. Ancak, dini doğru bir şekilde anlayıp hayata geçirme noktasında, delil olabilecek hadislerin kafi miktarda günümüze kadar ulaştığı da târihi bir hakikat olsa gerektir. Hatta hadis kitâbiyatı dışında, Ebû Hanîfe, Mâlik, Ca’fer es-Sâdık, el-Evzâî, eş-Şâfiî, gibi ilk dönem müctehid imamlar tarafından imla edilen/intikal ettirilen fıkıh literatü-ründeki hadislerin değerlendirilmesi, hadis araştırmalarında konunun daha kapsamlı ve daha sağlıklı ele alınarak hataların asgariye indirilmesi açısından önem taşımalıdır.</p>
<p>İbn Teymiyye’nin şu tesbiti belki bu çerçevede mutalaa edilebilir<em>: “Hadis mecmualarının cem edilmesinden önceki devrin müctehid imamları, müteahhirûna nisbetle sünneti daha çok biliyorlardı. Çünkü onlar nezdinde sahih olan ve onlara ulaşan bir çok hadis, bazen bize meçhul râvîden veya munkatı bir isnad ile ulaşabilmekte yahut bütünüyle ulaşamamaktadır”</em>46. Tabii İbnTeymiyye’nin, hadis araştırıcısını ihtiyata sevkeden bu tesbiti, <em>“Meşhur müctehid imamların muttali olamadıkları hadis yoktur. Onlar, sonraki nesillere çözümü gereken hiçbir </em><em>mesele bırakmamışlardır” </em>tarzında seslendirilen bir iddia/zihniyet için malzeme niteliğitaşımamalıdır. Her şeye rağmen onların görme/ulaşma imkanı bulamadıkları hadislerin varlığı ve öncekilerin sonrakilere çözümü için çok şey bıraktığı (ﺮﺗ ﻢﮐﺮﺧﻼﻟ لوﻻا ك) bilinen bir husustur.</p>
<p><strong>4-</strong>Hz. Ebû Bekir’in, “Allâh’ın kitâbı hakkında bilmediğim bir şeyi söyleyecek olursam, hangi yeryüzü beni üzerinde taşıyabilir ve hangi gökyüzü beni gölgelendirebilir?” sözü meşhurdur47. Hadis araştırıcısı, hadisler için de benzer hassasiyet göstererek yanlış anlam yüklemekten ve tuhaf yorum yapmaktan kaçınmalıdır. Hz. Ebû Bekir’in söz konusu hassasiyeti, bazı hadis metinlerinde ortaya çıkan anlama zorluğunun/probleminin aşılmasında, bir prensip olarak <em>tevakkuf</em>un ciddiye alınması gerektiği mesajını da vermektedir. Tevakkuf, müşkil bir meselede/hükümde tercihi zorunlu kılan sebepler; şer’î-aklî deliller olmadıkça hemen sonuca ulaşma yerine, başka delil ve karine aramak, bulunmaması halinde de durmak ve kesin hükme varmamak, anlaşılmasını ve yorumlanmasını ertelemek/zamana bırakmak demektir48.</p>
<p><strong>5-</strong>Araştırmacının, gündelik hayatın oyalayıcı ve yıpratıcı gelişmelerinden kendisini imkan nisbetinde tecrit ederek, ruhen ve bedenen zinde bir şekilde akıl ve hafıza gücünü ilmî mesâiye teksif etmesi, başarı kapısını açacak yedek anahtarlardan birisi olmalıdır. İslâm târihinde siyasi otorite tarafından, ilim ehlini zihnen meşgul eden olumsuz gelişmelerin önüne geçilmesi için onlara maaş tahsis edildiği görülmektedir. Mesela, Halife Ömer b. Abdilaziz (v. 101/719), Humus valisine hitaben yazdığı mektupta şu talimat mevcuttur: <em>“Ehl-i salâha beytü’l-malden kendilerine kafi gelecek kadar maaş tahsis edilmesi hususunda emir ver. Böylelikle onları hiçbir şey, Kur’ân tilavetinden ve taşıdıkları hadislerden alıkoymasın!”49. </em>Ömer b. Abdilaziz gibi titiz bir yönetici tarafından alınan bu tedbirin, halkı doğru bilgilerle aydınlatmaktan sorumlu ilim, irfan ve hikmet adamlarının ekonomik sebeplerle dikkatlerinin dağılmasını önlemeye matuf bir uygulama olduğu açıktır.</p>
<p><strong>6-</strong>Okunan metni anlama problemi, önemli bir hata sebebi olarak kendisini göstermektedir. Daha da önemlisi, yanlış tercüme edilen metin üzerine görüş- ler/hükümler bina edilmesidir. Anlama probleminin, Arap dili ve edebiyatının incelik- lerini bilip bilmemekle yakından münasebeti vardır. İbn Teymiyye (v. 728/1327), Arapça’nın akıl, din ve ahlak üzerinde son derece etkili olduğunu, ümmetin ilk nesil lerine benzeme ve onlara açılma hususunda önemli rol oynadığını belirttikten sonra şöyle demektedir: <em>“Arap dilinin kendisi dindendir. Onu bilmek farzdır, vaciptir. Zira Kitap ve Sünnet’i anlamak farzdır. O da sadece ve sadece Arap dilini anlamakla/bilmekle anlaşılır. Vâcibin ancak kendisiyle tamam olduğu şey de vâciptir”50.</em></p>
<p>Arap dili-din münasebeti, Şâtıbî (v. 790/1388) tarafından daha belirgin şekilde dile getirilir. O, Arapça olan şeriatı hakkıyla anlayabileceklerin ancak Arap dilini hakkıyla anlayanlar olabileceğini vurguladıktan sonra şu tasnifin altını çizmektedir: Arapça’yı anlamada mübtedi olan, şeriatı anlamada da mübtedidir. Arapça’yı anlamada vasat olan, şeriatı anlamada da vasattır. Vasat, son/zirve noktaya ulaşmamıştır. Arapça’da zirve noktaya ulaşan kimse, şeriatta da öyle olur. Sahâbenin ve Kur’ân’ı anlayan diğer fasih kimselerin anlaması hüccet olduğu gibi, artık onun Arapça metinleri anlaması da hüccet olur&#8230; Anlama problemi/eksikliği olan kimse hüccet sayılmayacak ve onun sözü makbül olmayacaktır. O halde Arapça konusunda, el-Halîl, Sîbeveyh, el-Ahfeş, el-Cermî ve el-Mâzinî gibi dil otoritelerinin seviyesini yakalamak zorunludur”<em>51</em>.</p>
<p>Arapça’nın, başta hadis olmak üzere temel İslâm bilimleriyle olan münasebeti, Ali Osman Koçkuzu tarafından yirmi yıl önce aynı hassasiyetle ele alınır. O, “<em>Hadis </em><em>mütehassısının alması gereken formasyon ve yapması gerekli ön hazırlıklar” </em>başlığı altında<em>niyyet dürüstlüğü, Kur’an’ı bilmek, Arap dili ve edebiyatı, bazı İslâmî ana ilimler, ilmî usullere uygun neşredilmiş eser </em>ve <em>tam teşekküllü kütüphâne </em>şeklinde sıralanan maddeleri altbaşlıklar halinde işler. Onun, <em>Arap dili ve edebiyatı </em>ile alakalı İbn Teymiyye ve Şâtıbî’nin yukarıda söylediklerini perçinleyen görüşünü buraya aktarmakta fayda mülahaza ediyoruz: <em>“Bu şart, Arapça ana dili olan kimseler için de varittir.İslâmî ilimler mensubu olan kişi, Arapça kendi dili de olsa onu gerektiği şekilde geliştirmeli, Arapça ana dili olmayanlar da mükemmel tarzda onu öğrenmelidir. “Arapçanın bilinmesi” deyince biz, çeşitli ülkelerde, ondört asırdan beri yazılmış eserleri anlama melekesini kastediyoruz. </em></p>
<p><em>Aslında bilmek; okumak, anlamak, konuşmak ve yazmakla gerçekleşecektir. Bunlardan konuşma ve yazmayı ikinci planda görerek diyoruz ki; hadisle uğraşacak kişi, Arapçayı her devri ve her coğrafyayı kuşatacak bir ihata ile bilmelidir. Okuduğunu anlamayan; dilin özelliklerine, edebiyatına, edebî sanatlarına vâkıf olmayan kişi; okuduğu metinlerden, Allah Elçisi’nin söylemediği ve kastetmediği mânaları çıkaracaktır. Bu ise, Hz. Peygamber’e iftiradır. Din böyle anlaşılamaz. Vasat bir Arapça ile ve vasatın altındaki dil bilgileriyle, hadis sahasında hizmet olamayacağı gibi, diğer İslâmî ilimleri anlamak da mümkün değildir”52.</em></p>
<p><em>Doğrusu, meslektaşlarımız hakkında dil merkezli bir altyapı eksikliğini düşün-mek bile istemiyoruz. Esasen, müşkil ibarenin anlaşılması filolojik tahlile; ibret veitibara muhtaçtır. Ne var ki, pek de müşkil olmayan ibarelerde göze çarpan açık hata-lar oldukça düşündürücüdür. Dikkatsiz bir şekilde üstünkörü okumadan kaynaklan-mış olmasını ümit/tahmin ettiğimiz bu hatalar, düşündürücü olduğu kadar da üzücü-dür. Çünkü bu durum, hiçbir pratik fayda sağlamadığı gibi, boşu boşuna gündemimeşgul etmekte ve lüzumsuz tartışmalara zemin hazırlamaktadır. 7. Muhtemel hataların önüne geçebilmek için, çok yazma yerine çok okuyup vede çok düşünüp az yazma önemli bir tedbir prensibidir.</em></p>
<p><em>İbn Hazm’ın53yönelttiği sened ve metin tenkidi bir yana, Hz. Ömer’e nisbet edilen“Kur’ân’ı tecrid edin veRasûlullah’tan (s.a) rivayeti aza indiriniz” tarzındaki talimatın arka planında, çok hadis rivayet etmek suretiyle hataya düşme veya Rasûl-i Ekrem’in hadis ve sünnetini doğru anlama endişesi yatmaktadır54. Çünkü onun, ihtiyaç anında dikkat/tesebbüt mahsulübir hadis rivayetini kabul ettiği bilinmektedir.8. Çalışmaların aceleye getirilmeden sükûnetle yapılması, zuhuru muhtemelbir çok hatanın önünde en büyük engel olacaktır. Bu demektir ki, ilmî araştırma,zamanı kullanmada bile ifrat ve tefritten uzak orta bir yol istemektedir. Çünkü gerekifrat/teşeddüt, gerekse tefrit/tesâhül bir yerde konunun mahiyetini değiştirmek de-mektir. Peyami Safa’nın şu edebî ifadeleri bu noktayı aydınlatmaktadır: “Canı tez,velût, çalışkan ve yaratıcı adam, şimdinin içindeki imkânları kaçırmak istemeyendir&#8230;Her şimdi-nin içinde bir fırsat gizlidir. Boşuna geçen şimdiler kaçırılmaz fırsatlardır&#8230;Fakat bazı canı çok tezadamlar, şimdiyi hırpalarlar. </em></p>
<p><em>Öteki şimdilere bölünmesi lâzımgelen bir işi hep bir şimdiye yükler-ler. Geciktirmek kadar bu da şimdiye hürmetsizliktir. Tereddüdün felce uğrattığı adamla aklınaesenin, ilcâsının esiri olan adam da farksızdır: Biri şimdiyi geciktiriyor, öbürü şimdiyi aceleye sokuyor”55. </em></p>
<p><strong><em>SONUÇ </em></strong></p>
<p><em>Hadis araştırmalarında dikkatsizlik problemi konulu bu makale, çağdaş hadis araştırmalarında görülen hata örneklerinden yola çıkarak, hataları asgariye indirme imkanını ana hatlarıyla ortaya koymuş bulunmaktadır. Yapılan tespit ve değerlendimelerden hareketle, sonuç olarak şunları söylemek mümkündür: Şüphesiz, akademik çalışmalarda tenkitçi zihniyet ve eleştirel metot önemli-dir. Çalışmaların ancak yapıcı tenkitlerle tekemmül edebildiği târihî bir tecrübedir. Birtezin alternatifini üretebilmek için de tenkitçi zihniyete ihtiyaç vardır. Prensip olarak,Kur’ân dışında hiçbir kitap eksiksiz olamayacağına göre, onbeş asırlık İslâm ilim mirasında ve hadis külliyâtında dikkatten kaçan hususlar; düzeltilmesi gereken yan-lışlar, ayıklanması lazım gelen yerler ve tercihi zorunlu kılan haller mutlaka olacaktır.Çünkü, hâfıza-i beşer nisyân ile malüldür.Ancak, genelde İslâmiyât/İslâm ilimleri, özelde hadis araştırıcısı, sahip olduğu zihniyet ve düşünceye destek arayışından yola çıkmamalıdır. </em></p>
<p><em>Aksine o, her türlü </em>peşin hükümden uzak kalarak, okuduğu metinlerin kendilerini olduğu gibi ifade etmelerine fırsat vermelidir. Çünkü hiçbir kitap/müellif, kendisiyle konuşmakta olan okuyucu/araştırıcı tarafından baskıya maruz kalmak istemediği gibi, buna tahammül de edemez. Bunun için de ilmî zihniyetin gereği ihmal edilmeksizin <em>istifade amaçlı okuma </em>yöntemi büyük önem taşımaktadır. Aslında bu, “zihin ve fikir dindarlığı” demektir.</p>
