<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>görme | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/gorme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Feb 2026 17:19:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>görme | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 13:34:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Nesefi·]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bakıllani·]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Mansur Matüridi]]></category>
		<category><![CDATA[Evren]]></category>
		<category><![CDATA[görme]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Hucviri]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Sühreverdi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27914</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2 ”Notlarım” Evrenin asıl yapısı birbirinden farklı tabiatlar (tabâyi) ve zıt konumlar (vücûh) üzerine kurulmuştur; özellikle birleşebilenleri bir araya getiren ve ayrılması gerekenleri de ayırabilen aklın amaçlayıp yöneldiği varlık. Bu da hikmet ehlinin “küçük âlem” (el âlemü&#8217;s-sagir) diye isimlendirdiği insandır. Doğrusu insanlar çeşitli arzulara (ehvâ”) ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>
<div>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2 ”Notlarım”</strong></p>
<p>Evrenin asıl yapısı birbirinden farklı tabiatlar (tabâyi) ve zıt konumlar (vücûh) üzerine kurulmuştur; özellikle birleşebilenleri bir araya getiren ve ayrılması gerekenleri de ayırabilen aklın amaçlayıp yöneldiği varlık. Bu da hikmet ehlinin “küçük âlem” (el âlemü&#8217;s-sagir) diye isimlendirdiği insandır. Doğrusu insanlar çeşitli arzulara (ehvâ”) ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların beşeri yapısına öyle baskın nefsani istekler (şehevât) yerleştirilmiştir ki, bu yaratılışlarıyla baş başa bırakılsalar menfaatlerin paylaştırılmasında, muhtelif üstünlük, şeref, hükümranlık ve iktidarların ele geçirilmesinde mutlaka birbirleriyle çekişirler. Bunu da karşılıklı nefret ve ardından kanlı mücadele takip eder. Böyle bir durumda toplumların birbirlerini yok edişleri ve çöküşleri muhakkaktır. Hâlbuki evrenin var oluş amacı buna bağlı kılınsaydı onun mevcudiyetinin hikmeti boşa gider, var edilişi abes olurdu.</p>
<p>Şunu da belirtmeliyiz ki, gerek insan türüne gerek diğer bütün canlılara, belirlenen sürelere kadar varlıklarını devam ettirebilmeleri için gıdalar ve bedenlerini ayakta tutacak gerekler dışında bir seçenek verilmemiştır. Eğer onların yaratılmasıyla sadece fena bulmaları murat edilseydi mevcudiyetlerıni sürdurmeye yarayan nesnelerin meydana getirilmesine ihtimal kalmazdı. Şimdiye kadar söz konusu edilen hususların doğruluğu ortaya çıktığına göre, insanları uzlaştıracak, çöküşe (helâk) ve yok oluşa (fenâ) sebep olan çekişmeye (tenâzu) ve ayrılığa (tebâyün) düşmekten alıkoyacak bir “asl”ın mevcudiyeti kaçınılmaz olmuştur. Evet, insanların, birleşmelerini sağlayacak bir asıl (din) aramaları gereklidir; hem de idraklerinin (vukûf) müsaade edebilecegi nihai noktaya varan bir arama ile. Gözlenebilen (müşâhed) ve algılanabilen (mu âyyen) her şeyin bu noktadaki ihtiyaç ve zarureti bilindiğine göre hemen şu hususun vurgulanması gerekir ki, söz konusu aslın ve dinin bilinmesinde öncelik kazanan mesele insanların bir yaratıcısı ve yöneticisinin (mudebbir) mevcut oldugu olduğudur; onların hallerini ve bekâlarına vesile olan şeyleri bilen bir yaratıcı.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü*-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018, s. 49-65. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orijinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 51 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan yaratılmışları yönetmek (tedbir) yeteneği ile sivrilmiş, bu uğurda güçlüklere (mihnet) göğüs germek, onlar için aklen en elverişli bulunanı (aslah) araştırmak, iyi ve güzel olanları tercih edip bunlara aykırı düşenlerden sakınmakla mümtaz kılınmıştır. Bu hususları bilmenin yolu ise nesne ve olayları (eşyâ) incelemek suretiyle aklı kullanmaktan (isti&#8217;mâl) ibarettir, başka bir yöntem de mevcut değildir. Ayrıca fevkalade durumların ortaya çıkışı ve şüphelerin üşüşüp gelişi halinde herkesin sığınacağı şey tefekkür ve istidlâlden ibarettir. Bu da istidlâlin gerçeklere kılavuzluk ettiğini ve onun sayesinde hakikatlere ulaşılabildiğini göstermektedir; tıpkı renklerin karışması durumunda göze, seslerin karışması halinde kulağa başvurulduğu gibi. Benzer bir şekilde karışan her şeyin ayırt edilmesi algılanmasını sağlayan duyu ile mümkündür. İşte istidlâl de bunun gibidir. Bütün güç ve kudret Allah&#8217;a aittir.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü*-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018, s. 49-65. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orijinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 56 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan uyuduğu vakit göz, hayal âlemine dönük yönüyle bakar, orada hissin kendisine aktardığı şeyi bir bütün olarak görür ya da musavvire gücünün şekillendirdiği haliyle görür ki, bunlar bir bütün veya parça olarak duyu için bulunmazlar, bu parçalardan (hayaldeki) bu suret meydana gelir. Mesela sen yanında (bulunan ve uyumakta olan bir) kimseyi uyur halde görürsün. O ise (uyku halinde) kendisini azap gören, nimete eren, tüccar, melik ya da yolcu olarak görmektedir veya uykusunda, hayalinde kendisine bir korku ârız olur da bağırıp çağırarak çığlık atar. Bununla beraber yanında bulunan kişinin, onun içinde bulunduğu hal hakkında herhangi bir bilgisi yoktur. Durum giderek şiddetli bir hale çevrildiğinde, mizacı değişecek, uyuyanın zâhiri suretinde bir hareketlenmeye, acı acı bağırmaya, konuşmaya veya ihtilam olmaya sebebiyet verecektir. Bütün bunlar o gücün hayvani ruh üzerindeki baskınlığından kaynaklanır. Bundan dolayı beden kendi suretinde bir dönüşüm yaşar.</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Şerhu Hal&#8217;i&#8217;n.na&#8217;leyn, haz. Ercan Alkan, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yayınları, 2017, e. 336-341; a.mlf, el-Fütuhâtül-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisu&#8217;T-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, 8. 447-452.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 90 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah doğruluk ve adaleti akılların nazarında güzel, zulüm ve yalanı da çirkin göstermiş; bunların birinci grubunu muazzam ve değerli, ikincisini ise bayağı ve değersiz olarak gönüllere yerleştirmiştir. Bu sebeple akıllar sözü edilen (doğruluk, adalet, zulüm ve yalan gibi) davranışları sergileyenlerden şerefini yükseltenleri işlemeyi emreden, sahibini küçük düşürenlerden de sakındıran bir istikamet alır. Buna bağlı olarak da akli bir zorunluluk çerçevesinde önce ilahi emir ve nehiy, sonra da mükafat gereklilik kazanır, ta ki yolunda bulunan ve hakkını eda eden kimsenin insanlık şerefi (kerâmet) kemalini bulsun, nefsani arzularını (hevâ) aklın rehberliğine tercih eden kimsenin de hak ettigi ceza gerçekleşsin.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 110 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kişinin, duyularından herhangi biriyle algıladığı hiçbir şey yoktur ki, Allah&#8217;ın hem o duyunun sağlıklı oluşunda hem de algıladığı nesne üzerinde algı sahibinin kavrayamayacağı kadar nimetleri olmasın!</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 113 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın hiçbir nimeti yoktur ki, kulları ihtiyaçlarının ötesinde onunla süslenip güzellik kazanmış olmasın; mesela iki kulak, iki göz ve bedende birden fazla olan her organ gibi, sonra nimetlerin çokluğu, sonra da icat ettiği bunca tevhid ve risâlet kanıtları, bunların daha azının yeterli olmasına rağmen. Yine daha azının yetmesine rağmen birçok meyve ve ayrıca lezzet vasıtaları.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev : Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 117 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şer&#8217;an muteber olan, yani Allah ve Rasülü&#8217;nün sahiplerini mutlak olarak medh u senâ ettiği ilim, amele götüren, sahibini arzu ve hevesleri ile her ne şekilde olursa olsun baş başa bırakmayan; bilakis onun gereğini yerine getirmekle bağlı kılan, gönüllü gönülsüz onun kıstaslarına uymaya iten ilim olmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Şâtıbi, el-Muvâfakât: İslâmi İlimler Metodolojisi, çev. Mehmet, Erdoğan, İse tanbul: İz Yayıncılık, 1993, e, 1, 8. 59-67; c. IV, s. 245-247 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır),</p>
<p>Çev:Mehmet Erdoğan</p>
<p>Sayfa 136 &#8211; Şâtıbî<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bil ki, kula yol gösteren ve kulun kalbine ferahlık veren hakikatte Allah&#8217;tan başkası değildir. “Allah zalimlerin bütün sözlerinden yücedir” (İsrâ 17:43). Aklın ve delillerin mevcudiyeti hidayeti mümkün kılmaz. Buna, Allah Teâlâ&#8217;nın “Eğer kâfirler dünyaya tekrar gönderilseler, men edildiklerine geri dönerlerdi” (En&#8217;âm 6:28) buyruğundan daha açık bir delil olmaz. Mü&#8217;minlerin emiri Hz, Ali&#8217;ye (r.a.) marifet hakkında sorduklarında şöyle cevap verdi: “Allah&#8217;ı Allah ile bildim, Allah&#8217;tan başkasını da Allah&#8217;ın nuru ile bildim.”*</p>
<p>Kaynak metin: Hücviri, Keşfü&#8217;l-mahcüb, nşr. Mahmüd Âbidi, Tahran: Sürüş, 1387hş./2006, s. | 391-405</p>
<p>Çev:Osman Sacid Ari</p>
