<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ezel | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ezel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Jan 2020 12:59:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ezel | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kader Hakkında Bir Mesele</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Jan 2020 12:59:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Ezel]]></category>
		<category><![CDATA[ilim ve irade]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Hakkında Bir Mesele]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır: &#8211; Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir? Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/">Kader Hakkında Bir Mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-17308 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></strong></p>
<p><strong>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır:</strong></p>
<p><em>&#8211; Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir?</em></p>
<p>Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri ezelde takdir etmiş, tanzim etmiş ve Levh-i Mahfûz’da kaydetmiştir. Hiçbir şey O’nun tesbit ve takdirinden ayrılamaz. Bütün varlıklar o takdire tâbidir. Lâkin bu durum bizleri mesuliyetten kurtaramaz. İlm-i kelâm âlimleri bu hakikati ilim malûma tâbidir; öyle ise malûm ilme tâbi değildir, kaidesiyle izah etmişlerdir. Istılâhta, ilim; bir şeyin zihindeki şekli, malûm ise o şeyin hariçteki şekli olarak tarif edilir. Meselâ, bizim bir çiçeği bilmemizde, o çiçeğin zihnimizdeki şekli ilim, hariçteki şekli, yâni kendisi ise malûmdur. İşte burada ilim, malûma tâbidir, yâni bir çiçek hariçte nasılsa biz de onu öylece bilmekteyiz. Yoksa çiçeği biz nasıl biliyorsak çiçeğin kendisi o şekle uymak durumunda değildir.</p>
<p>Veya bir kimsenin adının Ahmed olduğunu bilmemiz ilimdir; malûm, o şahsın adının Ahmed olduğudur. Böylece ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm ilme tâbi olsaydı, o kimsenin adını Mehmed bildiğimizde adı Mehmed olurdu, Hasan bildiğimizdeyse Hasan olurdu.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz kaidede mevzumuz yönünden kastedilen ilim, işlediğimiz bütün amelleri Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle bilmesi malûm ise işlediğimiz amellerdir. Buna göre söz konusu kaideyi şöyle ifade edebiliriz:</p>
<p><em>İnsanlar ihtiyarî fiilleri nasıl işleyeceklerse, Cenâb-ı Hak ezelde öylece bilmiş ve takdir etmiştir. </em>Yoksa Zât-ı Akdes öyle bildiği için insanlar o fiilleri öyle işlemiş değildir. Şimdi, meseleye bazı misâllerle biraz daha açıklık getirelim.</p>
<p>Güneş veya ay tutulmasının tarihini ve saatini bir astronomi âliminin önceden bilmesi ilimdir. Malûm ise o tarihte güneşin tutulmasıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, astronomi âlimi güneşin hangi tarihte tutulacağını bilse, güneş tutulması da o tarihte olurdu. Şimdi acaba, o astronomi âlimi güneşin o tarihte tutulacağını bildiği için mi güneş o tarihte tutuldu.? Yoksa o âlim, ilmiyle güneşin o tarihte tutulacağı bildiği için mi yazdı? Elbette bildiği için yazdı.</p>
<p><em>İşte bir insanın, cüz’î iradesiyle işlediği bütün fiiller Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindedir. Yâni, o insanın bütün amellerini Cenâb-ı Hak ezelde bilmektedir. Bu ilim de malûma tâbidir. Malûm olan, o kimsenin işlediği iyi veya kötü amelleri, yâni fiilleridir. Kul o fiilleri işleyeceği için âlim-i mutlak olan Allah öylece bilmiştir. Yoksa Cenâb-ı Hak öyle bildiği için, kul da mecburen o fiilleri işlemiş değildir. Yâni, malûm, ilme tâbi değildir.</em></p>
<p>Kulun işlediği fiil hayır ise Cenâb-ı Hak onu hayır olarak bilir; öyle de irade ve takdir eder. Kulun şer olan fiilini de Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle şer olarak bilmiş ve o şekilde takdir buyurmuştur.</p>
<p>Bu hakikate bir derece bakabilmemiz için gerekli kabiliyeti Rabb-i Alâ’mız bizlere ihsan etmiştir. O’nun bizlere lütfettiği ilim ve irade sıfatlarından, Hakalyakîn biliyoruz ki, irade ilme tâbidir. Meselâ, insan bir eser yapmayı bildiğinde, iradesi bu ilme tâbi olarak, eserin plân ve programını tâyin eder. Daha sonra kudret de iradeye tâbi olur ve insan önceden plânladığı tarzda eserini inşâ eder.</p>
<p>İşte, zaman ve mekânın yaratıcısı olan Allah, ezelî ilmiyle, bizim gerek irademizle işleyeceğimiz bütün fiilleri ve gerekse irademiz dışında başımızdan geçecek bütün hâdiseleri bilmektedir. İşte kader, bu bilme keyfiyeti üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle bizim hayat programımızı takdiri ve Levh-i Mahfûz’da tesbitidir. Bu takdir ve tesbit ilme dayanmaktadır, ilim ise malûma tâbidir. Buna göre bir kul kendi cüz’î iradesiyle, ibâdet etmeyi ibâdet etmemeye tercih ediyorsa, elbette ki Cenâb-ı Hak onu abid olarak bilecek ve öyle takdir edecektir&#8230; Yoksa Allah-u Teâlâ o kulun ibâdet etmesini takdir ettiği için, o ibâdet ediyor değildir. Şerle ilgili fiiller de aynı şekilde değerlendirilecektir.</p>
<p><strong>Mevzuya ışık tutacak birkaç misâl daha verelim:</strong></p>
<p>Bir komutanın yüksek bir yerden sahradaki askerlerinin hareketlerini fotoğraflarla tesbit ettiğini ve bütün konuşmalarını hassas cihazlarla kaydettiğini farzediniz. Bu komutan, daha sonra huzuruna celbettiği askerlere fotoğrafları gösterip konuşmaları bantlardan dinlettiğinde, hareketleri ve sözleri cezayı gerektiren bir nefer, “Siz benim hareketlerimi ve konuşmalarımı niçin kötü olarak tesbit ettiniz?” diyebilir mi? Dese cezaya müstahak olmaz mı? Çünkü tesbit etme fiili hâdiseye tâbidir. Yoksa hâdise, tesbite bağlı değildir.</p>
<p><strong>Şimdi şöyle bir soru soralım:</strong></p>
<p><em>&#8211; Hâdiseye tesir etmeme bakımından, yukarıdaki misâlde belirtilen ânında tesbit ile hâdiseyi olmadan önce tesbit etme arasında ne fark vardır? Misâldeki komutan, neferlerin yapacakları işleri ve söyleyecekleri sözleri önceden, meselâ bir rüya-i sâdıka ile bilseydi, bu bilme keyfiyeti neferler üzerinde herhangi bir tesir mi yapacaktı?</em></p>
<p><em>&#8211; Kader de insanın ömrü boyunca işleyeceği bütün fiillerin ezelde tesbiti değil midir?</em></p>
<p>Yukarıdaki misâlde ifade etmek istediğimiz hakikati, televizyon, gayet güzel izah etmektedir. Bilindiği gibi televizyonda hâdiseler bazen ânında verilmekte, bazen de geçmişte tesbit edilen hâdiseler sonradan gösterilmektedir. Her bir fen ve her bir keşif, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta dercedip koyduğu bir hakikati ilân ettiği gibi, televizyonda suretlerin ve seslerin muhafaza edildiği hakikatini izah etmiştir. Hâfız-ı Hakîm insanlara müstakbel hâdiseleri tesbit edebilecekleri bir âlet yapmayı nasib etse, o takdirde Levh-i Mahfûz’un küçük bir misâli ortaya konmuş olacaktır. Şimdi, hem mâziyi hem hâli hem de istikbali bize gösteren bu cihaz, dedemizin bir kabahatini gösterse veya istikbâlde bir cinayeti sergilese, <em>“Bu cihaz böyle tesbit etmese, dedem o kabahati işlemezdi, torunum da câni olamazdı.”</em> diyebilecek miyiz?</p>
<p>İşte, Hz. Âdem’den (a.s) kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün insanların bütün amelleri Levh-i Mahfûz’da kaydedilmiştir. Kader-i İlâhî’nin bir defteri olan Levh-i Mahfûz’daki bu kayıt, insanların işledikleri ve işleyecekleri fiillere tâbidir; yâni nasıl işleyeceklerse öyle kaydedilmiştir. Yoksa Levh-i Mahfûz’da yazıldığı için insanlar mecburen o tarzda hareket etmiş değildir. Kaldı ki, böyle bir iddiada bulunan kimseye şu soru sorulacaktır: <em>“Sen istikbâlde yapacağın işlerin Levh-i Mahfûz’da nasıl yazıldığını, yâni mukadderatını biliyor musun?”</em> O hâlde, bir insan bilmediği şeye göre nasıl hareket etmektedir?</p>
<p>Evet, her meselede, ilim malûma tâbidir hakikati güneş gibi parlıyor ve kul cüz’î iradesiyle hangi işi tercih ederse, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle o işi takdir ettiği ve fiilin işlenmesine teşebbüs ânında da o işi yarattığı açıkça anlaşılıyor.</p>
<p>Bu hakikati izah etmek için birkaç misâl daha verelim: Bir öğretmenin yılların verdiği tecrübe ve ferâsetle öğrencilerinin okula devam etme durumlarını ve sene sonunda alacakları notları önceden bildiğini ve iradesiyle öğrencilere bu notları takdir ederek not defterine kaydettiğini farzediniz. Sene sonu imtihanının tam tamına öğretmenin ilminde mevcut olan tarzda neticelenmesi hâlinde sözkonusu öğretmen, öğrencilere hitaben: “Ben neticelerin böyle olacağını tâ sene başında biliyordum” dese, zayıf not alan öğrenciler: “O halde bizim ne kabahatimiz var? Siz bizi çalışkan olarak bilseydiniz, biz de sınıfımızı geçerdik” diyebilirler mi? İşte bu misâlde sınıftaki öğrencilerin hangilerinin başarılı olup, hangilerinin sınıfta kalacağını öğretmenin önceden bilmesi ilimdir ve onun kemâline delildir. Malûm ise, öğrencilerin çalışıp çalışmamalarıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, öğretmenin çalışkan bildiği talebeler ister istemez derslerine çalışacaklar, tembel bildikleri ise bütün arzularına rağmen çalışamayacaklardı. Yâni, öğretmenin ilmi öğrencilerden bir kısmını zorla çalışmaya, diğer kısmını ise çalışmamaya sevk edecekti.</p>
