<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>etnisite | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/etnisite/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 31 Mar 2023 10:16:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>etnisite | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kimlik; Enfüsün Tezahürü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kimlik-enfusun-tezahuru/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kimlik-enfusun-tezahuru/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Mar 2023 07:51:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[etnisite]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26327</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Küreselleşme ile beraber; insanlara sağladığı kimlikle kendile­rini anlamlandırmalarına imkân verdiği varsayılan ve böylece onları bir arada tuttuğuna inanılan ulus-devlet fikrinin aşındığına vurgu ya­pılmaya başlandı. Bu aynı zamanda modernist sosyal paradigmanın rasyonel temelde inşa ettiği “toplumsal bağ” fikrinin de zayıfladığına ve dolayısıyla birey/vatandaş kimliğinin aşınmasına yol açan yeni geliş­melere işaret etmesiyle önem taşıyordu. Çünkü kökenle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kimlik-enfusun-tezahuru/">Kimlik; Enfüsün Tezahürü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-14941 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-7.jpg" alt="" width="341" height="212" /></p>
<p>Küreselleşme ile beraber; insanlara sağladığı kimlikle kendile­rini anlamlandırmalarına imkân verdiği varsayılan ve böylece onları bir arada tuttuğuna inanılan ulus-devlet fikrinin aşındığına vurgu ya­pılmaya başlandı. Bu aynı zamanda modernist sosyal paradigmanın rasyonel temelde inşa ettiği “toplumsal bağ” fikrinin de zayıfladığına ve dolayısıyla birey/vatandaş kimliğinin aşınmasına yol açan yeni geliş­melere işaret etmesiyle önem taşıyordu. Çünkü kökenle alakalı olan bu sorun ulusun, toplumun, bireyin/vatandaşın ve ona dair kimliğin kendini üzerinde inşa ettikleri temelin kurucu meşruiyetini yitirdi­ğini gösteriyordu. Diğer bir ifadeyle bugün kimlik üzerinde yoğun şekilde odaklanmamızın önemli sebeplerinden biri, toplum dediği­miz sosyal bünyeyi ete kemiğe büründüren örgütleme tarzının yaşa­makta olduğu çözülmedir. Çözülme modernist anlayışın rasyonel te­melli sosyal ilişki türünün yaşanan epistemolojik kırılma ile uğradığı anlam kaybından kaynaklanmakta; dolayısıyla kırılma bireyin kimli­ğini ve ona dair mensubiyeti anlamlı olmaktan çıkarmaktadır.</p>
<p>Bu nedenle entelektüel gündemde 1980’lerden itibaren yer tutmaya başlayan kimlik meselesi; kimlik sorunu olduğunu söyle­yen Batının, aslında içine düştüğü bunalımı da dışa vurmakta. Bu­gün tartışmak durumunda olduğumuz kimlik sorunu yeni değil­dir. Köken itibariyle 18. yüzyıla dayanan modern bir sorun olma özelliği taşımaktadır. Kimliği, dinî anlam ve Kilise otoritesi karşı­sında sorun haline getiren modernist zihniyet olmuştur. Kilisenin tanımladığı insan modeline yani Hıristiyan mümine karşılık, yeni bir siyasal/sosyal birliğin temsilcisi olan ulus-devletin kurucu öznesi ve kendine has bir mantık taşıyan birey/vatandaş için yeni bir kimliklendirme ihtiyacı hasıl olmuştu. Taşıdığı evrenselci ilke ve he­deften dolayı birey/vatandaşın dinden bağımsız bir kimlikle ken­dini anlamlandırması, modernist zihniyet için fazlasıyla önemliydi. Bu amaç ve yeni anlam sebebiyle esas mesele, kimliğin hangi se­ktiler temeller üzerinde yeniden inşa edileceğiydi. Modernist zih­niyet her zaman kimliğin ulus-devletin egemenlik anlayışıyla olan ilişkisini gözlerden saklamış; içeriğindeki bu boyutu ihmal ederek kimliği basitçe bir mensubiyet meselesine indirgemiştir. Bu haliyle kimlik ya bir etnisiteyle yani biyoloji/bedenle ya da vatan olarak kutsanmış teritoryal bir toprak parçasıyla ilişkilendirilerek soru­nun hallolduğu varsayılmıştır.</p>