<p>Bu yöntem hikmetin de kendisidir. Çünkü hikmet, <em>“gerekeni, gereken vakitte ve gerektiği şekilde yapmaktır” </em>(fi’lu mâ yenbağî fi’l-vakti’llezî yenbağî ve ale’ş-şekli’llezî yenbağî). Hikmetten uzak ve ilmî zihniyetle bağdaşmayan bir araştırma yönteminin,giderek -bilerek veya bilmeyerek- zihin dünyasında tasavvur edilen bir plan ve projeyi okunan metne söyletme/onaylatma gibi garip bir tutum ve davranışa itmesi kaçınılmazdır. Böyle bir araştırma, yapılacak bir mukayese çalışmasıyla birlikte objektif tahlil yapıldıkça değerini kaybedecektir. Tabii bu durum, okuyucuyu gereksiz yere zihnen meşgul etmiş ve doğru bilgilenme konusunda zaman kaybına da yol açmış olacaktır. Bu itibarla hadis araştırmaları, aceleye getirilmeden tam bir dikkat ve vukufla yapılmalıdır. Dikkat ve vukufla yapılan tahkik mahsulü bir araştırmanın sonucu-na da katlanılmalıdır.</p>
<p>Hadislerin doğru bir şekilde anlaşılması ve yorumlanması için gayret kemerini kuşanmaktan daha tabii bir şey olamaz. Ne var ki, rehber irade Rasûl-i Ekrem’e aidi- yeti isnad açısından tam olarak tespit edilen hadislerin mâna ve maksadı keşfedil- meye çalışılırken çok daha gayretli, dikkatli ve temkinli olmak gerekmektedir. Şüphe siz, Kur’an âyetleri gibi hadis metinlerinin de <em>istismar </em>edildiği târihî bir realitedir. NE var ki, rivayet-dirayet bütünlüğü çerçevesinde, <em>yeniden düşünmek </em>ve makul yorumlar yapılmak suretiyle <em>istismara elverişsiz münbit toprak</em>a dönüştürme imkanı olan hadislerin, <em>metin tenkidi </em>gerekçesiyle hemen reddedilmesi ana bünyede telafisi imkansız tahribat yapacaktır. Böyle bir durumda, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma tehlikesi göz ardı edilmemelidir. Ayrıca, “kendi kalesine gol atan futbolcuyu seyirci affetmez” esprisi de unutulmamalıdır.</p>
<p>“Üslûb-i beyân aynıyle insandır” vecizesi gereğince, nezih bir üslupla ortaya konabilecek ağırbaşlı ve üstün gayret mahsulü hadis araştırmaları, Rasûl- Ekrem’in yaşadığı asr-ı saâdet ikliminden günümüz insanına rahmet esintileri taşıyacak ve sünnetin evrensel planda kâbil-i tatbik bir değerler dizisi olduğunu göstererek müslümanlığı hayata açma noktasında hayli etkili olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>http://isamveri.org/pdfdrg/D02420/2002_2_1/2002_1_GULERZ.pdf</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1  Kadri, Hüseyin Kâzım, <em>Türk Lugatı, İ</em>stanbul 1928, II, 746.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>2 Togan, Zeki Velidî, <em>Tarihte Usûl</em>, İstanbul 1981, s. XVIII, XXII.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>3 Togan, age., s. XXIII.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>4 Togan, age., s. XXIV.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>5Hatiboğlu, Mehmed Said, Müslüman Âlimlerin Buhârî ve Müslim’e Yönelik Eleştirileri (slâmî Araştırmalar, cilt:10, sayı:1-2-3), Ankara 1997, s. 1. Ali Osman Koçkuzu da (bkz. <em>Hadis limleri ve Hadis Tarihi</em>, s-İtanbul 1983, s. 390-392) ilmî usullere uygun neşredilmiş eser başlığı altında aynı noktaya dikkat çeker.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>6 Özafşar, Mehmet Emin, <em>Hadîsi Yeniden Düşünmek </em>(<em>Fıkhî Hadîsler Bağlamında Bir nceleme</em>), s. 188-189. Aslı,“Fıkhî Hadisler ve Değerlendirilmesindeki Esaslar” adlı doktora tezi (Ankara 1995) olan kitabın, yeniden gözden geçirilerek Ankara Okulu Yayınları tarafından gerçekleştirilen ikinci baskısı (Ankara 2000) esas alınmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>7 Taşköprülüzâde, Ahmed b. Mustafa, <em>Miftâhu’s-saâde ve Misbâhu’s-siyâde fî mevdûâti’l-ulûm</em>, Beyrut 1405/1985, II, 52. Tarif, eserin Kemâleddin Mehmed Efendi tarafından Osmanlı Türkçesi ile yapılan tercümesinde (<em>Mevzûâtü’l-ulûm</em>, İstanbul 1313, I, 507) şöyle geçer: “Bu bir ilimdir ki, anda ehâdîs-i şerîfenin Hazreti Rasûl’e aleyhissalâtü vesselâm ittisâlinin keyfiyyetinden bahs olunur, ahvâl-i ruvâtı</p>
<p>haysiyyetinden zabt ve adâlette. Ve dahî senedin keyfiyyet-i ittisâl ve inkıtâı haysiyyetinden ve bunların gayri ahvâlinden ki, her birini nukkâd-ı ehâdîs bilirler”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>8 Taşköprülüzâde, age., II, 113. Tarifin, Osmanlı Türkçesi ile yapılan tercümesi (<em>Mevzûâtü’l-ulûm</em>, I, 575-576) şöyledir: “Bu bir ilimdir ki, anda elfâz-ı hadîsden mefhûm ve andan maksûd olan ma’nâdan bahs olunur, kavâid-i arabiyyet ve zavâbit-i şerîat üzere mübtenî ve Nebî aleyhisselâmın ahvâl-i şerîfesine mutâbık olduğu halde”.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>9 Kâtib Çelebi, <em>Keşfu’z-zunûn an esâmi’l-kütüb ve’l-funûn</em>, İstanbul 1971, I, 635.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>10 Gumârî, <em>Tevcîhu’l-ınâye</em>, s. 13.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>11 <em>Ebcedu’l-ulûm </em>(<em>el-veşyu’l-merkûm fî beyâni ahvâli’l-ulûm</em>), Beyrut, ts., II, 285.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>12 Eser, Jan Just Witkam tarafından mukaddime ve notlarla birlikte 1989’da Leiden’de basılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>13 Aslında, İbnü’l-Ekfânî’nin söz konusu tarifi daha önce tarafımızdan ele alınarak dikkat çekilmişti (bkz.Güler, Zekeriya, <em>Hadislerin Anlaşılmasında Rivâyet-Dirâyet Bütünlüğü </em>(lam Araştırma Dergisi, cilt: 1, sayı: 2,İstanbul 1996), s. 114</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>14 İbnu’l-Ekfânî, i<em>rşâdu’l-kâsıd</em>, s. 41.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>15 İbnu’l-Ekfânî, age., s. 43.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>16 Bu konuda geniş bilgi için Adil Yavuz tarafından hazırlanan “<em>Muhammed b. Abdurrahman Sehâvî ve elMekâsıdu’l-Hasene” </em>(Konya 1993) adlı yüksek lisans tezine bakılabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>17 “Hadleri şüphelerle düşürünüz/kaldırınız” ve buna benzer rivayetler kastedilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>18 Burada, Muhallâ’yı tahkik eden Abdulğaffâr Süleyman’ın, başka tariklerini zikretmek suretiyle bahis konusu rivayetin sıhhatine dair düştüğü dipnot değerlendirilmeliydi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>19 Özafşar, age., s. 166</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>20 Hanefî fakihi, usul ve kelâm âlimi olan İbnü’l-Hümâm’ın hadis ilmindeki ehliyet ve liyakati için bkz.Aydın, Hakkı, <em>Sivaslı Kemaleddin İbn-i Hümam ve Tahrîri</em>, Sivas 1993, s. 91-102; Koca, Ferhat, “ibnü’l- Hümâm”, DA, XXI, 88.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>21 Aynî (bkz. <em>el-Bidâye fî şerhı’l-Hidâye</em>, Dâru’l-fikr 1400/1980, V, 392), bahis konusu hadis için Hidâye şârihlerinden Hanefî fıkıh âlimi el-Kâkî’nin (v. 749/1348) “müttefekun aleyh telakkathu’l-ümmetü bi’l-kabûl” ifadesini taaccüple karşılar. Burada kullanılan “müttefakun aleyh” ifadesi, teknik bir tabir olarak</p>
<p>“Buhârî ve Müslim’in ittifak ettiği hadis” değil, müctehidler arasında “ittifakla amel konusu olan hadis”mânasında kullanılmış olmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>22 İbnü’l-Hümâm, Kemâlüddîn Muhammed b. Abdilvâhid es-Sîvâsî el-skenderî, <em>Şerhu fethı’l-Kadîr</em>, Beyrut,ts., V, 31-32. Krş. Güler, Zekeriya, Zâ<em>hirî Muhaddislerle Hanefî Fakihleri Arasındaki Münakaşalar ve ihtilaf Se-bepleri, </em>Ankara 1997, s. 131; Özafşar, age., s.170. Meslektaşımızın burada, İbnü’l-Hümâm’ın, meseleyi tahlil etmeye başlarken “<em>ve nahnu nekûlu inne’l-irsâle lâ yakdehu</em>” diye kullandığı anahtar cümleyi adeta görmezlikten gelerek onu takip eden cümleden alıntıya başlaması da ilginçtir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23 Hadisin Ebû Hanîfe’den gelen bu tariki için bkz. Hârezmî, Ebu’l-Müeyyed Muhammed, <em>Câmiu’l-mesânîd,Beyrut, </em>ts., II, 183;Şevkânî, Muhammed b. Ali, <em>Neylu’l-evtâr min ehâdîs-i seyyidi’l-ahyâr şerhu munteka’l-ahbâr</em>, Beyrut 1973, VII, 272; Avvâme, Muhammed, <em>Eseru’l-hadîsi’ş-şerîf fî ihtilâfi’l-eimmeti’l-fukahâ</em>, Kahire</p>
<p>1407, s.145; Güler, age., s.132. Görebildiğimiz kadarıyla İbn Hazm, bu tarikten hiç söz etmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>24 Özafşar, age., s. 171.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>25 Özafşar, age., s. 171.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>26 Özafşar, age., s.171.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>27 Aslında metnin doğru tercümesi, tarafımızdan ikmal edilen doktora tezinde (Konya 1992) bulunmakta-dır (bkz. Güler, age., s. 131-132).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>28 Kırbaşoğlu, <em>stismara Elverişli Münbit Toprak: Hadisler </em>(slâmiyât, Temmuz-Eylül 2000, cilt: 3, sayı: 3), s.129.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>29 Tirmizî, Menâkıb, 47; İbnü’d-Deyba’, Teysîru’l-vusûl, III, 339.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>30 Tirmizî, Menâkıb, 47. Zehebî de (bkz. <em>Mîzânu’l-i’tidâl fî nakdi’r-ricâl</em>, Beyrut 1963, III, 292) Basralı râvî Amr b. Vâkıd’in münker haber getirdiğini ve onun maruf olmadığını söyler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>31 Tirmizî, Menâkıb, 47; Ahmed b. Hanbel, IV,216; İbnü’d-Deyba’, age., III, 340.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>32 Mesela bkz. A’râf 7/159, 181, Yûnus 10/9,Enbiyâ 21/73, Şûrâ 42/52</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>33 Buhârî, Cihâd, 102, 143, Fedâilu ashâbi’n-nebî, 9, Meğâzî, 38; Müslim, Fedâilu’s sahâbe, 34; Ahmed b.Hanbel, V, 333.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>34 Hadîd 57/10</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>35 Bkz. Buhârî, Cihâd, 154, Meğâzî, 62, Deavât, 19, Edeb, 68; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 135,137; ibn Mâce, Mukaddime, 11; Ahmed b. Hanbel, IV, 362, 365. Aynı ifadenin, Hz. Ali hakkında kullanıldığı da görülür (bkz. Ahmed b. Hanbel, I, 109).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>36 Keskin, Yusuf Ziya, <em>Recm Cezası –Âyet ve Hadis Tahlilleri</em>-, İstanbul 2001, s. 214-215. Krş. s.184, 318.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>37 Bkz. Keskin, age., s.184</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>38 Tespit ve değerlendirme için bkz. Müslim, Cihâd, 123-124; İbn Hişâm, Ebû Muhammed Abdülmelik el-Hımyerî el-Maâfirî, <em>es-Sîratü’n-nebeviyye </em>(thk. Tâhâ Abdurraûf Sa’d), Beyrut 1411, IV, 297-298; Nevevî,</p>
