<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ebû Bekir er-Râzî | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ebu-bekir-er-razi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 13:32:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ebû Bekir er-Râzî | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ebû Bekir er-Râzî &#8211; Felsefe Risaleleri  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebu-bekir-er-razi-felsefe-risaleleri-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebu-bekir-er-razi-felsefe-risaleleri-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 16:05:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[cisim]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Bekir er-Râzî]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25117</guid>

					<description><![CDATA[<p>En kötü şey, bilmediği halde ruhlara tahakküm etmek; bilip anlamadan bir şey hakkında olumlu veya olumsuz emir vermektir. Bu gibilerin arasında öyleleri vardır ki, bir hayat kurtarmak için adeta can verirler.Ayrıca kendilerine söz gelmesin diye de, iki kişi yanında maldan, paradan en ufak bir söz etmezler. Sonra da hiçbir ölçüye ve araştırmaya başvurmadan, hiçbir esasa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-bekir-er-razi-felsefe-risaleleri-alintilar/">Ebû Bekir er-Râzî – Felsefe Risaleleri  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="" data-block="true" data-editor="4qlm8" data-offset-key="9om35-0-0">
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="9om35-0-0"><span data-offset-key="9om35-0-0"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25118 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/51t5tHhk7SL-247x300.jpg" alt="" width="348" height="423" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/51t5tHhk7SL-247x300.jpg 247w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/51t5tHhk7SL.jpg 412w" sizes="(max-width: 348px) 100vw, 348px" /></span></div>
</div>
<div class="_1mf _1mj" data-offset-key="3on5s-0-0">En kötü şey, bilmediği halde ruhlara tahakküm etmek; bilip anlamadan bir şey hakkında olumlu veya olumsuz emir vermektir. Bu gibilerin arasında öyleleri vardır ki, bir hayat kurtarmak için adeta can verirler.Ayrıca kendilerine söz gelmesin diye de, iki kişi yanında maldan, paradan en ufak bir söz etmezler. Sonra da hiçbir ölçüye ve araştırmaya başvurmadan, hiçbir esasa ve ayrıntıya dayanmadan, insanlar üzerinde cahilce tahakküm kurarlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hekim, tedavi ederken Allah’a güvenmeli ve şifayı ondan beklemeli, kendi gücüne ve becerisine aldanmamalıdır. Bunun tersi bir davranışta bulunur, kendi gücüne ve tıptaki uzmanlığına güvenirse Allah onu şifadan mahrum eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tedavide en önemli husus, hekimin kendisini hastasına adaması ve onu sevmesidir. Yavrucuğum, öyle hekimler vardır ki, insanlara karşı böbürlenip dururlar. Hele bir de hükümdarın veya bir başkasının özel hekimi iseler&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ebû Bekir er-Râzî- Görmüyor musun, zaman tık tık tık diyerek nasıl geçiyor ve şu kâinâtın ömrü nasıl bitip tükeniyor? Zaman sona erse de bu tık tıkların sonu gelmez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Mademki insanlar arasında hoca-talebe, imam ve onun bağlıları şeklinde bir derece ve mertebe farkı vardır, öyleyse Allah’ın hikmet ve merhameti gereği olarak kulları arasından bazılarını seçip peygamber olarak göndermesi,insanın bilme gücünü aşan konuları vahiy yoluyla peygamberlerlere öğretmesi ve bu kanalla insanların din ve dünya işlerini yoluna koymalarını sağlaması pekâlâ mümkündür. Peygamberlerin din ve dünya işlerinde insanları irşad etmeleri gibi toplumu yönetmeleri de mümkündür.</p>
<p>Nitekim şaşılacak derecede güzel olan böyle bir yönetime zengin, fakir, âlim, câhil, akıllı ve ahmak her kesimin rahatlıkla uyum sağladığını görmekteyiz. Ayrıca onların getirdikleri şeriata dayalı bu tarz bir siyasetle dünya işlerinin düzene girdiğini müşâhede etmekteyiz. Bu sayede anlayışı kıt olanların akıllarını karıştıran ve ne kadar çaba harcasalar da anlayamadıkları o felsefî ilimlerin inceliklerine nüfûz etmek için kafa yormalarına da ihtiyaç kalmamıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Akıl, zekâ ve anlayış bakımından insanlar arasında bir farklılık bulunduğuna göre, din ve dünya işlerinde birbirlerine muhtaç olmaları, birbirlerinden okuyup öğrenmeleri, aralarında hocalık-talebelik, imamlık ve ona bağlılık gibi ilişkilerin bulunması bir zorunluluktur. Zaten bunun böyle olduğu açıkça görülmektedir. Bu durum karşısında senin “Bazı insanları ötekilere önder yapmak Allah’ın hikmet ve merhametiyle bağdaşmaz. O’na yaraşan, dünya ve âhirette herkesin yararına ve zararına olan şeylerin bilgisini kullarına ilham etmektir; bu, insanlar için daha güvenli, Allah’ın hikmetine daha uygun bir anlayıştır” şeklindeki düşüncen son derece tutarsızdır.</p>
<p>Ayrıca, bu iddiayı gerçekleştirecek yetenek insanın yapısında mevcut değildir. Hikmet ve merhamet sahibi olan Allah da kullarına senin iddianın tam tersini uygulamıştır.</p>
<p>Ancak şu var ki, karada ve suda yaşayan her tür hayvanın beslenme, üreme, yararlıya yönelme ve zararlıdan kaçma şeklinde içgüdüye bağlı ortak karakterlere sahip olmaları gibi, insanlarda da temelde bir ortak yapı mevcuttur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Muhammed Zekeriyyâ’nın güzel yüz görmenin ve güzel ses dinlemenin verdiği haz hakkındaki görüşü: Güzel yüz görmenin verdiği haz konusunda o der ki, kişiçirkin yüzlü arkadaşını görmekten bıkar ve doğal olan (duygudan) uzaklaşır. [Güzel bir yüz görünce doğal olana dönerken] haz meydana gelir. Güzel ses dinlemenin verdiği haz da bu düzene göre oluşur. Çünkü o, kaba bir sesten sonra ince, latif bir ses duyarsa bundan haz alır. O der ki, eğer bir kimse aydınlık (ışık) görmekten haz alıyorsa, zaten gördüklerinin çoğu aydınlıktır. Ancak o, gözünü kapamaktan ve karanlıktan da aynı şekilde haz alır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Arkadaş ve dostlarıyla iyi ilişkiler kurmaya, onların sevgi ve güvenini kazanarak problemlerini çözmeye yatkın olmak da ikbâl belirtilerinden