<p>Sayfa 170 &#8211; Hucviri</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah Teâlâ bedeni yarattı ve onun hayatını cana bağladı; kalbi yarattı ve onun hayatını da kendine bağladı. Akıl ve işaretin (âyet) bedene hayat verme gücü olmayınca, onların kalbe hayat vermesi imkânsız olur. (Allah Teâlâ) şöyle buyurmuştur: “Ölü olan ve kendisini dirilttiğimiz kimse&#8230;” (En&#8217;âm 6:122). (Burada) yaşamın hepsini kendine bağladı. Sonra şöyle dedi: “Ona, insanlar arasında kendisiyle yürüyeceği bir nur verdik” (En&#8217;âm 6:122). “Mü&#8217;minlerin kendisiyle yürüdükleri nuru yaratan benim.” Ve yine şöyle dedi: “Allah&#8217;ın kalbini İslam için açtığı kimse&#8230;” (Zumer 39:22). Kalbin açılmasını kendine bağladı. Onun mühürlenmesini deyine kendi fiiline bağladı ve şöyle dedi: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi” (Bakara 2:7). Ve yine şöyle dedi: “Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye itaat etme” (Kehf 18:28). Kalbin kabzı, bastı, mühürlenmesi ve açılması O&#8217;nunla olunca, O&#8217;ndan başkasını yol gösterici kabul etmek imkânsız olur. O&#8217;nun dışındaki her şey, sebep ve vesiledir; sebep ve vesile, sebepleri yaratanın(müsebbib) inayeti olmadan asla yol gösteremez.Çünkü perde yol kesici olur,yol gösteren değil.</p>
<p>Kaynak metin: Hücviri, Keşfü&#8217;l-mahcüb, nşr. Mahmüd Âbidi, Tahran: Sürüş, 1387hş./2006, s. 391-405</p>
<p>Çev:Osman Sacid Ari</p>
<p>Sayfa 171 &#8211; Hucviri·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilirsin ki, yerdeki ışık duvardakine, duvardaki aynadakine, aynadaki aya, aydaki de güneşe tâbidir, çünkü ayın ışığı güneşten kaynaklanmaktadır. Bu dört ışık, üstünlük ve mükemmellik derecesine göre sıralanmıştır. Her birinin bilinen bir yeri ve ötesine geçemeyeceği kendine özgü bir derecesi vardır. Bilmelisin ki, iç bakış sahipleri (erbâbu&#8217;1-basâir) için meleküta ait nurlar da böyle bir sıra düzenine göre var olmaktadırlar. (Hakiki Nur&#8217;a)| yakın olan, en son nura en yakın olan bu varlıktır. Bu bakımdan İsrâfil&#8217;in rütbesinin Cebrâil&#8217;inkinin üstünde bulunması uzak bir ihtimal değildir. Onlar içinde, bütün nurların kaynağı durumundaki Rubübiyet huzuruna yakın bir mertebede bulunduğu için daha yakın olan da vardır. Onlar içinde daha aşağı mertebede olanlar da vardır ve onlar arasında sayılamayacak kadar (çok) mertebe bulunmaktadır. (Bu noktada) bilinen (tek şey), onların çok sayıda olduğu ve kendi konum ve sıralarında bir düzen içinde bulunuyor olmalarıdır. Nitekim onlar kendilerini şöyle diyerek nitelemişlerdir: “Biz orada sıra sıra dururuz ve Allah&#8217;ı tesbih ederiz” (Sâffât 37:165-166).</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 224 &#8211; Gazzâli·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Karanlığa “karanlık” denmesinin sebebi, bakışların ona ulaşamamasıdır, çünkü o, özü itibariyle var olduğu halde bakan açısından var hükmünde değildir. O halde ne başkasından dolayı ne de özü itibariyle var olan şey, karanlığın son noktası olmayı nasıl hak etmesin ki?! Bunun karşısında ise varlık vardır ki, o nurdur. Özü itibariyle açığa çıkmayan bir şey, başkasından dolayı da açığa çıkmaz. Varlık, özü itibariyle (var olan)ve başkası dolayısıyla (var olan) şeklinde (iki) kısma ayrılır. Varlığı başkasından kaynaklananın iğreti bir varlıktır ve özü itibariyle varlığını sürdürmesi söz konusu değildir. Bilakis o şey, özü itibariyle değerlendirildiğinde sırf yokluktur. O, sadece başkasına nispetle vardır. Bu ise iğreti alınan elbise ve zenginlik örneğinde öğrendiğin üzere, gerçek bir varlık değildir. O halde gerçek nur Yüce Allah olduğu gibi gerçek varlık da Yüce Allah&#8217;tır.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 225 &#8211; Gazzâli·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Her şeyin, biri kendine, diğeri Rabbine dönük iki yönü (vech) vardır. O şey, kendine dönük yüzü itibariyle yok, Allah&#8217;a dönük yüzü bakımından vardır. Öyleyse Allah ve O&#8217;nun zâtı dışında var olan bir şey yoktur. Dolayısıyla Allah&#8217;ın zâtından başka her şey ezelden ebede helâke mahkümdur. Bu varlıkların, Yüce Allah&#8217;ın “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Bir ve Kahhâr olan Allah&#8217;ındır” (Gâfir 40:16) âyetindeki nidâsını işitmek için kıyamet gününü beklemelerine gerek yoktur. Aksine bu nidâ, onların kulağından hiç eksik olmaz. Onlar “Allah en büyüktür/daha büyüktür (ekber)”” ifadesinden “O, kendisi dışındaki her şeyden daha büyüktür” manasını anlamazlar. Hâşâ, varlıkta O&#8217;nunla birlikte bir başkası yoktur ki, Allah ondan daha büyük olsun. Dahası, Allah dışındaki bir varlığın O&#8217;nunla birlikte bulunmasından değil, ancak O&#8217;na tâbi olmasından söz edilebilir. O&#8217;nun dışındaki herhangi bir şeyin varlığı ancak O&#8217;nu izlemek açısındandır. Öyleyse var olan sadece O&#8217;nun zâtıdır.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 226 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>O, hiçbir ortağı bulunmayan ve bir olan Yüce Allah&#8217;tır; diğer nurlar ise iğreti nurlardır. Hakiki olan yalnız O&#8217;nun nurudur. Her şey O&#8217;nun nurudur; dahası O her şeydir, hatta O&#8217;ndan başkasının bireysel varlığı (hüviyyet) sadece mecazidir. O halde O&#8217;nun nurundan başka nur yoktur; diğer nurlar, özlerinden dolayı değil, O&#8217;nu takip etmeleri bakımından nurdur. Zâtı olan her şeyin zâtı (vech) O&#8217;na yönelmiş ve O&#8217;ndan yana dönmüştür: “Ne tarafa dönerseniz Allah&#8217;ın zâtı (vech) oradadır” Bakara 2:115).</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 228 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilmelisin ki, O&#8217;nun, göklerin ve yerin nuru oluşunun manasını, dış gözün nuruna nispetiyle anlayabilirsin. Mesela gündüzün aydınlığında baharın ışıklarını ve yeşilliğini gördüğün zaman, renkleri gördüğünde şüphe etmezsin. Bazen renklerin yanında başka şey görmedigini sanırsın ve neticede şöyle dersin: “Yeşillikle birlikte yeşillikten başka bir şey görmüyorum”. Gerçekten bir grup ısrar edip ışığın bir anlamının olmadığını, renklerle birlikte renkler dışında bir şeyin bulunmadığını ileri sürmüş ve varlıklar içinde en açık olanı olduğu halde ışığın varlığını inkâr etmiştir. Varlıklar onun vasıtasıyla açığa çıktığı halde ışık nasıl olmaz?!</p>
<p>Daha önce geçtiği gibi, o özü itibariyle görülür ve onun sayesinde de başka şeyler görülür. Fakat güneş battığı, lamba bulunmadığı ve gölge düştüğü zaman, gölgelik alanla aydınlık arasındaki zorunlu farklılığı algılamışlar ve ışığın, renklerin ötesinde renklerle birlikte algılanan bir anlamının bulunduğunu itiraf etmişlerdir. Hatta o, renklerle o kadar çok iç içe geçtiği için algılanamamakta, çok açık olduğu için gizli kalmaktadır. (Burada) açıklık, gizliliğin sebebi olmaktadır, (çünkü) bir şey haddini aştığında zıddına dönmektedir. Eğer bunu anladınsa, bilesin ki, iç bakiş sahiplerı, gördükleri her şeyin yanında Allah&#8217;ı görmektedir.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 230 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Çok aşikâr olduğu için yaratıklardan gizlenen ve nurunun parlaklığından dolayı onlardan saklanan (Allah) tüm kusurlardan münezzehtir. Anlayışı kıt olan bazıları bu sözün özünü anlamayabilirler. Bizim “Nurun varlıklarla birlikte olması gibi Allah da her şeyle birliktedir” sözümüzden, Allah&#8217;ın her mekânda bulunduğunu anlarlar. Oysa Allah mekâna nispetten münezzehtir. Belki de bu hayali uyandırmayacak en uygun yol, O&#8217;nun O her şeyden önce ve her şeyin üstünde olduğunu, her şeyi ortaya çıkaranın O olduğunu söylememizdir. İç görüş sahiplerinin bilgisinde ortaya çıkaran, ortaya çıkarılandan ayrılmaz. “O her şeyle birliktedir” sözümüzle kastettiğimiz şey de budur.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 231 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberler, veliler ve diğerlerinin gaybdan aldıkları bilgiler onlara, yazılı metinlerde ve hoş veya korkutucu olabilen bir sesin duyulmasıyla gelebilir. Bazen bir varlığın (kâin) suretlerini görebilirler (müşâhede). Bazen de onlarla gaybla ilgili gizlice konuşup kendileriyle son derece güzel bir şekilde sohbet eden güzel insani suretler görebilirler. Konuşan bu suretler bazen son derece zarif heykeller şeklinde görülebilir. Bu bilgiler onlara bazen ilham (hatre) şeklinde gelebilir ve asılı misaller (mesil) görebilirler. Uykuda görülen dağlar, denizler, yerler, yüksek sesler ve kişilerin tamamı mevcut misallerdir. Kokular ve diğerleri de böyledir. Dağ ve deniz gibi sadık ve yalancı rüyada açıkça görülen şeyler beyne veya beynin boşluklarından birine nasıl sığar? Uykuda veya benzer bir durumdaki kişinin uyandığında hareket olmaksızın ve o âlemi herhangi bir açıdan görmeksizin misal âlemini terk etmesi gibi bu âlemde ölen kişi de hareket olmaksızın ve orada olduğu halde nur âlemini görür (müşâhede).</p>
<p>* Kaynak metin: Sühreverdi, Hikmetülişrâk, Mecmu&#8217;a-i Musannefât Şeyh-i İşrâk içinde, ner. Henry Corbin, Tahran: Müessese-i Mütâla&#8217;ât ve Tahkikât-ı Ferhengi, 1373hş./1998, c. |, 8. 225209, 286-244, 262-257. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Şihâbüddin es-Sühreverdi, Hikmetü&#8217;Lişrâk: İşrak Felsefesi, çev. Eyüp Bekiryazıcı &amp; Üsmetullah Sami, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2015, 8. 556-620; Sühreverdi &amp; Şehrezâri, Hikmetü&#8217;Lişrâk Şerhi, çev. Tahir Uluç, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2021, 8. 444-491.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Berat Eşgi</p>
<p>Sayfa 236 &#8211; Sühreverdi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah&#8217;ın dilediğini yapmaya kâdir olduğuna inanan kimse için mucize bir delil olur. Örneğin Allah&#8217;ın varlığına inanan bir kişiye peygamber “Peygamber göndermenin aklen inkâr edilemeyecek bir şey olduğunu biliyorsunuz. Ben de Allah&#8217;ın size gönderdiği bir elçiyim. Doğruluğumun delili, ölüyü diriltmeye kâdir olanın yalnız Allah olduğunu, O&#8217;nun gizli ve açık işlerimizi bildiğini, sakladığımız ve açığa vurduğumuz hiçbir şeyi ondan gizleyemediğimizi bilmenizdir” der ve “Muhakkak ki ben de Allah&#8217;ın elçisiyim. Ey Rabbim! Eğer doğru söylüyorsam, elimdeki sopayı hareket eden bir yılana dönüştür” diye ilave eder. Peygamberin söylediği şekilde, sopa yılana dönüşürse ve orada toplananlar da Allah&#8217;ı tanıyorsa, o zaman Allah&#8217;ın, o mucize ile peygamberi doğrulamayı amaçladığını zorunlu olarak bilirler. Nitekim görünür âlem hakkında da bunu anlatmıştık.</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, Kitâbü”-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;Ül-edille fi usülüiT-itikâd, nşr. Es&#8217;ad Temim, Beyrut: Müessesetü&#8217;l-kütübi&#8217;s-sekâfiyye, 1985, s. 366-370, 373-383.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 336 &#8211; Cüveyni</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer &#8220;Bizzat bu tehaddi (yani meydan okuma) âyetlerinin kendisinde birtakım çelişkilerin ve ihtilafın bulunması mümkündür. Bu âyetler i&#8217;caz derecesine ulaşmış değildir ki onların uydurulmuş olduğu düşüncesi imkânsız olsun!” derlerse, şöyle karşılık veririz: Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan âyetlerin tamamının bize nakli tevâtür ile sabittir. Çünkü o âyetleri, her nesildeki kurrâ hafızlar öncekilerden almıştır ve durum bu şekilde devam etmiştir. Onu, gençler büyüklerinden almışlar ve sahâbenin kurrâsına varıncaya kadar dayandırmışlardır. Hiçbir çağda kurrâların sayısı, tevâtür adedini oluşturacak sayının altına düşmemiştir. Eğer biz belli bir âyetten şüphe etseydik, bu şüphe bütün âyetlere teşmil edilebilirdi. Bu da Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamının naklindeki güveni ortadan kaldırırdı.</p>
