<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Feridun M.Emecen | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/feridun-m-emecen/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 11 Jan 2020 15:45:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Feridun M.Emecen | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“Osmanlılar Kayı’dandır ve Kurucusu Osman Gazi’dir”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanlilar-kayidandir-ve-kurucusu-osman-gazidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanlilar-kayidandir-ve-kurucusu-osman-gazidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jan 2020 15:45:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Edebali’nin kızı]]></category>
		<category><![CDATA[Feridun M.Emecen]]></category>
		<category><![CDATA[Halil İnalcık]]></category>
		<category><![CDATA[Kayı Boyu]]></category>
		<category><![CDATA[Mâlhun Hatun]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Gazi]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Gazi amcası Dündar Bey’i neden öldürmüştür?]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti’nin kuruluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı’nın kuruluş yılı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23823</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla ilgili kaynak eser ve arşiv kaydının yok denecek kadar az olması tartışmaları da beraberinde getiriyor. Biz de kuruluş yılından kurucunun ismine, Kayı boyundan Osman Gazi’nin okuma-yazma bilip bilmediğine, en merak edilen hususları konunun uzmanı Prof. Dr. Feridun Emecen’e sorduk. Konuşan:Sames Tınas Osman Gazi’nin ismi hakkında “Otman, Ataman” gibi yakıştırmalar yapılıyor. Bu konu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanlilar-kayidandir-ve-kurucusu-osman-gazidir/">“Osmanlılar Kayı’dandır ve Kurucusu Osman Gazi’dir”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-23834 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/d72d72368f3e2d0486388495ae399847.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/d72d72368f3e2d0486388495ae399847.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/d72d72368f3e2d0486388495ae399847-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla ilgili kaynak eser ve arşiv kaydının yok denecek kadar az olması tartışmaları da beraberinde getiriyor. Biz de kuruluş yılından kurucunun ismine, Kayı boyundan Osman Gazi’nin okuma-yazma bilip bilmediğine, en merak edilen hususları konunun uzmanı Prof. Dr. Feridun Emecen’e sorduk.</p>
<p>Konuşan:Sames Tınas</p>
<p><strong>Osman Gazi’nin ismi hakkında “Otman, Ataman” gibi yakıştırmalar yapılıyor. Bu konu hakkında düşünceleriniz nelerdir? </strong></p>
<p>Osman Bey’in adı üzerindeki tartışmalar daha çok o dönemde kendisiyle çağdaş olan Pachymeres’ten kaynaklanıyor. Pachymeres, Grek alfabesi ile Osman Bey’in adını yazarken onu sanki “Otman, Atman” gibi yazıyor; o şekilde de okunduğu için bazı tarihçiler buradan hareketle aslında onun isminin “Osman” değil, “Otman” yahut “Atman” olduğunu, bu adın da kuzeyden gelen Türklere mahsus bir unvan olduğunu söylüyor. Osman Bey’in aslında Doğu Anadolu cihetinden, Azerbaycan tarafından gelmediği, daha çok kuzeyden gelen Türklere mensup bir askerî lider olduğu ileri sürülüyor. Yani bu tartışmalar “Atman” üzerinden sürdü. Hatta bugün “Atman” veya “Ataman” şeklinde, “başbuğ” anlamına gelen ve bir askerî kumandan hüviyetini taşıyan bir unvan var. Bu unvanı Ukrayna Kazakları kullanıyorlar ama kelime Türkçeden türemiştir.</p>
<p>Bu kelimenin bozulmuş şekli gibi telâkki ediyorlar. Bana göre bu doğru bir yaklaşım değil. Dönemin Arap müelliflerinin hiçbiri bunu “-t” şeklinde yazmadı. İbn Battuta, İbn Said, el-Ömerî gibi yakın dönem Arap seyyah ve coğrafyacıları hiç böyle yazmadılar. Osman oğlu Orhan Bey dediler mesela. Dolayısıyla devletin kurucusunun isminin Osman olduğuna şüphe yok. Üstelik benim anladığım kadarıyla Arapçadaki “peltek s” sesi Yunancadaki “t sesi”ne benzer. Dolayısıyla “s” harfi peltek olduğundan “t” gibi çıkabiliyor. Buna bağlı bir şey gibi görüyorum ben bunu. Yoksa bizim tarih literatürümüzde böyle bir şey yok. Osman Bey’in bastırdığı paralar da bugün elimize ulaştı; onların sahihliği de söz konusu. Bugün artık tamamen ortaya çıkmış vaziyette. Yani “ayn” ve “peltek s” ile yazılmış bir Osman var karşımızda.</p>
<p><strong>Heterodoksi iddialarını hangi çerçevede değerlendiriyorsunuz? Heterodoksi-Ortodoksi gibi bir kavramsallaştırma doğru mudur? </strong></p>
<p>O dönemler için bu gibi kesin ayrımlar yapmak zor. Yani Sünnî tarikatlar, gayrisünnî tarikatlar, bunlar arasındaki birliktelik… Bunlardaki görüşlerin çoğu birbirine çok benziyor zaten; kesin bir ayrım yapılamaz. Âşıkpaşazâde Vefaî Tarikatı’na, Ebu’l-Vefa’ya bağlı ama kendisi ondan çok farklı argüman geliştiriyor mesela. Bektaşîliğe karşı çok açık ifadeleri var. Yani o dönemde kesin olarak tarikatlar ve tarikat ehli arasında bir ayrım olmamış gibi görünüyor. Ne zamana kadar? II. Bayezid döneminden sonra ortaya çıkan bir duruma kadar. Bunun da sebebi büyük ihtimâlle Safevîlerin ortaya çıkışıdır. Safevîler gulat-ı şia dediğimiz aşırı Şiî görüşleriyle birlikte buna siyasî ve dinî bir veçhe kazandırdıkları ve Anadolu’yu tehdit ettikleri zaman, Osmanlılar da kendi saflarını ve inançlarını belirlemek için Sün- nîliğin Hanefîlik ekolünü açık bir şekilde ortaya koymuş oldular. Mesele bununla alâkalı olmalı. Bunlar bizim yorumlarımız, yani modern tarihçilerin… Heteredoksi, ortodoksi diye kavramlar o dönemde yok. Bunlar bugünkü tarihçilerin görmek istedikleri şeyler aslında. Dönemin tarihî gelişim süreçlerine bakarak bunları değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Osmanlı’nın kuruluş yılı bir başka tartışma konusu. Halil İnalcık’ın 1302 tarihini vermesinden sonra epey konuşulur oldu. Yanlış hatırlamıyorsam siz Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş Tarihi kitabınızda 1300’ü makul kabul ediyorsunuz. </strong></p>
