<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Epistemoloji | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/epistemoloji/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2026 12:39:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Epistemoloji | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Amaç, Anlam ve Fonksiyon</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/amac-anlam-ve-fonksiyon/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/amac-anlam-ve-fonksiyon/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2026 13:58:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[aklileştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Epistemoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[kesinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Matematik]]></category>
		<category><![CDATA[Metafizik]]></category>
		<category><![CDATA[Pragmatizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Yücel Aytaç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28220</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Tanımlanabilirlik ve Hakiki Bütünlük Bir varlığın tanımlanabilmesi, onun temsil ettiği tümel bütün­lüğün maddi bir varoluş amacı olmasına bağlıdır. Yani her varlık, tümel-tikel skalasında temsil ettiği tümel noktadan tikele doğru takip edilen süreçler düşünüldüğünde, maddi bir amacı (anlamı) olan belirli bir varlık seviyesini ifade eder. Örneğin ağaç, kav­ramsal bütünlüğü içerisinde bir veya birden fazla amacı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/amac-anlam-ve-fonksiyon/">Amaç, Anlam ve Fonksiyon</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tanımlanabilirlik ve Hakiki Bütünlük</strong></p>
<p>Bir varlığın tanımlanabilmesi, onun temsil ettiği tümel bütün­lüğün maddi bir varoluş amacı olmasına bağlıdır. Yani her varlık, tümel-tikel skalasında temsil ettiği tümel noktadan tikele doğru takip edilen süreçler düşünüldüğünde, maddi bir amacı (anlamı) olan belirli bir varlık seviyesini ifade eder. Örneğin ağaç, kav­ramsal bütünlüğü içerisinde bir veya birden fazla amacı olduğu için anlamlıdır ve bu nedenle belirli bir varlık olarak tanımlanır. Oysa ağacı meydana getiren dallar, yapraklar, meyveler gibi birçok farklı alt unsur bulunur ve tüm bu alt unsurların tanımlı varlıklar olması, onların da her birinin Tanrı tarafından belirlenmiş bir veya daha fazla amacı (anlamı) olmasına bağlıdır.</p>
<p>Böylece kâinatta var olan her bir varlığın, belirli hakiki bütünlüğe sahip varlıklardan oluşan ve onların sahip olduğu özelliklerinin toplamından daha fazlasını ifade eden bir üst hakiki bütünlüğe sahip varlığa karşılık geldiğini anlamış oluyoruz. Buna karşılık bir amaca matuf olmayan madde yığınları amaçsız ve bu nedenle de anlamsızdır. Yine aynı sebepten bir tür veya işlevsel bütünlük olarak tanımlanamazlar ancak imgesel olarak betimlenebilirler çünkü bir varlık ancak onu oluşturan varlıkların özelliklerinden en az bir fazlasına matuf olursa tanımlanabilir bir nitelik kazanır, bu onu anlamlı (hakiki bütünlüğe sahip) bir varlık yapar. Bu açıdan doğada var olan ve insanlığın tarih içerisinde belirli bir varlık olarak tanımladığı tüm mevcudatın Tanrı tarafindan ona henüz daha yaratılırken yüklenmiş bir amacı ve anlamı bulunur. Hakikatte O’nun (c.c.) yarattığı hiçbir varlık amaçsız ve anlamsız değildir.</p>
<p><strong>Düzen Nedir: Kesretin Gayeye Göre örgütlenmesi</strong></p>
<p>Bu açıdan bizim zihnen “düzen” olarak fark ettiğimiz şey; bir varlıkta, onu meydana getiren tüm alt unsurların (kesretin) belirli bir veya birden fazla gayeyi tahakkuk ettirecek şekilde örgütlenmiş olmasıdır. Bu noktada akla şu soru gelir: Eğer evreni oluşturan her bir varlık, hakiki bütünlüğe sahip ve kendisini oluşturan varlıklardan bir fazla amaca matufsa, bu mantıksal dizgede kainat da onu oluşturan galaksilerden, yıldızlardan ve gezegenlerden fazlası olmalıdır. Peki evrenin bu üst amacı makul bir çerçeveden bakıldığında ne olabilir?</p>
<p>Muhtemelen evrenin amacı; onu oluşturan tüm varlıkların kendilerini sahip oldukları fıtri iç düzenleriyle tahakkuk ettirmesine olanak sağlamaktır ki insan da bu varlıklardan yalnızca bir tanesidir. Bu bakımdan tüm varlıklar, insan aklı açısından hayranlık uyandıran bir tanrısal düzen içinde evreni teşkil eder.</p>
<p>Ne var ki burada kullandığımız evrenin amacı ifadesi, ontolojik bir zorunluluk olarak değil insanın epistemik bir okuması olarak anlaşılmalıdır. Biz evrende gayeyi çıplak bir veri gibi yakalamayız; âdetullahın düzenli görünümlerini, uzam içindeki ilişkileri ve var­lıkların birbirine nispetini gözlemleriz. Bu düzenin neye hizmet ettiğini ise, nazari aldın açıklayıcı şemaları ile kalbin/vicdanın değer sezgilerini birlikte işleterek yorumlarız. Dolayısıyla evrenin amacı dediğimiz şey, fiziksel açıklamanın yerine ikame edilen bir teleoloji değil; fiziksel nasıllık açıklamalarını koruyarak onların üzerinde yapılan bir anlam okumasıdır. Bu okuma mutlak değil nispi ve revizyona açıktır; fakat TNR bağlamında doğru ile iyinin birlikte sınanmasıyla disipline edilir.</p>
<p><strong>İnsan Yapımı Nesnelerde Fonksiyon</strong></p>
<p>İnsanların ürettiği varlıkların ise amacını (fonksiyonunu) onlara yükleyen insan aididir, örneğin bir araba kendisinden sonra tikellere doğru takip edilen varlık skalasında en tümel varlığı temsil etmekte­dir ve bu yüzden onun bir amacı (fonksiyonu) vardır. Aracı oluşturan alt unsurlardan biri olan karbüratörün de bir varlık olarak tanım­lanabilmesini sağlayan bir amacı (fonksiyonu) vardır. Bu işlevsel ayrışma, tikellere doğru ilerledikçe atom ve atom-altı düzeylere kadar sürer. Her bir unsur, ait olduğu düzen içinde, kendisine atfedilen bir rol üzerinden anlam kazanır. İnsan yapımı nesnelerde fonksiyon, ontik bir zorunluluktan değil; tasarım, niyet ve akli tertipten doğar.</p>
<p><strong>Anlam ile Fonksiyonun Ayrımı:</strong></p>
<p><strong>Sevgiyle Mana Kazanan Üretim</strong></p>
<p>Birkaç parça araba parçasından —örneğin bir karbüratör, iki lastik ve bir adet de koltuktan- oluşan madde yığınını düşününce, onun kavramsal bütünlük içerisinde belirli bir amacı (fonksiyonu) olan bir varlık olmadığını idrak ederiz. Anlıyoruz ki yalnızca bir anlamı, amacı ve işlevi olan varlıklar, bir varlık türü olarak kavramsal bir bütünlük içerisinde tanımlanabilmektedir. Dikkat ederseniz bu kavramsal bütünlük içerisinde idrak ve tanımlama, akla itibarla ortaya çıkmaktadır ve fakat her şeye rağmen dış dünya gerçeklik­lerinin kendisinde ortaya çıkan anlamlı durumlarla ilişkilidir. İnsan doğadaki bu fıtri anlamları (amaçları) gelişmiş aklıyla derinlikli bir şekilde keşfetmekte ve varlıkları arazları üzerinden gruplayarak nazari olarak da kavramsallaştırabilmektedir.</p>
<p>Böylece ortaya çıkmış oluyor ki doğada amacı olan her bir varlığın anlamını Tanrı ona henüz daha yaratma aşamasındayken yüklerken, insan üretimi olan -bir amaca matuf- varlıkların yalnızca fonksiyonu olabilmektedir. Çünkü tanrısal yaratmaların hem maddi hem de manevi yönü vardır ve anlam, Tanrı’nın onu kendi sevgisi perspektifinde var etmesiyle varlıkta ortaya çıkar. Oysa insan aklının ürünü olan araçların yalnızca insan yaşamını kolaylaştırıcı fonksiyon­ları bulunur. İnsan bunlara aynı zamanda bir anlam yüklemek isterse, bunu yine tanrısal değerlerden (O’nun (c.c.) sevgisinden) devşirerek başarabilir. Örneğin bir arabanın fonksiyonu insanları veya yükleri bir noktadan başka bir noktaya taşımaktır. Tanrı’nın sevgisinden alınan ilhamla, insan kalp/vicdan aynasından bu sevgiyi kendi üretimlerine yansıtarak onlara manevi bir anlam da katabilir. Bu aracın ambulansa veya itfaiye aracına dönüştürülerek zor durumdaki insanlara yardım etmesinin sağlanması buna örnek olarak gösterilebilir.</p>
<p>İnsanın vicdan aynasından sahip olduğu sevgiyi canlılara yan­sıtması demek, davranışlarını ve üretimlerini bunun gereği olarak iyilik niyetiyle yapması anlamına gelir. Aksi hâlde bir ambulansı maddi kazanç maksadıyla üreten bir kişinin yaptığı eyleme yüklediği anlam sevgi (iyilik) değil kazançtır. Bu noktada gözden kaçırıl­maması gereken bir diğer şey, tüm değerlerin kaynağının bizatihi Tanrı’nın sevgisi olduğu ve insanın onu kalben/ruhen fark edip diğer varlıklara davranışları üzerinden yansıtabileceğidir. Esasen insan maddi düzlemde de aynı şeyi yapar ve Tanrı’nın doğadaki düzeni olan âdetullah sayesinde öğrendiği bilgisini aklıyla maddi üretimlerine bir fonksiyon (maddi amaç) olarak yansıtır. Bu noktada insanın maddi ve manevi düzlemde Tanrı’nın bilgisini ve sevgisini ürettiklerine yansıtmasına olanak veren temel unsur nazari aklıdır ve bu ileride detaylıca izah edilecektir.</p>
<p><strong>İnsanın Anlamı ve Fıtrat Meselesi:</strong></p>
<p><strong>Bilimsel Kesinlikten Metafiziğe</strong></p>
<p>En geniş açıdan değerlendirdiğimizde idrakimize açılan hakikat odur ki her bir varlığın amacı (anlamı) kendisini (fıtri özellikleri üzerinden) tahakkuk ettirmektir. İnsanın da bu açıdan anlamı “insan olmak”, yani inşam fıtraten tahakkuk ettirmektir. Bu noktadaysa karşımıza şu soru çıkmaktadır: Varlıkların her birinin, özelde ise insanın fıtratı nedir, insan nasıl bir varlıktır? Bir ruhu olmayan cansız varlıkların fıtratım ortaya koyabilmek —deterministik bir kesinlikle- bilim yaparak mümkün olmaktadır. Buna karşılık, ontik düzlemde ruha sahip canlıların ve özellikle de insanın fıtratını idrak edebilmek, yalnızca akli çözümlemelerle değil; metafiziğin sunduğu bağlamlayıcı imkânla mümkündür. İşte bu çalışmanın temel amaçlarından birisi; felsefi olarak “insan varlığının” hakikatini ortaya çıkarmak ve bu sayede onun anlamını (amacını) idrak edebilmektir .</p>
<p><strong>VARLIK VE MATEMATİK</strong></p>
<p><strong>Mutlak (Numenal) Bir Hakikate Ulaşabilir miyiz?</strong></p>
<p>İnsanın, zihnin dışındaki gerçekliği “nesneyi nesnede” kavraya­rak mutlak biçimde bilmesi mümkün değildir. Örneğin ışık, farklı kuramsal çerçevelerde dalga tasvirleriyle de kuantum düzlemde  foton/alan tasvirleriyle de açıklanabilir. Bu tasvirlerin her biri, belirli fenomenleri daha iyi hesaplamayı, daha iyi öngörmeyi ve daha iyi ölçmeyi mümkün kıldığı ölçüde güç kazanır; fakat bu güç, nesnenin numenal hakikatini bütünüyle ele geçirdiğimiz anlamına gelmez. Bu yüzden “bilgi”, TNR’nin dilinde, gerçeklik karşısındaki temellendirilmiş ve denetlenebilir bir inşa olarak anlaşılmalıdır: İnsan için bilgi, mutlak hakikatin kendisi değil; mutlak hakikate yaklaştıran, gerektiğinde revize edilebilir bir “doğruluk düzeni”dir. Bu sebeple insanın bildiği şeyler aslında zihnindekilerle sınırlıdır ve nesneleri nesnenin kendisinde kavrayamadığı için, gerçekliklerle ilgili zihnindeki her şey bir hipotez veya teoremdir. Bunlardan bazıları daha güçlü, bazıları ise daha zayıf teoremlerdir.</p>
<p>Bilim, hesaplayabildiğini ve ölçebildiğini kesin addeder. Oysa bu durum bilim insanlarının kendi zihinsel düzlemlerinde doğru olsa bile hakikat değildir. Çünkü rasyonel olduğunu düşündüğümüz şeylerin aklileşmesini sağlayan nazari formların kendisi dahi varlığına en çok inandığımız nesnel varlık, âdetullah, uzam ve sevginin içsel yansıması olan kavramsal varlık, mantık, matematik ve vicdan örüntülerinden ibarettir ve en nihayetinde gerçekliğin kendisi gibi bir mutlaklığa konu olamazlar; insan, bilimsel olanlar da dahil tüm düşünme süreçlerini gerçekliğin kendisiyle değil bu formlar ile yürütmek zorundadır. Anlayacağınız günün birinde ışık foton olarak değil daha kolay hesaplanabilir ve ölçülebilir başka bir zihinsel kabullenişle de tanımlanabilir.</p>
<p>Elbette bir kuramın insan hayatını kolaylaştırması, ölçü ve hesapla standardize edilebilmesi, ona epistemik bir güç kazandırır. Ancak TNR açısından bu “kullanışlılık”, doğruluğun tek ölçütü değildir: Kullanışlılık, çoğu zaman kuramın iş gördüğünü gösterir ancak bu durum kuramın mutlak bir hakikat olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle bilginin yürüdüğü test iki katmanlıdır: (i) maddi düzlemde öngörü-ölçüm-tutarlılık bakımından “doğruluk” ve (ii) insanı hakikate yaklaştıran, yani doğruyu iyilikle birlikte taşıyabilen “hikmete açıklık”. Böylece bilgi, yalnızca işe yaradığı için değil daha geniş bir insancıl hakikat mimarisine oturduğu için de kıymet kazanır. Son tahlilde bir bilgi o gün için insanlığın ihtiyaçlarını karşılayabiliyor ve daha ileri bilgiler için yeni bir dayanak noktası (aksiyom) vazifesi görebiliyorsa, o bilgiyi doğru olarak kabul ederiz.</p>
<p>Bilgilenme düzeyinde ortaya çıkan şey, ontik gerçeklikle temasın nazari formlar içinde kurulan ve denetlenebilir ölçütlerle sınanan epistemik temsilleridir. Bizim rasyonel dediğimiz olguları dahi kavrayışımız aslında nesnel değil mutlaka bir aksiyoma daya­nan zihinsel ve öznel bir kavrayıştır. Burada “nesnel” (objektiflik) diye adlandırdığımız şeyin, çoğu zaman ontolojik bir mutlaklık değil epistemik bir ortaklaştırma olduğunu ayırt etmek gerekir. Objektiflik, insan türünün ortak duyusal/tecrübî imkânları ve ortak form dilleri (mantık/matematik) içinde, aynı olgunun farklı zihinlerce benzer biçimde yeniden kurulabilmesidir. Yani nesneye değil çoğu kez insanlar arası denetlenebilirliğe işaret eder. Bu, bilimi değersizleştirmez; bilimin gücünün nereden geldiğini doğru yere sabitler.</p>
<p><strong>Ölçü-Hesap Standardizasyonu:</strong></p>
<p><strong>Bilim, Kesinlik ve Mana Meselesi</strong></p>
<p>Bir aksiyom olarak bizim insan modelimiz de diğer tüm nazari varsayımlar gibi ilhamını ontik gerçeklikten alan bir kabuldür, insana dair olguları bu modelle açıklayabildiğimiz ölçüde güçlenecek, açıklayamadığımız nispette ise revizyona açık olacaktır. Teoriler, ölçülebilir ve hesaplanabilir bir seviyeye ulaştıklarında daha güçlü hâle gelirler. Çünkü insan zihninin dış dünyaya ilişkin türsel kesinlik üretme araçları temelde iki form üzerinden işler: mantık ve mate­matik. Varsayımlarımızı bu iki form aracılığıyla sınar, ortak bir nazari zeminde standardize eder ve böylece temellendirilmiş inanç dediğimiz bilgiye ulaşırız.</p>
