<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cibril Hadisi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/cibril-hadisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 30 Apr 2017 20:00:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Cibril Hadisi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Oryantalizm&#8217;in Hadis Usulüne Etkileri:Cibril Hadis Örneği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jun 2016 20:42:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisi Sıhhati Hakkında Alimlerin Görüşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisinin Metni Sıhhati ve Önemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisinin Sıhhati ve Önemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisiyle İlgili Eleştiriler]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm hedefleri ve gelişim süreci]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm ve Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Ateş]]></category>
		<category><![CDATA[Son Dönem Oryantalistik çalışmalar ve Snouck Hurgronje örneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11723</guid>

					<description><![CDATA[<p>Oryantalizm, hedefleri ve gelişim süreci Doğu bilimi ve Şarkiyatçılık olarak da bilinen Oryantalizm; Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği Batı kökenli ve Batı merkezli araştırma alanlarının bütünü olarak tanımlanmıştır. Konuyla ilgili önemli çalışmaları olan Muhammed Mustafa el-Azami, Oryantalizmi “Yalanı ustaca söyleme akımı.” olarak tarif eder. Kuşkusuz oryantalistler içinde sadece anlama ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/">Oryantalizm’in Hadis Usulüne Etkileri:Cibril Hadis Örneği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/indir-5-21/" rel="attachment wp-att-11725"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11725" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-5-1.jpg" alt="Oryantalizm'in Hadis Usulüne Etkileri:Cibril Hadis Örneği" width="612" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-5-1.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-5-1-300x110.jpg 300w" sizes="(max-width: 612px) 100vw, 612px" /></a></p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><strong>Oryantalizm, hedefleri ve gelişim süreci</strong></p>
<p>Doğu bilimi ve Şarkiyatçılık olarak da bilinen Oryantalizm; Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği Batı kökenli ve Batı merkezli araştırma alanlarının bütünü olarak tanımlanmıştır.</p>
<p>Konuyla ilgili önemli çalışmaları olan Muhammed Mustafa el-Azami, Oryantalizmi “Yalanı ustaca söyleme akımı.” olarak tarif eder. Kuşkusuz oryantalistler içinde sadece anlama ve tarafsızlık kaygısıyla hareket eden isimler de yok değildir. Bununla birlikte oryantalistlerin İslâmî ilimler alanında yaptığı çalışmaların kısm-ı azamının operasyonel, spekülatif ve taraflı olduğunu söylemek hakikatin bir ifadesi olacaktır.</p>
<p>İstisnai durumların kaideyi/aslı bozmadığı ilkesinden hareket ederek belirtmemiz gerekirse, Oryantalizmin kuruluşunun arkasında duran ve uzun zaman boyunca hiç ayrılmadığı dinî hedefler şu şekilde sıralanabilir:</p>
<p><strong>1</strong>.Muhammed (s.a.v.)’in risaletinin doğruluğu hakkında şüphe uyandırmak ve hadislerin Müslümanlar tarafından ilk üç asırda uydurulan sözler olduğu şeklindeki tezlerini genel bir kabul, müsellem bir hakikat haline getirmek.</p>
<p><strong>2.</strong>Kuran-ı Kerim’in yüce Allah kelamı olduğu konusunda şüpheler uyandırmak ve Kuran’ın hafife alınmasını sağlamak.</p>
<p><strong>3</strong>.İslâm fıkhının Roma hukukundan alıntı olup orjinal olmadığını ileri sürerek değerini küçük göstermek ve Müslümanların zihninde bu kanaati pekiştirmek.</p>
<p><strong>4.</strong>Arapçayı küçük düşürüp, anlaşılmaz olduğuna insanları ikna etmek.</p>
<p><strong>5</strong>.İslâm’ın, Yahudi ve Hristiyan kaynaklarına dayandığını ileri sürmek.</p>
<p><strong>6</strong>.Akademik çalışmalar aracılığıyla açtıkları koridordan misyonerleri yürüterek Müslümanları Hristiyanlaştırmak.</p>
<p><strong>7</strong>.Zayıf haberlere ve uydurma hadislere dayanarak görüş ve teorilerine güç kazandırmak.[1]</p>
<p>Oryantalizm, yaptığı çalışmalarla misyonerlere de malzeme hazırlamış, onların İslâm ülkelerinde girişecekleri faaliyetlerde yardımcı olmuştur. Oryantalizm gerçeği günümüzde de diri bir şekilde karşımızda durmaktadır.[2]</p>
<p>Misyonerler, Müslümanları Hristiyanlaştırabilmek için ilk hamlede onları Hristiyanlığa davet etmiyorlardı. Müslümanların bilgisiz kalmasıyla amaçlarına daha kolay ulaşabileceklerine inanıyorlardı. Böylece Müslümanları kendi dinlerinden uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapmışlardır.[3]</p>
<p>Macar Yahudisi olan ve Oryantalizmin öncülerinden kabul edilen Ignaz Goldziher’den yakın dönemde Wansbrough, Micheal Cook ve Patricia Crone’a kadar pek çok Oryantalistin ana kaygısı, Kur’an-ı Kerim’in İncil ve Tevrat esas alınarak Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yazıldığını ve böylece Kur’ân’ın ilahi bir kitap olmadığını ispat etmekti.</p>
<p>Benzer bir şekilde, hadislerin hiç birinin sahih olmadığı, sonraki nesiller tarafından uydurularak Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimize atfedildiği fikri de, yine Oryantalistlerin ortaya attığı bir iddiadır. Ne yazık ki, hadis ve İslâm fıkhı konusunda Oryantalistlerin ikna edici hiç bir tarihi delile dayanmadan ileri sürdüğü bu görüşler, bugün modernist eğilimli Müslümanlar arasında yaygınlık kazanmış̧ durumdadır.[4]</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Son Dönem Oryantalistik çalışmalar ve Snouck Hurgronje örneği</strong></p>
<p>Ünlü Hollandalı oryantalist Snouck Hurgronje, 1884-85 yıllarında kıyafet ve isim değiştirip (Abdülgaffar adını alarak) bir yıl süreyle Hicaz’da bulunmayı başarmış bir isim. Burada özellikle hac mevsiminde ümmet coğrafyasının dört bir yanından gelen Müslümanlar üzerinde son derece hassas gözlemlerde bulunmuş. Gözlemlerini gerek Batı’daki meslektaşlarına yazdığı mektuplarda, gerekse 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Mekke isimli iki ciltlik kitabında bir araya getirmiş.</p>
<p>O döneme kadar ağırlıklı olarak Kur’an merkezli yürüyen Oryantalist çalışmalar, Hurgronje’nin uyarılarından sonra Sünnet-i Seniyye alanına kaymıştır.</p>
<p><strong>Özetle şöyle diyor:</strong> “İslâm coğrafyasının farklı kesimlerinden buraya gelen Müslümanlar arasında çarpıcı bir davranış birlikteliği var. Dilleri, renkleri, kültürleri farklı Müslümanlar sokakta karşılaştıklarında birbirlerini selamlıyorlar. Selam veren hep aynı cümleyi söylüyor, selam alan da cevabi bir cümle söylüyor ve fakat bu cümleler hiç değişmiyor. İbadethanelerine sağ ayakla girip sol ayakla çıkmaya dikkat ediyorlar. Yemeğe oturduklarında bir kelime söylüyor, sağ elleriyle yemek yiyor, sofradan kalkarken başka bir kelime söylüyorlar. Bunlar da hiç değişmiyor. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta şu ki; bunların hiçbirisi Kur’an’da yazmıyor. Benim tespitime göre bu, onların peygamberlerinin geleneğidir.”[5]</p>
<p>İşte o tarihten sonra Oryantalist saldırı Sünnet-i Seniyye üzerinde yoğunlaştı. Bu noktada en işe yarar alan hadislerdi. Çünkü Sünnet’i bir bütün olarak reddetmek ümmetin tepkisini çekecekti. Onun yerine, Kur’an’a aykırılık, akla aykırılık, bilimsel verilere aykırılık gibi sloganlar üzerinden, hadis-i şeriflerin güvenilmez olduğu, elimizdeki hadis kaynaklarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiği ileri sürüldü. Konuşanlar koca koca akademik titre sahip kimseler olunca sokaktaki insanın bu kitlesel ve yoğun propagandaya direnmesi elbette mümkün olmayacaktı.[6]</p>
<p>Yukarıdaki ifadelerin Oryantalistlerin Hadis ilmi ve usûlumüze –özellikle de isnad zinciri ve cerh-tadil konusuna- neden bu kadar meraklı olduklarını anlamamızı kolaylaştıracağını düşünüyoruz.</p>
<p>Bu meyanda birçok örnek vermek mümkün olmakla birlikte ben çarpıcı gördüğüm bir alıntıyla bu bölümü noktalıyorum. Londra’da düzenlenen “İslam Ülkelerinin Sömürgeleştirilmesi ve Bu Yoldaki Güçlükler” adlı konferansta delegelerden birisi şöyle konuşmuştu: “Elli yıl durmadan çalıştık. Sadece beş kişiyi Hristiyan yapabildik. Bu durum her şeye rağmen Müslümanların ne kadar zor Hristiyan olduklarının bir kanıtıdır. Fakat elli yıl içerisinde milyonlarca insanı İslam’dan uzaklaştırabildik ve İslam’a karşı Müslümanları lakayt bir hale getirebildik. İşte bu durum bizleri çok sevindirmektedir.” Delegenin bu şekilde konuşmasından sonra misyoner merkezi: “Bundan böyle İslam ülkelerinde Müslümanları Hristiyanlaştırmak için çaba sarf etmeyelim. Onları İslam’dan uzaklaştıralım ve İslami hükümlere düşman yapalım…” diye karar aldı.[7]</p>
