<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Batı'nın İslam Algısı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/batinin-islam-algisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Oct 2023 15:52:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Batı'nın İslam Algısı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yeni Batı ve Anti-İslâmi Şiddet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Oct 2023 15:52:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kemal Buhari]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Anti-İslâmi Şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Batı ve Narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'nın İslam Algısı]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[terörizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Batı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26565</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde küresel çapta devasa bir dünyevi gücü yöneten yeni Batı emrinde hükümetler, resmî ve gayriresmî ordular, ulus­lararası örgütler, üniversiteler ve sair akademik kurumlar, medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları, bankalar, vakıflar, teknoloji devleri, çokuluslu/transnasyonal şirketler, açık ve gizli ar-ge merkezleri ve istihbarat örgütleri bulundurmakta, İslâm ve öteki olarak gördükleri ile olan ilişkilerinde kontrolün­de olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/">Yeni Batı ve Anti-İslâmi Şiddet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26570 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784-300x144.jpg" alt="" width="423" height="203" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784.jpg 702w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></a></p>
<p>Günümüzde küresel çapta devasa bir dünyevi gücü yöneten <em>yeni Batı</em> emrinde hükümetler, resmî ve gayriresmî ordular, ulus­lararası örgütler, üniversiteler ve sair akademik kurumlar, medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları, bankalar, vakıflar, teknoloji devleri, çokuluslu/transnasyonal şirketler, açık ve gizli ar-ge merkezleri ve istihbarat örgütleri bulundurmakta, İslâm ve <em>öteki</em> olarak gördükleri ile olan ilişkilerinde kontrolün­de olan bu kuvvetleri küresel çapta belirlenmiş stratejiler dâhi­linde harekete geçirmektedir. <em>Yeni Batı</em> İslâm’a karşı devasa bir şiddet uygularken bir yandan da devasa bir bilişsel, epistemik ve psikolojik şiddet yoluyla bu eylemlerinin ortaya çıkmasını, çıp­lak bir gerçekliğe dönüşmesini engellemeye uğraşmaktadır. Kont­rolündeki güç vasıtasıyla hem milyonlarca Müslümanı öldürmüş ve hâlâ da öldürmektedir<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup>[339]</sup></a> hem de gerçeği tersyüz edip dünya kamuoyuna Müslümanları “terörist”, “şiddet üreten” ve “fana­tik” olan “saldırgan taraf” olarak algılatmayı başarmaktadır. Bu mekanizmaya ve arkasındaki çarpık zihniyete çok somut bir ör­nek olarak karargâhı İsrail işgal güçleri tarafından kuşatılan Ya- ser Arafat&#8217;a CNN muhabiri Christiane Amanpour’un “Şiddeti durduracak mısınız?” sorusu gösterilebilir.</p>