<p>Velî bir hâkim düşününüz. Bu zât, kerametiyle, adliye önünden geçen bir adamın hırsızlık etmeye gittiğini keşfederek o şahsın cezasını takdir etse ve kayda geçse, biraz sonra hâkimin keşfettiği aynı suçu işleyerek mahkemeye getirilen bu adama, hâkim, suçunun karşılığı olan cezasını tebliğ edip bu cezadan bir miktarını da affettiğini bildirse, elbette ki hırsız, hâkime teşekkür edecek, minnettar kalacaktır.</p>
<p>Suçlu, mahkemeden çıkarken hâkim kendisine şöyle hitap etse: <em>“Ben senin bu suçu işleyeceğini önceden biliyordum ve sen o suçu işlemeden cezanı da takdir etmiştim.”</em> Bu takdirde suçlu, hâkime diyebilir mi ki, <em>“O hâlde benim ne kabahatim var? Siz benim bu suçu işleyeceğimi bildiğiniz için ben suç işledim. Dolayısıyla beraat etmem gerekir.”</em></p>
<p>Bu haddini bilmez hırsızın, gülünç durumuna düşmemek istiyorsak, cüz’î ihtiyârımızla işlediğimiz kötü işlerde kadere yapışmayalım.</p>
<p>Hem mesela, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İstanbul’un fethedileceğini de, âhir zaman hâdiselerini de bilmiş ve ümmetine haber vermiştir. Bu ilim, malûma tâbidir. Onun içindir ki, İstanbul’u Fatih Sultan Mehmed’in fethettiğinden bahsediyor ve âhir zaman fitnesine kapılanlardan da nefret ediyoruz. Malûm, ilme tâbi olsaydı, İstanbul’u Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) fethettiğinden ve âhir zaman hâdiselerine -hâşâ- O’nun sebebiyet verdiğinden bahsetmemiz lâzım gelirdi. Zamandan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, herşeyi ihata eden ilmiyle istikbâlde insanların başına gelecek hâdiseleri elbette bilecektir. Bu bilme bizi mesuliyetten kurtarmaz.</p>
<p>Bunun aksini düşünenlerin iddiaları neticede şu noktaya varmaktadır: Hazret-i Allah, başımıza gelecek hâdiseleri önceden -hâşâ- bilmeyecek, yani O Âlim-i Mutlak, herhangi bir fiili işlememizden sonra o meseleye vâkıf olacak ki, o zaman mesul olalım&#8230;</p>
<p>Böyle düşünen kimseleri, bu yanlış düşünceye sevkeden husus, mahlûkun ilmiyle, mahlûkları yoktan var eden Vâcib-ül Vücûd Hazretlerinin ezelî ilmini karıştırmalarıdır. Bu kimseler, sonradan kazanılan ilmin ancak mahlûk ilmi olabileceği hakikatinden gafletle, dalâlete düşmektedirler.</p>
<p>Bu mevzuu tamamlamadan önce şu hakikati kısaca izah etmek faydalı olacaktır:</p>
<blockquote><p><strong><em>“Ezel</em> mâzi silsilesinin bir ucu değil. Belki <em>ezel;</em> mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir.”</strong>8</p></blockquote>
<p><em>Evet, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelîdir.</em> Ezelî olan bu ilim, mâzi, hâl ve istikbâldeki bütün hâdiseleri ihata etmiştir. Bundan dolayıdır ki, ilm-i ezelî için mâzi, hâl ve istikbâl farkı yoktur. Sadece O Sultan-ı Ezel ve Ebed’e mahsus olan bu ilmin keyfiyetini bir kul olarak hakkıyla anlamamız elbette mümkün değildir. Fakat bu hakikatin bazı şûalarına misâllerle uzaktan uzağa bakmaya çalışacağız.</p>
<p>Bilindiği gibi, büyüklük ve küçüklük, uzaklık ve yakınlık gibi, mâzi ve istikbâl de nisbî hakikatlerdir. Bunların hariçte vücudu yoktur; ancak mahlûklar birbirlerine nisbeten bu ünvanlarla yâdedilirler. Meselâ fil ile koyunu yanyana koyduğumuzda, file büyük, koyuna ise küçük dersiniz. Koyunun yanına bir karınca koyduğunuzda ise, koyunun büyük, karıncanın küçük olduğunu ifâde ederiz. Burada koyun, büyük ve küçük ünvanlarını diğer iki mahlûka nisbetle almıştır. Aynı şekilde, mâzi ve istikbâlde nisbî hakikatlerdendir. Meselâ, onununcu asır, dokuzuncu asra göre istikbal, onbirinci asra göre ise mâzidir. Bütün nisbî hakikatler gibi mâzi ve istikbâl de mahlûklar için kullanılmaktadır ve her şeyin yaratıcısı olan Allah bunlarla kayıdlı olmaktan münezzehtir.</p>
<p>O’nun kudreti için yıldızlarla zerrelerin farkı olmadığı gibi, ilmi için de mâzi ve istikbâl farkı yoktur. O Âlim-i Mutlak ezelî ilmiyle mâzide ve hâlde meydana gelen bütün hâdiseler yanında, istikbâlde olacak hâdiseleri de bilmektedir. Burada gelecek zaman hâdiseye atfedilmektedir, yâni hâdise vuku bulacaktır. Cenâb-ı Hak ise, onun vuku bulacağını bilmektedir. Bu ince ve derin hakikatle ilgili iki misâl verelim.</p>
<p>Üç vasıtanın Erzurum’dan İstanbul’a gitmekte olduğunu farzediniz. Bunlardan birisi Erzurum-Erzincan yolunda ilerleyen bir tren, ikincisi Ankara-Eskişehir yolunda giden bir otobüs, üçüncüsü ise İzmit-İstanbul arasında yol alan bir taksi olsun. İşte bu misâlde, otobüse göre tren mâzide kalmıştır, taksi ise istikbâldedir. Zira o, trenin geçtiği yolu 10-12 saat önce geçmiş olmasına rağmen, taksinin o anda bulunduğu yere ulaşması için 4-5 saate daha ihtiyacı vardır. İşte, bu üç vasıta için geçerli olan mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatler, güneşi bağlamamaktadır. Faraza güneş hayat sahibi, ziyâsı da onun ilmi olsa, bu durumda güneş Erzurum-İstanbul yolunun tamamını ihata eden ziyâsıyla her üç vasıtanın bütün hareketlerine aynı anda vâkıf olur. Güneş, Erzurum-İstanbul yolunda hareket etmekten münezzeh olduğundan, o yoldan geçen vasıtalar için kullanılan nisbî hakikatlerle kayıtlı olamaz.</p>
<p>İşte zaman yolunda ilerleyen mahlûklar birbirlerine nisbetle mâzide kalmakta, hazır zamanda seyretmekte veya istikbâlde bulunmaktadır. Şu anda bizim dedelerimiz mâzide kaldılar; Hâlbuki bir zamanlar onların dedeleri de istikbâlden torun bekliyorlardı. İşte, dedelerimiz istikbâlden gelip, hâle uğrayarak teneffüs edip mâziye döküldükleri gibi bizler de bir gün mâzi denizine döküleceğiz. Herşeyi yaratan Hâlık-ı Zülcelâl biz kulların zaman içindeki seyri için kullanılan, mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatlerle kayıtlı olmaktan yüz bin defa münezzehtir ve müberrâdır. Vücuda gelmiş ve gelecek olan bütün eşya O’nun ezelî ilminde mevcuttur. Sırası gelen, bu dünyaya gönderilmekte, yâni ilim dairesinden kudret dairesine geçmektedir.</p>
<p>Diğer bir misâl: Bir manzûmenin tamamını bildiğiniz takdirde sizin ilminizin manzumenin bütün mısralarına taallûku aynıdır. Yâni, birinci misâlde güneşin üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. Fakat manzûmenin mısraları için kendi aralarında öncelik ve sonralık sözkonusu olmaktadır. Meselâ, altıncı mısra dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz manzûmenin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık dördüncü mısra mâzide kalmış, yazılmıştır. Onuncu mısra ise henüz istikbâldedir, yâni vücuda gelmemiştir. Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O halde, öncelik ve sonralık ilminiz için sözkonusu değildir.</p>
<p>Verdiğimiz bu iki misâl, ancak birer sönük, küçük dürbün vazifesi görmekte ve O Âlim-i Mutlak ve Kadîr-i Küll-i Şey’in ezelî ilminin eşyaya taallûkunda mâzi, hâl ve istikbâl farkı bulunmadığı hakikatini bir derece göstermektedir.</p>
<p>Elhâsıl, ezel, mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir, cümlesindeki aynadan maksat ilimdir. Bir ayna ne kadar aşağıda olursa o kadar dar bir sahayı içine alır. Yükseğe çıktıkça ihata sahası genişler. En aşağıdaki ayna bizim ilmimizdir. Daha yukarılarda derecelerine göre velîlerin aynaları vardır. Onlar kerâmetleriyle istikbaldeki hâdiselerden bir derece bahsedebilmektedirler. Peygamberlerin aynaları ise İlâhî bir lütuf ve mucize olarak, geçmiş ve gelecek zamandan çok geniş bir sahayı içine almaktadır. İşte ezel, bir mânâda İlm-i İlâhî demektir. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi mâzi, hâl ve istikbâli birden tutmaktadır. O ilim için öncelik, sonralık söz konusu değildir. Buna göre hakikat şu şekilde ifâdesini bulmaktadır:</p>
<blockquote><p><em><strong>“Zât-ı Akdes</strong> bizim işlediğimiz, işlemekte olduğumuz ve işleyeceğimiz bütün fiilleri ezelî ilmiyle bilmektedir.”</em></p></blockquote>
<p>O halde Cenâb-ı Hakk’ın her hâdiseyi meydana gelmeden önce bildiğinden bahsedilirken O’nun için öncelik ve sonralık sözkonusu olmadığı, buradaki önce ifâdesinin bizim için kullanıldığı hatırdan çıkarılmamalıdır.</p>
<p>Mehmed Kırkıncı &#8211; Kader Nedir?</p>
<p><em><u><strong>Dipnotlar:</strong></u></em></p>
<p><em>7. Sözler<br />
8. age.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/">Kader Hakkında Bir Mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur’a Göre Kur’an’da Zaman,Tarih ve İnsan Kavramlarının Yeri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Dec 2017 14:44:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ebed]]></category>
		<category><![CDATA[Ezel]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Zaman-Tarih ve İnsan Kavramlarının Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih ve İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Vakit]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman ve İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19564</guid>

