<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Haşhaşî | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hashasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 09 Jan 2021 19:14:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Haşhaşî | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Selçuklular ve Batıniler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-batiniler-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-batiniler-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2021 19:13:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İsma'ililer]]></category>
		<category><![CDATA[Alamut Bâtınîliği]]></category>
		<category><![CDATA[Alamut kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Batıni Eylemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Batınilik Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Haşhaşî]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Sabbah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammet Tapar]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular ve Batıniler]]></category>
		<category><![CDATA[Selçukluların Bâtınîlerle Mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Melikşah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24809</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer Sultan&#8217;ın iyiliğini düşünmeseydim, bu hançeri yere değil de onun yumuşak göğsüne saplatırdım. &#8211; Hasan Sabbah 11.yüzyılın ortalarında tarih sahnesine çıkarak kısa süre için­de Sünnî Islâm dünyasının siyasî lideri ve hamisi konumuna gelen Selçuklular, bu konumlarıyla bir anlamda Sünnî Islâm anlayışının da koruyucusu olmuşlardı. 1055 yılında Bağ­dat’taki Sünnî Abbasî Halifeliği’ni baskı altında tutmakta olan Şiî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-batiniler-2/">Selçuklular ve Batıniler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24829 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/alamut_kalesi-300x180.jpg" alt="" width="443" height="266" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/alamut_kalesi-300x180.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/alamut_kalesi-600x361.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/alamut_kalesi-768x462.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/alamut_kalesi.jpg 800w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></p>
<p>Eğer Sultan&#8217;ın iyiliğini düşünmeseydim, bu hançeri yere değil de onun yumuşak göğsüne saplatırdım.</p>
<p>&#8211; Hasan Sabbah</p>
<p>11.yüzyılın ortalarında tarih sahnesine çıkarak kısa süre için­de Sünnî Islâm dünyasının siyasî lideri ve hamisi konumuna gelen Selçuklular, bu konumlarıyla bir anlamda Sünnî Islâm anlayışının da koruyucusu olmuşlardı. 1055 yılında Bağ­dat’taki Sünnî Abbasî Halifeliği’ni baskı altında tutmakta olan Şiî Büveyhî hanedanını etkisiz hale getirip Abbâsî Halifesi’ni özgürleştirerek bu koruyuculuk vasfının ilk gereğini yerine getirdiler. Bununla birlikte Abbâsî Halifeliği, Sünnî İslâm an­layışını yok etmek gibi bir misyon üstlenen Mısır merkezli Şiî Fâtımî Halifeliği’nin çok yönlü tehdidi altındaydı ve bu tehdit ile mücadele etmek kolay olmayacaktı.</p>
<p>Hz. Peygamberin kızı Fâtıma’nın soyundan geldiklerini iddia ederek 909 yılında yeni bir halifelik tesis eden Fâtımîler, başın­dan beri Sünnî İslâm’a karşı mücadele halinde bulunan Şia’nın İsmailiyye koluna mensuptular, İsmailîler, Ehl-i Beyt imam­larının altıncısı olan Cafer-i Sadık’ın vefatından sonra, onun halef olarak tayin ettiği oğlu Musa Kazım’ı değil diğer oğlu İsmail’i imam tanıyan kimselerdi. Ortaya çıkışından itibaren Şiîliğin aşırı yorumlarını benimseyen ve batini (ezoterik) bir formasyona sahip olan İsmailî hareket, Fâtımîler ile birlikte en etkili olduğu döneme girmişti. Bir çeşit propagandacı kim­liğine sahip olan dâîler (davetçiler) vasıtasıyla mezheplerini gizlice halk arasında yaymayı yöntem olarak benimseyen İs­mailîler, Fâtımîlerin devlet politikası olarak uyguladığı Sünnî karşıtı siyasetin icrasında önemli roller üstlendiler. Askerî ve siyasî olarak Abbâsî kontrolündeki Sünnî İslâm coğrafyasına yayılmak için çaba gösteren ve Filistin üzerinden ilerleyerek Suriye bölgesinin önemli bir kısmına hükmeden Fâtımîler, bir yandan Anadolu ve Irak’a doğru genişlemeye devam eder­ken, diğer yandan da Îsmailî dâîler vasıtasıyla bu coğrafyalar­da müfrit Şiîliği yaymaya çalışıyorlardı.</p>
<p>İsmailî davetini siyasî emellerinin keşif kolu olarak organi­ze eden Fâtımîler, Mısır’da kurmuş oldukları Dâru’l-Hikme isimli medresede yetiştirdikleri dâîler aracılığıyla Şiî İsmailî düşünceyi Sünnî İslâm coğrafyasında yaymak suretiyle bir anlamda siyasî hükümranlıklarının altyapısını hazırlıyorlar­dı. Selçuklular tarih sahnesine çıktığında Fâtımî tehdidi öyle bir boyuta ulaşmıştı ki Mısır güdümündeki Büveyhîler eliyle bütünüyle etkisizleştirilen Abbâsîler bu tehdit karşısında ça­resiz kalmışlardı. Hiç kuşkusuz Selçukluların erken dönem­lerde dış politika perspektiflerini Fâtımîlerle mücadele etmek üzerine inşa etmeleri de büyük ölçüde bu durum ile ilgiliydi.</p>
<p>Sultan Tuğrul Bey döneminden itibaren Fâtımîler karşısında yoğun bir mücadele sergileyen Selçuklular, Suriye ve Filistin coğrafyasında Fâtımî etkinliğini önemli ölçüde sona erdirdi­ler. Nizâmülmülk öncülüğünde kurulan ve kısa sürede ülke­nin dört bir yanma yayılan Nizâmiye medreseleri ile mücade­lelerine ideolojik bir arka plan da oluşturdular ve Sünnî İslâm dünyasındaki Şiî-Fâtımî etkisi, en azından siyasî anlamda bertaraf edildi. Bununla birlikte, ilk dönemlerde Fâtımîlerin hizmetinde olsalar da Mısır’ın siyasî önemini yitirmesinden sonra özellikle Suriye ve İran’da kendine özgü bir yapıya ka­vuşan ve devrin kaynakları tarafından kendilerinden Bâtınîler olarak söz edilen tsmailî hareket varlığını sürdürdü. Selçuk­lular, Haşan Sabbah tarafından Alamut merkezli olarak ya­pılandırılan ve mücadele yöntemi olarak terör ve suikast ey­lemlerini benimseyen bu hareket ile siyasî tarihleri boyunca mücadele etmeyi sürdürecek fakat Bâtınîleri bütünüyle yok etmeyi başaramayacaklardı.</p>
<p><strong>Bâtınîlik Nedir?</strong></p>
<p>Arapça bir mastar olan “batn/butn”dan türetilmiş olup “iç/ dâhil” şeklinde anlamlandırılabilecek “bâtın” (ki “zâhir” ke­limesinin karşıtıdır) kelimesine nisbet eki olan “ya”nm ek­lenmesi ile elde edilen bir terim olan “bâtınî” kavramı, “gizli olanı bilen ve meselenin iç yüzünü anlayan” gibi anlamlara gelir. Bir kavram olarak İslâmî literatüre 11 ve 12. yüzyıllarda girmiştir. Temelde kutsal metinlerin örtülü anlamlar barın­dırdığını ve bu anlamların ancak ehil olan kimseler tarafın­dan anlaşılabileceğini savunan yaklaşımı tarif etmek için kul­lanılır. Batılılarca “ezoterik” kelimesi ile ifade edilen anlamın benzerini taşıyan “bâtınî” kavramı, insanlık tarihi boyunca her dönemde çeşitli örneklerine rastlanan bir okuma, anlama ve idrak etme biçimine karşılık gelir.</p>
<p>Anlamın nakledilmesinde metin ile muhatap arasında bir ara­cı olması gerektiğini (Şiî-İsmailî gelenekte bu aracı “İmam”- dır) savunan bu yaklaşım, esasında belirli bir mezhebe ya da anlama biçimine özgü değildir, özellikle Şiîlik içerisinde ser­pilip büyüyen ve Hz. Ali’nin tanrı olduğu ya da Cebrail’in vah­yi Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e getirdiği iddia­sına kadar çok geniş bir yelpazeye yayılan ve “aşırı” anlamına gelen gulât” kavramı ile tanımlanan onlarca mezhep yöntem olarak bâtınîliği benimsemiştir. Bir başka ifadeyle, doğrudan “Bâtınîlik” şeklinde tanımlanabilecek yekpare bir mezhep mevcut değildir. Bununla birlikte, bâtinî hareketler içinde za­manla ana akım haline gelen İsmail! harekete mensup olanlar, kuşkusuz aksettirdikleri temsil dolayısıyla Selçuklu kaynakla­rında Bâtinî olarak isimlendirilmişlerdir. Bâtınîlik denildiği zaman, özellikle Selçuklu çağı açısından bakıldığında anla­şılması gereken, Haşan Sabbah tarafından Alamut Kalesi’nde yeni bir bakış açısı ile yoğurulan ve tabir yerindeyse bir terör ve suikast ideolojisine dönüştürülen Îsmailî gelenektir.</p>
<p><strong>Hasan Sabbah ve Alamut Bâtınîliği</strong></p>
<p>Selçuklu tarihinin önemli bir parçası olup Selçuklu sultanla­rını fazlasıyla meşgul eden Alamut Bâtınîliği, İslâm tarihinin en karanlık ve ilginç figürlerinden biri olan Haşan Sabbah ta­rafından yapılandırılan ve yeni, daha öncekilerden bütünüyle farklı bir Îsmailî ekolü temsil ediyordu. Aslında Haşan Sabbah, Şiîliğin mutedil bir biçimi olan Isnâaşeriyye (On iki îmamcı- lık) mezhebine mensup bir babanın oğlu olarak iyi bir eğitim almıştı. Felsefe, kelâm, mantık, fıkıh ve matematik sahalarında derin bir birikime sahipti. Denilebilir ki, İslâm tarihinin önde gelen âlimlerinden biri olmaya da adaydı. Fakat 17 yaşınday­ken Rey’de tanıştığı ve etkileri altında kaldığı Îsmailî dâîlerin de yönlendirmesiyle hayatı farklı bir yöne evrildi. 1072 yılında Rey’e gelen İsmailîlerin Irak başdâîsi Aldülmelik b. Attaş’ın dikkatini çeken Haşan, 1078’de bu zat tarafından Dâru’l-Hik- me’de Îsmailî mezhebinin inceliklerini öğrenmek üzere Mı­sır’a, Fâtımî Halifesi el-Müstansır Billah’ın yanma gönderildi.</p>
<p>Maceralı bir yolculuğun ardından, Îbnü’l-Esîr’e bakılırsa tüc­car kılığında Mısır’a gelen Haşan Sabbah burada üç yıl kalmış, Halife el-Müstansır ile görüşerek onunla yakınlık tesis etmiş­ti. Fakat Halife’nin ölümünden sonra meşru veliahd Nizar’ı öldüren kardeşi el-Müsta’lî’nin hilafet makamına geçişini ka­bul etmeyip Mısır’dan ayrıldı ve İran’a geldi. Süreç içerisinde Fâtımî hilafeti ile bağlarını tamamıyla koparan Haşan Sabbah, Nizar’ın imamlığını merkeze alan yeni bir yaklaşımın da ön­cülüğünü yaparak etkili bir figür haline gelecekti.</p>
<p>1081 yılında Mısır’dan ayrılıp İran’a gelen Haşan Sabbah, yaklaşık dokuz yıl boyunca bütün bölgeyi karış karış gezmiş, Kirman, Yezd ve Huzistan’da fikirlerini yaymaya gayret gös­termiş ve faaliyetlerini yürütebileceği uygun bir yer aramıştı. En sonunda İran’ın kuzeyinde yer almakta olup merkezî oto­ritenin çok da güçlü olmadığı sarp ve dağlık Deylem bölge­sinde karar kılarak faaliyetlerini burada yoğunlaştırdı. 1090 yılının sonbaharında yaklaşık iki bin metre rakıma sahip bir tepenin üzerinde bulunan ve küçük bir patikanın dışında yolu olmayan Alamut Kalesi’ne sızan kendisine bağlı İsmailî dâîleri burayı ele geçirdiler. Kaleye yerleşen Haşan Sabbah, dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güçlü bir biçimde tahkim ettiği Alamut’u propaganda faaliyetlerinin merkezî üssüne dönüş­türdü ve Selçuklu coğrafyasındaki faaliyetlerini olabildiğince yoğunlaştırdı. Ömrünün sonuna kadar (35 yıl) Alamut Kale- si’nden dışarı hiç çıkmasa da, onun burada oluşturduğu İs­mailî teşkilat İranın her tarafına yayılacak, Alamut’un yanı sıra başka şehir ve kalelere de hâkim olan Alamut Bâtınîliği, dönemin en önemli siyasî aktörlerinden biri haline gelecekti. Alamut Bâtınîliği, çerçevesi Haşan Sabbah tarafından çizilen Nizâriyye anlayışına dayanıyordu. Bu anlayışa göre, Halife el-Müstansır’dan sonraki İsmailî imamı, kardeşi tarafından öldürüldüğü iddia edilen Nizâr’dı. O aslında ölmemişti ve Mehdî olarak yeniden gelecekti. Bununla birlikte söz konu­su mehdîlik düşüncesi, düşüncenin sistematiği içerisinde yer alan sorunlardan dolayı Haşan Sabbah tarafından bir süre sonra terk edildi ve imametin Mısır’dan gizlice Alamut’a ge­tirildiği söylenen bir bebekle devam ettiği şeklinde tadil edil­di. İmam önemliydi. Çünkü mezhebin bütün ilkeleri onun etrafından biçimlenmişti. İmama itaat etmek, Allah a itaat etmek anlamına geliyordu. İlahi bir güçle donatılmış olup kendisinden hiçbir kötülük sadır olmayan İmam gökyüzü­nün merkezi, yeryüzünün kutbu ve hakikatin bizatihi kendi- siydi. Allah’ın mesajı ancak onun bildirmesiyle anlaşılabilir, onun öğretmesiyle (talîm) öğrenilebilirdi. Nitekim harekete verilen isimlerden biri olan Tâlimiyye, imamın bu özelliğine işaret ediyordu.</p>