<p>Ebû Zekeriyyâ Yahyâ Muhyiddîn, <em>Şerhu sahîh-i Müslim</em>, Kahire 1412/1991, XII, 232 Zehebî, <em>Târîhu’l-islâm</em>: Meğâzî, Beyrut 1407/1987, s. 409.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>39 Tâhâ 20/115</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>40 İbn Abdisselâm, zzüddîn Ebû Muhammed Abdülazîz, <em>Kavâıdü’l-ahkâm fî masâlihı’l-enâm</em>, Beyrut 1980, s.160.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>41 Fussilet 41/44; Bakara 2/2</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>42 Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed, <em>Ma’rifetü’s-sünen ve’l-âsâr</em>, Kahire 1412, I, 144.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>43 İbn Abdilberr, Ebû Ömer Yûsuf en-Nemerî el-Kurtubî, <em>et-Temhîd li mâ fi’l-</em></p>
<p><em>muvatta’ mine’l-maânî ve’l-esânîd,</em>Mağrib 1387, I, 60; Suyûtî, Celâlüddîn Abdurrahman, <em>Tedrîbu’r-râvî fî şerhı takrîbi’n-Nevevî</em>, Beyrut 1405, I,</p>
<p>238; Ahmed Muhammed Şâkir, <em>el-Bâisü’l-hasîs şerhu ihtisâr-i ulûmi’l-hadîs</em>, Beyrut, ts., s.87. Söz konusu cevabın ardından okunan âyet Temhîd’de zikredilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>44 Hicr 15/9</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>45 Bkz. İbn Hazm, Ebû Muhammed Ali, <em>el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm</em>, Kahire 1404, I, 95, 114, II, 201, III, 346, VI,261. Hatîb Bağdâdî de (bkz. <em>er-Rıhle fî talebi’l-hadîs </em>(thk. Nureddin Itr), Beyrut 1395/1975, s.223) Allâh’ın,söz konusu âyetle bulunduğu vaadi gerçekleştirmek için ehl-i hadîsi vesile kıldığını söyler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>46 İbn Teymiyye,Takıyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed el-Harrânî, <em>Raf’u’l-melâm ani’l-eimmeti’l-a’lâm</em>, Beyrut 1390, s. 24.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>47 Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm’ın (v. 224/838) Fedâilu’l-Kur’ân adlı eserinde naklettiği bu söz için bkz.İbn Hazm, el-hkâm, VI, 213; Suyûtî, Celâlüddîn Abdurrahman, <em>el-tkân fî ulûmi’l-Kur’ân</em>, Beyrut 1398/1978, I, 149.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>48 “<em>Kadın Akıl ve Din Bakımından Eksik midir</em>” başlıklı makalemizde (Mehir, Yaz 1998, sayı: 2, s. 21) geçen tevakkuf tabiri burada olduğu gibi genel/geniş anlamda kullanıldığı halde, meslektaşlarımızdan Ali Osman Ateş (bkz. <em>Hadis Temelli Kalıp Yargılarda Kadın, İ</em>stanbul 2000, s. 204-205), “<em>Ayrıca burada bir tevakkuf da söz konusu olmamalıdır. Çünkü tevakkuf, birbirine zıt ve sıhhat açısından eşit durumda olduğu için aralarında herhangi bir tercih imkânı olmayan hadisler arasında olur. Burada ise, birbirine zıt ve sıhhat açısından aynı derecede bulunan rivâyetler söz konusu değildir&#8230;Öte yandan bu tür problemli rivayetlerin halli için çok uzun süre geçmiştir.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>14-15 asırdır gelip geçen bir kısım slâm âlimleri, bunları çözmemiş, çözememiş, bir nevî çözümsüzlük olan tevakkufu tercih etmiş, çözümü hep geleceğin âlimlerine havâle etmişlerdir. Bu anlayışta olan her nesil günümüze kadar bu şekilde davranarak gelmiştir. Bu tutum ve anlayışla herhalde, halledilemeyen, çözülemeyen meseleler çözüm için Kıyâmeti bekleyecek gözükmektedir.” </em>demek suretiyle, <em>tevakkuf</em>u hadis usulünde özel/dar anlamda kullanılan teknik terim sanmış ve bunun üzerine yanlış yorumlar yaparak haketmediğimiz tenkitlerde bulunmuştur. Üstelik orada tarafımızdan kullanılan <em>tevakkuf </em>tabiri, daha anlaşılır kılmak için <em>tevakkuf terbiyesi </em>şeklinde kayd-i ihtirâzî ile kullanılmıştır. Bu kullanım, tabirle neyin kastedildiğinin de bir göstergesidir. Söz konusu tenkitlere ilişkin yapılabilecek kapsamlı bir değerlendirmeyi daha geniş bir zemine havale etmek istiyoruz.</p>
<p>Ancak hemen belirtilmelidir ki, meslektaşımız tarafından bu noktada bir dikkatsizlik örneği sergilendiği açıktır. Bizim, ciddiye alınmasını istediğimiz <em>tevakkuf</em>un esprisinde, ileri sürülen -biraz da istihzâ ve istihfaf taşıyan- çözümsüzlük veya kıyâmeti beklemek gibi bir problemin olmadığı da bilinmelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>49 Hatîb, Ebû Bekir Ahmed b. Ali el-Bağdâdî, <em>Şerefu ashâbi’l-hadîs </em>(thk. Mehmed Saîd Hatîboğlu), Ankara 1971, s. 64.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>50 İbn Teymiyye, i<em>ktizâu’s-sırâtı’l-müstakîm</em>, s. 207. Krş. İbn Hazm, İhkâm, II, 216. mam Şâfiî de (bkz. <em>er-Risâle </em>(thk. Ahmed Muhammed Şâkir), Beyrut, ts., s. 42 vd.) Arap dili-din münasebetine dikkat çeker.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>51 Şâtıbî, Ebû İshâk brâhim b. Mûsa, <em>el-Muvâfakât fî usûli’ş-şerîa</em>, Dâru’l-ma’rife, 1395/1975, IV, 115</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>52 Koçkuzu, age., s. 385-386.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>53 Bkz. İ<em>hkâm</em>, II, 256.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>54 Bkz. Beyhakî, age., I, 58-59.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>55 Peyami Safa, <em>Seçmeler </em>(Hazırlayanlar: Faruk K. Timurtaş-Ergun Göze), İstanbul 1970, s. 266.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadis-arastirmalarinda-dikkatsizlik-problemi/">Hadis Araştırmalarında Dikkatsizlik Problemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadis-arastirmalarinda-dikkatsizlik-problemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnet Anlayışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2016 18:01:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fazlur Rahman]]></category>
		<category><![CDATA[Hayri Kırbaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10270</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sünnet’in Müslümanlar için tıpkı Kur’ân gibi yol gös­terici özelliği haiz bulunması, bizzat Kur’ânın vurgula­dığı (Bkz:http;www.ebubekirsifîl.com/index. php?sayfa=de- tay&#38;tur=dergi&#38;no=31.) bir hakikat olarak ona yine Kur’ân gibi tartışmasız bağlayıcılık özelliği kazandırmaktadır. Bir kısım bireysel hareketler dışında Sünnetin oto­ritesine itiraz ederek Sünnet ve hadisle ameli reddeden bir İslam fırkası -bildiğimiz kadarıyla- mevcut değildir. Ken­disini Efendimiz (s.a.v)’in Sünnetinde ortaya koymuş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/">Sünnet Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/images-2-31/" rel="attachment wp-att-10271"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10271" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images-2.jpg" alt="Sünnet Anlayışı" width="416" height="212" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images-2.jpg 314w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images-2-300x153.jpg 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" /></a><br />
Sünnet’in Müslümanlar için tıpkı Kur’ân gibi yol gös­terici özelliği haiz bulunması, bizzat Kur’ânın vurgula­dığı (Bkz:http;<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.xn--ebubekirsifl-ggb.com%2Findex&amp;h=QAQFkDxdpAQF39mHkrQkCHAupWweEUNbIV2MQYRq8KfJMOQ&amp;enc=AZNKoRIwojXTCfD8_Osvh9fohH9xTkmfouZljVUkz9OeUWmlpxanEx0iIP_BxgEvksb5YWLSrOgt8raChBgZkYKTPFeV6AZL45pNXkok6WJGaUd0LSRevUki7hbCJ9dMVhgjiWPWMHvXHyhJRj-WbeDSijzNGwOO5BHkejzJ10FDLQ&amp;s=1" target="_blank" rel="nofollow">www.ebubekirsifîl.com/index</a>. php?sayfa=de- tay&amp;tur=dergi&amp;no=31.)<br />
bir hakikat olarak ona yine Kur’ân gibi tartışmasız bağlayıcılık özelliği kazandırmaktadır.</p>
<p>Bir kısım bireysel hareketler dışında Sünnetin oto­ritesine itiraz ederek Sünnet ve hadisle ameli reddeden bir İslam fırkası -bildiğimiz kadarıyla- mevcut değildir. Ken­disini Efendimiz (s.a.v)’in Sünnetinde ortaya koymuş bu­lunan bu dinin, Sünnet olmadan neyin rehberliğinde ya­şanabileceği sorusunun doğru cevabı “Kur’ân” değil, “nefsî heva ve heves”tir. öyle olmasaydı Kur’ân bizi bu kadar sık­lıkla Sünnet’e ve Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaate havale et­mezdi.</p>
<p>Bildiğimiz kadarıyla sadece Mu’tezile’den Ebû Ali b. Hallâd bu konuda farklı bir tutum benimsemiş ve Efendi­miz (s.a.v)’in Din’de örnekliğinin sadece ibadetler sahasıyla sınırlı olduğunu, muamelat sahasında ise Onu örnek al­mak (teessî) gerekmediğini ileri sürmüştür.(Bkz. Fahruddîn er-Râzî, el-Mahsûl, III, 373.) Ancak bu tavrın Mu’tezile içinde genel kabul görmediğini de söyle­mek durumundayız.( …Bkz. el-Mu’temed, I, 354 vd.)</p>
<p>Mu’tezile içinde bile kabul görmeyen bu tavrın, gü­nümüzde İslam modernistleri tarafından, “Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti ölçü müdür, örnek midir?” başlığı altında tartışma konusu yapıldığı,İslam’ın yaşanmasında Kuran’ın ahlaki yönlendirmelerine uymanın yeterli olduğunun,dolayısıyla Hz.Peygamberin(s.a.v)’in örnekliğine ihtiyaç bulunmadığının ileri sürüldüğü malumdur.(1)</p>
<p>Sünnet’in önemli taşıyıcısı olan ve bu sebeple ulema tarafından Sünnet’in müteradifi olarak telakki edilen Hadis meselesi de çağdaş bidat ehlinin seleflerinden ayrıldığı noktalardan bir diğerini oluşturmaktadır. Tarih<br />
içinde hadis uyduruculuğu”, Ehl-i Sünnet’in yanı sıra bidat fırkalar tarafından da ahlakî bakımdan eksiklik Ve dinî bakımdan büyük bir “günah/suç” olarak görülmüştür. (Hiçbir fırka bu sebeple kendisine hadis uydurduğu şeklinde yöneltilen ithamları kabul etmez.) Ancak günümüzde bir kısım İslam modernistleri -başta Fazlur Rahman olmak üzere- hadislerin büyük kısmının, ilk nesillerin “normal bir dinî faaliyet” olarak “uydurulması” (ya da kendi tabiriyle “formüle edilmesi”) sonucu ortaya çıkmış.tır. (Bkz. Fazlur Rahman, Tarih Boyunca İslâmî Metodoloji Sorunu, muhtelif yerler. Bu görüşün münakaşası için bkz. Ebubekir Sifîl» Modem İslam Düşüncesinin Tenkidi, II, 169 vd.)</p>
<p>O böyle düşünürken, yani hadis uydurma faaliyetini normal (hatta belki “meşru”!) bir faaliyet olarak görürken, bir kısım modernistler de hadislerin çok büyük bir kısmı­nın uydurulduğu, dolayısıyla bir bütün olarak Hadis sa­hasının tekinsiz olduğu tezini ileri sürmektedir. (Yaşar Nuri öztürk, Kur’an’daki İslam, 8, 570 vd.)</p>
