<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>el-Biruni | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/el-biruni/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 Nov 2016 13:00:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>el-Biruni | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Abdulfettah Ebu Gudde &#8211; İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden &#8216;Alıntılar&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Dec 2015 23:00:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Asakir]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-ül Cezvi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Alusi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebûl-Vefâ ibn Akıl el-Hanbelî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Yusuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Taberi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Zehebi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Alimlerin Zamanı Değerlendirmesi]]></category>
		<category><![CDATA[el-Biruni]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı Abdulcebbar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid Kevseri]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10042</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İmam Ebu Yûsuf un ölüm Döşeğinde Bile Îlmî Müzakerede Bulunması    İşte İmam Kâdı Ebû Yûsuf, Ya&#8217;kûb ibn İbrahim el-Ensârî el-Kûfi summe’l-Bağdâdî. 113/731 yılında dünyaya gel­miş, 182/798 yılında vefat etmiştir. Allah Teala kendisine rahmet etsin. İmam Ebû Hanîfe’nin arkadaşı ve talebesi, onun ilminin ve mezhebinin yayıcısı idi. Üç Abbasi halife­sinin de kadılığını yapmıştı. Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/">Abdulfettah Ebu Gudde – İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden ‘Alıntılar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/images-98/" rel="attachment wp-att-10043"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10043" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images.jpg" alt="Abdulfettah Ebu Gudde - İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden 'Alıntılar'" width="555" height="307" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images.jpg 302w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 555px) 100vw, 555px" /></a></em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>İmam Ebu Yûsuf un ölüm Döşeğinde Bile Îlmî Müzakerede Bulunması</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em>İşte İmam Kâdı Ebû Yûsuf, Ya&#8217;kûb ibn İbrahim el-Ensârî el-Kûfi summe’l-Bağdâdî. 113/731 yılında dünyaya gel­miş, 182/798 yılında vefat etmiştir. Allah Teala kendisine rahmet etsin. İmam Ebû Hanîfe’nin arkadaşı ve talebesi, onun ilminin ve mezhebinin yayıcısı idi. Üç Abbasi halife­sinin de kadılığını yapmıştı. Bu halifeler şunlardır: Mehdi, Hâdi, Haran Reşid. İlk kez <em>Kâdîl-Kudât</em> (Kadılar Kadı­sı) diye isimlendirilen kimse odur. Kendisine ayrıca <em>Kâdı Kudâti’d-Dunyâ</em> (Tüm Dünya Kadılarının Kadısı) denirdi.</p>
<p>İşte bu büyük âlim hayatının son deminde, nefesini ve­rip dünyasını değiştirirken bile, kendisini ziyarete gelen ziyaretçisiyle fıkhi bir meseleyi, bir kimsenin istifade et­mesi veya bir talibin öğrenmesi gayesiyle müzakere etmiş­ti. Hayatının son zaman dilimini dahi ilmi müzakere yapmadan, bildiğini aktarmadan ve de karşıdakinden istifade<br />
etmeden geçirmemişti:</p>
<p>Öğrencisi Kâdî îbrâhim ibn Cerrâh el-Kûfî Sümme’l- Mısrî anlatıyor:</p>
<p>Ebû Yûsuf hastalandığında ziyaretine gittim. Yanına girdi­ğimde baygın hâlde buldum. Ayılıp kendisine gelince, “Ey İbrahim! Şu mesele hakkında ne dersin?” dedi. Ben ise, “Bu durumda bunu mu müzakere edeceğiz?” deyince, şöyle de­di: “Bir beis yok. Bu meseleyi tetkik edelim ki belki bilme­yen bir kimse öğrenip kurtulur.”</p>
<p>Daha sonra da şunu söyledi: “Ey İbrahim! (Hac menasi- kinde) hangi taş atma daha faziletlidir? Yürüyerek mi yok­sa binekli olarak mı?” Ben, “Binekli olanı.” dedim. “Hata ettin.” dedi. “Yürüyerek.” dedim. Yine “Hata ettin.” dedi. “Allah sizden razı olsun, o hâlde siz söyleyin.” dedim. O da şöyle açıkladı:</p>
<p>“Dua için durulan cemrelerde efdal olan yürüyerek taş­ları atmaktır. Dua için durulmayan cemrelerde ise efdal olan binekli olarak atmaktır.” Sonra yanından kalktım. Evinin kapısına varmıştım ki ağlaşmaları duydum. Anla­dım ki vefat etmişti. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Müfessir Taberi’nin Vaktini Düzenlemesi</strong></p>
<p>işte size müfessirlerin, muhaddislerin ve tarihçilerin pi­ri, büyük müçtehid, İmam İbn Cerir Taberi. Allah kendi­lerine rahmet etsin. O, akitten istifade etmek, öğretmek, öğrenmek, yazmak veya telif etmek suretiyle zamanı de­ğerlendirmek açısından örnek alınacak kimselerden biri­si idi. Öyle ki ciddiyetle ve araştırmak suretiyle yazmasına rağmen eserlerinin sayısı ilginç bir rakama ulaşmıştır.</p>
<p>Allame Yâkût el-Hamevî <em>Mu&#8217;cemu’l-Udebâ&#8217;</em> adlı eserinde İmam İbn Cerir Taberi için bir terceme-i hâl yazar ki bu terceme-i hâl 56 sayfadır. Keza Hatib-i Bağdâdî de <em>Târihul Bağdâd&#8217;da</em> onun terceme-i hâlini vermiştir. Şimdi sizlere büyük imamın terceme-i hâlinden bazı bölümler aktara­cağım. Dolayısıyla burada her iki müellifin sözü birbirine katılmış olmaktadır. Evet bu iki zat şöyle demişlerdir:</p>
<p>Alî ibn Ubeydullâh el-Lugavî es-Simsimî, Kâdî Ebû Ömer Ubeydullâh ibn Ahmed es-Simsâr ve Ebûl-Kâsım ibn Akıl el-Verrâk’tan rivayet eder: Ebû Ca’fer Taberî arka­daşlarına der ki: “(Size) Kur’an tefsiri (yazdırmamı) ister misiniz?” Onlar da Hacmi ne kadar olur?” diye sorarlar. “Altı bin sayfa olur.” deyince, “Bunu tamamlamadan insanın ömrü biter derler Bunun üzerine o da tefsir çalış­masını altı bin kadar sayfada özetler ve yedi yılda yazdırır. Bu yazdırma 283/896’dan 290/903 yılına kadar sürer.</p>
<p>Daha sonra onlara sorar: “Âdem&#8217;den günümüze kadarki cihan tarihini ister misiniz?&#8221; “Hacmi ne kadar olur?” diye sorarlar O da tefsir için zikrettiği kadar bir miktar söyle­yince aynı cevabı verirler O da: “innâ liliâh! Artık insan­larda ilme iştiyak kalmamış.” der. Daha sonra tefsiri gibi bunu da yaklaşık aynı miktar sayfada ihtisar eder Yeniden tasnifi ile kendisine kıraat edilmesi 303/915 yılı Rebiulahir ayının bitmesine üç gün kala, Çarşamba günü sona erer. Kitabı nihayete erdirip söylenecek sözleri noktalama­yı ise 302/914 yılının sonunda bitirmiştir.</p>
<p>Hatib diyor ki: “Simsimt’den dinledim: İbn Cerir 40 yıl boyunca her gün 80 sayfa yazdı, öğrencisi Ebû Muhammed Abdullâh ibn Ahmed ibn Ca’fer el-Fergâni, <em>Târihu ibn Cerir&#8217;e</em> eklediği ve <em>Sile</em> diye maruf olan eserinde şöyle der: İbn Cerir’in talebelerinden bir grup buluğdan vefatına ka­dar yaşadığı günleri hesap ettiler. Ömrünün tamamı 86 yıl idi. Daha sonra eserlerinin sayfalarını bu ömre taksim et­tiler. Her güne 28 sayfa düşmekteydi. Bu, Hâlık’ın yardı­mı olmaksızın bir insanın yapabileceği bir şey değildir.” Allah ne yücedir, insanların gayretleri kendilerini nerelere vardırıyor! İşte görüyorsunuz!</p>
<p>İbn Cerir 224/839 yılında dünyaya gelip 310/922 yılın­da vefat etmiştir. 86 yıl hayat sürmüşlerdir.</p>
<p>Buluğdan önceki dönemi çıkardığımızda, -bunu 14 yıl olarak hesap edelim- geriye 72 yıl kalmaktadır. Bu dö­nem zarfında her gününe 28 sayfa düşmektedir. Bu du­rumda, 72 yılın günlerini hesap edip her gün için 28 say­fa takdir ettiğimizde, İbn Cerir’in tüm eserlerinin yekûnu 718000 sayfa etmektedir.</p>
<p>Bunu hesaplarken hem <em>Târihini</em> hem de <em>Tefsirini</em> yaklaşık 6000’er sayfa olarak saymışlardır. Bu durumda her iki kitabın toplamı yaklaşık 14000 sayfa veya yaklaşık 16000 sayfa etmektedir. <em>Târihi</em> matbu olarak, 11 büyük cüz hâlinde elimizdedir <em>Tefsîri</em> de 30 büyük cüzdür. Bun­ların her bir cüzü bir cilt kitap tutacak çaptadır.</p>
<p>İmamın eserlerinin kaç tane olduğunu artık var sen he­sap et. Çünkü yukarıdaki rakam çıktığında, geriye 702000 sayfa kalmaktadır.</p>
<p>Gerçekten de o, sahip olduğu bilgilerle, pek çok ilmi içinde barındıran bir akademi, pek çok eseri sebebiyle de âdeta bir yayınevi gibidir. O her şeyiyle benzeri olmayan eşsiz bir insandır. Kendi eliyle kâğıda bizzat yazarak telif etmiş ve böylece imbikten süzülmüş düşüncelerini ve fi­kirlerini insanlara sunmuştur. Eğer vakti değerlendirmeyi ve ondan nasıl istifade edip telif ile dolduracağını bilmeseydi, tüm bunları yapması mümkün olmazdı.</p>
<p>İbn Cerîrin talebesi ve arkadaşı Kâdî Ebû Bekr ibn Kâ­mil, İbn Cerîr in (Allah ona rahmet etsin) vaktinin ve işi­nin ne kadar düzenli olduğunu şu şekilde izah ediyor: “Yemeğini yedikten sonra sandal ağacı yaprağı ve gül suyuyla boyanmış, kolları kısa, hayş gömleğiyle uyurdu.</p>
<p>Daha sonra kalkardı. Öğle namazını kılar, ikindiye ka­dar eser yazardı.</p>
<p>Peşinden dışarı çıkar, ikindiyi kılardı. Namazdan sonra insanlara faydalı olmak için oturur, akşama kadar okut­turur veya kendisine okunurdu. Akşam ile yatsı arasında da fıkıh ve kendi çalışmaları için otururdu. Daha sonra da evine giderdi. Aziz ve Celil olan Allah’ın muvaffak kıldığı gibi, gece ve gündüzlerini kendisine, dinine ve insanlara faydalı olmak için taksim etmişti.”</p>
<p>Üstat Muhammed Kurdeali <em>Kunüzül-Ecdûd</em> adlı eserinde İmanı İbn Cerir Taberi’nin terceme-i hâlinde şöyle der: “İlim aktarmak veya ilim almak dışında hayatının bir da­kikasını bile başka şekilde sarf ettiği rivayet edilmemiştir.</p>
<p>Muâfâ ibn Zekeriyyâ sika bir zattan rivayet eder: “Ken­disi vefatından önce Ebû Ca’fer Taberinin (Allah kendisi­ne rahmet etsin) yanında idi. Bu ziyaretinden yaklaşık bir saat veya daha az bir müddet sonra vefat etti. Bu ziyaret esnasında Ca’fer ibn Muhammed’den gelen bir dua ken­disine zikredilince, bir divitle kâğıt istedi ve duayı hemen yazdı. ‘Bu hâlde de bununla mı iştigal edeceksin?’ denin­ce şöyle cevap verdi: İnsanın ölene kadar ilim elde etmeyi bırakmaması gerekir.” (Kunuz-ul Ecdad,syf;123)Allah Teala kendisine rahmet et­sin. İlme, dine, İslam’a ve Müslümanlara olan faydaları se­bebiyle ecrini kat kat versin. Âmin.</p>
<p>Ebû Hilâl Askeri, <em>el-Hass alâ Talebil-İlm ve’l-İctihâd fi Cem&#8217;ih</em> adlı eserinde şöyle der: &#8220;Ebû Bekr ibn en-Hayyât en-Nahvt (Allah kendisine rahmet etsin), tüm vakitlerin­de hatta yolda bile mütalaa ederdi. Bu sebeple bazen bir çukura düşer, bazen de bir hayvan kendisine çarpardı.”(agd-s.77)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Bîrûninin Senenin İki Günü Hariç Sürekli İlimle Meşgul Olması</strong></em></p>
<p><em> </em><em> </em>&#8216;Yâkût el-Hamevî’nin <em>Mu’cemu’l-Udebâ&#8217;</em> adlı eserinde, 362/ 973 yılında dünyaya gelip, 440/1048 yılında vefat eden astronomi âlimi, matematikçi, eşsiz bilge, tarihçi, filo­log, edip, üstün insan, pek çok ilmi kendisinde topla­yan Ebû’r-Reyhân Bîrûnî’nin (Muhammed ibn Ahmed el- Havârizmî’nin) (Allah kendisine rahmet etsin) terceme-i hâlinde şöyle denir:</p>
