<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cengiz Anık | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/cengiz-anik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Jul 2020 14:44:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Cengiz Anık | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İyilik ile Kötülüğün Ötesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/iyilik-ile-kotulugun-otesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/iyilik-ile-kotulugun-otesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jul 2020 14:44:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik ile Kötülüğün Ötesi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Anık]]></category>
		<category><![CDATA[Efendi-Köle Ahlakı]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nietzsche]]></category>
		<category><![CDATA[Summum Bonum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24550</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nietzsche’nin dahiyane eleştirilerinin ilki, yani, hiyerarşik olarak birinci öncelikli olanı, iyilik ve kötülükle ilgili betimle­meleri ve anlamlandırmalarıdır. Bu bağlamda sorunsallaştırdığı- mız kavram; SumMum Bonum’dur. Summum bonum’un; Grek ve bir miktar farklı bağlamları olsa da Latinlerden bu yana; en yüksek-en yüce iyilik, en kut­sal iyilik, en güzel-tatmin edici iyilik gibi anlamları vardır. Böyle yazılınca kavram bomboş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iyilik-ile-kotulugun-otesi/">İyilik ile Kötülüğün Ötesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24578 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/GUiUDCe44CPZfUBl-636752028234673532-300x167.jpg" alt="" width="426" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/GUiUDCe44CPZfUBl-636752028234673532-300x167.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/GUiUDCe44CPZfUBl-636752028234673532-600x334.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/GUiUDCe44CPZfUBl-636752028234673532.jpg 680w" sizes="(max-width: 426px) 100vw, 426px" /></p>
<p>Nietzsche’nin dahiyane eleştirilerinin ilki, yani, hiyerarşik olarak birinci öncelikli olanı, iyilik ve kötülükle ilgili betimle­meleri ve anlamlandırmalarıdır. Bu bağlamda sorunsallaştırdığı- mız kavram; SumMum Bonum’dur.</p>
<p>Summum bonum’un; Grek ve bir miktar farklı bağlamları olsa da Latinlerden bu yana; en yüksek-en yüce iyilik, en kut­sal iyilik, en güzel-tatmin edici iyilik gibi anlamları vardır. Böyle yazılınca kavram bomboş görünüyor. Ama hem pagan hem tek tanrılı dinler açısından kutsal bir çehresi, hem somut hem soyut bir anlam alanı, hem uhrevi hem de dünyevi boyutları var. En önemlisi de bu kavram, hem tahakküm edici hem de özgürleşti­rici bir misyon yüklü. Açıklamaya çalışalım:</p>
<p>Summum bonum, bütün insanların mutlu olacağı bir dün­ya tasarımını anlatıyor. Gerçekten de bazı insanların mutlulu­ğunun alternatif maliyeti, başka bazı insanların mutsuzluğu mu­dur? Örneğin bu alternatif maliyet, bireysel ihtiraslar ise onları köreltelim. Özel mülkiyet ise ortadan kaldıralım. İktidar güdü­sü ise yok edelim. Tatmin olma ihtiyacı ise herkese her şeyi eşit dağıtalım. İlgi, sevgi, şefkat, hoşgörü v.s. arzuları ise önyargıla­rımızdan ve bağlılıklarımızdan arınalım ve hepimiz, her birimi­me önkoşulsuz davranalım. Buna benzer pek çok teori var ama hiçbir otorite, bugüne kadar herkesin mutlu olduğu bir yaşamı, bu dünyada bahşedemedi. Çünkü her şeyden evvel hiçbir teo­ri, şuna cevap bulamadı: Mutluluk bahşetmeyi hak eden insani araz nedir; ruh mu, beden mi? Çok farklı kavramlarla ifade edi­liyor ama bütün teorilerin odak noktası; ruh ve beden. Ruh mu tatmin ve teskin edilirse insan mutlu olur yoksa beden mi? Ya da her ikisi birden olabilir mi? En yüksek iyilik bir hedef olabi­lir ama acaba bizim hangi araz’ımız ile en yüksek iyilik merte­besine erişebiliriz.</p>
<p><strong>Pagan Olanın da Ülküsü Var:</strong> Pagan açısından en yüksek iyi­lik, herhangi bir canlı varlık gibi insanın beslenme, neslini devam ettirme ve güvenlik ihtiyaçlarını en tatminkar düzeyde karşıla­maktır. Mutluluğunun sınırları bu üçgen içindedir. Çabası, mü­cadelesi ve savaşlarının bu üçgen içinde kalması doğaldır. Dola­yısıyla bedensel haz, mutluluğunun rotasıdır. Geçmişte kalma­mıştır; lümpen burjuva dolayııtııyla tevarüs eden bu pagan rota­ya, bugün de sadakatte kusur işlenmediği söylenebilir. Kayıtsız­ca üretim ile pervasızca tüketim çılgınlığının ve her ne pahasına olursa olsun sahip olma hırsının temelinde, bedensel haz rota­sı ile ilintili bir mutluluk amacı bulunmaktadır. Bu mutluluk ar­zusu tam anlamıyla pagan kültürün mirasıdır. En önemli meşru­laştırma mekanizması ise, müntesibini baştan ayağa teçhiz eden rızık kavramıdır. Herkes, her türlü nefsani tatminsizliğini, rızık kavramı ile gerekçelendirip meşrulaştırabilmektedir.</p>
<p><strong>Takdis Edilen En Kutsal iyilik:</strong> İnsanların dünyevi meşguli­yetlere düşkünlüğünü hazmedemeyen erdemli kişi, kuşkusuz ki her zaman vardır ama biz onların hepsini Sokrat’ın şahsında te- cessüm ettirebiliriz. Sokrat, bildiğimiz kadarıyla, bedenine düş­kün insanların sefaletini ve bedenlerini beslemek için bu denli çabalayanların acziyetini vurgulayan en önemli filozoftur. Ona göre insanlar, ruhlarını beslemeyi beceremediği sürece, insan ol­ma mertebesine yükselmiş olamazdı. Dolayısıyla her bir nefsa­ni tatminle, tatminsizlikleri tahrik olan insanların yaşadığı bir dünyada en yüksek iyiliğin tezahür etmesi elbette mümkün de­ğildi. Nitekim Eflatun, Sokrat gibi bir bilgeyi öldüren bu sefil­lerin, kendi kendini yönetmesine cevaz veren yönetim tarzları­na tevessül edilmemesi için gerekli yönetim teorisini kurmuştur. Eflatun’un yönetsel teorisi, kurulabilecek en kamil ve tutarlı te­oridir ve yönetim mekanizması, uygulanması gereken ilahi bir vaaz gibidir. Sonuçta da hemen bütün imparatorlukların en sağ­lam epistemolojik mesnedi olmuştur ve onların meşruiyet zemi­nini oluşturmuştur. Bu meşruiyet sonradan, tek tanrılı dinlerin muhtelif renklerine büründürülmüş olsa da, sütun ve çatıları, Ef­latun’un formüle ettiği şekliyle kalmıştır. Artık, en yüksek iyiliği tecelli ettirebilecek yegane güç, bu dünyanın dışındaki bir otori­tedir. Bu otorite, bedensel hazların tümüyle disipline edilmesini, diyete tabi kılınmasını ve ruhların ziyadesiyle beslenmesini vaaz eden bir hükümranlık (domination) merkezidir.</p>