<p>Ne var ki halledilmiş gibi görünmesine rağmen, pozitivist ideolojinin/paradigmanın besleyip meşrulaştırdığı bu <u>kimlik</u> tanımının sürekli yeni trajik sorunlar doğurduğu ve insanların bunlara isteme­yerek katlanmak zorunda kaldığı, modern tarih içinde yaşanarak gö­rüldü. Bu yüzden kökeninde pozitivist ideolojinin bulunduğu birçok meselede olduğu gibi, bu meselede de modernist anlayış fazlasıyla başarısız kaldığından, kimlik sorununun 1980’lerden itibaren bir defa daha tartışma gündemine girmesi kaçınılmaz oldu. Bilhassa poziti­vist bilgi anlayışının teorik yapısında meydana gelen kırılma ve bu­nun neticesinde modernist epistemolojinin önemli iddialarından vaz geçmesi, aynı zamanda kimliğin üzerinde inşa edildiği temelleri is­ter istemez meşruiyet krizine soktu. Kriz; bilginin, kimliğin, insanın, toplumun ve ulus-devletin yeni ve ciddi sorunlarla karşı karşıya gel­mekte olduğunu haber vermesi cihetinden önemli sayılması gerek­mektedir. Bu süreç içinde gördüğümüz şu ki, din, insana dair kimlik meselesinde ve anlamın kaynağı olma iddiasındaki haklılığını sür­dürmekten dün olduğu gibi bugün de vazgeçmiş değil.</p>
<p>Kimlik. Batılı bir kavramsallaştırma olarak “aynilik”, “benzer­lik” anlamına geliyor. İnsanın kendine dair “sahihliği”nin ifadesi sa­yıldığından aynı zamanda “Ben kimim?” sorusuyla alakası bulunur. Dolayısıyla kimlik, her şeyden evvel ben kimim sorusuna verilen ce­vabı ifade ettiğinden aynı zamanda bir “inanç” meselesi ya da “dünya görüşüyle” birlikte düşünülmeyi zorunlu şart koşar. Zira kimlik in­sanın “biyolojik” değil, “entelektüel” mensubiyetini ifade eder. Bu özelliğinden dolayı, ulus-devletin yaptığı gibi kimlik basitçe bir etnik/ teritoıyal ya da siyasal/sosyal bir aidiyete indirgemeyi imkânsız kılar. Çünkü kimlik, oluşturulan bir “şey” değildir. Farklı şekilde inşa edil­miş birliktelik tarzları aynı zamanda bir kimliğin ifadesi sayılamaz.</p>
<p>Kimlik, kendi “şahinliğimizi” hangi kaynakta aradığımızla ilgili bir sorundur. Çünkü “ben kimim?” sorusu daha başlangıçta varo­luşsa! bir soru olması sebebiyle “öz”le alakalıdır ve “benlik” dediği­miz olguyu kapsamı içine alır.</p>
<p>Bunun neticesinde kimlik, varoluşu anlamlandırma şekli olarak kendini görünür kılar. Kim olduğumuz, varoluşumuzun anlamıyla ilgili bir soru olduğundan, bu durumu, sahibi olduğumuz inancımız/ dünya görüşümüzle sahibi olduğumuz kimliğin birbirlerinden ayrış- tıramayacağına işaret ettiğinden önemli sayıyoruz. Bu haliyle, yanı bir inancın/dünya görüşünün ifadesi olan kimlik, kendisi için karşıtı olan “öteki”ni de tanımlayarak “müşahhas” hale getirir; zira ben ki­mim sorusuna verilen cevap kendisiyle beraber ötekiyle olan ilişkiyi düzenleme ihtiyacım doğurur. Bu da bize kimliğin “hukuk”la olan zorunlu ilişkisini hatırlatır. Sorun bu kadarla sınırlı kalmıyor; bunun yanında kimlik, neyi, nasıl düşündüğümüz, nasıl yaşadığımız, üretir­ken ve tüketirken hangi ilkeleri esas aldığımız, hatta neyi yiyip neyi yemediğimizle olduğu kadar, nasıl giyindiğimizle de ilgilidir.</p>
<p>Ulus-devletin oluşum süreçleriyle beraber ortaya çıkan ulusal kimlik anlayışı kendi asliyeti içinde dinle ilgili bir aidiyetten biyolo- jik/teritoıyal aidiyete geçişi ifade eder. Bir ideoloji olarak milliyet- çilik bu aidiyetin üzerinde inşa edilmiştir. Kendine has ideolojik örgüsü içinde milliyetçilik yıkıcı bir potansiyel taşır. Buna karşılık bütünüyle rasyonel nitelikli bir toplum tasarımı içerdiğinden ken­dini kabul edilir kılarak kimliği meşrulaştırır. Dünyamıza hâkim uluslararası sistemin, isminin de hatırlattığı gibi ulus-devlet temelli olması, bu kimliğin sahihlik ve meşruluğunun tartışma dışı tutul­masını kolaylaştırmıştır. Ulusal kimlik, ulus-devletin sınırlan için­deki aynı ırktan oldukları varsayılan birey/vatandaşların meydana getirdiği homojen toplumun/topluluğun tarih içindeki tecrübesiyle oluşan “kültür” içinde hayatiyetini sürdürdüğü kabulüne dayana­rak inşa edilmiştir.</p>
