<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Evrensellik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/evrensellik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 May 2019 15:42:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Evrensellik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Oktay Taftalı &#8211; Ben Merkezci İnsan &#8220;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oktay-taftali-ben-merkezci-insan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oktay-taftali-ben-merkezci-insan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:10:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Evrensellik]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçeklik algısı]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanist eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalist Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Meta ve para fetişizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Oktay Taftalı]]></category>
		<category><![CDATA[Oktay Taftalı - Ben Merkezci İnsan "Alıntılar"]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21632</guid>

					<description><![CDATA[<p>Görünen o ki, Protagoras’ın dahi hayal edemeyeceği tarzda bir öznellik, bütün Sokratesçi öğretileri ve ahlâkı aşıp, insanı her şey “bana” göre ve “ben” içindir yargısının meşruiyetine ikna etmiştir. 20. Yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt meta’ya indirgenmiştir. İnsanın yeryüzünde varolduğu günden beri fiziki ve ruhsal varlığının sürekliliğini temin edebilmek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oktay-taftali-ben-merkezci-insan-alintilar/">Oktay Taftalı – Ben Merkezci İnsan “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-21972 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ben-merkezci-insan-ve-kaybolan-gerceklik.jpg" alt="" width="368" height="526" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ben-merkezci-insan-ve-kaybolan-gerceklik.jpg 672w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ben-merkezci-insan-ve-kaybolan-gerceklik-600x857.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ben-merkezci-insan-ve-kaybolan-gerceklik-210x300.jpg 210w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></p>
<p>Görünen o ki, Protagoras’ın dahi hayal edemeyeceği tarzda bir öznellik, bütün Sokratesçi öğretileri ve ahlâkı aşıp, insanı her şey “bana” göre ve “ben” içindir yargısının meşruiyetine ikna etmiştir. 20. Yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt meta’ya indirgenmiştir.</p>
<p>İnsanın yeryüzünde varolduğu günden beri fiziki ve ruhsal varlığının sürekliliğini temin edebilmek için zorunlu olduğu iki ihtiyaç: beslenme ve güvenlik, salt “produkt”lardan oluşan bir alanın konusudur. Ancak Kapitalist Medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan çok satmaya, fakat çok satarken de onun gerçekliğini ortadan kaldırmaya yönelir.(s.23)</p>
<hr />
<p>Maddi gerçekliğin salt iki boyutlu ve akışkan bir görüntüye indirgenmesi sayesinde, sanal gerçeklikle maddi gerçeklik arasındaki farklılık algı / algılama düzeyinde ortadan kalkmış oluyor. Ve ondan ötürü tv. filimlerinde rol alan kimi şahısların, gerçek hayatta da rolünü yaptığı kahramanın kendisi olduğuna inanılıyor. Oturma odasının maddi gerçekliği, onun içinde yer alan bir elektronik cihazın yaydığı iki boyutlu görüntülerle özdeşleşiyor ve dünya hakkındaki bilginiz, size taşınan ve hakikatini sorgulama imkânına sahip olmadığınız bu görüntülerden oluşuyor.</p>
<p>Gerçekliğin hakikatini aramak, onu talep etmek ihtiyacından sıyrılmış, dahası böyle bir ihtiyacın birey ve toplum hayatı açısından bir zorunluluk olduğunu unutmuş kitlelerin, psikaytri kliniklerini doldurmasından ve bu istikamette tüketilen ilaç miktarının patlama yapmasından daha doğal ne olabilir.</p>
<p>Gerçeklik algısının yitirildiği bir ortamda birçokları için gündelik hayatın bile herhangi bir “coaching” yardımı olmaksızın sürdürülememesi, ayrıca tartışılması gereken bir konudur. Anılan koşullar altında, bilgi kuramı açısından “bilen özne”ye ne olmuştur? Artık bir özneden ve onun bilgisinden söz edebilir miyiz veya çağımızın “bilen öznesi” yukarıdaki değiniler dikkate alındığında hangi güçlüklerle karşı karşıyadır?(s.24)</p>
<hr />
<p>Doğa’da, anlam arayan, varlık hakkında sürekli anlam üreten, tikel var olanlara çeşitli anlamlar atfeden, daha önemlisi, tüm bu anlamları, soyutlayıp kavramsallaştırarak genel geçer kuramlara ulaşan ve bunları ifade eden tek varlık insandır. Öyleyse bir anlam varlığı olarak insan açısından, anlaşılamamak, anlatamamak ve anlayamamak, acı verici olsa gerektir.. Fakat tam da bu noktada, anlamanın ve anlamlandırmanın insan açısından önemini yitirdiği kanısını doğuracak örneklerle karşılaşıyoruz.</p>
<p>Söz gelimi sosyal medyada, birbirini yermeye çalışırken, ortaya koydukları anlayışsız, saçma ifadeler nedeniyle, gülmece konusu olan örnekler, bu özellikleriyle yaygın ilgi çekiyorlar. Temel gülmece unsuru, “anlayışsızlık” üzerine kurulu “kaba insan” tiplerinin rol aldığı filmler, Batı’da (Bkz. Borat) ve ülkemizde (Bkz. R. İvedik) gişe rekorları kırıyor.</p>
<p>Bu sürece koşut olarak, gerçeklik algısının fantastik bir dünya tahayyülüyle yer değiştirmesini sağlayan bir dizi örnekle karşılaşıyoruz. Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi örneklerle başlayan süreç, hız kesmeksizin Game of Thrones ve diğerleriyle devam ediyor.</p>
<p>Pekiyi buradan “anlam varlığına” ilişkin nasıl bir çıkarımda bulunabiliriz? Görünen o ki, Newton Fiziği yasalarının hâkim olduğu ortalama dünyayı ardımızda bırakalı hayli zaman geçti. Artık günümüz fizik anlayışları tarafından öngörülen ve makro-nano düzeyde geçerli olduğu varsayılan belirsizliğin, yasasızlığın ve dahası anlamsızlığın (veya anlam dışılığın), ortalama dünyamıza da hâkim olduğu bir sürece girmiş bulunuyoruz.(s.29)</p>
<hr />
<p>Hayatı kim, nasıl tarif ederse, onun hayat hakkındaki girişim tarzı da o tarife uygun olacaktır. Dolayısıyla ideolojinin insanlığa dayattığı en vahim mesele, dünyaya kendi vatanı olan “kapitalist medeniyet” tarafından bakarak, başkalarının sorunlarını da oradan göründüğü şekliyle tarif etmek ve herkesin, kapitalist medeniyetin istediği istikametten bakmasını talep etmektir. Bu bakışın, kabul edilmesini dayattığı iki önyargı:</p>
<p><strong>a)</strong> Aydınlanmayla birlikte zirve yapan kapitalist Batı Medeniyeti’nin evrenselliği karşısında, öteki medeniyetlerin yerelliği ve etno-folklorik düzeyde kabul görmeleri.</p>