<p>Ancak bu gerçekleşse bile, az önce foton örneğiyle açıkladığımız üzere, ölçülebilirlik ve hesaplanabilirlik mutlak doğruluğun garantisi değildir. Bu nitelikler, teorinin daha sistematik açıklanabilmesini ve ortak bir ifade standardına kavuşmasını sağlar; fakat gerçekli­ğin kendinde yapısına bütünüyle nüfuz edildiği anlamına gelmez. Dolayısıyla mana boyutunun ölçülememesi, onun ontik karşılığının olmadığı anlamına gelmez. Ölçü, insanın epistemik ilişkisinin ara­cıdır; varlığın ontik statüsünün ölçütü değildir.</p>
<p>Matematiksel olarak yerçekimine dair hesaplamalar yapa­bilmeniz onun nesnel bir gerçeklik olduğunu kanıtlamadığı gibi, hesaplayamadığınız Tanrı’nın muradı anlamındaki o sevgi denen fenomen size ruhen hissettirdikleriyle apaçık gerçek bir şeydir. Bir diğer ifadeyle, bir olgunun gerçekliği yalnızca onun tecrübe edilebilirliği üzerinden tanımlanabilir. Bu anlamda bir zihin varlığı olan “yerçekimi” değil ve fakat nesnelerin bırakıldıklarında düşmesi ve aynı şekilde herkes tarafindan hissedilebilen sevgi, ontik olarak gerçek olgulardır.</p>
<p>Ölçme ve hesaplama, varlığın kendisine değil insanın varlıkla kurduğu epistemik ilişkiye aittir. Bu bağlamda kâinat, madde ve mana yönleriyle, insanın ontik gerçeklikle kurduğu temasın akıl ve vicdan aracılığıyla yorumlanması ve yeniden inşa edilmesi sürecinde idrak edilir. İnsan, ontik gerçekliği olduğu gibi zihnine “yansıtmaz”; onu, sahip olduğu imgesel ve nazari formlarla anlar, vicdani örüntüler içinde anlamlandırır.</p>
<p>Bu nedenle ölçme ve hesaplama faaliyetleri, gerçekliğe dair insan zihninde kurulan epistemik temsilleri standardize etmeye yöneliktir. Amaç, bireysel idrakleri ortak bir kavrayış zemini içinde buluşturmak ve insan zanlarını denetlenebilir bir forma sokmaktır. Ölçüm, hesap ve kanıt, bu standardizasyon çabası içinde sistematik bir bütünlük kazandığında, bilimsel bilgi ortaya çıkar. Bilim, bu anlamda, varlığa dair insan idrakinin ortaklaştırılmış doğruluk düzenini temsil eder.</p>
<p><strong>Matematik: Uzamdan Esinlenen Bir Zihinsel </strong><strong>İcat ve Soyutlama Mimarisi</strong></p>
<p>Sayı fikri, uygarlık sürecinde yazıdan bile öncelere, 30.000 yıl öncesine uzanmaktadır. (Gökdoğan, 2010) Hesaplama ve ölçme, doğadaki sayı ve biçim olgularından ilham almıştır. (Lakoff &amp; Nûnez, 2000) Matematiğin bir keşif olduğunu iddia edenlere, bu keşfin bahsedilen birkaç on bin yıl önce yapılan sayı ve biçimin (modern ifadesiyle uzamın) keşfinden ibaret olduğunu söylemek gerekir. Sayı ve biçimlerin duyu organlarıyla kavranan doğayla bağlantılı olan sınırlı kısmının üzerine inşa edilen, aksiyomlardan oluşan soyut matematiksel düşünce; ontik uzamdan esinlenen fakat ondan koparak kendi iç tutarlılığına göre işleyen, büyük ölçüde soyut, sanal ve insan zihninin ürünü olan epistemik kir sistemdir. Bu yönüyle matematik, fiziksel gerçekliği temsil etmekten ziyade, zihinsel kavra­yışları standardize etmek amacıyla geliştirilmiş formel bir mimari olarak anlaşılmalıdır. Maddeyi, dış dünyadaki maddi kısmından sıyırarak en, boy, derinlik gibi vektörleri üzerinden imgeleştirerek zihne aktarır. Hatta bir aşamadan sonra dış dünyadan bağım tamamen koparır ve yalnızca bu zihinsel imgeler üzerinde düşünmeye başlar. Yani kendi imgelerini soyutlar ve kavramsallaştırır. Matematik bu nedenle insanı soyut düşünmeye hazırlayan, soyutlama tekniklerini öğreten de bir olgudur. Çünkü bir yönüyle maddi dış dünyadadır, bir yönüyle ise zihinde ve maddesiz bir formdadır.</p>
<p>Bu anlamda ölçme ve hesaplama (matematik) insanlığın en büyük “icatlarından” biridir. Öyle ki, o büyük pozitif bilimler dünyası bu standardizasyon üzerine kurulmuştur. Pozitif bilimler denen olgu, duyularla deneyimlediklerimize ve mantıksal önermelerimize ek olarak, matematik denen bu soyutlamanın tüm insanlıkta karşılık bulmasıyla ortaya çıkmış bir kavramdır ve gerçekliklerin doğrulat dediğimiz içsel yansımalarını standardize etmiştir ancak her şeye rağmen bu onların mutlak doğrular olduğunu göstermez. Çünkü standardize edilmiş bir formda da olsa bu kavrayış nesnenin nesnede değil, insan zihnindeki nispi ve insancıl kavranışıdır.</p>
<p>Matematik tamamıyla soyut bir evrensel kabuller külliyatıdır çünkü insanlık için faydalıdır. 2 doğal sayısının, 1 doğal sayısından büyük olduğunu söyleriz. Peki, gerçekte sayı diye bir şey var mıdır? Hadi var diyelim, doğal sayı nedir ve neye göre doğaldır? Tam sayı nedir, kime göre tamdır? İnsan sayı diye bir kavram üretiyor, bir de bunun negatifi olduğunu söylüyor. Gerçekten soyut ve hayal ürünü şeyler değil mi? insanlar, doğada var olan varlıkların mik­tarım tanımlayabilmek -örneğin koyunların sayısını- ve ortak bir algısal standardizasyon sağlayabilmek için sayı kavramını geliştir­miştir. Anlaşılacağı üzere varlıklar nesneldir ancak sayılar zihinsel bir soyutlamadan ibarettir ve doğada sayı yoktur. İnsanın iletişim ihtiyaçları temelinde gelişen ve doğadan alınan ilhamla başlayan sayı ve aritmetik işlemler, bir noktadan sonra doğadan kopar ve artık dayanak noktası olarak soyut aksiyomlara ihtiyaç duymaya başlar ve saf bir soyutlamaya dönüşür. Doğadan kopuş süreci matematiğin bir disiplin olarak var olmasından sonra ortaya çıkmıştır. İnsan, matematik bilimi kapsamında artık gerçeklikle ilintili olmayan zihinsel faraziyeler üzerine hesaplamalar yapmaya başlamıştır. Yani matematik çıkışı itibariyle doğayı kendisine nirengi noktası olarak kabul ederken, bir aşama sonrasında nirengi noktası olarak kendi zihninin ürünü aksiyomları kullanmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu anlattıklarımızı daha anlaşılır olabilmesi için yukarıda verdiğimiz koyun örneği üzerinden açıklamaya çalışalım: insanlar önce belirli adette koyunu, sosyal bir varlık olduğu için, iletişim ihtiyacı kapsamında muhatabı olan diğer insanlara anlatabilmek için en başta parmaklarını kullanarak sayı kavramını yaratmıştır. Daha sonra belirli sayıdaki koyunun artışını ortaya koyabilmek için toplamayı, eksilmesini anlatabilmek için çıkarmayı icat etmiştir. Belirli sayıda koyunu belirli sayıda insanın arasında paylaştırabil- mek için bölmeyi, belirli sayıda insanın aynı sayıda sahip oldukları koyunların toplamda kaç koyun olduğunu ortaya koyabilmek için çarpmayı icat etmiştir.</p>
<p>Örneğin, benim hiç koyunum olmasa ancak karşımdaki kişiye on koyun borcum olsa, aritmetik olarak benim koyunsal durumumu ortaya koymak için negatif sayılara (-10 gibi) ihtiyaç duyulur. Böylece temel kavramları ortaya çıkan ve insan ihtiyaçları kapsamında, insanın geliştirdiği bir soyutlamadan ibaret olan matematik, bir disipline dönüşmüş olur. Bu noktadan sonra ise insanlar sahip oldukları somut koyunlar üzerinden değil zihin­lerindeki varsayımsal durumlar üzerinden, sayılar ve işlemler ile hesaplamalar yapmaya başlar ve o andan sonra matematik yavaş yavaş doğadan kopmaya başlar. Esasen matematik ilk andan itibaren, bütünüyle bir soyutlamadan ibarettir, ancak çıkışı itibariyle ilhamını doğadan alırken, bir süre sonra gerçeklikle bağım koparmış, soyut matematik dünyaya dönüşmüştür.</p>
<p>Benzer şekilde doğada her varlığın kendisine ait olmak üzere ve “karmakarışık” birçok şekilleri ve biçimleri vardır. Bu (iki boyutlu) şekilleri ve (üç boyutlu) biçimleri insanlar ortak bir algıda kavrayabil­mek, birbirleriyle iletişime girdiklerinde zihinlerini birbirlerininkiyle ortaklaştırabilmek için geometrik şekilleri soyutlamışlardır. Kare, dikdörtgen, çember, üçgen, altıgen vb. Doğada varlıkların şekilleri ve biçimleri insan zihninin ürünü bahsettiğimiz bu geometrik formlara benzerlik gösterebilir ancak doğada mükemmel kare, üçgen, çember vb. bulmanız neredeyse imkânsızdır. İnsanlık şekilleri ve biçimleri ortak bir algıda kavrayabilmek ve bunun bir adım ötesinde ise ölçümler ve hesaplamalar yapabilmek için bu geometrik formları, aynı aritmetikteki sayılar gibi idealize ederek icat etmiştir.</p>
<p>Örneğin doğada yukarıdaki şekle sahip bir toprak parçası olsun. İnsan bunu hemen geometrik olarak kendi zihninde geliştirdiği geometrik soyutlamalara uyacak şekilde, parçalı olarak algılamaya ve bu sayede de hesaplamaya muktedir olur. Yoksa doğada sonsuz sayıda şekil ve biçim vardır. Sayılar, geometrik şekiller ve bunların üzerine geliştirilen aritmetik hesaplamalar, zihinsel soyutlamalardan ibarettir. Nesnelerden (doğadan) ilham alsa da nesnesizdir. Algıda ortaklık ve bir aşama ötesinde ise ölçülebilirlik ve hesaplanabilirim adına, insan aklı tarafindan geliştirilmiştir.</p>
<p>İnsan, aritmetik ve geometri sayesinde zihninde kurguladığı, standardize ettiği sayılar/formüller ve kusursuz şekiller/biçimler dünyasından, doğa bilimlerinde sınırlı oranda fayda sağlamıştır. Çünkü doğada âdetullah denen bir sistematik olsa da Tanrı’nın kur* guladığı bu düzen hem çok karmaşıktır hem de tanrısal kusursuzluk perspektifinde aynı cins/tür varlıklar arasında dahi çok fazla öznellik bulunur. İnsan, aritmetik ve geometriden özellikle yine kendi üretimi olan “teknikte” çok fazla yararlanmıştır. Tekniğin/teknolojinin bu denli gelişimi, insanın zihninde yarattığı bu matematik soyutlamalar sayesinde mümkün olmuştur. Tekniğin altında matematik olduğu için, standartlar (standart formüller/yasalar) ve kusursuz biçimler üzerine inşa olmuştur. Örneğin, kusursuz sekizgen doğada olmasa da bir makine parçasında karşımıza çıkabilir. Tanrısal yaratmalar rastlantısalmış gibi görünen şekil, biçim ve özniteliklerin ötesinde çok daha derin bir mükemmellik barındırır. Tanrı, yaratmasındaki görünür apaçık tezahürleri bu şekilde idealize edilmemiş, rastlantı­salmış izlenimi doğuran şekil ve biçimlerinin ardına âdeta gizlemiştir. İnsan ise matematik ve geliştirdiği teknik sayesinde yolları, köprüleri, enerji kaynaklarını, üretim alanlarını, şehirler ile yeryüzünü kendi zihniyle, ihtiyaçları ve arzularına göre imar etmiş, âdeta Tanrı’nın doğası gibi, kendi yapay doğasını inşa etmiştir.</p>
<p>Matematik denen soyutlamayı -bu evrensel kabulü- insanlık binlerce yılda, hep beraber hayal etmiştir. Aksi hâlde her bir insa­nın kendisine ait kuralları ve formülleri, yani kabulleri olan bir matematiği olacaktı. Kısacası matematik insanlığın ortak hayalidir. Somut varlıkların ve olayların uzamsal açıdan anlaşılabilmesi için soyut olarak tasarlanan ve bu soyutlamaların birbirleri arasındaki ilişkiler üzerine kurgulanan ortak bir “uygarlık dili”dir. Bu ortak algılar ile ölçülebilirlik ve hesaplanabilirlik imkânı, aritmetik ve geometri başta olmak üzere tüm bilimlerin paylaştığı epistemik zemini oluşturur. Bu yapılar doğadan ilham alabilir ya da bütünüyle soyut aksiyomlara dayanabilir; ancak her halükârda insan zihninde kurulan temsil düzenleridir. Bu nedenle bilimsel objektiflik, ontolojik bir mutlaklığa değil insan türüne özgü ortak form dilleri içinde sağlanan kamusal denetlenebilirliğe karşılık gelir. Çünkü hakikatte objektif olan, şekli ve biçimi gibi diğer birçok özniteliğe sahip olan nesnenin bizatihi kendisidir. Gerisi bütünüyle insan zihninin ortak algı için geliştirdiği matematik gibi evrensel insanlık dilleriyle var­lıkları idealize ederek betimleme (kavramsal olarak örüntüleme) çabasıdır, insanlık Batı kültürünün öncülüğünde, Aydınlanma ve bilim çağında yaptığı sıçrayışla kavramsal olarak, tüm insanlığın veya ilgili bilim çevrelerinin ortak bir algıda birleştirdiği, ölçebildiği ve hesaplayabildiği olgulara objektif demiştir. Ancak bunun ontoloji!; ve epistemolojik bir izahı yoktur, doğru değildir. Esasen uygarlık olarak sahip olduğumuz her şey “sanal bir insan dünyasından” iba­rettir ve bulunduğu yer insan zihnidir; “varlık âleminin insandaki yansımasının ve zihinsel üretimlerinin formel ifadesidir.”</p>
<p>Aydınlanma ve bilim çağında zihninin bu soyutlama gücünü gören ve âdeta narsist bir bakışla kendi bilincine âşık olan Batılı bilim çevreleri, kendi geliştirdikleri bilimlere, “pozitivizm” gibi akımlarla neredeyse tapar hâle gelmiştir. Oysa kendilerinin zanlardan ibaret birer varlık olduğunu unutarak, aklının yamnda bir de gayri maddi yönünün (ruhunun) bulunduğunu ıskalamaktadır. İçine düştükleri bu vehim neticesinde sahip oldukları doğal bilimlere ait bilginin, her ne kadar zaman içerisinde geliştiğini ve yer yer değiştiğini bil­seler dahi, nesnelere uygunluğundan emindirler. Kısacası modem bilimsel başarı, çoğu zaman metodolojik bir tutumu ontolojik bir sonuca dönüştürme riskini doğulur: Ölçülebilir olanın var, ölçüle- meyenin yok sayılması gibi. Oysa ölçme ve hesaplama, gerçekliğin zihinde standardize edilme araçlarıdır; ontolojik hüküm verme yetkisi değildir. Bu yüzden TNR açısından sorun, bilimin kendisi değil; bilimin ürettiği doğrulukların, hakikatin tamamıymış gibi sunulmasıdır. Sevgi, merhamet ve değer gibi mana boyutuna ait fenomenleri yalnızca biyolojik tezahürlerine indirgemek, açıklamayı kolaylaştırabilir; fakat açıklamanın ontolojik yeterliliğini garanti etmez.</p>
<p>Sonuç olarak bilim insanlarının önemli bir kısmı sahip olduğu bilgiyi o an için mutlakmış gibi kabul eder, bilginin nesnesine uygun­luğu anlamında mutlak bir bilginin olanaklı olmadığını görmezden gelir, nesnenin kendisinin mahiyetinden fazlasına karşılık geldiğini inkâr eder. Bilginin nesne tarafına ağırlık vererek (türsel) sübjek­tifliğini, onun bir yansımadan ibaret olduğu gerçeğini ve nesnenin anlamını, yani nesneyi nesnenin kendisinde kavrayan Tanrının o nesneyi hangi amaçla (gayeyle) yarattığım görmezden gelir. Sübjektif yargılarım tüm insanlığa kabul ettirdikten ve zihinsel bir ortak zemin elde ettikten sonra bunlara objektif yakıştırması yapar. Yani kendini Tanrı’nın yerine koyarak, yargısının mutlak bir gerçeklik olduğunu ilan eder. Sahip olduğu pozitif bilimlerle varlığı mutlak bir şekilde kavradığını varsayan bu anlayışın haddi aşan epistemolojik varsayımı, süreç içerisinde varlık tasavvuruyla ilgili ontolojik bir tahribata da yol açmıştır. Bu tahribatın neticesinde yalnızca maddelerden oluşan, nicel, nesnel, değersiz, insan istek ve arzularıyla şekillenen materyalist bir dünya, insanlığa çağın ruhu olarak dayatılmıştır.</p>
<p><strong>Mana Standardizasyonu ve “Pozitivist Din” Riski:</strong></p>
<p><strong>Pragmatizm ve iman</strong></p>