					<description><![CDATA[<p>Makale Yazarı: Prof. Dr. Fikret Karcic Tercüme: Dr. Veli Sırım GİRİŞ Bediüzzaman Said Nursi (1876-1960), 20 yüzyılda yaşayan ve İslamî tecdid için çaba sarfeden Müslüman alimler arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ki, bu son asırdaki İslam alimleri, Müslüman dünyanın “eski düzenini” yerle bir eden modernitenin meydan okumasına karşı gerekli cevapları ortaya koymuşlar, çağdaş dönemin şartlarına uygun bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/">Risale-i Nur’a Göre Kur’an’da Zaman,Tarih ve İnsan Kavramlarının Yeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="bizimbaslik">
<div></div>
<div class="field-label"><em><a href="http://ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/old-watch-time-wallpaper-images-hd-627735-2/" rel="attachment wp-att-19567"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19567" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1.jpg" alt="" width="418" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1-768x480.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1-1024x640.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1-1536x960.jpg 1536w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></em></div>
<div></div>
<div class="field-label"><em>Makale Yazarı: </em><em><strong>Prof. Dr. Fikret Karcic</strong></em></div>
<div class="field-items">
<div class="field-item odd"><em>Tercüme:<strong> Dr. Veli Sırım</strong></em></div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="bizimbaslik"><strong>GİRİŞ</strong></div>
<div class="art-postcontent">
<div class="art-article">
<div class="Section1">
<div></div>
<div>Bediüzzaman Said Nursi (1876-1960), 20 yüzyılda yaşayan ve İslamî tecdid için çaba sarfeden Müslüman alimler arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ki, bu son asırdaki İslam alimleri, Müslüman dünyanın “eski düzenini” yerle bir eden modernitenin meydan okumasına karşı gerekli cevapları ortaya koymuşlar, çağdaş dönemin şartlarına uygun bir anlayışla İslamı yeniden yorumlamışlardır. Buradan hareketle bu alimlerin pek çoğu İslamın sosyal ve politik ölçülerine vurgu yapmışlar, ortaya çıkan dinî yenilikçi hareketleri belli bir mecraya yöneltmeye çalışmışlardır. Said Nursi de, aynı şekilde bireyler üzerine odaklanmış ve kendine has bir dinî yaklaşım sergilemiş, bunun bir ürünü olarak da bir iman hareketi ortaya koymuştur. Bu iman hareketinin en temel karakteristik özelliği, dinî şuura, yani imana vurgu yapmasıdır. Bu çizgiyle Said Nursi, Müslümanları bir politik düzenin üyeleri olmak yerine, birer fert ve toplumun birer üyesi olarak bütün seferber etmiştir.1</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Said Nursi, Osmanlının kurduğu İslami düzenin yıkıldığına şahid oldu ve yeni dönemde Müslümanların yeni bir düzene olan ihtiyacını realize etmek için harekete geçti. Zira <strong>“Kur’an’ı muhafaza eden surlar”</strong> yıkılmış, saldırılar doğrudan Allah’ın ayetlerine yöneltilmişti. Bu tebliğimizde, Said Nursi’nin Kur’an mesajını halka mâledebilme görevini nasıl üzerine aldığına ve bunu nasıl yerine getirdiğine yer vereceğiz. Bu maksada yönelik olarak Said Nursi, Risaleler şeklinde eserler kaleme alma şeklindeki bir tarzı tercih etti ve bunların tamamını Risale-i Nur (Nur Mektupları’ ismi altında biraraya getirdi. Temel özellikleri bakımından Risale-i Nur,<em> “Kur’anî parıltıların Said Nursi’nin prizmasından çıkan birer yansımasıyda”</em>.2</div>
<div></div>
<div>Risaleler, bir <strong>“yazıcı topluluğu”</strong> haline gelen talebeleri tarafından elle yazılmak suretiyle hızla çoğaltılıyor ve ülkenin dört bir yanına ulaştırılmaya çalışılıyordu. Bu topluluk, “her bir üyesi eline geçen risaleyi okuma ve içselleştirme gayretinde olan bir topluluktu.”3</div>
<div></div>
<div>Said Nursi’nin din hakkındaki görüşlerini mercek altına aldığımızda, onun insana, insanın yaratılış sebebine, tabiatına, dünya üzerindeki konumuna ve üzerine yüklenen vazifeye çok büyük önem atfettiğini görürüz. İnsanın tarihin derinliklerine demir atmış özelliğinden hareketle, Said Nursi’nin <strong>“İslamî benlik”</strong> üzerinde kurguladığı görüşlerinin önemli birer unsuru olarak insan ve tarihi gösterebiliriz. İşte bu yüzden bu tebliğimizin temel hareket noktası, tarih ve insan hakkındaki Kur’anî değerlendirmelerin Risale-i Nur prizmasından yansıyan görünümü olacaktır. Zaman anlayışına tekabül etmeksizin bir tarih anlayışı inşa edilemeyeceğinden hareketle, tarih ve insan karşılaştırması, zaman hakkındaki Kur’anî söylem üzerindeki değerlendirmelere öncelik verilecektir.</div>
<div></div>
<div>Zaman, tarih ve insan hakkındaki Kur’anî söylemp, onun terminolojisi, kavramı ve yakından bağlantılı olan meseleleriyle birlikte göze çarpan unsunlar ortaya konulacaktır. Bu bağlamda, ilgili Kur’anî ayetlere, Risale-i Nur’dan pasajlara ve diğer Müslüman alimlerin eserlerine referansta bulunacağız. Zikrettiğimiz bu referans çerçevesi bizleri ele alacağımız konu hakkında kesin bir neticeye ulaştıracağı gibi, Said Nursi’nin bu temel konu üzerindeki yorumlarını uygun bir perspektiften ele almamızı sağlayacaktır.</div>
<div></div>
<div>Kur’an ayetlerinin tercümeleri, Abdullah Yusuf Ali tarafından çevrilen “The Meaning of the Holy Qur’an” <em>(Brentwood, Maryland; Amana Corparation, 1412/1992)</em> isimli Kur’an mealinden alınmıştır. Risale-i Nur’dan yapılan referanslarda ise, Şükran Vahide tarafından İngilizceye tercüme edilen şu eserlerden yararlanılmıştır: The Words <em>(İstanbul, Sözler Neşriyat, 1992)</em>; Letters <em>(İstanbul, Sözler Neşriyat, 1994): The Flashes Collection (İstanbul, Sözler Nesriyat, 1995)</em></div>
<div></div>
<div><strong>Zaman ve İnsan</strong></div>
<div></div>
<div>Zaman ve taşıdığı anlam, binlerce senedir insanlığın zihnini sürekli meşgul eden ve içinden çıkamadığı soruların ortaya çıkmasına sebep olan etkenlerdendir. Zaman mefhumu olmaksızın kainatın ve insanın kaynağı anlaşılamaz ve tarih anlayışı inşa edilemez. Zamanın sırları üzerinde yapılan incelemeler, kaçınılmaz bir sonun (kıyametin’ varlığı ve bununla birlikte onun sadece Allah’ın bilebileceği mesele olduğu sonucuna ortaya çıkarmıştır. Buradan hareketle bizler <strong>“Görülen Ayet”</strong> olan kainattan neler anlayabileceğimizi buluruz.</div>
<div></div>
<div>Kur’an-ı Kerim’de iki sure vardır ki, bunların isimleri zaman mefhumuyla bağlantılıdır; Dehr Suresi ve Asr Suresi. Dehr Suresinin diğer ismi İnsan Suresidir. Aynı surenin taşıdığı bu iki isim, iki kavramın arasındaki bağlantıya çok ilginç bir şekilde işaret eder.</div>
<div></div>
<div>Kur’anî terminolojide zamanı ifade için kullanılan kavramlar çok geniş bir yelpaze teşkil eder.4 Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:</div>
<div></div>
<div>Asr (yüzyıl, öğleden sonraki vakit’, “Asra yemin olsun ki” (Asr Suresi, 1′ ayetinde zikredilir.</div>
<div></div>
<div>Dehr (uzun bir zaman dilimi’ kelimesi, Dehr suresinde zikredilmiştir. Bir başka surede ise dalâlete sapmış insanların zamanı nasıl ilahlaştırdığını ifade için kullanılan bir kavramdır. “Dediler ki; Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman (dehr’ helak eder” (Câsiye Suresi, 24)</div>
<div></div>
<div>Vakt, (zamanın belirli bir dilimi’ Hıcr Suresi 37 ve 38. ayetlerde şöyle ifade edilmiştir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Allah; sen bilinen bir vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin, buyurdu.”</strong></div>
</blockquote>
<div>Aynı kökten türeyen kelimelerden olan “Mevkût” (belirli bir zaman) Nisa Suresi 103. ayette, “Mikat” (tayin edilmiş zaman) kelimesi ise A’raf Suresi 142, 143 ve 155. ayetlerde zikredilmiştir.</div>
<div></div>
<div><strong>Hîn</strong> (ne zaman ki, iken, vakit) kelimesine bir örnek şu ayette geçer:</div>
<blockquote>
<div><strong>“…Bunun üzerine; bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana (hîn) kadar yaşamak vardır, dedik.”</strong>(Bakara Suresi, 36)</div>
</blockquote>
<div><strong>Yevm </strong>(bir gün, bir zaman dilimi), Sebe Suresi 30. ayet, Kasas Suresi 41. ayet, Sâffat Suresi 20, Fatiha Suresi 4. ayette Kıyamet günü, Haşir günü ve Ahiret günü gibi anlamlarda zikredilmiştir. Devir manasında ise, göklerin ve dünyanın yaratılışının anlatıldığı A’raf Suresi 54. ayet, Furkan Suresi 59. ve Hûd Suresi 7. ayette zikredilmiştir.</div>
<div></div>
<div><strong>Sa’a</strong> (an, saat, zaman), dönem manasında şu Kur’anî uyarıda ifade edilmiştir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an (saat) geri kalırlar, ne de bir an (saat) ileri gidebilirler.”</strong> (A’raf Suresi, 34).</div>
</blockquote>
<div>İkinci mana olan saat ise Kıyamet günü ve Mahşer gününün tarif edildiği Rum Suresi 12. ayette şöyle zikredilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Kıyametin kopacağı gün, günahkarlar susacaktır.”</strong></div>
</blockquote>
<div><strong>Müddet </strong>(bir zaman dilimi, bir vakit) kelimesi, Tevbe Suresi 4. ayette şöyle zikredilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“…Onların anlaşmalarını, süreleri (müddeti) bitinceye kadar tamamlayınız… “</strong></div>
</blockquote>