<p>Bu nedenle modern zihniyet, tarihte ilk defa kimlik ile inancı/ dünya görüşünü birbirlerinden ayırarak ele alan bir muhayyileyi, ulus-devlet de bu ayrımın iktidarını temsil eder. Ulus-devletle bera­ber günümüzde de tartışılan kimlik meselesinin Müslümanlar cihe­tinden en tehlikeli boyutunu bu ayrımlama teşkil etmektedir. Çok açıklayıcı gibi görünmesine rağmen, bizim hangi etnisiteden olduğu­muz varoluşsal anlamda asla bir aidiyet bildiremez; bizim kim oldu­ğumuzu, varoluşumuzu nasıl anlamlandıracağımızı, “ötekiyle” hangi hukukun çerçevesinde nasıl ilişki kuracağımız hususunda söyleyecek bir şeyi olamaz. Bu aidiyet türü sadece hangi etnisiteye ait olduğu­muzun biyolojik düzeydeki bir tespitini ifade eder.</p>
<p>Bu kadar kapsamlı ve önemli sorunu aşmak için ulus-devlet, “kültür” kavramına müracaat eder. Kültür, ulusun tarih içindeki de­neyimiyle inşa ettiği kendine has değerlerin dünyası olarak kavram- sallaştırılmıştır. Hakikatte kültür kavramı olmasaydı ne ulus-devleti ne de onun öngördüğü kimliği inşa etmek asla mümkün olamaya­caktı. Ona göre söz konusu soruların cevabım o toplumun kültü­ründe bulmak mümkündür. Fakat meselenin çözümü hususunda ciddi bir imkân gibi görünse de “kültür”, tanımı gereği kendi başına bir dünya görüşü inşa edecek kökene ve muhtevaya sahip değildir. Müslümanlar bu sebeple kültürü, kimliği tanımlamaya imkân sağ­layan bir kaynak olarak göremezler. Bu husus Müslümanları, ulus- devletin yaptığı kimlik tanımından köken olarak ayırmaktadır. Müs­lümanların kültürü ancak “sünnet” olabilir.</p>
<p>Öte yandan kendi asliyeti içinde ve kökeni itibariyle Batı’da kim­lik. başından beri bir iktidar meselesi olmasıyla dikkat çeker. Batı­nın inanç/düşünce geleneğinde ve toplumsal muhayyilesinde kimlik ya iktidar yoluyla dışarıdan verilen ve tanımlanan bir aidiyeti ifade eder ya da kurumsal bir kabul ediliş ile alakalıdır. Bunda Batı’nın insan anlayışı ve kimliklendirmenin taşıdığı “dışsal” niteliğini; diğer bir ifadeyle modernist/ulus-devlet kimliklendirmesinin Hıristiyanlıkla olan benzerliğini/ilişkisini söz konusu etmemiz gerekiyor. Batılı ge­leneğin insana ilişkin muhayyilesinde kimlik, kazanılmış bir tanım/ aidiyet olmaktan önce kurumsal bir otorite/iktidar tarafından veril­miş bir tanım/aidiyet özelliği taşımaktadır.</p>
<p>Ortaçağda iktidarı Kilise temsil eder; Hıristiyanlıkta kimlik, vaf­tizle birlikte verilirdi. Dolayısıyla kimlik burada insanın dışındaki bir kurum tarafından sağlanan bir aidiyeti ifade eder; böylece insan an­cak vaftiz sonrasında Kilisenin oluşturduğu cemaatin bir üyesi ha­line gelir. Bu kimliklendirmenin özelliği “dışsal” nitelikli olmasıdır. İktidarı modern dönemde ulus-devletin temsil ettiğini biliyoruz. Bu defa dışsal bir kurum olarak ulus-devlet insana biyolojik/toprak te­melli bir kimlik vererek onu vatandaş yapar; bu yolla onu ulusun bir üyesi haline getirmiş olur. Vatandaş olmak modern iktidarın temsil ettiği “ulus”a aidiyeti ifade eder. Modern insan bu yüzden kendi kimliğiyle ilgili bildirimde bulunurken, vatandaşı olduğu ulus- devlete referansta bulunmak zorunda kalır. Bununla da kimlik, ikti­dar, yani “dışsal” bir kurum tarafindan sağlanmış bir aidiyeti ifade etmektedir. Öte yandan İslam ümmetine/milletine mensubiyet, şahit olduğumuz bütün aidiyet türlerinden farklılık arz eder. Ne Hıristi­yanlıktaki gibi Kilisenin onayından geçmiş ve onun inşası olan ce­maate ait ne Yahudilikte olduğu gibi seçilmiş bir topluluğun üyesi ne de modern devletin ulusuna ait vatandaş olmaktır. Ümmet ol­mak sadece imanla elde edilmiş bir aidiyetin kendini mekânda te­zahür edişin bir ifadesidir. Ümmet olmak gönüllü bir katılımdır; İslam’ın mümin/insan için öngördüğü hayat tarzını yaşatan ve gü­venceye alan bir sosyal varoluşu temsil eder. İslam’a göre ümmete aidiyeti ifade eden kimlik, insanın dünyaya gelişine vesile olan aileye ait bir tercihtir. Bu haliyle Müslüman’ın kimliği dışsal bir kurum ta­rafından kendisine verilmiş bir aidiyeti ifade etmez. Kurumsal hiç­bir özellik taşımayan kimlik; sosyal çevreden, yani aileden elde edi­len bir aidiyeti ifade eder. İktidarın, kimliği bu haliyle kabul etmek gibi mecburiyeti bulunur.</p>