<p><strong>b)</strong> Yine Aydınlanma dönemiyle evrenselleşen ve insanlığı ilkel istasyonlardan, gelişmiş istasyonlara doğru hareket eden bir tren içinde, çeşitli kompartmanlara tasnif ederek tanımlayan ilerlemeci tarih anlayışıdır. Bu iki maddeyle bağlı olarak, günümüzde Batı merkeziyetçi bakışın dünyaya dayattığı “monokültürel” yapı ve onun kavramaları aracılığıyla başka halklara taşınan sorunlara baktığımızda, ideolojinin her daim yeniden ve nasıl restore edilmeye çalışıldığını az çok görebilir.(s.52)</p>
<hr />
<p>Günümüze dek süregelen endüstri devrimi sayesinde, varlığa, yine varlığın yasaları üzerinden elde edilen, bilimsel-teknik buluşlar ve insan eliyle kazandırılan formlar, öncelikle yine insanın kendi gözünü boyamıştır. İnsanın, modern dünyada eşyaya kazandırdığı formlar arasında bir hiyerarşi gözetmesi, onlara aşağıdan yukarıya doğru birçok değerler ve anlamlar atfetmesi, yine insanın kendi eylemine yönelik birbirleriyle çelişen farklı öznel (subjektiv) sonuçların imkânını veriyor.</p>
<p>Bu nedenle son üçyüz yılda, maddeye en çok form veren toplumlar, kendilerini endüstri toplumu adıyla diğerlerinden ileride konumlandırmayı meşru görebilmişlerdir. Üretilen her yeni formun, patent denilen hukuki bir kimliği ve pazarda belli bir alıcısı oluştuğunda, ona “marka” adı altında ayrıcalıklı bir değer daha yüklenmiştir.</p>
<p>Böylece özellikle modern zamanlarda, daha çok fetiş üretenler, kendilerini, daha az fetiş üretenlerden ilerde görme hakkını sahip olmuşlardır. Meta ve para fetişizminin, yine ilerlemeci bir Aydınlanma ideolojisi olan Marksizm tarafından salt iktisadi bir sorun olarak kapsamlıca eleştirilmesine karşın, meselenin ahlâki ve tinsel yanı, günümüze dek uzanan ve merkezi tartışmalara konu olan bir “vakum” oluşturmaktadır.(s.75)</p>
<hr />
<p>Bu bağlamda,hemen her vesileyle çokça kullanılan uluslararası (international) ve evrensel (universal) sıfatlarının ikna ediciliği göze çarpıyor. Aydınlanma yüzyılları boyunca Avrupa’da üretilen kavram ve değerlerin başına ya da sonuna bu iki sıfatın eklenmesiyle, o değerlere, başka halkların kendi değerlerine atfetmedikleri bir ayrıcalık sağlandığını görüyoruz. Örneğin “evrensel müzik”, “evrensel hukuk” ya da “uluslararası iktisat” gibi mantık ve epistemoloji açısından son derece tartışmalı olması gereken bir dizi kavram, bugün dahi pek fazla sorgulanmaksızın kabul görebilmektedir.</p>
<p>Aslında uluslararası ya da evrensel gibi sıfatlarla pekiştirilen bu gibi kavramların Avrupa (ve kuzey Amerika) yereline ait olduğu bilinen bir gerçektir. Örneğin “evrensel müzik” dendiğinde aklımıza Çin veya Hint müziğinden önce klasik Batı müziği geliyorsa, ya da “uluslarası iktisat” dendiğinde zihnimizde öncelikle Wall Street ve Londra merkezli bir imge uyanıyorsa, buradaki evrenselliği nasıl anlamak gerekir?</p>
<p>Burada evrensellik bir yana, bizzat anılan yörelere ait bir şeyden; kolları başka mecralara uzansa dahi, çıkarlarını kendi yereline aktaran bir güç merkezinden söz ediyoruz demektir. Ancak yine Avrupa Hümanizmi’nin müfredatına göre koşullanmış zihnimiz, kendisini oraya aitmiş gibi algıladığından olsa gerek, ortaya çıkan tuhaf çelişkinin farkına varmakta güçlük çekiyor. Bu durumda bütün diğer “evrensel” değerlerden önce, niçin en başta hümanist papaz Comensky’e “ulusların öğretmeni” dendiğini de anlayabiliyoruz.</p>
<p>Gerek eski sömürgecilik, gerekse yeni sömürgecilik yüzyılları açısından göze çarpan ortak uygulama: kölenin efendisine duyduğu hayranlığın, yine efendi tarafından yürütülen bir eğitim programıyla sürekli kılınmasıdır.(s.81)</p>
<hr />
<p>Değer, insan davranışlarının tinsel ve etik alandaki karşılığını, bir tür ölçme, bir tür kıyas yoluyla kavrayabilmemizi sağlıyor. Anladığımız bir şeye, dokunmuş değmiş oluyoruz ve değerlendirebiliyor, değerlendirdiğimiz yani dokunduğumuz şeyi ise anlamlı sayabiliyoruz. Örneğin: gösterdiğimiz çabanın, ortaya koyduğumuz esere değmesi veya harcadığımız paranın, satın aldığımız metaya değmesi ya da iyi niyetimizin, bize reva görülen muameleye değmesi.</p>
<p>Değer, bu yönüyle salt bir sözcük değil, insanın insanla ve insanın tabiatla. sürdüregeldiği her türlü ilişkiye anlam yüklemesini sağlayan ve yüklediği anlam sayesinde onları anlamasını mümkün kılan bir kavramdır. Dolayısıyla hayatın önemli bir kısmını, ancak değerler sayesinde kavramak, idrâk etmek mümkün görünüyor.</p>
<p>Değerlerden yalıtılmış, arındırılmış bir hayata, insan nasıl anlam verebilir? Anlamın kendiliğinden, insan bilincinden bağımsız olarak maddeye ve varoluşa nesnel biçimde içkin olup olmadığı, ayrı bir tartışma konusudur. Ancak henüz, verili durumda olağan hayatımızın dayattığı anlam talebiyle, değerlerimiz arasında doğrudan bir bağıntı olduğunu söyleyebiliriz.(s.105)</p>
<hr />
<p>Bireyin kendi sübjektif kavrayışını hakikatin yerine ikame etmesiyle, üzerinde anlaşılabilecek genel geçer doğruların gözden düşmesi sonucu, toplumsal kolektif tinin tahribata uğraması kaçınılmazdır. “Yaptım oldu, dedim oldu” edasıyla, herkesin kendi hakikatini, kendisinin imal ettiği bir çağda, nesnel gerçekliğin ve nesnel bilginin, itibar kaybına maruz kalması epistemolojik olduğu kadar, etik bir sorundur. Bilginin ve bilen insanın yadsınması, lumpen eğilimlerin toplumda başat durum gelmesine uygun zemin sunuyor.</p>
<p>Cehaletin, bilgiden intikam almaya cüret ettiği bir zamanda, dünya bilgide ve bilgelikte temellenen ruhunu artık teslim etmek zorunda kalımıştır. Kısaca 80&#8217;lerden itibaren günden güne ruhunu yitirdiği için, acı çeken bir dünya ile karşı karşıyayız. Unutmamak gerekiyor: Recep İvedik&#8217;lerin, Borat’ların dünyasıdır bu.(s.137)</p>
<hr />
<p>Tüketerek mutlu olma yanılsamasını sürekli kılmak ve canlı tutmak amacıyla, sürdürülen ‘innovasyon&#8217;, ‘arge’, gibi çalışmalar, insan için durmaksızın yeni yapay ihtiyaçlar türetmekte ve bunları doğallık algısıyla kitlelere kabul ettirmektedir. Böylece, insani üretim, tanrısal yaratıma yerini alırken, insani plan ve projeler de, tanrısal kaderle yer değiştirmiştir.</p>
<p>Eğer bütün bu süreç, tarih öncesi devirlerden 15. Yüzyıla kadar dünyaya egemen olan (bireysel) insani vicdanın ve (tanrısal) kolektif ruhun yitip gitmesini içermeseydi, başımıza gelenin aslında iyi bir şey olduğunu söyleyebilirdik.</p>
