<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hayasızlık | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hayasizlik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Mar 2026 15:11:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hayasızlık | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ali Sait Sadıkoğlu &#8211; Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 15:08:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[üst insan]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Şuur]]></category>
		<category><![CDATA[Bataille]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Derrida]]></category>
		<category><![CDATA[egoizm]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Heidegger]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Levinas]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sezgi]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vecd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28096</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen ile bir olmanın getirdiği hâldeki ahengin ve selametin hakimiyetidir.</p>
<p>Hikmette tüm bilginin zemini, rasyonel akıl veya zekâ değil, kalptedir. Kalp, asıl ve asil akıldır, insanın asaletidir. Kalp, etrafındaki her şeye karşı hem hassas ve merhametli, hem de adil olan akıldır.</p>
<p>Sayfa:13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Felsefe tarihinde akıl, rasyonel akıl veya zekâya evirildiğinde, insanı hem doğaya hem de kendisine yabancılaştıran modern bilginin aktörüne dönüştürmüştür; beşerde özneleşen bu akıl nesnesinden kopardığı kadarına cebren el koyan, onu haksızca doğasından ayıran, bu şekilde kopardığını ve ayırdığını işleyerek kendi beşeri bilgisine ve mülküne dönüştüren egoist bir akıl olmuştur.</p>
<p>Bu akıl bildiğini nesneleştirip ona sahip olmaktan ve tüketmekten veya harcamaktan başka bir şey yapmaz; bildiği üzerinde egemenlik kurarak onu hammaddeye dönüştürür ve nihayet modern endüstride tekrar üretilen ve tüketilen cansız veya ruhsuz kaynağa indirger.</p>
<p>Sayfa.13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilim anlayışı, temelleri bakımından soruşturmaya metafizik söyleminde kendini gösteren ciddi bir akıl yürütme yanılgısıyla başladığından beri “özne” ve “nesne” (şey) arasındaki ontolojik ayrım hem başarısız bir fikir hem de büyük bir ön yargı olarak kalmıştır. Bu bilim anlayışına göre “ruh” mefhumu beşeri özne tarafında psikolojik bir mefhum, “şey” mefhumu ise nesneler tarafında düşünülen dünyevi bir mefhum olduğu sürece, sadece şeyler alanı “kimliksiz”bir madde alanı olarak kalınamış, “ruh”alanı da kökeninde “kimliksiz” bırakılmıştır. Şeylerin kimliksiz olması ayrıca onların “ruhsuz” olması anlamına gelir.</p>
<p>Modern bilgi anlayışı öyle kabul ettiği “ruhsuz” olan şeyler üzerinde bahsettiğimiz hoyratça egemenlik kuran teknik aklın gelişmesini hazırlamış ve pratik alanda hızlıca yürürlüğe sokmuştur. Bu görüşe göre madem şeyler aslında uzamda yer kaplayan ruhsuz maddedir, bu durumda kolaylıkla endüstriler için “hammadde” olarak orada duran nesneler tarzında alınarak, her türlü aşırı kullanım, harcama, israf ve sömürü için meşru duruma gelirler.</p>
<p>Sayfa 17</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, dünyayı ve dünyeviliği dikey olarak aşan şuurdur, o hâlde kalp insanın dünyevi içkinliğindeki duygularının zemini asla değildir. Kalp insanın aşkın ruhunda şahit olduğu yükseklikteki yaşam şuurudur. O şuurda farklara ve başkalıklara her zaman saygı vardır. Aslında sadece yatay boyutta kalan dünyevi beşer için kalbe her zaman özlem vardır, bu özlemde dinmeyen çağrısı ve sızısı vardır: Kulaklarımızı onun çağrısına ve sızısına tıkadığımız sürece hayat yolculuğunda yersiz yurtsuz talihsizler gibi kalmaya mahkumuz.</p>
<p>İnsanın varoluşunun derinlerinden, yani özünden gelen özleminin dinmesi öncelikle asli şuuru olan kalple buluşmasına bağlıdır. İnsan doğal olarak kalbe sahip değildir, kalp insanda bulunmayı bekleyen, saklı hazinedir. Kalp insanın dünya gurbetinde öz-le-diği öz-ü-dür!</p>
<p>Kalp aslında dünyada değil, yer-yüzündedir! Kalp, teori ile asla karıştırmamız gereken yer-yüzündeki müşahedenin kutsal imkânıdır. Kalp, insanı eşsiz bir değere sevk eden velayetin kapısıdır!</p>
<p>Sayfa 33</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, Varlık ile bir olmayı ve O&#8217;nunla iletişimi mümkün kılan külli akıldır. Eğer insanlık Varlık ile birlik temelinde iletişim sağlamayı öğrenirse, -birlik temelinde ama bütün farklara ve başkalıklara saygıyla birlik içinde iletişimi öğrenirse, çünkü birlik ancak çoğulun birliği olarak kemaliyle anlaşılabilir-, hikmete uygun bir yaşamı mümkün kılacaktır. O zaman bilinç, zekâ, hesaplama, strateji veya mantık kalp temelinde birlik içinde yeniden anlam kazanacaktır. Bunlar aslında o zaman adaletin gerçekleşmesine yardımcı olacaklardır.</p>
<p>Modern insana öğretilen bilginin sahibi ve öznesi olabileceği yanılgısı böylece aşılacak ve insanın bütün evrene uygun bir yaşama ulaşmasının adil yolu açılacaktır. Kalp sadece yöneldiğine sirayet etmez, kendi yolunu da sirayet ettirir. Kalbin yolunun sirayet etmesi, huzurun ve hassasiyetin coşkuyla genişlemesidir.</p>
<p>İnsan, kalbin hassasiyetiyle etrafındaki her şeyle bağlantıya ve iletişime geçebilir ama daha önemlisi mutlak kimlik sahibi Varlık&#8217;ın huzurunda olduğunun şuuruna varabilir. Varlık&#8217;ın huzurunda olma şuuru yani şahitlik düşüncenin bütün değeriyle tamamlanmasıdır. Şahitlik bütün bilimleri, bilgileri yüksekliğiyle aşarak özüne getirir. İnsanın hakikatle karşılaşması ancak böylesi tamamlanmış düşünce ile mümkündür.</p>
<p>Sayfa 34</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilimler doğruluk için vardır ama onların doğruluğu hakikatin ta kendisi değildir. Hakikatin kendisi Varlık&#8217;ın belirli alanlarını araştıran bilim insanlarının değil, dikey boyutta bütünlük ve birliği getiren peygamberlerin yoluyla gösterilebilir: Zira bilimsel doğruluk Varlık&#8217;ın belirli ve kısmi alanlarıyla ilgili bilgi iken, hakikat Varlık&#8217;ın bizzat mutlak kimliğine şahitlikle ilgilidir.</p>
<p>Bilimler bize yöneldikleri nesneler hakkında doğruları sunmayı devam edecektir ama hakikat onların doğruluklarının üstündedir. Doğru, parçanın bilgisi; hakikat ise bu parçalardan oluşmuş bütünün bilgisi değildir sadece. Daha ziyade bilimsel doğruluk ile her hakikat arasında boyut farkı olduğunu söylemeliyiz.</p>
<p>Sayfa:36</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âşk iradesini romantik duygusallıktan ayıracak olan nokta bizzat bilincin kendisini ihsan edene dönerek aslen ait olduğu topraklara geri dönmesidir. İhsan etmenin verilişteki derinleşen müşahedesi, teyakkuzu Varlık&#8217;ın yüzüne şahitliğe götürecektir. “O “olarak Varlık, biricikliğinde “Sen” ve “Ben” diye hitap edilecek tecelliye bürünecektir. Uyanmanın dereceleri vardır, her uyanık olandan daha uyanık biri bulunur. Saflaşmanın yüksekliği, derinliği vardır. İşte bu, hiç bitmeyen yolda olmanın anlamıdır.</p>
<p>Sayfa 39</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet! Teslimiyet insanın nefsinde fenaya yani yokluğuna vefadır, teslimiyet insanın başkasının karşısındaki iyiliğe ve kendi hakikatine dostluğudur. Teslimiyet “nefis” denilen “ayrık varlık” iddiasından vazgeçmiş insanın vefalı hâlidir.&#8221;Ayrık varlık” iddiasından vazgeçmek hiçbir şeyin insanın olmadığının bilinmesi ve Allah huzurunda olmanın edebidir. İşte Allah&#8217;ın huzurunda olmanın bu hâline ulaşanlar için kalp ihsan edilir. Kalp rahmetten daha geniştir.</p>
<p>Rahmeti bütün manasıyla düşünmek gerekir: O&#8217;nun bütün isimlerin tecelli etmesine izin verdiğini bilerek yani her şeyde Hakk&#8217;ın tecelli ederek rahmet ettiğini bilerek düşünmek gerekir. Kalple tecelli edene açıklık tam anlamıyla hem zahir hem bâtın anlamıyla tahakkuk eder. Kalp tecelliye bütün boyutlarıyla idrakte ve hâlde uygun olmaktır.</p>
<p>Sayfa 49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>29. Lokman,13-16,Bu son ayette hikmetin verilişi İbn Arabi&#8217;nin açıklamasına göre Arapçada en küçük anlamına gelen “hardal tanesi kadar ağırlığında” (miskale babbetin min hardelin) ifadesi üzerinden anlatılır ama “hardal tanesi kadar ağırlığında olan”en küçük olanın “ne&#8221;olduğu hakkında hiçbir ifade yoktur. “Ne” olduğu söylenmediği gibi “nesne” olduğu da söylenmez. Getirilenin mahiyeti küçüklüğünün derecesi dışında belirsiz bırakılmıştır. Bu en küçük belirsiz olanın getirildiği alanlar ise “kaya”, “gök” ve “yer-yüzü” olarak ifade edilmiştir:</p>
<p>Buna göre hikmetin kendisinden getirildiği alanlar bâtıni manası ile “ruh”, “dikey” ve “yatay” boyutlardır. En küçük olanın “ne” olduğunun belirsiz bırakılmasının bu manada boyutlara göre verilmesine göre düşünmek gerekir. Belirsizliğin verilen hikmetin her şeyi ve her boyutu ihata etmesi ile ilgisi vardır, çünkü zuhurda en küçük olanı kapsayan, ondan oluşmuş daha büyük olanları da kapsar.</p>
<p>Hikmet kendisinin dışında hiçbir şey bırakmaz. En küçük olsa bile verilenin getirilmesinin idraki ise hikmetin kuşatıcılığı yanında, ölçüde adalete ve ilme olan bağlılığını gösterir. Ayette geçen “getirme” ifadesi ise zuhur etme manasındadır. Getirilen yani zuhur eden tecelli en küçük olsa da hikmete dahildir. Hikmet daha geniş anlamda tecelli edenin her boyuta göre takdir edilerek verilişine arif olmaktır, Varlık&#8217;ta en küçükten en büyüğe “ne” veya “kim” tecelli ediyorsa verilişi takdir edilmiştir. Hikmet bu yönüyle takdir edilişi bilmek ve buna bağlı olarak zuhur eden tecelliye rıza göstermektir.</p>
<p>Sayfa:49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilmenin ve eylemin birleşmediği söylem veya ikisinin aynı anda tahakkuk etmediği söylem hikmet degil, sözde bilgi veya yanılsamadır. Yalnızca teorik/nazari seyretme ve ondan ayrı pratik bir eylem hâkim olmayı getiremez. Hâkim olmada kalpte ihsan edilen hikmetle, şeylerin temelindeki hakikatle bağ kurulur.</p>
<p>Zekâ, sadece kendi menfaati için şeylerden gerekeni kopartır ve onlardan ayrılır; kalp ise şeyleri ait oldukları mutlak kimliğe göre neyse oldukları gibi saygıyla karşılar ve onlara adaletle hükmeder. Hikmetle şeylerin kendileri oldukları ve hak ettikleri anlama uygun bir hükümle muamele görürler. Şeylerin de hakları vardır. Onlar sadece pasif olarak dünyada duran insanın egemenliğinin köleleri değildir.</p>
<p>Hikmet söz konusu olduğunda hakimiyet zorlama bir egemenlik arayışı olarak gerçekleşmez. Kalp bu şartlarda ortaya çıkmaz. Hakimiyet verilen ihsandır ve insanın bütün etkinliği kazanma biçiminde zuhur etmez. İbn Arabi&#8217;nin terimleriyle söylersek, hikmet “kesbi” değil, “vehbi&#8217;dir. Yani verilen, ihsan edilendir. Verilen, ihsan edilen olduğu için hiçbir biçimde filozofların zekâya dayalı hayali egemenlik istekleriyle ele geçemez.</p>
<p>Sayfa 57</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı eserinde doğadaki şeylerden farklı olarak, kendinde güzelin izi olarak güzeli tekrar ürettiğinde takip ettiği kendinde güzelin zaten doğada olduğunu kanıtlamış olur ama ayrıca bahşedilen yer-yüzündeki şeylerin, doğa bilimlerinin matematiksel nesneleri olmalarının ötesinde kendinde güzelin bahşedildiği manevi şeyler olduğunu göstermiş olur. Eğer doğada “çirkin” diye bir nesne varsa, bu sadece en başta güzel olduğu için ve onun eksikliğinde hissedilen bir olumsuzluk olduğu içindir. “Çirkin” kendi başına var olsaydı ve güzel diye bir nitelik önceden olmasaydı hiçbir şey anlam ifade etmezdi, doğada öncelikle güzel olduğu için “çirkin” diye bir anlam ve değer var olabilmiştir. Ahlaki veya estetik manada çirkin göreceli karakteri yanında, kendisine ait niteliğin yine de değerini varsayar.</p>
<p>Değer mefhumu güzel ya da çirkin olsun her türlü niteliğin kendisinde bulunur. Anlam bu nedenle değerden ayrılamaz: Tecelli eden bütün her şey sahip olduğu nicelikleri ve nitelikleriyle belli bir değerde tecelli eder. Çirkin doğada tek başına var olmadığı için her zaman güzele göre çirkindir; bu nedenle güzele göre her zaman bir eksiklikle kendini belli eder.</p>
<p>Sayfa 71</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı sadece eserde güzeli üreten değil, var-oluşta kendisini güzel bir esere dönüştürendir. Sanatçı vecd hâlinde var-oluştaki kendinde güzele ulaşmış olsa bile, yine de bu güzelliği sahiplenip kendisinin güzelliği olarak ileri süremez; var-oluştaki güzel, sanatçının nefsinin güzelliği değil, “usta” olarak bir “Sen” aracılığıyla ve kökensel biçimde ustada ikame edilmiş ezeli-ebedi “Sen&#8217;in güzelliğinin tecellisidir.</p>