<p>Buna rağmen modernleşmenin getirdiği zorunlu süreçler, Müs­lümanların kimlik edinme imkânını ailenin özgün alanından çıkar­tarak iktidarın her şeyi kapsayan müdahaleci alanına yerleştirmiştir. Modern iktidar, ulus gibi Müslüman kimliğini de her zaman kendine göre inşa edebileceği bir alan olarak görmüştür. Bu haliyle kimlik, yasalarla belirlenen ve insanların tercihi olmayan bir aidiyeti ifade eder hale gelmiştir. Fakat buna karşın modernist zihniyetin, mü­mini vatandaşa dönüştürme hususundaki gayretlerinde başarılı ol­duğunu söylemek zordur.</p>
<p>Bunun yanında modernleşmenin sosyal/siyasal ifadesi sayılan ulus- devlet oluşumlarıyla beraber Müslümanlar her zaman kendi kimlik­leriyle ilgili sorunlarla karşı karşıya kalmaktan kurtulamamışlardır. Bunun modernist anlamda ve bugün Batı’da tartışıldığı şekilde bir kimlik meselesi olmadığını kaydetmemiz gerekiyor. Bu sorun sadece farklı etnik kökene ait olanların kendi ana dillerini kullanmada kar­şılaştıkları sorunlarla sınırlı değildir. Bu aynı zamanda onların mo­dernleşmeleriyle beraber ortaya çıkan sorunlarıyla alakalıdır.</p>
<p>Modernleşmenin sekülerleştirici bir boyutu olduğu hatırlandı­ğında, sürecin bizzat kendisinin Müslüman kimliği; önce iman ve amel, sonra da sosyal ilişki düzeyinde kırılgan hale getirdiğini kay­detmemiz lazım. Özellikle ulus-devletin, kimliği kültürel temele indir­geme çabalan Müslüman kimliğin giderek muhtevasını boşaltmakta, bunun yerine etnik özellikli kimliğin temellerini sağlamlaştırmaktadır. Bu nedenle, genellikle günümüzde Müslümanlar kendi Müslüman kimliklerinin önüne, ait oldukları ırklarının adını kolayca yerleştir­mekte bir mahzur görmemektedirler. Tabii olarak bu süreçlerin ne­ticesinde etnik farklılığa vurgu yapan, onu öne çıkarmaya çalışan bir Müslüman tipi oluştu. Bu, yeni bir sosyal/siyasal birliktelik biçimini kendi koruyucu kanatlan altına alarak temsil etmeye başlayan ulus- devlet yapısı içinde, bulduğu her “parçayla” kendisi için bir kimlik kurmaya çalışan “sağcı” bir insan modelinin yaygınlık kazanmasını kolaylaştırmıştır.</p>
<p>Buradaki temel sorun aslında çok eskilere dayanmaktadır. Os­manlı ile başlayan modernleşme süreçlerinde fazla benzerlikleri olmadığı halde Müslümanların; İslam’ın “kavim” dediği ile modernist anlayışın “ulus” dediği birliktelik tarzım birbirine karıştır­mış olmalarıdır. Dolayısıyla bu kavramların aynı zamanda bir sos­yal gerçeklik olarak mahiyetleri farklı iki ayrı insan topluluğunun örgütlenme tarzına işaret ettiği tahlil edilmemiştir. Üstelik ve en önemlisi uzun tarih içinde her zaman tabii karşılanan kavmî farklı­lıklar, yapılan bu yanlışlığın hâsılası olarak artık tehlikeli bulunmaya başlanmıştır. Bu yüzden Osmanlının modernist elitleri 19. yüzyılın milliyetçi taleplerini yıkıcı bulurken, çelişkili bir şekilde ümmeti/im- paratorluğu yine milliyetçi bir temelde koruyabileceklerine inan­mışlardır. Diğer milliyetçilikleri yok sayarak ve bastırarak sorun­ların üstesinden gelebileceklerini varsaymışlardır. İttihatçı aydın, hilafet merkezli kuvvet/iktidar temsilini, bütün bir ümmeti/impa- ratorluğu çağın yıkıcı ve parçalayıcı ideolojisi olan milliyetçilikle düzenlemeye çalışmıştır. Bugün bu mantık kendi egemenlik anla­yışıyla beraber hala yürürlüktedir.</p>
<p>Kendi anayurdu olan Batı’daki tecrübeyi göz önüne aldığımızda; tarihte hiçbir siyasal/sosyal örgütlenme modeli, ulus-devlet kadar kan dökücü, ırkçı, yabancı düşmanı, kavimler arası soykırıma, emper­yalist ve totaliter olmamıştır. Bu nedenle kimlik ve özgürlük bağla­mında Müslümanca bir çıkış yolu ve yeni açılımların imkânları üze­rinde düşünmemiz gerekiyor. Söz konusu mesele ve ona ilişkin arayış daha başlangıçta iki husus üzerinde derinliğine tahlil yapmamızı el­zem kılıyor. Bunlardan biri egemenliğin bizzat kendisi üzerinde, di­ğeri de egemenliğin etnik temelli olmayan yeni bir formu üzerinde düşünmemizin kaçınılmaz olmasıdır.</p>
<p>Ulus-devlet, köken olarak Protestanlığa ait bir fikirdir. Ulus, ka­vim gibi doğal olan bir sosyal beraberliğin tezahürü değildir. Tersine bir kurgunun hâsılası olarak gerçeklik kazanmış ve tarih sahnesine çıkmıştır. Uluslaşma süreci de aynı zamanda bir sekülerleşme süreci olarak ortaya çıkmaktadır. Bu süreç beşerin önceki tarihinde asla şahit olmadığı cinsten; sözgelimi kimlik, dil, kültür, hudut, etnisite, toprak, azınlık gibi savaş nedeni sayılacak yeni birçok trajik sorun yaratmıştır.</p>