<p>Buraya kadar örneklerle anlattığımız üzere Oryantalistlerin çalışma odağını hadislere kaydırdığı çok açıktır. Bu yüzden konuya dair somut bir örnek olarak Oryantalistlerin “Cibril Hadisi” ile ilgili değerlendirmelerini masaya yatıracağız. Ancak meselenin daha iyi anlaşılması adına önce hadis ilmî ve tevdin tarihine kısa bir bakış yapacağız.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cibril Hadisi</strong></p>
<p>Hadis ilmi ve hadislerin tedvini sürecine dair yukarıda verdiğimiz bilgiler ve çalışma konusunda uzaklaşmamak adına girmediğimiz daha nice detay, Hadis imamlarının Hadis-i Şeriflerin sıhhatine dair beyan ve incelemelerini dikkate almak gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Aşağıda sıhhatine dair tartışmaların yer verileceği Cibril Hadisi olarak isimlendirilmiş meşhur Hadis-i Şerifin, uydurma (mevzû) hadis olduğunu ileri sürmektedirler. Örneğin, muasırımız araştırmacılardan biri olan Prof. Dr. Süleyman Ateş, Cibril hadisi hakkında “uydurmanın ince ayarlısı” şeklinde, ilmî değerlendirme ölçülerine sığmayan bir yakıştırmayı uygun görmektedir.[8] Prof. Dr. Süleyman Ateş kadar olmasa da Ömer Aydın, M.Hayri Kırbaşoğlu ve Mustafa İslâmoğlu gibi araştırmacılar da, Cibril hadisi hakkında olumsuz kanaatler belirtmektedirler.</p>
<p>Çalışmamızın bu bölümünde Ilgili rivayeti ve hakkında Üretilen spekülasyonları masaya yatıracağız.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cibril Hadisinin Metni, Sıhhati ve Önemi</strong></p>
<p><strong>“Cibril Hadîsi” tabiri ile kastettiğimiz hadis; </strong>Vahy meleği Cebrail’in Hz. Muhammed (s.a.v.)’e bir insan suretinde gelerek İslâm, iman, ihsân, kıyâmetin zamanı gibi konularda sorular sorması olayından bahseden rivâyettir. Cibril Hadîsi olarak meşhur hadis bazen “İman Hadîsi” olarak da adlandırılmıştır.[9] Cibril Hadîsinin tariklerinin çoğunun kader inancına vurgu yapmasından olsa gerek, bu hadise “iman ve kader hadisi” veya sadece “kader hadisi” diyenlere de rastlanmaktadır.[10]</p>
<p>Cibril Hadisi, ileride değineceğimiz üzere pek çok varyantı olan bir hadistir. Biz en derli toplu olarak gördüğümüz</p>
<p><strong>İmam Müslim’in Sahih’indeki rivayetini nakletmek istiyoruz:</strong></p>
<p>“Yahya İbnu Ya’mer haber veriyor: Basra’da kader üzerine ilk söz eden kimse Ma’bed el-Cühenî idi. Ben ve Humeyd İbnu Abdirrahmân el-Himyerî, hac veya umre vesîlesiyle beraberce yola çıktık. Aramızda konuşarak, Ashab’tan biriyle karşılaşmayı temenni ettik. Maksadımız, onlardan kader hakkında şu heriflerin ettikleri laflar hususunda soru sormaktı. Cenâb-ı Hakk, bizzat Mescid-i Nebevî’nin içinde Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)’la karşılaşmayı nasib etti. Birimiz sağ, öbürümüz sol tarafından olmak üzere ikimiz de Abdullah (radıyallahu anh)’a sokuldu. Arkadaşımın sözü bana bıraktığını tahmin ederek, konuşmaya başladım:</p>
<p>‘Ey Ebu Abdirrahmân (Abdullah İbnu Ömer’in künyesi), bizim taraflarda bazı kimseler zuhur etti. Bunlar Kur’ân-ı Kerîm’i okuyorlar. Ve çok ince meseleler bulup çıkarmaya çalışıyorlar.’ Onların durumlarını beyan sadedinde şunu da ilâve ettim: “Bunlar, ‘Kader yoktur, herşey hâdistir (sonradan yaratılmadır) ve Allah önceden bunları bilmez.’ iddiasındalar.” Abdullah (radıyallahu anh):</p>
<p>“Onlarla tekrar karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan berîyim, onlar da benden berîdirler.”</p>
<p>Abdullah İbnu Ömer sözünü yeminle de te’kîd ederek şöyle tamamladı: “Allah’a kasem olsun, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve hepsini de hayır yolunda harcasa kadere inanmadıkça, Allah onun hayrını kabul etmez.”</p>
<p>Sonra Abdullah İbn-i Ömer dedi ki: Babam Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anh) bana şunu anlattı: “Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: ‘Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver!’ Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:</p>
<p>“İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’a haccetmendir.”</p>
<p>Yabancı: ‘Doğru söyledin’ diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. Sonra tekrar sordu: “Bana iman hakkında bilgi ver?” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:</p>
<p>“Allah’a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Bir de Kadere yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna da inanmandır.”</p>
<p>Yabancı yine: “Doğru söyledin!” diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: “Bana ihsan hakkında bilgi ver?” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:</p>
<p>“İhsan Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.”</p>
<p>Adam tekrar sordu: “Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer:</p>
<p>“Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla bir şey bilmiyor!” karşılığını verdi. Yabancı: “Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!” dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı:</p>
<p>“Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.”</p>
<p>Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bana ‘Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun?’ dedi. Ben: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” deyince şu açıklamayı yaptı:</p>
<p>“Bu, Cibril’di. Size dininizi öğretmeye geldi.”[11]</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cibril Hadisinin Sıhhati ve Önemi</strong></p>
<p>Cibril Hadîsi’nin metnini bu şekilde arzettikten sonra şimdi de Cibril Hadîsi’nin hem sıhhati, hem de önemi hakkında yapılan yorumlara değinelim:</p>
<p>Cibril Hadîsi 8 sahabiden toplam 34 rivayetle tespit edilmiştir. Hadisin sahabi ravileri ve rivayet sayıları şu şekildedir:</p>
<ul>
<li>Ömer ve İbn Ömer (r.a.): Birlikte 9 rivâyet (Sadece İbn Ömer’den: 12 rivâyet),<br />
•Ebû Hureyre (r.a.): 6 rivâyet,<br />
•Ebû Hureyre ve Ebû Zerr (r.a.): Birlikte: 2 rivâyet,<br />
•Enes b. Mâlik (r.a.): 2 rivâyet,<br />
•İbn Abbas (r.a.): 2 rivâyet,<br />
•Cerîr b. Abdillah (r.a.): 1 rivâyet.</li>
</ul>
<p>Dolayısıyla genel toplamda bu hadis 11 sahâbîye isnâd edilmiş olmaktadır.[12]</p>
<p>İmam Suyûtî, mütevatir hadisleri topladığı Katfü’l-Ezhar’da, İmam Kettânî Nazmü`l-Mütenasire isimli meşhur eserinde, İmam Nevevî Hazretleri’nin Hadis-i Erbain şerhi el-Vâfi isimli eserde, Şamlı âlimler Prof. Dr. Mustafa Buğâ ile Muhyiddin Mistu bu hadisin “mütevâtir” olduğunu beyan etmişlerdir. Şeyhu’l-Muhaddisin Zebîdî, Ukûdü’l–cevâhiri’l-Münîfe isimli eserinde bu hadisin altı hadis kitabından sahih senedlerle değişik rivayetlerini toplamıştır.[13]</p>
<p>Ulemânın Cibril hadisiyle ilgili kanaati öylesine müspettir ki, onlar hadisin ihtiva ettiği konularla her fırsatta istidlâl ederken çoğu defa herhangi bir şekilde isnâd tahliline bile gerek duymamışlardır. Hadis ıstılâhı ile ifade etmek gerekirse geneli itibariyle bu hadisin sahih ve meşhur olduğunu söylememiz mümkündür.[14]</p>
<p><strong>Burada yeri gelmişken âlimlerimizin Cibril Hadîsi ile ilgili bazı yorumlarını aktaralım:</strong></p>
<p><strong>Kâdî İyâz,</strong> Cibril Hadîsi’nin zahir ve bâtın bütün ibâdet vazifelerinin açıklamasını içine aldığını söylemiştir.[15]</p>
<p><strong>İmam Kurtubî,</strong> bu hadisin, içerdiği sünnet bilgisinden dolayı “Ummü’s-Sünne (Sünnetin annesi)” denilmeye lâyık olduğu kanaatindedir.[16]</p>
<p><strong>İbn Dakiki’l-İd</strong> “Bu, çok büyük bir hadistir. Yerine getirilmesi gereken zahir ve bâtın bütün amelleri kapsamaktadır… O adetâ Sünnet’in anası gibidir. Tıpkı Fatiha sûresinin Kur’ân’ın manalarını topluca ihtiva ettiğinden dolayı “Kur’ân’ın anası” adını alması gibi.” demiştir.[17]</p>
<p><strong>İbn Teymiyye,</strong> Cibril Hadîsi’nin sahih olduğunu söyledikten sonra, ilave olarak sıhhati üzerinde ittifak edildiğini, kabulle karşılandığını, ilim ehlinin onu nakletmek suretiyle sıhhati üzerinde icmâ ettiğini gösterdiğini, gerek Ebû Hureyre gerekse İbn Ömer rivâyetinin müttefekun aleyh olduğunu söyleyerek, bu hadis hakkında son derece olumlu düşünceler taşıdığını göstermiştir.[18]</p>
<p><strong>İbn Receb El-Hanbelî,</strong> bütün ilimlerin ve marifetlerin bu büyük hadisin içeriğinde olduğunu söylemiştir.[19]</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Cibril Hadisiyle İlgili Eleştiriler</strong></p>