sayılır. Çünkü böyle bir durum, o kimseye sürekli bir gücün verildiğini,dost ve arkadaşlarını bu güç sayesinde kendisine bağladığını gösterir. İşte bundan dolayı dostları ondan kopmaz ve içlerinde ona karşı bir kötülük beslemezler;hatta onsuz bir hayatı düşünemezler bile. Bu da onun düşmanlarına karşı canlarını feda edercesine mücadele edeceklerini gösterir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir kimsenin karmaşık ve çapraşık olaylar karşısında temkinli ve soğukkanlı davranması da ikbâl belirtilerindendir. Böyle bir davranış, onun hata ve kusur işlemekten korunduğunu ve olayların hakikatini anlamaya yönlendirildiğini gösterir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Eski hükümdarlar, düşmanlarının ve muhaliflerinin başına gelen felâketler şöyle dursun, sevdikleri yemekleri aşçıların habersizce hazırlayıp kendilerine bir sürpriz olarak takdim etmelerini dahi ikbâl ve devletlerinin devamına delil sayarlardı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir kimsenin hayatında meydana gelen âni değişiklik ikbâl belirtilerindendir. Bu âni değişiklik onu bulunduğu durumdan daha iyi bir mevkiye yükseltiyorsa, bunun sebebi ister ilâhî, isterse tabiî olsun, böyle bir olayın meydana gelmesi, onun bahtının açık, yıldızının parlak olduğunu; bu yıldızın gitgide gelişip güçleneceğini ve çabucak sönmeyeceğini gösterir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sâbit b. Kurre’ye göre sonsuz olan şey bazen bilfiil mevcut olabilir. Onun düşüncesine göre [sonsuz, bir nicelik olduğu için] onun yarısı da vardır. Nitekim geçen her üç [birim] altının, beş de on birimin yarısıdır. Sonsuz artar ve eksilir. Ona göre geçen onluklardan her on içinde beş tek ve beş çift sayı vardır. Tek olanlar bir, üç, beş, yedi ve dokuzdur. Çiftler ise iki, dört, altı, sekiz ve ondur. [280]</p>
<p>Sâbit b. Kurre’ye denir ki, sonsuz olduğunu iddia ettiği şey (…) sahip olduğu fazlalıkla sonluya bir artı sağlamamış mıdır? Eğer buna “Hayır” derse mugâlata yapmış, “Evet” derse onun sonluluğunu kabullenmiş olur. Şayet o, hareketler iki yönden biriyle sonlu-sınırlıdır, o da harekete geçtiği yöndür. Ona denir ki, hareketlerin iki yönden biriyle olması sonsuz olanın sonlu olması anlamına gelmez mi? O buna “Evet” demek zorundadır. Eğer sonsuz olanın bir yönden sonlu olması mümkünse, neden iki yönden de sonlu olmasın? Ve yine ona denir ki, sonsuz olanda artma ve eksilme mümkün oluyorsa, sonlu olanda artmama ve eksilmeme neden olmasın? Yine ona denir ki, senin anlattığın üzere sonsuzun yarısı olabiliyorsa, varsay ki onun iki tarafı vardır; çünkü sonsuza ait onlar, yüzler ve binler geçip gitmiştir, bunların hapsinin başlangıcı ve sonu vardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Zamanın bir başlangıcı yoktur” diyenin bu sözü muhâli gerektirir. Bu sadece kelimeler üzerinden bir kargaşa çıkarmaktır. Mesela “Cumartesi pazardan öncedir” diyoruz. Eğer onlar ikisi arasında “an” vardır derlerse, cevap olarak denir ki,Cumartesi andan önce değil midir, o an zamanla cumartesi arasında değil midir? Onlar buna “Evet” demek zorundadır. Bu durumda onlara denir ki, Aristoteles’in delili üzerinden kıyas yaparsak aynı hal içinde zamanla birlikte ânın bulunması gerekir.</p>
<p>Ayrıca onlara denir ki, zamanın bölümleri ortaya çıkıp kaybolmuyor mu? Onlar buna “Evet” demek zorundadır, aksi halde cumartesi hep sürüp gider. Ona, zamanın bölümlerinin ortaya çıkıp kaybolması zaman içinde olmuyor mu, denir. O buna “Hayır” derse –ki bu onun<br />
savunduğu görüştü- bu takdirde ona, zaman[ın bölümleri] zaman olmadan ortaya çıkıp kayboluyor anlamına gelir; bu da senin görüşünle çelişir, denir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>69] Âlemdeki cisimlerin her yönden sonsuzlukla kuşatıldığını iddia edenler, görüşlerini kanıtlamak üzere derler ki, bizler gördüğümüz her cisimden sonra ne tarafa yönelsek bir zirâ‘ vardır. Onlara karşı denir ki, Sudan’da doğup büyüyenleri bize anlatın; onların “Sadece siyah insan vardır” şeklinde yargıda bulunmaları gerekir mi?</p>
<p>Bu soruya “Evet” derlerse, görmekte olduğumuzu geçersiz saymış olurlar. “Hayır” derlerse kendi delillerini iptal etmiş olurlar. Ve yine onlara denir ki, köyde doğup büyüyen kimsenin “Her kara parçasından sonra bir kara parçası vardır” şeklinde yargıda bulunması gerekir mi? Bu, bizim onları susturmamızın benzeri bir çıkmaza sürüklemiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Porfirius ve başkası Sem‘u’l-kiyân’nın (Fizika) ikinci bölümündeki “Tabiat yaptığını bir amaca göre, herhangi bir şeye göre yapar” ifadesiyle onun seçme yetisine sahip olduğunu kanıtlamak istemiştir. Eğer o bununla, doğal olan insanın resimdeki insandan daha değerli olduğu gibi, tabiatın da sanat eserinden daha büyük bir değere sahip olduğunu söylemek istiyor ve diyorsa ki, “Mademki durum böyle, sanatkâr yaptığını herhangi bir amaca göre yapar. Tabiat da öyledir, o da yaptığını bir amaca yönelik yapar, onun fiilinde bozukluk ve rastlantı olmaz”, bunun üzerine ona şöyle denir:</p>
<p>Sanatkâr yaptığını bir şey için yapmıyor mu, o canlı, kudret ve irade sahibi, düşünen ve yaptığını ne için ve nasıl bir menfaat sağlamak için olduğunu bilen biri değil mi? Bu sorunun cevabı kesinlikle “Evet” olacaktır. Bu durumda ona, “Tabiat da böyle mi?” diye sorulur. Eğer “Evet” derse kendi görüşüyle çelişir. Eğer “Hayır” derse, görüşü gibi konusuyla da çelişir. Ona denir ki, sanatın bir amacı gerçekleştirmek ve bir şey için yapıldığını inkâr etmiyorsun; ama tabiat öyle olmayabilir. [248]</p>
<p>Ve onlara denilir ki, bize göre sanat hiçbir şey yapmaz, yapan sanatkârdır. Çünkü yapan marangozdur, yapı ustasıdır, bina ve marangozluk değildir. Marangoz ve yapı ustası birer canlı olarak ölü olan tabiattan daha üstündür. Eğer fail olan canlı insan ise size göre tabiî olan odur. Böyle söylemek âdeta siz bir şeyi kendisiyle kıyaslamış oluyorsunuz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Şairin dediği gibi:</p>