<p>Ancak Platon’un öğüdü uyarınca, mitoslarla, masal ve efsanelerle yetiştirilmesi gereken kuşakların, savaş simülasyonlu bilgisayar oyunları tarafından teslim alındığı şartlarda, 19. Yüzyılın kimi bilgelerinde izlenen karamsarlık, gerçekçi bir öngörü olarak tarihte yerini almış görünüyor. (Bireysel) insani vicdanın ve (tanrısal) kolektif ruhun yitirildiği bir dünya korkunçtur. Ancak burada korku, insanın doğal yaşamının başlangıcındaki doğal korku olmaktan çok, bilinç düzeyine yükselmiş ve artık nedenleri, onun kendi eyleminde gerçekleşen bir korkudur.(s.148)</p>
<hr />
<p>Somutlayacak olursak; karanlıkta bizi tedirgin eden ve korkmamızı saglayan şey, görme duyusu sayesinde dış dünyadan aldığımız verilerin ansızın kesintiye uğramasıdır. Karanlık bir “bilmeme” durumudur. Aslında, görmenin diğer duyulardan önde gitmesi, sadece imgesel bir tasvir değil, deneysel bir gerçekliktir. Çünkü görmeyi mümkün kılan ışığın hızını, ne ses ve koku taşıyan hava hareketleriyle, ne de dokunma mesafesiyle kıyaslamak mümkün değildir. O nedenle önlem alınması olası, uzaktaki bir tehdidin, sesi, kokusu v.d. henüz bize ulaşmadan önce, bizzat görüntüsünün ulaşması zaman kazanmak bakımından çok daha elverişlidir.</p>
<p>Size birkaç km uzaktaki bir orman yangınının sesi ve yanan ağaçların kokusu gelmeden önce, görüntüsü gelir. Dolayısıyla size yönelik herhangi bir tehdidi, görsel olarak algılayamadığınız koşullarda, onu bir süre sonra işitsel veya dokunsal olarak algılasanız bile, bazı durumlarda artık iş işten geçmiş olabilir.</p>
<p>Gerek gerçek, gerekse mecâzi anlamda insanın “önünü görememesi” korku ve tedirginliğin temel nedenlerinden biri, belki de en önde gidenidir. Göremediğimiz şeyi tam olarak bilemiyor, tanıyamıyoruz ve bilmediğimiz, tanımadığımız şeyler bizi korkutuyor. Buradan hareketle, insan, görmeye ve görmeyi mümkün kılan ışığa özel bir önem atfetmiş, hatta kimi inanç grupları ona mistik-esoterik anlamlar da yüklemiştir.(s.152)</p>
<hr />
<p>Belki de Hümanizm’i, mükemmel teorilerin acı sonuçlara yol açtığı yüzyılların başlangıcı olarak tanımlamak mümkündür. Yine Hümanizmin dâhisi Erasmus von Rotterdam Deliliğe Övgü adlı başyapıtında, güç istenci, entelektüel bilgi ve benzeri dünyevi tutkularla kirlenmemiş bir insan karakteri üzerinde durmaktaydı. Oysa bugün ulaşılan sonuçlar itibariyle Erasmus’u dogaran medeniyet, onun beklentilerinin çok uzağına savrulmuş durumda.</p>
<p>Fakat tüm bunlardan sonra paranoya ve korkuya ilişkin can alıcı mesele, Avrupa’nın, kendi Ortaçağ’ından çıkışı için öngördüğü eğitim pedagojisinin evrenselleşmesiyle baş gösteriyor. Buna göre: hümanist papaz Comenius’un (Jan Amos Comensky) Hıristiyanlığın, rafine edilerek evrenselleştirilmiş yüksek idealleri ışığında kaleme aldığı Büyük Öğreti (Didactica Magna) adlı, performans, sınıf geçme, başarı ve not endeksli müfredat çalışması, yüzyıllar boyu dünya gençliğinin standardı olmuş ve olmaya devam etmektedir.</p>
<p>Bugün ülkemizde ve dünyanın hemen her yerinde, altı yaşında okula yazılan, sabah karanlığında güne başlayarak, hayat bilgisi, dil, matematik, tarih, coğrafya, hal ve gidişat, vb. derslerle standart bir şekil verilmeye çalışılan çocuklar, başarılı oldukları takdirde üst sınıfa geçer, başarılı olamadıkları takdirde sadece eğitimlerinden değil, hayatlarından bir yıl yitirirler.</p>
<p>Sınav kaygısı ve gerilimiyle iştahtan kesilen, yaşama hazzını yitiren, karne korkusuyla intihar eden çocuklar; ya da bir başka deyişle “parasız yatılı zabit okullarında&#8221;, “orta ikiden ayrılan” hâsılı &#8216;devlet dersinde öldürülen” çocuklar, bir anlamda bu evrensel standardın kurbanlarıdır.(s.159)</p>
<hr />
<p>Hümanizm yüzyılları boyunca, dünyada Avrupa merkezli kültürün egemen olduğu hemen her yerde, birçok kuşak, ön bahçesinde oyun oynamanın, koridorlarında değil gitar ıslık çalmanın bile yasak olduğu okullarda, otorite, disiplin ve tehdit altında “yetiştirilmiştir”. Eğitim adı altında bireyin sadece kapitalizmin talep ettiği nitelik ve becerilerle donanmak zorunda olması, idrâk eden “ben” için, zaten yeterince korkutucudur. Ancak Hümanist eğitim, insanın gençlik yıllarını, o donamına dahi ulaşamayacağı, kapitalist pazarın talep ettiği becerileri bile edinemeyeceği tehdidiyle acı çekilen süreçlere dönüştürülmüştür. Hümanizmin beşiği metropol ülkeler açısından durumun hiç de farklı olmadığını daha 70’li yıllardı Pink Floyd grubunun şarkı sözlerinden anlamak olasıdır.(s.160)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oktay-taftali-ben-merkezci-insan-alintilar/">Oktay Taftalı – Ben Merkezci İnsan “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oktay-taftali-ben-merkezci-insan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jan 2019 16:23:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi]]></category>
		<category><![CDATA[Evrensellik]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Malı Sermayecilik İdeolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sermayecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21109</guid>

					<description><![CDATA[<p>MALÎ SERMÂYECİLİK İDEOLOJİSİ Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı Bir toplumun, toplumsal çevrenin ortaya koyduğu, meydana getirdiği  bütün maddî ile manevî ürünlere kültür değerleri diyoruz. Bu, topluma mahsus bir üretimdir. Toplumlar kültürlerini meydana getirirler. Kültür meydana getirmemiş toplum düşünemeyiz. Bir varolanın, insan olup kültür üretmemesi imkânsız bir şeydir. Çünkü, yaşayabilmesi, canlı kalabilmesi için elzem olan fizik-biyolojik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/">Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images-3.jpeg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-21110 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images-3-300x200.jpeg" alt="" width="300" height="200" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-22426 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2.jpg" alt="" width="401" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 401px) 100vw, 401px" /></a><br />
<strong>MALÎ SERMÂYECİLİK İDEOLOJİSİ</strong></p>
<p><em>Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı</em></p>
<p>Bir toplumun, toplumsal çevrenin ortaya koyduğu, meydana getirdiği  bütün maddî ile manevî ürünlere kültür değerleri diyoruz. Bu, topluma mahsus bir üretimdir. Toplumlar kültürlerini meydana getirirler. Kültür meydana getirmemiş toplum düşünemeyiz. Bir varolanın, insan olup kültür üretmemesi imkânsız bir şeydir. Çünkü, yaşayabilmesi, canlı kalabilmesi için elzem olan fizik-biyolojik şartlardan insanın yoksun bulunduğu görülmektedir.<br />
Kültürü meydana getirmekle, mahrum olduğu o biyolojik şartların yerine kendi ürettiği kültürü ikâme etmektedir.</p>
