<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gösterge | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/gosterge/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 09 Dec 2021 06:14:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Gösterge | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kalemin Göstergesi, Göstergenin Oyunu &#8211; Modernite, İçkinlik ve Yapısöküm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalemin-gostergesi-gostergenin-oyunu-modernite-ickinlik-ve-yapisokum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalemin-gostergesi-gostergenin-oyunu-modernite-ickinlik-ve-yapisokum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2021 06:14:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulvahab M. El-Messiri]]></category>
		<category><![CDATA[Gösterge]]></category>
		<category><![CDATA[içkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[sekülerleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Sufizm]]></category>
		<category><![CDATA[yapısöküm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25705</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam&#8217;m Tevhid paradigmasına göre Tanrı, dün­yayı -hem insanlığı hem de doğayı- yok iken var ettikten sonra, ne ikisinden birine yerleşti ne de on­ları tamamen terk etti. Tanrı dünyayı önemsemek- te, ancak Yaratan&#8217;ı yaratılandan ayıran bir mesafe bırakmaktadır. Bu, diğer birçok düalitede (örneğin, beden-ruh, erkek-dişi) yankılanan temel bir insanlık-doğa düalitesi ile sonuçlanmıştır. İnsanlığın var­lığı bu mesafenin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalemin-gostergesi-gostergenin-oyunu-modernite-ickinlik-ve-yapisokum/">Kalemin Göstergesi, Göstergenin Oyunu – Modernite, İçkinlik ve Yapısöküm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-25706 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/modernity_1-290x300.jpg" alt="" width="290" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/modernity_1-290x300.jpg 290w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/modernity_1.jpg 435w" sizes="(max-width: 290px) 100vw, 290px" /></p>
<p><b>İ</b>slam&#8217;m Tevhid paradigmasına göre Tanrı, dün­yayı -hem insanlığı hem de doğayı- yok iken var ettikten sonra, ne ikisinden birine yerleşti ne de on­ları tamamen terk etti. Tanrı dünyayı önemsemek- te, ancak Yaratan&#8217;ı yaratılandan ayıran bir mesafe bırakmaktadır. Bu, diğer birçok düalitede (örneğin, beden-ruh, erkek-dişi) yankılanan temel bir insanlık-doğa düalitesi ile sonuçlanmıştır. İnsanlığın var­lığı bu mesafenin parametreleriyle sınırlıdır, fakat aynı zamanda bu mesafe bireyin özünü, potansiyelini gerçekleştirme ya da yok sayma özgürlüğünü ortaya koyduğu, insanın kendi içini doldurduğu insani bir uzamdır. Bu alanın dayattığı sınırlar sayesinde bi­rey, doğa durumundan kültür durumuna, iyilik ya da kötülük bilmeyen saf bir masumiyetten bunların var­lıklarını tanıyan karmaşık bir deneyim aşamasına ge­çer. Kısacası insanlık, bireyi doğadan ayıran bir uzam olmaksızın hem sınırsız hem de tamamen belirlenmiş olduğu <em>embriyonik aşamadan,</em> sınırlı olduğu ancak bizzat bu sınırlar yoluyla özgürlük, onur, kimlik, bi­linç, serbest olma ve aşkınlık yeteneklerini kazandığı ilahi (Rabbani) aşamaya geçer. İnsanlık, doğanın or­ganik olmayan bir parçasıdır.</p>
<p><strong>1.KAPSAMLI SEKÜLARİZM VE MODERNİTE</strong></p>
<p>Doğa kavramı, Batı felsefi geleneğinde ve moderniteye ilişkin söyleminde anahtar kavramdır. Herhangi bir söylemin altında yatan varsayımları ortaya çıkarmak için önce o söylemin insanlığa bakış açısını açıklamak gerekir. Bu hedefe ulaşmak için Batı modernitesi tara­fından yorumlandığı şekliyle <em>doğa</em> ve <em>doğa yasalarının </em>bazı temel özelliklerini ana batlarıyla anlatacağım ve bunların insanlık imgesiyle ilişkisini özetleyeceğim: 1) Doğa ebedidir, kendi kendine var olur, kendi kendi­ni aktive eder ve kendine atıf yapar; 2) Doğa yasaları değişmezdir ne ihlal edilebilir ne de askıya alınabilir; 3) Doğa diğer her şeyi kapsar; boşluğa, süreksizliğe, düaliteye, hiyerarşiye veya indirgenemez varlıklara izin vermeyen bir bütündür; 4) Doğa yasaları hem insanlık hem kendisi için geçerlidir ve insanlığa özel bir statü vermez; 5) Tüm doğa olaylarının temeli, katı madde ve akışkan enerjidir. Bununla birlikte, katı ya da sıvı olsun, doğa sürekli teleolojik olmayan bir akış halindedir; ve 6) İnsanlık tüm normlarını doğadan alır.</p>
<p>Bu referans çerçevesi göz önüne alındığında in­sanlığın yapabileceği en iyi şey doğayı takip etmek ve hatta ona boyun eğmektir. Gelgelelim bu yapıldığında birey özgül sınırlarını kaybeder, doğanın organik bir parçası haline gelir ve tamamen ona indirgenmiş olur. Böylesi bir durumda doğanın tüm nitelikleri madde­nin niteliklerini taşıdığı için, <em>doğa</em> terimini kullanmak yerine, bileşik bir ifade olan <em>doğa-madde</em> ifadesini kul­lanır ve doğa-madde paradigmasından Batı modern­liğinin temelinde yatan paradigma olarak bahseder­sek, konular daha anlaşılır hale gelecektir.</p>
<p>Bu bileşik ifade aracılığıyla, Batı&#8217;nın modernite söyleminin görünürdeki birçok gizemini çözebiliriz. Dahası, bu sayede Batı modernliğinin kimliğinin <em>(kıs­mi sekülerliğin</em> aksine) <em>kapsamlı sekülerlik olduğu</em> gö­rülecektir. <em>Kısmi sekülerlik,</em> kilise ile devletin ayrılma­sından ibarettir; herhangi bir kapsamlılık iddiasında bulunmayan, kendisini siyaset ve belki de ekonomi alanlarıyla sınırlayan, mutlak veya kalıcı (ahlaki, dini veya benzeri) değerler hakkında sessizliğini koruyan ve pek çok temel meseleye (örneğin, insanlığın köke­ni, insanın kaderi, yaşamın amacı ve diğer ilgili konu­lara) cevap vermeyen bir dünya görüşüdür.</p>
<p>Öte yandan <em>kapsamlı sekülerlik</em> ise tamamen farklı bir bakış açısıdır. Sadece kilise ile devletin ve kamusal yaşamın bazı yönlerinin ayrılmasını hedeflemez; dini, ahlaki veya insani olan tüm değerlerin sadece dev­letten değil, aynı zamanda kamusal ve özel yaşam­dan ve hatta dünyadan çekilmesini hedefler. Norm ve değerlerinin tek kaynağı doğa-madde dünyasıdır. Bu referans çerçevesi içinde hem insanlığın hem de toplumun; değişmez doğa yasaları ve insanlığın kont­rolünün ötesinde bulunan, değerden bağımsız, kendi kendini harekete geçiren süreçler tarafından kontrol edildiği kabul edilir. Bu doğa yasalarına <em>bilimsel ya­salar</em> denir ve doğaya uygulandığı gibi insanlığa da uygulanması beklenir. Biraz daha yakından baktığı­mızda bunların doğa-madde paradigması açısından faaliyet gösterdiğini ve bilimsel doğal-maddi yasalar kavramı etrafında döndüklerini açıkça farkederiz.</p>
<p>Batı modernitesi için değerden arınmış bir bilimin, insanlığın dünya görüşünün temelini, değer ve norm­larının kaynağını oluşturduğu söylenebilir. Dünyayı insan ihtiyaçlarına, özlemlerine ve arzularına uyacak şekilde değiştirmek yerine bireyin hayatı; değerden arınmış, rasyonel, doğanın değişmez yasalarına uya­cak şekilde dizayn edilir. Başka bir deyişle <em>kapsamlı sekülarizm,</em> Batı modernitesinin diğer adıdır. İki kav­ram neredeyse eş anlamlıdır. Birinden bahsederken aslında diğerine de atıfta bulunmuş oluruz.</p>
<p><strong>2.İÇKİNLİĞİN METAFİZİĞİ</strong></p>
<p>Doğa-madde açısından faaliyet gösteren <em>kapsamlı se- külarizm-modernite,</em> içkin <em>(immanentistic)</em> bir dünya görüşüdür. Latince fiil <em>immanere&#8217;den</em> gelen <em>immanen- ce &#8211;</em>içkinlik- &#8220;içinde bulunmak/mündemiç&#8221; anlamına gelir. <em>Immanent,</em> &#8220;kalıcı&#8221; &#8220;özünde olan&#8221; &#8220;içeriden etki eden&#8221; anlamına gelir. Bu nedenle kendi kendine ye­ten, kendi kendine işleyen, kendi kendini aktive eden ve kendi kendini açıklayıcı olduğu söylenen her şey <em>(doğa-madde,</em> kapsamlı sekülarizm söylemindeki <em>dün­ya,</em> Nietzsche&#8217;nin felsefesinde yer alan <em>üst insan) içkin </em>olarak tanımlanır.</p>
<p><em>Immanence</em> (içkinlik) genellikle <em>transcendence</em> (aş- kınlık)&#8217;m karşıt anlamında kullanılır. <em>Transcendence, </em>Latince <em>transcendere (trans</em> &#8220;karşı&#8221; ve &#8220;ötesi&#8221; anlamına gelir; <em>scandere</em> &#8220;tırmanmak&#8221; anlamına gelir) fiilinden türetilmiştir. <em>Aşkınlık,</em> olağan deneyimlerimizle göz­lemlediğimiz ve bilimsel açıklama lakırtılarına dahil olanın ötesine geçer. <em>İçkinlik,</em> genellikle panteistler tarafından Tanrı&#8217;nın yaratılmış dünyanın içinde bu­lunduğunu ve onunla özdeşleştiğini betimlemek için kullanılır. Öte yandan <em>aşkınlık,</em> genellikle teistler ta­rafından Tanrı&#8217;nın yaratılmış dünyanın ötesinde ve ondan bağımsız olarak var olduğunu betimlemek için kullanılır.</p>