<p>İlmimi al kullan, işine yarar // Eksikse amelim sana ne zarar!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Beni tanıyanlar bilirler ki, ilme karşı olan sevgim, tutkum ve bu uğurdaki çalışmalarım gençliğimden bugüne kadar aralıksız devam etmektedir. Hatta okumadığım bir kitap, karşılaşmadığım bir ilim adamı bulunursa -büyük bir zarara uğramam sözkonusu olsa dahi- her şeyi bir kenara bırakıp o kitabı okumadan ve o âlimi tanımadan edemem. Bu alandaki sabırlı çalışmalarım neticesinde bir yıl zarfında “teâvîz hattıyla” (müsvedde olarak) yirmi bin varaktan fazla yazı yazdım. el-Câmi‘u’l-kebîr üzerinde geceli gündüzlü on beş yıl çalıştım. Neticede okuma ve yazmamı engelleyecek derecede gözlerim zayıfladı ve elim titreyip tutmaz oldu. Bu halde iken dahi [ilmin] peşini bırakmadım; başkasına okutup yazdırarak gücüm yettiği ölçüde çalışmalarıma devam ediyorum.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>(&#8230;)İmdi, ulaştığım bu bilgi düzeyi filozof adını almama yetmiyorsa, keşke bilseydim, şu çağımızda bu isme lâyık olan kimdir!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Özet olarak demek istiyorum ki, mademki şânı yüce Yaratıcı bilgisizliğe düşmeyen âlim; zulmetmeyen âdildir; O’nun ilmi, adaleti ve rahmeti mutlaktır ve mademki O bizim yaratanımız ve sahibimiz, biz de O’nun kulları ve köleleriyiz; efendilerin en çok sevdiği köle de efendisinin izinden gidendir; öyleyse şânı yüce Allah’a en yakın olan kul, en bilgin, en âdil, en merhametli ve en şefkatli olanıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Aklın ve adaletin hükmüne göre bir insanın başkasına acı ve ızdırab vermeye hakkı yoktur; dolayısıyla kendi nefsine de acı vermeye hakkı yoktur. Bu cümle, akla aykırı düşen birçok olayı kapsamına almaktadır.</p>
<p>Mesela Hintlilerin Allah’a yakın olma arzusuyla cesetlerini yakmaları, çiviler üzerine yatmaları; Maniheistlerin cinsî ilişkiden uzak kalmak için kendilerini iğdiş ettirmeleri, aç susuz kalmaları ve su yerine idrar içerek kendilerini kirletmeleri gibi olaylar tamamen akla aykırıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sevabını umup azabından çekindiğimiz Rabbimiz bizleri gözetip kolluyor; acı çekmemizi, zulüm görmemizi vecahil kalmamızı değil, bilgili ve âdil olmamızı istiyor. İşte bu Rab, aramızdan acı çektirenlere ve acı çekmeye lâyık olanlara hak ettikleri cezayı verecektir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Akıllı kimse, üzüntüye sebep olan bir şey varsa ve onu bertaraf etmek mümkünse, üzülmek yerine o sebebi gidermeyi düşünür. Şayet giderilmesi imkânsız bir şeyse, o zaman ondan uzaklaşarak başka şeyle teselli olur; onu ortadan kaldırmaya ve unutmaya çalışır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Derim ki, eğer insan adalet ve itidal (iffet) ilkelerine bağlı kalır, insanlarla tartışma ve didişmeyi de azaltırsa büyük ölçüde onların şerrinden korunmuş olur.Bir de buna insanlara ikramı, öğüdü ve merhameti eklerse onların sevgisini kazanır. İşte erdemli hayatın meyvesi bu iki haslettir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Akıl düşündüğünü delil ile ve açık bir gerekçe ile ortaya koyarken, nefis mantıkî bir tutarlılığı bulunan delil ile değil, görüşünü ikna yoluyla, hoşa giden uygun ifadelerle dile getirir. Bazen nefis, aklı taklit ederek delil getirmeye de kalkışır; fakat onun ortaya koyduğu delil kesin değil ikircikli, gerekçesi de açık seçik değildir. Bu durum [hareketlerini kontrol edemeyen] âşıklara, sarhoşlara, kötü ve zararlı bir yemeği yiyene, bir görüşe saplanıp kalana ve sakalıyla, herhangi bir organıyla uğraşmayı tik haline getirene benzer. [171]</p>
<p>Bunlardan birine hareketinin gerekçesi sorulunca asla konuşmaz; zaten bunlar mantıkî bir tutarlılıkla kendilerini savunma imkânına sahip değildirler. Hareketleri, o şeye doğal bir temayül, sevgi ve bağlılıktan ibarettir. Bunlardan bir kısmı da kendini savunmaya kalkışır, çelişkiye düştüğü söylenince kekelemeye ve anlamsız sözler sarf etmeye başlar. Bu durum ağırına gittiği için öfkelenir. Bir müddet susar, sonra saldırıya geçer: İşte nefsânî arzulardan, bilgisizce onlarla birlikte yaşamaktan korunmak için bu birkaç cümle yeterlidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Haz üzerine konuşurken ifade ettiğimiz gibi, hedefe ulaşmak için yürünmesi gereken yolu yürümeden onu elde edeceğini düşünmek insanı aldatır. Dahası, amacına ulaşınca, çok geçmeden sevincini ve duyduğu mutluluğu yitirir; çünkü bu da diğerleri gibi sıradan bir durum haline gelmiştir.</p>
<p>Artık o, bu yeni konumundan az zevk almakta, hatta orada kalması kendi için bir yük olmaktadır. Biz nefsânî isteklerin kötülüğünden söz ederken hatırlattığımız gibi,kendi nefsi, onun bu durumu terk edip kurtulmasına da imkân tanımaz.Sonuçta bu kişi bir şey kazanmadığı gibi birçok şeyi kaybetmiştir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Biriktirmede orta yol, insanın kazanmasına engel olacak bir durum ortaya çıktığında normal yaşantısını devam ettirecek kadar bir birikimi bulunmasıdır.</p>
<p>[155] Fakat biriktirmedeki amacı, yaşadığı standardın üstüne çıkmak ise ve o şahıs buna bir sınır koyamıyorsa, çalışmaya ve malının kölesi olmaya devam edip durur. Bununla birlikte, hangi hayat düzeyine yükselirse yükselsin, ona da razı olmayacak ve yükselmek, daha çok yükselmek şevkiyle çalışıp didinecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Şöyle ki, bir kimse ömür boyu hep çalışsa ve ihtiyacından fazla kazanıp servet biriktirse, aldanmış ve hüsrana uğramış olur; farkına varmadan servetinin kölesi haline gelir. Zira insanlar faydası herkese ait olan mal ve serveti, kendi çalışmalarının sonucunda elde ettikleri başarının simgesi sayarlar. Şayet onlardan biri, aşırı derecede çalışarak o başarıya tek başına sahip olursa, insanların çalışıp ona yaptığı katkı kadar huzur ve rahatı sağlayacak harcama yapmazsa, aldanmış, ziyan etmiş ve kendini köle konumuna düşürmüş olur. Çünkü bu şahıs verdiği emeğin ve yaptığı çalışmanın karşılığında yeterli refah elde edememiş, hizmet ve gayretinin bedelini alamamış, hatta hiçbir şey kazanamamıştır.</p>