<div><strong>Emed</strong> (devre, zaman dilimi) kelimesi, âhiret gününün tarif edildiği Âl-i İmran Suresi 30. ayette şöyle tarif edilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Herkesin iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde isteyecek ki, kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun… “</strong></div>
</blockquote>
<div><strong>Hukûb-Ahkâb</strong> (uzun bir zaman dilimi, uzun yıllar) kelimeleri şu ayette zikredilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Azgınlar orada uzun bir zaman kalırlar… “</strong></div>
</blockquote>
<div><strong>El-ân</strong> (şimdi, şimdiki zaman) kelimesi şu ayette zikredilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Kötülükleri yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca<em> ‘ben şimdi (el-ân) tevbe ettim’</em> diyenler ile kafir olarak ölenler için tevbe yoktur… “</strong> (Nisa Suresi, 18)</div>
</blockquote>
<div>Sermed (sürekli zaman’ kelimesi Kasas Suresi 72. ayette şöyle zikredilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“De ki; söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilah kimdir?”</strong></div>
</blockquote>
<div><strong>Ecel</strong> (zaman dilimi, sınırlı süre) kelimesi A’raf Suresi 34. ayette şöyle ifade edilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Her ümmetin bir eceli vardır.”</strong></div>
</blockquote>
<div>Kur’an’da “zaman” kelimesinin geçmiyor oluşu dikkat çekici bir noktadır. Bu kelimenin lügat manası, <em>“kısa veya uzun bir vakit dilimini ifade eden bir isimdir” (ismun li-kalîlü’l-vakti ve kesîrihî)</em>5 şeklinde ifade edilmiştir. Bu kelime, Müslüman alimlerin teknik lügatlerinde yerini almış, ancak her alimin zaman meselesine yaklaşımlarını ve ortaya koydukları disiplini yansıtır şekilde manalar vermişlerdir. Bununla birlikte zaman kavramını kullanırken değişmeyen sabit bir unsur vardır ki, o da bu kelimenin mekanla olan ilişkisidir.</div>
<div></div>
<div>Zaman hakkındaki Kur’anî hitabın farklı lügat manalarını sergilemesi, sadece Kur’ani tarzın ana karakteristiğini değil, aynı zamanda bu vakıanın tabiatını da yansıtır. Zamanla ilgili olarak Kur’an, sadece zamanın özü ve orijini hakkındaki sorulara atıfta bulunmaz.6 Kur’an-ı Kerim farklı zaman türlerine de işaret eder. İnsan için önemli olması hasebiyle belli bir zaman türü üzerine vurgu yapar. Bu açıdan zaman insan için güneşin ve ayın hareketleriyle belirlenmiş bir mefhumdur.</div>
<div></div>
<div>Bu zaman türü, ibadetlerin ifa edilmesi, insanın asıl görevinin yerine getirilmesi, faaliyetlerini, işlerini sürdürebilmesi, insan toplumlarının organizasyon ve fonksiyonlarının gerçekleştirilebilmesi için çok önemlidir. Zamanın realitesi çerçevesinde yöneltilen soruya bir cevap arama işlemi çok zor olsa da asla yasaklanmamıştır.</div>
<div></div>
<div>Zaman hakkındaki Kur’anî ifade ve terminolojiden hareketle Müslüman alimler farklı tür ve farklı özelliklerde zamanın bulunduğu sonucuna varmışlardır. Onların yaptıkları tasnifler farklı farklıdır.7 Fakat, iki tür zaman üzerinde yoğunlaşmışlardır:</div>
<div></div>
<div><strong>1)</strong>  Dünyevî zaman.</div>
<div></div>
<div><strong>2)</strong>   Metafizik zaman.8</div>
<div></div>
<div>Dünyevî zaman <em>(ez-Zamanü’d-Dünyevî)</em>, özel zaman veya fiziksel zaman olarak da bilinir ve uzaydaki cisimlerin (gezegenler ve yıldızların’ hareketleriyle belirlenen bir zamandır. İnsanın hayatı bu tür zamanla ölçülür. İbadetlerin bir çoğu bu zamanla ilişkilidir ve Kıyamet Günü de böyle bir zaman mefhumu üzerine kuruludur. Kur’an bu tür zaman üzerinde vurgu yapmıştır. İnsan için bu zaman geçmiş, şimdi ve gelecek olarak farklı şekillerde geçerlidir. Kur’an insana geçmişi iyi öğrenmesini, şimdiki zamanı en verimli şekilde değerlendirmesini ve gelecek için ümitvar olmasını tavsiye eder. (Nisa Suresi, 123)</div>
<div></div>
<div>Bu dünyevî zaman içinde, zaman üzerinde gerçekleşen kişisel tecrübelerden kaynaklanan bir vakıa vardır. Bu vakıa, bazı alimler tarafından<em> “Psikolojik Zaman” (ez-Zamanü’n-Nafsî)</em>, bazı alimler tarafından<em>“GenişleyenZaman” </em>veya <em>“Varoluşsal Zaman”</em>olarak isimlendirilmiştir. Bu ifadeler, zaman hakkındaki tecrübelerin kişiden kişiye değiştiğinin bir göstergesidir. Örneğin, tehlike anında elde edilen bir tecrübeye göre o zaman dilimi belki bir yıl kadar uzun gelir. Ama mutluluk içinde yaşanan bir yıl, belki bir dakika kadar kısa hissedilir. Bu vakıanın göstergeleri veya bu zaman türü pek çok Kur’an ayetinde bulunmaktadır. Tevbe Suresi 118. ayetinde olduğu gibi.</div>
<div></div>
<div>Dünyevî zamanın tam tersi metafizik zamandır <em>(ez-Zamanü’l-Gaybî).</em> Bu zaman türü göklerin ve yerin yaratılışından önce de vardı. Aynı zamanda bunlar yok olunca da varlığını devam ettirecektir. Literatürde bu zaman türünü ifade için <em>“Yaratılış Öncesi Zaman”, “Eskatolojik Zaman”</em> ve <em>“İlahî Zaman”</em>tanımlamaları kullanılır. Bu zaman türü temel olarak şunları içerir:</div>
<div></div>
<div>Arşın ve suyun zaman <em>(ez-Zamanü’l-Arşî),</em> yerin ve göklerin yaratıldığı periyod <em>(Zamanü’l-Halku’s-Semâvâti ve’l-Ard)</em>, Meleklerin ve Ruh’un <em>(Hz. Cebrail’in)</em> yükseldiği zaman <em>(Zamanü’l-Urûc)</em> ve Ahiret zamanı <em>(Zamanü’l-Âhire)</em>.</div>
<div>İnsan bu zaman türlerini ölçme imkanına sahip değildir. Çünkü bu zamanların ölçü birimi, dünyevî zamandan çok farklıdır.</div>
<blockquote>
<div><strong>“Melekler ve Ruh (Cebrail) oraya miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” </strong>(Meâric Suresi, 4)</div>
<div><strong>“Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine çıkar.”</strong> (Secde Suresi, 5)</div>
</blockquote>
<div>Metafizik zaman, Allah tarafından yaratılan diğer zamanlar gibi yine O’nun tarafından yaratılmıştır.</div>
<div></div>
<div>Zamanın realitesi ve tabiatı üzerindeki değerlendirmeler Müslüman ilahiyatçılar, filozoflar, mutasavvıflar, fakihler ve tarihçilerin telif ettikleri eserlerde yer almaktadır.</div>
<div></div>
<div>Örneğin ilahiyatçılar Allah’ın Yaratıcı Kudreti, İlmi, İradesi ve Dilemesiyle zaman, zamanın sonu ve eskatoloji arasındaki ilişkiyi değerlendirmişlerdir. Zaman hakkındaki teolojik tanımlamaya bir örnek olarak verebileceğimiz el-Taftazanî’nin (1322-1389)<em>“Akaidü’n-Nesefî</em>” isimli eserinde şu yoruma yer verilir:</div>
<blockquote>
<div><em>“Zaman, başlangıcı olan şeyler için tabir edilir. Başlangıcı olan şey ise belli ölçülere bağlıdır…Allah ise bütün ölçü ve sınırlamaların ötesindedir.”</em>9</div>
</blockquote>
<div>Filozoflar da aynı şekilde zamanın ne olduğuna, bunun bir varlığa, bir başlangıç ve sona sahip olup olmadığına dair gelen soruları cevaplandırmaya çalışmışlardır.10 Örneğin, Müslüman filozof Muhammed İbn Zekeriyya el-Razi (865-923) iki tür zamanın olduğu görüşündedir; Mutlak zaman, mahsur zaman.</div>
<blockquote>
<div><em>“Mutlak olan zaman, süreklidir ve daimidir. Bu zaman sonsuzdur ve ebediyete uzanır. Belirlenmiş ve sınırları çizilmiş zaman ise gökyüzündeki kürelerin hareketlerinden, güneş ve yıldızların belli bir rotayı takip etmelerinden meydana gelir. Eğer bu ikisi arasını ayırabilir ve sonsuzluğun hareketini hayal edebilirsen, mutlak zamanı da tasavvur edebilirsin. Fakat, eğer kürelerin hareketlerini göz önünde tutarsan, sen zamana belli bir sınır çiziyorsun demektir.”</em>11</div>
</blockquote>
<div>Mutasavvıflar, vaktin veya zaman-ı halin öneminden hareketle zamanın realitesiyle çokça ilgilenmişlerdir. Zira Allah’a ulaşmak için kat’edilmesi gerekli sufi yolun önemli unsurlarından birisi zamandır. Zamanla ilgili ilk soruya cevap olacak şekilde İbn Arabi’nin (1165-1240) ifadesi önemli bir örnektir; “Kıdemle (ezeliyetle) Allah arasındaki ilişki, zamanla bizim aramızdaki ilişki gibidir.”12 Vakit kavramı hakkındaki Sûfi anlayışa bir örnek olarak Ebu Nasr el- Sırâc el-Tûsi’nin (Ö. 988) şu görüşüne yer verebiliriz:</div>
<blockquote>
<div><em><strong>“Vakit</strong>, iki nefes alışverişi veya iki düşünce arasındaki zamandır.”</em>13</div>
</blockquote>
<div>Müslüman fıkıh alimleri, insanların ibadetlerini yerine getirme, haklarını elde etme ve koruma, görevlerini ifa etme gibi faaliyetlerle bağlantılı önemli bir faktör olarak zamanı ele almışlardır. Bu yaklaşımı takip ederek, fukaha, dünyevi zamanla ilgilenmişlerdir. Zamanla ilgili olarak onların kullandıkları literatürde sözlük manasıyla zaman, ecel, müddet ve vakit gibi kelimeler yer alır ve bunlar sıklıkla kullanılır.14 İbadetlerin pek çoğu (namaz, oruç, hac, zekat, fitre gibi’ hep spesifik vakitle bağlantılıdır. İbadetler için tayin edilen spesifik zaman, Allah’ın emirlerine riayet etmek suretiyle O’nunla olan bağlantının yenilendiği vakit manasını taşır.15</div>
<div></div>
<div>Şahıslar hukukunda zaman, taahhüt, nafaka işlemleri, şahitlik, hakları elde etme ve koruma hususları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Ceza hukukunda, zamana (dehre’ lanet etmeye yönelik önemli bir yasak vardır. Bu yasak Ebu Hureyre tarafından nakledilen meşhur bir hadis-i şerifin üzerine kuruludur:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Zamana (dehre) lanet etmeyin. Çünkü onu Allah yaratmıştır.”</strong>16</div>
