<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>David Hume | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/david-hume/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 23 Nov 2022 15:56:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>David Hume | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tarihselcilik:Bir Sömürü İdeolojisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilikbir-somuru-ideolojisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilikbir-somuru-ideolojisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Nov 2022 15:56:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[David Hume]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik ve Sömürgecilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26217</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Tarihselcilik, Batı Avrupa&#8217;da ortaya çıkan ve daha sonra yaygınlaşan; mahiyeti herhangi bir öze sahip olmayış olan, an­cak farklı şekillerde zuhur ederek farklı isimlerle anılan genel bir hali ifade eder. Bu hâl bir cihetten pozitivizm iken başka bir ci­hetten tarihsel materyalizm adım alırken, duruma göre idealizm ve materyalizm olarak da isimlendirilmektedir. Tarihselciliğin başka bir adı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilikbir-somuru-ideolojisi/">Tarihselcilik:Bir Sömürü İdeolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26218 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185-300x150.jpg" alt="" width="458" height="229" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185.jpg 880w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tarihselcilik, Batı Avrupa&#8217;da ortaya çıkan ve daha sonra yaygınlaşan; mahiyeti herhangi bir öze sahip olmayış olan, an­cak farklı şekillerde zuhur ederek farklı isimlerle anılan genel bir hali ifade eder. Bu hâl bir cihetten pozitivizm iken başka bir ci­hetten tarihsel materyalizm adım alırken, duruma göre idealizm ve materyalizm olarak da isimlendirilmektedir. Tarihselciliğin başka bir adı da konstrüktivizmdir. Esasını, mutlak hakikatin inkârı teşkil eder. Bu hâliyle de radikal hümanizm olarak isim­lendirilir ve ateist varoluşçuluk olarak zuhur eder. Batı mo- dernitesini temsil eden bütün bu ve benzeri &#8220;izm&#8221;lerin esasını, &#8220;Hakikat, keşfin değil icadın mevzusudur&#8221; varsayımı oluşturur. Bunun açıkça telaffuz edilmesi ise postmodernizm olarak sunul­maktadır. Bu konuda yaptığı temsil gücü yüksek çalışmaları ile haklı bir yere sahip olan Friedrich Meinecke&#8217;nin, &#8220;tarihselcilik, tarihî her münferit sureti, her müesseseyi, her fikri ve ideolojiyi, oluşun sınırsız akışı içinde geçici bir an olarak gösteren bir rölati- vizmi ortaya çıkarmıştır. Buna göre her şey ancak izafi bir değer taşır&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[44]</sup></a> ifadesi, bu hususta yeterli bir fikir verebilir. Kısaca tarih- selcilik, mutlak ile irtibatın koparılması, mutlakın unutulması ve her şeyin izafileştirilerek, &#8220;izafiliği mutlaklaştırmak&#8221; demektir.</p>
<p><strong>Tarihselcilik ve Sömürgecilik</strong></p>
<p>Tarihselciliğin özünde, Fichte&#8217;nin meşhur &#8220;dictum&#8221;u ya­tar; doğruluğun kriteri, yapılabiliyor olmasıdır. Eğer bir şey yapı­labiliyorsa meşrudur. Bu cihetten ahlaki ve hukuki alanda, doğ­ru veya yanlış, yapılabiliyor olmaya bağlıdır. Yapabiliyorsanız, doğrudur; yapabiliyorsanız, yapma hakkınız vardır; yapabiliyor- sanız, yapamayanların sizin yaptıklarınızı kabullenmek mecbu­riyeti vardır; yapabiliyorsanız, yapamayanların, sizin yaptıkları­nızı kabul etmek mecburiyetinde olmaları, onlar için &#8220;ahlaki bir vecibe&#8221; hâline gelmektedir. Dolayısıyla sizin yapabildiklerinizi yapmak hakkınızı teslim ederek kabullenmek, onların vazifesi­dir. Dilthey&#8217;in yazılarında bu durum şöyle ifade edilir; &#8220;olabilir&#8221;, &#8220;olması yüksek bir ihtimaldir&#8221;, &#8220;olur&#8221;, &#8220;olmak zorundadır&#8221;, &#8220;ol­ması bir vecibedir&#8221;, ifadeleri ve tavırları geçişlidir. Yani olanın olması gereken olduğunu düşünmek ve kabullenmek, tarihsel- cilığin ve onun zuhurunun bir formu olan pozitivizmin önemli bir unsurudur. Kısacası &#8220;güç, hakkın ve vazifenin esasım&#8221; teşkil eder. Modern Batı düşüncesinde ve modernizmde zuhur ettiği hâliyle ve bu yüzüyle tarihselciliğe göre hakikat, gücün bir fonk­siyonundan ibarettir.</p>
<p>Bu tavır, bütün sömürge faaliyetlerinin temelini teşkil eder. Bunun böyle olması gerektiğini kabul edecek ve bunu sa­vunacak şekilde yetişen insanlara, sömürge aydınları ve daha keskin ifadesiyle &#8220;mankurtlar&#8221; denilir. Bütün bir İslam dünya­sının son iki yüzyıldaki tarihinin, bu sömürge ideolojisinin uy­gulama alanı olarak, özellikle araştırılması ve bu perspektiften anlaşılarak anlatılması/yazılması gerekmektedir. Sömürgeciler kendi geçici hâllerini ve uygulamalarını &#8220;mutlaklaştırarak&#8221;, Müslümanların sahip oldukları ve Müslümanları muhafaza eden ne kadar esas varsa onu izafileştirmeye ve &#8220;tarihselleştir- meye&#8221; gayret etmişler; onların bu tavrını içselleştiren sömürge aydınları, Batı&#8217;nın &#8220;yeni&#8221; ve &#8220;geçici&#8221; değerlerini mutlaklaştıra­rak üstlenmeye çalışırken, İslam ve Müslümanlığı tarihselleştir- meye çalışmayı objektiflik zannederek, eleştirel ve akademik bir tavır olarak benimsemişlerdir.</p>
<p>Diğer taraftan sömürge faaliyeti, sadece Müslümanlara karşı yürütülen bir faaliyet değildir. Bu, öncelikli olarak, Batı toplumlarında ve Batı toplundan içinde, birbirine karşı uygulan­mış ve daha sonra dışarıya, Osmanlı Devleti&#8217;nin koruyucu gücü kırıldıktan sonra da İslam dünyasına yaygınlaştırılmıştır. Bu sü­recin nasıl gerçekleştiğinin farkında olan birçok Batılı ay dm, bu­nun analizini yapmış olmakla birlikte, tutunacak bir dal, irtibat kuracaktan bir &#8220;mutlak&#8221; göremedikleri için, sadece bunu tasvir etmekle yetinerek, izafi hâllerin ortaya çıkardığı izafi tahakküm­leri aşacak teklifler sunmak yerine, daha farklı ama kendileri de kendinde izafi olan tekliflerle iktifa etmek zorunda kalmışlar­dır. Bu sürecin tahlilini yapan şu ifadeleri biraz açıklayarak, tam olarak neyle karşı karşıya olduğumuzu, daha yakından ifade edebiliriz:</p>
<p>&#8220;Faillerin maruz kaldıkları &#8216;özgür olmayan varolu­şun&#8217; hangi anlamda bir kendi kendine dayatılmış zorla­ma biçimi olduğunu görmek de zor değildir. Toplumsal kurumlar doğal fenomenler değildir, kendiliklerinden ortaya çıkıp var olmazlar. Bir toplumdaki failler zorlayıcı kurumları, onlara katılarak, protesto etmeden ka­bul ederek vb. kendi kendilerine dayatırlar. Failler, sırf dünya resimlerinin emirlerine göre görünüşte &#8216;özgül<sup>7 </sup>olan bir biçimde davranarak zorlama ilişkilerini yeniden üretirler.&#8221;<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Mutlak hakikati reddeden modern Batı&#8217;nın hâkim zümre­leri, kendi yaptıklarını ve kendi oluşturduklarını, sırf kendileri tarafından oluşturulmuş olduğu için geçerli kabul edip uygu­lamışlardır. Bunu yaparken de bu hâkim zümreler, her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetmişler; ancak bunu gizleyerek, di­ğer insanlara kendi oluşturdukları düzenleri ve düzenekleri dayatmışlardır. Ancak bu dayatma, gerektiğinde kullanılmakla birlikte, genellikle zor kullanmadan başarılmıştır. Batı dünyasın­da yaşayan insanların kahir ekseriyeti, kendi oluşturmadıkları bir düzeni kabul etmek zorunda bırakıldıklarını, yani &#8220;mustazaf&#8221; konumunda olduklarını, bu iktibas şöyle ifade etmektedir: &#8220;Faillerin maruz kaldıkları &#8216;özgür olmayan varoluşun&#8217; hangi anlamda bir kendi kendine dayatılmış zorlama biçimi olduğu­nu görmek de zor değildir.&#8221; Buradaki &#8220;hangi anlamda bir ken­di kendine dayatılmış&#8221; ifadesi, tam da bu mustazaf konumunu işaret etmektedir. Devam eden cümle, yani &#8220;Toplumsal kurum­lar doğal fenomenler değildir, kendiliklerinden ortaya çıkıp var olmazlar&#8221; ifadesi, modern toplumlardaki kuramların, hâkim zümreye mensup insanlar tarafından oluşturulduğunu dile ge­tirirken, &#8220;Bir toplumdaki failler zorlayıcı kurumları, onlara ka­tılarak, protesto etmeden kabul ederek vb. kendi kendilerine dayatırlar&#8221; ifadesi, bu dayatmanın yollarını ve yöntemlerini gös­termektedir. Son cümleler ise, modern Batı toplumunun özünde ve kendi içinde taşıdığı tahakkümcü özü etkin bir şekilde nasıl muhafaza ettiğini dile getirmektedir: &#8220;Failler, sırf dünya resim­lerinin emirlerine göre görünüşte &#8216;özgür&#8217; olan bir biçimde dav­ranarak zorlama ilişkilerini yeniden üretirler.&#8221;</p>
<p>Batı&#8217;nın sömürgeci merkez ülkelerinin kendi içlerinde bir­birlerini sömürgeleştirerek oluşturdukları düzen ve düzenekler, sömürgeleştirmenin yaygınlaşmasıyla birlikte, Müslümanların yaşadıkları bölgelere de özellikle Osmanlı Devleti&#8217;nin onları ko­ruyacak gücünü kaybetme süreci içinde ulaşmıştır. Bu bölgeler­de sömürgeleşmeyi mümkün kılan ve sürdürmeyi sağlayanlar ise, kendi inancını ve medeniyet birikimini Batı&#8217;nın sömürgeci ideolojileri karşısında tarihselleştirme gayretine ve gayretkeşli­ğine düşen sömürge aydınları olmuştur.</p>
<p><strong>İnsanın Tuğyanı</strong></p>
<p>Aslında öncesinde David Hume&#8217;un hazırladığı, Kant&#8217;ın mayaladığı, Fichte&#8217;nin dile getirdiği ve Hegel&#8217;in tam bir sistem <u>hâlin</u>e getirdikten sonra bir ideoloji olarak yaygın kabul gören bu tavrın özünde, kendini müstağni gören insanın tuğyanı ol­duğu ve bunun, daha önce Firavun ve çevresindeki insanlarda görüldüğü, &#8220;Ben sizin en yüce Rabbinizim&#8221; iddiasının yeni bir ifadesi olduğu kolayca anlaşılabilir. Bunun teferruatını görmek için Hans Kelsen&#8217;in<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[46]</sup></a> ve Cari Schmitt&#8217;in<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[47]</sup></a> ve sonrasında Richard Rort/nin<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[48]</sup></a> yazılarını okumak yeterlidir.</p>
<p>Bu cihetten meseleyi derinleştirmek ve genişletmek müm­kün olmakla birlikte, burada sadece şunu belirtmekle iktifa ede­biliriz: Tarihselcilik, özellikle evrimcilikle irtibatlandığında iler­lemeci ve ilerici bir görüntü kazanmakta ve böylece kendisini ileri ve gelişmiş, dolayısıyla daha önce bilinmeyen bir yaklaşım­mış gibi sunabilmektedir. Hâlbuki daha yakından bakıldığında, zannedildiğinin veya umulduğunun aksine, güneş altında &#8220;yep­yeni&#8221; bir şeyin olmadığının; yepyeni olarak takdim edilen görüş­lerin, insanlığın daha önce yaşadığının &#8220;yeniden&#8221;, ancak &#8220;yeni bir sunumla&#8221; takdim edilmesinden ibaret olduğunun kolaylıkla fark edilebileceği söylenebilir.</p>
<p>Tarihselcilik, genel olarak insanlık tarihi perspektifinde bakıldığında, zannedildiğinin ve söylendiğinin aksine, yeni bir bakış şekli değildir. Bilakis insanların ve insanlığın hayatında, peygamberlerin tebliğleriyle insanlara ulaşan hakikatle irtibatın zayıfladığı veya koptuğu zamanlardaki insanların hâllerinden birine denk düştüğü söylenebilir. Nitekim bu durumda insanlar arasında bir grup kendini &#8220;müstağni&#8221; görerek &#8220;tuğyana&#8221; düş­mekte, karşı karşıya kaldıkları meseleleri ise &#8220;deneme-yanılma&#8221; yoluyla halletmeye çalışırken kendi kendilerini düşürdükleri hâli, sorunları ve çözümleriyle birlikte bütün insanlığın hâli ola­rak bütün insanlığa teşmil etmektedir. Bu sebeple de bütün in­sanlığı, &#8220;önleri, bir anlık aydınlandığında bir adım atan, ışık kay­bolunca da öylece kalakalan&#8221; bir konumda zannetmektedirler. Bunun en önemli neticelerinden biri, tuğyana düşen ve diğer in­sanlara tahakküm edenler, kendi deneme-yanılma süreçlerinde yaşadıktan hâllerinden hareketle, peygamberleri ve peygamber­lerin tebliğlerini değerlendirmeye çalışmaları ve onların bunu nasıl ve hangi amaçla yaptıklarını fark etmeyen insanları da bu konuda ikna etmeleridir. Farkında olarak veya olmayarak birçok insanın günümüzde Hz. Peygamberim &#8220;bizim gibi insan&#8221; oldu­ğunu vurgulaması, ama &#8220;ona vahyedilmiş olmasının&#8221; mana ve ehemmiyetini -farkında olarak veya olmayarak- ihmal ettiklerini hatırlayacak olursak, meselenin ciddiyeti de ortaya çıkar. Kısaca ifade edecek olursak &#8220;tarihselcilik&#8221;, kendini müstağni görerek tuğyana düşmüş olan bir insan grubunun, bu hâlini hakikatin kriteri hâline getirerek, diğer insanları bunu kabule zorlaması ile yaygınlaşmış &#8220;nihilist bir tavır&#8221; dır. İnsanlığın zaman zaman başına gelen hâllerden bir hâl olarak görülmesi ve kavranması, anlaşılması ve üstesinden gelinmesinin de ön şartıdır.</p>
<p>Bu hâllerin bize en yakın olanı, en yakından tanınan ve bizi en fazla etkileyen, 19. ve 20. yüzyılda Batı Avrupa&#8217;nın Hristiyan çevrelerinde başlayan ve daha sonra sömürgeleştirme ve kendi kendini sömürgeleştirme yoluyla yerküreye yayılan modernizm,<sup>49</sup> tarihselcilik ve nihilizm<sup>50</sup> ve bunlarla bağlantılı olarak ortaya çıkan postmodernizmdir.<sup>51</sup> Tarihselcilik, kısaca bir cihetten &#8220;gücü ele geçirmiş olanlar için&#8221;, güçlerinden kaynak­landıklarına inandıkları hakları ve haklılıklarını meşrulaştırma söylemidir. Başka bir cihetten yerkürede yaşayan insanların bütününü düzenleme amacına matuf bir şekilde oluşturup yü­rütmeye çalıştıkları dünya sisteminin ruhu olarak etkin kılma çabasıdır. Üçüncü bir cihetten merkez ülkelerin yapısal tasarru­fu altına girmiş olan bölgeler ve toplumlarda, merkez ülkelere doğrudan bağlı ve bağımlı olarak yaşayanlar için, kendi değerle­rini izafileştirerek baskın olanı, bu manada mevcudu/mahkûmu olduğunu meşrulaştırmanın bir ideolojisi olarak &#8220;emperyalizme konformizm&#8221; olarak zuhur etmektedir.</p>
<p><strong>Tarihî-Eleştirel Yöntem</strong></p>
<p>Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Tarihselcilik ile tarihî-eleştirel yöntemin (daha doğrusu tarihî-tahkik usulü/his- torisch-kritische methode) doğrudan bir alakası yoktur. Tarihî- eleştirel yöntemin en mükemmel formu, bizzat Müslümanlar tarafından, canlı bir kültürün içinde ve bu kültürün kendi ken­dine şuurunun bir alameti olarak, hadis alanında geliştirilmiş ve uygulanmıştır. Müslümanlar için hakikat, ilimde gerisi olmayan zemin, ötesi olmayan gaye olarak etkindir. Hakikat, insanı önce­ler, insana refakat eder ve insanı kuşatır. Batı Avrupalıların ge­liştirdikleri tarihî-eleştirel yöntem, canlı kültürün parçası olma­yan ve dolayısıyla elde hakiki verilerin bulunmadığı şartlarda, farklı isimlerle oluşturulan/kurgulanan faktörlere bağlı olarak, özellikle kendilerinin &#8220;kutsal&#8221; olarak niteledikleri, ilahi kaynaklı olmakla birlikte, insani olanla karışmış olan metinlerin tahlil edi­lerek birbirinden tefrik edilmeye ve böylece rivayetlerin ortaya çıktıkları zamanları belirleyerek bunun üzerinden bir tanzim ve tertibe tabi tutulmaya çalışıldığı, adına modern denilebilecek be­lirli bir kültürel bağlam içinde makuliyet kazanabilen teknikler bütünü olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Ancak bu yöntem hakikati, makul araçlarla ikmal ve du­ruma göre ikame etmenin bir yolu olarak da kullanılmaya mü­saittir. Bu yöntem tam da bunu öngörmese de hakikati bir in­san kurgusu olarak algılamaya ve takdim etmeye de elverebilir. Oryantalistlerin -mesela Goldziher, Schacht ve Watt&#8217;ın- İslam araştırmalarında bu yöntemi bu şekilde kullandıklarını bilmek gerekir. Oryantalizme fazlaca endeksli ilahiyat tahsilinin, far­kında olunmadan böyle bir varsayıma dayalı olarak yapılması, dolayısıyla ilahiyatçılar arasında farkmda olmadıkları tarihselci- liğe yönelik bir tür yatkınlığın da arka planını oluşturmaktadır. Dolayısıyla tarihî-eleştirel yöntemin tarihselcilikle doğrudan bir alakası yoktur, ancak tarihselciler, bu yöntemi kendi amaçları için fazlaca kullanmıştır. Bunlar arasındaki farkı bilmeyenler, bunları bir ve aynı şey zannedebilir. Ancak zan, ilimden bir cüz değildir.</p>
<p>Kuran-ı Kerim&#8217;de &#8220;hâss ve âmm ifadelerin/hükümlerin olduğu&#8221;nu söylemek veya &#8220;ezmânın tagayyürü ile ahkamın ta- gayyürü inkâr olunamaz&#8221; demek veya &#8220;Hz. Ömer&#8217;in Ku/an-ı Kerim&#8217;de öngörülmesine rağmen müellefe-i kulûb&#8217;e ait ödenek­leri durdurması&#8221;ndan bahsetmek ve bunları anlamaya çalışmak ile tarihselci olduğunu söylemek, biri diğerinden tamamen farklı iki yaklaşımdır. Çünkü klasik usul ve füru eserlerinde bunlar ve benzer konular sistematik olarak müzakere edilmiştir ve bunlar gibi birçok meselenin, usul dairesinde bir açıklaması mevcuttur. Bu usulü bilmemek, bu konularda usulsüzlüğe kapılmaya bir mazeret teşkil etmediği gibi, bilerek ihmal etmek -en iyi ihtimal­le-, iyi niyetle açıklanamayacak bir garabettir.</p>