<p>İlkeleri Haşan Sabbah tarafından belirlenen Alamut merkezli İsmailî-Bâtınî hareket, mezhebi ya da ideolojik prensipleri bir yana, davanın bekası için temelde toplumun önde gelen isim­lerine yönelik suikastlar düzenleyerek kargaşa ortamı oluştur­mayı amaçlayan bir tür terör yöntemine dayanıyordu. Fedâi adı verilen (ki onlardan dolayı kaynaklarda Bâtinîlik için za­man zaman Fidâviyye ismi de kullanılır) ve Haşan Sabbah ta­rafından belirlenen hedeflerini genellikle hançerlerle öldüren suikastçılar, gözü kara ve cesur gençler arasından seçilirlerdi. Bunlar genellikle uzun bir hazırlık döneminin ardından hedef olarak seçilen kimsenin yakınına kadar sokulur, onun güve­nini kazanır, bazen de onun en güvendiği kimse haline gelir ve vakti geldiği zaman (ki bu süreç bazen aylar, hatta yıllar sürerdi) kendilerine verilen emri yerine getirerek kurbanlan- nı öldürürlerdi. Kaynaklarda eğitimsiz ve “sağını-solunu ayırt etmekten aciz” kimseler olduklarına işaret edilen bu fedâiler, işledikleri cinayetin hemen ardından genellikle orada bulu­nanlar tarafından öldürülmelerine rağmen kendilerine veri­len emri yerine getirmekten kaçınmazlardı. Cesaretlerinden dolayı, özellikle sonraki dönemlerde Bâtınî fedâiler hakkında birçok rivayet ortaya çıkacaktı.</p>
<p><strong>Bâtinîler Gerçekten de Haşhaşı miydi?</strong></p>
<p>İsmailî fedâilerinin haşhaş kullandıklarına ve suikastları bu şekilde gerçekleştirdiklerine dair yaygın bir kanaat vardır.</p>
<p>Özellikle 18 ve 19. yüzyıllarda Batı dünyasında konu ile ilgili olarak yapılan yayınlarda öne çıkarılmış olup adeta kesin bir bilgiye dönüştürülen bu kanaate göre, fedâiler suikast için gö­revlendirilmeden önce haşhaş marifetiyle uyuşturularak bir çeşit yapay cennete konulurdu. Bu cennetlerde güzel yemek­ler, lezzetli şaraplar ve şehvetli kadınlar tarafından ağırlanan fedâiler, kendilerine verilen görevi yerine getirdikleri takdir­de sonsuza dek bu cennete konulacaklarına ikna edilir ve bu şekilde mutlak bir itaat ve sadakatle donatılırlardı. Bu hikâye o kadar yaygın bir kabul görmüş ve bir eylem olarak suikast bu haşhaşî fedâilerle o kadar özdeşleştirilmiştir ki, birçok Batı dilinde suikast eylemi ve suikastçı için kullanılan “assassin/ assasination” kelimesi bu şekilde ortaya çıkmıştır. Fakat ol­dukça ilgi çekici ve merakı tahrik edici olan bu hikâye tarihsel anlamda sorunludur.</p>
<p>Alamut fedâilerinin haşhaş aldıkları ve bundan dolayı o ka­dar cesur oldukları ile ilgili bilginin doğru olduğunu gösteren bir kanıt yoktur. Devrin kaynaklarında onları anlatmak için Haşhâşî ifadesi kullanılmamakta ve haşhaş aldıklarına dair herhangi bir göndermede de bulunulmamaktadır. Haşhaş ile ilgili kanı, çok muhtemeldir ki 13. yüzyıl sonlarında bölgeye gelen ve Haşan Sabbah’tan “Dağın Yaşlı Adamı” (Şeyhul-Ce- bel) diye söz eden meşhur İtalyan seyyah ve maceraperest Marco Polo’nun anlattıklarına dayanmaktadır. Seyahatname­sinde birçok tuhaf ve aynı zamanda efsanevî öykü ile birlikte herhalde bölgede yaygın olan efsanelerden etkilenerek haşhaş hikâyesini de nakleden Marco Polo, son yüzyılda örneğin Amin Maalouf ve Vladimir Bartol gibi romancılar tarafından daha da köpürtülen bu rivayetin kaynağı olarak görülmekte­dir. Özellikle siyasî terör eylemi olarak intiharın alışıldık hale geldiği günümüzde, bu tür eylemleri gerçekleştirmek için ide­olojik motivasyonun yeterli olduğu artık genel kabul gören bir bilgiye dönüştüğüne göre, fedâilerin haşhaş kullandıkları ile ilgili hikâyeye inanmak için bir neden yoktur.</p>
<p><strong>Bâtınî Eylemleri</strong></p>
<p>Suikastı mücadele yöntemi olarak benimseyen Haşan Sabbah önderliğindeki Alamut Bâtinîleri, ilk eylemlerini İsfahan’da, İsmail! davetini kabul ettirmeyi başaramadıkları Sâveli bir müezzini öldürerek gerçekleştirmişlerdi. Cinayeti işleyen Ta- hir adlı Bâtınî fedâisi Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün emriy­le devlet makamları tarafından derhal yakalanıp ibret-i alem için idam ve teşhir edilerek şehirdeki Bâtınîlere ağır cezalar verilmiş olsa da, bu sert kovuşturmalar Haşan Sabbah’ı dur­durmaya yetmedi. Sultan Melikşah tarafından “kendisini ita­ate davet eden bir mektupla” birlikte Alamut’a gönderilen Selçuklu elçilerine, gözleri önünde intihar etmelerini emret­tiği ve gururla sayılarının 20 bin civarında olduğunu söylediği fedâileriyle gövde gösterisi yapan Haşan Sabbah, Selçuklu hü­kümdarını Fâtımî Halifesi’nin otoritesini tanımaya davet etti ve Sultan’ın kendisine tabi olma talebini reddetti.</p>
<p>İsfahan’da gerçekleştirdikleri ilk cinayetin ardından faaliyet­lerini hız kesmeden devam ettiren Bâtınîler, şiddet eylemle­rini giderek daha da yoğunlaştırdılar. Nişâbur ile İsfahan ara­sında bulunan Tabes yakınlarındaki Kayin Kalesi’nde üslenen Bâtınîler, Kirman yakınlarında bir ticaret kervanını basıp her nasılsa kaçarak canını güçlükle kurtaran bir Türkmen’in dı­şında herkesi katlettiler. Ardı ardına gerçekleştirilen kaos oluşturma amaçlı şiddet eylemleri, Selçuklu coğrafyasında büyük bir korku ve şaşkınlık yaratmıştı. Daha önce bu türden faaliyetlere aşina olmayan insanlar, özellikle beklenmedik za­manlarda ve beklenmedik kimseler tarafından gerçekleştiri­len bu eylemlerden dolayı birbirlerinden şüphe eder hale gel­mişlerdi. Güvensizlik ortamı giderek derinleşmeye başlamıştı. Haşan Sabbah istediğini elde etmiş gibiydi. Durmadı.</p>
<p>Ülke sathında ses getiren ilk büyük suikastlarını 1092 yılında gerçekleştiren Bâtınîler, Nihâvend yakınlarında Selçuklula­rın muktedir veziri Nizâmülmülk’ü hançerleyerek katlettiler.</p>
<p>Vezire bir maruzat dilekçesi verme bahanesiyle yaklaşan di­lenci kılığındaki bir fedainin marifetiyle gerçekleştirilen bu cinayetin üzerinden henüz bir ay geçmişken, Sultan Melikşah da Bâtınîlerin parmağının olduğuna dair söylentiler bulunan bir suikasta kurban gitti ve zehirlenerek öldürüldü. Bâtınîlere karşı şiddetli bir baskı ve kovuşturma siyaseti takip eden Sul­tan ve vezirinin öldürülmesi, Haşan Sabbah’ın hareket alanı­nı eskisine göre çok daha fazla genişletmişti. Ayrıca Sultan’ın ölümünden sonra Selçuklular arasında patlak veren ve derin bir krize dönüşen taht mücadeleleri de Alamut, İsmailîliğinin adeta önünü açmıştı. Bu kriz döneminde birçok yeni kale iş­gal ederek siyasî etki alanlarını genişlettiler.</p>
<p>Selçuklu çağının en önemli birkaç merkezinden biri olan İs­fahan’ı adeta teröre boğan Bâtınîler, şehirde büyük bir güven­lik sorununun oluşmasına neden olmuşlardı. Îbnü’l-Esîr’in kayıtlarına bakılırsa, güçlerinin yettiği kimseleri öldürüyor ve mallarını yağmalıyor, şehirde giderek kendi egemenlikle­rini tesis ediyorlardı. Halk o kadar korkuyordu ki zamanında evine dönmeyen birinin Bâtınîler tarafından öldürüldüğüne kanaat getiriliyor ve onun için taziye merasimleri düzenleni­yordu. Bununla birlikte halk arasında Bâtınîlere karşı tepkiler de ortaya çıkıyordu. Kör taklidi yapan bir adamın yoldan ge­lip geçen insanlardan kendisini eve götürmelerini rica ettiği ve daha sonra bu kişilerin Bâtınîler tarafından yakalanarak öldürüldüğü ortaya çıkınca galeyana gelen halk onlara kar­şı ayaklanmış, içerisinde ateşler yakılan büyük çukurlar ka­zılarak yaklaşık 500 Bâtınî bu ateşlere atılmıştı. Fakat bu tür eylemler münferit hadiseler olarak kalıyor, Bâtınîlerin terör faaliyetlerini sürdürmelerine engel olamıyordu.</p>
<p>Kaynaklarda yer alan bilgilere bakılırsa, bazen vezirlik de dâ­hil olmak üzere devletin çeşitli önemli kademelerine ve or­duya sızan, hatta askerî ve mülkî bürokrasi içerisinde sayıca ciddî bir yekûna ulaşan (en başından beri Şiî hareketlerin temel prensiplerinden biri olan takiyye ile gerçekleşiyordu bu) Bâtınîler, özellikle Nizâmülmülk suikastının kendileri açısından çok faydalı sonuçlar üretmesi üzerine bu türden eylemleri sıklaştırmışlardı. Horasan’daki birçok kasabaya ve Hacı kafilelerine yüzlerce kişinin katledildiği kanlı Bâtınî baskınlarının düzenlendiğini bildiğimiz Sultan Berkyaruk (ki kendisi de bir Bâtınî tarafindan pazusundan yaralanmıştı) ve Muhammed Tapar dönemlerinde vezir Fahrulmülk b. Nizâ­mülmülk, Abdurrahman Horasanî ile Rey reisi Ebû Müslim, Selçukluların ilk Bağdat şahnesi Emir Porsuk, Sultan Berkya- ruk’un annesi Zübeyda Hatun’un veziri Abdurrahman es-Sü- meyremî, hazinedar Ebû Ahmed el-Kazvînî, Emir Mevdud, Emir Erkuş en-Nizamî, Emir Üner, Emir Sermez, Emir Bilge Bey ve Hımış emiri Cenâhuddevle gibi devrin siyasî hayatmm önde gelen isimleri ile Nişâbur kadısı Ebû’l-A’lâ Saîd, İsfahan kadısı Ubeydullah el-Hatibî, Şafiî fakihi Abdülvâhid b. İsma­il, dönemin Kerrâmiye tarikatı şeyhi, Ebû Cafer b. Meşşât ve Ebû’l-Muzaffer el-Hocendî gibi din adamları Bâtınî suikastla­rına kurban gittiler.</p>
<p><strong>Selçukluların Bâtınîlerle Mücadelesi</strong></p>
<p>Selçukluların Bâtinîlerle mücadelesini, 1050’li yıllarda Sünnî İslâm’ı müdafaa biçiminde başlayan Fâtımîlerle mücadelenin bir devamı olarak görmek yerinde bir yaklaşım olur. Buna göre Selçuklular, Sünnî İslâm anlayışına karşı öncelikle ente­lektüel bir tehdit olarak etkin olan Bâtınî hareket ile özellik­le fikrî mücadele sahasında önemli işler yapmışlardır. Sultan Tuğrul Bey döneminde başlayan ve zaman zaman maksadını aşarak bazı Sünnî (Eş’arî ve Şafiî) âlimleri de hedef aldığı bili­nen Cuma hutbelerinde Râfızîlerin tel’în edilmesi şeklindeki uygulama söz konusu mücadelenin ilk örneğidir. Yine Nizâ- miye medreselerinin kurulması ve kısa süre içerisinde Selçuk­lu coğrafyasının hemen her yanında Sünnî ağırlıklı eğitimin yaygınlaştırılması da fikrî mücadelenin giderek daha sistema­tik hale getirilmesi ile ilgilidir. Nitekim başta “Fedâihu’l-Bâtıniyye” (Bâtinîliğin İçyüzü ismiyle Türkçeye de çevrilmiştir bu kitap) isimli kitabıyla bilinen ve Bâtınî harekete karşı birçok eser kaleme alan İmam Gazzâlî olmak üzere, birçok Selçuklu şehrinde Bâtınîlere karşı vaazlar veren önemli âlimlerin görül­mesi ve bunların zaman zaman Bâtınî fedâilerinin hedefi ha­line gelmesi de bu mücadelenin boyutlarını yansıtması açısın­dan dikkate değerdir. Selçuklular, Bâtınîlere karşı ayrıca askerî müdahale seçeneğini de etkin bir biçimde kullanmışlardır.</p>