<p>Eğer “Kur&#8217;ân&#8217;a karşı çıkıldığı ve onun bir benzerinin ortaya konulduğu, ancak daha sonra bunun örtbas edildiğine dair bir iddia karşısında sizin güvenceniz nedir?” diye sorulursa şöyle cevap veririz: Bu imkânsızdır, çünkü böyle olsaydı, bu durum gizli kalmaz ve yayılırdı. Böyle büyük bir iş genellikle gizli kalmaz. Bunu ortaya atanın bu iddiası, Hz. Ebü Bekr&#8217;den önce Müslümanları yöneten başka bir halifenin bulunduğunu iddia etmek gibidir ki bunun geçersiz ve yanlış olduğu zorunlu olarak bilinmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber&#8217;in çağından günümüze kadar kâfirler tüm gayretlerini dini yok etmek için sarf etmektedir. Eğer Kur&#8217;ân&#8217;ın benzeri ortaya konulmuş olsaydı, çağlar boyunca buna başvururlardı. Bunlardan biri gizli kalsa bile bir diğeri açığa çıkardı.</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, Kitâbü”-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;Ül-edille fi usülüiT-itikâd, nşr. Es&#8217;ad Temim, Beyrut: Müessesetü&#8217;1-kütübi&#8217;s-sekâfiyye, 1985, s. 366-370, 373-383.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 338 &#8211; Cüveyni</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberin doğruluğunun delili olarak ortaya koyduğu ve bir benzerini yapmaları için (muhataplarına) meydan okuduğu esnada gerçekleşen olağanüstü olayın mucize olduğunu ise şöyle açıklayabiliriz: Bilindiği üzere bir fiil sadece olağanüstü olduğu için mucize olmaz. Allah&#8217;ın doğrudan yarattığı fiillerden olan ölüyü diriltme, güneşi batıdan doğdurma, yer sarsıntısı ve insanları bir bulutun gölgelemesi gibi olağanüstü filler, bir kişinin peygamberliğinin delili olarak peygamberlik iddiası esnasında meydana gelmediğinde her ne kadar mucize cinsinden olsa da mucize olmaz. Bu nedenle kıyamet günü ölüleri diriltmesi, güneşi batıdan doğdurması ve gökleri dürmesi gibi Allah&#8217;ın kıyamet alametleri olarak yarattığı fiiller, herhangi bir kimse için mucize olmaz. Şayet bu türden fiiller ve benzerleri bir peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşirse peygamberin hem peygamberliğine hem de kendisine delil olur. Bu durum her olağanüstü fiilin değil, sadece zikrettiğimiz şekilde (peygamberlik)| iddiası ve meydan okuması esnasında (peygamberin elinde| ortaya çıkan olağanüstü filin mucize olduğunu gösterir. Mucizenin bu özelliğinden dolayıdır -ki inşallah ileride müstakil bir bölümde açıklayacağız- mucize cinsinden ve ona benzeyen türde olan fiillerin kerâmet yoluyla evliyâ ve salih kimseler tarafından ortaya konmasının mümkün olduğunu kabul ediyoruz.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitâbül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>Sayfa 349 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşen mucizedeki olağanüstülük, daha önce açıkladığımız üzere bu tür fiillerin çok miktarda olanına muktedir kılınma şeklinde bir âdet olmadığı halde sadece peygamberin muktedir kılınarak âdetin bozulmasıdır. Peygamberin “Ben yerimden kalkıp elimi hareket ettireceğim. Siz ise böyle bir şey yapmaya kalkıştığınızda bunu yapamayacaksınız” dediği zaman mucize, (peygamberin söylemine muhatap olanlardan bu fiili) yapma gücünün alınmasıyla birlikte onların yerlerinden kalkamamaları ve ellerini kımıldatmaktan âciz bırakılmaları şeklinde meydana gelir. Bunları daha önce izah etmiştik. O halde mucize, sadece Allah&#8217;ın kudreti dâhilinde olan ve bir benzerinin insanın gücü altına girmesinin imkânsız olduğu fiillerden olabilir. Buna göre bir insanın peygamberlerin mucizelerinden herhangi birini veyâ o türdeki bir şeyi hile ve benzeri yollarla yapması imkânsızdır. Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi insan sadece gücünün yettiği durumlarda hile yapabilir. Böylece sihri ileri sürerek bazı insanların mucizelerin bir benzerini yapabildikleri görüşü doğru değildir.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitâbül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Sayfa 352 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Açık delillerle sabittir ki, yaratılmışların -melek veya beşer olsun, sihirbaz olsun veya olmasın ya da şeytan olsun- kendilerinden başkası üzerinde bir fiil gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Onlar, fiillerini ancak kendi kudret alanlarında bir başkasına taşmaksızın işleyebilirler. Bu nedenle sihirbazın sihir yaptığı kişinin şahsında bir fiil işlediğini iddia edenlerin ileri sürdükleri görüş yanlıştır. Hatta sihir yapılan kimsede meydana gelen sevme, nefret etme, iyileşme, hastalanma, ölme gibi fiillerin tamamı Allah&#8217;ın fiili olup O&#8217;nun koymuş olduğu esaslar uyarınca sihirbazın yaptığı o fiillerden sonra meydana gelmektedir. Bu aklen muhâl olan bir şey değildir.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitabül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Sayfa 354 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
</div>
<h4 style="text-align: center;"><strong><em>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:3 ”Notlarım”</em></strong><br />
·<a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-27912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg" alt="" width="348" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1024x634.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-768x476.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1536x951.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-600x372.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg 1615w" sizes="(max-width: 348px) 100vw, 348px" /></a></h4>
<p>&nbsp;</p>
<div class="dr w-full ">
<p>“Yoktan bir şey meydana gelmez” diyen biri, ancak duyulara konu olanın var olduğunu varsaymıştır. Oysaki bizzat bilgiler duyunun dışında olduğu gibi, bir şeyin mümkün olduğuna ya da olmadığına dair (akli hükümler) de böyledir. Ayrıca (atomların) yokluğunu değil de ayrıldığını iddia eden birinin sözü de böyledir. Bunu da duyu ile bilemeyiz, ancak bu kişi bildiğini söylemektedir. İşte bizim bahsettiğimiz husus da böyledir. Bununla birlikte onda bulunan akıl, işitme, görme, ruh ve diğer özellikler de nasıl yapıldığını bilmediği şeylerdir. Bu da dile getirdiği iddiasına engel olmaktadır. Aynı şekilde âlemin kıdemini ya da onun bir cevherden dolayı ezeli olduğunu bize haber verecek biri yoksa onu bilmenin akıl yürütme dışında bir yolu da bulunmamaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, Ankara: İSAM Yayınları, 2003, s. 93-101. 58</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa:62</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ebü Mansür el-Mâtüridi) -Allah ona rahmet etsin- şöyle dedi: Âlemin bir yaratıcısı olduğuna dair deliller şunlardır: Daha önce izah ettiğimiz deliller sayesinde, duyulara konu olan âlemde kendi başına birleşen ve ayrılan hiçbir varlığın bulunmadığı sabit olmuştur. O halde (bunların) âlemin dışındaki bir varlık tarafından yapıldığı da sabittir. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah&#8217;tır. İkincisi, şayet âlem kendi başına var olsaydı onun için, herhangi bir vakit başka bir vakitten daha elverişli, bir hal bir diğer halde daha uygun ve bir sıfat da bir başka sıfattan daha lâyık olamazdı. Âlemde farklı vakitler, haller ve sıfatlar olduğuna göre onun kendi başına var olmadığı sabittir. Şayet her şey kendi başına en güzel hallere ve en güzel sıfatlara sahip olsaydı, kötülükler ve çirkinlikler de ortadan kalkardı. Tüm bunlar, âlemin bir başkası sayesinde vücuda geldiğini ispatlar. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah&#8217;tır.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, Ankara: İSAM Yayınları, 2003, s. 93-101. 58</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa:64</p>
</div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
<div class="dr w-full"></div>
</div>
<div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana pt-4 w-full overflow-hidden border-cizgi border-b " tabindex="0">
<div class="dr text-siyah ph-4 mb-2_5 justify-center ">
<div class="dr absolute left top w-4 h-full flex-center ">
<div class="dr h-full w-0_5 border-l-2 border-alinti-baskin rounded-full ">
<div class="dr w-full ">
<p>Peygamberler de insanları hastaları tedavi eder gibi tedavi etmektedirler. Şöyle ki, pek çok hastanın, gönülsüz olduğu halde tedavi edilmesi gerekir, hatta bazen dayakla tehdit edilmeleri (bile gerekebilir). Doktorun işaret ettiği şeyi anlayacak kavrayışa sahip olmadığı durumlarda ise hastanın kendisi için faydalı şeyi kabul etmesi zor kullanılarak sağlanır. Bundan dolayı doktor, hoşa gitmeyen şeyi (ilaç olarak) almasına ve sevdiği şeylerden mahrum kalmasına yol açan hastalığın sebebini ona anlatmakla meşgul olmaz. Zira hastanın anlayışı bunu kavramaktan uzak olduğu için bunun faydası çok azdır. Benzer şekilde pek çok hasta, doktorun uyguladığı (tedavi) sayesinde iyileştiğinde, tutkusu (hevâ) onu, arzuları (li-şehevâtihi) lehine (durumunu) yorumlamaya sevk eder; aslında onun için zararlı olsa da önüne, yararına gibi görünen| bir yol koyar, Akıl sahibi (ehli&#8217;n-nazar) pek çok kışının durumu da böyledir. Alışkanlıklar (âdet), nefsi duyunun hükümranlığından kurtarmaya dair bahsettiğim şeylerle meşguliyet ve yalnızca akılla düşünmenin zorluğu, filozofun (hakim) emrettiği ve peygamberin —selam üzerine olsun-yasa olarak belirlediği şeyi yorumlamaya onu sevk eder. Buna bir de üstün olma sevgisi ve liderlik isteği de eklenince (durum daha da vahim bir hal alır) Neticede (filozofun emredip peygamberin ya a olarak belirlediği şeyi, hazza erişime daır içerdikleriyle birlikte en kolay ve yakın olana indirgerler.</p>