<p>İçkinliğin metafiziği Tanrı&#8217;nın varlığını inkâr edebi­lir, ancak bazı varyasyonlarında O&#8217;nun varlığını kabul eder. Buna karşın, inandığı Tanrı her zaman dünyaya içkindir ve ondan ayrı bir varlığı yoktur. Arapça&#8217;da buna <em>vahdet-i vücûd</em> (varlığın tekliği) denir. Arapça&#8217;da bir başka kelime ise <em>hıdûl&#8217;dur</em> (kalıcılık anlamına ge­lir, ama aynı zamanda &#8220;birlik&#8221; veya &#8220;içkinlik&#8221; olarak da tercüme edilebilir). <em>Hulûl</em> bir süreç, bir safhanın kademeli ortaya çıkışı iken, <em>vahdet-i vücûd</em> safhanın tamamlandığı son nokta ve andır. Safha, aşkın Yara- tıcı&#8217;nın kendi yaratımlarına (insanlık ve doğa) çok ya­kın olarak algılandığı (ancak birleşmediği) anda başlar. Müslüman-Arap halk geleneğinde çocuklara <em>ahbâbul- lah</em> (Allah&#8217;ın sevdikleri) denir. Bu, Tanrı&#8217;ya çok yakın oldukları anlamına gelir, bu da bir içkinliğin dokunu­şuna işaret eder. Bununla birlikte, dünyada iki madde veya öz vardır. Yaratan ile yaratılan arasında çok dar olsa da kapatılamaz bir mesafe vardır. Allah onlara çok yakın olsa bile yarattıklarından farklıdır.</p>
<p>Gerçekten de böyle adlandırılabilirse bu türden bir <em>hulûl,</em> teistik bir referans çerçevesi içine kolaylık­la yerleştirilebilir İslam mistisizminin çoğu türü bu kategoriye girer; bu nedenle Sûfi şiirinde ilahi olan­la insan arasında bir <em>ayrımdan ve birlikten</em> (ne zaman gerçekleşeceğinden veya gerçekleşip gerçekleşme­yeceğinden) ısrarla söz edilmesi, yalnızca mecazidir. İlahi olanın insandan bağımsız olduğunu belirten aynı titiz ayırma girişimi, <em>vahdet-i vücûd</em> ve <em>vahdet-i şuhûd&#8217;un</em> (tanıklığın birleştirilmesi, yani bilincin bir­leştirilmesi) ayrıştırılmasında kendini gösterir. Vah­det-i şuhûd &#8216;farkındalığı&#8217;, &#8216;varoluşun&#8217; yerine koyar. Vahdet-i şuhûd ânı; Tanrı ile ontolojik bir birlik değil, daha çok psikolojik veya epistemolojik bir durum, in­sanlığı ve dünyayı ve -birleştirici bir ilke olarak in­sanlık, doğa ve bunların da ötesinde bulunan- Tan- rı&#8217;yı kapsayan bir birliğin yüce farkındalığıdır.</p>
<p>Yine de Sûfizmin bazı aşırı eğilimlerinde &#8216;hulûl&#8217;un seviyesi, Allah tam anlamıyla kendi yarattıklarının içine girip <em>(immanenre)</em> onlarla özdeşleşene kadar de­vam eder. Final ânı vahdet-i vücûttur; böylece evrenin düzenli işleyiş prensibi tamamlanır, birbirine içkin ve birini diğerinden ayıran mesafeler kalkar. Evren tek bir organik bütün, tek bir öz, kendi kendine yeten, kendi kendini aktive eden ve kendi kendini açıklayan olduğu için insani alan tasfiye edilir. İnsani ya da in­sani olmayan tüm olgular ne kadar değişken olurlarsa olsunlar son tahlilde, dünyaya içkin ilkeye indirgenir. Başka bir deyişle, bu bakış açısıyla beraber, karmaşık düaliteler dünyasından (örneğin, Tanrı-insanLIk, in- sanlık-doğa) tüm dünyanın tek bir prensibe indirge­nebileceği (veya açıklanabileceği) <em>monizmin</em> organik basit dünyasına geçmiş oluruz.</p>
<p>Monizm birçok biçim ve şekle hürünse de iki temel türü vardır: manevi ve materyalist. İkisi arasındaki temel fark, dünyanın düzenleyici ilkesinin isimlendi- rilmesinde yatmaktadır. Manevi (veya idealist) türde, tek ilke <em>Tanrı</em> veya <em>ruh</em> olarak adlandırılır. Materyalist türde ise (maddi anlamda) <em>doğa, doğa yasaları, hareket yasaları, zorunluluk yasaları</em> veya <em>bilimsel yasalar</em> ola­rak adlandırılır. Bu iki ilkenin ortasında duran -ya da sınırları belli olmayan- bir aşama bulunur, bu nokta­da hem yarı-manevi hem yarı-maddi bir form ve isme sahip bir ilke vardır. İşte bu ilke yani <em>Geist,</em> dünya­nın ruhu <em>(animus mundi),</em> yaşama çoşkusu <em>(elan vital), </em>mutlak zihin <em>(absolute mind),</em> mutlak fikir <em>(absolute idea)</em> ve Tanrı&#8217;nın ruhuyla dolu olması gereken son derece romantik bir <em>doğa</em> olarak ortaya konur. Ayrı­ca tarihin ruhu <em>(spirit of history),</em> tarih yasaları <em>(laws of history),</em> üretim ilişkileri <em>(relations of production), </em>yaşam içgüdüsü <em>(eros)</em> veya yaşam ve ölüm içgüdüsü <em>(eros ve thanatos)</em> gibi isimlerle de geçer. Ancak ister manevi ya da maddi veya her ikisinin bir karışımı ol­sun, o ilke ya doğaya ya da insanlığa ya da her ikisine daima içkindir. Hegel, en sofistike içkinlik söylemini geliştirmiştir: Tüm fenomenler aynı anda hem maddi hem de manevidir; <em>mutlak fikir,</em> doğa-madde yoluyla kendini gerçekleştirir ve <em>tarihin sonunda,</em> her şey bir bütün haline gelir ve tüm ikilikler ve özgünlükler or­ganik bir birlik, tam bir panteizm üretmek üzere tas­fiye edilir.</p>
<p>İçkin/panteist bakış açısındaki örtük birey algısı­na baktığımızda, doğa-madde paradigmasında örtük olan birey algısından ciddi bir farkı olmadığını gö­rürüz. İnsani alanının tasfiyesinden sonra, insanlık özerkliğini kaybeder ve insan tekini diğer yaratılan­lardan ayıran bir mesafe olmadan daha büyük bir var­lığın (tek ilkenin) bir parçası haline gelir. Dolayısıyla insan, ahlaki ayrımda bulunabilen ve seçim yapabi­len özgür bir sorumlu eyleyen değildir. Dahası artık kişilik bilinci önemini yitirmiştir çünkü bir bütünün parçası olarak birey, doğaya boyun eğmek ve <em>içinde </em>ya da <em>maddi akışta</em> ya da <em>dünyanın ruhunda</em> (animus mundi) <em>kaybolmak</em> için elinden geleni yapmalıdır. Kişi, dünyada herhangi bir ayrıcalık (farklı statü/konum) beklemeyen pasif bir eyleyen olmalıdır çünkü içkinlik dünyası iyilik ve kötülükten yoksun, sınır veya ayrım­ları olmayan embriyonik bir dünyadır.</p>
<p>Tam <em>vecd (ecstasy)</em> anlarında birleşme ve eşitlenme süreci gerçekleşir; balık ve kuş<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[4]</sup></a> insanlığa eşitlenir, bütünleşirler. Sonrasında coşku, mistiğin, kelimenin tam anlamıyla &#8220;hiç&#8221;lige dönüştüğü <em>Nirvana&#8217;ya</em> ula­şıncaya kadar daha da yoğunlaşır. O anda panteistin beklentisi yok oluştur <em>(fenâ).</em> Her şey alt mertebede eşitlenir; <em>animus mundi</em> ayrım gözetmeksizin tüm yaratılanlara aynı kutsallıkla ve eşit derecede nüfuz eder. Nihayetinde semavi ile dünyevi, kutsal ile kut­sal olmayan, zamansızla geçici olan, yukarıdakiler ile aşağıdakiler, iyi ile kötü, Tanrı ile insanlık, göreli ile mutlak, her şey diğer her şeyle ve sonunda her şey <em>ni- hil</em> yani hiçlikte eşitlenir.</p>
<p>Eğer içkinlik ruhsal çeşitlilik ile ilgiliyse, <em>(theos’tan </em>[Tanrı] gelen <em>theism</em> ekini içerdiği için) <em>pan-ateizm </em>kelimesini kullanmayı tercih ederim. İçkinlik keli­mesini materyalist ve yarı-manevi çeşitliliğe atıfta bulunmak için kullanıyorum. Materyalist içkinlik/ panteizm bu makale bağlamında oldukça önemlidir zira Batı modernitesinin altında yatan paradigmadır. Doğa-madde paradigması ile yapısal benzerliği ise ol­dukça dikkat çekicidir. Modernlik söylemi, en nihaye­tinde içkincidir. &#8220;Dünya (insanlık ve doğa) tamamen doğa yasalarına tabidir&#8221; dediğimizde, insan ya <em>üretim </em>(Adam Smith ve Marx) ya da <em>üreme</em> (Freud) üzerinden tanımlanır; &#8220;yaşamak hayatta kalma mücadelesinden başka bir şey değildir&#8221;; &#8220;sadece en güçlüler hayatta kalır&#8221;; &#8220;üst insan, kendisi dışındaki herhangi bir norm tarafından değerlendirilemez&#8221;; &#8220;dünya organik bir bütündür&#8221;; &#8220;öz bilinç fiziksel bedenden ayrılamaz&#8221;; &#8220;bir kadının bedeni onun kaderidir&#8221;; &#8220;ulusal özellik­leri kan ve toprak belirler&#8221;; &#8220;evrim ve hareket doğanın ana ve tek kalıcı özellikleridir&#8221;; &#8220;bir insan ya doğal ya da sosyal çevresi ya da genleri tarafından belirlenir&#8221;; &#8220;bir insan bu ya da şu maddi unsurdan başka bir şey değildir&#8221;; &#8220;madde kendi kendini düzenler&#8221;; &#8220;bilimdeğerden bağımsızdır ve değerlerini kendi içinden tü­retir&#8221;; &#8220;her şey ve tüm değerler görecelidir&#8221;; &#8220;her şey kutsaldır&#8221; veya &#8220;hiçbir şey kutsal değildir&#8221; ifadeleri­nin herhangi birini kullanıyorsak bilinçli veya bilinç­siz şekilde ötesinde hiçbir şey olmayan, son derece organik, birleşik, kendi kendine yeterli, kendi kendi­ne atıf yapan, kendi kendini açıklayan, kendi kendini aktive eden ve ötesinde hiçbir şey olmayan bir evren olduğunu varsayıyoruz demektir. İçkinlik, her şeydir.</p>
<p><strong>3.YAPISÖKÜM (DECONSTRUCTION)</strong></p>
<p>Şimdiye kadar modernitenin, dolayısıyla kapsamlı se- külarizmin, bir içkinlik biçimi olduğunu iddia ettik. Bu nedenle, artan sekülerleşme, artan içkinleşme an­lamına gelmektedir. Ayrıca içkinleşme sürecinin, ev­rendeki aşkın düzenleyici güç olarak Tanrı&#8217;nIN adeta yok olmasına yol açtığını iddia ettik. Tanrı, başlangıçta hem insanlık hem de doğanın içinde bulunmuş, bu da insanlık ile doğa ve özne ile nesne arasında keskin bir düalizme yol açmıştır. Bu da iki tür monizme yol açar: kendine atıfta bulunan insan öznesinin kendisini tan­rılaştırdığı ve dünyanın düzenleyici ilkesi olarak ilan ettiği <em>solipsist</em> (tekbenci) <em>emperyalist monizm</em> ve kendi kendini açıklayan doğal nesnenin kendisinin yegane düzenleyici ilke olduğunu ileri sürdüğü <em>natüralist ma­teryalist monizm.</em> Birinci tip monizm insanlığı doğanın üstünde konumlandırır; İkincisi ise tam tersini yapar. Bu düalizm, içkinleşme sürecinin derinleşmesiyle çö­zülür. Bireyin yaşamının farklı alanları; kendini hare­kete geçirici, kendini dönüştürücü ve kendini açıkla­yıcı bir hüviyet kazanmak için kendilerini bireyden ve onun kavrayışından ayırır. Başka bir deyişle, do- ğa-madde paradigmasının özelliklerini kazanırlar.</p>
