<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hadislerin Korunması | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/hadislerin-korunmasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Jan 2020 11:08:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Hadislerin Korunması | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hadis-i Şerifler Büyük Ehemmiyetle Tedvin Edilmiştir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadis-i-serifler-buyuk-ehemmiyetle-tedvin-edilmistir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadis-i-serifler-buyuk-ehemmiyetle-tedvin-edilmistir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Jan 2020 11:08:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis-i Şerifler]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Tedvini]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Yasaklanması]]></category>
		<category><![CDATA[hadislerin yazılması]]></category>
		<category><![CDATA[mûstahrecât]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23872</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ashab-ı kiram radıyallahu Teâlâ anhum, devamlı bir sûrette evinin dışında Rasûl-u Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellemi takib ederlerdi.. Evin içinde ise ezvâc-ı tâhirat O&#8217;nu takib ederlerdi. Sözlerini, fiillerini, hatta yürüyüşünü, ashabca görülen hal yaşantısını zabtedip nöbet ve takibde olanlar, döndükleri zaman ehillerine ve arkadaşlanna bildirirlerdi. Bu sûretle devreden çıkanlar, devreye girenlerden öğrenirlerdi. Ve bu sûretle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadis-i-serifler-buyuk-ehemmiyetle-tedvin-edilmistir/">Hadis-i Şerifler Büyük Ehemmiyetle Tedvin Edilmiştir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-18115 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/siyer.kuran_.ilim_.jpg" alt="" width="424" height="311" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/siyer.kuran_.ilim_.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/siyer.kuran_.ilim_-300x220.jpg 300w" sizes="(max-width: 424px) 100vw, 424px" /><br />
Ashab-ı kiram radıyallahu Teâlâ anhum, devamlı bir sûrette evinin dışında Rasûl-u Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellemi takib ederlerdi.. Evin içinde ise ezvâc-ı tâhirat O&#8217;nu takib ederlerdi. Sözlerini, fiillerini, hatta yürüyüşünü, ashabca görülen hal yaşantısını zabtedip nöbet ve takibde olanlar, döndükleri zaman ehillerine ve arkadaşlanna bildirirlerdi. Bu sûretle devreden çıkanlar, devreye girenlerden öğrenirlerdi. Ve bu sûretle hıfz-u himaye ederlerdi. Bu sûretle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in hadisleri kâmilen zabtedilmiştir. Bununla beraber ashâb-ı kiramdan yazı bitenler çok az idi. Yazı bilenler, hadis yazılması hususunda, hadîsin yazılması için izin istediler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, önceden menetmiş olduğu halde bilahare izin vermiştir. Ibnu Hacer Askalânî ve daha birçokları, ashâb-ı kiramdan Amr bin As gibi zevatların, Peygamber&#8217;in sözlerini yazmaları için izin istediklerini ve nihayet kendilerine iznin verildiğini kaydetmektedirler. Buhârî de Sahîhi&#8217;nde, özellikle bu hususta &#8216;bâb-u kitâbet-il-ilmi&#8221; demekle bir başlık yazmıştır. İmam Beğavî, senediyle buyurur ki: «Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle derdi: “Abdullah bin Amr&#8217;dan başka Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in ashabından, benden daha çok hadis bilen olmadı. Çûnkû o yazardı, ben yazmaz idim.“ Bu hadis sahihtir. İmam Buhârî, Vehb&#8217; den, o da kardeşinden, ayrıca Ma&#8217;meri&#8217;in rivayetinden tahric etmiştir. İlim erbabı hadîsin yazılması hususunda ihtilaf ettiler. Seleften bazı­sı, hadis yazılmasını kerih gördüler.</p>
<p>Kattâde, İbrahim, Mûcahid, Şa&#8217;bî, Ibnu Şirin de bunlardandır. Çûnkû Ebî Saîd Hudriden Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in şöyle buyurduğu rivayet edilmişti: “Benden bir şey yaz­mayın. Kur&#8217;an&#8217;dan başka Benden yazan onu silsin = mahvetsin.&#8221; Ibnu Abbas&#8217;tan da: “Gerçekte biz ilmi yazmayız.” diye rivayet edilmişti. Ve Zühri diyor ki: &#8220;Biz İlmin yazılmasından tiksinirdik. Nihayet şu hükümdarlar bize cebir kullandılar. Artık biz de, Müslümanlardan bir kimseyi İlmi yazmaktan menetmeyiz.” Ulemânın çoğu, hadis yazılmasının mübahlığına zihab ettiler. Bunların delili, Ebû Hureyre radıyallahu anhu&#8217;nun hadîsidir. Ebû Hureyre diyor ki: ‘Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in bir hutbeyi irad etmesi esnasında Ebu Şah: ‘Şunları bana yaz ya Rasûlallah.‘ dedi. Bunun ûzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de: “Ebû Şah’a yazınız.&#8221; buyurdu.‘ Bana öyle geliyor ki, önce nehyedildi, sonra Peygamber onu mübah kıldı ve hadîsin yazılması için izin verdi. Denildi ki, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Kur&#8217;an&#8217;dan başkası Kur&#8217;anla karışmasın diye, ancak Kur&#8217;an&#8217;dan başkasını Kur&#8217;anla beraber yazmayı yasakladı, tâ ki okuyucuya karışıklık meydana gelmesin. Hadis yazmanın mahzur oluşuna gelince; &#8220;Benden bir şey yazmayın. Kur’an&#8217;dan başka Benden yazan onu silsin = mahvetsin.” hadîsi, nehye delâlet etmez. Çünkü Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Benden bildirin.”[11] buyurmuştur.</p>
<p>Tebliğle emr, hadîsin yazılmasının ve kaydedilmesinin mübah kılınması içindir. Çünkü unutkanlık, ekser beşerin tabiatındandır. Kaldı ki yanılmak hususunda ezbere güvenilmez. Yazma ve kaydedilmesinin terki, birçok hadîsin sükûtuna, tebliğin zorluğuna ve sonradan gelen ümmetin ilimden mahrum olmalarına sirayet eder.»[12] “Benden bir şey yazmayın. Kur’an’dan başka Benden yazan onu silsin = mahvetsin.” mealindeki hadîsi, İmam Ahmed[13] ve Müslim de[14] tahric ettiler. Fakat İmam Buhârî ve daha birçokları bu hadîsi ma&#8217;lûl gördüler, dediler ki; ‘Ebû Saîd&#8217;in hadîsi mevkuftur.‘ Hafız Ibnu Hacer de diyor ki: «Ashab ve tâbiînden bir cemaat, hadîsin yazılmasından çekindiler. Hadîsi, ashab ve tâbiîn ezberden birbirinden öğrendikleri gibi öğrenip ezberlemek, müstehabdır = daha güzeldir. Lâkin gayretler kısır oldu, imamlar da İlmin zayi olmasından korktular, bunun üzerine hadîsi tedvin ettiler. Hadîsi İlk tedvin eden de, Ibnu Şihâb-iz-Zûhri&#8217;dir. H.100 senesi civarında Ömer bin Abdulaziz&#8217;in emriyle İmam Zûhrî,hadîsi tedvin etmeye başladı. Sonra hadîsin tedvini ve bu hususta tedvin ve tasnifler çoğaldı.» İmam Aynî de Umdesi&#8217;nde bunun benzerini nakletmektedir. [15] »Ebû Şâh’a yazınız.” hadîsini, Buhârî ’kitâb-ul-llim&#8217;de[16], &#8216;lukta&#8217;da[17], &#8220;kitâb-ut-diyet’de[18] tahric etmiştir. Ebû Dâvûd &#8216;menâsik&#8217;te[19], &#8216;diyet&#8217;te[20], Tirmizî ”ilim&#8217;de[21], İmam Ahmed Müsned&#8217;inde[22] tahric etmişlerdir.</p>
<p>Yukarıda İmam Beğavî, Ibnu Hacer ve İmam Aynîden naklettiğimiz gibi, nehiy, Kur&#8217;ân&#8217;ın nûzûlû zamanına mahsustur. Binaenaleyh izin, neyhin neshidir. Bu itibarlâ Hafız Ibnu Hacer, mukaddimesinde: «Allah Teâlâ bana ve sana öğretsin. Bil ki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in eserleri, ashâb-ı kireim ve büyük tâbılerinin zamanında, câmi&#8217; kitablarında tedvin ve tertib edilmedi. Bunda iki hikmet vardır: a-Sahih-i Müslim&#8217;de sabit olduğu üzere, Kur&#8217;ân-j Azîm&#8217;den başkası­ nın Kur&#8217;ân-ı Azîm&#8217;e karışmasından korkulduğundan dolayı nehyedildiler. b-Zihinleri akıcı, hafızaları geniş olduğu ve birçokları yazı yazmayı bilmedikleri için tedvin edilmedi. Sonra tâbiînin zamanlarının sonunda eserler tedvin edildi, haberler bablara taksim edildi. Çünkü o zamanda ulemâ, beldelere yayıldılar. Kaderi inkar edenler, Râfizîler, Havâricîler tarafından bidatler meydana geldi. O zaman ulemâ hadîsi = âsârı zabt ve tedvin ettiler. İlk, Rubeyi&#8217; bin Sabih, Saîd bin Ebî Arûbe ve daha birçokları, her bir babdaki hadîsi tasnif ettiler. Nihayet ehli hadîsin üçüncü tabakası zamanında, büyükleri, büyük bir gayret gösterdiler, ahkâmı tedvin ettiler. Mesela İmam Mâlik Muvatta&#8217;yı tasnif etti, var gücünü Muvatta&#8217;nın tahridne harcadı, ehli Hicaz&#8217;ın hadislerini topladı.</p>
<p>Topladığı hadisleri, ashabın sözleriyle tâbiîn&#8217;in fetvalarıyla mezcetti » birleştirdi. Ebû Muhammed Abdulmelik bin Abdulaziz ve Ibnu Cureyc Mekke&#8217;de, Ebû Amr ve Abdurrahman bin Amr Evzâî Şam&#8217;da, Ebû Abdullah Sûfyan bin Saîd es-Sevrî Kûfe&#8217;de, Ebû Seleme Hammâd bin Seleme bin &#8216;Dinâr Basra&#8217;da hadîsin tedvininde büyük gayretle tasnif ettiler Onlara muasır olanlar, sonradan onlara uydular. Bilahare onlardan bazı imamlar, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in hadislerini özel bir şekilde, saflaştırmayı uygun gördüler. Derken H.200 senesi civarında Abdullah bin Mûsâ el-Absî el-Kûfî, Müsedded bin Müserhed el-Basrî, Esed bin Mûsâ el-Emevî, Nuaym bin Hammâd el-Huzzâî Mısır&#8217;da birer müsned yazdılar. Sonraki imamlar bunların yolunu takib ettiler. İmam Ahmed bin Hanbel, Ishak bin Râhuveyh, Osman bin Ebî Şeybe ve daha başka büyük ulemâ, müsnedlerini yazdılar. Bunlardan bazıları müsnedlerini hem bab hem müsnedler üzerine tasnif etti; Ebî Bekri-bni Ebî Şeybe gibi. Buhârî radı- yallahu anh, bu tasnifleri görüp rivayet edince, artık Câmiu-s-Sahîhi&#8217;ni te&#8217;lif etti.»[23]</p>
<p>Asrın reformcularından bazıları, Şâh&#8217;a yazınız.” hadîsinin, sadece o hutbenin yazılmasına mahsus olduğunu ve kesin tevatürle rivayet edilmeyen hadislerin -ashab ve büyük tâbiînin hadîsi yazmaktan tiksinmeleri bahanesiyle- hüccet olamayacağını ileriye sürüp Müslüman gençlerin kafalarını karıştırmaktadırlar; ve özellikle &#8220;H.130- 140 civarında Hâlid bin Ma&#8217;dan tarafından hadisler tedvin edilmiştir.’ demektedirler. Azizler; bu zavallılar, müsteşriklerin tuzaklarına gimişlerdir; ve birçok cihetlerle yanılmışlardır. Yukarıda naklettiğimiz gibi, ashâb-ı kiram içerisinde dahi Amr bin As ve daha başkaları, yazıyla da hadîsi zabtetmişlerdir. Ve ilk kez Ömer bin Abdulaziz gibi üstün seçkin haîfenin emriyle İmam Zührî ilk önce tasnif etmiştir. Sonra, hadîsin yazılması hususunda vârid olan, sadece Sahîhayn’da yer alan &#8220;Ebû Şâh&#8217;a yazınız.” hadîsi değildir, bilakis birçok hadisler vârid olmuş­tur. Mesela İmam Beğavî diyor ki: «Hazreti Ömer radıyallahu anh&#8217;tan, “İlmi kitabla kaydedin.” rivayet edilmiştir. Aynı zamanda bunun benzeri, Ibni Ömer ve Enes radıyallahu anhum&#8217;dan da rivayet edilmiştir. Nitekim Saîd bin Cübeyr diyor ki: &#8220;Ibnu Abbas radı- yallahu anh&#8217;la birlikte Mekke yolculuğunu yaptım; o bana hadisleri söyler, ben de sabaha kadar bineğim üzerinde onu yazardım.&#8221;</p>
<p>Yine, Ma&#8217;mer nakletti; Salih bin Keysan dedi ki: ‘Ben ve Ibnu Şihab, ilmin talebinde olduğumuz halde Sûnen&#8217;i yazmak üzerinde birleştik. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den işittiğimiz her şeyi yazdık. Bununla beraber ashabından gelen şeyleri de yazıyorduk.&#8221; Ma&#8217;mer diyor ki: &#8216;Ashabdan gelen şeyler, sünnet = hüccet değildir ki.&#8221; dedim. Bunun üzerine Salih bin Keysan dedi ki: &#8220;Hayır, o da sünnettir = hüccettir.&#8221;&#8230;.Yine, Muaviye bin Kurre diyordu ki: Bilgilerini yazmayanın bilgisi bilgi sayılmaz. Yine Ebû Hilal diyor ki: Kattâde&#8217;ye talebeleri: ’Sen&#8217;den işittiğimizi yazalım mı?&#8221; dediler, bunun üzerine Kattâde şöyle dedi: Seni İlmi yazmaktan meneden şey nedir ki? Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;de Allah Azze ve Celle:&#8221;&#8230;Onların İlmi, Rabb&#8217;imin nezdinde bir kltabdadır&#8230;&#8221;[24] buyurmuştur. (Yani Rabb Teâlâ&#8217;nın yanında dahi yazmak vardır.) Ebu-l-Melih diyor ki: Bize ilmi yazmayı ayıblıyorsunuz. Halbuki Allah Teâlâ kitabında şöyle buyurmuştur: &#8220;&#8230;Onların İlmi, Rabb&#8217;iiIn nezdinde bir kitabdadır&#8230;” Ömer bin Abdulaziz, Ebî Bekr bin Hazım&#8217;a yazdığı mektubda şöyle demiştir: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in hadîsine bak ve araştır, yaz. Çünkü ulemânın gitmesiyle ilmin münderis olmasından cidden korkarım. Abdullah ibni Mubarek&#8217;ten, &#8220;Bir adam bir olayı, şahid olarak yazıp da unuttuktan sonra, yazdığı yazıya dayanarak şahadet edebilir mi?&#8221; diye sorulmuş, muşârun ileyh: &#8220;Bundan başka ilmimiz var mı?&#8221; diye cevab vermiştir.»(25)</p>