<p>Halil Hoca, Bafeus Savaşı (Koyunhisar Savaşı) münasebetiyle Pachymeres’te Osman Bey’in doğrudan doğruya adının geçmesi hasebiyle ve Bizans’ı mağlup ederek adını duyurmasından hareketle devletin artık tam anlamıyla ortaya çıktığını belirlemek üzere bunu ileri sürmüş olmalı. Yoksa Osmanlı Devleti Bafeus Savaşı’nı kazanıp beyliğini ilân etti diye bir şey söz konusu değil. Pachymeres’in ilgili pasajından anlaşıldığı üzere, Pachymeres geriye dönüş yaparak Osman Bey’in kim olduğunu açıklamaya çalışıyor. Kim olduğunu açıklamaya çalışıyor derken zaten Osman Bey’in çok büyük bir askerî lider olduğu açık. Uç bölgesinde kendi başına hareket eden askerî uç beylerinden biri Osman Bey. Bağımsız bir devlet kurmak söz konusu ise kimden bağımsız hareket edecek şimdi bu? Ya Selçuklulardan ya da Moğollardan. Selçuklular kimdi? O sırada Moğolların vesayeti altında bulunan bir devlet. Dolayısıyla her ikisinden de bağımsız bir çerçeve içerisinde olması lâzım.</p>
<p>Anadolu beyleri bu dönemlerde kendi durumlarını Moğol valilerinin, İlhanlı valilerinin durumuna göre ayarlıyorlar. İlhanlı valileri Anadolu’da zaman zaman merkeze başkaldırıyorlar, buradaki Anadolu beylerine karşı hareket ediyorlar vs. Bunun gibi karışık ve kaotik dönemlerde bu beyler daha serbest hareket etme imkânına sahip oluyorlar. Dolayısıyla bu anlamda bizim eski Osmanlı kroniklerine baktığımızda onlar mesela hicrî 699, miladî 1299 tarihine tam denk düşüyor. Bu tarihi Osman Bey’in hutbe okuttuğu, bağımsızlığını ilân ettiği tarih olarak ilân ederler. Ama bu kafadan atılmış bir tarih değil; bir zemini var. Tam da bu tarihte Anadolu valisi Sülemiş’in isyanı bahis mevzuu. Dolayısıyla bu isyan hareketiyle beraber Batı Anadolu bölgesindeki beyler bağımsız hareket etmeye başlıyorlar. Muhtemelen bundan dolayı bizim kaynaklar da 1299’u ileri sürdü. O bakımdan yuvarlak bir rakam olması hasebiyle Osman Bey’in kendi başına hareket ettiği ve beyliğinin temellerini attığı tarihi aramak lazım geliyor ise, bunun 1300 yılı olabileceğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Moğolları metbu addediyorlar mı? </strong></p>
<p>Bu İlhanlı vesayeti diğer bütün beylikler tarafından tabii ki biliniyor. Moğolları devre dışı bırakmak gibi bir gayretimiz yok. Çünkü Selçuklular da dolaylı bir şekilde Anadolu beylikleri de onların idaresi altında görünüyor. Moğol valilerini muhakkak hesaba katıyorlar. Selçuklu bağımlılığı demek, aynı zamanda İlhanlı bağımlılığı demektir. Zaten sonraki dönemlerdeki iddialar da hep o şekilde. Herkes endişe ediyor İlhanlılar herhangi bir hareket yapar mı diye. Sonraki devirlerde hep Ebû Said Bahadır Han’ı gözlüyorlar ne yapacak diye. Böyle bir korku var. Sultan II. Murad döneminde bile var. Timur, İlhanlılar valisi sıfatıyla hareket etti zira. II. Murad da endişe ediyordu. Bunlar dikkat edilmesi gereken şeyler. Bu sebeple Selçuklulardan mı kazandı, Moğollardan mı kazandı demek doğru bir yaklaşım değil; ayırmamak lâzım ikisini.</p>
<p><strong> Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’nin kızıyla evlenmesi meselesi var bir de. Orhan Gazi’nin vakfiyesinde annesinin ismi Mâlhun Hatun binti Ömer Bey diye geçiyor. Acaba Osman Gazi iki veya fazla evlilik mi yapmıştır? Yoksa Mâlhun Hatun ile Bâlâ Hatun karıştırılıyor mu? </strong></p>
<p>Mâlhun Hatun bin Ömer Bey yazıyor, evet. Ömer Bey kızı Mâlhun Hatun, Şeyh Edebâlî’nin kızı diye de geçer kaynaklarda. Osmanlı tarihine baktığımızda Osman Bey ve yanında bir tasavvuf şeyhi olarak ona manevî motivasyon veren bir şahsiyet olan Şeyh Edebâlî ilk defa Âşıkpaşazâde Tarihi’nde geçer. Evvelki tarihlerde böyle bir şey yok. Ne Ahmedî’de ne Karamanî Mehmed Paşa’da ne Enverî’de. Niye Âşıkpaşazâde bu şekilde Şeyh Edebâlî’yi devreye soktu? Bazı tarihçiler diyor ki zaten Vefaî Tarikatı’ndan olduğu için ona bağlılığını göstermek maksadıyla bunu yazdı. Ama böyle bir şeyin var olduğu bir gerçek; bunu söyleyelim. Çünkü Şeyh Ede diye Bilecik tarafındaki vakfiyelerde ismi geçiyor; tarihî bir şahsiyet olduğu açık. Fakat onun Osman Bey’le ne ölçüde bir ilişkisi olduğuna dair erken kaynaklarda geçen herhangi bir malûmat yok. Keşke olsaydı! Ama Menakıb’a ve Âşıkpaşazâde Tarihi’ne dayalı olarak bir çerçeve çiziyoruz. Onun manevî bir lider olarak duruşunu veya Osmanlı Beyliği’nin kuruluşundaki manevî rolünü anlatmaya çalışıyoruz. Ama bunu kaynak temelli olarak neye dayandıracağız dediğinizde duraksamak lazım geliyor; biraz problemli bir alana girmiş oluyorsunuz. O yüzden bu biraz zor bir konu. Mâlhun Hatun meselesi de böyle. Ömer Bey’in, Osman Bey yanında mühim bir kişilik olma ihtimâli yüksek. Belki de Selçuklulara bağlı mühim uç beylerinden biri. Ama kesin bir bilgimiz ne yazık ki mevcut değil.</p>