<p>Bu vaaz vesilesi ile insanlar arasındaki summum bonum, ol­dukça muhkem bir hiyerarşi mekanizması haline gelmiştir. Hatta en yüce iyiliğin önündeki engellerin itlaf edilmesine de bu vaaz cevaz vermiştir. Zira her bir insan için en yüksek iyiliğin ne ol­duğuna ve bir toplumun en yüce iyiliğe nasıl kavuşacağına dair rota, bedensel hazlarla değil, vaazla takdir edilmiştir. Artık mut­luluğa erişmenin yolunu, bu vaazların takdir ettiği rota belirle­mektedir. Modernizm de, tohumlarını bu rota sayesinde saçmış­tır ve aynı rotayı, kendine mal ederek yoluna devam etmiştir.</p>
<p><strong>Modern Summum Bonum:</strong> Ticari kapitalizmin dinamikle­rinden birisi; toplumun belirli bir kesiminin çok çalışıp, çok pa­ra kazanıp, bedensel hazlar için hiç para harcamamasıdır. Diğer dinamik ise, bir başka toplumsal kesimin bedensel hazları için sürekli israf etmesidir. Kapitalin (ya da paranın) belirli ellere ve­ya havuza transferi ve orada birikmesi böyle gerçekleşmektedir. Aksi takdirde, yani israf ile tasarruf, bu anlamda bir arada olma­dığı takdirde, ekonomik terakümü temin etmek ve ticari kapi­talizmi var etmek mümkün değildir. Demek ki, çok çalışan ve dini vaaz gereği tasarruf eden de mutmaindir, nefsi için har vu­rup harman savuran da. Acaba bu şekilde, yani toplumun geniş kesimlerinin bu tarz yaşam biçimiyle elde ettikleri mutluluk, en yüksek iyiliğin tecellisi anlamına gelir mi? Elbette gelmez. Bu du­rum bir toplumun hem bedensel hem de ruhsal olarak tatminsiz­liğine delalet etmektedir. Çalışkan insanların gıpta ettiği insanlar gibi para harcayamaması, “cimri, hasis hacı emmi” tiplemelerine maruz kalmaları patolojik bir durumdur. Diğer yandan, dünya nimetlerinin tadını çıkaran insanların her geçen gün bu nimet­lerden mahrum kalmaları da onlarda bir başka patolojik halet-i ruhiye yaratmaktadır.</p>
<p>Modern teorisyenler, bu patolojiye karşı, her iki taraf nez- dinde de aydınlık bir yarın umudu vaaz etmek zorundaydı. Bu aydınlık yarın yeni pozitif dünyadır. Yeni pozitif dünyaya rağbet gösterilmesini vaaz eden muharrik gücün gerisinde, bu iki pato­lojinin müstesna bir yeri olduğuna kuşku yok. Telkin şudur: Bu­gün yaşananlar yaşanacak olan güzelliklerin alternatif maliyeti­dir. Toplumun her bireyi en yüksek iyilik katma nail olma şansı­nı elde ettiğinde, yeni pozitif dünya ütopya ya da cennetine tüm insanlığın nail ve vasıl olma yolculuğu sona ermiş olacaktır. Do­layısıyla, modernizm için summum bonum, modern özneye bir tür gökkuşağı hazzı telkin etmektedir.</p>
<p>Bu büyüyü, iyilik ve kötülük tasavvuru ile Nietzsche bozdu. Nietzsche, Aristo’nun kategoriler teorisinin tahakküm amacına hizmet etmekten başka bir işe yaramadığına inanmaktadır. Çün­kü ona göre iyilik ve kötülük birer kategoriden ibarettir. Bu kav­ramsal kategorilerin dış dünya gerçeklikleri tarafından test edil­mesi, denetlenmesi mümkün olmadığından, kim bir şeye “bu iyi” derse ya da “kötü” derse, o şey iyi veya kötü olarak bilinmekte ve zamanla bu kategoriler benimsenmekte, içselleştirilmekte, ta- rihsel-toplumsal gerçeklik haline gelerek, nesiller boyu tevarüs etmektedir. Oysa ilk defa tanımlayanlar, bu kavramlara, kendi çıkar, ideoloji, amaç ya da en azından keyiflerine göre bir anlam yüklemiş olabilirler. Bu işlemin metodolojik bir ilke haline ge­tirilmesinin sonucunda, alternatif olma potansiyeli taşıyan tüm ihtimaller ortadan kaldırılmaktadır.</p>
<p>Summum bonum teorileri böyledir. Biz neyin iyi, neyin kö­tü olduğuna inandırıldığımızda, artık, bu inancımıza bir soy kü­tüğü tahsis ederiz. Kuşaklar boyu tevarüs edip gelen bu soy kü­tüğü (kavramlara yüklenen anlamların sürekli teyit ve tahkim edilmesi sonucunda oluşan anlam arşivi), hakimiyetini (episte- molojik tahakküm), asırlar boyu devam ettirir. Sözgelimi; in­sanlar ölür-Sokrat insandır &#8211; Sokrat da ölür” tümdengelim ilke­sini ele alalım. İlk öncülden itibaren diğerleri totolojiden ibaret­tir. Ama bu totoloji, analitik bir metodoloji kurmakta ve oluytu- rulan bu kategorilerle zihinler teslim alınmaktadır. Tümevarım yöntemiyle de benzer bir totoloji öngörülmektedir. Sokrat ın öl­dürüldüğüne tanık oldum, gözlemledim. Demek ki Sokrat ölüm­lü. O halde bütün ölümlüler insandır”. Bu kategorileri oluşturul­duğunda, dış dünya gerçekliği bu kategoriler ile algılanmakta ve artık algılar nesiller boyu organize edilmektedir. Oysa ki, başka bir alternatif metodoloji hayal edilseydi, örneğin anoloji yapıl­sa ve “Sokrat öldürüldü, neden başka biri değil de Sokrat öldü­rüldü, suçu neydi, bu suç ona neden ve kimler tarafından isnat edildi?” diye tahkikat başlatılsa, ihtimallerin hiyerarşisini çıkar­tılsaydı, muhtemelen, şöyle bir sonuca varılacaktır: Sokrat gibi ulu bir bilgenin öldürülmesi kutsal bir işleme dönüştürülmekte ve katledilmenin iç yüzü gizlenip, cinayet aklanmaktadır. Gerçek şu ki, Grekler, kendi yavan yaşamlarını sorgulayan ulu kişileri sev­miyorlar ve onları öldürüp, onlardan kurtulmayı tercih ediyor­lar. Sokrat’ın ölümlü olma gerçeğine ilişkin Aristo mantığında­ki vurgulama, belki de, Grek’lerin, sevmediklerini acımadan öl­dürmeleri gerçeğini ters yüz etmek amacına hizmet etmektedir. Ters yüz edilerek gerçekleştirilen kategorileştirme ile, bizim al­gılarımız organize edilmek istenmektedir. Nasıl anlatılmak iste­niyorsa, olayın öyle anlaşılması temin edilerek, müteakip nesil­lere olayın gerçekliği ters yüz edilmiş haliyle aktarılmakta, onla­rın da algılarının organize edilmesi amaçlanmaktadır.</p>
<p>Bu tarz kategorileştirmelerle, gerçekliklerin ters yüz edilme­si, summum bonum teorileriyle temin edilmektedir, iyiler kötü, kötüler iyi kategorilerine dahil edilerek, gerçekte iyi olanın kö­tü, kötü olanın da iyi olması algılattırılmakta ve nesiller boyu te­varüs ettirilmektedir. Nesiller boyu tevarüs eden iyi ve kötü ka­tegorileri bir süre sonra, bütün kuşku ve sorgulama girişimleri­ne karşı kendisini teçhiz etmektedir. Bu teçhizat, mutlak iyiler ve mutlak kötüler olarak yerleşik hale gelmektedir. Biz; iyi ola­nı ona atfedilen iyi nitelikleriyle, kötü olanı da ona atfedilen kö­tü nitelikleriyle algılıyor ve müteakip nesillere bu algımızı miras bırakıyoruz. Böylece bizim algımız organize edildiği gibi, biz de, bu kategorilere duyduğumuz sadakat aracılığı ile, bizden sonra­kilerin algılarını organize etmiş oluyoruz.</p>
<p>Kant’ın teorisinde, bütün bunların yanı sıra, başka bazı tu­tarsızlıklar da görülmektedir. Aristo’nun kategoriler teorisi, çok basit olmakla birlikte, Kant’ın teorisine göre daha tutarlı ve da­ha kuşatıcıdır. Oysa Kant’ın teorisinde bazı çelişkiler göze bat­maktadır.</p>