<p>Anlaşılıyor ki, gerek ashâb-ı kiram, gerek tâbiîn ve tebei tâbiîn, bâhusus Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in»İnsanların en hayrlısı, İçinde yaşadığım asrın insanlarıdır. Sonra ikinci, sonra ûçüncûsûdûr.&#8221; [26] beşâretiyle şereflenen üç asrın büyük ulemâsı, beşerî tâkalin fevkinde gayret harcayarak sünneti zabtetmeye çalıştılar. Ve bunların ilim ve irfanlarında hadî­sin şahadetiyle şübhe yoktur. Binaenaleyh bizlere naklettikleri hadislerine güvenilir. EI-Bidâat-ul-Müzcât&#8217;ın müellifi Şeyh Muhammed Abdulhalîm diyor ki: «Başlangıçta sünnet; mesânid ve fıkıh babları üzerine tedvin edilmiş, akabinde ulemâ tedvin edilen sünneti tertib ve tehzib etmişler ve bununla dördüncü asra kadar mütekaddimînin zamanı bitmiş; beşinci asrın başlarında -ki müteahhir ulemâsının zamanıdır- Şark ve Garbda hadis ve fıkıh ilimlerine kemâliyle vâkıf olan bir cemaat, gayreti harcadılar, metinleri telhîs ettiler, tecrid ettiler, bazıları özel tertible tecrid ettiler, bazılar hadislerin ziyadesini eklemekle hadislerin lafızlarını gayrından saflaştırdılar, bazılar kısalttılar ve ondan şeri hükümleri çıkardılar, ğarîb lafızları asırlarına göre izah ettiler. Ve bu sûretle beşinci asrın sonuna kadar hadîsin tedvîni devam etli. Mesela kemâl-i itinayla bazıları, Müslim ve Buhârinin ittifak ettikleri hadisleri çıkararak yine mesânid tertibleri özere te&#8217;lîf ettiler. Nitekim H.48rde vefat eden Ebû Mes&#8217;ûd İbrahim bin Muhammed ed-Dimeşkî, H.484&#8217;te vefat eden Ebû Abdullah Muhammed bin Ebî Nasr el-Humeydî, fıkıh bablarının tertibine göre değil, mesânid tertibi üzerine hadislerini te&#8217;lif ettiler.</p>
<p>Bazıları Usûl-u Sitte ve Sıhâh-ı Selâse (yani Buhârî, Müslim, Muvatta&#8217;), Sünen-i Selâse(yani Sünen-i Ebû Dâvûd, Sönen-i Tirmizî, Sûnen-i Nesâî)&#8217;de yer alan aslî hadisleri toplamıştır. Nitekim Tecrîd-us-Sıhâh-i ves&#8217;Sûnen adlı eserini yazan, H.535&#8217;te vefat eden Ebu-I-Hasen Reziyn bin Muaviye el-İderî el-Endülüsî bunlardandır. Yine bir kısmı, terğib, terhib, ahlak ve adab hadislerini toplamak üzere hadisleri tedvin etmiştir. Nitekim H.535&#8217;te vefat eden İmam İsmail bin Muhammed el-Esbihânî, yine 656&#8217;da vefat eden Hafız Abdulhalîm el-Mönzerî, &#8220;et-Terğib ve Terhib&#8221; eserlerini bu sûretle tertib ettiler. Yine bir kısmı, hadîs-i şeriflerin ilk kelimelerini hece harfleriyle sı­ralayarak birtakım hadisleri tedvin etmişlerdir. Nitekim H.454&#8217;te vefat eden Kâdı Ebû Abdullah Muhammed bin Selâme el-Kuzzâî eş-Şâfiî, Şihâb-ul-Ahbar fil’Hikemi vel&#8217;Âdab adlı eserini; 55O&#8217;de vefat eden İmam Ebu-I-Abas Ahmed bin Ma&#8217;d el Eklişî, En-Nucem min. Kelâm-i Seyyid-il -Arabi vel&#8217;Acem adlı eserini -ki bu eseri dört bab üzere tertiblediği halde sonuncu bâbını Nebî sallallâhu aleyhi ve şellem&#8217;den vârid olan dualara tahsis etmiş-; 65O&#8217;de vefat eden Allâme Hasen bin Muhammed es-Sa- ğânî el-Lâhûrî, Meşârik-ul-Envâr-in-Nebeviyye eserini tedvin etmişlerdir. Yine bunlardan bazıları, ahlak ve sıfat itibarıyla hadisleri tanzim etmiş; nitekim 676&#8217;da vefat eden İmam Muhyeddîn Ebû Zekeriyya Yahya bin Şeref-in-Nevevî, Riyâz-us-Sâlihîn adlı eserini bu sûrette yazmıştır. Birtakım ulemâ da, sadece ahkam hadisleri üzerinde durdular.</p>
<p>Nitekim 581&#8217;de vefat eden Hafız Allâme Abdurrahman bin Abdurrahman el -Ezdî el-Işbilî el-Mâlikî yani Ibnu Harrat, &#8220;el-Ahkâm-us-Suğrâ&#8221;; 600&#8217;de vefat eden Şeyh Takıyyeddîn Abdulğanî bin Abdulvâhid el-Makdîsî, H.652&#8217;de vefat eden Şeyh-ul-lslam Mecduddîn Abdusselam Ibnu Abdullah el-Harrânî, &#8221;el-Mûntekâ fî Ahkâm-iş-Şer&#8217;iyye&#8221; adlı eseri bu sûretle yazdılar.Bazıları zaman ve vakit Kibarıyla hadisleri tedvin etti; imam Nevevî&#8217;nin, el-Ezkâr-ul-Muntahlbet-u min Kelâm-i Seyyid-il-Ebrâr eseri gibi. Birtakımları, İtikad, ahkam, siyer, adab, filen, eşrât-us-sâa ve menâ-kıb hadislerini tahric etti&#8230;&#8230;Ez cümle H.516&#8217;da vefat eden Muhyissünne el-Muhaddls el-fakih eş-Şeyh Hüseyin bin Mes&#8217;ûd el-Ferrâğ, &#8220;Mesâ- bîh-us-Sünne&#8221; adlı eserini tedvin etti. Kendisi buyurur ki: Şu zihnimde tutmuş olduğum hadisler, nübüvvetin göğsünden sudur etmiş lafızlardır, Risâletln ma&#8217;deninden hayli mesafe yol kaleden sünenlerdir, Seyyid-ul -murselîn ve Hâtem-un-Nebiyyîn&#8217;den gelen hadislerdir ki, onlar takva mişkâtından çıkan, karanlıkları aydınlatan lambalardır.» (27j H.737&#8217;den sonra vefat eden Hatîb-i Tibrîzî, Mesâbîh-us-Sünne&#8217;nin 4434 (dört bin dört yüz otuz dört) hadîsine yeni bir kisve giydirip 1511 (bin beş yüz on bir) hadîsi de eklemiştir. Artık bu kitabla uğraşniak, okumak ve ezberlemek, bunca kilabları okumak kadar faydalıdır. Hadiste yazılan kitablar, adedce çok, üslub olarak da çeşitlidir. Her bir âlim, bir fen üzere tasnif etmiştir. Mesela Ebû Dâvûd ve başkasının süneni gibi &#8220;kitâb-ut-tahare&#8221;den itibaren &#8220;kitâb-ul-vasâyâ&#8221;ya kadar fıkıh kitablarının tertibi üzerine yazılan eserlere «sünen» denilmektedir.</p>
<p>Ahkam hadislerinin ekseriyetini teşkil eden hadisler, sönenlerde aranılır. Sünen üzerine yazılan eserler çoktur. Ashâb-î kirâmın isimlerinin elifbatik şırasıyla yazılan hadislere «müsned &gt; mesned» denilir. Mesânid üzerine yazılan kitablar çoktur; en makbul ve meşhuru İmam Ahmed&#8217;in Müsnedi&#8217;dir, denilmektedir. (H.593 &#8211; 665) İmam Ebû Muhammed bin Mahmûd el-Harzemî rahimehullah’ın, İmam A&#8217;zam&#8217;ın on beş mesnedini bir araya getirerek yazdığı Câmiu-l-Mesânid, meşhur olmasa dahi çok güzel bir kitabdır; ulemâ tarafından kabulle telakkî edilmiştir. Bu eser, gerek oğlu ve gerekse talebelerinin, Ebû Hanîfe&#8217;den işitip yazdıkları hadisleri senedleriyle kuşatmaktadır. Artık, bu esere vâkıf olan, &#8220;Ebû Hanîfe ehli hadis değildir&#8221; diyemez. Şayed yazılan hadisler, elifbatik sırasıyla yazarının meşâyıhının isimlerini kuşatıyorsa, buna da «mu&#8217;cem» denilir. Artık mesânid ve mu&#8217;- cemlerden, bir külliyâtı değil bir cüz&#8217;ü alıyorsa, buna da «ecza&#8217;» denilir. Ecza&#8217;, cüz&#8217;ün cem&#8217;Idir. Bir adamın -ashab olsun, tebe&#8217;-i tâbiîn olsun- rivayet ettiği yahud tahric ettiği hadislerin yazılmasına «cüz» veyahud «ecza&#8217;» denilir. Böylece cüz-î meseleler hususunda, mesele hakkında toplanan hadislere de cüz denilir.</p>
<p>Kimisi bunda kırk hadis, kimisi on hadis yazar ve buna cüz ismini takar. Bir de «âsâr» ismi verilen kitablar vardır; mesela (H.224 &#8211; 310) Ebû Ca&#8217;fer et-Taberînin yazdığı Tehzîb-ul-Âsâr gibi; sahabînin mevkuf veya mevsul hadislerini toplar. Fakat bu dahi mesânide dahildir; mesela Müsned-i Ömer bin Hattâb gibi. Bezl-ul-Mechûd&#8217;un müellifi Şeyh Halil Ahmed es-Sehâranfûrî&#8217;nin kaydettiği üzere, bunların içerisinde bir de akâid, ahkam, rikak, adab, tefsir, tarih, menkıbeler, fiten, ahiret ahvâline aid hadisleri kuşatan kitaba «câmi&#8217;» denilir; Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim gibi. [28] En son Muhyissünne&#8217;nin yazmış olduğu Mesâbîh-us-Sünne ve ona ek olan Mişkât-ul-Mesâbîh eseri, ulemâ tarafından kabulle telakkî edildiği için en güzel olarak hazırlanmıştır. Çünkü hem mesânid hem câmi&#8217; sayılır. İmam Aynînin Umdesi&#8217;nde kaydettiği üzere. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in, vefat edeceği hastalığında; &#8221;Bana üzerinde yazı yazılacak şeyi getirin, size yazayım&#8230;” demesi, yazmakla, hadîsin kayd ve zabtedilmesinin cevazına hamledilmiş- tir. Aynısını Ibnu Hacer de söylemektedir. Demek hadîsin kitâbetle neş­redilmesi, ümmetin ittifakıyla kabul edilmiştir. [29] Bir de «mûstahrecât» vardır. Müstahrecât, &#8220;mûstahrec&#8217;in cem&#8217;idir.</p>
<p>Ehli hadis nezdinde, Ism-i mefûl olarak müstahrec, çıkarılan birtakım sahih hadisler demektir. Çıkarıcıya, ism-i fail olarak müstahric denilir. Mesela Sahîh-i Müslim ve Sahîh-i Buhârîde muhkem senedlerle tesbit edilmiş hadislerin aynısını, Müslim ve Buhârînin senedlerini zikretmeksizin başka senedlerle çıkarıp yazana müstahric denilir. Müstahric, hadislerini Müslim ve Buhârînin şeyhlerinden veya şeyhlerinden daha üstün tabakadan çıkarır; üzerine tahric ettiği sahih hadislerin metinlerine riayet etmez, kendi şeyhlerinden işittiği lafızları yazar. Fakat müstahricin müstahrecâtı olan metin, Müslim ve Buhârînin metinleriyle mana olarak birleşir. Nadiren manada da muhalif olur. Bu itibarla müstahrecât kitablarından, üzerine tahric edilen kitabın ismini vermek doğru olmaz. Bu itibarla müstahricin şartı, Müslim ve Buhârîden hadis rivayet etmeyip, şeyhlerinden ve daha yüksek tabakalardan sahih senedlerle tahric etmesidir. Yukarıda anlaşıldığı üzere, ashâb-ı kiram ve tâbi&#8217;leri büyük bir ehemmiyet göstererek, ashab zamanında hıfz = ezber olarak, tâblîn ve tebe&#8217;-l tâblîn zamanında hem hıfz hem de kitâbeten hadisler zabt ve tedvîn edilmiştir.</p>
<p>Şeyh Zâhid Kevserî rahimehullah birçok makalelerinde uzun izahattan sonra diyor ki: «Ibnu Mes&#8217;ûd radıyallahu Teâlâ anhu, Kû- fe&#8217;de bulunmasıyla birçok fakih ve muhaddisi yetiştirmiştir. Hatta güvenilen bazı ulemâ demişlerdir ki: &#8220;Sadece Kûfe&#8217;de, Ibnu Mes&#8217;ûddan ilimden büyük bir pay alan zevatların adedi, dört bin âlime ulaşmıştır.&#8221; Tabiî ki orada Saîd bin Mâlik, Ebû Vakkas, Huzeyfe, Ammar, Selman, Ebû Mûsâ radıyallahu anhum gibi ashabdan birçok asfiyâ vardı. Hatta Hazreti Ali radıyallahu Teâlâ anhu Kûfe&#8217;ye vardığında, Ibnu Mes&#8217;ûd’un yetiştirdiği o üstün ve seçkin ulemâdan çokça sevinmiş ve Ibnu Mes&#8217;ûd&#8217;u övmûştür.-[3o] Artık ikinci asrın başında Ibnu Şihab, Rubeyi&#8217; bin Sabih, Saîd bin Ebî Arûbe, İmam Mâlik gibi ulemâ Medine&#8217;de, Ibnu Cureyc Mekke&#8217;de, Evzâî Şam&#8217;da, Sûfyan Sevrî Kûfe&#8217;de, Hammad bin Seleme Basra&#8217;da, Huşeyn bin Beşîr Vâsıta&#8217;da, Ma&#8217;mer bin Râşid Yemen&#8217;de, Ibnu Mübarek Horasan&#8217;da, Cerîr bin Abdulhamîd Rey&#8217;de hadis ilmini tedvin ettiler. Böyle böyle üçüncü asırda, yukarıda belirtildiği üzere bü­tün beldeler, Arab ve Acem diyarları. Şarkta ve Garbda, cevâmi&#8217;, mesâ- nid, sıhah, sünen, meâcin ve masnaflar, ecza ve efradlarla dolmuştur. O zevatların kalbleri servet kaynağı, göğüsleri ilim ve irfanla dopdoluydu. İnsan bunların çalışma ve gayretlerini düşündüğü zaman hayrete düşer. Evet ilimleri, vitrinleri süsleyen, sandıklara konulan kitablarda de­ ğildi.</p>
<p>Üçüncü asrın başlarında, Mısır, Şam, Endülüs ve Horasan&#8217;da o kadar hadis ulemâsı yetişti ki, bunları devreden çıkarmak imkansızdır. Nitekim Hanefîlerden Hafız Ebû Bişr ed-Dûlâbî, Hafız Ebû Ca&#8217;fer et-Tahâvî, Hafız Ibnu Ebi-l-Avam es-Sa&#8217;dî, Hafız Ebû Muhammed el-Hârisî yani Ebû Hanîfe&#8217;nin Müsnedi’nin müellifi. Hafız Abdulbâkî, Hafız Ebî Bekr Râzî el-Cessâs, Hafız Ebû Muhammed Semerkandî, Hafız Şemseddîn es-Surûcî, Hafız Kutbuddîn el-Halebî, Hafız Alâaddîn el-Mardînî, Hafız Cemaleddîn ez-Zeylâî, Hafız Alâaddîn Moğultay, Hafız Bedreddîn Aynî, Hafız Kâsım bin Kutlubağa ve daha birçokları ve bunca Şâfiî hafızlardan, bunca Mâlikî hafızlardan, bunca Hanbelî hafızlardan yetiştiler, yetiştirdiler. Sahih hadisleri, hasen hadisleri seçtiler. Artık bunların tasniflerine karşı bunların sayesinde, bir tek kelime olsa dahi hadîse İlave etmek yahud hadîsin metninden bir kelimeyi çıkarmak imkansız hale gelmiştir. [31]Netice-i meram, müsteşrik tuzaklarına düşen kimselerin: &#8220;Biz Kur&#8217;­ an&#8217;la hükmederiz&#8221; yahud &#8221;mütevatir olmayan hadisle amel etmeyiz.&#8221; sözleri bâtıldır. Çünkü böyle serserilikle bunlar, bunca ulemâyı devreden çıkarıp, kendi benliklerini ortaya koymak İsterler. Tekaddumet-u Nasb-ir -Râye’de Zâhid Kevserî, sadece Hanefîlerden H.158&#8217;den İtibaren 13O4&#8217;e kadar bin üç yüz on bir &#8220;hâfız-ul-hadîs*i tesbit etmiştir. 1163&#8217;ten 1300 senesine kadar da sadece Hindistan&#8217;da otuz üç muhaddis daha eklenmiştir. [32] Acaba bunca ulemâyı berkenar etmek mümkün mü?..</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Tahkim-i Sadat Şerhi,c.1,syf.14-23</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong><br />
