<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hasan Bacanlı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hasan-bacanli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Sep 2024 14:14:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hasan Bacanlı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bilgiden Davranışa</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2024 14:14:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Bacanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27102</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan için hayat dış dünyadan gelen verilerden oluşur. İnsan doğduğu andan itibaren dış dünyadan bilgi almaya başlar. Bu bilgileri almanın temel yolu da beş duyu organını kullanmaktır. İnsan hava ile karşılaşıp ağlayarak dış dünya ile etkileşimini başlatır. Hatta sembolik etkileşimciler (G. H. Mead) bunu zincirin başlatıcı halkası olarak görür. Buna göre insan (bebek) ağlayarak kendisi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/">Bilgiden Davranışa</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-23700 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg" alt="" width="300" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-600x474.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1.jpg 620w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>İnsan için hayat dış dünyadan gelen verilerden oluşur. İnsan doğduğu andan itibaren dış dünyadan bilgi almaya başlar. Bu bilgileri almanın temel yolu da beş duyu organını kullanmaktır. İnsan hava ile karşılaşıp ağlayarak dış dünya ile etkileşimini başlatır. Hatta sembolik etkileşimciler (G. H. Mead) bunu zincirin başlatıcı halkası olarak görür. Buna göre insan (bebek) ağlayarak kendisi ile etkileşim kurulabileceği mesajını iletir. Çevredeki bireyler de bu mesaja karşılık olarak ona tepkide bulunurlar, onu temizlerler, altını değiştirirler, ona şefkat gösterirler. Eğer bebek ağlamadıysa bu da aslında bir mesajdır, ama olumsuzdur: “Benimle etkileşim kurmanıza gerek yok” mesajı. Çevredeki kişiler de ona “ölü” muamelesi yaparlar. Doğumla başlayan bu etkileşim sürekli olarak dış dünyadan bilgi alır ve dış dünyaya bilgi verir. Bu bilgiler kişinin zihninin ve bilincinin temelini oluşturur. Kişi önce sadece alıcısı olduğu bu bilgileri işlemeyi öğrenir, sonra onları anlamlandırır, yorumlar. Bu algı ve yorumlar kişinin davranışını biçimlendirir. Kişi dış dünyadan aldığı uyarıcılardan edindiği bilgileri hem kendisini hem de dünyasını biçimlendirmek üzere kullanır. Dolayısıyla kişinin bilgi işleme sürecinin ilk aşaması algıdır. Kişi önce dış dünyadaki uyarıcıları algılar. İkinci aşama ise bilgidir, bu verileri anlamlı bilgilere dönüştürür. Bebeğin yaşı ilerledikçe bu bilgiler üzerinde düşünmeye başlar. Üçüncü aşama düşüncedir. Kişi bu düşünme sürecinde oluşturduğu anlamlar çerçevesinde duygular yaşar. Dolayısıyla duygular uyarıcıların uygun yorumlanmasından, yani kişinin durumla ilgili çıkarsamalarından oluşur. Önce duygunun mu, düşüncenin mi geldiği konusu günümüzde tartışılır hale gelmiştir. Bazı araştırmalar insanın düşüncelerine (beklenti ve yorumlarına) göre duygu yaşadığını gösterirken, bazı araştırmalar “bedenin bilgeliği”ni göz önüne sermektedir. Bu araştırmalara göre kişi önce duygusal tepkilerini verir, sonra onlar üzerinde düşünür.</p>