</blockquote>
<div>Gerçekte, İslam’dan önce Araplar hoşlarına gitmeyen bir iş vuku bulduğunda zamana (dehre’ lanet okurlardı. Zikrettiğimiz hadis-i şerifle insanlara her şeyin ve her olayın Yaratıcısı Allah olduğu hatırlatılmaktadır. Zaman, O’nun yarattığı şeylerden sadece birisidir. Buradan hareketle, kaderin veya zamanın ayıplanması, Allah’ın ayıplanması demek olacaktır.</div>
<div></div>
<div>Netice olarak, tarihçilere göre zaman, insanlıkla doğrudan alakalı olaylar için bir iskelet özeliliğini taşır. Onlara göre zaman aynı zamanda geçmişin ve onun yansımalarının organize edilmesi için önemli bir kriterdir.17 Örneğin Ebu Cafer Muhammed İbn Cerîr et-Taberî (839-923) bu konuda şöyle der:</div>
<blockquote>
<div><em>“Zaman, gece ve gündüzün saatlerini ölçmek için kullanılan bir isimdir. Zamanın uzun ve kısa olmak üzere iki derecesinin olduğu söylenebilir.. Saatler gece ve gündüzün vakti, güneşin ve ayın kendi yörüngelerinde hareketlerinin ölçülmesi için kullanılır… Bu cisimler ise sonradan yaratılmışlardır ve bunların bir başlangıçları, bir hareket noktaları vardır… Allah, bu cisimleri, yani ay ve güneşi yaratmadan önce, gece ve gündüz, saat ve dakika gibi kavramlar yoktu… Gece ve gündüz, güneş ve ayın peşpeşe gelmeleriyle ortaya çıkar; Saat ve zaman ise bunların ölçmede kullanılan birer birimdir.”</em>18</div>
</blockquote>
<div>Tarihçi et-Taberi’ye göre fiziki zaman yaşadığımız dünyayla bağlantılıdır ve bu yolla tarih meydana gelir.</div>
<div></div>
<div>Müslüman âlimlerin zaman konusundaki farklı yaklaşımlarını zengin bir spektrumla gösterdikten ve Kur’anî hitabın bu konudaki yorumlarını aktardıktan sonra, konu hakkındaki Said Nursi’nin   yorumlarına eğileceğiz. Said Nursi’nin zaman konusunda ortaya koyduğu görüşleri ve bu konuda kullandığı terminolojiyi bütün yönleriyle ele almaya çalışacağız.</div>
<div></div>
<div>Said Nursi zamanın manasını, diğer bazı meselelerle birlikte, yaratılışın müzakere edildiği 14. Söz’de, İlahî takdirin (kader’ ele alındığı 26. Söz’de, Allah’ın Baki oluşunun anlatıldığı 3. Şua’da incelemiştir.</div>
<div></div>
<div>Bahsedilen bu konular genellikle mütekellimûn (kelâm alimleri) ve mutasavvıflar tarafından zaman kavramı çerçevesinde ele alınmıştır. Buna karşılık aynı konu filozoflar, fıkıh alimleri ve kronolojist tarihçiler tarafından bu bağlamda değerlendirilmemiştir.</div>
<div></div>
<div>Zaman ve zamanla ilgili kavramları ifade eden Kur’an ayetlerini yorumlarken Said Nursi şu sözcükleri kullanır: Zaman, ezel, tarih, <strong>mazi</strong>(geçmiş zaman), <strong>hâl</strong> (şimdiki zaman) ve <strong>istikbal</strong> (gelecek zaman).</div>
<div></div>
<div>Said Nursi Risale-i Nur’da, zamanın gerçekliği konusuna işaret eder. Bu dünyevî zamanın ve bu zamanın varlıklar ve dünya üzerindeki eşya üzerindeki etkisi üzerinde durur. Said Nursi’nin zamanın realitesi hakkındaki yaklaşımlarını ele alırken, biz konuya Kur’anî kozmoloji noktasından yaklaşacağız.</div>
<div></div>
<div>Kur’an’a göre, kâinat iki kısma ayrılır: Görülen ve görülmeyen kâinat.</div>
<blockquote>
<div><strong>“De ki: Ey gökleri ve yeri Yaratan, gizliyi de aşikarı da bilen Allah! Kullarının arasında, ayrılığa düştükleri şeyin hükmünü ancak sen vereceksin.”</strong> (Zümer Suresi, 46)</div>
</blockquote>
<div>Kainatın “alemü’l-gayb” (görülmeyen alem) ve <em>“alemü’ş-şuhûd” (görülebilen alem) </em>şeklinde ikiye ayrılması sadece insanın açısından söz konusudur. Allah için “görülmeyen” (gayb’ bir şey yoktur. Bu noktadan hareketle Said Nursi bazı görüşler ortaya koyar. O, İlahî ilme göre bütün her şey ve olay Kâtib-i Ezelî’nin kudret kalemi tarafından varlık alemine geçmeden önce yazılmıştır. her şeyin başlangıcı ve gelecekte başına gelecek olan olaylar alemü’l-gaybda İmam-ı Mübîn’de düzenlenmiştir. Bu, Allah’ın ilminin ve emrinin bir yönünü ifade eder ve İlahî Takdirce yazılan bir defterdir. 19 (Bakınız: Yasin Suresi, 12) Her şeyin başlangıcı ve geleceği Kitab-ı Mübîn’de kayıtlıdır. Bunlar alem-i şahadette ve hâlde (şimdiki zamanda’ ortaya çıkar. Kitab-ı Mübîn, irade-i İlahiye ve kudret-i İlahiyenin kitabıdır. Kudret-i İlahiye, <em>“Levh ü Mahv ve İsbat”</em> olarak ibilinen ve zerrelere kadar her şeyin nasıl harekete geçeceğinin belirlendiği bu Levhadaki olayları vakti gelince yaratır.</div>
<div></div>
<div>Bu Levha, değişken bir defter özelliğindedir. Her şeyin kesin olarak belirlendiği ve değişmez olan Levh-i Mahfuzda yazılı olma veya olmaması doğrultusunda, bütün bilgiler gerektiğinde yazılır veya silinir. Hadiselerin yazılması ve silinmesi ölüm ve hayat, varlık ve tahrip şekillerinde tezahür eder. Ve bu zaman gerçeği</div>
<blockquote>
<div><em>“Evet, herşeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikati dahi, Levh-i Mahv-İsbat’taki kitabet-i kudretin sayfası ve mürekkebi hükmündedir.”</em>20</div>
</blockquote>
<div>Bu açıklamayı Said Nursi, <em><strong>“Lâ ya’lemü’l gaybe illallah”</strong> (gaybı Allah’tan başkası bilemez) </em>şeklinde sona erdirir.</div>
<div></div>
<div>Bir başka risalesinde Said Nursi “zaman nehri” kavramı hakkında şu ayrıntıya girer.</div>
<blockquote>
<div><em>“Şu mahlûkat, izn-i İlâhî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor, âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zâhirî giydiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbânî ile, mütemadiyen istikbalden gelip hale uğrayarak teneffüs eder, maziye dökülür.”</em></div>
<div><em>“İşte şu mahlûkatın şu seyelânı, gayet hakîmâne, rahmet ve ihsan dairesinde; ve şu seyeranı, gayet alîmâne, hikmet ve intizam dairesinde; ve şu cereyanı, gayet rahîmâne, şefkat ve mizan dairesinde, baştan aşağıya kadar hikmetlerle, maslahatlarla, neticelerle ve gayelerle yapılıyor. Demek, bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Hakîm-i Zülkemal, mütemadiyen tavaif-i mevcudatı ve her taife içindeki cüz’iyatı ve o taifelerden teşekkül eden âlemleri, kudretiyle hayat verip tavzif eder, sonra hikmetiyle terhis edip mevte mazhar eder, âlem-i gayba gönderir, daire-i kudretten, daire-i ilme çevirir.”</em>21</div>
</blockquote>
<div>Said Nursi’nin zamanın metafizik gerçeği hakkındaki yorumların yeraldığı bir risalesinde geçmiş ve geleceğin Gayb alemine, hâlin (şimdiki zamanın’ ise Şuhud alemine ait olduğu ifade edilir. Bu bağlamda istikbalin şimdiki zamana doğru geldiğini ve buraya uğradıktan sonra geçmiş zamana gittiğini söyler. Geçmiş ve geleceği belli bir çerçevede konumlandırmakla, Kur’an’ın insanî perspektife göre olmuş, olan veya olacak hadiseler için hem mazi, hem de muzari sigasının kullanılmasındaki bazı hakikatler kavranabilir. Kıyamet günü, Haşir günü ve Hesap günüyle ilgili anlatımlarda kullanılan fiil sigaları gibi.22 (Tekvir Suresi, İnfitar Suresi, İnşikak Suresi, Mürselat Suresi, Nebe Suresi ve Abese Suresi bu kullanımlar için ilginç örnekleri ihtiva eder.)</div>
<div></div>
<div>Dünyevî zamanı değerlendirirken Said Nursi şöyle der:</div>
<blockquote>
<div><em>“İşte, nasıl elimizdeki saat, sureten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, kudret-i İlâhiyenin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sabitiyetiyle beraber, daimî zelzele ve tagayyürde, fenâ ve zevalde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini tâdât eden bir iğnedir. İşte, zaman, dünyayı emvâc-ı zeval üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır.”</em>23</div>
</blockquote>
<div>Said Nursi’in geçmiş zamana getirdiği yorum ise şöyledir:</div>
<blockquote>
<div><em>“Evet, zaman-ı hazırdan, ta iptida-i hilkat-i âleme kadar olan zaman-ı mazi, umumen vukuattır. Vücuda gelmiş herbir günü, herbir senesi, herbir asrı birer satırdır, birer sayfadır, birer kitaptır ki, kalem-i kader ile tersim edilmiştir; dest-i kudret, mucizât-ı âyâtını onlarda kemâl-i hikmet ve intizamla yazmıştır.”</em>24</div>
</blockquote>
<div>Zaman varlıkların ve eşyanın bu alemdeki serüvenlerini farklı şekilde etkiler. Said Nursi’ye göre söz konusu etkiyle, insanın ve içinde yaşadığı dünyanın sürekli yenilenmesi sağlanır. Buradan hareketle insanın devamlı olarak imanını yenileme ihtiyacında olduğu sonucuna ulaşır. Bu ise “İmanınızı Lâ ilâhe illallah ile sürekli yenileyin” hadis-i şerifinin manasını anlamamıza yardımcı olur.</div>
<div></div>
<div>Said Nursi buradan hareketle, insanın bir çok şahsiyetten meydana geldiğini söyler. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âhar sayılır. Çünkü, zaman altına girdiği için, o ferd-i vahid bir model hükmüne geçer, hergün bir ferd-i âhar şeklini giyer.25</div>
<div></div>
<div>Buna paralel olarak insanın içinde yaşadığı dünya da sürekli değişim halindedir. Biri gider, yerine bir başkası gelir. Bu durumda iman hem dünyanın, hem insan hayatının nuru olmaktadır. Lâ ilâhe illallah ise bu nuru yakan er elektrik düğmesini andırır.</div>
<div></div>