<p>Özellikle son asrın ikinci yarısında Cibril hadisinin sıhhati üzerine bugüne kadar bilinenlerin aksi istikametinde bazı tereddütlü yorumlara da rastlamak mümkün hale gelmiştir. Prof. Dr. Süleyman Ateş, bir okurunun Cibril hadisi hakkındaki sorusuna “Bu hadis, çok sağlam denilen kaynaklarda var ama bana göre uydurmanın ince ayarlısıdır. Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak Peygamber döneminin konuları değildir. Kur’ân’da inanç esaslarını belirten ayette kader konusu yoktur… Gerçi Kur’ân’da Allah’ın, olacak her şeyi önceden yazdığına dair ayetler vardır ama bu husus, iman esasları arasında sayılmamıştır. Kadere iman sorunu, 2’nci, 3’üncü asırlarda çıkan mezhep ve kelâm tartışmalarının ürünüdür. İşte bu adamlar düşüncelerini, Peygamber diliyle onaylatmak istemişlerdir. Çok kurnazlık yapılmıştır.”[20] şeklinde, ilmî değerlendirme ölçülerine sığmayan bir değerlendirmede bulunmuştur.</p>
<p><strong>Allâme Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin dediği:</strong> “Bir ilim dalında otorite olmuş nice kimseler vardır ki, başka ilim dallarında ‘avam’ mertebesindedirler”[21] sözü maalesef dikkate alınmamıştır. İslâm adına herkesin, aklına geleni söyleme özgürlüğüne (!) sahip olduğu günümüz Türkiye’sinde, Akaid’ten Fıkh’a, Tefsir’den Hadis/Sünnet’e kadar her konuda ortaya atılan ilahiyatçılardan biri olan Prof. Dr. Süleyman Ateş, “bu benim saham değil” diyerek geri çekilmesi gerekirken, gazete köşelerinden yalan-yanlış değerlendirmelerde bulunmaktadır.</p>
<p><strong>Sadece Cibril hadisini reddetmeyen Ateş;</strong> Günümüzde yaşayan Yahudi ve Hristiyanların da cennete gireceği fikrini savunmakta, Kur’ân-ı Kerîm’de evrim teorisi olduğunu söylemekten çekinmemekte, insanın maymundan gelmiş olabileceğini savunmaktadır.[22]</p>
<p><strong>Süleyman Ateş’in Cibril hadisi hakkında “uydurmanın ince ayarlısı” şeklindeki nitelemesi hakkında şunu söyleyelim:</strong> Hadis başta olmak üzere Tefsir, Akâid-Kelâm, Tasavvuf vs. gibi ilim dallarını ve İslâm kültür ve medeniyetini erken dönemlerden itibaren derinden etkilemiş bir hadis hakkında uydurma hükmünü verebilmek için gerek sened gerekse metin tenkidi açısından kayda değer bir çaba göstermek ve hadisin bütün tariklerini inceleyerek bir sonuca ulaşmak gerekir diye düşünüyoruz. Yoksa Cibril hadisinde sırf kader mevzuu ele alındığı için ve hadisin bütün varyantlarını dahi inceleme gereği duymadan uydurma hatta hakaretamiz bir ifadeyle “uydurmanın ince ayarlısı” demek, bilimsel kriterlerde karşılığı bulunmayan ve insaf ölçülerine sığmayan indî bir yorumdur.[23]</p>
<p>Prof. Dr. Süleyman Ateş kadar açıktan ve net ifadelerle olmasa da, ilahiyatçı M. Hayri Kırbaşoğlu da Cibrîl Hadisine dair eleştirilerde bulunmuştur. Bu husustaki eleştirisi; Cibril Hadîsi’ne kitaplarında yer veren kişilerin ilk kader tartışmalarının başladığı Irak/Basra ulemâsından olmasıdır.[24] Kanaatimizce bir hadisin sadece bazı bölgelerde yaygın olması, onun uydurma sayılması için yeterli olmayıp, başka birçok delille desteklenmesi gerekmektedir.[25]</p>
<p>Mustafa İslâmoğlu da, Cibril hadisinin özellikle kaderle ilgili bölümlerinden hareketle olumsuz kanaatlerini belirtmektedir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşıldığı üzere modern dönemde bu hadis etrafında kuşkular oluşturmanın ve spekülasyonlar üretmenin anlaşılır ilmi bir sebebi bulunmamaktadır. Bu hadis özellikle Kader’i inkâr etmek için hiç de elverişli bir zemin sunmamaktadır. Zira bu Ümmetin kader anlayışı yalnızca bu rivayete müstenid olmayıp başka rivayetlere de dayanmaktadır. Nitekim konuyla ilgili bir başka hadis şöyledir:</p>
<p>“Her ümmetin bir Mecûsîsi vardır, bu ümmetin Mecûsîleri ise: “Kader yok!” diyenlerdir. Onlardan her kim ölürse cenâzesinde bulunmayın, hasta olanları da ziyâret etmeyin, onlar Deccalın şîasıdır, onları Deccala ilhâk etmek Allâh üzerine bir haktır!”[26]</p>
<p>Kader meselesi o kadar tartışmasız bir hakikattir ki sözkonusu ettiğimiz bu rivayet bu Ümmetin ulemasının terminolojisinde “iman ve kader hadisi” bazen de sadece “kader hadisi” olarak yer almıştır. Kaldı ki bu rivayetin tarihine baktığımızda İmam Buhari öncesi ve sonrasındaki varlığı da tartışmasızdır. Nitekim İmam Buhari öncesi süreçte 11; sonrasında ise 34 ravi tarafından rivayet edilmiştir. Bu ravilerin arasında sened olgusunda tartışmasız kabul edilen Hz. Ömer (r.a), Abdullah b. Ömer, Ebu Hüreyre, Ebu Zer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mesud, Enes b. Malik gibi raviler vardır.</p>
<p>Abdullah Orhan | Sahn-ı Semân</p>
<p>Kaynak: <a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fsahniseman.org%2Foryantalistlerin-hadis-usulune-etkileri-cibril-hadisi-ornegi%2F&amp;h=eAQFFEEn9AQH5xC4ks5nYxGGx0koAQBOlFDK0wuzoyckUSg&amp;enc=AZPiitoBvJ5IwNoAb7Ol5JwrmeQxIH9QoqgBJthH7mNzpZ3lCdllYMFxI0Gj-4VYEWXIdshIrnh6NWDaVf-J2Mc3lYq8QdzFvsPmLTNhN9V9QoYv2oo1mggTBqDfqhnxxVFub3Fpec81LoRtfoxR708-jANTxObNSQHw16EAxnmenyi-WxExEVp02YcOGl0faFFN-uBj8X2ryB023UrAs5cw&amp;s=1">http://sahniseman.org/oryantalistlerin-hadis-usulune-etkil…/</a></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[1] Günümüz Din ve Fikir Hareketleri Ansiklopedisi, Çev. Kamel Hoca, Risale Yay., İstanbul, 1990, s. 137–138.<br />
•[2] Age, s. 65<br />
•[3] Hamit Haksever, Misyonerlik nedir Hedefleri nelerdir?, İlk Adım Dergisi,<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.ilkadim.com%2F&amp;h=-AQHxMedBAQFoMrJ_jHHcoywNjSnQ76e-VvhdoIolXfU2Xw&amp;enc=AZNBA7Ag5uLnkbXN_3nIT0QsiGdiJSt2UY4hPPPMliymQmPq6vD5jWQ7ugaQ-3X-n45pQfy7s1vHB4jJB13VLf8AncZfxleTNN8vKPUU5GllwwKT9s9JstVSkIewnFTFo2fkFelUy0O8hVmXhmLypv_DYK4Ms7Le7sQ6_ZA6kTsAcTsNWwx6MFFt66eU43SkXh6B8q02LbVSFf_NmJDa3uBm&amp;s=1">www.ilkadim.com</a>27.10.2007)<br />
•[4] Halil Akgün, İslam ve Batı, İstanbul, 1998, s. 107.<br />
•[5] Mehmet Görmez, Klasik Oryantalizmi Hadis Araştırmalarına Sevk Eden Temel Faktörler üzerine, İslâmiyat dergisi, 111/1, Ocak/Mart-2000, 11-31.<br />
•[6] Konuyla ilgili önemli bir makale için bkz: Ebubekir Sifil, Müslümanlığımızın Sünnet-i Seniyye ile İlişkisi, İlim ve İrfan Dergisi, 2014.<br />
•[7] Ahmet Varol, “Emperyalistlerin Öncüleri Misyonerler”, İslam,<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.kutsalkitaplar.net%2F&amp;h=zAQFi1gAYAQEKr7taX9dxWdvwEV4UML8LyX1XYTR4AX-jVw&amp;enc=AZOBkwT2sUz_4bKKHRbdFhtDPMQDz6KGi76XSOEe0gjxDNZ41VXWkcjFPz40htvpaz8_mo02qfU3G5qnnCaY13whmcHkA7wNvwZ8ZoCUVl6j7R7Y6RAPatNSoumi9c2mOrtTgrkG80_3ffRsoKaTDXGPKcVsceW5xkW1TZMgnzjEzez4rpfPTpzCMk-A73F5EYZLg3RrROWrIa5c-7j_rYHJ&amp;s=1">www.kutsalkitaplar.net</a>, 21.11.2007<br />
•[8] Süleyman Ateş, Vatan gazetesi,01 Kasım 2010<br />
•[9] Beyhakî, Şuabu’l-îmân, I, 239, 257<br />
•[10] Bkz. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Sünne, II, 415<br />
•[11] Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bakınız: Buhârî, Îmân 37; Tirmizi, Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6; İbni Mâce, Mukaddime, 9; Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, el-Fethu’r-Rabbani Tertibi, Ensar Yayıncılık: 1/64-67.<br />
•[12] Bekir Tatlı, Hadis Tekniği Açısından Cibril Hadisi ve İslâm Düşüncesine Yansımaları, s.250, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 2005<br />
•[13] Mustafa Köseoğlu, Cibril Hadisi ve Kader Üzerine,<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.sefkatdergisi.com%2Fsayi-10%2F252-cibril-hadisi-ve-kader-uzerine.html&amp;h=_AQFsby1EAQG0jNgAiU06cDm_XQoaZj8uQl0zQKLqYSaTFA&amp;enc=AZMqFpXOhrPah48EqJryayNxW7zdmX3PLiqILv-j4ecQRyF1SOmc9hxnFJ0Lg7m_H6oFLE--T1Ios5n3UsHFrooN6Am-CSsxn2CSloN6qYDNPhEK1DgpBoPpxOmnu4p3GHfOBrFn-Bbsco2uCXNFON3e6vfJsjq535PFqRmuX6704Yd-BVghvz1XcnNKgtGwCrl12jYq-2edXnVsfrfQ7I5C&amp;s=1">http://www.sefkatdergisi.com/…/252-cibril-hadisi-ve-kader-u…</a><br />
•[14] Bekir Tatlı, A.g.e., s.257<br />
•[15] Kâdî İyâz, İkmâlu’l-Mu’lim, 1,204-205. Krş. Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, 1,203<br />
•[16] İbn Hacer, Fethu’l-bârî şerhu Sahîhi’l-Buhârî, c.1,s.93, Beyrut, 1379<br />
•[17] Nazım Muhammed Sultan, Ana Çizgileriyle İslâm (Nevevi Kırk Hadis Şerhi), Guraba Yayınları: 47-49<br />
•[18] İbn Teymiye, Minhâcu’s-sünne, 1,106,107 (I-X, y.y., 1406)<br />
•[19] İbn Receb, Câmiu’l-ulûm, 1, 134-135.<br />
•[20] <a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fhaber.gazetevatan.com%2Fdin-adina-yapilan-kalpazanliklar%2F337967%2F4%2FYazarlar%2F31&amp;h=2AQHITB2kAQEOBH4JN6Z2ke1uYbRM1fH8AoWcxUmue27xLA&amp;enc=AZO0jNXm3wu680kzPTwzylsQXvymaUKWaR02-qXjFZ8l7237SxsxVK2EMy66ivgHquhGtkRRVirS9f_OT6iPCHChF-xyBCzHHa6pPCJGTBgzPu5Hlmq41EGyLfnhsVVnhD8ASRFixlouu3h3HQrK0XbAkQoqliJBOOhV-Jtm4TG7XjyGkXiJTsmFzskuxRuBegKIPZdFwLIYVEv0zNJwniV3&amp;s=1">http://haber.gazetevatan.com/din-adina-yapilan-kalpaza…/…/31</a><br />