[11]Bkz. Kitabımızda h.n.198.</p>
<p>[12]Şarh-us&gt;Sûnne c.1 s.295</p>
<p>[13]Musnedi c.1 s.171</p>
<p>[14]3004 nolu Zühd ve Rikâk&#8217;da, bab-ut”tasebbuti fil&#8217;hadîsi</p>
<p>[15]Fethu&#8217;l-Bari.c.1 S.185, Umdet-ul-Kari c.1 s.572</p>
<p>[16]Bab-u kitabet-il-ilmi h.n.39</p>
<p>[17]Bab-u keyfe tu&#8217;rafu luktatu ehli Mekkete.h.7</p>
<p>[18]Bab-u men men kutu» lehu katilun</p>
<p>[19]h.n.89</p>
<p>[20]h.n.4</p>
<p>[21]h.n.12</p>
<p>[22]c.2 S.238</p>
<p>[23]Mukaddimet-u Hûda-s-Sâri, s,4</p>
<p>[24]Tâhâ 52</p>
<p>[25]Şerh-us-Sunne« c.1 ». 295-297&#8217;ye kadar, özellikle el-Hadis vel&#8217;Muhaddisûn adlı eseririn müellifi Muhammed Muhammed Ebu-z-Zahra, eserinde *Mevkıfu Sahib-i Mecillet-ll -Mennâr* başlığı altında bu hususta takriben sekiz sayla yazmıştır.</p>
<p>[26] Müslim Aişe radıyallahu anhA&#8217;dan h.n.2536 -216</p>
<p>[27] El-Bidâat-ul-Müzcât 51-57 arası</p>
<p>[28]Bezl&#8217;ul-Mechûd c.1 s.46</p>
<p>[29] Buhâri, ilim bâb-u kitabet-il ilmi h.n.114 &#8211; 57, Umdet-ul-Kâri c.1 s.573-577</p>
<p>[30[ Tekaddimet-u Nasb-ir Râye,s.30</p>
<p>[31] Mukaddimet-u Feyz-ul-Bari s. 14, Tekaddumet-u Nasb-ir-Râye s.32, Makâlât-ul Kevseri 8.71-72, Câmiu-l üsûl fi Ehâdis-ir-Rasûl c.1 s.40-41</p>
<p>[32]Bkz. Tekaddimet-u Nasb-ir Râye s.40*tan itibaren 51*e kadar</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadis-i-serifler-buyuk-ehemmiyetle-tedvin-edilmistir/">Hadis-i Şerifler Büyük Ehemmiyetle Tedvin Edilmiştir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadis-i-serifler-buyuk-ehemmiyetle-tedvin-edilmistir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Sabri Efendi &#8211; Gaybın Önünde &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 14:34:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın kudreti]]></category>
		<category><![CDATA[David Hume]]></category>
		<category><![CDATA[El-Kavlu'l-Fasl]]></category>
		<category><![CDATA[Gaybın Önünde]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Kayıt Altına Alınması]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizelere inanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sabri Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<category><![CDATA[Ri'cal İlmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21720</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamberlik, vücûb ve mantıkî zorunluluk ifade eden bir delile dayanmamakla birlikte, çağdaşların bilimsel delil kabul ettikleri tecrübeye dayanan bir vâkıadır. Ancak, peygamberliği sadece peygamberin kendisi tecrübe eder. Başkaları ise onu Peygamber’in (sav) mucizesiyle tecrübe eder ve mucizeleri tecrübe etmek peygamberliğin tecrübe edilmesinin yerine geçer. Bu noktadan anlaşılıyor ki mucize peygamberlikten asla ayrılmaz. Aynı zamanda bundan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/">Mustafa Sabri Efendi – Gaybın Önünde ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-21911 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gaybin-onunde.jpg" alt="" width="253" height="409" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gaybin-onunde.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gaybin-onunde-186x300.jpg 186w" sizes="(max-width: 253px) 100vw, 253px" /></p>
<p>Peygamberlik, vücûb ve mantıkî zorunluluk ifade eden bir delile dayanmamakla birlikte, çağdaşların bilimsel delil kabul ettikleri tecrübeye dayanan bir vâkıadır. Ancak, peygamberliği sadece peygamberin kendisi tecrübe eder. Başkaları ise onu Peygamber’in (sav) mucizesiyle tecrübe eder ve mucizeleri tecrübe etmek peygamberliğin tecrübe edilmesinin yerine geçer. Bu noktadan anlaşılıyor ki mucize peygamberlikten asla ayrılmaz. Aynı zamanda bundan anlaşılıyor ki aklî delil tecrübî delilden üstündür. Zira aklî delil ile, vâcibu’l-vücüd olan Allah’ın varlığı sabit olur; tecrübî delil ile ise vâcibu’l vücüd olmayan peygamberin varlığı sabit olur.</p>
<p>Böylece, varlığı zorunlu olmayan her şeyin ispatı, vücübun altında bir derece -yani âdî4 vukû’i bir vücüd-fade eden tecrübî delille gerçekleşir. Buradan anlaşılan diğer bir konu ise, çağdaşların materyalist felsefeyi metafizik felsefeden daha üstün görerek ona “realist felsefe” (eI-felsefetu’l-vâkı’iyye) demeleri onların istediği üstünlüğe kefil değildir. Çünkü vuku derecesinden daha yüksek bir derece vardır ki, o da vücûptur, yani vukûun zorunluluğudur.</p>
<p>Her şeye kâdir olan Allah’ın varlığı sabit olduktan sonra, peygamberlik, mucize ve neş&#8217;e-i âhiranın (ahirette yeniden diriliş) imkânının ispatı ise en kolay işlerdendir. Bu nedenle Schleiermacher ve Ritschl “Mucizelere inanmak, Allah’a imandan asla ayrılmaz” demişlerdir. Bunun mânâsı, kim Allah’a iman ediyorsa mucizelere de mutlaka iman etmesi gerektiğidir.(s.56)</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p>J. Stuart Mill, Hume’un mucizeleri inkâr etmesini eleştirirken şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Tabiatüstü bir varlığın olduğuna ve onun âlemin işlerine müdahale ettiğine inanmayan kimse, bir insanın hârikulâde fiilini mucize olarak kabul etmez ve onu mucize olmaktan çıkaracak bir şekilde tevil eder. Hâlbuki, Allah’a inanılırsa, onun âlemdeki tesiri ve hâkimiyeti yalnızca bir faraziye olmaktan çıkar ve ciddi bir ihtimal şekline girer. Allah’ın âlemdeki hadiselere müdâhele etmediği hususundaki hüküm, ancak geçmişteki ilâhî kanunu, daha doğrusu ilâhî kanunun o şekilde bulunması gerektiğinin mantıkî lüzümunu, bilmek ile mümkün olur.&#8221;</p>
<p>Evet, Allah’ın kudretinin her şeyi kapsamasının anlamı, aklî bir imkânla mümkün olan her şeye kadir olmasıdır. Fakat bu imkânın dairesi, mucizeleri inkâr edenlerin zannettiğinden daha geniştir. Zira mümkün lafzının içerisine, iki nakîzin (çelişiğin/zıddın) aynı anda bir araya gelmesi yahut ikisinin birden ortadan kalkması, devr ve teselsül* gibi aklî bakımdan muhal olan veya aklî muhali gerektiren şeyler dışındaki her şey girer.</p>
<p>Şaşılacak şeylerden birisi, yalnızca mucizeleri inkâr edenlerin veya mucizelerle birlikte peygamberliği inkâr edenlerin onları “mümkün değil” zannederek inkâr etmeleridir. Bunlar, gafletlerinden dolayı imkân ve istihâleyi (mümkün olma ve imkânsız olma) insanın kudreti kıstasıyla ölçüyorlar ve gökleri ve yeri tamamıyla yıkıp yeniden yapması uzak olmayan Allah’ın kudretini unutuyorlar.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Gökleri ve yeri yaratan Allah için, insanoğluna -onları yaratan da O’dur- kendilerinden bir Rasül gönderip ona istediğini vahyetmek ve -asayı da yılanı da tüm âlemi de yoktan yaratan kendisi iken- asadan bir yılan yaratmak gibi bir takım hârikulâde işleri Rasül’ünün eli aracılığıyla ortaya koymak ve üstelik yılandan asayı yaratması veya yılanı da asayı da yoktan var etmesi bir mucize gibi görülmeden ve herhangi bir inkârcıya da rastlamadan tüm bunları yapmak, Allah için zor değildir. Büyük İngiliz mantıkçılarından William Stanley Jovens’in dediği şu söz ne kadar harikadır:</p>
</div>
<div>
<p>Alemi yaratan kudret ondan bir şey hazfetmekten ve ona bir şey ilave etmekten aciz değildir. Onun hakkında “akılda bu tasavvur edilemez” denmesi kolaydır. Fakat hakkında tasavvur edilemez denilen şey, âlemin varlığı derecesinde tasavvur edilemeyen bir şey değildir.</p>
<p>Yani eğer bu âlem mevcut olmasaydı ve mucizeleri inkâr eden ve onların varlığını tasavvur etmeyene “Şu şekilde bir âlem var olacak” denilseydi cevabı böyle bir şeyin tasavvur edilemeyeceği olurdu.‘ (s.57,58)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bizim “bu daha kolay”, “şu daha zor” gibi sözlerimiz, aklımızın, işlerimizi kolaylık ve zorluk açısından karşılaştırmasında yaptığı değerlendirmeye dayanmaktadır. Yoksa Allah’ın kudretine nispetle mümkinâtın hepsi aynı derecede kolaydır. Mümkinât başka herhangi bir şeyle sınırlanamaz; mümkünün sınırı ancak akl-ı mahzın [saf akıl] belirlediği ve mümkün ile arasını kendi terazisiyle ayırdığı muhâldir. Bu terazinin dışında imkân ve istihâlenin/imkânsızlığın sınırları hakkında başka birisinin son sözü söyleme hakkı yoktur.</p>
<p>Şimdi meydana gelen olayların tecrübesine dayanılarak, “bu mümkündür”, “şu muhaldir/imkânsızdır” denilmez. Peygamberliği ve mucizeleri inkâr eden gafillerin, bunları inkâr ederken, Kur’ân’da “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Çünkü, &#8216;Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi’ dediler.” (En“âm, 6/91) “Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah’ın âyetlerini inadına inkâr ediyorlar.” (En&#8217;âm, 6/33) buyurulduğu üzere Allah’ı ve kudretinin büyüklüğünü gerektiği gibi takdir etmemeleri hasebiyle, inkârlarında tecrübelere dayanmalarına rağmen bu mesele böyledir.</p>
<p>Onlar tecrübenin revaç bulduğu ve akl-ı mahzın piyasasının olmadığı bu asırda olmalarından dolayı da gökleri ve yeri yaratılmış bir şekilde gördüklerinden onları imkânsız görmeyip mümkün oluşunu kabul ediyorlar. Ancak kendi yaşadıkları zamanda ne bir peygamber ne de onun -asla göklerden ve yerden daha büyük olmayan- herhangi bir mucizesini görmediklerinden, mucizenin mümkün olmadığını ve âlemin düzeniyle uyumlu olmadığını söylüyorlar”(s.60)</p>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Allah’a iman ettiklerini iddia edip sonra da mucizeleri inkâr edenlere şöyle diyoruz: Bu düzeni koyan Allah değil mi? O zaman Allah’ı, kendi iradesi, kudreti ve seçimi ile koyduğu bu düzenle nasıl sınırlıyorsunuz? Kâdir ve muhtâr olan Allah kendi koyduğu düzeni değiştirmekten aciz midir?</p>
<p>Allah’ın, bu düzeni değiştirmediğini müşahede edişimize -ki kendisinde hiçbir sapma olmayacak değişmez sünnetidir- gelince, bu bize nispetledir. Bunun mânâsı bizim kâinatın düzenini değiştirmeye kudretimizin olmamasıdır. Buna binâen ateş, kâinatın düzeninin gereği olarak yanma kabiliyeti olan her şeyi yakar.</p>
<p>Kâinatın düzeninin bu şekilde devam etmesinde bizim maslahatımız ise şudur: Dünyevi işlerimiz ve ihtiyaçlarımızda genel olarak bu düzene dayanır ve bu düzenden muntazam kaideler elde ederiz. Fakat mesela -ateşi yaratan ve onun yakma düzenini koyan Allah’ı değil de-bizi bağlayan bu ateş düzeni, Allah’ın, İbrahim Aleyhisselam’ın peygamberliğini desteklemek için onu soğuk ve selametli kılmasını engelleyemez.</p>
<p>İşte Mevkıfu’l Akl ’ın birinci bâbında bu düzenin koyucusu olan Allah’ın varlığına delil olduğunu söylediğimiz âlemin bu genel düzeniydi. Bu düzenin değiştirilmesi de -ki bunu mucize olarak ifade ederiz- peygamberlerin varlığına delildir.(s.61)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>Bazen mümkün, tecrübenin ona ulaşamayacağı büyük bir şey olur ve kıt anlayışlı kimse bunu imkânsız bir şey zanneder. Veya vukû bulan şey çok örneği görüldüğü için bunu zorunlu zanneder. Mesela, ateşin yanma kapasitesi olan şeyleri her zaman yaktığını görür ve onun yakıcılığının kendisinden ayrılması mümkün olmayan zorunlu bir özellik olduğuna hükmeder. Fakat hakîkatte zaruret/zorunluluk ve istihâle/imkânsızlık çok nadirdir ve bir şeyin büyük olması veya basit olmasıyla değişmez.</p>
<p>Mesela asanın yılana dönüştürülmesi, doğuştan âmâ olanın ve alaca hastasının iyileştirilmesi veya ayın ikiye ayrılması Allah’ın kudretine nispetle gerçekleşmesi mümkün olan şeylerdendir. Hatta bu kudretin bu büyük âlemi bir anda var etmesi ve var olduktan sonra bir anda yok etmesi de yine mümkün</p>
<p dir="ltr">dür. Fakat bir sivrisineği aynı anda hem var etmesi hem yok etmesi veya kanadını aynı anda hem hareket ettirmesini hem de ettirmemesini sağlaması mümkün değildir. Çünkü burada birbirine zıt olan iki şeyin bir araya gelmesi vardır ve bu, Allah’ın kudretinin dahi onunla bağlantılı olmadığı muhaldir.</p>