<p><strong>Kaynaklar sınırlı </strong></p>
<p><strong>Osman Gazi hakkında, göçebeliğine vurgu yapılarak, “okuma-yazma bilmediği” iddiası da ortaya atıldı. Bu kadar az kaynağın olduğu bir devirde böyle bir tespit mümkün olabilir mi?</strong></p>
<p>Osman Bey’in okuma-yazma bilmediği konusu şüpheli. Yani biliyor da olabilir. Çünkü onu, etrafına bu kadar geniş kitleleri toplayacak askerî bir lider olarak tasavvur edersek, aslında iyi bir eğitim almış olduğunu da düşünebiliriz. Benim fikrim onun basit bir insan olmadığı, kökenleri ta Harzemşahlara inen önemli bir bey sülalesinden geldiği yönündedir. Böyle düşünüldüğü zaman okuma-yazma bilmiyor diye bir şey söyleyemeyiz. Bu neden kaynaklanıyor? Kroniklerde geçen Menakıb’dan. Kitabı görüp tanımaması, bu kitap ne kitabı demesi vs. Bunların her biri o yazarın kendi dünyasına ait düşünceler. Dönemin havasını yansıttığını düşünmüyorum. Çünkü bu bilgiden yola çıkarak bazı tarihçiler, “Bakın, Osman Bey, Ertuğrul Gazi Müslüman değildi” diyorlar. Anadolu’da Türkmen yapıları için de böyle bir durum söz konusu değil. Belki biraz daha erken dönemde çok küçük çapta Budist Moğollarla gelen kabileler olabilir. Ama diğer Türkmen boylarının büyük bir bölümü Müslüman olmuştur. Müslüman- lığı ne şekilde anlamışlar, o ayrı bir konu! Sonuçta Müslüman olmuşlar. Osman Bey de bunlardan biri.</p>
<p><strong>Pachymeres’ten başka Nikiforos Grigoras ve Kantakuzenos’da böyle iddialar mevcut mu? </strong></p>
<p>Yok. Kantakuzenos zaten tarihçi bir imparator olarak Orhan Bey ve kendi dönemini kaleme aldı. Osman Bey’le alâkalı pek bilgi vermiyor. Grigoras da zannediyorum ki Pachymeres’i örnek aldı. Ne yazık ki bu 1307-08’e kadar Pachymeres’in bilgileri var, ondan sonra 1320’lere kadar çok derin bir boşluk var Bizanslılar döneminde. Osmanlı tarihlerinde de Yahşi Fakih meselesi var. Keşke bulunabilseydi ama maalesef bulunamadı!</p>
<p><strong>Halil İnalcık Hoca onun Âşıkpaşazâde’nin içinde olduğunu söylüyor. Siz ne dersiniz? </strong></p>
<p>Âşıkpaşazâde iki yerde söylüyor, Orhan Bey’in imamının evinde bu Menakıbname’yi gördüm, aldım, ihtisar ettim (özetledim) diyor. Ama ne ölçüde kısalttı, neleri aldı, neleri attı, neler ekledi bilemiyoruz. Orijinal şekli bunun içerisinde mi yer alıyor; bu da problemli, keşke bilsek. Onun için Yahşi Fakih Menakıbnamesi’nin ortaya çıkması lâzım. O da biraz zor görünüyor.</p>
<p><strong>Osman Gazi’nin dedesinin ismi de bir başka muğlak mesele. Süleyman Şah mı yoksa Gündüz Alp mi olduğu konusunda tereddüt var. Ancak Gündüz Alp isminde galiba bir ittifak hasıl oluyor. </strong></p>
<p>Evet, tarihçiler arasında böyle bir ittifak söz konusu. Âşıkpaşazâde’den daha evvelki kroniklerde hiçbir zaman Süleyman Şah’ın adı geçmiyordu. Tabii müverrihin kendine göre bazı sebepleri var, Süleyman Şah’ı niye oraya koyduğunu biliyoruz. Ama paraların da ortaya çıkmasıyla beraber, paranın üzerinde “Osman bin Ertuğrul bin Gündüz Albı” şeklindeki yazıyı görünce mesele halloluyor. Bu son zamanlarda birkaç yayına konu oldu. Bu paranın mevcut olduğu anlaşılıyor koleksiyonlarda; nereden alındığı da belli. Para Bursa’dan çıkmış, 70’li yıllarda satılmış falan, böyle bir macerası var.</p>
<p><strong>Çok kafa karıştıran bir olayı sorayım: Osman Gazi amcası Dündar Bey’i neden öldürmüştür? </strong></p>
<p>Bize gelen bilgilerde Dündar Bey’in öldürülme olayı Köprühisar fethine giderken oluyor; barış yapmayalım, alalım diyor fakat Osman Bey biraz mütereddit vaziyette; biz onlarla anlaştık diyor ve ok atıp amcasını öldürüyor. Böyle anlatılıyor. Şimdi bu olayın doğru mu yanlış mı olduğunu bilemiyoruz; Âşıkpaşazâde Tarihi’nde geçiyor bir tek. Sonraki tarihçilerden bu olayı tevil etme gayesiyle 18. yüzyılda Osmanlı tarihini yazanlar var. Osmanlı’nın faziletleri abartılarak anlatılırken bu olayı da alıp diyorlar ki, bazı müverrihlerin yalan yanlış yazdıklarına bakmayın vs. Ama bu hadisenin biraz da kardeş katliyle ilişkilendirilebilecek çerçevede olduğunu düşünenler var. Dündar Bey’in var olduğu da yine bir vakıf kaydında açık olarak ortaya çıkmıştır. Osman Bey beyliğiyle ilgili amcası Dündar Bey’le bir rekabet yaşamış olabilir. Bu da rekabetin bir sonucu olabilir.</p>
<p><strong>Hocam bir de çok tartışılan Kayı meselesi var&#8230; </strong></p>
<p>Evet, Kayı boyundan gelmediği de iddia edildi. Başlangıçta Fuat Köprülü de bu kanaatteydi; sonra fikrini değiştirdi. 1940’ların sonlarında Kayılarla alâkalı makale yazdı. İnalcık Hoca o dönemdeki siyasî ih- tiyaçlar çerçevesinde metne yerleştirildiğini ileri sürüyordu. Fakat benim anladığım kadarıyla Osmanoğulları kendi soylarını Kayı Boyu’na bağlamakta herhangi bir beis görmediler. Oğuz Boyu geleneğine bağlılık ilk kroniklerde de var. Yani Yazıcızâde’de ortaya çıkmış bir şey değil. Ahmedî de Oğuz Boylarından, Gün Han, Gök Handan bahsediyor; Oğuz’un çocukları olarak. Evet, Kayı geçmiyor ama Osmanlı kökenlerinin Türkmen ve Oğuz dünyasına mensup olduğu kroniklerden anlaşıldığına göre Osmanlı zihin dünyasına yerleşmiş vaziyette. Ve o şekilde aktarılan bir kültür, altyapı var. Üstelik Osmanoğulları da kendilerini Oğuzlara, oradan da Kayı boyuna bağlamışlar. Bunları tartışmanın bir anlamı olduğunu düşünmüyorum ben; kendileri bile öyle gördükten sonra. Niye Kayı boyuna bağlasın diye insan düşünür? Büyük bir imparatorluk oldular; Sultan Süleyman dönemi, III. Murad dönemi ve sonraki dönemlerde hiç tereddüt etmeden o dönemin bütün yazarları, Türklere karşı düşmanlık beslediği ileri sürülen, devşirme denilen yazarlar dahi kendilerini Kayı’ya bağlayan o silsileden vazgeçmediler. Gelibolulu Mustafa Âli, Hoca Sadeddin Efendi bu isimleri suçluyorlar ya devşirme diye. Ben o kanaatte değilim de bunlar bile Kayı’ya bağlıyorlar.</p>