<p>Kaynak metin: İbn Miskeveyh, el-Fevzü”l-asgar, nşr. Sâlih Udayme, (Tunus:) ed-Dâru&#8217;l-Arabiyye li&#8217;l-kitâb, 1987, s. 35-48. 92</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>İbn Miskeveyh s. 97</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(Allah&#8217;ın varlığının, bu bilimin) konusu olması mümkün değildir. Şöyle ki, her bilimin konusu, o bilimde varlığı verili olarak kabul edilen bir şeydir ve (varlığı verili olarak kabul edilen şeye ait)l durumlar o bilimde araştırılır. Bu, başka yerlerde de bilinen bir husustur. Şanı yüce olan Allah&#8217;ın varlığının, konu gibi bu bilimde verili kabul edilmesi mümkün değildir, bilakis o, bu bilimde araştırılan bir şeydir. Şöyle ki, böyle olmasa, (Allah&#8217;ın varlığının! bu bilimde ya (i) verili olarak kabul edilmesi ve başka bir bilimde araştırılması, ya da (ii) bu bilimde verili olarak kabul edilmesi ve başka bir bilimde de araştırılmaması gerekir. İki seçenek de geçersizdir. Zira (Allah&#8217;ın varlığının) başka bir bilimde araştırılması mümkün değildir, çünkü (ilk felsefe| dışındaki bilimler ahlâk, siyaset, tabiat, matematik ve mantıktan ibarettir. Felsefi bilimler kapsamında, bu tasnif dışında başka bir bilim bulunmamaktadır. Bu bilimlerin hiçbirinde şanı yüce Tanrı&#8217;nın (el-ilâh) ispatı araştırılmamaktadır ve araştırılması da mümkün değildir. Sana pek çok kez tekrarlanan ilkeler üzerinde birazcık düşündüğünde bunu zaten anlarsın.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 3-5, 9-12, 16, 21-22. 101</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 103 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsanoğlu bir araz değil cevherdir; cansız değil büyüyendir, bitki değil hayvandır, dilsız değil konuşandır. Tüm bu haller yeryüzü canlılarının gücünün ve yönetiminin sonudur, (yani ötesi yoktur). Böylece tüm yeryüzü canlılarına, incelikli çareler ve doğru yönetimler sayesinde galip gelinir; kocaman bir fil, yırtıcı bir aslan, ısıran/zehirli bir yılan hizmete amade hale getirilir ve arzu edildiği ve dilendiği gibi kullanılır. Suların dibinden deniz hayvanları çıkartılır ve gökte uçan kuşlar yere indirilir. İşte bu, aklının yetkinliği, işleri bilmesi, hile ve tedbir yöntemlerine dair güç ve öngörüsünün tamlığı halinde gerçekleşir. Oysaki (insan| güzellik ve çirkinlik, boy kısalığı ve uzunluğu, ten beyazlığı ve siyahlığı gibi, bir sıfatının zıddını istemekten ve hoşuna gitmeyen bir sıfatını imkânsız bir şeyle değiştirmekten acizdir.</p>
<p>Âlemin aslının, yok olan bir şeyden var edildiğini ve gerçekleştiğini düşünmek, (insanın yapamayacağı bir şeyi talep etmesinden) daha uygun değildir. Bunun açıklaması şudur: Âlemi oluşturan her bir aynda, ayrılma özel” olan, birbirini itme özelliğine sahip zıt tabiatlar bir araya gelmiştir. Şayet bu tabiatları ile baş başa bırakılsalar, uzaklaşırlar ve birbirlerinden ayrılırlardı.Bu ise gereken durumun aksine var olduklarını ve bunun sâtlarından yaaklanmadığını, aksine, galip gelinemeyen bir kâdir ve engel olunamayan eziz tarafından ver edildiklerini gösterir. Yardım Allah&#8217;tandır.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratu&#8217;edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l.-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedil-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, e. 1, s. 44-60, 78-80.</p>
<p>Çev:Mustafa Selim Yılmaz</p>
<p>Sayfa 151 &#8211; İmam Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Akıl sahibi birisi şöyle derdi: Çocuğun yüzüne atılan tek bir  tokat, bu âlemin bir tanrısının olduğunu, bu tanrının bazı kullarına birtakım şeyleri emredip birtakım şeyleri de yasakladığını, bu tanrının itaat edenlere sevap, günahkârlara ceza hazırladığını, insanlara müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdiğini göstermektedir. İşte bunlar, en değerli hedef ve en yüce gayeleri oluşturan dört ilkedir. Söz konusu tokadın ilk hedefe, yani yüce tanrının varlığını ispata delâletine gelince, şöyle deriz: Bu çocuk o tokadı hisseder hissetmez bağırıp şöyle der: “Bana kim vurdu? Yüzüme kim tokat attı?” Dünyada yaşayanlar toplanıp ona “Bu tokat, herhangi bir fail olmaksızın kendi kendine meydana geldi” deseler, o bunu kabul etmez, bu söz onda bir etki doğurmaz. Bu da gösteriyor ki, sarih akıl ve ilk yaratılış hali, fiilin bir failinin, sonradan meydana gelenin, onu sonradan meydana getiren bir varlığın olması gerektiğine şahitlik etmektedir. Bu öncül belirginleştiğine göre deriz ki: Sarih akıl bu tokadın bir fail olmadan meydana gelmesini imkânsız görüyorsa, felekler âleminde ve unsurlar âleminde meydana gelen bütün bu hadiselerin bir fail ve sonradan varlığa getiren olmaksızın oluşmasına nasıl akıl erdirebilir? Böylece bu değerlendirme, bu âlemin sonradan var oluşunun, yöneten bir yaratıcının varlığını göstermesine dair en güçlü delil olmaktadır.</p>
<p>Bu tokadın, ikinci hedefi, yani yüce tanrının emretme, yasaklama ve mükellef kılmayla nitelenmesini göstermesine gelince, deriz ki: Bu çocuk, o tokadı falancanın attığını öğrendiğinde hemen şöyle der: “Bana niçin vurdun? Bana hangi sebeple eziyet ettin?” Bu da gösteriyor ki, çocuğun sarih aklı, insanların başıboş bırakılmadığına, bilakis onlara birtakım sorumluluklar ve yükümlülükler yüklendiğine hükmetmiştir. Bu çocuğun sarih aklı, o tek bir tokadın sorumlu tutma, emretme ve yasaklamadan bağımsız olamayacağına hükmettiğine göre bütün insanların pek çok yarar ve zarar içeren fiilleri de pekâlâ sorumlu tutulmaktan ayrı olamaz. Bu tokadın, üçüncü hedefe, yani mükâfat ve cezanın varlığına delâletine gelince,deriz ki:</p>
<p>Bu çocuk o kişinin kendisine sebepsiz yere tokat attığını anlayınca, ona aynıyla karşılık vermek (kısâs) talep eder. Bunu tek başına yapamazsa, onu yapabilecek birisinden yardım ister. Bu da onun sarih aklının, iyiliğe mükâfat, kotülüğü de ceza verilmesi gerektiğine hükmettiğini göstermektedir. Onun sarih aklı bu tokadın cezasız veya karşılıksız kalamayacağına hükmettigine göre bütün insanların fiillerinin karşılıksız kalması nasıl mümkün olabilir? Bu tokadın dördüncü hedefe, yani peygamberlerin —selam üzerlerine olsun gönderilişine delâletine gelince, bu çocuk karşılığın olması gerektiğine karar verince, sözkonusu karşılığı ne az ne de çok olacak şekilde açıklayan bir insan arar. Bu da gösteriyor ki, onun aklında insanlar içinde hem ödüllerin hem de cezaların miktarlarını açıklayan bir insanın bulunması gerektiği belirginlik kazanmıştır. Bu kişi ise ancak bir peygamber olabilir. Bu açıklamamızla, söz konusu tek bir tokadın, bu değerli ve yüce dört hedefi de ispat için kâfi olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibu&#8217;l-âliye, nşr. Ahmed Hicâzi es-Sekâ, Beyrut: Dârul-kitâbul-Arabi, 1987,c.1, s. 249-275. 195</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 203 &#8211; Fahruddin Er Razi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer yerde ve gökte Allah&#8217;tan başka ilâhlar ol| saydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu” (Enbiyâ 21:22). Nitekim âlemin varlığını ve sürekliliğini ifade eden düzen (salâh) devam etmektedir. Söz konusu devamlılık âlemi var eden bir (vâhid) olmasaydı âlemin varlığının gerçek olmayacağını gösterir. Bu, Hakk&#8217;ın ehadiyetine âlemdeki delilidir ve akli delil de bununla uyumludur. Eğer bundan daha iyi bir başka delil onu kanıtlayacak olsaydı Allah da ona yönelir ve onu getirirdi. Böyle olduğu takdirde bunu ve kendisine delâlet edecek yolu da bize bildirmezdi.</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 217 &#8211; İbn Arabi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bil ki şeriat zâtın kendindeki birlik için bir şey belirtmemiş olup yalnızca ilâhlığın birliğini (devhidu&#8217;-ulühiyye) beyan etmiş onu da “O&#8217;ndan başka ilâh yaktur” lâ ilâhe illa hü) şeklinde bildirmiştir. Bu, aklın yersizliklerinden (fuzul) ötürüdür, çünkü aklın, fikrin ve insandaki bütün kuvvelerin ona hâkim olmasi dolayısıyla yersizlikleri çoktur. Öyle ki akıldan daha taklitçisi yoktur. Nitekim akıl ilâhi delile sahip olduğunu zanneder, ancak sahip olduğu delil fikre dayanmaktadır. Fikre dayalı delil onu dilediği yere sürükler. Buna karşılık akıl ise kör gibidir, hatta Hakk&#8217;ın yolu bakımından tam anlamıyla kördür. Allah ehli fikirlerini taklit etmezler, çünkü yaratılmış olan yaratılmışı taklit etmez. Bu sebeple onlar Allah&#8217;ı taklide yönelirler, böylece Allah&#8217;ı Allah&#8217;la bilir , Bu bilgileri O&#8217;nun kendisine ilişkin verdiği bilgiye göredir, aklın yersizliklerine dayalı verdiği hükme göre değildir. Akıllı kimse fikre dayalı düşünceyi doğru ve yanlışa ayırabilirken nasıl olur da mutefekkire gücünü taklit edebilir?</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; İbn Arabi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Dostum —Allah kendisini muvaffak eylesin-şunu gayet iyi bilir: İnsani latifenin güzelliği, taşıdığı ilâhi marifetler, çirkinliği ise bunun tam zıddı (olarak ilâhi marifetlere sahip olmayışı) dolayısıyladır. Himmeti yüce olan kimseye yaraşan, sonradan olanlar (nuhdesât) ve onların ayrıntıları ile ömrünü geçirmemesidir. Aksi halde Rabbinden kendisine ayrılan payı kaçırır. Ayrıca himmeti yüce olan kimse, fikrinin hükümranlığından nefsini azade kılmalıdır. Çünkü fikir ancak kendi bakış açısından (me&#8217;haz) bilebilir, ulaşılmak istenen gerçek ise bu değildir.