<p>“Ebû’r-Reyhân inşaat tekniğinde geniş bilgiye vâkıftı. Her konuda üstün malumata sahipti. Kendisini ilim tahsi­line vermişti. Kitap telifiyle iştigal ederdi. Yaşamında ihti­yaç duyduğu iaşeyi temin için senede iki gün, yani Nevrûz (21 Mart) ve Mihricân (bayram) günleri hariç ilimlerin ka­pılarını açar, benzeri ve yakın meseleleri ihata eder (kapa­lı ve gizli yönleri yakalar), neredeyse eli kalemden, gözü tetkikten, kalbi tefekkürden ayrı kalmazdı. Bu iki günde yetecek kadar yiyecek ve maişeti temin ederdi. Senenin diğer geri kalan günlerinde ise müşkilat perdesini yüzün­den kaldıran ve kapalı meseleleri kendisine açan ilim, onu bu tip işlerle meşgul olmaktan uzaklaştırıyordu.</p>
<p>Fakih Ebû’l-Hasan Alî ibn Isa el-Velvâlicî anlatıyor:</p>
<p>Nefsi gidip gelip can çekişirken, göğsü iyice daralmış­ken (78 yaşına ulaşmıştı) Ebû’r Reyhân’ın yanına vardım. Bu hâlde bile bana şunu sordu:</p>
<p>“Geçen gün, (anne tarafından) ninelerin fasid miras he­sabı hususunda bana ne söylemiştiniz?”</p>
<p>Ben de kendisine merhamet ederek, “Bu durumda bunu mu <em>k</em>onuşacağız? dedim. O ise: “Efendi! Dünyadan bu meseleyi bildiğim hâlde ayrılmak istiyorum. Bu, meşelenin cahili olarak ayrılmamdan daha hayırlı değil midir?</p>
<p>Bunun üzerine açıklamalarımı tekrarladım, o da söylediklerimi ezberledi ve bana daha önceden vaat etmiş olduğu şeyi öğretti. Ardından yanından ayrıldım. Yolda giderken (vefatı sebebiyle) yapılan ağlaşmaları duyuyordum.”</p>
<p>Bu dâhi imam Arapça, Süryanice, Sanskritçe, Farsça ve Hintçeyi çok iyi biliyordu. Ardında uzay,tıp, matematik, edebiyat, filoloji, tarih ve diğer ilim dallarında olmak üzere 120’den fazla eser bırakmıştır. Büyük müsteşrik Karl Edward Sachau onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “O, tarihin tanıdığı en büyük akıldır.”</p>
<p>Meşhur müsteşrik George Sarton da onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “Bîrûnî İslam âleminin en önde gelenlerin­den ve dünya âlimlerinin en büyüklerinden birisiydi.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Yatıp Uzanırken Bile Tefekkür Ederlerdi</strong></em></p>
<p><em> </em>İmam Ebûl-Vefâ ibn Akıl el-Hanbelî (Ali ibn Akıl el-Bağdâdî) hakkında Hafız İbn Receb el-Hanbelî <em>Zeylu Tabakâti’l-Hanâbile</em> adlı eserinde bu zatın yüklü ve zengin terceme-i hâlini anlatırken özetle şöyle der:</p>
<p>“431/1039 yılında dünyaya geldi ve 513/1118 yılında vefat etti. Âlemdeki faziletli zevattan, Âdemoğullarının ze­kilerinden biri, üstün kapasiteli ve ilim dallarında geniş bilgi sahibi bir insandı.</p>
<p>O şöyle diyordu: ‘Ömrümden bir saati bile boşa zayi et­mem helal olmaz Dilim müzakere ve münazara, gözüm mütalaa yapmadığı durumlarda yani uzanıp yatıp rahat ederken bile tefekkür ederim. Kalkarken yazacağım şey­leri düşünmüş olarak kalkarım. Şu 80 yaşımda, ilme kar­şı olan hırsımı 20 yaşımdaki hırsımdan daha çok bulu­yorum.</p>
<p>Yemek için elimden geldiğince az vakit ayırıyorum. Bu sebeple ekmek yerine suyla yumuşatarak kek dilimi yiyo-rum. Çünku ikisi arasında çiğnem farkı vardır. Bunu da elde edemediğim bir bilgiyi mütalaa etmeye veya yazmaya daha çok vakit ayırmak için yapıyorum.Çünkü âlimlerin hepsinin ortak kanaati şudur: Akıllı insanların elde etmek için uğraşması gereken en değerli şey vakittir. Vakit bir ganimettir ve içindeki inşatlar servet bilinmeli, kapılma­ya çalışılmalıdır. Hayatta sıkıntılar çoktur ama vakitler de Hızlı geçip gitmektedir,’</p>
<p>Üstat İbnu’l-Cevzi der ki: İmam İbn Akıl daima ilimle meşgul olurdu. Üstün düşünme kabiliyeti, kapalı ve ince meseleleri araştırma hasleti vardı. Funûn adlı eserini dü­şüncelerine ve başından geçen olaylara tahsis etmiştir.’ Çeşitli ilim dallarına ait pek çok eseri vardır. Bunlar yir­mi kadardır. En büyük eseri Funûn adlı eseri olup ger­çekten büyük bir kitaptır. Bunda çok kıymetli ve faydalı vaaz, tefsir, fıkıh, usûlül-fıkh, kelam, nahiv, dil, şiir, tarih, hikâye tarzında bilgiler vardır. Bu eserde aynı zamanda, başından geçen münazara ve toplantılar ile düşünceleri ve düşüncelerinin vardığı neticeler vardır. Bunları da eserine katmıştır.</p>
<p>Hafız Zehebî der ki: ‘Dünyada bundan daha büyük bir kitap yazılmadı. Bunu kitabın 400’üncü cildinden sonra­ki bir cildini gören kimse bana haber verdi.’ İbn Receb diyor ki: Âlimlerden bazıları bunun 800 cilt olduğunu söylemişlerdir. ” (<em>Zeylu Tabakâtil Hanabile,</em> I, 142-62; ibnu’l-Cevzi, <em>Muntazam,</em> IX/92. 212- 15.)Allah rahmet etsin, işte o, <em>Funûn</em> adlı eserinin matbu olan kısmının giriş bölümünde şöyle diyen insandır: “İmdi, vaktin kendisiyle harcandığı, nefsin meşgul edil­diği ve kudreti yüce olan rabbe yaklaştırarak en güzel şey ilim talep etmektir. Bu, insanı cehalet zulmetinden dinin nuruna çıkarır. Benim nefsimin meşgul olduğu ve vaktimi kendisiyle geçirdiğim şey işte budur, ilimdir.</p>
<p>Âlimlerin sözlerinden, kitapların içlerinden ve ulemanın meclislerinden, faziletlilerin toplantılarından ortaya saçı­lan anlık güzel düşünceleri kapmak suretiyle elde edip istifade ettiğim bilgileri yazmaya devam ediyorum. Bunu yaparken, arzum, ilmin bir parçasının bana bulaşmasıdır. Çünkü böyle yapa yapa cehaletten uzaklaşıyorum. Belki de böyle devam ede ede benden öncekilerin ulaştığı bazı seviyelere ben de ulaşabileceğim.</p>
<p>İlim, kendisiyle iştigal eden insana hemen faydalar sağ­lamasa bile; vaktin kendisiyle ölüp gittiği boş şeylerden alakayı kesip atması bile yeterlidir. Allah Teala’dan bizleri sırat-ı müstakimden ayırmamasını dilerim. O bana yeter.</p>
<p>O ne güzel vekildir.”</p>
<p>İbnu’l-Cevzi diyor ki: İmam Ebû’l-Vefâ ibn Akîl’e ölüm yaklaşıp vefat alametleri baş gösterince, kadınlar ağlaşma­ya başladılar. Bunun üzerine onlara şöyle dedi: &#8216;Elli yıl Al­lah adına fetva verip imzaladım. Bırakın beni de O’na kavuşacağım için sevineyim.”’</p>
<p>Bu büyük imam dünyadan ayrılırken, kitapları ve giydi­ği elbiselerinin dışında bir şey bırakmadı. Bıraktığı elbise­ler sadece kefenine yetip borcunu ödeyecek kadardı. İlme olan hayırlı hizmetlerinden dolayı Allah ona rahmet etsin ve en güzel şekilde mükâfatlandırsın.</p>
<p><strong>Muhterem okuyucu!</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi aklı çalıştırmak, vakti değerlendirmek, nefsi hayır ve ilme alıştırmak nasıl neticeler verdiriyor? Bu vesileyle elde edilen neticeler akılla kabul edilemeyecek kadar büyük rakamlara ulaşıyor. Oysa akü kabul etmese bık hakikat böyledir. Evet bu azim, 800 cilt kitabı ortaya çıkartıyor. Hem de dünyadaki en büyük kitap! insanlar­dan sadece bir fert, evet sadece Ebû’l-Vefâ ibn Akîl kendi başına bu kadarlık bir kitabı telif etmiş. Hem de bunla­rın yamada sayısı yirmiye ulaşan başka çalışmaları da var. Bunların bir kısmı ise onar ciltten meydana gelmektedir.</p>
<p>698/1299 yılında vefat eden İmam Bahâuddin ıbnun- Nehhâs el-Halebi en-Nahvî (Muhammed ibn İbrahim) ne kadar güzel, ne kadar doğru söylemiştir. (Allah ona rah­met etsin). Aşağıda zikredeceğimiz şiiriyle, sürekli olarak az şeyi başka az bir şey üzerine eklemek suretiyle son de­rece büyük bir yekûnun meydana geleceğini beyan et­mektedir. Ebû’l-Vefâ ibn Akil de görüldüğü gibi, durum aynıyla budur. Çünkü onun eserleri 800 cilttir.</p>
<p>Evet, Suyûtînin <em>Buğyetu’l-Vuât</em> adlı eserinde Bahâuddin ibnu’n-Nehhâs el-Halebi’nin terceme-i hâli verilirken şu şiiri de zikredilir:</p>
<p><em>İlim, oradan buradan toplanan,</em></p>
<p><em>Bir şey üstüne bir şey koymaktır.</em></p>
<p><em>Böyle devam eden bir insan,</em></p>
<p><em>Bir gün hikmete ulaşacaktır.</em></p>
<p><em>Çünkü sel kocamandır, lâkin Damlalardan oluşmaktadır.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Bin Fasikül Kitap Yazdı</strong></em></p>
<p><em>Tezkire tu’l-Huffâz da</em>, 541/1146 yılında dünyaya teşrif edip 600/1203 yılında vefat eden Hafız Abdulğanî Makdisînin (Allah kendisine rahmet etsin), terceme-i hâlinde şöyle geçer;</p>
<p>“İmam, Muhaddisu-l İslam, Takiyyuddin  Ebu Muhammed Abdulğani ibn Abdulvâhid el-Makdisi el Cemmâilî sümme’d Dımaşki es-Sâlihi el-Hanbelî. Pek çok eserin sahibi Ebü Tâhir Silefi’den 1000 cüz yazmıştır. Sa­yılamayacak kadar eser telif etmiştir. Vefat edene kadar sürekli istinsah etmekle, eser yazmakla, hadis rivayet et­mekle ve Allaha ibadet etmekle meşgul oldu.</p>
<p>(Öğrencisi) Ziyâ Makdisî şöyle demiştir: Zamanının hiç­bir dilimini zayi etmiyordu. Sabah namazını kıldıktan sonra, bazen Kur an-ı Kerim’in kıraat vecihlerini öğretiyor, bazen de hadis yazdırıyordu. Daha sonra kalkıp abdest alıyor ve öğlen öncesine kadar Fatiha ve Muavvizeteyn’i (Felak,Nâs surelerini) okumak suretiyle 300 rekât kılı­yordu Ardından biraz uyuyor ve öğleni kılıyordu. Peşin­den de akşama kadar hadis rivayeti ve eser yazmakla meş­gul oluyordu. Akşamleyin de oruçlu ise iftar ediyordu. Yatsıyı kıldıktan sonra gece yansına kadar veya biraz da­ha fazla uyuyordu.</p>
<p>Sonra abdest alıyor ve namaz kılıyordu. Ardından bir da­ha abdest alıyor ve sabah namazına yakın vakte kadar na­maz kılıyordu. Bazen yedi ve daha fazla abdest aldığı olur­du. (Böyle çok abdest alması hususunda) şöyle diyordu: &#8216;Azalarını ıslak olunca namaz benim için daha lezzetli olu­yor.Bu ibadetten sonra, sabah namazından önce biraz kes­tiriyordu. Onun âdeti bu şekilde idi.” Geriye kırktan fazla kitap bırakmıştır. Bu eserlerde çok kıymetli bilgiler vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Tefsirini Geceleri Yazdı</strong></em></p>
<p><em>1217/1802</em> yılında doğup 1270/1854 yılında vefat eden, Bağdat müftüsü, mûfessirlerin sonuncusu, imam, müfes-sir Alûsî (Ebû’s-Senâ Şihâbuddîn Mahmûd ibn Abdullâh el-Alûsî) el-Bağddı de şöyle der;Her an ilminin artmasına çok hırslı idi.Faydalı bilgiler elde etmekten,şiirleri toplayıp ezberlemekten geri durmazdı.</p>
<p>Gündüzleri fetva vermek ve ders talim etmekle geçerdi. Ge­cenin başlangıç diliminde kendisinden istifade etmek isteyen bir kimse veya bir dostu ile olurdu. Gecenin sonlarına doğru tefsirinden birkaç sayfa yazardı. Gecenin sabahında yazmış olduğu bu sayfaları evinde görevlendirdiği kâtiplere verirdi. Onlar ise bunların yazım işini ancak 10 saatte bitirirlerdi. Günde 24 ders verirdi. Tefsir ve fetva ile meşgul olduğu günlerde de büyük kitaplardan günde 13 ders yapardı. Devamlı telif ile meşgul olurdu. Hatta vefat ettiği hastalı­ğında da böyleydi.</p>
<p>Tefsiri, âlimlere göre diğer tefsirler arasında son derece güzel ve eşsizdir. Sadece bu tefsir onun imametini, fazile­tini ve ilmini ifade etmek için yeterlidir. O, tefsirini gece telif etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Eskilerin Koca Koca Kitapları</strong></em><strong>, </strong><em><strong>Zamanı Hiç İsraf Etmediklerini Gösterir</strong></em></p>
<p>Burada hocamız allame Muhammed Zâhid Kevserinin (Al­lah Teala kendisine rahmet etsin) bir açıklamasını sizlere nakledeyim. Bu yazısında o, diğer ilimler dışında özellikle tefsir alanında yazılmış büyük tefsir kitaplarına değinmiş­tir Bu eserlerin büyüklüğü yazarlarının ilme ve zamanı değerlendirmeye önem verdiklerini göstermektedir. On­lar bu hacimli eserleriyle büyük insanlar olduklarını is­pat etmişlerdir. İnsan, bu kitapların kendilerini görmek bir tarafa, onlarla ilgili malumatı duymakla bile dehşete düşmektedir. Gerçekten Allah Teala’nın kullan içinde ni­ce enteresan kimseler vardır.</p>