<p>Tahsin Görgün &#8211; Tarihselcilik,syf:87-95</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[44]</a> Friedrich Meinecke, <em>Zur Theorle und Phllosophie der Geschıchte,</em> Stuttgart, 1965. Tarihselciliğin kısa bir tanıtımı ve Marksist bir eleştirisi için bak. &#8216;Historismus&#8217; md, G. Klaus und <u>M.</u> Buhr (Hrsg.), <em>Philotophisches Wörtorbuch.</em> 12 Auflage, Westberiin 1974, cilt ı, s.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[45]</a> Raymond Guess, <em>Eleştirel Teori,</em> (çev. Ferda Keskin), Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2002, s. 92;İngilizce orijinali: <em>The Idea of a Critical Theory,</em> CUP, Cambridge, 1981, s. 60.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"></a>46 Han» Kelsen, ‘Gott und İtaat*, <em>Logot,</em> 11,1922-23, •. 261-284.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[47]</a> Cari Schmltt, <em>Siyasal</em> İlahiyat, çev. Emre Zeybekoğlu, Ankara: Dost, 2005.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[48]</a> Richard Rorty, <em>Olumsallık,</em> İroni ve <em>Dayanışma,</em> (çev. M. Küçük-A. Tûrker), İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995.</p>
<p>49 Burada bu hâli dile getiren Batılı birçok edebiyatçı ve felsefeciden birkaç misal verebiliriz: Hurtey, Cesur Yen/ <em>Dünya v*</em> Orvvell, <em>1984.</em></p>
<p>50 Mesela Sartre, <em>Bulantı</em> ve Camus, Veba.</p>
<p>51 Mesela &#8216;Black Mlrror* ve benzeri dizilerde bunu takip etmek mümkündür. Bu hâlin genel ve deril toplu özet bir tasviri için bak: John E. Grumley, <em>Hlstory and Totality, Radical Historicism from Hegel to Foucault,</em> Routledge, London &amp; New York, 1989.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilikbir-somuru-ideolojisi/">Tarihselcilik:Bir Sömürü İdeolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilikbir-somuru-ideolojisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyeti ve Ötekileri Yeniden Düşünmek (Tarihsel Aşamalar ve Toplumsal Sınıflandırmalar)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/medeniyeti-ve-otekileri-yeniden-dusunmek-tarihsel-asamalar-ve-toplumsal-siniflandirmalar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/medeniyeti-ve-otekileri-yeniden-dusunmek-tarihsel-asamalar-ve-toplumsal-siniflandirmalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Nov 2021 06:41:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İlerleme Yasası]]></category>
		<category><![CDATA[İlerlemecilik]]></category>
		<category><![CDATA[İlkel ve barbar]]></category>
		<category><![CDATA[Adam Ferguson]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[David Hume]]></category>
		<category><![CDATA[Giambattista Vico]]></category>
		<category><![CDATA[Hegel]]></category>
		<category><![CDATA[iş bölümü]]></category>
		<category><![CDATA[John Locke]]></category>
		<category><![CDATA[Lütfi Sunar]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Montesquieu.]]></category>
		<category><![CDATA[ruhun özgürleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Evrelere Ayırmak]]></category>
		<category><![CDATA[Thomas Hobbes]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum Tipleri]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumları Sınıflandırmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25642</guid>

					<description><![CDATA[<p>Lütfi Sunar Medeniyet Tartışması: Medeniyeti Asli Bir Kategori Olarak Tanımlamak Medeniyet kavramı etrafındaki çağdaş tartışmaları çerçeveye otur­tan filozoflardan Arnold Toynbee (1935, s. 455) medeniyetleri “en yüksek nizamın kurumlan, kavranmadan kavrayan kurumlar” olarak tanımlar. Onu takip ederek söyleyecek olursak medeniyet bugün genellikle komplike bir toplum durumu olarak tanımlan­maktadır. Toplumlar kendilerine has bazı aşamalardan geçerek bu duruma [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medeniyeti-ve-otekileri-yeniden-dusunmek-tarihsel-asamalar-ve-toplumsal-siniflandirmalar/">Medeniyeti ve Ötekileri Yeniden Düşünmek (Tarihsel Aşamalar ve Toplumsal Sınıflandırmalar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-12469 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-5.jpg" alt="" width="386" height="257" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-5.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-5-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-5-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 386px) 100vw, 386px" /></p>
<p><em>Lütfi Sunar</em></p>
<p><strong>Medeniyet Tartışması:</strong></p>
<p><strong>Medeniyeti Asli Bir Kategori Olarak Tanımlamak</strong></p>
<p>Medeniyet kavramı etrafındaki çağdaş tartışmaları çerçeveye otur­tan filozoflardan Arnold Toynbee (1935, s. 455) medeniyetleri “en y<u>üks</u>ek nizamın kurumlan, kavranmadan kavrayan kurumlar” olarak tanımlar. Onu takip ederek söyleyecek olursak medeniyet bugün genellikle komplike bir toplum durumu olarak tanımlan­maktadır. Toplumlar kendilerine has bazı aşamalardan geçerek bu duruma varırlar. Medeniyetin temelde doğadan ayrılmak ve doğa üzerinde hüküm kurmakla doğduğu yönünde bir açıklama yapılır. Bazı antropologlara göre, medeniyete, eşitliği yok eden ve toplumda hiyerarşi yaratan hâkimiyeti ele geçirmek suretiyle ulaşılmaktadır. Bazı tarihçiler medeniyetin başlangıcını sembolik iletişim biçimle­rinin bilhassa yazı sistemlerinin icadına dek götürür. Medeniyet bir yandan şehirleşme, merkezîleşme, uzmanlaşma ve iş bölümü olarak tarif edilir. Öbür yandan ise, sanatların bilhassa büyük mimari ya­pıların yükselişiyle ilişkilendirilmiştir. Fakat medeniyete dair bu nötr tanımların aldatıcı bir yanı vardır. Bu tanımlara göre dünya tarihi boyunca bütün toplumlar bir tür medeniyete ulaşmıştır. Ama bana kalırsa bu hikâyenin yalnızca bir yüzüdür, öbür yüzü modernitenin doğuşu ve tanımıyla ilgilidir. Medenileşmiş bir toplum medenileşmemiş bir toplumun tersi olarak tanımlanır; başka bir deyişle medeniyet olarak anladığımız durumu yaratan bu “öteki” toplumun varlığıdır aşikâre.</p>
<p>Medeniyet kavramını merkezileştiren bir diğer tarihçi de Fernand Braudel’dir. Braudel, artık çoğul kullanıyor olsak bile bu ke­limenin çok uzun bir süre boyunca tekil kullanıldığını belirtir. “Medeniyet” kelimesinin önce 1819’da çoğul kullanıldığının altını çizen Braudel’e göre (1995, s. 6-7) bu kelime önüne getirilen bir sıfatla birlikte (mesela Batı medeniyeti, Hindu medeniyeti, Antik medeniyet vs.) ilk defa tekil olarak kullanıldığında, önceden çağ­rıştırdığı ahlaki ve fikrî üstünlük yok olup gitmektedir. Fakat bu kavramı çoğul kullanmak yetmez zira medeniyetler arasındaki hi­yerarşi zaten tam da hikâyenin başladığı yerde kendini göstermek­tedir. Braudel (1995, s. 8) bunu görmüş ve Batı medeniyetinin 19. yüzyıl boyunca ötekilere ilham olduğu ve “borç verdiği’ni iddia etmiştir. Medeniyet kavramının dünyanın başka yerlerinde nasıl ele alındığı ve tartışıldığı bu bölümün konusu değildir. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki “medeniyet” kelimesini çoğul kullanmak, işi bir adım ileriye götürse de “medeniyet kavramı’nın köklerinin Batı medeniyetlerinden alındığı gerçeği Doğu ve Batı arasındaki ilişkinin tek taraflı doğasını sürdürmektedir.</p>
<p>Avrupa’nın bir medeniyet olarak tarif edilmesi ve giderek medeniyet kavramıyla özdeşleştirilmesi Aydınlanma çağında ger­çekleşen dönüşümle yakından ilişkilidir. Dolayısıyla bu bölümde medeniyet kavramının mahiyetini incelemek üzere bu döneme odaklanacağım. Avrupa, Aydınlanma esnasında, kendini yeniden şekillendirdi ve modern toplumu dünya tarihinin içine yerleştirdi.</p>
<p>Bu dönüşümü anlamak için iki konuyu analiz etmemiz gerekiyor. İlki, toplumla ilgili tartışmaların bilhassa 17. yüzyılın ikinci yansın­dan sonra yoğunlaşmasıdır. Kiliseyle yaşanan yoğun çarpışmalar etrafında şekillenen bu tartışmalar sonucunda Avrupa’nın bir me­deniyet olarak tanımlanması önceden kilise ve feodalizmle yahut sonradan isimlendirileceği üzere geleneksel dünya ve karanlık güçlerle temsil edilen toplumsal yapının değişimiyle ilişkilidir. Avrupa’yı bir medeniyet olarak tasvir etmek onu yeniden şekillen­dirmekle özdeş addedilmiştir, insani çabalardan doğan bir toplum­sal yapının altını çizmek, kilise ve aristokrasiye mesafe almak amacıyla benimsenmiş bir siyasi tavırdı. Fakat medeniyet kavramı gerçek anlamını 18. yüzyılın ikinci yarısında buldu. Bu dönemde, Avrupa’nın diğer toplumlarla gittikçe daha fazla irtibat kurduğunu ve yapısının değiştiğini görüyoruz. 1770’lerden itibaren, başını İngiltere’nin çektiği Avrupa güçleri Çin, Hindistan ve Yakın Do­ğudaki kadim medeniyetler üzerinde Amerika, Okyanusya ve Af­rika’daki çalkantılı medeniyetleri sömürgeleştirme tecrübelerini kullanarak avantaj elde etti. Böylece aslen feodal topluma karşı geliştirilen medeniyet kavramı, diğer toplumlara karşı ayrı bir tepki olarak devreye girdi. Bu çerçeve içerisinde medeniyet hikâyesinin, biri betimleyici diğeri dışlayıcı olmak üzere, iki boyutu vardır. Bu çalışmada, aslî hipotezim şudur ki kavramın ikinci boyutu yani dışlayıcılığı geliştirilmeseydi, ilki kendini idame edemeyecek ve bugün modernite olarak tanıdığımız sistem de kendini tanımlaya­cak bir zemine sahip olmayacaktı.</p>
<p>Bugün artık biliyoruz ki medeniyet kavrayışı, daha laik (seldi­ler) bir toplum inşa etmek üzere, Iskoç Aydınlanma düşünürleri tarafindan icat edilen farazi tarihin bir sonucu olarak şekil almıştır. Tarihe ilişkin bu ilerlemeci algı açık bir şekilde tarihin insanlığın deneyimleriyle aynı doğrultuda ilerlediği hipotezine yaslanır. Do­layısıyla ilerlemeci düşünürler medeniyeti tarihsel süreçte nihai varış noktası olarak, kendi teorik ve tahmini tarihsel modelleri için yeni ve verimli bir mahsul olarak (teleolojik bir bakışla) tasavvur ederler. Aydınlanma düşünürleri ilerleme fikrini müştereken Avrupa medeniyetinin bir parçası olarak düşünürler. Dememiz o ki sosyo­lojik bir kavram olarak medeniyet yalnızca Avrupa’da varlık bula­bilirdi.</p>
<p>Lâkin medeniyet karşıtlarıyla güçlenmiştir. Avrupalı düşünür­ler medeniyetin dışında kalanları tanımlayarak ve onları medeniye­tin içindekilerden ayırarak medeniyetin sınırlarını sürekli olarak pekiştirmiştir. Bu çerçeve içerisinde, Antik Yunandan beri Batı’da uzun bir süredir dolaşımda olan “barbar” kavramı “medenileşmiş” olanı tanımlamak üzere kullanılan bir hüküm işlevi görmüştür. Modern Avrupa sosyal teorisi bu “barbar-medenileşmiş” karşıtlığıyla kati surette şekillenmiştir; “öteki” mefhumunun burada merkezî bir yeri vardır. Bu bölüm, Batı medeniyetini “öteki” mefhumu aracılığıyla tanımlama problemini ele alacak, bunu da Aydınlanmanın Vico, Montesquieu, Hume, Smith, Ferguson ve Hegel gibi kurucu düşü­nürlerinin toplumların tarihsel gelişimiyle ilgili fikirlerine atıfla yapacaktır. Tarihi dönemlere ayırma teorileri ve toplum sınıflandır­maları, modern toplumu ilerlemeci şekilde kavramsallaştırmamızda önemli bir yere sahiptir ve Batı dışı toplumların “barbar” ve “vahşi” olarak tanımlanmak suretiyle medeniyet havuzundan çıkarılmasına sebep olur. Dolayısıyla, bu bölüm, sivil toplum teorileriyle ilgili bir tartışmaya odaklanacak ve toplumların Aydınlanmanın çarpıcı düşünürleri tarafindan sınıflandırılmasını inceleyecektir. Bu şekilde, “ötekileştirme’nin modern toplum kavramının doğal bir uzantısı, modern toplumun kendini tanımlaması için gerekli bir şey olduğu da açığa çıkarılacaktır.</p>
<p><strong>Societast/tan <em>Civitas</em> a; Sivil Toplumun Dönüşümü</strong></p>
<p>Aydınlanma esnasında çıkan en önemli tartışmalar Avrupa’da tesis edilecek yeni sosyal düzenle ilgiliydi. Eski ve yeni arasındaki savaş olarak yansıyan bu çatışma, feodal toplumun ardından gelen yeni toplum modeli tesisinin ayrılmaz parçasıydı. Yeni bir toplum kavramsallaştırması bu çevreden çıktı ve yeni bir birliği ifade etmek üzere geniş çaplı kullanıldı. Sivil toplum kavramının gelişimiyle birlikte kavram olarak toplum ve modern sosyal düzen arasındaki ilişki kristalleşti ve toplum kavramı ilerlemeci tarih felsefesi çerçe­vesinde medeniyete entegre oldu. Aynı zamanda “öteki”nden ayrı­lan Avrupa’nın tanımlanmasında da birincil bir rol oynamaya başladı.</p>
<p>Kendi çalışmalarında “toplumsal, “toplum” ve “sosyal” kelime­lerinin sözlüklere hızlı girişini ve nasıl kullanıma sokulduklarını ele alan Keith Michael Baker, “toplum” kelimesinin gönüllülük anlamını barındırdığını söyler. Her ne kadar toplum kelimesi ve türevleri, Baker’in 17. ve 18. yüzyıllarda Fransızca yazılan kitaplara dair in­celemesine dayanarak, Daniel Gordon tarafindan hazırlanan tabloda da görülebileceği üzere, ilk defa 18. yüzyılda zuhur etmemişse de kullanım sıklıklarında fark edilir bir artış olmuştur (Baker 2001, s. 85). Bu çerçevede bakıldığında, “toplum” kelimesinin anlamı iki nokta etrafında dönmekteydi: birlik kurma yönünde müşterek bir amaçla bir araya gelmek ve dostluk, yoldaşlık ve iş birliği başlatmak (Baker 2001, s. 86). 18. yüzyılın sonunda ilk anlam zamanla geri planda kalırken, İkincisini genişletmek üzere yeni tanımlar yapılı­yordu. Baker, kavramın tanımının 1690’da Antonie Furetieres ta­rafından yazılan <em>Dictionnaire universalte,</em> (Evrensel Sözlük) belir­dikten sonra, 18. yüzyılda üç yönde genişlediğini beyan etmektedir. İlk olarak toplumsal ihtiyaçları kapsayacak şekilde genişledi; insan­lar karşılıklı destek ve kolektif eylemlerde ihtiyaçlarını karşılıyordu, ikinci genişleme, bireylerin benzer doğaları temelinde bir araya toplanmasına atıfta bulunuyordu. Üçüncü genişleme de toplumun potansiyel olarak tehlikeli ve sorunlu olduğunu öne sürüyordu. Diderot ve dAlamber bu konuların her birine <em>Encyclopediade</em> iki öğeyle yer verdi. İlk senaryoda; toplum yasal bir mefhum addedili­yor ve iki tür toplumdan bahsediliyordu: insanlığın çoğunu içine alan toplumlar (societes genereles) ve kasaba, şehir ve eyalet gibi belirli bir yerde konuşlanmış toplumlar (societes particulieres). j İkinci durumda toplum ahlaki bir terim gibi düşünülüyordu. Bu toplum biçiminin en enteresan tarafı da toplumu insanlık için doğal ve gerekli saymasıydı (Baker 2001, s. 87-90).</p>
<p>Bu şekilde bakınca, 17. yüzyıl sonunda toplum kavramının anlamında kritik bir dönüşüm gözlemlemek mümkündür. Mesleki loncalar, sendikalar ve salon toplulukları gibi küçük grupları temsil eden bu kavram 1700lerin başında etnik toplum, ulus ve ülke gibi bir grup soyut ve genel oluşumlarla da ilintili hâle gelmiştir. Kavra­mın iş birliği ve arkadaşlık şeklindeki önceki anlamları tamamen kaybolmamış fakat kolektif insan varoluşunun temel formu olarak daha genel bir anlama dönüşmüştür. Toplumun kurumsal hâle gelen varlığı, insan doğasının sonucu olarak anlaşılmaya başlanmıştır (Baker 2001, s. 96). Baker e göre, Aydınlanma esnasındaki toplum kavramı 17. yüzyılda Augustçuluk olarak adlandırılabilecek değer krizine iyi bir cevap sunuyordu. Bu değer krizini ortaya çıkaran Hristiyan bireyciliği yahut günahkârın Tanrı’dan kopuşu, yoldaş­lardan vazgeçme ve kusurlu ahlaka mahkûm olmaktı. Bu perspek­tiften bakıldığında, Aydınlanma döneminde toplum kavramı bi­reyselciliğin keşfinden ziyade buna bir kılıf bulma çabası olarak iş görüyordu. Toplumun icadı inanç ve şüphe, din ve rölativizm, şefkat ve ümitsizlik, mutlak güç ve anarşi arasında bir orta yol sundu. Toplum; insan evladının elinden çıkma, müsamaha edilebilir, nok­san fakat yenilenebilir bir kurum addedilir oldu (Baker 2001, s. 95).</p>
<p>Özgürlükle ilişkili zikredilen toplum kavramı, zamanın ilerle­mesiyle birlikte Aydınlanma düşünürlerince belirli bir bölgede siyaseten örgütlenmiş bir birliği ifade etmek üzere kullanılır oldu. Toplum kavramının, yeni yeni gelişen özgürlük kavranılan arasındaki gerilime bir çözüm sunduğu iddia edilebilir, sonuçlar da karşılıklı sözleşme fikri temelinde şekillenmiştir. Bu fikre göre, insanların kendi özgürlüklerinden vazgeçmeden bir arada var olmaya ihtiyacı vardır. Dolayısıyla sosyoloji teorisinin kurucu fikri dediğimiz toplum sözleşmesi her ikisine de imkân vermektedir. Baker, Aydınlanmanın esas kavramları “ilerleme” ve “medeniyet”in “toplum” olmaksızın pek bir işe yaramayacağını söyler (Baker 2001, s. 84). Çünkü bu fikirler yeni bir düzen tasvir etme çabasındayken yeni yeni oluşan toplumun tanımlayıcıları olarak işlev görür. Bu yeni düzenin özel­likleri sivil toplum kavramıyla özdeşleştirilmeye başlanmış, ilerle- mecilik de tarihsel bağlama oturtulmuştur. En nihayetinde bu iki betimleyici kavramın da yardımıyla toplum felsefi bir soyutlama olmaktan çıkmış; on dokuzuncu yüzyılda somut bir varlığa dönüş­müştür. Bu dönüşümü, en berrak şekilde açıklayacak olan Locke’tan Hegel’e sivil toplum kavramının evrimidir.</p>
<p>Modern bağlamda sivil toplum kavramının oluşumu ve dönü­şümünde, Locke, Iskoç aydınlanma etiği filozofları (mesela Hume, Ferguson ve Smith) ve Hegel’in özel bir yeri vardır (Khilani 2001, s. 18). Aydınlanma düşünürleri sivil toplumu genel olarak toplum oluşumunun önemli yapıtaşlarından biri addetmiş ve ona özel önem vermişlerdir. Bunun sebebi de sivil toplumun feodal otoriteye karşı burjuvanın alanını temsil etmesidir.</p>
<p>İlk defa Aristoteles’in Antik Yunanda yazdığı <em>Politika</em> kitabında kullanılan sivil toplum kavramı, modern toplumun doğasıyla ilgili tartışmalarla birlikte tekrar siyaset ve felsefe dilinin bir parçası hâline gelmiştir (Aristoteles 2013). <em>Koinonia politike</em> kavramının “siyasi düzen”, “toplum” ve “kamusal alan” gibi olgulardan ayrı bir anlamı yoktur. Dememiz o ki Aristoteles sivil toplum kavramına aslî bir önem atfetmez. Aristoteles’in bu fikirden kastı insanların kendi oluşturdukları toplum sözleşmeleriyle bir araya geldikleri ve bir arada yaşamalarının özgürlük ve eşit ilişkilerle teminat altına alın­dığıdır. Zira “koinonia” bir arada yaşamak, dayanışma, birlik ve paylaşım gibi değerleri kasteder. Bu kelime aynı zamanda Antik Yunanda yaşayan bütün topluluk türlerine de işaret ediyordu. Aristoteles, bunu sivil toplumun sosyal boyutu addederken, işin siyasi boyutunda toplum-devlet (polis) ayrımına gitmiyordu. Ona kalırsa, bir kişi yalnızca polis vatandaşı olduğu sürece varlık ve değer sahibi olma hakkına sahipti fakat <em>polis</em> sınırları içinde bir yabancı ya da köle olmak kişiye siyasi toplumun karar mekanizmalarının parçası olma hakkı vermiyordu. Bir diğer değişle, Aristoteles’in siyasi felsefesine göre, sivil toplumun ön-şartı bağımsız bireylerin devlet aygıtına ilişkin ses çıkarmasıydı (Springborg 1986, s. 202).</p>