<p>Vecd her türlü nefsi sahiplenmeyi kesintiye uğratacak kadar ulvi ve güçlüdür. Sanatçı kendinde tecelli eden kendinde güzelle doğa bilimleri ile manevi bilimleri birleştirmiş olduğu kadar, onların aslında aynı Varlık&#8217;a ait olduğunu açık olarak kanıtlar. Vecd, diğer anlamıyla kalpte birliğin yaşantısıdır. Birlik makamında kendi nefsinden geçmenin getirdiği eşi benzeri olmayan coşkudur. Vecd, sonsuzun bir anda ruhumuza dokunuşu olarak, yaşamı öncesizlik ve sonrasızlık tarzında hissedilen ezeli-ebedi bir ana dönüştürür, yaşamı bir anda sonsuzlaştırır ve cennetin henüz yeryüzünde yaşarken bir örneğini vermiş olur.</p>
<p>Cennet, kendinde güzelle karşılaşma boyunca insanın var-oluşta vaşadığı saflığın kalpteki aşkınlığı, yüksekliği ve yüceliğidir. Cennetin var-oluşu böylece henüz yer-yüzünde yaşarken kanıtlanmış olur, sanatçı cenneti henüz var-oluşta yaşama bahtiyarlığına ve ona şahit olma makamına yükselme imkânına sahiptir; sanatçı aslında bütün faaliyetleri boyunca yaşamında cenneti aramıştır. Sanatçı sanatıyla var-oluştaki kendinde güzele vecd içinde vardığında, bizzat latif şahsiyetiyle, güzelliğin asli kaynağı olan mutlak cemal sahibi Allah&#8217;ın kanıtı olur.</p>
<p>sayfa.73</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün arzulardaki araştırmalar aslında cennete ulaşmak içindir. Cennetin var-oluşunun kanıtı insan ruhunda kendinde güzelin ezeli-ebedi damgasıyla belirir. İnsanın asli vatanı cennet olmasaydı arzusuyla körce de olsa mutluluğa yani dolaylı olarak kendinde güzele yönelmezdi. Gerçekten de insan faaliyetlerini ve araştırmalarını dünyada bile belirleyen anlam “cennet”le temas kurma arzusudur.</p>
<p>İnsanın bütün faaliyetleri ve araştırmaları boyunca farkında olsun veya olmasın, ezeli-ebedi cennete uzanmak ister; bu arzusunun temel yönelimidir. İnsan arzusunun temelindeki bu hakikat cennetin fenomenolojik kanıtıdır ama bildiğimiz gibi bu kanıt Varlık tarafından ihsan edildiği için insan üzerinde etkilidir.</p>
<p>Ruhun sezgiyle idrak edilebilecek derinlikleri bize ahirette diriliş ve yaşam olduğunu kanıtlar. Kendinde güzelle karşılaşma ise kalbin içinde gerçekleşir, yani cennet, kendinde güzelde insanın kendi hakikatine ulaşmasının temel huzuru olması anlamıyla iman hareketine bağlıdır.</p>
<p>Sayfa 75</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi önce fenomenal alanda kendisini körce arzuda gösterse de temelinde ruhtan gelir, sevgi aslında insan ruhunun özlemidir. Sevgi hem ruhun gurbette olduğunu hem sılası olduğunu açığa çıkarır. İnsanda bitmek bilmeyen arzu, sevginin karşılaşılan akıl almaz garip işleri, insanın var-oluşunun derinlerinde hissedebileceği Allah&#8217;ın aşkı olduğu için vardır. İman hareketi ise sevgiyi idrak etmeye götürür. İmanda sevgi kör değildir, “kim”in aslında sevildiği idrak edilmiştir.</p>
<p>İman, Allah&#8217;tan bütün varolanlara yönelen aşk hareketinin geri dönüşü olarak insanda yansımasıdır. İman hareketi ruhun kökeninde sevgi olduğu için sevgiye yönelir. Sevgi sadece beşerin bir işi olsaydı, beşer icadı hümanist ve modernlik anlayışlarındaki gibi büyük bir yanılgı olurdu. Sevgi insanda ama öncelikle doğada her şeye yayılan bizzat Varlık&#8217;ın istisnasız yaratıcı her hareketindedir.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn Arabi&#8217;nin ifade ettiği diğer bir husus şudur: Sevilen sadece bedeniyle sevilmiş olursa olgun sevgiden bahsedilemez; olgun sevgi ancak sevilenin ruhunun sevilmesiyle zuhur eder. Sevginin sevende olgun duruma ulaşması sevilenin hem beden hem de ruhuyla sevilmesini gerektirir. Sevilendeki Zat&#8217;ın tanınması ise marifeti getirir: İnsan sevdiğine bütün varoluşuyla yöneldiğinde kendisini O&#8217;na bağlamış olur. Bağlantının yükselmesiyle ulaşılan marifet sevilende sevilen ruhun artık mahluk olmadığını bilmektir.</p>
<p>Sevilende sevilen ruhun tanınması aslında önce Rabbü&#8217;l-has&#8217;a irfaniyet manasında marifet iken, sevilen ruhun tanınması Rabbü&#8217;l-erbab (Rablerin Rabbi) olan Allah&#8217;a vardığında en yüksek manasıyla marifet zuhur eder. Eğer idrak bahsedilen yükseklikte açılırsa sevgi beden sandalından çıkmış olur.</p>
<p>Sayfa 79</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi ferdiyet hikmetini en baştan sonra yöneten harekette bulunur. Sevgi hikmettir, hiçbir dünyevi bilim veya psikoloji onun menzilini ölçemez ve sınırlandıramaz. Sevgi parçalı his veya duygu değil, Varlık ile yüce birlik yaşamına götüren hikmete sahip en yüksek ilim faaliyetidir. Sevgiyi sadece beşeri hislere ve duygulara indirgeyen modern bilimler hikmette zuhur eden yüksekliğine ulaşamazlar.</p>
<p>Her türlü bilgi yönelimi belirli nesne alanına ya da bir nesnede belli bir perspektife dayanırken, sevgi bütünüyle birliğe yönelme imkânına sahiptir. Sevginin bilgi yöneliminden diğer farkı ise daha önce ifade edildiği üzere yöneldiğine nüfuz eden ya da onunla birleşen kabiliyetidir.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi tanımı itibariyle imanla aynı anlamda başkasında yaşamak ya da başkasını kendinde yaşatmaktır. İnsanın faaliyetleri içinde sadece sevgi Varlık ile birliği gerçekleştirme imkânına sahiptir. Ama sevgiyi sadece insanın bir yeteneği gibi görmek onun anlamını örter: Sevgi tecelli eden her şeyde beliren lütuftur. Sevgisizlik ise insanın hakikate körlüğü evresindeki noksanlığıdır. Sevgi ve sevgisizlik aynı Varlık&#8217;ın içindeki farklı boyutlardır.</p>
<p>Sayfa 131</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsana Allah tarafından hakikatin idrak ettirilmesindeki edilgenlik, Vahiy Düşüncesi açısından bakıldığında, Vahiy&#8217;in insanda “hikmet” olarak tecelli etmesi anlamına gelir. “ Vahiy” terimi nebilere inen ayetler için kullanıldığında özel bir anlama sahiptir, “hikmet” ise doğrudan genel anlamıyla insanın saf nefsindeki kalbine inen idraktir. Yatay boyutta kalan modern anlamıyla anlaşılan bilimler “hikmet”in anlamı üzerine düşünebilecek yöntemlere sahip olmadıkları için onların görüş alanına hikmet girmez.</p>
<p>Hikmet doğru düşüncenin saf hayalde”* doğrudan verilmesidir; doğru düşüncenin verilme koşullarıysa hiçbir zaman mekanik ve pozitif terimlerle ifade edilemez. Dikey boyutta kendisini bütün dünyevi ön yargılardan ve nefsinden kurtaran insan için Vahiy&#8217;in hakiki anlamına ulaşabilme imkânı mümkün olur.</p>
<p>Sayfa 134</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Namazın eda edilmesi bilindiği üzere kendi içinde Fatiha suresinin okunmasını gerektirir. Fatiha suresi, hamdi sadece âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a tahsis eder. Namaz kulun hamdini bütün var-oluşuyla ifade ettiği seyr-i süluktur, çünkü hamdin dilin hitap boyutları kadar anlamı vardır. “Ferdiyet” hikmetinde hamd var-oluşu tamamen kapsayarak bütünüyle söylenir; hamd bütünüyle söylendiğinde sevgilinin her şeyde müşahede edilen yüzü övülmüş olunur. Her şeyde sevgilinin yüzünü görmek bakışın istikrarı olarak kıblenin değişmezliğidir. Kıble zahiren Kâbe&#8217;dir: bâtınen ise bütün yönlerden tecellileri görünen “Sonsuz Varlık”tır.</p>
<p>Sayfa 137</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgilinin inayeti, lütfu, ihsanı, nuru beni aydınlatmasa, bana yol göstermese, ben nereden geldiğimi, nereye gideceğimi nasıl anlayabilirim? Aşk bu sözün, bu gerçeğin söylenmesini, açığa vurulmasını ister fakat can aynası gammaz olmasın da ne yapsın? Gerçeği nasıl göstersin? Senin can aynan niçin “gerçeği” göstermiyor? Kirlerden ve paslardan temizlenmemiş de ondan.”</p>
<p>Sayfa 139 &#8211; Mevlana, Mesnevi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, ezeli-ebedi “Sonsuz Varlık” ile karşılaşmanın sezildigi zemindir! Kalp, iman ilişkisinde yöneldiği Varlık&#8217;ın, teorik veya pratik akılla değil ama sezgiyle idrak edildiği meskendir. İman ilişkisi bizi doğrudan din mefhumuna götürür. Din iman ilişkisi içindeki somut yaşantılar bütünüdür. Kalpsiz dünya “bu” dünyasına içkin ihtiyaçlar ve cismani dünyasıyken, kalbin zuhur ettiği yer-yüzü, “Ben-O” ilişkisinde başlayan saygının dikey ilişkisinde ikamet eder. Saygı ihsan edilen yer-yüzündeki şeylerin kendilerindeki kutsalın yaşantısıdır.</p>
<p>Sayfa 153</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi saygının teslimiyetteki en yükselmiş hâlidir: Sevgiyle saygıyı özünde ayırmak ancak nefsin şaşkınlığıdır. Saygı olmazsa sevgiye varılamaz, sevgi gizlice orada olmazsa saygı başlayamaz! Saygı temel duygu bakımından utançtan kendisini ayırmamız gereken hayâya doğru olan yönelimdir. İnsan-insan ilişkisi içinde saygı hayâ ismini alır, Ama saygının kökenselliği insan onu unutsa veya kendi egoist hazzı içinde örtse de geçerliliğini korur.</p>
<p>Sayfa 155</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>81. Heidegger&#8217;in Kant felsefesini yorumladığı Kant ve Metafizik Problemi adlı eserinde gösterdiği üzere felsefi antropolojilerin sınırı “sonluluk” mefhumunda kilitlenir. Kantçı “Ne bilebilirim?”, “Ne yapmalıyım?”,“Ne umut edebilirim?” ve bu soruların sonucu olarak “İnsan nedir?” sorularının hepsi aslında insanın kökensel olarak sonlu varoluşunun kesinliğini ifade eder.</p>
<p>İnsan sonlu olmasaydı veya kökeni sonluluk içinde örülmüş olmasaydı yukarıdaki metafizik soruların sorulma imkânı olmayacaktı. Heidegger&#8217;in, Kant okuması üzerinden gösterdiği üzere metafiziğin genel, açık ve aşılamaz problemi sonluluk olmuştur.</p>
<p>Felsefede sonluluğun kesinliği anlaşıldıktan sonra Heidegger kolayca hemen temsili bir sonsuzluk fikrini ileri sürmeden sonluluğun hakkıyla üstlenilmesini önermiştir. Sonluluğun hakkıyla üstlenilmesi insanın kendi fâniliğiyle yüzleşmesi olarak belli bir idraki varsaymak zorundadır. Sonluluğun hakkıyla üstlenilerek idraki beşerin kendi fâniliğinde Mutlak başkası&#8217;na yani Sonsuz&#8217;a doğru bir pencere açar; biz bu pencereyi iman ilişkisi olarak anlıyoruz.</p>
<p>Bununla birlikte Heidegger&#8217;in Kant okuması bize bütün felsefenin niteliği konusunda inkâr edilemez bir ders verir: Bütün felsefe beşeri bir düşünme faaliyeti olarak sonluluğun ötesine asla geçemez, Sonsuz&#8217;u temsil ettiğinde bile bu kökensel sonluluktan kurtulamaz, felsefenin sonluluğunun ötesine sadece dikey boyuta açılan iman ilişkisiyIe geçilebilecektir, bu da kanıtlama, temsil etme veya kavramsallaştırma tarzında değil ama önce insanın kendi fâniliğini en uca götürmesini başarmasıyla belirecektir.</p>
<p>Fâniliğin en uca götürülmesi “Varlık” hakkında saygı temelli yükselen bir idrake yol açar ki “Sonsuzluk” bu anlamada kendisini açar. Fâniliğin en uca götürülmesi yani yokluk bütün beşeri kurguları ve sergilemeleri yok edeceğinden insanı kendi öznel ve sonlu metafizik kurgularından saplanıp kalmasından alıp var-oluşunda tecelli eden “Sonsuz Varlık”a teslimiyetin yolunu açacaktır:</p>
<p>Sayfa 156</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Saygı, Varlık karşısında yatay boyutta aşkınlığa açılma bakımından ilk anlama, ilk idraktir: Anlam böylece kendisini Varlık ile ilişki içinde duyurur. Dil içinde bu kökensel anlam “bu” yerine “O” hitabı ile açılır. Her şeyin fâniliğini sezen “O” hitabıyla borçlu olduğu Varlık&#8217;ı dua ederek çağırabilir: Dua eden için “O” ilk anlamanın, ilk idrakin kelimesidir ve Varlık ile ilişkideki bütün dilin kökeninde bulunur! Dilin kökenine götüren hâl duadaki saygıdır! Saygı, yüce ve yüksek olan karşısında olmayı sezmenin saygısı olmak zorundadır. Sonluluk içindeki beşer “Sonsuz Varlık” karşısında olduğunu sezerek onun yüceliğini de kabul etmek zorunda kalir. Din bu nedenle kökeninde varoluşta saygıyla başlar ama hitaplar ve dolayısıyla Varlık&#8217;ı tanıma bakımından hayâ ve sevgi olarak yükselir.</p>
<p>Sayfa 160</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İçsel dönüşüme yol açmayan “din” sadece sübjektivizm ya da objektivizm içinde kalarak nefs-i emmarenin ve onun arzularının aletine dönüştüğünde insanlık için onarılması neredeyse imkânsız problemlere neden olur. Bu tip durumlarda din, özgürlük yerine köleliği meşrulaştıran sürü psikolojisine yol açar. Özgürlük mefhumu dinin özünü ilgilendirir ve o içsel dönüşümle birlikte anlaşılmalıdır.</p>
<p>Özgürlük insanın kendi için de Varlık ile bağlantısı olan iman hareketiyle başlar ve daha sonra mücadelesini dışarıya, yani sosyal alana taşır. Özgürlük hakkındaki zahiri ve dışsal hükümlerin zayıflığı aslında onun kırılgan ve zor olmasının yanında içsel dönüşümü varsaymasıyla ilgilidir. Bireylerinin içsel dönüşümü sağlayamadığı bir toplumda özgürlük henüz gerçekleşmemiştir.</p>