<p>Hocamız Kevser&#8217;i <em>Makâlâtul</em>-Kevseri adlı eserinde Kur’ an-ı Kerim’e yapılan bazı hizmetlerden bahsederken şöyle der:</p>
<p>İlim ehlinin Kuranın yüce manalarım parlatmak için telif etmiş oldukları eserler neredeyse sayılamayacak ka­dardır Bunların hepsi de tefsirlerinde rivayet ve dirayet tarzında farklı metotlar takip etmişlerdir. Ayrıca çeşit­li Kur an ilimlerini ön planda tutmalarına, kendi zevk ve meşreplerine göre Kur&#8217;an-ı Mecıdin bir yönüne özellikle ağırlık vermek suretiyle de Kur’anı tefsir etmişlerdir.</p>
<p>Bu sadette ümmetin âlimlerinin bazı eserlerini zikretme­me sanırım okuyucu kardeşlerim müsamaha gösterecek­tir Bu eserler sahiplerinin onları yazarken ne kadar gayret gösterdiklerini sunması açısından güzel örneklerdir. Me­sela İmam Ebûl-Hasan el-Eş’arinin <em>Muhtezan</em> adlı tefsiri. Makrizı’nin <em>Hıtaf</em>ta zikrettiğine göre 70 cilt imiş. Keza Kâdî Abducebbâr Hemedâni’nin Muhit tefsiri 100 fasikül imiş.</p>
<p>Ebû Yûsuf Abdusselâm Kazvînînin <em>Hadâiku Zâtu Beh-ce</em> adlı tefsiri için söylenen en küçük rakam 300 cilt oldu­ğudur. Müellifi bunu vakfetmiş ve Bağdat’taki İmam Ebû Hanîfe Mescidine koymuştu. Daha sonra malum Moğol istilasıyla beraber, diğer pek çok eser gibi bu kıymetli eser de kaybolup gitti. Yalnız ben Hind ediplerinden birisin­den, bir kütüphanenin katalogunda bunun bir parçasının mevcut olduğunu gördüğünü duydum.</p>
<p>Hafız İbn Şâhinin de hadisler ışığında yazdığı 1000 cüz lük tefsiri varmış. Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî’nin tefsiri <em>Envâru&#8217;l-Fecr</em> de 160000 sayfa civarındaymış. Bu eserin bi­zim memleketimizde (İstanbul ve Türkiye kütüphanelerin­de) mevcut olduğu bilinmektedir. Ancak ben uzun arama­larıma rağmen bu esere muttali olamadım. Ebû Hayyân’ın hocalarından Ibnu’n-Nakib el-Makdisinin tefsiri de 100 cilde yakınmış. Bu eserin bazı ciltleri İstanbul kütüphane­lerinde bulunmaktadır. Bu tefsirlerden bazılarının bir kısım ciltleri bildiğim kadarıyla bazı kütüphanelerde mevcuttur.</p>
<p>Bugün elimizde bulunan tam ve en büyük tefsir (bildiği­miz kadarıyla) <em>Tefsir-i Alât</em> de denilen <em>Fethul-Mennân</em> tefsiridir.Eser, allame Kutbuddin eş*Şirâzi’ye aittir. 40 <sub>C</sub>ilttir. Birinci cildi Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye’de mevcuttur.Bu cilde bakıldığında eserinde takip ettiği metot ortaya çıkmaktadır. Eserin diğer ciltleri de İstanbul’da iki kütüphanede, Muhammed Es’ad ve (Hekimoglu) Ali Paşa’da bulunmaktadır.</p>
<p><em>el</em> -Menhdu’s-Safi de zikredildiği gibi allame Muhammed Zâhid el-Buhâri’nin tefsiri 100 kadar ciltlik bir tefsirmiş. İslam ümmeti âlimlerinin bu geçenlerin dışında daha sa­yılamayacak kadar tefsirleri vardır. Hepsinin metotları farklıdır. Onların şükre değer bu hizmeti yanında; kitabı açıklayan, Kur’anda icmali geçen yerleri izah eden hadis­leri toplayarak yaptıkları çalışmaları da vardır.”</p>
<p>Allame, fakih, usul âlimi, araştırmacı Muhammed Haşan el-Hacvi el-Fâsî el-Mağribî (Allah Teala kendisine rahmet etsin) ilginç eseri <em>el-Fikru’s-Sâmî fi Târihi’l-Fıkhil-îslâmî</em><em> </em>adlı eserinde, çok eser yazan müelliflere temas etmiştir. Bunlar arasında İbn Cerîr’i, Îbnul-Cevzî’yi ve başkalarının zikretmiştir, İçlerinde benim zikrettiklerimin bir kısmı tekrar ediliyor olsa da -ki bunun zararı yok- onun yazı­sından bir parçayı aşağıya alıyorum. O şöyle demiştir:</p>
<p><em>el-Dibâcul-Muhezzeb&#8217;de</em> geçtiğine göre, Kâdî Ebû Bekr Muhammed ibn Tayyib el-Bâkıllânî her gece 20 rekât namaz kılardı. Hafızasından 70 sayfa yazmadan da uyumazdı.</p>
<p>İbn Ebid-Dunyâ geriye 1000 kitap bıraktı. İbn Asâkir de Tarih’ini 80 ciltte telif etti. Suyûtî şöyle demiştir: ‘En çok eser yazan İbn Şâhîndir. 330 eser yazmıştır. Bunlar­dan birisi olan <em>Tefsir</em> 1000 cüzdür, <em>Musned</em> 1500 cüzdür. Keza Suyûtî şunu da söyler: ‘Bu tıpkı tayy-ı mekân gibi tayy-ı zamân işidir, İsra ve Kadir gecesinden miras kalan bir berekettir.’ Bunu (Muhammed ibn Abdurrahmân ibn Zekeriyyâ el-Fâsî) <em>el-Minâhu’l-Bâdiye’de</em> nakletmiştik.</p>
<p>İmam Ebû Muhammed Alt ibn Hazm geriye 400 cilt eser bırakmıştır. Bunlar takriben 160000 sayfa tutmaktadır. İmam Ebû Muhammed Abdurrahmân ibn Ebî Hâtim er- Râzî de geriye pek çok eser bırakmıştır. Bunlar fıkıh, ha­dis, tarih dallarındadır. Eserlerinden birisi olan M<em>usned</em><em> </em>1000 cüzdür. Bunu da (Subkî) <em>Tabakâtu ’ş-Şâfi</em> ’iyye’sinde zikretmiştir.</p>
<p><em>Mustedrek alâs-Sahîhaynın</em> sahibi, Ibnu’l-Beyyı diye ta­nınan Ebû Abdullah el-Hâkim de 1500 cüze varan eser bı­rakmıştır. <em>Tahricu’s-Sahîhayn,ilel,Emâlî</em>, <em>Fevâidu’ş-Şuyûh</em>, <em>Târihu Neysâbûr</em> ve diğerleri eserlerinden bazılarıdır.</p>
<p>İmam Ebû’l-Hasan el-Eş’arinin kitapları da büyük kü­çük cinsinden 50&#8217;ye ulaşmıştır. Bunların çoğu batıl fır­kalara reddiye konularındadır. Bu ise en zor eser yazılan mevzulardandır. Bu tip eserleri yazmak çok zaman ister.</p>
<p>Takiyyuddin ibn Teymiyye de 300 eser yazmıştır. Bu eserler çeşitli ilim dallarına aittir. Bunlar 50 kadar cilt içinde toplanmıştır. Öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye büyük-küçük eser cinsinden 50 cilt eser telif etmiştir. İmam Beyhaki de 1000 cüz eser telif etmiştir. Bunlar ben­zeri nadir bulunan cinsten kıymetli eserlerdir. Faydaları çoktur, Beyhaki 30 yıl oruç tutmuş bir insandır.</p>
<p>Meşhur Muhammed ibn Sahnûn el-İfrikî de fıkıh, siver tarih ve diğer ilim dallarını havi büyük eserini 100 cûz olarak bizlere miras olarak bırakmıştır. <em>Âhkâmul-Kur’ân</em><em> </em>ve diğer kitapları da böyledir.</p>
<p>Fas&#8217;ta metfun, İmam Ebû Bekr ıbnu’l-Arabî el-Meâferî de büyük tefsirini 80 cüz olarak yazmıştır. Onun başka eserleri de vardır. Tirmizi, Muvatta’ şerhleri ile büyük ve küçük <em>Ahkâmul Kur’ân</em> kitapları gibi. Keza <em>el-Kavâsım</em><em> </em>vel-Avâsım, <em>el-Mahsûlfî’l-Usûl</em> gibi. Bunlar en üst seviyede eserlerdir. Bu, az rastlanan bir durumdur.</p>
<p>İmam Ebû Ca fer Tahâvî de pek çok eser yazmıştır. Bir tek mesele için bile eser yazmıştır. O da şudur: Hazre-ti Peygamberin haccı, kıran mı, ifrad mı yoksa temet­tü muydu? Bu eserini iki sayfa olarak yazmıştır. İslam âleminde buna benzer nice çalışmalar vardır.</p>
<p>Ebû Ubeyde’nin (Ma&#8217;mer ibn Musennâ) çeşitli ilim dal­larındaki eserleri 200’e ulaşmıştır. İbn Sureyc’in eserleri de 400’e ulaşmıştır. Kadı Fâdıl’ınkiler de 100’e ulaşmış­tır. Endülüslü âlim Abdulmelik ibn Habıb’in eserleri de 1000’e varmıştır. Bunu da <em>Nefhu’t-Tîb&#8217;de</em> Lisânuddin Hatîb zikretmiştir.</p>
<p>Eserleri ciltler dolusu tutmaktaydı. Mesela Sibi ibnu’l- Cevzî’nin tarihle ilgili <em>Mirâtuz-Zemân</em> 40 cilt idi. Hatib’in <em>Târihu Bağdâdi</em> de 15 cilttir. <em>Eğânî</em> de 20 cilttir. İbnu’l- Esîr’in <em>Kâmili</em> 12 cilttir. Ebû Hanife ed-Dîneverinin <em>Şerhu’n-Nebât&#8217;</em>ı 60 cilde ulaşmaktadır. Arap âleminin filozofu Ya’kûb ibn İshâk el-Kindî’nin felsefe, tıp, matematik ve di­ğer pek çok ilimlere dair eserleri de 231’e varmaktadır.</p>
<p>Zikri geçen zevatın eserlerinin ciltleri 20 sayfadan 200 sayfaya kadar değişmektedir. Bunların yazı malzemesinin zor bulunduğu zamanlarda yazıldığı düşünülürse durum daha iyi değerlendirilip anlaşılır.</p>
<p>Sonrakilere gelince; yazma malzemesi ve imkânlar art­masına rağmen, önceki âlimler kadar eserleri yoktur.Mesela Fe&#8217;thul-Bari ve <em>İsabe</em> ve diğer eserlerin sahibi İbn Hacer, Zehebî, eserleri 400’den fazla olan Suyûtî gibi.Bunların eserlerinin çoğu iki veya dört sayfaya varıncaya kadar küçüktür.Suyûtî den daha da çok eser veren, Ebû’l-Feyd Muhib-buddin Muhammed Murtazâ el-Hûseynî el-Vâsıtî ez-Zebî-di el-Hanefi Nezîlu Mısr da böyledir.Ancak <em>Şerhul Kâ</em>mûs, Ş<em>erhul-ihyâ</em> adlı eserleri çalışmalarının azametine delildir.Bu iki eserin faydası çok geniş olmuş ve İslam âlemi bunlara ziyadesiyle rağbet göstermiş, üzerlerinde çalışarak yararlanmışlardır.’’</p>
<p>Ben de yazımı vakitlere dikkat eden, anları bile değer­lendiren, zamandan en güzel meyveleri elde etmesini bi­len âlimlerden birisi olan Ebû’l-Kâsım ibn Asâkir ed- Dımaşki’nin terceme-i hâlini kısaca vererek bitirmek istiyorum. Onun hayat hikâyesinde insandaki arzu ve is­tekleri harekete geçiren, uyuyanı uyandıran taraflar var­dır. Simdi sizlere onu anlatacağım.</p>
<p><strong>O</strong><strong> </strong><em><strong>Kadar Çok Eser Yazmıştır ki Hepsi Basılamıyor</strong></em></p>
<p>Hafız Ebul-Kâsım ibn Asâkir ed-Dımaşkî (Ali ibn Ha­şan) 499/1105 yılında Şam&#8217;da doğdu ve 571/1175 yılında Hakkın rahmetine kavuştu. Allah Teala kendisine rahmet Yaşamında anları bile değerlendiren bir insandı. İslam kütüphanelerine o kadar çok eser ikram etti ki bugün ilmi kurumlar (akademiler) bile bunları basmaktan âciz kalmaktadır. Oysa o, bunları tek başına yazmıştı. Evet<sub>,</sub>bunları bizzat kendi eli ve kalemi ile telif etti, inceleyerek yazdı.İlk önce bunların asıl malzemelerini topladı, daha sonra bunları özetledi, düzenleyip tertip etti. Bunun ardından, çok sağlam hafızası, geniş bilgisi, eser yazmaya ve fazlaca eser telif etmeye karşı son derece gayret ve yeteneği olduğunu gösteren, yaşayan ve konuşan birer delil olan kitaplarını insanlara sundu.</p>
<p>Burada sizlere onun bayat hikâyesinin bir yönünü sunacağım. Anlatırken ilim için ne kadar çok yolculuk ettiğine, eserlerinin oldukça fazla olduğuna, vakitleri ve zamanını değerlendirme hususunda son derece gayretli olduğuna temas etmekle yetineceğim.</p>
<p>Tarihçi Kâdî ibn Hallikân <em>Vefeyâtu’l-A&#8217;yân</em> adlı eserinde bu zatın terceme-i hâlini verirken şöyle der:</p>
<p>“Zamanın Şam bölgesi muhaddisi, Şafii fıkhının önde gelen âlimlerinden idi. Daha ziyade hadis ilmiyle meşgul oldu ve bu yönüyle meşhur oldu. Hadis toplamak için son derece gayret gösterdi. Bu sebeple onun topladığı hadis kadar hadis toplamak başkasına nasip olmadı. Hadis toplamak için çok seyahatler edip, beldeler dolaştı, yollar katetti. Pek çok hadis hocası ile görüştü. Hafız Ebû Sa’d Âbdulkerîm ibnu’s Sem’ânî ile bu yolculuklarda arkadaşlık etti.</p>
<p>Hadis hafızı idi. Dinine son derece bağlıydı. Hadislerin metinlerini senedleriyle toplardı. Bağdat’ta (hadis hocalarından) hadis dinledi. Sonra Şam’a yöneldi. Ardından-Horasan’a gitti. Neysabur, Herat, Esbehan ve Cibal’e de gitti. Çok faydalı eserler hazırladı. Senedleriyle beraber  hadis kitapları yazdı. Hadisler hususunda çok güzel değerlendirme yapan birisiydi. Hadisleri toplamaktan ve eser yazmaktan son derece haz alıyordu. <em>Târihu Dımaşki  </em>yazdı. Bu 80 ciltlik bir eser olup çok kıymetli bilgilere ha­vidir. (Hatîb-i Bağdadinin) <em>Târîhu Bağdâd’ının</em> usulünce hazırlanmıştır.</p>