<p>Bütün Batı dışı toplumlar gibi Müslüman ümmet içinde cere­yan eden uluslaşma süreçlerinin de bir kader gibi aynı güzergâhı izlediğini ve bugün de izlemekte olduğunu görüyoruz. Tarihsel bir temeli ve meşruiyeti bulunmamasına rağmen Batı’dan ithal edilen milliyetçilikle ümmetten kopan ve kopmaya namzet her Müslüman topluluğun, uluslaşma süreçlerinde bir özne olarak inşasına katkıda bulunduktan Îslam’ın/Müslümanların tarihim aşarak, bu tarihin ön­cesine giderek, kendileri için yeni bir tarihi inşa etmeye çalıştıklarını görüyoruz. Ortak bir tarihin aktörleri olan Müslüman topluluklar, modernleşmeyle beraber her biri kendisi için ayrı bir tarih talebinde bulunan topluluklara/insanlara dönüştüler. Hz. Adem/Havva’yı unu­tarak Türkler Ergenekon’u, İranlılar Persleri, İraklılar Babil’i, Mısır­lılar Firavunları, Cezayirliler Kartacahlan kendi ulusal tarihlerinin kökeni yaptılar. Ve şimdilerde de Kürtler kendileri için aradıkları tarihin kökenini Zerdüşt geleneğinde bulacaklarına inanmaktalar. Müslümanlar için bundan daha büyük trajedi ne olabilir ki!</p>
<p>Daha üzüntü verici olanı ise bu sürece geç katılanların aynı güzergâhı izlerken yaşanan trajediden ders almamış olmalarıdır. Türk, Fars ya da Arap uluslaşması ile Kürt, Berberi ya da Açe uluslaşması arasında herhangi bir fark olduğunu söylemek kolay değil­dir, 1900’lerin Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda “İslam Arabın dinidir, onun olsun” dendiğini biliyoruz. Bugün de bir kısım Kürt aydınının, “İslam’ın Kültlerin uluslaşmasını geciktirdiğini” iddia etmelerini sürp­riz saymamamız lazım. Buna rağmen biz yine de İslam’ın, Müslüman­ların kardeşliği adına, uluslaşma karşısında büyük bir engel teşkil et­tiğini övünerek söylemeliyiz. Bu yüzden ulus-devletin bütün çabasına rağmen mümini vatandaşa dönüştürmek kolay olmamaktadır. Öte yandan uluslaşmayı aydınlanman bir zihniyetle, yani uluslaşmayı ta­rihin akışı içinde insanlığın daha ileri bir merhalesi olarak izaha yel­tenmenin bugün anakronik bir düşünce olarak meşruiyetini yitirdi­ğini; böyle bir tarih tezinin ise İslam’ın entelektüel muhayyilesinde kendine hiçbir zaman meşruiyet bulamadığını belirtmeliyiz.</p>
<p>Bugün Kürtlere dayatılan resmî kimliği elbette ki tasvip etmek mümkün değil. Buna karşılık Kürt sorununun da ulusal kimliğe şid­detle talip olduğunu görmekteyiz. Bu talep kendi dışındaki Müslü­man kardeşlerine karşı “ötekileştirici” bir dil kullanmakta mahzur görmemektedir. Daha çok Marksist jargondan devşirilmiş bir söy­lemle kendi sorunlarım dile getirmekte, fakat sorunların ortaya ko­yulaş tarzının İslam’la bağdaşmadığının farkında olamamaktadır. Bugün modern anlamda insanlara dayatılan kimliğin sadece Kürtler için değil, bütün Müslümanlar -hatta buna Müslüman olmayanları da dâhil edebiliriz- için de sorunlu olduğunu artık her kesimden in­san kabul etmektedir. Zira bu kimlik en azından Müslümanlar için İslam dışı bir tanım ve sekülerleştirici bir içerik taşımaktadır.</p>
<p>Bilindiği gibi Müslüman cihetinden kimlik, dünya görüşünün/ inancın yansıması olarak, hem bu dünyada hem de ahirette geçerli olmak gibi bir özellik taşır. Bu nedenle ben Müslüman’ım diyen her­hangi bir insanın kimlik sorunu olduğunu söyleyemeyiz. Bu tanım ışığında Kürtlerin sorunlarım değerlendirdiğimizde sorun kimlik me­selesi olmaktan çıkmakta; mesele Kürtlerin kendi dillerini konuşamamak gibi ciddi bir özgürlük sorunu halini almaktadır. İslam bir kavme kendi diliyle kendi dinini yaşama hakkı tanımaktadır. Bunu da “dinî” hayatın karşılığı olarak kullandığım belirtmek istiyorum. Eğer Kürtler veya/başka bir kavim böyle bir özgürlük sorunu ile karşı karşıya bulunuyorsa, bu durumda sorunu ortadan kaldırmak bütün Müslümanlar için “farz-ı ayn” haline gelmiş sayılır. Müslümanlar ister Türk, Kürt, Arap, isterse Çerkez ya da Laz olsun; kendilerini ulusal kimlikle kolayca adlandırabileceklerini düşünüyorlarsa bilsin­ler ki bu kimliklendirme ahirette işe yaramayacaktır.</p>