<p>Matematik ve onun üzerine inşa edilen pozitif bilimler önce­sinde, insan kavrayışı açısından madde ve mana, fizik ve metafizik gibi ayrışmalar bugünkü kadar derin değildi. Varlıklar bir bütün olarak varlık âlemiydi. Hepsinin zihinlerde ve kalplerde tek bir imgesel kavranış şekli vardı. Rasyonel kavrayış, duyu organlarıyla fark ettiklerimizden ibaretti, çünkü insan henüz aldım ayrı bir imkan olarak keşfetmemişti. Sezgisel/ruhsal bakış, günümüzdekiyle benzer ancak çok daha güçlü bir formda, duyular ile fark etmediğimiz manevi bir dünyanın sezgisel algısından oluşuyordu. Matematik öncesi bu dönemde insanlık, sezgiyle kalben elde ettiği bilgiyi en az duyu organlarıyla elde ettiğiyle aynı değerde ve hatta -metafizik inanç öğeleri de sezgilerle kavrandığı için- çoğu zaman çok daha değerli görüyordu. Kâhinler, büyücüler, şamanlar ve rüya tabircileri bu dönemin önemli sezgisel ilim adamlarıdır ve toplumlarında muteberdirler.</p>
<p>Matematiği, insanlığın binlerce yıl boyunca ortak tecrübeler ve ihtiyaçlar, üzerinden geliştirdiği büyük bir epistemik standardizasyon olarak kabul edersek, benzer bir sürecin uygarlığın mana boyutunda yaşanıp yaşanmadığını sormak anlamlıdır. İnsan, maddi dünyayı anlamlandırmak ve algıda birlik sağlamak için matematiksel bir dil inşa etmiştir; peki aynı insan, manevi boyutu anlamlandırmak ve değerler alanında müşterek bir idrak zemini oluşturmak için de benzer bir çerçeve geliştirebilmiş midir? Yoksa bu çaba, insanlık tarihinde farklı biçimlerde zaten birçok kez tecrübe edilmiş midir?</p>
<p>İnsanlık tarih boyunca mana alanını da ortaklaştırmaya yönel­miştir; bu yönelimin tarihsel, kurumsal ve dilsel karşılıkları dinî geleneklerdir. Dinlerin bünyesinde yer alan Tanrı, melek, şeytan ve cin gibi kavramlar, maddi dünyayı kavramaya yarayan mate­matiksel kavramlar gibi, insan idrakinin sınırları içinde teşekkül etmiş epistemik olgular ve sembolik anlatım araçlarıdır. Ancak TNR açısından bu durum, dinî dilin bütünüyle keyfî bir zihinsel kurgu olduğu anlamına gelmez. Aksine bu dil, sevgi, iyilik ve değer gibi manevi gerçekliklerle temas eden bir hakikat zemi­nine yaslanır. Dinle ilgili asıl sorun, dinin de tıpkı bilimde zaman zaman görüldüğü üzere, kendi epistemik dilini şer’î bir bağnazlıkla mutlaklaştırarak aklı veya vicdanı perdeleyen bir kesinlik iddiasına dönüşmesindedir.</p>
<p>Aslında insanlık, bugün yalnızca matematik ve pozitif bilim­ler alanında değil mana düzleminde de belirgin bir olgunlaşma sürecinden geçmiştir, insani değerler söz konusu olduğunda, farklı kültürler ve toplumlar arasında giderek genişleyen bir ortak idrak zemininin oluştuğu görülmektedir. Buna rağmen matematik ve onun üzerine inşa edilen pozitif bilimler hattının, zamanla bir tür “pozitivist inanç” biçimi gibi algılanmaya başlaması dikkat çekicidir. Bu algının arka planında, matematik ve pozitif bilimlerin maddi gerçeklik alanında sağladığı yüksek açıklayıcılık ve bu açıklayıcılığın bazı zihinlerde uyandırdığı, kusursuzluğa yakın düzen duygusu yat­maktadır. Matematiksel ve bilimsel yapılarda gözlenen bu etkileyici düzenlilik, çoğu zaman tanrısal bir mükemmellik izlenimi doğurur; ancak bu izlenim, evrenin tek elden yaratılmış uzamsal fıtrattaki ontik yapısı ve insanlığın tarihsel tecrübesi içinde ortaklaşa inşa ettiği epistemik düzenliliklerin sonucudur. Aritmetik ve geometri gibi yöntemler, bireysel akılların ani keşiflerinden çok, insanlığın uzun uygarlık serüveni boyunca biriktirdiği müşterek tecrübelerin sistematikleşmiş biçimleridir. Bu yönüyle matematik, tekil zihinlerin ürünü olmaktan ziyade, insanlık hafızasının ve ortak idrakinin yoğunlaşmış bir ifadesi olarak anlaşılmalıdır.</p>
<p>Buna ek olarak, pozitif bilimlerin konu edindiği maddi evren bütünüyle uzamsal bir yapıya sahiptir. Evren, tanrısal bir sistematik olarak işleyen âdetullah içinde ve uzamsal bir düzenle yaratılmıştır. Bu nedenle uzamla irtibatlı epistemik araçlar, maddi gerçeklikte yüksek bir uyum ve açıklayıcılık gücü sergiler. Bu uyum, matematiğin evrene içkin bir öz olmasından değil evrenin uzamsal düzeninin insan zihninde matematiksel formlar aracılığıyla temsil edilmesinden kaynaklanır. Galileo Galilei’nin “Evrenin kitabı matematik bir dille yazılmıştır.” ifadesi, bu temsil ilişkisinin çarpıcı bir anlatımı olarak okunabilir. TNR perspektifinden bakıldığında ise evrenin kitabı, insan zihninin dışında uzamsal bir âdetullah diliyle yazılmıştır. İnsan zihni, bu dili mantık ve matematik formlarıyla anlamlandırır; âdetullah mantıkta, uzam ise matematikte epistemik karşılığını bulur. Böylece matematik, evrenin kendisi olmaktan ziyade, evrenin uzamsal düzenini insan idrakine taşıyan bir zihinsel mimari olarak konumlanır.</p>
<p>Son tahlilde matematik, gerçeklikleri mutlak bir formda ispat- layamayacak olsa da insan yaşamım çok fazla kolaylaştırdığı için bir icat olarak öylesine kabullenildi ki artık bu standarda uyanlar gerçek ve kesin, uymayanlar gerçek dışı, kesinlik içermeyen ve hatta bir varlık olarak yok hükmünde kabul edilmeye başlandı. Böylece matematik, bir zihinsel icat olmanın ötesinde, varlığın bizzat ken­disini tayin eden sessiz bir hakem gibi konumlandırılmıştır. Oysa matematiksel standartların egemenliğinden önce, sevgi, şefkat ve merhamet gibi mana boyutuna ait varlıklar; maddi varlıklarla aynı gerçeklik düzleminde algılanır ve insan tecrübesinin vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilirdi. Matematiksel soyutlamalar üzerine inşa edilen ve pozitif bilimler ^dı altında kurumsallaşan bu formel dünya, zamanla kendi sınırlarım aşarak hakikatin tamamım temsil etme iddiasına bürünmüştür. Uzun süredir insan düşüncesini kuşatan bu bakış açısı, varlığı yalnızca ölçülebilir olana indirgemiş; ölçüye gelmeyeni ise değersizleştirmiştir.</p>
<p>Bu indirgemeci yaklaşımın yol açtığı epistemolojik esaret, insa­nın varlığa bakışını köklü biçimde dönüştürmüştür. Varlık artık maddi ve manevi olarak ayrıştırılmakta, yalnızca maddi olanlar“faydalı”, “işlevsel” ve “gerçek” sayılmaktadır. Maddeyi merkeze alan, manayı tali ya da yok sayan bu perspektif, tanrısal bütünlük anlayışıyla açık bir gerilim içindedir. Günümüzde bu zihinsel tutum, en belirgin ifadesini “pragmatizm” adı altında bulmaktadır.</p>
<p>William James’in (1842-1910) formüle ettiği pragmatizmde doğruluğun kıstası, bir önermenin İnsan için faydalı olmasıdır; türsel ölçekte işe yarayan doğru, zararlı olan ise yanlış sayılır. Bu yaklaşım bütünüyle temelsiz değildir; zira insan gerçekten de duyusal ve nazari düzeyde olguları kendi yaşamsal çıkarları doğrultusunda zihnileştirir. Görme hadisesinde ters görüntünün zihinde düzeltilmesi ya da teorik varsayımların pratik yararlılık üzerinden korunması bunun örnekleridir. Ancak sorun, fayda kavramının yalnızca maddi ve ölçülebilir yarara indirgenmesinde ortaya çıkar. İnsan yalnızca maddi faydaya değil sevgi, merhamet, anlam ve değer gibi ölçülemeyen fakat herkes tarafindan müşterek biçimde tecrübe edilen manevi boyutlara da ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçların türsel ve evrensel oluşu, onların salt öznel tercihler değil ontik bir arka plana yaslandığım gösterir. Dolayısıyla fayda, yalnızca hesaplanabilir olanla sınırlandığında değil; doğru ile iyinin birlikte sınanmasıyla hakikate yaklaşabilir.</p>
<p>Eğer fayda yalnızca maddi düzleme indirgenirse, şu sorular kaçınılmaz hâle gelir: İnsanlık için yalnızca maddi varlıklar mı faydalıdır? Savaşlar, katliamlar, kadına ve çocuğa şiddet, istismar ve göç gibi krizlerle dolu bir dünyada; sevgi, hoşgörü ve merhamet gibi manevi olgular maddi olanlardan daha mı az değerlidir? Bu soruların kendisi bile, insanın yalnızca hesaplanabilir olana değil anlam ve değer boyutuna da yönelmesi gerektiğini gösterir.</p>
<p>Hikmete uygun olan varlığı, madde ve manayı birbirine rakip kılmadan, tüm boyutlarıyla birlikte ve tamamlayıcı biçimde idrak edebilmektir. İnsanın hakikatle kuracağı sahici bağ, yalnızca hesaplanabilir olan üzerinden değil; anlam taşıyan, değer üreten ve vicdanla temas eden varlık boyutlarını da gözettiğinde mümkün olabilir. Manayı yok sayan bir kesinlik anlayışı, nihayetinde hakikatin kendisinden ziyade, yalnızca doğrularla örüntülenmiş kullanışlı bir epistemik gölgeyi muhafaza etmiş olur.</p>
<p><strong>Aksiyom ve îman:</strong></p>
<p><strong>Matematik ile Metafiziğin Ortak Zemini</strong></p>
<p>Tanrıya inanmayan bir matematikçiye şunu sormalısınız; “Kanıtlayamadığınız hâlde doğru olduğuna inandığınız bir şeyler yok mu?” Elbette var olduğunu söylemek zorunda kalacaktır çünkü biliyoruz ki matematikte gördüğümüz birçok aksiyom böyledir. Kanıtlanamaz ancak bilimsel olarak ona inanmak (iman etmek) sizi daha ileri bir noktaya taşıdığı için inanmayı tercih edersiniz. Onun “kanıtı”, bu ileriye doğru olan yolculukta zihnimizi bastığı­mız bir zemin olmasında ve bu aksiyomun insan mantığıyla olan çelişmezliğinde gizlidir.</p>
<p>Matematik, bu iman edilmiş aksiyomlardan oluşmuş dünyası sayesinde cebinizdeki 5 tane 200 liranın 1.000 lira ettiğini size hesaplayabilir, ancak o 1.000 liranın oraya nasıl geldiğini açıkla- yamaz. Yani matematikle olasılık hesaplamalarıyla maddi evrenin tüm o fizik yasalarını hesaplayabilirsiniz, ancak o yasaların böylesi mucizevi ve sıfır hatalı bir formda -olmayabilecekken— “neden” var olduğunu izah edemezsiniz. Sonuç olarak, bugün bildiğimiz anlamdaki bir evrensel düzenin varoluşunun matematiksel olasılıklar düzleminde imkânsızlığını düşündüğümüzde anlıyoruz ki Tanrı’nın varlığı bilimsel olarak ispat edilemez, ancak evrenin sahip olduğu bu kusursuz düzeni inceleyen birisinin Tanrının yokluğunu ispat edebilmesi, varlığım ispat edebilmesinden çok daha imkânsız görün­mektedir. Ve bu mantıkla evrenin varoluşunu Tanrı’nın yaratması üzerinden kabullenmek çok daha akılcı bir aksiyomal yaklaşımdır.</p>
<p>Özetle matematikte aksiyomlara dayanırız ve bazı başlangıç kabullerini ispatlamayız fakat onların tutarlılığı ve doğurganlığıyla ilerleriz. Bu, insan aklının zemin arayışıdır. TNR’nin iddiası, Tanrı inancının da benzer biçimde kör bir sıçrayış değil; varlığın düzeni (âdetullah), mananın ortak tecrübesi (sevgi/iyilik) ve insanın benlik/ ontolojik farkındalığı üzerinden gerekçelendirilen bir aksiyomal zemin olduğudur. Tanrı’nın kabulü, “neden” sorusuna metafizik bir istikamet verir; matematik ve fizik ise “nasıl” sorusunu çalışır. Hakikat arayışı, bu iki soruyu birbirinin yerine koymadan, birlikte taşımayı gerektirir.</p>
<p><strong>“EPİSTEMOLOJİNİN TEMEL KAVRAMLARI; </strong><strong>BİLGİ, HİKMET VE HAKİKAT” BÖLÜMÜNÜN </strong><strong>EPİSTEMİK ÖNERMELERİ</strong></p>
<ol>
<li>Bilgi, varlığın insan zihnindeki temsili ve örgütlenmesidir. Bu nedenle bilgi ontik değil epistemiktir; insancıl, sınırlı ve tarihsel olarak şartlıdır.</li>
<li>Gerçeklik bilinçten bağımsızdır; doğruluk ise öznenin ger­çekliğe dair mutabakat iddiasıdır. Gerçeklik “olan”, doğruluk “onaylanandır; ikisi özdeş değildir.</li>
<li>Bilgi, temellendirilmiş doğru inançtır; temellendirme yöntemsel ve revizyona açıktır. Kesinlik mutlaklık değil; denetlenebilirlik ve tutarlılıktır.</li>
<li>insan bilgisi varsayımla başlar, sınamayla güçlenir, hiçbir zaman mutlaklaşmaz. Bilmenin yapısal ufku yaklaşıktır, tamamlanmışlık iddiası epistemik bir yanılgıdır.</li>
<li>Akıl “nasıllık” alanında çahşır; kalp/vicdan “anlam ve iyilik&#8221;alanında yargılar. Bu iki alan ayrıdır; fakat hakikat için zorunlu olarak birlikte işletilmelidir.</li>
</ol>
<ol start="6">
<li>Hikmet, bilginin değerle ve yönelimle birleştiği derin idrak­tir. Pozitif bilgi açıklama üretir; hikmet anlam ve istikamet kazandırır.</li>
<li>Hakikat, doğruluk ile iyiliğin aynı olguda birlikte teyididir. Doğru hakikate yaklaşır; iyi hakikati taşır; ancak birlikte hakikat olur.</li>
<li>Objektiflik, ontolojik mutlaklık anlamına gelmez; zihinler arası denetlenebilirliktir. Bilim gerçekliği değil doğruluk düzenlerini ortaklaştırır.</li>
<li>Metotlar (bilim, din, ahlak, felsefe) hakikatin yerine geçmez; ona yaklaşma araçlarıdır. Her biri hakikatin farklı bir yüzünü işler; hiçbiri onu tek başına tüketmez.</li>
<li>Tanrı-merkezli ufuk, bilginin mutlaklık iddiasını değil; hakikate yönelimini temellendirir, insan mutlakı bilmez; fakat mutlak olana yönelme imkânına sahiptir.</li>
</ol>
<p>Yücel Aytaç &#8211; Bir Aksiyom Uygarlığı İnsanlık(Epistemolojik Hakikatler),syf:171-188</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/amac-anlam-ve-fonksiyon/">Amaç, Anlam ve Fonksiyon</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/amac-anlam-ve-fonksiyon/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sözün Manası Eşyanın Manasıdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sozun-manasi-esyanin-manasidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sozun-manasi-esyanin-manasidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Mar 2019 13:49:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Bilincine İçkin Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Kendini Sınırlaması]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[Anlama]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim felsefesi açısından kat’îlik iddiası]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel  bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Deney ve Gözlem]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Epistemoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Gadamer]]></category>
		<category><![CDATA[George Simmel]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[Hermeneutik]]></category>
		<category><![CDATA[Kat-i Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Kat’iyyet İnancı]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Sözün Manası Eşyanın Manasıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Semantik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21419</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer  kelimeler  eşyanın  göstergesi  ise  bir konuşmada ya da yazılı  bir  metinde  -yani  dil ile-  kastedileni  anlamak  eşyayı  tabiatı  anlamaktan  sonra  mümkün  olabilir.  Kelimelerin gösterdiği  eşyânın  mâhiyetleri/manaları hakkında  kati  bir  veriye  sahip  değilsek,  nihayetinde  eşya  ve  hadiselere  delalet  eden birer  göstergeden  ibaret  olan  dil  kelimelerinin  manayı  gösterdiğini söylemek  nasıl  mümkün olabilir  ki? Bu  hususa sâbık  [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sozun-manasi-esyanin-manasidir/">Sözün Manası Eşyanın Manasıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-22078" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/yazmak-guzeldir.jpg" alt="" width="599" height="342" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/yazmak-guzeldir.jpg 700w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/yazmak-guzeldir-600x343.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/yazmak-guzeldir-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 599px) 100vw, 599px" /></p>