<p dir="ltr">Mucizeleri inkâra ve onların gerçekleşmesini mümkün görmemeye iten sebep eğer, âlemin düzeninin Allah tarafından kendi seçimiyle koyduğu bir düzen olmadığına, eşyanın tabiatından kaynaklandığına ve hiçbir şekilde ondan ayrılamayacağına inanan münkirin bu inancı değilse, mahza ahmaklıktır. Çünkü eğer âlemin düzenini koyan Allah ise ve bu düzeni koyarken kendi seçimiyle bunu yaptı ise, o hâlde istediği zaman bu düzeni değiştirmeye de gücünün yetmesi gerekir. Müslümanların inancına göre Allah istediği zaman daha önce verdiği özellikleri eşyadan geri alır ve Allah’ın bu özellikleri geri alması âdete/alışılmışa aykırı bir şey (hâriku’l-“âde) olur, yoksa akla aykırı/aklı alt üst eden (hâriku’l-“akl) olmaz ki bu muhal olsun. Öldürülen kimselerin ölümü nasıl Allah’ın izniyle oluyorsa peygamberler tarafından ölü kimselerin diriltilmesi de Allah’ın izniyle oluyor ve imkân bakımından eşit derecede olmakla birlikte, bu ikisi arasında birinci hâlin gerçekleşmesinin çok olması, ikincisinin ise az olmasının haricinde bir fark yoktur. Aynı şekilde ateşin yaktıklarında da durum böyledir.</p>
</div>
<div>
<p>Ateşin yakması nasıl Allah’ın izniyle oluyorsa, yakmaması da onun izniyle olur ve iki durum arasında Allah’ın kudretine nispetle hiçbir fark yoktur.13</p>
<p>Hatta doğrusu, yanma meydana geldiğinde bunun ateşten olmadığıdır. Çünkü her şeyde hakîkî fâil Allah’tır ve kâinata O’ndan başka etki eden yoktur. Yanma fiilini ateşe, söndürme işini de suya nispet eden ve su ile ateşten her birinin kendine has fiili olan bir fâil olduğunu söyleyen sonra da ağız dolusu bir iddia ile bunun tecrübeyle ve her zaman ve mekânda bizzat görülmesiyle sabit olduğunu ileri süren kimse mutlak olarak vehmetmiştir. Çünkü tecrübe ve müşahede ile sabit olan şey, sadece ateşe bir şey dokunup birliktelik gerçekleştiğinde yakma ve yanma işinin meydana geldiğidir; yakma fiilinin fâilinin ve bu eseri, yani yakmayı ortaya çıkaran müessirin ateş olduğu değil.</p>
<p>Eserin (yani yakmanın) sürekliliğinden ve bu eserin her zaman ateşle birlikte bulunmasından (deverân), yanmanın fâil illetinin ateş olması lazım gelmez. Çünkü illet görünmeyen bir iştir ve ne müşahede ne de bizzat görmekle bağlantılı değildir ki ateşin illet olduğunun belirlenmesi doğru olsun ve bunun tecrübe ve müşahede edilmiş olduğu iddia edilsin.</p>
<p>Buradan şu ortaya çıkmaktadır; birçok kimsenin tecrübe ve müşâhede ile sabit olduğunu zannettikleri şeylerin çoğu onların zannettiği gibi değildir. Dolayısıyla, tecrübe edilen şeyleri dikkatli bir şekilde araştıranın üzerine düşen, tecrübenin delâletinin sınırlarını ince ve hassas bir şekilde belirlemesi ve sınırları aşmamasıdır.</p>
</div>
<div>
<p>Metâlib ve Mezâhip kitabının “Son Devirlerde Din” adlı bölümünde filozof Malebranche’nin söylediği şu söz ne kadar güzeldir:</p>
<p>Biz ancak hâdiselerin birbirini takip etmesini görüyoruz. Bir tarafı diğerine bağlayan bağı göremiyoruz. O zaman bu bağ neden bizden gizleniyor ve onu göremiyoruz? Bunun sebebi, o bağın mahlükatta benzeri olmayan ilâhî bir şey olmasıdır.(s.64- 66)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın -ki biz peygamberlerin peygamberliği ve mucizeleri meselesini, Allah’ın varlığını ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabul edenlerle konuşuyoruz- yanma fiilinin yaraması olması ve yanmanın illetinin Allah’ın iradesi olması, yanmanın da ateşin değil, bu iradenin sonucu ve eseri olması ihtimali olduğu sürece [birliktelik bağının nedensellik bağı olduğuna itibar edilmez]. Ateş yanmayla birlikte, fâilinin (Allah’ın) ihtiyaç duymadığı âdî bir şart olarak bulunur. Bu da insanların ihtiyaçlarını giderirken araç yapacakları bir vesile ve düzen olması için şart koşulmuştur. Yani bu, bahsedilen düzene uymaları gereken insanlara nispetle şarttır; gerçek fâile nispetle değil.</p>
<p>Bunun mânâsı Allah’ın nezdinde ateşle veya ateşsiz, yanmayı yaratması eşit mesabededir. Eğer suya yanma ve ateşe de söndürme özelliği vermek isteseydi bunu da yapardı.</p>
<p>İşte, bu ihtimal (gerçek failin Allah’ın iradesi olması ihtimali) var olduğu ve -vukû bulan hadiselerin fâilinin teklenmesi* ve kâinatın düzeninin, neredeyse mahlukât adedince fâillerin olmasından doğacak parçalanmışlıktan korunması bakımından- söz konusu ihtimal yanmanın esas fâilinin ateş olması ihtimalinden daha üstün olduğu sürece, kâinatta gördüğümüz sonuçlarda etkiler meydana getiren sebepler, daha doğrusu sebeplere benzeyen şeyler, tek hakîkî sebep olan Allah’ın iradesini örten görünümlerdir.</p>
<p dir="ltr">Tevhid dinindé sebeplerden, bunların sebebiyyetinin degışme ve tebdil kabul etmeyen aslî bir sebep olarak değil,sadece su ve müsteâr olması takdir edilerek söz edilebilir.</p>
</div>
<div>
<p>Allah’ın varlığını tamamen inkâr eden tabiatçı veya fâil-i muhtâr (fiillerinde özerk) olmayan bir ilahın varlığına inanan bir kimsenin haricinde hiç kimse, kâinattaki herhangi bir şeyde zâtından zuhür eden ve ondan ayrılması mümkün olmayan bir özellikten bahsetmez. Bu nedenle Malebranche, Metâlib ve Mezâhip kitabının marifet (bilgi) bahsinde şöyle demektedir:</p>
<p>Hakîkî illet ancak bir tanedir. Çünkü Hak olan ilah bir tanedir. Tabiatta ve her şeyde bulunan kuvvet Allah’ın iradesinden ibarettir. Mesela güneşin şeylere/nesnelere hareket ve hayat verdiğini kabul etmek şirktir. Mukarrab olanlar ve meleklerin hepsi toplansa da ağaçlardan bir yaprağı hareket ettirebileceklerine inanmaksa tenakuz ve çelişki olur.</p>
<p>Malebranche’dan önce Eş&#8217;arî mütekellimleri ne güzel söylemişlerdir:</p>
<p>Kâinatta olanlar tümüyle vasıtasız olarak Allah’a dayanmaktadır.(s.68-69)</p>
<p>16 İnsanın, ateşin yakmayı meydana getirmesine nisbetle, kendi fiillerini meydana getirmesi daha evlâ olmasına rağmen, ehlisünnetten olan kelam âlimlerinin insanın fiillerinin yaratıcısının kendisi değil de Allah olduğunu söylediklerini görmüyor muyuz?</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div class="baslik">Hadislerin Kayıt Altına Alınması</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Dostumuz büyük âlim Zâhid el-Kevserî, yukarda adı geçen Beş Hadis İmamının Şartları kitabına yaptığı kıymetli talikatta şöyle der:</p>
<p>Şeyh Ebu Bekir b. Akkâl es-Sıkıllî, ibn Beşkuvâl’in rivâyet ettiği hadisler üzerine yazdığı Ferâid’inde şöyle der:</p>
<p>Sahabeler Rasülullah’ın sünnetlerini Kur’ân’ı topladıkları gibi bir mushafta toplamadılar. Çünkü sünnetler yayılmış, sahih olmayanlar sahih olanlar arasında gizlenmişti. Hadis ehli bunların naklinde ezberlerine güvendiler. Kur’ân hususunda ise böyle yapmadılar. Sünnetlerin lafızları, ilave ve çıkarmalardan -Allah’ın, Kur’ân-ı Kerim’i, insanları bir örneğini getirmekten aciz kıldığı muhteşem nazmıyla koruduğu gibi- korunmuş değildir. Dolayısıyla onlar Kur’ân’da toplananlar hususunda icmâ ettiler fakat sünnetlerin harfleri ve nazm-ı kelâmının nass/metin olarak nakledilmesinde ise ihtilafta idiler. Bu yüzden hakkında ihtilaf ettiklerini tedvin etmeleri doğru olmazdı.</p>
<p>Eğer Kur’ân’da yaptıkları gibi sünnetlerin de muhkem ve düzenli bir şekilde toplanmasını isteselerdi bu sünnetlerin toplanması hususunda ihmalkârlık yapmazlardı. Fakat onlar, hakkında ihtilaf olmayan hadisleri tedvin etmeleri halinde, bu kitaptakilerin asıl kabul edilip kitabın dışında kalanların yalanlanmasından, dolayısıyla da birçok sünnetin geçersiz kalmasından korktular. Bu yüzden ümmetin hadis talebindeki yolunu genişlettiler.</p>
<p>Onların her biri hadislerin toplanmasında gayret ve himmeti kadar çalıştı ve sünnetler kayıt altına alınmış oldu. Bu sünnetlerin/hadislerin bazılarında, Rasülullah’tan sadır olan lafızların birebir nakline isabet ettiler ki bunlar illetlerden salim olanlardır. Kimilerinin ise mânâları korundu, lafızları ise unutuldu. Bazılarında ise lafızların nakli konusunda rivâyetler farklılaştığı gibi râvîler de güvenilirlik ve adalet hususunda farklı derecelerde idiler.</p>
<p>İşte bunlar illetlet&#8217;in(Hadisin sıhhatini zedeleyen kusurlar) girdiği sünnetlerdir ki, konu hakkında ilim sahibi olanlar sahih usullere ve güvenilir temellere dayanarak sahih olmayanları sahih olanlardan ayırt ettiler. Bu usullere dayalı araştırmadan sonra ne hile yapanların hileleri onları zayıflatır ne de eleştirenlerin eleştirileri ulaşır.</p>
<p>Ebu Bekir Akkâl es-Sıkıllî’nin sözü burada bitmiştir. Sonra Şeyh Zâhid şöyle der:</p>
<p>Dikkat çeken nokta şu ki Şeyhayn (Buhârî ve Müslim) Sahîh’lerinde, Ebu Hanife’nin talebelerinin küçük talebelerine ulaşmaları ve onlardan hadis almalarına rağmen İmam Ebu Hanife’den herhangi bir hadis tahriç etmemişlerdir. Yine İmam Şâfiî’den de, onun bazı talebelerini görmelerine rağmen, hadis tahriç etmemişlerdir. Buhârî, İmam Ahmed’in zamanına yetişmiş ve ona eşlik etmiş olmasına rağmen ondan da iki hadis dışında hadis tahriç etmemiştir. Bu iki hadisten biri ta‘lik, diğeri de bir vasıtayla nâzilen gelmiştir. İmam Müslim, Buhârî’yi görmesine, onunla birlikte bulunmasına ve kitabını onun kitabı tarzında yazmasına rağmen Buhârî’den bir hadis dahi rivâyet etmedi. İmam Ahmed’den ise 30 kadar hadisten başka bir hadis tahriç etmemiştir. İmam Ahmed de Müsned’inde rivâyet yollarının en sahibi ya da en sahihlerinden biri olan, Şâfiî yoluyla Mâlik’den, Nâfi’den 4 hadis dışında tahriçte bulunmamıştır. Bu yol/tarîk dışında Şâfiî’den rivâyet ettiği hadisler ise -Şâfiî’nin dersine katılmış, onu eski râvîlerden saymış ve</p>
<p>İmam Mâlik’in Muvatta’ını ondan dinlemiş olmasına rağmen 20 hadise ulaşmaz. Bu imamların dindarlığı ve güvenilirliklerinden anlaşılan o ki bu durumun sebebi, söz konusu imamların hadislerini rivâyet eden öğrencilerinin Doğu ve Batı’da çok oluşundan dolayı onların hadislerinin zâyi olmayacağını düşünmüş olmalarıdır. Hadis kitaplarını telif eden yazarların ilgi ve gayretlerinin çoğu, eğer ilgi gösterilmeseydi hadisleri zâyi olacak olan râvîlere yönelmiştir. Çünkü kendilerinden sonra gelenler, onların bu son râvîlerin hadislerini bir araya getirdikleri kitaplarından müstağni olamazlar. Kitap sahibi imamların hadislerini cem’ etmeleri ise gerekli değildi. Bunun, Buhârî, Müslim ve Ahmed gibi hadisleri toplayanların bahsedilen imamların hadislerini rivâyet etmekten kaçındıklarından veya cerh ve tadil kitaplarında onlar hakkında söylenen (Mesela Sevrî’nin Ebu Hanîfe, İbn Muîn’in Şâfi, Kerâbîsi’nin Ahmed b. Hanbel, Zühlî’nin Buhârî hakkındaki sözleri gibi) bazı sözlerden kaynaklandığını zannedenler haddi aşmışlardır.</p>
</div>
<div> Allâme İbn Haldun’un Mukaddime’sinde “İmam Ebu Hanîfe’nin, hadisin sıhhati şartlarında katı davranmasından dolayı onun nezdinde ancak 17 hadis sahih olmuştur” sözü ise itimad olunamayacak açık bir sürç-i lisandır. Çünkü sıhhat konusundaki sertliğine rağmen Ebu Hanîfe’nin rivâyetleri 17 hadis değil, bilakis 17 sifrdir (kitap, cilt) ve bunların her biri Müsned-i İmam Ebâ Hanîfe olarak isimlendirilir. Hadis âlimleri ve hafızlardan bir cemaat onları, kendilerine ulaşan hadislere göre, kimileri çok kimileri az olmak üzere senetleri ona dayanarak tahriç etmişlerdir.</div>
<div>
<p>O kitaplar arasında Tahavî’nin rivâyet ettiği Sünen-i Şâfîî’den ve Ebul Abbas el-Asamm’in rivâyet ettiği Müsned-i Şafîî’den daha küçük bir sifre tesadüf edilmesi pek azdır. Şâfîinin hadislerinin dayandığı kaynak ise zikri geçen bu iki râvîdir. Ebu Hanîfe’nin söz konusu müsnedlerine ilim ehli; toplama, özetleme, tahriç, okuma, dinleme ve rivâyet yönünden hizmet etmişlerdir.</p>
<p dir="ltr">Siyer ve, siyer dışında çok güzel kitapları olan Mısır diyarının muhaddisi Şeyh Hâfız Muhammed b. Yusuf es-Sâhhî eş-Şâfîî, Akdu’l<br />
Cümân” adlı kitabında bu on yedi müsnedi kendi şeyhlerinden; okuma. dinleme, müşâfehe ve muharriçlerine giden senetleri yazma gibi yollarla rivâyet etmiştir. Aynı şekilde onları Şam beldelerinin muhaddisi Hâfız Şemsüddin b. Tolun, el-Fihristü ’! Evsat’ta çeşitli yollarla rivâyet etmektedir.</p>