<p>Batıda içkinleşmenin paradigmatik sekansı -se­külerleşme, modernleşme ve natürelleşme- Orta Çağ&#8217;ın sonlarında, Hıristiyan değerlerinin veya adil fiyat gibi düzenlemelerin yokluğunda, Avrupada bazı ekonomik yerleşim bölgelerinin (anklav) gelişmesiyle başladı. Bu bölgelerin iktisadi faaliyeti, ekonomik ba­şarı ve başarısızlığı için uygulanan kriterler, herhangi bir ahlaki ya da insani kaygıyla karıştırılmamış katı ekonomik kriterlerdi. Başka bir deyişle, ekonomik alan içkinleştirildi, değerden arındırıldı, kendi kendi­ni tanımlayan, kriterleri ve standartları içkin bir alan haline geldi.</p>
<p>Aynı örüntü insan faaliyetinin tüm diğer alanla­rında da kendini tekrarladı. Örneğin siyasi alan, Rö­nesans sırasında modern devlet teorisinin doğuşu­na tanıklık etti. Devlet, dini veya ahlaki bir temelde meşruiyet aramak yerine değerden arınmış ve kendi­sini <em>varoluş nedeni (raison d&#8217;etre)</em> ile haklı çıkarmıştır. Başka bir deyişle devlet, kendi haklılığını ispat eder, kendini doğrular ve kendine atıfta bulunur hale geldi. Siyasal alan kendisini, kendi dışındaki tüm değerler­den kurtardı ve kendi içkin kriterlerine göre değer­lendirilir hale geldi. Her alan birbiri ardına kendini dini, ahlaki veya insani değer ve düşüncelerden ayır­dı ve kendi kendine yeter, kendi kendini düzenleyen, kendi kendini dönüştüren ve kendini açıklayan hale geldi ve nihayet sıra bilimdeydi. Bu alan da kendisi­ni insani görüşlerden ve amaçlardan kurtarmış ve böylece değerden ve amaçtan bağımsız hale gelmiş­tir. Bilimsel yasaların ve normların, insanın arzu ve amaçlarını onların <em>dışarısında</em> olarak konumlayan bilimsel süreçlere (ör. gözlem, deney ve tümevarım) içkin olduğu varsayılmaktadır. Ne de olsa duygu­lar ve insanın maksatlı oluşu <em>bilimsel</em> değil, yalnızca teleolojiktir.</p>
<p>Dünya bireyin karşısına, tamamı doğa-madde özelliklerini ve onun içkin yasalarını barındıran, ken­dine atıfta bulunan çeşitli faaliyet alanları şeklinde çıktı. İnsanlık da aynı içkinleştirme sürecine (sekü- lerleşme-modernleşme-atomizasyon) tâbi tutuldu. Hem topluluğun hem de benliğin atomizasyonu an­lamına gelen bu süreçte birey, cılız öz referanslı içkin benliği içinde kendini referans alır hale geldi. Benlik eksiltilerek daha da parçalandı.</p>
<p>Birey, kendine atıfta bulunmaktan ziyade onu mad­deden ayıracak hiçbir boşluğu olmayan doğal (maddi) bir varlık olarak görülür; bu da sadece dışarıdan değil içeriden de tüm varlığını oluşturur. Eğer bir kişinin motivasyonu dışarıdan geliyorsa, birey birçok form alabilir; bunlardan en önemlisi tatmin edilmesi gere­ken, tanımlanabilir maddi gereksinimlere ve kulla­nılacak (ve emek olarak satılacak) bir miktar enerjiye indirgenen <em>ekonomik erkek/kadın</em> olmaktır. Birey üret­kendir, girdi ile çıktı ve üretim araçları ile güçleri açı­sından (tam anlamıyla) sömürülecek ve gerek üretim­de gerekse tüketimde kullanılacak satın alma gücünü temsil eder. Motivasyon içeriden gelirse, kişi ya harici uyaranlar ve tepkiler (sinir sistemi) ya da karanlık ama doğal ve fiziksel libido açısından şemalandırılan <em>fizik­sel erkek/kadın</em> veya <em>libidinal erkek/kadın</em> haline gelir. Bu, insanlık-doğa düalizminin tasfiyesini ve natüralist monizmin yükselişini, yani doğa-madde paradigması­nın insan öznesi üzerindeki tahakkümünü haber verir. İnsan öznesi artık evrendeki düzenleyici veya birleşti­rici ilke değildir; o, doğal maddi bütünün bir parçasıdır.</p>
<p>Bütün içkinleşme/modernleşme/sekülerleşme sü­recini Tanrı&#8217;nın ölümü söylemi üzerinden okuyabili­riz. Tanrı ilk önce bir insanda değil, bir bütün olarak insanlıkta -geçici değil kalıcı olarak- tecessüm etti. Bu hümanizmin ve solipsist öznenin yükselmesine yol açtı. Hümanizm, Tanrı bir millette tecessüm etti­ğinde ırkçılık, bir liderde tecessüm ettiğinde faşizm olur. Fakat tecessüm insan ile sınırlı değildir zira Tan­rı doğada da tecessüm eder. Bu durum, daha önce bahsettiğimiz, keskin düalizme ve Alman idealist fel­sefesinin insanlık ve doğa, özne ve nesne paralelliğini savunmaya yönelik hummalı girişimini doğurur. O zaman Tanrı, yalnızca doğa-maddede tecessüm etti ve böylece merkezinde doğa-madde meselesi olan <em>hulûl</em> (kademeli yerleşme), materyalist bir <em>vahdet-i vü- cûd</em> (varlık birliği) ile nihai noktasına ulaştı. Spinoza, Kant ve Hegel hepsi mantık merkezli tüm gelgitleri­ne ve ayrışmalarına rağmen bu içkinlik aşamasının kavramları ile uğraştılar. Bu, Aydınlanmanın, Batı rasyonalizminin ve benim güçlü materyalizm <em>(heroic materialism)</em> diye adlandırdığım anlayışın yolunu açtı.</p>
<p>Ancak süreç önlenemez biçimde devam etti ve içkinleşme (sekülerleşme/modernleşme) daha da derinleşti. Merkez yerinden oynamaya ve tecessüm- ler de birden fazla merkez ortaya çıkana kadar art­maya devam etti.</p>
<p>Doğanın kendisi parçalanmış ve atomize edilmiş­ti. İstikrarını, tutarlılığını ve kendine atıfta bulunma özelliğini kaybetmiş doğa, artık istikrarlı bir merkez olarak hizmet edemezdi.</p>
<p>Bütün bunlar, modernitenin <em>katı</em> mantık merkezli aşamasından <em>akışkan</em> olan aşamasına, materyalist ir- rasyonalizm ve anti-kahramanlık aşamasına ve mer- kezsiz bir dünyaya geldiğimiz anlamına gelir. Sadece Prometheus ve Faustus&#8217;u değil, aynı zamanda Fran- kenstein&#8217;ı da geride bıraktık. Şimdi Madonna ve Mic- hael Jackson var; Dracula yerine ise Derrida.</p>
<p>Katidan akışkana bu geçiş, doğa-madde paradig­masında gizlidir. Daha önce belirttiğimiz üzere, doğa ya (katı) madde ya da (akışkan) enerjiden oluşur. Katı veya akışkan fark etmeksizin, doğa-maddenin en katı koşullarda bile ana özelliği, devamlı bir hareket halin­de olmasıdır. Değişimin kendisi hariç her şey değişir. Bu sürekli değişim durumuna akış <em>(flux)</em> denir (Latin <em>fluere&#8217;den</em> &#8220;akmak&#8221;). Değişen, dalgalanan doğa-madde düşüncesi Sokrat öncesi filozoflara kadar uzanır. He- raklitos &#8220;hiçbir şeyin aynı kalmadığını&#8221; ve &#8220;her şeyin değiştiğini&#8221; (aktığını, ayrıldığını, çözüldüğünü) be­lirtmiştir. Bu nedenle &#8220;aynı nehre iki kez giremezsin&#8221; çünkü gerçeklik bir akış, asla akmayı bırakmayan bir nehirdir. Ancak kapsamlı bir materyalizmin felsefi sonuçlarını kabul etmeye cesaret edemeyen Herak- litos, bir logosun varlığını, şeylerin sürekli akışında belirgin olan örüntü ve kimliğin içkin bir nedeni ol­duğunu ileri sürdü. Onun evreni mantık merkezlidir (logosantrik) ayrıca kalıcılık ve değişim, sabite ve akış düalizmi ile karakterize edilir.</p>
<p>Başkaları, akışı nihai menzil ve yegane içkinlik olarak benimsediler. Doğa-madde paradigmasını tüm karanlık sonuçlarıyla kabul ettiler. Bir sofist olan Gor- gias, bu felsefi tavrı oldukça dramatik ve veciz bir şe­kilde özetler: <em>Hiçbir şey yoktur; bir şey olsa bile bunu bilemezdik ve bilsek bile, bununla ilgili bilgimizi aktara­mazdık. Sahip olabileceğimiz herhangi bir bilgiyi ifade edemeyiz çünkü iki kişi aynı şeyi düşünemez çünkü aynı şey iki yerde olamaz. Her şey akışın içine düşmek üzere insanlığın kavrayışından kaçar.</em></p>
<p>Bütün bunlar atomizme yol açar. Fakat atomistik bir evrende, tüm atomlar sadece eşit değil, aynı za­manda özdeştirler. Aslında atomistik bir monizmden, her bir atomun kendi küçük anlatısına yerleştirildi­ği, amaçsız ve yönsüz çılgınca hareket eden sayısız atomdan oluşan düz bir dünyadan bahsedebiliriz. Lo­gos ya da merkez yoktur, tutarlı bir algılayıcı özne ya da tutarlı bir algılanan nesne yoktur çünkü akış, her şeydir. Tüm gerçeklik atomlara bölünür, her şey yapı- söküme uğrar ve anlamsız bir akışa indirgenir.</p>
<p>Modernist seküler proje, yapısökümden başka bir şey değildir. Hobbes&#8217;un en başından beri keşfettiği şey buydu: Sadece kendi zamansallığı içinde yaşayan birey, hemcinsleri için kurttan başka bir şey değildir. Batı felsefi söylemi bu karanlık gerçeği örtbas etmeye çalışırken, ilahi bir kökene sahip olmamasına rağmen hem doğuştan iyi hem de mükemmelleştirilebilir olan <em>doğal erkek/kadının</em> yükselişini ilan eden Aydınlanma projesini geliştirdi. Ama karanlık &#8216;aydınlatıcılar&#8217; bü­tün süreç boyunca oradaydılar; Darwin dışarıdaki, Freud ise içerideki vahşi ormanı işaret ederek gayretli bir yapısöküme giriştiler.</p>