<div>Buradan hareketle bu her an değişebilen ve gelip geçici olan alem ile asla değişmeyen ve zaman üstü olan bu nur arasında bir bağın olduğu sonucuna ulaşabiliriz.</div>
<div></div>
<div>Zamanın dünya üzerindeki etkisiyle ilgili Said Nursi’nin bir başka yorumu şöyledir:</div>
<blockquote>
<div><em>“Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür’atte birbirine muhaliftir. Öyle de, insandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle mütefavittir. Meselâ, cismin bekası, hayatı, vücudu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve müstakbeli mâdum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dahildir.”</em>26</div>
</blockquote>
<div>Zamanın, bir mağarada<strong> “Bir gün veya daha az bir zaman” </strong>kaldıklarını söyleyen Ashab-ı Kehf’e olan etkisi ile normalde onların kaldıkları üçyüz yıl ve ilave olarak dokuz yıllık süreye olan etkisi farklı farklıdır. Said Nursi bu olguya “Genişleyen zaman” şeklinde işarette bulunur.</div>
<div></div>
<div>Said Nursi, Risale-i Nur’da zamanı metafizik ve dünyevî boyutlarla ele almıştır. Metafizik boyut üzerindeki değerlendirmelerini<strong> “Lâ ya’lemü’l-gaybe illallah”</strong> hükmüyle neticelendirir. Ki, Müslüman alimlerce günümüze kadar dile getirilen bütün yorumlar bu ana hükmün altında toplanmıştır.</div>
<div></div>
<div>Zamanın dünyevî boyutunu değerlendirirken, Said Nursi, insan için özellikle şimdiki zamanın üzerine vurgu yapar. Çünkü, eğer insan şimdiki zamanı ihmal edecek olursa, elindeki fırsatları kaybedecek, zaman hiçliğe doğru gidecek ve bir daha onun eline geçmeyecektir. Diğer yandan, her zaman “Allah’ı sevme, O’nu tanıma ve rızasına ulaşma” ihtimali ve imkanı her an vardır.</div>
<div></div>
<div><strong>Tarih ve İnsan</strong></div>
<div></div>
<div>Kur’an, Allah lafzını ve onun insan için yol göstericiliğini her fırsatta gözler önüne sermektedir. Aynı şekilde Kur’an, insanın varoluşunun bütün yönlerine, onun Yaratıcı ve diğer maklukatla olan ilişkilerini ortaya koyar. Kur’an’ın bu şümullü özelliği onun içeriğinde, üslubunda ve mânâlarının kapsamında kendisini gösterir.</div>
<div></div>
<div>İşte burada bizler özellikle Kur’an’ın konulara şümullü yaklaşımı üzerinde duracağız. Said Nursi bu noktayı aşağıdaki ifadelerle yorumlamaktadır:</div>
<blockquote>
<div><em>“Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat ve Hâlık-ı Kâinatın, arz ve semâvâtın, dünya ve âhiretin, mazi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebâhis-i külliyelerini cem etmekle beraber, nutfeden halk etmek, tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak âdâbından tut, tâ kaza ve kader mebhaslerine kadar; altı gün hilkat-i âlemden tut, tâ “<strong>Wel mürselati, vezzariyati”</strong> (Mürselât Sûresi, 1; Zâriyât Sûresi, 1) kasemleriyle işaret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar;<strong> ” Yehulü beynel mer’i ve kalbih “</strong> (Enfâl Sûresi, 24) <strong>” Vema teşâune illa en yeşaallah “</strong> (İnsan Sûresi, 30) işârâtıyla, insanın kalbine ve iradesine müdahalesinden tut, tâ <strong>” Vessemavati matviyyatun biyeminihi”</strong> (Zümer Sûresi, 67) yani bütün semâvâtı bir kabzasında tutmasına kadar; <strong>” Ve cealna fiha cennatin min nahilin ve a’nabin ” </strong>(Yâsin Sûresi, 34) zeminin çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ <strong>” İza zülziletül ardu zilzaleha “</strong> (Zilzâl Sûresi, 1) ile ifade ettiği hakikat-i acibeye kadar; ve semânın <strong>“Sümmesteva ilessemai ve hiye duhan”</strong>(Fussılet Sûresi, 11) hâletindeki vaziyetinden tut, tâ duhanla inşikakına ve yıldızlarının düşüp hadsiz fezada dağılmasına kadar; ve dünyanın imtihan için açılmasından, tâ kapanmasına kadar; ve âhiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ Cennete, tâ saadet-i ebediyeye kadar; mazi zamanının vukuatından, Hazret-i Âdem’in hilkat-i cesedinden, iki oğlunun kavgasından tâ tufana, tâ kavm-i Firavunun garkına, tâ ekser enbiyanın mühim hâdisâtına kadar; ve <strong>“Elestü birabbikum”</strong> (A’râf Sûresi, 172) işaret ettiği hadise-i ezeliyeden tut, tâ <strong>“Vücûhun yevme izin nâdiretün * İlâ rabbiha nâziretün “</strong> (Kıyamet Sûresi, 22-23) ifade ettiği vakıa-i ebediyeye kadar bütün mebâhis-i esasiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyan eder ki, o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden; ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan; ve zemin bir bahçe, ve semâ, misbahlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden; ve mazi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sayfa hükmünde temâşâ eden; ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuûnâtın iki tarafı birleşmiş, ittisal peydâ etmiş bir surette, bir zaman-ı hazır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir tarz-ı beyandır.”27</em></div>
</blockquote>
<div>Said Nursi’nin Kur’an’daki konular hakkındaki bu sözlerini, Kur’anî tarih anlayışının en önemli bir unsuru olarak görebiliriz. Tarih hakkındaki Kur’anî ifadeler, Ezel, yani dünyevî tarihin ötesinde, başlangıcı olmayan ve Ebed, yani esketoloji olarak iki ana kavram oluşturur.</div>
<div></div>
<div>Ezel, Allah’ın meleklere yeryüzünde kendisine bir halife yaratacağını bildirmesiyle (Bakara Suresi, 30; En’am Suresi, 165) ve yaratılış öncesi bütün insan ruhlarının Allah’ın hakiki Rab olduğunu kabul etmeleriyle (En’am Suresi, 172) başlar. Bu tarih ötesi olaylar, dünyevî tarih olaylarının bir başlangıç aşaması olarak kabul edilmiştir.</div>
<div></div>
<div>Dünyevî tarih<em>, “Allah’ın emirlerinin ve ayetlerinin tezahür etmesini sağlayan bir çerçeve ve insanlığın bu emir ve ayetleri kabul veya reddedeceği bir zemin</em>“28 olarak da yorumlanabilir. Bu periyot yaratılışla başlamıştır ve Kıyamet günü sona erecektir.</div>
<div></div>
<div>Ebed, Haşir günü, Hesap Günü ve <strong>“İnsanın Allah’a dönüşü”</strong> (Masîr, Rüc’a) kavramlarını da içine alır. Bu büyük olaylar tarih ötesi veya “supra-temporal” yani dünyevi zamanın ötesidir ve sadece insanî perspektiften “Geleceğin tarihi”29 olarak görülebilir.</div>
<div></div>
<div>Bu tarih anlayışı, İslamî dünya görüşünün önemli bir yansımasıdır ve<em> “Modern batı perspektifiyle geleneksel İslamî dünya görüşünü birbirinden ayıran çok derin uçurumlardan birisidir”.</em>30</div>
<div></div>
<div>Modern Batı perspektife göre tarih, a) İnsan faaliyetlerinin geçmişte kalan kısmının toplamıdır ve b) Şimdi üzerine hikaye ve anlatımları bina ettiğimiz olaylardır.31 “Geçmişte kalan insan faaliyetleri” sadece insanlığın dünyevî zamana ait olan hareketlerini kapsar.</div>
<div></div>
<div>Tarih kavramıyla ilgili elimizdeki bilgilere ilave olarak, Kur’an tarihi veya tarih ötesi olaylara yaklaşımda spesifik bir metod sunar. Tarih ötesi zaman Kur’anî ifadede yerini Ezel ve Ebed olarak almıştır ve bu dünyevî tarih, <strong>1)</strong>Eski dönemlerde gelen peygamberlerin söylemleri, <strong>2)</strong> Eski milletlerin söylemleri ve onların başlarına gelen hadiseler ve <strong>3) </strong>Bizanslıların savaşları (Rum Suresi) gibi daha sonradan gerçekleşen ve Peygamberî görevi aksettiren anlatımlar ile kendisini gösterir. Dünyevî tarihten hareketle, Kur’an, insanlığın tarihinden çeşitli sahneler ortaya koyar. Bu olaylar sadece belli bir topluluğun tarihi değildir.32 (Kur’anî anlatımın bu karakteristik özelliği, Müslüman tarihçilerin dünya tarihiyle ilgili yazdıkları eserlere büyük çaplı etkisi olmuştur.)</div>
<div></div>
<div>Kur’an, geçmişte olan olaylarla bağlantılı olarak iki ana noktayı hedeflemiştir: <strong>1)</strong> Hak ve hakikati bildirme ve <strong>2)</strong> Bir teşvikte bulunma (mev’iza’).</div>
<blockquote>
<div><strong>“Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini tatmin ve teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana hakikatin bilgisi, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” </strong>(Hûd Suresi, 120)</div>
</blockquote>
<div>Geçmiş olaylarla ilgili Kur’anî anlatımda hakikatin ifadesi, daha önceki geler hakikatlerin onaylanması (tasdiki’ ve ayrıntılı olarak açıklama (tafsil’ özellikleri bulunur. Bunlar <strong>“Geçmiş asırlarda yaşayanların destanları”</strong> (asâtîru’l-evvelîn) şeklindeki hayali olaylar değildir. (En’am Suresi, 25; Enfal Suresi, 31; Nahl Suresi, 24; Mü’minun Suresi, 85; Furkan Suresi, 6 vb.)</div>
<div></div>
<div>Geçmişten alınacak ahlâkî dersler özellikle çok önemlidir. Buradan hareketle, anlatılan olaylardaki aktörler, yerler ve olayların meydana geliş anıyla ilgili ayrıntılı bilgiye Kur’an’da yer verilmemiştir. Örneğin, Ashâb-ı Kehf’e dair bahislerin geçtiği İbrahim Suresinde ayrıntılı bilgi verilmemiştir. Bir başka örnek, Yasin Suresi 20. ayettir. Kur’an şöyle anlatır:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Derken şehrin öbür ucundan koşarak geldi. Ey kavmim, dedi. Bu elçilere uyun.”</strong>33</div>
</blockquote>
<div>Kur’anî perspektife göre geçmiş zaman önemlidir. Çünkü orada gerçekleşen her şey, Allah’ın bir ayetidir.34 Geçmiş zaman sadece tarihçileri ilgilendirmez. Herkes,</div>