<p>Bu araştırmaların çelişkili sonuçları aslında düşünce kavramının ikircikliliğinden ileri geliyor gibi görünmektedir. Olayların algılanıp bütünleştirilmesine düşünme, duygulardan sonra ortaya çıkan duruma bilinç olarak yaklaştığımızda düğüm kısmen de olsa çözülüyor gibi durmaktadır. Ayrıca kişinin bilinçli düşünmesinin ötesinde bedenin bilgeliği devreye girdiğinde durum daha açık hale gelir. Bedenin kendi “aklı” vardır. “Akıl” durumu değerlendirip sonuca varma aygıtı olarak düşünülebilir. Buna göre bedenin bilgeliği kişinin bilinçli düşünmesinin yanı sıra ve dışında bedenin içinde bulunduğu durumu değerlendirip tepkide bulunmasıdır. Günümüzde bedenin bilgeliğine çeşitli şekillerde karşılaşılmakla birlikte, onun önemli göstergelerinden birinin klasik şartlanma olduğu söylenebilir. Pavlov’un ortaya koyduğu klasik şartlanma bilinçli düşünmeye değil, bedenin bilgeliğine dayanır. Klasik şartlanma beyinde değil, omurilikte gerçekleşir. Bu yüzden bir kez oluştuğunda kişinin bilinçli düşünerek onu engellemeye çalışması bile büyük çaba gerektirir. Yan, köpek salya salgılamayı bilinçli düşünerek kolay kolay engelleyemez. Hatta bilindiği gibi Pavlov klasik şartlanmaya “şartlı refleks” demişti ve gene bilindiği gibi “refleksler ertelenebilirler, ama engellenemezler”. Dolayısıyla klasik şartlanmaya bilinçli düşünme ile direnmek çok zordur (mümkün değildir dememeye çalışıyorum), belki ertelenebilir.</p>
<p>Bedenin bilgeliğinin diğer bir açıklaması Schachter’in duygu kuramında yatar. Schachter’a göre duygular fizyolojik uyarılmanın uygun şekilde etiketlenmesinden oluşur. Diğer bir deyişle kişi içinde bulunduğu ortamda fizyolojik bir uyarılma yaşar. Bu yaşadığı uyarılmaya verdiği etiket, duygusunu oluşturur. Söz gelimi bir kişi köpekle karşılaştığında titremeye ve telaşlanmaya başlar. Bu fizyolojik uyarılmadır. Kişi bu uyarılmayı korku olarak yorumlar ve köpekten korkar. Sosyal psikoloji kitapları bu deneyleri ayrıntılı olarak açıklar. Her ne kadar Schachter’ın kuramına daha sonra eklemeler yapılmış ise de, kuram temelde durmaktadır. Duygu dediğimiz şey önce uyarılma, sonra bunun bir duygu ismiyle etiketlenmesidir. Bu da temelde bedenin bilgeliğinin bir yansımasıdır.<br />
Bedenin bilgeliği bir yana bırakılacak olursa (aşağıda tekrar konu ile bütünleştirilecektir), insanın algıdan ve bilgiden davranışa eylem süreci şu şekilde işler: önce algı oluşur, sonra düşünce. Ardından düşünce duyguyu doğurur. Duygular davranışın ortaya çıkmasının (seçilmesinin) temel belirleyicisidir. Normal süreç budur. Bu süreçte düşünme bazen kişi tarafından gerçekleştirilir, bazen de bedeni tarafından değerlendirme olarak gerçekleşir. Duygu ortaya çıktıktan sonra davranışa geçmeden meydana gelen bilinç insanın bu sürece müdahale noktasıdır. Çocuklukta pek bulunmayan bu müdahale noktası kişi büyüdükçe ortaya çıkar. Eğer insanda “irade” varsa burada olmalıdır. İrade psikoloji terminolojisinde ayrı bir konu olarak bulunmaz, işlevlerine göre ayrışmıştır ve burada ele alınmayacaktır. Bu noktada bu sürecin insanların diğer canlılardan önemli bir farkının bu “irade” olduğu söylenebilir.</p>
<p>Buraya kadar anlatılan süreci şöyle özetlemek mümkündür: Kişi önce karşısındaki karşı cinsten başka bir kişiyi algılar. Sonra onun eli-yüzü düzgün bir olduğu bilgisine ulaşır. Bu bilgi onun güzel olduğunu düşünmesine neden olur. Güzel bulduğu kişinin çekici olduğunu düşünür ve ona karşı olumlu duygular beslemeye başlar. Bu duyguları da ona karşı nazik ve bazen de yakınlaşmaya yönelik davranışlara yol açar. Bazı durumlarda oluşan bu duygu bilincin müdahalesiyle yeniden değerlendirilir ve kişi sevdiğine veya sevmediğine karar verip ona göre davranır. Aslında kişiden beklenen de budur: Otomatik sürece bilinçli müdahale. Bu bilinçli müdahale kişinin durumunun gerçekliğinden onun kendisi için ulaşılabilirliğine kadar birçok değerlendirmede bulunur.<br />