<p>Eğer  kelimeler  eşyanın  göstergesi  ise  bir konuşmada ya da yazılı  bir  metinde  -yani  dil ile-  kastedileni  anlamak  eşyayı  tabiatı  anlamaktan  sonra  mümkün  olabilir.  Kelimelerin gösterdiği  eşyânın  mâhiyetleri/manaları hakkında  kati  bir  veriye  sahip  değilsek,  nihayetinde  eşya  ve  hadiselere  delalet  eden birer  göstergeden  ibaret  olan  dil  kelimelerinin  manayı  gösterdiğini söylemek  nasıl  mümkün olabilir  ki?</p>
<p>Bu  hususa sâbık  yazımızda  şöyle  değinmiştik:  “Herhangi  bir metni  de  anlamak  -tıpkı eşya  ve  hâdiseleri  anlama sürecinde  olduğu  gibi- kişinin  derinliği  nispetindedir.  İşte  bu  yüzden aynı  kavramdan  aynı  şeyi anlayamayız.  Bu  da  eşyanın  birer  göstergesi  olan kavramlar  vasıtasıyla  o eşyanın  hakikatini  değil yalnızca  bir  yorumunu  anladığımız  manasına  gelir.” Bunun  için  -mahiyetlerin bilinmezliğinden  kat-ı  nazar  edilse  bile-  eşyaya  nüfuz  seviyeleri  ve  derinlikleri  farklı  olan  iki  kişi  arasında  geçen  ‘mukâleme’de daima  kapanması  gereken bir  mesafe  oluşur.  Yani  sözün  manası/mütekellimin kastettiği/anlaşılması  gereken  ile  sözün  mefhumu/ yorumu  yani  muhatabın anladığı  şey,  aynı  olmak zorunda değildir.</p>
<p>Öyleyse  dili  anlamaktan bahsediyorsak, eşyayı anlamayı  da  kapsayacak şekilde  ‘anlamak’  üst  başlığı  ile  mesele  ele alınmalıdır.  Zira  kişilerin  eşyayı  anlamaya dair  kabulleri,  -kendisi  bunun  farkında olmasa  bile-  dilden  anladıklarına  da  zaruri olarak  şekil  verir.  Yani  bir  dil  ile  kastedileni anlamak  tek  başına  dili  anlamak  çabası ile  altından  kalkılacak  bir  husus  değildir.</p>
<p>Batının  anlam  bilimcileri,  anlamanın  pek kolay  bir  iş  olmadığını  ve  birçok  şeyle  ilişkisi  olduğunu  ikrar  etmişlerdir.  Lütfetmişler…</p>
<p>Semantiğin  sadece  bir  dilbilim  olmadığı tek  bir  disiplin  olmayıp  insan  bilgisinin  tamamıyla  ilişkili  olduğunu  ve  dilin  tecrübe dünyasıyla  ilişkilendirilmesi  manasına  geldiğini,10  Hermeneutiğin  bilgi  teorisi,  mantık teorisi  ve  insan  incelemelerinin  metodolojisi  konteksinden  bakıldığında,  felsefe  ve tarihsel  disiplinler  arasında  temel  birleştirici  halka,  insan  incelemelerinin  bizzat  temelindeki  ana  unsur  olup  insan  hayatının kendileriyle  dile  geldiği  bütün  nesnelerle bizzat  ilgilendiği,11  her  şeyin  her  şeyle  ilişkisini  kapsadığı  ortada  olduğu  için  şimdiye kadar  yapılan  çalışmaların  anlama  sanatının  (hermeneutik)  tarihinde  yegâne  aşama olmadığını12  söyler  onlar.</p>
<p>Ancak  püf  noktayı fark  etmiş  gibi  duran  bu  zevâtın,  anlamanın vuku  bulacağı  evrensel  ortamın  dil  olduğunu,13  bu  çalışmaların  sınırlarını  çizmek  ve düzen  getirmenin  dilbilimcilerin  işi  olduğunu14  ilan  etmekten  de  geri  durmadığını görürüz.  Peki,  onların  böylesi  her  şeye  şamil  olan  bir  işi  yalnız  dile  ve  dilcilere  havale etmelerinin  sebebi  nedir?  Batıda  ve  onların gölgesinde  icrâ-i  faaliyet  eden  bu  kimseler aslında  hakikat  hakkında  söz  söyleme  hakkının  yalnız  tabiat  bilimcilerinde  olduğunu teslim  etmiş  kimselerdir.O yüzden  ‘mana’ üzerine  konuşmak  isteyenler  evvela  bilimin otoritesi  önünde  boyun  eğerek  meydan  yerine çıkabilirler.</p>
<p>Bunlardan  birisi  ‘bu  hususta  söylenenlerin gözlem  yoluyla  doğrulanabilir  yani  deneysel  ve  bilimsel  olması  gerektiğini’  kaydederek  haddini  aşmamak  hususunda  titizlenirken15  bir  diğeri  ise  -bilimin  olmazsa  olmazı kabul  edilen  metodolojiyi  ve  objektif  yorum kriterlerini  tehlikeye  atan  bir  öneri  ileri  sürmekle  dogmatizimle  eleştirilecek  kadar16 ileri  gitmiş  olmasına  rağmen-  ilk  baskısında bilimin  sınırlarının  dışına  çıkan  bilimi  yetersiz  ve  kusurlu  gibi  gösteren  ifadeler  yer alan  kitabının  ikinci  baskısında  yanlış  anlaşıldığını belirterek günah çıkartır:</p>
<p>“Biz  modern  doğa  bilimi  yöntemlerinin sosyal  dünyaya  uygulanabilir  olmasına engel  olmayan,  modern  bilimin  ruhuyla beslenen,  modern  bilimi  önceleyerek  onu sınırlandırmayan  ve  bağlamayan  bir  şeyi ortaya  çıkarmaya  çalışıyoruz.</p>
<p>Bu  yaptığımız  bilimin  kendi  içkin  gelişim  yasalarını daha  az  kesin  yapmaz.  Bilim  dışı  bir  bağlılıkla  alakamız  yoktur.  Modern  bilimin metodolojik  ruhu  her  yere  yayıldığı  için metodolojik  çalışmanın  anlam  bilimlerindeki  gerekliliğini  reddetmek  aklımın  ucundan  bile  geçmemiştir.”17</p>
<p>Bu  da  bir  diğeri: “Sınıflandırma,  kavramsallaştırma,  soyutlama,  hüküm  verme,  genelleştirme,  gözlem yapma,  deneyleme,  kanıtlama,  gibi  işlemler  bilgi  edinme  süreçleridir.  ‘Anlama’nın da  bunlarla  birlikte  sınıflanması  gerekir. (…)  İnsan  bilimlerinin  bilimsel  yöntemi  kullandığı  hususu  yadsınamaz.  İnsan bilimlerinin  özel  tabiatı  hakkında  söylenen hiçbir  şey  bu  hususla  çelişemez.”18  Yani bunların,  dili,  ‘anlamanın  vuku  bulacağı evrensel  ortam’  ya  da  kendilerini  de  ‘çalışmalara  sınır  ve  düzen  getirecek’  kimseler gördüklerine  bakmayın.Bunlar  kendilerine bırakılan  mahdut  saha  içerisinde  kalmayı kabul  etmiş,  dilin  ancak  tabiat  bilimcilerin belirlediği  hakikatlere  delaleti  hakkında  konuşmayı kabullenmiş kimselerdir.</p>
<p>Bilim  ve  bilim  adamları  uzunca  bir  süredir  hakikati  önlerinde  diz  çöktürme  hülyası  ile  ellerindeki  kati  verilere  (!?)  dayanarak  varlığın  ve  insanın  derûni  bilinmez yapısını  reddetmektedirler.  Bilime  biatlı dilbilimciler  de  onların  hakikate  yani  manaya  dair  bu  tavırlarını  tevarüs  etmişlerdir. Onların  mana/anlam  derken  kastettikleri  bu  bilimsel  verilere  uyumlu  olanlardır. Anlamanın  manasından  aynı  şeyi  anlamadığımız  bu  kimselerle  anlaşamıyor  olmamız da gayet tabidir.</p>
<p>Bilimcilerin  ve  anlam  bilimcilerin  bu  tavırlarını  sebebini  anlamak  ‘mana’  derken  kastettiğimiz şeyin anlaşılması için gereklidir.</p>
<p>Kati  objektif  bilgi  söyleminin  psikolojik arka  planı:</p>
<p>Batılı  gözüyle  ahlakın  bilgiye tesiri Felsefe,  bilim  ya  da  her  hangi  başka  bir  disiplin  adı  altında  i’mal-i  fikreden  nice  nice kavimlerin  yüzyıllardır  genel  kabulü  olarak kalmış,  modernitenin  de  mümeyyiz  vasfı haline  gelmiş  bir  husus  vardır:  ‘Bilim/bilgi, herkes  için  geçerli  olan  objektif  esaslara, kati  verilere  sahip  olduğu  için  hakikati  bulunabilmiş  ya  da  çok  yaklaşılmıştır.’  Ancak bu,  bir  propagandadan  başka  bir  şey  değildir.</p>
<p>Bilim  sosyolojisi  açısından  kat’îlik  iddiası</p>
<p>Bilgi/bilim  felsefesi  diye  bir  disiplin  var Batıda.  Yaklaşık  yüz  yıldır  yapılan  çalışmalarla  büyüdükçe  büyüyen  bu  saha,  diğer her  saha  gibi  akademinin  ‘yayın  yapmazsan  yok  olursun’  düsturunca  insanı  bıktıran gereksiz  ayrıntıları  içinde  boğulmaya  yüz tutmuştur.  Ancak  yine  de  insanların  gündemine  taşımayı  başardığı  bir  şey  vardır: “Bilim,  bilimsel  etkinlikleri  yöneten  belli bir  kesimin  çıkarlarını  gözeten  ve  belli  bir hedefi  olan,  bu  kitle  ve  hedefler  doğrultusunda  zorlayıcı  bir  dogma  vazifesi  yapan inanç,  değer,  ahlak,  norm  ve  gelenekler  ile  iç içe  inşa  edilir.”19</p>
<p>Bunu  tekrarlaya  tekrarlaya milletin  gündemine  taşıdılar  taşımasına  ancak  ne  bu  söyledikleri  başkaları  tarafından yeterince  kabul  gördü  ne  de  kendileri  bu vakıanın  ifade  ettiği  ciddi  müşkili  yeterince fark edilebildi. Meseleyi  daha  yakından  takip  edebilmek için  bunların  söyledikleri  hakkında  biraz malumat vermekte fayda vardır.</p>
<p>Tarih  felsefesinin  mühim  isimlerinden Georg  Simmel,  yüzyılın  başında  şöyle  bir değerlendirme  yapar:  “Tarih  okuması  kesin  temellere  dayalı  olamaz.  Zira  aynı  kalp, böbrek  gibi  organların  bilincimiz  olmadan ne  yapması  gerektiklerini  bilmeleri  ve  uygulamaları  gibi,  bilincimizi  etkileyen,  içimizde  var  olan  bilinçsiz  süreçlerin  bilinçli olanla  ilişkisi  ve  ona  olabilecek  etkileri  kesin  olarak  bilinmeyen  bir  şeydir.”20(&#8230;)  Bu bilinçsiz  etkiler  bilinçli  olanın  içine  öylesine  yerleşir  ki  onlar  olmadan  bilinçli  olanın açıklamasını  yapamayız.  Bu  yüzden  tarih yarım  ya  da  tam  bilinçsizlik  varsayımları ile  işlemek  zorundadır.21(&#8230;)</p>
<p>Toplumda  var olan  gelenek,  dil,  hukuk  ve  bilumum  kanaatler  kişinin  şahsiyetini  şekillendiren  unsurlardır.  Fakat  toplumun  onun  düşünce  ve karakterine  yansıyan  katkılarının  toplamı kişinin  bilincinde  ve  ayırdında  olduğu  bir şey  değildir.  Toplumsal  hadiseleri  insan dokumaktadır,  doğru,  ancak  dokuyan  neyi dokuduğunu  bilmemektedir.22  (&#8230;)  Tarih biliminin  [belirleyen  ve  nasıl  anlaşılması gerektiğini  gösteren  esası  yani]  a  priori’si psikolojidir.23  (&#8230;)  [Ancak  ne  var  ki]  tarih, bizim  mantık  ve  psikoloji  bilgimizin  çaresiz kaldığı bir bilmecedir.24</p>
<p>Bilincinde  bile  olmadığımız,  kontrol  edemediğimiz  şeylerin  tesirinde  zuhur  eden hâdiselerden ibarettir tarih…</p>
<p>Şahin  Uçar’ın  da  hatırlattığı  gibi  “Tarih, geçmişte  kalan  bütün  hadiseleri  ihtiva ettiği  için  -sadece  yaşanmış  olayların nakledilmesinden  ibaret  olmayıp-  beşerı bilgi  ve  hikmetin  yekûnu,  bütün  bilgi  ve hikmeti  medyûn  olduğumuz  şeydir.”25 Dolayısıyla  her  şey  bilincinde  olmadığımız ihata alanımızın dışında  kalan  şeylerin tesirinde  zuhura  gelmektedir.  Tabi  ki  ‘bilgi’  dediğimiz şey de öyle.</p>
<p>Bilgiyi  tesir  altına  alarak  fark  etmediğimiz bir  hale  sokan  fark  etmediğimiz  saikler… İşte  bilgi  sosyolojisi  bu  müşkilin  boyutlarını  ortaya  koyma  adına  örgütlenmiştir.  İnsan eylemlerinin  tam  manasıyla  anlaşılmasına engel  olan  -kendisinin  de  fark  edemediği- saiklerin  tesirinde  olduğunun  fark  edilmesi ile bu disiplinin temelleri atılır.</p>
<p>‘Bilgi  sosyolojisi’  kavramını  ilk  olarak  kullanan  yukarıdaki  değerlendirmeyi  yapan Simmel’in  öğrencilerinden  Mannheim’dir. O,  bilgi  sosyolojisini  ‘Bilgi  sürecini  yönlendiren  teori  dışı  toplumsal  süreçleri  ortaya koymak’  olarak  işaretler.26</p>
<p>Şunları  söyler: “Bir  kimsenin  bir  şeye  nasıl  baktığını,  onu nasıl  algıladığını,  bir  olayı  düşüncesinde  nasıl  inşa  ettiğini  adlandıran,  düşüncenin  salt formel  belirlenişinin  ötesinde  bir  anlam taşıyan  bilginin  vechesel  yapısı,  bilgi  oluşumunun  ve  gelişiminin  [harici  değil]  niteliksel  [unsurlarıyla/]  momentleriyle  ilgilidir. Bunlar  sadece  formel  bir  mantığın  ihmal etmek  zorunda  kaldığı  momentlerdir.  İki insanın  özdeş  olma,  aynı  konuyu  çok  farklı  biçimlerde  değerlendirmeleri  tam  da  bu momentler nedeniyledir.”27</p>
<p>Bilgi  sosyolojisi,  ilerleyen  dönemlerde  işte bu  bilginin  yapısında  olan  ama  fark  etmediğimiz  ‘unsurlar’ı  tafsil  etmeye  çalışır: “Bilim,  insanı  aldatıcı  şekilde  kapsayıcı  bir terim  olarak  bilgiyi  kabul  edilebilir  gören bir  takım  yöntemler  ve  neticesinde  elde edilen  bilgi  birikiminin  yanı  sıra  bilimsel etkinlikleri  yöneten  kültürel  değer  ve  gelenekleri  de  kapsar.</p>
<p>Bu,  bilimci  tarafından içselleştirilen  ahlaki  bir  zorunluluk  olarak tezahür  eder  ve  bu  da  onun  bilincini  şekillendirir.  Yani  Bayet’in  ifadesiyle  ‘bu  ahlak, bilimin  varlığına  içkindir.’”28  “Bilimi  yönlendiren  metodoloji  ve  mantık  kuralların  iyi  ve doğru  olduğuna  inanılır.  Yani  bu  kurallar teknik olduğu kadar ahlâkıdir de.”29</p>
<p>Peki  ama  nasıl  bir  değer  ve  ahlaktır  bilgiye içkin  olan?  Daha  doğrusu  kimin  ahlakından bahsediyoruz?  Kuhn,  “Bilimsel  bilgiyi  belli  bir  grubun  ürettiğini  ve  bu  grubun  özel yapısını  dikkate  almadan  anlaşılamayacağını”  söyler.30  O,  eğer  meşhur  kitabı  Bilimsel Devrimlerin  Yapısı  hakkında  “Bugün  yazacak  olsaydım  hakkında  çok  az  bilgi  sahibi olduğumuz  ve  bugün  sosyologların  üstünde çokça  durduğu  bilimi  üreten  cemaatlerin yapısını  ele  alarak  başlardım”  demektedir.31</p>
<p>Hüsamettin  Arslan’ın  ‘bilimsel  cemaat’  dediği  kitle  işte  bu  noktada  fark  edilir:  “Bilgiyi dini  mistik  ya  da  bilimsel  olarak  niteleyerek akredite  edenler  [bilimin  keyfiyetini  ve  bilimsel  faaliyetleri  yönlendiren]  ‘bilimsel/ epistemik  bir  cemaattir.  Bilgilerin  farklılığı bilgi  türleri  farklı  olduğu  için  bilgiyi  belirleyen  cemaatlerin  hedef  çıkar  ve  değerlerinin çeşitli  oluşundan  kaynaklanmaktadır  Bilgi, bu  cemaat  tarafından  amaçları  doğrultusunda  inşa  edilmiş  bir  sonuçtur.  Arada  sınır  çizme  hakkını  kendinde  bulanlar  başka hiçbir  şeyden  değil,  ellerindeki  güçten  bu imtiyazı  almaktadırlar.”32  “Bilimsel  yöntem değil,  bilgide  ‘zımnen’  var  olan  ‘epistemik cemaat’in  düşmanı  zayıflatmak  için  kullana  geldiği  geleneği  işaretleyen  taktik  ve stratejiler  vardır.”33</p>
<p>“‘Eşik  bekçileri’  olan kürsü  başkanı  akademisyenler,  üniversite yöneticileri  ve  devletlerin  bilim  adamı  danışmanları  tarafından  icra  edilen  ve  müdafaası  yapılan,34  bilimsel  metod  diye  bize yutturulan  bu  taktik  ve  stratejiler,  bilginin dile  getirilemeyen  ve  görülemeyen  kısmıdır.”35 “Bilimsel  cemaatin  amaç  ve  değerlerini  daha  da  açıkçası  bir  yaşam  tarzı  anlamına gelen  bu  ‘zımnı  bilgi’,  bilgi  tasavvurunun  sınırlarını oldukça aşmaktadır.”36</p>