<p>Selçuklular, Bâtınîlere yönelik ilk askerî müdahalelerini 1091 yılında Yoruntaş komutasındaki bir birlikle Alamut’u kuşat­ma altına alarak gerçekleştirdiler. Kale düşmek üzereyken Yoruntaş’ın hayatını kaybetmesi ile sonuçsuz kalan bu ilk mü­dahale hiç kuşkusuz Selçukluların son müdahalesi olmadı. Bu hadiseden bir yıl sonra Bâtınîlere karşı ilk büyük harekâtları­nı düzenleyen Selçuklular, tarihlerinin büyük bir bölümünde Bâtınîlerle mücadele etmeyi sürdüreceklerdi. 1092 yılı başların­da Arslantaş kumandasındaki bir orduyu Alamut’a, Kızıl Sa­rık komutasındaki bir diğerini ise Kuhistan üzerine sevk eden Sultan Melikşah, giderek kontrol edilemez bir noktaya evrilme- ye başlayan Bâtınî terörünü sona erdirmeye kararlıydı. Fakat bunu gerçekleştirmeye ömrü vefa etmedi. Alamut’u kuşatan Arslantaş, Kazvîn, Talekan ve Kuh-i Bara’dan gelen Bâtinîlerin takviye ettiği Haşan Sabbah’ın askerleri tarafından hezimete uğratılırken, Kuhistan’da başarılı bir şekilde devam ettiği gö­rülen harekâtlar da Sultanın ölüm haberi ile sonuçsuz kaldı.</p>
<p>Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra bütünüyle kontrolden çıkan Bâtinîler, Sultan Berkyaruk’un şahsında kendilerini yok etmeye kararlı bir düşmanla karşı karşıya geldiler. 1096 yılında Bâtinîlerin elinde bulunan Ehber yakınlarındaki Ves- nemkûh kalesini kuşatan ve ele geçiren Sultan Berkyaruk, kaledeki Bâtinîlerin katledilmesi emrini vermiş, burada kül­liyetli bir kıyım gerçekleştirilmişti. 300 Bâtınînin öldürüldü­ğü bir saldırıyı bizzat yöneten Sultan, 1100 yılında ülke sat­hına yaydığı daha kapsamlı bir müdahale için harekete geçti.</p>
<p>Adeta bir cadı avı başlatıldı ve Selçuklu şehirlerindeki Bâtınî- lere karşı yoğun bir takibat ve cezalandırma siyaseti uygulan­dı. Hatta kaynaklara bakılırsa, bu geniş çaplı kovuşturma es­nasında Bâtınî oldukları iddiasıyla aralarında önemli zatların da bulunduğu birçok masum insan öldürülmüş, düşmanları tarafindan Bâtınî olmakla itham edilen sayısız kimse suçsuz yere hayatını kaybetmişti. Yine 1101 yılında Sultan Berkyaruk tarafindan görevlendirilen Emir Bozkuş Kuhistan’da, Çavlı Sakavu ise Fars ve Huzistan bölgelerinde Bâtinîler üzerine başarılı saldırılar tertip ederek sayısız Bâtınî öldürdüler. Sul­tan Berkyaruk döneminde Bâtınîlere karşı yürütülen müca­delelerde hatırı sayılır başarılar elde edilmiş olmakla birlikte, Haşan Sabbah’ı durdurmaya bu da yetmedi. Hatta kaynakla­rımız, özellikle bu dönemden itibaren Bâtınîlerin Suriye’de de teşkilatlanmaya başladıklarının altını çizer.</p>
<p>Sultan Muhammed Tapar’ın hâkimiyet dönemi, Bâtınîlere yönelik Selçuklu mücadelesinin en yoğun olarak gerçekleşti­rildiği dönem oldu. Berkyaruk’un ardından Selçuklu sultam olan Muhammed, Bâtınîlere dönük harekâtları yeniden ve es­kisine nazaran daha teşkilatlı bir biçimde başlattı. Bâtinîliğe eğilimli olduklarına dair yaygın bir kanaat bulunan İraklıları devlet görevlerinden tasfiye eden Sultan Muhammed, onların yerine kendilerinden çokça zarar gördükleri Bâtınîlere karşı ölçüsüz bir nefret besleyen Horasanlıları getirme yoluna git­mişti. Bu şekilde Bâtınîlere karşı mücadelede siyasî bir tavır da ortaya koyan Muhammed Tapar, 1107 yılında Bâtınîlerin en önemli kalelerinden biri olan Şahdîz’i kuşatma altına aldı. Uzun ve sancılı bir kuşatmanın ardından (bu sırada veziri Sa- dülmülk’ün Bâtınîlerle işbirliği yaptığını tespit etmiş ve onu derhal idam ettirmişti) Şahdîz ve Halincan kalelerini ele ge­çiren Sultan, bu şekilde İsfahan’daki Bâtınî hareketi de tama­mıyla yok etmiş oluyordu. Bâtınîleri yok etmeye kararlıydı. Mücadelesini sürdürdü. 1109 yılında Alamut Kalesi üzerine birlikler sevk eden ve burayı ele geçiremese de sonraki üç yıl içerisinde bölgedeki birçok Bâtınî kalesini işgal eden, sayısız Bâtınî öldüren ve listelenmesi bile çok uzun sürecek pek çok saldırı gerçekleştiren Sultan Muhammed Taparın mücadelesi sadece İran’la sınırlı değildi. Onun zamanında Suriye Bâtinî- lerine dönük müdahaleler de gerçekleştirildi. Bu çerçevede 1113’te Halep’te kapsamlı bir Bâtınî katliamı gerçekleştirilmiş ve yüzlerce Bâtınî öldürülmüştü.</p>
<p>Bâtinîlere karşı yürüttüğü kararlı politika ile adeta hareketin belini kıran Muhammed Tapar, nihaî bir başarı elde etmenin ön koşulunun, Bâtınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi’ni ele geçirmekten geçtiğini görüyordu. Ülkesinin dört bir yanın­da gerçekleştirdiği sayısız Bâtınî harekâtının ardından bunu gerçekleştirmek için incelikli bir fetih planı hazırladı ve 1107 yılında güçlü bir Selçuklu ordusunu Alamut üzerine gönder­di. Başlarında Anuştekin olmak üzere Karaca, Gündoğdu, Il-Kavşut ve Bozan gibi devrin önde gelen komutanlarının liderlik ettiği bu ordu, Alamut’u düşürerek Bâtinîliğe son dar­beyi vurma konusunda her anlamda motive edilmiş durum­daydı. Kalenin kuşatılmasının ardından içlerinde uzun süre konaklanabilecek barakalar inşa edildi. Kuşatma süresi ne ka­dar uzarsa uzasın, kaleyi almadan buradan ayrılmayacaklardı. Karar buydu. Fakat bu son harekât da başarıya ulaşmadı. Ka- ledekileri çok zor durumda bırakan ve yaklaşık bir yıl devam eden Alamut kuşatması, Sultanın beklenmedik bir şekilde ölümü üzerine sona erdi. Anuştekin’in orduyu bir arada tu­tarak kuşatmayı sürdürmeye dönük bütün kararlılığına rağ­men, gerek Bâtınîlerin orduhgâhtaki casusları gerekse kişisel hırslarından dolayı birbirine düşen kumandanlar, kuşatmayı sürdürme konusunda gerekli olan kararlılığı gösteremediler. Merhum Sultanın bu en kararlı ve kapsamlı seferi de böylece başarısızlıkla sonuçlandı.</p>
<p>..</p>
<p>Mustafa Alican &#8211; Selçuklular,syf:164-175</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-batiniler-2/">Selçuklular ve Batıniler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-batiniler-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Sep 2016 23:38:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Haçlı Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[İlhanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam-Batı İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Arslan Yürekli Richard]]></category>
		<category><![CDATA[Birinci Haçlı Seferi]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçekleşmeyen Bir Hayal: Haçlı-Moğol ittifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı-Moğol ittifakı]]></category>
		<category><![CDATA[Haşhaşî]]></category>
		<category><![CDATA[Hittin Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hulagu]]></category>
		<category><![CDATA[Katolik Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs’ün Fethi]]></category>
		<category><![CDATA[Memlük]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Papa II. Urban]]></category>
		<category><![CDATA[Salâheddîn Eyyû­bî]]></category>
		<category><![CDATA[Salâheddîn Eyyûbî ve ‘Arslan Yürekli’ Richard]]></category>
		<category><![CDATA[Vatikan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12806</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kabaca 1000-1500 yıllarını kapsayan klasik ve geç Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri birkaç koldan ilerlemiştir. Kuzey ve Batı Avrupa, İslâm dünyasına kapılarını kapattığı halde bilim ve felsefe alanlarında Müslüman düşünürlerden derin etkiler almıştır. Güney İspanya ve Sicilya’da yaşanan &#8221;convivencia” tecrübesi Müslüman, Yahudi ve Hristiyanları bir araya getirmiş ve ortak bir kültürün inşasına imkân sağlamıştır. Öte yandan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/ha_l_/" rel="attachment wp-att-12811"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-12811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_.jpg" alt="Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)" width="498" height="212" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_.jpg 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-600x256.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-300x128.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/ha_l_-768x327.jpg 768w" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kabaca 1000-1500 yıllarını kapsayan klasik ve geç Ortaçağlarda İslâm-Batı ilişkileri birkaç koldan ilerlemiştir. Kuzey ve Batı Avrupa, İslâm dünyasına kapılarını kapattığı halde bilim ve felsefe alanlarında Müslüman düşünürlerden derin etkiler almıştır. Güney İspanya ve Sicilya’da yaşanan &#8221;convivencia” tecrübesi Müslüman, Yahudi ve Hristiyanları bir araya getirmiş ve ortak bir kültürün inşasına imkân sağlamıştır. Öte yandan 11. yüzyılın sonunda başlayıp 13. yüzyılın ikinci yarısında sona eren Haçlı seferleri,Avrupalı Hristiyanları İslâm topraklarına getirmiş, Müslümanlara da Frenkleri’ savaş meydanlarında, barış müzakerelerinde, pazar ve çarşılarda, kalelerde, yolculuklarda tanıma imkânı vermiştir. İki asırlık bu mücadele dönemi, iki kültür üzerinde derin etkiler bırakmış ve hatırası modern zamanlara kadar korunmuştur.</p>
<p>Her ne kadar Haçlı seferleri deyince akla Doğu-İslâm topraklarına yapı­lan askerî seferler geliyorsa da Avrupalı Hristiyanlar ve yöneticiler orta, Ku­zey ve Güney Avrupa’ya da çeşitli Haçlı seferleri düzenlemişler ve bu bölgele­re açtıkları savaşları Haçlı sancağı altında tanımlamaya çalışmışlardır. 1187’de Kudüs’ün tekrar Müslümanların eline geçmesiyle beraber Haçlı seferleri Doğu’nun yanı sıra Avrupa’nın güney bölgelerine de yönelmeye başlar. 1187- 1260 arasında İspanya ve Kuzey Afrika’ya seferler düzenlenir. Endülüs MüsIumanlarına karşı yürütülen mücadele, diğer Haçlı seferlerinden farklı görülmez. 1236’da Kurtuba, 1248’de İşbiliye ve 1253’te Belensiye alınır. 1492 Avrupa’nın son Müslüman ve Yahudi toplulukları ireconquista&#8217; seferberlik çerçevesinde yurtlarından ihraç edilir.</p>
<p>Güney İspanya’nın yanı sıra Baltık bölgesine de Haçlı seferleri düzenlenir; 12. ve 13. yüzyıllarda Estonya, Finlandiya ve Polonya’ya karşı savaşlar açılır. Papanın düşmanı kabul edilen ve sa­pık addedilen gruplara karşı Almanya, Fransa, Aragon, Bohemya, Bosna  İtalya’ya seferler tertip edilir. Yunanlara ve Ortodoks Ruslara karşı da sefer­ler düzenlendiği bilinmektedir.(1)Bu geniş manada Haçlı seferleri ve Haçlı as­kerleri, Avrupa tarihinde güçlü bir dinî ve siyasî içerik kazanmış ve Hristiyanlık’ın askerî tarihinin en iyi bilinen sembollerinden biri haline gelmiştir.Haçlı seferleri, 1095 yılının Kasım ayında Fransa’nın Clermont şehrinde Papa II. Urban’ın başkanlık ettiği bir toplantıyla başlar. Toplantının bittiği 27 Kasım günü Papa, meydanda dramatik bir konuşma yapar ve bütün Avrupa’yı kutsal toprakları “dinsiz sapıkların” yani Müslümanların elinden kurtarmaya davet eder. Konuşmasında dinî argümanlar kullanan II. Urban, Kudüs’ün de içinde bulunduğu kutsal toprakların Hristiyanlara ait olduğunu, Hz. Isâ’nın burada doğup vaftiz edildiğini, ilk kilisenin burada kurulduğunu ve “Tanrı’nın Krallığı”nı yeniden tesis etmek için bu toprakların mutlaka Hristiyan idare­sine geçmesi gerektiğini söyler. Hristiyan Avrupa derhal harekete geçmeli ve kutsal toprakları tekrar Kilisenin idaresine katmalıdır.</p>
<p>Papa’nın etkili bir vaaz olarak irad ettiği konuşması 11. yüzyılın sonun­da Avrupa’nın genel düşünce dünyasını ve İslâm dünyasına yönelik tutum­ları anlamak açısından önemli ipuçları sunar. Haçlı seferlerini dinî bir teme­le oturtmak için kullanılan argümanlar, Hristiyanlık’ın savaşa ve kıtale bakış açısını ortaya koyması açısından da önemlidir. Haçlı seferleri, Avrupa’daki diğer savaşlardan farklı olarak, bizzat Kilisenin sevk ve idare ettiği ve kıtala­rarası siyasete müdahil olduğu bir süreçtir.</p>