<p>Mısır’ın hafızı, hocamız hafız allame Zekiyyuddin Ebû Muhammed Abdulazîm el-Munziri, bu tarih kitabının bahsi geçince, bir cildini bizlere çıkarıp getirdi. Eser ve ne kadar büyük bir çalışma olduğu hususundaki konuşma uzadı da uzadı. Sonra da şöyle dedi: ‘Kanaatimce bu zat tarih kitabını buluğa erdiği günden itibaren yazmaya az­metti ve kitapla ilgili malzemeleri bu tarihten itibaren top­lamaya başladı. Ancak yine de bir insanın, ders veya hadis rivayetiyle meşgul olurken, bir taraftan da şöhrete ulaş­mışken (bu şöhret sebebiyle insanlar kendisine sürekli gi­dip gelirlerken, meselelerini arz ederlerken) böyle bir ese­ri telif etmesi bir ömre kısa gelir.’Gerçekten de doğruyu söylemiştir. Hayatını inceleyen kimse bu sözünün ne kadar doğru olduğunu anlar. Bir insanın fırsat bulup da bu hacimdeki bir eseri bu süre­de yazması mümkün müdür? Ortaya çıkan bu eser (tarih kitabı) seçtiği bilgilerdir. Esas topladığı malzemeler nere­deyse özetlenemeyecek kadar çok ve müsveddeler şeklin-de idi. Bunlardan sahih olarak seçtiklerini bir araya getirdi (ve elimizdeki eser oluştu). Bunun dışında başka güzel eserleri, faydalı cüzleri de vardır.”</p>
<p>Hafız Kasım ibn Asakirin eserleri 50’den fazladır. Bunlardan bir tanesi olan <em>Târihu (Medîneti) Dımaşk,</em> daha önce bahsedildiği gibi 80 cilttir.</p>
<p>Hafız Zehebî <em>Tezkiretu ’l-Huffâz&#8217;da</em> İbn Asâkir’in terceme-i hâlini verirken şöyle der:</p>
<p>&#8220;&#8216;İmam, büyük (hadis) hafız(ı), Şam bölgesinin muhaddısi, ümmetin övünç kaynağı Ebû’l-Kâsım ibn Asâkir. Pek çok eserin ve <em>Tarihu Kebîrin</em> sahibi. 499/1105 yılı­nın başlarında doğdu. 505/1111 yılında babasının ve kar­deşi Ziyâuddîn Hibetullâh’ın ilgilenmesi ile hadis dinle­meye başladı. Şam’da şu hocalardan hadis dinledi&#8230; 20 yaşında iken yolculuğa başladı. Bağdat’ta hocalardan ha­dis dinledi. Mekke&#8217;de, Kûfe’de, Neysabur’da, Esbehanda, Merv’de ve Beratta da pek çok hocadan hadis dinledi. 40 beldeden, kırk hocadan birer taneden kırk hadislik) <em>el-Erbeûnu’l-Buldânıyyeyi</em> hazırladı. Hocalarının sayısı 1300’dür. 80 küsur tanesi de kadındır.</p>
<p>Kendisinden pek çok insan hadis rivayet etmiştir. Bun­lardan birisi de yolculuklarda arkadaş olan Ebû Sa’d es- Sem’âni’dır. (Zehebi daha sonra eserlerini sayar. Bunlar 50 ve yakındır). Çeşitli ilim dallarına dair bilgilerini yaz­dırmak için 480 meclis (oturum) tertip etti. (Her yazdır­ma meclisi bir eser telif etme mesabesindedir).</p>
<p>Oğlu muhaddis Bahâuddîn Kâsım şöyle demiştir: ‘Allah rahmet etsin, babam cemaate ve Kur’an okumaya devam eden bir insandı.. Her cuma bir hatim bitirirdi. Ramazan­da ise her günde hatim bitirirdi. (Şam Camii’nin) doğu minaresinde itıkâfa girerdi. Çok nafile ibadet eden, zikir ehli insandı. (Şaban ayının) ortasındaki geceyi ve bayram gecelerini ihya eder, ibadet ve zikir ile geçirirdi. Giden her vakit hususunda kendi nefsini muhasebeye çe­kerdi.40 yıl, yani hocaları kendisine rivayet ve hadis nakli için icazet verdiği andan itibaren sadece hadisleri bir araya getirmekle ya da rivayet etmekle meşgul oldu. Gezer­ken ve yalnızken bile bu hâl üzere idi.</p>
<p>Hafız Ebûl-Alâ Hemedânî de şöyle der: ‘Ebû’l-Kâsım îbn Asâkır’e, ateş gibi yanan ve son derece iyi kavrayan zekâsından dolayı “Ateş Meşalesi” denmekteydi.’ Ebû’l- Mevâhib ıbn Sasrâ da der ki: ‘Ona, ‘Efendimiz kendileri gibi bir kimse gördüler mi?’ diye sordum. Bana şöyle ce­vap verdiler:</p>
<p>&#8211; Böyle söyleme. Çünkü Allah Teala Kur’an’ında şöyle ferman ediyor: ‘Kendi nefislerinizi temize çıkarmayın.’ Böyle deyince ben de dedim ki: ‘Fakat Allah Teala şöy­le de buyurmuştur: ‘Amma rabbinin nimetini söyleyip anlat.&#8217; Bu sefer şöyle cevap verdi: ‘Bir kişi benim gibi bir kimseyi gözlerinin görmediğini söylerse doğru söylemiş olur.’</p>
<p>Ebû’l-Mevâhib daha sonra şöyle der: ‘Ben de derim ki: Onun gibisini görmedim. Onda toplanan şu güzelliklerin bir başkasında toplandığını da görmedim: 40 yıl boyun­ca hep aynı yol üzere devam ederdi. Bir özür olmadık­ça sürekli birinci safta yerini alırdı. Ramazan ayında ve Zilhicce’nin 10 gününde itikâfa girerdi. Kendisinde mal ve binalar edinme yönünde bir arzu ve istek yoktu. Bu dü­şünceyi nefsinden atmıştı. İmamet ve hitabet gibi makam­lardan yüz çevirmişti. Teklif edilince de kabul etmemişti. Kendini emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i ani’l-munkere vermişti. Kınayanın kınaması onu Allah yolundan alıkoymazdı</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; imam Tacuddin Subkî de <em>Tabakatuş Şafiyyetul Kubra</em> adlı eserinde Ibni Asâkir’in terceme-i hâlini verirken şöyle der;</p>
<p>Büyük imam, ümmetin hafızı Ebû&#8217;l-Kâsım ibn Asâkir.Dedelerinden ismi Asâkir olan birini bilmiyoruz fakat bununla meşhur olmuştur Kendileri Allah Resulünün sünnetinin yardımcısı ve hızmetçisiydi. Muasırı olan hadisçilerin  imamı, seçkin hadis hafızlarının sonuncusu, hadis talep eden öğrencilerin konaklayıp uğradığı kişi idi.</p>
<p>Kendisini çeşitli ilim dallarına verdi. İlim ve amel dışında bir şeyi arkadaş edinmiyordu. Nihai gayesi hep bu iki-siydi. Öyle kuvvetli bir hafızası ve zabtı vardı ki en küçük bir şeyi bile kaçırmıyordu. Elde ettiği bilgileri öyle sağlamlaştırırdı ki bu özellikleri onu kendisinden öncekilerin üzerine çıkarmasa bile aynı seviyeye taşımıştı. O kadar geniş ilmi vardı ki bununla zenginleşmiş ve tüm insanları kendisine muhtaç bırakmıştı.</p>
<p>Pek çok insandan hadis dinledi. Hocalarının sayısı 1300’dür. 80 küsur kadından da hadis dinlemiştir. Irak’a, Mekke’ye, Medine’ye hadis talebi için yolculuklarda bulundu. Acem beldelerine de gitti ve Esbehan, Neysabur,Merv, Tebriz, Miyhene, Beyhak, Husrevcird, Bistam, Damegan, Rey, Zencan, Hemedan, Esedabad, Cey, Herat, Bven, Beğ, Buşenc, Serahs, Nukan, Simnan, Ebher, Merend, Huvçy, Cerbazekân, Muşkân, Ruvzaver, Hulvan, Erciş gibi şehirlerde hadis dinledi.</p>
<p>Ayrıca Enbar, Rafika (Silvan), Rahabe, Mardin, Maksin ve diğer pek çok beldede ve farklı yörelerde hadis dinledi.Bineğini hep uzak sahralarda yürütür, evinden sürekli ayrı kalırdı. Devamlı yalnız yaşardı. Kendisine dost olarak takvayı edinmişti. Öyle bir azme sahip idi ki hedeflediği bilgilere ulaşmayı büyük bir derece olarak kabul ediyordu.</p>
<p>&#8216; Hocası Hatîb Ebul-Fadi et-Tûsî onunla ilgili olarak şöyle demiştir: Bugün onun dışında bu lakabı hak eden birbaşka kimse bilmiyoruz,’ Bu sözüyle, (yüz bin hadisi her yönüyle bilen, hadis ilminde iyice derinleşmiş manasına gelen) hafız’ lakabını kastetmekteydi. İbnu’n-Neccâr da şöyle demektedir: ‘Zamanındaki muhaddislerinin ima­mıydı. Hıfz ve ezberlediğini sağlamlaştırmada, hadis ilim­lerini kamilen bilmede, güvenilirlikte, seçkinlikte, güzel­ce tertipli eser hazırlamada üstatlık ona aitti. Bu iş onunla son buldu.’</p>
<p>İbnu&#8217;n-Neccâr şunu da der: Hocamız Abdulvahhâb ibn Emin’in şöyle dediğini işittim: ‘Bir gün Hafız Ebû’l-Kasım ibn Asâkir ve Ebû Sa’d ibn es-Sem’ânî ile beraberdim. Ha­dis almak ve hadis ravilerine uğrayıp onlardan hadis işit­mek için gidiyorduk. Yolda böyle birisiyle karşılaştık. Ibnus-Sem’ânî, bir hadis cüzünü okuması için o zattan durmasını rica etti. O da çantasında işitmiş olduğu hadis­lerin bulunduğu cüzü aramaya başladı fakat bir türlü bu­lamadı. Bulamayınca da cam sıkıldı. Bunun üzerine İbn Asâkir, es-Semaniye sordu: ‘İşitmiş olduğu o cüz hangi cüzdür?’ O da İbn Ebî Dâvûd’un <em>el-Ba’s ve’n-Nuşûr</em> cüzü­dür. Bu zat o cüzü Ebû Nasr Zeynebî’den dinlemiş.’ dedi. Bunun üzerine İbn Asâkir, ‘Üzülme!’ dedi. Daha sonra o cüzün tamamım veya bir kısmım hıfzından es-Sem’ânî’ye okudu.</p>
<p>İbnu’n-Neccâr der ki: ‘Tamamını veya bir kısmım’ şek­lindeki şüphe hocamız Abdulvahhâb’dan kaynaklanmak­tadır..</p>
<p>Onunla ilgili olarak, Üstat Muhyiddîn en-Nevevî bizzat kendisinin yazdığı yazısında şöyle demiştir: ‘Şam bölgesi­nin hafızıdır. Hatta tüm dünyanın hafızıdır. Mutlak olarak imam, sika (güvenilir) ve sebt (sağlam) bir zattır.’</p>
<p>Oğlu Hafız Ebû Muhammed Kasım naklediyor: ‘Babam pek çok kitabı(n okunuşunu, kıraatini) dinlemişti. Ancak bunlardan bir kısmını yol arkadaşı Hafiz Ebû Ali ibn el-Vezir istinsah ettiğinden dolayı kendisi istinsah etmemişti. Çünkü Ibnu-l-Vezirin istinsah ettiklerini baham istinsah etmiyor, ba­bamın istinsah ettiklerini de İbnu’l-Vezir istinsah etmıyordu, Bir gece ay ışığında camide bir arkadaşıyla konuşurlarken şöyle dediğini duydum: ‘Hadis peşinde o kadar gezdim ama sanki hiç gezmemiş gibiyim, bir sürü eserlere ulaştım ama şimdi hiç ulaşmamış gibiyim. Çünkü yol arkadaşım İbnu&#8217;l- Vezir’ın benim de kıraatlerini dinlediğim <em>Sahibul-Buhâri,</em><em> </em>Müslim, Bey bakînin kitapları ve diğer âli (birinci elden, az ravili) senedli cüzlerle buraya geleceğini hesap ediyor­dum ancak Merv e yerleşip orada ikamete başladı. Yûsuf ibn Fârevâ el-Ceyyâni ve Ebû’l-Hasan el-Murâdînin de bu­raya gelmesini ümit ediyordum. Fakat Ebû’l-Hasan bana diyor ki: ‘Belki Şam’a gelirim, oradan da ülkem Endülüs’e dönerim.’ Velhasıl bunlardan hiçbirinin Şam’a geleceğine ümidim yok. Bu durumda büyük kitapları, mühim ve âlî (birinci elden, az ravili) cüzleri tekrardan elde etmek için üçüncü kez yolculuklara çıkmam gerekecek.’</p>
<p>Birkaç gün geçmeden arkadaşlarından birisi çıkageldi ve kapısını çaldı. ‘Ben Ebû’l-Hasan el-Murâdîyim. Geldim.’ dedi. Babam karşılamak için dışarı çıktı, sonra buyur edip evinde misafir etti. Ebû’l-Hasan rivayetleri dinlenilmiş ki­taplarla dolu dön sepetle gelmişti. Babam buna çok sevin­di. Kıraatlerini dinlemiş olduğu eserlere, yorulmaksızın kolayca ulaştığı için Allah Teala’ya şükretti. Çıktığı yolculukların semeresi olarak bunlar ona yetti. Hemen kitaplara yöneldi. Bir kısmını kendisi istinsah etti, bir kısmını da et­tirdi, Ve nihayet maksadına ulaştı. Eline aldığı bir cüz sanki dünyanın malını elde etmiş gibi sevindiriyordu onu. Allah Teala rahmet etsin. O’ndan razı olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Abdulfettah Ebu Gudde &#8211; Zamanın Kıymeti (Otto Yayınları)</p>
<p>Çeviri:Enbiya Yıldırım</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/">Abdulfettah Ebu Gudde – İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden ‘Alıntılar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Medeniyeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Mar 2015 23:06:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Cülcül]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Cezzar]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Hazm]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Rüşd]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İbnu'n- Nefis]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti Aşamaları]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz es-Sivasi]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Şemseddin]]></category>
		<category><![CDATA[Ali b. Rabban et-Taberi]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Kuşcu]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Suud Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu'l-Fida]]></category>
		<category><![CDATA[el-Biruni]]></category>
		<category><![CDATA[el-Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[el-Mes'udi]]></category>
		<category><![CDATA[Geredeli Murad]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanların İcatları]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanların İlmi Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanların Bilime Katkıları]]></category>
		<category><![CDATA[Mirim Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Mukbilzade Mü'min]]></category>
		<category><![CDATA[Razi]]></category>