<p>Benzeşen kültürleri, ortak bir temel örneğe –bugün çok moda olan bir terimi kullanayım–paradigmaya uygun oluşan medeniyet çatısı altında  toparlayabiliriz. Her medeniyetin yayılma, değerlerini taşıma çabası vardır. Buna küreselleşme dememek lazım. Bu, daha ziyâde evrenselleşme<br />
yatkınlığı veya çabası olarak görülebilir.</p>
<p>Evrenselleşme konusunda ileri gidenler var, geride kalanlar var. Bu gerilik ile ilerilik durumu, izâfî değildir. Nitekim son derece büyük kültür değerlerini ortaya koymuş olmakla birlikte,evrenselleşememiş medeniyetler de vardır.Meselâ, Hind ile Çin medeniyetleri nisbeten yaygınlaşamamışlardır.<br />
Çin medeniyeti, belirli bir kültürden türemiştir. Farklı kültürlerin, belirli bir temel örneğe uygun tarzda birleşmesinin sonucunda değil de, sâdece Çin<br />
kültürünün zamanla medeniyet safhasına ulaşması, aynı ad altında andığımız medeniyete vucut vermiştir. Hintteyse, durum, farklıdır. Orada<br />
birbirinden farklı iki toplumun, kavmin, kültür dünyasının karşılaşıp çarpışması bahis konusudur.</p>
<p>Bunlaran biri, öteden beri Hint yarımadasında<br />
yaşamakta olup günümüz Tamillerin de atası, kara saçlı, koyu tenli Dravitlerdir. Ötekisiyse, Avrupa milletleri ile İranlı Medler ile Perslerin atası<br />
da olan Hind-Avrupa yahut nâmıdiğer Arî boylarıdır.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz boyların bir kısmı, M.Ö. bin sekiz yüzlerde kuzeyden, yanî Mâverâünnehr ile<br />
Afganistan üzerinden Haybar geçidini aşarak İndüs ovasına inmiştir. Kuzeyin soğuk, sert ıklîmlerinden gelen bidâyette açık renk saçlı, gözlü ve tenli bu<br />
kimseler, İndüs ovasını izleyerek Hindin sıcaktan kavrulan, nemli, rutubetli binbir köşe bucağına yayılmışlardır. Karşılaştıkları yerli Dravit oymaklarıyla çatışıp onları boyunduruklarına almışlardır. Sonuçta, bu iki büyük kümeye ait<br />
kültürlerin mezcinden o muazzam tarihî Hint medeniyeti yükselmiştir.</p>
<p>Evrensellik özellikleri ile iddiası bakımından Çininkisine oranla Hint medeniyetinin ağır bastığını görüyoruz.</p>
<p>Ne var ki esâs, esini ile besinini Hz İbrâhim’le birlikte ortaya çıkmış tektanrılı vahiy dinlerinden almış Ortaçağ Hırıstıyan ile daha sonra İslâm<br />
medeniyetleri bütün insanlar için geçerli evrensel değerlerle mücehhez hâlde temâyüz etmişlerdir.</p>
<p>Evrenselliğin küresellikten farkı nedir? Bütün insanlarda ortak kabul olunan birtakım temel maddî-beşerî özellikler ile manevî değerler, evenselliği oluştururlar. Bu manevî değerlerin başında insanın Allahın nefesinden geldiği<br />
iddiası yahut fikri gelir. Tevratta yer alıp Kur’ânda vurgulanan –öldürmeyeceksin, hırsızlık ve zinâ etmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin vb–on buyruk da, evrenseldir. Evrensellik, o hâlde, evvelemirde din menşeli bir fikirdir. Evrensellik, insanın ilahî-dinî tabiatından kaynaklanır. Onun bu<br />
tabiatının iki esâslı tezâhürü vardır: Ahlâk ile bedia (estetik). Buna karşılık, küresellik, belli bir kültürün kendi özelliğini, maddî ile manevî değerlerini<br />
başkalarına doğrudan yahut dolaylı biçimde benimsetilmesi keyfiyetidir.</p>
<p>Tarihte ilk defa kendini din menşeine geri götürmeyen ve götürmemeye de çaba harcamış olan bir kültür hareketini görüyoruz. Bu kültür hareketi 1500lü yıllarda Batı Avrupada filiz vermiştir. Coğrafî yerleri de çok iyi çizmek lazım. Meselâ, Batı neresidir? Batı çok müphem bir kavramdır. Japonyaya göre, Çin batıdır. Malezyaya göre, Birmanya batıdır. Avrupa kıtasında Litvanya ve Estonya da var. Çekler, Gürcüler ile Ruslar dahî var.<br />
Bütün bunların, söylediğim medeniyet hâdisesinde, sonradan katılmış olmanın dışında bir özelliği yok.</p>
<p>Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, Ortaçağ Hırıstıyan medeniyetinin devâmı değildir. Bu, önemli bir hatâdır. Yeniçağ dindışı Avrupa medeniyeti ortaya, Ortaçağ Hırıstıyan medeniyetine isyân, başkaldırma şeklinde çıkmıştır. İlkine karşılık, öbürü, adı üstünde,Hırıstıyandır, Hırıstıyan medeniyetidir. Din, temelde manevî bir hâdisedir;maddî olayları, maddî gelişmeleri dengeler, dizginler, dengede tutmağa çalışır. Buna karşılık, Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, iktisât esâslı olaydır. Orada alabildiğine kazanc anlamında yayılma eğilimi vardır.</p>
<p>Kazancın sonu, sınırı yok. Yeniçağ dindışı Batı Avrupalı insan, kazanma şevki içinde dünyaya yayılmağa, saldırmağa başlamıştır. Burada, dinin<br />
koyduğu engellerin kaldırılması gerekmiştir.<br />
Tarihte hiçbir şey rastgele meydana gelmez. Katolikliğe karşı yükselmiş olan Protestantlık tarihin belli bir devrinde tesâdüf eseri ortaya çıkmamıştır. Martin Luther’in istediği, sermâyeciliğe, millî istisâdî çıkarlara arka çıkacak bir din akımını yaratmak değildi. Katoliklikte, bâhusus Vatikan merkezli Papalık nizâmında Hırıstıyanlığa aykırı gördüğü hususlara karşı kazan kadırmak istemiştir. Başka bir deyişle, bozulmuş, tahrîf olmuş diye kabul ettiği tarihî Hırıstıyanlığı, tektanrılı vahiy dini esâslarına geri götürmekti maksadı. Ne var ki olaylar, istediği doğrultuda yol almamışlardır.</p>
<p>1500lerin sonlarında başgösteren Kuzey Avrupa, özellikle de İngiltere kaynaklı mâlî sermâye hareketi ve bunu destekleyip himâye eden millî devletler, Martin Luther’in başını çekmiş olduğu dinî ıslâhât sürecini kendi nâmıhesaplarına kullanmağa girişmişlerdir.</p>
<p>Muhâlifleri tarafından Protestantlık (isyân, yerme,<br />
ayaklanma) şeklinde adlandırılan söz konusu dinî ıslâhât hareketi, mâlî sermâyeciliğe (finans Kapitalism) ihtiyâç duyduğu ortamı sağlamıştır. Başta İngiliz dünyası olmak üzre, hür sermâyeci (liberal kapitalist) ülke ile devletlere dinî-manevî zemînde meşruluk kazandırmıştır. Katoliklik gibi,<br />
merkezci ve evrensel kilisenin yerine, millî Protestan kiliseleri söz konusu maksada hizmetle oluşturulmuşlardır.</p>
<p>Haddizâtında tektanrılı vahiy dini olma iddiasını taşıyan Hırıstıyan Katolikliğin evrenselliği yerini, bu şekilde, millî-şahsî-iktisâdî menfaat hükümlerinin, başkalarına kabul ettirilmesi demek olan küreselliğe bırakmıştır. Aslında Tanrının irâdesinden çıktığına inanılan evrenselci din anlayışının yasakladığı aşırı kazanç ihtirâsının gemlenmesi,dolayısıyla da sömürünün yasaklanması engeli, böylelikle aşılmıştır.</p>
<p>Katolikliğin yenilemeyip Protestanlığın yerleştirilemediği Fransa ise, sermâyecilik sürecine daha geç bir tarihte, 1789 İhtilâlikebîriyle katılmıştır.<br />
Burada belli bir din anlayışının yerini başka birinin alması söz konusu olmayıp din, laiklik-positivcilik zihniyeti çerçevesinde topyekûn küpeşteden<br />