<p>Bütün bunlar gelişi­güzel değil, kısa, orta ve uzun vadeli olarak yapılan planlar dâ­hilinde sistematik biçimde, nihai aşamada tek dünya devleti pro­jesini gerçekleştirmek amacıyla yapılmaktadır. Dünya kamuoyu­nun Islâm ve Müslümanlar hakkındaki algısı büyük ölçüde bu ya­pının kontrolünde olan küresel medya kuruluşları yoluyla şekil­lendirilmektedir ve bunun sonucunda hayatında hiçbir Müslü­man görmemiş insanlara dahi Islâm ve Müslümanlar hakkında- ki olumsuz kanaatler benimsetilebilmektedir.<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[340]</sup></a> Sadece <em>terörizm </em>kavramının tarihçesi ve son dönemde hangi akademi, medya ve siyaset aktörleri tarafından sistematik olarak yaygınlaştırıldığını, dinlerle ve özellikle İslâm’la nasıl ilişkilendirildiğini araştırmak dahi kurulu <em>tezgâhı</em> büyük ölçüde aydınlatacaktır.<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[341]</sup></a></p>
<p><em>Yeni Batı</em> “elitler” ve yönetilenler, yani “avam” için iki farklı din öngörmektedir. İlkinin, Kabalacılık etrafında kümelenen çe­şitli inançlara sahip olduğu aktarıldı. Yönetilenler için öngörü­len dinî inançlar ise ateizm ve pratik boyutta ateizmden ayırma­nın güç olduğu deizm, neopaganizm ve yeni çağ spiritüel akımları <em>(NeıvAge spirituality)</em> gibi siyaseten zayıf inançlardır. Tasav­vufun da yoğun bir biçimde yozlaştırıldığı ve bu ajandaya dâ­hil edildiği gözlemlenmektedir.<em>fyeni Batı&#8217;nın</em> dünya toplumlarını dönüştürmek amacıyla yürüttüğü mekanizmalardan belli baş­lı olanlar yabancılaştırma, doğrusal olmayan savaş <em>(non-linear warfare),</em> melezleştirme, paganlaştırma, zoolojikleştirme, mater­yalistleştirme, sekülerleştirme, yozlaştırmadır. Bunların hepsinin ortak amacı insanların kolektif ve güçlü kimliklerden uzak tutu­larak rahatça yönetilebilir bireylere dönüşmelerini sağlamaktır. Güçlü bir dinî kimlik, hele de îslâm gibi hayatın her alanım dü­zenleme iddiasında olan, değişmez bir kutsal kaynağa, Kur’an-ı Kerim’e dayanan, küresel çapta bir kardeşlik ve dayanışma ön­gören, iyiliği ve izzeti esas alan<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup>[342]</sup></a> ve hayatın siyasi ve ekonomik boyutlarını da içeren bir dinin etrafında şekillenen bir ümmet bi­linci ve pratiği, yani <em>ittihad-ı İslâm,</em> güçlü bir direniş anlamına geleceği için <em>yeni Batının</em> yönetilenler için arzuladığı son şey­lerdendir. Popüler kültür bu uğurda güçlü dinî kimlikleri hedef almakta ve tahrip etmektedir. Örneğin pagan kültürüne ait un­surlar öne çıkarılmaktadır ve ülkemizde de aynı proje İslâm ön­cesi Türk dinleri ve İslâmsız Türkçülük adı altında yürütülmek­tedir. İslâm “siyasal İslâm/İslâmcılık” söylemi dâhilinde siyase­tin dışına atılmaya çalışılmaktadır.<a href="#_ftn118" name="_ftnref118"><sup>[343]</sup></a> Bununla yapılmak istenen Müslümanları kendi kaderlerini tayin etmede söz hakkı olma­yan kitlelere dönüştürmektir. Ancak Vatikan’ın ve İsrail’in birer devlet olarak yer aldığı bir dünyada “siyasal Hıristiyanlıktan” ve “siyasal Yahudilikten” bahsedilmemesi düşündürücüdür. Aynı za­manda Müslümanların birleşmesini engellemek için İslâm top- lumlarında “kukla rejimler” başa geçirilmekte, onlar üzerinden Müslümanlar arasında karışıklıklar ve savaşlar çıkarılmaktadır.^</p>