<p>Numen, öznenin bilme isteğidir. Fenomen ise bilinme iste­ğini tatmin edecek olan dış dünya gerçekliğine ilişkin bir emare, yani parametredir. Numenin bilme isteği “voluntarist”tir. Onu bilmeye yöneltmek, teşvik etmek gereksizdir. Numen bilmeye gö­nüllü, istekli, sabırsız, en önemlisi de yansız ve iyiniyetlidir. Fe­nomen ise, olanca saflığı ve masumiyeti ile bilme isteklerine cevap vermek için bilinmeyi beklemektedir. Dolayısıyla, tek taraflı degil, bilme eylemi iki taraflı bir tatmin eylemine vesile olmaktadır ki, summun bonum’un rotası budur. Yani bu bilme ve bilinme isteklerinin var edeceği tatmin, eninde sonunda bizi, en iyiye, en güzele, en yüceye, en erdemliye ulaştıracaktır. Evrensellik iddia­sını içeren bu kategorileştirme Aristo’nunkinden çok daha çekici ve inandırıcıdır. Zira bilen özne, kutsal bir görev yükümlenmekte, bu kutsal görevin ifasına katkı sağladığı için bilinen nesneye de belirli bir değer yüklenmektedir. Yani bilme işlevi, sadece ruh tarafından ifa edilmiş olmamakta, beden de katkı vermektedir.</p>
<p>Ne var ki, şayet özne bir insan varlığı ise, hem bilen öz­ne hem de bilinen nesne olmak zorundadır. Bu çelişkiyi Fouca- ult’dan asırlar önce Farabi fark etmiştir. İnsan varlığının hem bi­len özne hem de bilinen nesne olduğunu ilk defa vurgulayan Fa­rabi, kategorik bakışı nedeniyle, insanın bakış açısının körelebi- leceğini dile getirmektedir. Bu körelmişlik, ontolojik birer ger­çeklik olan (ilahi ayetler) dış dünya gerçeklikleri ile denetlenerek giderilebilmektedir. Ancak insan varlığı, kendi var ettiği episte- molojik gerçeklikleri, başka insan varlıklarının var etmiş oldu­ğu epistemolojik gerçekliklerle denetlemek istediğinde (sözgeli­mi bir kuralın ona esin teşkil eden başka bir kural ile denetlen­mesi), körelmişlik kesif bir hal almakta ve insanın tüm diğer du­yularını da köreltmektedir. İnsan varlığı böyle durumlarda “faal aklı” imdada çağırmak zorundadır.</p>
<p>Nietzsche’nin de Kant ile ilgili fark etmiş olduğu çelişki bu­dur: Numen bilme eylemini tamamlayan bir özne değildir. Fe­nomen de bilinmesi gerekenleri tüm çıplaklığı ile sergileyen bir nesne değildir. Yani bilme isteği ile bilinme isteğinin buluşması ile sağlanan tatmin, ucu açık bir serüvendir. Son bulmaz ve son bulması demek, Numen’in bilme isteğini kaybetmesi demektir. Sorun şu ki; bilinen son şey, bilinecek en son şey değilse, bir şe­yin en iyi, en güzel, en yüce, en erdemli, en kutsal olduğuna biz nasıl karar verebiliyoruz? Bugün çok iyi dediğimize, yarın çok kötü diyebiliriz. Bu durumda; bugün iyi dediklerimizle işlediği­miz amellere ve ona ilişkin ilmihalimize (davranış kalıpları) ve hatta itikadımıza (kurallar), yarın kötü deme ihtimalimiz var ise şayet, bugün kulu kölesi olduğumuz en yüksek iyiliğe — erdeme &#8211; yüceliğe iyi diyenler, bizi kendisine kul köle kılmak için bu ka­tegorileri uydurmuş olmuyorlar mı?</p>
<p>Nietzsche’nin, muhtemeldir ki içinden çıkamadığı soru bu olmalı. Doğduğumuzda veya yaşamaya başlar başlamaz, bizim için en iyinin ve en kötünün ne olduğu kucağımıza bırakılmakta­dır. Artık en iyi ile en kötü kategorileri, hayatımız boyunca, de­ğerlendirmelerimiz için hazır beklemektedir. Üstelik modernite en iyi olanın her birini, kurumsal mekanizmalar olarak öyle bir kutsadı ki, bizim bunlara alternatif tahayyül etme cesaretimiz bi­le yok edilmiş oldu. Sözgelimi parlamenter temsili demokratik si­yasal sistem ya da demokrasi veya siyasal özgürlükler, sosyal dev­let, insan hakları, sivil toplum, hümanizm, serbest piyasa, girişim özgürlüğü, özel mülkiyet hakkı vs&#8230; Bunlardan başka, summum bonum olup olmadığına dair hiçbir alternatif fikrimiz yok. Bun­dan kuşku duymaya hakkımız yok. Böyle bir ihtimali düşünme şansımız bile yok. Çünkü kategorilerin esareti zihnimizi öylesi­ne tutsak almış durumda ki, tüm duyarlılıklarımızı alternatifle­re kapatmayı hem daha güvenli buluyoruz hem de çok kolay ol­duğu için işimize geliyor. Yani, bütün bir alem için tahayyül edi­len ve tasavvur edilip kategorileştirilen “en iyi”ler, bizim için de veya Müslüman alemi için de “en iyi” midir, bunu bilmiyoruz. Ama öyle olduğundan eminiz.</p>
<p>Kısacası Nietzsche’e göre iyi ve kötü birer kategoriden iba­rettir. Kategorilerin dış dünyada herhangi bir karşılığı yoktur. Sadece üreticisinin zihninde var olan bir gerçekliktir. Sözgelimi “pos pıyıklı solcu insanlar iyidir, sarkık bıyıklı sağcı insanlar kö­tüdür” şeklinde, kategorilerimizi sağcı veya solcu ideolojik eti­ketler ile yaftalayıp, zihnimizdeki farazi insan varlıklarını iyi &#8211; kötü değer yargılarıyla donattığımızda, artık, dış dünyadaki sağ­cı ahmet veya solcu mehmet’in nasıl bir insan olduğuna dair her­hangi bir nitelemeye gerek duymaksızın, onları saflara ayırır, fa­razi olarak saflaştırdığımız insanlara karşı lehte veya aleyhte bir tavır geliştirir ve vaziyet alırız. Yaşadığımız hayatta birbirimize İlişkin kanaat ve yargılarımız, birbirimize karşı tavır ve davranış­larımız bu şekilde oluşmaktadır.</p>
<p>İktidar sahipleri tam da bu eğilimlerimizi organize ederek bize köle ahlakını benimsetmeye muktedir olmaktadır. Hangi konuda ne düşünmemiz, nasıl yargılamamız, kimi &#8211; kimleri na­sıl etiketlememiz, ne şekilde değerlendirmemiz, ne türden de­ğer yargılarıyla dış dünyadaki gerçeklikleri görmemiz ve bilhas­sa neyi nasıl algılamamız gerekiyorsa, buna uygun kategorileri bize sunmakta, bu kategorileri içselleştirmemizi sağlamakta, en kötüsü de, içselleştirdiğimiz bu kategorileri nesiller boyu tevarüs ettirmemizi temin ederek, bize benimsetilen köle ahlakını kalıcı hale getirmektedirler. “&#8230; çünkü &#8230; iyi ile kötünün ötesindeki iyi ile kötünün bizatihi kendisi sadece birer ara gölgelerdir. &#8230; ge­çen bulutlardır sadece &#8230; birer kavramdan ibarettir” (Nietzsche 2014a: 172). îyi ve kötü icad edilmiş, tasarlanmış birer tahayyül olmasına karşılık “ &#8230; iyilik erişilmez kutsal bir değer olarak yü- celtilmektedir” (Nietzsche, 2015b : 114). Köle ahlakına mesnet teşkil etme nedeni bundan kaynaklanmaktadır. Çünkü iyi olan elit olandır, iyilikseverlik yüce bir değerdir, iyinin ve kötünün ötesinde başka bir şey yoktur. Bu tatlı iyimserlik sayesinde insan­ların direnci kırılmakta ve bütün insanlık decadance maruz bıra­kılmaktadır. İyi ile kötü kategorilerinin gerçekle ilgisinin olmadı­ğını ve onların birer kuruntudan ibaret olduğunu bilmek (Nietz­sche 2014a: 208) demek; kategorilerin dolayımıyla kurulan ya­pay dünyayı yıkıp yok etmeye yönelik tahrip edici bir direnç or­taya koymak (Nietzsche 2014a: 125) demektir.</p>