		<category><![CDATA[Sabuncuoğlu Şerafeddin Ali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4337</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarihten günümüze kadar insanın bulunduğu her yerde az veya çok medenileşme hareketinin görüldüğü bilinen bir gerçektir. Zira toplu yaşayışın doğurduğu medeni ilerlemeler, insanın yeryüzünde var olduğu günden beri devam edegelmektedir. Bu bakımdan, gününüze gelinceye kadar birbirinden farklı kaç medeniyetin geldiği kesin olarak bilinememektedir. Toynbee, bunlardan 16 medeniyetin öldüğünü, beşinin de Batı Medeniyeti tarafından yok edilme [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti/">İslam Medeniyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="NormalYazi"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/islam-medeniyeti.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-4338" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/islam-medeniyeti-1024x723.jpg" alt="islam-medeniyeti" width="543" height="384" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/islam-medeniyeti-1024x723.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/islam-medeniyeti-600x424.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/islam-medeniyeti-300x212.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/islam-medeniyeti-768x542.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/islam-medeniyeti.jpg 1500w" sizes="(max-width: 543px) 100vw, 543px" /></a></p>
<p class="NormalYazi">Tarihten günümüze kadar insanın bulunduğu her yerde az veya çok medenileşme hareketinin görüldüğü bilinen bir gerçektir. Zira toplu yaşayışın doğurduğu medeni ilerlemeler, insanın yeryüzünde var olduğu günden beri devam edegelmektedir. Bu bakımdan, gününüze gelinceye kadar birbirinden farklı kaç medeniyetin geldiği kesin olarak bilinememektedir. Toynbee, bunlardan 16 medeniyetin öldüğünü, beşinin de Batı Medeniyeti tarafından yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu belirtmektedir.<sup>1</sup> Bununla beraber gününüzde iki medeniyet bölgesi görülmektedir. Bunlardan biri, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer sistemlerin tesirinde bulunan Batı Medeniyeti, diğeri de İslam Dini&#8217;nin yayıldığı bölgelerde tesirini sürdüren İslam Medeniyeti&#8217;dir.</p>
<p class="NormalYazi">Doğuşu ve gelişmesi esnasında İslam Medeniyeti, dört medeniyet veya kültürle karşılaştı. Bunlar:</p>
<blockquote>
<p class="NormalYazi">1. Bizans (Yunan)</p>
<p class="NormalYazi">2. İran</p>
<p class="NormalYazi">3. Hind ve</p>
<p class="NormalYazi">4. Çin Medeniyetleri idi.</p>
</blockquote>
<p class="NormalYazi">Kısa sürede gelişip büyüyen İslam Medeniyeti sayesinde Müslümanlar, Cebel-i Tarık Boğazından Çin seddine kadar olan bir sahayı ellerine geçirdiler. Buradaki halka şefkat ve merhamet gösterdiler. Bir müddet sonra Müslümanlar fen, ilim, sanat, iktisat, tıp, edebiyat, felsefe gibi ilimlerde en büyük medeniyeti kurdular. İslam Medeniyeti, Asya, Afrika ve Avrupa&#8217;nın önemli bir kısmını içine almakla kalmamış, aynı zamanda başka ve özellikle günümüz Avrupa&#8217;sının medeniyeti olarak bilinen Batı Medeniyeti&#8217;nin gelişmesinde de önemli rol oynamıştır. Bugün aktif fonksiyonunu kaybetmiş gibi görünmekle birlikte halen yaşamakta olan bu medeniyetin, Batı Medeniyeti üzerinde büyük bir etkisi bulunmaktadır. Bu durum normal karşılanmalıdır. Zira tefekkür ve ilimle uğraşmayı nafile ibadetlerden daha üstün tutan, böylece ilmi teşvik eden, alimin uykusunu dahi değerlendiren ve alimin mürekkebini şehidin kanından üstün tutan bir dinin mensubu, elbetteki ilimle meşgul olacaktır. Bu uğraş ise medeniyet ve vasıtalarının gelişmesine yardımcı olacaktır. Bu sayede İslam dünyası, Batı&#8217;ya göre daha yüksek bir medeni seviyeye ulaştı. Batı, ilim, akıl, fen ve teknik imkanların mecmuu İslam Medeniyeti ile karşı karşıya geldiği zaman kendini çok zayıf ve güçsüz gördü. Bu sebeple eksikliğini gidermek ve en azından insanca bir hayat sürmek için Müslümanlardan istifade yollarını aradı. İşte bu istifade sebebiyledir ki, kendi medeniyetinin temelinin atarken, İslam Medeniyetinin unsurlarını kullandı. O, bu unsurları kullanırken farkına varmadan etkisinde de kaldı.</p>
<p class="NormalYazi"><b>Medeniyette Ortak Özellikler</b></p>
<p class="NormalYazi">Çeşitli medeniyet zümrelerinden herhangi birisinin yayılma sahasına dikkatli bir gözle bakıldığı zaman, içine aldığı kavimlerin çokluğuna, kan, cins, renk ve dil değişikliklerine rağmen bazı ortak ve genel tarafların bulunduğu görülür. İşte, bu ortak taraflar o medeniyetin esasını, ruhunu ve özünü teşkil eder. Onu başkalarından ayırır. Mesela sıradan bir adam İstanbul&#8217;dan kalkıp, Merakeş&#8217;e, Mezapotomya&#8217;ya, Kahire&#8217;ye, Mekke&#8217;ye, Şam&#8217;a, Bakü&#8217;ye, Tahran&#8217;a, Şiraz&#8217;a, Kabil&#8217;e, Lahor&#8217;a, Kalküta&#8217;ya, Semerkand&#8217;a gitse bu beldelerin hiç birisinde kendini tamamıyla yabancı hissetmez. Hiç olmazsa yanı başındaki Sofya, Atina v.s.&#8217;deki kadar kendini başka bir çevrede, başka bir hava içinde duymaz. Kendini az çok alışmış olduğu levhalar, şekiller, hareketler ve tavırlar arasında görür.</p>
<p class="NormalYazi">Buralardaki insanların giyiniş tarzları, geçim şekilleri, adet ve halleri az çok onun kendi alışkanlıklarına benzer. Aynı sarık, aynı aba, kadınlarında aynı örtünme, aynı camiler, aynı ibadetler, aynı ezan, aynı ayinler, aynı dualar ve benzerleri.</p>
<p class="NormalYazi">Bu benzeyiş, yalnız görünüşle de kalmaz, içe, hayatın iç tarafına insanların ruhi hallerine, görüş tarzlarına ve zihniyetlerine kadar varır.<sup>2</sup></p>
<p class="NormalYazi">Diğer medeniyet gruplarında da aynı halleri görmek mümkündür. İşte, bir medeniyet zümresine mensup olan milletler arasındaki, ister maddi ister manevi olsun genel ve ortak taraflar, o medeniyetin özelliğini gösterir.</p>
<p class="NormalYazi">Görülüyor ki, çeşitli toplumları kültür bakımından ayırt eden şey, onların kullandıkları alet ve vasıtalardan ziyade, bu alet ve vasıtaların gerisindeki zihniyet veya manevi kıymetler bütünüdür.</p>
<p class="NormalYazi">İslam Medeniyeti, İslam Dini&#8217;ni kabul eden milletlerin el birliği ile meydana getirdikleri ortak bir medeniyetin adıdır. Bununla beraber bu medeniyetin kuruluş ve gelişmesinde Araplar, İranlılar ve Türklerin büyük payları olduğu bir gerçektir. Nitekim W. Barthold&#8217;un da işaret ettiği gibi İslam Medeniyeti veya Arap Medeniyeti adı, Ortazaman Şark Medeniyetine verilmektedir. Bu medeniyeti meydana getiren Müslümanlar, sadece Araplar olmadığı gibi, yakın Asya ve kısmen Afrika halklarının tamamı, devlet dini olan İslam Dini&#8217;ni, ilim ve edebiyat dili olan Arap dili vasıtasıyla birleşmişlerdi.<sup>3</sup> Bu birlik, öyle bir medeniyet meydana getirmişti ki, günümüz Batı Medeniyeti, gelişmesini buna borçludur. Nitekim R.V.C. Bodley&#8217;in (1546-1613) &#8220;Rönesansı İslamiyet&#8217;e borçluyuz&#8221; sözü, bu gerçeği dile getirmektedir. Bundan başka hala günümüzde bile Osmanlı müesseseleri üzerinde yapılan çalışmalar örnek alınarak bazı gelişmelerin ortaya çıktığına da şahit olmaktayız.</p>
<p class="NormalYazi">Gerçekten, VII. asırdan başlayıp XIII. asra kadar devam eden dünya medeniyeti tarihi, İslam Medeniyetinden ibarettir. Bu bakılmadan tarihin kabul ettiği reddedilmez gerçeklerden birisi de miladın VII. yüzyılından XIII. yüzyılın ortalarına kadar hem Avrupa&#8217;nın, hem de ön Asya&#8217;nın en medeni ve ileri memleketlerinin İslam ülkeleri olduğudur. Bu devirde Bağdad ve Kurtuba dünya zenginliklerinin aktığı, ticaretin en hareketli olduğu ve çeşitli sanatların geliştiği en zengin şehirlerdir. Bu şehirler, aynı zamanda yoğun kültürel bir hayatın merkezi ve medeniyetin ışıklı kaynaklarına da sahiptirler. Eşine rastlanmayacak biçimde gelişen ilim ve edebiyat, dünyanın her yanında yetişen alimleri ve sanatkarları buralara çekmekte idi.</p>
<p class="NormalYazi">Eğer bir medeniyetin yaratıcı eserleri ve manevi değerleri, düşünce alanında sağladığı zenginlikler ve gerçekleştirdiği maddi ilerlemeler ile belirtiliyorsa elbette ki, İslam&#8217;ın ortaya çıkışından itibaren beş yüz yıllık bir devreyi, cihan tarihinin en büyük devirlerinden birisi olarak kabul etmek gerekecektir.</p>
<p class="NormalYazi">İslam dünyasının, özellikle manevi alandaki bu olağanüstü gelişmesi, İslam inkılabının gücü ile, ruhundaki aksiyon kabiliyeti ve bunların yanı sıra bu medeniyetin öncülüğünü yapmış olan Arap ve Arap olmayan milletlerin parlak düşünce ve sanat yetenekleri ile birlikte, İslam&#8217;ın ilme verdiği değer ile açıklanabilir.<sup>4</sup> Biz bu konudaki ayet ve hadislere müracaat etme ihtiyacını duymuyoruz. Bununla beraber İslam, maddi olduğu kadar manevi alanda, başka bir ifade ile hayatın bütün safhalarında tatbik edilen bir sistem olduğundan, onun gayretini sadece ruhani ve manevi saha ile sınırlandırmak mümkün değildir. Bu gayret sayesindedir ki İslam aleminde ilimlerin hemen her şubesi ile uğraşılmıştır. Zira İslami anlayışa göre ilim ve ibadet birbirinden ayrılmayan iki unsurdur. Bu sebeple Müslümanlar, İslam&#8217;ın ilk asırlarından itibaren çeşitli ilimleri araştırmaya başladılar. Başlangıçta kısmen tercüme şeklinde olan bu çalışmalar, daha sonra gelişerek bizzat Müslümanların kendi eserleri olarak ortaya kondu. Bu çalışmalarda, Kur&#8217;an, Sünnet, Fıkıh, Kelam gibi tercümeye ihtiyaç duymayan dini ilimlerin yanında Tarih, Coğrafya, Astronomi, Tıp, Felsefe, Matematik, Mimari, İktisat, Sosyoloji vs. gibi ilimlerde onların çalışma sahalarına giriyordu. Böylece kısmen unutulmuş, kısmen de terk edilmiş bulunan birçok ilim dalının gelişmesi, Müslümanlar sayesinde olmuştur. Binaenaleyh, hiç çekinmeden günümüz medeniyetinin İslam araştırmalarının temelleri üzerine bina edildiğini söyleyebiliriz. Bu konuda birkaç isim, söylediklerimizin şahidi olarak hatırlanacaktır: Ali b. Rabban et-Taberi, Razi, İbn Cülcül, İbn Cezzar, İbn Sina, el-Mes&#8217;udi, el-Biruni, İbn Hazm, İbn Rüşd, el-Gazzali, Ebu&#8217;l-Fida, İbnu&#8217;n- Nefis, Abdülaziz es-Sivasi, Geredeli Murad, Hacı Paşa, Mukbilzade Mü&#8217;min, Sabuncuoğlu Şerafeddin Ali, Ak Şemseddin, Ali Kuşcu, Mirim Çelebi, İbn Kemal, Ebu Suud Efendi vs. gibi bir çok alim, çalışmaları ile bütün dünyaya ışık tutmuşlardır.<sup>5</sup></p>
<p class="NormalYazi">Müslüman alimlerin bu çalışmaları, yavaş yavaş günümüz Batı alemi tarafından da anlaşılmaktadır. Nitekim Montgomery Watt, hem bu durumu hem de Batı aleminin İslam dünyasına karşı beslediği kin ve garezine temas ettiği ifadesinde şunları söylemektedir:</p>
<p class="NormalYazi">&#8220;Müslümanlarla Hıristiyanların, Araplarla Avrupalıların bir dünya içinde gittikçe kaynaştığı şu zamanda, İslam&#8217;ın Avrupa&#8217;ya yaptığı tesiri incelemek, son derece isabetli bir çalışmadır. Ortaçağ Hıristiyan yazarlarının, zihinlerinde tablosunu çizdikleri İslam&#8217;ın tamamen iftira mahsulü olduğu çoktandır bilinmektedir. Yalnız şimdi, geçen asır boyunca, araştırmacıların yaptıkları tetkikler sayesinde Batılıların gözleri önünde daha objektif bir şekil belirmektedir. Fakat biz Avrupalıların kör gözü, İslam kültürüne olan borcumuzu görmeye manidir. Geçmişten gelen mirasımıza İslam&#8217;ın yaptığı tesirin kıymet ve kadrini bazen küçümsüyor, bazen de tamamen görmezlikten geliyoruz. Müslüman ve Araplarla daha iyi münasebetler kurabilmek için, borçlarımızın tamamını itirafa mecburuz. Onu saklamak ve inkar etmek. Sahte bir gurur alametidir.&#8221;<sup>6</sup></p>