<p>Sayfa 162</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin öne sürdüğü “Üst İnsan” (Üğermenseh) fikri şüphesiz insanın kendi asli özünü arama çabasının bir sonucu olarak bireysel “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata örnek teşkil eden ilk denemelerdendir. Bireyselleşmiş maneviyat doğal olarak sonunda “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata dönüşerek kendisini felsefi bir söylem olarak duyurduğunda insanın varoluşunun anlamı yine de yorumlanmaya ihtiyaç duymuştur. Günümüzde özne-merkezli pratik felsefelerin neredeyse hemen hepsinin düştüğü durum ortaktır:</p>
<p>Temelde varlığı göreceleştiren ve onu ister istemez insanın kendi varlığına bağlı kılan antropolojinin ürünü haline dönüşürler.&#8221; Vahiy”&#8217;den ve dinden koparıldıktan sonra belirsiz ve boş spekülasyonlara dönüşen maneviyatların hepsi egoizmin çeşitlemeleri olarak dağılırlar ve bireyleri liberalizmin belirsizliğinde nihilizmin huzursuz kollarına teslim ederler. Böylece bu “dinsiz” ve “ateist” maneviyatlarla modernizmde artık sıradan bir durum olan toplumsal parçalanmanın önü açılmıştır: Bu maneviyatlar insanların görüşünü hakikate göre değil ama hakikati insanların görüşüne göre değerlendirerek, hakikat söylemini çoğullukta parçalayarak içine kapanmış yalnız bireylerin birer dağınık inançları hâline dönüştürürler.</p>
<p>Sayfa 171</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern toplumlarda toplumsal olanın parçalanışı veya çözülüşü diyebileceğimiz egoist bireyselleşmenin getirdiği ağır maliyetin, dinin düşünceden yani bilim ve kültürden ayrılması olgusuyla beraber başladığını kesin olarak söyleyebiliriz. İleri teknik ve bilimsel Batı medeniyetinde, dijitalleşmenin doğurduğu monoton yalnızlık ve manevi depresyon biçimleri, belki de dijital bir toplumsallaşmaya doğru yeni bir iletişim tarzını kışkırtabilir. Ancak görünen o ki sürekli çoğalan bireysel dinsiz maneviyatlar arasında ortaya çıkan muhtemel parçalanmalar ve ayrılıklar, yalnızlığı ve manevi depresyonu yeniden ve daha vahim bir biçimde geri getirme tehdidini taşımaya devam edecektir.</p>
<p>Sayfa 172</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzu isteğin ve iradenin yoğunlaşması olarak ihtiyaçtan çok daha fazlasıdır. Arzuladığımızda, ihtiyaçta olduğu gibi sadece bir eksiği tamamlamak için uğraşmayız, eksiği olmayan bir fazlayı isteriz. İşte arzunun gerçek tanımı budur: Eksiği olmayan fazlayı istemek, yani mükemmeli istemek! Eksiği olmayan fazlaysa insanın hakikatindeki birliğin izidir. Bütün aşk hikayelerindeki ruh ikizi temasının asıl söylemek istediği bu birlik arayışı değil midir? Aşktaki arzuda insan kendi ruhuyla olan buluşmayı önce dışarıda yansıttığı biriyle gerçekleştirmeye yönelir: “Sen” ile hakiki ilişki olmadan “Ben” ile hakiki ilişki mümkün değildir. Ama beşerin trajik aşk hikayesinin temelinde ezeli-ebedi “Sen” ile temas kuramaması yatar. Nihayetinde beşeri aşka zamanla alışılır, ilk baştaki ani kalp atışları artık hissedilmemeye başlanır. Aşk beşeri olunca sonludur!</p>
<p>Sayfa 179</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzunun nedenselliği olarak tarihe geçen ruhun esaretinin modern sistemi bilindiği üzere kapitalist sistem olmuştur. Marx, kapitalist sistemdeki meta fetişizminden söz ederken arzu nedenselliğinin neredeyse yasaya dönüşen esaretinden henüz bahsetmiyordu, ancak bu düzen içinde maddeye tapmanın sıradanlığını çoktan ortaya koymuştu. Kapitalizmdeki asıl mesele de, sınıflar arasındaki çatışmadan ziyade tam olarak bu noktada düğümlenir. Kapitalizm, “bu”dünyasında teknikle buluşmuş beşeri arzunun ısrarından kaynaklanır.</p>
<p>Sayfa 181</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler tek başına hakikate varamazlar çünkü kimliksiz ve şahsiyetsiz “nesnel-varlık” alanından öteye geçemezler. Modern bilimlerin bu varlık anlayışına göre varacakları son nokta belirsizlik ve hiçliktir! Bu durumda bilimlerin krizi olarak var-oluş anlamlarını kaybetmesi, -dikey boyuttan yoksun olmaları anlamında dinsizleşmelerinden ileri gelir. Modern dinsizlik modern bilimlerin krizi olarak bu nedenle var-oluşsal bir anlamsızlık olayı olan nihilizm içinde kendisini duyurmak zorunda kalmıştır.</p>
<p>Sayfa 186</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler mucize yerine, dili tahrif ederek rastlantı, olumsallık ve belirsizlik gibi karanlık ifadeleri kullanmayı tercih eder. Sanki aşikâr olan mucizeyi örtmek için ellerinden gelen her şeyi yapmak üzere önceden anlaşılmış gibi bir durum vardır. Modern bilimlerin mucizeyi inkâr eden kabulü modern çağın başında dünya halklarına zorla dayatılan seküler bilim ideolojisiyle garantiye alınmıştır bir kere.</p>
<p>Oysa hepimizin kabul edebileceği gibi somut yaşantıda talih, aşk, kaza ve ölüm gibi sıra dışı durumlar varsa modern bilimlerin rasyonel tavrının zaten sınırı vardır. Modern bilimler talih, aşk, kaza ve ölüm gibi “istisnai” olaylar konusunda ya susarlar ya da onları kendi ampirik metotlarının dışına çıkan metafizik spekulasyonlara havale ederler. Ama bu metafizik spekülasyonlar önceden zaten modern bilimler tarafından kurnazca “gerçekçi” ve “doğru” olmamakla mimlenmiştir.</p>
<p>Sayfa 191·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan ezelden gelen bir “kelam”la yüklenmiş olarak doğar, ölen yüklendiği “kelam”ın yanına dünya veya yer-yüzünde ürettiği yaşam anlamını ekleyerek ölür. “Sır” olarak düğümlenen insanın var-oluşunun anlamı Varlık huzurunda zaten kendisine verilmiş bir ruhun içinde saklıdır. İnsan kendisine ezelden söylenen “kelam”la ilişki içinde doğar, insan “kelam”ı duymadan önce doğmamıştır, duymadan önce henüz insan değildir: İnsan olmaya “kelam”ı duymayla başlar. Ama insan ezeli “kelam”ı ne zaman duymuştur? İşte buradaki bütün zamanlamalar dünya zamanına göre cevaplandığında “kelam'&#8221;ın zamanını dile getiremeden yanılsama girdabına düşer.</p>
<p>Sayfa 220</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Var-oluşun asıl meselesi psikanalizde duşünüldüğü gibi geri dönen bastırılan arzu değil, bastırılan asli ve ezeli-ebedi sırdır. Sır, haz ve ölüm dürtüsünün ötesinde hem haz hem acının ötesinde, yer-yüzüne gelmenin sarsılmaz ilkesidir: Kişi kendindeki, kalbindeki sır dolayımıyla kadere sahip olur. Kaderde başa gelen olaylar sırrın sızısı, dinmeyen yara izidir.</p>
<p>Sayfa 222</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün modernlik iddialı biçimde doğada ihsan eden “Sonsuz Varlık” karşısında nankör kalmayı tercih etmiştir. Her şeyi insan yapımı bir nesneye dönüştürerek doğadaki ihsanı değersizleştiren veya önemsizleştiren modern tavır doğanın sırrı karşısında aşılamaz bir engele gelip dayanmıştır. Boş iddiaların hüküm süremeyeceği buradaki sınır konusunda spekülatif iddialarla sanki doğanın sırrına ulaşabileceği algısını oluşturmak modern bilimlerin dogmatizmidir.</p>
<p>Modern bilimler sadece kendilerine ihsan edildiği kadar şeylerle ilgilenecekler ama ihsanın bizzat kendisinin sırrı karşısında geri adım atmak zorunda kalacaktır. Bir kez daha rasyonel örümcek ağı sistemde modern ön yargılardan kurtulunabilirse mucizenin doğada, bedende ve ruhta bizi saran ezeli-ebedi ince halesi sezilecektir.</p>
<p>Sayfa 229</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı felsefesinde varlığın, ontolojik nesnellik olarak ele alınması ve bütünlükte toplanması zaten belli bir şiddeti içerir, insanlar bu düzen içinde birbirine aynılaştırılarak, aklın savaşı kazanma sanatı olan politika içinde belirli amaçlar doğrultusunda basit araçlara dönüşür. Levinas&#8217;ın okumasına göre savaş olgusu Batı felsefesindeki “varlık” fikrine dışarıdan eklenerek gelen bir fazlalık değildir.</p>
<p>Batı felsefesinde kendisini “varlık” düşüncesi olarak açan metafızik ve ontoloji düşüncesi bizzat savaş fikrinin ta kendisidir. İşte bu noktada politikanın etiğe zıt olduğu ifade edilir: Politika etiğe zittır, aynen felsefenin naifliğe karşı olması gibidir. Ontoloji olarak gelişen Batı felsefesinde en baştan beri kendisini savaş olarak açan “varlık”düşüncesini görmek için savaşı (polemos) varlığın merkezine yerleştiren Heraklitos&#8217;a referans vermeye gerek bile yoktur. Bu durum ontoloji temelinde gelişen bütün Batı tarihi boyunca felsefi ve politik söylemde aşikardır.</p>
<p>Sayfa 238</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Varlık&#8217;ta kötülük neden vardır sorusu aslında yanıltıcı bir sorudur çünkü Varlık&#8217;ta bizzat kötülük yoktur. Bütün varolanlar kendilerine verilen alanlarda yaşam sürecini tamamlarlar. Asıl sorulması gereken insan-insan arasında ilişkiyi adaletsizliğe dönüştüren nelerdir olmalıdır. Kötülük insan yapımı bir edimdir; kötülüğü Varlık&#8217;ın tamamına yayan spekülatif iddialar insan-insan arasındaki ilişkinin sıra dışı ve serbest karakterini görmezlikten gelen fikirlerdir: Bu fikirlere göre sanki insan neredeyse diğer şeyler gibi iradesiz bir şeydir, iradesinin hiçbir anlamı yoktur. Kötülük sadece irade sahibi özgürlüğe açık insanlar arasında olabilen bir yanlış bilinçtir! Vahiy Düşüncesi bakımından ise kötülük zaten “bu” dünyasında kaldığı için hiçbir biçimde hakiki dinin ruhunda olun bir edim değildir. Kötülüğe bulaşan bütün sahte “dinci” ideolojiler aslında bozulmuş ve şeytani dinlerin yolu değil midir?</p>
<p>Kötülük insan-insan arasındaki adaletsizliktir: Adaletsizliğin aşılması ise insanın “bu” dünyasından koparak Varlık&#8217;la ilişkide yer-yüzüne ulaşmasıyla başlar. İman hareketinin kurumları ve güçleri olgunlaşarak kendini gösterdiğinde ise etik gerçekten politikaya karşı çıkmaya başlayacak ve insanlığın bütün evrende adalet ve barış içinde yaşamını hazırlayacaktır. Adalet ve barış durduk yere kendiliğinden zuhur etmeyecek ama insanlığın yükselen hamleleriyle dereceli olarak insanlık gündemine gelecektir. Asıl önemli nokta, adalete ve barışa gidecek yolun nasıl mümkün olduğunun gösterilmesidir. Bu yol, başka siyaset dolayısıyla önce “Peygamber” ile irtibat içinde beşeri, egoist ilgilerini aşabilen ve ezeli-ebedi “Sen” yüzüne şahitliğe yönelen fertlerin siyasetidir.</p>
<p>Sayfa 264</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Levinas bildiğimiz kadarıyla Zor Özgürlük kitabında İslam kültürünün değerli katkılarından bahseder. Derrida içinse mesele siyaset zemininde düşünülmüşe benziyor. Ayrıca O birçok yerde olduğu gibi İbrani dinlerinden bahsettiğinde İslam&#8217;ı anmayı unutmaz. Ona göre İslamcılık ve İslam&#8217;ı birbirinden ayırmak gerekir. “İman ve Bilgi” metninde Derrida şöyle yazar: “Ayırt etmek gerekiyor: İslam, İslamcılık değildir. Bu asla unutulmamalı ancak İslamcılık İslam adına iş görüyor (sexercer), ve bu, adın başına gelen ağır sorundur.” s. 131.</p>
<p>Çok kısa, bir iki cümleyle burada bahsettiğimiz İslamcılığın yapıçözümünü sadece Mesihsel siyasetin içine kaydedelim. Biz yine de iyi niyetli bir yorumla İslamcılık terimiyle bütün anti-sömürgeci İslami hareketleri değil ama liberal kapitalizm içinde bir şekilde asimile edilmiş “Müslüman” dini politikaları anliyoruz.</p>
<p>Sayfa 273·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sohbet birbiriyle kalpleriyle konuşabilen ve yüz yüze bakan en az iki kişiyi varsayar. Sohbette açılan boyut nesneyle kurulan mülk edinme ve kendine katma hareketinden ötede “Sonsuz” bir ilişkiyi varsayar, çünkü sohbetteki konuşma tüketilemez, harcanamaz, hesaplanamaz, sonlandırılamaz&#8230; “Sonsuz”, tüketilemez, ele geçirilemez başkasıyla ilişki her seferinde beşeri “ben”in kendisinde yoksullaşmaya ve de aşkınlığa yol açar. Başkası burada artık sadece Levinas&#8217;taki kullanıldığı etik anlamıyla değil, özel anlamıyla sohbette yüzünü gösteren “Er” anlamına geliyor. Başkasının aşkınlığı ve yüksekliği ancak ezeli-ebedi “Sen&#8217;in tecellisi olan “Er”de yüzünü gösterir: “Er” yani “Mürşit” ile ilişkide “ben&#8217;in egoizmi her seferinde sorgulanmaya başlanır.</p>
<p>Beşeri “ben”in egoizminin her bir noktası sohbetin açık hedefi durumuna gelir. Şeylerin tecrübesindeki fütursuz egoist serbestlik, yerini karşısında anlamının özne tarafından mülk edinemeyeceği başkasının sorumluluğuna bırakır. Sorumlu olmak bende dikey boyuttan gelen sözleriyle “ruh” bulan başkasına karşı sorumlu olmamdır. İlişkiden kendimi geri çekip havai bir özgürlüğe geri dönemem. Başkasıyla karşılaşma şeyler alanıyla sınırlı kalan psikoloji dahil bilimin ötesindedir: Hakikatle karşılaşmanın başladığı “yer” bende başkasının açtığı derin oyuktur. Bilim görünenin söylemi olduğu için asla görünmeyen başkasıyla karşılaşma ilişkisini dile getiremez.</p>