<blockquote>
<div><strong>“Dünya üzerinde seyahat etmeye, onların sonlarını (âkıbetlerini’ düşünüp ibret almaya, geçmiş milletleri tanımaya ve ‘O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’ </strong>(Kasas Suresi, 88)</div>
</blockquote>
<div>ayetinin hakikatini anlamaya” davet edilmiştir. Kur’anî mesajı değerlendirirken, Said Nursi şunları söyler:</div>
<blockquote>
<div><em>“Evet, hergün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından, geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla Lâ ilâhe illâllah cümlesini bin defa tekrar ile o değişen perdelerin herbirisine Lâ ilâhe illâllah’ı lâmba yaptığı gibi, öyle de, o kesretli, geçici perdeleri ve o tazelenen seyyar kâinatları karanlıklandırmamak ve âyine-i hayatında in’ikâs eden suretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şahit olabilen o misafir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Padişah-ı Ezelînin şiddetli ve inatlarını kıran tehditlerini, Kur’ân’ı okumakla takdir etmek ve nefsinin tuğyanından kurtulmaya çalışmak hikmetiyle, Kur’ân gayet mânidar tekrar eder.”</em>35</div>
</blockquote>
<div>Mâzinin sürekli değişen yönünü ön plana çıkaran Kur’anî tarih görüşü, Said Nursi’nin belâgatli ve geniş hayal gücünü yansıtan ifadeleriyle yukarıdaki pasajda ayrıntılı olarak dile getirilmiştir.</div>
<div></div>
<div>Bu tarih görüşü, Kur’an’ın tarihi açıklamalar yaparken kullandığı dilde de kendini gösterir. Çok sıklıkla kullanılan terimlerden bazıları şunlardır:</div>
<div></div>
<div>Nebe’ (başkası tarafından gizli kalmış bir şeyi muhataba bildirme’, geçmiş olaylardan veya eskatoloji kapsamındaki hadiselerden bahsetme. İlk mânâya şu ayeti örnek verebiliriz:</div>
<blockquote>
<div><strong>“İman eden kavim için Musa ve Firavun’un haberlerinden bir kısmını sana gerçek şekliyle nakledeceğiz.” </strong>(Neml Suresi, 3)</div>
</blockquote>
<div>Diğer mânâya verebileceğimiz bir örnek ise şu ayettir;</div>
<blockquote>
<div><strong>“İnanıp inanmamakta ayrılığa düştükleri büyük haber mi?”</strong> (Nebe Suresi, 2-3′</div>
</blockquote>
<div>Hadîs (bir şay hakkında konuşma’. Kıyamet gününde gerçekleşen olayların açıklandığı Zilzal Suresinin 4. ayetinde şöyle buyurulur.</div>
<blockquote>
<div><strong>“İşte o gün yeryüzü Rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır.”</strong></div>
</blockquote>
<div>Zikir (hatırlatma, tekrarlayarak anma’ kelimesine örnek olarak şu ayeti verebiliriz;</div>
<blockquote>
<div><strong>“Âd kavminin kardeşini (Hûd’u’ an.”</strong>(Ahkaf Suresi, 21)</div>
</blockquote>
<div>Kâssa (anlatım, sunum’ kelimesi ile aynı kökten türeyen diğer kelimelere örnek ayetler verelim.</div>
<blockquote>
<div><strong>“Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini sana en güzel şekilde anlatıyoruz (nakussu’.”</strong>(Yusuf Suresi, 3)</div>
<div><strong>“Sana anlattıklarımızı, daha önce Yahudi olanlara da haram kılmıştık… “</strong> (Nahl Suresi, 118)</div>
</blockquote>
<div>Bu kelimenin geçtiği diğer ayetler ise şöyledir; Mü’min Suresi, 78; Nisa Suresi, 164; Hûd Suresi, 120; Kehf Suresi, 13 ve Tâhâ Suresi, 99.</div>
<div></div>
<div>Ibra (ibret, ders’ kelimesi Yusuf Suresi 111. ayette şöyle zikredilir;</div>
<blockquote>
<div><strong>“Andolsun ki, olanların kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. Bu Kur’an uydurulabilecek bir söz değildir.”</strong></div>
</blockquote>
<div>Kur’an, anlatımlarında geçmişteki olaylar için tarih kelimesini hiç kullanmamıştır. Bu kelime, hem tarih hem de tarihî işler (historiografi’ anlamını taşır. Bu kelime ayrıca hicrî birinci yüzyılın ilk bölümlerinde Müslümanların lügatlerine girmiştir. Tarih kelimesinin etimolojisinin <em>“Ayın hareketlerine göre meydana gelen her bir ayın göstergesi”</em>36 şeklinde tanımlanan orijinal mânânın izlerini taşıdığı söylenebilir. Bundan dolayıdır ki tarih, zamanın insanî ölçülerle belirlenmesiyle bağlantılıdır.</div>
<div></div>
<div><strong>Sonuç</strong> olarak tarih hakkındaki Kur’anî ifadeler üzerinde yaptığımız analizler bizleri tarihin taşıdığı anlamları keşfetme noktasına getirmiştir. Buradan hareketle tarihin mânâsına, tarihten kastedilen maksat, onun taşıdığı değer ve önem açılarından bakılmalıdır.</div>
<div></div>
<div>Tarihin amacı, <em>“tarihi sürecin sonunda veya bu sonun ardında belirlenmiş veya tespit edilmiş bazı neticeleri keşfedebilme”</em>37 olarak ifade edilebilir.</div>
<div></div>
<div>Bu tanım, tarihin sadece geçmişteki ve şimdiki zamandaki olayları değil, gelecekteki olayları da aynı şekilde kapsamı içine aldığını gösterir. Tarihin bu amacından hareketle sadece bir tek varlığın, tarihin dışında ve ötesinde olduğunu buluruz. Bu varlık Allah’tır. İnsanlığın varlığı ise tarihin mânâsından ayrı olduğunda bir değer ifade etmez.</div>
<div></div>
<div>Kur’an’a göre, göklerin ve yerin, hayatın ve ölümün yaratılış sebebi, insanların imtihan edilmesidir (belâ, fitna).</div>
<blockquote>
<div><strong>“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizleri imtihan etmek için Arş’ı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır… ” </strong>(Hûd Suresi, 7)</div>
<div><strong>“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır… ” </strong>(Mülk Suresi, 2)</div>
</blockquote>
<div>Fertler tıpkı milletler gibi farklı şekillerde imtihana tabi tutulmaktadır. Zenginlik, güç, acı ve ızdırap, çeşitli olaylar, nesneler ve imkanlar gibi unsurlar bu imtihanın araçlarındandır.38 Said Nursi, tarihin amacını aşağıdaki ifadelerle şöyle yorumlar:</div>
<blockquote>
<div><em><strong>“Hakîm-i Ezelî,</strong> inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve Esmâ-i Hüsnâsına ayna ve kalem-i kader ve kudretine sayfa olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise, neşvünemâya sebeptir. O neşvünemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakaik-i nisbiyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsının nukuş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedâniye suretine çevirmesine sebeptir. İşte, şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.”</em>39</div>
</blockquote>
<div>Sonuç olarak, Kur’an’a göre, tarihin gayesi bizleri tarihî olmayan alana, Allah’a dönüş zamanına (masîr, rüc’a’ ulaştıracaktır. Masîr kavramı Kur’an’da yirmi sekiz defa zikredilmiştir ve sözlük mânâsı “ulaşma yeri”dir. Dinî anlamı ise “Allah’a dönüş” veya “Allah’a ulaşma”40 şeklinde ifade edilmiştir. Aynı gaye, bir başka Kur’anî terim olan rüc’a ve rücû’ terimleri için de geçerlidir.</div>
<blockquote>
<div><strong>“Kuşkusuz dönüş Rabbinedir.”</strong> (Alâk Suresi, 8)</div>
</blockquote>
<div>Bu ikinci unsur, Kur’an’da dünyevî tarih sürecine isnad edilen pozitif değerlerle açıklanmış tarih mânâsının -tarihin değerinin- keşfedilmesi açısından da önemlidir. Tarih doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıracaktır. Kur’an bu konuda şöyle buyurur:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Allah mü’minleri şu içinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda çirkini güzelden ayırt edecektir… “</strong> (Âl-i İmran Suresi, 179)</div>
</blockquote>
<p>Moral değerler bakımından tarihi süreci elekten geçirecek olursak, Kur’anî anlatımlarda geçmiş milletlerin ve medeniyetlerin yükseliş ve düşüşleriyle ilgili önemli ipuçlarına rastlarız. Onların gelişmesi veya gerilemesi Allah’ın kanunlarına uyup uymamalarıyla doğrudan ilişkili olmuştur. Temel olarak, zulüm (adaletsizlik, hatâ, hakların çiğnenmesi) tarihteki cezalandırmaların önemli bir sebebidir. (Bakınız; En’am Suresi, 45; A’raf Suresi, 162, 165; Enbiya Suresi, 11 vb.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:</p>
<blockquote><p><strong>“Sonunda Allah’ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu.”</strong>(Rûm Suresi, 10)</p>
<p>….</p></blockquote>
<p>Yazı kaynağı:bediüzzamansaidnursi.org</p>
<p>Aldığım yer:Kastamonur.com</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/">Risale-i Nur’a Göre Kur’an’da Zaman,Tarih ve İnsan Kavramlarının Yeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Marifetin Cevabını Beyan Eder</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 14:33:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Ezel]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Bektaşi Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Rahman]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8306</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alemin kutbu buyurur: Gönül büyük bir şehirdir.Noksan sıfatlardan uzak olan Yüce Allah, (yerden) arşa değin neyi yarattı ise o şehirde vardır ve o şehre sığar. Hem o büyük şehirde iki sultan vardır. Birisi Rahmânî, birisi Şeytanîdir. Rahmânî sultanın adı akıl, vekili îmândır, komutanı miskinliktir. Kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede Yüce Allah bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/">Marifetin Cevabını Beyan Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-43.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8307" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-43.jpg" alt="Marifetin Cevabını Beyan Eder" width="256" height="374" /></a></p>