<p><strong>Hocam sikkelerde tamgalar var bir de&#8230; </strong></p>
<p>Evet, Kayı boyuna mensubiyetin bir tarihî gerçeğe dayandığını görüyoruz. Tabii ki yüzde yüz bir gerçeklikten söz edemeyiz. Sonuçta bir matematik çalışması yapmıyoruz ama kanaat oluşuyor. Mevcut delillere göre Osmanlı’nın Kayı boyuna mensup olduğu gerçeğini devreden çıkaracak herhangi bir şey bulunmuyor.</p>
<p><strong>Yakın zamanda malum-ı aliniz birçok yeni defter arşivimizden ortaya çıktı. İlk devre ait evrakın çıkma ihtimâli var mıdır? Yoksa tartışmalar kronikler üzerinden mi yürüyecek? </strong></p>
<p>Yok, çok eski tarihli evrak çıkmaz artık. En son bulunanlar da böyle sağa sola atılmış olan, çok çamurlaşmış hâlde olduğu için ilk anda ele alınamayan şeyler. Onlardan da en eski tarihli olanlar sanırım çok da evvele gitmiyor; bazı defter parçaları var. Ama divan kayıtları daha geç, 16. yüzyıla ait kayıtlar. Erken tarihe ait kayıtlar yok ne yazık ki. Bundan sonra eski döneme ait evrakın çıkma şansını zayıf görüyorum.</p>
<p>Derin Tarih Dergisi,Ocak 2020,syf.55-58</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanlilar-kayidandir-ve-kurucusu-osman-gazidir/">“Osmanlılar Kayı’dandır ve Kurucusu Osman Gazi’dir”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanlilar-kayidandir-ve-kurucusu-osman-gazidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Arifesinde Anadolu’da Alevi Katliamı Miti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Dec 2017 13:02:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Şah İsmail]]></category>
		<category><![CDATA[Feridun M.Emecen]]></category>
		<category><![CDATA[Safevi]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Arifesinde Anadolu’da Alevi Katliamı Miti]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim Alevi Katliamı Yaptı mı?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19487</guid>

					<description><![CDATA[<p>XVI. yüzyılın ikinci yarısında kaleme alınmış Osmanlı tarihlerinde yapılan teftişler sonucu 40.000 kişinin tespit edilip bunların bütünüyle imha edildikleri veya bir bölümünün sürgüne gönderildiği bilgisi bulunur. Bu bilgiler zamanla Anadolu’da yapılan bu teftişler sonucu “40.000 Alevi’nin Yavuz Sultan Selim tarafından katledildiği” şeklinde nerdeyse tartışılmaz bir kabule dönüşen bilgi hâline gelerek, bugün sosyal ve siyasi vesilelerle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/">Savaş Arifesinde Anadolu’da Alevi Katliamı Miti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640/" rel="attachment wp-att-19507"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19507" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640.jpg" alt="" width="340" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-300x198.jpg 300w" sizes="(max-width: 340px) 100vw, 340px" /></a></p>
<p>XVI. yüzyılın ikinci yarısında kaleme alınmış Osmanlı tarihlerinde yapılan teftişler sonucu 40.000 kişinin tespit edilip bunların bütünüyle imha edildikleri veya bir bölümünün sürgüne gönderildiği bilgisi bulunur. Bu bilgiler zamanla Anadolu’da yapılan bu teftişler sonucu “40.000 Alevi’nin Yavuz Sultan Selim tarafından katledildiği” şeklinde nerdeyse tartışılmaz bir kabule dönüşen bilgi hâline gelerek, bugün sosyal ve siyasi vesilelerle sık sık tekrarlanan bir “paradigma” olmuştur. Bu bilginin yer aldığı kaynakların tahliline ve aslında meselenin nasıl anlaşılması gerektiğine girmeden önce Şah İsmail’in kendi dinî görüşlerini yaymak için İran’da Azerbaycan’da yaptığı hareketlere kısaca temas etmekte fayda vardır.</p>
<p>Safevi kaynakların yanında bazı Osmanlı kaynaklarında da yer alan bilgilere göre Şah İsmail, kendi dinî inançlarını kabul ettirmek için ele geçirdiği şehir ve kasabalarda halka çok sert davranmış, Sünni kalanlara yaşama hakkı tanımamıştır. Özellikle Isfahan, Fars, Yezd, Kirman hatta Horasan gibi bölgelerdeki yoğun Sünni nüfus Şah İsmail’in inançlarına karşı çıktıkları için topluca katledilmişlerdi(187). Mesela sadece Tebriz’de katledilen Akkoyunluların sayısını dönemin Osmanlı tarihçilerinden İbn Kemal ( ö.1534), 40.000-50.000 olarak gösterir ve mealen şöyle yazar:</p>
<p>“… Tebriz’e doğrulup herhangi bir engelle karşılaşmadan  şehre girdi. Akkoyunlu cemaatinden bulduğuna aman vermedi,kırdı, atasının öcünü alıp, yaşlı-genç, kadın-çocuk kırk elli bin mıkdarı Akkoyunluyu helâk edip Hasan Han ile Mirza Ahmed’i bırakıp diğer emir ve sultanların kemiklerini mezarlarından çıkardı ateşe attırdı.. kendi anasını ki Hasan Han’ın kızıydı, küfür ve zulümden men edip ona karşı çıktığı için kendi eliyle öldürdü…”(188)</p>
<p>İlginç şekilde benzeri ifadeleri dönemin çağdaş bir seyyah/tarihçisi olan Angiolello (ö.1525) da tekrarlar:</p>