<p>Hatta onların uydurma dediği hadisler arasında ulema tarafın­dan “mütevatir” olarak nitelendirilenler de mevcuttur. (Bu konuda bkz. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Hadis todoloiisi, 138 vd.; Hz. İsa’yı (as) Gökten İndiren Hadislerin Ten­kidi, Islamiyât dergisi, III/4, Ekim-Aralık, 2000, 147 vd.)</p>
<p>Geçmişte ilk mu’tezilîlerden Amr b. Ubeyd, yabancı unsurlar üzerine inşa ettiği din algısına ters gelen husus­larda Allah Teâlâ’nın ve Resulü’nün (s.a.v) “karşısına dikil­meyi” doğru din anlayışının (!) gereği olarak görürken, aynı tavır aynı gerekçeyle günümüzde İslam modernistleri tara­fından Kur ân ve Sünnet nasslarına hâkim kılınmaya çalı­şılmaktadır.</p>
<p>Kaynakların naklettiğine göre Amr b. Ubeyd, “Sizin (her) birinizin anne kamındaki hilkati 40 günde derlenip toplanır, sonra alaka olur, sonra mudga olur&#8230;” (el-Buhârî, “Bed’ul-Halk”, 6, “Enbiyâ”, 2) hadisini işitince şöyle tepki veriyor: “Eğer el-A’meş’in böyle dediğini duysaydım, onu tekzib ederdim. Eğer bu sözü Zeyd b. Vehb’den duysaydım, kendisini tasdik etmezdim. îbn Mesûd’un bunu söylediğini işitseydim, kabul etmezdim. Resûlullah’m bunu söylediğini işitseydim, kendisini redde­derdim. Eğer Allah’ın böyle dediğini işitseydim, “Bizden bunun üzerine misak almadın” derdim.”(Hatib Bağdadi,XIV,69-70…)</p>
<p>Kendi sübjektif din anlayışına aykırı bulduğu nassları reddetme psikolojisi şüphesiz tarihte kalmış bid’at eh­line mahsus değildir. Aynı psikoloji çağdaş bid’at ehlinde de bariz bir şekilde kendisini göstermektedir. (îlhami Gûler, Allah&#8217;ın Ahlakiliği Sorunu,muhtelif yerler)</p>
<p>Oysa burada “yazgının öne geçmesi”, kişinin her­hangi bir şekilde istikamet değiştirmeye “icbar edilmesi anlamında değildir. Kişinin iradesini kullanarak istikamet değiştirmesi de kaderdir ve hadiste anlatılan da bu nihai durum”dur.</p>
<p>E.Sifil-İhya ve İnşa</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/">Sünnet Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayri Kırbaşoğlu’nun &#8220;Hz.İsa&#8217;yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi&#8221; Başlıklı Makalesine Reddiye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jan 2016 14:05:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Şenocak]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hureyre]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkhi Eserlerde Akidevi Mesele Aramak]]></category>
		<category><![CDATA[Hadisleri Rivayet Eden Sahabenin Yaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Hayri Kırbaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.İsa Nüzulu]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.İsa'nın Göğe Yükseltilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10183</guid>

					<description><![CDATA[<p>İhsan Şenocak Hocaefendi &#124; İnkişâf-4 Kur’an’a tarihselci zaviyeden bakan modernist müslümanlar bu gün geldikleri nokta itibariyle ameli hükümlerin yanı sıra itikadi meselelerin arka planında da tarihi motifler aramaktadırlar. Zihinlere nakşedilmeye çalışılan İslam, “buhar gibi yerden göğe yükselen, sonrada yağmur olarak geri dönen” dinin adıdır. Tarihselci anlayış, İslam medeniyetini var eden değerlerin yekununa bu bakış açısını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/">Hayri Kırbaşoğlu’nun “Hz.İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi” Başlıklı Makalesine Reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/maxresdefault-1/" rel="attachment wp-att-10184"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10184" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1.jpg" alt="Hayri Kırbaşoğlu’nun &quot;Hz.İsa'yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi&quot; Başlıklı Makalesine Reddiye" width="623" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 623px) 100vw, 623px" /></a></p>
<p>İhsan Şenocak Hocaefendi | İnkişâf-4</p>
<p>Kur’an’a tarihselci zaviyeden bakan modernist müslümanlar bu gün geldikleri nokta itibariyle ameli hükümlerin yanı sıra itikadi meselelerin arka planında da tarihi motifler aramaktadırlar. Zihinlere nakşedilmeye çalışılan İslam, “buhar gibi yerden göğe yükselen, sonrada yağmur olarak geri dönen” dinin adıdır. Tarihselci anlayış, İslam medeniyetini var eden değerlerin yekununa bu bakış açısını hakim kılma arzusundadır. Bu çerçevede Kur’an’ın açık hükümleri bir takım gayi formüllerle te’vil kılıfına sokulup reddedilirken, Sünnet; “çağdaş” kabul edilen değerler mi’yar ittihaz edilerek doğrudan devre dışı bırakılmaktadır. Sünnet’i etkisiz bir konuma taşımada müracaat edilen en belirleyici unsur ise “metin tenkidi”dir.</p>
<p>Eslafın elinde, hadis-i şeriflerin sahihini zayıfından ayıran bir usul olarak işleyen metin tenkidi, modernist Müslümanlar için İslam’ın müteal değerlerini beşeri formlarda anlamlandırma ameliyesinin bir unsuru olarak faaliyet göstermektedir. Batılılar&#8217;ın, özellikle Kitab-ı Mukaddes bağlamında geliştirdikleri, metin tenkidi yöntemi, ellerinde bulunan dini metinlerin beşer müdahalesine maruz kaldığı, hatta beşer eliyle oluşturulduğu gerçeği üzerine ibtina eder. Kur’an’ı da aynı bakış açısıyla okuyan batılılar onun da metin tenkidine tabi tutulmasını talep ederler. Müslümanlar ise bunun, Kur&#8217;an&#8217;dan şüphe etmek anlamına geldiğini, dolayısıyla küfür olduğunu bilirler. Şu halde eğer metin tenkidi mutlak olarak itibar ve itimat edilmesi gereken bir &#8220;hakikati bulma yöntemi&#8221; ise, modernistler &#8220;bilimsellik söylemleri&#8221;ne hakkını vermiş olmak için bu yöntemin sadece hadislere değil, Kur&#8217;an&#8217;a da (hem de Batılılar&#8217;ın İncil metinlerine uyguladığı tarz ve tonda) uygulanmasını talep ve tecviz etmelidirler; değilse, bu yöntemi tedavülde tutarak herhangi bir İslamî metin hakkında konuşmak abestir.</p>
<p>Metin tenkidi zarfında buharlaştırılan hakikatlerden biri de, Hz. İsa’nın kıyametin arefesinde tekrar geleceğini bildiren hadisleri inkar teşebbüsüdür. Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Hz İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi” başlığı altında telif ettiği makale bunun en uç örneklerinden birisidir.</p>
<p><strong>“Toplumsal Talep”</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu, Hz. İsa’nın (a.s.) inişini muhtevi hadislerin niçin mevzu addedilip reddedilmeleri gerektiğini [1] ya da bu rivayetlerin nasıl bir zeminde ortaya çıktıklarını (!) anlatırken şunları söyler:</p>
<p>Toplumsal taleplerini gerçekleştirmede başarısız olan kitleler, ya isyan veya sosyal patlamalar ya da başarısının/zaferin ilahi yardım sayesinde gerçekleşmesini bekleme şeklinde tepki gösterirler; ki, bunların ikincisinin adı, kısaca ‘Mesihçilik’tir. İnsanlık tarihi her iki şekilde toplumsal tepkilerin sayısız örnekleriyle doludur. Bunlardan ikincisi, yani ilahi bir yardım ve bu yardım aracılığıyla gerçekleşecek ilahi kurtarıcıyı beklemek; İslam dünyasında Emeviler döneminde başlayan genel toplumsal huzursuzluklardan itibaren günümüze kadar etkili olmuş, canlılığını korumuştur. İslam kültüründe beklenen bu kurtarıcının adı Mehdi’dir; Ancak Mehdi kadar ön plana çıkmayan bir başka kurtarıcı daha vardır ki, o da Mesih yani Hz. İsa’dır.[2]</p>
<p>Hoca, ‘toplumsal taleplerini gerçekleştirmede başarısız olan kitleler (…) başarının/zaferin ilahi yardım sayesinde gerçekleşmesini bekleme şeklinde tepki gösterirler’ derken zımnen bu baptaki hadislerin sahih olmadıklarını, ictimai sürecin ürünü olduklarını söylemektedir. Meseleyi bütün yönleriyle tahlil etmeden verilen bu muaccel hüküm göstermektedir ki, Hoca’nın, zihninde doğru kabul ettiği bir takım yargılar vardır, onları tevsik edebilmek için muhalif ne varsa reddetme niyetindedir. Rivayetinin çokluğu ve manaya delaletteki açıklığı bakımından “Zarurat-ı Diniyye”den kabul edilen, bu yüzden iman edilmesi zorunluluk arz eden hususlar arasında addedilen Hz. İsa’nın inişi, eğer ‘toplumsal talepleri gerçekleştirme’ gibi ne olduğu sadace yazara zahir olan bir mukaddimeye bağlanabiliyorsa bu durumda her İslami esas, toplumsal taleplere cevap vermiyor diye reddedilebilir.</p>
<p>Yazarın ‘Mesihçilik’ olarak tesmiye ettiği hakikat, Emeviler’le değil, Hz. Resulullah (s.a.v.) ile başlamıştır. Mesih’in geleceğini ve dolayısıyla dünyanın Onu beklediğini İslam tarihinde ilk defa ve defaatle söyleyen de Allah Resulü’dür. Zannedildiği gibi Mesih’in beklenmesi “mükellef” olmanın gereklerini gelecek kurtarıcıya havale etme şeklinde hiçbir zaman anlaşılmamıştır. Nitekim Ehl-i Sünnet’in mevcut yapılanması içerisinde hiçbir aksiyon göstermeden oturup Mesih bekleyen tek bir hareket de olmamıştır. Bu da göstermektedir ki, Hz. İsa’nın inmesi ictimai buhranlar neticesinde oluşmuş bir ‘ütopya’ değildir.</p>
<p><strong>Yanlış Kıyas</strong></p>
<p>İnsanlık tarihinde yer alan bazı hususi oluşumların oturup Mesih beklemesine gelince, bu, İslam’ın nüzul-u İsa hakikatinin reddini mucip olamaz. Böyle bir kıyas, ‘fare kılıyla domuz kılını’ birbirinden tefrik edemeyen ve bu yüzden ikisinin de aynı deriye ait olduklarını söyleyen adamın iddiasına benzer. Ayrıca ‘Doğu ve Batı’da Mehdi ya da Mesih olduğunu iddia edenlerin’ çıkması da bu bapta hiçbir önem ifade etmez. Bütün bunlar İslam’ın doğrusuna bakılarak oluşturulan yanlışlardan ibarettir. Yanlışı mi’yar kabul edip, doğrunun da reddini talep etmek, müşriklerin ibadet başlığı altında işledikleri cürümleri gerekçe göstererek Müslümanların ibadet yapmalarına sınırlama getirmeye ya da ibadeti toptan lağvetmeye benzer.</p>
<p>Hz. İsa’nın inişiyle alakalı Doğu ve Batı’da telif edilen eserlerin büyük bir yekün teşkil ettiğini, hiçbir mevzuun gizli kalmadığını, bu yüzden bu hususta telif edilecek yeni eserlerin hadiseyi irdelemenin ötesinde bir anlam ifade etmeyeceğini söyleyen yazar, makalesinin mevcut literatüre yenisini eklemeden gayri bir işleve sahip olmadığını peşinen bildirir. [3] Kırbaşoğlu’na göre: “İslam dünyasının, içinde bulunduğu şartlarda böylesi bir zaman ve entelektüel enerji israfına (da) tahammülü yoktur.”[4]</p>