Süreç gözden geçirildiğinde sürecin kişi için büyük ölçüde otomatik olarak gerçekleştiği görülür. İnsanlar bu süreci çoğunlukla üzerinde düşünmeden yaşarlar. Bu bir noktaya kadar makul olarak görülebilir. Makul olmadığı nokta ise, kişinin duygularının düşüncelerini ve hatta bilgilerini biçimlendirmeye başladığı noktadır. Yani süreç tersine işlemeye başladığında çarpık bir gerçekliğe ulaşılabilir veya kişi “duygularının esiri” haline gelir. Söz gelimi kişi karşıdakini sevdiğini hissederse ve bu sevgisi aslında pek de “güzel” olmayan özelliklerinin güzel olduğunu düşünmesine yol açmaya başlarsa düşünce duyguya değil, duygu düşünceye yol açmaya başlamıştır. Bu da hem gerçekçi değildir (ilerideki bilgi ve davranışlarını yanlış yönlendirir) hem de kişiye tercih hakkı bırakmamaya başlar. Daha basit bir örnek vermek gerekirse bir kişi sevdiği kadının başka bir erkekle yemek yediğini görmüş olsun. Bu bir algıdır. Bu algı kişide kadının başka bir erkekle yemek yediği bilgisine ve bu bilgi de kıskanma duygusuna yol açsın. Kıskançlık duygusundan sonra ortaya çıkan düşünce genellikle kadının davranışlarında bu duyguyu besleyecek bilgiler aramaya başlar. Duygu ile düşünce yer değiştirmiştir. Gerçekçi değildir, çünkü yeterli bilgi yoktur. Yemek yediği kişi kim, niçin yemek yiyor gibi soruların cevabı da yoktur. Örneğin uzun zamandır görmediği yeğeni ile karşılaşmış olabilir, bir iş yemeği olabilir. Elde edilecek bilgiler düşünceyi ve duyguyu değiştirebilir.</p>
<p>Bu sürecin en önemli özelliği kişinin sürece nerede ve nasıl müdahale edebileceğini ortaya koymasıdır. Yani kişinin duygularına hakim olmasının yolunu göstermesidir. Müdahale edilmediğinde kişi kendini olayların akışına bırakmış olur. Çünkü olaylar kişiye algı ve dolayısıyla bilgi sağlarlar. Bu algı süreci başlatır. Kişi bilgiden düşünceye, düşünceden duyguya ve oradan davranışa ulaşır. Ve hatta bunları otomatik bir şekilde gerçekleştirir. Bunun anlamı çoğu zaman sürecin farkına bile varmamasıdır. Günübirlik yaşama denen yaşama biçimi buna uygun düşer. Kişi yaşar gider. Tabii ki kişi istediği ve uygun bir ortamda yaşadığını düşünüyorsa bunu tercih de edebilir. Zaten “istediği ve uygun” bir ortamda ise “cennet”te demektir. Bu durumda sürece müdahale etmeye zaten gerek de yoktur. Ama ne yazık ki dünya cennet değildir.</p>
<p>Asıl sorun bu sürecin tersine işlediği durumdur, yani duyguların bilgi ve düşünceyi biçimlendirmeye başladığı durum. Eğer kişi duygularını kendisine kılavuz edinmişse ortaya çıkan durum budur. Genellikle “akıl”la dengelenmediği ve dizginlenmediği zaman olumsuz sonuçlar ortaya çıkaracak demektir. Çünkü medeniyet denen şey insanların arzu ve duygularının dizginlenmesinden başka bir şey değildir. Bu yüzden medeniyetin bedelini nevrozla öderiz (Freud); bu yüzden çağımızın insanı nevrotiktir (K. Horney). Kısaca, insanın duygularına hakim olması tercih edilir. Ancak duyguların gücü bilginin gücünden daha fazladır. Bu da ona karşı direnmeyi zorlaştırır. Ama insanın duygularını yönetmeyi öğrenmesi gerekir. Bunun da yolu duyguların nasıl ortaya çıktığını bilmekten geçer.</p>
<p>Duygu yönetiminin kurallarından biri “ne kadar erken olursa o kadar iyi” kuralıdır. Yani kuralın olabildiğince erken uygulanması ve fire verilmemesi gerekir. Çünkü duyguların oynadığı oyunların başında “bir kereden bir şey çıkmaz” oyunu gelir (Burada Eric Berne’in oyun kavramı hatırlanabilir). Oysa bir kereden çok şey çıkar. Bir kere bir davranışta bulunmak kapıyı açmaktır. Açık kapıdan birçok şeyin çıkacağını, özellikle benzer özelliğe sahip olanların “bir şey olmaz, geçen sefer de bir şey olmamıştı” oyunu oynayarak çıkmaya devam edeceğini unutmamak gerekir. Hatta sosyal psikoloji araştırmaları bir kere küçük bir davranışa razı olan kişinin daha ileri boyutlardaki davranışlara da razı olma eğilimi taşıdığını gösterir, pazarlamacıların zaman zaman kullandığı bir taktiktir (ayağını kapıya sıkıştırma tekniği).</p>