<p>Papa II. Urban, Haçlı seferlerine gerekçe olarak Kudüs’te Hz. İsâ’nın medfun olduğuna inanılan yere yapılan Kutsal Mezar (Holy Sepulchre) Kilisesi’nin Fâtımî sultanı Hakîm bi-Emrillah tarafından yıktırılmasını ve Filistin’de­ki Hristiyanlara baskı yapılmasını gösterir. Fâtımî sultanının, 11. yüzyılın ba­şında giriştiği bu uygulama, hem Fâtımî hem de genel İslâm tarihi açısından istisnai bir durumdur. Hakîm’in eksantrik kişiliği, tarih ve biyografi kaynakla­rında detaylı bir şekilde anlatılır. 1005 yılında Dâru’l-ilm adlı bilim merkezini kuran, Mescidül-hakim adlı büyük caminin inşasını tamamlayan Hakîm, ay­ni zamanda Şîîlik in bir alt kolu olan Dürzîlik’in ortaya çıkışında da etkin bir rol oynamıştır. Kutsal Mezar Kilisesi’ni yıktıran aynı Hakîm, birkaç yıl sonra yıktırdığı bazı kiliseleri yeniden yaptırır ve Hristiyanlara karşı tekrar müsa­mahalı politikalar izlemeye başlar. Papa II. Urban’ın çelişkilerle dolu Hakîm dönemini Önemli bir fırsat olarak değerlendirdiğinde şüphe yok.</p>
<p>Hristiyanlık’ı benimsemiş Avrupa halkları, Haçlı seferleri gibi ulus ve devlet ötesi bir çağrıya kıılak vermeye hazırdılar. İnsanların dünyaya günah­kâr geldiği ve bundan kurtulmak için bu dünyada iyi ameller yapması gerek­tiği, lâkin nihai hükmün Hz. İsâ’ya ait olduğu inancı, Hristiyan otoriteleri­nin dinî bir savaş çağrısı yapmalarını kolaylaştıran bir unsurdu. Öte yandan Bizans İmparatorluğu kutsal savaş, kahramanlık, şövalyelik, onur, savaşçılık gibi kavramları, Hristiyanlık’ın dinî argümanlarına ve onayına ihtiyaç duy­madan seküiler bir çerçevede zaten kullanmaktaydı. Fakat özellikle Konstantin’den sonra kadim Roma-Bizans savaş kültürüyle Kilisenin takdis edici oto­ritesi birleşecek ve kime karşı yapılırsa yapılsın, imparatorluğun bütün savaş­larına dinî bir renk katacaktır. Bu manada Roma-Bizans’ın Müslüman dün­yasına karşı başlattığı savaş -Haçlı seferleri ve diğerleri- bir dinler çatışması olmaktan ziyade bir güç mücadelesinin ifadesiydi. Kilisenin onayı ve takdisi, kitleleri harekete geçirmek ve kamuoyu vicdanını kendi tarafına çekmek için gerekliydi. Bu iki kültürün -Roma-Bizans ve Hristiyanlık- bu şekilde bir ara­ya gelmesi, 11. yüzyıl Avrupa tarihinin önemli kırılma noktalarından biridir.</p>
<p>Bu çerçevede Papa II. Urban, ilk defa St. Augustine’in formüle ettiği ve daha sonra St. Thomas Aquinas’ın geliştireceği ‘haklı/meşru savaş’ {jus ad bellurtı) kavramını kullanarak yaptığı çağrıya dinî ve siyasî bir temel oluşturma­ya çalışır. Ortaçağ Hristiyan düşünürlerinin geliştirdiği ‘haklı/meşru savaş’ te­orisi, prensipte şiddeti en son çare olarak görür ve saldırı, katliam ve nefs-i müdafaa gibi gerekçeleri savaş için temel sebep kabul eder. Aynı şekilde sa­vaş esnasında uyulması gereken bir dizi kural belirler ki bunlara da jus in bel­le adı verilir. Bu ilkeler ışığında büyük bir dinî seferberlik ve savaş başlatabil­mek için II. Urban, Hz. İsa&#8217;nın doğduğu ve yaşadığı yer olması hasebiyle kut­sal kabul edilen Kudüs’ün barbar ve despotik Tanrı-tanımazların elinde acı çektiğini, burada yaşayan Hristiyanların zulüm gördüğünü, kadınlarının kirlendiğini, çocuklarının kaçırıldığını, kiliselerinin yakıldığını, vs. anlatan bir söylem geliştirir ve şöyle der:</p>
<p><em>Tanrıya tamamen düşman olan bir kavim Hristiyan topraklarını işgal etmiş ve insanları kılıçla,</em><em>işgalle ve ateşle hükmü altına almıştır. Bu insanlar şen-i amellerinin kirlettiği kutsal adak yerlerini yıkmıştır. Hristiyanları zorla sünnet etmiş ve buradan çıkan kanı, kutsal adak yerlerine ya da vaftiz çanaklarına saçmışlardır, Ve işkence yapmak istedikleri kişilerin karınlarını deşmiş, hayatî organlarım parçalamış, bir kazığa bağla­yarak onları sürüklemiş ve kırbaçlamış, böylece onları öldürmeden önce bütün iç organlarını dışarı çıkartmıştır. Kadınlara karşı uygulanan şidde­te ne diyeyim? Bıı şiddet o kadardır ki onun hakkında konuşmak, susmaktan daha kötüdür.</em></p>
<p><em>Milletler arasında Tanrı size savaşta fevkalâde bir üstünlük, büyük bir kalp, size karşı gelen herkesi susturabilecek hafif ve güçlü bir beden ver­mişken, bunun intikamını almak ve bu durumu düzeltmek kime düşüyor?(2)</em></p>
<p>Oysa bu iddiaların hiçbiri tarihî gerçeklerle bağdaşmıyordu. Zira Doğu Hristiyanları ve özellikle Kudüs ve civarında yaşayan gayr-ı Müslim toplu­luklar baskı altında değillerdi. Herhangi bir sistematik yahut toplu öldürme söz. konusu olmadığı gibi, Yahudi ve Hristiyanlar Ehl-i Kitap olarak “zımmî” hukukunun kendilerine sağladığı haklardan istifade etmekteydi. Doğu Hristiyanları Abbasî Devleti’nde ve diğer beylik ve sultanlıklarda bürokrat, dok­tor, maliyeci, muhasib, mütercim, vb. olarak görev yapmaktaydılar ve bu du­rumu Roma yahut Vatikan yönetimine tercih ediyorlardı. Bu manada Haçlı seferleri için yapılan çağrıda kullanılan dil ve üretilen efsaneler, Papalık dü­zeyinde İslam karşıtı propaganda faaliyetlerinin ilk örneğidir.</p>
<p>Papa II. Urban’ın davetine göre, bu seferin amacı sadece kişisel günahlar­dan kurtulmak değil, aynı zamanda Hz. Isâ için zorluklara katlanmak ve bel­ki de onun yolunda ölmek sûretiyle cenneti garantilemekti. Buna, Avrupa’da yayılmaya başlayan Islâm karşıtı polemikler, efsaneler, ön yargılar ve husu­met eklenince asker, asilzade, sıradan vatandaş, tüccar, meraklı ve maceracı insanların oluşturduğu orduların kısa sürede yola çıkması işten bile değildi. Böylece Kilise hiyerarşisi dışında kalan ve dinî bir yetki ve sıfata sahip olma­yan insanlar da büyük bir dinî eylemin içinde, hatta merkezinde rol alma şan­sına sahip olmaktaydı. Kendisi de basit bir kökenden gelen II. Urban’ın kitleleri harekete geçirmek için bu hissi etkili bir şekilde kullandığı görülüvor.(3)</p>
<p>Bu hissiyatla harekete geçen kitleler “Tanrı’nın emri, Tanrı’nın emri” sloga­nıyla yollara döküldüler.Fakat Haçlı seferlerinin sadece dinî gerekçelerle yapıldığını söylemek ha­ta olur. Papanın dini otoritesini siyasî bir güç haline getirme kaygısının yanı sıra başka etkenlerin de süreçte önemli bir rol oynadığını ifade etmek gere­kir. Bunların başında Batı ve Doğu Hristiyan topluluklarını birleştirme çaba­sı gelir. Asırlardır ayrı dinî ve siyasî otoritelere bağlı olan Hristiyan cemaat­lerinin birleşmesi, Avrupa devletleri için tarihî bir fırsat olabilirdi. Papa, Av­rupa&#8217;nın dinî ve siyasî birliğini sağlama konusunda imparator ve derebeyleri­nin tam desteğine sahipti ve kendini onlardan güçlü görüyordu. Dinî birlik, Avrupa’nın siyasî sınırlarını Arap Yarımadası’na kadar genişletebilirdi. Bu ma­nada Haçlı seferlerinin asıl misyonu, Papa, krallar ve derebeylerinin öncülü­ğünde bir “birleşik Avrupa” yaratmaktı.</p>
<p>Avrupa’yı tek bir siyasî önderlikte, Hristiyanlık’ı da Katolik Kilisesi’nin dinî otoritesi altında birleştirme projesi, Nesturîler başta olmak üzere Doğu­lu Hristiyan cemaatlerinin kahir ekseriyeti tarafından reddedilecektir. Nes­turîler, İznik Konsili’nin sonuç bildirgesine ilk karşı çıkan gruptu. Nesturîlik, Antakyalı bir din adamı olan Nestorius tarafından kurulmuştu. Nesturi inan­ana göre Hz. İsâ, Tanrı’nın kelimesinin kendisinde tecellî ettiği bir insandır. Monofizitler ise İskenderiye Piskoposuna bağlı olup Hz. İsâ’nın tamamen İlâhî bir tabiata sahip olduğuna inanıyorlardı. Bu dönemde Irak’ta yaşayan Hristiyanların büyük çoğunluğunun Nesturi olduğu tahmin ediliyor. Hristiyanlık’ı resmî din haline getiren Roma imparatorları, İstanbul’un Hristiyanlık’ın ikin­ci başkenti olmasını ve bütün dünya Hristiyanlarının kendilerine bağlı olma­larını istiyorlardı. Hz. İsâ’nın Baba ve Oğul’dan oluşan hem İlâhî hem de İn­sanî iki tabiatı olduğu öğretisi bütün Hristiyanlara empoze edildiğinde, gös­terilen tepkiler dinî olduğu kadar aynı zamanda siyasî idi. Teolojik tartışma­ların ötesinde Doğu Hristiyanları, Roma yahut İstanbul’un hakimiyetini ka­bul etmeye yanaşmıyordu.</p>
<p><strong>Haçlı Seferleri Başlıyor</strong></p>
<p>1096 yılında başlayıp 1270 yılında sona eren Haçlı seferlerinden sekiz tanesi önemlidir. 1096-1099 yılları arasında yapılan ve bütün seferler içinde Batıklara tek zafer getiren ilk seferde Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdiler ve Su­riye ve Filistin’de “Latin Devletleri ”ni kurdular. Bu devletler; Urfa Kontlu­ğu (1098-1144), Antakya Eyaleti (1098-1268), Kudüs Krallığı (1099-1187), Trablus Kontluğu (1109-1289), Edessa Eyaleti (1098-1144) ve Kilikya’daki Ermenistan Krallığı’dır (1098-1375). Bu eyalet ve kontluklar, Anadolu’nun doğu ve güney bölgelerinde ve Suriye-Filistin hattında kurulmuş ve Haçlı seferlerinin devam etmesinde önemli bir rol oynamıştır. Fakat bu siyasî yapılar, zaman içinde zayıflayarak ortadan kalkmıştır.</p>
<p>Beş haftalık bir kuşatmadan sonra 1099 yılında Haçlıların eline geçen Kudüs, uzun tarihinin en dramatik ve acılı anlarından birini yaşadı. Haçlılar hiçbir ayrım yapmadan şehirde büyük bir katliam yaptılar. Kubbetu’s-sahrâ’ya ve Mescid-i Aksâ’ya sığınan Müslüman halk dahi bu katliamdan kurtulama­dı. Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle şehirdeki Yahudiler de kat­ledildi; sinagogları yakılarak ateşe verildi. Mescid-i Aksâ talan edildi ve de­ğerli eşyalar çalındı. Müslümanların mabedleri kilise, misafirhane, depo, vb. yerlere çevrildi. Kudüs’te yapılan katliam, Batılı kaynaklarda dahi büyük bir trajedi olarak anlatılır. Tarihçi Raimundus Aguliers, şehrin ele geçirilmesin­den bir gün sonra Harem-i Şerif mahallesine giderken ceset yığınları arasın­dan geçtiğini ve akan kanın dizlerine kadar sıçradığını aktarır. Altın ve mü­cevher gibi kıymetli taşların bulunduğu gerekçesiyle pek çok Müslüman Ku­düslünün karınlarının deşildiği rivayet edilmektedir. Kaynaklar, şehrin bir­kaç gün içinde ceset ve kan kokusuyla dolduğunu; salgın hastalıkların başla­ması ihtimalinden dolayı temizlik yapılması talimatı verildiğini aktarır. Müs­lümanların cesetlerini bir araya getirip topluca yakmak işi de şehirde kalan Müslümanlara zorla yaptırılır.(4)</p>