<p dir="ltr">Bunlar hicrî 10. asırda söz konusu iki bölgenin zeyni idiler.Hafız Murteza Zebîdî’nin Uküdu’l-Cevheri’l-Münîfe kitabı İmam’ın hadislerinin küçük bir parçasıdır.Hafız Muhammed Abid Sindî’nin el-Mevâhibü’l-Latîfe “alâ Müsnedî Ebî Hanîfe isimli dört ciltlik kitabinda mütâbeâtlar, şahitlerin zikri, mürselin ref‘ edilmesi, munkatı‘ın vash, hadis muharriçlerinin açıklanması ve ihtilaflı olanlar hakkında çokça konuşmuştur. Sika (güvenilir) râvîlerin sadece altı hadis kitabının (kütüb-i sitte) râvîleri olduğunu zanneden bir kimse bâtıl bir zanna kapılmıştır. Hafız Allâme Kâsım b. Kutluboğa altı hadis kitabının dışında kalan sika râvîleri dört cilte ulaşan büyük bir eserde çıkarıp ayırmıştır. İbn Kutluboğa, Hafız İbn Hacer ve diğerlerinin hifzı ve ilmî derinliğini kabul ettikleri biridir.</p>
<p dir="ltr">Yukarıda geçenlerden, özellikle de son iki kıymetli nakilden, sahih hadislerin sayısının Muhammed ’in Hayatı müellifinin vehmettirdiği gibi çok az olmadığı ortaya çıkmıştır. Bilakis onlar çok fazladır. Allah’ın Kitabı’nın hafızları bulunduğu gibi Peygamber’in (sav) sünnetlerinin de hafızları vardır ki Allâhu Teâla kitabındaki şu âyet-i celîlesinin içerdiği hükmü onlarla muhafaza etmiştir:</p>
<p dir="ltr">Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.(Nisa,4/59)Eğer sünnet, Rasülullah’ın (sav) vefatından sonra korunmuş olmayıp da zâyi olmuş olsaydı, bu âyetin hükmü de ilk bölümü hariç zâyi olurdu. Gerçi, ilk bölüm de çoğunlukla sünnetin beyanına muhtaçtır. Yine “Kim Rasül’e itaat ederse muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir.” (Nisâ, 4/80) âyetinin hükmü de zâyi olurdu. Rasül’e (sav) itaatin vacipliğinin sadece kendi asrında var olan müminlerle sınırlı olması caiz değildir.Peygamberlerin sonuncusunun (sav) sünneti, İslâm’a olan sevgilerinin sâikiyle bu sünneti korumak isteyen büyük adamların gayret ve himmetleriyle korunduktan sonra âyetin mânâsını ilk asırdaki müminlere hamletmek için bir zaruret de yoktur. Bahsedilen şahsiyetlerin sünneti korumak için harcadıkları çaba herkesin gözünü kamaştırmaktadır; onu yok etmek ve meseleyi ters yüz etmek isteyenler hariç. Hatta bunlar dinî sevgi sâikini hadisleri koruyanlar için bir eksiklik saymışlardır.(s.86,90)</p>
<p>8 Hadisin sıhhatini zedeleyen kusurlar. (ç. n.)</p>
<p>9.İmam Suyuti’nin (ö.911/1505) talebesi olan Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî eş-Şâfiî’nin (6.942/1535) bu eserinin tam adı Uküdu’l-cumân fî menâkıbi Ebî Hanîfe en-Nu’mân’dır. Ebu&#8217;l-Vefâ Mahmud Şah el-Afgani’nin tahkik ettiği eser Selman Ebü Gudde tarafından ncşredilmiştir (Beyrut: Darul-Beşair, 2018). Salihî’nin es-Sîretu’ş-Şâmiyye adıyla bilinen ve yazılmış en geniş siyer kitaplarından biri olan Sübülü’I-Hüdâ ve ’r-Reşâd fî Sireti Hayri’l-“İbâd adlı eseri de 12 cilt olarak yayınlanmıştır. (Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1994) (ç. n.)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Her din mensubu için kendi dini, diğer dinlerden daha üstün ve yücedir. İnsanlara sesli bir şekilde, “Bütün üstün ahlâk değerlerini eksiksiz olarak kendinde taşıyan en büyük insan kimdir?” diye sorsak, her taraftan değişik sesler yükselecektir. Ama soruyu değiştirerek “Dünya tarihinde, hayatının her dönemi ve yaptığı önemli işleri önceki hiçbir semavi kitaba nasip olmayan biçimde sağlam bir şekilde kaydedilen, genişlik ve açıklık bakımından söz ve hareketleri, şekil ve biçimi, hâl ve tavrı, üslup ve konuşma tarzı, huy ve tabiatı, yaşayışı, konuşma biçimi, insanlarla ilgili tutumu, yeme içmesi, yürümesi gezmesi, uyuyup uyanması, oturup kalkması, gülmesi konuşmasıyla ilgili her tür hareketi nakledilip kaydedilen kimdir?” desek, buna cevap olarak sadece tek ses yükselebilir. O da, &#8220;Anam babam O&#8217;na feda olsun;Araplar arasından çıkan Muhammed sav&#8221;dir.(Mevlana Şibli numani)(s.94)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>O’nun (sav) peygamberlerin sonuncusu olması, bütün ahlâkî faziletleri toplamış olmasını, güzel ahlâkın tamamlayıcısı olmasını ve ondan nakledilen bu toplayıcı faziletler ile hayırlı ve güzel davranışların korunmuş olmasını gerektirmektedir. Çünkü Hz. Peygamber’den (sav) sonra bunları tamamlayacak ve bozulmuş olanlarını ıslah edecek bir peygamber gelmeyecektir.</p>
<p>Dolayısıyla bizim Peygamberimiz’in (sav), kendisinde azamet/yücelik sebeplerini toplayarak ve O’nun (sav) hakkındaki haberlerin ve hadislerinin, gönderilmiş olduğu ümmetine -ki kendi vaktinden kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlardır- Allah’ın koruması altında nakledilmiş olmasıyla, kendinden önceki seçkin peygamberlerden imtiyazı olması gerekir. Kur’ân’da O’nun (sav) sîreti ve sünneti hakkında, diğer peygamberler hakkında eski mukaddes kitaplarda var olan haberler kadar dahi bilgi yoktur.Bundan dolayı, kendisine inen kitap gibi onun sünnetinin de müstakil olarak korunmuş olması gerekirdi.</p>
<p>Allah’a hamdolsun ki böyle de olmuştur. Dolayısıyla, şimdi ve her zaman İslâm’ın, diğer dinlerin tümüne karşı kitabının ve Peygamber’inin (sav) sünnetinin korunmuş olmasıyla iftihar etmesi hakkıdır.</p>
<p>Bu hadislerin içine uydurma hadisler karışsa da hadis âlimleri hemen bunları takip etmiş, tanımış ve sabit olan sahih hadislerden ayırmışlardır. Nitekim oryantalistler ve çağdaş Müslümanlar içinden onları taklit edenlerden Sünnet hakkında içinde mevzu hadisler bulunduğu deliliyle şüphe oluşturan bir tek kişi dahi, kendi takibi ve tetkiki ile geçmiş İslâm âlimlerinin bulduklarının dışında herhangi bir mevzu hadis bulmuş da değildir.</p>
</div>
<div>
<p>Hz. Peygamber’in (sav), kendisine peygamberlik verilmesinden vefatına kadarki hayatının, özellikle de hadislerinin, söylenmesini gerektirecek münasebetlerle birlikte kaydedilip yazıya geçirilmesinde hiç kimsenin ona eşit tutulamayacağını, hatta yaklaşamayacağını söylemek abartılı bir ifade değildir.</p>
<p>Birinin çıkıp şöyle demesinin bir münasebeti de yoktur: “Peygamber’in (sav) hayatının bütün ayrıntılarına, dünyada hiç kimse için benzeri görülmemiş bir şekilde, itina gösterildiği ve tedvin edildiği konusu kabul edilen bir şeydir. Fakat şüphe, rivâyet edilen hadislerin ve tedvin edilen malumatın sıhhati/doğruluğu hususundadır.” Eşi benzeri olmayan bir itina/titizlik olmasına binâen bu sözün geçerliliği yoktur.</p>
<p>Bilakis bu titizlik mazbut bir şekilde tedvin edilen hadislerin ve bilgilerin sıhhatini destekler; onların sıhhatinde şüphe oluşturmak isteyenleri değil. Kaydetmeye ne kadar titizlik gösterilirse kaydedilmiş bilgilerin doğruluk ihtimali o derecede güçlenir; doğruluğu hakkındaki şüphe de yine 0 derecede zayıflar. Biz “İslâm Peygamberi’nin (sav) sünnetinin kaydedilip korunması, Ehl-i Kitap’m kutsal kitaplarının kaydedilip korunmasından daha sahih ve daha sağlamdır” dersek mübalağa etmiş olmayız.</p>
</div>
<div>
<p>Hz. Peygamber’in (sav) hayatı, fiilleri ve sözlerinin takip edilmesi hususunda Müslümanların gösterdiği titizliğin mükemmelliği, hadisleri araştıranların yani râvîlerin kendilerinin hayatlarının incelenmesine de büyük önem verilmesine yol açmıştır. Dünyada kendisine itina gösterilen bir kimse yoktur ki, bu titizlik sebebiyle onunla karşılaşan, ondan bir şey rivâyet eden herkesle ilgilenilmiş ve onlar hakkında kitaplar yazılmış olsun.</p>
<p>İbn Sa‘d’ın Tabakât’ı, İbn Mâkûle’nin Tabakât’ı, İbn Seken’in Kitâbu’s-Sahâbe’si, İbn Cârûd, Ukaylî, İbn Ebî Hâtim er-Razî, Ezrak, Dûlâbi ve Beğavî’nin kitaplarında ve Üsdü’l-Ğâbe, eI-İstîâb ve eI-İsâbe isimli eserlerde biyografileriyle birlikte 13.000 sahabi kayda geçirildi. Esmâu’r-ricâl kitaplarında da tâbiîn ve tebe-i tâbiînden en azından 100.000 kişi incelenmiştir.</p>
<p>Alman ilim adamı Dr. Springer’in tahminine göre ise bu sayı 500.000. “Hz. Muhammed’in (sav) hayatına gösterilen itina İslâm’ın mucizelerinden bir mucizedir” dersem mübalağa etmiş olmam. Fakat Muhammed’in Hayatı yazarı Heykel Paşa, mucize inkârcılarından olması sebebiyle bu itina ve titizliğin değerini düşürmeye çalışmaktadır. Hintli Alim Şiblî Nu&#8217;mânî’nin siyerinde zikredildiğine göre, daha önce ismi geçen Alman ilim adamı Dr. Springer, Kalkuta’da basılan ve tashihini üstlendiği bir kitabın (el-İsâbe) önsözünde şöyle der:</p>
<p>Ricâl gibi muhteşem bir ilim dalını -ki, bu sayede yarım milyon insan hakkında bilgi sahibi olabilmekteyiz- icad edip ortaya çıkaran Müslümanlar gibi bir millet daha önce ne dünyaya gelmiştir ne de bugün mevcuttur.(Numani,Son Peygamber Hz Muhammed,s.51)</p>
<p>Şiblî Nu‘mani’nin eseri, Heykel Paşa’nın kitabıyla kıyas bile edilmeyecek derecede sağlamdır ve kitabının dayandığı Islâmi veya Batılı kaynaklar da daha zengindir.</p>
</div>
<div>
<p>Ricâlin (hadis râvîlerinin) durumları hususundaki tüm bu geniş araştırma, hadis râvîlerinin doğruluk, zabt ve emanet derecesini bilmek içindir. Hintli âlim şöyle der:</p>
<p>Başka milletler, böyle bir durumla karşı karşıya geldiklerinde, yani bir dönemle ilgili olayları, üzerinden belirli bir süre geçtikten sonra kaleme aldıklarında, sözü nakledenlerin admın sanırım dahi bilinmediği bir durum ortaya çıkmakta, ortalıkta dolaşan her çeşit sözü kaleme alma yoluna gitmekte ve kaynağı olmayan rastgele sözlerden, anlatılan konuya yakışanları seçerek doğru diye ortaya sürmektedirler. Bu yüzden kısa bir süre sonra bu uydurmalar çok cazip bir tarih kitabı hâline gelmektedir. Avrupalıların tarihle ilgili birçok kitabı bu metodla yazılmıştır.</p>
<p>Müslümanların siyer ilmiyle ilgili olarak ortaya koydukları ölçü bunun çok üstündedir. Bu ölçünün birinci şartı, olayı ilk anlatan kişinin bizzat olayın içinde olması ve olaya katılıp onu görmesidir.</p>
<p>Olayı anlatan kişinin (râvî) kendisi olaya katılmamışsa, onu anlatan kişiden itibaren bizzat olayı yaşayana kadar uzanan bir zincirle hadiseyi nakledenlerin isimlerini sırayla bildirip belirtmesi gerekir. Bununla birlikte rivâyet zincirinin içinde olan kişilerin kimler olduğunu, ne gibi işler yaptıklarını, nasıl insanlar olduklarını, hafızalarının ve kavrayışlarının nasıl olduğunu, güvenilir olup olmadıklarını, kalın kafalı mı ince görüşlü mü, âlim mi cahil mi olduklarını da bilmesi gerekir.</p>
<p>Bu kadar detayı öğrenmek son derece zor, hatta imkânsızdır. Yüzlerce, binlerce hadis âlimi hayatlarını bu işe harcamıştırlar. Bilgi edinebilecekleri ilgili her şehri teker teker dolaşmış, râvîleri bulmuşlardır. Onların ahlâkları hakkında her türlü bilgiyi elde etmiştirler. Canlı olarak ulaşamadıkları insanlar hakkında, onları görenlerden bilgi alıp nasıl olduklarını ve karakterlerini Öğrenmişlerdir. İşte bu inceleme ve araştırmalar yoluyla hadis ilmi yanında bir de esmâu’r-ricâl ilmi ortaya çıkmıştır.(Nu&#8217;mani,Son Peygamber Hz.Muhammed,s.51)(s.96,98)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Filozof Kant’ın izlediği yola göre, ahlâkı çöküşten ve faziletin hukukunu ebedi mânâda zâyi olmaktan korumak için sübütu zorunlu olan ilk şey, öldükten sonra yeniden dirilişin varlığıdır. Kant’a göre Allah’ın varlığının sübütu bundan sonra ve ona binâen gelir. Bizde ise Allah’ın ve öldükten sonra dirilişin varlığının sübütundan sonra -hangisi önce sabit olursa olsun-peygamberlerin varlığı gelir. Dolayısıyla peygamberlerin varlığı her hâlukârda öteki hayatın -ahiretin-varlığından ayrılmaz.</p>
<p>Garip olan şey ise, Allah’a inanan Batılı felsefecilerin aynı zamanda ahiret gününe de iman edip onu felsefî bahislerden kabul ettikleri hâlde ahiret hayatının vuküu ile peygamberlerin varlığı arasındaki açık bağa dikkat etmemeleridir.</p>