<p>Bu karanlık gerçeği faş eden, içyüzünü gösteren ve karış karış irdeleyen filozof Nietzsche&#8217;dir, ona göre: İnsanlığın hem materyalist hem de logosantrik, za- mansal ve anlamlı bir dünyası olamaz. Gerçek zaman- sallık, değerler ve amaçlardan kurtulmak demektir. Merkezlenmiş bir evrenin temeli olan bütünsellik fikri daha fazla sürdürülemez. Tanrı&#8217;nın ölümünün gerçek anlamı, insanlığın belirsiz ve rastlantısal ola­rak yaşayacağıdır. Nedensellik ve bütünlükten bah­setmek, Tanrı&#8217;nın ölmesine rağmen gölgesinin hala orada olduğunu ima etmektir. Bu durumda içkinliğin metafiziği altüst olmuş olur. Nietzsche&#8217;nin, Tanrı&#8217;nın gölgesine bile tahammülü yoktu çünkü ancak bu şe­kilde gerçekten modern bir dünyaya; özü olmayan, bütünlük aramayan, doğru ya da yanlış yargı bil­dirmeyen, sebep ve sonuç belirtmeyen, insan doğası içermeyen, amaç veya buyruk edinmeyen, nesnel ger­çeklik beklemeyen, rasyonel söylem olasılığı taşıma­yan, öznesiz ve nesnesiz, semavi ya da dünyevi diye ayrılmayan özgür, merkezsiz bir evren elde edebiliriz. Yalnızca üst insan ve alt insanların olduğu; sonsuz kez tekrarlanan özerklik. Aşkınlığa dair herhangi bir özlem, doğaüstü natüralizm ya da madde yoluyla aş- kmlıktan bahsetmek sadece kendini kandırmak, küs­tahça bir öz-tanrılaştırma ve kendini kutsamadır.</p>
<p>Modernite, haklı olarak dünyanın -hem insanlığın hem de doğanın- kutsal olmaktan çıkarılması şek­linde tanımlanmıştır. Modernitenin bazı yönlerini tanımlamak için kullanılan fiillerdeki <em>de</em> ön ekinin baskınlığı dikkat çeker: demystify (gizemsizleştirmek), debunk (açığa çıkarmak), demythologize (mito­lojiden arındırmak), demetaphysicalize (metafizikten arındırmak), decenter (merkezsizleştirmek) ve dehumanize (insanlıktan çıkarmak); hepsi her yerde olan, her şeye kadir dekonstrüksiyonun (yapısökümün) ön­cüleridir. Bu uğursuz örnek ile başka bir fiil türeten Richard Rorty, modernite projesinden <em>dedivinization </em>(kutsallıktan arındırmak ya da kutsalsızlaşmak) <em>pro­jesi</em> olarak söz eder; insan teki -kendisi dahil- hiçbir şeyi ilahlaştırmayacak, hiçbir şeye ibadet etmeyecek­tir. Hiçbir şey kutsal sayılmayacak ve zaman-mekân verisini aşmak için herhangi bir dürtü belirtisi göste­rilmeyecektir çünkü, bireyin kökenleri aşkın değildir. Ve kişi sınırlı ve rastlantısal olduğu için nihai sorular sormayacak, bunun yerine hiçbir kökeni ya da gerçeği olmayan masum işaretler dünyasında yaşayacaktır.</p>
<p>Rorty&#8217;nin ifadesi, postmodernist yapısökümcü projede örtük olan insanlık algısı ile doğrudan ilgili­dir. Ne yazık ki postmodernist söylem her zaman bu kadar açık değildir. Aksine abartmakta ölçüyü kaçır­ma eğilimindedir, örneğin, postmodernizm bir post­modernist tarafından <em>&#8220;logosantrik, bütüncül, aşkın üst anlatılara karşı&#8221;</em> olarak tanımlanırken bir başkası tarafından <em>&#8220;hiç kimseden gelmeyen, kimse tarafından planlanmayan, hiçbir şeye yönelik olmayan, boşlukta vızıldayan&#8221;</em> olarak tanımlamıştı. Buradaki yozlaşmış dil, gerçekliği <em>post</em> şu veya bu (örneğin, postkapitalist, postendüstriyel) olarak gören ve dünyaya bakıp boş­luktan başka bir şey görmeyen, çıkmaza girmiş kül­türel ve felsefi bir projenin ifadesidir.</p>
<p>Yine de postmodernist söylem genel kavramlaş- tırmalarla daha anlaşılır bir şekilde yapısökümüne uğratılıp yeniden yapılandırılabilir. <em>Boşluk</em> (void) dahi yorumlanabilir. Sessizlik güçlü bir hitabettir. Post­modernizm, her türlü metafizik duruşu reddetmeye yönelik abartılı girişimlerine rağmen bir metafiziğe sahiptir. Aşkınlığı, bütünlüğü, kalıcılığı ve düaliteyi inkâr ederken tam da inkârı, gerçek felsefi kimliğini içkinliğin metafiziğinin bir ifadesi olarak göstermiş­tir. Başka bir deyişle postmodernizm, modernite pro­jesinin ve içkinleşme/sekülerleşmenin gelişiminde sadece daha üst (veya daha alt) bir aşamadır. Ayrıca lüzumsuz sözler üretmiş bir metin okuma biçimi ola­bilir. Bununla birlikte aşırı belirsiz, kesinliği bulun­mayan postmodernitenin terminolojik ve deyimsel labirentinin arkasında hem bir paradigması vardır hem de bu (postmodernist belirsiz, kararsız bir deli­lik) paradigmasına dayalı belirli bir yöntemi vardır.</p>
<p>Farklı monizm çeşitleri vardır. Geleneksel pagan panteizmi, kendisini Tanrı&#8217;nm bir vatanda ve seçilmiş insanlarla yaşadığı, Tanrı, toprak ve halkın bir bütün­lük oluşturduğu kozmik bir monizme dönüştürdü. Zaten logosun öznenin içinde bulunduğu solipsist em­peryalist hümanist monizmden ve logosun doğal nes­nede yaşadığı natüralist materyalist monizmden daha önce bahsettim. Ancak ne öznenin ne de nesnenin, artan içkinleşme/sekülerleşme seviyeleriyle evren için bir merkez <em>(logos)</em> olarak hizmet edemediği gerçeği göz önüne alındığında, akışın evrenin düzenleyici veya (bozucu) tek prensibi olarak kabul edildiği akışkanlık­tan, atomist tekçilikten başka seçenek kalmıyordu.</p>
<p><em>Gösteren</em> ile <em>gösterilen<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[5]</strong></sup></a></em> arasındaki ilişki tümüy­le atomist monizmin bir tezahürüdür. Eğer gösteren gösterilenden bir boşlukla ve -algılanabilir ve algı­lanamaz, duyuyla hissedilir ve zihinle kavranabilir, konuşma ve yazma, doğa ve kültür- düalitesi ile ay­rılırsa, bu hem monizme yol açar hem de onu alt üst eder çünkü akışın ötesinde bir şey olduğu -diğer bir ifadeyle bir anlam, bir <em>telos</em> olduğu- anlamına gelir.</p>
<p>Düalitenin bir yüzü, göstergenin duyumsanabilir tarafı, akışa batmış durumdadır. Peki göstergenin zihinle kavranılan tarafı ne olacak? Kaçınılmaz ola­rak yüzünü akıştan, algıladığını yorumlayabilen ve iletebilen bir bireye çevirecek. Bu, insani durumun salt akıştan daha fazlası olduğunu, embriyonik du­rumun sınırsızlığına ve anlamsız bir doğa durumu­na mahkûm olmadığını gösterir. Ancak, gösterenin zihinle kavranan yüzünün doğanın akışının dışında olduğu görülünce, aşkınlık zinciri, akışın dışında, nihai bir sabitleme noktasına (yani Tanrıya) ulaşana dek devam eder. Bu nedenle yapısökümün şeytanları, yayılma ve <em>la differance6</em> ile durdurulabilir.</p>
<p>Derrida&#8217;nın iddia ettiği gibi göstergenin zihinle kavranan kısmı yüzünü Tanrı&#8217;ya, bir <em>logosa</em> çevirir. Başka bir deyişle dünya, aşkın bir gösterilende, nihai bir referans noktasında, mutlak bir temelde kök sal­mış logosantrik bir yapı olarak karşımıza çıkar. Bu dünya, dil oyununun dışında, sözlü ya da yazılı bir ifadenin belirli bir anlamını sabitleyecek şekilde lin- guistik sistemi merkezlemeye (yani sabitlemeye ve düzenlemeye) uygundur. Öte yandan, aşkın bir göste­rilenin eksikliği tüm düaliteleri tasfiye eder ve böyle- ce anlamın akışkan dünyasında gösterge oyununu ve oyun alanını sonsuz hale getirir. Bu nedenle, göster­geler sistemi, köklü metafizik varsayımlarından kur­tarılmalıdır ki tüm dünya bir oyuna, yani sınır, seçim veya hesap verebilirlik olmadan gerçek bir embriy nik duruma dönüşsün. Gösteren ile gösterileni ayıran boşluk, sıkı bir organik bütünlük oluşturacak şekilde, birini diğerinden ayıran boşluk olmadan, biri diğeri haline gelecek şekilde tamamen kapatılırsa bu başa­rılabilir. Bu şekilde, gösteren, gösterilenden ve gerçek­likten kurtulur ve herhangi bir yöne gidebilir. Bu bir <em>logos</em> veya <em>telosun</em> olmadığı tam bir tecessüm, kusur­suz bir ikonalaştırmadır.</p>
<p>Göstergeler, aşkın olan gösterilenden kurtulduk­tan sonra, her gösterge başka bir göstergeye atıfta bulunur ve atıfta bulunan işaret de üçüncü bir gös­tergeye atıfta bulunur. Her yorum bir diğerine atıfta bulunur, ki bu da üçüncü bir yoruma atıfta bulunur ve saire. Ve böylelikle yapısökümcü vertigo başlaya­caktır. Sonuç, sınırsız yorumlama ve artık hiçbir gös­terilene bağh olmayan bir semantik oyun olacaktır. Metinler basitçe &#8220;beyazın üzerindeki siyah&#8221; veya söz­lükteki kelimeler gibi her kelimenin göstergenin oyu­nunu durduracak bir merkezi olmadan bir diğer keli­meye işaret ettiği bir &#8220;kalem dansına&#8221; dönüşür. Her şey herhangi bir şeydir ve her şey hiçbir şeydir. Ya da Derrida&#8217;nın abartılmış ve dolambaçlı anlamsız ifade tarzında belirttiği gibi, &#8220;Yapısöküm nedir? Tabii ki her şey. Nedir yapısöküm? Hiçbir şey tabii ki.&#8221;</p>
<p>Şiirinde hiçliği <em>(nothingness)</em> yücelten on altıncı yüz­yıl Mısır Şairi îbn Sûdûn el-Mısrî, logosantrik olma­yan, kendi kendini yapısöküme uğratan şiirler yazdı.</p>
<p>Şiirleri, kavuşma fikrinden bilinçli bir şekilde kaçındığı için sağlam bir organik bütünlük ile karakterize edilir. Sonuç olarak, onun gösterenleri gösterilenlerden kur­tulur ve sadece kendilerine atıfta bulunur:</p>
<p><em>Yeryüzü yeryüzüdür, cennet de cennettir,</em></p>
<p><em>Ve cehennemin cehennem gibi olduğu söylenir.</em></p>
<p><em>Biz akan suyun ortasında oturduk,</em></p>
<p><em>Sanki etrafı suyla çevrili halde oturan insanlarmışız gibi.</em></p>
<p>Bu şiir metaforu (mecazı) yok sayar ve aşkınlığı reddeder. Sonuç anlık bir ironidir çünkü nihilist alay­cı sağlam bir zeminde sabit değildir: Her şey düzensiz bir hareket halindedir. Fakat nihilist olsa da îbn Sû- dûn, modernist absürdistler gibi aslında Tanrısız bir evrene karşı çıkıyor. Godot&#8217;yu bekler ve Godot asla ortaya çıkmaz. Protesto, dilin henüz temellerinden tamamen kurtarılamadığını gösteriyor zira hala bir şeye atıf yapmaya çalışıyor.</p>