<p>Sonuçta onca gayret ve emek karşılığında hak ettiği şey, insanlara sağladığı yarar kadar bile değildir. İşte bu yüzden o, aldanmış, hüsrana uğramış ve anlattığımız gibi köle durumuna düşmüştür. O halde kazanma ile harcama (gelirle gider) arasında bir denge olmalı; kazanmayı engelleyecek olaylar ve felaketler düşünülerek kazancın fazlası biriktirilmelidir. İşte o zaman kazanan kimse gayret ve hizmetinin karşılığını birebir almış olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hülâsa içki, nefsânî isteklerin en büyük tahrikçisi ve akıl için en büyük tehlikedir. Zira içki öfke ve şehvet güçlerini destekler, doğrudan isteklerine kavuşmak için onları takviye eder. Dahası aklı zayıflatır, gücünü pasifleştirir. Öyle ki, artık akıl etraflıca düşünüp araştırma yapmadan çabucak karar verir hale gelir ve kararı tam kesinleşmeden icraata geçer. Böylece aklın,nefsin isteklerine boyun eğmesi kolaylaşır, neredeyse onun isteklerine hiç karşı koyamaz. İşte bu durum akıldan ayrılıp hayvanlığa katılmak demektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir gün Bağdat’ta (Medînetü’s-selâm) yanımdaki biriyle bize takdim edilen yaş hurmadan yiyorduk. Ben yeteri kadar yedikten sonra çekildim,fakat o, neredeyse hepsini yiyip bitirecek kadar devam etti. Önümüzdeki tabak kaldırılırken gözünün hâlâ tabakta olduğunu gördüm. Tıka basa yiyip çekildikten sonra dedim ki, “Karnın ve gözün doydu mu?”</p>
<p>O şöyle cevap verdi: “Keşke yemekten önceki halimde olsam da bu tabak önüme şimdi konsaydı.” Ben de ona, “Şu halde bile iştahın verdiği dayanılmaz acı hala dinmediyse, şu anda aşırı tokluğun üzerine çöken ağırlığındansa, mideni tıka basa doldurmadan önce kalksan da rahat etseydin, çünkü hazımsızlığın ne gibi hastalıklara yol açacağını bilmiyorsun. O zaman duyduğun acı, aldığın şimdiki hazlardan katbekat fazla olacaktır” dedim. Benim bu söylediklerimin onun üzerinde etkili olduğunu gördüm.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Aklının gereklerine uyup nefsinin isteklerinden uzak duran ve üzüntü karşısında kendisine hâkim olan kimsenin izleyeceği tek yol vardır. O da şudur: Kâmil akıl sahibi kendisine zararlı olan bir halde kalmayı tercih etmez.</p>
<p>Bundan dolayı derhal kendisi için üzüntü sebebi olan şey üzerinde araştırma yapar. Eğer ortadan kaldırılması imkân dâhilindeyse, üzülecek yerde o sebebi giderecek çareler üzerinde düşünür. Şayet buna imkân yoksa, dikkatini başka yöne çevirerek onu unutmaya ve düşüncesinden atmaya çalışır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Mademki en çok üzülen insanlar, sayıca sevdikleri en çok olan ve onları en çok sevenlerdir; öyleyse sevdiklerinden birini kaybeden, aynı ölçüde bir üzüntüsünü yitirmiş olur. Hatta ileride sevdiğinin başına bir şey geleceği korkusu ve tasasını çekmekten kurtulduğu için ruhen rahatlar. Bundan sonra meydana geleceklere karşı da dayanıklılık ve kararlılık kazanmış olur. O halde nefsi pek hoş karşılamasa da sevdiğini kaybetmek ona yarar sağlamış, tadı acı bile olsa huzur getirmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Deriz ki, akıllı bir kimse bu âlemdeki oluş ve bozuluşun ortaya koyduğu olaylar üzerinde düşünüp araştırırsa, onun esasının değişim ve dönüşüm olduğunu, hiçbir şeyin sabit değil sürekli aktığını görür. Hatta hepsinin bozulup dağılan türden olduğunu anlar. O halde onda bulunmayan şeyi çoğaltmaması, gözünde büyütüp de hayal kırıklığına uğramaması gerekir.</p>
<p>Aksine, yaşadığı süreyi bir lütuf, istifade ettiği kadarını da bir kazanç saymalıdır. Zira nasıl olsa yok olup gidecektir. Öyleyse oluşup meydana gelişini gözünde büyütmemeli, çünkü bozuluşa uğraması kaçınılmazdır. Onun bâki kalmasını isteyen kimse imkânsızı istemiş olur. Böyle bir istekte bulunan ise kendisine üzüntüyü davet etmiş, aklî olandan nefsânî olana yönelmiş olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sevilenin varlığı insan tabiatına uygun, kaybı ise ona aykırıdır. Bu yüzden sevdiğinin kaybından duyduğu acı, varlığının verdiği hazza baskındır.Bu yüzdendir ki, insan uzun süre sağlıklı yaşadığı halde sağlığın verdiği mutluluğun farkında değildir. Fakat bazı organlarında hastalık ortaya çıkınca büyük acı duyar. İnsan açısından bütün sevilenler de böyledir; uzun süre birlikte olup sohbet ettiği kimselerin yaşadıkları sürece verdikleri mutluluk düşük düzeyde hissedilir; kayıpları ise şiddetli üzüntüye yol açar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Anlatıldığına göre filozoflardan birine, “Keşke bir çocuğun olsaydı” denilince filozof, “Ben bedenimi ve ruhumu ıslah etmek için bu kadar üzüntü ve sıkıntıya katlandığım halde başaramıyorum; bir de buna başkasını mı ilave edeyim?” demiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ben derim ki, mademki üzüntü aklı ve düşünceyi bulandırıyor, ruha ve bedene ızdırap veriyor, öyleyse bize düşen, ondan kurtulmanın veya imkân nispetinde onu azaltmanın çaresini bulmaktır. Bu da iki yolla olur: Birincisi, üzüntü meydana gelmeden önce önlem almakla veya mümkün olan en az oranda meydana gelmesini sağlamaktır. İkincisi ise ortaya çıktığında ya tamamını ya da imkân ölçüsünde en çoğunu ortadan kaldırmakla gerçekleşir. Bu da şimdi anlatacağım hususlar üzerinde düşünmekle olur.</p>
<p>[105] Ben derim ki, üzüntüleri doğuran ana sebep sevilenlerin kaybı olduğuna, oluş ve bozuluş âleminde sevilen şeyler insanlar arasında el değiş- tirdiğine göre, onların kaybedilmemesi imkânsız bir şeydir. O halde en çok üzülenler, en çok seven ve sevdikleri en çok olanlardır. En az üzülenler ise tersi bir durumda bulunanlardır. Öyleyse akıllı kimseye düşen, kaybedilenin üzüntüye yol açan şeylerle ilişkisini keserek ondan kurtulmak; sevilen şeyler var oldukça onların verdiği tada aldanmamak; tersine, kaybedildiklerinde vereceği acıyı hatırlamaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hülâsa, bizim eğlenceden, mutluluk ve hazdan pay almamız, sadece bunları icra etmek için değil aksine, düşman karşısında bizi hedefimize ulaştıracak olan düşünce ve idealimizi güçlendirmek içindir. Nitekim yolculuk eden bir adamın bindiği hayvanı yemlemesi onun zevk almasını sağlamak için değil, onu doyurarak kendisinin gideceği yere ulaştırması içindir. İşte bizim bedenimize hizmet etmedeki amacımız da böyle olmalıdır.</p>