denize atılmıştır.Protestantlığın yayılması, özellikle de Germen ülkelerinde hâkim hâle konuma<br />
yükselmesi, iki sebebe dayanır:</p>
<p>Birincisi: İktisâdî nizâmın merkantilismden sermayeciliğe geçmesi ve onun artık kendini dizginleyecek, durduracak güçleri istememesidir.</p>
<p>İkincisi: Hâdisede millî duyarlılıklar, tepkiler ile refleksler yer almaktadır. Germen dünyası yüzyıllar boyu Katolik Latin âleminin hâkimiyeti altında yaşamıştır.</p>
<p>Protestantlık, bahsi geçen hâkimiyete yahut boyunduruğa da isyân anlamındadır. Germen olmayan Fransanın, sermâyeciliğe geçmekle birlikte, Protestantlığı benimsememesi, buna karşılık laikciliği ihdâs etmesi, yukarıda zikrettiğimiz<br />
gerekceden kaynaklanıyor olabilir.</p>
<p>Sonuçta, Vatikanın Katolikliği, evrensel hakîkâtları taşıdığına inanır. Her tektanrılı vahiy dini böyledir. Nihâyet Katolikliğin birleştirici, dizginleyici, merkezleştirici tavırları dizginlenince, yetkisi de kalkınca, artık, Kuzey Batı Avrupa Germen dünyası ile onun etki alanına girmiş olan Fransanın önü alabildiğine açılmıştır. Buradan itibâren küreselleşme başgöstermiştir. Küreselleşmenin altında iktisadî mülâhazalar yatmaktadır. Kitabı mukaddeste, insan yalnızca ekmekle yaşamaz denir. Bu inanç, maneviyâtcı esâslı bütün kültürlere ve daha genel anlamda, medeniyetlere hâkimdir.<br />
İnsanın maddî olmanın yanısıra, manevî bir varlık olduğu temel kabulü, dinler ve onlardan teşekkül etmiş kültürlerin kültürlerüstü değer yargısı mesâbesindedir.</p>
<p>İşte bu temel kabul, kişinin, başka insanlar tarafından baştan topyekûn belirlenebileceği zannını bertaraf eder. Dinin maneviyât sâhibi kişisi, hür ve özerktir. Oysa dinin yerini almağı amaçlayan ideolojinin ve bu meyânda sermâyeciliğin –ve diğer ideolojilerin–asla kabul edemeyeceği bir husustur. Bundan dolayı ideolojinin canhıraç mücâdelesi,<br />
dini insanların maşerî bilincinden kazıyarak çıkarıp atmak şeklinde tecellî etmiştir.</p>
<p>Mücâdelenin çok önemli bir boyutu da öğretimdir. Bir başka boyutsa, reklâm ile propagandadır. Seni bana benzetirsem, ihtiyâç duyduğum malları almağa seni mecbûr kılabilirim. Ürettiğim malları almakla, sen, pazarımı genişletirsin.</p>
<p>Bütün ilişkiler, bundan böyle üretim-tüketim dengesine bağlı gelişmişlerdir. Sermâyecilik, berâberinde çok tanınan bir dayanağını da,<br />
demekki imperyalismi getirmiştir. O da, bugün adını küreselleşme şeklinde değiştirmiştir. Daha doğrusu küreselleştirmedir. Küreselleşme dediğinizde<br />
doğal bir süreçten bahsediyorsunuz. Hâlbuki karşı karşıya olduğumuz doğal bir süreç olmayıp dayatmadır.</p>
<p>Bu, okşayarak yahut döğerek gerçekleştirilen bir harekettir, olaydır. İktisâdî unsurlar, berâberlerinde kültür değerlerini getirmektedirler. Eskileri ve gelenekseller peyderpey ortadan kalkmaktadırlar.Mâlî sermâyeciliğin maddiyâtcı-iktisâdiyâtcı kültür değerlerini biz bugün doğal verilermişcesine kabul edip sorgulayamıyoruz.</p>
<p>Küreselleşmenin başarısı da buradadır zâten.<br />
(2) Küreselleşmenin karşısına bir seçenek çıktığı takdîrde insanlar, ona yapışıp onun peşinden gidebilirler. O yüzden her türlü seçenek ihtimâli<br />
bertaraf edilmeğe çalışılıyor. Bu açıdan bakıldığında küreselleşmenin düşmanı sâdece İslâm değildir. Komünism de, nasyonal sosyalism de,faşism de meselâ, seçenek olma yönünden küreselleşmenin düşmanı olarak görülmektedirler.</p>
<p>Bugün sermâyeciliğin başını çeken ülkeler, millî<br />
toplumculuğu, yanî nasyonal sosyalismi korkunç bir günâh sayarlar. Küreselleşme, bütün insanları tek biçimde giyinmeğe, yemeğe,içmeğe, davranmak ile düşünmeğe zorlamaktadır. Küresel düşünceye göre,<br />
her insan üniforma giymiş asker gibi ‘tek tip’ olmalıdır. Türkiyede koparılan başörtüsü kıyâmetini de ‘tek tip’ olma zorlamacılığına bağlamak lazım gelir.</p>
<p>Her medeniyetin kendisine mahsus temel inançları, varsayımları ile nazâriyeleri vardır. Demekki bizler de öncelikle geçmişte varolmuş medeniyet çerçevemizin, iddiamızın içeriğini ortaya koymamız gerekir.Ondan hareketle, onun kullanılabilinir unsurlarından yararlanarak, içinde bulunduğumuz maddî ve fikrî şartları da nazarıitibâra alarak yeni bir<br />
medeniyet tasarısını tersîm edebiliriz. Üreteceğimiz yeni medeniyet tasarısı,tabîî ki, yine, İslamî olacak. O hâlde bunun temel düstûrlarını hem din hem<br />
de geçmiş klasik medeniyet bağlamında İslamda aramamız şarttır.Meselâ, kul hakkı dediğimiz bir temel düstûr var. Kul hakkı nedir? Bir toplumsal adâlet ilkesidir.</p>
<p>Bu, İslam’ın kaçınılmaz kaidesidir. Markscılık,bu<br />
ilkeyi İslâmdan aşırıp içini maneviyâttan boşaltmıştır. Nasıl Luthercilik, dince Müslümanlıktan esinlenmişse, benzer biçimde, Markscılık da bizlere İslâmî etkiler ile unsurları yansıtmaktadır. Bunların başında emek ile alınterine<br />
dayanmayan gelir ile kazancın haram sayılması ve kul hakkının dokunulmazlığı gelmektedir. Bahsettiğimiz iki ilke, insanın insanı kul kılması<br />
ile sömürüyü yasaklayıp sonuçta toplumsal adâleti gündeme sokup yaşatmaktadır. Toplumsal adâlet İslâmın temelidir. Namaz, oruç gibi bilcümle<br />
ibâdetlerse, dünyanın en zor işi olan kul hakkını yememek için tesîs olunmuş talîmlerdir. Her ibâdet, insanı, kul hakkını yememe disiplini ile tutarlılığına<br />
götürme maksadına matûfdur.</p>
<p>Küresel medeniyete ait eşyâyı kullanmamaya yönelik çabalar, imkânsız ve aynı zamanda yersizdir. Küresel medeniyetin sunduğu imkânların altında ezilmekten, onlara teslîm olmaktan ancak kul hakkını tanıma ile haddini bilme gibi, temel İslâmî düstûrları hayata geçirmekle kurtulabiliriz.</p>
<p>Küreselleşme, halkların afyonudur. Küresel medeniyetin asıl gâyesi, insanı düşünemez hâle getirmek, düşünceyi uyuşturmaktır. Uyuşturucu<br />
denince aklımıza hep afyon, esrar gelir. Hâlbuki televizyon eroin kadar,bilgisayar kokain kadar uyuşturucu, beyni dondurucu, düşünmeyi durdurucu<br />
araç ile cihâzlardırDüşünmediğiniz takdîrde başkaldıramazsınız. Başkaldırmak demek,<br />
hâlihazırdaki biçimlere seçenek aramaktır. Küreselleştirilmiş medeniyet bu arayışı, hattâ arama irâdesini ortadan kaldırma gayretindedir. Oysa bizlere ait biçimleri kendimiz üretebilmeliyiz. Farklılıklar, seçenek üretmenin vazgeçilmez şartıdırlar.</p>
<p>Öyleyse, farklılıkları küçümsememek gerekir.Bizlere dayatılan biçimler medeniyetin biricik imkânını teşkîl etmezler.Zirâ başka biçimlerde de medeniyet olabilir. Medeniyet tek biçimden ibâret<br />