<p>Bilgiyi  şahsı gaye  ve  süflı hedefleri  ile  yoğuran, yorumlayan  ve  bunu  bilginin  kendisi  olarak sunan kitleler… Bunu bir kenara not edelim.</p>
<p>Bilim felsefesi açısından kat’îlik iddiası</p>
<p>Bir  araştırmanın  yönünü  ve  neyin  aranması gerektiğini  söyleyen  gördüğü  şeyi  bu  seçici  algı  ile  arayana  gösteren  daha  önceden  belirlenmiş  algı  kalıplarıdır. Bunun  Batıda  fark  edilmesinden  bu  yana  epeyi zaman  geçmiştir.  Ancak bu  algı  kalıplarının  farkında  bile  olmadığımız süreçlerin  tesiriyle  inşa edilmiş  kirli  birer  filtre  olması,  fikri,  bilimsel araştırmaların  bir  mantığı  ve  herkes  için  genel geçer  bir  metodolojisi olduğunda  ısrar  eden ekseriyet  tarafından  perdelenmektedir.</p>
<p>Bilginin, sonuna  kadar  güvenilir olup  tartışılmaz  bir  şey olmadığı,  farkında  olmadığımız  bizim  ihata  sahamızın  dışında  kalan  bir takım  tesirlerin  altında  olduğu,  öteden  beri belli belirsiz telaffuz ediliyordu aslında.</p>
<p>Saf  mantık  ya  da  deneyden  ibaret  bir  bilgiden  bahsedemeyeceğimizi  ifade  edenler bilim  sosyologları  değildir  sadece.  Bu  hususlara  Pozitivizm  karşıtı  bilim  adamı  ve bilim  felsefecisi  isimler  de  çeşitli  vesilelerle  temas  etmişlerdir.  Bilim  sosyolojisinin, bilim  şehrinin  içine  girmesi  için  içerden pencereyi  açanlar  da  bu  içerden  isimlerdir bir  nevi.  Bilimin  deney  putunu  ilk  taarruzu yapanlardan  Claude  Bernard,  kanun  kavramının  suyun  akışını  belirlemek  için  insanlar tarafından  belirlenen  bir  su  yatağı  gibi  uzlaşımsal  bir  tayin  olduğunu  söyleyen  Emile Boutroux,  doğruluğundan  emin  olabileceğimiz  bir  bilgiye  asla  sahip  olamayacağımızı belirten James Jeans ve daha niceleri… Söyledikleri  dikkatle  tahlil  edildiğinde  bilim  felsefecilerinin  de  bu  hususu  -örtük  bir dil  kullansalar  da-  en  az  sosyologlar  kadar kafaya  taktıkları  görülmektedir.  “Teorilerin, kesinliğin  ilkesi  ve  kaynağı  ortak  ya  da  sağduyu  denilebilecek  olan  sezgisel  bilgidir. Dolayısıyla  bu  bilgi,  istikra  deney  değil  bir tümdengelimdir.”37</p>
<p>“Gözlem  ve  deney  sadece gözlemekten  değil  onun yorumlanmasından  da ibarettir.”38</p>
<p>“Deney  bir  olgunun  kuramsal  yorumlanmasından ibarettir.”39</p>
<p>“Kuramsal yorumlama deneyin  sonucunu  da  etkiler ve belirler.”40</p>
<p>“Deneyi  ve  gözlemi  yapan  kimsenin  kuramlarını  bilmiyorsak  deneyin sonuçlarını  da  anlamlandıramayız.”41</p>
<p>“Bilimsel  kavramlar  bütünüyle  metafizik  kavramlarla doludur.”42</p>
<p>“Ontoloji, bilimin onsuz olmaz bir parçasıdır. Bilimsel  açıklamalardan  ontolojik  karakter silinemez. O yüzden  aksini  düşünen  pozitivist tasarı tamamıyla hayâl ürünüdür.”43</p>
<p>“Bizim  formüle  ettiğimiz  yasalar,  doğaya  ait, bizim  aklımızdan  bağımsız  şeylermiş  gibi düşünülür. Hâlbuki öyle değildir.”44</p>
<p>“Modern  bilimin  doğuşunda  asıl  önemli rolü,  gözlem  ya  da  deney  değil  belli  bir  kurama  dayanılarak  yapılan  deneyim  oynamıştır.”45</p>
<p>“Epistemoloji  en  temelde  ayrıntılı  olarak bilmedir. O yüzden  bilginin  sosyal/toplumsal  doğasını  hesaba  katmalı,  bu  bağlamda sosyolojik  ve  psikolojik  yöntemleri  de  doğasına  katmalıdır.  Dolayısıyla  realiteyi  var eden  düşünme  tarzları  olduğu  için  epistemolojinin  düşünme  tarzlarının  bilimi  olması gerekir.”46</p>
<p>Bu  açıklamalarda  sıkça  geçen  ‘kuram’  ile, kendisine  dayanılan  varlık  tasavvuru/ ontoloji  ve  bir  evren  tasarımı  kastedilir.  Dolayısıyla  metafizik,  sezgi,  kabul  gibi ‘kuram’a  yakın  manada  kullanılan  kavramların,  insanın  süflı  gayelerinin  içinde  saklandığı,  bilincinde  olmadığımız  saikleri  de içinde  barındıran  muğlak  birer  kavram  olduklarına dikkat edelim.</p>
<p>Bu  hususu,  bilim  felsefecisi,  anlam  bilimci, psikolog,  filozof  vasfında  çeşitli  isimlerden daha açık vurgulayanlar da olmuştur:</p>
<p>“Marcuse,  Weber’in  ‘rasyonelleştirme’  dediği  şeyde  rasyonelliğin  değil  rasyonellik  adına  zikredilmemiş  belirli  bir  politik  iktidar biçimi  olduğunu  söyler.</p>
<p>Dahası  rasyonellik salt  bağlantılarda  mümkün  olan  teknik  uygulamaya  uzanır  ve  bu  yüzden  doğaya  ve topluma  hükmetmeyi  içeren  bir  eylem  tipini  gerektirir.    Marcuse’un  Weber  eleştirisi şu  sonuca  varır:  Teknik  akıl  kavramı  bizzat ideolojiktir.  Tekniğin  yalnız  kullanımı  değil bizzat  kendisi  de  (doğa  ve  insan  üzerinde) bir  iktidardır;  yöntemli,  bilimsel  hesaplanmış  ve  hesaplayan  iktidar.  İktidarın  belirli amaçları  ve  ilgileri  [yani  eşya  ile  alâka  kurma  biçimi,  ahlâki  yönelişleri;  haz  şehvet iktidar  hırsı  vs.]  bu  tekniğe  sonradan  ve  dışarıdan  empoze  edilmiş  değildir;  bu  ilgiler bizzat  teknik  aygıtın  yapısına  dâhildirler. Teknik  her  defasında  tarihsel  ve  toplumsal bir  tasarımdır.</p>
<p>Onda  bir  toplumun  ona  hükmeden  ilgilerin  insanlara  ve  şeylere  yaklaşımları  yansıtılmıştır.  Teknik  bizzat  aklın  biçimine  aittir.  Marcuse’a  göre  bilim  ve tekniğin  rasyonelliği  mantığın  ve  eylemin değişmez  kurallarına  dayandırılmak  yerine içeriksel  ve  tarihsel  olarak  oluşmuş,  yani geçici  bir  a  priori’yi  içine  almıştır.  Günü  geçmiş  iktidarın  ayakta  tutulması  olan  gerçek güdü,  teknik  buyruk  gerekçesiyle  gizlenir. Bu  gerekçe,  bilim  ve  tekniğin  rasyonelliği daha  baştan  içkin  bir  itaat  ettirme,  bir  iktidar  rasyonelliği  olması  ile  alakalıdır.  Arnold Gehlen  teknik  [bilim/bilgi]  ile  rasyonel  eylemin  yapısı  arasında  içkin  bir  ilişki  olduğunu  söyler.</p>
<p>Günlük  deneyimlerimizle  biliyoruz  ki  düşünceler  çoğu  kez  gerçek  güdülerin  yerine  davranışlarımızı  haklı  çıkaran güdülerin  yerine  geçmesine  de  yaramaktadır.  Bu  düzlemde  rasyonelleştirme  denilen şeye  ortaklaşa  eylem  düzleminde  ‘ideoloji’ adını veriyoruz.”47</p>
<p>“Algımızı,  duyulara  verilen  şeyin  basit  bir yansıması  olarak  görmek  epistomolojiik  bir dogmatizmdir.  Önun  hakiki  anlamı  normatiftir  [ahlak,  bakış  açısı  ve  değerlerle  yüklüdür.]”48</p>
<p>“Bilimsel  çalışmaların  temel  değer  yargılarını kendi yararına biçimlenmeye zorlar.”49</p>
<p>“Kuramlar  arasında  yapılan  seçimler  nesnel ve  öznel  değerlerin  ve  bireysel  etki  ve  özelliklerin  karışımına  bağlıdır.Ancak  ne  var  ki bilim  felsefesi  bu  öznel  ve  bireysel  etkilere yer vermemiştir.”50</p>
<p>“Bilimsel  araştırmalar,  bilimsel  dile  karışan  ve  dilin  kendisinden  çıkıyormuş  gibi gelen  önceki  kuşakların  inançları,51  gözden kaçan  birçok  unsura  içkin  olan  açıkça  dile getirilemeyen  ve  sinsice  gözlem  terimleri kılığında  tartışmaya  Truva  atı  olarak  giren bilgi  ve  gözlemlerimizdeki  ideolojik  yapı taşları,52  ideolojik  bileşenler,  gözden  uzaktaki  belki  de  hiçbir  zaman  fark  edilmeyen öğelerin tesirindedir.”53</p>
<p>“Bilincimizin  radar  menzilinin  dışından örtük  bir  şekilde  sinyaller  yollayan  bilişsel enformasyona  dâhil  olan  duygu  ya  da  sezgi diye ifade ettiğimiz şeylerdir”54</p>
<p>Bilgi  dediğimiz  şeyde  içkin  olan  bilgiyi  kirleten  hatta  onunla  aynı  şey  olan  sufli  yönelişler… Bu da bir kenara not alınsın.</p>
<p>Ahlak-Bilgi İlişkisinden Ortaya Çıkan  Üç Husus</p>
<p>Tüm  bu  mülahazalar  birkaç  önemli  hususu ifşa eder:</p>
<p>1-  Bilimin/bilginin  objektif,  kati  ve  hakikate  yaklaştığı  davası  ideolojik  bir  söylemdir.</p>
<p>Hakikati  kati  olarak  bilme  iddiasının  klasik mâhiyet  teorilerinde  kendini  nasıl  gizlediğine  ve  bunun  modern  dönemlerde  daha  da pervasızca  devam  ettiğine  geçen  yazımızda bir  nebze  değinmiştik.  Modern  dönemlerde bu  iddianın,  bir  taraftan  tutarsızlıklarının fark  edilmemesini  temin  eden,  halkın  anlaması  için  itina  ile  gizem  katılan  bir  dil  kul</p>
<p>lanarak  diğer  taraftan  da  elde  ettikleri  teknik  başarıları  gözümüze  sokarak  yürütülen propaganda  ile  daha  fazla  taraftar  bulması temin edilmiştir.</p>
<p>Ama  artık  bu  propaganda  Batıda  da  can  sıkmaya başlamıştır:</p>
<p>“Bilimin  neden  şu  andaki  şekliyle  gelişmekte  olduğunun  cevabını  bile  bilmediğimiz  bir ortamda  bilimin  gittikçe  hakikate  yaklaştığı iddiasının  dillendirmenin  bir  anlamı  yoktur.  Bilimin  gelişmesi  ile  alakalı  sorunların cevapları  psikolojik  ve  sosyolojik  saiklere dayandığı  için  aslında  cevap  bulmayı  ümit bile  edemeyiz,  belki  yaklaşık  bir  açıklama verebiliriz.”55  “Metodolojik  bir  kriter  aramak safdilliktir.”56</p>
<p>“[Var  olduğu  iddia  edilen] Bilgi  mantığı  [metodolojisi],  daha  önce  kabul  edilen  teorinin  hangi  şartlar  altında  geçersiz  olduğunun  cevabını  vermez.  Verilen cevaplar,  bilginin  mantığı  ile  ilgili  değil  ideolojiktir.”57  “Bilimciler,  bilimin  başarısını, dikte  eden  retorik  buyruklarla  dayatmaya çalışırlar.”58</p>
<p>“Bilimsel  teorilerin  ispatlanmış  doğrulanmış  ya  da  muhtemelen  doğru  olmalarını mümkün  kılan  hiçbir  bilimsel  yöntem  yoktur.”59</p>
<p>“Bilimsel  bilginin  bir  araştırma  mantığı  ve yöntemi  olduğunu  iddia  etmek,  bir  dogma ve  mittir.  Böyle  bir  iddianın  hiçbir anlamı yoktur.”60</p>
<p>Muhtemelen  çoklarının  ilk  defa duyduğu,  bilginin  kati  ve  objektif  kriterlere  sahip  olduğunu  duymaya  alışan  zihinlerce -ellerindeki  bilgiyi  (!?)  güvenilmez  hale  getireceği  için-  hemen  reddedilecek  olan  bu  değerlendirmeler  doğrudur,  evet. Bilimsel  bilgi,  kat’i  olmadığı gibi  objektif  bir  metodolojiye de  sahip  değildir.Bunun  ısrarla iddia  edilmesinin  arkasında  ise bir ideoloji vardır.</p>
<p>Kesinliğinden  emin  oldukları şeyleri  hatırlayarak  bu  hususu hemen  reddedecek  olan,  ‘Şu anda  bu  satırları  okuduğumdan  eminiz  mesela,  demek  ki  kesin  bilgi  vardır.  Hem  kesin bilgi  yoksa  her  biri  kesin  olan  bu  hükümleri nasıl  verebiliriz?’  şeklindeki  iddialarla  söylenilenleri  hemen  redde  kalkan  ve  objektif kriterler  vaz  etmeye  çalışanlara  acele  etmemelerini öneririz.</p>
<p>Burada  ortaya  koyulan  tespitleri  tam  olarak anlayabilmek  için  objektif  bilgi  kriterleri olarak  kabul  edilen  şeyleri  masaya  yatırmamız  gerekmektedir.  Ancak  bu  ayrı  bir  makalenin  mevzuu  olduğu  için  katilik  söylemini reddeden nakillerle kifayet ediyoruz.</p>
<p>Sadece  şu  kadarını  söyleyelim  ki  bu  cümleler,  felsefe  ve  bilim zımnında  bilginin  katilik  kriterleri  olarak takdim  edilen  esaslar hakkında  bir  tenkittir. Yoksa  mutlak  manada  bilginin  katiliğini red  değildir.  Ama  ne var  ki  bilgi  derken kastettiğimiz  de  zinhar  felsefe  ve  bilimin dilindeki  ve  maalesef ki  ekseriyetin  zihninİster kadim İlmü’n-Nefs’in tespit ettiği gibi şehevî ve gazabî temayülleri arasında, ister modernlerin dillendirdiği gibi haz alma ve elemden kaçma sâikiyle denilsin, bir vâkıadır ki; insanın ameliyeleri daima hissiyatının tasallutundadır. de  yer  etmiş  olan  şey  değildir. Bu  makalede yapılan  değerlendirmeler,  kastettiğimiz  manada  bilginin  mahiyeti  hakkında  bazı  ipuçları vermektedir.</p>
<p>2- İnsanın Bilincine İçkin Ahlak</p>
<p>Bu  nakillerden  ortaya  çıkan  ikinci  husus  şudur:</p>
<p>Bir  zamanlar  beş  duyunun  yetersizliği,  ya da  doğruya  en  doğru  temel  ilkenin  var  olup olmadığı  meseleleri  üzerinden  doğruluğu ve  kesinliği  tartışmaya  açılan  bilgi,  teknik başarıların  propagandası  ile  deney/gözlem taraftarlarının  kazandığı  üstünlük  sayesinde  uzunca  bir  müddet  sağlam  bir  korumaya  alınmıştı.  Bugün  bilgi  başka  bir  açıdan muaheze  edilmeye  başlamaktadır.  Deney ve  gözlem  yapanın  psikolojisi&#8230;  Yüzyıllardır -mesnedlerinin  değişmesine  rağmen-  müdafaa  edilmeye  devam  edilen  doğruluk  ve kat’ılik  davasının  arkasındaki  ahlaki  duruş artık saklanamamaktadır.</p>
<p>Şimdiye kadar böyle bir şeyi hiç düşünmemiş kimseler  için,  ahlâkı  tavrın  bilginin doğruluğuna  tesir  etmesinin  manasını  biraz daha anlaşılır hale getirmeye çalışalım:</p>
<p>Kendine  dair  ciddiyetle  düşünen  herkesin fark  edebildiği  bir  husustur  ki;  insan  farkında  olmasa  da  yaptığı  şeyleri,  farkında  olduğu  gerekçelerden  çok,  farkında  olamadığı hissi  sâiklerin  etkisiyle  yapmaktadır.  Bu, sanıldığı  gibi  duyguların  etkisinde  olmadığı,  salt  aklını  kullandığı  sanılan  zamanlarda  da  böyledir.  Üstelik  bu  sâikler  ârızı  ve hâricı  değil  bizatihi  sürecin  içindedir.  Bilgi,bazı  çevrelerce  sürekli  öyleymiş  gibi sunulmaya  çalışılsa da  hiçbir  zaman  salt bir  tefekkürden,  teakkulden  ya  da  tecrübeden  ibaret  olmamıştır.  Tefekkürü  de tecrübeyi  de  tehassüsten  tecrid  etmek mümkün  değildir.  En mücerred  haliyle  kavramsal  matematiksel  formatında  bile  düşünce,  bir  tehassüsün  yani  ahlâkı  bir  tavrın yörüngesindedir.</p>
<p>İster  kadim  İlmü’n-Nefs’in  tespit  ettiği  gibi şehevı  ve  gazabı  temayülleri  arasında,  ister modernlerin  dillendirdiği  gibi  haz  alma ve  elemden  kaçma  sâikiyle  denilsin,  bir vâkıadır  ki;  insanın  ameliyeleri  daima  hissiyatının  tasallutundadır.61</p>
<p>Böylesi  bir  gündeme  sahip  olan  bilinçlerimiz,  terbiye  edilmediği  sürece  -elde  ettiği  her  şey  gibi-  elde  ettiği  bilgileri  de  yiyerek  şehvet  peşinde  koşan kendi  hazcı  gayesi  için  dönüştürür.  Yani  bilgi  denen  şey  bir  tarafıyla  haz  peşinde  koşan bir  bilincin  serüvenidir.  Bu  süflı  temayülleri yüzündendir  ki  bilinçlerimiz  elindeki  verilerin  gerçekliğe  mutabakatından  çok,  onaylanmayı  bekleyen  tehassüsât  ve  temâyülâta mutabakatına dikkat etmektedir.</p>
<p>İnsanın Kendini Sınırlaması Ve Kat’iyyet İnancı</p>
<p>İşte  burası  modernlerin  gündemine  bir türlü  gelmeyen  başka  bir  hususun  kapısını aralar. İlmin  his  ile  kuşatılmışlığının dile  getirilmeyen  iki  ağır  bedeli  vardır. İdrakimize  bir  sülük  gibi  yapışan  bu  maraz elindeki  veriye  güvenmememizi  sağlayarak hakikati  sınırlamakta,  ötesini  fiili  olarak yadsımamıza  sebep  olmakta,  durduğumuz yerin  daima  doğru  olduğuna  inandırarak bilgiyi  kirletmekte,  elimizdeki  bilgileri hakikatin  önünde  bir  perde  haline  getirmektedir.</p>