</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 224 &#8211; İbn Arabi·<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sonra şöyle deriz: Allah Teâlâ&#8217;nın küfrü ve günahı yaratmasında sayısız hikmetler mevcuttur. Bu hıkmetlerden biri şudur: İyi ve kötü fiilleri yaratarak bizim onun kudretinin mükemmellığini ve iradesizinin her şeye nüfuzunu anlamamızı sağlamıştır. Zira Allah iki zıddı, karşıt iki şeyi yaratma kudretine sahiptir ki bu da mükemmel kudretin delillerinden biridir. Çünkü iki zıttan her ikisine değil de sadece birine sahip olan kimse, ona mecbur demektir. Bu nedenle iyi-kötü, güzel-çirkin, yararlı-zararlı, acı verici-lezzet verici karşıt cisimleri var etmek yüce bir hikmettir, isabetli bir yönetimdir. Üstelik burada ilave bir husus daha söz konusudur ki o da kudretin başkasının fiili üzerinde gösterilmesidir. Bu şekilde ezeli kudret yaratılmış kudretten, kuşatıcı irade sınırlı iradeden ayrışır. Böylece Hak Teâlâ&#8217;nın başkasının kudretine konu olan şeye kâdir, kulunun kudreti kapsamına giren şeylerde de tasarruf sahibi olduğu, iradesini gerçekleştirme konusunda tam yetke sahibi olduğu, başkasının ise O&#8217;na ve O&#8217;nun yardımına muhtaç olduğu, O&#8217;nun hiçbir şeye muhtaç olmayan ve övgüye lâyık olan olduğu ortaya çıkmış olur.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 402 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sonra kötü cisimlerin var edilmesi, övgüye değer bir akıbet ile ilişkili oldukları için bir hikmettir. Aynı durum kötü fiiller için de geçerlidir. Kaldı ki biz kayıtsız şartsız bir şekilde “Allah küfrü yaratmıştır” demeyiz, aksine “O küfrü kötü, bâtıl, şer ve fasit bir şey olarak yaratmıştır” deriz. Küfrün bu sıfatlara sahip olması hikmetin gereğidir. Onu hikmet gereği sahip olması gereken özelliklerde var eden yaratıcı, hikmet sahibidir. Asıl hikmet sahibi olmayan, onu yani küfrü iyi ve doğru bir şey olarak elde etmeye çalışan kimsedir, nitekim kâfirin davranışı böyledir. Çünkü hikmet, küfrün bu niteliklerin zıddı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah küfrü bu kötü özelliklere sahip bir şey olarak yaratmakla hikmetli iken kâfir onu iyi özelliklere sahip bir şey olarak elde etmeye çalışması nedeniyle sefihtir. Onu sahip olduğu kötülük ve bâtıllık özellikleri ile neyse o olarak bilen kimse onu gerçekten bilmiş olur, buna karşılık onu kâfirin amaçladığı özelliklere sahip bir şey olarak bilen kimse ise onun hakkında cahillik etmiş olur. Hikmet ve sefeh ile ilgili durum da böyledir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 403 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer, “Allah Teâlâ “O yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratandır” (Secde 32:7) buyurduğu halde nasıl olur da kötünün Allah&#8217;ın yarattığı şey olduğunu söylemek câiz olur?” derlerse şöyle deriz: Bunun anlamı, onun varlıkların yaratılışını güzel yaptığı şeklindedir, çünkü o yaratılışın bütün keyfiyetini, güzel, çirkin, iyi, kötü bütün hallerini olduğu gibi bilir ve hepsi onun irade ettiği gibi olur, hiçbiri onun iradesinin aksine olmaz. Bir işi yaparken belli bir şeyi hedefleyen ve sonuçta ne elde edeceğini bilen kimse istediği şeyi elde ediyorsa, yani işi tam hedefine ulaşacak şekilde yapıyorsa onun için “Falanca bu işi iyi yapıyor” denilir, örneğin “Filanca iyi yazıyor, iyi boya yapıyor, iyi marangozluk yapıyor, iyi öldürüyor” denilir. Şu husus bunu daha açık hale getirir: Allah Teâlâ bok böceklerini, maymunları ve domuzları da yaratmıştır, eğer yukarıdaki âyetten dolayı “küfür” Allah&#8217;ın yarattıkları kapsamı dışında tutulacaksa, bu varlıklar da tutulmalıdır ki bu yanlıştır. Öte yandan pek çok güzel şeyin güzelliğini inkâr etmenin anlamı olmadığı gibi onların bütün bu varlıkların (bok böcekler, domuzlar ve maymunların| kötülük ve çirkinliklerini inkâr etmelerinin bir anlamı yoktur, zira bu zorunlu bilgilerin inkârı anlamına gelir. Eğer hasmımız bunu inkâr edebiliyorsa, bir başkası da tutup küfrün kötü olduğunu inkâr edebilir ki bu da geçerli değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 406 &#8211; Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mutlak yokluktan, (onu) telaffuz etmenin dışında bilgi vermek mümkün değildir. O, (yani mutlak yokluk) bilfiil var olan bir kötülük değildir. Eğer o bir şekilde bilfiil var olsaydı, genel (âmm) kötü olurdu. Varlığı nihai kemalinde olan hiçbir şeye, onda bilkuvve bir şey de bulunmaması hasebiyle, hiçbir kötülük ilişemez. Kötülük ancak tabiatında bilkuvveliğin bulunduğu şeylere ilişir. Bu da madde yüzündendir. Kötülük maddeye, önce onun kendine ârız olan bir şeyden (emr) dolayı ilişir, daha sonra da onda meydana gelen bir şeyden dolayı (ona ilişir).</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 339-347. 410</p>
<p>Çev: Rahim Acar</p>
<p>Sayfa 412 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tek tek var olan şeylerde kötülük azdır. Bununla birlikte, eşyada kötülügün varlığı, zorunlu olarak iyiliğe olan ihtiyaca bağlıdır. Eğer bu unsurlar (yani toprak su, hava ateşten ibaret olan dört unsur) birbirine zıt olmasaydı ve güçlü olandan etkilenmeseydi, bu unsurlardan meydana gelmiş olan bu yüce türler mevcut olmazdı. Eğer bunlardan, her şeyin oluşum sürecinde meydana gelen (farklı güçlerini çatışmaları, saygın bir insanın elbisesine ateşin dokunmasına yol açtığında, ateşin onu yakması zorunlu olmasaydı, ateşin genelde sağladığı faydadan faydalanılamaz olurdu. Buna göre kesinlikle zorunludur ki, bu şeylerde mümkün olan iyiliğin iyilik olarak var olabilmesi, bu türden kötülüğün onlardan ve onlarla birlikte meydana gelmesinin mümkün olmasına bağlıdır. İyiliğin feyz edilmesi, baskın olan iyiliğin, nadir olan kötülük yüzünden terk edilmesini gerektirmez. (Böyle bir durumda| onun yani çok iyiliğin) terki bu kötülükten daha büyük kötülüktür.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 339-347. 410</p>
<p>Çev:Rahim Acar</p>
<p>Sayfa 414 &#8211; İbn Sina</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(Tevekkül makamına talip olan kimsel)hiçbir zaaf ve şüpheye düşmeden kesin olarak şunu doğrulamalıdır: Şanı yüce Allah bütün insanları en akıllılarının aklı, en bilgililerinin bilgisi üzere yaratsa ve zihinlerinin (nüfüs) kaldırabileceği bilgiyle donatıp onların üzerine anlatılamayacak kadar sınırsız hikmetini yağdıracak olsa sonra buna, hepsinin sayısınca bilgi, hikmet ve akıl ilave etse, ardından olayların sonuçlarını onlara açıp meleküt âleminin sırlarından onları haberdar etse ve lütfunun inceliklerini ve azabının gizliliklerini bildirse; böylece onlar iyi ve kötü, yararlı ve zararlı olan şeyleri tanısa, sonra verdiği bu bilgi ve hikmetle onlara mülk ve melekütu yönetmelerini emretse, hepsinin birleşip yardımlaşarak gerçekleştirecekleri yönetim, şanı yüce olan Allah&#8217;ın dünya ve âhirette bütün yaratıkları üzerindeki yönetimine, sivrisineğin kanadı kadar bir şey katamadığı gibi, ondan sivrisineğin kanadı kadar bir şey de eksiltemez. Ayrıca O&#8217;nun yönetimini zerre kadar ne yüceltebilir ne de alçaltabilirler. Başına bir hastalık, kusur, eksiklik, fakirlik ve felaket gelen kimseden bunları bertaraf edemediği gibi, Allah&#8217;ın ihsan etmiş olduğu sağlık, kemal, zenginlik ve faydayı da ortadan kaldıramaz.</p>
<p>Hatta yüce Allah&#8217;ın göklerde ve yerde yarattıklarına tekrar tekrar bakıp onlar üzerine uzun uzun düşünseler, onlarda hiçbir uyumsuzluk ve kusur göremezler. Yüce Allah&#8217;ın kullarına taksim ettiği rızık, ecel, sevinç, hüzün, acziyet, güç, iman, küfür, itaat ve günah adına ne varsa hepsi tam anlamıyla adalettir, asla zulüm yoktur; mutlak anlamda haktır, asla haksızlık yoktur. Bilakis bütün bunlar gerektiği şekilde, gerektiği gibi, gerektiği kadar gerçek ve zorunlu bir düzene göre gerçekleşmiştir. Olandan daha güzeli, daha tam olanı ve daha mükemmeli asla mümkün değildir. Eğer mümkün olup da gücü yetmesine rağmen yapmasaydı, bu durum, cömertliğe ters düşen bir cimrilik, adalete aykırı bir zulüm olurdu. Şayet daha güzeline gücü yetmemiş olsaydı, bu da ulühiyete aykırı düşen bir âcizlik sayılırdı. Aksine, dünyadaki her çeşit fakirlik ve felaket dünyaya göre eksiklik sayılsa da âhirete nispetle ilave (bir deger)dir. Bir kişiye nispetle âhiretteki her bir eksiklik, başkasına nispetle nimet sayılır. Çünkü gece olmasaydı gündüz bilinemezdi; hastalık olmasaydı sağlığı yerinde olanlar sağlığın bir nimet olduğunu bilemezlerdi; cehennem olmasaydı, cennetlikler o nimetin değerini takdir edemezlerdi.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, “Tevekkülün Aslı Durumundaki Tevhidin Hakikatinin Açıklanması”, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya, 4. bsk., İstanbul: Klasik, 2020, 8. 114-116; a.mif,, el-İmlâ alâ müşkilati-İhyâ, Cidde: Dâru&#8217;l-minhâc, 2011, 8. 343-345 (Bu eser, İhyâu ulümi&#8217;d-din&#8217;in son cildi olarak neşredilmiştir).</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 426 &#8211; Gazzali</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ehl-i hak şöyle demiştir: Allah Teâlâ&#8217;nın kudreti dâhlinde olan bir lütuf bulunmaktadır ki, eğer Allah bunu kâfirlere ihsan edecek olsaydı onlar kendi tercihleri ile iman ederlerdi, ancak Allah bunu onlara yapmamıştır. Fakat Allah onlara bu lütufta bulunmamış olmakla cimri, sefih, zalim ya da haksız değildir. Buna karşılık eğer bu lütfu onlara yapmış olsaydı üzerine düşen bir şeyi yapmış olmayacak, aksine onlara nimet ve ihsanda bulunmuş olacaktır. Allah bu lütfu onlara vermediğine göre, onlar için en iyi olanı (aslah) yapmamış, bunu engellemiş demektir. Eğer onlara bu lütfu vermiş olsaydı, onlar hakkında, vermemekten daha iyi olurdu. Allah&#8217;ın kul için onun iyiliğine (maslahat) olmayan bir şeyi yapması câizdir, daha iyi olanı yapmak ya da vermek Allah için zorunlu değildir. Kul için iyi olan ve Allah&#8217;ın kudretinde bulunan şey, ardında Allah&#8217;ın yaptığından daha iyi bir şeyin bulunmadığı nihai gaye değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 430 &#8211; Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Diğer yandan bundan daha açık ve güçlü bir delil de şudur: Allah kâfir için daha iyi olanı değil, aksine onun için zarar ve kötü olanı yapmıştır, zira onun küfredip kendisine düşman olacağını bildiği halde ona akıl vermiş, buluğ çağına kadar (ve daha fazla) yaşamasını sağlamıştır. Elbette Allah bu kimsenin buluğ çağına erip aklı olgunlaştığında kâfir olacağını bilmektedir. Eğer onu daha küçük iken öldürecek ya da buluğ çağına ermeden akıl ve temyiz kudretinden mahrum ederek mükellef olmayacak bir şekilde buluğ çağına ermesini sağlayacak olsa, bu durum onun için daha iyi olurdu. Ancak küfredeceğini bildiği halde onu öldürmeyip yaşattığına ve mükellefiyet yaşına gelince kendisini akıl sahibi bir insan kıldığına göre, bu durum onun kul için iyi olanı yapmadığını göstermektedir. Aynı şekilde hayatının bir dönemini Müslüman olarak yaşayıp daha sonra -Allah muhafaza-dinden dönen kimseyi düşünecek olursak; eğer Allah bu kişinin dinden dönmeden hemen önce canını almış olsaydı o kişi son nefesini Müslüman olarak verecek ve ebedi cehennem azabına müstahak olmayacaktı ki bu durum onun için elbette daha iyi olacaktı.</p>