<p>100] Biz bu ölçüyle hareket ettiğimiz takdirde, mümkün olan en kısa zamanda isteklerimizi elde edebiliriz. O halde biz, ne hayvanına aşırı yük yükleyerek gitmek istediği yere varmadan önce onun ölümüne neden olanın durumuna düşmeliyiz, ne de onu çok besleyip hantallaştırarak gitmesi gereken yere geç ulaşmasına neden olan adam gibi olmalıyız</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir de insan ceza verirken şu dört şeyden uzak kalmalıdır: Cezalandırdığı kimseye karşı kibir ve kin taşımamalı, bir de bunların zıddı olan hallerden uzak durmalıdır. Çünkü ilk iki tutum, verilen cezanın suçun miktarından fazla olmasına, diğer iki tutum (suçluya karşı hoşgörülü ve şefkatli olmak) ise cezanın yetersiz olmasına yol açar. Akıllı kimse bu hususları göz önünde bulundurur ve hissî davranmazsa cezada adalet yerini bulur. Böylece hem dünyada hem âhirette ruhuna ve bedenine bir zarar gelmez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yemin ederim ki, öfkelenince düşünme yetisini kaybeden kimse ile deli arasında büyük bir fark yoktur.</p>
<p>İnsan, normal halindeyken bu gibi olaylar üzerinde fazlaca durup düşünüyorsa, öfkelendiği zaman o durumları düşünmesi daha uygun olur.İnsanın, öfkelendikleri zaman bu gibi çirkin fiilleri yapanların, o sırada akıllarını yitirdiklerini bilmesi lazım. Böylece öfkelendiği zaman kendine hâkim olup, düşünmeden çirkin bir fiil işlemekten sakınmalıdır. Yani başkasına zarar vermeyi düşünürken, düşünmeden hareket eden hayvanların durumuna düşerek kendine zarar vermemesi gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>85] Öfke, kendisine zarar verene karşı canlının gösterdiği tepkidir. Bu tepki normal sınırı aşıp akla baskın gelirse, öfke duyulandan çok,<br />
öfkelenen için büyük zarara yol açar. Bu yüzden akıllı kimsenin, öfkeye kapılan birinin o anda ve ileride başına gelecek sıkıntılı durum üzerinde çokça durması ve kızdığında kendisinin de aynı hali yaşayacağını düşünmesi gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Durum böyle olduğuna göre, akıllı bir kimsenin bir başkasının yaşamasına yeterli olandan fazla dünya malına sahip olmasını kıskanmaması gerekir.</p>
<p>Ve çok fazla servete sahip olanların, servetleri ölçüsünde haz ve huzur içinde yaşadıklarını sanmamalıdır. Çünkü uzun süre zevk ve refah içinde yaşayanlar artık zevk alamaz hale gelirler. Onlar açısından bu durum, hayatı devam ettirmek için zorunlu, doğal ve sıradan bir hale gelir. Onların hayattan aldıkları zevk, neredeyse herkesin mutat hayatından aldığı zevk gibidir. Huzur ve rahatlarındaki azlık da onlarınkinden farksızdır. Çünkü onlar üst düzeyde bulunanları geçmek için sürekli ve ciddi bir çaba içinde olduklarından pek huzurlu değillerdir. Belki de kendilerinden aşağı düzeydekilerden daha çok huzursuzdurlar. Hatta çoğu olaylarda bu huzursuzluk hali hep böyle sürüp gider.</p>
<p>Akıllı bir kimse nefsânî istekleri terk edip bu gerçekler üzerinde düşünürse, neticede yaşanabilir huzurlu hayatın kendine yeterli bir hayat olduğunu anlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Akıllı kimse aklı sayesinde zevk veren şehvetlerin kötülüğünü elemin takip ettiğini idrak ettiğine göre, onun, insan nefsine musallat olan bu hali ortadan kaldırmaya, onu unutmaya, hatırına getirmemeye çalışması daha uygun bir harekettir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yine ben derim ki, akıllı bir kimse düşünme gücünün öngörüsü ve öfke gücünün yardımıyla hayvanî duygusunu bastırabilir; böylece zevksiz, tatsız şeyler bir yana, iştah kabartan lezzetli şeylere karşı kendini kontrol edebilir.Zaten o tür şeyler hem ruh hem bedeni için zararlıdır. Ben diyorum ki, zaten hasetçilikte bir zevk yoktur, şayet birazcık zevk varsa, zevk veren diğer şeyler yanında o çok cüz’îdir; bu bile nefse ve bedene zararlıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Doğrusu hasetlik cimrilikten daha kötüdür. Çünkü cimri olan, kendisinin sahip olduğu şeyin bir başkasının eline geçmesini istemez. Hasetçi ise kendi sahip olsun veya olmasın, bir başkasının yararına olan hiçbir şeyi istemez. O halde hasetlik ruh hastalıklarından bir hastalık olup zararı çok büyüktür.</p>
<p>[70] Bundan kurtulmak, aklı başında birinin hasetlik üzerinde esaslı düşünmesiyle olur. Çünkü o, düşünüp incelediğinde hasedin, kötülüğün tanımında fazlaca yer aldığını görecektir. Zira hasetçi, “kendisine hiçbir şekilde zararı dokunmayan kimsenin lehine olanı istemeyen” şeklinde tanımlanmıştır. Bu ise kötülüğün tarifinin yarısıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kendini beğenmişlik duygusundan kurtulma yollarından biri, kişinin iyilik ve kötülüklerini kontrol yetkisini bir başkasına bırakmamasıdır.<br />
Biz bunu, insanın kendi hatasını bilmesi bahsinde anlattık. Ayrıca o, takdire değer şeylerden pek fazla nasibi olmayan âdi ve bayağı kimselerle ya da bir beldede halkı böyle olan toplulukla kendini mukayese etmemeli ve onları nazarı itibara almamalıdır. İşte bu iki husustan sakınıp korunan kimse kendini beğenmekten çok, her gün kendini daha eksik ve kusurlu görecektir. Kısacası,başkasının gözünde o, ne kendini emsallerinin değerinden üstün ne de onların düzeyinden daha düşük gören konumda olmamalıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kendini beğenmişliğin sakıncalarından biri de o duyguya yol açan işte eksikliğe neden olmasıdır. Zira kendini beğenen kimse, beğenmeyi sağlayan konuda gelişip ilerlemek ve bu yolda başkasına örnek olmak istemez.Mesela atı ile övünen biri, daha hızlısının olacağına ihtimal vermediği için onu daha hızlı bir atla değiştirmeyi düşünmez. Kendi yaptığını beğenip onunla avunan adam daha fazlasını düşünmez; böyle olunca emsallerinden geri kalması kaçınılmazdır. Bu olumsuz duyguya sahip olmayan emsalleri ise ilerlemeye ve kalkınmaya devam ederler. Dolayısıyla onlar ilerlerken kendini beğenmiş adam geri kalmışlığını sürdürüp durur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Anlatıldığına göre bilge Eflâtun, bir cariyeye tutulan ve ders halkasını terk eden bir öğrencisini bu kanıtla ikna etmiştir. Eflâtun, öğrencinin bulunup getirilmesini ister. Huzuruna gelince “Söyle bakalım” der; “Gün gelip bu sevgiliden ayrılacağından kuşku duyuyor musun?” Öğrenci “Bu konuda kuşkum yok” deyince, Eflâtun ona “O gün geldiğinde duyacağın acıyı bugün yaşa, gelmesi kaçınılmaz olan o hali bekleme korkusundan kurtul. Tutku haline geldikten ve ülfet peyda ettikten sonra karşılaşacağın sıkıntı ve güçlüklerden uzaklaş” demişti. [53]</p>