<p>Sayfa 284·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün hayâsızlık olaylarında sanki insanın hakikatinde sarsılmaya yol açacak bir kayboluşa batma izlenimi vardır; hâlbuki hayâsızlık, hayâ gizli ve sır olduğu için açığa çıkmış değildir, onda şeylerin görüntüye ait açığa çıkmış aşırı nesnel utanmazlığı söz konusudur. Utanmaz pornografik çıplak kalmada utanma duygusu sanki beşerden alınmıştır; utanmazlıkta karşısında olunan bir başkası yoktur. Ama başkasıyla karşılaşma olduysa, o karşılaşmada kesinlikle hayâsızlık olamaz:</p>
<p>Hayâsızlık şeylerin aşırı, gerçek üstü görüntüsüdür ve bu bakımdan hayânın iptal edilmesi özünde sevgisizlikten doğar ve dahası hayâsızlık sevginin aşırı noksanlığında insanın kendi nefsinden intikam almasıdır. Hayâsızlık, sevgisizlikte kalan için, sevginin boşa düşmesidir; sevginin ruhtaki enerjisinin dejenerasyona uğrayarak harcanması, kendi bedeninde hınçİa tüketilmesidir: Kendi sevgisizliğinin değersizliğinde kendisinden intikam alırcasına onu boşa çıkarmaktır. Sevgisizlik intikam olarak döner, sevgisizliğin olduğu yerde, sevginin boşa düşmesinin getirdiği hüzünde hayâsızlık kendini gösterebilir.</p>
<p>Sayfa 287</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasının olmadığı olaylarda, örneğin zulümde ve katletmede, beşer aslında bir insanla karşılaşmaz; maktul insan olarak görülmez. Katletmede başkasının yüzü bile yoktur; sadece bir “şey” ortadan kaldırılmıştır. İşkenceye uğrayanların yüzü ellerinden alınmıştır; onlar işkencecilerin gözünde insan bile değildirler. Ya da soykırımlarda insanların bütün insan olmaklığı elinden alınmıştır; onlar insan olmaktan daha ziyade “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmişlerdir.</p>
<p>İnsanın “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmesi, aynen hayâsızlıkta olduğu gibi, beşerin bütün varoluşuna bulaşmış sevgisizlikteki intikam arzusunda veya hıncında kaybedilenin körce tekrar geri alınması çabasıdır. Zulüm umutsuz bir hayâsızlıktır. Arzunun körlüğünün yoğunlaşması insani olma vasıflarını insanın elinden tek tek alır.</p>
<p>Sayfa 288</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasıyla karşılaşma beni kendi egoizmimden dışarı çıkaracak bir karşılaşma olduğu oranda ihtiyaçların, hazzın, menfaatin, dünyevi ilgilerin, ekonominin, hesabın ötesinde, “Sonsuz Varlık”ın gülmesinde cömertçe kucaklayacak bir karşılaşmadır. Açıkçası, başkasıyla karşılaşma bende beşeri varoluşumu yok etmesi bakımından düşüncemin kıyameti ve felaketi olmalıdır. Dünya zindanından beni kurtaracak başkasıyla eşsiz karşılaşmada vecd parlar: Vecdin getirdiği aşkınlık ve yükseklikte kendi benliğimdeki bütün egoist mülk edinme, kendine katma alışkanlıkları kesintiye uğrar ve yok olur ve başkasına, onda kendimi kaybetmek veya ölmek için can vermem gerçekleşir. İştiyak başkasında yok olmadaki can vermenin iman hareketidir. Vecd olarak kendimden geçmem ayrıca Vücud olarak Varlık&#8217;ın kökündeki hâldir: Vicdan. Ona “nur” mefhumuyla yaklaşmak gerekir. Şunu da ekleyelim: Egoist hazzın yok edilmesinden sonra doğan nurun vecdi zevkin doruğudur. Ruhun vecd içinde vicdana varan zevki noksansız zevktir.</p>
<p>Sayfa 289</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şunu Heidegger&#8217;in duyurmasıyla zaten biliyoruz: Nietzsche&#8217;nin duyurduğu Tanrı&#8217;nın ölümü olayı basitçe ateizm değildir; onda bütün “Hristiyanlık” ile gelişen Batı felsefesinin nihilizmi açığa çıkmıştır. Bataille&#8217;da ise mesele aynı yönde düşünülür, yani bildiğimiz anlamıyla ateizm içinde düşünülmez. Örneğin Nietzsche&#8217;nin Şen Bilim&#8217;inde bahsedilen delinin pazarda Tanrı&#8217;yı aradığı pasajı alıntıladıktan sonra şöyle yazmıştır Bataille: “Gerçekleştirdiğimiz bu kurban (eylemi) diğerlerinden şu noktada farklıdır: Kurban edenin kendisi, vurduğu darbeden darbe yemiştir, kurban ile birlikte batar, kaybolur.</p>
<p>Bir kez daha tanrıtanımaz, Tanrısız tamamlanmış bir dünyadan hoşnuttur, aksine bu kurban eden, korku içinde, kendini yok eden, parçalayan, hiçbir zaman kavranamayan, tamamlanmamış, tamamlanamaz bir dünyanın karşısındadır (ve bu dünya kendi kendini parçalar, yok eder).”12 Bu son temelden kurbanla her şey kurbanın konusunu hâline dönüşür, dünya parçalanır, batar, yok olur: Dünyası parçalanmış, batmış, tamamlanamayan tecrübenin karanlık gecesinde nihilist çöldeki susuzluk son noktasına kadar götürülür. Ama orada kurban ederken kendi dünyasını parçalayan öznenin bulunduğu anlam mezarının sessizlikteki çağrısı yankı yapar.</p>
<p>Başkasına yapılan bu sessiz çağrının izi Bataille metninde kendini fazlaca hissettirmiştir; özellikle aklı kurban ettikten sonra delilikten bahsedildiğinde kulaklarımız onun sessiz ıstırabını duymazlık yapamaz. Her şey çöker, her şey büyük felaket sonrası bir sessizliği andırır, kendi hayvaniliğiyle baş başa kalmanın boğuculuğunda, en yüce olanı kurban eden ateist modern beşere ne kalmıştır? Delilik ve koskoca hiç mi? Rastlantının veya şansın yanıltıcı ve aldatıcı bereketi mi?</p>
<p>Modern beşer susmuşken hüzünlü gözleriyle bakar, elinde olmayanı verdikten yani ilahını kurban ettikten sonra, yakalandığı bu çağcıl lanetin içinde kaybettiği ruh ikizini arar gibidir, onu geri almak istercesine delicesine okur ve yazar! Şimdi nihilist çölde susuzlukta nasıl tatmin olabilir? Kendisini kurban ederek veya daha aşırısı intihar ederek unutabilir mi? Delilik, kendi içinde parçalanırken, “ben” ve kendindeki “başkası” olarak parçalanmak zorundadır: Bataille bize göre yalnızlığını unutmak istediğinde öylece kendisindeki başkasını çağırmamazlık edemez. Zaten birazdan alıntılayacağımız pasaj onun hangi yolda olduğunu daha iyi hissettirecektir. vi?</p>
<p>Sayfa 296</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan birisine asli olarak “Sen”diye hitap ettiğinde aslında en sevdiği Varlık&#8217;ı çağırır. “Sen”en sevilen olarak var-oluşu bütünüyle sarandır. Var-oluşu bütünüyle saran insan aşkta çağrılan en yakın insandır. “O” aşkta insan olarak çağrıldığında “Sen” olarak yakına gelmiştir. Yakında peçesini açan Varlık, rahmetini “Peygamber” olarak gösterdiğinde, “sevgi” bütün ihtişamı ve bereketiyle zuhur edecek tecelliye ulaşmıştır. İnsani akıl “O” olarak Varlık&#8217;ı dinleyebilir ama “Sen” olarak yakında Varlık&#8217;ın cemalini görme sadece akıl ötesinde aşkta mümkündür.</p>
<p>Bununla birlikte aşkta çağrılan “Sen” her yerde görülür: Her yerde yüzün cemali nurunu serper. Herhangi bir beşeri aşktan bahsetmediğimiz için “Peygamber&#8217;in rahmetiyle karşılaşarak başlayan sevgi, sınırsız bir yayılıma vararak her yönde “Sen” ile rabıta içinde olmayı talep eder. Ezeli-ebedi “Sen” olarak Varlık&#8217;ın, yer-yüzünde en sevilen “Sen” hitabında tecelli eden zuhuru insan için açılan eşsiz boyuttur. Ama “Sen” olarak en sevilendeki çağrılan, ezeli-ebedi “O” olarak Varlık&#8217;ın daha yüksek mertebesinde ezeli-ebedi “Sen”in çağrılmasıdır.</p>
<p>Sayfa 309</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiçbir şey yoktur ki kendisinde “Sen&#8217;den bir iz taşımasın: Aslında “O” olarak Varlık&#8217;ın ötesine adım atıldığında “kim” görülürse görülsün ezeli-ebedi “Sen&#8217;deki kimliğin zuhurudur. İşte uğrunda ölünecek hakiki dava bu şuura ulaşmanın davasıdır: Sevginin asıl yüceliği&#8230; Sessizlik yine de iletişimin olmadığı anlamına gelmez:</p>
<p>Müşahede her yerde beliren ezeli-ebedi “Sen” ile iletişim beşerin mutlak sessizliğinde kendisine rağmen gerçekleşir. Beşer müşahede içinde kendisinden konuşacak iradeyi bulamaz. Kendisine rağmen gerçekleşen iletişim kendisinde olmayan beşer için Varlık huzurunda teslim olmadır.</p>
<p>Sayfa 311</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin düşündüğü gibi insan aşılmak zorundadır ama başka bir yönden aşılmak iş zorundadır. İnsan kendi monoton ve sıradan dünyasında ruhun sabahını özler durur; onun ıstırabı bütün dertlerinde “ah” diyerek iç çekmesindeki gizli çağrıdır.</p>
<p>Sayfa 312·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evrimci olmak üzere bütün beşeri dil teorileri varolanları “O” olarak ihsan eden yüce kaynağa kördür ve dolayısıyla temelden eksik görüşlere yol açarlar. Dil öncelikle ontik bir sistem veya “oyun” değil, başkası ile ilişkiyi ifade eder. Sözgelimi insan başkasına yardım istemek için yöneldiğinde veya ondan yardım istediğinde ilişki içindedir: Bir aleti “bu” veya “şu” diyerek çağırdığında aslında başkası dolayımıyla “O” olarak Varlık ile ilişkiyi başlatır. Aletlere “ad”verdiğinde onları çağırmak için “ad”verir.“Ad” verme bu nedenle “O” olarak “Varlık”ın ihsan etmesi içinde mümkündür. Ama “O” kimdir ve kendini nasıl tanıtır?</p>
<p>Dilde “O”nun kendi kimliğini tanıtan asli başkası ifadesini hak eden tek merci “Peygamber&#8221;dir. Dilin kökeninde aslında “Vahiy” ile “ilişki” vardır: Bu nedenle “Vahiy” dilin kökenindeki aşkınlıktan gelen tek kelamdır. “Peygamber” ile, bütün dilin kökenindeki “O” olarak Varlık, “Sen” vasfıyla kendi kimliğini tanıtır ve “O”nun her şeyi cömertçe ihsan ettiğini anlatır. Şeylerin kökeninde ihsan eden Varlık olduğunu “Peygamber” aracılığıyla tanımak dilin kökeninde beşeri anlamlandırmalardan veya adlandırmalardan önce zaten şeylerle dilin verildiğini anlamaya imkân tanır.</p>
<p>Sayfa 314·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayâsızlığın kısa tarihi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayasizligin-kisa-tarihi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayasizligin-kisa-tarihi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 18:06:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan Psikiyatri Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Şimşek]]></category>
		<category><![CDATA[eşcinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Evelyn Hooker]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[fuhşiyat]]></category>
		<category><![CDATA[George Weinberg]]></category>
		<category><![CDATA[Hayâsızlığın kısa tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[homofobi]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel sapıklık]]></category>
		<category><![CDATA[Kinsey]]></category>
		<category><![CDATA[LGBT]]></category>
		<category><![CDATA[Lut Kavmi]]></category>
		<category><![CDATA[sapıklık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23023</guid>

					<description><![CDATA[<p>30 Haziran 2019 Daha önce birkaç defa bölümler halinde yayınladığımız bu diziyi tek parça halinde yayınlıyoruz: ÜMİT ŞİMŞEK Dünya sapıklarının bizim topraklarımızda, gözümüzün içine baka baka sergiledikleri hayâsızlıklar, bizi çok gecikmiş bir muhasebeyle karşı karşıya getiriyor: Bundan otuz kırk sene önce hayalimizden bile geçmeyen şeyler bugün bu ülkede nasıl yaşanır hale geldi? Vaktiyle en iğrenç, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayasizligin-kisa-tarihi/">Hayâsızlığın kısa tarihi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="td-mobile-nav">
<div class="td-mobile-container">
<div class="td-menu-socials-wrap">
<div class="td-menu-socials"></div>
</div>
<div class="td-mobile-content">
<div class="menu-ana-menu-container">
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/images-1.jpeg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-23024 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/images-1.jpeg" alt="" width="712" height="431" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/images-1.jpeg 712w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/images-1-600x363.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/images-1-300x182.jpeg 300w" sizes="(max-width: 712px) 100vw, 712px" /></a></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div id="td-outer-wrap" class="td-theme-wrap">
<article id="post-19227" class="td-post-template-3 post-19227 post type-post status-publish format-standard has-post-thumbnail category-guncel tag-amerikan-psikiyatri-birligi tag-escinsellik tag-evelyn-hooker tag-freud tag-fuhsiyat tag-george-weinberg tag-hayasizlik tag-homofobi tag-kinsey tag-lgbt tag-sapiklik td-container-wrap">
<div class="td-post-header td-container">
<div class="td-post-header-holder td-image-gradient">
<header class="td-post-title">
<div class="td-module-meta-info"><span class="td-post-date"><time class="entry-date updated td-module-date" datetime="2019-06-30T18:22:07+00:00">30 Haziran 2019</time></span></div>