<p>Devlet ve toplum arasında net bir ayrım olmadığından, sivil toplum kavramı da sık kullanılmamıştır; bu kavramın literatüre dönmesi ise şehirlerin yeniden ortaya çıkışı sayesindedir. Bilhassa nevzuhur burjuvanın bazı siyasi haklar talep etmesiyle birlikte, sivil toplum kavramı da yeniden şekillenmiştir. Böylelikle bugüne kadar varlığını sürdüren sivil toplum olgusu tarih sahnesindeki yerini burjuva tarafından temellendirilip yapılandırılmış bir kavram olarak almıştır ve bunu sağlayan modern kapitalist devletin ortaya çıkışıdır; sivil toplum kavramı bugüne kadarki varlığını hâkim burjuva sınıfını tanımlayan bir kavram olarak sürdürmüştür.</p>
<p>17.yüzyılın en önde gelen düşünürü ve siyasi filozofu Thomas Hobbes, yeni çağın siyasi tartışmalarının tam merkezine sivil toplum kavramını koymuştur. Hobbes, sivil toplum kavramını “toplum sözleşmesine” dayandırarak ele alıyor ve mefhuma yeni bir boyut katıyordu. Hobbesa göre bireyler sözleşmeden önce bir “doğa duru­munda” yaşamaktadır. Bu durumda savaş, bozukluk ve kaos hem devlede bireyler arasında hem bireylerin kendi içinde hâkim durum­dadır. Hobbes, bireylerin bencil, saldırgan, rekabetçi ve kavgacı do­ğalarının yalnızca güçlü bir devlet otoritesi altındaki toplum sözleş­mesinin oluşumuyla kontrol altına alınacağını vurgular. Dolayısıyla bu sözleşme neticesinde bireyler kendilerini koruma fikrini bir kenara bırakır ve bir kişiye yahut grubun güvenlik ve barışını koruyacak bir meclise atanacak “karşılıklı” bir sözleşme yapmaya gönüllü olurlar; devlet de bu şekilde oluşur. Hobbes, bu süreçte zuhur eden toplumu sivil toplum olarak isimlendirir fakat onu siyasi toplum, siyasi düzen veya devlet kavramlarından net bir şekilde ayırmaz.</p>
<p>John Locke ise bu kavramları birbirinden ayırır. Sivil topluma modern anlamını veren Locke doğa durumunu karşılıklı iş birliği ve korumanın geçerli olduğu bir durum addeder. Locke un insan doğasına ilişkin teorilerinin delili, kendisinin doğa durumu üzerine tefekküründe bulunabilir. Locke a bakılırsa, hiçbir resmî yönetici ya da devletin olmadığı doğa durumunda var olan bireyler; Tann tarafindan verilmiş, başka yere aktarılamayan ve devredilemeyen <strong>haklara </strong>sahiptir. Locke bu doğuştan gelen hakları yaşam, özgürlük, mülkiyet, mutluluk arayışı hakkı olarak tasvir eder ve hepsini mül­kiyet haklan altında toplar. Bu hakları insan evladının doğum hakkı kabul eder. Doğa durumunda bu doğal haklara sahip bireyler eşit ve özgür bir hayat sürer. Locke’a göre sivil toplum bireyler doğa durumunda temel haklarını optimal düzeyde korumak üzere sözleşme oluşturdukları zaman tesis edilir. Doğa durumunun tersi olan sivil toplum geçici ve istenmeyen bir koşul değil bireysel hakların var olduğu ve medeniyetin merkezinin yaratıldığı yerdir. Locke, bir anlamda, hükümet ya da devlet kurumunun gücünün sınırlanmasını toplumun emrine verir. Dolayısıyla Locke medenileşmiş bir toplu­mun, toplum sözleşmesinin sonucunda ortaya çıktığını iddia eder.</p>
<p>Sivil toplum kavramı kendi gerçek bağlamına Iskoç aydınlanma etiği filozoflarının teorileriyle kavuştu. Bu teorisyenler sonrasında farazi tarih tabir edilen kademeli tarihsel değişim fikrini geliştirdi. Toplumun farazi ve tedrici gelişimi fikri kapsamında bu düşünürler “sivil” terimini bir sıfat olarak kullanmanın ötesine geçip “medeniyet” <u>kelim</u>esi formunda bir isim olarak kullanmaya başladılar. Önde gelen <u>İsko</u>ç Aydınlanma düşünürleri Hume, Ferguson ve Smith toplumsal gelişim tarihini ilerlemeci bir tavırla resmeder ve sivil toplum ya da medeniyetin son aşamasına karşılık gelen ticari toplumdan bahse­derler. Hume ’a göre (1959, s. 97-101) toplum sözleşmesinin amacı soyut bir fikir değil insan haklarının korunmasıdır. Locke gibi Hume da toplumun bilhassa mülkiyet hakkına karşı insan doğasının evren­sel eğilimlerinin yol açabileceği adaletsizliklerden sakınmak üzere ortaya çıktığını düşünür. Hume’a göre adaletsizliğin esas kaynağı mülkiyet haklarının ihlalidir. Bunun sebebi de insanların ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılamaya hizmet eden mülkiyet kurumunun tıpkı devlet gibi kendi tarihsel deneyimleri sonucu ortaya çıkmasıdır; yararlı olduğu için de muhafaza edilmektedir. Bu ikisinin yokluğunda, insanın ihtiyaçlarının tatmini sorunlu bir hâl alır.</p>
<p>İskoç Aydınlanmasının önde gelen figürleri, bu tedrici tarih­sel değişim esnasında ticarete özel bir önem verdiler. Onlara göre bütün geçim türleri içinde ticaret medenileşmiş bir toplum inşasına hizmet eden en gelişmiş ekonomik faaliyettir. Dolayısıyla sivil toplum aynı zamanda ticari bir toplum konumundadır. Bu ticari toplum teorilerini en uç noktasına götüren Smithe göre yalnızca ticari toplumlar piyasayı kişisel ilişkilerden ayırabilmiştir. Dahası, Smith şunu iddia eder: Ticari toplumda, piyasadaki ihtiyaçları karşılamak üzere bir zemin tesis edildiğinde araçsal olmayan ahlaki etkileşimlere yönelik doğal bir sempati de oluşur. Bu yüzden de Smith, ne aile ve akrabalık bağları gibi zorunlu ilişkilere ya da efendi-köle sistemlerine ne de mecburiyetten kurulan ilişkilere dayanan ticari toplumların insanlığın en üst düzeyini oluşturduğunu beyan eder. Sonuç olarak, Smith akrabalık gibi bağlan ticaret öncesi toplumların vasfi olarak tafsilatlı şekilde inceler. Bundan ötürü ticari toplumlar iktisadi ve toplumsal düzen kadar etik bir düzen de barındırırlar (Khilani 2001, s. 20-1).</p>
<p>Smith, medenileşmiş toplumun ortaya çıkışının, beşerî ihtiyaç­ların daha iyi şekilde tatmin edilmesini sağlayacak bir yolun gelişimine sebebiyet verdiğini söyler. Bu yol; bireylerin bilinçli tercihlerinin sonucunda vücut bulmamış, insanların kendi ihtiyaçlarını karşılarken farkına vardıkları kişisel faaliyetlerle ulaşılan, hedeflenmemiş müş­terek bir netice olarak ortaya çıkmıştır. Bu mekanizmayı anlamak için Smith’in insan doğasına dair teorisini anlamamız gerekiyor. Smith e göre insanlar varlıklarını sürdürmek için içgüdüsel olarak çıkarlarının peşinden giderler. Smith, kendi çıkarını kollayan insan türüyle ilgili bütün olumsuz yorumları reddeder ve kendi çıkarını gözetme çabalarının medenileşmiş bir toplumun başat dinamiği olduğunu söyler. Bundan ötürü, Smith’in öne sürdüğü üzere birey­ler kendi ihtiyaçlarını tatmin etmeye çabalayıp daha fazla çıkar elde ederken bir denge kurulmasına fark etmeksizin katkı sağlarlar ve dolayısıyla bu da toplumun tamamının çıkarlarının en yüksek düzeyde gözetilmesine hizmet eder. Smith, bunu iş bölümü teorisiyle açıklar. Nihayetinde insanların bir araya gelip bir toplum yaratacakları zemin işlevi gören bir iş bölümünden bahsetmek mümkündür. Bireyler, kendi ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilmek için yapılacak işleri öte­kilerle paylaşırlar. Bu da mesleklerde uzmanlaşmaya ve daha üretken bir iktisadi hayatın kendiliğinden vücuda gelmesine yol açar. Eğer bireyler bütün ihtiyaçlarını kendi elleriyle tatmin etmek isteselerdi, bu durum verimsiz bir iktisadi faaliyete sebep olurdu. İş bölümü ve uzmanlaşma; üretkenliği ve verimliliği artırır, medenileşmiş toplumun gelişimi için gereken araçları sağlar. Görüldüğü üzere Smith’in sivil topluma ilişkin analizi iktisadi bir bileşene de sahiptir. Smith’i klasik kılan muhtemelen çok erken bir safhada iktisadi faaliyetlerin modern toplumun temellerini oluşturduğunu kavramasıydı. İş bölümü teo­risi, sosyolojideki modern toplumu açıklamak için geliştirilmiş bütün teoriler için bir temel hâline gelmiştir.</p>
<p>Patricia Springborg, 19. yüzyılın başında Batının siyaset dü­şüncesinin çok büyük kısmının konuyla ilgili genel uzlaşının yan­sıması olan üç aşamalı bir şematizasyondan çıktığını bildirir. Batı form ve kurumlarının; temelde aile, kavim ya da kabile (birinci aşama) tarafindan yönetilen ilkel toplumdan şehir-devletinin ortaya çıkışıyla vücuda gelen siyasi topluma (ikinci aşama) oradan da en nihayetinde modern ulus-devlet temelinde yükselen sanayi toplumuna (üçüncü aşama) doğru geliştiği düşünülmekteydi (Springborg 1986, s. 185). Bu şematizasyonun en berrak formu Alman filozof Hegel’in çalışmalarında görülebilir. Iskoç Aydınlanma düşünürle­rinin ticari toplum ve etik teorileri çerçevesinde geliştirilen sivil toplum kavramının yeni ve pek çok açıdan nihai formunu oluşturan Hegel, siyasi otoriteyi sivil toplum bağlamında olumsuz bir faktör olarak algılanmaktan kurtardı. Hegel, 182İde yazdığı <em>Grundlinien der Philosophie des Rechts</em> (Hukuk Felsefesi) adlı kitabında sivil  toplum ve devletin birbirinden ayrı alanlara sahip olduğunu öne I sürer. Bu şekilde, sivil toplum ve devlet arasındaki gerilimi aşmaya I çalışır. Hegcle göre, sivil toplum özgürlüğü garanti etmez veya sözleşmeler aracılığıyla oluşmaz; sivil toplum aile ve toplum arasında I aracı işlevi görür ve dönüştürücü bir rol üstlenir. Esas olan ailede I sevgi temelli güven, sivil toplumda ihtiyaç temelli çatışma ve devletle de uyum temelli ilişkidir. Sivil toplumdaki ihtiyaç ve istek temelli çatışmalar devletin düzenleyici bir otorite olarak ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Bu yüzden de devlet ve sivil toplum iki farklı alanı temsil eder. Hegel aynı zamanda sivil toplumun 18. yüzyıl Avru­pa&#8217;sında bilhassa 1789 tarihli Fransız Devriminin ardından gelişti­rilen modern ulus-devletin bir veçhesini oluşturduğunu iddia ediyordu. Bu şekilde» sivil toplumun yalnızca alternatif bir siyasi alan değil aynı zamanda modern ulus-devletin işlevsel bir bileşeni olduğuna da işaret etmektedir.</p>
<p>Sonraki tartışmalarda görüleceği üzere, “sivil” kavramı etrafındaki bu müzakereler belirli bir perspektiften bakıldığında Avrupa siyasi çevresiyle yakından ilişkilidir. Locke’un mülkiyet hakkı ve güvencesini sivil toplumun temeli olarak görmesi ve Hume, Smith ve Fergusonun toplum sözleşmesi ve ticari toplum teorileri kapsamında yeni top­lumsal ilişkiler için bir zemin sunma çabalan, Aydınlanma döneminde devam eden yeni toplum yapısı tartışmalarının fasıllarından biri oluşturmaktadır. Bu tartışmaların göze çarpan boyutlarından biri de ticaret ve mülkiyetin esas unsurlar olduğu eski feodal toplumun ar­dından yeni bir siyasi düzen yaratma çabasıdır. Fakat eğer bu çabayı yalnızca Avrupa’nın iç siyasi bağlamında ele alırsak sivil toplum kavramından medeniyet kavramına geçişi anlayamayız. Dolayısıyla, bu çalışmanın başlangıcında tartışıldığı üzere bunu dünyadaki diğer toplumlar içerisinde yeni bir modern toplum biçimi konumlandırma meselesi kapsamında düşünmemiz gerekiyor. Bu konuyu en açık şekilde gösterebileceğimiz alanlar tarihi evrelere ayırma ve sivil toplum tartışmalarıyla paralel gelişen sosyal sınıflandırmadır.</p>
<p><strong>Hiyerarşikleşmiş Bir Dünyaya Giden Yol: Tarihi Evrelere </strong><strong>Ayırmak ve Toplumları Sınıflandırmak</strong></p>
<p>Aydınlanma düşünürleri, nevzuhur toplumsal düzeni iki temel alana izafe ederek tanıtmıştır. Birisi; tarihi, tarih felsefesi bağlamında evrelere ayırmak öbürü de bu ayrıma koşut olarak toplumsal tipleri sınıflandırmaktı. Bu şekilde, nevzuhur toplumsal düzeni açıklamak, anlamını ortaya koymak ve akılcılaştırmak üzere temel bir çerçeve geliştirildi. Her bir Aydınlanma düşünürünün tarihsel gelişim teo­rilerinin toplumsal tiplere dair bir tasvire denk geldiğini iddia etmek abartılı olmayacaktır. Modern sosyal teoriyi önceki sosyal teorilerden ayıran en önemli özelliklerden biri de bu tikel niteliğidir.</p>
<p>Belirli karakteristik özellikler temelinde toplum türlerini sınıf­landırmanın uzun bir tarihi vardır. Yeni bir toplum düzeni geliştir­mek genellikle yeni bir toplumsal sınıflandırma geliştirmek anlamına gelir<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>. Gerhard Lenski nin (1994, s. 2) açıkladığı üzere “sınıflandır­malar, düzen teorileridir.” 16. yüzyıldan sonra Avrupalı düşünürler farklı toplamlarla karşılaşmalarının neticesinde toplumsal sınıflan­dırmalarla ilgili daha kapsamlı analizler yapacak konuma erişmişlerdi. Fakat toplumların çeşidi bakış açıları temelinde sınıflandırılması Aydınlanma döneminde yaygın bir meşgale hâline geldi. Bunun sebebi de yeni toplum düzeninin bu dönemde tesis edilmiş olmasıydı; bu nevzuhur düzeni mevcut toplum düzenleri arasına yerleştirme çabası hâkimdi.</p>
<p>Zaten Doğu ve Batıdaki mevcut geleneksel tasnifler kapsamında, toplumlar çeşitli faktörlere dayanarak sınıflandırılıyordu. İbn Hal­dun toplundan hayat tarzları ve yerleşiklikleri bağlamında göçebe ve şehirli olarak tasnif etmişti (bkz. Sunar ve Yaslıçinien, 2008). Benzer şekilde Hint dinleriyle ilgili çalışmasında Binini, toplundan inançlarına göre sınıflandırdı (daha detaylı bir tartışma için bkz. Ataman, 2008). Orta Çağ Avrupa&#8217;sında, toplumsal sınıflandırma­ların dine göre yapılması yaygındı. Coğrafya ve iklim temelli sınıf­landırmalar ise bütün geleneksel düşüncelerde ortaktı. Her ne kadar bu sınıflandırmaların hepsi Aydınlanma dönemi boyunca kullanılmış olsa da toplumsal tipler, öncekilerin aksine, tarihin evrelere ayrılması temelinde çıkarılıyordu. İlerlemeci tarih düşüncesi kapsa­mında, farklı toplumsal tiplerin gelişmemiş toplamlardan gelişmiş toplamlara doğru ilerlemeci bir örüntü içinde ortaya çıktığı düşü­nülüyordu. Bu çerçevede, Batı düşüncesinde iyice yerleşik bir yere sahip olan üç aşamalı tarihsel sınıflandırma “vahşi”, “barbar”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> ve “medenileşmiş” gibi derin köklere sahip terimlerle iç içe geçiyor, tarih ve toplumu anlamayı sağlayacak yeni bir çerçeve oluşturma yönünde ilerliyordu.</p>
<p>Esasında, Necmettin Alkan (2009) Aydınlanma döneminde yaygınlık kazanmış üç aşamalı tarihsel yaklaşımın Hristiyanlığın mirası olduğunu söyler. Ona göre bugün kullanılan ve tarihi Antik Çağ, Orta Çağ ve Yeni Çağ olarak ayıran üçlü sistemin temeli Ka­tolik Kilisesi babası Aurelius Augustinus (354-430) tarafindan Incil’e dayanarak geliştirilmiş tarih kategorizasyonudur. Alkan, bu sisteme Alman teolog ve tarihçi Christoph Cellariusun (1638-1707) Augustinus un gelenek ve mirasına atıfla nihai şeklini verdiğine işaret eder. Cellarius’tan Aydınlanma düşünürlerine geçen bu üçlü sınıflandırma, modern toplumu tesis ederken kullanılan en önemli temellerden biri hâline geldi. Bunun sebebi de Aydınlanma düşü­nürlerinin Antik Roma ve Yunan arasındaki zaman dilimini ve kendi modern dönemlerini Karanlık Orta Çağ olarak görmeleri ve tarih­sel ilerlemenin doğal seyrindeki gelişmemiş dönem olarak damga­lamalarıydı. Alkan, bunun Avrupa-merkezli tarih yaklaşımının en önemli ayaklarından olduğunu da belirtir.</p>
<p><strong>Vico’nun Uç Dünyası: insan Soyunun Doğuşu</strong></p>
<p>Napoli Üniversitesinde Latince Retorik profesörü Giambattista Vico (1668-1744), bu üç aşamalı tarih yaklaşımının gelişimine önemli ölçüde katkı sağladı. Kendisi muhtemelen “geniş ölçekte kapsayıcı ve seküler ya da hümanist sınıflandırma geliştiren ilk modern yazar”dı (Lenski 1994, s. 3). Mısırlıların ilmine dayalı <em>Yeni b</em><em>ir Bilimin İlkeleri</em> adlı kitabında Vico, tarihi her ulusun zaman içinde tecrübe ettiği üç çağa ayırır: (a) Tanrılar Çağı, (b) Kahra­manlar Çağı ve (c) İnsanlar Çağı (ya da İnsanlık) (Vico 1948, s. 18). ilk çağda; toplum teokratiktir, toplumsal ve hukuki yasaların kökenleri ilahidir. İkincisinde; toplum aristokrattır, yasalar halka dayatılır. Üçüncü çağda; halkın siyasi ittifakları vardır, yasalar insan zihni ve mantığına dayalıdır (Vico 1948, s. 5). Vico, kitabın açılışında. (1948, s. 3) <em>üç dünyadan</em> bahseder: (a) doğa dünyası (yerküre veya doğal kuramların düzeni) (b) insanların zihinlerinin dünyası (me­tafizik dünya) ve (c) ruhların dünyası (medeni dünya veya ulusların dünyası). Fakat bu dünyalara hiyerarşik ya da kronolojik hiçbir düzen izafe etmez; yalnızca metafiziğin (ya da zihinlerin dünyasının) doğal dünyanın “üzerinde” durduğunu söyler. Ayrıca “iş fikri” pa­ragrafının kapanışında, Vico bu üç dünyanın aynısıymış gibi görü­nen üç dünyayı ele alır. Fakat bu sefer bahsettiği dünyalara alenen düzen atfeder. Bu düzen de “özgür insanların zihinlerinin yeryü­zünden gökyüzüne yükseldiği” tarihsel düzenin temsilidir (Vico 1948, s. 23). Bu bahiste, düzen hem kronolojik hem de hiyerarşik­tir. Fakat kronolojik açıdan ilk sırada gelen düzen hiyerarşide en basit olandır; kronolojik açıdan sonda yer alan düzen de en karma­şık olandır. İnsanların kendi kafalarını yeryüzünden gökyüzüne yükselttikleri kronolojik düzene göre, önce (a) ulusların dünyası, sonra (b) doğanın dünyası ve nihayet (c) zihinlerin ve Tanrının dünyası gelir. Vico, birbiri ardına gelen bu üç dünyayı üç çağa kar­şılık mı ele almaktadır? Çalışması boyunca kullandığı sistematik üçlemenin ortaya koyduğu üzere, evet, böyle yapar gibi görünmek­tedir. Sistematik üçleme derken de birbiriyle uyum içindeki üç tür doğa, üç tür yönetim, üç tür dil ve üç tür hukuktan bahsediyoruz I (Vico 1948,s.l8).</p>