<p>Anlatıldığına göre o öğrenci Eflâtun’a demiş ki, “Ey bilge efendim, söylediğin haktır, gerçektir. Ancak, günler geçtikçe onu beklemek bana huzur veriyor ve acımı hafifletiyor.” Bunun üzerine Eflâtun “Ülfetten korkup çekinmeden o huzura nasıl güvenebilirsin? Huzura kavuşmadan önce, ayrılığın ve tutkuya dönüşen aşkın sana ne getireceğinden nasıl emin olabilirsin? O gün gelip çattığında acın ve kederin kat kat artacaktır.” [54]</p>
<p>Anlatıldığına göre o adam Eflâtun’un ayaklarına kapanır, ona teşekkür ve dua eder. Ondan sonra artık o hayata dönmediği gibi terk etmekten ötürü ne üzüntü ne de ona iştiyak duyar. Bu hadiseden sonra Eflâtun’un derslerine ara vermeden devam eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Derim ki, âşıklar ve herhangi bir şeye tutkuyla bağlananlar, düşündükleri haz gerçekleştiğinde haddinden fazla büyük bir mutluluk elde edeceklerini tasavvur ederler. Onlar, isteklerini elde etmek için bir yol ve geçit durumundaki ilk elem halini hesaba katmadan, amaçlarına ve sevdiklerine kavuşmayı kendilerince çok büyütürler. Eğer onlar bu yolun zorluğunu, sertliğini ve tehlikelerini düşünüp araştırsalardı, katlanmak zorunda kalacakları sıkıntı ve mücadele açısından, şu anda onlara tatlı görünenlerin acı, küçük görünenlerin büyük olduğunu anlarlardı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Aşk, Sevgi ve Haz Üzerine Birkaç Söz</p>
<p>[39] Adı geçen büyük ideal sahibi ve yüksek ruhlu insanlar, sağlam karakterleri sayesinde bu beladan uzak dururlar. Zira bu gibiler için zilletten,boyun eğmekten, haksızlığa ve ukalalığa katlanmaktan daha ağır bir şey yoktur. Onlar, âşıkların bu gibi hallere katlandığını görünce aşktan nefret ederler;böyle bir şey başlarına gelince isteklerini bastırıp sabrederler.</p>
<p>Dinî ve dünyevî meselelere kendilerini aşırı derecede kaptıranların durumu da böyledir. Kadınsı erkeklere ve onların sözünü etmekten zevk alanlara, zevzeklere, şımarıklara ve dünyada şehevî arzularını tatminden başka şey düşünmeyip onu elde edememeyi büyük bir bahtsızlık sayanlara gelince, bunların bu beladan kurtulmaları neredeyse imkânsızdır. Özellikle âşıklara ait hikâyelerin üzerin￾de fazlaca duranlar, aşka dair şiirleri okuyup anlatanlar ve hüzünlü müzik dinleyenlerin durumu daha da kotudür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bizlerden her birimizin kendi isteklerini sevmesi ve onları beğenmesi halinde nefsânî arzularına engel olması, ahlâk ve yaşam tarzına sırf akıl gözüyle bakması mümkün değildir. Bu yüzden insan, neredeyse kendi hatalarını ve kötü huylarını ayırt edemez hale gelir. Böyle olunca da onlardan kurtulamaz.</p>
<p>Çünkü onların kötü olduğunun farkına varmayınca kurtulmak için bir çaba göstermez. O halde yapması gereken, sürekli beraber olduğu aklı başında birine güvenmeli ve ondan kendisinde bir hata görünce derhal uyarmasını rica etmelidir. Ve o kimseye bu tavrın kendisini çok sevindireceğini bildirmeli,bundan dolayı kendisine minnettar kalacağını ve bunu büyük bir şükranla karşılayacağını söylemelidir. O kimseden, utanıp çekinmemesini, kendisine<br />
karşı hoşgörülü davranmamasını istemeli, bu konuda yavaş ve ihmalkâr davranacak olursa bunu kendisine karşı yapılmış bir kötülük sayacağını ve bu yüzden eleştiriyi hak edeceğini ona bildirmelidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bana ulaşan bilgiye göre, yüksek ruhlu hükümdarlardan birine bir gün cennet ve oradaki sonsuz nimetlerin büyüklüğü anlatılınca o, “Ben kendisine ayrıcalık tanınan ve ihsan edilen biri olarak cennete konulduğumu düşününce bundan huzursuz olurum” demiş. O halde bu kimsenin aldığı haz ve bulunduğu konumdaki memnuniyet ne zaman kemâle erecek? Hayvanların ve hayvan<br />
gibi yaşayanların dışında kendi haline imrenen kim var? Nitekim şair der ki:</p>
<p>“Tasası az ve korkusuzca yatağa girenden başka sürekli mutlu olan kim var?”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İşte akıllı bir kimsenin yapması gereken, doğasından gelen arzuları ve nefsin isteklerini bastırıp engellemek; ancak sonuçlarını hesaba kattıktan sonra onları serbest bırakmaktır. Ayrıca o, konu üzerinde düşünüp tarttıktan sonra en uygun davranışı tercih edecektir. Böylelikle hazza ulaşmayı düşünürken elemle, kazanmayı planlarken hüsranla karşılaşmaz. Şayet o kimse davranışları üzerinde düşünüp tartarken bir şüpheye düşerse, o zaman şehevî arzusuna geçit vermeyip onu kontrol altına alır</p></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-bekir-er-razi-felsefe-risaleleri-alintilar/">Ebû Bekir er-Râzî – Felsefe Risaleleri  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebu-bekir-er-razi-felsefe-risaleleri-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üzüntüyü Giderme Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 09:00:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Üzüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Üzüntüyü Giderme Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Bekir er-Râzî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14067</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebû Bekir er-Râzî &#160; Ebû Bekir Muhammed ibn Zekeriya el-Râzî, 250/865 yılında Rey şehrinde doğ­muştur ve aynı şehirde 312/925 yılında vefat etmiştir. Râzî ilim öğrenmek için pek çok yeri dolaşmış ve tıp, felsefe, kimya ve astronomi alanlarında eğitim görmüştür. Rey ve Bağdat hastanelerinde başhekimlik yapmıştır. Râzi’nin eserlerinin büyük bir kısmını tıp alanında yapmış olduğu çalışmalar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/">Üzüntüyü Giderme Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/uzuntukeder2/" rel="attachment wp-att-14069"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-14069" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/uzuntukeder2.jpg" alt="" width="702" height="355" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/uzuntukeder2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/uzuntukeder2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/uzuntukeder2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 702px) 100vw, 702px" /></a>Ebû Bekir er-Râzî</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ebû Bekir Muhammed ibn Zekeriya el-Râzî, 250/865 yılında Rey şehrinde doğ­muştur ve aynı şehirde 312/925 yılında vefat etmiştir. Râzî ilim öğrenmek için pek çok yeri dolaşmış ve tıp, felsefe, kimya ve astronomi alanlarında eğitim görmüştür. Rey ve Bağdat hastanelerinde başhekimlik yapmıştır. Râzi’nin eserlerinin büyük bir kısmını tıp alanında yapmış olduğu çalışmalar oluşturmaktadır. Felsefi eserlerinin büyük bir kısmı günümüze ulaşmamış olduğu için bu konudaki görüşlerini net bir şekilde ifade etmek güçtür. Fakat genel olarak metafizik, teoloji ve ahlak felsefesi üzerine yoğunlaştığını söyleyebiliriz. En meşhur eseri tıp alanındaki El-Hâvi&#8217;dir ve</p>