değildir de ondan.Yeni biçimlerin gündeme getirilmesinin mahreci okullardır. İngiliz-Yahudi Medeniyeti ‘biçimlerini’ öğretim yoluyla aktarır. Bu öğretim de okullardan başlar, basın ile yayın yoluyla devam eder, reklâm dünyasıyla da noktalanır. İnsanlar böylece farkına varmadan etkilenir, biçimlenir.Bu, hissettirmeden ve alttan alta gelişen bir etkilemedir. Adı anılan medeniyette,biyolojideki gelişmeler insana uygulanarak insan ile hayvan arasındaki fark ortadan kaldırılmıştır. Yaklaşık iki yüz yıllık tarihi boyunca İngiliz-Yahudi medeniyeti, bütün direniş noktalarını dün zorla ezmiştir; bugünse bunu okşayarak eğitim, öğretim, propaganda ve reklam yoluyla yapmaktadır. Bu<br />
tarz direnişi, karşı koymayı zorlaştırmıştır.</p>
<p>Bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Küresel medeniyet, göz önünde cereyân eden kimi olayları bizzât örtmektedir. Birtakım odak noktalarına<br />
bakmak üzre şartlandırıldık. Bu yüzden etrâfımızda olup biten birsürü olayı göremiyoruz. Hâlbuki yeni gelişmeleri, olup bitenleri fark ederek mutasavver<br />
yeni medeniyetin zeminini oluşturacak bir dünyagörüşünü, İslâmın temel düstûrlarından hareketle ortaya koymamız zorunludur. Bizlerden kasdım,Türkün başını çektiği İslâm âlemidir.</p>
<p>[1]Demekki İngiltere, A.B.D., Kanada, Avusturalya, Yeni Zelanda</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/">Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Grek-Latin-Kilise Diyarın&#8217;ın &#8216;Rasyonel yetisi&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/grek-latin-kilise-diyarinin-rasyonel-yetisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/grek-latin-kilise-diyarinin-rasyonel-yetisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Nov 2017 10:44:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öznel-nesnel]]></category>
		<category><![CDATA[İdrak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Evrensellik]]></category>
		<category><![CDATA[Grek-Latin-Kilise Diyarın'ın 'Rasyonel yetisi']]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Koç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18700</guid>

					<description><![CDATA[<p>Grek-Latin-Kilise diyarında, yığınsal bireyin &#8220;rasyonel yetisi&#8221;si, &#8220;bindiği dalı kesemez&#8221;, &#8220;gözlüğünü kıramaz&#8221;; bu nedenle de, &#8220;esas&#8221;ını &#8220;bulamaz&#8221;. Yığınsal birey, &#8220;esas&#8221;ı görmesini engelleyen gözlüğün, &#8220;esas&#8221;ı görmesini engellediğini &#8220;bilemeyeceği&#8221; için, bu gözlüğün &#8220;asli köle&#8221;sidir. Bu &#8220;asli kölelik&#8221;, &#8220;yığınsal mevzuat&#8221; ve &#8220;yığınsal serbestlik&#8221; yoluyla giderilemez. Burada, &#8220;bilmenin&#8221; şartı, &#8220;dönüşmek&#8221;tir. Grek-Latin-Kilise diyarında &#8220;dönüşme&#8221;nin yolunun &#8220;kapalı&#8221; olması, &#8220;nihai zemin&#8221; in, yani [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/grek-latin-kilise-diyarinin-rasyonel-yetisi/">Grek-Latin-Kilise Diyarın’ın ‘Rasyonel yetisi’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/grek-latin-kilise-diyarinin-rasyonel-yetisi/images-14-4/" rel="attachment wp-att-18702"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18702" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-14.jpg" alt="" width="500" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-14.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-14-300x176.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarında, yığınsal bireyin &#8220;rasyonel yetisi&#8221;si, &#8220;bindiği dalı kesemez&#8221;, &#8220;gözlüğünü kıramaz&#8221;; bu nedenle de, &#8220;esas&#8221;ını &#8220;bulamaz&#8221;.</p>
<p>Yığınsal birey, &#8220;esas&#8221;ı görmesini engelleyen gözlüğün, &#8220;esas&#8221;ı görmesini engellediğini &#8220;bilemeyeceği&#8221; için, bu gözlüğün &#8220;asli köle&#8221;sidir. Bu &#8220;asli kölelik&#8221;, &#8220;yığınsal mevzuat&#8221; ve &#8220;yığınsal serbestlik&#8221; yoluyla giderilemez.<br />
Burada, &#8220;bilmenin&#8221; şartı, &#8220;dönüşmek&#8221;tir. Grek-Latin-Kilise diyarında &#8220;dönüşme&#8221;nin yolunun &#8220;kapalı&#8221; olması, &#8220;nihai zemin&#8221; in, yani &#8220;esas&#8221;ın bilinmesinin yolunu da kapatır.</p>
<p>Oysa, Anadolu mayasında &#8220;dönüşerek aşmak&#8221; esastır; &#8220;nihai zemin&#8221; bu yolla &#8220;bilinir&#8221; ve &#8220;esas&#8221;ın görülmesini engelleyen &#8220;gözlük&#8221; bu yolla kırılır.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarında &#8220;bilgi (episteme)&#8221;, rasyonel yeti vasıtasiyle oluşturulan &#8220;hüküm (yargı)&#8221; dür; ancak, bu diyarın &#8220;mütefekkir&#8221; leri, bir hükmün hangi şartları sağlayarak bilgi olabileceği üzerinde henüz bir anlaşma sağlayamamıştır; anlaşma sağlanması ihtimali de bir hayli zayıf görünmektedir.</p>
<p>Hüküm, &#8220;rasyonalite yetisi&#8221;nin icra ettiği fiildir. Grek-Latin Kilise diyarında, &#8220;rasyonalite&#8221;, &#8220;asli&#8221; ve &#8220;basit&#8221; (yani &#8220;mürekkep&#8221; olmayan) bir &#8220;yeti&#8221; olarak &#8220;yığınsal birey&#8221;in tesis edilişinde &#8220;idrak yetisi&#8221; ile birlikte kullanılır. &#8220;Rasyonalite&#8221; yetisinin icra ettiği eylem &#8220;zihinsel&#8221;dir; bu itibarla, bizzat bu eylem, aynı zamanda &#8220;idrak&#8221; yetisine de sahip olan yığınsal bireyi &#8220;fiilen dönüştürme&#8221; imkanına sahip değildir.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarında, &#8220;bilgi&#8221;nin, &#8220;zihinsel&#8221; bir &#8220;hüküm&#8221; olarak çerçevelenmesi, &#8220;bilgi&#8221;nin, esasında bir &#8220;dönüşüm&#8221; olma imkanın, ortadan kaldırır. Bu imkanın ortadan kaldırılmasiyle birlikte, &#8220;epistemoloji&#8221; adı altında bu diyarda yürütülen çalışmalarda, bilginin mahiyetini araştırmanın bir anla- mı kalmamıştır.</p>
<p>Anadolu mayasında &#8220;bilgi&#8221;, mayalanma neticesinde &#8220;gönlün bilinmesi&#8221; ile, &#8220;aslın bilinmesi&#8221; ile ortaya çıkan bir &#8220;dönüşüm&#8221;dür. &#8220;Gönül&#8221;, ne &#8220;rasyonel yeti&#8221;nin ne de &#8220;idrak yetisi&#8221;nin fiilleri ile kavranamaz. Bu &#8220;dönüşüm&#8221;, &#8220;bilinç&#8221;e de bağlı değildir; üstelik &#8220;bireysel irade&#8221; yoluyla da oluşmaz.</p>
<p>Mayalanma neticesinde &#8220;sütün yoğurda dönüşmesi&#8221;ne benzeyen bu &#8220;dönüşüm&#8221;, &#8220;rasyonel yeti&#8221;nin hükümleri ile ne &#8220;açığa&#8221; çıkartılabilir ne de &#8220;dile&#8221; getirilebilir.</p>