<p>İkinci kural ise birincinin devamı gibidir: Duygular kartopu gibidir, yuvarlandıkça büyür. Kişi duygusuna bir kere kapıldığında “gelecek sefer üstesinden gelirim” diyemez. Duygu her seferinde güçlenerek ortaya çıkar. Onlar Maslow’un gelişim ihtiyaçlarına benzerler: Doyuruldukça daha fazla doyurulmak isterler. Dolayısıyla doyurup kurtulmak diye bir seçenek yoktur. Söz gelimi kıskançlık duygusuna bir kere kapılan kişi bu duygudan çıkmayıp doyurmayı tercih ettiğinde girdaba düşmüş gibi olur. Duygular sahip olunmaktan hoşlanıldığı ve memnun olunduğu duygusuyla gelir. Kişi kıskanmışsa, bundan hoşnuttur ve gelecek sefer bu duyguya sahip olmaktan da mutlu olacaktır. Zaman duyguların lehine işler.<br />
Üçüncü kural duyguların çoğalma eğiliminde olmalarıdır. Bir duygu ayakta kalabilmek için diğer duyguların desteğini arar. Bir duygu başka duygularla ne kadar bağ kurarsa o kadar güçlenir. Dolayısıyla bir duygu hem kendi kendine hem de diğerleriyle güçlenme eğilimindedir. Eğer bir duygunun üstesinden gelmek isteniyorsa başka duyguları harekete geçirmesine izin vermemek gerekir. Bu noktada asıl sorun olumlu bir duygunun olumsuz duygularla bağ kurmaya çalışmasıdır ki tehlikeli olan budur. Sevgi güzellik ve mutluluk ile bağ kurmaya başladığında güçlenir, kıskançlık ve bencillik ile bağ kurmaya başladığında tehlikeli hale gelir. Duyguların gücü buradan kaynaklanır. Duygu başka duygularla ilişkilenmeye başladığında, hele bir de o duyguya sahip olmaktan memnun olunduğu duygusuyla ilişki kurmuşsa, güçlenmiş demektir.</p>
<p>Özet olarak insanın algıdan veya bilgiden davranışa giden davranış çizgisi algıdan bilgiye, bilgiden düşünceye, düşünceden duyguya, duygudan davranışa yüründüğünde coşkulu olur. Duygu düşünceyi ve bilgiyi yönetmeye başladığında bir şeyler ters gitmeye başlamış demektir. Duyguların mı kişiye kişinin mi duygulara hakim ve sahip olduğu duygu yönetiminin temel başlangıç sorusudur. Eğer kişi duygularına hakim olmak istiyorsa buna bir an önce başlamalı, bu çabası devamlılık arz etmeli ve duygunun yayılmasına izin verilmemelidir.<br />
Duygu yönetiminin temel kuralları bunlardır. Eğer kişinin hayat yönetimi konusunda daha üst düzey kuralları yoksa, duygunun kuralları geçerlidir. İman bu yüzden üst düzey, kapsamlı ve yönetici bir duygudur, çünkü hayat yönetimine taliptir. Hayat yönetiminiz daha alt düzey duygular tarafından ele geçirilmişse, işiniz zordur. Örneğimizdeki kıskançlık böyle bir şeydir. Hayat yönetiminizi ele geçirmeye başladığında durum sağlıksızlaşmaya başlar. Hayatını kıskançlık üzerine kuran kişi normal yaşam fonksiyonlarını yerine getirmekte zorlanmalar yaşar ve bu da onun ruh sağlığını bozar. Bir anlamda psikoterapi insanların duygularını kendi normal yerlerine havale etme yoludur. Nasıl yönetime liyakatsiz biri geçtiğinde yönetim işlevlerini yerine getirememeye başlıyorsa, liyakatsiz duygular da aynı şeyi yapar. Bu yüzden hayatınızı yönetecek duyguyu iyi seçmeniz önemlidir, bu sizin hayat yolunuz, Eric Berne’nin kavramıyla bir tür yaşam senaryonuzdur. Hangi duyguyu başa geçirirseniz, hayatınız boyunca onu yaşarsınız.</p>
<p>Belki de tek kural şudur: Duygusuna hakim olmayan duygusu tarafından hakim olunur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hasan Bacanlı &#8211; Yurdun Gölgesinde,syf:56-61</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/">Bilgiden Davranışa</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilgiden-davranisa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Davranış Değiştirme</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2024 14:12:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Bacanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27104</guid>