<p>“.. Bu şehre girdikten sonra muhaliflerine acımasızca davrandı. Öyle ki mollalardan kadınlara ve çocuklara varıncaya kadar ahaliden pek çoğunu parça parça ettirdi. Nihayet o beldelerin ve etrafının ahalisi emrine itaat edip şehrin bütün sakinleri onun şiarı olan kızıl başlık giydiler. Burada 20.000’den fazla insan öldü.İleri gelenlerden bir kaçının kemiklerini mezardan çıkarmalarını ve yakmalarını emretti, annesini de öldürttü..”(189).</p>
<p>Birbirinden haberdar olmayan aynı dönemde yaşamış bu iki çağdaş tarihçinin verdikleri bilgilerin birbiriyle uyuşması, verilen rakamların abartılı olduğu düşünülse bile, ciddi bir kırımın yapılmış olduğuna açık şekilde delalet eder. Öte yandan Safevi tarihçisi Hasan-ı Rumlu(ö.1577) da bu tür katliamlar hakkında yer yer dikkate değer bilgiler verir. Mesela Karşı Kalesi’nin ele geçirilmesinin ardından şehirdeki  yaklaşık 15.000 küçük, büyük, genç yaşlı sivil halkın tamamen imha edildiğini, camiye sığınan o vilayetin büyüklerinin (seyyitler) dahi kendilerinin Hz. Ali soyundan geldiklerini söylemelerine rağmen “.. Gaziler savaşla ele geçirdikleri yerlerin küçük ve büyüklerini öldürürler ve seyit olan veya olmayan ayırımı yapmazlar..” gerekçesiyle merhametsizce katledildiklerini yazmaktadır(190).</p>
<p>Safevi hareketi hâkim olduğu bölgede kendi mezhebi inançları dışında herhangi bir mezhebin yaşamasına izin vermez ve bütünüyle halkın dinî anlayışlarını dönüştürürken Osmanlı topraklarında “Alevi” denilen gruplar, aşağıda tartışılacak olan 40.000 kişinin katledildiği bilgisine rağmen, varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu durum iki devlet arasındaki katı mezhebi inanç farklılığının mahiyetini anlamak bakımından son derece önemlidir. Üstelik İran’da Şah İsmail’in ön ayak olduğu “Alevi” inancı kısa zaman sonra Şiiliğin Caferi öğretisi hâline gelmiş ve izlerini neredeyse yitirmiştir. Hâlbuki Anadolu’da bu kadar büyük zulme uğradığı, katledildikleri belirtilen zümreler bulundukları yerlerde kendi inançlarıyla -içe kapanarak da olsa- hayatlarını sürdürme imkânı bulmuşlardır.</p>
<p>Hiç şüphesiz Osmanlılar, Şah İsmail ile başlayan bu dönemde Sünni öğretiyi bütün devlet kademelerinde ve sosyal hayatta ikame etmeye yönelik tedbirler almaya çalışmış, önceki dönemlere göre kendi resmi ideolojisini ve yaklaşımını katı sınırlarıyla belirlemiştir. Fakat bu anlayış, toplumun bütün kademelerine sirâyet edecek şekilde, tıpkı Şah İsmail’in zorla yaptığı gibi, toplumu dinî inanç yönünden tamamıyla dönüştürecek bir boyuta ulaşmamıştır.Bu bakımdan konuyu değerlendirirken tarihî serinkanlılıktan âzade olarak bir tarafı göz ardı edip diğer tarafı öne çıkarmak ve bundan sosyal (belki de siyasi!) bir menfaat beklemek, toplumlar arası husumeti körüklemekten ve karşılıklı boş suçlamalarla ictimai ahengi bozmaktan başka bir işe yaramaz.</p>
<p>“40.000 Alevi’nin Yavuz tarafından katledildiği”söylemine gelince: Öncelikle bu konudaki ilk bilgilerin dönemin kaynakları olan Selimnâme literatüründe geçmediği tespit edilmektedir. Konuyu açık şekilde ve bazı ayrıntılar vererek izah eden ilk kaynak İdris-i Bitlisi’nin Selimşahnâme adlı kitabıdır. I. Selim’in yanında bulunmuş ve önemli hizmetler görmüş olan İdris-i Bitlisi, II. Bayezid döneminin bir bölümünü içine alan Heşt Bihişt adlı sekiz ciltten oluşan Farsça bir Osmanlı tarihi kaleme almış, daha sonra I. Selim dönemiyle ilgili bilgileri de toplamış, fakat ölümü sebebiyle bunları temize çekme ve düzenleme imkânı bulamamıştı. Daha sonra oğlu Ebulfazl Mehmed Çelebi babasını notlarını düzenleyerek ve kendi edindiği bilgilerle de eklemeler yaparak Selimşahnâme adlı eseri tamamlamıştı. İşte bu eserde, Çaldıran Seferi’ne çıkmadan önce Edirne’de hazırlık yaparken I. Selim’in“ Kızılbaş taifesinin kökünü kazımak için” memleketteki idarecilere bir hüküm yolladığı belirtilerek şöyle emrettiği belirtilir:</p>
<p>“..hiç beklemeksizin her yörede Kızılbaş taifesinden her kim varsa ve nerede oturuyorsa, üç atasına dek bu Safeviye şeyhlerinin üç tabakasına (Şah İsmail ve atalarını kastediyor) inanan müritlerden iseler, her halükarda ‘imânı inkâr ile değiştiren şüphesiz doğru yoldan sapmış olur’ayeti gereğince köklerinin kazınmasını ve tebdil ile cezalandırılmayı hak etmişlerdir; kaçınılmaz olarak Rum (Anadolu) beldelerinde oturan ve yolculuk(konargöçer demek istiyor) hâlinde bulunan bu taifenin yediden yetmişe hepsini yazsınlar ve kadılar arz etsinler..”</p>
<p>Bu emir uyarınca onlardan büyük bir kitlenin öldürüldüğünü yazan İdris-i Bitlisi, hemen ardından manzum olarak olayları özetlediği yerde bu defa şiir diliyle şunu belirtir:</p>
<p>“…Yazıcılar isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtların sayısı kırk bini buldu/ Ulaklar yazılan defterleri her yörenin hâkimine ulaştırdıktan sonra her yörede keskin kılıç adım adım yazılanlara yöneldi/ Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini de aştı/ İtaat bakımından Hak’tan kim yüz çevirirse Hak onu siyaset kılıcıyla öldürür…”(191).</p>
<p>İdris-i Bitlisi’nin bu bilgisi daha sonraki tarihçilerden olup bu eseri de görmüş olduğu anlaşılan Hoca Sadeddin Efendi (ö.1599) ile Gelibolulu Mustafa Âlî (ö.1600) tarafından benzeri cümlelerle tekrarlanır.Hoca Sadeddin Efendi, deftere kaydedilen 40.000 kişinin bazısının katl bazısının ise hapse edildiğini (“..tefahhus ve tedkik-i hükkâm ile tahkik bulan kırk bin mikdarı ru’us-ı habîsü’n-nüfûs kimi maktûl ve kimi mahbûs olmuşidi..”)(192) yazarken Âlî, ele geçirilen “ kırk bin mikdarı”râfızinin kılıçtan geçirilip defterinin merkeze yollandığını bildirir(193).</p>