<p>Zayıf ve güçsüz insanların sürü ahlakıdır. Bu tür ahlaki benimseyen­ler belirli bir otoriteye bağlandıkları takdirde kendilerini güven­de görmektedirler. Aksi takdirde, yani hükmedecek otoriteden yoksun kaldıkları takdirde, onlar, kendilerini tatminsiz, güven­siz, günahkar hissetmektedirler. Onay almadıkları ve boyun eğ­me duygusunu tatmadıkları takdirde, kendilerini terk edilmiş ve zavallı hissetmektedirler. Modernite bireyin köle ahlakına duy­duğu eğilimlerini kurumsal mekanizmalarla tatmin etmektedir. Dolayısıyla kurumsal mekanizmalar, köle ahlakına yatkın insan­ların tanrıları olarak iş görmektedir. Sürekli talimatlar yayan ku­rumsal mekanizmalar, kasten yüceltilmiş değer kodları vadede- rek, köle haline getirilen bireylerin kendilerini onurlu ve değer­li hissetmelerini sağlamakta ve hegemonik amaçların sindirildi- ği davranış kalıplarını onlara bu yolla benimsetmektedir. Kendi­sini yalnız ve kimsesiz hissetmeyen modern birey, benimsetilen ahlak kodlarına sığınıp, sürü psikolojisine gönüllü olarak intisap ederek yaşamını sürdürmektedir, insani pek çok duygu ve hatta içgüdüsel enerji, iktidar kaynaklarının emrine amade toplumsal kontrol mekanizmaları tarafından baskılanmaktadır. Köle ahla­ki böylece, insanın kendisini değerli, güvenli ve onurlu hissetme­sini sağlayan sahte öznenin inşasının etkin bir aygıtına dönüştü­rülmektedir. Modern birey kendisini köleleştiren bu tarz ahla­ki kodların şifresini çözmeye muktedir olamadığı için, toplum­sal varlığı içinde bir sürü üyesi olarak yaşamakta ve bu şekilde yaşamanın mutluluk için bir zaruret olduğunu zannetmektedir.</p>
<p>Efendi ahlakı ile Nietzsche, tüm bu köleleştirici mekaniz­maların işlevlerinin farkında olma halini anlatmaktadır. Efen­di ahlakını benimsemiş üst insan; sezgileri, fevkinde olma güdü­leri ve hatta içgüdüleri, ortalama insanların üstündeki fark et­me ve algılama zekasıyla, modern yaşamın rasyonel atmosferiy­le işlemselleştirilmiş olan hegemonyayı anlayabilmektedir. Dola­yısıyla modernitenin simgesel/kategorik zindanlarının dışındaki dünyanın varlığından haberdar olan, modernitenin her şeyi sa­rıp sarmalayan rasyonel putlarını yerle bir eden, bireyi köleleş­tiren kavramların hegemonik anlam alanlarından farklı bir anlam dünyasını algılayabilen, hükümranlık kurmak amacıyla çe­şitli otoriteler tarafından var edilen epistemolojik alemin dışın­da kalmış bir ontolojik/doğal alemin varlığını hayal edebilmeyi başaran üst insanın bu meziyetleri, efendi ahlakının ne olduğu­nu ortaya koymaktadır.</p>
<p>Esasında, her birey hem efendi hem de köle ahlakını benim­seme eğilimini kendi içinde barındırmaktadır. Ama dış dünyada ona sunulan farazi gerçeklikler, onun içinde barındırdığı köle ve­ya efendi ahlakından birisini benimsemesini, benimsediği ahlak türüne tabi olmasını temin etmektedir. Modernite, yüceltilerek kutsanan köle ahlakının bütün insanlığa benimsetildiği bir dö­neme, zaman aralığına denk düşmektedir. Modernite önce bü­tün insanlığı ahlaklı olmaya zorlamıştır. Oysa ki, bize dayatılan ahlaki kuralların dışında bir gerçeklik alemi olduğunu anlayabil­memizin yegane yolu, bize dayatılan bu ahlak kurallarını tanı­mamak, onlara uymamaktır. Yani bize dayatılan ahlaki kuralları ahlaksız (Jaspers, 2008, 232) kanaat ve davranışlarımızla boşa çıkartabilseydik, modernizmin manipülatif ahlaki dayatmaların­dan kendimizi korumak mümkün olurdu. Oysa buna fırsat bul­ma şanşımız olmamıştır. Çünkü modernite varlığını öteki üzeri­ne inşa etmiştir. Ötekileştirmeyi en yüce değer olarak vaaz etmiş ve kendisinden farklı olana hoşgörüyü tümüyle ortadan kaldır­mıştır. Modern köle ahlakını, kendisi gibi olmayana, kendisin­den farklı olana kızgınlık/öfke/hınç (resentment) duymak şeklin­de formüle etmiştir. Buna uygun iyi ve kötü kategorileri üretmiş, iyi olanın yanında yer almayı ve kötü olanla savaşmayı yüce bir değer olarak benimsetmiştir. Güçsüz ve zayıf insanlara, iyinin ya­nında yer aldıklarında güvende olacakları telkininde bulunarak, sürü güdüsünü harekete geçirmiştir. Bu şekilde harekete geçen modern birey, iyi olan ile kötü olan arayışı içinde olmuş, efen­disinin iyi dediklerinin yanında saf tutmuş, kötü dediklerinden nefret edip ona kızgınlık/hınç/küskünlük duyguları beslemiştir. Kısacası bütün yaşamını, ona telkin edilmiş olan hıncını besle­yen etkilere, körü körüne/mekanik ya da önceden programlan­mış reaktif tepkiler vermeye adamıştır.</p>
<p>Dolayısıyla, modern insani resentment ve reactivity karak- terize etmektedir. Kutsanmış / yüceltilmiş bu iki kavram, mo­dern köle ahlakını tanımlayan / betimleyen / çerçeveleyen anah­tar kavramlardır. Bu iki kavram aynı zamanda, bireylerin, mo­dern egemen odakların köleleri haline getirilmiş olduğu gerçeği­ni gün yüzüne çıkarmaktadır. Zira kendisinin iyi olduğunu efen­disine kanıtlamak isteyen modern birey; hem ne kadar köle ahla­kını benimsediğini göstermek için çırpınmaktadır. Hem de efen­disinin kötü dediği ve efendisi tarafından iyi etiketine layık bu­lunmayana karşı hınç besleyerek ve talimat aldığında reaktif tep­kiler göstererek, efendisinin güvenini kazanmakta, tazelemekte ve kendisini bu yolla arındırarak, güvende olduğu hazzını daim kılmaya çalışmaktadır.</p>
<p>Sonuçta modern dönemlerde bireyler, kendileri için takdir edilmiş farazi evreni sorgulamayan, kutsanan ve yüceltilen de­ğerleri asla eleştirmeyen, kendisi gibi olmayan ve kendisi gibi dü­şünmeyen insanlara hiçbir hoşgörü göstermeyen bir ahlakı şuur­suzca benimsemiştir.</p>
<p>Efendi ahlakını anlatan en doğru kavram kayıtsızlıktır. Efen­di, egemen odakların tavsiye ve telkinlerine kayıtsız kalarak ken­disini korumaktadır. Efendi ahlakı, farklı olanın farkına varma hazzında kendini belli etmektedir. Efendi ahlakında iyi ile kö­tünün efendi tarafından anlaşılması ve tanımlanması salık veril­mektedir. İyi ile kötünün ne olduğuna karar vermesi için efen­dinin bir başkasına ihtiyacı yoktur. Çünkü onun zihnine; öteki ya da hasım veya kötü ile yaftalanması gereken bir imge sindiril­miş değildir. Efendinin, ona vaaz edilen iyi ile kötünün ötesin­de bir görüş alanı, algı kapasitesi ve değerlendirme /değer yük­leme performansı bulunmaktadır. Dünyaya, kendisine özgü bir bakış açısı ile bakmaktadır. Kendisini gördüğü, anladığı gibi baş­kalarını da görmeye anlamaya çalışmakta, kendisine saygı duy­duğu gibi başkalarına da saygı duymaktadır. Köle ahlakına sa­hip olanların da güçlü olma isteği vardır ama onların buna cesa­reti yoktur. Efendi güçlü olma isteğini belli eder ve (Nietzsche, 2010: 127) bu amaç için çaba sarf etme cesaretine sahiptir. Ni­tekim köle, kendisinden olmayana yönelik hınç, kıskançlık, düş­manlık beslediği gibi, güçlü olana karşı da aynı resentment duy­guları besler ama mücadele cesareti yoktur. Oysa efendi, sadece kendi kendisine itaat ettiği için hinç duygularının esiri olmaz ve emredilen olduğu için (Nietzsche, 2010 126) kölenin hıncı sü­rekli tahrik edilirken, emre amade olmadığı için efendi kendisi­ne saygısını kaybetmez. Köle ahlakını benimsemiş olanlarda ol­duğu gibi; dışlanma ve sürüden atılma korkusu, ayaklarının üze­rinde duramama kaygısı, vaaz edilen ahlak kurallarına uymadı­ğında ahlaksızlıkla suçlanma ve kendini güvende hissetmeme te­laşı, efendide yoktur.</p>