<p>İnsanın her hangi bir mevzuyu kavramasına mani olan hususlardan biri de malumat fazlalığıdır. Hz İsa’nın nüzulüyle alakalı (ayet ve) hadislerin fevkalade olması, onlar temel alınarak telif edilen eserlerin de bir hayli fazla olmasına zemin hazırlamıştır. Hz. İsa’nın inişiyle alakalı malumat o kadar çok ve yaygındır ki, çocuklar için telif edilen akide kitaplarında dahi ondan bahisler vardır. Bir anlamda, her yaştan insana Hz. İsa’nın ineceği ve Şeriat ile amel edeceği telkin edilir. Kırbaşoğlu Hoca da malumat fazlalığını kabul eder. Fakat bu kabul, meselenin Hoca’nın zihin dünyasında büyük bir şöhret içerisinde meçhulü yaşamasına mani olamaz. Bu yüzden ‘irdelemeyi’ yeterli görür. ‘Bilimsel’ çalışma zarfı içerisinde basit/müşahhas mütalaayı gerekli, gayrisini ise zaman israfı olarak değerlendirir. Ne var ki Hoca ‘zaman israfı’ olduğunu söylediği zait bir hususa vakit ayırır.</p>
<p><strong>DELİLLER</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu, Hz. İsa’nın gökte olduğu ve kıyamete yakın yeryüzüne inip İslam’ın hakimiyetini sağlayacağı inancının temelde Kur’an’dan, bir takım hadislerden ve icma iddiasından beslendiğini fakat ayetlerde Hz. İsa’nın inişinin tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde net olmadığını, aslında söylenenlerin ulema arasındaki te’vil-tefsir ve yorumlardan ibaret olduğunu iddia eder. Bu yüzden Hz. İsa’nın inişinin bir tercih meselesi olduğunu söyler. [5]</p>
<p><strong>Ayetler: Göklere Yükseltilmesi</strong></p>
<p>Hoca’nın yorumdan ibaret gördüğü ve bu yüzden belirleyici olmadıklarını söylediği ayetler, gerçekte te’vile imkan vermeyecek derecede açıktır. O kadar ki, bu hususta hiç hadis varid olmamış olsaydı yine de ayetler Hz. İsa’nın ölmeden göğe çıkarıldığını ve yeniden ineceğini açıkça isbat etmeye kâfi gelirdi. Çünkü Hz. İsa’nın inişiyle ilgili ayetler usulcülerin diliyle “zahir”dirler. Lafzın manaya delaleti açısından “zahir” kabul edilen ayetler, delillerin birbirini desteklemesi ve başka bir ihtimale delalet eden her hangi bir unsurun olmaması durumunda kesinlik ifade ederler.[6] Bu yüzden “zanni” oldukları iddia edilemez. Çünkü her bir ayet aynı husustaki benzer ayetlerin yardımıyla zannilikten kesinlik ifade eden bir yapıya yükselmiştir. Al-i İmran/3, 52-55; Maide/5, 117; ayetlerinde zikredilen “teveffa” kelimesinin bütün kalıpları öldürülmeden göğe yükseltilmeyi muhtevidir. Buna göre kelime bir şeyi almak, tamamiyle kabzetmek anlamına gelir. Bu cihetten “İstîfa” kelimesinin müradifi kabul edilir. Nitekim Zemahşeri, “teveffa” ile aynı kökten olan “vefat” kelimesinin ölüm anlamında kullanılmasının mecazi olduğunu söyler.[7] Buna göre “teveffa” kelimesinin anlamı, Hz. İsa’nın “ölmesi” değil, ölmeden göğe yükseltilmesi şeklindedir. Arap dilinde bir kelime hakiki yani ”lugatta belirlendiği manada kullanılırsa” [8] mecazi manaya hamledilmesi doğru olmaz. Çünkü mecazda, hakiki mananın anlaşılmasına mani bir karine olmalıdır ki, kelime mecaz manaya hamledilsin. Mesela “Şems/güneş” kelimesinin hakiki anlamı sabah doğudan zuhur eden, akşamleyin ise batıdan kaybolan bir yıldızdır. Fakat bu kelime, hakiki manasından alınarak yüzü güneş gibi parlak insanlar hakkında da kullanılabilir. Buna mecazi mana denir. Bunun gerçekleşebilmesi için de asıl mana ile geçici anlam arasında bir alaka bulunmalıdır. Mezkür örnekteki alaka “benzemek”tir. Yani yüzü parlak olan adam aydınlık cihetiyle güneşe benzetilmektedir. Bu durumda yüzü parlak olan bir insan için kullanılan “güneş” kelimesini, insana delalet eden karinelerin mevcudiyetine rağmen hakiki manada kullanmak nasıl doğru değilse “hakiki” anlamıyla kullanılan bir kelimeyi de mecaz manaya sarfetmek aynı derecede yanlıştır.[9] “Tevaffa” kelimesini mecaz manaya taşıyacak bir karine olmadığı gibi bu babtaki diğer ayet ve hadisler de mezkür lafzın “hakiki” manada kullanıldığına delalet etmektedir.</p>
<p><strong>Nüzulü</strong></p>
<p>“Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa’ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır.” [10] ayetinin manası şu çerçevede anlaşılmalıdır: “Hz. İsa’nın inmesini müteakip Ehl-i Kitab’ın tamamı -Hz. İsa- ölmeden önce Ona iman edecektir.” Ayetin siyakından da anlaşıldığı gibi gerek “bihi” gerekse de “kable mevtihi” (Onun ölmesinden önce) ifadelerindeki “hu” zamiri Hz. İsa’ya dönmektedir. [11] Bu da göstermektedir ki, Hz. İsa ölmemiştir, tekrar yeryüzüne inecek ve ölmeden önce Ehl-i Kitab ona iman edecektir.</p>
<p>“Şüphesiz o (ve innehu) kıyametin kopacağının bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru yoldur.” [12] Bu ayette zikredilen (ve innehu) ifadesindeki “hu” zamiri, surenin önceki ayetlerinin kendisinden bahsettiği Hz. İsa’ya dönmektedir. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Muhakkak ki İsa b. Meryem kıyametin kopmasının alametidir.” Nitekim Kıraat-ı Seb’a’nın diğer rivayetleri de bu anlamı desteklemektedir. Çünkü “ve innehu le ilmun” yerine “ve innehu lealemun” (muhakkak ki İsa kıyametin alametidir.) tarzındaki kıraat de mervidir.</p>
<p>Kur’an-ı Hakim, Hz. İsa’nın yeryüzünde hakikati beyan ediş devrelerini anlatırken şöyle der: “O beşikte de, yetişkin (kehla) çağında da insanlarla konuşacak, salihlerden olacaktır. [13] “Kehl” insanın geçirdiği devreler içerisinde en olgunu kabul edilen otuz ile kırk yaş arasıdır. [14] Buna göre Hz. İsa, beşikte iken konuşmuş “Ben Allah’ın kuluyum” demişti. Bu bir mucize idi. Konuşmasındaki ikinci mucize ise, Cenabı Hakk Onu otuz üç yaşında semadan indirdiğinde gerçekleşecek ki o zaman da “Ben Allah’ın kuluyum” diyecektir. [15] İlk konuşmasında annesine atılan iftiraları izale etmişti. Gökten indikten sonra, halet-i kuhlünde konuşunca ise Hıristiyanların Onu Allah’a oğul isnat etme garabetini çürütecektir.</p>
<p>Ayetler, Hz. İsa’nın göğe alındığından ve Kıyametin arefesinde tekrar ineceğinden bahsetmektedirler. Bazı ayetler ise –izah edildiği gibi- te’vile imkan vermeyecek derecede açıktır. O halde müfessirlerin kanaatlerinin aynı noktada toplanması -ki o da Hz. İsa’nın tekrar inmesidir- tesadüfi bir ittifak değildir. Bu babta, müfessirler arasında genel bir kabulün oluşmasında “zaruri” bilgi niteliğini taşıyan mütevatir hadislerin de fevkalede bir etkisi vardır: Madem Kur’an&#8217;ı açıklama görevi Hz. Resulullah’a (s.a.v.) verilmiştir [16], bu takdirde Onun (s.a.v.) izahları da bağlayıcı kabul edilmelidir. Müfessirler hadiseye bu çerçevede baktıklarından Hz. İsa’nın inişi noktasında icma etmişlerdir. Ayetlerin açık delaleti ve hadislerin tevatürü ortada iken, nasıl olur da bu bir ‘tercih meselesidir’ denilebilir?!</p>
<p><strong>İcma</strong></p>
<p>Hz. İsa’nın inişiyle alakalı delillerin Kur’anî olanlarında kendince işkaller tesbit eden, sonra da onları yine kendince çözen yazar, önünde engel olarak gördüğü icmayı “ayet ve hadisler kadar yoğun ve vurgulu bir şekilde başvurulmadı” [17] diyerek direkt geçer.</p>
<p>Müfessirler, Kırbaşoğlu’nun ‘vurgusuz’ ifadesiyle geçiştirmeye çalıştığı icma ile alakalı şunları söylemektedirler: “’Hz. İsa diridir, ahir zamanda yeryüzüne inecektir,…’ şeklindeki mütevatir hadislerin gerektirdiği mana üzerine icma edilmiştir.[18]</p>
<p>İcma, ictihat derecesine ulaşan alimlerin şer’i bir hususta fikir birliği içersinde olmalarıdır. [19] Buna göre, amel ve itikat cihetiyle istikamet üzere olmayan bidat ve fısk sahibi bir alimin icmaya aykırı görüş beyan etmesi icmanın akdedilmesine mani değildir. [20] Çünkü bidat ehli olan zevat insanlar üzerine şahit (örnek) olma [21] misyonunu kaybeder. Bu durumda ondan gelen ihtilafın mevcudiyeti bir mana ifade etmez.</p>
<p>Hz. İsa’nın (a.s.) yeryüzüne tekrar inmesi hususunda oluşan icmaya ise, sadece Mu’tezile ve Cehmiyye’nin bir kısmı muhalefet etmiştir. Zahid Kevseri ‘Mu’tezile’nin bir kısmı’ ifadesinden muradın da Cübbai olduğunu söyler. Ne ki Cübbai bu husustaki rivayetlerin tevatür derecesinde olduğunu bilseydi onlara muhalefet etmezdi. [22] der.</p>
<p>Görüldüğü gibi, Hz. İsa’nın inişine Ehl-i Bid’at fırkalardan dahi geniş katılımlı bir muhalefet olmamıştır. Bütün bunlar icma delilinin bu bahiste ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Nitekim Hoca da, (burada söylediğine zıt olarak) icmanın şüyü’ bulduğunu kabul etmiş olmalı ki makalesinin sonuç bölümünde vurguyu değil meşruiyeti tartışır.</p>
<p><strong>Hadisler</strong></p>
<p>Hz. İsa’nın (a.s.) nüzulü bahsinde asıl belirleyici unsurun hadisler olduğunu fakat onların da yeterli olmadığını iddia eden yazar, şunları söyler: “Aslında Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde belirleyici olan rivayetler/hadisler konusunda da ihtilaflar ve tartışmalar yok değildir. Genelde konuyla ilgili rivayetlerin mütevatir mi, ahad mı olduğu noktasında yoğunlaşan tartışmalarda, bu güne kadar taraflar arasında bir uzlaşama sağlanamadığı görülmektedir. Bu tür kısır tartışmaların uzayıp gitmesinin temel sebebi ise, konuyla ilgili hadislerin bilimsel bir titizlikle incelenmemiş olmasıdır. [23] Bu hususta kaleme alınan eserlerin rivayetleri bir araya getirmenin ötesinde bir anlam ifade etmediğini iddia eden yazar, şimdiye kadar rivayetlerin sistematik bir analize tabi tutulmadığını da savunur. Selefin boş bıraktığını iddia ettiği o azim gediği(!) kendisi doldurmaya taliptir.</p>
<p>Hoca’nın iddialarının aksine, nüzulü İsa ile ile ilgili hadisler mütevatirdir. Nitekim İbn Cerir, el-Aburiy, İbn Atiyye, İbn Rüşd (büyük), Kurtubi, Ebu Hayyan, İbn Kesir, İbn Hacer, v.b. allameler bu hükmü tescil ve tevsik etmektedirler. Bunlar, hadiste nüfüz sahibi olan kişilerdir. Ayrıca Şevkani, Sıddık Han ve Keşmiri de hadislerin mütevatir olduklarını eserlerinde açıkça beyan etmişlerdir. [24] Hadis ilminde behresi olan herkes, ki bu herkes halkasına malum zihniyetin şeyhlerinden Şevkani de dahildir, hadislerin mütevatir olduklarını söylerken, Hoca yoğun bir ihtilaftan bahseder. Kırbaşoğlu’nun bahsettiği yoğunluk geçmişte Cübbai ve birkaç alimi saymazsak bütünüyle yakın döneme aittir. Taraflar arasında uzayan tartışma, aslında geçmişten tevarüs etmiş de değildir. Yani ihtilaf modern çağ mahreçlidir.</p>
<p>Malum olduğu üzere Hoca&#8217;nın tenkidinin üzerine oturduğu en önemli sacayaklarından birisi, bu konuda mevcut olduğunu ve merkezî bir yer işgal ettiğini düşündüğü ihtilaftır ki, ilgili hadislerin ahad mı yoksa mütevatir mi olduğu noktasında vuku bulmuştur.</p>
<p>Bir konuda, hele de böyle önemli ve hassas bir mevzuda &#8220;itibara alınası&#8221; bir ihtilaftan söz edebilmek için, ihtilaf ettiği söylenen taraflara ve onların delillerine atf-ı nazar etmek zaruridir.</p>