<p>Anlaşılması gereken husus <em>yeni Batı</em> tarafından sadece İs­lâm’ın değil, Hıristiyanlığın da bir engel olarak algılanışıdır. An­cak Batı’da artık bir alt kültüre dönüşmüş olan Hıristiyanlık<a href="#_ftn119" name="_ftnref119"><sup>[344]</sup></a> bugün oluşturulmak istenen proje önünde ciddi bir tehdit teş­kil etmemektedir, zira hem sayısız fraksiyona bölünmüştür hem de sekülerleşme süreci ile birlikte politik olarak iğdiş edilmiştir. Üstelik Protestan kanadı özellikle Hıristiyan siyonizmi hareke­tiyle <em>yeni</em> Batı’nm ajandasının hizmetine sokulmuştur. Genellik­le sonradan birer din hâline getirilen Doğu dinleri<a href="#_ftn120" name="_ftnref120"><sup>[345]</sup></a> de <em>yeni Ba- tı&#8217;ya</em> karşı siyasi bir tehdit oluşturmaktan uzaktır. <em>Yeni Batı’nm Yeni Dünya Düzeni&#8217;ne</em> asıl tehdit, Karl Marx’ın “Din kitlelerin afyonudur.” tanımına takla attıran, aşağı yukarı 1970’li yıllar­dan bu yana <em>İslâm&#8217;ın dönüşü, dirilişi, uyanışı</em> vb. kavramlar eş­liğinde yeniden konsolide olmaya başladığı gözlemlenen<a href="#_ftn121" name="_ftnref121"><sup>[346]</sup></a>, nü­fusunu ve nüfuzunu artıran, “Batı’ya hiçbir zaman teslim olma­mış tek din”<a href="#_ftn122" name="_ftnref122"><sup>[347]</sup></a>, “bağlılarını kültürel ve manevi tacizlerden koru­maya adanmış yegâne küresel hareket”<a href="#_ftn123" name="_ftnref123"><sup>[348]</sup></a> ve küresel hegemon­yanın sınırsız yöntemlerine karşı bir şekilde direnmeyi başarmış olan Islâm’dan gelmektedir»<a href="#_ftn124" name="_ftnref124"><sup>[349]</sup></a> <em>reni Batı&#8217;mn</em> korkusu İslâm’ın kü­resel bir alternatife dönüşmesidir.<a href="#_ftn125" name="_ftnref125"><sup>[350]</sup></a></p>
<p>Sekülerleşme sürecinde Çin, Japonya, Kore, Rusya, Avrupa ve diğer coğrafyalardaki insanlar büyük ölçüde dönüştürülmüş ve dinî inançlarından uzaklaştırıl­mış ancak Müslümanlar <em>açıklanamaz bir şekilde</em> büyük ölçüde dinlerine bağlı kalmıştır. İşte <em>varoluşsal tehcir</em> de tam bu sebep­le yürütülmektedir ve bu bağlılığı çok çeşitli düzlemlerde hedef almaktadır. Yukarıda söylenenler ışığında şunu söylemek müm­kündür ki <em>yeni Batı&#8217;nın</em> hayal ettiği dünyada, <em>V for Vendetta</em> adlı filmde tanıtımının yapıldığı gibi “yasaklanan” bir İslâm, tel örgü­ler arkasındaki mahpus Müslümanlar ve bulundurulması dahi öl­dürülmeyi gerektiren bir Kur’an-ı Kerim vardır. Bu gerçeklikten çok da uzak bir model değildir zira çok sayıda Filistinli hâliha­zırda benzer bir modelde, duvarlarla çevrili “açık hapishaneler­de” yaşamaktadır. Yine “özgürlüğün beşiği” Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde kolluk kuvvetleri camileri basmakta, si­yasal otorite camileri kapattırmaktadır. Bu değerlendirmeye gö­re <em>eski Batı’nın</em> Hıristiyan anti-Islamizmi kendi bağlılarını İslâm­laşmaktan korumaya odaklanan defansif bir strateji izlerken, <em>ye­ni Batı’nın</em> anti-İslamizmi hem defans hem ofans yapmaktadır.</p>