<p>Daha sonraki Osmanlı tarihleri bu bilgileri esas alarak daha da yayılmasına yol açmışlar, bu durum kaynaklara şüpheci yaklaşmayan modern çalışmalara da yansımıştır(194).</p>
<p>Bu konuda öncelikle şu husus vurgulanmalıdır ki İdris-i Bitlisi’nin yapıldığını iddia ettiği böyle bir teftişin döneminde gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği, söz konusu defterlerin hazırlanarak hükümet merkezine yollanıp yollanmadığı konusunu teyit edecek herhangi bir arşiv belgesi yahut döneminin çağdaş bir kitabî kaynağı mevcut değildir.</p>
<p>Aslında bu bilginin menşei, I. Selim’in kardeşi Ahmed ile mücadelesi sırasında ona ve Kızılbaş olduğu belirtilen yeğeni Murad’a katılanların tesbiti için çeşitli bölgelere yollanan hükümler olmalıdır. Nitekim 1513 yılı başında Şehzade Ahmed ve oğullarına taraftar olanların isimleri tesbit edilerek merkeze gönderilmiştir. Burada yapılan teftişin gerekçesi şöyle açıklanmaktadır:</p>
<p>“..şöyle emrolunmuş ki vilâyet-i Rum’da Sultan Ahmed’e varan ve varmayan taifenin ki ellerinden hayr ve şer gelir, anın gibi kimseleri arzınla irsâl edesin deyü, varanı ve varmayanı ellerine verdiğin arzda ilam edesin, öyle olsa…ellerinden hayr ve şer ge-len kimseleri esâmileriyle ve halleri ve evsâflarıyla defter olunup irsâl olundu..”<br />
Burada Tokat, Niksar, Gedegra, Kavak, Bafra, Sonisa, Amasya, Çorum, Ladik, Muşali Karahisar (Akdağ Madeni) nahiyelerinden Şehzade Ahmed’e katılan, katılmayan, Kızılbaş olan, Şehzade Murad’ın yanına giden şahısların (muhtemelen timarlı sipahilerin) adları verilmiştir(195).</p>
<p>Bunun dışında bu hususla ilgili herhangi bir belgeye rastlanmamaktadır. Defterde nispeten geniş bir bölgede zikredilen şahıs adedi toplamının 70’i geçmemesi de manidardır.Şu hâlde öncelikle verilen 40.000 rakamının abartılı olduğu veya rakam olarak değil de bir hacmi belirtmek üzere yuvarlak bir sayıyı işaret ettiği söylenebilir. Nitekim yukarıda temas edildiği gibi İbn Kemal de Şah İsmail’in Tebriz’de yaptığı katliamın rakamını 40.000-50.000 olarak göstermiş; ayrıca yine İdris-i Bitlisi Şahkulu isyanı sırasında Anadolu’da 50.000 kişinin hayatını kaybettiğini yazmıştır(196).</p>
<p>Bundan dolayı bu gibi rakamları gerçek addedip ona göre yorumlarda bulunmak<br />
doğru bir yaklaşım olmaz. Bunlar çok sayıda kaybı gösterme amacına matuf olarak okuyucuların zihinlerinde bir canlandırma yapmasını sağlayacak bilgiler şeklinde mütalaa edilmelidir(197). Ayrıca yukarıdaki kaynaklara inanılacak dahi olsa 1513-1514 arasında oldukça kısa bir sürede bu kadar kişinin tahririnin yapılıp merkeze gönderilmesi, ardından da bu defterlerin tekrar ilgililere yollanarak isimleri yazılı olanların katlinin gerçekleştirilmesi pek mümkün görünmemektedir.</p>
<p>Üstelik Hoca Sadeddin Efendi’nin yazdığına dikkat edilecek olursa bunların hepsinin<br />
değil bir kısmının katledildiği, diğerlerinin ise hapse atıldığı anlaşılır.Nitekim II. Bayezid döneminden beri isyanlara katılanlar veya Kızılbaş olduğu iddiasıyla yakalananların çoğunun Mora Yarımadası’na sürgün edildiği bilinmektedir.Geç tarihli kaynaklarda bu bilgilerin abartılarak nakledilmesinde aslında Safevi ve Osmanlılar arasındaki siyasi-dinî çekişme yatmakta,</p>
<p>Sünni inancı bütünüyle ortaya çıkaran XVI. yüzyılın tarihçileri bir ölçüde karşı tarafa gözdağı verme, yandaşlarına da iftihar vesilesi veya dinî inanca ne kadar bağlı olunduğunu kuvvetle vurgulama amacıyla bu gibi bilgileri daha da abartarak kullanma eğilimi sergilemektedir.Ayrıca Çaldıran Savaşı arifesinde başlandığı anlaşılan ve vergi amaçlı nüfus tespitlerini içine alan bazı tahrir defterlerinde, mesela Trabzon kesiminde,Çepnilerin yoğun olarak bulundukları yaylalık alanlarda-ki köylerin boşalıp Şah İsmail’e katılmış bulunduklarına dair kayıtlara rastlanır. Hatta daha sonra söz konusu köylerin halkının geri dönmeleri durumunda vergi muafiyeti ile iskânlarının sağlanacağına dair resmî emirler bulunmaktadır(198).</p>
<p>Sonuç olarak hiç şüphesiz Şah İsmail’in mektuplarıyla yakalanan Safevi halifeleri, bunların Anadolu’nun çeşitli yerlerinde temas kurdukları tarikat şeyhlerinin bazıları ve âsi elebaşları şiddet uygulanarak katledilmiştir, fakat bunun sistemli bir “ Kızılbaş temizliğine” dönüştüğünü söylemek yukarıdaki veriler de nazarı itibara  alınırsa, kanaatimizce büyük bir yanılgıdır.</p>
<p>Feridun M.Emecen &#8211; Yavuz Sultan Selim,syf.95-100</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>187 Yahya-i Kazvini, Lübbü’t-tevârih, Tahran 1340, s. 244-250; Hasan-ı Rumlu, Ahsenü’t-tevârih, (farsça metin) s. 79-88. J.Aubin, “Sah İsmail et les notables de l’Iraq Persan”,JESHO, I/1 (London 1959), s. 57-60; F. Sümer, Aynı Eser, s. 24-25.</p>
<p>188 IX. Defter, s. 89. İbn Kemal Şah İsmail’in öldürdüğü Sünni ulemanın adlarını da verir.Bunlar içinde Herat’ın başta gelen uleması (şeyhülislam) olup Sadeddin Taftazani’nin neslinden gelen şahsı zikreder ve onun altmış talebesiyle birlikte katledildiğini ekler (s. 85).</p>
<p>189 Seyyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar, trc. T. Gündüz, İstanbul 2007, s. 79.</p>