</header>
</div>
</div>
<div class="td-container">
<div class="td-pb-row">
<div class="td-pb-span8 td-main-content" role="main">
<div class="td-ss-main-content">
<div class="clearfix"></div>
<div class="td-post-sharing-top">
<div id="td_social_sharing_article_top" class="td-post-sharing td-ps-bg td-ps-notext td-post-sharing-style1 ">
<div class="td-post-sharing-visible">
<div class="td-social-but-icon"><em>Daha önce birkaç defa bölümler halinde yayınladığımız bu diziyi tek parça halinde yayınlıyoruz:</em></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="td-post-content">
<p><strong>ÜMİT ŞİMŞEK</strong></p>
<p><span class="dropcap dropcap3">D</span>ünya sapıklarının bizim topraklarımızda, gözümüzün içine baka baka sergiledikleri hayâsızlıklar, bizi çok gecikmiş bir muhasebeyle karşı karşıya getiriyor:</p>
<p>Bundan otuz kırk sene önce hayalimizden bile geçmeyen şeyler bugün bu ülkede nasıl yaşanır hale geldi?</p>
<p>Vaktiyle en iğrenç, en şenî’, en çok lânete lâyık olarak gördüğümüz şeyleri bugün nasıl umursamaz olduk? Umursamamak bir yana, bazı safdillerimiz — yahut dost görünümlü can düşmanlarımız — bunları nasıl açık açık savunabilecek hale geldi?</p>
<p>Bu soruların cevabına ulaşmak için en kestirme yol, dilimize bakmak olacaktır.</p>
<p>Çünkü bizi bozmak isteyenler, huyumuzdan önce dilimizi değiştiriyorlar.</p>
<h2><strong>Dil bozulunca ahlâk da bozulur</strong></h2>
<p>Biz, bünyemize yabancı olan şeyler hakkında kendi öz kaynaklarımızdan aldığımız kelimeleri kullarnmaktan vazgeçip başkalarının bize öğrettiği kelimeleri kullanmaya başladığımız anda, onların değer sistemlerine karşı teslim bayrağını çekmiş oluyoruz. İşin bundan sonra takip edeceği seyri de adım adım onlar belirliyor. Sözün kısası:</p>
<p>Kur’ân’ın “<strong>fuhşiyat</strong>” dediği şeyin bizim dilimizdeki adı “<strong>cinsel tercih</strong>” veya “<strong>özgürlük</strong>” olmuş, Resulullah’ın “<strong>hayâ</strong>” dediği şeyi de “<strong>fobi</strong>” olarak adlandırmaya başlamışsak, düşman bayrağını kendi topraklarımıza kendi elimizle dikmişiz demektir.</p>
<p>Bu gerçeği, ABD Yüksek Mahkemesinin eşcinsel evlilikleri yasallaştırması üzerine ülkenin en köklü ve etkili dergilerinden Atlantic’in internet sitesinde yayınlanan bir yazı, bir başarı sırrı olarak itiraf ediyor.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Devam eden bir araştırmaya atıfta bulunan dergi, 2003 yılında kendileriyle mülâkat yapılan deneklerin “eşcinsel, gay, lezbiyen” gibi kelimeleri kullanırken zorlandıklarını, 2010 yılında yapılan mülâkatlarda ise aynı kelimeleri hiçbir rahatsızlık duymadan kullanabildiklerini kaydediyor. Bu süre içinde de, eşcinsel evliliklerini onaylayan Amerikalıların oranı yüzde 60’a çıkmış bulunuyor. (Bu arada derginin eşcinsel evliliğinden “evlilik eşitliği” şeklinde söz ettiğini de belirtmeden geçmeyelim.)</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Bizi bozmak isteyenler, huyumuzdan önce dilimizi değiştiriyorlar.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Amerikan halkının sapık evliliklere bakışındaki rahatlama, dilindeki rahatlamaya paralel şekilde gerçekleşmiş bulunuyor. Atlantic yazarı da, bu gerçeğe işaret ederek, dilbilimci Geoffrey Nunberg’den şu cümleleri naklediyor:</p>
<p>“İnsanların bir şey hakkındaki fikirlerini doğrudan değiştiremezsiniz. Fakat onların o şey hakkındaki konuşma biçimlerini değiştirebilirsiniz. Bu da onların fikirlerini değiştirebilir.”</p>
<p>Bu sözleri tercüme edecek olursak:</p>
<p>“Sapıklığın iyi birşey olduğu” yalanına insanları doğrudan inandıramazsınız. Fakat onlara, sapıklık hakkında olumlu çağrışımlar yaptıran kelimeleri pazarlayabilirsiniz.</p>
<p>Bu kelimeleri bir kullanmaya başlasınlar; zaman içinde bu yeni dil onların sapıklık hakkındaki düşüncelerini de, duygularını da temelden değiştirecektir.</p>
<h2><strong>Bozmaya Allah’ın kitabından başladılar</strong></h2>
<p>Sapıklığı sapıklık olmaktan çıkararak insanlara olağan bir davranış biçimi olarak sunmak, hattâ bunun da ötesine geçerek bir övünç kaynağı halinde pazarlamak, tarih boyunca insan ve cin şeytanlarının başlıca meşgalelerinden birini teşkil etmiştir. Onları bu konuda belli bir sınır içinde tutabilecek hiçbir ahlâkî ölçü bulunmadığını gösteren en bariz örnekler, Allah kelâmı kitaplarda yaptıkları tahrifattır.</p>
<p>Hz. Âdem ile eşinin Cennette iken çıplak oldukları, ancak yasak meyveyi yiyinceye kadar bunun farkında olmadıkları için çıplaklıklarından utanmadıkları iddiası, Tevrat’a sonradan monte edilmiş bir iftiradır. (A’râf sûresinin 27’nci âyeti, şeytan onları aldatıncaya kadar Hz. Âdem ile eşinin giyinik olduğunu bildiriyor.) Bu iftira, çıplaklığı utanılacak birşey olmaktan çıkarıp bir kemal mertebesi olarak insanların önüne koyar!</p>
<p>Tevrat’ı tahrif ederek ilk peygambere bu iftirayı atanların diğer peygamberlere reva gördükleri şeyler arasında ise, beşerin en aşağılık kısmı hakkında bile kolay kolay tasavvur olunamayacak seviyede rezil ve hayâsızca işler vardır. Dünyaya ahlâk ve fazilette örnek olarak gönderilen insanları hayâsızlıkta nümune haline sokma cür’etini gösterenlerin ne yapmak istediklerini anlamak çok mu zor?</p>
<h2><strong>Allah’ın kitabı tamam, sıra beşer eserlerinde!</strong></h2>
<p>İnsanlar arasında hayâsızlığın her türlüsünü yaymak için Allah’ın kitabını tahrif etmekten çekinmeyenler, beşer eliyle yazılan kitapları değiştirmekten geri durmayacaklardı. Nitekim geri durmadılar.</p>
<p>Doğrudan doğruya nefsanî heveslere hitap ettiği için, fuhşiyatın bir “kişisel tercih” olarak dayatılması çok zor olmadı. Fakat sınır tanımayan yeryüzü sapıkları, işi burada bırakacak değillerdi.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Dünya sapıklarının hayâsızlığı yaymak için hiçbir sınır tanımadığını gösteren en açık örnekler, Allah kelâmı kitaplarda yaptıkları tahrifattır.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Hayatın gerçeklerine ve bilimin açık verilerine rağmen, cinsel sapıklıkları da normal ve sağlıklı bir hayat tarzı statüsüne kavuşturmak için uzun soluklu bir mücadele verdiler.</p>
<p>Eşcinselliğin “<strong>utanılacak birşey, bir kötülük, veya küçük düşürücü bir durum olmadığını</strong>” söyleyen ve “<strong>bir hastalık olarak sınıflandıralamayacağını</strong>” ileri süren Freud bu işin kapısını açmış, daha sonra Kinsey’in raporları da açık kapıyı biraz daha aralamıştı. Evelyn Hooker adlı bir psikologun 1957 yılında eşcinsel erkekler üzerinde yaptığı bir araştırma, dünya sapıklarının eline aradıkları malzemeyi verdi.</p>
<p>Hooker’ın yaptığı araştırma, aslında bir mutluluk ölçümünden ibaretti. Otuz normal ve otuz eşcinsel erkek üzerinde yaptığı çalışmada, bunların aralarında mutluluk açısından bir fark bulunmadığı sonucuna vardı. Hattâ, en tecrübeli psikologlar bile, deneklerin mutluluk karnelerini inceledikleri zaman, bunlardan hangisinin normal, hangisinin eşcinsel olduğunu anlayamamışlardı. Hooker ve benzerleri, bu araştırmadan “<strong>Madem eşcinseller de diğerleri kadar mutlu olabiliyorlar; öyleyse eşcinsellik bir hastalık değildir</strong>” sonucunu çıkarmakta çok fazla zorlanmadılar.</p>
<h2><strong>Batı medeniyeti sapıklığı işte böyle akladı</strong></h2>
<p>Her türlü sapıklığın Batı dünyasında hüsn-ü kabul görmesinde ve oradan dünyaya yayılmasında garipsenecek bir durum yoktur. Bu, Batı medeniyetinin tabiatıyla ilgili bir durumdur. Zira, Batı medeniyetinin insanlığa verdiği hizmet, Bediüzzaman Said Nursî’nin tabiriyle, “<strong>nefis ve batın ve fercin hevesatını tatmin</strong>” suretiyle gerçekleşir. Bu hedefe hangi fuhşiyat vasıtasıyla ulaşılacağı ise, “füruattan” addolunacak bir meseledir. Eğer çoğunluğun normal kabul edilen yollardan ulaştığı hazlara bir kısım insanlar sapık yollardan ulaşabiliyor ve diğerleri kadar mutlu olabiliyorlarsa, Batı medeniyeti bu ikinci yolu “sapıklıklar” zümresinden çıkarır, normal davranışlar arasına katar. Hattâ bu kadarla da kalmaz, onu özendirmek ve toplumlarda yaygın hale getirmek için bütün imkânlarını seferber eder.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Dünya sapıkları, her türlü sapıklığı “hastalıklar” listesinden çıkarıp normal davranışlar arasına sokmak için yıllarca uğraştılar.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Evelyn Hooker’ın sapıklar üzerinde yaptığı mutluluk ölçümleri işte böyle bir sonuç ortaya çıkarmıştı. Bu sonuç, eşcinsel aktivistlerin eline, yıllardır peşinde koştukları bir fırsatı verdi. Artık sapıkların bundan sonraki hedefi, eşcinselliğin her türlüsünü resmî kayıtlarda hastalıklar listesinden çıkarmak idi.</p>
<p>‘60’lı yıllar, zencilerin hak ve özgürlük arayışları gibi insan hakları hareketlerinin içine sızarak onların sırtından meşruiyet arayan ve bu hareketlerden bir kısmını zaman içinde eşcinsel hareketler kimliğine büründüren sapık aktivistlerin seslerini duyurma çabalarıyla geçti. Amerikan Psikiyatri Birliği (APA), sapıkların başlıca hedefiydi. Birliğin düzenlediği toplantılarda hangi psikiyatrist eşcinselliğe bir toz konduracak olsa sözü kesiliyor, protesto ediliyor, alaya alınıyor, şiddetli bağırtı ve çağırtılarla konuşması engelleniyordu.</p>
<p>Şamatalar 1974 Mayıs’ında sonucunu verdi. APA’nın ünlü el kitabı DSM’nin (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders = Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve Sayısal El Kitabı) yedinci baskısında, eşcinsellik “zihinsel hastalıklar” listesinden çıkarıldı ve “cinsel oryentasyon bozukluğu” sınıfına terfian aktarıldı.</p>
<p>DSM,  uzmanların yanı sıra Amerikan hükûmetinin, yasama ve yargı organlarının, sigorta şirketlerinin ve ilâç firmalarının da itibar ettiği resmî bir kaynak olduğu için, bu başarı, küresel sapıklık hareketleri için bir dönüm noktası teşkil ediyordu.</p>
<p>Bu büyük bir başarıydı şüphesiz; fakat dünya sapıklarının bundan daha da ötede hedefleri vardı.</p>
<p>Ve sapıklar, planlı ve organize bir şekilde, adım adım bu hedeflere doğru yol alıyorlardı.</p>
<h2><strong>Şimdi sapıklar toplumu damgalıyor</strong></h2>
<p>Küresel sapıkların hedefi, sadece kendilerini temize çıkarmak ve toplum içinde kabullenilmekten ibaret değildi. Onların bir derdi de muhaliflerini damgalamak ve toplum içine çıkamaz hale getirmek idi. Bunun için, sapıklık karşıtı ahlâklı ve sağlıklı insanları “hasta” olarak damgalamanın bir yolunu buldular.</p>
<p>1960’lı yılların sonlarına doğru, bir taraftan sapık eylemciler cinsel sapkınlıkları hastalıklar listesinden çıkarmaya uğraşırken, bir taraftan da George Weinberg adlı sapık dostu bir psikolog “homofobi” adında bir hastalık icad etti.</p>
<p>Weinberg, bu icadını önceleri çeşitli zeminlerdeki konuşmalarında kullandı. Derken, homofobi tabiri, 1969 yılında basılı medyaya Screw adlı bir Amerikan porno dergisiyle giriş yaptı. Arkasından bunu Time dergisi kaptı ve kullanmaya başladı. Çok geçmeden de bu tabir fobiler listesindeki yerini aldı, hattâ sözlüklere bile girdi.</p>
<p>Weinberg, 1969 yılındaki bir mülâkatında bu icadını açıklarken, “<strong>Homofobi kesinlikle bir hastalıktır; bunda hiç şüphe yok</strong>” diyordu. Sonra da, “<strong>İnsan her gece yatarken bu hastalıkla uyanmamak için dua etmeli</strong>” diyerek bu hastalığın “dehşetini” dile getirmeye çalışıyordu.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Küresel sapıklık hareketleri, cinsel sapıklıkları “sağlıklı davranış” sırasına sokarken, sapıklığa karşı çıkanları “hasta” ilân ediyor.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Fobi kelimesinin korku anlamına geldiğini herkes bilir. Fakat sapıklara karşı çıkan sağlıklı insanlar hakkında kullanılırken bu kelimeye sadece bu vak’aya münhasır kalmak üzere bir ayrıcalık tanındı ve kapsama alanı alabildiğine genişletildi. Bugün “homofobi” kelimesi, cinsel sapıklıklara karşı red, nefret, küçümseme, dışlama, önyargı gibi her türden duyguyu, bu arada dinî inançları ve ahlâk telâkkilerini de içine alacak şekilde kullanılıyor.</p>
<p>Sapık dostu Weinberg bir yandan sapıklık karşıtlarını “homofobik” yaftasıyla hasta olarak safdışı ederken, bir yandan da sapıklığın sağlıklı birşey olduğunu ispat etme çabalarından da geri kalmıyordu. 1972 yılında yayınladığı “Toplum ve Sağlıklı Eşcinsel” adlı çalışması, bu konuda önemli adımlardan birini teşkil etti.</p>