<p>&#8220;Maya&#8221;nın esasını, &#8220;rasyonel yeti&#8221;nin hükümleri vasıtasiyle &#8220;açmağa&#8221; kalkışan, yönünü Grek-Latin-Kilise diyarına çevirerek, ya &#8220;irrasyonali- te&#8221;ye saplanır, ya da &#8220;boş laf&#8217;la iştigal eder ve bazen zarar ziyana yolaçar.</p>
<p>Anadolu mayasında &#8220;akıl&#8221;, zemine ulaşmak için &#8220;bindiği dal&#8221;ı keser; böyle söyleyelim. &#8220;Esas&#8221;a giden yol, &#8220;binilen dal&#8221;ın kesilmesinden geçer.</p>
<p>Anadolu mayasının &#8220;aklı&#8221; ile Grek-Latin-Kilise diyarının &#8220;rasyonel yeti&#8221;si &#8220;aslen&#8221; farklıdır. &#8220;Binilen dalın kesilmesi&#8221; konusuna, bu farktan bahsetmeden, kısaca değinelim.<br />
Grek-Latin-Kilise diyarında yığınsal bireyin asli vasfı, &#8220;rasyonel&#8221; oluşudur.</p>
<p>&#8220;Rasyonalite yetisi&#8221;, esas itibariyle &#8220;kavram&#8221; ve &#8220;düşünsel nesne&#8221; oluşturma, &#8220;kavram&#8221; ve &#8220;düşünsel nesne&#8221;yi birleştirerek &#8220;hüküm (yargı)&#8221; oluşturma, &#8220;nesne&#8221; leri &#8220;kavram&#8217;larına bağlı olarak &#8220;döndürüp&#8221; yeni &#8220;kavramlara bağlama&#8221;, yani &#8220;çıkarım&#8221; yapma ve dış dünyadan &#8220;algı (idrak)&#8221; yoluyla sağlanan malzemeyi genel ilkelere göre sınıflandırma ve düzenleme işlevlerini yerine getirir.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarında, yığınsal bireyin &#8220;rasyonalite yeti&#8221;si ve &#8220;idrak&#8221;ı ile kavrayamadığı, kuşatamadığı şey &#8220;irrasyonel&#8221; olarak kabul edilir. Anadolu mayasında, böyle bir degerlendirme, basit ifadesiyle &#8220;cehalet&#8221;tir.</p>
<p>&#8220;Binilen dalın kesilmesi&#8221;, Anadolu mayasında bireyin, &#8220;gözlüğü&#8221; kırarak &#8220;rasyonel yetinin hükmü&#8221;nü bir kenara bırakması ve, &#8220;görerek ve dönüşerek aşma&#8221;sıdır. &#8220;Görerek ve dönüşerek aşma&#8221; için esas olan &#8220;gönül&#8221;dür.<br />
&#8220;Aşma&#8221;yı, &#8220;gönül&#8221;e bağlayamamış olması sebebiyle Eflatun&#8217;un öğretisi bu cihetten de eksiktir. Bu hususa ilerde değineceğiz.<br />
&#8220;Binilen dalın kesilmesi&#8221; neticesinde ayak yere basar. &#8220;Binilen daldan düşüş&#8221; ve bunun neticesinde &#8220;yere basış&#8221;, bir &#8220;dönüşüm&#8221; dür. &#8220;İnilen&#8221;, artık &#8220;kesilebilecek bir şey&#8221; değildir; &#8220;esas&#8221;tır. Burada yol yürünür.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarı, kendisine &#8220;köle kıldığı&#8221; yığınsal bireye bu &#8220;dönüşüm&#8221;ü &#8220;kapatmıştır&#8221;. Bu diyarda, ne bir yol, ne de bir yolcu vardır; bu itibarla, burası, yığınsal bireye tanınan&#8221;serbestlik&#8221; miktarı ne olursa olsun, &#8220;esaret&#8217;in diyarı&#8221; dır.</p>
<p>Bu hususa başka bir örnek ile biraz daha açıklık getirmeye çalışalım. Göl kenarında gezinenler bir de bakarlar ki Nasreddin Hoca, bir elinde yoğurt kabı bir elinde kaşık göle maya çalıyor. Başlarlar gülmeye; biri der: &#8220;Hoca, aklını mı kaçırdın, koca göl maya tutar mı ?&#8221; Hoca gülerek cevap verir: &#8220;Bilirim tutmaz; ama ya tutarsa.&#8221;</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarında böyle bir hikaye, sadece insanı gıdıklayan, güldüren bir &#8220;irrasyonalite&#8221; örneğidir. Oysa, Anadolu mayasında durum farklıdır.</p>
<p>Vaziyetin &#8220;irrasyonel&#8221; oluşu, &#8220;abes&#8221; oluşu bazen vaziyetin esası itibariyledir, bazen de &#8220;rasyonel yeti&#8221;nin kavrayış imkansızlığı sebebiyledir.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarı, yığınsal bireyin &#8220;görme ve dönüş-me&#8221; imkanını &#8220;kapattığı&#8221; için, &#8220;aşma özürlü&#8221;dür. &#8220;Aşma özürlü&#8221; oluşu, bu diyarın &#8220;insan&#8221;ını, yani &#8220;yığınsal birey&#8221;i &#8220;etik&#8221; &#8220;estetik&#8221;, &#8220;teoloji&#8221; gibi isimler altında yürüttüğü düşünsel faaliyetlerde &#8220;aslen dar bölgeler&#8221;e hapsetmiştir. Bu &#8220;hapis&#8221;, Grek- Latin-Kilise diyarının içerisinden idrak edilemez, görülemez.</p>
<p>&#8220;Aşma&#8221; konusunu kısa bir örnekle açıklayalım. Bir müzik parçası, ancak zamana tabi olarak dinlenir ve idrak edilir. Notaların birbiri arkasına çalınması ve dinlenilen seslerin hafızada bir şekilde korunması gerekir ki, dinlenilene &#8220;bütünlük&#8221; verile- bilsin. Aksi takdirde, an be an bazı sesleri dinler ancak bunlardan &#8220;bütünlüğü&#8221; olan bir müzik eseri dinlemekte olduğumuz izlenimini oluşturamayız.</p>
<p>Dersek ki, bir konçertoyu bir &#8220;an&#8221; da &#8220;duyarız&#8221;; bu, &#8220;zaman’’a tabi olan &#8220;düzenleme ve duyuş&#8221;un &#8220;aşılması&#8221;dır. Grek- Latin-Kilise diyarında, önemli bir bestekarın böyle bir &#8220;du- yuş&#8221;u, bestelerinin &#8220;esas&#8221;ı olarak ifade ettiğini belirtelim.</p>
<p>Benzer olarak, &#8220;virtüöz&#8221;, &#8220;beste&#8221; icra etmekte kullandığı aletinin &#8220;fiziksel imkan&#8221;larının &#8220;aşan&#8221; kişidir. İşin doğrusu budur da, Grek-Latin-Kilise diyarında bu hususları açıklama imkanı bulunmaz.</p>
<p>Bu diyarda, &#8220;aşma&#8221;yı açıklamak için, &#8220;iki ayaklı, tüysüz, düşünen (rasyonel yeti sahibi) ve algılayan (idrak sahibi) şey&#8221;in, &#8220;dönüştürülmesi&#8221; gerekir. Oysa, &#8220;dönüşüm&#8221;ün yolları bu diyarda &#8220;kapalı&#8221;dır. Bu nedenle, &#8220;açıklama&#8221; yapabilmek için &#8220;öz- nel-nesnel&#8221; ayrımı ortaya çıkartılmıştır.</p>
<p>Bu diyardaki &#8220;öznel-nesnel&#8221; ayrımı, yığınsal bireyin &#8220;aşma özürlü&#8221; oluşu sebebiyle, &#8220;aslen dar bölge&#8221;ye hapsedilmesinin bir neticesidir.<br />
Ancak, bu ayrım, Grek-Latin-Kilise diyarında &#8220;asli&#8221; bir ayrım olarak da temellendirilemez. Sadece, bu ayrımın unsurları &#8220;iki ayaklı, tüysüz, düşünen (rasyonel yeti sahibi) ve algılayan (idrak sahibi) şey&#8221;e &#8220;eklemlenir&#8221;. Bu &#8220;eklemleme&#8221;, aslen bir&#8221;genişleme&#8221; sağlamaz; aksine &#8220;daralma&#8221;ya yolaçar.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarının esası &#8220;evrensel&#8221; değildir. Bu diyarın &#8220;evrensel&#8221; olamayışı, yığınsal bireyin &#8220;aşma özürlü&#8221; oluşu ile ilgilidir. &#8220;İnsan&#8221;ı kuşatamayan diyar, &#8220;evrensel&#8221; olamaz.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarındaki fikriyatın temelleri itibariyle, &#8220;insan&#8221;ın &#8220;fikri olarak&#8221; kuşatılamadığını anlattık. Mesela, Grek &#8220;tragedia&#8221;sına baksak, Dante ve Geothe&#8217;ye, Nietsche&#8217;ye, Camu&#8217;ye, Sartre&#8217;a ve diğerlerine baksak, bunların da, Anadolu mayası itibariyle &#8220;insan&#8221;ı kuşatamamış olduklarını görürüz.</p>