<p class="NormalYazi">Benzer bir tespit de Sigrid Hunke tarafından bize şöyle nakledilir:</p>
<p class="NormalYazi">&#8220;Dini taassup yüzünden, objektif ve adalete uygun bir şekilde, yargılamaktan kaçındığımız ve üstün başarılarını sistemli bir şekilde küçültmeye çalıştığımız ve üstün başarılarını sistemli bir şeklide küçültmeye çalıştığımız. Kültürümüzün temeli olan eserlerini örttüğümüz ve adını bile anmaktan çekindiğimiz bir milletin hakkını vermenin zamanı artık gelmiş midir? İslamiyet&#8217;in çıkışından günümüze kadar, Batı ile Arap dünyası arasındaki ilişkiler, duygu ve tutkuların, tarihi nasıl yalana boğduğunun en açık örneğidir. Bu başka din mensuplarından gelecek her etkinin tehlikeli görüldüğü ve bu sebeple de elden geldiği kadar önlemeye çalışıldığı zamanlar için tabii idi. Ama bu Ortaçağ görüşü, hala ortadan kalkmış değildir. Günümüzde de geleneklerin sınırladığı ufuk, çoğu zaman bilinçsiz, ama kökleri çok derinde olan bir kaygı, eski propagandaların bize, katiller ve puta tapanlar olarak tanıtmış olduğu bu insanlara karşı görüşümüzü alabildiğine darlaştırmaktadır.&#8221;<sup>7</sup></p>
<p class="NormalYazi">Görüldüğü gibi Batı dünyası, dini taassubu sebebiyle İslam dünyasındaki gelişmeleri görmezlikten geldiği gibi bazen de bu gelişmeleri önemsemez bir tavır takınmaktadır. Bu konuda da yine Watt&#8217;ın bir tespitine yer vermek istiyoruz:</p>
<p class="NormalYazi">&#8220;Müslümanların ilim ve felsefedeki muvaffakiyetlerinden bahsederken sorulacak ilk mühim soru şudur: Yunanlıların keşfettiği ilimlerde Müslümanların payı nedir, bu ilimlerin ne kadarını nakletmişler ve ne kadarını nakletmemişler ve ne kadarını da kendileri ilave etmişlerdir? Meseleye birçok Avrupalı ilim adamı Müslümanlara karşı olan bazı peşin hükümlerle yaklaşmaktadır. Hatta Müslümanları övenlerden bir kısmı bile istemeyerek onları övmektedir. Mesela The legacy of Islam (Oxford University Press, London 1931) isimli eserde &#8220;Astronomi ve Matematik&#8221; bahsinin yazarı Carra de Vaux, yazısına Müslümanları hafife alarak başlamak lüzumunu duymuştur:</p>
<p class="NormalYazi">&#8220;Yunanlılarda gördüğümüz kuvvetli zeka ve ilmi tahayyül kabiliyeti ile şevkin ve orijinal düşüncenin bir benzerini Müslümanlarda göreceğimizi zannetmek boşunadır. Yunanlıların talebeleri, herkesten önce Müslüman Araplardır. Arapların ilmi, Yunanlılarınkinin bir devamıdır. Araplar, onu muhafaza edip büyütmüş ve birçok bakımdan geliştirip mükemmelleştirmişlerdir.&#8221;</p>
<p class="NormalYazi">Bununla beraber Carra de Vaux, biraz sonra bu ifadesini izah edip şu hususu teslim etmek mecburiyetinde kalacaktır:</p>
<p class="NormalYazi">&#8220;Müslüman Araplar ilimde, hakikaten büyük muvaffakiyetlere nail olmuş, kendileri icad etmemiş olmakla beraber bize sıfırları öğretmişlerdir. Böylece Müslümanlar, günlük hayattaki aritmetiğin kurucusu oldular. Aritmetik geometrinin temellerini attılar. Hiç hilafsız, Düzlem ve Uzay Trigonometrisi&#8217;nin kurucusu oldular. Doğruyu söylemek gerekirse, bu ilimler, daha evvel Yunanlılar tarafından bilinmiyordu. Müslümanlar Astronomi&#8217;de de birçok değerli gözlemler yaptılar.&#8221;<sup>8</sup></p>
<p class="NormalYazi">İslam aleminde tercümeler devri diyebileceğimiz (el-Me&#8217;mun dönemi, IX. asır) dönemden sonra bilimlere karşı büyük bir iştiha uyanmıştı. Bu iştihanın bir sonucu olarak müspet ilimler alanında önemli gelişmeler ortaya çıkmıştı. Bu sebeple dönemi izleyen yıllarda bilim ve bilgi üretmede Müslümanlar öncü olmuşlardı. Müslümanların bilimlere yaptıkları katkılar ile gerek Ortadoğu&#8217;da, gerek İspanya ve Kuzey Afrika&#8217;da kurdukları bilim akademileri, şemsiyeler (rasathaneler) ve medreseler Avrupa&#8217;da Rönesans denilen dönemi hazırlamışlardır. Söz konusu müesseseler daha sonraki yüzyıllarda Avrupa için taklit edilip geliştirilen prototipleri oluşturmuşlardır.</p>
<p class="NormalYazi">Bilim tarihçisi George Sarton&#8217;a göre, milattan sonra 750-1100 yılları arasında her 50 yıl, o döneme bilimsel katkıları ile hakim olmuş veya damgasını basmış olan veya birkaç büyük Müslüman bilim adamının ismiyle anılmaya layıktır. Nitekim ona göre: 750-800 arasında &#8220;Cabir çağı&#8221;, 800-850 arasına &#8220;Harizmi çağı&#8221; 850-900 arasına &#8220;Razi çağı&#8221;, 900-950 arasına &#8220;Mes&#8217;udi çağı&#8221;, 950-1000 arasına &#8220;Ebu&#8217;l-Vefa çağı&#8221;, 1000-1050 arasına el-Biruni ve İbn Sina çağı&#8221; ve 1050-1100 arasına da &#8220;İbnü&#8217;l-Heysem ve Ömer Hayyam çağı&#8221; demek gerekir. Yine Sarton&#8217;a göre 1300&#8217;e kadar ki dönem ise, ellişer yıllık bilim çağlarına artık Avrupa kökenli bilim adamlarının da isimleri izafe edilmektedir. Ama bu arada da onlarla birlikte İbn Rüşd, Nasirüddin Tusi ve İbnü&#8217;n-Nefis de zikredilmektedir.</p>
<p class="NormalYazi">Briffault da Making of Hummanity isimli eserinde: &#8220;&#8230;ilim diye isimlendirdiğimiz olay, Avrupa&#8217;ya Araplarca getirilen deney, gözlem ve ölçüm metotlarının sonucu olarak doğmuştur. İlim, İslam Medeniyetinin dünyaya en önemli armağanıdır.&#8221;demektedir.<sup>9</sup> Bununla beraber şunu da belirtmek zorundayız. Farklı ırk ve milletlere mensup olmalarına rağmen Müslüman alimler, eserlerini Arapça yazıyorlardı. Bu sebeple de çoğu zaman İslam Medeniyeti yerine, Arap Medeniyeti tabiri kullanılarak bu medeniyete &#8220;Arap Medeniyeti&#8221; deniliyordu.</p>
<p class="NormalYazi">Gerek günümüzde, gerekse daha önceleri dünyanın her tarafında ciddi çalışmaları ile İslam Medeniyeti ürünlerini gün ışığına çıkaran pek çok araştırma yapılmış veya yapılmaya devam edilmektedir. Bu eserlerinden bir kısmı sadece bir alanı ele aldığı gibi, bir kısmı da genel olarak &#8220;İslam Medeniyeti&#8217;ni ele almaktadır.<sup>10</sup> Konum ve konumuz itibariyle bütün bu çalışma ve ürünlerini detaylı bir şekilde ele alıp inceleyemiyoruz. Ancak yine de bir fikir vermek için çalışmalardan birisinin belli bir saha ile ilgili verdiği bilgiyi kısaca buraya alacağız.</p>
<p class="NormalYazi">Çiçek açma çağı olan 10. asırda İslam Medeniyeti, Himalayalar&#8217;dan Pireneler&#8217;e, Karadeniz&#8217;den Aden Körfezi&#8217;ne kadar uzanan bütün İslam dünyasına nüfuz etmişti. Bağdad, Suriye ve Irak toprakları üzerinde, eski Şark dünya devletinin an&#8217;anelerini tecessüm ettiriyordu. Ön Asya&#8217;nın bütün ticaret yollarının düğüm noktası olan bu şehir, milletler arasındaki hareketlerin bir toplanma merkezi haline gelmiştir.</p>
<p class="NormalYazi">Saray debdebeleriyle gözleri kamaştıran, halk topluluklarını büyüleyip, dünyanın her iki kısmında hazineleri kendine çeken, Harun Reşid&#8217;in şehri Bağdad, devletin en büyük ve muhteşem şehri olarak büyüdü. Parlak devrinde Bağdad&#8217;ta iki milyon insan meskundu. Şehir, muhteşem, dahilen lüks şekilde tanzim edilmiş, saraylarla süslenmişti. Çevresinde villalar, güzel tesisler ve hayvanat bahçeleri mevcuttu. Tabii servetlerin elde edilip değerlendirilmesine ait ilhamlar buradan fışkırıyor, bu ilhamlar, sanat zekasına daimi şekilde yeni vazifeler yüklüyordu.</p>
<p class="NormalYazi">Fikir sahasında, şayanı hayret faydalı çalışmanın, başlangıçtaki en kuvvetli amili, yabancı kültürlerin fikir mahsullerini sahiplenmesini bilen halifelerin idare ve ihtirasları idi. Bütün ilim dallarını ihtiva eden sistematik ve tedrici tercüme faaliyeti, bu sayede büyük ölçüde gelişti. Yabancı eserleri toplama faaliyeti, bu sayede büyük ölçüde gelişti. Yabancı eserleri toplama faaliyeti, Abbasiler tarafından zengin vasıtalarla ileri götürüldü. Sayısız paralar sarf etmek suretiyle veya ekseriya diplomatik yollarla, orijinal el yazmaları elde ettiler. En fazla göz önünde tuttukları, Yunan eserleri idi. Fars ve Hind literatürüne de ehemmiyet verdiler. Tıb, Matematik, Astronomi ve Coğrafyaya ait eserler, tekemmülleri için çalışanları buldular.</p>
<p class="NormalYazi">Daha sonra da felsefe ve tabii ilimler gelişti. İslam kültürü, eski Grek kültür hazinesinin, inkırazdan (yok olmaktan) kurtarılmasına hizmet etti. Müslümanlar, asırlarca eski Helen bilgisini toplayıp, muhafaza ettiler. Arapların yaptıkları tercümelerin bu gün bile, hala kısmen tenkidi metinleri, kısmen de antik edebiyattaki bazı mühim noksanlıkları tamamlamak bakımından, büyük bir önemi bulunmaktadır. Böylece kısa bir zaman içerisinde, daha geniş ve farklı bir terakki husule geldi. Müslüman müellifler, yabancı bilgiyi sadece tercüme etmekle yetinmediler. Aksine onlar, kendilerine has yeni bir bilgi meydana getirdiler. Bu devirde, hemen hemen, hudutsuz şekilde üç kıtaya yayılan İslam Medeniyetinin, biricik kudretini teşkil eden, büyük İslam devletinde mevcut insani idrak kabiliyetinin, mukayese kabul etmez delillerini verdiler. Bağdad&#8217;a ilaveten, Cundişapur, Kahire, Kayravan ve Fez, İslam kültürünün o dönemdeki mümtaz merkezleri idiler. Bu devirde, Bağdad&#8217;ta kültür bakımından ulaşılan yüceliğe 711 senesinde Araplar tarafından zapt edilen çeşitli milletlerle karışık İspanya&#8217;da da varılmıştı. Şarka nazaran bir asırdan sonra, Kadalkuvir sahillerinde, Öfrat ve Tigreste, paralel şeklide bazı yönlerden anavatanın müktesebatına takaddüm etmek için, İslam kültürü, gelişme hamlesi yapıyordu.</p>
<p class="NormalYazi">Atalarını örnek alan azimli Emevi hükümdarları (755-1031), takdire şayan en yüksek bir gayretle, uzun müddet tesirlerini devam eder şekilde, memleketin maddi refahını ilerlettikleri gibi, fikri gayret ve çalışmalarıyla, bilhassa üçüncü Abdurrahman (912-961)&#8217;in idaresinde, hakiki bir altın devir açtılar. Kurtuba, Batı&#8217;nın Bağdat&#8217;ı bir halifeler şehri, en yüksek öğrenim ve güzel sanatlara en fazla ihtimam gösteren bir mahal, zengin kitap hazinelerinin toplandığı ilmi gayret merkezi, öğrenmeğe hevesli binlerce insan için yüksek bir mektep oldu. Kurtuba&#8217;yı takiben yanı başında, Sevil, Gırnata, Tuleytula, Valansiya ve Murcia, İslam kültürü ve medeniyetinin mümtaz merkezleri haline geldi. İspanya, istisnasız gelip giden bütün halifelerin hükümdarlık asası altında, bir daha artık vasıl olamadığı bir terakki ve gelişme devri yaşadı.</p>
<p class="NormalYazi">Bu devrin çalışma neticeleri muazzamdır. Kültürün hiçbir sahası, bu hususta, nasipsiz kalmamıştır. Tamamen gözle ihata olunamayan bir edebiyat, bütün ilim ve sanatı şümulüne almıştır. Kurtuba, Sevilla ve Toledo&#8217;daki meşhur Arap medrese ve akademileri bir çok batılı milletin talebelerini cezbetti. Arap ilminin merkezi ve aynı zamanda içinde Avrupa&#8217;nın en büyük kütüphanesi bulunan Toledo&#8217;da, 1130 yılında bir tercüme okulu tesis edilmişti. Orada beş Piskopos, Raymond&#8217;un himayesinde en meşhur Müslüman müelliflerin eserleri ile, bunların evvelce Yunanca&#8217;dan Arapça&#8217;ya yaptıkları tercümelerin, Arapça&#8217;dan Latince&#8217;ye tercüme edilmelerine başlandı. Çalışmalar 12, 13 ve 14. asırlarda da devam etti. Bu devirdeki Batının bütün mütefekkirleri, bu meyanda daha sonra Papa 2. Sylvestr ismini alan Aurillac&#8217;lı Gerbert, Batılı Adelard, Batıda matematiğin kurucusu Pisa&#8217;lı Leonard, Büyük Albert, Roger Bacon, Michel Scot, Daniel Morley, 10. Alphonse, Saint Thomas, Hermann der Deutche, Duns Scot, Occam&#8217;lı Vilhelm ve Villeneuv&#8217;lu Arnold, bu kültür ve ilim merkezlerinde talim ve terbiye gördüler.</p>