<p>Latince başta olmak üzere on bir dile çevrilmiştir. Et-Tıbbur-rûhanî (Ruh Sağlığı) adlı eseri de ahlak anlayışına dair önemli bir kaynaktır. Bu eserin bir diğer önemli yönü ise psikolojiye dair görüşlerini barındırmasıdır. Kalbin afetlerini ve hastalıklarını tespit etme ve bunları tedavi etme yollarını izah eden bir ilim olarak Et-Tıbbu r-rûhanî adlı eserini kaleme almıştır. Aşağıda bu eserden seçilen &#8220;Üzüntüyü Giderme Hakkında&#8221; başlıklı bir bölüm sunulmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Heva, akıl vasıtasıyla sevilen bir arkadaşın kaybedilmiş olması halini tasavvur ettiğinde hemen üzüntü meydana gelir. Biz üzüntün akıldan kay­naklanan bir anormal durum mu, yoksa nevadan kaynaklanan bir anormal durum mu olduğunu ortaya koymak için uzun ve ayrıntılı bir tartışmaya ihtiyaç duyarız. Fakat biz bu kitabın başında, burada ulaşmaya çalıştığımız amaç için zorunlu olanın dışındaki tartışmalara girmeyeceğimizi ifade et­miştik. Bundan dolayı bu konunun tartışılmasını bir kenara bırakarak bu kitapta kastedilen ve ulaşılmak istenen hedefe doğru ilerleyeceğiz. Ancak şu kadar var ki, çok az bir felsefî bilgiye sahip olan kimse bile, bizim bu tartışmanın başında yapmış olduğumuz üzüntü tanımından mantıki olarak bu düşünceyi çıkarabilir. Şimdi biz bunu bir tarafa bırakarak bu kitapta ula­şılmak istenen gayeye yöneleceğiz.</p>
<p>Üzüntü aklı ve düşünceyi bulandırdığında ve bedenle ruha elem verdi­ğinde onu gidermemiz, ya da mümkün olduğu oranda azaltmamız, zayıflat­mamız gerekir. Bu ise iki farklı şekilde olabilir. Birincisi, henüz daha meyda­na gelmeden önce ya hiç meydana gelmemesi, ya da meydana gelecekse bile mümkün olduğu oranda az olması için üzüntüye karşı tedbir almak suretiy­le ondan korunmakla olur. İkincisi ise, meydana geldiğinde tamamını, ya da mümkün olan en çok miktarını ortadan kaldırmak ve meydana gelmemesi veya meydana gelecekse bile az ve zayıf olması için önlem almaktır. Bu ise, ancak şimdi ifade edeceklerimi dikkate almakla başarılabilir.</p>
<p>Üzüntünün, sevilen bir şeyin kaybedilmesinden dolayı olması; insan­ların sevilen şeylere sıra ile sahip olmalarından ve yine sevilen şeylerin, oluş ve bozuluşa konu olmalarından dolayı, kaybedilmemelerinin müm­kün olmaması dolayısıyla, insanların en fazla üzülenlerinin en çok sayı­da sevdiği olanın ve onları çok sevenin olması gerekir, insanların en az üzüntüye sahip olanları da durumu bunun tam tersi olanlardır. O halde akıllı kimsenin, kaybedilmeleri halinde üzüntüye neden olan şeylerden uzak durarak üzüntünün meydana gelmesine sebep olan bağı ortadan kaldırması ve sevilen şeylerin var oldukları sürece verdikleri hazza al­danmaması, aksine kaybedildiklerinde elde edilen elemi hatırlaması ve düşünmesi gerekir.</p>
<p>Eğer bir kişi, kaybedilmesi durumunda meydana gelecek olan üzüntü­den korkarak sevgili edinmekten kaçman ve bu konuda önceden tedbir alan kişinin, bu şekilde hareket etmek suretiyle sadece üzüntüyü öne almış ola­cağını söylerse, ona, eğer böyle bile olmuş olsa, söz konusu kişinin içine düşmekten korktuğu şeye denk olmayan bir şeyi öne almış olduğu söylenir. Çocuğu olmayan kişinin üzüntüsü, çocuğu olup da kaybedenin üzüntüsüne denk olmaz. -Çocuğu olmayan kişi, çocuğu olmadığı için üzülmeyen ve bu duruma aldırmayanlardan farklı bir şekilde çocuğu olmadığı için üzülen bir kişi bile olsa durum değişmez-. Yine sevgilisi olmayanın üzüntüsü, sevgilisi olup da kaybedenin üzüntüsünün yanında hiçbir şeydir.</p>
<p>Bazı filozoflardan şöyle bir olay nakledilir: Bir filozofa “keşke bir çocu­ğun olsa” denilince o, “ben üzüntü ve ıstırap içindeki bedenimi ve ruhumu ıslah etmeye çalışıyorum da neredeyse ona bile gücüm yetmiyor. O zaman onlara tekrar bir benzerini nasıl ekleyeyim” diye cevap verir. Bir keresinde ben, çocuğunu kaybettiği için aşırı derecede elem duyan, bundan dolayı da benzer bir elemle karşılaşmasına neden olacak başka bir çocuğunun olma­sından korkarak kocasının yanma gitmekten kaçman bir kadın gördüm.</p>
<p>Sevgiliye sahip olmanın insanın tabiatına uygun olmasından, onu kaybet­menin de aykırı olmasından dolayı, sevilen bir şeye sahip olma neticesinde bir haz hissedilmezken kaybetmekten dolayı elem hissedilir. Bundan dolayı uzun süre sağlıklı olan bir kişi bu şekilde sıhhatli olmasından dolayı haz hissetmezken, organlarından biri hasta olduğunda hemen orada şiddetli bir elem duyar, insan açısından bütün sevilen şeyler aynen bunun gibidir. Çün­kü sevilen şeyler uzun süre var olduklarında insan onlara sahip olduğu için herhangi bir haz hissetmezken kaybettiğinde hemen şiddetli bir elem hisse­der. Bundan dolayı bir kimse, uzun süre güzel bir çocuğa ve aileye sahip ol­maktan haz alsa ve sonra da her ikisini kaybetse, o bir günde, hatta bir saatte daha önce onlara sahip olmaktan dolayı elde etmiş olduğu hazdan daha fazla elem hisseder. Bu, tabiatın uzun süre zevk almayı kendi hakkı olarak, hatta hakkından bile daha az olarak saymasından ve tabiatın, hazza olan sevgisi ve iştiyakı dolayısıyla, bu halde bile, sahip olduklarını çok az bulmasından ve daima daha fazlasına sahip olmayı istemesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Durum böyle olunca, -yani sevilen şey var olduğu sürece alman haz ve zevk zayıf, belirsiz ve az; kaybedildiğinde duyulan üzüntü, ıstırap ve elem ise hissedilir, büyük ve yıkıcı olmakta iken- yapılacak olan şey, sevilen şey­den, eziyet verici üzüntüye neden olan kötü sonuçlarını azaltmak veya ta­mamen yok etmek için, kurtulmak ya da ayrılmaktır. Bu, bu konuda ulaşıla­bilecek olan en yüksek mertebe ve üzüntü veren şeyleri ortadan kaldırmak için en kesin çözümdür.</p>