<p>Birinci Haçlı Seferi’nin Kudüs’ün ele geçirilmesiyle neticelenmesinin çe­şitli sebepleri olduğunu ifade etmek gerekir. Avrupa tarihinde ilk defa dinî bir ihtirasla yola çıkan on binlerce Hristiyan birkaç yıl içinde böyle büyük bir zafere imza atacağını muhtemelen tahmin etmiyordu. İlk Haçlıların büyük bir direnişle karşılaşmadan Anadolu’yu ve Suriye topraklarını geçerek Filis­tin’e kadar gelmesinde İslâm dünyasının 11. yüzyılın sonunda içine düştüğü siyasî dağınıklık ve iç ihtilaflar da önemli bir rol oynamıştır. Şam, Halep ve Musul’da bulunan Müslüman güçleri birlik olabilseydi, Haçlı ordusunu An­takya civarında durdurabileceklerdi. Fakat Selçuklular, Abbâsîler ve Fâtımî- ler arasındaki siyasî çekişme, merkezî ve birleştirici bir gücün ortaya çıkma­sına imkân vermedi. Melikşah’ın 1092 yılında vefat etmesinin ardından Sel­çuklu Devleti’nin bölünmeye başlaması da bunda etkili oldu. Müteakip dö­nemlerde ve özellikle Salâheddîn Eyyûbî’den sonra birlik içinde hareket eden İslâm dünyası, yeni Haçlı seferlerinin başarılı olmasını engellemiştir.(5) Müslüman yönetici ve komutanların hazırlıksız yakalanmasındaki bir diğer etken, Trenkier’ olarak bilinen Haçlı ordularının, zafiyet içindeki Bizans ile aynı kabul edilmesiydi. Kudüs ve civan kaybedilinceye kadar ne Selçukluların, ne Abbâsîlerin, ne de Fâtımîlerin Haçlıların gerçek gücü ve kapasitesi hakkında doğru bir bilgiye sahip olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Bunun en canlı örneği, ilk Haçlı ordusuna karşı önemli askerî başarılar elde eden Selçuklu sultanı I. Kılıçarslan’dır. 1096’da İznik’i kuşatan Haçlı­lar, Selçuklular için bir sürpriz olmuştu. Zira Haçlılar, Bizans’la münasebet­lerinden tanıdıkları ‘efrene’lerden farklıydılar. Dilleri, kılık kıyafetleri, ko­muta yöntemleri, askerî taktikleri daha önce görmedikleri niteliklere sahipti. Avrupa’dan gelen bu insanların sayısını ve gerçek niyetini de kimse bilmiyor­du. Malatya civarında Danişmendoğulları’yla uğraşmak zorunda kalan Kılıçarslan, ilk Haçlı ordusunun İznik çıkartması karşısında hazırlıksız yakalan­mış ve eşinin ve çocuklarının esir alınmasına engel olamamıştı. Buna rağmen Selçuklu sultanı, Haçlı ordusunu yenmeyi başarır. 1097 yılında ikinci bir or­dunun yaklaşmakta olduğu haberi gelince Kılıçarslan ve komutanları, bir yıl önceki başarılarını esas alarak bu tehdidi fazla önemsemezler. Fakat Haçlıla­rın gerçek gücü ve boyutu burada ortaya çıkar. Kılıçarslan’ın büyük bir başa­rıyla uyguladığı vur-kaç taktikleri, Haçlı ordusuna önemli kayıplar verir, ama Anadolu topraklarını geçerek Kudüs’e ulaşmalarını engelleyemez.(6)</p>
<p>İkinci Haçlı Seferi 1147-1149 yılları arasında yapılır. Avrupa’nın en ka­labalık ordusunun katıldığı bu sefer, Haçlılar açısından hiçbir önemli neti­ce vermemiştir. 1188-1192 yılları arasındaki üçüncü seferin amacı, 2 Ekim 1187’de kaybedilen Kudüs’ü tekrar Hristiyan hakimiyeti altına almaktı. Dör­düncü sefer 1201-1204 yılları arasında gerçekleşir. Haçlılar bu sefer sırasın­da İstanbul’u talan ederler. Venedik’te toplanan Haçlı ordusu, deniz yoluyla İstanbul’a gelir ve gemilerini Haliç’e çeker. Hazırlıksız yakalanan Bizans im­paratoru, sağa sola saldıran çapulcu grupları kontrol altına alamaz. Şehir 13 Nisan 1204’te Haçlıların eline geçer ve yağmalanır. Bizans ve Avrupa kay­naklarının bildirdiğine göre İstanbul’daki saraylar, kiliseler, manastırlar, kü­tüphaneler, işyerleri talan edilir. Mücevherat, tablo, ikon gibi kıymetli eşya­lar parçalanır veya çalınır. Venedikliler ele geçirdikleri kıymetli eşyaları Venedik’e götürürler. Kudüs’ü kurtarmak için yola çıkan Haçlılar, İstanbul’u ta­lan etmekle yetinirler. Neticede zaten zayıflamakta olan Bizans İmparatorluğu, Dördüncü Haçlı Seferi’yle beraber artık çökmeye başlar. Paradoksal bir şekilde bu hadise, Anadolu Selçuklu Devleti’nin hakimiyetini tahkim etmesi- ne yardımcı olur. Zira artık Avrupa’dan ve Bizans’tan bir askerî tehdidin gelmeyeceğini gören Selçuklular, Akdeniz’de Antalya ve civarını, Karadeniz’de Samsun ve Sinop’u ele geçirir.(7)<br />
1217-1221 yılları arasında yapılan beşinci sefer, Mısır’ı hedef alır. Haç­lılar yenilir ve Müslümanlarla anlaşma imzalamak zorunda kalırlar. 1228- 1229 yıllarına rastlayan altıncı sefer, Alman imparatoru II. Frederik’in Ku­düs’ü kısa bir süreliğine hakimiyeti altına almasıyla sonuçlanır. Fakat bu uzun sürmez ve Kudüs tekrar Müslüman idaresine geçer. Yedinci ve sekizinci Haç­lı seferleri sırasıyla 1248-1254 ve 1270 yıllarında gerçekleşir. Her iki sefer­de de Haçlılar büyük yenilgiler alır. Avrupalılar yorulmuştur. Haçlı seferle­ri, artık sadece tarihî bir semboldür.(8) Kudüs’ü yeniden ele geçirme umutları­nı yitiren Avrupalılar, bölgede küçük Latin krallıkları kurarlar. Fakat Kudüs, Hristiyan Avrupa’nın kızıl elması olmaya devam eder. Son Haçlı seferini dü­zenleyen Fransız Kralı ‘Aziz’ Louis, dünya gözüyle göremediği ama ele geçir­mek için ömrünü harcadığı Kudüs’ten son nefesine kadar vazgeçmez. Ölüm döşeğinde ağzından dökülen son kelimeler “Kudüs, Kudüs!” olur.(9)</p>
<p><strong>Kudüs’ün Fethi</strong></p>
<p>Bu dönemin en kayda değer hadisesi şüphesiz Kudüs’ün tekrar Müslü­manların eline geçmesidir. Kudüs’ün Müslümanlardan alınması, Haçlı se­ferlerinin ana sebebi olarak kabul edilmiş, binlerce insan bu fikre inana­rak hayatlarının en büyük macerasına çıkmış ve büyük bedeller ödemişler­di. 1099 yılında alman Kudüs, 1187 yılına kadar Hristiyanların idaresin­de kaldı. Kilise, Avrupalı krallar ve doğudaki Haçlı devletleri, tarihin akış seyrinin artık kendilerinden yana olduğuna inanıyordu. Bu kurgu, Salâhed- dîn Eyyûbî (1138-1193) adında bir kumandanın tarih sahnesine çıkmasıy­la değişecektir.</p>
<p>Eyyubîler hanedanının kurucusu ve ilk hükümdarı olan Salâheddîn Eyyû­bî, Tikrit’te dünyaya geldi. Siyasî ve askerî hayatının önemli bir kısmını Mı­sır, Suriye ve Irak’ta birlik ve istikrarı sağlamaya hasretti. Fâtımî Devleti’ne son vererek bölgede siyasî birliği tesis etti. Haçlılara karşı ilk seferini 1177’de Gazze-Askalan bölgesine yaptı. 1185’te Musul ve civarını tahkim etti ve ordu­sunu güçlendirdi. Uzun yıllardır hayalini kurduğu Kudüs’ü fethetmek için ar­tık yeterli güce sahip olduğunu gören Salâheddîn Eyyûbî, Kudüs Krallığı’nın iç çatışmalarını da iyi değerlendirerek harekete geçti. Mısır, Suriye ve diğer vilayetlerden gelen askerlerle birlikte 12 bin kişilik bir süvari ordusu teşekkül etti. 3-4 Temmuz 1187’de Hittin adlı bölgede Haçlıları ağır bir yenilgiye uğ­rattı. Ardından bugün Filistin topraklarında bulunan Akka, Taberiye, Nablus ve Gazze dahil irili ufaklı bir dizi şehri ele geçirdi. 20 Eylül 1187’de Kudüs’ü kuşattı. Miraç kandiline denk gelen 27 Receb 583 yani 2 Ekim 1187 günü Kudüs’e girdi. Vefat ettiği 4 Mart 1193 tarihine kadar hem Kudüs’ü hem de civar şehirleri Haçlı ordularına karşı korudu. İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard’ın 1191’de Akka’yı ele geçirmesi dahi Salâheddîn’in kurduğu Kudüs hattına her hangi bir zarar vermedi.</p>
<p>Kaynakların ittifakla aktardığına göre Salâheddîn Eyyûbî adaletli, dira­yetli, dindar, cömert, vakur ve iyi eğitim almış bir kişiydi. Siyasî ve askerî ha­yatında büyük başarılara imza atan Kudüs fatihi, İlmî ve sanatsal çalışmaları bizzat takip ederek destekledi. Filistin, Hicaz, Yemen ve Mısır’da çok sayıda da kale, köprü, medrese, cami ve zaviye inşa ettirdi. O’nun döneminde Mısır ve Suriye, İslâm dünyasının önemli ilim ve fikir merkezleri haline geldi.Mekke ve Medine’nin imarıyla hususî olarak ilgilendi ve “Hâdimü’l-Harameyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) ifadesini ilk defa kullanan devlet adamı oldu.(10)</p>
<p>Salâheddîn Eyyûbî, sadece “Kudüs Fatihi” olarak İslâm dünyasında de­ğil, Avrupa’da da bir efsane haline gelir. Şehri aldıktan sonra geniş bir ‘eman’ yayınlar ve kendisine karşı savaşan Tapınak ve Hospitalier Şövalyeleri dahil herkesin can ve mal güvenliğini garanti altına alır. Hristiyanların çok cüz’î miktarlarda fidye ödeyerek Kudüs’ü terk etmelerine izin verir. Lâkin savaş sırasında katliam yapanların öldürülmesini emreder. Kudüs Kralı Guy de Lesignan’ın hayatını bağışlar; fakat pek çok Müslümanın kanına giren ve Hristiyanların da tepkisini çeken Renaud de Chatillon’u bizzat kendisi öl­dürür. Mescid-i Aksâ ve diğer İslâmî mekânları tekrar aslî fonksiyonlarına irca eder. Haçlılar tarafından kovulan ve uzun bir süredir Kıbrıs’ta bulunan Yahudi hahamını Kudüs’e davet eder.</p>
<p>Hristiyanlara ait dinî mekânların ida­resini Ortodoks Kilisesine teslim eder. Kudüs’te barış ve adaleti tesis etme­ye çalışan Salâheddîn Eyyûbî, böylece siyasî ve dinî bütün tarafların takdi­rini toplar. Cephede savaştığı düşmanlarına karşı sulh masasında asil ve âli- cenab tutumuyla dikkat çeken Salâheddîn, Ortaçağlar boyunca Avrupa’da en iyi bilinen Müslüman kahraman haline gelir. Müslüman filozoflar örne­ğinde gördüğümüz gibi Salâheddîn de yer yer gizli bir “Hristiyan şövalye” olarak anlatılır. Dante, Salâheddîn’i Limbo’daki “erdemli paganlar” arası­na yerleştirir. Walter Scott’ın The Talisman (1825) adlı eserindeki Salâhed­dîn betimlemesi, Kudüs fatihine gösterilen romantik ilginin dikkat çekici ör­neklerinden biridir. Ridley Scott’ın Cennetin Krallığı (2005) filminde Salâ­heddîn, tarihî gerçeklerle uyumlu bir şekilde adil ve dirayetli bir komutan olarak tasvir edilir.(11)</p>
<p>Hıttin Savaşı’ndan sonra Kudüs, altı buçuk asır boyunca Müslümanların hakimiyeti altında kalmıştır. İngiliz General Edmund Allenby, Aralık 1917 yı­lında Kudüs’ü Osmanlılar’dan aldığında, Arslan Yürekli Richard’ın yarım kal­mış projesini tamamladığını ima eder.(12)</p>
<p>Hittin Savaşı’nın yapıldığı yerin hem Haçlılar hem de Filistin tarihinde özel bir yeri var. Taberiyye Gölü’ne sekiz kilometre mesafede bulunan Hittin, Salaheddm Eyyûbınin hatırasını taşır. Salaheddîn, Haçlı ordularını yen­dikten sonra Kudüs ün kapılarını açan bu zaferin anısına Hittin’in en yüksek noktasına Kubbetu n-nasr adında bir bina yaptırır. Bina zaman içinde cami­ye dönüşür ve yüzyıllar boyunca Hittin zaferinin sembolü olarak hizmet ve­rir. Şuayb Peygamber’in makamının burada olduğu kabul edilir. 1948’de İs­rail’in eline geçen Hittin o tarihten itibaren sistemli bir nüfussuzlaştırma po­litikasına tabi tutulur. İsrail, Dürzîlerin Şuayb Peygamber’in makamını ziya­ret etmesine, daha sonra da makamın himayesini üstlenmelerine izin verir. Buna mukabil, Salâheddîn’in yaptırdığı caminin restore edilmesi engellenir. 1990’lı yıllarda 73 yaşındaki Ebû Cemel adlı bir Filistinli, Hittin’de Filistinli çocuklar için bir yaz kampı yapmak ister ve bu vesileyle camiyi restore ede­bileceğini düşünür. Fakat İsrail hükümetinin bürokratik engel ve oyalamala­rı neticesinde bu proje hayata geçmez. Bugün Hittin, İsrailli işgalci yerleşim­cilerin hayvanlarını otlattığı bir yer olarak kullanılıyor.(13)</p>
<p><strong>Salâheddîn Eyyûbî ve ‘Arslan Yürekli’ Richard</strong></p>
<p>Salâheddîn Eyyûbî’yi anlatırken İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard dan bahsetmemek olmaz. Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesi üzerine Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa 1189 yılında büyük bir orduyla yola çıkar. Balkanlar’ı ve Orta Anadolu’yu geçerek Toroslar üzerinden Silifke ye kadar gelir. Silifke çayını geçerken boğularak ölmesi üzerine ordusu dağılır. Fakat Avrupalıların kutsal topraklara olan ilgisi ortadan kalkmaz. 1189 da babası Henri’nin ani vefatı üzerine tahta geçen Richard ve Fransız Kralı II. Philippe August, 1190’da Vezelay’da buluşur ve güçlerini birleştirerek Kudüs’e doğru yola çıkarlar. Ayrı yollardan Akka’ya gelen Fransız ve İngiliz kralları, şehri 11 Temmuz 1191’de ele geçirir. Akka’nın düşmesi, hem Salâheddîn hem de böl­gedeki Müslüman emirler için beklenmedik bir gelişme olur. Akka’nın payla­şılması konusunda İngilizlerle Fransızlar arasında ihtilaf çıkınca Fransa Kralı ülkesine geri döner ve böylece bütün kumanda Richard’a geçer.</p>