<p>Hikmet sahibi olan Allah böyle yapmayıp da dinden döneceğini bildiği halde onu yaşattığına ve bu fiil onun için iyi değil kötü olduğuna göre, bu durum bu fiilin bir hikmet olduğuna delâlet etmektedir. Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu konuda hataya düşmesinin sebebi, hikmetin hakikati konusundaki cehaletleridir. Sonra bütün bunların Allah&#8217;ın fiili olduğu açıkça ortada olduğuna göre, bu gibi fiillerin sefihlik olduğunu, Allah&#8217;ın niteliği olan hikmet olmadığını iddia etmek küfürdür. Aksine Allah&#8217;ın bu fiilleri yapmış olması ile anlaşılmaktadır ki, her ne kadar Mutezile bu fiillerdeki hikmet yönü hususunda cahil olsa da bunlar hikmet kapsamındadır. Zira Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu konuda cahil olması mümkündür, fakat Allah&#8217;ın fiillerinin hikmet dairesi dışında olması mümkün değildir. Yine şu husus bu delili pekiştirmektedir: Yüce &#8221; Allah, “Günahları daha da artsın diye onların sürelerini uzatıyoruz” (Âl-i İmrân 3:178) ifadesiyle belirttiği üzere, kâfilerin küfür üzere kalma hallerini uzatmış, onlara bu hal üzere mühlet vermiştir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740. 492</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 433 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir. Bu noktada, salah olanın belli bir sınırının olmadığı, ama (hasta için) faydalı olan ilaç içini belli bir sınırın bulunduğu söylenebilir. Bu nedenle de iki durum birbirinden farklılık arz eder. Mâtüridi&#8217;nin bu sözünün izahını şöyle yapabiliriz: Hakikatte fayda, ihtiyacı gidermek demektir. İhtiyaç ise zâtta bulunan eksiklik demektir. Örneğin açlık, soğuktan acı duymak, hasta olmak böyledir. Sonra her eksiklik, kendi içerisinde ölçülüdür, örneğin humma aşırı vücut ısısından olur. Hastalığa sebep olan bu aşırı ısı ve bedenin dengesini kaybetmesi belli bir ölçüyledir, bazen güçlü olur bazen de zayıf olur. Bu sıcaklığı düşürecek ve bedeni dengesine döndürecek olan soğukluğun ne kadar olduğu da malumdur. İşte bu ölçüde ilaç alındığı zaman faydalı olur, yani bedende hastalığa sebep olan ve dengeyi bozan harareti yok eder. Ama bu miktara ilave yapılırsa, işte bu ilave, hastalığa sebep olan ısı artışını ortadan kaldırmaz, çünkü o kadarını zaten yeterli miktardaki ilaç yapmıştır, aksine bu ilave miktar vücudu daha fazla soğutur ve bu da başka bir hastalığa sebep olur. Zira bu ilave soğutma fili fayda değildir. Dolayısıyla fayda ve zarar, mahallin farklılığından neşet eder. Böylece başka bir hastalık ortaya çıkar ve onu gidermek gerekir. Demek ki ilave ilaç faydalı değil, zararlıdır. Ama hararete karşı kullanılan yeterli miktardaki ilacın her bir parçası, hararetin bir parçasını giderir, böylece her bir parçası faydalı olmuş olur.</p>
<p>İşte İmam Mâtüridi&#8217;nin “Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir” sözünün anlamı budur. Dinde iyi olan şeyin ise sınırı ve sonu yoktur, çünkü iyi olan her şey için ondan daha iyi (aslah) olanı düşünmek mümkündür. İyinin (salâh) bizzat kendi içerisinde bir sonu olmadığına göre, belirlenmiş olan miktar aşıldığı zaman iyinin zıddının hâsıl olduğu da düşünülemez. Aksine daimi surette, bir iyi bir diğerine ilave oldukça iyilik artar. İyinin bir sonu olmadığına göre, iyinin sebeplerinin de sonu yok demektir. Bâri Teâlâ&#8217;nın kudreti kapsamında olan iyinin sebeplerinin bir sonu olduğunu söyleyen kimse, O&#8217;nun kudretinin sonu olduğunu iddia etmiş olur ki bu da (Bâri Teâlâ hakkında) acziyetin kabulü demektir. Bu ise geçersizdir. Mâtüridinin bu sözünün izahını şöyle yapabiliriz:</p>
<p>Hakikatte fayda, ihtiyacı gidermek demektir. İhtiyaç ise zâtta bulunan eksiklik demektir. Örneğin açlık, soğuktan acı duymak, hasta olmak böyledir. Sonra her eksiklik, kendi içerisinde ölçülüdür, örneğin humma aşırı vücut ısısından olur. Hastalığa sebep olan bu aşırı ısı ve bedenin dengesini kaybetmesi belli bir ölçüyledir, bazen güçlü olur bazen de zayıf olur. Bu sıcaklığı düşürecek ve bedeni dengesine döndürecek olan soğukluğun ne kadar olduğu da malumdur. İşte bu ölçüde ilaç alındığı zaman faydalı olur, yani bedende hastalığa sebep olan ve dengeyi bozan harareti yok eder. Ama bu miktara ilave yapılırsa, işte bu ilave, hastalığa sebep olan ısı artışını ortadan kaldırmaz, çünkü o kadarını zaten yeterli miktardaki ilaç yapmıştır, aksine bu ilave miktar vücudu daha fazla soğutur ve bu da başka bir hastalığa sebep olur. Zira bu ilave soğutma fiili fayda değildir. Dolayısıyla fayda ve zarar, mahallin farklılığından neşet eder. Böylece başka bir hastalık ortaya çıkar ve onu gidermek gerekir. Demek ki ilave ilaç faydalı değil, zararlıdır. Ama hararete karşı kullanılan yeterli miktardaki ilacın her bir parçası, hararetin bir parçasını giderir, böylece her bir parçası faydalı olmuş olur.</p>
<p>İşte İmam Mâtüridi&#8217;nin “Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir” sözünün anlamı budur. Dinde iyi olan şeyin ise sınırı ve sonu yoktur, çünkü iyi olan her şey için ondan daha iyi (asla) olanı düşünmek mümkündür. İyinin (sa/âh) bizzat kendi içerisinde bir sonu olmadığına göre, belirlenmiş olan miktar aşıldığı zaman iyinin zıddının hâsıl olduğu da düşünülemez. Aksine daimi surette, bir iyi bir diğerine ilave oldukça iyilik artar. İyinin bir sonu olmadığına göre, iyinin sebeplerinin de sonu yok demektir. Bâri Teâlâ&#8217;nın kudreti kapsamında olan iyinin sebeplerinin bir sonu olduğunu söyleyen kimse, O&#8217;nun kudretinin sonu olduğunu iddia etmiş olur ki bu da (Bâri Teâlâ hakkında) acziyetin kabulü demektir. Bu ise geçersizdir. Bu, Üstat Ebü Mansür (el-Mâtüridi&#8217;nin), ilacın fayda sağladığını kabul ettiği anlamına gelmez, aksine faydayı sağlayan Allah Teâlâ&#8217;dır, ancak Allah Teâlâ ilacı fayda için bir sebep kılmıştır. Fakat Üstat (Mâtüridi), sıklıkla takip ettiği yöntemi olduğu üzere (min de&#8217;bihi) muhatabın kabul ettiği bir hususu kendi kabul etmese de cedel kabilinden, kabul edilmiş olarak ifade etmektedir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740. 4929</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 443 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="dr pv-3 ">
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-1_5 mt-1_5 items-center"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<p>·</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fotoğrafta İnsan, Zaman ve Mekân</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fotografta-insan-zaman-ve-mekan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fotografta-insan-zaman-ve-mekan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2022 11:45:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[görme]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26084</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu göz gördügi degül Bu akl irdügi degül Dil vasf virdügi degül Bi-lisan basar gerek Boncuk degül sır sözi Gel gidelim ko sözi Dostu görmez baş gözi Ayrıksı basar gerek Yunus Emre İnsan zamanla ve mekânla sınırlıdır. Bunun farkında ol- duğu için de aklı / kalbi / ruhuyla sonsuzlaşmaya, zamanı ve mekânı aşmaya çalışır. Aslında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fotografta-insan-zaman-ve-mekan/">Fotoğrafta İnsan, Zaman ve Mekân</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26091 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebubekir-sifil-zaman-ve-mekan-a-musluman-bakis-300x169.webp" alt="" width="383" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebubekir-sifil-zaman-ve-mekan-a-musluman-bakis-300x169.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebubekir-sifil-zaman-ve-mekan-a-musluman-bakis-600x338.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebubekir-sifil-zaman-ve-mekan-a-musluman-bakis-768x432.webp 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebubekir-sifil-zaman-ve-mekan-a-musluman-bakis.webp 997w" sizes="(max-width: 383px) 100vw, 383px" /></p>
<p>Bu göz gördügi degül</p>
<p>Bu akl irdügi degül</p>
<p>Dil vasf virdügi degül</p>
<p>Bi-lisan basar gerek</p>
<p>Boncuk degül sır sözi</p>
<p>Gel gidelim ko sözi</p>
<p>Dostu görmez baş gözi</p>
<p>Ayrıksı basar gerek</p>
<p>Yunus Emre</p>
<p>İnsan zamanla ve mekânla sınırlıdır. Bunun farkında ol- duğu için de aklı / kalbi / ruhuyla sonsuzlaşmaya, zamanı ve mekânı aşmaya çalışır. Aslında onun telaşı, içinde yaşadığı dünyada kalıcı olma değil, bir an önce içinde bulunduğu geçicilikten kurtulma telaşıdır. Ancak bu durumu ölümsüzlük arayışı olarak niteleyip bu dünyayla muallel kılmaya çalışanlar da yok değildir. İnsan geçiciliği ve sonsuzluğu evvela kendinde bilir. Bundan dolayı da dünyadaki ameli bu geçicilik ve sonsuzluk arasında gider gelir. Geçiciliği unuttuğunda sonsuzluğu dünyaya taşımak isterken, sonsuzluğu unuttuğunda da geçiciliği sonsuzluk yapmaya çalışır. İnsan kendi yaşadığı zaman dilimini mutlaklaştırmaya meyillidir. Kendinden öncesi ve sonrası yokmuş gibi yaşar. Sonsuzluk ve geçicilikle ilgili açmazı da buradan kaynaklanır.</p>