<p>Lenski’nin belirttiği (1994) üzere “Vico’nun gelişimsel ya da  (proto) evrimsel toplum ve tarih görüşü gelecek iki yüz sene boyunca I devam eden sınıflandırmaların pek çoğunda merkezî bir unsur I hâline gelmiştir.” Fakat Vico’nun tarihi çağlara ayırma biçimi tarihin her aşamasındaki insanların rollerini açıklamak üzere geliştirilmiş­tir. Bu evrelere ayırma tarzının temelde Mısır geleneğine dayalı olması ve insanlığın tarihsel ilerlemesini merkezileştirmemesi Vico’yu bu açıdan müteakip Aydınlanma düşünürlerinden ayırır.</p>
<p><strong>Montesquieu: İklim ve Coğrafyaya Dayalı Bir Sınıflandırma</strong></p>
<p>Vico gibi eski sınıflandırma yöntemlerini takip edenlerden biri de toplum analizinde önemli yeri olan Montesquieu’dur<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>. Sosyal alanın belli yasalar çerçevesinde şekillendiği görüşleriyle sistematik toplum analizine yaptığı katkılar düşünüldüğünde, Montesquieunun sos­yoloji biliminin babası olarak anılmayı hak ettiği öne sürülebilir. Dahası, Montesquieu toplumsal sınıflandırmaları sosyolojik açıdan düşünmenin öncüsü olarak görülebilir (Zeitlin 1968, s. 16). Öte yandan modern toplumun tanımına belirgin katkılar da sağlamıştır. Fakat bu katkıların hiçbiri Doğu despotluğu teorisini canlandırdığı gerçeğiyle kıyas kabul etmez. Her ne kadar resmî bir unvanı olmasa da Doğu despotluğunun modern babası olması onu ölümsüz kıl­maktadır. Aristoteles zamanından beri kullanılan ve Avrupa modern siyasi sözlüğüne Bodin ile dönen (1967 s.48-52) despotluk kavramı (2004, s. 207) Montesquieu tarafindan Avrupa dışı toplundan ta­nımlayan bir araca dönüştürüldü; bu da modern toplumun tanımına önemli bir katkıydı (Rubies, 2005). Rubies’in (2005, s. 174) belirt­tiği üzere:</p>
<p>Melvin Richter’in yürüttüğü geleneksel fikirler-tarihi analizinde, hakir doğalarından ötürü Doğulu halklara uygulanan monarşinin meşru bir formu olarak Aristotelyen despotluk formülasyonuyla, Montesquieunun siyasi özgürlük unsurunu dışarıda bırakan temel yönetim türü olarak tafsilatı şekilde ele aldığı despotluk arasındaki temel benzerlik, Bodin’in fetih, istimlak ve köleliğe vurgu yapmaya başlamasıyla kesintiye uğra­mıştır; bu da Grotius, Hobbes, Pufendorf ve Lockeun müteakip tar­tışmalarını etkilemiştir.</p>
<p>Montesquieu’nun eski sınıflandırma yöntemlerini izlediğini zaten belirttik. Ona göre, toplamların karakteristiği üzerinde iklim ve coğrafyanın etkileri bilhassa önemlidir. Bu çerçevede, Montes- quieu 1748’de yazdığı <em>magnum opusu</em> (başyapıtı) <em>Kanunların Ruhu Üzerinenin </em>çok büyük kısmını bu etkilere ayırmıştır. 1721’de yazdığı tartışmalı kitabı <em>Persian Lettersda</em> (Acem Mektupları) bu temelleri atmış ve iklimin insan toplulukları üzerindeki davranışsal ve kurumsal etkilerini açıklamıştır (Montesquieu, 2008). Bu çerçe­vede, Montesquieu (1989, s. 231-4) dünyayı üç coğrafi ve iklimsel bölgeye ayırıyordu: kuzey (soğuk), orta (ılıman) ve güney (sıcak). Üç farklı siyasi sistem olduğunu (cumhuriyet, aristokrat veya de­mokrat, monarşi veya despotluk) ve buna göre de mezkûr bölgelerde ortaya çıkan üç farklı toplumsal tip olduğunu öne sürüyordu (Mon- tesquieu 1989, s. 10). Soğuk iklime ve kuzeydeki küçük devletlere uygun olan cumhuriyetin yönetici ilkesi <em>erdemdir.</em> Öte yandan, Güney ve Asya gibi sıcak iklimli bölgelerde, büyük devletlerde ve Doğuda despotizm ortaya çıkmıştır; Doğuda doğal ve mükemmel formuna kavuşan despotizm <em>korkuya</em> dayalıdır. Montesquieu ya göre (1989, s. 21-9) ılıman iklimin hâkim olduğu Avrupa’da vücut bulan krallık <em>onura</em> dayalıdır ve orta büyüklükteki devletlerde ortaya çıkar. Montesquieu cumhuriyeti devam ettirmeyi sorunlu bulur. Zira nüfusun artması hâlinde cumhuriyet yönetiminin işlevlerini sür­dürmesi mümkün değildir. Fakat cumhuriyeti kategorik olarak reddetmez. Avrupa’nın her açıdan ılımlı olan toplumsal ve siyasi formunun karşısında konumlandırdığı despotluğu insan doğasına tamamen uygunsuz bir sistem olarak görür. Montesquieu, Batı dışı toplamlarla ilgili kendi çizgisini takip edenlerin fikirlerine belirgin şekilde etki etmiştir çünkü despotluğu bütüncül bir toplumsal sistem olarak görmüş ve öyle ele almıştır. Bu tezat da kavramın (despotizm) paradoksal doğasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Montesquieu ya göre despotizm, Avrupa’nın coğrafya ve iklime dayalı doğal sebeplerden ötürü uzak durduğu bir siyasi formu temsil eder. Buna göre, despotizm tek bir bireyin yasaları uyguladığı ve nüfusun yöneticinin insafina kaldığı, Asya’ya özgü bir sistemdir.</p>
<p>Hava güneye doğru ısındıkça, ahlak gitgide azalır: “Asya’da hiçbir zaman orayı terk etmemiş bir kölelik ruhu hüküm sürer ve hiçbir ülkenin tarihinde özgür bir ruha işaret eden tek bir özellik bulmak mümkün değildir, oraya bakan köleliğin kahramanlığından başka bir şey göremeyecektir” (Montesquieu 1989, s. 284). Esas ilkesi korku ve dehşet olan bu sistem, siyasi kötünün en yüksek düzeyidir. Mon- tesquieu (1989 s. 119) “despot yönetimin ilkesi durmaksızın yozla­şır» zira doğası yozdur” derken bundan haberdardır ve kendi içinde paradoksal bir ilkeden bahsetmektedir. Bu beyana göre, despotizm hem doğaldır hem de değildir. Doğada kaynağı vardır fakat insan doğasına da aykırıdır. Sonu gelmez isyanları çağırır ve yıkıldıktan hemen sonra yeniden inşa edilir, fakat öte yandan ortada düzeltile­mez bir kaotik yönetim vardır. Mevcut despotizm örneklerini ince­lerken Montesquieu Rusya’da reform görür; Çin’de de neredeyse mükemmel bir yönetim vardır. Despotizmin ne denli başa çıkılamaz olduğunu <em>Persian Letters</em> adlı eserinde (Montesquieu 2008) göster­meye çalışır. Burada Montesquieu yönetilen topraklar genişledikçe ortaya çıkacak sorunlara dikkat çeker; yöneticiler yönettiklerinden uzaklaşacaklardır. Montesquieu’ya göre geniş coğrafyaları yöneten egemenler doğayla uyumlu hareket eder fakat doğal değildirler.</p>
<p>Montesquieu’yu çağın hakiki çocuğu olarak gören Zeitlin (1968, s. 12) onun görüşlerini daha önceki Aristotelesçi iklim açıklamalarından ayıranın yalnızca siyasi formlardan değil aynı zamanda toplumsal yapılardan da bahsetmek olduğunu belirtir. Ona göre, Montesquieu bu toplumsal tipleri gözlem öncesi benim­sediği ilkelerden türetmez gözlemlere yaslar (Zeitlin 1968, s. 17-18). Tarihsel bilgiden türeyen toplumsal yasa kavramı, seyyahların söyledikleri, iklim ve coğrafi koşullara atıfla geliştirdiği toplumsal tipolojiler ve toplum, hukuk düzeni, devlet rejimleri üzerinde yü­rüttüğü karşılaştırmalı analiz, kendinden sonra gelecek bilim insan­ları bilhassa da sosyal evrimciler için önemli bir temel atmıştır. Fakat elverişli ve ılıman ikliminden ötürü Avrupa’nın üstünlüğüne dair fikirleri Kanunların Ruhunda açık hâle gelmişti (bir tartışma için bkz. Bernal 1987, s. 28). Montesquieu, Doğu toplamlarıyla ilgili Analizlerinin temelini oluşturan Doğu despotizmi kavramını tanı­tan kişidir, öte yandan o dönem Avrupa’nın durumunu eleştirmek için kitabında Doğu toplamlarını işe koştuğuna da sık sık işaret edilmektedir. Bu bakış açısına göre, Montcsquicunun Doğuya ilişkin iç siyasette kullandığı fikirler, Doğunun Aydınlanma düşün­cesi tarafindan sık sık ele alınma biçimine de karşılık geliyordu.</p>
<p>Kendi fikirlerini mümkün olduğunca ampirik temellere yaşlaşa da Montesquieu’nun fikirlerini iklim teorilerine bağlaması, onu bir şekilde Orta Çağ düşüncesiyle ilişkili kılar. Bunun sebebi de natüra-list analizinin doğanın toplum üzerinde kaçınılmaz bir etkisi olduğunu açığa çıkarmasıdır. Bu yüzden de toplum doğrudan insanlar tarafin­dan düzenlenmeyen bir alanla tanımlandığından ötürü Montesquieunun toplumsal sınıflandırmaları, kendi döneminden sonra Anquetil-Du- perron (1876) ve Voltaire (1994) tarafindan eleştirilmiş ve tam da bu sebeple daha sonrasında kullanılmamışlardır.</p>
<p><strong>İlerleme Yasası ve Toplumsal Sınıflandırmaların Geçiciliği</strong></p>
<p>Aydınlanma çağında gelişen ilerlemecilik fikri, toplumların sınıf­landırılması için yeni bir zemin hazırladı, insan soyuna tarihsel gelişim içerisinde merkezî bir konum atfeden çeşitli ilerlemecilik anlayışları, toplumların zaman içinde edindiği formlara ilişkin koca bir yazın oluşmasını sağladı. İlerlemecilik fikrinin kurucu babası Turgot, 1750’de yazdığı ve evrensel tarih üzerine yayımlamadığı el yazmasında açık bir toplumsal sınıflandırma yapmaz fakat açılış sayfalarında “toplumsal gelişimin avcı toplumlarla birlikte başladığı, ardından köy toplumlarının geldiği, en son da tarım toplumlarının ortaya çıktığı muhayyel bir sıralama” sunar (Lenski, 1994). Bu ilerlemeci sınıflandırma çizgisi, Fransız Aydınlanması esnasında çeşitli formlarda sürdürülmüş ve en nihayetinde Turgot nun yakın arkadaşlarından Condorcet tarafından onlu sınıflandırma sistemiyle birlikte yüzyılın sonunda bilimlerin gelişimi çerçevesinde genişle­tilmiştir. Dahası, ilerleme yasasını kullanarak toplumların gelişimini açıklamada başarı elde eden ve bunun sonucunda beşerî faaliyetlerin doğal sonucu olarak modern toplumsal yapıyı sunanlar da İskoç Aydınlanma düşünürleriydi. Dolayısıyla, toplumsal sınıflandırmalar tarihsel aşamalar kavramı temelinde zamana bağlı hâle geldi.</p>
<p>İskoç Aydınlanmasının önemli mensuplarından John Millar’ın 171 İde yazdığı <em>Origin ofDistinction ofRanks</em> (Mevkilerin Farklı­lığının Kökeni) adlı kitapta, “toplumun tedricen iyiye gitmesine pek çok koşul etki edebilir fakat bunlar arasında iklim farklı en fazla göze çarpandır” demiştir (Millar 2006, s. 87). Bu kitapta Millar, toplumların yerleşik hayat, siyasi yapı, eşitsizlik düzeyleri, evlilik örüntüleri, aile hayatı modelleri ve diğer konulardaki konumlarına bağlı olarak birbirinden farklı kademelerde yer aldığım gösterir. Millar, (2006) toplumları gruplarken vahşi, barbar ve medenileşmiş toplumlardan oluşan kavram kümesini bir yanda; avcı, çoban ve çiftçilerden oluşan kavram kümesini öbür yanda tutar.</p>
<p>Toplumların sınıflandırılması, Iskoç Aydınlanması esnasında, ilerlemeci tarih çerçevesi içerisinde yeni bir form edinmiştir. Hume buna “doğal tarih” derken, Dugald Stewart “farazi tarih” demekte­dir. Stewart, toplumun “doğal tarihi” olarak da tanımlanan teorik tarihin aynı zamanda Avrupa ile ilgili düşünmenin en uygun yolu olduğunu iddia eder. Bu bakış açısına göre, günlük olayları tarihsel bakışla anlamamızı sağlayacak olan “doğal tarih’tir; bu da olayların ardındaki doğal faktörler düşünüldüğünde teorik bir çerçevedir. Bu şekilde, ilerlemecilik aynı anda iki işlevi icra ediyordu: Moderniteyi seçilen tarih vakalarına atıfla geleneğin karşısında konumlandırıyor ve “öteki”ne ilişkin parçalı bilgiler için teorik bir çerçeve kuruyordu. Stewart (1854, s. 30) şöyle der:</p>
<p>Şu an içinde yaşadığımız toplumun zamanında, fikrî kazanımlarımızı, görüşlerimizi, tavır ve kuramlarımızı ilkel kabileler arasında hüküm sürmüş olanlarla kıyaslıyoruz. Bu da elbette bize ilginç bir sora ola­rak yansıyor, bu öyle bir soru ki henüz ekim yapılmamış doğadaki ilk basit çabalardan her şeyin muhteşem bir yapaylık ve karmaşa içinde olduğu duruma, hangi adımlarla geçildiğini sorguluyor.</p>
<p>Dolayısıyla, teorik tarihin ne anlama geldiğini anlatmanın yolu Avrupanın ne kadar gelişmiş olduğunu göstermek üzere mukaye­seler yapmaktır, önceki mukayeselerden farklı olarak, teorik dünya tarihindeki boşlukları doldurmak ve ilerlemenin aşamalarını tanım­lamak üzere gerçek dışı kıyasların kullanıldığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Hirschman (1997, s. 61), Iskoç tarihçi William Robertsonun 1769 tarihinde yazdığı <em>A Revieıu on the Social Development in Eu- rope</em> (Avrupa’daki Sosyal Gelişim Üzerine İnceleme) adlı çalışmasına İskoç Aydınlanmasının tarih görüşünü şekillendiren önemli bir çalışma olarak atıfta bulunur:</p>
<p>“İlkel ve barbar” ulusların zıttı olarak “kibar” uluslar ifadesi İngiltere ve Iskoçya’da 18. yüzyılın ikinci yansına doğru yaygın şekilde kullanıl­maya başlandı. Refah düzeylerinin gitgide artmasıyla, ticaret hacimleri­nin genişlemesi arasında bağlantı olduğu açıkça anlaşılan Ban Avrupa ülkelerini niteliyordu bu ifâde. “Kibar” kelimesi <em>adouci</em> (yumuşatılmış) kelimesiyle yakınlığından ötürü seçilmiş olabilirdi pekâlâ. Bu bakım­dan ticaretin <em>douceur\ı</em> (nezaketi), daha sonra “ileri-geri” “gelişmiş- gelişmemiş” ve benzer etiketlerde yeniden ortaya çıkan ikili karşıtlığı ifâde etmeye yönelik ilk çabaların dolaylı sorumlusu olmuştur belki de.</p>
<p>Bu dönemde yapılan çalışmalarda “avcı” “toplayıcı” ve “tarım toplumdan” ifadelerinin “vahşi”, “barbar” ve “medendeşmiş” sıfatlarına paralel olarak ortaya çıktığını görüyoruz ki bunlar da tarihsel derle­menin üç aşamasına paralel şekilde kullanılmaktadır. Sonraki yıllarda, geçim kaynaklarına dayalı bu erken ve bir şekilde örtük kalan sınıf­landırma gitgide aşikâr hâle geldi ve Aydınlanma çağının entelektü­elleri tarafından giderek karmaşık hâle gelen analizlerin zemini olarak çeşitli değişikliklerle kullandır oldu (Lenski 1994, s. 4).</p>
<p><strong>David Hume: Doğal Tarihin Toplumsal Tipleri</strong></p>
<p>Hume’un modern toplum analizine yaptığı en önemli katkılar mülkiyet, din ve sivil toplum teorileriydi. Bu teoriler içerisinde, modern toplumu konumlandırma çerçevesinde Batdı olmayan toplumlara  ilişkin önemli iddialar vardır. David Hume, toplumsal sınıflandırma tablosunu insanlığın ilerlemesi kapsamında ele alan ve geçmişe teşmil eden ilk düşünürdü. Hume, tarihin aşamalarını mülkiyetin gelişimiyle açıklar ve sivil toplum olarak adlandırdığı modern ticari toplum ve barbar toplumlar arasındaki derinlere kök salmış ayrımları ortaya koyar. Buna göre insan soyu avlanmak ve balık tutmaktan tarımla uğraşmaya, oradan da ticaretin ağırlıklı olduğu bir yapıya doğru hareket etmiştir. Avrupa’ nın bu son aşamaya ulaşmış tek kıta olması da temelde keşiflerinin sonucudur. Tarihin her aşamasına, insanların başlıca meşgaleleri ve mevcut imkânlar mucibince özgül bir toplum­sal örüntü ve kültürel ekipman denk gelmektedir (Fontana 1995: 147). Hume un ticari toplum ve bu toplum üst tabakasındakilere ilişkin düşünceleri, İngiliz ticari imparatorluğuna dair gözlemleriyle şekillenmiştir. <em>Of Commerce</em> (Ticaret Üzerine) adlı çalışmasında İngilizlerin zenginliklerini hem askerî hem siyasi güce dönüştürdük­lerini ve dolayısıyla bütün dünyayı hâkimiyeti altına alan bir top­lumsal sistem yarattıklarını ifade etmektedir (Hume 1994a). Smith, Ferguson, Millar ve Kames gibi müteakip Aydınlanma düşünürleri tarihî ve toplumsal analizlerinde teorik tarihin babası Hume’a pek çok şey borçludur (Whelan 2009, s. 8-19).</p>
<p>Hume’un doğal tarih anlayışı, çağdaş Batı dışı toplundan Avrupa’nın ilkel aşamalarının canlı bir örneği olarak görmektedir. Bu düşünce daha sonra antropolojide temsilini bulacaktır; bu fikrin Aydınlanma kavramına tekabül etmesi Avrupa’nın aşikâr üstünlü­ğünün işaretidir ve Avrupa’ya ötekileri yönetme “meşruiyeti” verir. Köklerini seyyahların günlüklerinde bulan ve Avrupalıların emper- yal arzularını uyandıran bu fikir aynı zamanda Avrupa dışı toplumların hükmünü verme cüretine de yol açmıştır. “Barbarlar” ile aynı dünyada yaşamanın bu tehdit imgesini daha da güçlendirdiği açıktır. Hume’un genellikle belirttiği üzere Romanın barbar Almanlar ta­rafindan yok edildiği gerçeği akılda tutulmalıdır. Hume (1993, s. 56) medeni Avrupa’nın henüz olgunluğa kavuşmadığını ve Roma örneğinde görüldüğü üzere çökme ihtimalini olduğunu düşünür. Barbarlar medeniyetin değerini ne bilirler ne de ona gerçek anlamda saygı duyabilirler (Hume 1994b). Medeniyet, “barbarları” elindeki bütün araçlarla kontrol etmelidir. Bu kontrol, medeniyet süreçlerine önemli ölçüde katkı da sağlayacaktır. Diğer Iskoç filozoflar gibi Hume da bir zamanlar Roma imparatorluğuna isyan etmiş İskoçların ve Almanların barbarlıktan medeniyete intikal ettiğini düşünmekteydi; bütün barbarların bu seviyeye gelmesi için daha uzun zaman gerek­mektedir. O zamana kadar daha medenileşmiş olanlar daha az me­denileşmiş olanları yönetmeli ve kontrol etmelidir. İşte Roma tarihine bu gözle bakılarak, Batı dışı bölgeleri “medenileştirmek” amacıyla kontrol etme fikrinin temelleri atılmıştır.</p>
<p>Tarihe teorik bir özellik atfeden Hume, modern toplumu anlama yönünde somut kanıt sunma gerekliliğini ortadan kaldırarak modernitenin kavramsallaştırılması, aklileştirilmesi ve meşrulaştı-rılmasına önemli ölçüde katkı sağladı. Bu şekilde, Batı dışı toplum örneklerini modern toplundan meşrulaştırma yönünde kullanma gereksinimi de ortadan kalkmış oluyordu. Modern toplum, tarihteki doğal ilerleme yasası fikrinin etrafında, diğer toplumlar üzerinde doğal bir şekilde ahlaki üstünlük kazandı ve eski ve Batılı olmayanın “Öteki” olmasının yolu açddı.</p>
<p><strong>Adam Smith: İş Bölümü ve Toplum Tipleri</strong></p>
<p><u>Adam</u> Smith (1723-1790) Hume’u takip eder, kendi tarihsel aşa­malarını ve toplum tiplerini geliştirir. Smith e göre bir toplum tipini belirleyen birincil faktör, hayatını nasıl kazandığıdır. Siyaseti etik ve ekonomiyle birleştirerek yeni bir toplum felsefesi yaratmaya uğraşan Smith, insanların hayatlarını kazanma biçiminin mülkiyet kavramı algısını şekillendirdiği ve böylelikle adalet ve yönetimle ilgili düşüncelerini belirlediği yönünde bir teori oluşturur.</p>