<p>190 Ahsenü’t-tevârih (farsça metin), aynı yer; krş. Rumlu Hasan, Ahsen ( Türkçe trc), s.161-162.</p>
<p>191 Selimşahnâme, s. 130 ve 136.</p>
<p>192 Tâcü’t-tevârih, II, 245-246.</p>
<p>193 Künhü’l-ahbâr, I/1, 1076-1077.</p>
<p>194 Mesela bk. Tansel, Yavuz Sultan Selim, s. 38. İ.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II ( Ankara 1995), s. 257-258; Ş. Tekindağ, “Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz<br />
Sultan Selim’in İran Seferi”, Tarih Dergisi, sy. 22 (1968), s. 56.</p>
<p>195 TSMA, nr. D. 10149’da kayıtlı bu defterden ilk söz eden Ç. Uluçay olmuştur (“Aynı Makale”, sy. 11, s. 192). Daha sonra da aynen J.L. Bacque-Grammont tarafından yayımlanmıştır: “1513 Yılında Rum Eyâletinde Şüpheli Timar Sahiplerine ait bir Liste”, trc.L. Güçer, Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan’a Armağan, İFM, 44/1-2 (1985), s. 163-176.</p>
<p>196 Selimşahnâme, s. 89; Ayrıca bk. Ş. Tekindağ, “Aynı Makale”, s. 51.</p>
<p>197 F. Sümer de bu rakamı gerçekci bulmamıştır: Safevi Devleti’nin Kuruluşu, s. 36. Ayrıca  S. Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, Ankara 2002, s. 111.</p>
<p>198-Başbakanlık Osmanlı Arşivi (=BA), Tahrir Defteri (=TD), nr. 52, s. 617-760 .</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/">Savaş Arifesinde Anadolu’da Alevi Katliamı Miti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yavuz Sultan Selim&#8217;in Kudüs Ziyareti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Dec 2017 18:19:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Feridun M.Emecen]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim'in Kudüs Ziyareti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19489</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Gazze Zaferi haberi I. Selim’e beş gün sonra 26 Aralık’ta Celculiye konağında iken ulaştı.Padişah Kudüs şehrini ziyaret etmek istedi.Ancak tehlikeli olabileceği düşüncesiyle bazı paşalar karşı çıktı. İdris-i Bitlisî bu sırada padişahı ziyaret için teşvik ettiğini ve ona şöyle dediğini yazar: “..Bu mukaddes toprakların hükümdarı olmak zahirî ve manevi saltanat gereğince Hz. Süleyman ve Hz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/">Yavuz Sultan Selim’in Kudüs Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/images-7-13/" rel="attachment wp-att-19492"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19492" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-7.jpeg" alt="" width="384" height="384" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-7.jpeg 384w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-7-300x300.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-7-100x100.jpeg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-7-360x360.jpeg 360w" sizes="(max-width: 384px) 100vw, 384px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gazze Zaferi haberi I. Selim’e beş gün sonra 26 Aralık’ta Celculiye konağında iken ulaştı.Padişah Kudüs şehrini ziyaret etmek istedi.Ancak tehlikeli olabileceği düşüncesiyle bazı paşalar karşı çıktı. İdris-i Bitlisî bu sırada padişahı ziyaret için teşvik ettiğini ve ona şöyle dediğini yazar:</p>
<p>“..Bu mukaddes toprakların hükümdarı olmak zahirî ve manevi saltanat gereğince Hz. Süleyman ve Hz. Davud Peygamberlere mahsustur. Onlara nispet edilir. Güçlü sultanlar ve padişahlar Resulullah’ın halifesi ve o Peygamberlerin halefleri mesâbesindedir. Menzil ve makama yakın olunması itibarıyla halef olunana tâzim ve saygı göstermek ise yüce şanlı padişahlara lâyıktır…”</p>
<p>I. Selim de bu cevaptan hoşlanarak Kudüs’e girmeye karar vermiştir.(1) Padişah yanında İdris-i Bitlisî ve birkaç yakın adamı olduğu hâlde şehri ziyaret etti. Kendisini korumak üzere 1.000 tüfekli yeniçeri ve 500 sipahi de yanında bulunuyordu(2).</p>
<p>Padişahın Kudüs’ü ziyareti,onun üstlenmeyi düşündüğü yeni dini misyon içerisinde önemli bir yere sahiptir. I. Selim böylece bir taraftan hiç şüphesiz kutsal yerlerin bizzat koruyucusu olacağını ilan ederken öte yandan klasik Osmanlı imparatorluk vizyonunu da temsil ettiğini göstermek istiyordu. Bu vizyon bilindiği üzere çeşitli dinî grupları Osmanlı idaresi altında bir arada yaşatmaktı ve Osmanlılar bu yoldaki tecrübelerini uzun zamandır Batı’daki uygulamalarıyla olgun hâle getirmişlerdi.</p>
<p>Kudüs her şeyden önce bu anlayışın ve her üç dinden oluşan Osmanlı tebaası için çarpıcı bir yapı taşı olacaktı. Padişahın bizzat gösterişli maiyetiyle Kudüs’ü ansızın ziyareti bu anlamda sembolik bir değer taşıyordu.I. Selim’in Kudüs’ü ziyareti hususu, dönemin Osmanlı kaynaklarında bir-ikisi hariç teferruatlı anlatılmaz. Fakat onunla birlikte Kudüs’e giden hatta padişahın buraya gitmesini özellikle teşvik eden tarihçi ve münşi İdris-i Bitlisi, bu hususta ilginç bilgiler verir.Yukarıda da temas edildiği gibi padişah Küdus’ü ziyaret arzusunu gündeme getirince bazı devlet adamları emniyet gerekçesiyle karşı çıkmış,seferin tamamlanmasından sonra bunun uygun olacağını söylemişlerdi.Bunun üzerine Idris-i Bitlisi devreye girerek tereddüt eden padişahın bir an önce bu kutsi makamı ziyaret etmesinin gerekli olduğunu bildirmişti.</p>