<p>Çevremizdeki  her  şeyi  sahip  olduğumuz varlık  tasavvuruna  göre  anlamlandırır, elimizdeki kodlarla Bildiğimiz  şeyleri  kendisine  göre  bildiğimiz   deşifre ederiz. Bildiğimiz şeyleri kendisine göre bildiğimiz ilkelerimiz  vardır.</p>
<p>An  itibariyle  sahip olduğumuz  veriler,  hali  hazırda  sahip olduğumuz  ve  ileride  sahip  olacağımız verileri  kendine  göre  düzenleyen  ve  neyi görmemiz  gerektiğine  de  karar  veren  birer şablon  işlevi  görürler.  Ancak  elde  ettiğimiz yeni  verileri  düzenlemekte  kullandığımız verilerin kendisi sorunlu ise ne olacaktır?</p>
<p>Beş  duyunun  baskısı  altında  olan  insan  bilgi elde  etme  sürecinde  -hangi  paradigmayı  kabul  ederse  etsin-  varlığı  altı  cihet  ve  üç  boyuta  indirgemek  gibi  bir  alışkanlığa  sahiptir.  Hakikati  bu  yüzden  farkında  olmadan indirger.  Böylelikle  de  bizi  hakikate  taşıyan ya  da  taşıması  umulan  bu  ‘ana  veriler’,  aynı zamanda  hakikati  olduğu  gibi  görmemize saf  hakikat  ile  karşılaşmamıza  engel  olan birer  perde  işlevi  görürler.  Böylelikle  varlığı daha öğrenirken sınırlamaya başlarız. Bu  veriler  önceden  sahip  olduğumuz  ön varsayımlar, kabullerdir.Bu  hususu  batıda fark  edenler  “Yorum,  önceden  var  olan  yapılar  tarafından  oluşturulan  bir  ön  anlamada temellenir” şeklinde ifade eder.62</p>
<p>İnsanın  bu  indirgeme  sürecini  mahkûmu ve  mağduru  olduğu  bir  vakıa  olduğundan ötürü-  normal  karşılamamızı  bekleyenler olabilir.  Nitekim  çoğunluğun  tuttuğu  yol da  budur.  Ancak  bizim  dikkat  çekmek istediğimiz husus şudur: İnsanoğlu, varlığın  sadece  ya  da  büyük  oranda gözlemlediklerinden  ibaret  olduğuna  ve elindeki  şablonlar  ile  yaptığı  çözümlemelerin  de  kesin  neticeler  elde  ettiğine  inanmaya  ya  da  öyleymiş  gibi  davranmaya  meyillidir.  Bu  meylin  asıl  sebebi  ne  insanın  beş duyunun  tasallutunda  olduğu  algı  düzeyi  ne de  âlemin  yapısı  değildir.Sadece  -ne  gören insan  ne  de  görünen  varlık  göründüğü  gibi sınırlı  olmadığı  halde-  insanın  kendisini  ve âlemi  gördüğünden  ibaret  sanmaktaki  ısrarıdır.</p>
<p>Kendisini,  mümkünse  herkesten,  değilse birçoğundan  üstün  olduğuna  iknaya  çalışan (kibir),  olmadı  ne  kadar  mazbut  işler  yaptığını  her  fırsatta  başkalarına  ilana  yeltenen (riya),  kendisinde  olmayan  bir  artı  özelliğin yekdiğerinde olmasına tahammül edemeyen (hased),  onun  ne  kadar  da  eksik  olduğunu her  fırsatta  yaymaya  çalışan  (gıybet)  ve işte  bu  yüzden  de  varlığın  asıl  sahibinin karşısına  dikilmekten  (şirk)  vaz  geçemeyen benmerkezci  bir  bilinç,  kendine  uygun  olan uydurma  verileri  dahi  gerçekliğini  tahkik etmeye  lüzum  görmeden  kabul  eder,  lehine yönelik  abartıdan  çekinmez  ve  hatta  durduğu  yeri  destekleyen  veriler  uydurur.  Yani sadece  istediğini  görür.Böylesi  bir  bilinç, hakikat  eline  geçse  çarpıtacak,  başkasında görse  kabul  etmek  istemeyecek,  sahip  olduğu  şablonun  ötesinde  bir  sahayı  bırakın anlayabilmesini  teorik  olarak  dahi  kabul  etmeyecektir.</p>
<p>İmam  Gazzâlı,  söyleyenine  tam  olarak güvenmese  de  söylenilen  şeyin,  tabiatına, ahlâkına  birikimine  ve  teşekkül  eden  bilinç yapısına  uygun  düşenini  hemen  kabul  ediverdiğini söyler.63</p>
<p>Hakikati  arama  erdemine  erememiş  bir kimsenin  anlama  ve  yorumlama  usûlü,  bildiği  bütün  yollarla  kendisini  beğendirme, üstün  gelme  ve  karşı  tarafı  haklı  olduğuna inandırma  usulüdür. O  yüzden  bin  bir  hileyle  işini  yürüten  nefsin  insanın  kendisini  nasıl  sınırlamasına  sebep  olduğunu  daha  çok yekdiğeriyle  muhatab  olduğunda  fark  edersiniz.  Öyle  ki  en  cahili  bile  illa  satacak  bir şeyler bulur.  Bir mecliste tek  bir kelime bile bilmediği  herhangi  bir  hususta  küçük  düşmemek  için  susan  kimseler  (birileri  buna eminim  tevazu  diyecektir)  o  yeni  duyduğu ibtidâı  malumat  ile  başka  meclislerde  meydan  yerine  atlayan  bir  uzman  kesiliverirler.</p>
<p>Hatta  bir  ara  başkasından  duyduğu  bir  bilgiyi  şaşkınlıkla  dinleyen  ama  bir  süre  sonra  ondan  duyduğunu  bile  unutarak  bilgiyi kendisi  keşf  etmiş  bir  meselenin  uzmanı gibi  hem  de  aynı  kişiye  satmaya  kalkışanlara rastlarsınız. Birileri  akıl  diye  kutsamaya  yeltense  de  işte bu  bilincin  adını  da  yaptığı  işi  de  Cenabı Allah  ferman  buyurmaktadır.  “Muhakkak ki  nefs  olanca  şiddetiyle  kötülüğü  emredendir…”  (Yusuf, 53) İnsanın  kendini  sınırlandırması  ve  elde ettiğini  hakikat  görmekte  ısrar  etmesi derinliği  görmesine  perde  olmakta  ve katilik  iddiası  olarak  tezahür  etmektedir.</p>
<p>Bu  bir  eksik  ve  yanlış  anlama,  daha  doğrusu ‘anlamama’  halidir.  Bu  da  şu  manaya  gelir  ki ‘anlamak’,  ahlaksızların  mahrum  olduğu  bir şeydir.  Ahlâkın  bilgiye  tesirini  bu  seviyede dahi  kabul  etmeyenler  az  değildir.  Hâlbuki ahlak  esirinin  boyutları  bundan  çok  daha ileri seviyelerdedir.</p>
<p>‘Değer’den Mücerred Obje Yoktur</p>
<p>Bir  Batılı:  “Bilim  adamlarının  nihai  olarak  bilimin  ne  olduğu  ve  bilimsel maceranın  özünü  kavradıklarına  inanmadığını” söyler.64Bunun birçok sebebinden  en  önemlisi işte  bu  ahlak/değer-bilgi ilişkisinin  bilgi  ve  varlığın mahiyetine  olan  tesirinin boyutlarının  fark  edilememiş  ya  da  fark  edilmiş olsa  da  özellikle  reddediliyor  olmasıdır.  Bilginin bilinç  dışı  tesirler  altında olması  aslında  mahiyetinin  belirsiz  olduğunu gösterir.  Ancak  her  şeyi bildiğini  düşünen  kimseye  bilginin  ne  olduğunu dahi  bilmediğini  kabul  ettiremezsiniz. Muşahhas  her  hangi  bir nesne  hakkında  bir  hüküm  verirken  orada  dile getirmediğimiz  hatta  farkında  bile  olmadığımız çok  daha  fazla  mücerred veri  vardır.  Mesela  değerlerle  yüklü  ‘Bu  ağacı  seviyorum’  normatif  cümlesi nasılki  aynı  zamanda  sözde  değerlerden bağımsız  olan  ‘Bu  bir  ağaçtır’  pozitif  hükmünü  içeriyorsa  aynı  şekilde  ‘Bu  bir  ağaçtır’  cümlesi  de  beyan  edilmemiş  olsa  da  ‘Bu ağacı  beğeniyorum’  ya  da  ‘beğenmiyorum’ gibi  sayısız  değer  içerikli  önermeyi  içinde barındırmak  zorundadır.  Yani  gözlemlenen olgu,  bu  değerler  ile  birlikte  daima  gözlemlendiğinden fazla bir şeydir.</p>
<p>Bazı  anlam  bilimciler:  “Yorumcu  yorumlamakta  olduğu  geleneğe  ait  ise  anlamanın bizatihi  kendisi  tarihsel  bir  olaydır”65  ve “Tarihsel  araştırma  için  kendinden  ve  kendi başına  bir  nesne  hiçbir  suretle  söz  konusu olamaz.</p>
<p>İşte  anlam  bilimlerini  doğa  bilimlerinden  ayıran  şey  de  budur”  derken66  bu hususa  parmak  basmaktadırlar.  Yani  zaman içerisinde  gerçekleşen  her  şey  tarihseldir ve  biz  tarih  içindeki  ne  bir  nesne  ve  ne  de bir  olguyla  değerlerden mücerred  çıplak  bir  şekilde  karşı  karşıya  kalamayız.</p>
<p>İşte  bu  durum, -kişi  çoğu  zaman  bunun farkında  olmasa  da-  değerlerden  hâlı  olan  mücerred  bir  doğru  yanlış hükmü  verilmesine imkân vermez. Bir  olgunun  ancak  değerden  bağımsız  olduğu farz  edildiğinde  hakikatten  neye  denk  düştüğünü  tartışmak  mümkün olabilir.  Zaten  eşya  üzerine  kat’ı  hükümler  veren  modernler  de  böyle bir  durum  mümkünmüş gibi  davranırlar.  Ancak böyle  bir  şey  biz  sıradan insanlar  için  hâlihazırda mümkün değildir.</p>
<p>Aynı eşyadan, aynı hâdiseden,  aynı  deneyden  aynı  şeyin  anlaşılmaması,  malûmâtın  kifayetsizliğinin  yanı  sıra bu  değerlerin  daha  da genelde  ahlak  ile  alakalı oluşundandır.  Modernler  ve  onların  çekim alanına  girmiş  zihinler  işte  bunu  kabul  etmezler.  Doğrusu  biz  de  gündelik  hayatlarında  değerlerden  kurtulamamış  kimselerin herhangi  bir  hususta  hüküm  vereceği  esnada  nasıl  olup  da  değerlerden  kurtulmayı becerebildiklerini merak ediyoruz. Faraza  bir  olguyu  değerlerden  mücerred  ele almaya  imkân  bulunsa  dahi  mahiyetlerin belirlenmesi  gibi  sayısız  unsuru  görebilecek  bir  his  ve  bunu  değerlendirebilecek  akıl lazımdır  ki  buna  sahip  olduğumuza  dair  de bir  emâre  görünmemektedir.  Bu  da  değerden  bağımsız  olduğu  varsayılsa  dahi  mahiyetleri  bilinmezlikten  kurtaramamaktadır.</p>
<p>İşte  mahiyetlerin  bilinmezliği  ve  değerlerle kuşatılmışlığı  yüzünden  sâbık  yazımızda mahiyetlerin  herkes  için  aynı  değil  de ‘biricik’ olduğunu vurgulamıştık.</p>
<p>Birisi  şöyle  bir  itirazda  bulunabilir:  ‘İşte burada  bir  cisim  var  ve  bu  sert  bir  cisimdir. Bunun  kat’ı  olarak  doğruluğuna  hükmetmek  için  değerlerden  kurtulmaya  gerek yoktur.  Öyleyse  hisler,  akıl  vs.  vasıtasıyla kesin  verilere  sahip  olunabildiğine  göre  bu değerlerin  -ki  biz  buna  hevâ  diyoruz-  bilginin  doğasına  ve  doğru  yanlış  hükümlerinin verilmesine tesiri önemsiz olmalıdır.’</p>
<p>Bir  olguyu  algılamak  gerçekliği  olduğu  gibi algılamak  değildir.  Mesela  bir  dört  ayaklı da    çevresini  görmektedir,  duymaktadır  ve çevresine  dair  bir  bilişe  sahiptir.</p>
<p>O da  bir cismin  orda  olduğunu  görür,  sertliğini  ya  da yumuşaklığını  hisseder.  Önun  için  o  cisim, önüne  çıktığında  üstünden  veya  kenardan geçebileceği  belirsiz  bir  objedir.  Yumuşak veya  sertliğine  göre  nesneye  bastığında  yürüyüşünü  ona  göre  ayarlar.  Ancak  algı  evreni  dar  olduğu  için  onu  olması  gerektiği  gibi algılayamaz  ve  bütün  içindeki  yerine  koyamaz.  Hayvanın  gösterdiği  bu  tavrın,  insanda olduğu  gibi  bir  algılama  ve  bilinç  düzeyine sahip  olmadığına  bağlayarak  meseleyi  kapatabilirsiniz.  Ancak  mesele  de  zaten  budur.</p>
<p>İnsan  sadece  objeleri  görmeye  ve  hissetmeye  dönük  bir  rasyonel  zekâya  sahip  değildir. İnsanın  algı  evrenini  yani  bilincinin  sınırlarını  belirleyen  kodlar,  aynı  zamanda  değerlerle belirlenir. İnsanların, hayvanın  algıladığı o  cisme  dair  daha fazla şey  biliyor olması  ve  başka amaçlar için kullanılabildiğinin farkında olması, onun  dört  ayaklılardan  daha  kapasiteli  olduğunu  gösterir  belki.  Ancak  bu demek  değildir  ki;  o,  mezkur  objeyi  kendi değerleri  ile  indirgemiyor  ve  bütün  içerisindeki  yerine  koyabiliyor.</p>
<p>Açıkça  söylemek gerekirse  ahlak-bilgi  dolayısıyla  da  değer-olgu  ilişkisi  belli  belirsiz  değildir.  Bilakis olguların  gözlemlenen  fiziksel  tarafları  buz dağının  sadece  görünen  kısmıdır.  Ancak  insan,  ekseriyetle  olgunun  muşahhas  tarafını gözlemleyerek  gerçekliğin  tamamına  muttali  olduğunu  vehmeder.  Yani  bu  değerler tıpkı  gözlemlenen  olgu  gibi  bir  gerçekliğe tekâbül  eder.  Hem  de  fiziksel  olgunun  ne  işe yarayacağını  ve  dahi  ne  olduğunu  belirleyen bir gerçekliğe…</p>
<p>Bir  cismin  varlığının  ve  sertliğinin  farkında olan  insan,  bilincini  saran  değerler  dünyası  sayesinde  oluşan  şablonların  cismi  nasıl indirgediğini  ve  gerçeklikten  neleri  ıskalamasına  sebep  olduğunu  fark  etmezse,  kendi algı  düzeyine  göre  eşya  hakkında  tavır  alan dört  ayaklılarla  benzeşen  bir  algı  seviyesine hapsolmayı kabul etmiş demektir.</p>
<p>‘Bilinçlerimiz  süflı  değerler  ve  indirgenmiş varlık  sarmalından  kurtulursa  bambaşka bir  bilince  erişir,  bambaşka  hakikat  müşahede eder.’</p>
<p>İşte  bu  yolu  kat  ederek  görülecek  olanı görmüş ruh ustalarımızın belirttiği bu ufkun, garblılar  ve  onların  bilgi-varlık  tasavvuruna hapsolmuş  şarklılar  tarafından  reddediliyor  olmaları,  gönüllü  olarak  süflı  değerlerin muhâfızı  olmayı  tercih  etmiş  olmalarıyla alakalıdır.  Vahyin  tarihsel  olmasından  dem vuranların  ‘tarihsellik’  derken  bu  hususları  masaya  yatırdıklarını  asla  göremezsiniz.</p>
<p>Zira  onlar  tarihselliği,  vahyin  metnine hâkim  olan  değerler yerine  kendi  sefil heveslerini değer Bir güç elde etme iştiyakıyla hakikate sahip olmayı arzulamak hakikati aramak değildir.  Bu ancak insanın hevasına, kendisine tapınma ideolojisidir. diye  ikâme  edebilecekleri  bir  menfez olarak  görmektedirler, hepsi bu.</p>
<p>Asrımızda değerlerin  ahlakla  içiçeliğini vurgulayan67 hatta  daha  da  ileri  giderek  ‘olgu’yu  değil ‘değer’i  asıl  kabul  eden68  batılı  felsefeciler yok  değildir.  Ancak  onların  çırpınışları  da kat’ı  bilgi  efsanesinin  gölgesinde  kalmıştır.</p>
<p>Ahlakın  bilgiye  tesirini  belli  belirsiz  itiraf eden  filozoflar,  bilgi  sosyologları,  bilim  felsefecileri,  anlam  bilimcilerinden  önce,  ahlak ve  bilginin  ileri  boyutlarda  birbirinden  ayrılmazlığı  kadim  felsefede  bilinen  ve  kabul edilen  bir  şeydi.  Bilgi  ile  erdemin,  karakter ile  aklın  eşitliğini  savunan  Sokrat  ve  Platon için69  doğru  olan  hakiki  bilgi  ile  ahlaki  bilginin  aynı  şey  olduğudur.  Her  ikisi  de  pratik bilgidir  ve  amacı  da  eylemi  belirlemektir.70 Bunu  biraz  abartılı  bulan  Aristo,71  doğal doğru  ile  hukûkı  [ahlâkı  ve  amelı]  doğruyu birbirinden  ayrı  görür.72  Ancak  o  da  bilgiyi ahlâkı  varlığın temel unsurlarında görür.73</p>
<p>Ne  var  ki,  değer  ve  bilgiyi  aynı  gören Sokrat’lı  zamanlar  -başta  pozitivist  algı  ile- bilimsel  görüş  sayesinde  değer,  emprik  ve rasyonel  bilginin  bir  hali  olarak  görülmeye başlayarak  onun  egemenliğine  teslim  edilir.74  Değerin  modern  bilgi  teorilerine  teslim edilmiş  olmasına  rağmen  bu  geleneği  bu asırda da sürdürenler vardır.</p>
<p>Asrımızda  batıda  ahlak-bilgi  alakasını  en üst  seviyelerde  kabul  eden  isimlerden  biri olan  Gadamer,  Sokrat’ın  değil  de  Aristo’nun meseleye  bakış  açısına  daha  yakın  durur  ve uygulamayı  [yani  amel  ve  ahlâki  tavır]  anlamanın  sonradan  ve  arızı  bir  unsuru  değil anlama  fenomenini  tümüyle  belirleyen  bir şey  olarak  görür.75  “Anlam  bilimleri  teorik bilgiden  daha  fazla  ahlâki  bilgiye  yakındır” diyen  Gadamer,76  ahlâkın  bilgiye  ileri  derecede tesirini itiraf eder. O,  şunları  söyler:  “[Bilinç  fonksiyonları  olan] kognitif  fonksiyonlar  ile  [ahlâkı  değer  ve kabuller  olan]  normatif  fonksiyonları  birbirinden  ayırmak  açıkça  birbirine  ait  olan şeyleri  ayırmaktır.</p>