•[21] Makalat-ı Kevserî<br />
•[22] Süleyman Ateş’in bu ve benzeri fikirlerin eleştirisi için Dr. Ebubekir Sifil hocamızın Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi (Rıhle Kitap) serisini tavsiye ediyoruz.<br />
•[23] Yrd. Doç. Dr. Bekir Tatlı, Modern Hadis Tenkit Üslûbu Üzerine-Cibril Hadisi<br />
•[24] Kırbaşoğlu, Alternatif Hadis Metodolojisi, s. 353-354, Ankara, 2000.<br />
•[25] Bekir Tatlı, A.g.e., s.252<br />
•[26] Ebû Dâvûd, Sünnet:17, no: 4692, 4691, 2/634; el-Hakim 286; el-Beyhakî 21391; et-Taberani, el-Evsat, 2494; el-Begavi, 1/78; İbn Asakir 19/62; İbn Ebi Asım 268</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/">Oryantalizm’in Hadis Usulüne Etkileri:Cibril Hadis Örneği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmin-hadis-usulune-etkilericibril-hadis-ornegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadere İman Kuran&#8217;a Aykırı Mı ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kadere-iman-kurana-aykiri-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kadere-iman-kurana-aykiri-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2015 22:16:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere İman]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere İman Kuran'a Aykırı Mı ?]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere İmanın İki Boyutu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7598</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kaderle ilgili (aşağıda zikredeceğimiz) hadîslerin şu âyetlere aykırı olduğu ifade edilmektedir: ‘İnsan için ancak çalıştığı vardır!” Necm, 39. “Allâh, kulları için zulüm dilemez” Mü’min, 21. “De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin” Kehf, 29. “Bir toplum kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allâh, o toplumun durumunu değiştirmez’’ Rad, 11. “Sizi o yarattı, kiminiz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadere-iman-kurana-aykiri-mi/">Kadere İman Kuran’a Aykırı Mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cami.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7599" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cami.jpg" alt="Kadere İman Kuran'a Aykırı Mı ?" width="590" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cami.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/cami-300x127.jpg 300w" sizes="(max-width: 590px) 100vw, 590px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaderle ilgili (aşağıda zikredeceğimiz) hadîslerin şu âyetlere aykırı olduğu ifade edilmektedir:</p>
<blockquote><p>‘İnsan için ancak çalıştığı vardır!” Necm, 39.</p>
<p>“Allâh, kulları için zulüm dilemez” Mü’min, 21.</p>
<p>“De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin” Kehf, 29.</p>
<p>“Bir toplum kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allâh, o toplumun durumunu değiştirmez’’ Rad, 11.</p>
<p>“Sizi o yarattı, kiminiz küfredendir, kiminiz îmân eden. Allâh, yaptıklarınızı görmektedir.” Teğâbün, 2.</p>
<p>“Biz, onu (insanı) yola hidâyet ettik. İster şükreder, ister küfreder.’’ İnsan, 3.</p>
<p>“Eğer Allâh dileseydi, onları bir hidâyet üzerinde toplardı.” En’âm, 35.</p></blockquote>
<p>Ayrıca bu âyetlerin yanında bazı îmân esaslarının sayıldığı âyetlerde de kadere îmânın zikredilmediği iddia edilmektedir.</p>
<p>Bütün bu âyetlerde insanın sorumluluğu vurgulanmaktadır. Aslın­da kimsenin buna itirazı yoktur. Ancak, hadîsler sanki böyle düşünen­lere göre, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmakta, onları fiile icbar etmektedir. Konuya girmeden kısaca şunu belirtmekte fayda var­dır: Bu âyetler, insanların tercihler yapabileceğini, bu tercihlerinden de sorumlu olduğunu vurgulamaktadır. Fakat mesele, bu tercihleri yarata­nın kim olduğudur. Bu âyetlerden insanın tercihlerini kendinin yarat­tığı çıkmaz. Oysa aşağıda da göreceğimiz gibi Allâh, her şeyi bilir; ama bilmesi insanı icbar etmez; insanın iradesini kullanarak tercihler yap­masına izin verir, ama tercihleri sadece O yaratır.</p>
<p><strong>Şimdi önce “kader” lafzının geçtiği “kadere îmân” ile ilgili bazı ha­dîsleri kaydedelim:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Meşhur Cibril hadîsi: Abdullah b. Ömer’in, babası Hz. Ömer’den naklettiği hadîs şöyiedir: “Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’in yanında bulun­duğumuz sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisi­ni kimse tanımıyordu. Doğru Peygamber (s.a.s.)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu ve ‘Ya Muhammedi Bana İslâm’ın ne olduğunu söyle’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): ‘İslâm; Allâh’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Al­lah’ın Rasûlü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt i hac etmen­dir’ buyurdu. O zat: ‘Doğru söyledin’ dedi. Babam dedi ki: Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu.</p>
<p>‘Bana îmândan haber ver’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.): ‘Allâh’a, Allâh’ın meleklerine kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inan­man, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır’ buyurdu. O zât yine:</p>
<p>‘Doğru söyledin’ dedi. Bu sefer:</p>
<p>‘Bana ihsandan haber ver’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.):</p>
<p>‘Allâh’a O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da, o seni muhakkak görür’ buyurdu. O zat:</p>
<p>‘Bana kıyâmetten haber ver’ dedi. Rasûlullah (s.a.s.) ‘Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir’ buyurdular.</p>
<p>‘O halde bana alâmetlerinden haber ver’ dedi. Peygamber (s.a.s.):</p>
<p>‘Cârıyenın kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir buyurdu. Babam dedi ki:</p>
<p>Bundan sonra o zat gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Rasulü bana: &#8216;Ya Ömer! O soru soran zatın kim olduğunu biliyor sun?’ dedi. ‘Allâh ve Rasûlü bilir’ dedim.</p>
<p>‘O Cibril’di. Size dîninizi öğretmeye gelmişti’ buyurdular.”(Müslim,İman,1)</p>
<p>Burada kısaca Cibril hadîsi üzerinde durmakta fayda vardır. Tespitlere göre, Cibril hadîsi şu sahâbîler tarafından nakledilmiştir:</p>
<p>İbn Ömer-Hz. Ömer-İbn Ömer-Ebû Hureyre-Ebû Zerr -Ebû Hureyre- Enes b. Mâlik- İbn Mes’ûd- İbn Abbâs -Ebû Âmir Cerir b. Abdillah- Umeyr b. Katâde.</p>
<p>Cibril hadîsiyle ilgili ulemâ tarafından sıhhati konusunda en ufak bir şüphe duyulmamıştır. Bu hadîsin geneli itibariyle sahîh ve meş­hur oldulememiz mümkündür. Bununla birlikte zayıf ve illet­li tarîkleri de vardır. Ancak bu zaaflar şiddetli değildir.ğunu söy</p>
<p>Kettanî gibi hadîsin mütevâtir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat sened ve metin itibariyle tevâtürden bahsetmek mümkün gözükmemek­tedir. Bununla birlikte, rivâyet farklılıkları ve kullanılan değişik lafızlar bir kenara bırakılırsa, Cibril’in insan sûretine girerek Hz. Peygamber’e îmân, İslâm, ihsan ve kıyâmet zamanı gibi konularda soru sorma­sı, rivayetlerin bütününün üzerinde duruduğu bir konu olması hasebiy­le manevî mütevâtir olarak kabul edilmelidir.</p>
<p>Cibrîl hadîsinin belki de ihtiva ettiği konulardan en önemlisi, kade­re îmân meselesidir. Bu konu, hadîsin bütün tarîkleri göz önünde bulun­durulduğunda çok büyük bir kısmında yer almaktadır. Kader konusunu içermeyen rivâyetler, genelde Ebû Hureyre’den nakledilmiştir. An­cak hepsi böyle değildir. Ebû Hureyre-Ebû Zerr kanalıyla gelen tarîk­lerde kader konusu mevcuttur. Yine Ebû Hureyre’den nakledilen Uma- re b. Ka’ka’a rivâyetinde de kadere îmân bulunur. Kadere îmânı içer­meyen tarîklerin kadere îmânı içeren tarîklere göre eksik olduğu söy­lenebilir. Cibril hadisinin aslında kadere îmân konusu bulunmaktadır.(1)</p>
<p>Şu kadarı ifade edilmelidir ki, belki Cibrîl hadîsine dayanarak ka­der konusunun manevî mütevâtir derecesine ulaştığını söylemek zor­dur. Fakat kader konusundaki farklı lafızlarla farklı sahâbîlerden rivâ- yet edilen bütün hadîsler topluca değerlendirildiğinde rahatlıkla ma­nevî mütevâtir seviyesine çıktıklarını söylemek mümkündür. Kaldı ki, bu hadîslerin manasını Kur’ân da açık bir şekilde desteklemektedir.</p>