<p class="NormalYazi">Cramonalı Gerhard, yalnız başına, Toledo&#8217;da 71 ilmi eseri tercüme etti. Değerli medeniyet tarihçisi Sigrid Hunke (Allahs Sonne über dem Abendland) &#8220;Batının Üzerinde Allah&#8217;ın Güneşi&#8217; adlı eserinde<sup>11</sup> Cremonalı Gerhard&#8217;ın Toledoda kaldığı yirmi sene zarfında 80&#8217;den fazla mühim eseri tercüme ettiğini söylemektedir. Böylece Avrupa milletleri, İslam kültürü ile temas neticesinde asırlarca tesiri altında kaldıkları bir yenileşme elde ettiler.</p>
<p class="NormalYazi">Arap tababeti, Batı&#8217;da büyük bir itibara mazhar olmuş, büyük İslam doktorları ile alimlerinin tıbbi eserleri, Avrupa&#8217;nın bir çok üniversitelerinde, tıb tedrisatının temelini teşkil etmiştir. 11. asra kadar Batı tababetinde boş yere herhangi bir başarı aranır. İlk tıb bilgisi İspanya Araplarından öğrenildikten sonra 12. asırda ancak bir ilim olabilmiştir.</p>
<p class="NormalYazi">Yeni üniversitelerin ilk alim ve öğretmenleri, Arap alimlerinin sabık talebeleri idiler. Heinrich 3. Fransa&#8217;da Tıbbın inkişafını kolaylaştırmak için 1587 yılında Paris&#8217;te College Rooyal&#8217;de, Arap dili kürsüsü tesis etti. Ortaçağ boyunca İtalya&#8217;da tıp tahsilinin merkezi olan Salermo, büyük Arap mektepleri örneğine göre kurulmuş ve organize edilmişti. Hakiki ismi er-Razi olan Rhazes, en büyük İslam klinikçisi idi. O, iki yüz yirmiden fazla eser yazdı. Bunların arasında birkaç tıp ansiklopedisi Arapça&#8217;dan latinceye tercüme edildi ve 17. asrın ortalarına kadar Batı&#8217;da yayınlandı. Çicek ve kızamığa ait ilk çalışma ona aittir. Tıb tarihçisi Max Neuburger, “bu orijinal monografi her yerde haklı olarak tıp edebiyatının bir şaheseri olarak kabul edilmiştir” der. Karl Sudhof, Razi&#8217;nin tıb tarihinde bütün devirlerin en büyük doktorlarından biri olduğunu kabul eder. Sigrid Hunke de aynı kanaattedir.</p>
<p class="NormalYazi">Ortaçağın en meşhur doktoru (Avicenna)&#8217;nın gerçek adı İbni Sina idi. Kendisine &#8220;doktorların şahı&#8221; ismi verilmişti. O harikulade ansiklopedik bilgisiyle, bir dahi idi. En büyük eseri olan &#8220;el-Kanun&#8221;, &#8220;Tıbbın Kanunları&#8221; altı asır boyunca, Avrupa&#8217;nın bütün tıp fakültelerinde okutuldu. İrisin tam izahını, insertionu, göz evindeki adalelerin durumunu ona borçluyuz. O jeolojide de isim yaptı. Dağların teşekkülüne dair şayanı dikkat izahat sebebiyle Garrison, ona &#8220;jeolojinin babası&#8221; ismini verir.</p>
<p class="NormalYazi">Cerrahi sahasında da durum aynıdır. Hakiki ismi Ebu&#8217;l-Kasım olan Kurtuba yanındaki Azzahra&#8217;lı Abülkasis, en büyük Müslüman cerrahıdır. Eseri, cerrahinin Avrupa&#8217;da gelişmesine temel teşkil etmiştir. Bu devirdeki İslam cerrahlarının Avrupa&#8217;daki meslektaşlarından çok üstün olduklarında hiçbir şüphe mevcut değildir. Arterial damarların bağlanmasını izah eden Katgut (Catgut) dikişini bulup geliştiren odur.</p>
<p class="NormalYazi">Ortaçağ Avrupası, diş tedavisinde de, tamamen İslam tababetine borçludur. Müslümanlar, Arap protezini, Ortaçağda en iyi şekilde geliştirmişlerdi.</p>
<p class="NormalYazi">Veteriner tababetin, sekizinci asırlardan 13&#8217;üncü asra kadar tarihinin en parlak devirlerini yaşaması Müslümanlar sayesindedir.</p>
<p class="NormalYazi">Eczacılığın vücuda gelmesini ve onun hususi bir meslek halinde teessüsünü Batı, İslam doktorlarına müteşekkirdir.</p>
<p class="NormalYazi">Terapo kimyayı ve her şeyden ziyade antimon, civa ve demir müstahzarlarının o zamana kadar beklenmeyen manalarını, Batı Müslümanlardan öğrenmişti. İslam doktorları, eczacılığı, sayısız yeni ilaçlarla zenginleştirdiler. Şekeri ilk defa şurupta ve ilaç içirmede onlar kullandılar. İslam kodeksi ve ilaç kolleksiyonu, bugün hala büyük bir kısmı kullanılmakta olan iki yüzden fazla yeni ilacı ihtiva eder. Tıp Cassia, sinameki, kudret helvası, ravendi, mutterkorn, demirhindi, kurtkökü, anber, Hint kenviri, kafuru, sandal ağacı ve alkol gibi bir çok ilacı Müslümanlara borçludur.</p>
<p class="NormalYazi">Müslüman kimyagerleri de, dikkate şayan keşifler yaptılar. Sülfat asidi, nitrat asidi, gümüş nitrat, aguaregia, süblime, kırmızı civa oksidi, alkali, amonyak tuzu ve şeker onlar tarafından ihraz edilmiştir. İmbikten geçirme, kirece tahvil, kristalleşme, ayrışım ve fiksasyonun keşiflerini nasıl Müslümanlara borçlu isek, kimyanın eczacılık ve sanayie tatbikini bilhassa metallerin elde edilmesi ile, ışın istihsalini ve boyacılığı da onlara medyunuz. İl-İksir, alkol, alkolaid, salmiak, kampfer, soda, alaun ve daha kimyadaki bir çok semboller, bize Müslümanların kimya sahasındaki büyük başarılarını hatırlatır.</p>
<p class="NormalYazi">Müslüman Okülistler, göz hastalıkları ilminin (Optalmologie) de terakkisine hizmet ettiler. Daha sonra Roger Bacon ve Kepler gibi Batılı fizikçilerin araştırmalarını, tahrik ve teşvik etmiş olan Kahire&#8217;li İbnu&#8217;l-Heysem &#8220;Işık-optik&#8221; adlı meşhur eserinde, gözü, binoküler görmeği izah ve dahiyane bir şekilde ışınların kırılma olayını ve bu kırılmaların görünüşünü tecrübe ile ilk defa o söylemiştir. Fotoğraf makinesinin esasını teşkil eden &#8220;karanlık oda&#8221;yı da o keşfetti.</p>
<p class="NormalYazi">Müslümanların en güzel başarılarından biri de hastahanelerin organizasyonudur. Tıp tarihçisi Neuburger, İslam memleketlerinde akıl hastalarının itina ve sevgi ile tedavi gördüklerini, Batı&#8217;da ise onların uzun zaman birer cani gibi telakki edildiklerini söyler. Avrupa&#8217;da ilk akıl hastahanesinin 1410 senesinde İspanya&#8217;da dini cemaat tarafından tesisinden tam 700 sene evvel, 765 yılında Bağdad&#8217;ta devlet tarafından vücuda getirildiğini burada belirtmek yerinde olur.<sup>12</sup></p>
<p class="NormalYazi">Burada söz hastahanelerden açılmış iken hem okuyucuya fikir vermek, hem de mukayese yapabilmek için konuya biraz daha geniş ele alacağız. Bu tedkikte de daha fazla Batı&#8217;lı yazarlardan istifade edeceğiz.</p>
<p class="NormalYazi">İslam dünyasında ilim ve ibadet birbirlerinden ayrılmayan iki unsur olarak kabul edildiği için tıb ilmi ve hastahanelerle ilgilenmek bir emir olarak telakki ediliyordu. Emevi Halifesi Velid b. Abdülmelik (86-96/705-715) tarafından hicri 88 (m. 707) tarihinde Şam&#8217;da kurulan tam teşkilatlı ilk hastahaneden önce tıb ilmi, cami dahil, değişik ilim müesseselerinde tedris ediliyordu. Yine Emeviler döneminde Fustat&#8217;ta Zukaku&#8217;l-Kanadil adı verilen ve cüzzamlılara bakan bir hastahane açılmıştı. Bütün bu gelişmelere rağmen İslam hastahanelerinin en parlak devri, daha sonraki Abbasiler döneminde gerçekleşmiştir. Bu gelişmeler, İslam dünyasında tıbbi bazı keşiflere de yol açmıştı. Nitekim kan dolaşımının bulunması, mikrop ve diğer bazı hastalıklara ait ilaçların keşfi, ilk akla gelenler arasında zikredilebilir. Buna karşılık dönemin Batı dünyasında herhangi bir ilaçla tedavi olmak, manevi ilaçlardan başkasını kullanmak, hele hekim olarak eliyle bir şeyler yapılmak ve cerrahi aletler kullanmak büyük bir şerefsizlikti. Hastalanan veya yaralanan bir Hıristiyan, önce bütün günahlarını itiraf edecek, daha sonra İsa&#8217;nın eti diye kutsal ekmeği yiyecek ve sonra da Allah&#8217;a güvenecektir. Batı&#8217;da, hastaların alındığı yurtlar, XII. asırdan sonra kuruldu. Bu suretiyle gerçekleşti. Bununla beraber hekim bulunmazdı. Kilisenin anlayışına göre, hasta bakımı, iyi etmek için değil, sadece ızdırapları hafifletmek içindir. Bu hastahanelerin ilklerinden biri ve zamanındakilerin dediklerine göre en iyisi Paris&#8217;teki Hotel-Dieu (Allah&#8217;ın hanı) idi. Bu hastahanede tuğla döşeli zeminin üzerine saman yığılmıştı. Hastalar bu samanların üzerinde birbirine sokulup yatıyorlardı. Birinin başı, ötekinin ayaklarına gelecek şeklide sıralanmışlardı. İhtiyarların yanında çocuklar, hatta kadın ve erkek karmakarışık yatmaktaydı. Bulaşıcı hastalıkları olanlar ile sadece hafif bir rahatsızlığı bulunanlar yan yana yatmaktaydılar. Tifo hastalığına yakalanmış olan ateşler içinde sayıklarken, veremli biri öksürüyor, deri hastalığı olan da derilerini yırta yırta kaşıyıp kanatıyordu.<sup>13</sup></p>
<p class="NormalYazi">Batı dünyasındaki hastaneler bu durumda iken, İslam dünyasındaki hastahaneler insanı masallar diyarındaki saraylarda yaşatıyormuş gibi rahat ve huzur veriyordu. Sigrid Hunke, İslam dünyasının hastahanelerinden birinde yatan bir hastanın mektubundan bahseder. Gerçekten, bu mektup okunduğu zaman, yukarıdaki sözlerimizin günümüz insanı için bile, bir hikayeye benzediğini söylemek pek yanlış olmayacaktır. Ama bütün bunlar İslam hastahaneleri için tabii olan bir şeydi. Bu mektuptan bazı pasajları almak suretiyle, İslam dünyasının, hastahenelere ne denli ehemmiyet verdiğini anlayabiliriz:</p>
<p class="NormalYazi">&#8220;Babacığım, benden para getirmenin lazım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem hastahaneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel. Ben, operasyon salonunun yanındaki ortopedi servisinde yatıyorum. Eğer büyük kapıdan girersen, güneydeki revak boyunca yürü. Düştükten sonra beni getirdikleri poliklinik oradadır. Orada her hastayı önce asistan hekimler ve öğrenciler muayene eder. Birinin yatması gerekmiyorsa reçetesini verirler, o da hemen yandaki hastahane eczanesinde ilacını yaptırır. Muayeneden sonra da bir hademe beni erkekler kısmına taşıdı. Hamama da girdikten sonra tam bir hastahane elbisesi giydirdiler.</p>
<p class="NormalYazi">Sonra kütüphaneyi sağ tarafta bırakır ve başhekimin öğrencilere ders verdiği büyük konferans salonunu geçersin. Avlunun solundaki koridor, kadınlar tarafına gider, onun için sağ tarafı tutmalısın, iç hastalıkları bölümü ile cerrahi kısmının önünden geçmelisin. Eğer bir yerden musiki ya da şarkı sesi duyarsan içeriye bak. Belki de ben, iyileşmiş olanların toplantı salonundayımdır. Biz orada musiki ve kitaplarla oyalanırız.</p>
<p class="NormalYazi">Baş hekim bu sabah asistan ve bakıcılarla viziteye çıktığında beni muayene etti, servis hekimine anlamadığım bir şeyler not ettirdi. O da sonradan bana, bir gün sonra ayağa kalkabileceğimi ve çok geçmeden taburcu olabileceğimi söyledi. Ama canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler yumuşak ve kadife gibi. Her odada akar su var. Soğuk gecelerde her oda ısıtılıyor. Hemen her gün midesi kaldıranlara kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Sen de sonuncu tavuğum kızartılmadan önce gel.<sup>14</sup></p>