<p><sup>11</sup> Ozgür-Der, Kürt Sorunu ve Müslümanlar Forumu, 28 Ocak 2006, İstanbul</p>
<p>Abdurrahman Arslan &#8211; Yeni Bir Anlam Arayışı,syf:247-255</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kimlik-enfusun-tezahuru/">Kimlik; Enfüsün Tezahürü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kimlik-enfusun-tezahuru/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kayıp Kimlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kayip-kimlik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kayip-kimlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:34:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Öteleme]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Etnik Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[etnisite]]></category>
		<category><![CDATA[Kayıp Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Oktay Taftalı]]></category>
		<category><![CDATA[Sınıf]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Kimlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21656</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yukardaki genel kuramların ışığında özel bir alana ya da özel bir örneğe yönelmek istediğimizde, “kendi durumumuz” en yakınımız olarak bizden ilgi bekliyor. İnsan kendi varlığını, duyuları aracılığıyla kavradığı dış dünyada yer alan öteki varlıklar üzerinden algılamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Henüz soyutlayıcı düşüncenin gelişmediği tarihi dönemlerde ve toplumlarda, insan kendisini ya da kimi özelliğini, doğadaki başka [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kayip-kimlik/">Kayıp Kimlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21960" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/Kimlik-ve-Bellek-1024x1024.jpg" alt="" width="495" height="495" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/Kimlik-ve-Bellek-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/Kimlik-ve-Bellek-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/Kimlik-ve-Bellek-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/Kimlik-ve-Bellek-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/Kimlik-ve-Bellek-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/Kimlik-ve-Bellek-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/Kimlik-ve-Bellek-1536x1536.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/Kimlik-ve-Bellek.jpg 1600w" sizes="(max-width: 495px) 100vw, 495px" /></p>
<p>Yukardaki genel kuramların ışığında özel bir alana ya da özel bir örneğe yönelmek istediğimizde, “kendi durumumuz” en yakınımız olarak bizden ilgi bekliyor.</p>
<p>İnsan kendi varlığını, duyuları aracılığıyla kavradığı dış dünyada yer alan öteki varlıklar üzerinden algılamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Henüz soyutlayıcı düşüncenin gelişmediği tarihi dönemlerde ve toplumlarda, insan kendisini ya da kimi özelliğini, doğadaki başka varlıklarla özdeşleştirerek tanımlıyor ve öyle ifade ediyordu. Avını bir kartal gibi gözlüyor, ona bir kedi gibi yaklaşıyor, rüzgârla hızlanıyor, çayırların yeşilliğiyle dinginlik buluyor, ismini onlardan alıyor ve gerek eylemini gerek kendi kişiliğini doğadaki verili durum üzerinden ifade ediyordu.<br />
İnsan düşüncesinin soyutlama aşamasına tırmanmasıyla, onun doğadan sıyrılıp çıkma süreci belli bir koşutluk içindedir. Ancak insan her ne kadar yerleşik düzene geçerek, sabit merkezler ve şehirler kurup bir kültür ve medeniyet varlığına dönüşse bile, kendisini tanımlamak ve ifade etmek söz konusu olduğunda, kendi dışında bir başka varlığa gereksinim duymaktan pek uzaklaşamamıştır.</p>
<p>Modern yüzyıllarda Batı’nın kendi kimliğini, batılı olmayanlar üzerinden tanımlamasını sağlayan Doğu-Batı (Orient- Oksident) ayrımının, Hegel, Goethe, Marks gibi birçok batılı düşünür tarafından sistematik bir şekilde ele alındığı, eserleriyle belgelidir. Avrupa’da yaşayanların kendilerini “Batılı” olarak niteledikten sonra, dünyanın geri kalanını çeşitli kate- goriler kapsamında tasnife tabi tutması, tasnife tabi tutulan- lar açısından bazı ciddi sorunlar doğurmuştur. Doğulu olarak nitelenip tasnife tâbi tutulanlar arasında yer alan halklardan sadece birisi olan Türkler, yaklaşık Tanzimat dönemlerinden beri kendilerini tasnife tabi tutanlarbenzemek ya da benze-memek sorunsalıyla karşı karşıyadırlar.<br />