<p>Sıhhati üzerinde ittifak olan Cibrîl hadîsiyle ilgili, ne var ki, özel­likle son zamanlarda Cibrîl hadîsinin sıhhati üzerine bugüne kadar bi­linenlerin aksi istikametinde bazı tereddütlü yorumlara da rastlamak mümkün hale gelmiştir. Hüseyin Atay, bu konuda gel-gitler yaşamış, kadere îmân yerine altıncı şart olarak “Allâh’ın inâyetine inanmayı sa­lık vermiştir! Süleyman Ateş, bir okurunun Cibrîl hadîsi hakkındaki so­rusuna “Bu hadîs, çok sağlam denilen kaynaklarda var; ama bana göre, uydurmanın ince ayarlısıdır. Kadere, hayır ve şerrin Allâh’tan olduğu­na inanmak Peygamber döneminin konuları değildir. Kur ân da inanç esaslarını belirten âyette kader konusu yoktur&#8230; Gerçi Kur ân da Al-lâh’ın, olacak her şeyi önceden yazdığına dair ayetler vardır ama bu husus, îmân esasları arasında sayılmamıştır. Kadere iman sorunu, ikin­ci, üçüncü asırlarda çıkan mezhep ve kelâm tartışmalarının ürünüdür. İşte bu adamlar düşüncelerini, Peygamber diliyle onaylatmak istemiş­lerdir. Çok kurnazlık yapılmıştır.” şeklinde, İlmî olmayan bir değerlen­dirmede bulunmuştur.</p>
<p>Hayri Kırbaşoğlu, bir eserinde söz konusu hadîsi ızdıraba örnek olarak göstermiş; geniş Müslüman kitleler nazarında en tartışmasız ve üzerinde tamamen ittifak edilmiş bu hadîsin metinlerinde hiçbir ihtilafın bulunmadığı kanaatinin yaygın olduğunu, gerçekte ise çeşitli rivâyetleri arasında ciddi problemler bulunduğunu -kaderin zikredildiği ve edilmediği rivayetleri örnek göstermek süretiyle- ifade etmiştir.(2)</p>
<p>Sonuç olarak yukarıdaki değerlendirme dikkate alındığında kade­re îmân konusunun îmân esaslarından olmadığını söyleyenlerin iddi- alarmın kıymeti haiz bir tarafı bulunmamaktadır. Hadîsin bazı tarîklerinde kadere îmân bahsinin bulunmadığı doğrudur. Ancak bu problem değildir. Hadîsin çoğu tarîkinde bu ifade vardır. Kırbaşoğlu’nun ızdırab iddiası delilsizdir. O, ızdırabı da gelişigüzel ve usulden bağımsız olarak kullanmaktadır. Hadîslerde en ufak ihtilaf veya farklılık gör­düğünde ızdırab damgası vurabilmektedir. Mi’râc hadîslerini de böyle değerlendirmiştir. Oysa rivâyetleri uzlaştırma veya rivâyetler arasında tercih imkânı bulunmaktadır. Buna göre, kadere îmân ifadesi, hadîsler­de sabittir. Ayrıca, Cibrîl hadîsi vesilesiyle kadere îmânın îmân esasla­rında bulunmadığını söyleyenler, diğer hadîs ve âyetlere bakmamakta­dır. Bilindiği gibi, hadîslerde oldukça fazla, Kur’ân’da ise yeteri kadar, kadere îmân vurgulanmaktadır.</p>
<p><strong>2</strong>-Câbir b. Abdullah’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle dedi: “Bir kul, kadere, hayır ve şerrin Allâh’tan olduğuna, başına geleceği takdir edilen şeyin mutlaka geleceğine ve gelmeyeceği takdir edilen şeyin de kesinlikle gelmeyeceğine inanmadıkça mü’min olmaz.”(Tirmizi,Kader,10)</p>
<p><strong>3-</strong>Diğer rivâyet: “Kişi şu dört şeye îmân etmedikçe mü’min olamaz;Allâh’tan başka hiçbir ilah ve otoritenin olmadığına,Benim Allâh’ın Resûlü olduğuma ve beni hak ile gönderdiğine,Ölüme ve ölümden sonraki dirilmeye,Kadere.”(Tirmizi,Kader,10)</p>
<p><strong>4-</strong>İbn Deylemî’den rivâyet edilmiştir: Ubeyy b. Kâ’b’in yanma var­mıştım. Kendisine: “İçimde kaderle ilgili bazı şüpheler belirdi. Bana bu mevzuda birşeyler anlat. Umulur ki Allah bu sayede kalbimden bu şüp­heyi giderir” dedim.</p>
<p>“Eğer Allâh, göklerinde ve yerlerinde bulunan halka azab etseydi, onlara zulmetmiş sayılmazdı. Eğer onlara rahmetle muamele etseydi, bu, (onlar için) amellerinin karşılığından daha hayırlı olurdu. Eğer sen Allâh yolunda Uhud (dağı) kadar altın harcasan, kadere îmân etmedik­çe (kaderde) sana isabet eden şeyin sana (mutlaka) erişeceğini, (kader­de) sana isabet etmeyen şeyin de sana erişemeyeceğini bilmedikçe, Al­lâh bunu senden kabul etmez. Eğer bundan başka bir inanç üzerinde Ölürsen cehenneme girersin” dedi. Sonra Abdullah b. Mes’ûd’un ya­nına vardım. O da (bana) buna benzer sözler söyledi. Sonra Huzeyfe b. el-Yemân’m yanma vardım. O da aynı şeyleri söyledi. Sonra Zeyd b. Sâbit’e vardım. O da bana Peygamber (s.a.v.)’den buna benzer söz­ler nakletti.(Ebu Davud,Sünne,16;A.Hanbel,Müsned,V,183) Elbânî’ye göre sahîhdir. Müsned’i tahkik edenlere gö­re de sahîhdir.</p>
<p>İbn Deylemî’nin aynı rivâyeti İbn Ebî Asım’ın Kitâbu’s-sünne sin­de geçer.(3) Burada Zeyd b. Sâbit’e sorar. Zeyd de merfuan Hz. Pey­gamberden yukarıdaki ifadeleri nakleder. Ancak bu iki kaynakta ka­dere îmân etmedikçe” açılarak “hayrı ve şerriyle kadere îmân etme­dikçe” ifadesi geçer.</p>
<p><strong>5-</strong>Enes anlatıyor: Resûlullâh (a.s.) dedi ki:</p>
<p>“Üç şey vardır ki îmâ­nın aslındandır:</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Lâ ilâhe illallah diyene saldırmamak, işlediği herhangi bir güna­hı sebebiyle bu kimseyi tekfir etmemek, herhangi bir ameli se­bebiyle de İslâm’dan dışarı atmamak.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Cihâd; bu Allâh’ın beni peygamber olarak gönderdiği günden, bu ümmetin Deccâl’e karşı savaşacak en son ferdine kadar ce­reyan edecektir; onu, ne imâmın zâlim olması, ne de âdil olma­sı ortadan kaldıramayacaktır.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Kadere îmân.(Ebu Davud,Cihad,35)</p>
<p><strong>6.</strong>İmrân b. Husayn’dan rivâyet edilmiştir: “Bir adam, ‘Ey Allâh’ın Resûlü! Cennetlik ve cehennemlikler (Allâh tarafından önceden) bilinmekte midir?’ diye sordu. Hz. Peygamber, ‘Evet’ dedi. Adam, ‘öyleyse insanlar niye amel etsinler?’ dedi. Hz. Peygamber, ‘Herkese ne için yaratıldı ise, kendisine o kolaylaştırılacaktır’ buyurdu.”(Buhari,Kader,2;Müslim,Kader,9-10;Ebu Davud,Sünnet,17)</p>
<p>Kader, demişken; burada kaderin nasıl algılandığına dair kısa bir hatırlatmada bulunmamız gerekir: Kadere îmânın iki boyutu vardır;</p>
<p><strong>1-</strong>Allâh’ın her şeyi bilmesi</p>
<p><strong>2</strong>-Allâh’ın her şeyi yaratması.</p>
<p>Ehl-i Sünnet, her ikisini kadere îmânın vazgeçilmez unsurları olarak kabul ederken; Kaderiyye, ikinci şartı reddetmiştir. Oysa Kur’ân’a | bakıldığında —mesela, “O, sizi ve yaptıklarınızı yaratandır âyetinde olduğu gibi- Allâh’ın her şeyin yaratıcısı olduğu apaçık görülür. Ehl-i Sünnet, bu iki boyutu kabul ederken, kulun mecbur olduğunu da söylememiştir.</p>
<p>Görüldüğü gibi, hadîslerde kader kelimesi kullanılarak kadere îmân  vurgulanmaktadır. Son hadîste kader kelimesi kullanılmasa bile ona işaret edilmektedir. Kadere îmân, Allâh’ın olmuş ve olacak her şeyi bilmesi ve zamanı geldiğinde halketmesidir. Kadere îmân, Allâh’ın kâinatın yaratıcısı olmasının, kâinatın hükümdarı olmasının ve kâinatı her an  kontrol altında tutmasının da bir neticesidir. O, meliktir, O, âlimdir, O kayyûmdur. Kâinat, O’nun dilemesi ve izniyle ayakta durmaktadır, ; O, böyle bir Rabb’dir. O Rabb’i bu şekilde bilmek ve bellemek lazımdır. Biz, O’nu bir beşer olarak hakkıyla takdir edemesek bile O’nun öğrettiği kadar takdir etmek durumundayız. Yoksa, onu hakkıyla takdir! edemeyen Ehl-i Kitâbm durumuna düşeriz.</p>
<p>Günümüzde kadere îmâmn îmân şartlarından olmadığını iddia  edenler vardır. Bunların böyle bir yargıya varmalarının temel nedeni, halk arasındaki yanlış kader anlayışıdır. Buna göre, başımıza gelenler, alın yazısıdır. Bizler mecbur, zorunlu varlıklarız. Ne yaparsak yapalım, hayatımızda değişikler yapamayız. Bir kere, kaderimiz yazılmıştır. Bu, arabesk bir kader anlayışıdır. Doğrularla yanlışlar iç içe girmiştir. Doğ­rudur, başımıza ne gelmiş ise bu kader planında cereyan etmektedir- Ama başımıza ne geleceğini bilmiyoruz ki, şimdiden “kaderimiz bu” di­yerek sorumluluktan kaçalım! Tabii buradan diğer bir aşırı sonuç ortaya çıkıyor: İnsan, özgür iradeye sahiptir. Her ne yapıyorsa kendi yarattığıdır; her yaptığı kendi elindedir.</p>
<p>Bununla birlikte, halk arasında -ki halkın hepsi de böyle düşün­mez- böyle bir kader anlayışının varlığına dayanarak kaderi inkâr et­mek söz konusu olamaz. Zira kader; Allâh’ın, mutlak ilmine bağlı ola­rak, olmuş-olacak her şeyi bilmesidir. Allâh’ın her şeyi bilmesi, kulla­rı icbar anlamına gelmez. Allâh’ın bilmesi, bizim eylemlerimizin sebe­bi, zorlayıcısı değildir. Zira kullar, özgür iradeye sahip olduğu gibi; bir saniye, bir salise sonra ne olacağını de bilmemektedirler. Onlara dü­şen, iradeleriyle hareket etmek, sorumluluklarını yerine getirmektir.</p>
<p>Bu kader anlayışı, aynıyla, Kur’ân’da da vardır. Pek çok âyet ol­makla birlikte, bir kaç tanesini kaydetmekle yetinelim:</p>
<p><strong>a</strong>-“(Ey Muhammedi) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’ân’dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz.Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve giz­li) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz da yazılı)dır”(Yunus,61)</p>