<p>İnsanın, dünyada yapması ve yapmaması gerekenleri tebliğ eden bir peygamber gönderilmeden ahirette cezalandırılması, herhangi bir hükümetin daha önceden yasaklamadığı bir işi yaptıkları veya yapın demediği bir işi terk ettikleri için halkım cezalandırması gibi olmaz mı? “Her insana rasül/peygamber olarak aklı yetsin” diyenin sözü, tıpkı “Yapılması gerekenleri ve yasakları bildiren bir kanun olmaksızın, millet kendi aklıyla, devlet onlardan neyi yapmalarını istermiş ve neyi yapmalarını istemezmiş, bulsun.” diyenin sözü gibi, dikkate alınacak bir söz değildir. Nitekim “Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz” (İsrâ, 17/15) diyen Allah’tan daha doğru sözlü bir kimse yoktur.(s.230)</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/">Mustafa Sabri Efendi – Gaybın Önünde ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR&#8217;ÂN&#8217;DAKİ SÜNNET</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 10:34:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[İdrak ve Tasdik]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislere İtirazlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Bize Ulaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Hicr 9 Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[KUR'ÂN'DAKİ SÜNNET]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Müslümanlığına Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhakkak ki Zikr'i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz.]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete İtirazlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Korunmuşluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4726</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evvelemirde burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle neyi kastettiğimi­zi ortaya koyalım: Bizim burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, Din&#8217;in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir. Konunun sağlıklı bir zeminde ele alınabilmesi için önce­likle Sünnet&#8217;in bağlayıcı olup olmadığının, doğrudan Kur&#8217;an&#8217;a dayanarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak mesele bununla bitmemektedir. İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet&#8217;i bize nakleden unsurların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/">KUR’ÂN’DAKİ SÜNNET</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11404" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi.jpg" alt="hadislerin-korunmasi" width="684" height="454" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi.jpg 900w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-600x398.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 684px) 100vw, 684px" /></p>
<p>Evvelemirde burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle neyi kastettiğimi­zi ortaya koyalım: Bizim burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, Din&#8217;in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir.</p>
<p>Konunun sağlıklı bir zeminde ele alınabilmesi için önce­likle Sünnet&#8217;in bağlayıcı olup olmadığının, doğrudan Kur&#8217;an&#8217;a dayanarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak mesele bununla bitmemektedir. İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet&#8217;i bize nakleden unsurların tesbiti ve güveni­lir olup olmadıklarının tayinidir. Üçüncü aşamada ise &#8220;Sün­net&#8217;i bağlayıcı bir din kaynağı olarak görmezsek bunun pra­tik sonuçlan neler olur?&#8221; sorusunun cevabı gelmektedir.</p>
<p><strong>1. Sünnet&#8217;in Bağlayıcılığı</strong></p>
<p>Burada soru şudur: Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v) dö­neminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcı mıdır?</p>
<p>Biz, Ehl-i Sünnet Ve&#8217;l-Cemaat olarak bu soruya tered­dütsüz &#8220;evet&#8221; diyoruz. Bir noktaya dikkat çekelim: Kur&#8217;an da aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlaya­rak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcıdır. Yani yukarıdaki cümlede yer alan &#8220;Sünnet&#8221; kelimesini çıkarıp, yerine &#8220;Kur&#8217;an&#8221; keli­mesini koymamız halinde değişen bir şey olmayacaktır. Bu­radan şu sonuca varıyoruz: Üstünlük, fazilet, lafızlarının değişmezliği, namazda kıraat edilmesi gibi hususiyetlerde Kur&#8217;an&#8217;ın Sünnet&#8217;e göre tartışmasız bir otoritesi var ise de, bağlayıcılık bakımından Sünnet de tıpkı Kur&#8217;an gibidir; bu noktada aralarında herhangi bir fark yoktur.</p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcılığı konusundaki Kur&#8217;an ayetlerini şöyle sınıflandırabiliriz:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>A- Resule İtaati emreden ayetler</strong></p>
<ol>
<li><em>&#8220;De ki: &#8220;Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaat edin.&#8221; Eğer yüz çevi­rirlerse şüphesiz Allah kâfirleri sevmez. &#8220;</em> (3/Âl-i İmrân, 32.)</li>
</ol>
<p>Burada Allah Teala, kendisiyle birlikte Resulü’ne de ita­at edilmesini emir buyurmakta ve bundan yüz çevirenlerin kâfir olduğunu beyan etmektedir. Buradan elde ettiğimiz sonuç, tıpkı Allah Teala&#8217;ya itaate yanaşmayan kimseler gibi, Resulullah&#8217;a (s.a.v) itaate yanaşmayan kimselerin de kâfir olacaklarıdır.</p>
<ol start="2">
<li><em>&#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin; Resül&#8217;e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Herhangi bir ko­nuda İhtilafa düşerseniz, eğer Allah&#8217;a ve ahiret gü­nüne iman ediyorsanız onu Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de sonuç itibariyle da­ha güzeldir. &#8220;</em> (4/en-Nisâ, 59.)</li>
</ol>
<p>Bu ayetteki &#8220;itaat&#8221; vurgusu, &#8220;itaat edin&#8221; ifadesine Allah Teala ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında tekrarlı bir şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir. Ayetteki vurgu sadece bundan ibaret değildir. Burada mü&#8217;minler için şid­detli bir uyan da yer almaktadır: Ayet, eğer Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanıyorsanız, aranızda çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü Allah Teala&#8217;ya ve O&#8217;nun Resulü&#8217;ne götürün&#8221; demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası havada kalmaya mahkûmdur.</p>
<ol start="3">
<li><em>“Kim Resul’e itaat ederse, Allah&#8217;a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (aldırma), çünkü seni onlar üzerine muhafız göndermedik.“</em> (4/en-Nisâ, 80.)</li>
</ol>
<p>Bu ayetin, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat bağlamındaki diğer ayetlerden önemli bir farkı vardır. Burada Resul&#8217;e itaat edenin, bu hareketiyle Allah Teala&#8217;ya itaat etmiş ola­cağı belirtilmektedir. Hatta bir adım daha ileriye giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Allah Teala&#8217;ya itaatin yolu, O&#8217;nun Resulü&#8217;ne itaatten geçmektedir ve Resul&#8217;e itaat ol­madan Allah&#8217;a itaat olmaz.</p>
<p>Nitekim Resul&#8217;e itaat olmadan da Allah Teala&#8217;ya itaat edilebileceğini &#8220;işareten&#8221; dahi anlatan bir tek Kur’an ayeti bulmak mümkün değildir. Bu gerçek dolayısıyladır ki, kimi ayetlerde Allah&#8217;a itaat zikredilmeksizin, sadece Resul&#8217;e itaat olgusunun emredildiği görülmektedir, örnek olarak,</p>
<ol start="4">
<li><em>&#8220;Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul&#8217;e itaat edin. Umu­lur ki merhamet olunursunuz. “</em> (4/en-Nûr, 56.) ayetini zikredebiliriz.</li>
</ol>
<p>Hatta bu ayette şöyle bir incelikten de bahsedilebilir: Burada &#8220;namaz&#8221; ve &#8220;zekât&#8221; gibi iki farzın yerine getirilmesi emredildikten sonra &#8220;Resul&#8217;e itaat&#8221; emri verilmektedir. Bu durum, Resul&#8217;e itaatin de tıpkı namaz ve zekât gibi bir farz olduğunu gösterir.</p>
<p>Ve nihayet bu ayet ile İlahî rahmete nailiyet, namaz ve oruç yarımda Resul&#8217;e itaate de bağlanmış olmaktadır&#8230;</p>
<ol start="5">
<li><em>&#8220;Eğer mü&#8217;min kimselerseniz, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaat edin.&#8221;</em> (7/el-Enfal, 1.)</li>
</ol>
<p>Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e soru soran mü&#8217;minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü&#8217;minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.</p>
<ol start="6">
<li><em>&#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin, Resul&#8217;e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin. “ </em>(47/Muhammed, 33.)</li>
</ol>
<p>Buraya kadar örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerde -ve diğer benzerlerinde- &#8220;Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat&#8221; hususu, gerek mü&#8217;minlere, gerekse inanmayanlara yönelik kesin bir Kur&#8217;anî emir olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>B- Resul&#8217;e tabi olmayı emreden ayetler</strong></p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcılığı konusunda bir diğer kategori ola­rak &#8220;Resul&#8217;e ittiba&#8221;yı ihtiva ve emreden ayetlerin mevcudi­yeti dikkatimizi çekmektedir. Bir-iki örnek zikredelim:</p>
<ol>
<li>Yüce Allah şöyle buyurur: <em>“De ki: &#8220;Eğer Allah&#8217;ı seviyor­sanız, bana ittiba edin ki, Allah da sizi sevsin ve gü­nahlarınızı bağışlasın.” </em>(3/Âl-i İmrân, 31.)</li>
</ol>
<p>Bu ayet, Allah Teala&#8217;nın sevgisine ve bağışlamasına nail olmanın tek yolunun Resul&#8217;e ittiba olduğunu, hiçbir tevile, yoruma ve zorlamaya mahal vermeksizin alabildiğine açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<ol start="2">
<li><em>&#8220;O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncilde yazılı buldukları Resul&#8217;e, o Ümmî Peygamber&#8217;e tabi olurlar; O &#8216;onlara ma&#8217;rufu emreder ve onları münkerden sakındı­rır ve onlara temiz olan şeyleri helal kılar, pis olan şey­leri haram kılar; sırtlarından ağırlıkları indirir, üzerle­rindeki zincirleri, bağlan söküp atar. O&#8217;na inanan, 0na ta&#8217;zimde ve yardımda bulunan, O&#8217;na yardım eden ve O&#8217;nunla beraber indirilmiş olan nura tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” </em>(7/el/A’râf, 157.)</li>
</ol>
<p>Her ne kadar bu ayette Ehl-i Kitab’ın bahse konu edildi­ğini görüyor isek de, ayet, aynı zamanda Efendimiz (s.a.v)&#8217;in konumunu ve fonksiyonunu anlatması bakımın­dan konumuz noktasında önemlidir.</p>
<p>Zira burada O&#8217;nun, ma&#8217;rufu emrettiği, münkerden sa­kındırdığı, temiz olan şeyleri helal ve pis olan şeyleri ha­ram kıldığı bildirilmektedir. Bu yetkinin genel olduğu ise izahtan varestedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>C- Resule muhalefeti yasaklayan ayetler</strong></p>
<ol>
<li><em>“Her kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber&#8217;e muhalefet eder ve mü&#8217;minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu takip ettiği o yola sevkederiz ve onu cehenneme daldırırız.” </em>(4/en-Nisâ, 115.)</li>
</ol>
<p>Bu ayette Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e muhalefet ederek mü&#8217;minlerin yolundan ayrılıp, başka bir yola giren­lerin sonunun cehennem ateşi olduğunu haber vermekle, adeta şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey insanlar! Gidilecek yolun doğrusu eğrisi belli olduktan sonra artık Peygamber&#8217;e muhalefet etmeyin. Yani dosdoğru yol, Peygamber&#8217;e muha­lefet etmemektir ve mü&#8217;minler de böyle yapmaktadırlar. Eğer bu yoldan saparsanız, sonunuz cehennemdir.</p>
<ol start="2">
<li><em>“Onun (Peygamberin) emrine muhalefet edenler, kendi­lerine bir fitnenin ulaşmasından veya elim bir azabın çarpmasından sakınsınlar.” </em>(24/en-Nûr, 63.)</li>
</ol>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in emrine muhalefet eden kimsele­rin, ya bir fitneye veya çetin bir azaba muhatap olacakları bu ayette net bir şekilde ifade buyurulmaktadır. Buradaki &#8220;fitne&#8221;yi müfessirler, kişinin, kalbine gelecek küfür, nifak veya bid&#8217;at sebebiyle fitneye düşmesi tarzında açıklamışlardır. Burada geçen &#8220;azap&#8221; ise dünyada başa gelecek çeşit­ bela ve musibetler olarak açıklanmıştır.</p>
<ol start="3">
<li><em>“Allah ve Resulü bir işte hüküm verdikleri zaman rnü&#8217;min bir erkekle mü&#8217;min bir kadının, işlerini kendi isteklerine göre belirleme haklan yoktur. Kim Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne isyan ederse, apaçık bir sapıklık ile sap­mış olur.&#8221;</em>(33/el-Ahzâb, 36.)</li>
</ol>
<p>Bu ayette doğrudan müzminlere yönelik bir ikaz görüyo­ruz. Buyuruyor ki Rabbimiz: Allah ve Resulullah bir konu­da hüküm verdikleri zaman, mü&#8217;minlerin artık o konuda başka bir hükmü ve görüşü seçme haklan yoktur. Ben mü&#8217;minim diyen insanların bu noktada tam bir teslimiyet göstermeleri gerekir.</p>