<p>Konuyu çeşitli açılardan ele alan Tony Evans neoliberal dü­zenin nezdinde İslâm’ı istisnai yapan öğeleri, dünyada 1,2 milyar Müslüman olması (güncel verilere göre bu sayı 1,8-1,9 milyar­dır), küresel bir kitlesel hareket olma potansiyeli, ayırt edici ve karmaşık dinî inanç, siyasi ideoloji, toplumsal norm, dünya gö­rüşü ve felsefi yöntem geleneği olarak belirlemektedir. Evans’a göre bu öğeler birlikte ele alındığında İslâm neoliberal projenin tüm hedefleri önünde engel oluşturmaktadır. Müellif bu sebep­le Müslümanlara karşı disiplin unsurları uygulandığını, disipli­nin “zorlama olmadan işlev gördüğünü ama kolektif bir baskı uygulayarak geleneklerin, düşünce tarzlarının ve eylemlerin dö­nüştürülmesi” anlamına geldiğini belirtmektedir. Disiplin aktör­leri artık küresel çapta görünmez biçimde işlev görmektedirler. “Baskın ekonomik, toplumsal ve siyasi düzenin genel ilkelerine meydan okumaya çalışanlar, sözden fiile, konuşmadan eyleme geçmedikleri sürece, tolere edilecektir.” Ancak bu durum, “şid­detin mevcut dünya düzeninde gitgide azalan bir rol oynayaca­ğı” anlamına gelmemektedir zira “barışı” ve “medeniliği” boz­maya yeltenecek birisi olursa devreye askerler ve polisler gire­cektir. Disiplinin en önemli ayağı ise yine neoliberalizmin dayat­tığı “piyasa disiplini” <em>(market discipline)</em> olmaktadır. Çalışması­nın devamında piyasanın tahakküm için nasıl araçsallaştırıldığı- na değinen müellif noktayı şöyle koymaktadır: “[Bu makalede­ki] amaç İslâm’ın muhtelif kültürel tezahürlerini temsil eden 1,2 milyar [1,8-1,9 milyar] Müslümanın hegemonya karşıtı bir blok <em>(counter-hegemonic bloc)</em> olarak kolektif biçimde hareket etme­leri anlamındaki gerçek potansiyellerini incelemek olmamıştır. Böyle bir yaklaşım için başka bir makale gerekecektir.”<a href="#_ftn126" name="_ftnref126"><sup>[351]</sup></a></p>
<p><em>Yeni Batı</em> kendisine tehdit oluşturan bu durumun farkında olup, onu göğüslemek için uyguladığı şiddetin dozajını artırma­ya yönelmiştir. Bernard Lewis’in ve Samuel Huntington’ın Afe- <em>deniyetler Çatışması</em> söylemi Firavun’un Hz. Musa’ya karşı aldı­ğı tedbirle benzerlik arz etmektedir.<a href="#_ftn127" name="_ftnref127"><sup>[352]</sup></a> Lewis’in makalesini 1992- 1995 arasında Avrupa’nın ortasında Bosnah Müslümanlara yapı­lan soykırım takip etmiş, Birleşmiş Milletler Boşnakları silahsız­landırdıktan sonra âdeta Sırplara teslim etmiş, Birleşmiş Millet­lerin bölgedeki HollandalI komutanı Sırp komutanlarla birlik­te kadeh kaldırmış, soykırımcı Sırpların lideri Radovan Karadzic “Batı’nın kendilerine bir gün müteşekkir olacağını, çünkü Hıris­tiyan değerlerini ve kültürünü savunmak için kendilerinin seçil­diğini” söylemiştir..353 Yaklaşık üç yıl boyunca kitlesel kıtal ve te­cavüzlere göz yuman Batı ancak savaşı kaybetmelerine kesin gö­züyle bakılan Boşnaklar saldırılan püskürtüp atağa geçtikleri za­man müdahale ederek Aliya İzzetbegoviç’in “Bu âdil bir barış ol­mayabilir fakat süren bir savaştan daha iyidir.” sözleri eşliğinde Dayton Anlaşması’nı kabul ettirmiştir. 11 Eylül 2001’den sonra projeye <em>Terörle Savaş</em> söylemi altında devam edilmiş ve o tarih­ten bu yana 11 Eylül’ü gerçekleştirdiği iddia edilen el-Kaide’nin bulunup ele geçirilmesi yerine çoğunluğunun 11 Eylül’le hiçbir alakası olmayan<sup><a href="#_ftn129" name="_ftnref129">[354]</a></sup> Afganistan, Irak, Libya, Mısır, Suriye, Sudan ve Yemen doğrudan operasyonlar veya iç karışıklıklar ve darbeler yoluyla <em>yeni Batı</em> tarafından çeşitli bahanelerle hedef alınmıştır. Bu bahanelerin en meşhuru ABD, İngiltere ve İsrail hükümetleri tarafından Irak’ta olduğu tam 945 adet yalan açıklamayla iddia edilen ama bir türlü bulunamayan kitle imha