					<description><![CDATA[<p>Davranış değiştirme terimi psikolojideki davranışçılık yaklaşımının mirasıdır. Yirminci yüzyıla damgasını vuran davranışçılık Pavlov, Watson ve Skinner gibi kuramcılarla gelişti. Öyle görünüyor ki kuramcılar kurama fazla geldi; Çünkü Skinner ile davranışçılık zirveye ulaştı ve inişe geçti. Öyle görünüyor ki davranışçılığa Bandura&#8217;nın ve Seligman&#8217;ın katkıları son katkılar oldu.Bandura da, Seligman da davranışçılıktan yola çıkıp başka kulvarlarda devam [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/">Davranış Değiştirme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1.jpg"><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-17326" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1-300x238.jpg" alt="" width="300" height="238" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1-300x238.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/her-insan-kendi-hayatinin-mimaridir-1.jpg 393w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Davranış değiştirme terimi psikolojideki davranışçılık yaklaşımının</p>
<p>mirasıdır. Yirminci yüzyıla damgasını vuran davranışçılık Pavlov, Watson ve Skinner gibi kuramcılarla gelişti. Öyle görünüyor ki kuramcılar kurama fazla geldi; Çünkü Skinner ile davranışçılık zirveye ulaştı ve inişe geçti. Öyle görünüyor ki davranışçılığa Bandura&#8217;nın ve Seligman&#8217;ın katkıları son katkılar oldu.Bandura da, Seligman da davranışçılıktan yola çıkıp başka kulvarlarda devam ettiler. Bandura bilişsel-davranışçı yaklaşıma yöneldi, Seligman ise pozitif psikolojiyi tercih etti. Sonuçta davranışçılık bitme noktasına geldi. Günümüzde davranışçı denebilecek kuramcı yok denecek kadar azdır. Davranışçılar kendilerinin bilişsel -davranışçı olduklarını söylemektedirler.</p>
<p>Davranışçı yaklaşımı sürdürenler özel eğitimde davranış değiştirme adı altında çalışmaya devam etmektedirler. Sanki davranışçı yaklaşımın son kalesi özel eğitim ve davranış değiştirmedir. Bunun da temel nedeni davranışçılığın ele aldığı şekliyle atomistik görüşün uygulanabilir oldugu tek alanın özel eğitim olmasıdır. Özellikle zihin engellilerin başka faktorlerle “kafaları daha az karıştığı” için davranış analizi daha kolay yapılabilmekte ve uygulanabilmektedir. Ayrıca engellilere yapılacak eğitimin davranışı iyi analız etmesi gerektiğinden davranışçı yaklaşımın kullanımına uygundur.</p>
<p>Davrançılığın tarih boyunca etkili olduğu diğer bir alan da hayvan terbyedir.Zaten davranışçılığa getirilen eleştiriler bu noktada yoğunlaşir: Davranışçılığın insanı hayvan gibi görmesi. Her ne kadar insanın hayvandan temel farkının ne olduğu henüz uzlaşılmamış ve anlaşılmamış ise de insanlar hayvanlarla benzer olmaktan hoşlanmazlar. Bu yüzden davranışçılığa küfür edenler bile vardır.</p>
<p>Davranış değiştirme terimi özel olarak davranışçılığın kullandığı terim ise de, herkesin davranış değiştirmeye ihtiyacı vardır. Buradaki anlamıyla davranış değiştirme davranışçı yaklaşımla sınırlı değildir, gündelik dildeki davranışın değiştirilmesi anlamında kullanılmaktadır. İnsanların davranışları değişir. Değişimin bir kısmı olgunlaşma gibi dogal süreçlerle gerçekleşir bir kısmı da kişinin sahip olduğu (veya edindiği) davranışı amaçlı bir şekilde farklılaştırma şeklinde ortaya çıkar. İnsanın davranışı amaçlı davranıştır (buna Tolman “molar davranış” demişti). Hatta bir hadis “ameller niyetlere göredir” der. Bunun anlamı davranışın amacına göre değerlendirilmesi gerekir demektir. Zaten kişinin davranışının amaçlamadığı bir sonuca yol açması kaza demektir. İyi bir sonuca götürdüğünde o sonuç kazara ulaşılmış bir sonuçtur, kötü bir sonuca götürdüğünde kaza olmuştur. Bunun kaza ve kader ile ilişkisi din bilimcilerinin işidir.</p>