<p>Bazı postmodernistler aşkın gösterilenden gelen göstergenin özgürlüğüne tam anlamıyla yaklaşan -belki de bu özgürlüğü temsil eden- en ikonik ve şef­faf dilin; tek heceli acı çığlığı ile çığlığa sebep olan ağrı arasında bir boşluğun olmadığı acı çığlıkların oldu­ğunu savunur. Cinsel hazzın tek heceli ifadeleri de benzer şekilde sınıflandırılır. Hepsi oldukça embriyo- niktir. Derrida, (vahşet tiyatrosu savunucusu) Antoi- ne Artaud tarafından yazılmış tam gerçek bir embri- yonik şiir bulmuştur. Gerçek anlamda dans eden bir kalemle yazılmış seslerden oluşmaktadır:</p>
<p><em>afidana/nakimov/taudidana/taukomiv/ nasidano/nakomiv/trakoniv/nakomi</em></p>
<p>Bu sözler basit organizmalı hayvanlar tarafından çıkarılanlardan pek ayırt edilemez (anladığım kada­rıyla yunuslar çok karmaşık bir iletişim diline sahip­tir). Bu, Derrida&#8217;nm tarih veya metafizik tarafından kirletilmemiş göstergeler bulma hayalinin gerçekleş­mesidir, yaratılışın arifesinde, Adem&#8217;in henüz balçık olduğu evrede Tanrı&#8217;nın ona Kur&#8217;an&#8217;da belirtildiği gibi tüm bitki ve hayvan isimlerini öğretmesinden önce kullanılan göstergeler</p>
<p>Fakat eğer durum gerçekten böyle ise o zaman ses­sizlik, paradigmanın gerçek anlamda yerine getiril­mesi olacaktır çünkü insanlık &#8220;sessiz, hissiz şeylerin&#8221; bir parçası haline gelecektir. Gerçek <em>nirvana,</em> yok oluş (fena&#8217;) bu değil mi? Postmodernizmin asıl gerçekleş­mesi bu değil mi? Derrida, ideal bir metin arayışında şu ifadeyi bulur: &#8220;Şemsiyemi unuttum.&#8221; Nietzsche tarafından boş bir kâğıda yazılmış ve diğer kağıtları arasında bulunmuştu. Bu şiiri yazmasındaki vesileyi, eğer birine yazıldıysa bunun kim olduğunu, şemsiye­yi gerçekten unutup unutmadığını veya şemsiye ger­çek mi yoksa çok kişisel bir sembol mü bilmiyoruz. Bu, gösterileni olmayan gerçek bir gösterendir.</p>
<p>Aşağıdaki &#8220;xfnd-?4%31&#8221; başlıklı şiir, postmodernist metinlerin doruk noktası olarak görülebilir:</p>
<p>(Yukarıdaki yazı) Beyazın üstüne siyah değil; be­yazın üstüne beyazla yazılmıştır. Hiçbir postmoder­nist beni logosantriklikle suçlayamaz çünkü metafi­zikle kirlenmiş bir dil kullanmadım. Bu şiir tamamen boşluktan ibarettir. Benimki o kadar arı bir dildir ki, yoktur. &#8216;Nihil&#8217;dir, bir &#8216;hiç&#8217;tir. Sessizlik gerçekten güçlü bir hitabettir. Bunun için sessizlik, bizi saydam şiiri­mizin her şeyden önce metafizikle kirlenmiş olduğu konusunda uyarıyor; logosantriktir zira sessizlik bile anlamlıdır. İnsani ne varsa bir <em>telosa</em> sahiptir ve <em>telos; logosu,</em> doğa ve tarihin ötesinde olan tek Tanrı&#8217;yı ifade eder.</p>
<p>Prof. Dr. Abdulvahab M. El-Messiri &#8211; Kalemin Dansı, Göstergenin Oyunu Seküler Emperyalist Epistemoloji,syf:28-44</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> The Dance of the Pen, The Play of the Sign: A Study in the Relationship Between Modernity, Immanence and Deconstruc- tion, Abdulwahab el-Messiri, <em>The American Journal oflslamic Social Sciences,</em> Sayı 14, Güz 1997,1</p>
<p>Çeviri: Suna Nur Sanhan Güneş</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a>[4] &#8220;fish and fowl&#8221;; İngilizce&#8217;de birbiriyle uyumlu olmayan, bir ara­da bulunamayacak kadar zıt olan şeyleri tabir etmek için kullanı­lan bir ifadedir, (ç.n.)</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a>[5] Dilbilim, göstergebilim: <em>signifler, signifled.</em> (ed. n.)</p>
<p>[6] Yapısökümcülügün merkezi bir kavramı olan <em>differance,</em> Derrida tarafından <em>ayrılma</em> ve <em>erteleme</em> anlamına gelen iki farklı kelimeden türetilmiştir. Metin ve anlam arasındaki ilişkiyi incelerken, dilin özünde anlamları birbirinden ayırmamızı sağlayan ayrılıklar ol­duğunu aynı zamanda bir sonraki öğeye kadar hep bir ertelenme eylemi gerçekleştiğini ifade eder. Böylece anlam, sonsuz bir akışın içinde tanımlanmak üzere kayıp gitmeye devam eder. (Çalışkan, S . (1993). Yapıbozuculuk Üzerine, <em>Dilbilim Araştırmaları Dergisi,</em> 4, sf. 104. <a href="http://dad.boun.edu.tr/en/pub/issue/4537/289854">http://dad.boun.edu.tr/en/pub/issue/4537/289854</a>) (ed.m)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalemin-gostergesi-gostergenin-oyunu-modernite-ickinlik-ve-yapisokum/">Kalemin Göstergesi, Göstergenin Oyunu – Modernite, İçkinlik ve Yapısöküm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalemin-gostergesi-gostergenin-oyunu-modernite-ickinlik-ve-yapisokum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Georges Balandier &#8211; Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Mar 2019 12:03:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İlerleme dini]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[üst-Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Alışveriş]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Rahatsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[Gösterge]]></category>
		<category><![CDATA[Gürültü]]></category>
		<category><![CDATA[Georges Balandier]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21446</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modernite sayesinde umut giderek insanlığın öte dünyasıyla bağını kopardı. İktidar ele geçirilince dünyayı şekillendirmek ve ona insanın kendine belirlediği amaçlara göre şekil verebilmek olası hale geldiği için, bu dünyadaki beklentiye dönüştü. Bu umut siyasal olarak yeni bir Devlet içerisinde, entelektüel olarak insan zihninin kazanımlarında, toplumsal olarak ise ilerlemenin kitlelere yayılmasında kendini hayata geçirmek için Akıl’la [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/">Georges Balandier – Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-22069 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar.jpg" alt="" width="243" height="404" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar.jpg 361w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar-181x300.jpg 181w" sizes="(max-width: 243px) 100vw, 243px" /></p>
<p>Modernite sayesinde umut giderek insanlığın öte dünyasıyla bağını kopardı. İktidar ele geçirilince dünyayı şekillendirmek ve ona insanın kendine belirlediği amaçlara göre şekil verebilmek olası hale geldiği için, bu dünyadaki beklentiye dönüştü. Bu umut siyasal olarak yeni bir Devlet içerisinde, entelektüel olarak insan zihninin kazanımlarında, toplumsal olarak ise ilerlemenin kitlelere yayılmasında kendini hayata geçirmek için Akıl’la teçhizatlanır.</p>
<p>İlerleme dini, aktarılmaları itibariyle tarihsel, geleneğin sürekli etkisi itibariyle medenileştirici bir nitelik arz eden ve sadece aşkınlıkla ilişki üzerine bina edilmiş dinlerin “büyüsünü bozar. ” Vahye dayalı inancın yerine teknik uzmanlığın ve bilgi-iktidarın artışına dayalı kolektif iradeyi geçiren laik dinlerin ilk kez hayata geçirilmesidir bu.</p>
<p>Fransa’da vahyi hakikatlerin dogmatizmine karşı gerçeğin keşfine adanmış bilimsel araştırma laboratuvarlarının, ayrıcalıklı hiyerarşilerin muhafazasına karşı demokratik cumhuriyeti tesis eden kurumların ve herkese açık laik okulların ihdas edilmesiyle ilerleme militanlığının yuvaları kurulmuştur.</p>
<p>Pratik bilimlerin, endüstrinin, girişimin yüceltilmesi, dünyanın ele geçirilmesi iradesini etkin kılan ve giderek artan bir maddiyat bağımlılığını sağlama alan ilerleme hamlelerini somutlaştıracaktır. Sonuçları itibariyle insani acıların dindirilmesine şüphesiz katkıda bulunan, ama aynı zamanda potansiyel açıdan ters etkilere sahip bir iktidarı da serbest bırakan bir muzaffer egemenliktir bu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gerileyen endüstriyel merkezler giderek gürültünün kaynağı olmaktan çıkıyor. Hızla genişleyen kentsel yerleşim bölgelerindeki insan yoğunluğu gürültü kaynaklarını artırıyor. Böylece gürültü bir nezaket meselesi haline geliyor. Ses haddi aşımı derecesi nezaketsizliğin boyutunu, başta komşular olmak üzere başka insanların yaşam koşullarına verilen zarara karşı kayıtsızlığın derecesini gözler önüne seriyor.</p>
<p>Bu anlamda söz konusu tutum terbiye eksikliğinden ziyade, artık kimsenin iyi terbiye olarak vasıflandırmaya cüret edemediği bir şeyin, kişinin kendi benliği ve yakın çevresi dışında kalan şeylere karşı duyduğu bulaşıcı bir kayıtsızlığın göstergesi; medenileşme hamlesinin zaaflarının bir boyutunu, “adab-ı muaşeret medeniyetinin ” gerileyişini işaret ediyor. Dolayısıyla gürültü bir kışkırtma artık ve onun da ötesinde, başkası üzerinde uygulanan ve bulaşarak yayılan bir şiddet türü.</p>
<hr />