<p>Kur’ân’da da bildirildiği gibi, Allâh, insanın içinde bulunduğu her durumu en ince ayrıntısına kadar bilendir. Çünkü zaten insanı da, in­sanın içinde olduğu bütün hal ve durumları da yaratan Allah tır. Bir an insanın kafasından geçen bir düşünceyi, aynı anda bedeninin herhan­gi bir yerinde oluşan bir ağrı hissini, o an elinde okuduğu kitabı, o ki­tabın hangi kitap olacağından o an okuduğu sayfaya ve o an okuduğu kelimeye kadar her detayı Allâh yaratır ve tüm bunlar, Allâh’ın sonsuz bilgisi dahilindedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>b</strong>-“Şüphesiz ki biz, her şeyi (belli) bir ölçüye (kadere) göre yarat­tık.’’(Kamer 49)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>c</strong>-“Gaybın anahtarları yalnızca O’n katindadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin.Yerin karanlıklarında da hiçbir tane,hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allâh&#8217;ın bilgisi dahilinde, Levh-i Mahfûz&#8217;da) olmasın”.(En’am,59)</p>
<p>“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mafûz&#8217;da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allâh’a göre kolaydır”.(Hadid,22)</p>
<p>Bütün bu âyetler, Allah’ın mutlak ilmini ve olayların kader planı çerçevesinde meydana geldiğini göstermektedir. Bu âyetlerde kader ke­limesi geçmiyor diye, kadere îmâna itiraz edilemez. Zira Allâh’ın tiim bilgi ve takdiratının yazılı olduğu, kitapta olduğu vurgulanmaktadır. Vakti geldiğinde bu yazılı olanlar yaratılmaktadır. Her şey bu yazıya göre cereyan etmektedir. Hatta burada yazıdan/kitaptan bahsedilme­si dikkat çekicidir. Bu yazının da Allâh’ın mutlak ilmi olduğu açıktır. Bizler de kader derken Allâh’ın bu mutlak ilmini kastediyoruz. Dola­yısıyla Allâh’ın bu mutlak ilmine, bu ilmin gereği olan olmuş ve olacak her şeyi bildiğine îmân etmekle yükümlüyüz.</p>
<p>Burada bir noktaya işaret etmemiz gerekir. Kamer Sûresi’nde gö­rüldüğü gibi, âyetlerde kader kelimesi geçmektedir. Ama buna “kade­rin manası, ölçü, denge, miktar vs..dir” denilerek itiraz edilmektedir. Hatta Kur’ân’da geçen “kader” kelimesinin sadece “doğa yasaları” olduğunu iddia edenler vardır. Oysa, hem bu âyet hem de konuyla alakalı diğer âyetler iyice düşünüldüğünde her şeyin bir kader ile, kade­re göre yaratıldığını vurguladığı görülecektir. Bunu, sadece kâinatta­ki hesap, ölçü ve denge ile izah etmek eksik olur. “Her şey” denildiği­ne göre buna kâinat dahil olduğu gibi, insan dünyası, insan hal ve dav­ranışları da dahildir. Kamer Sûresi’ndeki âyetin bağlamına bakıldığın­da sosyal ve tarihsel olaylardan bahsettiği görülür. Doğa yasalarından hiç bahis yoktur. Sosyal ve tarihsel olaylar ise insanın içinde bulundu­ğu olaylardır.</p>
<p>Buna göre, insan hal ve davranışları da ölçü ve denge an­lamında bir kader ile, bir kadere göre yaratılmaktadır. Nasıl ki karın, yağmurun yağışında, güneşin ışığında, dünyanın dönüşünde bir ölçü ve denge varsa, insan düzeninde de belki idrâk etmekte zorlandığımız bir ölçü ve denge vardır. Bu ölçü ve denge, şüphesiz, Allâh’ın ilminde ve halkındadır (halk edişinde / yaratmasında). Şüphesiz, emr de halk da Allah’a aittir. Bizler kâinatta, mesela hayvanlar aleminde olanların bir kadere göre olduğunu rahat bir şekilde idrâk edebiliyoruz. İnsan âle­mi dışında olanların belli bir programa, kader programına göre cere­yan ettiğini anlayabiliyoruz. Ancak insan âlemine gelince, kaderi anla­makta zorlanıyoruz. Bütün bir özgürlüğü insanın eline vermeye çalışı­yoruz. Oysa insan âleminin özgür irade içinde yaratılması da onun ka­deridir. Nasıl ki, hayvanların içgüdü ile hareket etmeleri onların kade­ri ise, insan âleminin de özgür irade içinde hareket etmesi, onların ka­deridir. Onlar, bu vasıfta yaratılmıştır. Bu kader, bu plan ve düzen içe­risinde hareket ediyoruz.(3)</p>
<p>Bir diğer husus da, kadere îmân reddedildiği için îmân esaslarının altı değil beş olduğu yanılgısıdır. İman esasları altı dahi olsa, onu al­tı ile sınırlamak doğru değildir. Tıpkı İslâm’ın şartlarını beşle sınırla­mak mümkün olmadığı gibi. Belki bunların îmân ve İslâm’ın en önem­lileri, en temelleri, en olmazsa olmazları, olduğu söylenebilir; ancak, îmân veya İslâm ilkeleri bunlarla sınırlanamaz. Dolayısıyla, îmân esas­ları beştir, diye diretmenin bir mantığı yoktur. Kur’ân’da Allâh’ın her şeyi bildiği yazılıdır; yaş kuru her şeyin kitapta kayıtlı olduğu ifade edil­mektedir. Şimdi buna îmân edilmeyecek midir? Aslında bütün bunlar, Kitâb’a îmânın içinde mündemiçtir. Dahası, bütün bunlar, Resûl’e îmâ­nın içinde mündemiçtir. Resûl îmân edilecek ne getirdeyse ona îmân edilecektir.</p>
<p>Kur’ân “gayba îmân eden mü’minlerden” bahsetmektedir. Ancak, Kur’ân’da îmân esaslarının sayıldığı âyetlerde “Allâh, peygam­berler, kitaplar vs.”‘nin yanında bir de “gayba îmân” sayılmamaktadır. Şimdi gayba îmân edilmeyecek midir? Burada, gayba îmândan mak­sat; Allâh, melek, âhiret vs.dir, denilebilir. Doğrudur. Aynen bunun gibi, kadere îmân da Allâh’ın sıfatlarıyla ilgilidir. Kader, Allâh’m ilim ve halk sıfatlarıyla ilgilidir. O halde, Allâh’m bu sıfatlarına îmân gerek­meyecek midir? Allâh, her şeyi bildiğini söyleyecek; her şeyi yarattığı­nı söyleyecek; biz ise “hayır, Allâh öyle her şeyi bilmez; öyle her şeyi yaratamaz; bazı şeyleri o yaratır bazılarım biz; veya her şeyi kul yara­tır” yahut “hayır, îmân şartlarının sayıldığı âyederde bu geçmiyor” di­yerek, kaderi inkâr edeceğiz. Bu, mümkün müdür?! Benzer bir şekilde,Kuran’da cinnin varlığı  geçmektedir. Kur’ân&#8217;da îmân esaslarının sayıldığı ayetlerde cinnin varlığına îman geçmediği için şimdi bu, îmân konusu olmayacak mıdır?</p>
<p><strong>Sonuç olarak şu söylenebilir:</strong> Allâh için zaman söz konusu değildir. Her şeyi bilir. Her şeye gücü yeter. O’nun bilmesi, kulları icbar anlamına gelmez. Kul, yaptıklarından sorumludur. Çünkü irade, niyet ve tercih sahibidir. Kul, başına ne geleceğini bilmediği için niyet ve tercihlerde bulunur, bulunmak zorundadır. Kulun tercihlerini ise Allah yaratır. Allâh her şeyi bilir ve her şeyi yaratır. Allah’ın herşeyi bilmesi değil, ama her şeyi yaratması, bazılarınca kulun sorumluluğuna aykırı görülmüştür. Oysa Kur&#8217;ân’ın ifadesiyle Allah; hâlıktır, her şeyi yaratandır; emir de halk da O’na aittir. Ayrıca o, her an bir iştedir, yani yaratmaktadır. O, yaratmayı durdursa kâinat durur. Kul, yaptığı fulleri yaratmamış, onları tercih etmiş, kesbetmiştir. Diğer bir ifadeyle onlan “yapmıştır&#8217;’; ama yaratmamıştır. Zahir dünyada insa­noğlu, yapıp ettiği şeyleri kendi yaratıyor gibi algılamaktadır. Allah, “’sen atmadın, biz attık&#8217;’ buyurur.</p>
<p>Bu, manevî olarak kibri engelleme­ye matuf bir ifade olarak yorumlanabilirse de onda hakikat payı da vardır. Yani “sen atmadın (yaratmadın), biz yarattık”. Çünkü atılan şeyi insanın attığı herkesçe malumdur. Onun bir irade gösterdiği or­tadadır. Ama sonucu yaratan, Allah’tır.Mesela, yaşam ünitesine bağ­lı bir bebeğin veya kişinin yaşaması, o makineye bağlı kabul edilmek­tedir. Yahut birinin o fişi çekip çekmemesine bağlı zannedilmektedir. O fiş çekilse kişinin hayatına son verildiği düşünülmektedir. Şayet fiş çekihneseydi, kişinin daha uzun yaşayabileceği zannedilmektedir. Bu­nun bir misali de öldürme olayıdır. Katil, kişiyi öldürmeseydi, o da­ha uzun yaşayacaktı. Katil, kişinin ecelini belirlemiş oldu. Şayet “ka­til onu öldürmeseydi, o kişi yine ölecekti” dersek, katilin ne sorum­luluğu olabilir?!</p>
<p>Evet, bütün bunlar, zahir dünyada gördüklerimizdir. Doğrusu ak­lımızla idrâk ettiklerimiz de bu kadardır. Katil, adamı öldürdü. Öldürmeseydi, adam daha uzun yaşayacaktı. Ama biz sebepler dünya­sında yaşıyoruz. Kişinin “daha uzun” yaşayıp yaşamayacağını bilmi­yoruz. Katil onu öldürmeseydi, diyerek bu yargıya varıyoruz. Belki katil öldürmeseydi, başka bir sebeple ölecekti. Bu noktada bildiğimiz tek şey, her varlığın bir eceli olduğudur. Ecel geldiğinde ruh bedenden ayrılır. Peki, burada insan niçin sorumlu olmaktadır? Çünkü in­sana “öldürme! denilmiştir. İnsan, bu emre riayet etmediği için so­rumludur. Böyle değil de sebeplerin mutlak etkin olduğunu düşündü­ğümüzde onları tanrılaştırmış oluruz. Oysa sebepleri de yaratan Al­lah’tır. Bize düşen, niyettir; irade göstermektir. Sorumlu olduğumuz alan da budur.</p>