<p>Alemin kutbu buyurur:</p>
<p>Gönül büyük bir şehirdir.Noksan sıfatlardan uzak olan Yüce Allah, (yerden) arşa değin neyi yarattı ise o şehirde vardır ve o şehre sığar. Hem o büyük şehirde iki sultan vardır. Birisi Rahmânî, birisi Şeytanîdir. Rahmânî sultanın adı akıl, vekili îmândır, komutanı miskinliktir.</p>
<p>Kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede Yüce Allah bir muhafız, vekil koymuştur. Muhafızların her birinin adı bilinmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlk</strong> muhafızın adı ilimdir.</p>
<p><strong>İkinci</strong> muhafızın adı cömertliktir.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> muhafızın adı ar ve hayâdır.</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> muhafızın adı sabırdır.</p>
<p><strong>Beşinci</strong> muhafızın adı perhizkârlık (aşırı istekleri sınırlamaktır.</p>
<p><strong>Altıncı</strong> muhafızın adı korkudur.</p>
<p><strong>Yedinci</strong> muhafızın adı edeptir.</p>
<div>Herhangi bir muhafızın yüz bin hizmetkârı vardır. Herhangi bir hizmetkârın yüz bin askeri vardır. Bunların tamamı iman bekçisidir.</div>
<div></div>
<div>Şimdi ey azizim! Bu işleri tamamladık. Cenab-ı Hak&#8217;dan istedik.</div>
<div></div>
<div>Marifet hatıra geldi ve beş giysi alıp geldi. İlki ilham, ikinci giysi anlayış, üçüncü giysi aşk, dördüncü giysi şevk, beşinci giysi muhabbettir.</div>
<div></div>
<div>Ne zaman cana değdi, can dirildi. Akla uygun geldi ve geleni gideni anladı. Zira her şey can ile dirilir; can, marifetle dirilir. Marifetli can, erenler canıdır. Marifetsiz can, hayvanlar canıdır. Can ölü müdür, yoksa diri midir? Âşık olanların tenleri ölür, ama canları ölmez.</div>
<div></div>
<div>Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın.&#8221;(1) O arifler sultanı şeyhler madeni Seyyid Sadeddin buyurur:</div>
<div></div>
<div>O can ki kıymetini aşktan alır;</div>
<div></div>
<div>bütün canlar ölünce işte bu can diri kalır.</div>
<div></div>
<div>Aşk dirliğini alalım, bu dirlikten kalalım; ölmez dirlik bulalım; çünkü can dostlar birleşir.</div>
<div></div>
<div>Ancak can ikidir. Biri can diğeri cânân. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir,&#8221;(2) Fakat katımızda can beştir. Ancak bu sözü anlamak çok güç iştir. Âdemin manası da üçtür. Kendini bilmek çok güçtür. Kendini bilmeyen için bu söz hiçtir.</div>
<div></div>
<div>Kendini bilmek dilersen kitapta yazdım, üçtür.</div>
<div></div>
<div>Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı&#8230;&#8221;(3) Ayrıca sizin içinizde Mevlâ&#8217;yı isteyen de vardır.</div>
<div></div>
<div>Bu ayetin manasını şöyle bil ki öncesiz ve sonsuz olan Allah buyurur;</div>
<div></div>
<div>Ey kullarım! Görmeyi göz ile mi sanırsınız? Konuşmayı dil ile mi sanırsınız? Yürümeyi ayak ile mi sanırsınız? Bağışlanmayı ibadet ile mi sanırsınız? Öfkelenmeyi günah ile mi sanırsınız? Yanmayı ateş ile mi sanırsınız? Âdem (a.s.)&#8217;a cennet içinde öyle bir azab çattı ki cehennemde o azab yok idi. İbrahim&#8217;e de ateş içinde bir bahçe verdim ki o bostan cennet içinde yoktu. Ve Firavun&#8217;u Nil içinde boğdum ve Musa&#8217;yı Firavun&#8217;dan kurtardım. Dostumu koruyup düşmanlarımı helak ettim. Ve hem yüz bin ve binlerce yüz bin meleklerimi yaktım, hiç birinin küçücük bir günahı yoktu. Ve hem yüz bin insanı bağışladım, hiç birinin küçücük bir ibâdeti dahi yoktu. Her neyi yaparım çünkü Kadir&#8217;im, gücüm yeter. Kimi istersem ağlatırım, kimi istersem güldürürüm. Benim bildiğimi siz bilemezsiniz. Ancak benim iyiliğim korku ile ümit arasında olanadır. Bizim sözlerimiz hemen canı açıklamaktır.</div>
<div></div>
<div>Onlar ki gönülleri müşevveş, yani karışık olanlardır. Gönülleri kibirli, canları inatçıdır. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim!&#8221; diye sorulduğu an &#8220;hayır&#8221; diyenlerdir. Hayvandan daha aşağıdadırlar.</div>
<div></div>
<div>İnsan ilminde öğrendin:</div>
<div></div>
<div><strong>Birinci cana,</strong> &#8220;cismâni&#8221; derler, diri kalır; diken batmasını veya kıl çekilmesini duyar.</div>
<div></div>
<div><strong>İkinci cana,</strong> &#8220;yeme ve içme&#8221; derler; yedirir ve içirir. Acıkmayı ve susamayı bildirir.</div>
<div></div>
<div><strong>Üçüncü cana,</strong> &#8220;ruhâni&#8221; derler. Beden uyuyunca o can uyanır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8221; Uykunuzu bir dinlenme kıldık. &#8220;(4) Ve üç kişinin günahları yazılmaz. İlki ergenlik çağına gelmemiş çocuğa, ikinci uyuyana, üçüncü deliye.</div>
<div></div>
<div>Gece olunca ses uzağa gider, gündüz gitmez. Zîrâ gece olunca insanoğlu dünya günahından temizlenir. Ses uzağa varır, engel az olur. Ne zaman ki gündüz olur, günahlar birbirine karışır ve engel olur. Onun için ses uzağa varamaz.</div>
<div></div>
<div>Birçokları demişlerdir ki:</div>
<div></div>
<div>Uyku ten rahatlığıdır. Ve hem can da binek hayvana benzer. Ten canın bineğidir. Sıcak, soğuk, tatlı, acı, can sebebiyle ten de hisseder. Hayvanlar da dikene düşmezler. Köy yolunu bilir ve şaşırmazlar. Ancak Hak yolunu bilmezler. Gönül gözü kör olanlar da, hayvanlar gibidirler; Hak yolunu göremezler. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) buyurur: Hak teâlâ insana dört göz verdi: ikisi baş gözü ve ikisi gönül gözü. Baş gözüyle halkı görür, gönül gözüyle Hâlık&#8217;ı görür.</div>
<div></div>
<div>Âhireti isteyenler var ya, bunlar korku ve ümit topluluğudur. Mevlâyı isteyenler var ya, bunlar müşâhede topluluğudur. 0 halde şimdi bir kimsenin gönül gözü olmasa gönülden ne haberi olur? Bir kimse şeker yememiş olsa adını işitmekle tadından ne haberi olur? Üçüncü can açıklandı.</div>
<div></div>
<div><strong>Dördüncü can</strong> marifettir. Ey azizim! Can bahçeye benzer, marifet sudur. İşte susamış bahçeye su ne yaparsa marifet de canı öyle yapar. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Allah nezdinde hak din Islâm&#8217;dır.&#8221;(5)</div>
<div></div>
<div>Bundan dolayı ey azizim! Hak sizlere iki bahçe donattı: Biri din bahçesi, diğeri iman bahçesidir. Marifet suyunu gönlüne akıttı. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;&#8230;ve onu gönüllerinize sindirmiştir.&#8221;(6)</div>
<div></div>
<div>Şimdi ey azizim! Sizler sanmayın ki iki bostan bekçisiz bırakılmıştır. Bir kimse bahçe ekecek olsa, önce duvarını yapar, sonra yerini yumuşatır. Sonra türlü nimetler eker, bahçeyi sular, döner yabâni ayrık otlarını dışarı atar ve ortasına bir korkuluk diker, yemişler olgunlaşınca korkuluğu da dışarı bırakır. Yemişleri toplayıp dost ve kardeşleri ile yiyip Allah&#8217;a şükür ederler. Şanı yüce olan Allah buyurur:</div>
<div></div>
<div>“Ey kullarım! Sîzlerdeki bahçeyi lutfumla beraber bekledim. Çevresine rahmetimle duvar kıldım. Dinginlikle gönlünüzde tevhîd tohumunu bitirdim ve tevhîd ağacında yemiş meydana getirdim. Marifet suyuyla suladım ve yabâni otları ve dikenini temizledim. Düşmanlık tarafından uzak bıraktım. Günahınızı ortadan uzaklaştırdım. Düşmanınız şeytan görmeye gelir, ortada dikilen günahınızı görüp “Rabbinize isyankârmışsınız.&#8221; der, tamahını keser. Kıyamet günü olduğunda, günahlarınızı dışarı bırakırım. Kendi fazlımla kulluğunuzu af denizine kor, âlemlere gösteririm. Sizleri cömertliğimle sevinçli ve mutlu ederim.&#8217;</div>
<div></div>
<div>Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah&#8217;ın (verdiği) rengiyle boyandık.&#8221;(7) Yüce Allah iyilik ve cömertliğinden buyurur: &#8220;Ey Sevgili Kullarım! Beni isteyin, sizde bulunayım. Ve ey âsîler! Özür dileyin affedeyim. Zira gök ağlar, yer güler ve gökten yağar, yerden biter.&#8221; Yani sizden ağlamak ve benden günahınızı bağışlamak demek olur. Şimdi sözü bırakmak yok. Ve hem dostları Cenab-ı Allah&#8217;ı şüphesiz bir gerçeklik içinde buldular. Zira ki kesin bilgidir (İlme&#8217;l-yakin). Biri de zannî bilgidir. Şu halde dedikodu davası İI-me&#8217;l-yakin âbidlerindir. Ancak tefekkür, sohbet, vilâyet beklemek hakka&#8217;l-yakîn ariflerindir. Ama münâcât ve müşâhede dostlarındır. Bundan başka, ezelî dervişlik ebedî mutluluktur. Kime nasip olsa rahatlık onundur.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div></div>
<div>Dinotlar:</div>
<div>(1)- Âl-i imrân, 3/169.</div>
<div>(2)- İsrâ, 17/85.</div>
<div>(3)- Al-i imrân, 3/152.</div>
<div>(4)- Nebe, 78/9</div>
<div>(5)-Âl-i Imrân, 3/19.</div>
<div>(6)_ Ayetin (Hucurât/7) bütün olarak manası şöyledir: &#8220;Hem bilin ki, içinizde Allah&#8217;ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fışkı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.&#8221;</div>
<div>(7)- Bakara, 2/138.</div>
<div></div>
<div>Kaynak: Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli,</div>
<div>Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/">Marifetin Cevabını Beyan Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