<p>Ortak popüler kültür, giderek daha etkin araçlarla donanan ve halkla tam anlamıyla buluşan medya sayesinde bir tür gürültü kültürünün yayılmasına katkı sağlıyor. Radyo ve televizyonun, müzik yayınlarının ve cep telefonlarının ses/görüntü eklentileri ve uzantıları başkalarınca bir ses istilası; cephanesi gürültü olan bir tür taarruz gibi algılanabilecek bir durumun her yer ve ortama yayılmasını mümkün kılıyor.</p>
<p>Nezaketsizliğin de bunda payı var elbette; fakat durumu aşırılığa, uç noktalara sürükleyen, onun yanı sıra ve kuşkusuz ondan da fazla, doruk noktasına varmış ve kaynağı şehirlerde olan bir modernliğin itimi. Bütünü itibariyle sınırlara saygı konusunda sorunları olan bir modernlik bu. Psikolojik kaynaşma ihtiyacının biraz geç kalmış bir ifadesi olan iğreti bir yalıtılmışlık içerisinde yığınla gencin katıldığı çılgın partilerin büyüyen başarısı, her türlü ölçünün ret ânını gözler önüne seriyor.</p>
<p>En yüksek noktasında kullanılan ses sistemleri, sürekli kendini yineleyen tekno müzikle yapılan bitimsiz danslar, psikotrop maddelerin yaygın kullanımı, özgür cinselliğin suiistimali ve tükenmenin eşiğine kadar uzatılan etkinlikler aşırılıkta, aykırılıkta varoluşsal bir telafi elde etme arzusunu gözler önüne seriyor.</p>
<hr />
<p>Enformasyon alışverişinin ve umumi merak duygusunun seyrine teslim edilmiş kişisel günlüklerin (blogların) ve “chat”’in serbest dolaşımı sayesinde, hiçbir kısıtlama olmadan paylaşılan sohbet mesajları aracılığıyla her şey, hem de yasaklardan, uzlaşımlardan ve sırlardan kurtarılmış biçimde söze dökülüyor, söyleniyor. İç içe varlık bulan iki dünya söz konusu: Bir tarafta hareketin, gürültünün ve düzeneklerin etkisine kapılmış gerçek bedenlerin daha yoğun bir varoluş biçimi aradıkları bir dünya var; diğer tarafta, sayısız sanallıklara açılacak şekilde simüle edilmiş ve böylece yeni gerçeklik hayallerini çoğaltan tek kişilik sanal gezintilerde ağırlığını hissettiren makineler var.</p>
<p>Yeni teknolojiler ve yazılım-makinelerle birlikte dünyaya gelmiş kuşaklardan önceki kuşaklar da tıpkı küçükleri ve çocukları gibi bunlara bağlanıyor. Giderek artan bir şekilde bu teknolojileri kullanıyorlar ve hem bir bağımlılık ilişkisi içinde hem de yeni özgürlüklerin ve gençliğin dünyasına serbest erişimin cazibesiyle, çabucak, sunulan hizmetleri aşırı tüketme noktasına geliyorlar.</p>
<p>Yaşlanmaya karşı savaşı ve görünümünü muhafaza etme çabasını olumlayan gençlik ve genç kalma kültü, kültürel taklitçiliğin gelişimine elverişli kaynakların artışından da destek görüyor. Gençleri taklit, sadece “görmüş geçirmiş”lerin kabaca köşeye itilmelerine karşı bir savunma hamlesi olmakla kalmıyor, aynı zamanda aktif bir modernliği tanımlayan değişim ihtiyacını besleme, yeniliklerden pay alarak dolu ve yoğun bir hayat peşinde koşma arzusunu da ifade ediyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Televizyon ve radyolar her yere sirayet eden varlıklarıyla kendi yaydıkları dilin etkisine herkesi tabi kılıyor. Fakirleşmiş deyişlerin kullanımını (örneğin başka sözleri destekleyecek biçimde olur olmaz kullanılır hale gelen “konsept” ve “yapı” sözleri), anlatımsal biçimleri ve dilsel yanlış kullanımları (örneğin orijinal bağlamlarından kopartılan “konumlanma” ve “değerler” gibi sözleri) veya “kesinlikle”, “aynen” gibi tipik formülleri yaygınlaştırıp normalleştiriyor.</p>
<p>Televizyon ve radyolar sözelliğin baskınlığına katkıda bulunarak, reklam sekanslarında veya dizi filmlerde rol alan aktörlerden, eğlence programı ve haber sunucularından esinlenen söyleyiş biçimlerini kalıba döküyor. Medyada konuk edilen meslek harici kişilerin kendiliğinden pratiğe döktükleri, kolayca tutulup benimsenen bir sözellik biçimi bu. Araçsal tertibat kendisine bağımlı olan konuşmayı büyük ölçüde şekillendiriyor:</p>
<p>Medya sahnesine iteklenen çocuklar bu dili spontan biçimde kullanıyorlar, çünkü aşın araçsallaşmış bu dünyaya çok küçük yaşlardan beri aşinalar. Bu dünyada diller giderek yaygınlaşan bir kullanıma yönelik olarak, dolayısıyla en aşağı düzeyde, kendisini idare eden aygıtlar tarafından biçimlendiriliyor.</p>
<hr />
<p>İnternet dünyasıyla haşir neşir olma, bilgisayarlaşmayla elde edilen faydalı işlevlerin de ötesine geçerek bir rutin haline geldiğinde, yeni ve başka “gürültü etkilerine” maruz bırakıyor. Eleştirel gözlem gücünü zayıflatıyor; bu sadece bir enformasyon bombardımanı, bir potansiyel cevap kalabalığı yaratıldığı için değil, bilgi ve malumata bu denli kolay erişmek bu yolla edinilen şeyleri yüzeyselleştirdiği için de gerçekleşiyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Özümlenir hale getirilmiş enformasyonları artan bir güçle yayan, iletişimi katlayarak üreten sanal varlıklarla dolu dijital dünyanın hızlanarak büyümesi reel dünyaya bir kabuk oluyor, reel dünyayı emrine almak üzere olan bir kopya dünya üretiyor. İşten eğlenceye, oyundan tatile, eşya ve hizmet alışverişinden kanaatlerin, duyguların, fantezilerin manipülasyonuna kadar, giderek daha çok sayıda toplumsal pratik, bir şekilde bu modern insani dünyanın iki düzleminde birden gerçekleşiyor: Bu düzlemlerden biri (onu yapılandıran “yeni Yeni Dünyalar”ın bağlantılandırılmasıyla ve onu doğuran tekno-sistemlerin iktidara gelişiyle genişleyen düzlem), diğer düzlemin, yani toplumsalın inşası düzleminin üzerindeki hâkimiyetini devamlı güçlendiriyor.</p>
<p>Özellikle de sanallaştırılabilir gerçek ile gerçekleştirilebilir sanallık, sıradan mevcudiyet ile potansiyel mevcudiyet arasındaki farkı teknik dolayımla biçimlendirmeyi sağlayarak toplumsalın inşasını, eskiye nazaran altüst ediyor.</p>
<p>“Gerçekte” somutlaştırılabilecek olan şeyin “sanalda” tasarlanması, modellenmesi ve deneyimlenmesi sonucunu doğuruyor. Bilgisayarların sağlayacağı yardım ve nezaret imkânına başvurulması, sayısız tasarlanabilir dünya ve biçime ulaşma, bunları sanal olarak var etme kapasitesinden yararlanılmasını sağlıyor.</p>
<p>Daha pragmatik, daha faydacı bir biçimde, daha sonra gerçekleştirilecek olan şeyin önceden var kılınıp tecrübe edilmesini mümkün oluyor. Aynı zamanda bireysel davranışları, şahıslar arası ilişkileri, dilsel alışverişin ifade olanaklarını da bu çifte mevcudiyetin etkisiyle biçimlendirme imkânı da veriyor. “Yasaklı oyun” sitelerine, pornografi ve pedofilinin sergilendiği sahnelere ulaşım yoluyla kışkırtıcı bir etki yaratıyor.</p>
<p>Yasakların ihlaline, kolektif ahlakın buyruklarının çiğnenmesine teşvik eden; ırkçılık, yabancı düşmanlığı, antisemitizm ve Nazizm’in yeniden doğuşunu teşvik edecek şekilde siyasal ılımlılığı hiçe sayan ikna gücü yüksek illüstrasyonlara erişim imkânı da tüm bunlara eklenebilir.</p>
<hr />
<p>Sinema ve televizyon, ama özellikle de televizyon, toplumsal modernliğin tümüyle içine battığı bir görüntü banyosu tertipliyor: Toplumsal modernlik bu banyoda şekilleniyor ve kendini ifşa ediyor.</p>
<p>Görüntüler, özellikle de şehrin duvarlarında, sürekli yinelenen bir anlatı kuruyorlar. Bu iş için özel ödenek ayrılarak kiralanmış mekânlarda sahneye konulan sabit, canlı ve mütecaviz görüntüler ticari ayartılma anlatısını sergiliyor. Bunlar bir zamanların tanıtım ilanlarıyla kıyas kabul etmez türden, çünkü onlar afiş ve illüstrasyon sanatına dayanıyorlardı, anlatısal olmaktan çok anıştırıcı ve statiktiler.</p>
<p>Bugünün reklamları ise insanları bir “şeyler” dünyasına fırlatıyor. Bu dünyanın işleyiş biçimi ve getirileri kısa bir kurgu formuna çevrilerek aktarılıyor; amaçlanan şey ise henüz ifade dahi edilmemiş ihtiyaçlara seslenmek, ama ondan da çok duyguları, heyecanları, erotizmle dolu ayartıyı harekete geçirmek. Faydacı akıldan ziyade arzu üzerine oynuyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Erkek reklama başka türlü, ayartma gücünden çok onu bariz biçimde eril kılan şey sayesinde malzeme oluyor: Tıraş ritüelleri piyasası hem gereçlerin, ürünlerin hem de “erillik” olarak nitelendirilebilecek şeyin reklamını yapıyor. Kuvvetin, gücün,azimli başarının çağrıştırılmasıyla kendini öne çıkartmaya çalışan her hizmete, her eşyaya bir eril figür eşlik ediyor. Spor ünlüleri, özellikle de futbol gibi göz önüne çıkartılan popüler spor dallarının ünlüleri, takımla sınırlı bir tür mikro-milliyetçiliğe ve tutkulara gaz veriyor, kahraman figürüne odaklanan reklam faaliyetlerine katkıda bulunuyorlar.</p>
<p>Daha düne kadar gündelik dil “stadyum kahramanlarını” yüceltiyordu; bugün ise reklamlar bu insanları, hem ticaretin motoru olan hem de dönem dönem ulusal ihtirasları ve büyük bir davayı destekleme hissiyatını harekete geçiren dramatizasyonlara dahil ediyor. Bu kahramanlar sinema ünlüleriyle birlikte, uçucu heyecanların berdevam salgınına elverişli olan üst-modernite kültürü içerisinde etkili heyecan kışkırtıcıları oluyorlar; her türden başarının nihai değer yerine konulduğu bir toplumda, başarının çığırtkanlığını yapıyorlar.</p>
<hr />
<p>Her şey buna uyuyor; mahallelerde en yeni gayrimenkuller modernist mimari rekabet içinde kendilerini farklılaştıran göstergeler taşıyor; sokaklarda, her faaliyet sahasında modernitenin göstergeleri öne çıkarılıyor, trafik, bir “taşıt toplumu”nu olduğu kadar, araçların altı çizili yeniliğiyle bir modernite efektini de yansıtıyor.</p>