<p>İnsanlar davranışları istedikleri amaca ulaştırmadığında veya istemedikleri sonuçlara yol açtığında davranışlarını değiştirme ihtiyacı duyarlar. Bu anlamıyla davranış değiştirme psikolojinin ve özelde eğitimin konusudur. Hatta eğitim terimi bireyde davranış değişikliği meydana getirme süreci olarak da tanımlanır. Psikoloji içinde psikolojik yardım ilişkileri kişilerin davranışlarını değiştirmelerine yardım süreçlerini ifade eder. Psikolojik yardım ilişkileri bunu bazen davranışı (doğrudan değiştirerek) bazen de davranışın arka planındaki (bilgi, inanç, yeterlik, senaryo gibi) faktörleri değiştirerek gerçekleştirir.</p>
<p>Meşhur fıkradır, adamın biri burnu büyük olduğu için tedirgin ve huzursuzmuş. Arkadaşına bundan dert yanmış. Arkadaşı bir gün ona psikolojik yardım almasını önermiş. Bir süre sonra karşılaştıklarında arkadaşı onu mutlu görmüş. Hem psikolojik yardım alıp almadığını, hem de mutluluğunun nedenini sormuş. Kişi “psikolojik yardım aldım” demiş. “Eeee?” demiş arkadaşı. Kişi de “anladım ki benim burnum büyük değil, yüzüm küçükmüş” diye cevap vermiş, Yani psikolojik danışma olguyu değiştiremediği zaman (ki çoğu zaman bunu yapamaz da) kişinin bakış açısını değiştirerek kişilere yardımcı olur. Eğer sorun kişinin burnu büyük olduğu için huzursuz olması ise bakış açısını değiştirerek huzursuzluğu giderilebilir.</p>
<p>Kişinin davranışını değiştirmek istediği durumlar gündelik hayatın gerçeğidir. Söz gelimi bir öğretmen sınıfındaki öğrencilerin öğrenmelerini artıramadığını veya sınıfa hakim olamadığını (yani sınıfın bütününü istediği yöne yönlendiremediğini) düşündüğünde davranışını değiştirmesi gerekiyor demektir. Ama insanlar davranışlarını bilinçli seçtiklerini ve uzun zamandır kullandıklarını düşündüklerinde dayranışlarını değiştirmeye karar vermeleri ve değiştirmeleri zordur. Bu gibi durumlarda insanlar kendilerinin dışındaki faktörlere topu atmayı daha kolay bulurlar ve tercih ederler. Yukarıdaki öğretmen öğrencilerin “haylaz” veya “anlayışları zayıf” olduğunu veya fiziksel şartların yetersiz olduğunu veya eğitim programlarının (ve sistemin) uygunsuz olduğunu iddia edebilir. Bu kolaydır ve insan kolayı seçer. Bu yüzden öğretmenler ellerinden geleni yaptıklarını söylemeyi tercih ederler. Çünkü değişmek ve davranışını değiştirmek bilinenin (ve alışılmışın) dışında bir şeydir ve alışıldık (ve bilindik) olmayan insanları gerginliğe iter. İnsan bilmediğinden korkar.</p>
<p>Oysa gene öğretmen örneğimize devam edersek, öğretmenin görevi kişilere bu şartlarda bunu öğretmektir. İdeal şartların ideal öğrencilerin ideal programların bulunup bulunmadığı başka platformların işidir, öğretmenlerin sınıftaki görevi bu değildir. Yani hiçbir öğretmen “bize ideal öğrencilerini, ideal şartlarını ve ideal programı bulup öner, biz de onu sana sağlayalım ve senden verimli olmanı bekleyelim” diye istihdam edilmez. Sonuçta öğretmenin yapması gereken, içinde bulunulan durumda öğretmektir, bunun yolu da davranışını değiştirmektir. Şundan veya bundan şikayet etmek belki öğretmeni geçici olarak rahatlatabilir, ama sorunu çözmez. Yapılması gereken, öğretmenin davranışını değiştirmesidir.</p>
<p>Davranış değiştirmenin dört aşaması vardır (kişinin kendi davranışını değiştirmesi sürecinden söz ediyoruz). Değişimin başlayabilmesi için önce var olan durumun eleştirilmesi gerekir. Eleştiri olumlu ve olumsuz yönlerinin ortaya konması demektir. Genelde toplumumuz eleştiri dendiğinde olumsuz tarafları ön plana çıkarma eğilimindedir. Oysa bu yanlı bir eleştiridir ve işin kötü tarafı olumsuz yana eğilimlidir.</p>