<p>Smith, yönetimin meşruiyeti ve adalet arasındaki ilişkiyi sor­gulayarak toplumsal aşamalar fikrine ulaştı. Bu yaklaşıma göre, insanlık tarihi avlanma, hayvancılık, tarım ve ticaret adlı birbiri ardınca gelen dört safhadan geçerek gelişmiştir. Toplumsal gelişim safhalarındaki en ilkel toplum mülkiyet ve yönetimden habersiz avcı toplumudur. İkincisi, mülkiyetin sürü anlamına geldiği çoban­lık safhasıdır. Bu toplum tipinde adalet ve yönetim kavramlarının ilk formları belirmeye başlar. Üç ve dördüncü safhalar da tarım ve ticaret safhalarıdır (Smith 2007, s. 712-15,737-8)<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>. Bu safhalarda, mülk ilişkileri karmaşık hâle gelir ve adaleti temin etmek için güçlü yönetim sistemlerine yönelik bir ihtiyaç doğar. Bu kavrama göre, Smith Siyah-Afrika ve Kuzey Amerikalı “vahşi” avcı ve toplayıcı kabilelerini ilk safhada, Orta Asya’nın göçebe kabilelerini ikinci safhada» Doğu’ nun geri kalanını üçüncü safhada, Avrupa ülkelerini dördüncü safhada addeder ki en yüksek düzeydekiler de Avrupa ülkeleridir.</p>
<p>Bu sınıflandırma çerçevesinde, Smith “Doğu despotizmini açıklayarak 17. yüzyıl sosyal bilimlerinin temeli olarak iş görecek analizler geliştirdi. 18. yüzyıl düşünürü Smith, iç siyasi meselelerin devam ettiğinin kamu olarak hâlâ Doğu toplumlarını işe koşuyordu. Bu çerçevede, fizyokratlarda yaptığı gibi, egemenin iç ticari faaliyete müdahil olmasının olumsuz sonuçlara yol açacağını göstermek üzere Doğu despotluğunu kullandı ki bu dehşet verici bir örnekti. Doğu üzerine yazan pek çok çağdaş Avrupalı gibi seyyahların bilhassa da Bemier’in düşüncelerinden (2007, s. 35-6,683,729-31, 837-40) etkilenen Smith yol ve kanal yapımında yönetimin rolünü ve bundan kazandığı avantajı iktisadi bir analizle ele aldı. Daha da ileri giderek sulama ve refah hizmetlerinin devletin gelirini nasıl artırdığını da analiz etti. Smith, toprak vergisi ve toprak kirasının Çin, Hindistan, Mısır ve diğer Asya ülkelerinde Avrupa’nın tersine aynı şey olduğunu iddia ediyordu. Dolayısıyla Doğuda yönetici­lerin toprakla hem kamusal hem kişisel ilişkileri olduğunu öne sürüyordu (Smith 2007, s. 730, 838). Smith, bütün bunlardan, Doğu da kamusal ve özel alanın birbirinden ayrı olmadığı sonucunu çıkardı.</p>
<p>Adam Smith’le ilgili ayrıntılı bir çalışma yapan Jennifer Pittse  göre (2005, s. 34), Smith ilkel avcı toplumlarının üyelerini cahil ve karanlıkta gören faraziye tarihçilerinden farklıdır. Fakat Ronald Meek (2011) onu ve diğer İskoç ve Fransız tarihçileri bu anlamda benzer görür. Meek’e göre, bu tarihçiler Avrupa toplumunun avcı ve çoban toplumlarına üstün olduğunu iddia etmektedir. Pittse göre, ticari toplumun gelişimini bir başarı hikâyesi olarak görse de Smith’in avcı ve çoban toplumlarını cahil ve “yozlaşmış” gördüğünü söylemek adil olmayacaktır. Bunun sebebi Smith’in bu toplamlardan saygıyla söz etmesi ve onları küçümsememesidir. Zaman zaman “vahşi” ve &#8220;barbar” gibi kelimeler kullansa da bunları kendi tarihsel teorisi bağlamında kullanır. Bir başka deyişle, bu kelimeleri mevzu bahis halkları değerlendirmek üzere yargılayıcı bir tavırla değil in­sanlığın ilk safhalarını ifade etmek üzere analitik bir tavırla kullanır. Öte yandan Pitts (2005, s. 37) diğer pek çok İskoç tarih filozofunun aksine, Smith’in ilkel insanları hiçbir zaman çocuklarla kıyaslama­dığını beyan eder. Bu değerlendirmelerde Pitts, tarihin evrelere ayrılmasının ve bu metinde göstermeye çalıştığımız toplum tipleri sınıflandırılmasının ardında yatan genel zihniyeti görmezden gelir. Aşağılayıcı ifadeler kullanmasa bile Smith de tarihi evrelere ayırma yöntemiyle Batı dışı toplumları modası geçmiş arkaik topluluklar olarak sunar. Smith’in geliştirdiği iş bölümü teorisi, sosyolojinin esas temalarından biri hâline gelmiştir ve uzunca bir süre modern toplumu diğerlerinden ayırmak için kullanılmıştır. Sonraki satırlarda daha detaylı tartışılacağı üzere, fikrimce Smith, Hume ve Hegel’i birbirine bağlayan ve iktisadi bir analizle farazi tarihe ampirik ka­nıtlar sunan önemli bir sestir.</p>
<p><strong>Adam Ferguson: Sivil Topluma Geçişte Sosyal Safhalar</strong></p>
<p>Aydınlanma filozofları, insanlığın düşünce sürecinin ilkel bir zihinsel yapıdan rasyonel ve medenileşmiş olana evrildiğini düşünürler. Bu yüzden de ilerlemeyi zihnin ve akim ilerlemesi olarak formüle ederler. Bu da Smith’in <em>çağdaşı ve İskoç</em> Aydınlanması’ nın önemli figürlerinden Hume’dan<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> sonra gelen ahlak teorisyeni Adam Ferguson’un (1723-1816) görüşlerinde en açık şekilde görülebilir. Hume toplum­sal sözleşme teorisine karşıt konumunu muhafaza etmesine rağmen Ferguson, kendi ilerlemeci doğal tarih yaklaşımına sadık kaldı. 1767’de yazdığı <em>An Essay on the History of Civil Society</em> (Sivil Toplumun Tarihi Üzerine Bir Deneme) adlı çalışmasında insanlığın ilerlemesini doğal tarih bağlamındaki fikrî bir gelişim addediyordu (Heath ve Merolle, 2008). Montesquieudan etkilendi ve sivil toplum adını verdiği mo­dern toplumun mekanizmasını analiz etmeye çalıştı (Ferguson 1819, s. 120). Ferguson, Montesquieuya atıfla (1819, s. 189,211,288,433, 487-92, 504) despotizmi modern toplumun karşılaştığı en büyük tehlike olarak görüyor ve modern topluma bir tür evrimle ulaşılabi­leceğini düşünüyordu. Bu ilerlemeci yaklaşıma göre toplum tipleri sınıflaması yapan Ferguson (1819, s. 149, 472), Smith’in geçim kaynaklarına göre geliştirdiği sınıflandırmayı “vahşi”, “barbar” ve “kibar” (medenileşmiş) olarak ayırdığı antropoloji görüşüyle yeniden şekillendirdi. Çeşitli çağdaş toplumların koşullarını inceleyerek Avrupa’nın eski toplumlarının anlaşılabileceğini iddia ediyordu, bu yüzden de Avrupa toplumunu anlama noktasmda tarihsel safhalara teorisini işlevli addetti (Ferguson 1819, s. 146-7).</p>
<p>Ferguson’a (1819, s. 149) göre Avrupalı olmayan bütün top­luluklar vahşi ya da barbardır:</p>
<p>Amerikanın bir ucundan öbür ucunda, Kamtlilchatka’dan batıya doğru Oby nehrine, Kuzey Denizinden ülkenin tamamını geçip Çin, Hindistan ve Acemistan sınırlarına; Hazar’dan Kızıl Denize ve istis­nası olmak kaydıyla oradan ülkenin iç kısımları ve Afrika’nın batı kı­yılarına kadar her yerde barbar ya da vahşi olarak isimlendirdiğimiz uluslarla karşılaştık.</p>
<p>Ona göre, barbar ve vahşi insanlar arasındaki ayrım önemli bir karakter farkı da yaratmış olmalıdır ve insan soyunun tarihini &#8216; en kaba şekilde ele alacak iki ayrı başlık teçhiz etmelidir: Bunlar­dan ilki, henüz mülk edinmemiş vahşidir; İkincisi de yasalar ta­rafindan olmasa da aslî bakım ve arzu nesnesi olarak mülk edinmiş barbarlardır. Ferguson a göre mülkiyetin ilerlemeyle ilgisi çok açıktır (Ferguson 1819, s. 149). Bunun yanı sıra, özgürlük medeni ve medeniyetsiz insanlar arasındaki bir diğer farklılık işaretidir.</p>
<p>Özgürlük, bir anlamda, yalnızca kibar ulusların parçası gibi görün­mektedir. Vahşi, kişisel olarak özgürdür çünkü yaşarken bir şeyle kısıtlanmaz ve kendi kabilesinin üyeleriyle birlikte eşitlik üzere hareket eder. Barbar da genellikle aynı koşullar süregittiği veya cesareti ve kı­lıcı olduğu için bağımsızdır. (Ferguson 1819, s. 472)</p>
<p>Ferguson, ticari toplum teorilerine sadık kalır ve mülkiyet veya özgürlüğün olmadığı despot toplumlarda ticaretin gelişmeyeceğine ve bu toplumların en nihayetinde fakir kalmaya devam edeceğine işaret eder (Ferguson 1819, s. 504).</p>
<p><strong>Hegel: Doğudan Batı ya Göç Ederken Ruhun Özgürleşmesi</strong></p>
<p>Hegel’in Avrupa düşüncesinde önemli bir konumu vardır; bu ko­numun sebebi yine kendisinin geliştirdiği ve modernitenin de sıklıkla yaslandığı tarihsel yorumdur. Aydınlanma düşünürlerinin fikrî ve felsefi mirasını sistematikleştirdiği için Hegel aynı zamanda ilk kez Doğu toplumlarıyla ilgili geçmişten kalma bilgileri bütüncül bir tarih felsefesi içine yerleştiren filozoftu. Hegel kendi fikirlerini ge­liştirirken İskoç Aydınlanmasından derinden etkilenmiş ve yarar­lanmıştı. 1770’lerden itibaren, Smith, Ferguson ve Steuart gibi ticari toplum teorisyenlerinin çalışmalarını Almancaya hızlıca tercüme etti ve Alman düşünürlerini etkilemeye başladı (Jones 2001, s. 111). 1844 gibi erken bir tarihte Hegel biyografisi yazan Kari Rosenkarz a atıfla Jones, Hegel’in Sir James Steuart’ın kitabı <em>Principles ofPoliti- calEconomyyi</em> (Siyasi Ekonominin İlkeleri) 1899’da üç ayda oku- duğunu söylemiştir (Jones 2001, s. 109). Bütün bu iktisat siyasetçileri arasında Hegel’i en fazla etkileyen Adam Smith<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> olmuştur. Smith’in toplumdaki mekanikleşme teorisinin iş bölümüne dayalı olduğunu kabul eder. Iskoç Aydınlanma düşünürlerinden ilerlemeci tarih fikrini alan Hegel, kendi teorisini modern Batıyı ötekilerden ayırmak için soyut bir mantık platformu üzerinde kullanır. Onu ondan önce yaşayan filozoflarla kıyasladığımızda, karşımıza ilk önce modern toplumun tarihsel gerçekliğini ortaya koyma noktasında kendisine duyduğu güven çıkar. Hegel, bu güvenle, modern Batı Ruhu’nun bütün amaçlarını gerçekleştirdiğini ve dolayısıyla tarihin nihai aşamasını temsil ettiğini düşünür:</p>
<p>Hegel’in kendi çağının tipik bir örneği olduğuna kuşku yoktur. Avrupa’yı ya da kendi deyişiyle ılıman kuşağı seviyordu; Asya’nın dağ­lan ve Hindistan’a saygısı vardı. İslamdan nefret ediyor, Afrika’dan ise tamamıyla iğreniyordu (Bernal 1987, s. 294).</p>
<p>19.yüzyılın başına vardığımızda Doğu, Oryantalizmin doğu­şuyla birlikte, Batının gözüne artık evrensel tarihin uzun süre önce sona ermiş bir bölümü gibi görünüyordu. Batı, bu evrensel tarihle çoktan bütünleşmişti. Hegel, bu anlayışın en belirgin teorisyenle- rindendi. İnsanlığın safhalarını insanın hayatı gibi formüle ediyor ve Doğuyu da insan soyunun çocukluğu olarak görüyordu. Hentsch’in beyan ettiği üzere:</p>
<p>Onun aklındaki Evrensel Tarih Batıyı Mantık’ın ilerleyişinin keşif ko­luna yerleştirdi&#8230; Buhar makinesi çağında, Hegel dünyayı benliğe dair önceden belirlenmiş tarafsız bir bilince ve bu bilincin ifadeye koyul­duğu özgürlüğe doğru götürecek Tarih motorunu mükemmel kıldı (Hentsch 1992, s. 140).</p>
<p>Hegel’in, modernite ve diğer meselelerle ilgili düşüncelerini en açık şekilde <em>Tarih Felsefesine Giriş</em> (Vorlesungen über die Philosop- hie der Weltgeschichte) kitabında bulabiliriz. 22 Aralık 1782’de Duboc’a “Yanımdan geçip giden dünya uluslarını değerlendirmek epey ilginç ve hoş bir iş” yazmıştır (Hegel 1984, s. 494). O günlerde, dünya tarihi felsefesi derslerini hazırlıyor; Hindistan ve Çin’le ilgi­leniyordu. Aydınlanma düşünürlerinin fikirlerini sistematik hâle getiren Hegel’e göre (1902, s. 63-4) yerinden kıpırdamayan Doğu, tarihin gelişimine, “özgürlük bilincinin ilerlemesinden başka bir şey olmayan dünya tarihine katılamaz; Tin, kendini Doğudan Batı ya doğru ortaya koymaktadır (Hegel 1902, s. 158, 167). Hegel’in ta­rihsel şemasında, tarih o günkü Doğu safhasından başlar. Fakat Doğu, koca imparatorluğun yarattığı sabitlikten ötürü bu durumu bırakamaz. Hegel’in kendi kelimeleriyle (1902, s. 166) söyleyecek olursak, bu imparatorluklar “zamana değil mekana aittir.” Henstch nin ileri sürdüğü üzere Batı, her ne kadar Hegelci şemada kural dışı addedilse de “tarihe bütün anlamını verecek olandır ve Batı’dan başka medeniyet de yoktur” (Hentsch 1996, s. 186).</p>
<p>Aydınlanmanın üçlü geleneğine sadık kalan Hegel’e göre, Tin bu süreçte üç aşamalı bir tarihsel seyir izler: öznel ruh, nesnel ruh ve dünya ruhu. Bu açıdan Hegel, mutlak ruhun özgürlüğe ulaşması için üç aşamanın gerekli olduğunu söyler<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a>. Tek bir insanın, despo­tun özgür olduğu aşama Doğu dünyasına denk gelir. Burada ruh doğrudan kendini gerçekleştirir. Yalnızca bazı insanların özgür olduğu aşama Roma ve Yunan dünyalarına denk gelir. Yunanistan’da ruh bilgi toplar ve kendini gerçekleştirmeye başlar. Roma durumunda, ruh kendi içinde derinleşmeye başlar, soyut bir evrenselliğe ulaşır ve nesnellik çatışmasından saparak kendi içinde bir varlık hâline gelir. Herkesin özgür olduğu Alman dünyası da üçüncü aşamayı tesis eder. Bu aşamada, ruh kendine döner. Dolayısıyla gerçekliğini ve somut ruhunu kendi içindeki görünür çatışmada bulur ve özüne geri döner (Hegel 1902, s. 62-3,164)<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a>. Hegel’e göre, bu karakteris­tiklere denk gelen siyasi rejimler de ilk aşamada despoduk, İkincisinde demokrasi ve aristokrasi ve üçüncüsünde de monarşidir (Hegel 1902, s. 164).</p>
<p>Hegel, ruhun özgürleşmesini doğayla bağlantısına göre değer­lendirir. Bu yüzden ruh doğaya yaklaştıkça veya doğaya yerleştikçe özgürlüğün alanı küçülür. Diğer yandan, özgürlük kendini ışığa yaklaştırır ve ruh kendini gerçekleştirir. Başka bir deyişle; insan doğayı kontrol ettikçe ruh kendini gerçekleştirir ve özgürleştirir.</p>
<p>Bu çerçevede, Hegel ruh ve doğanın Doğuda yerleşik olduğunu düşünür; Doğu’yu insanlığın ilk aşamasına, despotluk açıklamasıyla birlikte yerleştirir. Doğu, çocukluğa denk gelmektedir; zihinsel özgürlük vardır fakat öznel özgürlük yoktur. Dolayısıyla, özgürlük tek bir kişiye, despota aittir. Akılcı devlet yoktur ve devlet aile iliş­kileri etrafında kurulur. Doğuda bireysel özgürlük yoktur, devlet ve toplum arasında aracı kurumlar yoktur, eşitlik despotluğa giden yolu açar. Ruh ve doğa birlikteliği yoktur. Doğu, henüz doğadan bağımsızlığını alamamıştır; varlığını doğaya yaslanarak sürdürmek­tedir. Hegele bakılırsa ruhun kendini ortaya koyduğu ikinci aşamada, Yunanistan’da, ruh doğanın hâkimiyeti altındadır. Bu aşamadaki bireyin özgürlük bilinci vardır. Bu aşamada güzellik, özgürlük, ahlak fikirleri ortaya çıksa da devlet henüz belirmemiştir. Bu aşa­manın yansıması olan Roma’da devlet ortadadır. Bu aşama, ruhun olgunlaşma aşamasıdır. Herkesin eşit olduğu üçüncü aşamada, ruh doğadan kopar hatta onu kontrol eder. Ruhun kendini gerçekleş­tirdiği bu aşamada, nesnel gerçeklik ve özgürlük müttefiktir. Tarihin son safhasını şekillendiren bu ittifak Nordik Almanlar ve Hristi- yanlığın birliğini temsil eder. Hegel buna “Alman” aşaması der.</p>
<p>Bu çerçeveye göre, Hegel’in düşüncesinde Batı insan zihnini temsil ederken Doğu doğayı temsil eder; Yunan insanlığın ergenli­ğiyken (Hegel 1902, s. 170) Doğu çocukluğa denk gelir (Hegel 1902, s. 165) ve Batı da olgunluk aşamasıdır (Hegel 1902, s. 170). İnsanlık doğaya karşı mücadele ettikçe ve onu hâkimiyeti altına aldıkça ilerlerken, Hegel Batı’nın Doğu üzerindeki hâkimiyetini insanlığın ilerlemesini olarak görür.</p>
<p><strong>İlerleme, Toplum ve Medeniyet</strong></p>
<p>İlerleme, toplum ve medeniyet Aydınlanma döneminin asıl kate­gorilerini teşkil eden önemli kavramlardır. Bu üçü arasında mede­niyetin yeni Avrupa’nın tanımlanmasında özel bir yeri vardır. Nevzuhur modern toplumun medeniyet olarak tarifi bu toplumun kimliğinin dışlayan ve kapsayan özelliklerini de açık eder. Bu çer­çevede, modern toplumun medeniyet olarak tanımlanmasında dünya tarihinin çağlara ayrılarak evrelere bölünmesi ve bu evrelerle birlikte toplum formlarının sınıflandırılması önemli roller oynadı, iki alanın birleştiği noktadan doğan medeniyet kavramının iki boyutu vardır: Biri betimleyicidir (benlik), diğeriyse ayırt edici (öteki). Tarihin evrelere ayrılması betimleyici boyutu teşkil ederken, toplumsal sınıflandırma kıyas için bir zemin yaratarak ayırt edici boyutu şekillendirir. Bu çalışmada, ayırt edici boyutun olmaması hâlinde betimleyici boyutun varlığını sürdürmesinin mümkün ol­madığı iddia edilmektedir.</p>
<p>Medeniyetin betimleyici bir kavram olarak kullanımı, kilise ve feodal toplum düzenine karşı insan tecrübesiyle şekillenen seküler gelişim aracı olarak iş gördü. Bu açıdan bakıldığında, insan soyunun tarihinin insanın eylemleriyle şekillenen sürekli bir ilerici çizgiye sahip olduğu fikri, kilisenin antik toplum modeline çekici bir alter­natif olarak sunulmaktaydı. Bu alternatif teori kapsamında, dünya tarihinin evrelerine ayrılmasıyla somut hâle gelen ilerlemeci tarih fikri önemli bir yere sahiptir. Tarihi bu şekilde evrelere ayıran ilk Aydınlanma düşünürü İtalyan tarihçi Vico idi. Fakat Vico’nun insan soyunun tarihini sınıflandırması, insan soyunun tarihine ilişkin bir tartışma olmaktan ziyade klasik idealler temelinde insanlığın oluşumu şemasıdır. Montesquieu’nun toplumsal yasa bağlamında derin izler bırakan sınıflandırması tarihî değil coğrafidir. Bu açıdan Montes- quieu hâlâ eski düşünce tarzına bağlıdır. İlerlemeci tarih fikrini toplumsal analize taşıyanlar Fransız aydınlanmasının iki önemli figürü Turgot ve Condorcet idi. Bu figürler, ilerlemeci tarih kavra­mını formüle ettiler ve toplumsal yapıların antik çağdan modern zamanlara kadar sürekli bir ilerleme içinde olduğu ve buna mukabil farklı toplum tiplerinin ortaya çıktığı fikrini geliştirdiler. Fakat ta­rihin ilerlemesiyle toplumsal gelişmelerin birleşimini ve toplum tiplerinin ortaya çıkışını İskoç Aydınlanması takip etti. Bu çerçevede, Hume, doğal tarih fikriyle birlikte zamana bağlı olarak toplumların edindiği çeşitli yapıları açıklayan ilk kişiydi. Tarihsel safhaları mül­kiyetin gelişimiyle açıklayan Hume insanlığın avcılık ve balıkçılıktan tarıma oradan da ticaret hâkimiyetindeki sivil topluma doğru ha­reket ettiğini düşünür.</p>