silahlarıdır. Bunla­ra paralel olarak Batı dışı coğrafyalardan Myanmar’da Müslü­manların katledilmesine, Hindistan’da belirli aralıklarla uygula­nan pogromlara ve Çin’de Doğu Türkistan Türklerinin toplama kamplarına hapsedilerek kültürel soykırıma uğratılmasına hiç­bir yaptırım uygulanmamak suretiyle <em>yeni Batı</em> tarafından yeşil ışık yakılmaktadır. Filistinlilere İsrail tarafından yapılan kötü­lükler o kadar sistematikleşmiş ve kronikleşmiştir ki artık nere­deyse akıllara bile gelmemektedir. Apartheid uygulamaları, kes­kin nişancılar, fosfor bombaları, sistematik destabilizasyon uy­gulamaları, ambulans ve hastane bombalamaları, işgaller vb. in­sanlık dışı pratikler artık dünya kamuoyuna kanıksatılmış gibi­dir. Günümüzde küresel ölçekte İslâm dünyasının hemen hemen her yerinde huzursuzluklar baş göstermektedir ve giriş kısmında “avuçta tutulan ateş” hadis-i şerifinin<a href="#_ftn130" name="_ftnref130"><sup>[355]</sup></a> yer aldığı <em>İslam under </em><em>Siege</em> adlı eserin yazarı Akbar Ahmed gibi bazı müelliflere göre bu durum İslâm’ın günümüzde “kuşatma altında” olduğu anla­mına gelmektedir.</p>
<p>* Yeni/ <em>Batı&#8217;nın</em> İslâm’a karşı yürüttüğü bir diğer strateji ise son tahlilde kendi ajandasına hizmet etme potansiyeli barındıran ba­zı İslâm yorumlarını kitle iletişim araçları üzerindeki kontrolü­nü kullanarak beslemesidir. Bu proje Müslüman devletlerin za­yıflayarak Batı’nın güdümüne girdiği 19. yüzyıldan itibaren kü­resel çapta yürütülmektedir. Gelenek karşıtı modernist akımlar, İslâm’ı “yeniden şekillendirmek” isteyen reformist akımlar, din­lerin aşkın birliği, yozlaştırılarak panteizmleştirilen “sözde ta­savvuf”, dinlerarası diyalog<a href="#_ftn131" name="_ftnref131"><sup>[356]</sup></a>, hadis inkârcılığı, tarihselcilik ve bilimsel tefsircilik gibi tartışmalı yaklaşımlar popülarize edile­rek Müslümanların ortak bir payda altında toplanma ihtima­linin altı oyulmakta, ancak Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde öğütlediği gibi Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet’e sımsıkı sarılmayı savunanlar için sistemin disiplin çarkları genellikle ’ “toplumsal linç” biçiminde dönmektedir. Örneğin konuşmaları­nı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet etrafında yapan, sözlerine bu esas kaynaklardan kanıtlar getiren bir İslâm âlimi “bağnaz”, “itici” ve “çağ dışı” olarak Batılı ve Batıcı kitle iletişim kanalları tarafın­dan skandalize edilmeye asli bir adaydır. Ancak Celâleddin Ru­mi’nin çarpıtılmış ve yozlaştırılmış bir biyografisini pembe ka­paklı bir “aşk” kitabı olarak yayımlayan, kurgusunda evli bir ka­dının ailesini terk ederek onu bu yönde motive eden bir “dervi­şe” kaçmasını işleyen ve hakkında roman yazdığı konudaki “bil­gi” düzeyi daha <em>Mesnevi&#8217;nin</em> ilk kelimesini dahi yanlış yazması­na <em>(bişrev-bişnev</em> [y^]) yol açacak bir yazar bu kitabını <em>yeni Ba­tı&#8217;nın</em> bir zamanlar Türkiye’deki medya-iletişim ayağını oluşturan ve dindarlara karşı pek de olumlu bir tavrı olmadığı bilinen holdingin yayınevinden basabilecek, <em>yeni Batı’nın</em> Batı’daki ku­ruluşları tarafından da kendisine kucak açılacaktır.</p>