<p>Akka’nın düşmesi Salâheddîn’i hem öfkelendirmiş, hem de endişelendirmişti. Zira şehir, onun onayı olmadan teslim edilmişti. Salâheddîn bir an hısımıyla esirlerin mübadelesini temin etmek ister. Bunun için kendi elinde­ki esirleri bırakır. Richard’ın amacı ise Akka’da kalmak değil, bir an önce gü­neye doğru ilerleyerek Kudüs’ü almaktır. Bütün asillerin serbest bırakılmadı­ğı bahanesini ileri süren Richard, Akka’da bulunan 2700 Müslüman esirin eş ve çocuklarıyla beraber kılıçtan geçirilmesini emreder. Bu korkunç katliam­dan geriye bir ceset yığını kalır. Parçalanmış ve kokmaya başlayan cesetleri şehrin girişinde bırakan Haçlılar güneye doğru ilerlemeye başlarlar. Katliam haberi Kudüs’te bulunan Salâheddîn Eyyûbî’ye ulaştığında artık barış görüş­melerinin bir anlamının kalmadığı anlaşılır.(14)</p>
<p>Akka zaferi Richard’ı ve askerlerini umutlandırmıştır, ama Kudüs’e ele geçirmek için büyük bir taarruz yapacak kuvvetleri yoktur. Bunun farkın­da olan Salâheddîn, Akka’daki katliama rağmen diplomatik yolları ustaca kullanmaya devam eder. Kendisiyle yüz yüze görüşmek isteyen Richard’ın talebini “Krallar ancak bir anlaşma yaptıktan sonra görüşürler; zira birbir­lerini tanıdıktan ve bir lokma ekmeği paylaştıktan sonra savaş yapmaları makul değildir” diyerek reddeder. Richard, şöhreti Avrupa’ya kadar ula­şan Salâheddîn’i bizzat tanımak istediğini gizlemez. Salâheddîn ve komu­tanlarına göre, İngiliz kralının amacı barış yapmak değil, Müslüman ordu­larının gerçek gücünü ölçmektir. Müslüman tarafı da yeni Haçlı kuvvetleri­nin kapasitesini öğrenmek istemektedir. Salâheddîn görüşmeleri yürütmek üzere kardeşi Melik el-Adil’i görevlendirir. Bu noktada Salâheddîn, Haçlı ordusunu Akka’dan başlamak üzere Filistin sahillerinden bütünüyle söküp atamayacağının farkındadır. Üstelik malarya hastalığı kendisini bitkin dü­şürmekte ve eski kudreti hakkında emirleri arasında şüphelerin doğması­na neden olmaktadır. Salâheddîn durumun farkındadır; birinci hedefi, Ku­düs’ü tahkim etmektir. Ve bunu, tek bir askerini cepheye sürmeden başar­manın yollarını arar.</p>
<p>Richard ile Salâheddîn arasındaki diplomatik müzakereleri yürüten el-Adil, 1191 yılının Eylül ayında İngiliz kralından bir mesaj alır. Kral iki taraf­tan pek çok kayıpların olduğunu, şehirlerin yerle bir edildiğini ve bir anlaş­ma yapmanın zamanının geldiğini söyler. Bunun için üç şart öne sürer: Ku­düs, Gerçek Haç ve toprak. Buna göre, Kudüs Hristiyanlara teslim edilecek; Salâheddîn’in elinde bulunan ve bizzat Hz. İsâ’dan kalma olduğuna inanılan Gerçek Haç, Richard’a verilecek ve Ürdün’ün batısından itibaren Akdenize kadar olan kısım Haçlılara bırakılacaktır. Salâheddîn bu şartları duyunca te­bessüm eder; kâtibi çağırır ve şu cevabı yazdırır:</p>
<p><em>Kudüs, sizin için olduğu kadar bizim için de kutsaldır, fakat bizim için daha önemlidir; zira Peygamber Efendimiz mirâc’a buradan yükselmiştir ve ümmet kıyamet gününde burada cem olacaktır&#8230; Toprak meselesine gelince, buralar her zaman bizim vatanımız oldu. Sizin işgaliniz ise geçi­cidir. Müslümanlar zaafa düştüğü için buraları ele geçirdiniz. Savaşacak gücümüz olduğu müddetçe size burada rahat yok&#8230; Gerçek Haç ise eli­mizde büyük bir ganimettir ve onu ancak İslâm’ın hayrına olacak bir iş için size iade ederiz&#8230;(15)</em></p>
<p>Salâheddîn’in bu net cevabı, Richard’ı bu sefer yeni ve şaşırtıcı bir tek­lif yapmaya sevk eder. Buna göre, Salâheddîn’in kardeşi Melik el-Adil, Ingi­liz kralının kız kardeşi Joanna ile evlenecek; kralın ele geçirdiği Askalan ve diğer sahil bölgeleri çeyiz olarak verilecek; kan ve koca Kudüs’te oturacak; Hristiyanların serbestçe ziyaretlerine izin verilecek; Gerçek Haç iade edile­cek; esirler serbest bırakılacak ve Tapmak ve Hospitalier şövalyelerine Filis­tin’deki mülkleri geri verilecektir. Bütün anlaşmalar yapıldıktan sonra Ric­hard, ülkesine geri dönecektir. Teklifi duyan Salâheddîn, bunun bir şaka yahut savaş hilesi olduğunu düşünüp gülümser. Lâkin kardeşinin teklife olumlu baktığını görür ve itiraz etmez. “Evet” cevabı karşı tarafa iletilir. Bu arada kralın kız kardeşi böyle bir teklifin yapıldığını duyduğunda dehşete kapı- lir; ortalığı birbirine katar ve bir Müslüman emirle asla evlenmeyeceğini söyler. İşlerin sarpa sardığını gören Richard, bu sefer el-Adil&#8217;e Hristiyan olmasını söyler.</p>
<p>El-Adil, tıpkı abisi gibi bu teklife müstehzi bir tebessümle kara­lık verir. Plan suya düşer. Richard, kız kardeşi Joanna yerine, yeğeni Bretagne prensesi Eleanor’u vermeyi teklif eder. Hatta bunun için Papa’dan bir ‘izin belgesi’ almayı bile planlar. Ama bu girişim de sonuç vermez. Böylece Salâ­heddîn, Richard’ın, kardeşi el-Adil’i kendisine karşı kullanma hesabını da bo­şa çıkartır. El-Adil ve Richard, bir akşam ziyafetinde bir araya gelir; karşılık­lı iltifat ve hediyeleşmelerde bulunur ve ayrılırlar.</p>
<p>Bu sırada Salâheddîn boş durmaz ve Richard ile ilişkileri gergin olan Ti­re hakimi Conrad ile gizli müzakereler yürütür. Amacı, Richard’a karşı bir it­tifak kurmak ve Haçlı cephesini bölmektir. Arslan Yürekli Richard, Salâhed­dîn ile yüz yüze görüşmek için yeniden randevu talep eder. Salâheddîn ise aynı cevabı verir:</p>
<p><em>Krallar ancak bir anlaşma yapıldıktan sonra buluşur. Her hâlükârda ben senin dilini anlamam, sen de benimkini. Bu yüzden ikimizin de güvene­ceği bir tercümana ihtiyaç vardır. Bu yüzden bu adam (şu andaki elçi) aracı olarak görevine devam etsin. Bir anlaşmaya varırsak, bir araya ge­liriz. O zaman aramızdaki dostluk bâkî olur.(16)</em></p>
<p>Müzakereler devam eder; fakat Richard artık yorulmuştur. Dahası, İn­giltere’de kardeşinin haddini aşan tasarruflarda bulunduğu haberleri, onu ra­hatsız eder. Son bir hamle yaparak hiç olmazsa Askalan’ı ona bırakması için Salâheddîn’e adeta yalvarır. Aksi halde bu kışı da bölgede geçirmek zorunda kalacağını söyler. Bu üstü örtülü tehdit karşısında Salâheddîn, Richard’ın el­çisini karşısına oturtarak, Kral’a şunları aktarmasını söyler:</p>
<p><em>Krala de ki: Askalan’ı ona vermem söz konusu olamaz. Kışı burada ge­çirme meselesine gelince, bu zaten kaçınılmaz görünüyor; zira, kralın bu toprakları terk ettiği anda her şeyi kaybedeceğini gayet iyi biliyor. Kışı gerçekten burada, ailesinden ve ülkesinde uzakta mı geçirmek istiyor? Hay hay! Ben kışı da, yazı da, bir sonraki kışı ve bir sonraki yazı da bu­rada geçirmeye hazırım. Zira burası benim vatanım. Burada çocuklarımla ve akrabalarımla beraberim.Kış için bir ordum,yaz için bir başka ordum var.Ben artık yaşlı bir adamım.Ve dünya zevkleriyle işim olmaz. Cenab-ı Hak ikimizden birine zafer nasip edene kadar beklerim!'(17)</em></p>
<p>Bu cevap üzerine Richard daha fazla mesafe katcdcmcyeceğini anlar ve 1192 yılının Eylül ayında beş yıllık bir anlaşmaya razı olur. Haçlılar, Tire ve Yafa arasını alır ve karşılığında Salâheddîn’in Kudüs dahil bütün bölgedeki hakimiyetini tanır. Anlaşma üzerine Haçlı savaşçıları ziyaret için Kudüs’e gi­der. Salâheddîn gelenleri âlicenab bir şekilde karşılar. Bazılarını kendi sofra­sına davet eder. Haçlıların ısrarlı davetlerine rağmen Arslan Yürekli Richard, Kudüse gitmeyi reddeder. Böylece fethetmek için geldiği Kudüs’ü hiç göre­meden ve hayranlığını gizlemediği Salâheddîn ile yüz yüze görüşemeden ül­kesine geri döner.(18)</p>
<p>Anlaşmadan birkaç ay sonra Salâheddîn’in durumu kötüleşir. Batıda Ma- imonides, Yahudi aleminde Rambam olarak tanınan ve Akit Karışıklar İçin Kı­lavuz (Delâletti&#8217;l-hâirîn) kitabının yazarı ünlü Yahudi düşünür Mûsâ ibn Meymûn, Salâheddîn’in kişisel doktoru olarak Şam’da huzura çağrılır. Fakat bü­tün müdahalelere rağmen Kudüs fatihi, 4 Mart 1193’te 55 yaşındayken ve­fat eder. Salâheddîn’in biyografisini yazan Bahâeddîn’in aktardığına göre, Emir’in başında Kur’ân okunur. “Allah’tan başka ilah yoktur ve biz sadece O’na güveniriz”ayetine gelindiğinde Salâheddîn tebessüm eder, yüzü aydın­lanır ve ruhunu teslim eder.(19)</p>
<p>Salâheddîn’in erken ve beklenmedik vefatı, Suriye ve Kudüs başta olmak üzere bütün İslâm alemini büyük bir üzüntüye gark eder. Ölümünün Avru­pa’da nasıl yankılandığını bilmiyoruz. Fakat Salâheddîn’i Kudüs ve civarında gören, onunla selamlaşan, sofrasında yemek yiyen, kendisini görmediği halde şöhretini duyan pek çok Haçlı askeri, rahip ve din adamı ve Yahudi haham­ları ondan saygıyla ve övgüyle bahsederler. Hem tarihî bir şahsiyet hem de kültürel bir sembol olarak Salâheddîn, İslâm dünyasının ve Avrupa’nın hafı­zasında asırlar boyunca canlı kalır. Modern dönemde Filistin için verilen öz­gürlük mücadelesi, onun hatırası etrafında şekillenmiştir. Kudüs’ü ve Filistin topraklarını İsrail işgalinden kurtarmak için mücadele edenlerin kendilerini Salâheddîn’in evlatları olarak görmeleri bir tesadüf değil. Avrupalılar da bu mirasın farkında olduklarını her fırsatta ifade ettiler. 11 Aralık 1917’de İngiliz General Edmund Allenby, Yafa’yı Osmanlı’dan teslim aldığında, Avrupa basını hadiseyi Üçüncü Haçlı Seferi’ne atıflar yaparak verir. Daha drama tik bir sahne ise 1920’de yaşanır ve Fransız Generali Henri Gouraud, Şam’a girdiğinde atının üzerinde doğrudan Salâheddîn’in Emevîyye Camii’nin ya­nındaki türbesine giderek “Ey Salâheddîn! İşte döndük. Benim buradaki var­lığım, haçın hilâle galebe çalmasının teyididir” der.(20)</p>
<p><strong>Roland’ın Şarkısı</strong></p>
<p>Kudüs etrafında şekillenen mücadelenin siyasî ve askerî yönü kadar kültü­rel boyutu da önemlidir. Her bir Haçlı seferi, İslâm dünyası ve Müslümanlar hakkında Avrupa’ya yeni hikâyelerin, efsanelerin, hatıraların ve doğru-yanlış anekdotların aktarılmasını sağlamıştır. Bu dönemde Avrupalılar arasında ya­yılan popüler eserlerde ve şarkılarda tarihin birkaç defa yazıldığına şahit olu­ruz. Haçlılar açısından Müslümanlara karşı verilen mücadele öylesine önem­lidir ki Avrupa’nın siyasî ve askerî tarihi sekizinci yüzyılın sonunda ve doku­zuncu yüzyılın başında hükümran olan Şarlman döneminden itibaren yeni­den kaleme alınır. Fransız edebiyatının bilinen en eski şiiri olan La Chanson de Roland (Roland’ın Şarkısı), 778 yılında Pirenneler civarındaki Renceval şehrine askerî sefer düzenleyen Şarlman’ın (rivayete göre) Müslümanlara kar­şı kazandığı zaferi bir kahramanlık hikâyesi olarak anlatır. Şiirde savaş büyük bir çarpışma olarak anlatılır, ama tarihen bunu tevsik etmek mümkün değil. Bu dönemde Müslümanların Renceval bölgesine büyük bir orduyla çıkartma yapması soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Fakat burada önemli olan, tarihî doğruluktan ziyade Roland’tn Şarkısı&#8217;nın vermek istediği duygudur.</p>
<p>Dört binin üzerinde dizeden oluşan şiir, Şarlman’ın Müslümanlara kar­şı verdiği savaşı ve Roland’ın üvey babası Ganelon’un ihanetini anlatır. Saragosa’yı Şarlman’a kaybetmek üzere olan Müslüman Emir, bir elçi göndererek Frenklerin Fransa’ya dönmeleri halinde Hristiyan olacağını ve hâzinelerini Şarlman’a vereceğini söyler. Savaşmaktan yorgun düşen Şarlman ve askerleri teklifi kabul eder ve müzakereleri yürütmek üzere bir elçi atar. İyi bir savaşçı olan Roland, üvey babası Ganelon’un gitmesini önerir. Buna öfkelenen Ganelon, Müslüman emire Frenklerin ordusunun geri dönüş güzergâhını bildirir ve böylece artçı birlikleri pusuya düşürebilecekleri yerin haberini verir. Roland bu birliğe komuta etmektedir. Planlandığı gibi Roland ve askerleri pusuya dü­şürülür.</p>