<p>Onu takip eden İskoç Aydınlanması fikriya­tında toplumların iktisadi faktörlerle geliştiğini açıklamak baskındır; bu kısa süre sonra da modern toplumun açıklamasında önemli bir unsura dönüşmüştür. Bu bağlamda, medeniyete geçiş, iş bölümü ve Smith’in düşüncesinde uzmanlaşmadaki değişikliklere bağlı olarak geçim kaynaklarının dönüşümüyle gerçekleşmiştir. Bu çerçevede, insanlığın birbiri ardına gelen dört evreden oluşan bir gelişim seyri vardır. Bu dört evre avcılık, hayvancılık, tarım ve ticarettir. Iskoç Aydınlanmasının bir diğer önemli figürü Ferguson kendi tarihsel evrelerini fikrî ilerleme kapsamında geliştirir ve üç toplum tipi ol­duğuna karar verir: Vahşi, barbar ve kibar (medenileşmiş). Aydın­lanma çağındaki bu tarihsel evreler ve toplumsal sınıflar modern toplum tasviri için esas zemini sunar. Bu temelde, tarihsel gelişim ve toplumsal sınıflandırmalar arasındaki ilişki 19. yüzyılda tekrar tekrar yorumlanır. Hegel’in tinin ilerlemesine karşılık gelen üç dünyalı teorisi, Comte un bilimsel düşünce gelişimine bağlı üç safhalı hukuku ve Marx’ın üretim biçimlerine dayalı diyalektik maddeciliği bu yorumların en önemlileridir. Bilhassa Hegel kendi teorisini modern toplumun tamamen ‘oteki’nin araçları aracılığıyla tanımlanması gerektiği fikrine dayanarak oluşturmuştur. Modern toplum 1850’lerdcn itibaren sağlamlaştıkça, eski çok-aşamalı tarih­sel gelişim kavramı zaman içinde tarihi, modern ve modern öncesi safhalar olarak ayıran iki aşamalı yaklaşımla yer değiştirmiştir. En nihayetinde, bu safhalara karşılık gelen toplumsal oluşumlar modern ve geleneksel toplumlar şeklinde ifade edilir olmuştur. Morgan’ın akrabalık-arkadaşlık ayrımına, Maine’nin statü-sözleşme ayrımına,</p>
<p>Durkheim’ın organik-mekanik toplumsal iş bölümü ayrımına, Tönnies’in cemaat-cemiyet ayrımına ve Mauss’un potlaç-meta ay­rımına dayalı toplum sınıflandırması, bu türde bir ikiliği açığa serer. Her ne kadar modern öncesi toplumlar kendi içlerinde çeşitlilik ve farklılık arz etse de modern dünyayla kıyaslayarak düşündüğümüzde bir ve aynı gibi görünmektedirler.</p>
<p>Bütün bu farklı tasvir ve sınıflandırmaların altında yatan gü­dünün, modern toplumun eşsizliğini göstermek olduğu açıkça görülebilir. Tarihi bu şekilde evrelere ayırmak ve toplundan sınıf­l7andırmak modern toplumun yapısını açıklamaya çalışır ve tarihsel şema içine yerleştirir. Her teori içinde farklı temalar geliştirilmesine rağmen iki ortak boyut bu toplum tasniflerini birleştirir. Bu boyut­ların ilki bütün tasniflerin ilerlemeci bir bakışla geliştirilmesidir. Bu bağlamda; modern toplumsal yapı, gelişimin nihai evresini oluştu­rur. Bu tasniflerin diğer ortak noktası da Doğu toplumlarına yak­laşımlarıdır. Doğu her zaman en başa, ilk safhaya yerleştirilir. Do­layısıyla bugün kullanıldığında mükemmelen somut ve doğal gibi duran medeniyet fikri, esasında “öteki” fikri etrafında modern Avrupa kimliğini tesis etmek üzere suni olarak geliştirilmiştir.</p>
<p class="css-4rbku5 css-901oao css-cens5h r-cqee49 r-29xmna r-adyw6z r-majxgm r-1c92x1x r-13wfysu" dir="auto" role="heading">Editör:Lütfi Sunar &#8211; Müslüman Dünyada Medeniyet Tartışmaları,syf:67-102</p>
<p dir="auto" role="heading"><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Johanncs Fabian a göre, sınıflandırmaların ideolojik tarafları vardır: “Keyfi dayatma aksiyomunun evrensel olarak geçerli epistemolojik bir ilke değil de dünya görüşünün ifadesi olduğu ortaya çıkabilir; tabii eğer güç ve bas­kıya dair sosyal ve siyasi semaların ifadesi değilse” (Fabian 1975» s. 195).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Barbar teriminin Batı kimliği için temel bir unsur olarak doğuşu, gelişimi ve dönüşümüne dair detaylı bir analiz için bkz. Parker (2010).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Montesquieu’nun 18. yüzyıldaki etkisi ve Rousseau’nun onun teorilerine<br />
karşıt konumuna dair bir değerlendirme için bkz. Muthu (2003, s. 37).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Burada Smith ticaret öncesi toplumla» farklı düzeylerdeki barbar toplum­lar olarak görür. Diğer tartışmalar için ayrıca bkz. Smith (2007, s. 117-1, 206-8).</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Ferguson, Ocak 1957’de Avukatlar Fakültesi’ndeki kütüphanecilik göre­vini Hume’dan devraldı ve bu açıdan da onun halefi oldu.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Hegel’in <em>akim kurnazlığı</em> ve Adam Smith’in <em>görünmez eli</em> arasındaki ilişki için bkz. Hirschman (1997, s. 17).</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a>7.Hegel (1902, s. 61) maddenin özü ağırlıksa, ruhun özü de özgürlüktür der. Ona göre, özgürlük ruhun tek hakikatidir (Hegel 1902, s. 62).</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a>8.Fabian’ın kelimelere döktüğü üzere, simgeleştirme Hegel’in düşüncesinde zaman-bağımlılığının aracı olarak iş görür ve Doğuyu ötekileştirmenin önemli bir aracı olarak kullanılır. Ayrıca bkz. Fabian (1999, s. 161-3).</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Alkan, N. 2009. ‘Tarihin çağlara ayrılmasında “üçlü sistem ve “Avrupa merkezci” tarih kurgusu. <em>Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi </em>2(9): 23-42.</p>
<p>Anquetil-Duperron, A. H. 1876. <em>Extracts from the Narrative ofMons, Anquetil du Perrons Travels in India,</em> çeviri: K. E. Kanga. Bombay: The Commercial Press.</p>
<p>Aristode. 2004. <em>Politika,</em> çeviri: M. Tuncay. İstanbul: Remzi Kitabevi.</p>
<p>Aristotle. <em>TÛYi.AristotlesPolitics,</em> 2. Baskı, çevirmen, giriş nodan ve lügatçe: Carnes Lord. Chicago ve Londra: The University of Chicago Press.</p>
<p>Ataman, K. 2008. <em>UnderstandingOtherReligions:Al-Birunisand Gadamers ‘Fusion of Horizons’,</em> Washington, D.C.: Council for Research in Values and Philosophy.</p>
<p>Baker, K. M. 2001. ‘Enlightenment and the Institution of Society: Notes for a Conceptual History’. <em>Civil Society: History and Possibilities </em>içinde, editör: S. Kavira ve S. Khilnani, s. 84-104. Cambridge; Cambridge University Press.</p>
<p>Bernal, M. 1987. <em>Black Athena: The AJroasiatic Roots of Classical Çivili- zation,</em> Cilt: 1: The Fabrication of Ancient Greece, 1785-198 5. New Brunswick, NJ.: Rutgers University Press.</p>
<p>Bodin, J. 1967. <em>Six Books of the Commonwealth,</em> Oxford: B. Blackwell.</p>
<p>Braudel, E 1995. <em>A History of Civilizations,</em> New York: Penguin Books.</p>
<p>Fabian, J. 1975. ‘Taxonomy and Ideology: On the Boundaries of Concept Classification’. Linguistics and Anthropology: In Honor of C. E Voegelin içinde, editör: M. D. Kinkade, K. L. Hale ve O. Werner, s. 183-98. Lisse: The Peter de Ridder Press.</p>
<p>Fabian, J. 1999. <em>Zaman ve öteki: Antropoloji Nesnesini Nasıl Oluşturur?, </em>çeviri: S. Budak. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.</p>
<p>Ferguson, A. 1819. <em>An Essay on the History of Civil Society,</em> 8. baskı. Phi- ladelphia: A. Finley. Heath, E., ve V. Merolle, ed: 2008.</p>
<p><em>&#8212;&#8212;&#8212; . History, Progress and Human Nature.</em> Londra: Pickering ve Chatto.</p>
<p>Hegel, G. W. F. 1902. <em>The Philosophy of History,</em> çeviri: J. Sibree. New York: P. F. Collier.</p>
<p>&#8212;&#8212; . 1984. <em>Hegel, The Letters,</em> translated by C. Butler ve C. Seiler. Bloomington: Indiana University Press.</p>
<p>Hentsch, T. 1992. <em>ImaginingtheMiddleEast,</em> Montreal; New York: Black Rose Books.</p>
<p>Hirschman, A. 0.1997. <em>The Passions and the Interests: Political Arguments for Capitalism beforelts Triumph.</em> Princeton, N.J.: Princeton Univer­sity Press.</p>
<p>Hume, D. 1959. <em>A Treatise of &#8216;Human Nature.</em> Londra; New York: Dent; Dutton.</p>
<p>&#8212;&#8212; . 1993. ‘Of Civil Liberty’. <em>Selected Essays</em> içinde, editör: S. Copley ve A. Edgar, s. 49-56. Oxford: Oxford University Press.</p>
<p>&#8212;&#8212; . 1994a. ‘Of Commerce’. <em>Hume: Political Essays</em> içinde, editör: Haakonssen, pp. 93-104. Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p>—&#8212;&#8212; , 1994b. ‘Of the Rise and Progress of the Arts and Sciences* <em>Hume:</em></p>
<p><em>Political Essays</em> içinde» editör: K. Haakonssen, s. 58—77. Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p>[ones, D. M. 2001. <em>The Image of China in Western Social and Political Thought*</em> New York: Palgrave.</p>
<p>Khilani, S. 2001. ‘The Development of Civil Society*. <em>Civil Society: History and Possibilities</em> içinde, editör: S. Khilani ve S. Kaviraj, s. 11-32. Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p>Lenski, G. 1994. ‘Societal Taxonomies: Mapping the Social Universe’. <em>Annual Review of Sociology</em> 20: 1-26.</p>
<p>Meck, R. L. 2011. <em>SocialScience and the Ignohle Savage.</em> Cambridge; New York: Cambridge University Press.</p>
<p>Millar, J. 2006. <em>The Origin oftheDistinction ofRanks,</em> editör: A. Garrett. Indianapolis: Liberty Fund.</p>
<p>Montesquieu. 1989. <em>Montesquieu: The Spirit of the Laws,</em> çeviri: B. C. Miller, H. S. Stone, ve A. M. Cohler. Cambridge: Cambridge Uni­versity Press.</p>
<p>&#8212;&#8211; . 2008. <em>Persian Letters,</em> çeviri: M. Mauldon. Oxford, New York: Oxford University Press.</p>
<p>Muthu, S. <em>IT^i.EnlightenmentagainstEmpire.</em> Princeton, N.J.: Princeton University Press.</p>
<p>Pitts, J. 2005. <em>A Tum to Empire: TheRise of ImperialLiberalisin in Britain andFrance,</em> Princeton: Princeton University Press.</p>
<p>Rııbis, J.P. 2005. ‘Oriental Despotism and European Orientalism: Boteroto Montesquieu’. <em>Journal ofEarly Modern History</em> 9(1-2): 109-80.</p>
<p>Smith, A. 2007. <em>An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations,</em> editör: S. M. Soares. Lausanne: MetaLibri Digital Library.</p>
<p>Springborg, P. 1986. ‘Politics, Primordialism, and Orientalism: Marx» Ariftotlc, and the Myth of the Gemeinschaft’. <em>The American Politi­cal Science Review</em> 80(1): 185-211.</p>
<p>Stewart, D. 1854. Account of the Life and Writings of Adam Smith’. <em>The Collected JVorks ofDugald Stewart</em> içinde, Cilt: X, editör: W. Hamil- ton, s. 5-100. Edinburgh: T. Constable vc Co.</p>
<p>Sunar, L. ve E Yaslıçimen. 2008. ‘The Possibilities of New Perspectives for Social Sciences: An Analysis Based on Ibn Khalduns Theory of Ümran’. <em>Asian Journal of Social Science</em> 36(3): 408-33.</p>
<p>Toynbee, A. 1935. <em>A Study ofHistory,</em> Cilt: I, 2. Baskı, Oxford: Oxford University Press.</p>
<p>Vico, G. 1948. <em>The New Science of Giambattista Vico,</em> çeviri: M. H. Fisch ve T. G. Bergin. Ithaca, New York: Cornell University Press.</p>
<p>Voltaire. 1994. <em>Voltaire: Political Writings.</em> Cambridge, New York: Camb- ridge University Press.</p>
<p>Whelan, E G. <em>2W9.Enlightenment Political Thought and NonAVestem Societies: Sultans and Savages.</em> New York: Roudedge.</p>
<p>Zeitlin, I. M. 1968. <em>Ideology and the Development ofSociological Theory\ </em>Newjersey: Prentice-Hall.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medeniyeti-ve-otekileri-yeniden-dusunmek-tarihsel-asamalar-ve-toplumsal-siniflandirmalar/">Medeniyeti ve Ötekileri Yeniden Düşünmek (Tarihsel Aşamalar ve Toplumsal Sınıflandırmalar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/medeniyeti-ve-otekileri-yeniden-dusunmek-tarihsel-asamalar-ve-toplumsal-siniflandirmalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Sabri Efendi &#8211; Gaybın Önünde &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 14:34:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın kudreti]]></category>
		<category><![CDATA[David Hume]]></category>
		<category><![CDATA[El-Kavlu'l-Fasl]]></category>
		<category><![CDATA[Gaybın Önünde]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Kayıt Altına Alınması]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizelere inanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sabri Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<category><![CDATA[Ri'cal İlmi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21720</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamberlik, vücûb ve mantıkî zorunluluk ifade eden bir delile dayanmamakla birlikte, çağdaşların bilimsel delil kabul ettikleri tecrübeye dayanan bir vâkıadır. Ancak, peygamberliği sadece peygamberin kendisi tecrübe eder. Başkaları ise onu Peygamber’in (sav) mucizesiyle tecrübe eder ve mucizeleri tecrübe etmek peygamberliğin tecrübe edilmesinin yerine geçer. Bu noktadan anlaşılıyor ki mucize peygamberlikten asla ayrılmaz. Aynı zamanda bundan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/">Mustafa Sabri Efendi – Gaybın Önünde ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-21911 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gaybin-onunde.jpg" alt="" width="253" height="409" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gaybin-onunde.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gaybin-onunde-186x300.jpg 186w" sizes="(max-width: 253px) 100vw, 253px" /></p>
<p>Peygamberlik, vücûb ve mantıkî zorunluluk ifade eden bir delile dayanmamakla birlikte, çağdaşların bilimsel delil kabul ettikleri tecrübeye dayanan bir vâkıadır. Ancak, peygamberliği sadece peygamberin kendisi tecrübe eder. Başkaları ise onu Peygamber’in (sav) mucizesiyle tecrübe eder ve mucizeleri tecrübe etmek peygamberliğin tecrübe edilmesinin yerine geçer. Bu noktadan anlaşılıyor ki mucize peygamberlikten asla ayrılmaz. Aynı zamanda bundan anlaşılıyor ki aklî delil tecrübî delilden üstündür. Zira aklî delil ile, vâcibu’l-vücüd olan Allah’ın varlığı sabit olur; tecrübî delil ile ise vâcibu’l vücüd olmayan peygamberin varlığı sabit olur.</p>
<p>Böylece, varlığı zorunlu olmayan her şeyin ispatı, vücübun altında bir derece -yani âdî4 vukû’i bir vücüd-fade eden tecrübî delille gerçekleşir. Buradan anlaşılan diğer bir konu ise, çağdaşların materyalist felsefeyi metafizik felsefeden daha üstün görerek ona “realist felsefe” (eI-felsefetu’l-vâkı’iyye) demeleri onların istediği üstünlüğe kefil değildir. Çünkü vuku derecesinden daha yüksek bir derece vardır ki, o da vücûptur, yani vukûun zorunluluğudur.</p>
<p>Her şeye kâdir olan Allah’ın varlığı sabit olduktan sonra, peygamberlik, mucize ve neş&#8217;e-i âhiranın (ahirette yeniden diriliş) imkânının ispatı ise en kolay işlerdendir. Bu nedenle Schleiermacher ve Ritschl “Mucizelere inanmak, Allah’a imandan asla ayrılmaz” demişlerdir. Bunun mânâsı, kim Allah’a iman ediyorsa mucizelere de mutlaka iman etmesi gerektiğidir.(s.56)</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p>J. Stuart Mill, Hume’un mucizeleri inkâr etmesini eleştirirken şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Tabiatüstü bir varlığın olduğuna ve onun âlemin işlerine müdahale ettiğine inanmayan kimse, bir insanın hârikulâde fiilini mucize olarak kabul etmez ve onu mucize olmaktan çıkaracak bir şekilde tevil eder. Hâlbuki, Allah’a inanılırsa, onun âlemdeki tesiri ve hâkimiyeti yalnızca bir faraziye olmaktan çıkar ve ciddi bir ihtimal şekline girer. Allah’ın âlemdeki hadiselere müdâhele etmediği hususundaki hüküm, ancak geçmişteki ilâhî kanunu, daha doğrusu ilâhî kanunun o şekilde bulunması gerektiğinin mantıkî lüzümunu, bilmek ile mümkün olur.&#8221;</p>
<p>Evet, Allah’ın kudretinin her şeyi kapsamasının anlamı, aklî bir imkânla mümkün olan her şeye kadir olmasıdır. Fakat bu imkânın dairesi, mucizeleri inkâr edenlerin zannettiğinden daha geniştir. Zira mümkün lafzının içerisine, iki nakîzin (çelişiğin/zıddın) aynı anda bir araya gelmesi yahut ikisinin birden ortadan kalkması, devr ve teselsül* gibi aklî bakımdan muhal olan veya aklî muhali gerektiren şeyler dışındaki her şey girer.</p>
<p>Şaşılacak şeylerden birisi, yalnızca mucizeleri inkâr edenlerin veya mucizelerle birlikte peygamberliği inkâr edenlerin onları “mümkün değil” zannederek inkâr etmeleridir. Bunlar, gafletlerinden dolayı imkân ve istihâleyi (mümkün olma ve imkânsız olma) insanın kudreti kıstasıyla ölçüyorlar ve gökleri ve yeri tamamıyla yıkıp yeniden yapması uzak olmayan Allah’ın kudretini unutuyorlar.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Gökleri ve yeri yaratan Allah için, insanoğluna -onları yaratan da O’dur- kendilerinden bir Rasül gönderip ona istediğini vahyetmek ve -asayı da yılanı da tüm âlemi de yoktan yaratan kendisi iken- asadan bir yılan yaratmak gibi bir takım hârikulâde işleri Rasül’ünün eli aracılığıyla ortaya koymak ve üstelik yılandan asayı yaratması veya yılanı da asayı da yoktan var etmesi bir mucize gibi görülmeden ve herhangi bir inkârcıya da rastlamadan tüm bunları yapmak, Allah için zor değildir. Büyük İngiliz mantıkçılarından William Stanley Jovens’in dediği şu söz ne kadar harikadır:</p>
</div>
<div>
<p>Alemi yaratan kudret ondan bir şey hazfetmekten ve ona bir şey ilave etmekten aciz değildir. Onun hakkında “akılda bu tasavvur edilemez” denmesi kolaydır. Fakat hakkında tasavvur edilemez denilen şey, âlemin varlığı derecesinde tasavvur edilemeyen bir şey değildir.</p>