<p>Bu  iki  fonksiyon  arasında  [birbirine sirayet  ettikleri]  bir gedik vardır.”77  “[Kişinin  eşya  ile]  dogmatik  [ahlaki kabuller  ile]  ilgi  [alaka  kurması]  ile  [tarih içinde  herhangi  bir  eşya]  tarihsel  ilgi  [kurması]  arasında  fark  olsa  da  kesin  bir  ayrım gösterilemez.”78  “Hermeneutik  problemin kalbi,  külli/evrensel  olan  ile  cüz’ı/tikel  olan arasındaki  ilişkidir.  Anlama,  evrensel  olan bir  şeyi  belirli  bir  durumda  özel  [ahlaki  değerler  kabuller  ile]  bir  uygulama  meselesidir.  Bu  durum,  Aristotalesçi  etik’i  bizim  için çok önemli hale getirir.”79 Belli  belirsiz  olsa  da  bir  bilgi-ahlak  içkinliği vurgulanmış&#8230; Bu da bir şey sayılır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Devamı:</p>
<p>Hasan Yaşar &#8211; Mana&#8217;nın Manası ve Anlama&#8217;nın Mertebeleri adlı Makalesinden Alınmıştır..</p>
<p>Dirayet Dergisi,Sayı:2,syf.132-143</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>1  Celaleddin  es-  Suyuti,  Hemmu’l-Hevâmi’  alâ  Cem’i’lCevâmi, , Menşuratı Razi, 2000, c. 1 s. 11</p>
<p>2  Ebu  Hilâl  el-Askerı,  el-Furûku’l-Luğaviyye,  Tahkik: Muhammed  İbrahim  Selim,  ,  Darü’l-İlm  ve’s-Sekafe, 1997, s. 33-4</p>
<p>3  el- Askerı,  el-Furûku’l-Luğaviye, s. 87.</p>
<p>4  el- Askerı,  el-Furûku’l-Luğaviye, s. 87-8. Bu  arada  el-Askeri,  bizim  ‘dirayet’in  ‘ilim’  manasına gelmekle  birlikte  ‘fehm’  manasında  da  kullanıldığını belirtmektedir.  el-Furûku’l-Luğaviye, s. 91-2.</p>
<p>5  İsmail  Hakkı  Bursevı,  Fûrûk-i  Hakkı,  Matbay-ı  Amire, 1291,  s. 148</p>
<p>6  Şahin Uçar,  Varlığın  Anlamı, Şule Yay. 2010, s. 25, 59</p>
<p>7  H.  G.  Gadamer,  Hakikat  ve  Yöntem,  Çev:  Hüsamettin Arslan  (İng),  İsmail  Yavuzcan  (Alm),  Paradigma  Yay. 2008,  c. 1, s. 124-5</p>
<p>8  Gayle  L.  Örmitson,  Alan  D.  Schrift,  Hermeneutiğe  Giriş,  ‘Hermeneutik  ve  Humaniter  Disiplinler’  içinde,  , Çev: Hüsamettin Arslan, Paradigma Yay, s. 3</p>
<p>9  Örmitson, Schrift,  Hermeneutiğe Giriş, s. 8.</p>
<p>10  F.  R.  Palmer,  Semantik;  Yeni  Bir  Anlam  Bilim  Projesi, Çev. Ramazan Ertürk, , Kitabiyat, 2001, s 184</p>
<p>11  Örmitson,  Schrift,  Hermeneutiğe  Giriş,  s.  20.  (İfadeler,  Hermeneutik’in  kurucu  isimlerinden  Dilthey’e aittir.)</p>
<p>12  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c.1, s. 248.</p>
<p>13  Gadamer,  Hakikat  ve  Yöntem,  c.  2,  s.  177  (Gadamer dilin  asla  bütünüyle  kuşatılamayacağını  söylese  de (  Metin ve  Yorum,  ‘Hermeneutik  ve  Humaniter  Disiplinler’  içinde  s.  289)  anlamanın  vuku  bulacağı saha  olarak  yine  dili  konuşanı  değil  de  dili  işâret ederek  hala  meselenin  uzağında  kaldığını  gösterir.)</p>
<p>14  Palmer,  Semantik;  Yeni  Bir  Anlam  Bilim  Projesi,  s. 185.</p>
<p>15  Palmer,  Semantik;  Yeni  Bir  Anlam  Bilim  Projesi,  s. 17. 1</p>
<p>16  Örmitson, Schrift,  Hermeneutiğe Giriş, s. 25, 26. 27</p>
<p>17  Gadamer,  Hakikat  ve  Yöntem,  c.1,  s.  XLİ-XLİİ.  (Nakil bazı tasarruflarla yapılmıştır.)</p>
<p>18  H.  P.  Rickman,  Anlama  ve  İnsan  Bilimleri,  Çev:  Mehmet Dağ, , Etüt Yay. 2000, s. 85, 87 Dirâyet</p>
<p>19  Robert  K.  Merton,  Bilimin  Normotif  Yapısı,  Çev: Kemal  İnal,  s.  166-7,  Michael  Polanyı,  Bilimsel İnançlar,  Çev:  Barış  Yıldırım,  s.  193,  Thomas  Kuhn, Bilimsel  Araştırmada  Dogmanın  Etkisi,  Çev:  Barış Yıldırım,  s.  198-9,  ‘Bilim  Sosyolojisi  İncelemeleri’ içinde  Ed:  Bekir  Balkız,  Vefa  Saygın  Öğütle,  DÖGUBATİ,  2010;  Emile  Durkheim,  Elementery Forms Of Religous  Life,  s.  151’den  naklen  Hüsamettin  Arslan, Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi  Denemesi,  , Paradigma Yay, 2007, s. 56</p>
<p>20  Georg  Simmel,  Tarih  Felsefesinin  Problemleri,  Çev: Gürsel Aytaç, DÖGUBATİ, 2008, s. 19 162</p>
<p>21 Simmel,  Tarih Felsefesinin Problemleri, s. 20.</p>
<p>22  Simmel,  Tarih Felsefesinin Problemleri, s. 21.</p>
<p>23  Simmel,  Tarih Felsefesinin Problemleri, s. 41.</p>
<p>24  Simmel,  Tarih Felsefesinin Problemleri, s. 26.</p>
<p>25  Uçar,  Varlığın  Anlamı, s. 29.</p>
<p>26  Karl  Mannheim,  İdeoloji  ve  utopya,  Çev:  Mehmet Ökyayuz, , De  ki Yay. 2009, s. 248</p>
<p>27  Mannheim,  İdeoloji  ve  Utopya,  s.  252.  Bazı  tasarruflarla.</p>
<p>28  Robert  K.  Merton,  Bilimin  Normotif  Yapısı,  s.  166-7 (Nakil özetle yapılmıştır.)</p>
<p>29  Merton,  Bilimin Normotif Yapısı,  s. 168-9.</p>
<p>30  Thomas  S.  Kuhn,  Asal  Gerilim;  Bilimsel  Gelenek  ve Değişim Üzerine Seçme İncelemeler, s. 20.</p>
<p>31  Thomas  S.  Kuhn,  Eleştirmenlerime  Cevaplar,  ‘Bilginin  Gelişimi  ve  Bilginin  Gelişimi  ile  İlgili  Teorilerin Eleştirisi’  içinde,  Ed:  İmre  Lakatos,  Alan  Musgrave, Çev:  Hüsamettin  Arslan,  Paradigma  Yay,  1992,  s. 310,  Thomas  S.  Kuhn,  Bilimsel  Devrimlerin  Yapısı, Çev: Nilüfer  Kuyaş, , Kırmızı Yay. 2006, s. 283, 288</p>
<p>32  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi  Denemesi, s. 151 ve 152.</p>
<p>33  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi  Denemesi, s. 154, 155.</p>
<p>34  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi  Denemesi, s. 141.</p>
<p>35  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi  Denemesi, s. 161.</p>
<p>36  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi Denemesi,  s.  120,  121.  (Dolayısıyla  batılı  değerler perspektifinde  üretilen  husûsi  bir  biliş  duyuş  ve algılama  biçimini  onaylamak  için  bilim-  sanat  gibi üst  başlıklara  gönderme  yaparak  bir  olumlumla batının  bu  kavramları  ve  statükoyu  var  eden  değerleri  de  olumlulamak  anlamına  gelir.  Mustagrip yazarların  bilime  sanata  mavi  boncuklar  dağıtırken bunun  farkında  olmadıklarını  düşünenler  olabilir ancak  onların  onayladığı  şeyin  aslında  zihinlerinin arkasındaki bu değerler olduğunu kaydetmeliyiz.)</p>
<p>37  Pierre  Duhem,  German Scince,  s.  15-6’dan  Talip  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş  Bilim  Felsefecileri, s.43, Bilgesu Yay, 2011</p>
<p>38  Pierre  Duhem,  Essays  in  The  History  and  Philosophy of Scince,  s.  74-5’den  Kabadayı,  Duhem’den Laudan’a Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 48.</p>
<p>39  Pierre  Duhem,  The  Aim  and  Structure  of  Physical Theory,  s.  144’den  Kabadayı,  Duhem’den Laudan’a Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 55.</p>
<p>40  Duhem,  The  Aim  and  Structure  of  Physical  Theory, s.  47’den  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 55.</p>
<p>41  Duhem,  The  Aim  and  Structure  of  Physical  Theory, s.  148’den  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 55.</p>
<p>42  Emile  Meyerson,  Explanation in The Sciences,  s. 52’den  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 61-2.</p>
<p>43  Emile  Meyerson,  Explanation in The Sciences,  s. 383-4’den  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 62.</p>
<p>44  Emile  Meyerson,  Explanation in The Sciences,  s. 29’dan  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş  Bilim Felsefecileri, s. 61.</p>
<p>45  Alexandre  Koyre,  Yeniçağ  Bilimin  Doğuşu,  Çev:  Kurtuluş Dinçer, s. 110-1, Gündoğan Yay. 1994.</p>
<p>46  Ludwik Fleck,  Cocnition  And  Fact-Materials  On  Ludwick Fleck,  72’den  Kabadayı,  Duhem’den Laudan’a Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 84.</p>
<p>47  Jurgen  Habermas,  ‘İdeoeloji’  Olarak  Teknik  ve  Bilim,  Çev:  Mustafa  Tüzel,  s.  34,  35,  36,  38,  104,  YKY. 2004.</p>
<p>48  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 1, s. 124-5.</p>
<p>49  Jacob  Bronowski,  Bilim  ve  İnsan  Değer  Yargıları, Çev: Ayseli Usluata,  s. 6, Varlık Yay. 1971.</p>
<p>50  Thomas  S.  Kuhn,  Asal  Gerilim;  Bilimsel  Gelenek  ve Değişim  Üzerine  Seçme  İncelemeler,  Çev:  Yakup  Şahan, s. 387, Kabalcı Yay. 1994.</p>
<p>51  Paul K.  Feyerabend,  Yönteme  Hayır;  Bir  Anarşist  Bilgi  Kuramının  Ana  Hatları,  Çev:  Ahmet  İnam,  s.  81, Ara Yay. 1989.</p>
<p>52  Feyerabend,  Yönteme  Hayır;  Bir  Anarşist  Bilgi  Kuramının Ana Hatları, s. 84, 86.</p>
<p>53  Feyerabend,  Yönteme  Hayır;  Bir  Anarşist  Bilgi  Kuramının Ana Hatları,  s. 86.</p>
<p>54  Antonio  R.  Domassio,  Descartes’in  Yanılgısı,  Çev: Bahar Atlamaz, s. 10, Varlık/Bilim Yay. 2006.</p>
<p>55  Thomas  S.  Kuhn,  Keşfin  Mantığı  mı  Yoksa  Araştırmanın  Psikolojisi  mi,  ‘Bilginin  Gelişimi  ve  Bilginin Gelişimi  ile  İlgili  Teorilerin  Eleştirisi’  içinde,  Ed: İmre  Lakatos,  Alan  Musgrave,  Çev:  Hüsamettin  Arslan,  s. 25, 26, Paradigma  Yay, 1992.</p>
<p>56  Kuhn,  Keşfin  Mantığı  mı  Yoksa  Araştırmanın  Psikolojisi mi,  s. 23.</p>
<p>57  Kuhn,  Keşfin  Mantığı  mı  Yoksa  Araştırmanın  Psikolojisi mi,  s. 19.</p>
<p>58  Kuhn,  Keşfin  Mantığı  mı  Yoksa  Araştırmanın  Psikolojisi mi,  s. 28.</p>
<p>59  Alan  F.  Chalmers,  Bilim  Dedikleri;  Bilimin  Doğası Statüsü  ve  Yöntemleri  Üzerine  Bir  Değerlendirme, Çev: Hüsamettin Arslan, Paradigma Yay, 2010, s. 4</p>
<p>60  W.  İ.  B.  Bewerridge,  Sends  Of  Discovery/E  Sequel  To The  Art  Of  Scientific  İnvestigetion,  s  54-67’den  naklen  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi Denemesi, s. 155.</p>
<p>61  Evet,  insan  hazzın  peşinden  gider,  ancak  kadimler bunun  terbiye  edilmesi  gerektiğini  kaydederken modernler bunu normalleştirmektedir.</p>
<p>62  Örmitson, Schrift,  Hermeneutiğe Giriş, s. 23.</p>
<p>63  İmam Gazali,  İlcamu’l-Avam  an  İlmi’l-Kelam,  s.  115, Darü’l-Kütübi’l-Arabi, Beyrut, 1985.</p>
<p>64  L.  Pears  Williamas,  Olağan  Bilim  Bilimsel  Devrimler ve Bilim  Tarihi,  ‘Bilginin  Gelişimi  Ve  Bilginin  Gelişimi İle İlgili Teorilerin Eleştirisi’ içinde, s. 58, 59.</p>
<p>65  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem, c. 2, s. 72.</p>
<p>66  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem, c. 2, s. 31.</p>
<p>67  Hilmi  Ziya  Ulken,  Bilgi  ve  Değer,  s.  185,  189,  Ulken Yay. 2001.</p>
<p>68  Ulken,  Bilgi  ve Değer, s.201.</p>
<p>69  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 70.</p>
<p>70  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 74.</p>
<p>71  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 70.</p>
<p>72  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 79-80.</p>
<p>73  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 72.</p>
<p>74  Ulken,  Bilgi  ve Değer, s. 252.</p>
<p>75  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 87.</p>
<p>76  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 73.</p>
<p>77  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 67, 68.</p>
<p>78  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 89.</p>
<p>79  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 70.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sozun-manasi-esyanin-manasidir/">Sözün Manası Eşyanın Manasıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sozun-manasi-esyanin-manasidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Mar 2018 14:49:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[Bacon]]></category>
		<category><![CDATA[Epistemoloji]]></category>
		<category><![CDATA[George Frankl]]></category>
		<category><![CDATA[Mekanik bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü]]></category>
		<category><![CDATA[Newton]]></category>
		<category><![CDATA[Süperego]]></category>
		<category><![CDATA[Spinoza]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı'nın Ölümü Ve Kainatın Sırrının Çözülmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20613</guid>

					<description><![CDATA[<p>2. Aydınlanma Çağı: Tanrı&#8217;nın Ölümü Ve Kainatın Sırrının Çözülmesi Tanrı’nın her şeye kadir olması nosyonu ile insanın ego melekelerini kendinden emin bir şekilde ifade ve izhar etmesi nosyonunu insanın kendi benliğinde uzlaş­tırmaya ve temsil etmeye kalkışması, ego’nun kainatın içine genişlemesine, insanın ise Tanrı’nın gücünü ve otoritesini Tanrı’dan almasına yol açtı. Spinoza ve Newton’la birlikte, Tanrı’nın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/">Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-20614 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-300x145.jpg" alt="" width="397" height="193" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-300x145.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm.jpg 600w" sizes="(max-width: 397px) 100vw, 397px" /></a></strong></p>
<p><strong>2. Aydınlanma Çağı: Tanrı&#8217;nın Ölümü Ve Kainatın Sırrının Çözülmesi</strong></p>
<p>Tanrı’nın her şeye kadir olması nosyonu ile insanın ego melekelerini kendinden emin bir şekilde ifade ve izhar etmesi nosyonunu insanın kendi benliğinde uzlaş­tırmaya ve temsil etmeye kalkışması, ego’nun kainatın içine genişlemesine, insanın ise Tanrı’nın gücünü ve otoritesini Tanrı’dan almasına yol açtı.</p>
<p>Spinoza ve Newton’la birlikte, Tanrı’nın varoluş alanı bütün zamanlara ve mekanlara genişletilmişti;ama yine de dünya’da manevi (kutsal-YK) bir yan hâlâ vardı; Süperego, hâlâ mevcudiyetini sürdürüyordu; herşeye kâdirdi ve tanınabilirdi. Ne var ki, Newton’ın dünya kavrayışı, yavaş yavaş İlâhî temellerinden soyutlandı.Aklî düşünme kategorileri, kainatı işgal etmeye başlamıştı: Kainat, artık matematik ve geometrinin kavramlarıyla ve deneysel olarak kanıtlanmış nedensel ilişkilere dayalı olarak kavranmaya ve açıklanmaya çalışılıyordu. Zaman, mekan, hareket ve nedenselliğin, Tanrı’nın varlığı yoluyla açıklamasına gerek duyulmuyordu. Kainat artık mekanik, geometri ve matematiğin yasaları­nın kesin ve nihai formülasyonları ile açıklanmaya baş­lanmıştı.</p>
<p>Dünyanın işleyiş düzeninde o güne dek kullanılan ilahi unsurların ve kavramların terkedilmesi, Laplace’ın teorileriyle zirve noktasına ulaşmıştı: Laplace,kainatın tüm düzensizliklerinin dönemsel (periodical) ve belirli bir miktarı aşmaktan koruyacak bir ebedi yasağa bağımlı olduğunu göstermeye çalışarak kainatın,doğası gereği istikrarlı olduğunu kanıtladığına inanıyordu.Mekanik bilimde kaydedilen ilerlemeler nedeniyle Tanrı&#8217;nın rolü ve görevleri Tanrı’dan alınırken ve insanoğlu, her yere ve her şeye nüfuz eden makinanın do-ğaüstü bir başlangıca ihtiyacı olup olmadığı sorusunun cevabını merak ederken Hume, İlk Neden kavramının,görüldüğü veya zannedildiği gibi zorunlu bir fikir veya akıl olup olmadığını sorgulamıştı; Kant ise, Tann’yı bilginin alanından büsbütün uzaklaştıracak nüfuz edici bir analiz biçimi geliştirmeye hazırlanıyordu.</p>