<ol start="4">
<li><em>&#8220;Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”</em> (4/en-Nisâ, 65.)</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Muhtemel İtirazlar</strong></p>
<p>Buraya kadar zikrettiğim ayetlerden başka Hz. Peygam­ber (s.a.v)&#8217;in mü&#8217;minler için &#8220;güzel örnek&#8221; olduğunu (33/el-Ahzâb, 21.), O bize ne verirse onu almakla ve bizi neden sakındırmışsa ondan uzak durmakla yükümlü bulunduğumuzu (59/el-Haşr,7.) bildiren ayetler bulunduğunu da hatırlatarak, burada zikrettiğim ayetlere itiraz sadedinde ileri sürülebilecek bazı yaklaşımla­ra değinmek istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong style="line-height: 1.5;">1. İtiraz</strong></p>
<p>Özellikle ilk iki kategoride zikrettiğim ayetlerin mutlak ifadeleri sebebiyle, bunların muhataplarının inanmayan­lar olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Ancak bu itiraz, ce­vabını kendi içinde barındırmaktadır. Zira ifadelerin mut­lak olması, mü&#8217;min olsun kâfir olsun bütün insanlara hitap edildiğini gösterir.</p>
<p>Durum böyle olmakla birlikte, yukarıdaki itirazın yerin­de olmadığım daha doğrudan gösteren ayetlerden bir-iki örnek verecek olursak:</p>
<p><em>&#8220;Eğer mü&#8217;min kimselerseniz, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaat edin.&#8221;</em> (7/el-Enfâl, 1.)</p>
<p>Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e soru soran mü&#8217;minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü&#8217;minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.</p>
<p><em>“Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin, Resul&#8217;e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin.“</em> (47/Muhammed, 33.)</p>
<p>Bu ayet, bir taraftan &#8220;itaat&#8221; kelimesini (yukarıda 2. sıra­da zikrettiğim ayette olduğu gibi) hem Allah Teala&#8217;ya, hem de Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaati vurgulamak için ayrı ayrı zikretmesiyle dikkat çekerken, diğer taraftan da her iki merciye itaati mü&#8217;minlere yönelik bir emir olarak ifade et­mesiyle öne çıkmaktadır.</p>
<p>Son iki sırada zikrettiğim ayetler dolayısıyla yukarıdaki hürden bir itirazın Kur&#8217;an açısından makul ve yerinde olmadığını söylemek durumundayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2.İtiraz</strong></p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcı olmadığını iddia edenler, bütün bu ayetlerde zikredilenin, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittibanın emredildiği ve O&#8217;na muhalefetin yasaklandığı hususlarından ibaret olduğunu ileri sürerek, şöyle derler: Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittiba ile O&#8217;na muhalefet etmemekten maksat, onun Sünneti değil, Kur’an&#8217;dır. Bütün bu ayetlerde Kur&#8217;an&#8217;ın değil de Sünnet&#8217;in kastedildiğini göste­ren açık ve kesin bir delil yoktur.</p>
<p>Buna cevap olarak şöyle deriz:</p>
<p>Bu yaklaşım, ilgili ayetlerin mana ve mefhumlarına ya tam vakıf olamamanın, ya da bilinçli bir saptırmanın ifade­sidir. Bunun böyle olduğunu ortaya koymak için fazla uza­ğa gitmeye gerek yok.</p>
<p>Örnek olarak yukarıda zikredilen ayetlerden bazılarını ele almamız yeterlidir.</p>
<p>Mezkûr ayetlerden birisi, hatırlanacağı gibi, <em>“Namazı kı­lın, zekâtı verin ve Resul&#8217;e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.”</em> (24/en-Nûr, 56.) ayeti idi.</p>
<p>Burada önce namaz ve zekâtın emir buyurulduğunu gö­rüyoruz. Bu durum, ayetin hitap ettiği kimselerin Kur’an&#8217;a itaat ve ittiba emri doğrultusunda bu iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatmaktadır. Bu ibadetleri yerine getirenler zaten Kur&#8217;an&#8217;a itaat etmiş olacaklardır. Bu durumda Resul­&#8217;e itaatin ayrıca vurgulanması ne anlama gelmektedir?</p>
<p>Dolayısıyla eğer Resul&#8217;e itaat, sadece Kur&#8217;an&#8217;da gördü­ğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekât emirleri yanında Resul&#8217;e itaatin de ayrıca vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı.</p>
<p>Bir diğer ayet: <em>“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, arala­rında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” </em>(4/en-Nisâ, 65.)</p>
<p>Burada müminlere, aralarında çıkan ihtilaflarda Kur&#8217;an&#8217;ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in hakem tayin edilmesinin emir buyurulduğu açıktır.</p>
<p>Oysa Hz. Peygamber (s.a.v) onlara Kur&#8217;an&#8217;ı eksiksiz olarak tebliğ etmektedir ve dolayısıyla Kur&#8217;an ayetleri onlar tarafından da bilinmektedir. Hal böyleyken Kur’an&#8217;ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in hakem tayin edilmesinin emir buyrulmasını Sünnet&#8217;e ittibanın emredilmesinden başka nasıl anlayabiliriz?</p>
<p>Burada ayetin mazmunundan şu iki noktayı rahatlıkla çıkarmamız mümkündür:</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine getirilen davaları ya Kur&#8217;an ayetlerine göre çözecek veya Kur&#8217;an&#8217;da yer alma­yan bir hükmü icra edecektir. Üçüncü bir ihtimal sözkonusu olamaz.</p>
<p>Eğer bu ihtimallerden ilkini benimseyecek olursak bu­nun bizi götüreceği nokta şurasıdır: Hz. Peygamber (s.a.v) Kur&#8217;an&#8217;ın hükümlerine diğer insanlardan daha fazla nüfuz etmekte ve ayetlerden, onların çıkaramayacağı hükümleri çıkarabilmektedir.</p>
<p>Bu ise Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, murad-ı ilahiye, yani Kur&#8217;an&#8217;ın mana ve maksatlarına diğer insanlardan daha fazla vakıf olduğunun kabulünden başka birşey değildir, öyleyse Allah Teala&#8217;ya itaatin yanında Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaati de vurgulayan ayetlerden, sadece Kur&#8217;an&#8217;a ittiba hükmünü çıkarmak doğru değildir. Kur&#8217;an&#8217;ı bizden daha iyi ve doğru anlayan bir Peygamber&#8217;in varlığım kabul ettikten sonra böyle bir iddiacının geçerliliği olabilir mi?</p>
<p>İkinci ihtimali kabul etmemiz halinde ise, Hz. Peygam­ber (s.a.v)&#8217;in, Kur&#8217;an&#8217;da yer almayan hükümler getirebilece­ğini söylemiş oluruz ki, bu durumda sözkonusu itiraz tamamen havada kalmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3.İtiraz</strong></p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcılığına itiraz eden çevrelerin ileri sür­düğü bir diğer iddia da, Kur&#8217;an&#8217;ın <em>&#8220;her şeyi açıklayıcı&#8221;</em> olduğunu (16/en-Nahl, 89.), <em>&#8220;hiçbir şeyi eksik bırakmadığı&#8221; </em>(6/el-En&#8217;âm, 38.), <em>&#8220;ihtilafları açıkla­mak için&#8221;</em> gönderildiği(16/en-Nahl, 64.), Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in bile Kur&#8217;an&#8217;dan başka hakem aramadığı(6/el-En&#8217;âm, 114.) gibi hususları anla­tan ayetlerin, Kur&#8217;an dururken Sünnet&#8217;e veya bir başka kaynağa müracaat edip onu bağlayıcı kabul etmenin yanlış olduğunu anlattığı şeklindedir.</p>
<p>Bu iddiaya karşı herşeyden önce şunu söyleyelim ki, iti­raza delil olarak ileri sürülen ayetler, her halükârda bir önceki itirazı cevaplandırırken Resul&#8217;e itaati, ittibayı emre­den ve O&#8217;na muhalefeti yasaklayan ayetler ile birlikte dü­şünülmek zorundadır. Aksi halde Kur&#8217;an&#8217;ın bir kısmıyla amel edilmiş, diğer bir kısmı ise terkedilmiş olur.</p>
<p>İkinci olarak; eğer Kur&#8217;an&#8217;ın eksik hiçbir şey bırak­madığını ve her şeyi açıkladığını ifade eden yukarıdaki ayetler mutlak manada alınmaya müsait olsaydı, nazil olduğu günden bugüne insanoğlunun bilgi dağarcığına giren fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp, felsefe, man­tık, gramer, psikoloji, sosyoloji&#8230; vs. ile ilgili ne varsa, hepsinin Kur&#8217;an&#8217;da açık-seçik bir şekilde yer aldığını görebilmemiz gerekirdi.</p>
<p>Yine bu yaklaşımın doğruluğunun kabul edilebilmesi için, bizzat Kur&#8217;an&#8217;ın emrettiği namaz, oruç, zekât, hac gibi pek çok ibadetin, bütün detaylarıyla Kur&#8217;an&#8217;da yer almış olması icabederdi. Oysa vakıanın bunun tam tersi olduğu ortadadır.</p>
<p>Şu halde yukarıdaki itiraz sadedinde ileri sürülen bu türlü ayetleri şu şekilde anlamamızın daha doğru olacağı­nı düşünüyorum: Allahu a&#8217;lem bu ayetler ve benzeri içerikteki diğerleri, gerek Din&#8217;in muhtevasının, gerekse varlık ve eşyaya ilişkin bilgilerin Kur&#8217;an&#8217;da öz ve nüve olarak yer aldığını anlatıyor olmalıdır. Yahut da Kur&#8217;an&#8217;da, söz konusu muhteva ve bilgileri doğru bir biçimde elde etmenin yollan ve yöntemleri gösterilmiştir. Yani bu ayet­ler, temel dinî ve ontolojik gerçekleri işaret etmektedir. Dolayısıyla bunların, Kur&#8217;an&#8217;ın herşeyi açıkladığı ve bu sebeple Sünnet gibi bir kuruma ihtiyâç bırakmadığı şek­linde anlaşılması mümkün değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>4.İtiraz</strong></p>
<p>Diyelim ki, buraya kadar zikredilen bütün ayetlerde biz­zat Resul&#8217;e ittiba ve itaat emredilmekte, ve O&#8217;na muhalefet yasaklanmaktadır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v) artık aramızda değildir ve O&#8217;nun dünya değiştirmesinin üzerinden 1400 küsür sene geçmiştir. Şu halde bu ayetlerde Hz. Pey­gamber (s.a.v) ile ilgili olarak yer alan vurguları, O&#8217;nun ha­yatta bulunduğu dönem ile sınırlandırmamız gerekir. Zira bu ayetler bize, O&#8217;nun Sünneti&#8217;ne değil, bizzat O&#8217;nun ken­disine ittiba ve itaat etmemiz emredilmektedir.</p>
<p>Bu yaklaşımı doğru kabul edenlerin şu sorulara tatmin­kâr bir şekilde cevap vermeleri gerekir:</p>
<ul>
<li>Kur&#8217;an&#8217;da, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittiba-nın, O&#8217;nun hayatta olduğu dönem ile sınırlı bir sorumlu­luk olduğunu gösteren bir ayet mevcut mudur?</li>
<li>Bu soruyla bağlantılı olarak, <em>&#8220;Seni ancak bütün insan­lık için bir müjdeleyici ve korkutucu olarak gönder­dik” </em>(34/Sebe’, 28.), <em>&#8220;Ve seni ancak alemlere rahmet olarak gön­derdik&#8221; </em>(21/el-Enbiyâ, 107.) gibi ayetler, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in misyo­nunun evrensel olduğunu göstermez mi?</li>
<li>Eğer Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in insanlara rehberliği yer­yüzünde vahyin maksatlarım gerçekleştirmek için vazgeçilmez bir şart ise, O’nun vefatından sonra dün­yaya gelen insanlar böyle bir rehberlikten niçin mah­rum bırakılmış olabilirler? Bu durum adl-i ilahiye ve murad-ı ilahinin dünya hayatında tecellisine aykırı değil midir?</li>
<li>Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti demek, O’nun söyle­dikleri ve yaptıkları demektir. Eğer O&#8217;na ittiba ve ita­at, O&#8217;nun söylediklerine ve yaptıklarına uymakla olu­yorsa, bu itiraz sahiplerinin tavrı yanlıştır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti, bu Ümmet&#8217;in takva ve vera ehli, mütehassıs, Peygamber aşığı alimleri tara­fından Sahabe döneminden itibaren muhafaza edil­miş ve bizlere kadar intikal ettirilmiştir.</li>
</ul>
<p>Yok eğer Sünnet Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in söyledikleri ve yaptıkları değildir denecekse, o zaman bu itiraz sahiplerinin, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e ittiba ve itaatten ne anladıkla­rım ilmi bir şekilde izah etmeleri gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünneti Bize Ulaştıran Unsurların Tesbiti ve Güvenilirliği Meselesi</strong></p>
<p>Şu ana kadar ortaya koymaya çalıştığım hususlar, me­selenin bir veçhesini aydınlatmaya yönelikti. Ancak sözün başında da altım çizdiğim gibi, mesele bununla bitmemektedir.</p>
<p>Maksadın hasıl olması için, bugün Sünnet&#8217;i bize ulaştıran unsurların güvenilir olup olmadığı hususunun aydınlığa uyuşturulması gerekmektedir:</p>
<p>Malum olduğu üzere, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti&#8217;ni bize nakleden iki önemli unsur vardır. Bunlardan birisi uygulama (tatbikat), diğeri de hadislerdir.</p>
<p>Şu halde meselenin birinci kısmı hallolduktan sonra, ikinci kısmı teşkil eden bu iki unsurun nasıl tesbit edildiği ve güvenilir olup olmadıkları hususuna gelelim.</p>