<p>İşin toplumsal tarafından bakılırsa eleştiri yapan da eleştirilen de eleştirinin olumsuz yapılacağını bilir. Bu yüzden de bu toplumda kimse eleştiriyi sevmez. Daha doğrusu eleştirmeyi sever ama eleştirilmeyi sevmez, Eleştirmek başkalarını kötülemek anlamına gelir eleştirilmek ise başkaları tarafından kötülenmek. Bu da kimsenin sevmediği bir durumdur.</p>
<p>Gerçekçi bir değerlendirme ve eleştirme her iki tarafı da dikkate alır.</p>
<p>Genellikle eleştirme aşamasında yapılan hata, durumu eleştirmek şeklindedir (öğretmen örneği). Oysa yapılması gereken, davranışı eleştirmektir ve en zor olan budur: kendini (davranışını) eleştirmek. Durumu eleştirmek şikayetin devam etmesi anlamına gelir. Çünkü durumda her zaman olumsuzluklar bulmak mümkündür.</p>
<p>Davranışı eleştirmek aynı zamanda davranışın nasıl değiştirilebileceği konusunda yol göstericidir. İkinci aşama olan değiştirme aşaması başka (ve daha uygun olan) davranışın seçilmesini içerir. Seçilen davranış uygulanır ve doğru davranış seçilmişse başarıya ulaşılmış olur. Doğru davranış seçilmemişse eleştirme aşamasına yeniden dönmek gerekir. Niye doğru davranış değildir, bu anlaşılmalıdır.</p>
<p>Değiştirilen davranış çoğu zaman “olgun” bir davranış değildir. Davranış konusunda olgunlaşmak onun geliştirilmesi anlamına gelir. Üçüncü aşama olan geliştirme davranışın gerektiğinde çeşitli varyasyonlarının üretilmesini kapsar. Aynı zamanda davranış kolay ve çabuk bir şekilde gerçekleştirilebilmelidir. İnsanın olgunlaşma eğilimi, davranışı geliştirmeye yardımcı olur. Geliştirme bilinçli planlama ile yapılabileceği gibi tekrar yolu ile de gerçekleştirilebilir. Bir davranış konusunda olgunlaşmaya çalışan çocuklar o davranışı (bazen yetişkinleri bıktıracak kadar) tekrar ederler. Bu aynı zamanda davranışa uyum sağlamanın bir yoludur. Yetişkinler için de aynı yöntem kullanışlıdır. Tekrar edilen davranış pekişir ve beceri haline gelir. Tabii ki yetişkinler bu yolun yanı sıra bilinçli geliştirme yolları da bulabilirler. Bunun için kişinin davranışla ilgili bilgilerini artırması gerekir.</p>
<p>Geliştirilen davranış artık yeni bir davranıştır. Bu yeni davranış sayesinde kişi hem davranışı (veya sorunu) hem de kendini aşmış olur. Bu dördüncü aşama “aşma&#8217;dır. Artık kişi eski davranışını terk edebilir ve kendini aşabilir. Gerçek gelişme kendini aşmadır. Bu şekilde kendini aşan kişi başta ifade edilen durum ile ilgili kişilerden şikayet etmekten de kurtulmuş olur. Bir anlamda hayatın amacı gelişmektir ve gelişmek de kişinin kendini aşması ile mümkündür.</p>
<p>Öğretmen açısından durumu örneklemek durumun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Sınıfta bir öğrencinin şık sık ayağa kalkarak sınıfın düzenini bozduğunu düşünelim. Öğretmen de her seferinde bu öğrenciye kızarak sınıf düzenini sağlamaya çalışsın. Bu durumda bir şeylerin yolunda gitmediği açıktır. O zaman ne yapılabilir? En çok yapılan şey öğrenciyi suçlamaktır. Öğrenci sınıfın düzenini bozmak. tadır, sınıfta uygun olmayan davranışta bulunmaktadır. Öğretmen anne babayı çağırıp “çocuklarının hiperaktif olduğunu”, “bir doktora götürmeleri gerektiğini” söyleyebilir (ve ne yazık ki çoğu zaman yapılan budur). Ancak öğretmen topu başkasına atmıştır. Beklemektedir ki bütün çocuklar onun istediği gibi olsun. Belki içinde bulunduğu durumdan “paçayı sıyırmıştır” ama muhtemelen gelecekte benzer durumlarla tekrar karşılaşacaktır. Ve gene muhtemelen gelecekte de anne babaya çocuğu şikayet etme davranışını sürdürecektir. Oysa öğretmenin görevi kendisine verilen öğrencileri değiştirmeye çalışmak değil, onlara öğretmeye çalışmaktır. Başa çıkamadığı öğrencileri sınıftan göndermeye veya anne babanın öğrenciyi öğretmenin istediği şekle sokmasını istemeye normal şartlarda hakkı yoktur. Onun görevi öğretmektir, hangi öğrenci karşısına çıkarsa ona bir şekilde öğretmenin yolunu bulmaktır.</p>