<p>Bundan dolayıdır ki kimisi, insan için zamana atılmış, mekâna hapsedilmiş der. Kimisi ise insanı zamanı ve mekânı zorlayıp sonsuza uzanan / uzanmak isteyen, ebedi yeniyi arayan varlık olarak niteler. Sonuçta insan mı zamanı ve mekânı belirler yoksa zaman ve mekân mı insanı belirler; sonu gelmez bir tartışma alır başını gider. Ama her şeye rağmen insan-zaman ve mekân ilişkisinin bilincinde olmak eşya ve hadiselere farklı bakabilmek demektir.</p>
<p>Birbirinden farklı görüşler ve nitelemeler olsa da insanı insan yapan şey de bu ikili durumda ve imkânsızlıkta yatmaktadır. Bir başka açıdan bakacak olursak, eğer zaman sonsuzluksa mekân da bu sonsuzluğun sınırıdır. İnsan ise mekân içinde zamanı tanımlamaya ve sınırlamaya çabalar. Bu çaba ileri boyutta olduğu zaman bir mekanizmi ve kısır döngüyü doğurabilir. Ancak insan bir anlamda zamanı tanımlamak zorundadır. Lakin tanımladığı zaman paradoksal biçimde kendisinin prangaları olacaktır. |</p>
<p>Geleneksel bakış açısı İçin dünya dai insan da bir misal,bir ayet, bir işarettir. Bu aynı zamanda onun geçiciliğiyle ilgilidir. Onun gördüğü her şey aşkın bir bağlama sahiptir.Çünkü kendini içinde hazır bulduğu dünya veya âlem, insanın kendi imkân ve kabiliyetleriyle oluşturduğu bir dünya değildir. Dolayısıyla o içinde bulunduğu bu dünyadan hareketle, dünyanın ötesini anlamaya çalışır. Varlık ve oluş bu dünyadan ibaret değildir. Bu dünyanın aşkın anlamda öncesi ve sonrası vardır. Öyleyse insan, zaman ve mekân, sırf fizik ve matematik olarak açıklanamaz hatta kavranamaz.</p>
<p>Hilâfet ve risâletle başlayan bir insan, zaman ve mekân anlayışı, aşkın olanın tecellisi ve tezâhürüdür. İnsan zamanın ve mekânın halifesi olması itibarıyla ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Âlemin gözbebeği olan insan, varlığın her bakımdan en çok kendisinde tecelli ve tezâhür ettiği bir varlık olarak sırf dünyevi anlamda izah edilmesi onu eksiltir.</p>
<p>Oysa modern süreç en başta insanın, zamanın ve mekânın aşkın bağlamlarından koparıldığı bir dönemdir. İnsan halife olma özelliğini yitirirken bir hayvanın evrimleşmiş evresine indirgenmiş, zaman, mekanik anlamda dilimlere bölünerek tanımlanmış, mekân ise tamamen insan eliyle “yeniden yaratılmış”tır. İleri, geri, ilkel, medeni, vahşi, barbar gibi kavramlar yeniden kurgulanmıştır.</p>
<p>Modern zaman anlayışına göre, geçmişe ilkel diyen biri kendi yaşadığı zaman dilimini “cennetsi” olarak tanımlarken, geleneksel zaman anlayışına sahip birisi ise geçmişi “cennetsi” tanımlar, bugünü ve geleceği gittikçe kötü, barbar, cehennemsi olarak niteler. Rönesans&#8217;la başlayan tanımlanabilir, sınırlanabilir, çevrelenebilir zaman anlayışı ve onun doğurduğu mekanik mekân ve insanın zaman telakkisi, doğal olarak hayatının her anına yansır. Medeni takvimin gün anlayışı gecenin bir vaktinde başlar ve gecenin bir vaktinde biter. Oysaki güneş&#8217;in doğuşu, batışı ve hareketleri eksenindeki bir zaman anlayışı, farklı bir insan ve farklı bir mekân anlayışını da içinde taşıyacaktır. Bir Batılı için güneş&#8217;in batması gündüzün bitişi iken, bir Doğulu için günün bitmesi ve yeni bir günün başlamasıdır. Ya da bir Batılı için günün bitişi gece yarısı iken bir Doğulu için ikindi vaktidir. Hangi takvimin içinde yaşadığımız, hangi zamanın ve mekânın içinde yaşadığımızın da göstergesidir. Günü, ayı, yılı, saati, zamanı, vakti kendi belirlemeyen bir insan, başkasının belirlediği gün, ay, yıl, saat, zaman ve vakte göre yaşar. Böylece şimdiyi, geçmişi ve geleceği buna göre belirler.</p>
<p>Doğum ve ölüm idrâkinde daha berrak biçimde ortaya çıkar bu farklı bakış açısı ve anlama biçimi. Modern insan varlığa gelişini evrimci / rasyonel / seküler bir izaha &#8211; bağlarken, geleneksel insan manevi ve mucizevi bir izahla kendini aşan bir varlığa bağlar. Dolayısıyla modern insan “için bu evrimcilik bedenin ölümüyle sona ererken, geleneksel insan için bedenin vakti dolduğunda yeni bir süreç, yeni bir zaman, yeni bir hayat başlar. Birinde zamanla ve bedenle muallel bir zaman anlayışı diğerinde gerek başlangıçta ve gerekse sonda, zamanı aşan ve daha çok beden üzerinden değil ruh ve kalp üzerinden bakan bir anlayış söz konusudur. Bir başka deyişle, bedenin yaşlanması modern insan için yolun sonu iken, geleneksel insan için yeni bir yolun başlangıcı hatta bir zaaf değil, olgunluk ve kemal mertebesidir. Bu anlamda i insan bütünlük ve sürekliliktir.</p>
<p>” Modern zaman ve tarih anlayışına göre geçmiş; tarihin, antropolojinin, arkeolojinin konusuyken bugün sosyolojinin ve psikolojinin konusudur. Tıpkı geçmiş zaman gibi, geçmiş insan ve mekân da ilkel, gelişmemiş, vahşi, barbar ve olumsuzdur. Bundan dolayıdır ki modern insan, zamanı, mekânı hatta insanı kendi “yaratır”. . Yaratıcı insanın tanımladığı zaman, mekân ve insan gerçeklikle ilgili değildir. O herhangi bir temsil kabiliyetine sahip olmadığı için bir iz ve göstergeye hatta hafızaya sahip değildir. Yaratılan insanın “bireyselliği ve özgünlüğü”, zamanın mekanikliği ve mekânın hafızasızlığı ve yersizliği zorunlu olarak kurguyu ve görüntüyü doğurur. Artık bu bağlamda inşâ edilen zaman, kurgulanan mekân ve onun içindeki insan bir görüntü, bir imgedir.</p>
<p>Zamanla ilgili mekanikleşme, mekânın da anlamını yitirmesine, hafızasızlaşmasına ve suskunlaşmasına yol açıyor. Modern dönemde belki de mekân sustuğu için kelimelerimiz anlamsızlaşıyor. Marshall Berman, Marx&#8217;ın kapitalist toplum düzenini ve insan ilişkilerini en iyi biçimde özetlediği cümlesini kitaplaştırırken sanırım en çok da bu mesele üzerinde duruyordu: “Katı olan her şey buharlaşıyor.”</p>
<p>İnsan mekânı tüketirken aslında kendi anlamsızlığını ve mezarsızlığını hazırlıyor. Görüntü ve gösteri, görünenin üstünü öylesine örttü ki mekânla ilgili yanılgılarımızdan kurtulamıyoruz. Böyle olunca da tabiat susuyor. Dağ içine çekilmiş, uçurumuna gizlenmiş, rüzgâr kendi hüznüne saklanmış, su kendi soğukluğunda titriyor, ağaçlar bile yaprak yaprak ağlıyor. Duvarlarda ne ses izi var ne bir şiir ne de bir türkü. Minderlerin yerine koyduğumuz sandalyeler soğuk ve yalnız, artık kendini bile taşıyamıyor. Pencereler anlamını arıyor. Ne dokunan eller ne yansıyan süretler ne de bakışan gözler&#8230; Perdeler mahzun. Pencere önü çiçekleri bile yetim ve mânâsız. a, |</p>
<p>Görünen artık bir âyet, bir iz ve gösterge değil, sadece insanın ürettiğidir. Görüntü modern insanın, zamanın ve mekânın dilidir. Lakin burada bir dile sahip olmak dilsizliktir. Mekân zamansız, zaman mekânsızsa ortada bir dilsizlik var demektir. Dilsizliğin olduğu yerde ise insan konuşamaz hatta göremez. Çünkü insan tükettiği şeyi göremez. Kim bilir belki de şâirin de dediği gibi; “Konuşmaktan geçtik, susacak birini bile bulamıyoruz”. Oysa tabiat insanın kendini anlayabileceği, ifade edebileceği bir alan. Diger deyişle insan, zaman ve mekân içinde insan. |</p>
<p>Modern insan ölümsüzlük arzusuna rağmen “ölümsüzlük sorununu” halledemediğinin de farkındadır. Bundan dolayı da ölümsüzlüğü imgeler yoluyla aşmaya çabalar. Numen bağlamından kurtarılarak dünyanın mutlaklaştırılması gibi, insanın da dünya içinde mutlaklaştırılmasının ilkelerini oluşturmaya çalışır. Elbette bunun tarihte izlerini de arar. Modern öncesi dönemlerde de modern insanın tavırlarına benzer ölümsüzlük arayışları olmuştur. Mesela firavunların, kralların, yöneticilerin bedenin sürekliliğini sağlamak maksadıyla cesetlerini mumyalatmaları bu ölümsüzlük arzusuyla ilgilidir. Yine heykelin ortaya çıkışı, anıt mezarların görkemli yapıları da bu minvalde değerlendirilebilir. Modern dönemde ise özellikle resmetmeyle fotoğraf çekmenin, insanın ölümsüzlük arayışı ve bedenin sürekliliğiyle ilgisi olduğu göz ardı edilmemelidir.</p>
<p>Bu durumda fotoğraf, resim, heykel ekseninde insanı süret üzerinden sonsuzlaştırma çabasıyla; zihin dünyası, aklı, kalbi ve fikirleri üzerinden sonsuzlaştırma çabası birbirinin aynı değildir. İmge; süretin hatta iz, gösterge ve temsilin yerini alarak onun gerçekliğini iptal etmiş, bir bakıma simülatif bir gerçeklik ortaya çıkarmıştır. Bugün imgenin egemenliği matematik ve fizik düzlemi bile ortadan kaldırarak insanın süret gerçekliğini bile neredeyse anlamsız kılmıştır. Çünkü katı olan her şeyin buharlaştığı çağda, sürete indirgenen her şey de sanallaşarak, imgeleşerek, imajlaşarak buharlaşmıştır. Başka bir deyişle görünen her şey imgeleşerek ve görüntüleşerek buharlaşıyor. &#8211;</p>
<p>Öyleyse modern ressamın yaptığı portre veya doğa resmi gibi, modern fotoğrafçının çektiği portre ve manzara fotoğrafı da gerçekliği temsil etmez. Portre veya manzara herhangi bir tümelliği yansıtmaz. Çekilen bir dağ fotoğrafı ya | da herhangi bir manzara fotoğrafının bildiğimiz tabiatla bir ilgisi yoktur. Tıpkı çekilen portre fotoğraflarının bildiğimiz insanla bir ilgisinin olmadığı gibi. İnsan, zaman ve mekânın imgeleştiği bir dünyada görüneni değil, belirlediği, tanımladığı ve istediği biçimde gördüğünü çeker. Bu minvalde görüneni çekmek temsil niteliğini yitirmemiş varlığı</p>
<p>çekmektir. Ancak görüntüyü çekmek temsil niteliğini yitirmiş, kendi başına bir varlık iddiasında olan ama var olmayan bir imgeyi çekmektir. Belki de varlığı anlamak için evvela görüntülerden kurtulmak gerekiyor. Modern metafizik insanı, zamanı ve mekânı nasıl tanımyorsa modern düşünceye / sanata / kültüre göre; o insan, o</p>
<p>zaman, o mekândır. Bu kalıba uymayan insan insan olmadığı “gibi, zaman ve mekân da zaman ve mekân değildir. Bu durumda fotoğrafçı gördüğünü çekemez. Çünkü göremez. O sadece kendisine gösterileni gördüğü için onu yansıtabilir. Modern zamanın ve mekânın içindeki insan imgeler ve görüntülerle perdeli bir dünyada zorunlu olarak yaşar ve genellikle de bunun farkında değildir.</p>
<p>Modern anlamda bizâtihi fotoğrafın kendisi; gösterirken göstermeme, tanımlarken karıştırma ve tanımları bozma, bildirirken gerçekliğin üstünü örtme şeklinde tezâhür eder. Artık burada görme dış dünya ve görünenle ilgili değil, insanın zihniyle ve görüntüyle ilgili bir durumdur. Varlığı gerçekliğiyle göremeyen insanın, gördüğünü gerçeklik olarak kabul etme sürecidir bu bir başka bakımdan. Bu görme, metafizik veya aşkın bir görme değil, matematik ve fiziki bir görmedir.</p>