<p>Sonuç olarak, geçmişte olduğu gibi günümüzde de bütün insanlar; özgür ruhlular ve bağımlı ruhlular olarak iki ana safta yer almaktadır. Modern dönemlerde, her bireyde var olan ba­ğımlılık ruhu tahrik edilip, yüceltilerek insanlar köleleştirilmekte; özgür ruhlar bastırılarak silikleştirilmekte ve insanların efen­di olma istekleri köreltilmektedir. Bunun temin ve tahkim edil­mesi için de artık, belirli bir otoriteye, iktidar odaklarına, ege­menlik merkezlerine ihtiyaç kalmamıştır. Zira modern dönem­lerde benimsetilmiş olan yaşam tarzı, efendiliği buharlaştırarak, köleliği yüceltmektedir.</p>
<p>Söz verebilen, verdiği sözde durabilen, sorumluluk alabilen, özgür, güçlü, değerler yaratan, sorgulayan her soylu kişi, karak­teri gereği buyurma hakkına sahip bir efendidir. Sıradan, bağım­lı, zayıf, itaat eden, değerlere kayıtsız şartsız uyan, kendine gü­venmeyen, baskıcı davranışlara rıza gösteren insanlar da köledir. Köle yaşam biçimini modernite, yaşıyor olmanın icapları haline getirerek masumlaştırmıştır. Bu aynı zamanda endüstriyel kültü­rün zorunlu bir sonucudur, insanların yaşamlarım sürdürmeleri için ayak uydurmak sorunda oldukları bir düzendir. İnsanlar ça­lışmak zorundadır ve bir nesne olarak kendilerini pazarlamaya mecburdur. İşyerlerindeki emreden &#8211; emredilen ilişkisini, kend özgür iradelerinin tümüyle dışında, bir dünya sistemi olarak in sanlar hazır bulmaktadır. İşçi, işveren, tüccar, esnaf, memur v&lt; her ne iş ile meşgul ise, bu mekanik sistemin bir vidası olarak konuşlandırılmış durumdadır. Bu sistemde kölelik veya efendilik bir tercih değil, zorunluluk, yaşamın sakınılması imkansız bir sonu­cudur. Bu sistemin icaplarına uygun olarak köle ahlakını benim­semekte zorlanmayanlar, yaşamlarından son derece mutludur. Bağlılıkları ve bağımlılıkları onların güvenlik kuleleridir. Bu sis­teme ayak uyduramayan, efendi ahlakına sahip, özgür ruhlu in­sanlar için ise bu hayat bir cehennemdir. Köle ahlakını benimse­yen “nesneleşmiş uşak”lar paraya, refaha, konfora kavuşmakla birlikte; sistem içinde hiçbirşeyleşerek / yoksunlaşarak/ yoksul­laşarak varlıklarını sürdürmekte ve varlıklarının enerji kaynağı olarak ihtiras &#8211; garez &#8211; kızgınlık &#8211; hınçlarını (resentment) kullan­maktadırlar. Efendi ahlakını benimseyenler ise, kayıtsız davra­narak ve sistem tarafından da yok sayılıp değersizleştirilerek, ah­laksız sayılarak sisteme direnmeye çalışmaktadırlar.</p>
<p>Bu sistem, yani endüstriyel çarkın böyle işlemesi, insan var­lığını, modern decadance sarmalına mahkum etmiş durumda­dır. Bunun hızlandırılması, daha kesif bir hal alması lazımdır. Zira bugünkü modern decadance, istikbaldeki soylu bir aydınlı­ğı müjdelemektedir.</p>
<p>Cengiz Anık &#8211; Modern Düşüncenin Bunalımı,syf:265-278</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iyilik-ile-kotulugun-otesi/">İyilik ile Kötülüğün Ötesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/iyilik-ile-kotulugun-otesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kurum &#8211; Kamu İlişkileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kurum-kamu-iliskileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kurum-kamu-iliskileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jul 2020 14:39:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Anlaşmazlık Perdesi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Anık]]></category>
		<category><![CDATA[Kurum - Kamu İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Meşruiyet Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Uzmanlaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24567</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modernizmin anahtar kavramlarının başında rasyonalizas- yon gelmektedir. Onlara göre eski toplumun tümüne nüfuz eden gelenekler rasyonel değildi ve onların yerini akla uygun olarak kurulacak yapılar almalı, geleneğin işlevlerini kurumlar üstlen­meliydi. Ayıp, günah, haram gibi bireyi içten kuşatan mekaniz­malar; hem bireyin özgürlüğünün ve self-aktüalizasyonunun önündeki engellerdi hem de toplumun gelişmesi ve ilerlemesi­ne set çekiyordu. Dolayısıyla bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurum-kamu-iliskileri/">Kurum – Kamu İlişkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24576 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/u-300x166.jpg" alt="" width="452" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/u-300x166.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/u-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/u-768x425.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/u.jpg 1000w" sizes="(max-width: 452px) 100vw, 452px" /></p>
<p>Modernizmin anahtar kavramlarının başında rasyonalizas- yon gelmektedir. Onlara göre eski toplumun tümüne nüfuz eden gelenekler rasyonel değildi ve onların yerini akla uygun olarak kurulacak yapılar almalı, geleneğin işlevlerini kurumlar üstlen­meliydi. Ayıp, günah, haram gibi bireyi içten kuşatan mekaniz­malar; hem bireyin özgürlüğünün ve self-aktüalizasyonunun önündeki engellerdi hem de toplumun gelişmesi ve ilerlemesi­ne set çekiyordu. Dolayısıyla bu mekanizmalar önce dışsallaştı­rılarak somutlaştırılmalı ve rasyonellikleri ölçülebilmek, sonra da onlara geleneklerin işlevleri yüklenmeli ve bu mekanizmala­rın işlevselliklerine süreklilik kazandırabilmek için de onlar ku- rumsallaştırılmalıydı.</p>
<p>Modernizmin bu ülküsü, hemen her alanda bireyin çepe­çevre kuşatılması sonucunu doğurmuştur. Özgürlük vaadi ile bi­reysel- toplumsal yaşama giren kurumlar, geleneklerden daha keskin ve acımasız egemenlik alanları oluşturmaya başlamışlar ve bireylerin özgürlük alanlarım büsbütün kısıtlamışlardır. Da­ha da önemlisi, kurumsal hegemonya, toplum içindeki belirli kişi ve grupların özel çıkarlarını güvenceleyen baskı kaynakla­rı halini almıştır. Üstelik bazı kurumların bireysel değer ve top­lumsal kültürle uyuşmazlık, hatta çatışma içinde olması, onları (Merton’un betimlediği haliyle) <em>“dysfunction”</em> hale getirmiş; hem kamuların kurumlara uyumsuzluğunu arttırmış hem de <em>“suçlu&#8221; </em>yaftası yapıştırarak kurumların kamularını daha çok sıkıştırma­sına neden olmuştur.</p>