<p>Yani eğer bu âlem mevcut olmasaydı ve mucizeleri inkâr eden ve onların varlığını tasavvur etmeyene “Şu şekilde bir âlem var olacak” denilseydi cevabı böyle bir şeyin tasavvur edilemeyeceği olurdu.‘ (s.57,58)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Bizim “bu daha kolay”, “şu daha zor” gibi sözlerimiz, aklımızın, işlerimizi kolaylık ve zorluk açısından karşılaştırmasında yaptığı değerlendirmeye dayanmaktadır. Yoksa Allah’ın kudretine nispetle mümkinâtın hepsi aynı derecede kolaydır. Mümkinât başka herhangi bir şeyle sınırlanamaz; mümkünün sınırı ancak akl-ı mahzın [saf akıl] belirlediği ve mümkün ile arasını kendi terazisiyle ayırdığı muhâldir. Bu terazinin dışında imkân ve istihâlenin/imkânsızlığın sınırları hakkında başka birisinin son sözü söyleme hakkı yoktur.</p>
<p>Şimdi meydana gelen olayların tecrübesine dayanılarak, “bu mümkündür”, “şu muhaldir/imkânsızdır” denilmez. Peygamberliği ve mucizeleri inkâr eden gafillerin, bunları inkâr ederken, Kur’ân’da “Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Çünkü, &#8216;Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi’ dediler.” (En“âm, 6/91) “Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah’ın âyetlerini inadına inkâr ediyorlar.” (En&#8217;âm, 6/33) buyurulduğu üzere Allah’ı ve kudretinin büyüklüğünü gerektiği gibi takdir etmemeleri hasebiyle, inkârlarında tecrübelere dayanmalarına rağmen bu mesele böyledir.</p>
<p>Onlar tecrübenin revaç bulduğu ve akl-ı mahzın piyasasının olmadığı bu asırda olmalarından dolayı da gökleri ve yeri yaratılmış bir şekilde gördüklerinden onları imkânsız görmeyip mümkün oluşunu kabul ediyorlar. Ancak kendi yaşadıkları zamanda ne bir peygamber ne de onun -asla göklerden ve yerden daha büyük olmayan- herhangi bir mucizesini görmediklerinden, mucizenin mümkün olmadığını ve âlemin düzeniyle uyumlu olmadığını söylüyorlar”(s.60)</p>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Allah’a iman ettiklerini iddia edip sonra da mucizeleri inkâr edenlere şöyle diyoruz: Bu düzeni koyan Allah değil mi? O zaman Allah’ı, kendi iradesi, kudreti ve seçimi ile koyduğu bu düzenle nasıl sınırlıyorsunuz? Kâdir ve muhtâr olan Allah kendi koyduğu düzeni değiştirmekten aciz midir?</p>
<p>Allah’ın, bu düzeni değiştirmediğini müşahede edişimize -ki kendisinde hiçbir sapma olmayacak değişmez sünnetidir- gelince, bu bize nispetledir. Bunun mânâsı bizim kâinatın düzenini değiştirmeye kudretimizin olmamasıdır. Buna binâen ateş, kâinatın düzeninin gereği olarak yanma kabiliyeti olan her şeyi yakar.</p>
<p>Kâinatın düzeninin bu şekilde devam etmesinde bizim maslahatımız ise şudur: Dünyevi işlerimiz ve ihtiyaçlarımızda genel olarak bu düzene dayanır ve bu düzenden muntazam kaideler elde ederiz. Fakat mesela -ateşi yaratan ve onun yakma düzenini koyan Allah’ı değil de-bizi bağlayan bu ateş düzeni, Allah’ın, İbrahim Aleyhisselam’ın peygamberliğini desteklemek için onu soğuk ve selametli kılmasını engelleyemez.</p>
<p>İşte Mevkıfu’l Akl ’ın birinci bâbında bu düzenin koyucusu olan Allah’ın varlığına delil olduğunu söylediğimiz âlemin bu genel düzeniydi. Bu düzenin değiştirilmesi de -ki bunu mucize olarak ifade ederiz- peygamberlerin varlığına delildir.(s.61)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>Bazen mümkün, tecrübenin ona ulaşamayacağı büyük bir şey olur ve kıt anlayışlı kimse bunu imkânsız bir şey zanneder. Veya vukû bulan şey çok örneği görüldüğü için bunu zorunlu zanneder. Mesela, ateşin yanma kapasitesi olan şeyleri her zaman yaktığını görür ve onun yakıcılığının kendisinden ayrılması mümkün olmayan zorunlu bir özellik olduğuna hükmeder. Fakat hakîkatte zaruret/zorunluluk ve istihâle/imkânsızlık çok nadirdir ve bir şeyin büyük olması veya basit olmasıyla değişmez.</p>
<p>Mesela asanın yılana dönüştürülmesi, doğuştan âmâ olanın ve alaca hastasının iyileştirilmesi veya ayın ikiye ayrılması Allah’ın kudretine nispetle gerçekleşmesi mümkün olan şeylerdendir. Hatta bu kudretin bu büyük âlemi bir anda var etmesi ve var olduktan sonra bir anda yok etmesi de yine mümkün</p>
<p dir="ltr">dür. Fakat bir sivrisineği aynı anda hem var etmesi hem yok etmesi veya kanadını aynı anda hem hareket ettirmesini hem de ettirmemesini sağlaması mümkün değildir. Çünkü burada birbirine zıt olan iki şeyin bir araya gelmesi vardır ve bu, Allah’ın kudretinin dahi onunla bağlantılı olmadığı muhaldir.</p>
<p dir="ltr">Mucizeleri inkâra ve onların gerçekleşmesini mümkün görmemeye iten sebep eğer, âlemin düzeninin Allah tarafından kendi seçimiyle koyduğu bir düzen olmadığına, eşyanın tabiatından kaynaklandığına ve hiçbir şekilde ondan ayrılamayacağına inanan münkirin bu inancı değilse, mahza ahmaklıktır. Çünkü eğer âlemin düzenini koyan Allah ise ve bu düzeni koyarken kendi seçimiyle bunu yaptı ise, o hâlde istediği zaman bu düzeni değiştirmeye de gücünün yetmesi gerekir. Müslümanların inancına göre Allah istediği zaman daha önce verdiği özellikleri eşyadan geri alır ve Allah’ın bu özellikleri geri alması âdete/alışılmışa aykırı bir şey (hâriku’l-“âde) olur, yoksa akla aykırı/aklı alt üst eden (hâriku’l-“akl) olmaz ki bu muhal olsun. Öldürülen kimselerin ölümü nasıl Allah’ın izniyle oluyorsa peygamberler tarafından ölü kimselerin diriltilmesi de Allah’ın izniyle oluyor ve imkân bakımından eşit derecede olmakla birlikte, bu ikisi arasında birinci hâlin gerçekleşmesinin çok olması, ikincisinin ise az olmasının haricinde bir fark yoktur. Aynı şekilde ateşin yaktıklarında da durum böyledir.</p>
</div>
<div>
<p>Ateşin yakması nasıl Allah’ın izniyle oluyorsa, yakmaması da onun izniyle olur ve iki durum arasında Allah’ın kudretine nispetle hiçbir fark yoktur.13</p>
<p>Hatta doğrusu, yanma meydana geldiğinde bunun ateşten olmadığıdır. Çünkü her şeyde hakîkî fâil Allah’tır ve kâinata O’ndan başka etki eden yoktur. Yanma fiilini ateşe, söndürme işini de suya nispet eden ve su ile ateşten her birinin kendine has fiili olan bir fâil olduğunu söyleyen sonra da ağız dolusu bir iddia ile bunun tecrübeyle ve her zaman ve mekânda bizzat görülmesiyle sabit olduğunu ileri süren kimse mutlak olarak vehmetmiştir. Çünkü tecrübe ve müşahede ile sabit olan şey, sadece ateşe bir şey dokunup birliktelik gerçekleştiğinde yakma ve yanma işinin meydana geldiğidir; yakma fiilinin fâilinin ve bu eseri, yani yakmayı ortaya çıkaran müessirin ateş olduğu değil.</p>
<p>Eserin (yani yakmanın) sürekliliğinden ve bu eserin her zaman ateşle birlikte bulunmasından (deverân), yanmanın fâil illetinin ateş olması lazım gelmez. Çünkü illet görünmeyen bir iştir ve ne müşahede ne de bizzat görmekle bağlantılı değildir ki ateşin illet olduğunun belirlenmesi doğru olsun ve bunun tecrübe ve müşahede edilmiş olduğu iddia edilsin.</p>
<p>Buradan şu ortaya çıkmaktadır; birçok kimsenin tecrübe ve müşâhede ile sabit olduğunu zannettikleri şeylerin çoğu onların zannettiği gibi değildir. Dolayısıyla, tecrübe edilen şeyleri dikkatli bir şekilde araştıranın üzerine düşen, tecrübenin delâletinin sınırlarını ince ve hassas bir şekilde belirlemesi ve sınırları aşmamasıdır.</p>
</div>
<div>
<p>Metâlib ve Mezâhip kitabının “Son Devirlerde Din” adlı bölümünde filozof Malebranche’nin söylediği şu söz ne kadar güzeldir:</p>
<p>Biz ancak hâdiselerin birbirini takip etmesini görüyoruz. Bir tarafı diğerine bağlayan bağı göremiyoruz. O zaman bu bağ neden bizden gizleniyor ve onu göremiyoruz? Bunun sebebi, o bağın mahlükatta benzeri olmayan ilâhî bir şey olmasıdır.(s.64- 66)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın -ki biz peygamberlerin peygamberliği ve mucizeleri meselesini, Allah’ın varlığını ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabul edenlerle konuşuyoruz- yanma fiilinin yaraması olması ve yanmanın illetinin Allah’ın iradesi olması, yanmanın da ateşin değil, bu iradenin sonucu ve eseri olması ihtimali olduğu sürece [birliktelik bağının nedensellik bağı olduğuna itibar edilmez]. Ateş yanmayla birlikte, fâilinin (Allah’ın) ihtiyaç duymadığı âdî bir şart olarak bulunur. Bu da insanların ihtiyaçlarını giderirken araç yapacakları bir vesile ve düzen olması için şart koşulmuştur. Yani bu, bahsedilen düzene uymaları gereken insanlara nispetle şarttır; gerçek fâile nispetle değil.</p>
<p>Bunun mânâsı Allah’ın nezdinde ateşle veya ateşsiz, yanmayı yaratması eşit mesabededir. Eğer suya yanma ve ateşe de söndürme özelliği vermek isteseydi bunu da yapardı.</p>
<p>İşte, bu ihtimal (gerçek failin Allah’ın iradesi olması ihtimali) var olduğu ve -vukû bulan hadiselerin fâilinin teklenmesi* ve kâinatın düzeninin, neredeyse mahlukât adedince fâillerin olmasından doğacak parçalanmışlıktan korunması bakımından- söz konusu ihtimal yanmanın esas fâilinin ateş olması ihtimalinden daha üstün olduğu sürece, kâinatta gördüğümüz sonuçlarda etkiler meydana getiren sebepler, daha doğrusu sebeplere benzeyen şeyler, tek hakîkî sebep olan Allah’ın iradesini örten görünümlerdir.</p>
<p dir="ltr">Tevhid dinindé sebeplerden, bunların sebebiyyetinin degışme ve tebdil kabul etmeyen aslî bir sebep olarak değil,sadece su ve müsteâr olması takdir edilerek söz edilebilir.</p>
</div>
<div>
<p>Allah’ın varlığını tamamen inkâr eden tabiatçı veya fâil-i muhtâr (fiillerinde özerk) olmayan bir ilahın varlığına inanan bir kimsenin haricinde hiç kimse, kâinattaki herhangi bir şeyde zâtından zuhür eden ve ondan ayrılması mümkün olmayan bir özellikten bahsetmez. Bu nedenle Malebranche, Metâlib ve Mezâhip kitabının marifet (bilgi) bahsinde şöyle demektedir:</p>
<p>Hakîkî illet ancak bir tanedir. Çünkü Hak olan ilah bir tanedir. Tabiatta ve her şeyde bulunan kuvvet Allah’ın iradesinden ibarettir. Mesela güneşin şeylere/nesnelere hareket ve hayat verdiğini kabul etmek şirktir. Mukarrab olanlar ve meleklerin hepsi toplansa da ağaçlardan bir yaprağı hareket ettirebileceklerine inanmaksa tenakuz ve çelişki olur.</p>
<p>Malebranche’dan önce Eş&#8217;arî mütekellimleri ne güzel söylemişlerdir:</p>
<p>Kâinatta olanlar tümüyle vasıtasız olarak Allah’a dayanmaktadır.(s.68-69)</p>
<p>16 İnsanın, ateşin yakmayı meydana getirmesine nisbetle, kendi fiillerini meydana getirmesi daha evlâ olmasına rağmen, ehlisünnetten olan kelam âlimlerinin insanın fiillerinin yaratıcısının kendisi değil de Allah olduğunu söylediklerini görmüyor muyuz?</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div class="baslik">Hadislerin Kayıt Altına Alınması</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Dostumuz büyük âlim Zâhid el-Kevserî, yukarda adı geçen Beş Hadis İmamının Şartları kitabına yaptığı kıymetli talikatta şöyle der:</p>
<p>Şeyh Ebu Bekir b. Akkâl es-Sıkıllî, ibn Beşkuvâl’in rivâyet ettiği hadisler üzerine yazdığı Ferâid’inde şöyle der:</p>
<p>Sahabeler Rasülullah’ın sünnetlerini Kur’ân’ı topladıkları gibi bir mushafta toplamadılar. Çünkü sünnetler yayılmış, sahih olmayanlar sahih olanlar arasında gizlenmişti. Hadis ehli bunların naklinde ezberlerine güvendiler. Kur’ân hususunda ise böyle yapmadılar. Sünnetlerin lafızları, ilave ve çıkarmalardan -Allah’ın, Kur’ân-ı Kerim’i, insanları bir örneğini getirmekten aciz kıldığı muhteşem nazmıyla koruduğu gibi- korunmuş değildir. Dolayısıyla onlar Kur’ân’da toplananlar hususunda icmâ ettiler fakat sünnetlerin harfleri ve nazm-ı kelâmının nass/metin olarak nakledilmesinde ise ihtilafta idiler. Bu yüzden hakkında ihtilaf ettiklerini tedvin etmeleri doğru olmazdı.</p>
<p>Eğer Kur’ân’da yaptıkları gibi sünnetlerin de muhkem ve düzenli bir şekilde toplanmasını isteselerdi bu sünnetlerin toplanması hususunda ihmalkârlık yapmazlardı. Fakat onlar, hakkında ihtilaf olmayan hadisleri tedvin etmeleri halinde, bu kitaptakilerin asıl kabul edilip kitabın dışında kalanların yalanlanmasından, dolayısıyla da birçok sünnetin geçersiz kalmasından korktular. Bu yüzden ümmetin hadis talebindeki yolunu genişlettiler.</p>
<p>Onların her biri hadislerin toplanmasında gayret ve himmeti kadar çalıştı ve sünnetler kayıt altına alınmış oldu. Bu sünnetlerin/hadislerin bazılarında, Rasülullah’tan sadır olan lafızların birebir nakline isabet ettiler ki bunlar illetlerden salim olanlardır. Kimilerinin ise mânâları korundu, lafızları ise unutuldu. Bazılarında ise lafızların nakli konusunda rivâyetler farklılaştığı gibi râvîler de güvenilirlik ve adalet hususunda farklı derecelerde idiler.</p>
<p>İşte bunlar illetlet&#8217;in(Hadisin sıhhatini zedeleyen kusurlar) girdiği sünnetlerdir ki, konu hakkında ilim sahibi olanlar sahih usullere ve güvenilir temellere dayanarak sahih olmayanları sahih olanlardan ayırt ettiler. Bu usullere dayalı araştırmadan sonra ne hile yapanların hileleri onları zayıflatır ne de eleştirenlerin eleştirileri ulaşır.</p>
<p>Ebu Bekir Akkâl es-Sıkıllî’nin sözü burada bitmiştir. Sonra Şeyh Zâhid şöyle der:</p>
<p>Dikkat çeken nokta şu ki Şeyhayn (Buhârî ve Müslim) Sahîh’lerinde, Ebu Hanife’nin talebelerinin küçük talebelerine ulaşmaları ve onlardan hadis almalarına rağmen İmam Ebu Hanife’den herhangi bir hadis tahriç etmemişlerdir. Yine İmam Şâfiî’den de, onun bazı talebelerini görmelerine rağmen, hadis tahriç etmemişlerdir. Buhârî, İmam Ahmed’in zamanına yetişmiş ve ona eşlik etmiş olmasına rağmen ondan da iki hadis dışında hadis tahriç etmemiştir. Bu iki hadisten biri ta‘lik, diğeri de bir vasıtayla nâzilen gelmiştir. İmam Müslim, Buhârî’yi görmesine, onunla birlikte bulunmasına ve kitabını onun kitabı tarzında yazmasına rağmen Buhârî’den bir hadis dahi rivâyet etmedi. İmam Ahmed’den ise 30 kadar hadisten başka bir hadis tahriç etmemiştir. İmam Ahmed de Müsned’inde rivâyet yollarının en sahibi ya da en sahihlerinden biri olan, Şâfiî yoluyla Mâlik’den, Nâfi’den 4 hadis dışında tahriçte bulunmamıştır. Bu yol/tarîk dışında Şâfiî’den rivâyet ettiği hadisler ise -Şâfiî’nin dersine katılmış, onu eski râvîlerden saymış ve</p>
<p>İmam Mâlik’in Muvatta’ını ondan dinlemiş olmasına rağmen 20 hadise ulaşmaz. Bu imamların dindarlığı ve güvenilirliklerinden anlaşılan o ki bu durumun sebebi, söz konusu imamların hadislerini rivâyet eden öğrencilerinin Doğu ve Batı’da çok oluşundan dolayı onların hadislerinin zâyi olmayacağını düşünmüş olmalarıdır. Hadis kitaplarını telif eden yazarların ilgi ve gayretlerinin çoğu, eğer ilgi gösterilmeseydi hadisleri zâyi olacak olan râvîlere yönelmiştir. Çünkü kendilerinden sonra gelenler, onların bu son râvîlerin hadislerini bir araya getirdikleri kitaplarından müstağni olamazlar. Kitap sahibi imamların hadislerini cem’ etmeleri ise gerekli değildi. Bunun, Buhârî, Müslim ve Ahmed gibi hadisleri toplayanların bahsedilen imamların hadislerini rivâyet etmekten kaçındıklarından veya cerh ve tadil kitaplarında onlar hakkında söylenen (Mesela Sevrî’nin Ebu Hanîfe, İbn Muîn’in Şâfi, Kerâbîsi’nin Ahmed b. Hanbel, Zühlî’nin Buhârî hakkındaki sözleri gibi) bazı sözlerden kaynaklandığını zannedenler haddi aşmışlardır.</p>
</div>
<div> Allâme İbn Haldun’un Mukaddime’sinde “İmam Ebu Hanîfe’nin, hadisin sıhhati şartlarında katı davranmasından dolayı onun nezdinde ancak 17 hadis sahih olmuştur” sözü ise itimad olunamayacak açık bir sürç-i lisandır. Çünkü sıhhat konusundaki sertliğine rağmen Ebu Hanîfe’nin rivâyetleri 17 hadis değil, bilakis 17 sifrdir (kitap, cilt) ve bunların her biri Müsned-i İmam Ebâ Hanîfe olarak isimlendirilir. Hadis âlimleri ve hafızlardan bir cemaat onları, kendilerine ulaşan hadislere göre, kimileri çok kimileri az olmak üzere senetleri ona dayanarak tahriç etmişlerdir.</div>
<div>
<p>O kitaplar arasında Tahavî’nin rivâyet ettiği Sünen-i Şâfîî’den ve Ebul Abbas el-Asamm’in rivâyet ettiği Müsned-i Şafîî’den daha küçük bir sifre tesadüf edilmesi pek azdır. Şâfîinin hadislerinin dayandığı kaynak ise zikri geçen bu iki râvîdir. Ebu Hanîfe’nin söz konusu müsnedlerine ilim ehli; toplama, özetleme, tahriç, okuma, dinleme ve rivâyet yönünden hizmet etmişlerdir.</p>
<p dir="ltr">Siyer ve, siyer dışında çok güzel kitapları olan Mısır diyarının muhaddisi Şeyh Hâfız Muhammed b. Yusuf es-Sâhhî eş-Şâfîî, Akdu’l<br />
Cümân” adlı kitabında bu on yedi müsnedi kendi şeyhlerinden; okuma. dinleme, müşâfehe ve muharriçlerine giden senetleri yazma gibi yollarla rivâyet etmiştir. Aynı şekilde onları Şam beldelerinin muhaddisi Hâfız Şemsüddin b. Tolun, el-Fihristü ’! Evsat’ta çeşitli yollarla rivâyet etmektedir.</p>
<p dir="ltr">Bunlar hicrî 10. asırda söz konusu iki bölgenin zeyni idiler.Hafız Murteza Zebîdî’nin Uküdu’l-Cevheri’l-Münîfe kitabı İmam’ın hadislerinin küçük bir parçasıdır.Hafız Muhammed Abid Sindî’nin el-Mevâhibü’l-Latîfe “alâ Müsnedî Ebî Hanîfe isimli dört ciltlik kitabinda mütâbeâtlar, şahitlerin zikri, mürselin ref‘ edilmesi, munkatı‘ın vash, hadis muharriçlerinin açıklanması ve ihtilaflı olanlar hakkında çokça konuşmuştur. Sika (güvenilir) râvîlerin sadece altı hadis kitabının (kütüb-i sitte) râvîleri olduğunu zanneden bir kimse bâtıl bir zanna kapılmıştır. Hafız Allâme Kâsım b. Kutluboğa altı hadis kitabının dışında kalan sika râvîleri dört cilte ulaşan büyük bir eserde çıkarıp ayırmıştır. İbn Kutluboğa, Hafız İbn Hacer ve diğerlerinin hifzı ve ilmî derinliğini kabul ettikleri biridir.</p>
<p dir="ltr">Yukarıda geçenlerden, özellikle de son iki kıymetli nakilden, sahih hadislerin sayısının Muhammed ’in Hayatı müellifinin vehmettirdiği gibi çok az olmadığı ortaya çıkmıştır. Bilakis onlar çok fazladır. Allah’ın Kitabı’nın hafızları bulunduğu gibi Peygamber’in (sav) sünnetlerinin de hafızları vardır ki Allâhu Teâla kitabındaki şu âyet-i celîlesinin içerdiği hükmü onlarla muhafaza etmiştir:</p>