<p>Öğretmenler bu gibi durumlarda once kendı davranışını eleştirerek işe başlamalıdırlar. Öğrencinin duzeni bozmasına neden olan davranış nedir? Veya öğrencinin davranışına göstermiş olduğu davranış nedir ve neden başarısız olmakta, ilgili davranışın ortadan kalkmasını sağlamamaktadır? Bu soruların cevabını bulduktan sonra davranışını değiştirmelidir. Söz gelimi böyle bir durumda öğrenci ile pazarlık edebilir. Diğer öğrencilerin de benzer davranışı göstermelerini isteyerek, öğrencinin davranışının görünürlüğünü ortadan kaldırmayı deneyebilir. Diyelim ki bu davranış başarılı oldu, öğrenci ne yapacağını şaşırdı. Davranışını değiştirmiş durumdadır. Bundan sonraki adım bunu geliştirmektir. Geliştirme ek davranışlar edinerek (söz gelimi öğrenciyle sözleşme yaparak) olabileceği gibi, ilgili davranışı geliştirmenin yollarından biri öğrencini bu davranışı göstereceği kestirildiğinde sınıfı ayağa kaldırmak veya başka bir ortak davranışa (sınıfı takım haline getirme) yöneltme şeklinde olabilir. Büyük bir ihtimalle öğrenci şaşıracak ve sınıfa uyacaktır. Öğretmenin yaptığı şey değişen davranışı geliştirmektir. Öğretmen bu stratejiyi daha kolayca kullanabilir hale gelebilir. Bunda başarılı olan öğretmen kendini aşmış, yenilenmiş, geliştirmiş olur. Öğrenciyi anne babasına şikayet etme veya öğrenciyi cezalandırma davranışı yerine bu durumu fırsat olarak kullanan ve sınıfı takıma dönüştüren bir davranış) geliştirmiş olur.</p>
<p>Benzer bir durum ile ailede karşılaşılabilir. Israrla kendi isteğini çocuğuna yaptırmaya çalışan bir anne “çocuğum beni dinlemiyor, benim dediğimi yapmıyor” veya “çocuğum ders çalışmıyor” diye şikayet etmek yerine bu gibi durumlarda (kendisinin) gösterdiği davranışı eleştirebilir, değiştirebilir, geliştirebilir ve böylelikle kendini aşabilir. Genel olarak sorun insanların kendini değiştirmeye ve aşmaya istekli olmayışlarıdır.</p>
<p>Özetle, özellikle başkaları ile ilişkilerinde sorunlar yaşayan ve bu yönde gösterdiği davranışlarda başarısız olan bir kişinin uygulaması gereken iki kural vardır. Bunlardan biri sorun oluşturan kişiyi veya durumu eleştirmek yerine kendi davranışını eleştirerek işe başlamaktır. Unutmamalıdır ki, problem kiminse onu çözecek olan da odur. Öğretmenin sorunu öğrenciyle veya anne babayla, anne babanın sorunu çocuğu ile çözülmez (bu yanlışa okullardakı oğretmenler kadar rehber öğretmenler bile düşmekte, öğrencinin sorununu anne baba ile çözmeye çalışmaktadırlar). Sorun yaşayan kışı once kendi davranışını eleştirmeli, ardından davranışını değiştirerek geliştirmeli ve kendini aşmalıdır.</p>
<p>Unutulmaması gereken bır kural daha vardır: Sağlıklı çözüm yolu ılışkiyi sürdüren çözüm yoludur. İlışkıyı bitirmeye yönelik çözümler çözumsüzlüğün bir işaretidir. Özellikle eşler arazındaki problemlerde bu kural sıklıkla çiğnenir olmuştur. İlişkiyi bitirmek sorun çözmez. Sorunu sağlıklı çözen davranış ilişkiyi devam ettirmenin bir yolunu gösteren davranıştır. Bunun da yolu “eleştir — değiştir &#8211; geliştir — aş!” formülünü uygulamaktır. Aslında herkesin bildiği bu yol, insanların gündelik hayatında zor ve erişilmez bir yol gibi görülmektedir. Hatırlamaktan hoşlanılmayacak soz şudur: Aklın yolu birdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hasan Bacanlı &#8211; Yurdun Gölgesinde,syf:62-67</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/">Davranış Değiştirme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/davranis-degistirme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