<p>Öte yandan eski toplumda birey, herhangi bir somut ölçüt olmadığı için soyut gelenekleri sorgulama olanağına sahip değil­ken, elle tutulur gözle görülür modern kurumlan müşahade al­tında tutabilmektedir. Sözgelimi; onu hapseden hakimdir, eme­ğini sömüren patrondur, sayesinde saltanat süren politikacıdır, istila eden emperyalisttir, özel çıkarlarını genel çıkar diye daya­tıp onu evrensel değer diye yutturan ve egemenlik hakkına sa­hip olduğunu iddia eden menfaatperesttir v.s.</p>
<p>Kurum &#8211; kamu ayrışma hatta çatışmalarının yanı sıra moder­nizasyon, siyasal ve ekonomik alandaki biçimsel örgütlenmelerle, halkı modernize etmeyi ideolojik bir heves olarak benimsemiştir. Buna göre halk, ideal toplum ve ideal birey tipolojilerine uygun bir biçimde ve <em>“nesnel gerçeklik&#8221;</em> ışığında değiştirilip dönüştü­rülmeli; muhtelif, muhtemel ve potansiyel direnç noktaları ber­taraf edilmelidir. Birey ve toplumların <em>“nesnel gerçek&#8221;</em> tasavvu­runa kurban edilmesine yol açacak aşırılıklara kapı aralayan bu yaklaşım, kurum &#8211; kamu çatışmalarını büsbütün alevlendirmiştir.</p>
<p>Kısacası kurumlar nezdinde kamuların, kamular nezdinde kurumların meşruiyet sorunu, modernizmin en çetin bunalım­larından birisi olarak kendini ortaya koymuştur. Kurum &#8211; ka­mu ilişkilerinin düzenlenmesi sorunsalı da doğal olarak, zihin­leri en fazla meşgul eden konudur. Konu, iki ucu da çıkmaz yol gibi görünmektedir. Birey ve toplumları ayıp, günah, haram gi­bi soyut içsel kontrol mekanizmalarıyla yeniden teçhiz etme im­kanı kalmamıştır. Bugünün insanlarına eski toplumun sosyokül­türel ortamını inşa etmek mümkün değildir. Bugün için kurum- lardan vazgeçmek imkansızdır. Bu haliyle de kurumsal gücün ve onun perdelediği hegemonik heveslerin denetim altına alınması mümkün değildir. Çünkü bir delik tıkandığında bir başka delik* ten özgürlüklere müdahale eden güç odakları sızmakta, birey ve toplumları nüfuz altına almaya çalışmaktadır.</p>
<p><strong>4.2.2. Anlaşmazlık Perdesi</strong></p>
<p>Modernizmi meşruiyet krizi ile kıvrandıran ikinci hastalık uzmanlaşmadır. Modernizm her alanda işbölümü ve uzmanlaş­ma getirmiş ve her uzmanlık alanı kendi içinde özel bir dil ya­ratmıştır. Sonuçta birey ve toplumlar, tek bir imparatorluk veya imparator ya da derebeylik veya derebey yerine, bir yığın bürok­ratik &#8211; teknokratik imparatorluk veya bürokrat &#8211; teknokrat ege­menliği altına alınmıştır.</p>
<p>Modernleşme, uzmanlaşmayı, birbirine bağlı üç koldan hız­la yaymıştır: Bu kollardan ilki, yapı ve kuramların işlevselliği il­kesinden kaynaklanmaktadır. Modernizm son derece karmaşık bir toplum yapısının oluşmasını gerektirmiş ve her yapının ken­dine özgü bir uzmanlık işlevi ile derinleşmesine yol açmıştır. Bu işlevsel uzmanlaşma, her bir toplumsal alt sistemin diğerleriyle bağlarını hızla koparması sonucunu getirmiştir. Bir hekimle bı­rakın bir metalürjist, kimyager ya da elektronikçi, makinist veya iktisatçı, istatistikçinin anlaşmasını; hekimle, bir eczacının, labo­rantın bile anlaşması imkansız hale gelmiştir. Elbette, her bir uz­manlık alanı toplumdan her geçen gün biraz daha kopmuş, kop­tukça içreklik kazanmış, içine kapandıkça işlevsel uzmanların toplum üzerindeki egemenlikleri artmıştır. İşlevsel uzmanlığın egemenliği arttıkça, (tıpkı, ayrıcalıklarını koruyabilmek amacıy­la kimse tarafından anlaşılmamayı ilke olarak benimseyen ve an­lamsız latince lafları, sihirli kelimelermişçesine dua diye yuttura­rak, müntesipleri üzerinde otorite kurmaya çalışan) Ortaçağ pa­pazları gibi, teknokratlar, konuşma dili ile uzmanlık dilinin ara­sındaki bağları sürekli koparmışlardır. Böylece, işlevsel uzman­laşmayla belirli kişi ve grupların toplumdan sürekli tecrit olması toplum üzerindeki otorite merkezlerinin hızla katmerlenme- sine yol açmış, bireylerin sıkboğaz edilmeleri gün geçtikçe, gün­delik yaşamın her alanına sirayet etmiştir.</p>
<p>Uzmanlaşmanın ikinci kolunun kaynağı departmantalizas- yondur. Modernizmle birlikte her alanda, biçimsel bir geniş­leme yaşanmıştır. Bu genişleme toplumsal alt sistemlerin sü­rekli yeni departmanlar ihdas etmesiyle gerçekleşmiştir. Her departman, yeni bir uzmanlık birimi yaratmış ve uzmanlaşan her departmanın kendi içinde bir dili, yapısı, kuralları teşek­kül etmiştir. Sonuçta, bu baş döndürücü departmantalizasyo- na bireylerin akıl erdirmeleri imkansız hale gelmiştir. Her de­partman; kendi kuralını kendisi tayin ettikçe, işgal ettiği alan­da daha fazla egemen olduğunu görmüş ve zamanla daha faz­la egemen olabilmek için, kendi kendine daha fazla kural koy­maya yönelmiş, bu yönelim de toplumsal yapının daha da kar­maşıklaşmasına, dolayısıyla bireyin kafasının büsbütün karış­masına neden olmuştur.</p>
<p>Uzmanlaşmanın üçüncü kolunun kaynağı bürokrasidir. Bü­rokratik bir işlemin, muhtemel bir güven bunalımını önleme­ye yönelik olduğunu öngören modernizm, bürokratı, toplumun güvenlik senetleri haline getirmiştir. Esasen bürokrasi, güvensiz­lik üzerine kurulan bir yapıdır. Üzerinde epey çalışılmış bir ko­nu olan bürokrasi, bugün, hemen her toplumun yapısal karak­teridir ve bürokratlar neredeyse bir <em>“sınıf”</em> haline gelmişlerdir.</p>
<p>Dolayısıyla modernitenin en kesif bu ikinci bunalımı devlet ile birey, kamu alanı ile özel alan, yöneten ile yönetilen ilişkile­ri bağlamında tebarüz etmiş gibi görünmektedir ama ne yazık ki bundan ibaret değildir. Zira insanlık tarihi boyunca yöneticiler ile yönetilenler arasındaki ilişki her zaman otoriter bir ilişki ol­muştur ve bu otoriter ilişki, çoğu zaman tam anlamıyla saltaûat tabirine uygun bir biçimde sürdürülmüştür. Ancak modern za­manlardaki yöneten- yönetilen, daha doğrusu kurum-kamu iliş­kileri çok daha farklı ama çok daha hegemonik bir tarzda sür­dürülmektedir.</p>