<p>Hatta Hz. Peygamber’in “İnsanları ancak üç mescit takviye eder, Mescit-i haram,Mescit-i Aksa ve benim mescidim” mealindeki hadisini öne sürerek,bu mukaddes toprakların hükümdarı olmanın zahiri ve manevi saltanat gereğince, Hz. Süleyman ve Hz. Davud peygamberlere mahsus bulunduğunu söylemişti.Güçlü padişahlar, Hz. Muhammed’in ve diğer peygamberlerin halefleri mesabesinde oldukları için onların değer verdikleri kutlu makamları bu kadar yakınına gelmişken ziyaret etmemenin yerinde olmayacağını; halef olunanlara tazim ve saygı göstermenin şanı yüce sultanlara layık bir hareket olacağını ifade etmişti.</p>
<p>Ayrıca bu durumu padişahın atadığı ve bir bakıma halef kıldığı kimselerin saltanat makamına yakın gelmişken onun huzuruna çıkmamalarına benzetmişti. İdris-i Bitlisi, sözlerinden etkilenen padişahın kararında ısrarcı olarak her türlü tehlikeye karşı bu kutsal makamı görmek için Remle’den bir merhalede durmaksızın akşam vaktine yakın Kudüs’e geldiğini de yazar(3).</p>
<p>Padişahın Kudüs’te nereleri ziyaret ettiği konusunda en ayrıntılı bilgi bu seferde bulunduğu anlaşılan Silahşor lakablı bir Osmanlı tarihçisi tarafından verilir. Ona göre I. Selim yanında 500 piyade tüfekçi ve 1.000 kadar kapıkulu süvarisi, çok yakını olan bazı devlet adamlarıyla birlikte ikindi vakti Kudüs’e ulaştı. Şehrin dışında çadırını kurarak bir süre dinlendi ve Mescid-i Aksa’daki hizmetlilere haber yollayıp akşam namazını orada kılacağını bildirdi. Sonra atıyla şehre girip Kubbetü’s-sahre önlerine geldi, atından indi ve önce burayı ziyaret etti. 55 adım yürüyüp merdivenlere ulaştı, on beş adımda burayı çıktı, altmış adımda kapısının önüne geldi.</p>
<p>Burada “ rumman-ı Davud Nebi’yi ve nahl-ı Hamza’yı” ziyaret ettikten sonra “hacer-i sahre”yi dolaşıp on üç basamak altına inip iki rekât hacet namazı kıldı. Buradan çıkıp yine sahrenin sol tarafında mihrap önüne varıp yine namaz kıldı, dua etti.Ardından dışarı çıktı, buranın hizmetlilerine bol bol bahşişler verdi.</p>
<p>Yine yürüyerek sahre sofasından inip yüz elli adımda avlusunu/haremini geçti, Mescid-i Aksa’ya geldi. Buranın hademeleri kendisini ellerinde mumlar olduğu hâlde karşıladı, içeri giren padişah önce etrafa göz attı, o sırada 12.000 kandil yakılmış etraf gündüz gibi aydınlanmıştı. Yürüyüp seksen beş adımda mihrap önüne ulaştı, akşam namazını cemaatle kıldı,namaz bittikten sonra mihrabın iki tarafında bulunan devasa direkleri ziyaret etti, burada biraz durdu, yine mihrab önüne geldi iki rekât hacet namazı daha kıldı, “zikr ve tilâvete” meşgul oldu, bol bol dua etti.</p>
<p>Duasını bitirdikten sonra yatsı namazı vakti girdiği için yatsı namazını da burada kıldı, hizmetlilere yine bol bol bahşişler dağıttı. Camiden çıktıktan sonra atına bindi, etrafındaki adamları fanus ve meşaleler yakıp ona eşlik ettiler. O gece dışarıdaki otağında kaldı. Ertesi sabah çok sayıda koyun, deve, öküz kurban edilmesi için emir verdi. Atına binip tekrar Kubbetüssahre’yi bu defa gündüz gözüyle ziyaret etti, yine Mescid-i Aksa’da iki rekat hacet namazı kıldı, oradan çıktıktan sonra da Kudüs’ün bütün seyredilecek mekânlarını dolaştı.</p>
<p>İdris-i Bitlisi, bu noktada padişahın İshak,Yakub ve Yusuf Peygamberlerin makamlarını, İsrailoğullarının nebilerinden 200 kişinin kabrinin bulunduğu mekânı ziyaret ettiğini de eklemiştir. Her bir kabir başında hem kendisine hem de İsfahani Mehmed Efendi’ye birer aşir okuttuğunu bildirmiştir.Ardından ayırım yapmaksızın bütün Kudüs halkına bol bol sadaka ve ihsanlarda bulunmuştur(4).Ayrıntılı olarak naklettiğimiz bu ziyarette görüldüğü gibi I. Selim,Kubbetüssahre ve Mescit-i Aksa’yı ana merkeze alarak Kudüs ziyaretini tamamlamıştır.</p>
<p>Bu durum çıkacağı Kahire Seferi öncesinde kendisi için aynı zamanda bir manevi sığınma ve tazarru vesilesi de olmuşa benzemektedir. Fakat ziyaretin sembolik değeri büyüktür, sultanın bu ziyareti, Kudüs’teki dini gruplara gösterdiği tavır, Osmanlı misyonunun mahiyetini belirleyecek önemdedir; üstelik çeşitli dinî gruplara birtakım ayrıcalıklarının bu sırada bizzat padişah tarafından bağışlandığı yolunda ileride cemaatler arasında çıkan çeşitli meselelerde Osmanlı hükümet merkezi tarafından daimi olarak kabul görecek iddialarına dahi mesnet olmuştur.I. Selim’in Kudüs ziyareti daha döneminde Batı literatürüne de yansımış gözükmektedir.</p>
<p>Christen Kauffman adlı bir tacirin papaya yolladığı Ocak 1917 tarihli raporda Kudüs’ü ziyaret eden padişahın Hz. İsa’ya atfedilen mezarı da ziyaret ettiği, etrafına yapılmış engelleme duvarını,mezarın daha iyi görünmesini sağlamak için yıktırdığı; hatta bir âyin dinlemek istediği ve oradaki Fransisken rahiplerine 20.000 akçe dağıttığı gibi Osmanlı kaynaklarında bulunmayan, muhtemelen tevatür niteliği taşıyan bilgelere yer verilmiştir. Hatta onun Sina Çölü’ndeki Azize Katerina Manastırı’nı dahi ziyaret ettiği bildirilmiştir(5).</p>
<p>Feridun M.Emecen &#8211; Yavuz Sultan Selim,syf.244-248</p>
<p>1- Selimşahnâme, s. 333.</p>
<p>2- Haydar Çelebi, “Ruznâme”, s. 483.</p>
<p>3 &#8211; Selimşahnâme, s. 331-332.</p>
<p>4- “Fetihnâme-i Diyâr-ı Arab”, Tarih Vesikaları, I/2 (1958), s. 318-319</p>
<p>5- Bayerische Staats Bibliothek, nr. VD16 B 251(Nürnberg 1518);VD16 0 740 (1518);<br />
VD16 0 738.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/">Yavuz Sultan Selim’in Kudüs Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