<p>Dolayısiyle, hem &#8220;fikriyatı&#8221; hem de &#8220;estetiği&#8221; itibariyle bu diyar, &#8220;evrensel olanın&#8221; diyarı değildir; aksine, &#8220;asli dar&#8221;lığın, &#8220;evrensel&#8221;lik olarak ortaya çıkarıldığı bir diyardır.</p>
<p>Oysa, Anadolu mayası &#8220;evrensel&#8221;dir; çünkü esası, &#8220;fert&#8221; olan &#8220;insan&#8221; dır.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarında, &#8220;kronolojik&#8221; bakımdan oldukça yakın bir dönemde, Almanca konuşan kesimde &#8220;felsefi antropoloji&#8221; adı altında yürütülen ve &#8220;insan&#8221;ı konu alan çalışmalar da, bu faaliyeti yürüten düşünürlerin &#8220;aşma özürlü&#8221; olması sebebiyle, bu diyara bir açılım getirmemiştir.</p>
<p>Nasreddin Hoca&#8217;nın çaldığı maya hiç tutmaz mı, tabii ki tutmuştur; ama nerede ve nasıl tutar ? &#8220;Göl&#8221; nedir, &#8220;çalınan maya&#8221; nedir, &#8220;mayayı çalan&#8221; kimdir ?</p>
<p>&#8220;Rasyonel yeti&#8221;, algı yoluyla edindiği malzemeyi kendi ilkelerine göre düzenler ve mevcut bilgiyi de kullanarak hükmeder: Göl maya tutmaz. &#8220;Rasyonel yeti&#8221;nin, doğası sebebiyle, düzenlediğini &#8220;aşarak&#8221; daha &#8220;geniş&#8221; bir kap içerisinde &#8220;değerlendirme ve hükmetme&#8221; imkanı yoktur; bu itibarla, Grek-Latin-Kilise diyarına göre, Anadolu mayasının bu &#8220;görerek aşma&#8221;sı, &#8220;irrasyoneldir&#8221; ve dolayısıyla, esas itibariyle &#8220;anlamsız&#8221; dır.</p>
<p>Nasreddin Hoca&#8217;nın cevabındaki &#8220;bilirim tutmaz; ama, ya tutarsa sözlerinin iki yüzü vardır: &#8220;Bilirim tutmaz&#8221;, &#8220;rasyonel yeti&#8221;nin bir hükmüdür. &#8220;Ya tutarsa&#8221;, bir &#8220;olasılıksal ifade&#8221;, tatistiksel değerlendirme&#8221; değildir. Aksine, &#8220;rasyonel yeti&#8221;ye &#8220;cehalet&#8221;ini ve &#8220;yetersizliğini bildiren sözlerdir: Ya &#8220;rasyonali- te yetisi &#8220;nin kuşatamadığı bir şekilde tutarsa. &#8220;Ama&#8221; bağlacı, bu iki kavrayışın, bu çerçeveler itibariyle asli farkını ve zıtlığını gösterir.</p>
<p>Nasreddin Hoca, Anadolu&#8217;ya, &#8220;Anadolu insanı&#8221;na maya çalar; bu maya elbette ki tutmuştur. Nasreddin Hoca&#8217;nın mayalama işini, &#8220;rasyonalite yetisi&#8221;, doğası ve imkanları itibariyle kuşatıp kavrayamaz.</p>
<p>&#8220;Maya&#8221;lamanın &#8220;kuşatılması&#8221;, &#8220;gönül&#8221;e mahsustur; dolayısiyle, bu işin ne bir &#8220;fikriyat&#8221;ı, ne de Grek-Latin-Kilise diyarına uygun bir &#8220;felsefe&#8221;si olmaz; olsaydı, Nasreddin Hoca bunu &#8220;rasyonel yeti&#8221;nin imkanlarını kullanarak en açık ve özlü bir şekilde anlatırdı. Çünkü, birkaç sözle gösterek anlattığı bir derya- dır.</p>
<p>&#8220;öznel-nesnel&#8221; ayrımına tekrar geçmeden önce, &#8220;binek&#8221; meselesini kısaca ele almak istiyoruz. Grek-Latin-Kilise diyarında, bildiğimiz kadariyle, &#8220;rasyonel yeti&#8221;nin &#8220;kavram&#8221;larını &#8220;binek (merkep)&#8221; olarak bir sistematik içerisinde ilk değerlendiren Kant&#8217;tır.</p>
<p>&#8220;Rasyonel yeti&#8221;nin asli faaliyetlerinden bir tanesi, Kant&#8217;a göre, &#8220;sentez&#8221; yapmasıdır; &#8220;sentez&#8221;, Kant&#8217;ın anlattığı şekilde, bir &#8220;malzeme&#8221;yi, bir hüküm yoluyla yeni bir &#8220;kavram&#8221;a bindirme fiilidir; &#8220;sentez&#8221;, bir &#8220;malzeme&#8221;ye, bu &#8220;malzeme&#8221;nin analitiğinde mevcut olmayan yeni bir &#8220;binek&#8221; tayin eder.</p>
<p>&#8220;Sentez&#8221; karşılığında kullanılan &#8220;terkip&#8221; sözcüğü, &#8220;binek (merkep)&#8221; ile olan ilişkisi gözönüne alındığında, Kant&#8217;ın bu konuda kastettiğini açık bir şekilde dile getirmektedir.</p>
<p>Şimdi soralım: Nasreddin Hoca merkebine neden ters biner ? Cevap verelim: Merkebe ters binenin &#8220;gördüğü&#8221; ile &#8220;gittiği'&#8221; yönler zıttır. Nasreddin Hoca, merkebine ters biner ve bize &#8220;gülerek gösterir&#8221; ve &#8220;anlatır&#8221;; der ki:</p>
<p>&#8220;Rasyonel yetin &#8216;önünü&#8217; göremez; bu yetinin hükümleri yoluyla nereye gittiğini bilemezsin. &#8216;Görmeden&#8217; gidersin ve ancak bu gidişin neticesinde ortaya çıkan &#8216;ard&#8217;ı, &#8216;arka&#8217;yı kuşatabilirsin.&#8221;</p>
<p>Bu şekildeki &#8220;göstererek anlatma&#8221;ya, Grek-Latin-Kilise diyarında hiç de itibar edilemez; Nasreddin Hoca&#8217;nın işi, yani &#8220;ma-yalamak&#8221;, bu diyarın ölçülerine göre &#8220;irrasyonel&#8221; dir.<br />
Bu itibarla, Grek-Latin-Kilise diyarının &#8220;yığınsal birey&#8221;i, aynı zamanda &#8220;görme özürlü&#8221;dür.</p>
<p>&#8220;Gösteren&#8221; bulunmazsa, nasıl &#8220;görülür&#8221; ? Bu mümkün değildir. Anadolu mayasında, &#8220;gösteren&#8221;ler, bu mayayı Anadolu insanına &#8220;çalanlar&#8221;dır. &#8220;Aşarak görme&#8221;nin şartı, &#8220;mayalanmak&#8221; tır. Eflatun, bunu da bilmez.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarı, bu sorunları halledebilir mi ? Cevap, Nasreddin Hoca&#8217;nın türbesinde &#8220;gösterilerek&#8221; verilmiştir: Bir kapı, üzerinde kocaman bir kilit; ancak duvarlar yok. Rasyonel yeti der ki: &#8220;Duvar ile çevrelenmeyen yer &#8216;iç&#8217; değildir; o halde &#8216;kapı&#8217; esas itibariyle anlamsızdır. İlerlemek için kilidin ve kapının etrafından dolaşabilirsin.&#8221;<br />
Nasreddin Hoca da &#8220;göstererek&#8221; der ki: &#8220;Kilidi aç ki &#8216;iç&#8217;i bulasın, &#8216;içeri&#8217; girebilesin. Açmadan aklına uyarsan &#8216;buldum&#8217; sanırsın; o zaman da &#8216;dışarı&#8217;da kalırsın.&#8221;</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarının &#8220;mütefekkir&#8221;i karşılık verir: &#8220;Hayret&#8230; Rasyonel yeti&#8217;nin hükümlerine uymadan nasıl &#8216;açarsın&#8217;; bu mümkün değildir, çünkü &#8216;irrasyonel&#8217;dir&#8230;&#8221; Ve &#8220;Kilise&#8221;, &#8220;mütefekkir&#8221;ini tastik eder: &#8220;Doğru söylüyor&#8230;&#8221;</p>
<p>Bunlar, Anadolu mayasının &#8220;gönül&#8221; işleridir; daha fazla söze gelmezler ve, Grek-Latin-Kilise diyarında &#8220;asli anlamları&#8221;nı kaybederek &#8220;irrasyonalite&#8221;ye dönüşürler…</p>
<p>Prof.Dr.Yalçın Koç – Anadolu Mayası,syf:49-55</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/grek-latin-kilise-diyarinin-rasyonel-yetisi/">Grek-Latin-Kilise Diyarın’ın ‘Rasyonel yetisi’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/grek-latin-kilise-diyarinin-rasyonel-yetisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