<p>Bu meselede nasıl geçmiş bir kısım bid&#8217;at ehlinin ihtilafı muteber, dolayısıyla meselenin mahiyetini etkileyici değilse, modern dönemde ileri sürülen muhalif görüşlerin durumu da aynıdır. Konuya böyle bakmak yerine, herhangi bir meselede –kimden ve ne suretle sadır olduğuna bakmaksızın– aykırı bir görüş mevcut diye hemen &#8220;bu mesele tartışmalıdır, bu konuda farklı görüşler mevcuttur&#8221; hükmüne varılacak olursa, Efendimiz&#8217;in son peygamber olmasından tutun da, namazın kaç vakit kılınacağına kadar İslam&#8217;ın sabitelerini oluşturan bir dolu mesele &#8220;muhtelefun fih&#8221; kategorisine sokulup tartışılabilir demektir.</p>
<p><strong>“METİN TENKİDİ”</strong></p>
<p>Yazar, muhaddisleri sened tenkidi ile ilgilenip, metin tenkidini ihmal etmekle suçlar. Hoca’nın altını çizdiği bu iddiayı ilk defa dile getirenler müsteşriklerdir. [25] Onları takiben Hint alt-kıtasından Seyyid Ahmed Han, Mısır’da Reşid Rıza ve Muhammed Tevfik Sıdki muhaddislerin temel hatalarının metin tenkidini ihmal etmek olduğunu söylemiştir. Bu argüman bir çok hadis karşıtı tarafından benimsenmiş [26] ve klasik hadis usulünü tenkitte merkez nokta ittihaz edilmiştir. Ne var ki muhaddislerin telifatı Kırbaşoğlu’nun da içerisinde yer aldığı münekkitlerin iddialarını çürütecek delil ve usullerle doludur. Zannedildiği gibi muhaddisler senedle iştigal edip, metin tenkidini terk etmiş değillerdir. [27] Hatta metin tenkidinin tarihi, sened tenkidinden daha da kadimdir. Çünkü metin tenkidi, hadis rivayetinin başlangıç noktasında yer alan sahabe ile başlar.</p>
<p><strong>Kadim Usul</strong></p>
<p>Sahabe, metin tenkidinde iki usul takip ederdi. Bunlardan birincisi, hadis-i şeriflerin Kur’an’a arzı şeklindeydi. Kur’an’a arz edilen hadisler cem, te’vil ya da her hangi bir manaya tevcih şeklinde izah edilemeyecek iseler bu durumda onların reddedilmesine hükmedilirdi.</p>
<p>Böyle bir usul, asla Allah Resulü’nün sözünü reddetme anlamına gelmemektedir. Zira, sahabeye göre bir hadisin Kur’an’a aykırı olması, onun Allah Resulü’nün sözü olmaması anlamına gelmekteydi. [28]</p>
<p>Sahabenin, hadisleri Kur’an muvacehesinde tahlil ettiğine şöyle bir örnek verebiliriz: “Ammar b. Ruzayk Ebu İshak’ın şöyle dediğini naklediyor: “Esved b. Yezid ile Küfe Mescidinde oturuyordum. Şa’bi de bizimle idi. O, Fatıma bint Kays’ın Hz. Resulullah’ın kendisine iddet süresince hayatını idame ettirmesi için ev ve nafaka hakkı vermediğini muhtevi hadisini anlattı. Bunun üzerine Esved, yerden bir avuç taş aldı ve şöyle diyerek Şa’bi&#8217;ye attı: ‘Yazıklar olsun! Böyle bir ifadeyi nasıl rivayet edersin?’ Bu hususta Hz. Ömer şöyle demiştir: “Unutup unutmadığını bilmediğimiz bir kadının sözünden dolayı Allah’ın Kitabı&#8217;nı ve Peygamberimiz’in Sünneti’ni terk etmeyiz. Boşanan kadının mesken ve nafaka hakkı vardır. Zira Allah Teala ‘Apaçık hayasızlık yapmaları dışında onları (bekleme süresince) evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar.’ [29] buyurmaktadır. [30]</p>
<p>Bu hususta İbn Hacer şunları söyler: “Hz. Ömer ‘Peygamberimizin Sünneti’ ifadesiyle belli bir sünneti değil, Sünnet’in Allah’ın Kitabına uymaya delalet eden hükümlerini kasdetmiş olmalıdır.” [31]</p>
<p>Fatıma bint Kays’ın rivayeti, mezkür ayete muarız olduğu gibi, “Onları (iddetleri süresince) gücünüz nispetinde, oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun.” [32] ayetiyle de çelişmektedir. Çünkü bu ayetler boşanmış kadına mesken hakkı tanımaktadır. Hz. Ömer, Kur’an’a aykırı bulduğu rivayeti terk etmiştir.</p>
<p>Hadis mecmuaları, sahabenin Sünnet’in Kur’an’a arzı noktasında ne kadar müdakkik olduklarının örnekleriyle doludur.</p>
<p>Ashabın metin tenkidinde geliştirdiği ikinci usul ise Sünnet’in Sünnet’e arzıdır. Bu başlık altında temerküz eden usulü şu şekilde tasnif etmek mümkündür: Rivayete konu olan olayı yaşayan sahabinin görüşünü tercih etme; İhtilaflı iki hadisten birinin farklı bir rivayetle desteklenmesi; Sünneti, birinci derecede ilgili olan kişiye sorma ve onun yaptığı açıklamayı kabul etme. Tasnifin son aşamasında yer alan başlığa şöyle bir misal getirebiliriz: Abdullah b. Amr’ın kadınlara, guslederlerken saç örgülerini çözmeyi emretmesine karşı, Hz. Aişe’nin guslederken ’başıma üç defa su dökmekten başka bir şey yapmazdım.’ şeklinde mukabelede bulunması [33], hadiseyle birinci derecede ilgili olduğundan tercihe şayan olmuştur.</p>
<p>Sahabe kuşağını takiben gelen muhaddisler, metin tahlilinde seleflerinin yolunu izlediler. Yanı sıra değişik ölçüler de tesbit ettiler: Farklı riveyetleri bir birine arz ederek ravilerin garib bir lafzı şerh ederken metne yaptıkları idracları ayıkladılar.[34] “Izdırab”, “kalb”, “tashih” ve “tahrif” de muhaddislerin metin tahlilinde kullandıkları önemli ölçülerdendir. Gerek hadis mecmularında gerekse onlar üzerine yazılan şerh ve haşiye literatüründe bahsi geçen ölçüler muvacehesinde metin tenkidi daimi olarak yapılmıştır.</p>
<p>Fakihlerin manayı anlama sürecinde tesbit ettikleri ‘âmm lafzı tahsis, mutlak olanı takyit, iki farklı rivayetten kronolojik olarak önce olanın muahhar olan tarafından neshi gibi usuller de metin tahlil kriterleri arasında değerlendirilmelidir.</p>
<p>Bunlara, şazz, münker gibi kategorilerin de &#8220;metin değerlendirmesi&#8221;nin ortaya çıkardığı kriterler sonucunda oluşturulduğu eklenebilir.</p>
<p>Hoca&#8217;nın bunların bir kısmına, &#8220;sonuçta yine sened kritiğine dayalı değerlendirmeler&#8221; diyerek itiraz etmesi mümkündür. Ancak onun anladığı &#8220;metin tenkidi&#8221;nin, esasen sened sistemini –en azından müslümanlar kadar– tanıyıp uygulaması hiç söz konusu olmamış Batılı ilim adamlarının icat ettiği bir değerlendirme tarzı olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Hadis ilminde ise senedle metin birbirine o kadar sıkı biçimde merbuttur ki, tahlil sisteminin senedden tamamen bağımsız olarak metne ya da metinden tamamen bağımsız olarak senede bir bütün halinde teksif edilmesi mümkün değildir.</p>
<p>Metin tenkidi bahsinde buraya kadar söylenenlerin bir hitamı mahiyetinde şunu söylemek mümkündür: Madem ki bir hadisin senedi metni korumak için tahlil ve tenkit edilir; o halde ravinin adalet ve zabtında bir problem yok ve sair şartlar da bihakkın mevcut ise metinde ne gibi bir problem olabilir?! (Muhakkak ki bu babın istisnaları olacaktır.)</p>
<p><strong>Keşmiri ve Metin Tenkidi</strong></p>
<p>Kudema neyi nasıl yaptı ise, o kadroya ahirde katılanlar da aynı usul müvacehesinde hareket etmiştir. Yönü değişmeyen çerçevenin sadece koordinatlarında oynama yapılmıştır. Mahiyet itibariyle bir takım farklılıklar arz eden çalışmalar bu bağlamda değerlendirilmelidir. Kırbaşoğlu’nun tenkitte esas aldığı Allame el-Keşmiri’nin “et-Tasrih bima Tevatere fi Nüzuli’l-Mesih” [35] adlı kitabı da söz konusu ölçüler çerçevesinde telif edilmiştir. Yani Keşmiri, eserini telif ederken metin tahlilini ihmal etmiş değildir. Fakat bunu açıkça izhar etmemiştir. Zira müellif kitabını Kadiyaniler&#8217;e ve onların sapıklıklarına karşı muhakkik alimlerin elinde keskin bir kılıç olması için telif etmiştir. [36] Bu yüzden hadislerin izahı sadedinde şerh ve ta’like pek yer vermemiştir. Bu demek değildir ki, “et-Tasrih” metin tahlilinden mahrumdur: Eserde yalnızca Hz. İsa’nın ineceğinden bahseden hadisler mevcuttur. Hz. İsa’yı anlatan fakat sarahaten nüzulden söz etmeyen hadislerin kapsam dışı tutulması başlı başlı başına bir ayıklama cehdi yani bir anlamda da metin tenkididir.</p>
<p>Şu da bir tarafa not edilmelidir ki, nüzül ile alakalı hadisleri cem eden el-Keşmiri -eskilerin ifadesi ile- “sahafi” bir hadisçi değildir; Eslafı gibi güçlü bir zihni donanıma sahiptir. Telifte kullandığı hadisleri muhtevi mecmuaları defalarca okumuş, metin tenkidi ölçülerini direk kavrayacak zihni bir alt yapıya kavuşmuştur. Bunun bereketiyle bir çok esere imza atan Keşmiri “Kadiyaniyye”ye karşı (dolayısıyla Hz. İsa&#8217;nın ref&#8217; ve nüzulüyle ilintili) da beş tane reddiye yazmıştır. “et-Tasrih” bunların en küçüklerindendir. [37] et-Tasrih’in ne derece muhakkik bir müellifin kaleminden çıktığını yakinen anlayabilmek için el-Keşmiri’nin baş eserlerinden olan Buhari Şerhi “Feyzu’l-Bari”nin yazılış serüvenine bakmak gerekir. Keşmiri’nin Buhari dersinde anlattıklarını ihtiva eden “Feyzu’l-Bari”, yazılmadan önce müellif, baştan sona tam on üç defa Buhari’yi mutalaa eder. Fethu’l-Bari, Umdetu’l-Kari, İrşadu’s-Sari başta olmak üzere Hint ve Hicaz bölgelerinde telif edilen matbu ve yazma şerhlerden de otuz kadarını okur. Bunlar içerisinde “Fethu’l-Bari” ve “Umdetu’l-Kari” sanki gözü önünde açık duran sahifeler gibidir.[38]</p>
<p>Kırbaşoğlu’nun, rivayetleri bir araya getirmenin ötesinde bir şey yapmamakla itham ettiği muhaddisler, “el-Keşmiri” örneğinde olduğu gibi bir dersi okutmaya başlamadan önce (genel icazetin dışında) onunla alakalı metin ve şerhleri defaatle okur sonra telife başlardı. Bu gün onları tenkit edenlerin yani el-Keşmiri gibiler üzerine tenkit yazıları kaleme alanların bir defa olsun Buhari’yi okumadıkları aşikardır. Aksini iddia etmelerine hazırdaki eğitim sistemi geçit vermemektedir.[39]</p>
<p><strong>TENKİT MEVZULARI</strong></p>
<p>Yazar, genelde bütün hadisler için gerekli gördüğü, özelde ise Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadislere tatbik ettiği sisteminin esaslarını şu başlıklar altında ifade eder:</p>
<p>1. Kaynak metodolojisi<br />
2. İsnat tenkidi<br />
3. Metin tenkidi<br />
4. Epistemolojik değerlendirme (Bu başlık öncekilerin bir tekrarı olduğundan tenkitte ona yer vermedik.)</p>
<p><strong>“KAYNAK METODOLOJİSİ”</strong></p>
<p>Abdulfettah Ebu Ğudde’nin tahkik edip, ta’lik düştüğü Keşmiri’nin “et-Tasrih”i, Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadisleri muhtevi en kapsamlı çalışma olduğundan Kırbaşoğlu tenkidinde bu eseri esas alır.[40]</p>
<p>Yazar, Hz. İsa’nın nüzulüne dair hadislerin kaynak ravilerine (sahabe-tabiin) göre dağılımını verdikten sonra şu meyanda bir değerlendirmede bulunur:</p>
<p>Kayanak ravilerin güvenirliği açısından bakıldığında, Abdullah b. Mes’ud ve Enes b. Malik gibi birkaç sahabi hariç, rivayetleri nakledenlerin –veya naklettiği rivayet edilenlerin- büyük ekseriyetinin Hz. Peygamber’in yakın çevresindeki arkadaşları olmadıkları görülür. Şayet genel olarak iddia edildiği gibi, bu konu, sübutu kesin ve dinen inanılması zorunlu bir iman esası olup, inkar edilmesi de küfrü mucip ise; o takdirde, bu kadar önemli bir iman esasının, Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hz. Peygamber’in eşleri ve diğer pek çok önde gelen sahabe, özellikle de dini kavrayış bakımından temayüz eden ‘fakih sahabiler’ tarafından da sonraki nesillere tebliğ edilmiş olması beklenirdi. Buna bağlı olarak, onlardan da bu konuda bazı rivayetlerin bize ulaşması gerekirdi.[41]</p>