<p>Cengiz Anık &#8211; Modern Düşüncenin Bunalımı,syf:198,201</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurum-kamu-iliskileri/">Kurum – Kamu İlişkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kurum-kamu-iliskileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Takdir Edilmiş Kategorilerin Değerlendirilmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/takdir-edilmis-kategorilerin-degerlendirilmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/takdir-edilmis-kategorilerin-degerlendirilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2020 11:52:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Anık]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Modern dönem]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Takdir Edilmiş Kategorilerin Değerlendirilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24430</guid>

					<description><![CDATA[<p>… 4.3.7.  İnsan varlığı, tüm diğer canlı varlıklardan farklı olarak, dış dünyayı, zihnindeki işletim sistemi dolayımıyla algılamaktadır. Zihinsel işletim sisteminin aparatları kategoriler ve değer yargı­larıdır. Nietzsche’nin de değişik vesilerle söylediği gibi, herhan­gi bir varlık hakkında, kişilerde teşekkül eden kanaatler; onla­ra daha önce benimsetilen kategorilerin ve bu kategorileri nasıl değerlendireceklerine dair onlara benimsetilmiş olan değer yar­gılarının [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/takdir-edilmis-kategorilerin-degerlendirilmesi/">Takdir Edilmiş Kategorilerin Değerlendirilmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="entry-title"><img decoding="async" class=" wp-image-24451 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/indir-300x160.jpg" alt="" width="463" height="247" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/indir-300x160.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/indir.jpg 307w" sizes="(max-width: 463px) 100vw, 463px" />…</p>
<div class="entry-content">
<p><strong>4.3.7. </strong></p>
<p>İnsan varlığı, tüm diğer canlı varlıklardan farklı olarak, dış dünyayı, zihnindeki işletim sistemi dolayımıyla algılamaktadır. Zihinsel işletim sisteminin aparatları kategoriler ve değer yargı­larıdır. Nietzsche’nin de değişik vesilerle söylediği gibi, herhan­gi bir varlık hakkında, kişilerde teşekkül eden kanaatler; onla­ra daha önce benimsetilen kategorilerin ve bu kategorileri nasıl değerlendireceklerine dair onlara benimsetilmiş olan değer yar­gılarının ürünüdür.</p>
<p>Örneğin insan dediğimizde, dış dünyada insan adı altında gerçek bir varlık olmadığını fark etmeyiz. Hepimizin zihninde iyi ve kötü tanımı vardır ve insan dediğimizde aslında adı sanı belli bir kişiyi değil, genel bir kategoriyi yaftalar, niteleriz. Nite­lediğimiz gerçek bir kişi değil, bir tür gölgedir. Dış dünyada ahmet-mehmet, ayşe-fatma gibi gerçek kişiler vardır ama her ger­çek kişiyi biz, insan kategorisi dolayımıyla biliriz. Bir kişiyi bili­şimiz, genel kategorilere yüklediğimiz değer yargılarıyla gerçek­leşir. İnsan iyi ya da kötüdür. Buna göre belirli bir Ahmet iyi, belirli bir Mehmet kötüdür. Ahmetin iyiliği ve Mehmetin kötü-lüğü ile ilgili deneyim ve telkinlere maruz kaldığımızda, ahmet gibileri iyi, mehmet gibileri kötü kabul etmeyi alışkanlık haline getiririz. Buna göre, iyilik yapanlar ve kötülük yapanlar olarak, değer yargılarımızla damgalayarak, insan varlığını kategorilere ayrıştırırız. Bu kategorileri zaman içinde daha da abartabiliriz. Örneğin, solcu Ahmet’i sevmemiz, sağcı Mehmet’ten nefret etmemiz gerektiğini bebek iken ve hatta çocukluk çağlarında bil­meyiz. Solcu Ahmetler iyi, sağcı Mehmetler kötü diye telkinlere maruz kalırız ve adı Mehmet olan bir sağcı bize kötülük yapma­mış olsa, bu konuyu deneyimlememiş olsak da, sağcı Mehmetleri sevmeyiz. Böylece, bütün solcuları, adı ne olursa olsun zih­nimizde aklarız. Çünkü bilişsel (cognitive) mensubiyetimiz, bir değer yargısı olarak, hangi kategoriyi nasıl değerlendireceğimi­zi bize benimsetir.</p>
<p>Bu örnekleri artırabiliriz: Balık, kereviz, fare, takunyalı, ku­lağı küpeli, aklımıza gelen her şeyi kategorize eder ve değer yar­gılarımızla değerlendiririz. Her şeyi kategorilerine göre biliriz. Değer yargılarımıza göre bütün bildiklerimizi etiketleriz. Telkin ve deneyimlerin etkisiyle değer yargılarımız değiştikçe, bütün ka­tegorilerimizi, değişen değer yargılarımıza göre yeniden tasnif­leriz. Bizim zihnimizde; iyi-kötü, faydalı-zararlı, hayırlı –hayır­sız, ahlaklı-ahlaksız, doğru-yanlış, başarılı-başarısız, haklı-haksız gibi sınırsız düzeyde kullandığımız değer yargıları bulunmakta­dır. Çevremizdeki her şeyi, kategorize ederiz ve bu kategorileri değer yargılarımıza göre tasnifler, değerlendirir, niteler, betim­ler, tanımlar ve bu haliyle zihnimize kaydederiz. Zihnimizdeki bu kayıtlar, bizim yeniden kategoriler oluşturmak ve yeniden de­ğerlendirmeler yapmak için kullandığımız, tükenme ihtimali ol­mayan enerji kaynaklarımızdır.</p>
<p>Kant tam da bunu anlatmaktadır. Ona göre, mevcut kalıp yargıların, önyargıların ve buna benzer a priorilerin insan öz­gürlüğüne engel teşkil ettiğini, aklın dış dünya gerçekliğine vukufiyetini perdelediğini söyleyerek, yeni kategoriler oluşturul­ması gereğini vaaz etmektedir. Varlıkların kategorize edilerek, onların ne tür değer yargıları ile değerlendirilmesi gerektiğinin telkin edilmesini önermektedir. Nelerin nasıl bilinmesi gerektiğinin tespit, tayin ve takdir edilmesi gerektiğine değinmektedir.</p>
<p>Kant; ne olup bittiğini bilmeye çalıştıklarında, insanların neyi bilmeleri gerekiyorsa, özel bir bilme çabasına gerek olmaksızın, buna gerek kalmaksızın, bilinmesi gerekenlerin insanlara bildirilmesi gerektiğini önermektedir. Böylece, bilinmesi gerekenler gösterilerek, benimsetilerek, sindirilerek ve belletilerek insanların zihinlerinde her zaman, emre amade bulacakları kategoriler ve bu kategorileri değerlendirme kriteri olarak değer yargıları oluşturulmuş olacaktır.</p>
<p>Modern dönemlerde; ilkokuldan itibaren, boş bir zihinleri varmış gibi çocukların talim ve terbiye süreci içinde eğitilmesi ve onların hayata hazırlanması gerektiği öngörülmektedir. Ka­mu kuruluşlarının çok önemli hizmetlerle yükümlü olduğu ve va­tandaşına bu hizmetleri gerektiği gibi sunması gerektiği anlatıl­maktadır. Genel kamunun çıkarlarına aykırı bireysel davranışla­rın denetim altına alınmasına, hapsedilmelerine yönelik projek­siyonlar ortaya konulmaktadır. Bütün bu ve benzerlerinin mes­netleri, Benthamcı ve Kantcı bu vaazlardır.</p>
<p>Modernite, en masum nitelikleri tek tek bireylerin meziyet­leri gibi tanımlayıp meşrulaştırmış, bu meziyetlerin en yüce yan­larından bir bütünlük oluşturduğunu iddia etmiştir. Tüm bu epistemik meşrulaştırma ve yaratmış olduğu rızalar aracılığı ile, be­lirli bir grup ya da egemen gücün emrine, tüm bireyleri ve top­lumsal kurumlan amade kılmıştır. Aynı zamanda da kuşkusuz ki iç denetim odaklarını bireyin içinden çekip çıkartıp dışşallaştırmış ve onu dış denetim odaklarının insafına emanet ederek, bi­reyi, içi boşaltılmış bir et yığını haline getirmiştir. Bu epistemik meşrulaştırmalar ve rıza yaratma araçları sayesinde, “Sanal öte dünya, gerçek olan bu dünya ile ikame edilmeli” misyonu, her bir bireye, kaftan gibi modernite tarafından giydirilmiştir.</p>