<p>Frenkier cesurca savaşırlar, ama sayıları yetmez. Roland yardım çağ­rısında bulunmayı reddeder. Yardım istemek için artık çok geçtir. Roland yar­dım borusunu üflerken ölür ve ruhu azizler tarafından cennete götürülür. Şarlman geldiğinde savaş meydanında Roland’ın cesedini bulur. Müslüman ordu­nun peşine düşer ve onları Ebro Nehri’ne sürerek hepsini öldürür. Bu arada Babilon Kralı Baligant, Müslüman kumandana yardım etmek için Ispanya&#8217;ya gelir. Şarlman onu da yener, Saragosa’yı alır ve Fransa’ya geri döner. Olay­dan sonra Ganelon’un ihaneti ortaya çıkar ve Ganelon ölüme mahkûm edilir.</p>
<p>Roland’ın Şarkısı, ortaçağ Hristiyan cengâverliğini anlatan en meşhur eserdir. Şarkı, birinci ve ikinci Haçlı seferleri sırasında popüler hale gelmiş ve aradan geçen üç yüz yıllık sürede yaşananlara aldırış etmeden günün en önemli meselesi olan Kudüs’ün geri alınması ve Müslümanların hezimete uğ­ratılması istikametinde güncellenmiş, revize edilmiş ve yeniden yazılmıştır. 12. yüzyılın başlarında kaleme alman şarkı, Avrupa’nın kurucu babası kabul edilen Şarlman’ ın Hristiyan misyonu ile Müslüman dünya arasındaki çatışma­nın canlı bir şahidi haline gelir ve böylece Haçlı seferlerinin arka planı olarak okunur. Buna göre, Kilisenin çağrısına kulak veren Avrupalılar, üç asır önce Şarlman’ın yerine getirdiği tarihî misyonu kendi dönemlerinde hayata geçir­mek için mücadele vermektedirler: Müslümanların ilerleyişini durdurmak ve kutsal toprakları Kilisenin hizmetine sokmak.(21)</p>
<p>Haçlılar döneminde popüler hale gelen eserlerde belirgin bir Müslüman ve Türk imajının inşa edildiğini görüyoruz. Şarlman ve diğer Bizans impara­torlarının sekizinci yüzyıldan itibaren Müslümanlara karşı savaştığı bilinmek­teydi. Roland’tn Şarkısı ve benzeri eserlerde Müslüman Araplar barbar, vahşi, despotik, şehvet düşkünü, irrasyonel, yobaz, tutucu, Tanrı düşmanı vs. ola­rak tasvir edilmişlerdi. Haçlı seferleriyle beraber bu resme Türk imajı da ek­lenir. Zira Salâheddîn Eyyûbî’den önce Haçlılara karşı duran ilk Müslüman topluluk, Türklerdi. Papa II. Urban’ın çağrısı üzerine plansız ve kontrolsüz bir şekilde yola çıkan ve Pierre l’Ermite’in kumandasında İstanbul’da bir ara­ya gelen ilk Haçlı grubu, İznik civarında Selçuklu Türklerine saldırmış ve I. Kılıçarslan tarafından ağır bir yenilgiye uğratılmıştı. Haçlı orduları Filistin’e gitmek için Anadolu topraklarını kullanmak zorundaydılar ve Anadolu Sel- çukluları’yla sık sık karşı karşıya geldiler.</p>
<p>Suriye ve Musul atabekleri olarak da bilinen Türk Zengîler Devleti sultanı İmâdeddîn Zengî ve oğlu Nûreddîn Mahmud Zengî, Haçlı ordularının amansız düşmanıydılar ve şöhretleri Avru­pa’nın içlerine kadar yayılmıştı. Salâheddîn Eyyûbî’den sonra Memlüklü Sul­tanı Baybars, Haçlıların ilerlemesini büyük oranda durdurmuştu. Son Haç­lıları 1291 yılında Akka’dan süren komutan da Türk Memlûk Devleti Sulta­nı Eşref Halil’di.(22) Haçlılar ile Türk ve diğer komutanlar arasında iki asırdan fazla süren askerî mücadele, Avrupa’da Türk imajının şekillenmesinde belir­leyici bir rol oynamıştır. Osmanlıların Balkanlara ve Avrupa’ya ayak basma­sından bir buçuk asır önce Avrupa’nın ‘korkunç Türk’ imajı zaten inşa edil­mişti. Müslüman ile Türk kimliklerinin özdeş görülmesi de bu döneme ge­ri gider. Zira Hristiyan Avrupa’nın gözünde Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Tatar bütün Müslüman topluluklar son kertede hasım bir dinin mensuplarıydılar.</p>
<p>Bu dönemde yaşanan gerilimlere paralel olarak ve bazen onlara rağmen, Doğulu Arap ve Hristiyan cemaatlerinin ve Yahudilerin Haçlılara karşı za­man zaman Müslüman ahalinin yanında yer almayı tercih ettiklerini görüyo­ruz. Bunda, Müslüman idarecilerin esnek din-kültür politikaları kadar, Orta Doğu’daki cemaatlerin Roma’da bulunan Papa’nın merkezî otoritesine karşı dinî ve siyasî bağımsızlıklarını koruma arzusunun da payı vardır. Bu nokta­da Haçlılar, bütünüyle yanlış bir varsayımla hareket etmekteydi: Müslüman­ların elinde zulüm gören ve Roma-Papa idaresini arzulayan bir Doğu Hristi­yan cemaati hiçbir zaman var olmadı. Bu yüzden Haçlılar kalabalık ordula­rıyla gelip Latin devletlerini kurdukları dönemlerde bile yerel Hristiyan ce­maatleri mobilize edip kendi taraflarına çekmede başarılı olamadılar. Dahası Haçlıların acımasız savaş taktiklerinden Müslümanlar kadar Arap Hristiyan- lar da nasiplerini almıştı. Bu dönemde kültürel olarak Araplaşmış olan Do­ğu Hristiyanları, kılık-kıyafetleri, adetleri ve konuştukları dilden dolayı Av­rupalı Haçlılar tarafından bazen Müslüman sanılarak öldürülmüş ve bu olay pek çok kez tekerrür etmişti. Avrupalı Haçlıların Doğu Hristiyanlarına kar­şı duyduğu güvensizlik ve nefret her alanda görülmekteydi. Adını bilmediği­miz bir Haçlı askerinin şu ifadesi oldukça çarpıcı: “Türkleri ve putperestle­ri kutsal topraklardan sürdük; ama Rum (Yunan), Ermeni, Süryanî ve Yaku- bî sapıklardan kurtulamadık”.(23) Kısacası Haçlılar, Doğu Hristiyanlarına kar­şı, en az Müslümanlara olduğu kadar uzak ve acımasızdılar.<br />
Fakat burada da birkaç tarihin aynı anda cereyan ettiğini tekrar belirt­meliyiz. İki asırdan fazla doğuda Müslüman topraklarında yaşayan Frenkler,süreç içerisinde Arap-İslâm kültürüne asimile oldular. Siyasî hakimiyetlerini garantiye alan Hristiyan yöneticiler, idareleri altındaki Müslüman (ve kısmen Yahudi) tebaya kargı daha müsamahalı davrandılar, özellikle 13. asrın ortala­rına doğru, Hristiyan yönetimi altındaki Müslümanlar belli bir huzur ve gü­vene sahiptiler. Bu döneme ait İslâm tarihi kaynakları, bu Müslüman toplu­lukların görece iyi durumunu detaylı bir şekilde anlatır. Bu yıllarda Kudüs ci­varını ziyaret eden Endülüslü seyyah İbn Cubeyr, “Frenklerin yönetimi altın­da huzur içinde yaşayan Müslümanlardan bahseder ve tek yükümlülükleri­nin “hasat zamanı ürünlerinin yarısını vermek ve bir dinar ve yedi kırtaslık bir vergi ödemek” olduğunu söyler. Ve ekler:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Müslümanların talihsizliği, dindaşlarının yönettiği ülkelerde yöneticile­rin adaletsizliklerinden sürekli şikâyet etmeleridir. Oysa burada adaleti­ne her zaman güvendikleri Frenklerin davranışlarından ancak memnun kalmaktadırlar.(24)</em></p>
<p>İbn Cubeyr, İslâm-Batı ilişkileri tarihinde karşımıza sıkça çıkan ‘eş-zamanlı tecrübeler’ hakkında da kıymetli gözlemlerde bulunur: Müslüman ve Hristiyan orduların birbirlerini savaş meydanlarında kırmasına rağmen, sıra­dan vatandaşlar ticaret, alışveriş, vergi, seyahat, sanat, zenaat, ilim, vb. ko­nularda özgürce hareket etmekteydiler. Nitekim 1184 yılının Ağustos ayında Salâheddîn Eyyûbî’nin büyük bir orduyla Kerak’a doğru yola çıktığını akta­ran İbn Cubeyr, bu askerî hazırlık ve gerilim döneminde Müslüman ve Hris­tiyan seyyahların, kervanların ve tüccarların hem Müslüman ve hem de Hris- riyan (‘Frenk’) topraklarında hiçbir engelle karşılaşmadan özgürce hareket et­tiklerini söyler.(25)</p>
<p><strong>Gerçekleşmeyen Bir Hayal: Haçlı-Moğol ittifakı</strong></p>
<p>13.yüzyılın ikinci yarısında Haçlıların Kudüs ve Suriye civarındaki ha­kimiyetinin sona ermesi, bölge halkı için bir rahatlama dönemi olabilirdi.</p>
<p>Bunun yerine, Müslümanlar tarihlerinin en büyük ve kanlı istilâcılarıyla karşılaştılar: Moğollar. Moğol orduları 13. yüzyılın başında Mezopotam­ya bölgesine nüfuz etmeye başlamışlardı. Suriye bölgesine yönelik saldırıla­rı 1250’li yıllarda ivme kazandı ve pek çok şehrin ele geçirilip talan edilme­siyle neticelendi. Hiilâgû’nun komutasındaki Moğol güçleri, 1256’da Haşhaşîlerin merkez üssü olan ünlü Alamut kalesini aldı. 1258’de Bağdat’ı ele geçirerek Ahhâsî Devleti’ne son verdiler. Moğolların Bağdat’ta yaptığı ta­lan ve katliam, tarih kaynaklarında hazin ve etkileyici bir dille anlatılır. Ka­dim Mezopotamya coğrafyasının ve İslâm medeniyetinin parlayan yıldızı Bağdat’ta binlerce insan kılıçtan geçirilir; mabedler, saraylar, evler, iş yer­leri yerle bir edilir; kütüphaneler yakılır ve kitaplar nehre atılır. Moğol is­tilâsı sırasında Dicle’nin günlerce kan ve mürekkep renginde aktığı anlatı­lır. Haçlıların 1099’da Kudüs’te yaptığı yıkım, 1258’de Bağdat’ta bu sefer Moğolların eliyle tekrar edilir.</p>
<p>Bu dönemde İslâm dünyası bir tarafta batıdan gelen Haçlı orduları, diğer tarafta doğudan gelen Moğolların saldırılarına maruz kalmıştır. Her ne kadar bu dönemde Haçlılar eski güçlerini büyük oranda yitirmiş olsalar da Moğol­ların gelişi Avrupa’da ve doğudaki Haçlı devletleri arasında yeni beklentile­rin doğmasına neden olmuştur. 13. yüzyılın başında tedavüle giren ve Avru­pa şehirlerinde konuşulan bir söylentiye göre, Moğollar Müslüman ordula­rını tek tek bertaraf ettikten sonra Kudüs’ü ele geçirmişlerdi ve kutsal şehri Hristiyanlara teslim etmek için hazırlık yapıyorlardı.26 Papa, Haziran 1221’de gönderdiği bir mektubunda “Kutsal Ülke’yi (Kudüs’ü) kurtarmak üzere uzak doğudan gelen savaş birliklerinden” bahsetmekteydi.(27)</p>
<p>Avrupalılar Moğollar hakkında çok kısıtlı bilgilere sahipti. Nasıl bir millet oldukları, kural ve törelerinin ne olduğu, sosyal ve dinî yaşamları, vs. konularında güvenilir bilgileri yoktu. Fakat yaygın olan bir kanaate gö­re, Moğollar arasında pek çok Hristiyan vardı ve bunların bir kısmı Mo­ğol Devleti’nin en üst kademelerine kadar yükselmişti. Moğol Hanına gi­den Avrupalı elçiler de bu inancı teyit eder mahiyette bilgiler veriyordu.28 Mamafih bu bilgilerin eksik, yanlış ve abartılı olduğunu aktaran şahitler de yok değildi. 1253’te Fransız Kralı IX. Louis’nin temsilcisi olarak Moğol Hanı Möngke’ye gönderilen ve kendisine Moğolları Hristiyanlaştırma gö­revi verilen Fransisken misyoner William of Rubruck, uçsuz bucaksız Moğol topraklarını geçtikten ve Karakurum’a vardıktan sonra, Asya’nın de­rinlerindeki bu topraklarda gördüğü dinî çoğulculuktan ve kozmopolit şe­hirlerden hayretle ve biraz da kerâhetle bahseder. Moğollar Şaman dinine mensup olmakla beraber, siyasî kazanımları önceleyerek neredeyse sınırsız bir dinî tolerans politikası izlemektedirler.</p>
<p>Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Budistler ve tabii Şamanlar ve diğer din mensupları özgürce yaşa­makta, yönetici sınıfı arasında yer alabilmekte ve devlet politikalarını etkileyebilmektedir. William of Rubruck, bu gözlemlerini Moğollar ve Asya hakkında önemli bilgiler içeren seyahatnamesinde detaylı bir şekilde anla­tır ve 13. yüzyıl Avrupasına Moğol dünyası için bir kapı aralar. Fakat şunu da açık bir şekilde not eder: Moğollar için hangi dine mensup olduğunuz önemli değildir. Asıl olan siyasî sadakat ve tabiyettir. Bu yüzden Şaman­lar kadar Müslümanlar ve Hristiyanlar da eşit imkânlara sahip olabilirler. Bu, Moğolların Hristiyan olduğu ya da Hristiyanları diğerlerine tercih et­tiği anlamına gelmez. Nitekim William, Möngke Han’ın kendisine “Nasıl Tanrı bize elin farklı parmaklarını vermişse, insanlara da farklı yollar gön­dermiştir” dediğini aktarır.(29)</p>