<p class="NormalYazi">Bilindiği gibi çeşitli çalışmalar sonunda Müslümanlar, eski ilaçlara yenilerini kattılar. Bunlardan bir kısmı kafur, civa, mersafi, karanfil, hıyarşenber ve sinameki gibi ilaçlardı. Şurup ve gülab şeklinde sunulan ilaçlar da Müslümanlar tarafından tıp dünyasına getirildi. O dönemde İtalya&#8217;nın Orta Doğu ile en büyük ticari alışverişi ilaç üzerine idi. Tarihte ilk dispanserleri ile ilk eczaneleri açanlar Müslümanlardır. Eczacılık okulunun ilk kurucuları ve eczacılık hakkındaki eserlerin ilk yazarları da yine Müslümanlardır. Çiçek ve kızamık hastalıklarına karşı Müslüman hekimler geliştirdikleri tedavi şekline, bugün bile eklenecek fazla bir şey yoktur. Müslüman hekimler, ameliyatlarda solunum yolu ile anestezi yapıyor ve bu maksatla derin bir uyku veren haşhaş ve ona benzer başka bitkilerden faydalanıyorlardı.<sup>15</sup></p>
<p class="NormalYazi">İslam Medeniyetinin, Batı ülkelerindeki bazı etkilerine kısaca temas edildi. Bu medeniyet unsurlarının Avrupa&#8217;ya nasıl ve hangi yollarla geçtiğini görmeden önce, bu medeniyetin kendine has mümeyyiz vasıflarının bulunduğuna işaret edelim. Bunun için de İslam Medeniyetinin gelişmesini sağlayan en önemli amili (etkeni) görmemiz gerekir.</p>
<p class="NormalYazi">Bilindiği gibi dinler, toplumların düşünce, anlayış, hareket ve davranışlarının şekillenmesinde büyük rol oynarlar. İşte İslam Medeniyetinin doğuşunu, gelişmesini ve şekillenmesini sağlayan en büyük etken, İslam dininin ilme verdiği değerlerden başkası değildir. Sözü edilen medeniyetin gelişmesine tesir eden daha başka amiller olmakla beraber en büyük etkenin ilim olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira ilim olmadan ilerleme ve gelişmeden söz etmek mümkün değildir.</p>
<p class="NormalYazi">Kur&#8217;an, ilk ayeti ile eğitim ve öğretimi emreden bir dinin kitabıdır. Bu Kitab&#8217;ın gönderildiği Peygamber de ümmetine bu yolla talimat veriyordu. Kur&#8217;an ile Peygamberinin okuma ve öğrenme ile ilgili emirlerini göz önünde bulunduran Müslümanlar, daha İslam&#8217;ın ilk yıllarından itibaren öğrenmek için bütün imkanlarını seferber ediyorlardı. Başlangıçta bu imkanlar, daha ziyade dini alanda kullanılıyordu. Zira bu bilgilerin bir kısmı günlük, bir kısmı haftalık, bir kısmı aylık, bir kısmı da senelik ibadetleri için gerekliydi. Bu bilgilere vakıf olmadan ibadet yapılamazdı. Bununla beraber, ibadetler için gerekli olan bilgilerin sadece dini bilgiler olmadığını da belirtmek gerekir. Zira namaz kılmak veya oruç tutmak isteyen bir Müslüman, başını yerden kaldırıp gökleri araştırmak ve ay ile güneşin hareketlerini takip etmek zorundadır. Böylece basit bir şekilde de olsa bir astronomi bilgisine; hacca gitmek veya namaz için kıble yönünü tayin etmek isteyen bir diğeri de en azından coğrafya bilgisine sahip olma zaruretini duyar.</p>
<p class="NormalYazi">Bütün bunlar, zamanla Müslümanların değişik branşlardaki ilimlerle uğraşmalarına sebep oldu. Nihayet bazı hadislerin genel anlamda ilmi teşvik etmeleri, Müslümanların asırlar boyu her türlü ilmi faaliyette bulunmalarına vesile oldular.</p>
<p class="NormalYazi">İslam aleminde, Astronomi ve Matematik gibi ilimlerin gelişmesi için en büyük teşvik, ibadetlerin yerine getirilme zamanlarının tayini ile ilgilidir. Bu bakımdan Matematik, Astronomi ve özellikle küresel geometriye ihtiyaç vardı. Nitekim, Ramazan ayı ve bayramının başlangıcında Hilal&#8217;i görme çalışmaları, Müslüman matematikçi ve astronomların en önemli işlemlerinden biri olmuştu. Ayrıca bu tür özel problemleri çözmek için çok daha kompleks bir küresel geometrinin tatbiki gerekiyordu. Bunlardan biri, Dünyanın her hangi bir yerinden Mekke&#8217;nin bulunduğu (kıble tayini için) yönün belirlenmesi, diğeri de günde beş defa kılınan namazın, vakitlerinin güneşin hareketine göre tespit edilmesiydi.<sup>16</sup> Bu konularda kesin hesaplamalar yapabilmek için gök küre üzerindeki üçgenlerin bilinen açı ve kenarlarından hareketle, bilinmeyenlerini bulmak gerekiyordu. Batlamyus&#8217;un metodunun kullanışlı olmaması yüzünden, Müslüman matematikçi ve astronomlar, daha basit trigonometrik metotlara ihtiyaç duyuyorlardı. Bunun bir sonucu olarak IX. asırda bugün de kullanılan altı trigonometrik fonksiyon tarif edilmişti. Bunlar, sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant, sekant ve kosekant fonksiyonları idi. Batlamyus zamanında bunların hiç biri bilinmiyordu. Bu altı fonksiyondan beşi kesinlikle İslam kökenli olup, sadece sinüs fonksiyonunun Hintliler&#8217;den alındığı söylenebilir.</p>
<p class="NormalYazi">İslam Medeniyetinin sınırları, Batı dünyasının kapılarını Emeviler&#8217;den sonra devamlı zorlamış, Türklerin İslam&#8217;ı kabullerinden sonra ise, bu durum daha da yaygınlaşmıştır. Hele Anadolu&#8217;nun fethine muvaffak olunmasından sonra gerek Haçlı Seferleri ile olsun, gerekse Müslüman Türk akıncılarının akınları ile olsun İslam Medeniyeti ile Batı Medeniyeti yüz yüze gelmiştir.</p>
<p class="NormalYazi">Farabi, İbni Sina, Gazali gibi İslam filozoflarının eserleri ile Aristo&#8217;nun Arapça&#8217;ya tercüme edilmiş eserlerinin Latince&#8217;ye çevrilme faaliyetleri yanında, Batı dünyası diğer ilimlerle de meşgul olma mecburiyeti duymuştur. Hatta üniversitelerinde XII. yüzyılın sonlarından itibaren tıp dersleri konularını, İbni Sina&#8217;nın &#8220;Kanun&#8221; adlı eseri ile İbni Rüşd&#8217;ün tıbbi risaleleri üzerine teksif etmiş bulunuyorlardı.</p>
<p class="NormalYazi">Romalılar ve onların mirasçısı olan Bizanslılar, Doğu ve Batı dünyasını Akdeniz etrafında toplayarak meydana getirdikleri &#8220;Akdeniz Medeniyeti&#8221; ile Doğu kültürünün Batıya geçmesinde aracı oluyordu. İslam&#8217;ın ortaya çıkışı ile Batı dünyası Doğu kültürünü İslam Medeniyeti aracılığı ile almak ve aktarmak durumunda kaldı. Eski Doğu Medeniyetinin ve Antik devir ilimlerinin Batıya aktarılmasında Müslümanlar, aracı olarak önemli roller oynadılar. Uzakdoğu menşeli ilimleri yerinde öğrenen Müslümanlar, bu ilimlere önemli ölçülerde katkılarda bulunarak Batıya aktardılar.<sup>17</sup></p>
<p class="NormalYazi">Şu bir gerçektir ki, Ortaçağın sonlarında ve Rönesans&#8217;ta Grek felsefesi Batı&#8217;da doğrudan intikal ve tercümelerden ziyade Arapların elinde olduğu şekil temel alınarak incelenmişti. Aristo&#8217;nun mantık, fizik ve metafiziği ya Arapça&#8217;dan ikinci elden tercümelere yahut da İbn-i Sina&#8217;nın eserlerine dayanarak inceleniyordu.<sup>18</sup></p>
<p class="YazarAdi"><strong>Ziya Kazıcı</strong></p>
<p class="YazarAciklama"><strong>Prof. Dr., M.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi</strong></p>
<p class="YazarAciklama">Köprü Dergisi 2003, 81. Sayı.</p>
<p class="Dipnot"><b>Dipnotlar</b></p>
<p class="Dipnot">1. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ankara 1977, s. 9.</p>
<p class="Dipnot">2. Ahmet Ağaoğlu, Üç Medeniyet, İstanbul, 1972, s. 4-5.</p>
<p class="Dipnot">3. M. Fuad Köprülü-W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara 1973, s. 3.</p>
<p class="Dipnot">4. Haydar Bammat, İslam&#8217;ın Çehresi, trc. Osman Fehmi Giritli, İstanbul 1975, s. 93-94.</p>
<p class="Dipnot">5. Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Ziya Kazıcı, İslam Kültür ve Medeniyeti, İstanbul 1996, s. 185-186.</p>
<p class="Dipnot">6. Montgomery Watt, İslam&#8217;ın Avrupa&#8217;ya Tesiri, trc. Hulusi Yavuz, İstanbul 1986, s. 11.</p>
<p class="Dipnot">7. Sigrid Hunke, Allah&#8217;ın Güneşi Avrupa&#8217;nın Üzerinde, trc. Hayrullah Örs, İstanbul (tarihsiz), Altın Kitaplar Yayınevi, s. 8.</p>
<p class="Dipnot">8. Watt, İslam&#8217;ın Avrupa&#8217;ya Tesiri, s. 39.</p>
<p class="Dipnot">9. Daha geniş bilgi için bk. Ahmet Yüksel Özemre, 21. Yüzyılda Türkiye&#8217;de Bilimin Geleceği, Çerçeve (1996), 17., s. 35-37.</p>
<p class="Dipnot">10. Günümüz okuyucusunun rahatlıkla ulaşabileceği bu eserlerden birkaçını buraya almayı faydalı buluyoruz.</p>
<blockquote>
<p class="Dipnot">M. Fuad Köprülü-W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara, 1973.</p>
<p class="Dipnot">Haydar Bammat, İslam&#8217;ın Çehresi (Visage de l&#8217;İslam, Fransa 1958), Türkçe Tercümesi: Osman Fehmi Giritli, İstanbul 1975.</p>
<p class="Dipnot">Mehmet Bayraktar, İslam&#8217;da Bilim ve Teknoloji Tarihi, Ankara 1985.</p>
<p class="Dipnot">Ahmet Gürkan, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, İstanbul 1965.</p>
<p class="Dipnot">Montgomery Walt, İslam&#8217;ın Avrupa&#8217;ya Tesiri, trc. Hulusi Yavuz; İstanbul 1986.</p>
<p class="Dipnot">Hasan ali Hasan, el-Hadaratu&#8217;l-İslamiyye fi&#8217;l-Mağrib ve&#8217;l-Endülüs, Mısır 1980.</p>
<p class="Dipnot">Enver er-Rufai, el-İslam fi Hadaratihi ve Nüzümihi, Dımaşk, 1986.</p>
<p class="Dipnot">Celal Mazhar, Hadaratü&#8217;l İslam ve Eseruha fi&#8217;t-Tarakki&#8217;l-Alemi, Kahire 1974.</p>
<p class="Dipnot">Sigrid Hunke, Allah&#8217;ın Güneşi Avrupa&#8217;nın Üzerinde, trc. Hayrullah Örs İstanbul Altın Kitaplar (tarihsiz).</p>
<p class="Dipnot">Adam Metz, el-Hadaratu&#8217;l İslamiyye (Arapça trc. Muhammed Abdu&#8217;l-Hadi Ebu Ride) Beyrut 1968.</p>
<p class="Dipnot">Ziya Kazıcı-Mehmet Şeker, İslam-Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1982.</p>
<p class="Dipnot">Will Durant, İslam Medeniyeti, trc. Orhan Bahaddin, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul (tarihsiz).</p>
</blockquote>
<p class="Dipnot">11. Bu eserin Türkçeye yapılan iki çevirisi vardır. Bunlardan biri bizim daha önce bahsettiğimiz ve Hayrullah Örs tarafından yapılmış olanı, diğeri de servet Sezgin tarafından &#8220;Avrupa&#8217;nın Üzerine Doğan İslam Güneşi&#8221; adıyla yapılmıştır. Bu tercüme İstanbul&#8217;da Bedir Yayınevi tarafından basılmıştır.</p>
<p class="Dipnot">12. Gürkan, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, s. 226-229.</p>
<p class="Dipnot">13. Sigrid Hunke, Allah&#8217;ın Güneşi Avrupa&#8217;nın Üzerinde,</p>
<p class="Dipnot">s. 123-124.</p>
<p class="Dipnot">14. Hunke, age. s. 121-125.</p>
<p class="Dipnot">15. Bu konuda daha geniş bilgi için bk. Will Durant, İslam Medeniyeti, s. 105-111.</p>
<p class="Dipnot">16. Osmanlılar&#8217;da namaz vakitlerinin tayin ve tesbiti ile ilgili görevliye &#8220;Muvakkit&#8221; adı verilmektedir ki, Fatih ve Süleymaniye vakfiyelerine göre camilerde bulunan bu görevli, hizmetine karşılık her gün (yevmiye) 10 akça ücret almaktaydı. Fatih Mehmed II Vakfiyeleri, Ankara 1938, s. 245; Süleymaniye Vakfiyesin&#8217;de &#8220;Muvakkit&#8221;ten şöyle bahsedilir: &#8220;Ve bir kimesne dahi amel-i saat ve mevakit-i salat ve mekadir-i şeb u ruz ve nüzulü uruc-i seyyarat-ı seb&#8221; ve menazil-i buruc ve dekayik-ı duruc-i mesir-i afitab cüz&#8217;iyat-ı maarife vakıp ve arif ve tavilu&#8217;l-ba ve kesiru&#8217;-ittila bir kimesne Muvakkit olub evkat-ı ezanı müezzinlere tayin edüb tenbih eyleye ve eyyam-ı cumuat o a&#8217;yadda huffaz ve müezzinler ile bile mahfilde hazır ola ve vazife-i yevmiyesi on akçe ola. Süleymaniye Vakfiyesi, nşr. Kemal Edip Kürkçüoğlu, Ankara 1962, s. 34.</p>
<p class="Dipnot">17. Otto spies, Doğu Kültürünün Avrupa Üzerindeki Tesirleri, Trc, Neşet Ersoy, Ate Dergisi, İlave Yayınları No: 8, Ankara, 1974, s. 6</p>
<p class="Dipnot">18. Daha geniş bilgi için bak. Gabrieli, age. IV, s. 425-451.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti/">İslam Medeniyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