<p><strong>Varlıkta Yaşanan Yokluk</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu’nun Allah Resulü’nün (s.a.v.) yakın çevresinden ravi aradığı liste içerisinde “müksirun” diye şöhret bulan -binden fazla hadis rivayet eden- sahabenin tamamı vardır: Nüzulü İsa bahsinde Ebu Hureyre: (21); Abdullah b. Ömer: (3); Enes b. Malik (3); Aişe bint Ebi Bekr: (2); Abdullah b. Abbas: (5); Cabir b. Abdillah: (7) hadis rivayet etmiştir. Müksirunun bu babta ne kadar hadis rivayet ettiğinin dökümü Kırbaşoğlu’nun makalesinde de vardır. Fakat O, buna rağmen ‘yakın çevre’ aramaya devam etmektedir.</p>
<p>Kırbaşoğlu, raviler arasında fakih sahabi de arar. Halbuki nüzülü İsa ile ilgili hadislerin ravileri arasında fekahetleriyle temayüz eden “Abadile” nin (Abdullahlar) biri hariç tamamı vardır: Abdullah b. Ömer: (3); Abdullah b. Abbas: (5); Abdullah b. Amr b. As: (3) hadis rivayet etmiştir.</p>
<p>Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali’nin (r. anhum) bu babta hiç hadis rivayet etmemesini, hadislerin reddine referans yapan yazara, niçin müksirun içerisinde bunlardan birisinin yer alamadığını sormak isteriz. İsterseniz bu ‘niçin’in cevabını birlikte verelim: Raşid Halifeler, Efendimiz’den (s.a.v.) sonraki hayatlarında umuru devletle iştigal ettiler, çeşitli bölgelere alimleri, kurraları, kadıları gönderdiler. Onlar da tıpkı halifeler gibi bulundukları yerlerde taşıdıkları emanetin gereğini yerine getirdiler. İslam ümmetinin refahı için çalıştılar. Herkes hususi vazife alanında var oluşunun gereğini ifa etti.</p>
<p>Hadise bu minval üzere iken çıkıp da şunu yapan, niçin bunu da yapmamıştır demek ne mümkün. Futühat ile uğraşan Halid b. Velid’in az hadis rivayet etmesi, nasıl levm edilmesine medar olamayacaksa, ilimle iştigal eden Ebu Hureyre’nin de çok hadis rivayet etmesi yadırganmasına vesile ittihaz edilemez. Bu mantıkla hareket edenler Osman b. Affan’ı (r.a.) ya da Abdullah b. Amr’ı fetih sancağını taşımadılar diye de ayıplayacaklar mı?!</p>
<p>Ebu Bekir (r.a.), Efendimiz’in (s.a.v.) irtihalinden sonra iki buçuk yıl kadar yaşadı. Bütün bu zaman zarfında devlet başkanı olarak görev yaptı. Şartlar, hadis rivayet etmesine mani oldu.</p>
<p>Hz. Ömer, Medine’de şehrin dışında “Avali” denen yerde oturur, şehir merkezine arkadaşıyla münavebeli olarak inerdi. Hilafet yıllarındaki yoğun devlet gündemi de buna eklendiğinde neden 537 hadis rivayet ettiği aşikar olur. Hz. Osman (r.a.) ve Ali (r.a.) için de benzer nedenler geçerlidir. Buna mukabil “müksirun” ve “abadile” seferde, hazarda sürekli Allah Resülü (s.a.v.) ile birlikteydi. Ömürlerini ilme adamışlardı. Birçoğu siyasi işlerin de dışında kalmıştı. Ayrıca Allah Resulü’nün ahirete irtihal etmesinin ardından dört halifeye nisbetle daha uzun yaşamışlardı. Dolayısıyla zamanın uzamasına paralel olarak rivayetleri de arttı. Bu yüzden Onlarla Raşid Halifeler arasında bir denge aramak, kıyas yapmak büyük bir hatadır.</p>
<p>Ayrıca şu da bilinmelidir ki, İman esasları ile alakalı birçok mevzuda Raşid Halifelerin rivayeti yoktur. Bu durumda bu esaslar tevatüren sabit merviyyat üzerine ibtina etseler de –Kırbaşoğlu’nun kriterlerine muvafık değiller diye– red mi edileceklerdir?!</p>
<p><strong>Ebu Hureyre</strong></p>
<p>Yazarın, Ebu Hureyre’nin Hz. İsa’nın nüzulü ile alakalı rivayet ettiği hadislere geç Müslüman olmasını gerekçe göstererek ya da adının bir takım İsrailiyyat rivavayetlerine karıştığını iddia ederek karşı çıkması ise hadiseleri tahlil zafiyetinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Ebu Hureyre’nin Allah Resulü ile olan birlikteliğine kıyasla rivayetlerinin aded ve sıhhatine yöneltilen itirazlara karşı şunlar söylenebilir: Her şeyden önce şu bilinmelidir ki, Ebu Hureyre’nin Allah Resülü (s.a.v.) ile olan üç yıllık birlikteliğe 5374 hadis sığdırması olağan üstü bir hadise değildir. Çünkü o devir insanları içerisinde daha kısa zamanda Ondan daha fazla metin ezberleyenler vardır. Nitekim kitaplarda, uzun şiirleri bir defada hıfzeden nice şahsiyetlerin hatıraları mevcuttur. Ebu Bekir’in (r.a.) nesep bilgisi, Aişe’nin (r.ah.) şiir birikimi, Hammad’ın eyyam-ı arab malumatı [42] karşısında Ebu Hureyre’nin üç yıla sığdırdığı nedir ki?</p>
<p>Sonra, kadim usulde bir medrese talebesi tahsil sürecinde Nahiv’de; “Elfiye”yi, Akaid’te; “Emali”yi, Hadis Usulü’nde; “el-Menzumet’ul-Beykuniyye”yi, Furu’ fıkıhta “Kuduri”yi … ezberler, öyle icazet alır(dı). Moritanya’da bu gün bile onlarca Kütüb-i Sitte hafızı var.</p>
<p>Arap olan Ebu Hureyre, üç yılda 5374 hadis ezberledi, Arap olmayan bir talebe ise beş-altı ayda 6666 ayeti (şöhretinden dolayı bu rakam kullanılmıştır.) hıfzedebiliyor. Bu bir vakıadır. Bütün bunlara rağmen niçin anlamakta zorluk çekiliyor, anlayan varsa izah etsin.</p>
<p>Ebu Hureyre’nin beş bin küsür hadisi rivayet etmesi makuldür. Fakat bütün bu makuliyet içerisinde sadece Ebu Hureyre’ye ait bir takım hususiyetler vardır ki; onlar da hesaba katıldığında rivayetlerinin bilinen sayıdan aşağıda olmasında bir olağan üstülük olmaktadır. Çünkü Ebu Hureyre’nin üç yıl Allah Resülü (s.a.v.) ile birlikte olması, Suffe’nin başkanı sıfatıyla Efendimiz’le (s.a.v.) sürekli irtibat kurması, hadis tahsili için aç karnına taş bağlayıp Peygamber’in gündemini takip etmesi, başka türlü izah kabul etmemektedir. Ayrıca Efendimiz, Kureyş’in ateşkesi ardından bütün mesaisini İslam’a davete hasrettiğinden risaletin son üç yılı, ictimai, siyasi, hukuki birçok mühim hadiseye tanıklık etti. Farklı bölgelere İslam elçileri gönderdi. Medine’ye de “Ceziretu’l-Arap”ın her köşesinden kabileler geldi. Ebu Hureyre, Allah Resülü’nün (s.a.v.) başucunda bekleyen müdakkik bir talebe suretinde bütün bu olup-bitenlere tanıklık etti. Gözleriyle gördü, kulaklarıyla işitti ve yüreğiyle ezberine aldı. Kimsenin sormaya cesaret edemediği konuları Hz. Resülülah’a (s.a.v.) sorup-öğrendi. [43]</p>
<p>İbn Ömer [44], Talha b. Ubeydillah [45], Ebu Eyyub el-Ensari [46] (r.anhüm.) gibi sahabiler de Ebu Hureyre’nin hadis ilmindeki yüksek mertebesini itiraf etmekte ve bunu Allah Resülü (s.a.v.) ile olan birlikteliğine bağlamaktadırlar.</p>
<p>Kırbaşoğlu, mutlak olarak kullandığı ‘İsrailiyyat rivayetlerine adı karışanlar’ ifadesiyle muhtemelen Ebu Hureyrenin Ka’bu’l-Ahbar ile münasebetini kastetmektedir. Bu noktada yapılan bir tenkit şu açılardan geçersizdir: Ka’b, Ebu Hureyre’ye geçmiş ümmetlerin haberlerinden nakiller yapmış, Ebu Hureyre de Ona, Allah Resülü’nün hadislerini rivayet etmiştir. Ebu Hureyre’yi Ka’b ile olan bu bilgi paylaşımından dolayı tenkit etmek, hiçbir usul ve esasa dayanmayan ideolojik bir okumadır. Çünkü her hangi bir Müslüman’ın İslami ölçüler çerçevesinde eski ümmetlerle alakalı malumata sahip olması ve onu kullanması meşrudur. Nitekim Allah Resülü (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “İsrail oğullarından haber verin. Bunda hiçbir sakınca yoktur.” [47] İsrailî bilgiyi kullanmadaki kesin ölçüye gelince; o şu şekilde formüle edilmiştir: “İslam’ın doğruladığı kabul, tekzip ettiği reddedilir. Bunun dışındakilerde ise tevakkufta bulunulur.” [48]</p>
<p>Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadislerin gerçekte Ka’b’a ait bilgiler olduğunu fakat Ebu Hureyre’nin onları Allah Resülü’ne (s.a.v.) isnat ederek İslamileştirdiğini iddia etmek (İsrailiyyat ifadesiyle neşredilmeye çalışılan düşünceyi başka türlü anlamak maalesef ki mümkün değildir.) ise ancak insaf fukaralarının nasibi olabilir. “Her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa cehennemde ki yerini hazırlasın.” [49] hadisini rivayet eden sahabilerden biri de Ebu Hureyre olsun, sonra da Ka’b’tan dinlediği İsrailî bilgiyi hadis diye rivayet etsin, ne mümkün!</p>
<p>Hoca’nın Ebu Hureyre bahsinde örgüleştirdiği fikri, temelinden çürüten bir hakikat var ki o da Ka&#8217;b&#8217;ın İslam&#8217;a Yahudilik&#8217;ten geldiği, Yahudilik&#8217;te ise İsa ve dolayısıyla nüzul-i İsa inancının bulunmadığıdır.</p>
<p><strong>Hadisleri Rivayet Eden Sahabenin Yaşları</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu’nun Cabir b. Abdillah, Huzeyfe b. el-Yeman ve Ebu Sa’id el-Hudri’nin Hz. İsa’nın inişiyle ilgili rivayet ettikleri hadisleri reddedebilmek için “…bazılarının geç Müslüman olması veya Hz. Peygamber zamanında yaşlarının küçük olması v.b. sebeplerle zabt açısından ciddi eleştirilere maruz kaldıklarını…” söylemesi de hilafi hakikattir. Şöyle ki, Cabir b. Abdillah ikinci Akabe Biat’ına katılan Ensari bir sahabidir, [50] fukahadandır, Bedir muharebesi sırasında ise yaşı 18’dir [51]. Yani ne geç Müslüman olmuş ne de çocuk sahabilerdendir. Üstelik fekahetiyle de temayüz etmiştir. Huzeyfe b. el-Yeman ise, Medine’de dünyaya gelmiş [52], Allah Resulü ile birlikte Uhud muharebesine katılmıştır.[53] Hazret-i Resulullah’ın on üç yaşındaki sahabilerin yaşlarını küçük bulup savaşa iştirak etmelerine müsaade etmediğine bakılırsa Huzeyfe’nin yaşı bu sınırın üzerindedir. Bu durumda geç Müslüman oldu ya da çocuktu diye hadislerini tartışmaya açmak mümkün değildir. Ebu Sa’id el-Hudri’ye gelince; O da Ensaridir ve fukahadandır. Uhut’ta yaşı on üç olduğundan Allah Resulü tarafından geri çevrilmiş fakat Hendek muharebesi ve Rıdvan Biat’ına iştirak etmiştir.[54] Yani Ebu Sa’id el-Hudri de Hoca’nın yuvarlak ifadelerinin muhatabı değildir. Çünkü Allah Resulü ahirete irtihal ettiğinde Ebu Sa’id el-Hudri 20 yaşlarındadır. (Bu tayin, Ebu Said’in Hicri 3. yılda cereyan eden Uhut ’ta, 13 yaşında olduğu dikkate alınarak hesaplanmıştır.)</p>
<p>Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadisleri ‘kaynak metodoloji’si açısından değerlendiren Kırbaşoğlu’nun yukarıdaki tavzihattan sonra yapması gereken tek bir şey vardır o da; “Kaynak ravilerin güvenirliliği bakımından durumun çok ikna edici olmadığı…” [55] yönündeki ibaresini tashih etmektir.</p>