<p>Kendisi Şaman olmakla birlikte Hristiyanlara toleranslı davranan, çocuk­larının Hristiyan Keraitlerin kızlarıyla evlenmesine izin veren Cengiz Han, Hristiyan Avrupa’nın doğudaki müttefiki olabilir; dahası Haçlıların ve Mo­ğolların İslâm topraklarındaki bu buluşması, tarihin seyrini değiştirecek bir gelişme haline gelebilirdi. Moğol istilâsı sırasında Avrupalı Hristiyanların en büyük umudu, “Ta(r)tarlar” olarak bilinen Moğolların Hristiyanlık’a geçme- siydi. Bağdat şehrini alan ve Abbâsî Devleti’ni sona erdiren Cengiz Han’ın torunu ve İlhanlı Hanı Hülâgû’nun Hristiyanlık’a eğilimi olduğu bilinmek­teydi.</p>
<p>Hülâgû’nun gizlice Hristiyan olduğu söylentisini güçlendiren göster­geler de yok değildi. Hülâgû’nun eşi Dokuz Hatun, aslen Türk kökenli Keraitler soyundandı ve diğer Keraitler gibi o da Nesturî bir Hristiyan’dı. Bunun yanı sıra Hülâgû, Bağdat’ın teslimini müzakere etmek için kendisine temsil­ci olarak Nesturî din adamı II. Masisa’yı seçmişti. Hülâgû’nun Bağdat’ı yer­le bir etmesi İslâm dünyasında derin bir sarsıntıya neden olmuş, fakat Hris­tiyanlar arasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Stephan Orbelian, Hülâ­gû ve Dokuz Hatun’dan yeni Konstantin ve yeni Helena olarak bahsediyor,</p>
<p>Bağdat’ın İkinci Babil olacağı söyleniyordu. Moğollar, İsâ’nın düşmanlarını bertaraf eden iyilik güçlerinin yeni adıydı!(30)</p>
<p>Bu gelişmeleri takip eden Avrupalılar, 1220’lerden itibaren hem merke­zi Karakurum’da bulunan Moğol hanlarına, hem de daha sonra İran’ı ele ge­çiren İlhanlılara çeşitli elçiler, mesajlar ve hediyeler gönderirler. Temasların ana ekseni aynıdır: Hristiyan krallar ve din adamları Moğol hanlarını kendi dinlerine davet ederler, Moğol hanları da onları Moğol hükümranlığına tabi olmaya. Bu elçi ve yazışma trafiği, bir tarafta ortak düşmana karşı ittifak cep­helerine kapı aralarken, diğer tarafta yeni algı biçimlerinin, tasavvurların, ef­sanelerin, fantezilerin ve kurguların ortaya çıkmasına neden olur.</p>
<p>Bu dönemde yayılan bir efsaneye göre, Keşiş Yohannes (Prester John) adında erdemli ve güçlü bir Hristiyan kral, doğuda bir yerde (çeşitli riva­yetlere göre Moğolistan, Çin, Hindistan ya da Etiyopya’da) bulunan büyülü krallığından çıkıp gelecek ve Müslümanlara karşı Haçlılara yardım edecek­tir. Keşiş Yohannes’in krallığı, Büyük İskender’in Ye’cüc ve Me’cüc’e karşı in­şa ettiği İskender’in Kapısı ve ölümsüzlük getiren Gençlik Pınarı gibi muci­zeleri de beraberinde getirmektedir. Pagan milletler arasında bir yerlerde ol­duğuna inanılan Yohannes’in krallığı, Moğollar’m batıya doğru ilerlemeleri üzerine popülerlik kazanır. İlk günlerde bu efsanevî Hristiyan krallığın, Mo­ğollar olduğuna inanılır. Bu inancın yayılmasında, Haçlıların Müslümanlar karşısındaki askerî hezimetlerinin payı olduğu kadar, Avrupa Hristiyanlarının inşa ettiği hayalî kurguların ve milenyalist beklentilerin de payı vardır. 1221 yılında beşinci Haçlı seferinden eli boş dönen Akra Piskoposu Jacques de Vitry, Keşiş Yohannes’in büyük bir orduyla yola çıktığını ve İran’ı fethet­tikten sonra Bağdat’a doğru yürüdüğünü haber verir. Bahsettiği kişi, Cengiz Han’dan başkası değildir.(31)</p>
<p>Bu efsaneler, Haçlı seferlerinde başarısız olan Hristiyan Avrupalıların Müslümanlara karşı apokaliptik bir beklenti içinde olduklarını gösteriyor. Cephede savaş kaybeden ve Müslümanlara karşı maddî üstünlük sağlayama­yan Hristiyanlara Tanrı elbette bir gün yardım edecekti. Bu yardımın doğu­dan gelmesini engelleyen bir mania da yoktu. Lâkin bu beklenti ve umutlar, Cengiz Han’ın 1227’deki ani ölümünden önce bile yavaş yavaş sarsılmaya başlamıştı. Zira Moğollar sadece Bağdat, Rey, Kum, Zencan, Kazvin, Heme- dan, Bakü ve Merağa gibi İslâm şehirlerini yerle bir etmediler. Aynı zaman­da Kafkaslar’daki Hristiyan Gürcü, Ermeni, Kıpçak ve Rus şehirlerini de ta­lan ettiler. Moğolların Kore’den İran’a, Sibirya’dan Hint Okyanusu’na kadar uzanan muazzam imparatorluğu, Avrupanın uzak şehirlerinde yaşayan kral­lar, prensler, vassallar ve Vatikan yetkilileri için de bir korku kaynağı haline gelmeye başlamıştı.</p>
<p>Bu korkuya rağmen Papalığın ve Avrupa krallarının Müslümanlara karşı Moğollarla ittifak yapmak için girişimlerde bulunmaya devam ettiklerini gö­rüyoruz. 1245’te Papa IV. Innocent, Moğol Hanına iki elçi gönderir. Fransis- ken Jean du Plan Carpin başkanlığındaki heyet, 1246 Ağustos’unda Karakurum yakınındaki Sıra Ordu’ya ulaşır ve Büyük Kurultay’da Güyük’ün tahta çıkışına tanıklık eder. Güyük, Papa’nın elçilerini dostça kabul eder. Fakat Papa’nın mektubunda kendisini Hristiyanlık’a davet ettiğini görünce sinirlenir ve Papa’ya, kendisinin hükümranlığını tanıyarak Avrupa’nın bütün hüküm­darlarıyla beraber kendisine biat etmek üzere yanma gelmesini emreden bir mektup yazdırır. Aksi halde Moğol Hanı, Avrupa’nın kapılarına kadar yürüye­cek ve hayatlarında tatmadıkları acıları onlara yaşatacaktır. Doğuda güçlü bir Hristiyan müttefik bulma planları bir kez daha ertelenmek durumunda kalır.(32)</p>
<p>İlhanlı Devleti’nin İslâm şehirlerini ele geçirmesi ve Kudüs’e doğru iler­lemesi, bölgedeki Hristiyan devletleri arasında yeni ittifak sistemlerinin ku­rulması fikrini doğurdu. 1243’te Gürcistan Kraliçesi Rusudan, İlhanlılara ta­bi oldu. Bunu 1247’de Kilikya Ermeni Kralı Hethum takip etti. Hethum, di­ğer küçük Hristiyan devletlerinin de Moğol-İlhanlı idaresi altına girmesini öneriyordu. Bunun için kardeşi Sempad’ı Karakurum’a gönderdi. Sempad&#8217;ın Moğollar hakkında yazdığı olumlu mektuplar, Avrupa’da kısa süreli de olsa bir Moğol sempatisi oluşmasını sağladı. Bu dönemde Moğollara karşı aman­sız bir mücadele veren Memlûk sultanı Baybars, Hristiyan devletlerini Mo­ğollarla ittifak yapmaya karşı uyarıyordu. Baybars, 1271’de VI. Bohemond’a gönderdiği mektupta sert bir dil kullanır ve Moğol komutanı Abaka ile ittifa­kına son vermezse bunun sonuçlarına katlanacağını söyler.(33)</p>
<p>Siyasî ittifak kurma çabalarının dinî boyutu her zaman tek taraflı yürümemiştir. Hülâgû’nun torunu Olcaytu (ö. 1316), atalarının yolundan ayrıla­rak Müslüman olur, fakat ezelî düşmanı Memlüklere karşı Hristiyan Avru­pa’yla ittifak arayışlarına devam eder. 13 05’te Fransa Kralı IV Philip’e, İngiltere Kralı Edward&#8217;a ve Papa V Clement’e mektuplar yazar. Bu çağrı üzerine Avrupalılar yeni bir Haçlı seferi için harekete geçer, ama bir netice ala­mazlar. Timur, 15. yüzyılda benzer bir çabanın içerisine girer ve Memlüklere ve Osmanlılara karşı Avrupalılarla ittifak yapmaya çalışır. Timur’un özellikle Osmanlılara karşı kazandığı askerî zaferler Avrupa’da yeni beklentilerin doğ­masına neden olur. Fakat Timur’un 1405 yılındaki vefatı, bu umutları da suya düşürür. Bu tarihten sonra Haçlı-Moğol ittifakı arayışları terk edilir. Fakat Avrupalı yazarlar ve din adamları, başka yöntemleri devreye sokmaya başlarlar.</p>
<p><strong>Kılıç ve Kalem</strong></p>
<p>12.yüzyılın iki önemli Hristiyan düşünürü St. Bernard of Clairvaux ve Raymond Lull, Müslümanların sadece kılıç zoruyla değil, aynı zamanda ik­na yoluyla Hristiyanlaştırılmasını öngörmekteydi. İkinci Haçlı Seferi’nin dü­zenlenmesinde önemli bir rol oynayan ve Sisteryan tarikatının kurucusu olan St. Bernard, Müslümanlar arasında misyoner faaliyetlerinin azlığından şikâ­yet ediyor ve şöyle diyordu: “Hristiyan inancının onlara kendiliğinden gel­mesini mi bekliyoruz? Kimin şans eseri imana geldiği görülmüş? Eğer biz on­lara anlatmazsak, nasıl imana gelecekler?”(34) St. Bernard, Avrupa’daki Yahu­dilerle uğraşmaktansa Müslümanlara yönelmek gerektiğini düşünüyordu; zi­ra Yahudilerin Hristiyan olma vakti Tanrı tarafından takdir edilmişti ve bu vakti “öne almak mümkün değil”di.(35) Aksi yönde hareket etmek, Tanrı’nın planına karşı çıkmak anlamına gelecekti. Bu yüzden Endülüs Müslümanların Hristiyanlaştırma çabası 11. ve 12. yüzyıllarda hız kazanmış, fakat hiç­bir netice vermemişti. Haçlı seferlerinin bir amacı da doğudaki Müslümanla­rı gerek ikna, gerek kılıç yoluyla Hristiyan yapmaktı.</p>
<p>Haçlı seferleri sırasın­da bundan da netice alamayan Katolik Kilisesi ve misyoner tarikatları, baş­ka yollar denemek zorundaydı. Moğolların ortaya çıkması ve İslâm dünyası­nın en büyük ve güçlü şehirlerini tek tek ele geçirmesi, farklı bir beklentinin doğmasına neden oldu. St. Bernard’ın ‘misyon’ çağrısı, Moğolların tarih sah­nesine çıkmasıyla yeni bir boyut kazanacaktır.Bu çerçevede Moğolların istilâ hareketini bir fırsât olarak gören kuzey bölgelerindeki Frenk komutanlar, Moğollarla işbirliği yaptılar ve Moğol yürüyüşünü kolaylaştırdılar.</p>
<p>Fakat bu uzun sürmeyecek, Kutuz komutasındaki Memlüklerin Moğolları 1260’ta Ayn Calut’ta yenmesinin ardından işbirlikçiler cezalandırılacak ve Kilikya’daki Ermenistan Krallığı’na ve Antakya Prensliği’ne son verilecektir. Dahası Hristiyanların tek umudu olan Olcaytu, kendisine sunulan İslâm, Hristiyanlık, Yahudilik ve Budizm dinleri arasından İslâm’ı seçerek Batı’daki apokaliptik beklentileri sona erdirir.(36) Her ne kadar Moğollar 1258 yılında Bağdat’ı almış ve Abbâsî Devleti’ne son vermişlerse de, kısa sürede asimile olarak İslâm’ı kabul edecek, böylece kanlı mirasları tarihe gömülecektir. Haçlı hatırası ise sembolik bir uyarıcı olarak günümüze kadar yaşayacaktır.</p>
<p>Müslümanların kitleler halinde kalem ya da kılıç yoluyla Hristiyan ola­cağı inancı, 12. ve 13. yüzyıl Avrupasının en yaygın ve heyecan verici düşün­celerinden biriydi. Kâhinler kehânette bulunurken, St. Bernard ve Aziz Peter gibi din adamları meselenin teolojik yönü üzerinde çalışıyordu. Filozof kim­liğiyle öne çıkan Roger Bacon ise gözünü bütün dünyada ün salmış Müslü­man filozoflara dikmişti. Bacon’a göre İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi büyük İslâm filozofları zaten gizlice Hristiyan olmuşlardı. Şimdi bu fırsatı kullanıp Müs­lümanları, ayrıca Moğolları, Budistleri ve diğer paganları Hristiyanlaştırma­nın tam zamanıydı. Bunun için güçlü argümanlara, sağlam delillere ve doğru bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardı. Hristiyan olmuş Müslüman tiplemesi, ta­rihî bir gerçek olmaktan ziyade hayal gücüne dayanıyordu; ama Avrupa’nın bu dönemde en fazla rağbet gören temalarından biriydi. Halk edebiyatında bunun iyi bilinen bir örneği, İslâm’ı bırakarak kendi aklı ve iradesiyle -yani Bacon’ın delilleriyle ikna olarak- Hristiyanlık’ı seçen Renouard idi. Renouard halk muhayyilesinde öyle bir şöhrete kavuşur ki Dante onu İlahi Komed- ya&#8217;da büyük epik savaşçıların arasına koyar. Marco Polo, Seyahatnamesinin giriş bölümünde, Bağdat’taki halifenin nasıl ‘gizlice’ Hristiyan olduğunu an­latır.</p>
<p>Bu dönemde Kubilay Han’ın idaresindeki Çin’de misyoner faaliyetleri artmış, Çin vilayetlerinde kiliseler açılmış ve bazıları Hristiyan olmuştu. Moğolların da aynı yolu izleyeceğini düşünen Avrupalıların heyecanı, birleştirici bir unsur haline gelmişti. Fakat Müslümanların kalem ya da kılıç yoluyla dindeğiştireceği inancı 13. yüzyılda zirveye ulaştıktan sonra inişe geçecek ve bir müddet sonra Avrupa’nın gündeminden çıkacaktır.</p>
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="oDruThdB2b"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/embed/#?secret=GKOkCQ10jX#?secret=oDruThdB2b" data-secret="oDruThdB2b" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (1.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-1-yazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