<p>Bundan sonra ise insan, sevdiği şeylerin kaybolmasını zihninde canlan­dırması, tasavvur etmesi; bu düşünceyi devamlı zihninde muhafaza etmesi; sevdiklerinin değişmeksizin daima aynı hal üzere kalmalarının mümkün olmadığını bilmesi ve belanın geleceği güne karşı bir an bile bunu hatırla­maktan, dayanıklılığını ve kararlılığını artırmaktan vazgeçmemesi gerekir. Bu, var oldukları sürece sevilen şeylerin var olmalarına olan güven, itimat ve alışkanlığın az olmasından; buna karşın musibetleri henüz daha meydana gelmeden önce tasavvur etmek suretiyle nefsi onlara karşı alıştırmanın ve onları nefiste canlandırmanın çok olmasından dolayı, musibetler meydana geldiğinde üzüntünün az olması için nefsi hazırlama, tedrici olarak eğitme ve kuvvetlendirmedir. Bu konuda şair şöyle söylemektedir:</p>
<p>—  İhtiyatlı kimse meydana gelmeden önce musibetleri nefsinde tasavvur eder.</p>
<p>—  Aniden meydana gelirse, nefsinde bir benzeri olduğu için korkmaz.</p>
<p>—  İşin nereye varacağını görür ve sonda yapacağını başta yapar.</p>
<p>Bununla birlikte, heva ve hazza aşırı derecede meyilli, düşkün olan ve daha önce ifade ettiğimiz iki öğüde uyma noktasında da kendisine güvenme­yen kimsenin, kendisini sevdiği şeylerin birisi ile tatmin etmeye çalışması, onu zorunlu ve yeri doldurulamaz bir şey olarak kabul etmesi gerekmez. Ak­sine birisi yok olduğunda onun yerine diğerin geçmesi için sevdiği şeyin çok olması gerekir. Bu şekilde onlardan herhangi birini kaybettiğinde duyduğu üzüntü ve elemin az olması da mümkün olur.</p>
<p>Bu, üzüntünün meydana gelmemesi için önceden alınması gereken ted­birlerin bir özetidir. Şimdi biz, meydana gelen üzüntüyü azaltan ve ortadan kaldıran şeylerden bahsedeceğiz.</p>
<p>Akıllı kimsenin bu âlemdeki şeylerin oluş ve bozuluşa konu olduklarını düşünerek ve âlemdeki unsurların sabit ve devamlı aynı halde kalan değil, sürekli değişen ve çözülen olduklarını, daha doğrusu hepsinin sona eren, yok olan ve dağılan şeyler olduklarını görerek onlardan herhangi birinin aniden yok olmasından dolayı çok fazla etkilenmemesi, aksine onların yok olmalarının kaçınılmaz olduğunu düşünerek onlarla beraber olduğu süreyi bir kazanım olarak kabul etmesi ve onlardan faydalanmış olmayı da kazanç sayması gerekir. Böyle düşündüğü takdirde, dünyadaki herhangi bir şeyin yok olması ona çok korkunç ve önemli görünmez. Çünkü ona göre bu, er ya da geç olması gereken bir şeydir. Sevdiği şeyin devamlı olarak var olmasını isteyen kişi olması mümkün olmayan bir şeyi istemiş olur. Olması mümkün olmayan bir şeyi isteyen de, böylece kendisine üzüntü getirmiş ve akıldan ayrılarak hevaya tabi olmuş olur. Bundan başka hayatın devamı için zorun­lu olmayan şeylerin yok olması da sonsuz üzüntü ve kedere neden olmaz.</p>
<p>Çünkü kaybedilenin yerine hemen onun teselli olmasına ve kaybettiğini unutmasına neden olan başka bir şey geçer. Bunu müteakiben de yaşamı söz konusu musibetten önceki durumuna geri döner. Biz, başlarına büyük belalar gelen nice insanların tekrar önceki normal hayatlarına geri dönerek yaşamlarından baz aldıklarını ve hallerinden memnun olduklarını gördük.</p>
<p>Bundan dolayı akıllı kimsenin, başına bir musibet geldiğinde bu halden normal hayata geçişini hızlandırması için, nefsine bu halden kurtulduktan sonra gideceği hali hatırlatması; nefsini o hayata doğru teşvik etmesi, yönlen­dirmesi ve kendisini mümkün olduğu oranda meşgul ederek dikkatini başka tarafa yöneltmesi gerekir. Yine aynı şekilde; akıllı kimsenin, kendisi gibi baş­larına bu tür belalar gelen insanların çok olduklarım, neredeyse musibetten uzak olan hiçbir kimsenin bulunmadığını, insanların başlarına musibet gel­dikten sonraki halleri ile kendilerini teselli ettikleri farklı yolları hatırlaması ve başına bir musibet geldiğinde kendisini nasıl teselli edeceğini ve durumu­nun nasıl olacağını düşünmesi üzüntüyü hafifleten, azaltan unsurlardandır.</p>
<p>Ayrıca eğer insanların hem nitelik, hem da nicelik yönünden en çok üzü­lenlerinin sevdikleri çok fazla olanların ve sevdiklerini çok fazla sevenlerin oldukları doğru olsa bile, insan sevdiklerinden birini kaybettiğinde üzüntü­sü de onun miktarınca azalır ve nefsini ilerde olacak olan korkudan ve daimi üzüntüden de kurtarır. Yine bu durumda onun sonradan olacak olan olayla­ra karşı tahammül gücü artar. Böylece sevdiği bir şeyi kaybeden kişi, hevası istemese de, hakikatte bir fayda elde etmiş ve nefsini sakinleştirirken elem hissetmiş bile olsa, sonuçta rahatlamıştır. Şair bunlara benzer düşünceleri şu şekilde ifade etmektedir:</p>
<p><em>Hayatıma yemin olsun ki, ey efendimiz, eğer seni kaybedersek,</em></p>
<p><em>Bizim sığınacağımız yer, hüzün ve acı mağarasıdır.</em></p>
<p><em>Fakat yine de senden ayrılmamız bize tek bir şey sağlayacaktır.</em></p>
<p><em>O da, ne kadar güçlü olsa bile, felâketlere karşı metanetli olmaktır.</em></p>
<p>Aklın isteklerine uyup hevanın isteklerine karşı çıkan kendine hâkim ki­şinin üzüntüden kurtulmasının yolu tektir. O da, akıllı kimsenin kendisine zarar veren bir halde kalmayı tercih etmemesidir. Bundan dolayı o, hemen kendisine musallat olan üzüntünün nedeni üzerinde düşünür. Eğer üzün­tünün nedeni, ortadan kaldırılması mümkün bir şey ise, o zaman üzülmek yerine söz konusu nedeni ortadan kaldırmak için çareler aramaya başlar. Yok eğer üzüntünün nedeni ortadan kaldırılması mümkün olmayan bir şey ise, hemen dikkatini başka yöne çevirerek onu unutmaya, düşüncesinden ve nefsinden çıkarıp atmaya çalışır. Onun bu şartlarda kederlenmeye devam etmesini isteyen akıl değil hevadır. Çünkü akıl insanı, şimdi veya gelecekte bir fayda elde edeceği yöne doğru yöneltir. Hâlbuki üzüntüden hem şu anda hem de gelecekte zarardan başka bir şey elde edilmez. Mükemmel akıl sahi­bi insan, akim prensiplerinden başka bir şeye tabî olmadığı gibi, makul bir nedeni olmadıkça da, devamlı olarak bir halde kalmaz ve kendisini bunun dışında hareket etmeye sevk ettiğinde de hevaya tabî olmaz, boyun eğmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ebû Bekir Râzî, et-Tıbbu’r-rûhânî, çeviren: Dr. Hüseyin Karaman, İstanbul İz Yayıncılık, s.</p>
<p>105-111</p>
<p>Bize Yön Veren Metinler,Cilt.1</p>
<p>Derleyen:Alev Alatlı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/">Üzüntüyü Giderme Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