<p>Sokak işaretlerden, yazılardan, şekillerden oluşan dili üreten ışıkların gözler önüne serildiği bir mekân; bu dil, renk ve ışık cümbüşü yaratan düzeneklerden doğuyor ve gecenin üzerine yazılıyor. Tekno-elektronik çağ kendini bu aydınlanışlarda (bu örnekte gece vakti, kentsel coğrafyayı yeni bir büyülenmeyle kuşatarak) görünür kılıyor.</p>
<p>Katıksız işlevselciliğiyle, tikellikten uzaklığıyla yok-yerler türünden bu kentsel alanlarda, göstergelerin özellikle yoğun olduğu göze çarpar. Gündelik hayat pratiğinde, sayısal çokluk etkisinin zorunlu olarak bir göstergeler bolluğu ürettiği bu şahsiyetten yoksun alanlar özellikle çeşitli işkollarını ve esnafı bir araya toplayan yerler, alışveriş merkezleri ve hipermarketlerde göze çarpar.</p>
<p>Göstergelerin bu yerlerde fazlaca göze çarpar hale gelmesi, semiyotik etkinliği bir şekilde optimal hale getirmek içindir. Buralarda göstergelerin bir cazibe yaratması, sahayı satış mantığına en uyumlu kılacak ve alışveriş ihtiyacını tetikleyecek şekilde düzenlemesi gerekmektedir.</p>
<p>Animasyon denilen, ticari açıdan baştan çıkarmaya yönelik dramatizasyonları sahneye koyarak, ürünlerin basit promosyonunu dışavurumsal bir janra dönüştürerek sıklıkla ifrata varan bir modernliğin dekorunu kuran yine göstergelerdir.</p>
<p>Gösterge burada, güçlü ticari yok-yerler, eşyanın kendisinin ve teşhir edildiği yerlerin gizemini sürdüren geleneğin devamcısı eski ticaret alanlarının hızla yok olmasına yol açtıkça,kendi mecrasına kavuşur.</p>
<hr />
<p>Buna karşın, göstergeyi vazgeçilmez bir aracı haline getiren şey, toplumsal dünyanın tümüyle, en gündelik pratiklere varıncaya kadar teknikleşmesidir. Daha karmaşık yeni makineleri yürürlüğe koyan araçsallaşmış tertibatların nasıl kullanılacağını anlatan ve kullanımı yönlendiren dilin kokeninde gösterge vardır; gösterge bu dilin yazısıdır ve söz konusu tertibatlara bağlıdır.</p>
<p>Ev yaşantısı, eski tip mutfak ekipmanlarından kurtulup domotik alana açıldığı andan itibaren, kullanma talimatlarıyla birlikte pek çok göstergeyi, teknik aksaklıkları engellemek veya düzeltmek için yazılan davranış yönergelerini hayatımıza sokan görülmedik enstrümanlarla, makine-sistemlerle dolmaktadır.</p>
<p>Günümüz mutfağı artık ne sadece işlevsel bir mekân ne de bir bellek yeridir; otomat ve robot kumanda cihazlarının, denetleme ve alarm tertibatlarının mutfak pratiklerini kuşattığı bir mikro-evren haline gelmiştir; ve bu durum, aktarılan geleneğin ve kişisel doğaçlamaların payını kısıtlamaktadır. Zira önceden hazırlanmış veya dondurulmuş halde saklanan yemekler günümüz insanının beslenme düzeninde büyük yer kaplıyor: Doğru kullanım ve çabuk sonuç almakla ilgili kurallar bir becerinin aktarılması demek olan tariflerin ve yavaş yemek hazırlığının yerini alıyor.</p>
<p>Bu şekilde yaklaşılan bir mutfak, gelenekleri sembolize eden şeyin ortaya serilip parıldadığı büyülü bir yer değil artık; ekipmanların yeniliği ve çeşitliliğiyle bu mekânı teknikleştiren modernitenin kendini dışavurduğu bir alan, bir tür laboratuvar ve kimi zaman bu şekilde de adlandırılıyor. Hayal gücünün yemeklerle işbirliği içinde canlandığı gizemli bir mekân değil artık.</p>
<p>Aslında tüm bir ev, sakinlerinin hayat koşullarına göre farklı boyutlarda makine-sistemleri bünyesine kabul ediyor. Eve girişi denetleyen ve güvenlik işlevi olanlardan tutun, en sıradan işlerde gündelik hayatı kolaylaştıranlara, dijital iletişim ve medya hizmetini sağlayanlara veya çeşitli kültürel endüstri ürünlerinin talebini karşılayanlara kadar çeşitli makine-sistemler söz konusu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Fakat insanın doğasıyla ilgili kafa karışıklığı en hızlı, imajların ve sanallığın çoğaldığı dünya içerisinde artıyor. Piksel varlıklar, benzerliğin giderek artmasının etkisiyle gerçeklik kazanan varlıklar haline geliyorlar, gerçek insanların dijitalleştirilmesi sanal kopyalara kapı açıyor ve toplumsal bağ giderek daha çok, bu paralel dünyayla iç içe geçen bir şekilde inşa ediliyor. Manipülasyon ve oyun somut dünyada hoş karşılanmayacak ihlal ve deneylere izin veriyor. “İmajdaki” kırılganlık, halihazırda pek çok şiddete ve sapkın etkiye maruz kalan çağdaş insanın gerçek kırılganlığını besleyip kuvvetlendirebiliyor.</p>
<p>Bunlara bir de tekno-kâhinlerin manasız beklentileri ekleniyor, zira bunlardan bazıları çağdaş insana, zihni fani benden ayırıp, bozulmaz bir destek sistemine bağlamak suretiyle ölmezlik vaadinde bulunuyor. Umut edilen, aşkın güçlerden beklenen değil, çürümez bir destek sisteminin ebediliğiyle sağlanan bir kurtuluş söz konusu.</p>
<p>Kim olduğuyla, insanlığına ne olduğuyla, sahip olduğu benzersiz imkânların kullanımıyla ve geleceğiyle ilgili bu belirsizlikler bir yana, üst-modernlik insanı, güçle olan ilişkisini de mutedil bir yönde değiştirebilmiş değildir. Gücünü, ortaya çıkışını tetiklediği “yeni Yeni Dünyalar’ın yayılımlarının hızlanmasıyla sürekli artırıyor.</p>
<p>Gücünün etkilerini yeryüzünün bütününe genişletmekten vazgeçmiyor ve bunu vahşi bir rekabet içinde tahripkâr eşitsizlikleri yaratan egemen konumlar inşa ederek, elinde bulunanlara karşı bir arzulama/reddetme tavrı geliştirerek, kültürel aktarım ve kolektif kimlik açısından yıkıcı sonuçları olan büyüyen bir bağımlılığı reddedişe yol açarak yapıyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>-Güncel formları içinde şiddet sadece toplumsal iktidarlardan beklenen ve gerçekleşmeyen şeylerden doğan bir umutsuzluğu değil aynı zamanda aidiyete,ısyana, gündelik hayatın muhayyel dönüşümüne dair ifade olanaklarının yitirilişini de dışavuruyor. Bu mahrumiyet, küreselleştirici üst-modernite büyük şeyleri (tüm dünya kapılarının açılmasını ve pek çok çağdaşın daha şimdiden ulaşabildiği dünyayı birinci elden tanıma imkânının ilk kez sağlanmasını) vaat ediyor göründüğünden, bir o kadar şiddetli hissediliyor.</p>
<p>Bu modernite benzersiz bir yapabilme-gücünün evrensel gösterisini sunuyor; görünüşte sınırsız, hiçbir yerde olmayacağı için her yerde olabilecek bir Büyük Ütopya’nın gerçekleşmesini mümkün kılacak yetkinlikte görünmeye kadar vardırılan bir gösteri. Fakat bu gösteri yanılsamayı sürdürmeye yetmiyor.</p>
<p>Bu ütopyada üst-modernite bozuyor, dağıtıyor -yaşam çevrelerini, meslek ve kariyerleri, hızla modası geçmiş hale gelen bilgileri, toplumsal bağları ve benlikle ilişkiyi, militan bağlanmaları ve inançları, insanın yaşadığı çağı doldurma biçimlerini-, hayatların akışını altüst ediyor, tekrar tekrar yeni sınamalarla, başarı değil başarısızlık olarak yaşanan anlarla karşı karşıya bırakıyor. Hızla yenilenen, çoğu zaman da benzersiz olan araçların sağladığı kolaylıklara erişimin zevki ve büyüleyici etkisi, kayıp, yokluk, olanaksızlık olarak algılananları telafiye yetmiyor.</p>
<p>Eski dillerin, yani umut ve beklentinin, muhalefet ve isyanın, arzu edilir ve gerçek kılınabilir bir tarihe duyulan inancın dilinin yaşadığı kan kaybı da bunun giderek daha açık biçimde hissedilmesine yol açıyor. Teknikçilik, özellikle de sonuç odaklı ekonomizm diğer her dili zayıflatan bir dili empoze ediyor.</p>
<p>Başarının, performansın ve aşıp öteye geçmenin dili bu; ayrımcılık yapan, marjinalleştiren, bilinen herhangi bir başka ve yakın bir gelecek açılımı yapmadan dışlayan, farksızlaşmanın yayılması karşısına çıkartabilecek ciddi sınırları olmayan bir dil. Mümkün olabilecekler ile paylaşıma sunulanlar arasmdaki tezat, geçmişin olanaklarına duyulan nostalji ile bugünkü guçsüzlüğü kuran şey arasındaki tezat şiddetin yoğunlaşmasına katkıda bulunuyor.</p>
<p>Bir yanda, radikalleşmiş, bir şekilde vahşi dışavurumuna indirgenmiş olan ve herkese, ama özellikle de duruma ve konjonktüre göre sembolik olarak hedeflenmiş kurbanlara yönelen bir şiddet var. Öte yandan, kendine karşı dönen bir başka şiddet var; giderek artan sayıda insanın ticari bağlantılardan kaçınma, toplumdan firar etme, başıboşluk, sabit bir yerden feragat etme tercihlerinde ifadesini buluyor.</p>
<p>İki yüzyıl önceki gibi, kendi örgütlerini üreterek net biçimde ortaya çıkan, kavga halindeki sosyal sınıflar söz konusu değil. Gücünün genişlemesine yandaş olmayanlar açısından sert, acımasız bir üst-modernite söz konusu; ve bu yandaş olmayan kesim, medeniyet stratejisinin daha yerel stratejileri, özellikle de gündelik hayat stratejilerini içine alıp ifade ettiği evrensel bir hareket oluşturuyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&#8216;Üst-modern insan birbiri peşi sıra gelen ihtişamlı başarılarla yeni teknolojiler aracılığıyla gayri maddiliğin en uç derecelerine, kozmos röntgencilerinin bakışları altında başka uzaylarda erişilen en uç noktalara kadar tam zaferini kutladığı esnada, aciz ve yönsüz kalmış gözüküyor. Tam bir fatih paradoksu bu: Hızla ilerleyen fatih kendi mekânı olan yerden giderek uzağa sürüklenir. Gerçekleştirdiği fetihler sonunda boyunu aşar, üzerine çullanır, onu yorar ve artık zaferlerini iktidarsızlıktan ayıran sınırın nerede olduğunu bilemez, nihai bir felaket olasılığını göremez hale gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;Kültür endüstrisi her ne kadar ürünlerinin hepten meta haline gelmesini önlemeye hizmet eden bir “istisna” adına hâlâ korunmakta ise de gücünü, bir medeniyet olarak serpilme gücünü koruyan bir kültürden ziyade, piyasadan devşiriyor. Gündelik hayatın çerçeveleri siliniyor veya belirsiz hale geliyor. Mekânlar tektipleşip yok-yerler (non-lieux) halinde çoğalıyor ve taşıtsal bir hal almış dünyada insanların akışkanlığı, mekânsal bağlılıkları ve kök salmışlıkları zayıflatıyor. Maddi şeyler -eski imalat dünyası-ile gayri maddi şeyler -birbirine bağlı makinelerden kurulu dijital dünya- arasındaki ayrım havada kalmış durumda; bu da gerçeklik türlerine ilişkin tanımları belirsizleştiriyor.</p>