<p>Yukarıda verdiğimiz yaşam ünitesi örneğine bir daha bakalım. Şöyle düşünelim. İnsan, bir yaşam ünitesi makinesi yaptı. Bu makine, mesela, bebeğin nefes alıp vermesini sağlıyor. Biz, makineye dönüp “teşekkür ederim makine, sen olmasaydın, bebek ölürdü” desek isabetli olur mu? Biraz komik kaçar, değil mi? Ama zahirde, burada, hayatı makine sağ­lamaktadır. Oysa işin aslı öyle değil. O makineyi yapan bir insan var­dır. Esasen hayatı insan sağlamaktadır. Belki mecazen bunu makineye atfedebiliriz. Hakîkaten ise yapan, insandır. Asıl teşekkür edilmesi ge­reken de insandır. Makine, insan eyleminin bir yansımasıdır, o kadar. Başka bir gücü yoktur. Aynen burada olduğu gibi, insan da Allâh ın bir yaratığıdır. Allâh’ın eyleminin/fiilinin bir tezahürüdür.</p>
<p>İnsanı makine­ye benzetmek, doğru değil; ancak, meseleyi anlatmak için söylüyoruz. İnsan ancak bir fiili yapmaya niyet eder, onu yapar, kazanır, kesbeder. Ancak o fiili yaratamaz. Fiilinin bir tezahürüdür. İnsanı makine­ye benzetmek, doğru değil; ancak, meseleyi anlatmak için söylüaratmak, Allâh’a mahsustur. Olmaz ya, deni­lecekse mecazen insan yaratmış, denilebilir; hakikatte yaratan, Allâh tır. Zira insanın yaratmaya gücü yoktur; makinenin olmadığı gibi. Maki­neyi yapanın gücü olabilir. Dolayısıyla, insanı yaratanın gücü olabilir, diğer eylemleri yaratmaya. İşte bu noktada, Allâh’ın yaratmasını anla­makta güçlük çekiyoruz. Kalkıp insan özgür olsun, sorumlu olsun di­ye, yaratmayı insana atfediyoruz. Oysa bu, insana kaldıramayacağı yü­kü yüklemektir. İnsana yer açalım derken, Allâh’ı hükümranlığından ediyor, insanı onun tahtına yerleştiriyoruz. İslâm, insana sınırlı olarak yerini açmıştır. Bu da onun sorumluluğunu izaha yeterlidir. Batı zihni- yetinin bugün yapağı ise insana mutlak özgürlüğünü vermektir. Onun babşı, insan merkezli bir bakış açısıdır. Bu, tanrıdan boşalan yeri doldurmak için gerekliydi.Sonuçta dünyanın ne hale geldiği malumdur.Peki,biz Müslümanlara ne oluyor ?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(1)-bk.Bekir Tatlı,Hadis Tekniği Açısından Cibril Hadisi ve İslam Düşüncesine Yansımaları,Basılmamış Doktora Tezi,Ankara,2005,syf;254-257</p>
<p>(2)-H.Kırbaşoğlu,İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi,Ankara,2000,syf;207</p>
<p>(3)-Yavuz Köktaş,Tüm Yönleriyle Akaid Hadisleri,syf;256-265</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yavuz Köktaş,Kurana Aykırı Görülen Hadisler</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadere-iman-kurana-aykiri-mi/">Kadere İman Kuran’a Aykırı Mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kadere-iman-kurana-aykiri-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resûl-i Ekrem&#8217;e İmân ve İtaat Etmenin, Sünnetine Uymanın Farz Oluşu -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekreme-iman-ve-itaat-etmenin-sunnetine-uymanin-farz-olusu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekreme-iman-ve-itaat-etmenin-sunnetine-uymanin-farz-olusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 17:32:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cibril Hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Münafıklık]]></category>
		<category><![CDATA[Nifak]]></category>
		<category><![CDATA[Nifak ve Münafık]]></category>
		<category><![CDATA[Resûlullah'a İnanmayan Müslüman Olamaz]]></category>
		<category><![CDATA[Resulün Sünnetine İtaat Farz Oluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Resule İman ve İtaat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3423</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Daha önce verilen bilgilerden Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Allah’ın Elçisi olduğu iyice anlaşıldığına göre(1), onun peygamberliğine îmân etmenin, Allah katından alıp getirdiği dinin esaslarını kabul ve tasdik etmenin farz olduğu anlaşılır. Şerh:Şu ve benzeri âyetler de bunu gösterir: “Peygamber size neyi emrettiyse ona uyun; neyi yasakladıysa ondan da kaçının.” (2) Allah&#8217;a resulüne indirmiş olduğumuz nur&#8217;a [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekreme-iman-ve-itaat-etmenin-sunnetine-uymanin-farz-olusu/">Resûl-i Ekrem’e İmân ve İtaat Etmenin, Sünnetine Uymanın Farz Oluşu -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/resul-i-ekreme-iman-ve-itaat-etmenin-sunnetine-uymanin-farz-olusu/peygambere-uymanin-farz-olusu-420x420/" rel="attachment wp-att-15376"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-15376" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/peygambere-uymanin-farz-olusu-420x420.jpg" alt="" width="279" height="279" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/peygambere-uymanin-farz-olusu-420x420.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/peygambere-uymanin-farz-olusu-420x420-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/peygambere-uymanin-farz-olusu-420x420-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/peygambere-uymanin-farz-olusu-420x420-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 279px) 100vw, 279px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Daha önce verilen bilgilerden Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Allah’ın Elçisi olduğu iyice anlaşıldığına göre(1), onun peygamberliğine îmân etmenin, Allah katından alıp getirdiği dinin esaslarını kabul ve tasdik etmenin farz olduğu anlaşılır.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Şu ve benzeri âyetler de bunu gösterir: “Peygamber size neyi emrettiyse ona uyun; neyi yasakladıysa ondan da kaçının.”</em> (2)</p>
<p>Allah&#8217;a resulüne indirmiş olduğumuz nur&#8217;a iman edin (3)</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Bu âyette Kur ana “nûr” dendiği görülmektedir. Şu âyet de Kur anın nûr olduğunu göstermektedir: “Biz Kuranı bir nûr yaptık ki, onunla kullarımızdan dilediklerimize yol gösteriyoruz.” Kurana îmân etmek, İslâm dinine inanmak demektir.</em>(4)</p>
<p>Doğrusu seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Ey insanlar, siz de Allah&#8217;a ve Peygamberine inanasınız, ona yardım edesiniz, O&#8217;na saygı gösteresiniz ve O&#8217;nu sabah akşam tesbih edesiniz.»(5)</p>
<p><em><strong>Şerh</strong>;Bu âyette Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, ilk olarak onun peygamberliğine kimlerin inandığına, kimlerin inanmadığına “şâhitlik edeceği” dile getirilmektedir. İkinci olarak “Beşîr” yani “Müjdeleyici” özelliğiyle mu minleri Cennet’teki sonsuz güzelliklerle müjdeleyeceği bildirilmekte, üçüncü olarak da “Nezir” yani “Uyarıcı” özelliğiyle kâfirleri Cehennem azabıyla uyaracağı dile getirilmektedir</em>.</p>
<p>«Şöyle de: «Ey insanlar! Elbette ben, göklerin ve yerin sahibi olan, Kendisinden başka ilâh bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın hepinize birden gönderdiği elçisiyim. Öyleyse Allah’a îmân edin, Allah’a ve O’nun sözlerine îmân eden o ümmî Peygamber’e de îmân edin. Ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.»(6)</p>
<p>Resûlullah&#8217;a İnanmayan Müslüman Olamaz</p>
<p>Bu âyetler Allah’ın Elçisi olan Muhammed aleyhisselâma îmân etmenin farz ve vazgeçilmez olduğunu, ona îmân etmeyen kimseye mu min denemeyeceğini, ona îmân etmeden Müslüman olunamayacağını göstermektedir. Ve bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle ifâde buyurmaktadır.</p>
<p>“Fakat kim Allah’a ve Resûlüne îman etmezse, bilsin ki Biz kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık. ”(7)</p>
<p><em><strong>Şerh</strong>;Bu âyet hem Allah’a hem de Resûlullaha îmân etmenin şart ve vazgeçilmez bir ilke olduğunu göstermekte, Alllah ile Resûlullaha, ikisine birden îmân etmeyen kimselerin kâfirlikten kurtulamayacağını ortaya koymaktadır.</em></p>
<p>Ebû Hüreyre radıyallahu anhın rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, benim Peygamber olduğuma ve getirdiğim dine inanıncaya kadar insanlarla savaşmam emredildi. Eğer Allah’a, benim O’nun Peygamberi olduğuma ve getirdiğim dine inanırlarsa, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar.(8)İslâm’ın gerektirdiği haklar ise bunların dışındadır. Onların kalplerinde gizledikleri şeylerin hesabı Allah’a âittir.”(9)</p>
<p><em><strong>Şerh,“</strong>İslâm’ın gerektirdiği haklar bunların dışındadır”demek,Peygamber Efendimizin açıklamasına göre, evlendikten sonra zina eden, Müslüman olduktan sonra tekrar küfre dönen veya bir kimseyi haksız yere öldüren kimseler bu suçların karşılığı olan cezâyı görür demektir.(10)</em></p>
<p><em>Bir kimsenin ne düşündüğü, içinden neler geçirdiği ve özel hayatı kimseyi ilgilendirmez. Yaptığı gizli kapaklı işlerin hesabı ise Allah’a aittir. Bir kimse Kelime-i Şehâdet getirerek Müslüman olmuşsa, artık onunla savaşılmaz. Buna karşılık o da Kelime-i Şehâdet getirdiği için, İslâmiyet’in kendisinden beklediği görevleri yerine </em><em>getireceğine dâir söz vermiş olur. Bu görevleri yapması kendisinden beklenir ve istenir.</em></p>