<p>Bu adımlar, pek tabii, atıldığı yerde kalmıyor, küresel bir propaganda mekanizması tarafından derhal işleme konuluyordu. Yazılı medya, görsel medya, sahne sanatları, reklam ajansları, ünlü kişiler, moda mihrakları, sivil toplum örgütleri gibi araçlar, toplumu cinsel sapıklıklara özendirmek için seferber edildi. Bütün bu araçların bizim toplumumuzda da ne kadar etkili bir şekilde kullanıldığına dair örnekleri hatırlamakta hiçbirimiz zorlanmıyoruz. Sadece bir kısım sanatçıların giyim-kuşam ve tavırları ile ünlüler arasındaki cinsel sapıklıklara dair sosyete sayfalarında çıkan dedikoduların toplumda eşcinselliğe karşı bir hoşgörü vücuda getirmekte oynadığı rol küçümsenecek gibi değildir.</p>
<h2><strong>Özgürlük değil, fuhşiyat!</strong></h2>
<p>Küresel sapıklık hareketlerinin mâsum görünümlü isim ve sıfatlar arkasında gizleyerek kitlelere kabul ettirdiği fiillerin tamamını, Kur’ân-ı Kerim “<strong>fuhşiyat</strong>” kavramı altında toplamıştır.</p>
<p>Fuhşiyat, her türlü utanç verici çirkin fiilleri, hayâsızlığı, edepsizliği, ahlâksızlık ve iffetsizliği içine alan geniş bir kavramdır.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Küresel sapıklık hareketlerinin mâsum görünümlü isimler ardında sakladığı fiillerin tamamını, Kur’ân-ı Kerim “fuhşiyat” olarak adlandırıyor.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Her Cuma hutbesinde dinlediğimiz Nahl sûresi  90. âyetinde, Allah’ın yasakladığı şeylerin başında “<strong>fuhşiyat</strong>” sayılır.</p>
<p>Daha başka âyetlerde, fuhşiyatın açığı ve gizlisiyle her türlüsünün yasaklandığı, açık ve kesin bir dille ihtar edilir. <a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Küresel sapıklık hareketlerinin mâsum görünümlü isimler ardında sakladığı fiillerin tamamını, Kur’ân-ı Kerim “<strong>fuhşiyat</strong>” olarak adlandırıyor.Allah’ın yasakladığı şeylerin başında gelen fuhşiyat, şeytandan başka kimin emirleri arasında liste başı olabilir? Kur’ân, fuhşiyatın her türlüsünü sadece yasak ilân etmekle kalmıyor; aynı zamanda, onu insanlar arasında yaygınlaştırmak isteyenin de insanın baş düşmanı olduğunu tekrar tekrar bize hatırlatıyor:</p>
<p><strong>Ey insanlar, yeryüzünde olanların helâl ve temizlerinden yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.</strong></p>
<p><strong>O sizi ancak kötülüğe, fuhşiyata,  bir de Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeye kışkırtır.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></strong></p>
<p><strong>Ey iman edenler, şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, hiç kuşkusuz o fuhşiyata  teşvik etmektedir.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></strong></p>
<p>Bu arada, şeytanın sadece bildiğimiz cin şeytanlarından ibaret olmayıp insan şeytanlarını da içine aldığını hatırlamakta fayda, hattâ zaruret vardır. Nitekim Kur’ân da insan ve cin şeytanlarının karşılıklı olarak birbirlerine ilham verdiklerini bildirir,<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> hattâ cin şeytanlarını azdıran insanlardan söz eder.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>İslâm’ın hiçbir surette imana ve insanlığa yakıştırmadığı ve kesin bir surette reddettiği fuhşiyat kavramına karşılık, bir de “<strong>olmazsa olmaz</strong>” kabul ettiği bir kavram vardır. Bunun adı da “<strong>hayâ</strong>”dır, yani utanma duygusudur.</p>
<p>Resulullah (s.a.v.), tarih boyunca bütün peygamberlerin insanlara verdiği derslerin başında hayâ dersinin geldiğini bildiriyor:</p>
<p><strong>İlk peygamberlerden itibaren insanların öğrendiği bir söz vardır: Utanmadıktan sonra dilediğini yap.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></strong></p>
<p>Bütün dinlerin en önemli bir esası olan hayâ, İslâm’da ise  bu dinin özel ahlâkı haline gelmiştir. Allah’ın Elçisi, bunu “<strong>Her dinin bir ahlâkı vardır; İslâm’ın ahlâkı da hayâdır</strong>” buyurmak suretiyle bize haber veriyor.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<h2><strong>“Cinsel özgürlük”çüler Kur’ân’ı yalanlıyor!</strong></h2>
<p>Küresel sapıklık cereyanlarının bütün gücüyle yüklendiği ülkelerin başında Türkiye geliyor. Çünkü bu ülke sapıklığa – Allah göstermesin – teslim olduğu takdirde, bu kapıdan İslâm âlemine de giriş yapacaklarını ve bütün bir İslâm âlemini bozmakta çok fazla zorlanmayacaklarını hesaplıyorlar. Boston’lu sapıklar orkestrasının İsrail’den hemen sonra Türkiye’de konser vermesiyle ilgili olarak yapılan yorumlarda, bu niyetlerini çok fazla saklamak ihtiyacını duymadılar.</p>
<p>Çok şükür ki, Türkiye, sapıklıklara karşı inançlarından gelen duyarlılığını büyük ölçüde muhafaza ediyor. Her ne kadar Avrupa Birliği yasaları Türkiye’yi cinsel sapıklıklara karşı ayırımcılığı cezalandıran kanunlar yapmaya zorluyorlarsa ve iftiharla imzaladığımız İstanbul Sözleşmesi adlı mel’anetname (bkz. <a href="https://yazarumit.com/bir-guncelleme-oykusu-2/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">“Bir güncelleme Öyküsü 2: Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”</a>) bu konuda herkesi bağlayıcı hükümler içeriyorsa da, cinsel sapıklıklara karşı halkta büyük ve köklü bir tepkinin hâlâ var olduğu memnuniyetle müşahede ediliyor.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Kur’ân’ın lisanını bir kenara bırakıp Batılı sapıkların piyasaya sürdüğü dili benimseyenler, açıkça bu dine karşı savaşıyorlar.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Eşcinsel evliliklere izin veren ve onlara evlât edinme hakkı tanıyan yasaların çıkarılması için her ne kadar sapık cereyanlar büyük çaba gösteriyorsa da, henüz bunu Avrupa’nın bile tamamına kabul ettiremediler. Ancak İslâm âleminin nesillerini bozmak gibi bir amacı hiçbir zaman bir kenara atmayacakları belli olan mihrakların bu konu üzerinde daha uzun yıllar boyunca ısrarlı bir şekilde çalışacaklarından da şüphe edilmemesi gerekiyor.</p>
<p>Burada, DP’nin Maarif Vekili rahmetli Tevfik İleri’nin tesbitini hatırlıyoruz:</p>
<p><strong>“Yüzde 10’un ahlâkı bozulduğu zaman, toplumda ahlâksızlık hakim olur.”</strong></p>
<p>Cinsel sapıklıklar açısından ele alındığı zaman, bozulma çok şükür ki bu seviyelerin hayli uzağında bulunuyor. Ancak aynı konuya lisanımızın bozulması açısından baktığımızda o kadar iyimser olamıyoruz.</p>
<p>Çünkü Kur’ân’ın lisanını bir kenara bırakıp Batılı sapıkların piyasaya sürdüğü dili benimseyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.</p>
<p>Kur’ân’ın fuhşiyat dediği şeyin adı özgürlük oldu, cinsel tercih oldu.</p>
<p>İslâm’ın hayâ dediği şeye fobi adı takıldı.</p>
<p>Ve bu dil değişimi, sadece belirli bir sapıklar çevresinde kalmadı, Müslüman entellektüeller arasında da yavaş yavaş kullanılmaya başladı.</p>
<p>Fuhşiyatı özgürlük, hayâyı fobi olarak gördükten sonra, o fiillerin bizzat faili olmaya ne ihtiyaç var? Yüzde 10 öyle de, böyle de tamamlanmış olur; ahlâksızlık yüzde 10’a erişince de toplumu bütünüyle kıskacına almış bulunur. Bundan sonra toplumun yüzde 10’a yetişmesi sadece bir zaman meselesidir.</p>
<p>Fakat cinsel sapıklıklara İslâm’ın verdiği isimleri bırakıp da sapıklar tarafından tedavüle sokulan isimleri kullanmaya başlamanın bu dini yalanlamak ve ona karşı açıkça meydan okumak mânâsına geldiğini ayrıca belirtmeye ihtiyaç var mı?</p>
<p>Düşünün ki, Kur’ân tekrar tekrar o meş’um fiiller için “fuhşiyat” adını kullanıyor ve bunları kesin bir dille temelden reddediyor.</p>
<p>Bir kısım insanlar ise Kur’ân’ı yalanlıyor; “Hayır o fuhşiyat değildir, hastalık da değildir, ancak bir cinsel tercihten ibarettir” diyor.</p>
<p>Yine düşünün ki Allah’ın Resulü “hayâ”yı bu dinin ahlâkı olarak ilân ediyor.</p>
<p>Bir kısım insanlar ise Allah’ın Resulünü açıkça yalanlıyor ve “Hayır o hayâ değil fobidir” diyor.</p>
<p>Kur’ân’ı ve Resulullah’ı yalanlayan kimselere Müslüman denir mi?</p>
<h2><strong>Eşcinselliği bütün dünya reddediyor</strong></h2>
<p>Ahlâksızlığı yaygınlaştırmak için faaliyet gösteren küresel sapıklık hareketleri hakkında hiçbir zaman gözden uzak tutulmaması gereken bir gerçek vardır:</p>
<p><strong>Onların yalancı oldukları ve bütün propagandalarının yalan üzerine bina edildiği gerçeği.</strong></p>
<p>Eşcinselliğin normal bir cinsel davranış olduğu iddiaları, bütün kutsal kitapların ve peygamberlerin yanı sıra, kâinatın da şahitliğiyle, yalanların en büyüğüdür. Semavî dinler de, selim fıtratlar da bu yalanı iddia sahiplerinin suratına çarpar.</p>
<p><strong>Bilimin eşcinselliği hastalık olarak kabul etmediği iddiası yalandır.</strong> Bilim demek, Amerikan Psikiyatri Birliğinin el kitabı demek değildir; kaldı ki, bu kitaptaki değişikliğin hangi yollardan gerçekleştirildiği üzerinde daha önce durduk.</p>
<p><strong>Bütün dünyada eşcinselliğin normal karşılandığı iddiası da, bütün dünyanın gözünün içine baka baka söylenmiş hayâsızca bir yalandır.</strong> Eşcinsellik sadece Batı dünyasının bir kısmında normal davranışlar arasında sayılmaya başlamıştır. O da Amerika kıt’asının sadece birkaç ülkesi ile Avrupa kıt’asının bazı ülkelerinden ibarettir. Dünyanın geri kalan kısmında cinsel sapıklıklar sapıklık olarak kabul edilmekte, büyük kısmında da cezalandırılmaktadır.</p>
<p><strong>Cinsel sapıklıkların karşısında olanlara yakıştırdıkları “fobi” ve benzeri etiketler, yalan olmanın da ötesinde apaçık iftiradır.</strong> Bu tür nefret söylemleriyle, muhalifleri olan sağlıklı ve sağduyu sahibi kişileri sindirmek ve onlara karşı toplumda bir kin ve düşmanlık vücuda getirmek istemektedirler.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Küresel sapıklık hareketlerinin bütün iddiaları yalan, iftira ve nefret söylemleri üzerine bina edilmiştir.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Aslında bu sapıkların kendi iddiaları arasında da bir tutarlılık yoktur. <strong>Bir yandan evlilik müessesesiyle aralarının hiç iyi olmadığı ve serbest ilişkileri alabildiğine teşvik ettikleri cümle âlemin malûmudur; ama diğer yandan eşcinsellere evlilik hakkının tanınması için çalışıp çabalarlar.</strong></p>
<p><strong>Bunların askerlikten de hoşlanmadıkları yine herkesçe bilinir; ama eşcinsellerin askere alınmamasına da bütün güçleriyle karşı çıkarlar ve onlara askerlik yapma yolunun açılması için yalan-dolan da dahil olmak üzere her türlü çareye başvururlar.</strong></p>
<p>Böylesine bir ikiyüzlülüktür, bir nifak cereyanıdır sapıkların hareketi. Bu yüzden de iyiliği teşvik edip kötülükten sakındırdıkları hiç görülmez. Bilâkis, münafıkların iyiliği men’ edip kötülüğü teşvik ettiklerini Kur’ân bize haber veriyor, hal-i âlem de sayısız vak’alarla doğruluyor.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<h2><strong>Geride kalan kocakarı olmayın</strong></h2>
<p>Sapık cereyanların yoğun propagandaları, ne yazık ki, bazılarımızı bu konuda daha müsamahalı bir bakış açısını benimsemeye sevk edebiliyor. Hattâ, bu dostlarımız arasında, farkına varmadan sapıkların kullandığı dili kullanmaya başlayanları bile ne yazık ki görebiliyoruz.</p>
<p>Bu dostlarımıza önce şunu hatırlatalım ki, bütün bu yazdıklarımız, sapıklıkları aleniyete döken, meşrulaştırmak ve yaygınlaştırmak için açıkça faaliyet gösteren, dinimizin de “mücahir” olarak nitelediği ve “Allah’ın affetmeyeceği kimseler” arasında saydığı<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> kişiler hakkındadır. Bunlara karşı dinde hiçbir müsamaha belirtisi göremiyoruz.</p>
<p>Tam tersine, toplumda sapıklığı yaymak isteyenlere karşı gösterilen müsamahanın elîm âkıbetine dair pek çok uyarılar görüyoruz. Bunun en açık örneği, Lût aleyhisselâm’ın karısı ile ilgili olan uyarılardır.</p>
<blockquote class="td_quote_box td_box_left">
<h4><strong>Sapık cereyanların propagandalarına hoşgörü ile yaklaşanlar, onlarla aynı âkıbeti paylaşabilirler.</strong></h4>
</blockquote>
<p>Lût kavminin helâkini anlatan âyetler, o kavimle beraber bir kişinin daha aynı korkunç âkıbeti paylaştığını hatırlatır.</p>
<p>Bu, bir peygamber hanımıdır. Fakat mücrim kavimle olan alâkası – ki bu alâkanın ne seviyede olduğu konusunda Kur’ân bize bir bilgi vermiyor – onun helâkine sebep olmuştur.</p>
<p>Lût aleyhisselâmın karısı, Kur’ân-ı Kerim’de “kâfirlere örnek” olarak gösterilir ve hıyaneti sebebiyle kocasının dahi onu kurtaramadığı hatırlatılır.<a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p>Lût kavminin helâkine dair haberlerde Kur’ân’ın sürekli olarak bize bu kadını hatırlatması hepimizi ciddî bir muhasebe içinde bulunmaya sevk etmelidir.</p>
<p>Dünyanın bütün şeytanlarının bütün şeytanlıklarını sergilediği bir konuda, yoğun propagandaların tesiri altında kalarak dilimize, hal ve tavırlarımıza bulaşan bazı söz ve davranışların farkına varamayabiliriz.</p>