<p>Kimileri tarafından bir “boşluk çağı”na* geçişin gerçekleşmesi olarak görülen bu muazzam kargaşa hali aslında başka türlü de değerlendirilebilir, toplumların uzun tarihinde daha önce bu denli yoğun, bu denli dünya çapında bir boyuta ulaşmamış bir tür “ya bat ya çık” oyununun girizgâhı olarak görülebilirdi.</p>
<hr />
<p>İnsanlar acılar, kötülükler içinde hâlâ; kitlesel halde gelen veya mukadderatın hükmünden hâlâ sıyrılamayan ölümün elinde bocalayıp durmaktalar. Hesabın acılar tarafında, uzaklarda, Güney’lerdeki kendi memleketlerinde tahammül edilmez olandan, olanaklı bir başka hayat arayışına doğru, bu parçalanmış dünyanın “zengin” beldelerine kaçınış sayısız insanın savruluşu var.</p>
<p>Bu hayali kurulan “başka yerler”de, yeni muktedirlerin daha da büyük bir iktidar arayışı içinde kurban ettikleriyle, tekno-iktisatçı üst modernliğin kurbanlarıyla sürekli semirip duran güruhlar var. Hesabın kötülükler tarafında, değerleri indirgeyen ve tutamak noktalarını silen genel bir altüst oluş içinde, şiddetin yayılmasına, insanları birbirine bağlayan şeylerin göz göre göre unutulmasına, her şeyi sadece kendine göre ölçüp biçerek tüm fırsatları değerlendiren hesapçı ve fırsatçı bir bireyciliğin yükselmesine katkıda bulunan şeyler var.</p>
<p>Ve üstelik bir de, bilmeyi yadsımanın ve genel keşmekeş halinin şemsiyesi altına sığınmış kafalarda köklenen, karşıt tutkuları ve taşkınlıkları besleyen bir bunaltı hali söz konusu. Hesabın bir de yaşlı delikanlıların sayıca arttığı ayrıcalıklı ülkelerde yıldan yıla geri püskürtülen ölüm boyutu var. Bu durum ölümün öngörülemeyen saldırgan yüzünü maskeliyor; iklimsel dengesizlikler ve felaketlerle, denetlenemeyen bulaşıcı hastalıklar ve hele hele kurbanların kanıyla beslenen bir ekonomizmin sapkın iktidarsızlığıyla belirginleşen boyutunu gizliyor.</p>
<p>Bunların yanı sıra bir de hiç de mükemmel olmayan teknik becerilere has risklerden, yeni uzmanlıklara doğru körleme bir ilerleyişin barındırdığı tehlikelerden kaynaklanan, fakat gözlerden gizlenen hususlar var. Doğru dürüst bilgi sahibi olmama, inkâr, kısa vadeli çıkarlar, güya ayakları yere basan yaklaşımlar tüm bunları, halihazırda yaşanan veya ertelenen felaketlerin ve kronik hastalıkların taşıyıcıları haline getiriyor.</p>
<p>Gelişmeye çalışan ve muktedir dünyaya tam bağımlı veya güdümlü olan, kendilerine yabancı bir küreselleşmeye kapılıp gitmiş daha zayıf bölgeler de var. Savaşın mutasyona yol açtığı ve dönem dönem siyaseti ikame ettiği dünyalar bunlar. Sömürgeci savaşların başka biçimler altında ve başka araçlarla sürdürülmesinden ibaret olan güç savaşları&#8230;</p>
<p>Bitmek bilmeyen, sürekli tekerrür eden, çoğunlukla da düzensiz milis kuvvetlerine, yağmacılara bel bağlamış savaş şefleri üreten; uluslararası insani müdahalelerle vahameti azaltılmaya çalışılan içsavaşlar&#8230;</p>
<p>Büyük bir toplumsal çözülme ve dağılma zemininde süren bu savaşlar, uzun dönemde kitlesel ölümlere yol açmaktadır. Bir soykırım biçiminde tezahür ettiklerinde, komşuluklan resmen sakıncalı ilan edilen bir kısım insanın var oluş hakkını elinden alan kitlesel bir ayrımcılıkla yok etmektedirler.</p>
<hr />
<p>Büyük Dönüşüm’ü gerçekleştirenler, hep birlikte bu üst-modernitenin motoru olan toplumsal aktörler, olanaksızın sınırlarını hep daha da daraltacak şekilde, daha büyük bir hızla itiyorlar. Canlı âlemin, yapay zekânın ve maddesizliğin, otomatların ve ağların, imajların ve sanallığın “yeni Yeni Dünyalar”ında kendi üslerini kuruyorlar ve burada süregiden fetihlerini sağlamlaştırıp gelecekteki fetihleri için hazırlıklar yapıyorlar. Fakat bu müstakbel fetihler önceden çizilmiş, bilinmeyen, fakat korku yaratan engellerden arındırılmış yollardan geçilerek gerçekleştirilmiyor.</p>
<p>Hatta bu tam da “yeni Yeni Dünyalar”ın, eskiden coğrafi Yeni Dünyalar’da ele geçirilen toprakların sömürüsüne dayalı sömürgecilik sürecini tekrar etmeksizin keşfetme ve değer yaratma yeteneğinin cüretkâr biçimde teyit edilmesini meşrulaştırıyor. Farklı fetihleri ve keşifleri içeren bu yeni çağın başlamasından bu yana, aşırı bir sömürü, çoğu zaman “küresel bakımdan müspet” ilan edilen bir ilerleme kisvesi altına gizlenmiş, öngörülebilir veya lehte sayılarak göz ardı edilen sonuçlarda açığa çıkıyor.</p>
<p>Belirsizlik ortamını kuvvetlendiren güncel çatışmalarda bir cenahın büyülenmiş benimseyişi diğer cenahta zaman zaman uyanan ve iktidarsızlık duygularını besleyen kaygıları silmeye yetmiyor. “Yeni Yeni Dünyalar”ın her birini büyük ölçüde ayırt edilebilir kılan unsurlar, belirsizliğe ve dolayısıyla da bu belirsizliğin beslediği şüphe işkencesine biçim kazandırıyorlar.</p>
<p>Bu unsurlar, canlılar âlemi söz konusu olduğunda, klonlar ve GDO’lar; yapay zekâ alanında, insanın yerine geçen otomatların sayısındaki müthiş artış; güvenlik ağları alanında, kablolardan örülü bir kafeste işletilen genel takip ve gözetleme mekanizmaları; yeni nesil imajların sürekli arttığı bir dünyada sanal gerçekten de gerçek bir realitenin tuzaklarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Üst-modernitenin piyasa ve liberalleştirilmiş ekonomizme yaslanan toplumları, güvene olduğu kadar yaratıcı addedilen serbest rekabete de dayalı oldukları söylendiği halde, güvensizlik telkin eden görünümlerle tezahür ediyorlar. Piyasanın sırf kendi marifetiyle her tür sosyoekonomik dengesizliği düzenleyeceğine, keramet sahibi bir el misali, toplumsal maliyeti yüksek her tür verimsizliği hale yola koyacağına inanılmıyor artık. Teknik uzmanlığın aynı zamanda beklenmedik, zararlı veya ters yan etkileri ıslah etme gücü olduğu bahanesiyle, olanaklı hale gelen her şeyin gerçekleşmesinin gerektiğine de kimse inanmıyor artık. Ekonomizmin ve tekno-bilimciliğin kendinden emin yaklaşımları, güvensizlikler ilerlediği ölçüde mevzi kaybediyor.</p>
<p>“Kontrol altında” sözünün yeni dil alışkanlıklarından biri haline gelmesinde manidar bir taraf var. Bu söz asıl manasını tam da ters anlamından alıyor. Açıkça ortada, bariz olmayan şeyi anlatıyor; yakın veya uzak etkiler hiç bilinmediği halde bunların bilindiği, henüz karanlık olduğu halde geleceğin görece bir açıklık içerisinde arzı endam ettiği izlenimi yaratıyor.</p>
<hr />
<p>Daha düne kadar özgürleşme kuramı, isyanları, onlara siyasal, manevi ve ahlaki bir temel sunarak besliyordu; bugün ise maddi, kültürel ve manevi mülksüzleşme, emperyal üst-moderniteye karşı girişilen hücumları üretiyor. Bu mülksüzleşme, yerlerinden çıkartılmış, koruyucu kodlar ve dayanışma temin eden geleneklerinden mahrum bırakılmış, modernite “adaları”nın hemen dışında (en yoksulların sosyal alandan alabildikleri tek payın, başıboş sürüklenmek ve her gün yeniden hayatta kalma çareleri bulmak olduğu yerlerde) tutulan insanlar, tabir yerindeyse tümden mülksüzler üretiyor.</p>
<p>Piyasanın toplumsal koşulların en büyük idarecisi haline geldiği bir dünyada, onların normal biçimde müzakere edilebilecek bir değerleri yok: Bazıları dolandırıcılıkla geçiniyor, başkaları, bir tür istihdam sağlama rolü oynayabilecek şiddeti tercih ederek tepki gösteriyorlar.</p>
<p>Megapollerin varoşlarında satın alınabilecek çetelerden, savaş beylerinin ve gerillaların bünyelerine kattıkları çocuk-askerlere, iktidarları sağlamlaştırmak veya zayıflatmakta kullanılmayı sürdüren paralı askerlerden, komuta altındaki “ajitatörler”i harekete geçiren sokak hareketleri uzmanlarına kadar uzanan aktörleriyle bir tür uluslararası şiddet piyasası teşekkül ediyor, ardından da yaygınlaşarak, çoğu zaman spekülasyona ve haraca yaslanan bir mali piyasa ile iç içe geçiyor.</p>
<p>Otokratik iktidarlar tarafından kurumsallaştırılmış şiddet dağınık, anomik ve dönemsel olan şiddete deva olduğu izlenimini veriyor ama aslında bu şiddeti kendi yararlarına araçsallaştırıyorlar. Şiddet kendi kendini besleyip kuvvetleniyor; hesap ve stratejiden bağımsızlaşıyor, bir modernite temeli üzerinde kalıcı biçimde inşa edilmiş görünen şeyi sonunda tahrip ediyor.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/">Georges Balandier – Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