<p>Yeni medya aygıtlarıyla bu süreç, önlenemez bir hal almış gi­bi görünmektedir. Yeni medya ve özellikle sosyal medya mecra­ları sanal bir alemdir. Nitekim birey, bugün, kullanmakta olduğu yeni ve sosyal medya mecrası içinde kendisini kaybetmekte­dir. Gerçek arayışı, onu, içinden büsbütün çıkılamaz bir sanal ev­renin içine sürüklemektedir. Öyle görünüyor ki, kendini anlam­lı kılma çabaları, çok daha anlamsız bir ortamda, onu anlamdan büsbütün yoksunlaşmaya sürüklemektedir. Daha da önemlisi bu mecra, egemen güç odaklarının kendisini çok büyük bir ustalıkla gizlediği ortamlardır. Daha vahim olan ise şudur: Bu ortamlar­daki, tahakküm edici iktidar, tebahhür etmiş olduğundan ve bu haliyle bireyler tarafından sürekli teneffüs edildiğinden, bu he­gemonyanın farkına varmanın ve ondan sakınmanın imkanı kal­mamıştır. Akıl sır ermez bir buyurganlık ve tahakküm söz konu­su olmasına rağmen, buyurgan merkezleri ve tahakküm edicileri tespit etmek neredeyse imkansızdır. Bu yüzden de doğal olarak, bireyin yoksunlaşmasını önleyici bir çaba olarak kendini göster­diği umut edilen sosyal hareketlerden, en fazla, mevcut sömürü­cü sistem nemalanmaktadır.</p>
<p>Kömür ve petrol, belirli dönemlerde dünya savaşlarına bile neden olduğu için, uluslararası düzeyde dikkate alınması gere­ken zenginliklerdi. Dijital teknoloji bu iki stratejik üründen çok farklıdır. Her şeyden önce hammadde değildir. Mamul madde­lerdir ve hatta büyük ölçüde insani yaratı olmaktan ibarettir. Ya­ni ne savaş ganimeti olarak düşünülebilir ne gasp edip taşınabi­lir ne de başına bekçi dikerek korunabilir. Dijital teknolojiler, parmak kadar bir hacim içinde paha biçilemez ekonomik değer­ler barındırmaktadır.</p>
<p>Yeni medya, fiziksel olarak insanların karnını doyurmamakla birlikte, sürekli olarak, bütün insanlığın zihinsel besle­mektedir. Internet, cep telefonları, mobese kameralar, uydu­lar, istihbarat cihazları, insansız hava araçları, coğrafi bilgi sis­temleri ve buna benzer pek çok teknolojik ürün tarafından öy­le kuşatılmış durumdayız ki, artık günümüzde işten, aştan, eş­ten önce aklımıza, bu teknolojiler gelmektedir. Sonuç olarak “enformasyon teknolojisi devrimi ve kapitalizminin yeniden yapılanması, yeni bir toplum biçimini, ağ toplumunu ortaya çıkarmıştır. Ağ toplumu, stratejik olarak belirleyici ekonomik etkinliklerin küreselleşmeye damgasını vurduğu bir toplumdur.(Castells,Enformasyon Çağı 2006:3</p>
<p><em>Bu yeni toplumsal örgütlenme biçimi, kapsayıcı küresellisi ile tüm dünyaya yayılıyor. Sınai kapitalizmi ile onun düş­man kardeşi sınai devletçiliği 20.yy’da yaptığı gibi kurum­ları sarsıyor. Kültürleri dönüştürüyor. Zenginlik yaratıyor. Yoksulluğa sebep oluyor. Özgürlük, yenilik ve umut yayı­yor. Zorlukları dayatırken bir yandan da umutsuzluk veri­yor. Gerçekten de yeni bir dünyada yaşıyoruz (a.y. 4).</em></p>
<p>Sorun şu ki; eski dünyanın marazları yeni dünyaya tevarüs etti. Modernite, kendisinden daha eski dünyayı çok büyük umut­lar vaat ederek reddettiğini ilan ederken, eski dünyanın bile gör­mediği akıl ve özgürlük yoksunlaşmasını beraberinde getirmişti. Üstelik insanlık tarihinin en vahim yoksulluklarını var etmişti. Bu trajik dünyanın da eskidiğinden söz ettiğimize göre, acaba, mo­dern dünyanın yoksunluklarından ve yoksulluklarından bir neb­ze olsun kurtulduk mu? Yoksa modern dünyanın met’a kapitaliz­mi bugün enformasyon kapitalizmi haline mi geldi?</p>
<p>Bu bağlama ilişkin tespit şudur: Modern dünyanın kitle ile­tişim araçları büyük ölçüde ticaridir. Matbaayı icat eden Johan- nes Gutenberg kuyumcu, matbaacı ve yayıncı idi. Kutsal kitabı basarak işe başlamıştı. Ticaret hayatında başarılı değilse bile o bir tüccardı. Yeni dünyanın medya teknolojilerinin varlık sebebi ise büyük ölçüde askeri istihbarat amaçlıdır. İnternetin atası ARPA- NET askeri bir projedir. Bugünkü uydu teknolojileri veya genel­de dijital teknoloji askeri amaçlarla tasarlanmıştır. Ticari amaç­larla piyasalara sürülmeleri daha sonradır.</p>
<p>Bundan çıkartılabilecek sonuç, yeni medya teknolojilerinin eskilerine göre bireysel özgürlüklere daha farklı birtakım sınırlamalar getirdiğidir.</p>
<p>Neresinden bakılırsa bakılsın, enformasyon özgürlüğünün kullanılması, bir tür alışveriştir ve karşılıklı rıza ya da insiyatife az veya çok gereksinim duymaktadır. Oysa yeni dünyanın en-formasyon özgürlüğü talepsiz, davetsiz, pervasızdır ve daha da önemlisi habersizdir. Modern kitle iletişim araçları ortalama bir insan bedeninin uzantıları gibidir. Daha uzağı gören göz, duva­rın arkasını duyan kulak gibi. Ama modern kitle iletişim araçla­rının izleyicisi, görmek istediğini, duymak istediğini az veya çok önceden kestirebilme şansına sahiptir. Bilmediğinden, anlama­dığından, görmediğinden ve duymadığından haberdar olan bu­günün bireyi; yeri belirsiz Olympos Köşk’ünde yaşayan tanrının kurduğu iletişim kaynakları dolayımıyla, hemen her çeşit bilgiyi edinmektedir. Her şeyi herkese fısıldayan ve her şeyi gören bu göz, hiç kimse için mahrem bir alan bırakmamaktadır. Çok da­ha trajik olan şudur: Bu tanrısal kaynak; net olarak, belirgin bi­çimde hiçbir şey söylememekte ama yapılacak her şeyi bir çırpı­da insanların zihnine yerleştirivermektedir. insanlar da sanki gen­lerinde zaten kayıtlıymış gibi, egemen güçlerin buyruklarına ka­yıtsız şartsız uymakta, ona ibadet etmekte kusur işlememektedir.</p>
<p>Bu tespit ve soruların bizim önümüze yığdığı asıl soru şu: Acaba, modern dünyanın özgürsüzleştirici biçimselliğine vaziyet alış olarak kendiliğinden ortaya çıkmış olan özgürlük talepleri, mahremiyeti tümüyle buharlaştıran yeni dünyanın bu, panoptik gözetlemesi ve enformasyonuna/dezenformasyonuna karşı diren­me potansiyeli taşımakta mıdır? Bu konuda umutlu olmak için önümüzde hiçbir emare yok.</p>
<p>…</p>
<p>Cengiz Anık – Modern Düşüncenin Bunalımı ve Doğu,syf:241-246</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/takdir-edilmis-kategorilerin-degerlendirilmesi/">Takdir Edilmiş Kategorilerin Değerlendirilmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/takdir-edilmis-kategorilerin-degerlendirilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