<p>Propagandalar sürekli ve çeşitli olduğu için, bir günkü müteyakkız halimiz, bir başka gün için teminat teşkil etmeyebilir.</p>
<p>Onun için, (1) İslâm’ın en küçük bir müsamaha göstermediği bir konuya hiçbir zaman ve hiçbir surette sempati veya hoşgörüyle yaklaşma hakkımızın bulunmadığını, (2) aksi takdirde, yersiz bir hoşgörünün bizi geride kalan kocakarı durumuna düşürüp Allah’ın lânetlediği bir toplulukla aynı âkıbete duçar edebileceğini hiçbir zaman hatırdan uzak tutmamak, hepimiz için önde gelen bir iman problemini teşkil etmektedir.</p>
<p>Şimdi Kur’ân’ın tekrar tekrar bize bir ibret dersi olarak hatırlattığı Lût kavmi ile ilgili haberlerini bir daha toplu bir şekilde okuyalım:</p>
<p>***</p>
<h3><strong>ARKADA KALIP HELÂK OLANLAR</strong></h3>
<p>Lût’u peygamber olarak gönderdiğimizde, o da kavmine dedi ki: “Sizden evvel dünyada hiç kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi nasıl yapıyorsunuz?</p>
<p>“Siz kadınları bırakıp, erkeklere şehvetle yaklaşıyorsunuz. Gerçekten siz haddini iyice aşmış bir kavimsiniz.”</p>
<p>Kavminin ona verdiği cevap, “Bunları ülkenizden çıkarın; bunlar temizliğe fazla düşkün insanlar!” sözünden başka birşey değildi.</p>
<p>Biz de Lût’u ve ailesini kurtardık — ancak karısı müstesna; o geride kalıp helâk olanlardan idi.</p>
<p>Onların üzerine ise bir azap yağmuru yağdırdık. İşte bak, mücrimlerin sonu nasıl oldu!</p>
<p><em>A’râf, 7:80-84</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>GERİ ÇEVRİLMEYECEK BİR AZAP</strong></h3>
<p>İbrahim’e de elçilerimiz müjdeyle gelmişler ve “Sana selâm olsun” demişlerdi. İbrahim “Size de selâm olsun” dedi ve çok geçmeden, onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.</p>
<p>Ellerinin yemeğe uzanmadığını görünce bundan hoşlanmadı ve içine bir korku düştü. Onlar “Korkma,” dediler. “Biz Lût kavmine gönderildik.”</p>
<p>Ayakta onları dinleyen İbrahim’in hanımı buna güldü. Biz de onu İshak ile, İshak’ın ardından da Yakub ile müjdeledik.</p>
<p>“Eyvahlar olsun!” dedi. “Bu kocamış halimle mi doğuracağım? Üstelik kocam da bir pir-i fani iken! Bu çok tuhaf birşey!”</p>
<p>Onlar “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” dediler. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun, ey hane halkı. O hamd edilmeye lâyıktır ve şanı pek yücedir.”</p>
<p>Korkusu gidip de müjdeyi alınca İbrahim Lût kavmi hakkında Bizimle tartıştı.</p>
<p>Gerçekten İbrahim yumuşak huylu, içli ve kendisini Allah’a vermiş biriydi.</p>
<p>“Vazgeç bu işten, ey İbrahim,” dediler. “Artık Rabbinin emri gelmiştir. Onlara, geri çevrilemeyecek bir azap ulaşmak üzere.”</p>
<p>Elçilerimiz kendisine geldiğinde, Lût bundan çok sıkıldı, göğsü daraldı, “Bugün pek çetin bir gün olacak” dedi.</p>
<p>Derken kavmi koşarak geldiler ki, ondan önce de zaten o kötü fiili işlemekteydiler. Lût, “Ey kavmim, işte şunlar kızlarım,” dedi. “Onlar sizin için daha temizdir.  Allah’tan korkun ve beni misafirlerime rezil etmeyin. İçinizde hiç aklı başında adam yok mu?”</p>
<p>“Sen de biliyorsun ki senin kızlarınla bizim bir işimiz yok,” dediler. “Bizim ne istediğimizi pekalâ biliyorsun.”</p>
<p>Lût “Keşke size yetecek gücüm olsaydı,” dedi. “Veya sağlam bir dayanağa sığınabilseydim!”</p>
<p>Konuklar dediler ki: “Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana el uzatamazlar. Gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık. Hiçbiriniz geri dönüp bakmasın.  Ancak karın müstesna; kavminin başına gelen onun da başına gelecektir. Onların vadesi sabah vaktidir. Sabah ise yakın değil mi?</p>
<p>Emrimiz geldiğinde, oranın altını üstüne getirdik ve başlarına ateşte pişmiş taşları peş peşe yağdırdık.</p>
<p>O taşlar Rabbinin katında işaretlenmişti.  Böyle bir azap zalimlerden hiçbir zaman uzak değildir.</p>
<p><em>Hûd, 11:69-83</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>İZLERİ HÂLÂ YOL ÜZERİNDE</strong></h3>
<p>Yanına girdiklerinde “Selâm olsun” dediler. İbrahim “Biz sizden korkuyoruz” dedi.</p>
<p>“Korkma,” dediler. “Biz seni bilge bir oğulla müjdeliyoruz.”</p>
<p>“Beni mi müjdeliyorsunuz?” dedi. “Bu yaşlı halimle bana neyin müjdesini veriyorsunuz?”</p>
<p>“Biz seni hak ile müjdeliyoruz,” dediler. “Sakın ümit kesenlerden olma.”</p>
<p>İbrahim “Sapkınlardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümit keser?” dedi.</p>
<p>“Elçiler, işiniz nedir?” diye sordu.</p>
<p>Dediler ki: “Biz mücrim bir kavme gönderildik.</p>
<p>“Yalnız Lût’un ailesi müstesna; onların hepsini kurtaracağız.</p>
<p>“Ancak karısını geride kalacaklar arasında bıraktık.”</p>
<p>Derken elçiler Lût’un evine geldiler.</p>
<p>Lût “Siz yabancı kimselersiniz” dedi.</p>
<p>Dediler ki: “Biz sana onların şüpheyle karşıladığı ceza ile geldik.</p>
<p>“Biz sana hak ile gelmiş bulunuyoruz; ve biz sözünde sadık olan kimseleriz.</p>
<p>“Gecenin bir vaktinde aileni yola çıkar; sen de arkalarından onları izle. Hiçbiriniz dönüp arkasına bakmadan,  size emredilen tarafa gidin.”</p>
<p>Böylece Lût’a şu emri tebliğ ettik ki, sabaha çıktıklarında onların kökü kesilmiş olacaktır.</p>
<p>Derken şehir halkı sevinç içinde geldi.</p>
<p>Lût “Bunlar benim konuklarım,” dedi. “Beni utandırmayın.</p>
<p>“Allah’tan korkun da beni rezil etmeyin.”</p>
<p>“Biz seni el âlemin işine karışmaktan men etmemiş miydik?” dediler.</p>
<p>Lût “Bir iş yapacaksanız, işte şunlar kızlarım” dedi.</p>
<p>Hayatın hakkı için, onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.</p>
<p>Gün doğarken o korkunç ses onları yakaladı.</p>
<p>Şehirlerinin altını üstüne getirdik ve başlarına ateşte pişmiş taşlar yağdırdık.</p>
<p>İnce anlayışlılar için bunda ibretler vardır.</p>
<p>O beldenin izleri, hâlâ yol üzerindedir.</p>
<p>Bunda da mü’minler için ibretler vardır.</p>
<p><em>Hicr, 15:52-77</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>NE KÖTÜ BİR YAĞMUR!</strong></h3>
<p>Lût kavmi de peygamberlerini yalanladı.</p>
<p>Kardeşleri Lût onlara “Sakınmıyor musunuz?” demişti.</p>
<p>“Ben size güvenilir bir elçiyim.</p>
<p>“Allah’tan korkun ve bana itaat edin.</p>
<p>“Hizmetim için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim Âlemlerin Rabbine aittir.</p>
<p>“Siz âlemlerin içinden erkeklere yaklaşıyor da,</p>
<p>“Rabbinizin sizin için yarattığı hanımlarınızı bırakıyor musunuz? Doğrusu, siz haddini aşan bir topluluksunuz.”</p>
<p>“Ey Lût,” dediler. “Eğer bu işten vazgeçmezsen ülkeden sürülürsün.”</p>
<p>Lût dedi ki: “Ben sizin yaptığınız işten şiddetle nefret edenlerdenim.</p>
<p>“Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar!”</p>
<p>Onu ve bütün ailesini kurtardık.</p>
<p>Birtek geride kalan kocakarı hariç.</p>
<p>Diğerlerini ise helâk ettik.</p>
<p>Üzerlerine bir azap yağmuru indirdik. Uyarılmış olanlar için ne kötü bir yağmurdu o!</p>
<p>İşte bunda bir âyet vardır. Fakat onların çoğu yine iman etmez.</p>
<p><em>Şuarâ, 26:160-174</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>“BUNLAR TEMİZLİĞE FAZLA DÜŞKÜN”</strong></h3>
<p>Lût’u da peygamber olarak gönderdiğimizde, kavmine dedi ki: “Göz göre göre o hayâsızlığı mı işleyip duruyorsunuz?</p>
<p>“Kadınları bırakmış, erkeklere şehvetle yaklaşıyorsunuz. Ne kadar cahil bir kavimsiniz siz!”</p>
<p>Kavminin ona cevabı, “Lût’u ve ailesini yurdunuzdan çıkarın; çünkü bunlar temizliğe fazla düşkün insanlar” demekten ibaret oldu.</p>
<p>Biz de onu ve ailesini kurtardık—karısı dışında; çünkü onu geride kalanlar arasında takdir etmiştik.</p>
<p>Üzerlerine de bir yağmur yağdırdık ki! Uyarılmış olanlar için ne kötü bir yağmurdu o!</p>
<p><em>Neml, 27:54-58</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>ONLARDAN KALAN İŞARETLER</strong></h3>
<p>Lût’u peygamber olarak gönderdiğimizde, o da kavmine dedi ki: “Sizden evvel dünyada hiç kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi yapıyorsunuz.</p>
<p>“Hâlâ erkeklere şehvetle yaklaşmaya, yol kesmeye, toplantılarınızda hayâsızlık yapmaya devam edecek misiniz?” Kavminin ona verdiği cevap, “Doğru söylüyorsan bize Allah’ın azabını getir” demekten ibaret oldu.</p>
<p>Lût “Rabbim, bu bozguncular güruhuna karşı bana yardım et” dedi.</p>
<p>Elçilerimiz İbrahim’e müjdeyi getirdiklerinde,  “Biz o belde ahalisini helâk edeceğiz,” dediler. “Çünkü oranın halkı zalim olup çıktı.”</p>
<p>İbrahim “Orada Lût da var” dedi. “Orada kimin olduğunu biz çok iyi biliyoruz,” dediler. “Onu ve ailesini kurtaracağız. Ancak karısı müstesna; o geride kalanlardan olacak.”</p>
<p>Elçilerimiz kendisine geldiğinde, Lût bundan çok sıkıldı, göğsü daraldı. Onlar “Korkma ve üzülme,” dediler. “Biz seni ve aileni kurtaracağız. Ancak karın müstesna; o arkada kalanlardan olacak.</p>
<p>“Yoldan çıkmakta direttikleri için, bu belde ahalisinin üzerine gökten azap indireceğiz.”</p>
<p>Akıl sahibi bir topluluk için, Biz o beldeden geriye apaçık bir işaret bırakmışızdır.</p>
<p><em>Ankebût, 29:28-35</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>AKIL ETMEYECEK MİSİNİZ?</strong></h3>
<p>Lût da peygamber olarak gönderilenlerdendi.</p>
<p>Biz onu da, bütün ailesini de kurtardık.</p>
<p>Ancak geride kalan kocakarı müstesna.</p>
<p>Sonra diğerlerini helâk ettik.</p>
<p>Sabah akşam onların yurtlarından geçiyorsunuz. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?</p>
<p><em>Sâffât, 37:133-138</em></p>
<p>***</p>
<h3><strong>İBRET ALACAK NEREDE?</strong></h3>
<p>Lût kavmi de uyarıcıları yalanladı.</p>
<p>Biz de onların üstüne taş yağdırdık. Ancak Lût’un ailesi müstesna — onları seher vakti kurtardık.</p>
<p>Bu ise katımızdan bir nimet idi. Şükredeni Biz böyle ödüllendiririz.</p>
<p>Lût onları şiddetli azabımız hakkında uyarmıştı; fakat onlar uyarıları şüpheyle karşıladılar.</p>
<p>Onlar Lût’un konuklarına kötülük etmeye niyetlendiler; Biz de onların gözlerini kör ettik, “Tadın azabımı ve uyarılarımın sonucunu” dedik.</p>
<p>Bir sabah vakti, yakalarını bir daha bırakmayacak bir azap onları yakalayıverdi.</p>
<p>Şimdi tadın azabımı ve uyarılarımın sonucunu!</p>
<p>And olsun, Biz Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Fakat hani ibret alacak olan?</p>
<p><em>Kamer, 54:33-40</em></p>
<hr />
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Maureen Salamon, “My Son’s Boyfriend Is Not His Friend,” Atlantic, June 28, 215, <a href="http://www.theatlantic.com/entertainment/archive/2015/06/friend-gay-relationship-language-evolution/397028/?utm" target="_blank" rel="noopener noreferrer">http://www.theatlantic.com/entertainment/archive/2015/06/friend-gay-relationship-language-evolution/397028/?utm</a></p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> En’âm, 6:151; A’râf, 7:33.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Bakara, 2:168-169.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Nur, 24:21.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> En’âm, 6:112.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Cin, 72:6.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Buharî, Enbiyâ: 54; Edeb: 78; Ebû Dâvud, Edeb: 6; İbni Mâce, Zühd: 17.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Muvatta’, Hüsnü’l-huluk: 2.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> “Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirinin cinsindendir. Kötülüğü emrederler, iyilikten sakındırırlar.” Tevbe sûresi, 9:67.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Buharî, Edeb: 60; Müslim, Zühd: 52.</p>
<p><a href="https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/?fbclid=IwAR38khjqTJmMElJRGKDPTkKNtg0lDXPMYN8Ri7eIYboTlKq8ETOGIHe8gCM#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Talâk sûresi, 66:10.</p>
<hr />
<p>Daha önceki yayın tarihleri: Temmuz 2015, Haziran 2017, Kasım 2018</p>
<p>https://yazarumit.com/hayasizligin-kisa-tarihi/</p>
</div>
<footer>
<div class="td-post-source-tags"></div>
</footer>
</div>
</div>
</div>
</div>
</article>
</div>
<div id="wp-a11y-speak-polite" class="screen-reader-text wp-a11y-speak-region" aria-live="polite" aria-relevant="additions text" aria-atomic="true"></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayasizligin-kisa-tarihi/">Hayâsızlığın kısa tarihi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayasizligin-kisa-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kapitalizm ve Haya</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kapitalizm-ve-haya/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kapitalizm-ve-haya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Feb 2016 19:07:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Çarşı]]></category>