<p>“Peygamber aleyhisselâma îmân etmek”, onun peygamber olduğu» tasdik etmek, Allah’ın ona peygamberlik görevi verdiğini kabul etmek demektir; aynı zamanda Resûl-i Ekrem’in Cenâb-ı Hak’tan alıp getirdiği bütün inanç esaslarını, emir ve yasak mâhiyetinde ağzından ou. sözü tasdik etmektir(11) ve onun Resûlullah olduğunu kalbiyle tasdikle beraber, diliyle de aynı gerçeği söylemektir. İşte bir kimse bu kalbiyle tasdik, diliyle de ikrâr ederse, Muhammed aleyhisselâma ona tam mânasıyla îmân etmiş olur.</p>
<p>Nitekim yukarıdaki hadisin Abdullah ibni Ömer (12) tarafından nakl len bir başka rivayetine göre Allah’ın Elçisi “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, Muhammed’in Resûlullah olduğuna inanıncaya kadar insanlarla savaşmam emredildi.” buyurmuştur.(13)</p>
<p><em><strong>Şerh</strong>;Bu cümlenin tam ifâdesi şöyledir: “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna inanmcaya, namazı tastamam kılıp zekâtı hakkıyla verinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi”</em></p>
<p><strong>Cîbrîl Hadisi</strong></p>
<p>Bu husus Resûl-i Ekrem’in Cibril hadisi olarak şöhret bulan aşağıdaki beyânlarında daha açık bir şekilde ifâde edilmiştir: Cebrail aleyhisselâm insan kılığına girerek Resûl-i Ekrem’in huzûruna geldiği ve ona: “Bana Islâm’ın ne olduğunu anlat!” dediği zaman, Peygamber aleyhisselâm “İslâm, Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehâdet etmendir.” buyurdu;(14) ardından İslâm’ın esaslarını saydı. Daha sonra Cebrâil ona îmânın ne olduğunu sordu. Resûl-i Ekrem de bu soruyu: “îmân, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine&#8230; îmân etmendir.” diyerek cevaplandırdı.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Bu hadisi Hz. Ömer rivâyet etmiş ve şöyle demiştir:</em></p>
<p><em>Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, yoldan gelmiş bir hali olmayan ve içimizden kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber’in yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadı, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:</em></p>
<p><em>– Ey Muhammed, bana İslâm’ı anlat! dedi.</em></p>
<p><em>Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:</em></p>
<p><em>– “İslâm, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı (tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdu. Adam:</em></p>
<p><em>– Doğru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. Adam:</em></p>
<p><em>– Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:</em></p>
<p><em>– “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir” buyurdu.</em></p>
<p><em>Adam tekrar:</em></p>
<p><em>– Doğru söyledin, diye tasdik etti ve:</em></p>
<p><em>– Peki ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:</em></p>
<p><em>– “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdu.</em></p>
<p><em>Adam yine:</em></p>
<p><em>– Doğru söyledin dedi, sonra da:</em></p>
<p><em>– Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.</em></p>
<p><em>Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:</em></p>
<p><em>– “Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir” cevabını verdi.</em></p>
<p><em>Adam:</em></p>
<p><em>– O halde alâmetlerini söyle, dedi.</em></p>
<p><em>Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:</em></p>
<p><em>– “Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak, başı kabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarışmalarıdır ” buyurdu.</em></p>
<p><em>Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:</em></p>
<p><em>– “Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben:</em></p>
<p><em>– Allah ve Resûlü bilir, dedim.</em></p>
<p><em>Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:</em></p>
<p><em>– “O Cebrâil’di, size dininizi öğretmeye geldi” buyurdu.(15)</em></p>
<p>Resul-i ekrem,bu hadisinde,Allah&#8217;a iman etmenin kalp ile inanmaya,İslam&#8217;ı kabul etmenin de,bunu dil ile söylemeye bağlı olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Bu konuda aranan ve arzu edilen bütün kalbiyle inanmak ve inandığını diliyle söylemektir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Mü&#8217;min sayılmak için kalben inanmak kafi gelse bile,bir kimsenin Müslüman olduğunu kabul edip cenaze namazını kılmak ve onu müslüman mezarlığına defnedebilmek için,onun bu inancınını diliyle söylemesi gereklidir.</em></p>
<p><strong>Nifak-Münafık </strong></p>
<p>İman konusunda en kötü hal,samimiyetle inanmadığı halde,diliyle inandığını söylemektir.Bu halde,nifak,böyle olan kimseye de münafık denir.Allahu Teala Resulüne şöyle hitap etmiştir;</p>
<p>«Münafıklar sana geldiklerinde ‘Senin Allah’ın Elçisi olduğuna şahitlik ederiz’ dediler. Allah senin Kendi Resulü olduğunu elbette biliyor. Fakat Allah münafıkların yalancı olduklarına da şahittir.»(16) Yani onlar: “Sen Allah’ın Elçisisin.” derken bunu inanarak söylemiyorlar, yalan beyânda bulunuyorlar. Kalplerinde olmayan bir şeyi dilleriyle söylemeleri ise onlara bir fayda vermeyecektir. Bu tavırlarıyla onlar mü’min olmadıklarını ortaya koymuşlardır. îmân kalplerine yerleşmediği, onlar sadece dilleriyle îmân ettiklerini söylediği için, bunun âhirette kendilerine bir faydası olmayacaktır.</p>
<p>O münafıklar Cehennem’in en alt tabakasında kâfirlerle birlikte bulunacaklardır. Ancak Müslüman olduklarını söyledikleri için yöneticiler kendilerine Müslüman muâmelesi yapacak, Müslümanlara uygulanan hükümler onlara da uygulanacaktır. Çünkü bir kimsenin kalbinde gizlediklerini öğrenme imkânı yoktur. Ve hiç kimseye bir başkasının kalbindekileri öğrenmesi emredilmemiştir. Tam aksine Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, savaştığı düşmanın Kelime-i Şehâdet getirmesine rağmen onu öldüren sahâbisine: “Yoksa onun kalbini yardın da içine mi baktın?” buyurmak sûretiyle birini kalbindeki düşünceye göre mahkûm etmeyi yasaklamıştır.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Bir defasında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, bir müşrik grubuna Müslümanlardan oluşan küçük bir askerî birlik göndermişti. Müslüman askerler, müşriklerle karşılaştılar. Müşriklerden biri istediği Müslümana saldırıp öldürüyordu. İslâm askerlerinden biri de onun boş bulunacağı ânı gözlüyordu. Üsâme bin Zeyd kılıcını çekip de o müşriği öldüreceği sırada o: “Lâ ilâhe illallah” dedi; fakat Üsâme onu buna rağmen öldürdü. Peygamber Efendimize bu birliğin habercisi ön bilgiler getirdiği zaman, Allah’ın Elçisi ona askerî birliğin durumunu sordu, o da olup biteni kendisine haber verdi. Hattâ o adamın durumunu ve Üsâme’nin ona ne yaptığını da anlattı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Üsâmeyi yanma çağırdı ve ona:</em></p>
<p><em>“Adamı niçin öldürdün?” diye sordu. Üsâme:</em></p>
<p><em>&#8220;Yâ Resûlallah! O adam Müslümanların canını yaktı; fa_ lanı ve falanı öldürdü.&#8221; diyerek birkaç şehidin adını saydı. Sözüne devamla şunları söyledi: &#8220;Ben ise onun üze-I üne yürüdüm. Kılıcı görünce:</em></p>
<p><em>&#8221;Lâ ilâhe illallah’ dedi.”</em></p>
<p><em>Resûl-i Ekrem Efendimiz:</em></p>
<p><em>“Böyle diyen adamı öldürdün mü?” diye sordu. O da:</em></p>
<p><em>«Evet» dedi. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi:</em></p>
<p><em>“Onun lâ ilâhe illallah sözü kıyâmet günü karşına geldiğinde ne yapacaksın?” dedi. Üsâme bin Zeyd :</em></p>
<p><em>«Yâ Resûlallah! Cenâb-ı Hak’tan beni bağışlamasını dile.» dedi. Ancak Resûl-i Ekrem durmadan:</em></p>
<p><em>«Lâ ilâhe illallah kelimesi kıyâmet günü karşına geldiğinde ne yapacaksın, söyle? “Lâ ilâhe illallah sözü kıyâmet günü karşına geldiğinde ne yapacaksın?” diyor,başka bir söz söylemiyordu.</em></p>
<p><em>O zaman Üsâme: “Keşke daha önce değil de, bugün Müslüman olsaydım!” diye üzüntüsünü ifâde etti.</em>(17)</p>
<p><strong>devamı</strong>:<a href="http://ilimcephesi.com/peygambere-itaat-etmek-ne-demektir/">http://ilimcephesi.com/peygambere-itaat-etmek-ne-demektir/</a></p>
<p>Kadı İyaz,Şifai Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir).cilt.2,syf;273-280</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekreme-iman-ve-itaat-etmenin-sunnetine-uymanin-farz-olusu/">Resûl-i Ekrem’e İmân ve İtaat Etmenin, Sünnetine Uymanın Farz Oluşu -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekreme-iman-ve-itaat-etmenin-sunnetine-uymanin-farz-olusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