<p><strong>Fıkhi Eserlerde Akidevi Mesele Aramak</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu, Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadisleri ihtiva eden eserlerin bir kısmının listesini verir, sonra da şöyle der: “Bu hadisler Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, Hakim en-Neysaburi’nin Müstedrek’inde…. Müslim’in Sahihi’nde var fakat onlardan daha önce yaşayan “… Ebu Yusuf’un (v. 183), İmam Muhammed’in (v. 189) eserleri…” gibi ilk kaynaklarda yok. Bu noktada ilk ‘musannifler’! rivayetleri yeterince bir araya getirememişler, bundan dolayı hadisleri eserlerine alamamışlar nev’inden yapılacak bir izahın da yersiz olduğunu savunan Hoca, savunmasına gerekçe olarak şunları söyler:</p>
<p>“Mesih konusu İslam’ın sair esasları gibi bilinmesi zorunlu ise, ilk musanniflerin, dinin diğer temel esaslarına dair rivayetleri eserlerinde topladıkları gibi, bu konudaki rivayetleri de toplamış olmaları gerekirdi. Aksi takdirde, onların, dinin önemli bir iman esası konusunda cahil kaldıklarını kabul etmek gerekir.” [56]</p>
<p>Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadislerin mütevatir olduğunu onlarca allamenin sarahaten söylemesini (isbat etmesini) görmemezlikten gelen yazar, nev’i şahsına münhasır bir “muğalata” ile davasını tevsik etmeye çalışır; Niçin Ebu Yusuf’la İmam Muhammed’in eserlerine, Hz. İsa’nın nüzulü ile ilgili hadisleri almadıklarını sorgular. Bu sorgulamayı yapan Kırbaşoğlu, mevzuun itikadi bir mesele olduğunu ya da sevad-ı a’zam tarafından öyle kabul edildiğini vurgulamaktan da geri durmaz.[57]</p>
<p>Kırbaşoğlu’nun sorgusunun tahliline gelince; Hz. İsa’nın nüzulü gibi itikadi bir mevzuyu, ameli meselelerle alakalı eser telif eden Ebu Yusuf hangi kitabına alabilirdi. Mali hususları ihtiva eden: “el-Harac”a mı?! Ebu Hanife ile İbn Ebi Leyla’nın ihtilaflarını konu edinen eserine mi [58], İhtilafu’l-Emsar, er-Red ‘ala Malik b. Enes, Kitabu’l-Vesaya v.b telifatına mı? Evet, tadat ettiğimiz eserlerde Hz. İsa’nın inişiyle alakalı bir kayıt yoktur, çünkü onlar akide kitapları değildir.[59] Kırbaşoğlu’nun İmam Muhammed’in telifatında da nüzulü İsa bahsini bulamaması aynı nedene mebnidir. Çünkü Muhammed b. Hasan eş-Şeyabani’den güvenilir bir rivayet zinciriyle nakledilen ve bu yüzden “Zahiru’r-Rivaye” diye isimlendirilen; “el-Mebsut”, “el-Cami’u’s-Sagir”, “el-Cami’u’l-Kebir”, “ez-Ziyadat”, “es-Siyeru’s-Sagir”, “es-Siyeru’l-Kebir”den oluşan altı kitap’ta ameli mevzularla alakalıdır. Yine İmam Muhammed’ten rivayet edilen fakat ilklerinde olduğu gibi güvenilir bir rivayet zincirine sahip olmayan ve bu yüzden “Nadiru’r-Rivaye” diye şöhret bulan eserler de ameli mevzularla ilgilidir.</p>
<p>Ameli mevzuları muhtevi eserlerde Hz. İsa’nın nüzulü ile ilgili hadislerin olmamasına taaccüp eden ve bu taaccüp üzerine reddiyesini bina eden Hoca’nın hali manav’da kereste arayan, bulamayınca da kerestenin varlığını reddeden adama benziyor. Keresteyi nerede araması gerektiğini bilmeyen adamın ‘eda ehliyet’i kamil değildir. Malını telef etmesi endişesiyle hacr edilebilir. Keresteyi nerede araması gerektiğini bilemeyen hacr edilir de, akidevi bir meseleyi ameli mevzuları muhtevi literatürde arayan Hoca muhaddis diye markalanır mı?!</p>
<p>Bu parantez konunun önemine binaen açılmıştır: (Hoca olan her meseleyi bilemeyebilir. Bu normaldir. Fakat hoca, neyi, nerede ve nasıl araması gerektiğini bilmelidir. Aksi takdirde doğruyu yanlış yerde aradığından bulamayacak, bulamayınca da reddedecektir.)</p>
<p>Kırbaşoğlu, Buhari ve Müslim’den önce yaşayan İmameyn’in (Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) kitaplarında bulamadığı ve bu yolla reddine kapı araladığı Hz. İsa’nın nüzulü ile alakalı ilk kaynaklara, hakikaten ulaşmak isteseydi, konuyu İmameyn’in Hocası Ebu Hanife’nin (v. 150) kitaplarında bulabilirdi. Nitekim Büyük İmam el-Fıkhu’l-Ekber adıyla musemma akide kitabında kıyamet alametlerini tadat ederken Hz. İsa’nın inişinin sahih rivayetlerle sabit bir hakikat olduğunu bildirir. [60] Yine, İmam Ebu Hanife, Ebu Muti’ b. Abdillah el-Belhi’nin rivayet ettiği el-Fıkhu’l-Ebsat, Ebu Yusuf’un rivayet ettiği el-Vasiyye adlarıyla maruf akide kitaplarında da Hz. İsa’nın inişinin akidevi bir mesele olduğunu ifade etmiştir.[61]</p>
<p>Eğer Kırbaşoğlu, malumatı tevsik etmek için İmameyn’in kanaatine ulaşma niyetinde olsaydı, hicri 189’ta vefat eden İmam Muhammed’ten 39 yıl önce ahirete irtihal eden tabiin devrinin allamesi Ebu Hanife’nin beyanını kabul ederdi.</p>
<p>Yazar, mutlaka nüzulü İsa, Ebu Yusuf’un eserlerinde olmalıdır diyorsa bilmelidir ki Ebu Yusuf’un eserlerinin çoğu, Ebu Hanife’den rivayet ettiği ictihatlardan müteşekkildir. Nitekim İmam’ın, Hz. İsa’nın nüzulünün hak olduğunu bildiren risalelerinden “el-Vasiyye” Ebu Yusuf rivayetiyle bize ulaşmıştır. Ayrıca hicri 311’de vefat eden Hanefi Mezhebinin meselede müctehit fakihlerinden allame Tahavi, [62] Ebu Hanife’nin yanı sıra talebeleri Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed’in de Hz. İsa’nın ineceğini benimsediklerini yani nüzul-i İsa meselesinde farklı düşünmediklerini bildirmiştir. [63]</p>
<p><strong>Literatür</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu, mündericatında Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadislerin de yer aldığı 52 kitaptan müteşekkil bir liste verir. En muteber hadis mecmualarının da yer aldığı bu listeyi kendince kategorize eder. Kitaplar arasında; tarih, tabakat, rical, cerh-tadil, tefsir, delail vb. türdeki eserlerin önemli bir yekün teşkil etmesini ise bir nakısa olarak gördüğünü ihsas eder.</p>
<p>Kırbaşoğlu’nun listeye dahil ettiği kitaplarla alakalı malumat da tahkikten uzaktır; tasnif rast gele yapılmıştır. Örneğin Muhammed b. Resul el-Berzenci’nin (v. 1103) “el-İşa’a li Eşratı’s-Sa’a” adlı kitabında Hz. İsa’nın inişiyle alakalı bir hadisin yer aldığı belirtilmiş, halbuki mevzu ile alakalı bölümün on satırlık girişinde bizzat nüzül kelimesinin kullanıldığı üç hadis-i şerif mevcuttur. [64]</p>
<p>Ayrıca el-İşa’a müellifi hicri 1103 yılında vefat eden müteahhirundan bir allamedir. Bu nev’i eserler listeye dahil edildiğinde ortaya sayıları yüzlerle ifade edilen muazzam bir külliyat çıkmaktadır. Bu durumda katagorize edilen kitapların farklı disiplinlere ait olmaları bir nakısa değil bir kemal kabul edilmelidir. Çünkü bu geniş yelpaze, Hz. İsa’nın nüzulünün hadisçiden tarihçiye, müfessirden siyer yazarına kadar uzanan bir çizgide kabul görmüş ortak bir akide olduğunu tescil eder. Kırbaşoğlu’nun farklı alanlarda olmaları hasebiyle tenkit ettiği eserler, hiç hesaba katılmazsa yine de mevzu ile alakalı hadislerin tevatür derecesinde bir sarsılma olmamaktadır. Bu husus not edilmesi gereken öncelikli konulardandır.</p>
<p>Parantez: (Hz. İsa’nın nüzulünü muhtevi eserlere bilimsel bir ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini [65] bildiren Kırbaşoğlu, aslında haklıdır. Çünkü selef, bu husustaki merviyyatı asırların birikimiyle oluşan klasik hadis usulü çerçevesinde tahlil etmiştir. Bunu yaparken mevcut sistemi gelecekte tenkit ve tashih edecek Hayri Kırbaşoğlu adıyla malum büyük bir yöntem bilim uzmanın zuhur edeceğini bilememiştir. Bilselerdi, muhakkak Onun için bir açık kapı bırakırlardı.)</p>
<p>Yazara göre, Hz. İsa’nın nüzulüyle alakalı hadisleri rivayet eden sahabe-tabiin ve onların rivayetlerini muhtevi hadis mecmuaları, sonraki dönemlerde yaşayanların görüşlerini yansıtan asar ve o asarın yer aldığı kaynaklar güvenilirlikten uzaktır. Çünkü “gerek kaynak ravilerin, gerekse son ravi olan musannif ve müelliflerin tamamının, rivayetleri nakilde, son derece sıkı bilimsel şartlara titizlikle riayeti prensip edinmiş kimseler olduklarını söylemek mümkün” [66] değildir.</p>
<p>Yazarın bu noktadaki mutalaalarının ne derece ideolojik olduğu, geçen sahifelerde aşikar olduğundan yeniden konuşmak malumu ilam olacaktır. Fakat müellifi istila eden kesif şüphe bulutlarına dair “efradını cami’ ağyarını mani’” bir durum değerlendirmesi yapmak gerekirse sözü Şarkiyatçı Massignon’a bırakmak isabetli bir tercih olacaktır: “Müslümanların her şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu, artık hiçbir şeye inanmıyorlar, derin bir boşluğa düştüler…” [67]</p>
<p><strong>“İSNAD TENKİDİ”</strong></p>
<p>Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadisleri rivayet eden ilk ravileri cerh eden Kırbaşoğlu, sonraki ravilerden oluşan isnad zincirini de tenkit eder. Ravi zincirinin güven vermediğini söyler. Tevatür derecesine varan hadisler içerisinde birkaç tane mevzu rivayetin yer almasını istismar eder ve bütün hadislerin mevzu olabileceğini ihsas eder. [68] Örnek olarak da nüzulü İsa ile alakalı hadisleri tedvin eden Keşmiri’nin “et-Tasrih” adlı eserini gösterir. Söz konusu eserin 82, 241 ve 242. sahifelerinde “sahih olmadığı açıkça ifade edildiği halde bazı rivayetlerin delil olarak ileri sürüldüğünü” söyler. [69] et-Tasrih’i tahkik eden Abdul Fettah Ebu Ğudde’yi Keşmiri’nin eserini “tamamen destekleyici notlar ve ekler ilave eden” bir meddah olarak takdim eder, sonrada Ebu Ğudde’nin mevzu ya da zayıf dediği rivayetleri kendi tesbiti imiş gibi sunar.</p>
<p>et-Tarih’te rivayetler merfu ve mevkuf-maktu diye temelde iki bölümde verilmesine rağmen yazar şu meyanda bir değerlendirme yapar: ‘Hz. İsa’nın nüzulü ile alakalı hadislerin mütevatir olduğunu iddia eden Ebu Ğudde ‘Bu suretle de, sanki adı geçen eserdeki bütün rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait gerçek hadislerden oluştuğu intibaını uyandırmak istemektedir. Bu noktada dikkat çekmek istediğimiz husus, eserdeki rivayetlerin tamamının Hz. Peygamber’e nisbet edilen hadisler (merfu) olmadığıdır. Bilakis toplam 178 (doğrusu 121) rivayetin yaklaşık altmışı mürsel, mevkuf ve maktu rivayetlerden oluşmaktadır ki, bu azımsanmayacak bir sayıdır. Bir başka ifadeyle delil olarak kullanılan rivayetlerin 1/3’ü Hz. Peygamber’e izafe edilen rivayetler değildir; başkalarının (sahabi, tabii, vd.) şahsi kanaatlerini yansıtan ve dini açıdan bağlayıcı olmayan nakillerden ibarettir.” [70]</p>
<p>Kırbaşoğlu, Hz. İsa’nın nüzülünden bahseden 52 kitap içerisinde yer alan 178 hadisle Keşmiri’nin et-Tasri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/">Hayri Kırbaşoğlu’nun “Hz.İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi” Başlıklı Makalesine Reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