<p>Bilindiği gibi pek çok Kur&#8217;an ayetinde Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e, Kur&#8217;an&#8217;ı insanlara beyan etme, yani açıklama görevi verildiği belirtilmektedir. Bir-iki örnek zikredecek olursak;</p>
<ol>
<li><em>“Sana Zikr&#8217;i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar.”</em> (16/en-Nahl, 44.)</li>
</ol>
<p>Bu ayette Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, insanlara indirilen hükümleri açıklamak gibi bir görevinin bulunduğu açık bir şekilde ifade buyurulmuştur.</p>
<p>Bu ayet dolayısıyla iki husus gündeme getirilebilir:</p>
<ul>
<li>Eğer Kur&#8217;an, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından ayrıca açıklanmaya muhtaç bir alan bırakmış değilse, Hz. Peygamber (s.a.v) neyi niçin açıklayacaktır?</li>
<li>Peygamber (s.a.v) bu &#8220;açıklama&#8221; görevini nasıl ye­rine getirecektir?</li>
</ul>
<p>Burada iki ihtimal söz konusudur:</p>
<p>A- Hz. Peygamber (s.a.v), Kur&#8217;an&#8217;ı yine Kur&#8217;an ayetleriyle sınırlı kalarak açıklayacaktır.</p>
<p>B- Kur&#8217;an&#8217;ı, Kur&#8217;an&#8217;da açıkça yer almayan bir çerçeve ge­tirerek açıklayacaktır.</p>
<p>Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin -ki bir üçüncü şık söz konusu olamaz-, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, herhangi bir ayeti açıklarken Kur&#8217;an&#8217;da yer almayan kimi hususları gündeme getirmesinin, kendisine verilen bir gö­rev ve yetki dahilinde vuku bulduğunu söylemek zorunda­sınız. Şöyle ki;</p>
<p>İlk ihtimal, Kur&#8217;an&#8217;ın yine Kur&#8217;an ile açıklanması idi. Burada Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e beyan görevi verilmiş olma­sı gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.v) Kur&#8217;an&#8217;ı, sıradan insan­ların ulaşamayacağı bir seviyede idrak ve ihata etmektedir. Bu ise Kur&#8217;an&#8217;ın anlaşılmasında O&#8217;nun açıklamalarına mutlak surette ihtiyacımız bulunduğunu gösterir.</p>
<p>İkinci ihtimal ise doğrudan &#8220;gayri metluvv vahiy&#8221; olgu­sunu gündeme getirir. Gayri metluvv vahiy olgusunun ka­bul edilmesi halinde ise Sünnet&#8217;in Kur&#8217;an&#8217;ı beyan fonksiyo­nu konusunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir.</p>
<ol start="2">
<li><em>“O Kur&#8217;an&#8217;ı hemen kapmak için dilini aceleyle kımıl­datma. Şüphe yok ki onu (senin kalbinde) toplamak da, onu okutmak da bize aittir, öyleyse biz onu oku­yunca sen onun okunuşuna uy. Sonra şüphe yok ki, onun açıklaması da bize aittir.”</em> (75/el-Kıyâme, 16-19)</li>
</ol>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Kur&#8217;an dışı bir vahiyle Kur&#8217;an&#8217;ı açıkladığının en kuvvetli delillerinden birisi olan bu ayette dikkatimizi şu noktaya yoğunlaştıralım: Allah Teala, Kur&#8217;an&#8217;ı açıklama işinin kendisine ait olduğunu, hem de tekitli bir ifade ile beyan buyurmaktadır.</p>
<p>Buradan ilk bakışta Kur&#8217;an&#8217;ın yine Kur&#8217;an&#8217;la açıklanaca­ğı sonucu çıkar gibi görünse de, acele davranıp ayetin bu hususu anlattığı konusunda son karan vermeden şöyle bir soru soralım: Eğer böyleyse Kur&#8217;an&#8217;ın bütün ayetlerinin yine Kur&#8217;an tarafından açıklanmış olması gerekmez mi?</p>
<p>Oysa görüyoruz ki, Kur&#8217;an&#8217;da, diğer ayetler tarafından açıklanmamış pek çok ayet mevcuttur. Yukarıda da değin­diğim gibi namaz, oruç, zekât, hacc gibi ibadetlerin nasıl eda edileceği konusunda Kur&#8217;an&#8217;da detaylı bilgi bulmak mümkün değildir.</p>
<p>Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Hz. Peygamber (s.a.v), Kur&#8217;an&#8217;ı açıklama görevini yerine getirirken, bir yandan murad-ı İlahînin ne olduğunu beyan etmiş, diğer yandan da tabii olarak Kur&#8217;an&#8217;da yer almayan ilave husus­lar getirmiştir. Nitekim gerek Hadis müdevvenatı, gerek rivayet tefsirleri ve gerekse Fıkıh kitapları, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in bu türden beyanlarıyla doludur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Muhtemel Bir İtiraz</strong></p>
<p>Şimdi meselenin can alıcı noktasına gelmiş bulunuyo­ruz. Buraya kadar söylediklerimize itiraz etmeyen bir kasım çevreler, işin bundan sonrasında problem bulunduğunu söylemekte ve şöyle demektedirler:</p>
<p>Evet, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in böyle bir görevi vardır ve bu görev gayri metluvv, yani Kur&#8217;an dışı vahiyle yerine geti­rilmiştir. Ancak özellikle sözlü rivayetlere, yani hadislere dayanan Sünnet&#8217;in bize kadar güvenilir bir şekilde geldiği­ne dair elimizde bir güvence yoktur.</p>
<p>Zira hadis ravileri rivayetlerin Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in mübarek ağzından çıktığı gibi, aynı kelimelerle naklinde gerekli titizliği göstermemişlerdir. Sahabe neslinden itiba­ren hadisleri orijinal lafızlarıyla aynen nakletmediğini, sa­dece manayı aktardığını söyleyen pek çok kimsenin mev­cudiyetini kaynaklardan öğreniyoruz.</p>
<p>Üstelik mesele sadece mana ile rivayet de değildir. Hadis uyduruculuğu dediğimiz vakıa -ki İslam kaynakları da bu vakıanın varlığını kabul etmektedir-, hadisler konusunda daha dikkatli olmamız gerektiğini ikaz etmektedir.</p>
<p>Şu halde geçmiş ulema tarafından sahih kabul edilmiş olsa da, elimizdeki hadislerin tümüne güvenmemiz söz ko­nusu olamaz.</p>
<p>İşte bu, günümüzde hadisler hakkında müslümanların kafasında oluşturulmuş en ciddi ve tehlikeli itirazdır ve hak ettiği ciddiyetle üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır.</p>
<p>Bu itiraza cevap sadedinde öncelikle şunu söyleyelim: Al­lah Teala Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;Zikr&#8221;in kendisi tarafından indirildiğini ve yine kendisi tarafından korunacağını belirtmektedir:</p>
<p><em>&#8220;Muhakkak ki Zikr&#8217;i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz.”</em> (15/el-Hicr, 9.)</p>
<p>Bu ayet üzerinde dururken şu hususların düşünülmesi gerekmektedir:</p>
<p>Buradaki &#8220;Zikir&#8221; kelimesinin, metluvv olsun, gayri metluvv olsun her türlü vahyi anlattığım söyleyen İbn Hazm (Bkz. el-İhkâm, 1,121-2.) gibi alimlerin bu görüşünden sarf-ı nazar edelim ve bu kelime ile Kur&#8217;an&#8217;ın kastedildiğini kabul ederek soralım:</p>
<ol>
<li>Bu ayetten yola çıkarak Kur&#8217;an dışında başka hiçbir şeyin İlahî koruma altında bulunmadığını söylemek doğru mudur? Eğer bu doğruysa şunu söylememiz mümkün hale gelecektir: Bugün Müslümanlar&#8217;ın kıl­dığı namazlar, Kur&#8217;an&#8217;ın emrettiği ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in mahiyetini Kur&#8217;an dışı vahiy kanalıyla öğre­nerek kıldığı namazın aynısı olmayabilir. Aynı şeyi hacc, oruç, zekât vd. ibadetler için de söylemek pekâlâ mümkün olmalıdır.</li>
</ol>
<p>O zaman Allah Teala&#8217;nın Kur&#8217;an&#8217;da emrettiği bu iba­detler, murad-ı ilahi hilafına icra ediliyorsa Kur&#8217;an&#8217;ın bu konudaki ayetlerinin fiilen İlahî koruma kapsamı­nın dışında kaldığını söylememizin engeli nedir?</p>
<ol start="2">
<li>Yine bu ayette geçen &#8220;Zikir&#8221; kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;ı an­lattığını varsayarak söyleyelim: Kur&#8217;an, ayetlerin açıklamasının Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yeri­ne getirileceğini bildirdiğine ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in bu açıklamaları da bize kadar hadisler kanalıyla geldiğine göre, eğer hadislere güvenemeyecek isek şu sorunun cevabım kim verebilir: Hz. Peygam­ber (s.a.v)&#8217;in, ilahi garanti altındaki beyan fonksiyonu hakkında böyle bir şüphe mevcut iken Kur&#8217;an&#8217;ın sa­dece ayetlerinin koruma altında olmasının ne manası vardır? Onu bize en güvenilir şekilde beyan eden Sünnet şüphe altında bulunuyorken ve Kur&#8217;an&#8217;ı Sünnet mevkiinde beyan edecek ikinci bir kuvvet de mevcut değilken, Kur&#8217;an ayetlerini dileyenin dilediği gibi yorumlamasının önüne nasıl geçebiliriz? Böyle bir durum tahrif kapsamına girmez mi?</li>
<li>Yine yukarıdaki ayette geçen &#8220;Zikir&#8221; kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;a münhasır olduğunu varsayarak soralım: Kur&#8217;an&#8217;ın korunması ne suretle olmuştur?</li>
</ol>
<p>Bu soruya, &#8220;onu ezberleyerek kitlesel rivayet şeklinde nesilden nesile aktaran hafızlar sayesinde olmuştur&#8221; şek­linde cevap verilirse buna şöyle mukabele ederiz:</p>
<p>Burada işin içine beşer unsurunun girmesi nasıl Kur&#8217;an&#8217;ın İlahî korunmuşluk niteliğine halel getirmiyor ve hatta bu korunmuşluğun yegâne vasıtası oluyorsa, hadis­leri de bize kadar nakledenler aynı nesiller değil midir?</p>
<p>Bilindiği gibi Kur&#8217;an, Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde cem edilmiş, Hz. Osman (r.a) döneminde de istinsah edilerek birkaç nüsha halinde çoğaltılmıştır.</p>
<p>Her iki aşamada da bu işi yapmakla görevlendirilen komisyonun başında bulunan Zeyd b. Sâbit (r.a) şöyle demiştir: “Ebu Bekir döneminde yapılan cem işleminde Tevbe suresinin iki ayetini sadece Ensar&#8217;dan Ebû Huzeyme&#8217;nin yanında bulabildim. Keza Osman dönemindeki teksir esna­sında da Ahzab suresinin bir ayetini sadece yine Ensar&#8217;dan Huzeyme&#8217;nin yanında bulabildim.”</p>
<p>Müsteşrikler&#8217;in, Kur&#8217;an&#8217;ın her ayetinin her tabakada sa­yılan tevatür seviyesine ulaşan kitleler tarafından birbirle­rine nakledildiği gerçeğine itirazları da bu noktada vuku bulmaktadır.</p>
<p>Peki, buna benzer iddialar hadisler hakkında varit oldu­ğu zaman niçin hemen şüpheye kapılalım ve hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimaline yer verelim?</p>
<p>Kaldı ki, geçmişten bu yana sahih kabul edilen hadisle­rin uydurulmuş olabileceği ihtimalini gündeme getirenler &#8211; en azından bunların bir kısmı-mütevatir hadisleri bu iddi­anın dışmda tuttukları halde, ulema tarafından mütevatir olduğu tesbit edilmiş olan hadisler hakkında bile aynı iddi­anın devam ettiriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Yukarıdan beri söylediklerimizin, Sünnet&#8217;in bağlayıcı bir din kaynağı olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kal­dırmaya yeteceğini umarak diyoruz ki:</p>
<p>Bütün bu tartışmaların ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti&#8217;nin bağlayıcı olup olmadığı münakaşalarının ötesinde biz, Sünnet-i Seniyye&#8217;yi kurtuluşumuz için bir sığmak, bir melce olarak görüyoruz. Çünkü eğer bu gelip geçici dünya hayatında bize düşen, Allah Teâla’nın muradına uygun yaşamak ve O&#8217;nun rızasına ulaşmak ise, bunun yolunu iki cihanın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) en güzel şekilde yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir.</p>
<p>Her türlü akademik ve metodolojik tartışmanın ötesinde şu gerçeği inkâr edecek birisi bulunacağını düşünemiyo­rum: Kur&#8217;an&#8217;ı en doğru şekilde anlayan ve en ideal biçimde hayata aksettiren insan Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;dir. Şu halde O&#8217;nun Kur&#8217;an&#8217;ı anlama ve yaşama biçimi konusunda bize kadar intikal etmiş olan haberlere müstesna bir hassasiyet ve titizlik göstermemiz gerekir. Elimizdeki bu Hadis külliya­tı, başka hiçbir sebep olmasa bile sırf bu sebeple böyle bir itina ve dikkati hak etmektedir.</p>
<p>Bize kadar intikal etmiş olması bile başlı başına bir mu­cize olan Hadis külliyatının içinde yer alan ve ulema tara­fından sahih addedilmiş olanları, &#8220;ya gerçekten sahih ise ve Efendimiz öyle buyurmuş, öyle davranmışsa?!&#8221; tarzındaki bir endişe ile, Nebevi emanete varis olmanın kıvanç ve so­rumluluğu ile hareket etmeli değil miyiz?</p>
<p>Öyleyse hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Al­lah Teala&#8217;dan korkması ve Efendimiz (s.a.v)&#8217;den gelecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve daha da kötüsü O&#8217;nun şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil, İdrak ve Tasdik, s.233-251.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/">KUR’ÂN’DAKİ SÜNNET</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