<p dir="ltr">Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.(Nisa,4/59)Eğer sünnet, Rasülullah’ın (sav) vefatından sonra korunmuş olmayıp da zâyi olmuş olsaydı, bu âyetin hükmü de ilk bölümü hariç zâyi olurdu. Gerçi, ilk bölüm de çoğunlukla sünnetin beyanına muhtaçtır. Yine “Kim Rasül’e itaat ederse muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir.” (Nisâ, 4/80) âyetinin hükmü de zâyi olurdu. Rasül’e (sav) itaatin vacipliğinin sadece kendi asrında var olan müminlerle sınırlı olması caiz değildir.Peygamberlerin sonuncusunun (sav) sünneti, İslâm’a olan sevgilerinin sâikiyle bu sünneti korumak isteyen büyük adamların gayret ve himmetleriyle korunduktan sonra âyetin mânâsını ilk asırdaki müminlere hamletmek için bir zaruret de yoktur. Bahsedilen şahsiyetlerin sünneti korumak için harcadıkları çaba herkesin gözünü kamaştırmaktadır; onu yok etmek ve meseleyi ters yüz etmek isteyenler hariç. Hatta bunlar dinî sevgi sâikini hadisleri koruyanlar için bir eksiklik saymışlardır.(s.86,90)</p>
<p>8 Hadisin sıhhatini zedeleyen kusurlar. (ç. n.)</p>
<p>9.İmam Suyuti’nin (ö.911/1505) talebesi olan Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî eş-Şâfiî’nin (6.942/1535) bu eserinin tam adı Uküdu’l-cumân fî menâkıbi Ebî Hanîfe en-Nu’mân’dır. Ebu&#8217;l-Vefâ Mahmud Şah el-Afgani’nin tahkik ettiği eser Selman Ebü Gudde tarafından ncşredilmiştir (Beyrut: Darul-Beşair, 2018). Salihî’nin es-Sîretu’ş-Şâmiyye adıyla bilinen ve yazılmış en geniş siyer kitaplarından biri olan Sübülü’I-Hüdâ ve ’r-Reşâd fî Sireti Hayri’l-“İbâd adlı eseri de 12 cilt olarak yayınlanmıştır. (Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1994) (ç. n.)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Her din mensubu için kendi dini, diğer dinlerden daha üstün ve yücedir. İnsanlara sesli bir şekilde, “Bütün üstün ahlâk değerlerini eksiksiz olarak kendinde taşıyan en büyük insan kimdir?” diye sorsak, her taraftan değişik sesler yükselecektir. Ama soruyu değiştirerek “Dünya tarihinde, hayatının her dönemi ve yaptığı önemli işleri önceki hiçbir semavi kitaba nasip olmayan biçimde sağlam bir şekilde kaydedilen, genişlik ve açıklık bakımından söz ve hareketleri, şekil ve biçimi, hâl ve tavrı, üslup ve konuşma tarzı, huy ve tabiatı, yaşayışı, konuşma biçimi, insanlarla ilgili tutumu, yeme içmesi, yürümesi gezmesi, uyuyup uyanması, oturup kalkması, gülmesi konuşmasıyla ilgili her tür hareketi nakledilip kaydedilen kimdir?” desek, buna cevap olarak sadece tek ses yükselebilir. O da, &#8220;Anam babam O&#8217;na feda olsun;Araplar arasından çıkan Muhammed sav&#8221;dir.(Mevlana Şibli numani)(s.94)</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>O’nun (sav) peygamberlerin sonuncusu olması, bütün ahlâkî faziletleri toplamış olmasını, güzel ahlâkın tamamlayıcısı olmasını ve ondan nakledilen bu toplayıcı faziletler ile hayırlı ve güzel davranışların korunmuş olmasını gerektirmektedir. Çünkü Hz. Peygamber’den (sav) sonra bunları tamamlayacak ve bozulmuş olanlarını ıslah edecek bir peygamber gelmeyecektir.</p>
<p>Dolayısıyla bizim Peygamberimiz’in (sav), kendisinde azamet/yücelik sebeplerini toplayarak ve O’nun (sav) hakkındaki haberlerin ve hadislerinin, gönderilmiş olduğu ümmetine -ki kendi vaktinden kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlardır- Allah’ın koruması altında nakledilmiş olmasıyla, kendinden önceki seçkin peygamberlerden imtiyazı olması gerekir. Kur’ân’da O’nun (sav) sîreti ve sünneti hakkında, diğer peygamberler hakkında eski mukaddes kitaplarda var olan haberler kadar dahi bilgi yoktur.Bundan dolayı, kendisine inen kitap gibi onun sünnetinin de müstakil olarak korunmuş olması gerekirdi.</p>
<p>Allah’a hamdolsun ki böyle de olmuştur. Dolayısıyla, şimdi ve her zaman İslâm’ın, diğer dinlerin tümüne karşı kitabının ve Peygamber’inin (sav) sünnetinin korunmuş olmasıyla iftihar etmesi hakkıdır.</p>
<p>Bu hadislerin içine uydurma hadisler karışsa da hadis âlimleri hemen bunları takip etmiş, tanımış ve sabit olan sahih hadislerden ayırmışlardır. Nitekim oryantalistler ve çağdaş Müslümanlar içinden onları taklit edenlerden Sünnet hakkında içinde mevzu hadisler bulunduğu deliliyle şüphe oluşturan bir tek kişi dahi, kendi takibi ve tetkiki ile geçmiş İslâm âlimlerinin bulduklarının dışında herhangi bir mevzu hadis bulmuş da değildir.</p>
</div>
<div>
<p>Hz. Peygamber’in (sav), kendisine peygamberlik verilmesinden vefatına kadarki hayatının, özellikle de hadislerinin, söylenmesini gerektirecek münasebetlerle birlikte kaydedilip yazıya geçirilmesinde hiç kimsenin ona eşit tutulamayacağını, hatta yaklaşamayacağını söylemek abartılı bir ifade değildir.</p>
<p>Birinin çıkıp şöyle demesinin bir münasebeti de yoktur: “Peygamber’in (sav) hayatının bütün ayrıntılarına, dünyada hiç kimse için benzeri görülmemiş bir şekilde, itina gösterildiği ve tedvin edildiği konusu kabul edilen bir şeydir. Fakat şüphe, rivâyet edilen hadislerin ve tedvin edilen malumatın sıhhati/doğruluğu hususundadır.” Eşi benzeri olmayan bir itina/titizlik olmasına binâen bu sözün geçerliliği yoktur.</p>
<p>Bilakis bu titizlik mazbut bir şekilde tedvin edilen hadislerin ve bilgilerin sıhhatini destekler; onların sıhhatinde şüphe oluşturmak isteyenleri değil. Kaydetmeye ne kadar titizlik gösterilirse kaydedilmiş bilgilerin doğruluk ihtimali o derecede güçlenir; doğruluğu hakkındaki şüphe de yine 0 derecede zayıflar. Biz “İslâm Peygamberi’nin (sav) sünnetinin kaydedilip korunması, Ehl-i Kitap’m kutsal kitaplarının kaydedilip korunmasından daha sahih ve daha sağlamdır” dersek mübalağa etmiş olmayız.</p>
</div>
<div>
<p>Hz. Peygamber’in (sav) hayatı, fiilleri ve sözlerinin takip edilmesi hususunda Müslümanların gösterdiği titizliğin mükemmelliği, hadisleri araştıranların yani râvîlerin kendilerinin hayatlarının incelenmesine de büyük önem verilmesine yol açmıştır. Dünyada kendisine itina gösterilen bir kimse yoktur ki, bu titizlik sebebiyle onunla karşılaşan, ondan bir şey rivâyet eden herkesle ilgilenilmiş ve onlar hakkında kitaplar yazılmış olsun.</p>
<p>İbn Sa‘d’ın Tabakât’ı, İbn Mâkûle’nin Tabakât’ı, İbn Seken’in Kitâbu’s-Sahâbe’si, İbn Cârûd, Ukaylî, İbn Ebî Hâtim er-Razî, Ezrak, Dûlâbi ve Beğavî’nin kitaplarında ve Üsdü’l-Ğâbe, eI-İstîâb ve eI-İsâbe isimli eserlerde biyografileriyle birlikte 13.000 sahabi kayda geçirildi. Esmâu’r-ricâl kitaplarında da tâbiîn ve tebe-i tâbiînden en azından 100.000 kişi incelenmiştir.</p>
<p>Alman ilim adamı Dr. Springer’in tahminine göre ise bu sayı 500.000. “Hz. Muhammed’in (sav) hayatına gösterilen itina İslâm’ın mucizelerinden bir mucizedir” dersem mübalağa etmiş olmam. Fakat Muhammed’in Hayatı yazarı Heykel Paşa, mucize inkârcılarından olması sebebiyle bu itina ve titizliğin değerini düşürmeye çalışmaktadır. Hintli Alim Şiblî Nu&#8217;mânî’nin siyerinde zikredildiğine göre, daha önce ismi geçen Alman ilim adamı Dr. Springer, Kalkuta’da basılan ve tashihini üstlendiği bir kitabın (el-İsâbe) önsözünde şöyle der:</p>
<p>Ricâl gibi muhteşem bir ilim dalını -ki, bu sayede yarım milyon insan hakkında bilgi sahibi olabilmekteyiz- icad edip ortaya çıkaran Müslümanlar gibi bir millet daha önce ne dünyaya gelmiştir ne de bugün mevcuttur.(Numani,Son Peygamber Hz Muhammed,s.51)</p>
<p>Şiblî Nu‘mani’nin eseri, Heykel Paşa’nın kitabıyla kıyas bile edilmeyecek derecede sağlamdır ve kitabının dayandığı Islâmi veya Batılı kaynaklar da daha zengindir.</p>
</div>
<div>
<p>Ricâlin (hadis râvîlerinin) durumları hususundaki tüm bu geniş araştırma, hadis râvîlerinin doğruluk, zabt ve emanet derecesini bilmek içindir. Hintli âlim şöyle der:</p>
<p>Başka milletler, böyle bir durumla karşı karşıya geldiklerinde, yani bir dönemle ilgili olayları, üzerinden belirli bir süre geçtikten sonra kaleme aldıklarında, sözü nakledenlerin admın sanırım dahi bilinmediği bir durum ortaya çıkmakta, ortalıkta dolaşan her çeşit sözü kaleme alma yoluna gitmekte ve kaynağı olmayan rastgele sözlerden, anlatılan konuya yakışanları seçerek doğru diye ortaya sürmektedirler. Bu yüzden kısa bir süre sonra bu uydurmalar çok cazip bir tarih kitabı hâline gelmektedir. Avrupalıların tarihle ilgili birçok kitabı bu metodla yazılmıştır.</p>
<p>Müslümanların siyer ilmiyle ilgili olarak ortaya koydukları ölçü bunun çok üstündedir. Bu ölçünün birinci şartı, olayı ilk anlatan kişinin bizzat olayın içinde olması ve olaya katılıp onu görmesidir.</p>
<p>Olayı anlatan kişinin (râvî) kendisi olaya katılmamışsa, onu anlatan kişiden itibaren bizzat olayı yaşayana kadar uzanan bir zincirle hadiseyi nakledenlerin isimlerini sırayla bildirip belirtmesi gerekir. Bununla birlikte rivâyet zincirinin içinde olan kişilerin kimler olduğunu, ne gibi işler yaptıklarını, nasıl insanlar olduklarını, hafızalarının ve kavrayışlarının nasıl olduğunu, güvenilir olup olmadıklarını, kalın kafalı mı ince görüşlü mü, âlim mi cahil mi olduklarını da bilmesi gerekir.</p>
<p>Bu kadar detayı öğrenmek son derece zor, hatta imkânsızdır. Yüzlerce, binlerce hadis âlimi hayatlarını bu işe harcamıştırlar. Bilgi edinebilecekleri ilgili her şehri teker teker dolaşmış, râvîleri bulmuşlardır. Onların ahlâkları hakkında her türlü bilgiyi elde etmiştirler. Canlı olarak ulaşamadıkları insanlar hakkında, onları görenlerden bilgi alıp nasıl olduklarını ve karakterlerini Öğrenmişlerdir. İşte bu inceleme ve araştırmalar yoluyla hadis ilmi yanında bir de esmâu’r-ricâl ilmi ortaya çıkmıştır.(Nu&#8217;mani,Son Peygamber Hz.Muhammed,s.51)(s.96,98)</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Filozof Kant’ın izlediği yola göre, ahlâkı çöküşten ve faziletin hukukunu ebedi mânâda zâyi olmaktan korumak için sübütu zorunlu olan ilk şey, öldükten sonra yeniden dirilişin varlığıdır. Kant’a göre Allah’ın varlığının sübütu bundan sonra ve ona binâen gelir. Bizde ise Allah’ın ve öldükten sonra dirilişin varlığının sübütundan sonra -hangisi önce sabit olursa olsun-peygamberlerin varlığı gelir. Dolayısıyla peygamberlerin varlığı her hâlukârda öteki hayatın -ahiretin-varlığından ayrılmaz.</p>
<p>Garip olan şey ise, Allah’a inanan Batılı felsefecilerin aynı zamanda ahiret gününe de iman edip onu felsefî bahislerden kabul ettikleri hâlde ahiret hayatının vuküu ile peygamberlerin varlığı arasındaki açık bağa dikkat etmemeleridir.</p>
<p>İnsanın, dünyada yapması ve yapmaması gerekenleri tebliğ eden bir peygamber gönderilmeden ahirette cezalandırılması, herhangi bir hükümetin daha önceden yasaklamadığı bir işi yaptıkları veya yapın demediği bir işi terk ettikleri için halkım cezalandırması gibi olmaz mı? “Her insana rasül/peygamber olarak aklı yetsin” diyenin sözü, tıpkı “Yapılması gerekenleri ve yasakları bildiren bir kanun olmaksızın, millet kendi aklıyla, devlet onlardan neyi yapmalarını istermiş ve neyi yapmalarını istemezmiş, bulsun.” diyenin sözü gibi, dikkate alınacak bir söz değildir. Nitekim “Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz” (İsrâ, 17/15) diyen Allah’tan daha doğru sözlü bir kimse yoktur.(s.230)</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/">Mustafa Sabri Efendi – Gaybın Önünde ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sabri-efendi-gaybin-onunde-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adalet ve sömürgeci Batı’nın bilinçdışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jan 2018 12:01:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet ve sömürgeci Batı’nın bilinçdışı]]></category>
		<category><![CDATA[Adaletsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[David Hume]]></category>
		<category><![CDATA[David Hume ve Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19878</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adaletin kökeninde kamu yararının olduğunu ileri süren David Hume (1711-1776), bu görüşünü ispatlamak için ilginç bir yöntem seçer. Ona göre aşağıdaki beş halden birinin sağlanması durumunda, adalete lüzum kalmayacak, pekâlâ adalet olmadan da yaşanabilecektir. Beş halden birincisi, “mutlak bolluk” durumudur. Herkesin dilediğini dilediğince alabileceği bir toplum olmuş olsaydı, adalete de lüzum kalmazdı. Mülkiyet ihlali, hırsızlık [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/">Adalet ve sömürgeci Batı’nın bilinçdışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/images-18-3/" rel="attachment wp-att-19879"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19879" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-18.jpeg" alt="" width="220" height="262" /></a></p>
<p>Adaletin kökeninde kamu yararının olduğunu ileri süren David Hume (1711-1776), bu görüşünü ispatlamak için ilginç bir yöntem seçer. Ona göre aşağıdaki beş halden birinin sağlanması durumunda, adalete lüzum kalmayacak, pekâlâ adalet olmadan da yaşanabilecektir.</p>
<p>Beş halden birincisi, “mutlak bolluk” durumudur. Herkesin dilediğini dilediğince alabileceği bir toplum olmuş olsaydı, adalete de lüzum kalmazdı. Mülkiyet ihlali, hırsızlık ve kıskançlık olmayan böyle bir toplumda, zaten adalet kimsenin aklına bile gelmezdi diye düşünür Hume.</p>
<p>Hume’un ikinci adaletsizlik faraziyesi, sevginin evrensel bir düzeye ulaştığı, kinin ve garezin ortadan kalktığı toplumdur. Sevgi, her yeri kaplamışsa, herkes yekdiğerine dostça ve cömertçe yaklaşır, birbirine bağlı bir aile gibi yaşarsa, bırakın adaleti, herhangi bir yasaya dahi gerek olmayacaktır.</p>
<p>Hume’a göre adaletin olup olmamasının bir önem arz etmeyeceği toplum faraziyelerinden üçüncüsü, tüm bireyleri birbirleriyle ilişkisiz bırakacak düzeyde köklü bir yalnızlık halidir. Adalet, mutlaka ötekine, başkalarına, topluluk duygusuna ihtiyaç duyar. Yapayalnız bireylerden kurulu bir sözüm ona toplumda adalete de gerek kalmayacaktır.</p>
<p>Hume’un adalet olmadan da olur dediği dördüncü toplum faraziyesi, çok aşırı ve genelleşmiş bir sefalet ve şiddet halidir. Böyle bir “aciliyet karşısında, adaletin katı yasaları askıya alınır ve kendini korumanın ve ihtiyacın daha buyurgan gerekçeleri bunların yerine geçer” der üstat.</p>
<p>Adaletsizliğin mazur görüldüğü beşinci hali müsaadenizle en sona bırakıp ilk dört teşhisiyle ilgili bir değerlendirme yapmak istiyorum. Hume’un adaletin kamusal yarar ile bağlantılı olduğu tezini ispat için ileri sürdüğü bu faraziyeler, ayrı ayrı ele alınıp incelenebilir, adaletin ne olduğunun anlaşılmasında çok işe yarayabilirler. Ama şimdi bunlardan ziyade Hume’un tasavvur dünyası, benim nazarı dikkatimi celbediyor. Zira bu tasavvur tarzında, Batı’nın sömürgeci bilinçdışının tezahürlerini görüyorum.</p>
<p>Mutlak refah ve evrensel sevgiyi ele alalım… Her ne kadar Hume, bu iki durumun gerçekleşmesini imkânsız görse de tasavvur etmiş ve dile getirmiş. Zaten daha sonra başkaları, imkânsız olmayabileceğini düşünerek aynı tablolara, bu kez ideal olarak kafa yormuşlar. Mesela Karl Marx, dünya cenneti hayalinin pekâlâ gerçek olabileceğini öne sürmüş, “komünist toplum” diye ad bile koymuş. “Evrensel sevgi”nin ise taliplisi daha çok… Birçok Batılı düşünürde Mesiyanik teolojiye dayalı bu hayalden derin izler var. Mesela hemen aklıma, Marx’ı maneviyatla evlendirmeye kalkan bizim Erich Fromm geliyor. Sömürgeci bilinçdışı taleplerinin dünyayı götürdüğü felaketi ancak toplumsal bolluk ve evrensel sevgi masallarıyla örtmeye çalışmış olmalılar diye düşünmeden edemiyorum.</p>
<p>Hume’un, bugün baş belaları haline gelen yabancılaşma ve güçlü yalnızlık hissini dillendirmiş olması da çok enteresan. Kapitalizmle birlikte insanın emeğinden ve kendinden yabancılaşması, toplumsal bağların çözülmesiyle giderek daha çok atomize olup yalnızlaşması, daha 1750’li yıllarda Hume’un şahsında batılı bilinçten içeri sızmaya başlamış olmalı.</p>
<p>Aşırı ve genelleşmiş bir sefalet ve şiddet (savaş) halinde adaletin ortadan kalkacağı fikri ise asla doğru değil. İnsanın içindeki adalet duygusunun en zor şartlarda bile devam edeceğini tarih bize gösteriyor. Ama burada bizi ilgilendiren, aşırı sefalet ve savaş durumunda adaletin iptal olacağını fikrinin Hume tarafından böylesine pervasızca savunulabilmesi.</p>
<p>Gelelim beşinci faraziyeye…“İnsanlar arasında yaşayan zeka sahibi ama hem zihinsel hem fiziksel olarak hiçbir direniş gösteremeyecek kadar aşağı bir güçle donanmış ve en aşikar provokasyon karşısında bile bize hınçlarının etkisini hissettiremeyecek bir yaratık türü var olsaydı, bu yaratıklara yumuşaklıkla davranmaya insanlık yasaları gereği mecbur olurduk diye düşünüyorum ama açıkçası, onlara karşı hiçbir adalet görevine mecbur olmazdık ve onlar da böyle keyfi efendilere karşı koyacak ne haklara ne de niteliklere sahip olabilirlerdi…” Böyle söyleyen Hume, adalete ihtiyaç olmadan sadece yardım ve merhametle idare edilebilecek “yaratıkların durumuna” somut iki örnek verir. “Uygar Avrupalıların barbar yerliler üzerinde büyük üstünlüğü” ve “birçok toplumda kadınların, özellikle çirkin ve beceriksiz olanlarının zayıflığı”&#8230; Onlara yumuşaklık ve merhamet yeter adalet gerekmez. Hume’un bu sözleri, “Büyük Erdemler Risalesi” yazarı “Andre Comte-Sponville’yi çileden çıkartır. “Büyük bir deha olan, bu kadar ilgi çekici birinin önüne geleni yazdığını görmek acı verir ve tüylerimizi diken diken eder” der. Teşekkür ederiz kendisine ama yetmez, bunlarla hesaplaşmak, sömürgeci Batı’nın bilinçdışını her fırsatta sergilemek gerekir.</p>
<p>Erol Göka</p>
<p>18.01.2018 / Yenişafak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/">Adalet ve sömürgeci Batı’nın bilinçdışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/adalet-ve-somurgeci-batinin-bilincdisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