<p>Sonuçta, 18. yüzyıla gelindiğinde Tanrı, insanın bakışından (dünya tasavvurundan-YK) uzaklaştırıldı;Tanrı, mekanik bir evrende yok olmuştu artık. Peki, bu arada, Süperego’ya ne olmuştu, öyleyse? Tıpkı bir projektörün sinema ekranına resimleri yansıtması ve insanların da bu gölge resimleri, yansımaları seyretmesi ve sanki gördüklerini gerçekmiş gibi algılaması yanılsamasında olduğu gibi, binyıldır iskan ettiği yerden insan zihnine sürekli projeksiyon yapan Süperego imgesine ne olmuştu, sahi?</p>
<p>İki şey olmuştu: Birincisi, bilimin ilerlemesiyle birlikte, önce’den Tanrı’ya atfedilen, dinamizm, kutsallık ve büyüsellik gibi nitelikler bu kez maddi dünyaya (universe) atfedilmeye başlandı. İkincisi, insan, aklın koltuğunun ve gücün imgelerinin, insanın beyninde yerleştirildiğini kabul etmeye başladı. Antik dönemdeki projeksiyonda olduğu Tanrı, neşet ettiği yere, yani insanın zihnine geri dönmüştü.</p>
<p>Bu iki yeni algılama biçimi, sürgit birbiriyle çatışma halinde olduğu için ortadan kalkmamış olan iki farklı kültürü temsil etmeye başladı: Bilimin dünyası ile insan<br />
bilimlerinin dünyası. İlk bakışta, bu çatışma, pek belirgin değildi. Aydınlanma Çağı’nın hümanistleri, her şeyden önce, insan Ego’sunu özgürleştirmekle; insanın rasyonalitesini, ilahi Süperego’ya bağımlı olmaktan kurtarmakla ilgilenmişler ve insanın, her şeyin ölçütü, bilginin tek kaynağı, her şeyin (ilk ve varlık) nedeni ve tek yaratıcı güç olduğunu ilan etmişlerdi.</p>
<p>Bu Aydınlanma fikri. Kant tarafından nefis bir şekilde şöyle tasvir edilmişti: “Aydınlanma, insanın, kendi-kendine empoze ettiği bağımlılık durumundan, dışsal<br />
bir rehberlik olmaksızın kendi aklını (intelligence) kullanma kifayetsizliğinden kurtulmasıdır. Benim kendi kendine empoze ettiğini söylediğim bu bağımlılık evre-<br />
si, akıl kifayetsizliğinden olmasa bile, bir liderin yardı­mı olmaksızın insanın kendi aklını (intelligence) kullanma cesaretine veya kararlılığına sahip olmamasının bir sonucudur. Kendi aklınızı kullanmaya cesaret göstermek! Aydınlanma’nın savaş-çığlığı işte budur!”(Kant, 1785)</p>
<p>Buna göre, manevi özgürlük mücadelesi, insanın olgunlaşma, her şeye kadir ve her yerde hazır ve nazır baba-figürü’ne çocukça bağlanmaktan kurtuluşunu temsil eder. Ancak insanın, olgunluğa ulaşabilmesi, aklî ve doğru kararlar verme kapasitesini geliştirebilmesi için gerekli araçlarla ve bu araçları kullanabilecek becerilerle donanması kaçınılmazdır. Zihinsel düzlemde bu, insanın akılla donandığı ve bilgiyi elde edecek aklî düşünme becerileri kazanabileceği anlamına gelir. Descartes,“cogito ergo sum / düşünüyorum o halde varım” demiş­ti; ama aynı Descartes, “cogito ergo est” yani, “düşünü­yorum, o halde, kainata dair hakikati de ben yaratıyorum” da demişti.</p>
<p>Kant, biliş (cognition) süreçlerinde insan zihninin merkezîliği kavramını, duyuların fiilleriyle irtibatlandırmış ve bunların pratikte yalnızca birbirleriyle etkileşim halinde olduğunu değil, aynı zamanda aklî düşünme ile de zorunlu olarak etkileşim halinde olması gerektiğini göstermişti. Gözlemle onaylansa da, bilimsel teorilerin, sadece gözlemlerin sonucu değil; aynı zamanda bizim düşünme biçimlerimizin, duyu verilerimizi düzenleme ve onları anlama çabalarımızın da sonucudur. Geliş­tirdiğimiz teorilerden yalnızca duyu verilerimiz değil;aynı zamanda, aklımız (intellect) da sorumludur. Düzeni ve yasalarıyla bilebildiğimiz doğa, büyük ölçüde zihnimizin ayrıştırma ve düzenleme eylemlerinin bir ürünüdür: “Aklımız, yasalarını doğa’dan almaz; yasalarını doğaya empoze eder.” (Critique o f Pure Reason).</p>
<p>İnsanın ilahi otoriteden bağımsızlaşması, insana yepyeni sorumluluklar yüklemiştir; ki bu, zamanın bü­yük düşünürleri tarafından coşkuyla karşılanmıştır. Yunan kültürünün parlak döneminde insanlar, hem bilgiyi kesbedebilmek, hem de ideal bir toplum yaratma sü­recinde, doğru davranışın ilkelerini formüle edebilmek için zihnin nasıl işlediğini keşfetmek zorundaydılar. Aynı şekilde Aydınlanma insanı da, akıl ve ahlak ilkeleri sunan bir toplum yaratmak için gerekli olan ilkeleri,Tanrı’ya bağımlı olmaksızın, kendisi keşfetmek zorundaydı.</p>
<p>Burada Newton’in söylediklerini yeniden hatırlatmakta yarar var: “Doğa felsefesinde atılan her gerçek adım, bizi, İlk Neden’in (Tanrı’nın) bilgisine daha fazla yaklaştırır ve bu yüzden son derece değerlidir. Bu, aynı zamanda ahlak felsefesinin sınırlarını da genişletecek bir şeydir. Çünkü doğa felsefesi yoluyla İlk Neden’in ne olduğunu, bizim üzerimizde nasıl bir güce sahip bulunduğunu ve ondan ne tür bir fayda temin ettiğimizi bilebilmemiz imkan dahiline gireceği için, bizim Tanrı’ya ve birbirimize karşı yükümlülüklerimiz, doğa’nın ışığı ile görünebilir ve kavranabilir hâle gelecektir.”</p>
<p>Newton’dan tevarüs edilen yeni akıl, bu yolun netameli olduğunu kanıtlamıştı. İnsanlar, yeni elde ettikleri özgürlükle, ebedî yöneticilerini, hükümranlarını kaybetmiş­ler; bu kainatta “babasız” kalmışlar ve önceden Tanrı’ya atfedilen güç ve hikmetleri kendilerine atfetmek zorunda hissetmişlerdi. Pascal, Bayie, Voltaire, Rousseau,Hobbes, Locke, Hume ve Kant gibi düşünürler, insanlı­ğın önünde yeni bir bilgi ve özgürlük kapısının açıldığı­nı görmüşler ve vizyonlarını tastamam büyülenmiş bir halde olan kamuoyuna ifşa ve ilan etmişlerdi.</p>
<p>Tüm Avrupa çapında yeni bilim akademileri açılmıştı. Ne ki, bu yeni dünya tasavvurunun lineer ilerleme yanılsaması­nın zuhuruna izin vermemesi gerekirdi. Avrupalı Ego’nun olgunlaşması ve bu uğurda verilen bağımsızlık mücadelesi, kültürel ve kişisel gelişimi karakterize eden çatışma ve karmaşıklıklar tarafından kuşatılmıştı. Eski alışkanlıklar, inançlar, sabiteler ve gelenekler; eski kadim yerleşik düzeni korumak isteyen çıkar çevreleri; ortodoksi ve Hıristiyan dogmasının savunucuları, konumlarını, ilerlemecilere karşı savunmayı sürdürdüler.</p>
<p>Ancak entelektüel manzaraya hızla sirayet eden yeni ruhun gelişimini hiçbir şey durduramazdı artık. Sürtüşmeler, bilgi alışverişleri, alıntılar ve keşifler yalnızca yeni bilimlerin bir bütün olarak entelektüel hayatı bir örnek olarak sunmaya katkıda bulundu. Bunların hepsi yeni toplumun ve inşa edilecek olan yeni dünyanın ko ordinatlarını belirleyecek farklı açıların geliştirilmesine kendince katkılar yaptı. Pek çok insan değişmiş bir insanlık ve hatta deney ve hesaplama yöntemiyle yaratı­lan değişmiş bir doğa tasavvuru hayal etmişti. Sonuçta çağdaşlarının dikkatlerini ve ilgilerini çekmeyi başardı­lar. Çünkü insanların doğaya tümüyle hakim olmaları­nı sağlayacak daha iyi bir doğa bilgisi elde etmelerini ve kendilerini daha iyi anlama çabası ortaya koymalarını mümkün kılacak her şeyi başarmışlardı.</p>
<p>Artık insan Tanrı’yla yüzleşmeyecek, doğayla yüzleşecekti doğrudan. O yüzden insan doğaya, önceden,Tanrı’ya yaklaşırken sergilediği hayranlık ve merak duygusuyla yaklaşmaya başladı. Duaları artık araştırma ve deneye dönüştürülmüş; dualarına verilen cevaplar ise doğaya hakim olmakla elde edilebilecek cevaplara dönüşmüştü. İnsan bu süreçte aynı zamanda kendisiyle de yüzleşmişti: Aklı, bundan böyle yeteneklerinin, şartlarının ve sınırlılıklarının araştırılmasına yönelmek zorundaydı. Epistemoloji (bilgi teorisi), Locke, Hume ve Kant gibi en büyük temsilcileri ile artık felsefî araştırmanın odak noktası haline gelmişti.</p>
<p>Bu arada insan, siyasî ve ekonomik gerçekliğin dünyasına, hepsinden de önemlisi, toplumun en üst düzeyde örgütlenmesi demek olan devlete yeni bir entelektü­ el ilgi duymaya başladı. Tanrı’nın İradesi’nin kurumları ve dolayısıyla sonsuza dek kalıcı olduğu kabul edilen devlet kurumlan artık bundan böyle rasyonel araştırma konusu olarak kabul edilir oldu. Aydınlar, insanların ne tür bir dünyada yaşamak istediklerine karar vermek için elde edilen bu yeni özgürlüğe, bunun geliştirdiği mey- dan okuyuşa türlü şekillerde katıldılar ve katkıda bulundular.</p>
<p>Rousseau, toplumun aklın belirleyeceği ilke ve yaptırımlarla yönetilmesini istiyordu ve insanlara, kendilerinin özgürce ve kendi akıllarını kullanarak, kendi arzuladıkları toplum biçimini seçerek devleti sil baştan yeniden inşa etme çağrısında bulunuyordu. İnsanların komünal ilişkilerini geleneksel otoriteye bağımlılıktan<br />
kurtarmalarını ve insanları, kendi arzuladıkları örnek toplum modelini tahayyül etmeye teşvik ederek yerleşik sistemleri yıkmalarını istiyordu.</p>
<p>Bu anlamda Rousseau,tam bir devrimciydi. İnsanların, yasama yetkilerini,kendi ortak iradelerini ifade etmelerini sağlayacak şekilde kendilerinin kullanmaları gerektiğini söylüyordu.“Halkın sesi”, demişti Rousseau, “gerçekte Tanrı’nın sesidir”.</p>
<p>Bununla birlikte, Rousseau’nun, tanrılaştırılmış adil devlet nosyonundan kalkarak totaliter bir devleti nasıl meşrulaştırdığını görmek hiç de zor değildir. Ancak onun başarısının çift yönlü olduğu unutulmamalıdır:Devletin tartışmasız temsilcisi olduğu iddiasına izin veren halk iradesi diktatörlüğü paradoksu: Bir yanda,“halkın total otoriteyi ele geçirmesi ama öte yandan ise Rousseau’nun “Fazilet Cumhuriyeti”ni tanımlamak için gösterdiği büyük çaba.</p>
<p>Bu paradoksun sonuçlarını, Robespierre ile Danton arasında yaşanan tarihsel kapışmada görebiliriz: Özgürlük umutları ile özgürlük umutlarının diktatörlüğe dö­<br />
nüşmesi arasında yaşanan pek çok diğer kapışma için bir örnek oluşturmuştur bu olay.Ancak Rousseau, eski kesinlikler ve dogmalar, artık kabul edilmemeye başlandığında 18 yüzyılda, özgür ve adil bir toplumun inşası için çaba gösteren büyük zihinlerden yalnızca biriydi.</p>
<p>Aydınlanmacılar, yeni anlama ve beceri imkanlarını; doğal güçleri manipüle etmekte, mekanik ve matematik bilimlerinin araçlarını yenilemekte kullanmaya başladıklarında, aynı zamanda, aklın otoritesini, iktidarı / gücü meşrulaştırmada da kullandılar. Hakim sınıflar,özellikle de yükselen burjuva sınıfı, bilimi ve bilimin<br />
felsefi savunucularını hem üretim araçlarının yenilenmesinde, hem de iktidar arayışlarını pekiştirmekte kullandılar.</p>
<p>Bilimin ruhunu gerçekten herkesten daha çok keşfedebilen ve muhtemelen bilimi endüstriye ilk kez uygulayan kişi Francis Bacon’dı (1561-1626). Bazı araştırmacılar Bacon’ı, endüstri biliminin filozofu olarak nitelerler. Bacon demiştir ki, “bilim, mutlaka sonuçları ile bilinmelidir. Gerçeğin ifşası ve kurulması, mantık veya hatta gözlemden çok bilimin sonuçlarının, ürünlerinin tanıklığı ile mümkün olmaktadır. Buradan yola çıkarak diyoruz ki, insanın dünyasını, hayatını, kullandığı araçları-gereçleri yenilemesiyle, zihnini yenilemesi bir ve aynı şeylerdir.” Bacon, Thoughts and Conclusions (Dü­şünceler ve Sonuçlar) başlıklı kitabında şunları yazmıştı;</p>
<p>“Mekanik sanatlar, sanki hayatın ruhu bahşedilmişçesine gün be gün mükemmelleşiyor. Felsefe, tıpkı bir heykel gibidir. Kalabalıkları kendisine çekebilir ama hareket ettiremez. İlk yazarlarından itibaren mekanik sanatlar, hantal, sıkıcı ve tatsız-tuzsuzdur; ama her geçen gün yepyeni bir güç ve kapasite kazanmaya devam etmektedir. Felsefe, ilk yazarından bu yana, dinamik ve canlıdır ve zaman zaman bir düşüş yaşamıştır. Mekanik sanatlarla felsefenin yaşadığı bu karşıt talihi en iyi açıklama biçimi şudur: Mekanik sanatlarda, pek çok yetenekli birey bir araya gelip ortak bir eser ortaya koyarlar; ama felsefe de tek bir yetenek pek çok yeteneği yıkar. Çoğunluk, kendilerini birinin liderliğine teslim eder; onun onuruna muhafızlık yaparak kendilerini kölecesine ona hizmet etmeyr adarlar ve bu yüzden de yeni yeni hıçbir şey ortaya koyamazlar.”</p>
<p>Ve Bacon, argümanını, Novum Organum başlıklı başyapıtında şöyle sürdürür: “Felsefenin hikayesi böyle olmuştur. Felsefe, doğal tarih olmaksızın hiçbir şey yapamaz; doğal tarih olmadan hiçbir şeyi hakkıyla araştırmak, tahkik edebilmek, sayabilmek, ölçebilmek ya da ölçümleyebilmek mümkün olamaz.</p>
<p>Bunun nedeni şudur: Doğal tarih, şimdiye dek, eserlerin felsefesinin zomnlu bir temeli olarak kabul edilmemiş­tir. O, bu amaçla kullanılmaya kalkışıldığı zaman, onun bu amaç için hiç de uygun olmadığı ortaya çıkar. Ama sorunun çözümü kolaydır: Önemli bir kısmını mekanik sanatların tarihinin oluşturacağı bir doğal tarih yazmak.<br />
Doğanın gizemli işleyişi, kendisini, olayların doğal akı­şını araştırmakla yetinen kişilere ifşa etmez. İnsan ancak doğaya müdahale ettiği, doğayı taciz ettiği; doğaya,<br />
doğanın istediğini değil, kendi istediğini yapmaya çalış­tığı zaman, doğanın nasıl çalıştığını anlamaya başlayabilir ve yine ancak o zaman doğayı nasıl kontrol edebi-<br />
leceğini umut edebilir.” (Bacon, 1620)</p>
<p>Düşüncelerinin püf noktası olarak değerlendirilebilecek olan bu ifadelerinde Bacon, doğanın kontrolünü eline alabilmek, onu keşfedebilmek ve kendi iradesine boyun eğdirebilmek için aklını kullanan özgür ve aktif insanın Ego’sunu ifşa eder. Bu insan, ailevî tabuların sı­nırlarını aşan ve aklı, hurafe ve dogmayı yok eden genç ataerkil erkeği temsil ve sembolize eder. Ancak yeni bilimin diğer pek çok peygamberi gibi. Bacon da, kendisinin ortaya çıkmasına büyük katkıcla bulunduğu sanayi devriminin yıkıcı sonuçlarını öngöremeyecekti.</p>
<p>Ümran Dergisi,Ocak 2002,syf.52-59</p>
<p>Kaynakça</p>
<p>Bacon , Francis, Novum Orgatuım, 1620.<br />
Bacon, Francis, ThoughLs and Conclusions.<br />
Descartes, Rene, Discourse on Method, 1637.<br />
Descartes, Rene, Meditations, 1642.<br />
Kant, Immanuel, W hat is Enlightenment?, 1785.<br />
Kant, Immanuel, Critique o f Pure Reason.<br />
New ton, Isaac, Principia Mathematica, 1713.<br />
Newton, Isaac, Optics.<br />
Popper, Karl, Conjunctures and Refutations, Routledge,<br />
1969.<br />
Russell, Bertrand, The History o f Western Philosphy, Routledge, 1992.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/">Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