<p>Tam da burada fotoğrafın bir kadraj olduğu hatırlanmalıdır. Kadraj bir bakıma, tanım, sınır ve belirleme anlamına da gelir. Bundan böyle gerçeklik kadrajın içindedir. Sadece insan değil, zaman ve mekân da kadrajda gerçektir. Kadraj insanın gördüğü, görülmesini istediği ve başkasına görme ve görüntü vasıtasıyla dayattığıdır. Nitekim bu hengâmede neyi gördüğün artık önemli değildir. Zaten kadrajlar dünyasında onun dışında bir şey de görülmez. Ekranda görünenden ibarettir bütün gerçeklik. Bu durum bir süre sonra süretlerin görüntüsüyle sınırlı kalmayarak malumatla ve zihni olanla ilgili olarak da genişleyecektir.</p>
<p>Fotoğrafçı için zamanın ve mekânın içine girebilmek, zamanı ve mekânı fark edebilmek gerçekten kolay değil. Çünkü eşya ve hadiselere kendi gönül gözüyle değil, sırf kameranın gözüyle bakan fotoğrafçı zamanı da mekânı da göremez. Ama fotoğrafı bir hafızanın ışığında, bir geleneğin sürekliliğinde çeken fotoğrafçı için zaman ve mekân kendini idrâk ettiği, fotoğraf ise zaman ve mekânla birlikte kendini ifade ettiği bir araç hâline gelir. Gerçekten de bu bilinçle, fotoğrafla bir zamanın ve mekânın içine gireriz. Ya da fotoğrafla bir zamandan ve mekândan çıkarız, hatta zamanı ve mekânı alır kendimize getiririz. Bundan dolayıdır ki tarihi olmayan insanın zamanın içine girmesi mümkün değildir. Diğer taraftan bir insan durumunu, bazen bir fotoğrafta kendi akıcılığı içinde görürüz. Bu anlamda fotoğraf zamanın bizâtihi kendisi olur. Geçmiş, an ve gelecek aynı anda tecelli eder, aynı kadrajın içinde görünür. Gelişler, bekleyişler ve gidişler bir karede hafıza olur. Belki de fotoğrafı bu denli zamana ve mekâna tutunduran şey, son yüzyılımızdaki savaşların ve ölümlerin pervasızca ve anlamsızca çokluğu ve buna rağmen inadına vahşice süren tüketim kültürüdür. İnsanı bunaltan, tıkayan, nefessiz bırakan sosyal olayların acımasızlığı, bizim gözümüze ve gönlümüze perde olmaya devam ediyor. Belki de bunun için fotoğrafı zamana ve mekâna dâhil edip sonsuzlaştırıyoruz. Ya da zamanı ve mekânı fotoğrafa onu sonsuzlaştırma kaygısıyla eklemliyoruz. Sonuçta fotoğraf, içinde bulunduğumuz ya da dışında kaldığımız zamanın ve mekânın da görüntüsü ve kaygısıdır. Bir çocuk fotoğrafını çekip geleceğin fotoğrafını çektiğimizi hissettiğimizde ya da yaşlı bir insanın fotoğrafını çekip geçmişin, geleneğin ve hikmetin fotoğrafını çektiğimizi bildiğimizde o an zamanın fotoğrafını çektiğimizi söyleyebiliriz. Yine zamanı, tarihi bir mekânın fotoğrafını çektiğimizde çok daha iyi hissederiz. Süleymaniye&#8217;yi veya Ayasofya&#8217;yı çeken bir fotoğrafçı yalnızca bir mekânın değil, aynı zamanda tarihin ve geçmişin fotoğrafını da çekmiş olur. İnsanın mânâsıdır zaman ve mekân. İnsan, zaman ve mekân içinde bir varlık ve âidiyet hisseder. Zamana ve mekâna yabancılaştıkça boşluğa düşer. Mekân altından, zaman ruhundan / üstünden kayar ve insan kendini içinde yaşadığı dünyaya atılmış / bırakılmış hisseder. Son dönem &#8211; sosyologlarının mekânsızlık-evsizlik dedikleri hadise gerçekte zamana ve mekâna yabancılaşan insanın içinde bulunduğu ruh hâlini yansıtmaktadır. Belki de bunun için tarihi bir evin önünde, bir caminin taş duvarında büyük travmalar, paradokslar yaşarız. Bu anlamıyla insanın nostaljik tutumu, geçmişi ilkele mahküm ederek yok etme olarak da nitelenebilir. Modern metafizik bizi yalnızca “tanrısız”, “aşkınsız” bırakmadı; aynı zamanda zamansız, mekânsız, evsiz, yolsuz bıraktı.</p>
<p>Oysa bu zamanın ve mekânın belki misafiridir ama yabancısı değildir insan. Belki kimliksizliğimiz ve evsizliğimiz bizi misafir / yolcu olmaktan çıkarıp “yabancı” hâline getirdi. Mekânla ve zamanla bir âidiyet duygusu içinde değilse insan, bir gelen-ek ve hikmet de üretemez. Sırf ruh hâlini yaşadığı için bu kez kendine de yabancılaşmaya başlar ve işte o zaman zamansızlıkta ve mekânsızlıkta savruk bir “tip” olarak sonunu bekler. O zaman ise onu tatmin edecek tek şey romantik bir nostaljidir. Modernite&#8217;nin evsizlik / kimliksizlik hâlini kendi “Hira”sına çekilerek yaşayan insan, yeniden bir âidiyet bilinciyle içinde yaşadığı topluma dönemediği zaman ise ortaya çıkacak olan sadece “hiçlik” &#8211; tir. Öyleyse zamana, mekâna ve insana dönmek gerekiyor. İşte hafızası olan fotoğrafçıyla içinde yaşadığı zaman diliminde âidiyet ve kimlik problemi yaşayan fotoğrafçı arasındaki en temel fark budur. Hâsılı fotoğraf araç olan yolu, yolculuğu ve yolcuyu mutlaklaştırmamaktır. Ve ancak hafızası olan fotoğrafçı zamanın fotoğrafını çekebilir&#8230;</p>
<p>Bugün artık görüntü tekniğin değil, sosyolojinin konusudur. Neyin görünüp görünmediği veya neyin görülüp görülmediği teknik bir mesele değil, sosyolojik hatta psikolojik bir meseledir. Dolayısıyla gerçeklik görelidir. Bu durumda gerçeklikten söz etmek de yersizdir. Görüntünün gerçeklik diye bir derdi ve kaygısı yoktur. O zaman görünen algı, imaj ve pragmatik anlamda bir mânâ taşır. Görüntüyü üretenin tercihi belirler gerçekliği. Bundan dolayıdır ki onun bir zaman ve mekân zemini olmaz. Çünkü sadece insanı değil, zamanı ve mekânı da görüntüleştirmektedir. Biz onun doğallığını değil, “yaratılmış / üretilmiş hâlini” görmekteyiz. Mesela bu anlamda modern şehirler; ışıkla, matematikle ve mekanik bir fizik anlayışıyla üretilmiş maketlerden, yani görüntülerden ibarettir. Gece veya gündüz o şehre baktığınızda kurgulanmış bir maket, üretilmiş bir görüntü görürsünüz. Öyleyse çektiğiniz bir şehir fotoğrafı gerçekliği yansıtmaz.</p>
<p>Diğer taraftan zaman ve mekân hafızasızdır. Bu yönüyle görüntü aynı zamanda bir hafıza yitimidir. Sayısallaşan zaman ve mekân sıradanlaşarak, sekülerleşerek mekanikleşir, hafızasını yitirir ve görünmez hâle gelir. Hayat adeta bir klipten farksızdır. Görünenin en önemli özelliği ise hafızasıdır çünkü.</p>
<p>Bu hususta birbirinden önemli paradokslar da ortaya çıkacaktır. Mesela görmediğine inanmama iddiasında olan modern insan, görüntü vasıtasıyla gerçekliği olmayan bir şeylere / şeye inanmaya başlar. Hakikatte bu bir bakıma görmediğine inanmanın başka bir biçimidir. Çünkü görüntüyü görme imkânı yoktur. Bunu Hz. Ali veya Hz. Ebubekir&#8217;e atfedilen “Görmediğim Allah&#8217;a inanmam” veya “Hiçbir şey görmedim ki önce Allah&#8217;ı görmemeyim” sözleriyle mukayese ettiğimizde konu çok daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Burada asıl önemli tehlikenin ise geleneksel olanın muhafazakârlaşarak sekülerleşmesi ve görüntü hâline gelmesi olduğunu belirtelim. Modern süreçle karşılaşan ve kendi bağlamını kaybeden geleneksel insan, tıpkı geleneksel zaman ve mekân gibi görüntüleşerek temsil niteliğini kaybediyor. Geleneksel insan, zaman ve mekân gittikçe nostaljinin mevzuu hâline geliyor. Modern kentlerde kurulan ramazan sokakları ve panayırlarda padişah kıyafetiyle fotoğraf çektirmek sözünü ettiğimiz hususun en temel iki göstergesidir. Yine kitapçı veya hediyelik eşya mekânı hâline getirilen medreseler, kermes veya sergi salonu hâline getirilen hamamlar, büfe hâline getirilen çeşmeler, kafe hâline getirilen tarihi mekânlar, seyirlik hâle getirilen dini mekânlar ve ibadetler, turistik bir seyahate dönüşen hac ve umre ziyaretleri mekânın yersizliğinin ve hafızasızlığının, bir başka deyişle görüntüleşmesinin en somut göstergeleridir. Bunun gibi ezan, namaz, zekât, hayır yapmak, sadaka vermek artık bir görüntü ve görünme unsurudur. Kurban ve Ramazan Bayramı sadece tatil aracıdır.</p>
<p>Bu durumda imgeleşenin veya görüntünün fotoğrafını çekmekle çekmemek arasında bir fark yoktur. Varlığa geleneksel açıdan bakan bir insan için fotoğraf, ancak bir iz ve gösterge olduğu sürece bakmaya, görmeye yardım edebilir. Bu anlamda fotoğraf, bir hafızaya katkıda bulunduğu gibi, araç olarak da bir işleve sahip olabilir. Ancak bunun için de modern anlamda imge ve görüntüyü çok iyi anlamak, görünenin iz ve gösterge bağlamını yeniden bir üst ilke çerçevesinde yerine ikame etmek gerekir. Böylece fotoğraf, video ve resim bir yaratım aracı olarak değil, bir iz ve gösterge aracı olarak kullanılabilir. Buna da öncelikle görenin kamera olmadığı, insanın gözünün de ötesinde onunla beraber aklıyla / kalbiyle gördüğü fikrini esas alarak başlayabiliriz.</p>
<p>Reyi ve nazarı olmayan; insana, zamana ve mekâna, hatta eşya ve hadiselere bakamaz. Bakamadığı için de hem bilemez hem de göremez. Bilmeyle görmeyi birbirinden bagımsızlaştıran modern düşünce, görmeyi akıldan ve varlıktan göze indirgeyerek süreti asıl varlığından kopardığı gibi gözü de insandan koparmıştır. Çünkü artık gören göz degil kameradır, gösteren insan değil fotoğraf veya videodur.</p>
<p>&#8211; Rey ve nazar sahibi olmayan bir insanın mârifet ve müşâhede mertebesine geçmesi elbette düşünülemez. Bugün modem insanın imgeler üzerinden oluşturduğu “metafizik”, kalıcı hiçbir şey bırakmıyor. Sadece fotoğraf veya resim ya da sinema değil, modern bakış açısıyla yazılan herhangi bir metin bile kalıcı hâle gelemiyor. Çünkü o da görüntünün egemenliğinden, görüntüleşmekten kendini kurtaramıyor. Bütün fotoğraflar, bütün filmler, kısacası bütüri görüntüler aynılaşıyor, düzleşiyor ve sıradanlaşıyor. Sıradanlaşan ve aynılaşan bir şey görünmez hâle gelmiş demektir. Bu durumda bir bakmadan ve görmeden söz edilemez.</p>
<p>Fotoğraf, resim veya sinema; “gerçekliğiyle” buluşmadığı sürece ortaya koydukları sadece görüntülerden ibarettir. Görüntü ise yapaydır, geçicidir ve gerçekliği yoktur. Görüntü görüneni temsil etmez. Sıradanlaşan, düzleşen insanın, zamanın ve mekânın fotoğrafı çekilmez. Çünkü görüntü yüzsüzdür. Görünmesi için görüntüyü görüntüden kurtarmak gerekir.</p>
<p>Yunusla bitirelim</p>
<p>Senünle birligüm senden ırılmaz .<br />
Hayat senünledür sensüz dirilmez<br />
Gözüm içinde sensin bile bakan<br />
Eğer sen bakmasan yolum görinmez</p>
<p>Yunus imdi sen Hakk&#8217;a ir<br />
Dün ü gün gönlün Hakk&#8217;a vir<br />
Gönül gözü görmeyince<br />
Bu baş gözü görmeyiser</p>
<p>Dursun Çiçek &#8211; Fotoğrafın Ötesine,syf:210-221</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fotografta-insan-zaman-ve-mekan/">Fotoğrafta İnsan, Zaman ve Mekân</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fotografta-insan-zaman-ve-mekan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