Kimlik: kim? Sorusuna verilen bir yanıttır. Buna göre, kim? Sorusuna verilecek yanıt, kişinin toplumsal konumu, cinsiyeti, zenaat veya mesleği, akrabalık ve aile ilişkileri, içinde doğduğu inanç ve kültür sistemi ve nihayet etnisitesi üzerinden mümkündür. Ancak burada etnisite üzerinden verilecek yanıtın, toplumsal hayatın işleyişi ve üretim süreçleriyle olan bağıntısı son derece dolaylı olduğu için, ifade gücü en yetersiz yanıt olduğunu söyleyebiliriz. Somutlayalım:</p>
<p>Kimsiniz: ben Ali Öztürk.<br />
Kimsiniz: ben üst kattaki komşunuzum.<br />
Kimsiniz: karşı köşedeki apartmanın kapıcısıyım.<br />
Kimsiniz: babanızın eski bir dostuyum.<br />
Kimsiniz: yeni servis müdürünüzüm.<br />
Kimsiniz: bir kadın veya erkeğim.<br />
Kimsiniz: Tanrı misafiriyim.<br />
Kimsiniz: hayatta kaybeden ya da kazanan biriyim.<br />
Kimsiniz: Türküm, Kürtüm, Macarım veya Estonyalıyım&#8230;</p>
<p>İnsanın toplumsal hayat içindeki herhangi bir işlevine vurgu yapan ya da duyusal (empirik) olarak gözlemlenebilen bir eylemi esas alan kimlik tanımları üzerinden soyutlama yoluyla başka süreçlere ulaşmak ve onları tasnife tabi tutmak pek mümkün değildir. Ya da en fazla bir olumlu ve bir olumsuz sıfat üzerinden kaba bir tasnif mümkün olabilir: İyi komşu-kötü komşu, vefalı baba dostu-vefasız dost, çalışkan müdür- tembel müdür, vb.</p>
<p>Ancak tüm bunların ötesinde, insanın ait olduğu ya da ahlâken ait olmayı tercih ettiği sınıf kimliği, özel bir ayrıcalığa &#8211; sahiptir. İşçi, burjuva, küçük burjuva, feodal bey, köylü vb. sınıf kimlikleri, tarihsel ve toplumsal koşulları doğrudan belirleyen üretim süreçlerinin bir verisi olduğu için, toplumsal dinamizmin ve siyasetin belirleyicisi konumundaki kimliklerdir. Siyaseten, bu kimliklerin ya da sınıf gerçeğinin artık ortadan kalktığını iddia edenler, söylem ve retorik bazında haklı olabilirler. Ama hakikat üzerinden türetilse bile, hiçbir söylem, hele hele hiçbir retorik, hakikatin kendisi değildir. Dolayısıyla başörtüsünden, Hidro elektrik santral meselesine, seçimlerden, domates fiyatlarına kadar, toplumda yaşanan her türlü karşıt veya taraftar olma hali, sınıf gerçeğinin bir sonucudur. Şunu söylemeye çalışıyorum: sınıfsal kimliğin görünürde gözden düşmüş olması, ne yazık ki sınıfsız, imtiyazsız bir topluma dönüştüğümüzü göstermiyor. Hâttâ tam tersine, dünyada keskinleşen sınıfsal çelişkiler nedeniyle, toplumların kıyı köşe sorunları, merkeze taşınarak, insanların sınıf kimliğine uzan-maları engelleniyor.</p>
<p>Feminizm’den, çevreciliğe, hayvan haklarından Sümela Manastırın’da ibadete kadar birçok ayrıntı düzeyindeki hak arayışı, “sınıf” hakikatini ve kimliğini “öteleme” işlevi görüyor. İşte tam da bu noktada, yeniden etnik kimlik meselesiyle karşılaşıyoruz. Post modern zamanlarda geçerliliğini yitirdiği varsayılan, Tarihselcilik, Marksizm ve Ekonomi- politik gibi meta anlatıların yerini, hepsi bir araya geldiğinde dahi, herhangi bir toplumsal siyasal güç oluşturmaktan uzak, çevrecilik, feminizm, veganlık, alternatif yaşam, lgbt, etnikçilik gibi paralize eğilimler almış görünüyor.</p>
<p>Etnik kimlik, insanın kendi eylemiyle sonradan kazandığı ve eylemiyle belirlediği bir nitelik olmadığı için, her türlü spekülatif yüklemeye ya da eksiltmeye açık, üzerinde duruldukça içi dolan, araştırıldıkça kurgulanabilen, konuşuldukça tanınan ve sahiplenildikçe ya da dışlandıkça ayağa kalkan bir kimliktir. Bu yönüyle etnik aidiyet, her türlü tasnife ve katego- rizasyona açık bir kimlik türünü oluşturuyor.Ancak ayrıştıramadığınız (definition) şeyi tasnif edemeyeceğiniz, kategoriye alamayacağınız için, etnik kimlik, insanın toplumsal eylemiyle edindiği diğer kimliklerin tersine, birleştiren değil, ayrıştıran bir kimlik türüdür, yani etnik