		<category><![CDATA[Hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Kadınların iş hayatına girmeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm ve Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5862</guid>

					<description><![CDATA[<p>Halihazır toplum düzenlerinde bozukluk diye gördüğümüz olguların çoğu aslında basit bir etkene dayanıyor.İnsanların ar ve haya duygularının kaybettirilmesi. Kapitalistik toplum yapısı ile insanların ar ve hâya duygularının kaybettirilmesi anısında ilişki bulunduğu kanısındayım. Kadınların iş hayatına girmeleri, onlardaki bu duyguların büyük ölçüde törpülenmesi ile ilişkilidir. İtiraz etmekte aceleci davranmayın. Kendinizi 19. yüzyılda, yüzlerce erkek işçinin çalıştığı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kapitalizm-ve-haya/">Kapitalizm ve Haya</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kapitalizm-ve-haya/r1039301/" rel="attachment wp-att-10661"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10661" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/R1039301.jpg" alt="Kapitalizm ve Haya" width="392" height="278" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/R1039301.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/R1039301-300x213.jpg 300w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></p>
<p>Halihazır toplum düzenlerinde bozukluk diye gördüğümüz olguların çoğu aslında basit bir etkene dayanıyor.İnsanların ar ve haya duygularının kaybettirilmesi.</p>
<p>Kapitalistik toplum yapısı ile insanların ar ve hâya duygularının kaybettirilmesi anısında ilişki bulunduğu kanısındayım. Kadınların iş hayatına girmeleri, onlardaki bu duyguların büyük ölçüde törpülenmesi ile ilişkilidir. İtiraz etmekte aceleci davranmayın.</p>
<p>Kendinizi 19. yüzyılda, yüzlerce erkek işçinin çalıştığı bir fabrikada düşünün. Şimdi, bir kadın olarak o fabrikada çalışmak zorunda kaldığınızı farzedin. Acaba neler hissederdiniz? Sizi bu işe zorlayan sebeplere nasıl kahretmezdiniz? Bir takım tanımadığınız adamların yanında, fabrikaya ilk adımı attığınız anda ayaklarınız nasıl birbirine dolaşmazdı? Nasıl bir utanç ve sıkıntı içinde kalırdınız?</p>
<p>Her şeyi ekonomik sebebe dayandırmak günümüzde kolaylaşmıştır. Kadın işçilerinde, birtakım ekonomik zorunluklar karşısında çalışması gerektiğini, dolayısıyla yeni şartların öngördüğü ahlâk, namus ve haya anlayışına uymak zorunda bulunduğunu, bunun hayatın akışı içinde tabiinin tabiisi bir olay olduğunu, aksi takdirde yaşama imkânımızın elimizden alınmış olacağını söylemek bugün kolayın kolayı.</p>
<p>Demek istiyorum ki, ar ve haya hakkında ki telakkilerimiz değişmiş bulunuyorsa ve dün hayaya aykırı saydığımız bir olgu bugün gündelik tavır ve davranışlarımızın arasında yer almışsa, dün öyleyken bugün böyleyse, bunu ekonomik gerekçelerin arkasına sığınarak izah edebilirsiniz. Esasen halen bütün sosyal araştırma enstitüleri bizi buna inandırmak için harıl harıl çalışıyorlar. Bir uçtan sosyologlar, bir uçtan ekonomistler, bir uçtan psikologlar, bir başka uçtan antropologlar, bizi mevcut şartların tabiiiğine inandırmak için gecelerini gündüzlerine katmışlar. Fakat bütün bu gayretlerin arkasındaki niyet nedir? Insanları bir yerlere yönlendirmek için değil mi?</p>
<p>Bugün plaja üzerinizdeki donla girince kınanıyorsunuz da, ondan farkı olmayan mayoyla girince tabii karşılanıyorsunuz. Sokağa pijamayla çıkamıyorsunuz, çünkü herkesin size güleceğini biliyorsunuz. Örtünmekse, ikisinde de örtünmek. Fakat hayır, siz, örtünmenin zorunluluğuna değil, giyinmenin zorunlu olduğuna inandırılmışsınız. Kim inandırmış? Bir kaç tekstil tüccar ya da imalatçısıyla moda örgütleri değil mi?</p>
<p>Diyeceksiniz ki, mesele gene gelip dayandı ekonomik gerekçeye. Sermayedarların daha çok kâr edebilmek uğruna kadın işçi çalıştırmak istemeleri, tekstil tüccarlarının daha çok mal satabilmek için pijamanın yatarken giyilmesi gerektiğine bizi inandırmış bulunmaları, kökeninde, kapitalist dizge ile bağıntılıdır. Ama halen gözümüzde dine dayanarak bazı şeyleri açıklamak “bilim dışı” sayıldığından, bizler yüksek bilim adamlarının söylediklerine itibar etmek zorunda bırakıldık</p>
<p>Mevcud hayazsızlığın kılıf hazırlayanlar ve onu meşrulaştıranlar da onlardır.</p>
<p>Bugün Amerika’da« Avrupa&#8217;da ilgili enstitüler cinsel konular üzerine harıl harıl &#8221;bilimsel” araştırma yaptıkları iddiasındadırlar. Ancak, bu araştırmaya konu olanların, hazırlanan anket sorularına cevap verenlerin büyük bir kısmım fahişelerin teşkil ettiğini çoğu kez farketmiyoruz bile. Ne var ki, milyonlarca kadının fahişelerin cevaplarına göre yönlendirildikleri de vakıadır.</p>
<p>Hayâ ile ilgili olarak gündelik hayat kesitinden bir anekdot aktarmak istiyorum: Bir işportacı, kalabalık bir meydanda, çevresine bir müşteri yığını toplamıştı. Bu işportacının müşterileri sadece kadınlardan ibaretti. Bir taburenin üstüne çıkmış, bir elinde bir kadın donu, öteki elinde bir sütyen, bayrak gibi sallayarak bunların batık gemilerin malları olduğunu ve “reklam fiyatına” sattığım bağırarak anlatmaya çalışıyordu.</p>
<p>Kadınlarsa yerde kabarık bir küme teşkil eden bu iç çamaşırlarını alıyorlar, ölçülerine uygun olup olmadığını deniyorlar, renk ayrımı yapıyorlar, beğenirlerse alıyor, parasını ödeyip gidiyorlardı.</p>
<p>Çarşıdan ayrılırken, herkesin gözü önünde yapılan bu alış verip manzarası beni düşündürmeye başladı. Önce, meydanlarda yapılan bu iç çamaşırı alışverişini kimsenin yadırgamadığını düşündüm. Sanırım böylesi bir alışverişi orada bulunanlar arasında benden başka yadırgayan yoktu. Her gün rastlanan olağan manzaralardan biri sayılıyordu. Yani kadınları herkesin içinde, herkesin gözü önünde alacağı donu, giyeceği iç çamaşırını vücuduna ölçüp biçip satın alması kimsenin umurunda değildi. Bu umursamazlık bana korkunç geldi. Bu “korkunç&#8221; kelimesini kullanmamsa bu gün aramızda bulunan pek çoğuna şaşırtıcı gelecektir. Bunun neresi korkunç diye soranlar çıkabilecektir.</p>
<p>Manzara, günümüz toplum hayatının gündelik enstantanelerinden olduğu için bu manzaradaki gayri tabiiliğe kanıksanmıştır, kanıksandığı için de tabii sayıl maktadır.; Ama beni düşündüren husus, insanların nasıl olup da, ar ve hâyâ duygularını böylesine yitirebildikleri ve ona böylesine kayıtsız kalabildikleri idi.</p>
<p>Bugün bize ‘Afrika vahşileri’nin çırılçıplak yaşadıkları hususu ilkellik diye öğretilmektedir.Fakat bir dakının,sokak ortasında don satılmasına,üstünde ölçüp biçmesine ne ad verildiği söylenmemektedir.</p>
<p>Eskiden… (Evet, bu kelimeyi yazar yazmaz cümlenin devamından bir an için vazgeçtim. Çünkü “Eskiden&#8230;&#8221; diye başlayan birinin bağnaz bir tutucu olduğu hususundaki yaygın kanaatin ne anlama geldiğini biliyorum. Başkalarının hakkında besleyecekleri bu tür bir kanaati önemsediğimden değil, fakat bu kanaatin içinde de bir yanlışlık bulunduğunu, o yanlışlığı düzeltmek gerektiğini düşündüğüm için bir an duraksadım. Eski güneşlerin daima iyi olduğunu savunan biri olmadığımı belirtmek ihtiyacım hissettim.)</p>
<p>Evet, eskiden, bir kadının, değil sokak ortasında iç çamaşırı satın alması, onu uyuyor mu, uymuyor mu diye üstünde prova etmesi; çamaşırının yanlışlıkla bile olsa bir başkası tarafından görülmesi yahut görülme ihtimalinin mevcudiyeti, o kadın için ömür boyu taşıyacağı bir utanç vesilesi olurdu. Ne var ki, halen işler yukarda değindiğimiz manzaraya dönüşmüştür. Bılinçaltından, bu işlerin uygarlığın icaba tından olduğunu düşünenlerin sayısı da az değildir.</p>
<p>Gerçekten de, bu işte “uygarlığın&#8221; parmağını aramak büsbütün yersiz değildir. İnsanların kafa yapısı çok değişmiştir. Bir şairimiz: “Utanırdı burnunu göstermekten sütninem / Kızımın gösterdiği kefen bezine mahrem” diyordu. Böylesine uçurumlarla ölçülebilecek bir dönüşüm olmuştur kafalarda.</p>
<p>Dönüşümün kökeninin insanların ar ve hâyâ duygularından başlatıldığında kuşku yok. Üstelik halen Batılılaşmadan yana oyunu veren ve Batılı hayat tarzını günlük yaşantısına sindirdiğini ve öyle yaşadığını sanan kimseler arasında bir soruşturma yapsanız, şaşırtıcı cevaplarla karşılaşabilirsiniz.</p>
<p>Nitekim bu konuda, hukuk fakültesini bitirmiş, halen devlet dairesinde yüksek bir görevde çalışan bir kadından aldığım cevap şuydu; “Batılılaşmak demek kadınların çalışma hayatına katılması demektir.</p>
<p>Şimdi ben çalışıyorum,eğer çalışmasa idim, ev kadını olsa idim, akşam kocam eve gelince o gün yorulduğunu söylese oflayıp puflasa buna inanırdım, fakat şimdi kocaların gündüz çalışmalarından dolayı yorulduklarına inanmıyorum. Artık akşam eve geldiklerinde oflayıp puflayarak bize hiçbir şeyi yutturamazlar Batılılaşmakla en azından, erkeklerin yorgunluk iddialarının bir yutturmaca olduğunu ispat etmiş olduk’’’</p>
<p>Bir başkası ise (ki o da kadındı ve şimdi sözünü ettiğim kadınla tıpa tıp aynı statüde idi) şöyle diyordu *Şimdi artık biz de cenaze törenlerine gidebiliyoruz. Bir arkadaşımızın yakını öldüğünde onun cenaze törenine katılabiliyoruz. Batılılaşmak bize kadınların da cenaze törenlerine katılabileceğini öğretti. Az şey mi bu?’’</p>
<p>Diğer bir cevap (ve gene çalışan bir kadından); &#8220;Batılılaşmak demek erkeklerle eşit olmak demektir. Bıı gün erkekler başı açık dolaşabiliyorsa, kadınlar da başlarını açabiliyorlar. Ben bir ‘feministim.’ Batılılaşmak, bence, kadın haklarını savunmaktır.&#8221; Vs. vs.’’</p>
<p>Bütün bunların kulaktan kapma şeyler olduğunu ve Batı ile Batı fikriyatının özü ve mahiyeti itibariyle ancak magazin seviyesinde bir ilişkisi bulunduğunu kabul etsek de, bu sözlerin arka planında bir yaşama tarzının gizlendiğini göz ardı edemeyiz.</p>
<p>Biberin kimyasal bileşiminde ne var bilmem. Ama birisi (bir uzman) dese ki, biberin muhteviyatında şekerli maddeler var, inanırım.</p>
<p>Ama kafası ve damağı şeker denince tatlı şeylere çağrışım yapan biri, hemen buna itiraz edebilir. İtirazı da gayet açık ve anlaşılabilir bir şeydir. Biber acıdır, şekerse tatlı. Öyleyse nasıl olur da biberin içinde şekerli maddeler bulunabilir.</p>
<p>Bu gün çoğumuzun, hatta hemen bütün dünyanın kafası, Batı uygarlığı denilince, damağımızın şeker denince tatlı maddeler çağrıştırması, salgı bezlerimizin ona ayarlanarak salgı çıkarması gibi çağrışımlarda bulunuyor. Kafalarımız ona göre şartlandırılmıştır.</p>
<p>Batı uygarlığı denilince en çok telaffuz edilen kelimelerin arasında ‘insanca yaşamak’ “insanca     hayat    sürmek”       gibi ibarelerin geçtiğini görüyoruz. İnsanca yaşamaksa, iyi giyinip kuşanmak, karnını iyi doyurmak, kısaca karnı tok sırtı pek deyişiyle eş anlamlı olmuş. Ama bununla kalmıyor tabii. Yüksek Sosyeteden biri için insanca yaşamak, her gün kuaföre gitmek, manikürünü, pedikürünü ihmal etmemek anlamına gelebilir.Kenarın dilberi de, insanca yaşayabilmek için buralara gitmek gerektiğine inanarak öyle yapmaya özenir. Bugün, mahalle aralarına yerleşmiş kuaförlerin çokluğu dikkatinizi çekmiyor mu?</p>
<p>Diyeceğimiz şudur: Bu gün günlük hayatımızın teferruatları arasında sayılan pek çok şey, bize yüksek fikirler adına kabul ettirilmiştir Bir kadın, bir erkeğin saatlerce saçlarıyla oynamasına nasıl müsaade edebilir, bunu ben bilemem. Ama yolumun üstündeki kuaförde günün her saatinde saçını taratmak ya da düzeltmek için bekleşen kadınları görüyorum.</p>
<p>Bu iş, bu kadınlara nasıl kabul ettirildi? Esnaf arasında kozmetik ticareti özel bir alan haline gelmiştir. Bir kozmetik dükkânında alışveriş yapan bir kadın kendini nesneleştirmek için çaba gösterdiğini aklına bile getirmekten uzaktır.</p>
<p>Bu iş kadınların süslenme hususundaki masum meraklarından, içgüdülerinden farklı ve kadınlarda haya damarının çatlamasıyla ilgili bir olay.</p>
<p>Batı uygarlığını maniküre, pediküre indirgediğim için beni küçümseyebilecek “büyük bilim adamlarının” yaşadığı bir ülkede bulunduğunu biliyorum. Onlar, Batı uygarlığı “bilimsel zihniyetle&#8221; eşanlamlıdır deseler de ben bu uygarlığın aynı zamanda “manikür uygarlığı” olduğunu söylemeye devam edeceğim. Çünkü manikür bu uygarlığın görünmeyen usaresi arasındadır. Bu uygarlığı, onun özsuyundan (usaresinden) ayırıp düşünmeye kalkışırsanız, elinizde posası kalır. Biz şimdilik, haya duygumuzu inciten pek çok olgunun uygarlık gibi “yüksek fikirlerin’’himayesinde bize kabul ettirildiğine değinmekle yetinelim…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rasim Özdenören,Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kapitalizm-ve-haya/">Kapitalizm ve Haya</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kapitalizm-ve-haya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