tasnif yapabilmek; kategorize etmek için, ayrıştırmak zorundasınız. Oysa söz gelimi, eylemimle edindiğim mesleki kimlik, ekonomik ve siyasi dayanışma imkânını, eylemimle edindiğim sevecen dost kişilik, toplumsal ahlâki dayanışma ve birlik imkânını, potansiyel olarak içerirken, doğuştan ve istemim dışında edindiğim etnik kimlik, ayrışma imkânı içermektedir. Aslında etnik kimliğin ne olduğuna, içeriğinin nasıl doldurulacağına, etnolojiyi, anropolojiyi ve sosyal antroplojiyi birer bilim olarak kuran Batı Aklı yanıt vermelidir. Eğer bilimler, hayatın gereksinimlerinden doğmuşlarsa, bu bilimlerin kim tarafından ve kimin hayati gereksinimlerini karşılamak üzere doğduğu üzerinde de düşünmemiz gerekiyor. Ya da meseleyi tersinden sorgularsak: etnolojinin kurucusu niçin Türkler değildir, sosyal antropolojiyi niçin Araplar veya Farslar değil de, Avrupalılar kurmuştur gibi sorulara ne tür yanıtlar verebiliriz?</p>
<p>Bu noktadan itibaren Batının özellikle Aydınlanma Yüzyıllarıyla birlikte belirleyici olmaya başlayan bilim anla-yışının, sosyoloji, antropoloji, etnoloji gibi dallarda toplumları ve coğrafyaları sürekli tasnif eden, kategorilere ayrıştıran yeniden ve yeniden tanımlayan bir yöntem izlediğine tanık oluyoruz. Bilimin sürekli ilerleyen bir alan olduğu, olması gerektiği yönündeki “ortodoks tavır” dolayısıyla, toplumların ve coğrafyaların yeniden ve yeniden tanımlanması, yeniden ve yeniden tasnif edilmesi, o gün bugündür fazla sorgulanmaksızın uygulanagelmektedir. Daha yakın zaman önce, tarım yapan kabile ile hayvancılık yapan kabile arasındaki aynm i üzerine siyaset geliştiren Fransa’nın, Ruanda’da Tutu&#8217;lar ve Tutsi’ler arasında olağan dışı bir katliamın gerçekleşmeme zemin hazırladıklarını anımsıyoruz. Eski Yugoslavya’da aynı dili konuşan Sırp, Hırvat ve Boşnak’lar arasındaki faciada “etnik kimlik”i konu eden söylemlerinin işlevini küçümseyebilir miyiz? Irak&#8217;ın dağıtılmasında etnik provokasyonların rolünü kim inkar edebilir? Hıristiyan ABD başkanının, müslümanlar tarafından havaya uçurulduğu iddia edilen dünya ticaret merkezinin yerine, cami yapılmasını önermesi ve bunun ABD’de bir olay olması, işin içine ay yıldızlı bayrağın karıştırılması nasıl bir rastlantıdır? Soruları çoğaltabiliriz. Ancak tüm bunlardan yola çıkarak, Kapitalist Medeniyet’in halklar arasında yeni bir takım tasnifler yapmaya yöneldiğini sezebiliyoruz.</p>
<p>Türklere başkalarının mı bu adı taktıkları, yoksa onların kendilerini Türk olarak mı adlandırdıkları tartışılabilir. Ancak Batı’nın dünyayı Doğu-Batı olarak ayrıştırdığı Aydınlanma yüzyıllarına denk gelen dönemde, Osmanlı İmparatorluğunun, bizzat kendisine Türk demediğini biliyoruz. Buna karşın, Venedik Kıyıları’ndan Viyana dolayları’na Osmanlının Batıya yönelik her hamlesinin Batılılar tarafından Türk öznesiyle vurgulanması meselenin bir başka ilginç yönüdür.</p>
<p>Eğer Marks&#8217;ın dediği gibi uluslar kapitalizmin şafağında doğarlar ise Batı&#8217;da, Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar, dendiğinde kastedilen şey, bir ulus kimliğidir ve bu toplumlar başta Hollanda ve İngiltere olmak üzere yeryüzünde kapitalizmin ilk ortaya çıktığı ülkelerdir. Kapitalizm öncesinde çoğul kültürlü, çoğul etnisiteli bu toplumların, kendi ulusal pazarlarına verilen adlar, aynı zamanda onların ulusal kimliği ve adı olmuştur.<br />
Bu bağlamda Türk ifadesinin bir ulus kimliğiyle örtüşmesi de, Türkler’in ve Türkiye’nin kapitalistleşebildiği kadarıyla mümkündü ve o kadar olmuştur.</p>
<p>Uluslaşma, ulus devlet olma süreci, burjuva demokrasilerini, burjuva hukukunu, ona bağlı olarak kuvvetler ayrılığını, parlamenter temsil sistemini ve toplumsal kolektif iradenin, eylemini temsil sayesinde gerçekleştirebildiği ve temsilin maddi bir güç haline geldiği dönemi ifade ediyor.</p>
<p>Oktay Taftalı – Ben Merkezci İnsan ve Kaybolan Gerceklik,syf.83-88</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kayip-kimlik/">Kayıp Kimlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kayip-kimlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