<p>Dinlerarası diyalog söylemi altında “hem Hıristiyan hem Müslüman”<sup>357</sup> gibi garabetlere destek verilmekte, “dinlerin aşkın birliğini” savuna­rak Kur’an-ı Kerim’in ve İslâm’ın indirilme sebebini hükümsüz- leştiren düşünürler Batı’nın en prestijli akademik kuruluşları ta­rafından ağırlanmaktadır. Örnekler kolaylıkla çoğaltılabilir an­cak özetlemek gerekirse <em>yeni Batı’nın</em> kurduğu düzende kendile­rine yeşil ışık yakılan “iyi Müslümanlar” ve kırmızı ışık yakılan “kötü Müslümanlar” mevcuttur. Birincilerin İkincilerden farkı anlattıkları “İslâm’ın” <em>yeni Batı’nın</em> menfaatlerini zedelemeyen, hatta destekleyen yaklaşımlardan oluşmasıdır.Elbette yukarıda sayılan görüşleri savunan insanların tamamının samimiyetini ve niyetini sorgulamak ve hepsini <em>yeni Batı’nın</em> İslâm’ın içerisindeki iş birlikçileri olarak göstermek haksızlık olacaktır. Aralarında sa­mimi olanların da kendilerine göre dayandıkları hakikatler var­dır. Ancak görülmesi gereken resim <em>yeni Batı’nın</em> Müslümanla­rın içine de çeşitli kanallar yoluyla sızmış olduğu ve “eksantrik” <em>(eccentric-.</em> merkezi dışarıda) görüşlerin baştaki cazibelerinin ya­nında ümmetin birliğini parçaladığı gerçeğidir zira bunlar hiçbir zaman ümmetin tamamını kucaklama ve birleştirme potansiyeli olan görüşler değildir. Bütün bu yöntemlerle hedeflenen Müslü­manların bölünmesi, <em>ittihad-ı Islâm’ın</em> ve Islâm’ın <em>dirilişinin</em> en­gellenmesi, böylelikle <em>Yeni Dünya Düzeni</em> önündeki son büyük engelin de aşılmasıdır.</p>
<p>Bunlara paralel olarak bazı tarihi ve mevcut gerçekleri ha­tırlamak yararlı olacaktır. Suudi Arabistan’daki Vehhâbî rejim Birinci Dünya Savaşı’nda îngilizler tarafından başa geçirilmiş ailenin kontrolündedir ve Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdü- laziz bin Suud “İngiltere-Hindistan împaratorluğu’nun şöval­yelik nişanı” sahibidir.<a href="#_ftn132" name="_ftnref132"><sup>[358]</sup></a> Suriye’de darbe ile başa geçen Hafız Esed’in Fransızlara yazdığı meşhur mektup ve onlardan aldığı destek bilinen hususlardandır. Endonezya’da 1968-1998 yılla­rı arasında başkanlık yapan Suharto yine darbeyle başa geçmiş ve Batı tarafından desteklenmiş eli kanlı bir diktatördür. Ülke­mizde 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe yoluyla iktidara gelmeyi hedefleyen Fetullahçı terör örgütünün elebaşı uzun za­mandır ABD’de ikamet etmekte ve ABD derin devleti tarafından kollanmaktadır. Darbeden sonra Türkiye’den kaçan örgüt men­suplarına Almanya, İngiltere ve Yunanistan gibi Avrupa ülkeleri kucak açmıştır. Mısır’daki darbeci Sisi yönetimi Batı tarafından fonlanmakta ve desteklenmektedir. Irak parçalandıktan sonra buranın yönetimi ABD tarafından büyük ölçüde “Batı’mn düş­manı” İran’a bırakılmıştır. DEAŞ terör örgütü kendi bölgesin­den İsrail’e yapılan saldırılar için İsrail’den defalarca özür dile­miştir.<a href="#_ftn133" name="_ftnref133"><sup>[359]</sup></a> Bu tarz örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir ancak Müs­lüman toplumlara oynanan oyun genellikle aynıdır- günümüz­de bu oyunu etkisizleştirmenin yollarını yeni yeni keşfetmiş bu­lunmaktayız. Özetle Batı tarih boyunca İslâm toplumlarmdaki diktatörleri desteklemiş, demokratikleşme ve istikrar hareket­lerini baltalamıştır<a href="#_ftn134" name="_ftnref134"><sup>[360]</sup></a> ve günümüzde de <em>yeni Batı&#8217;nm</em> kukla re­jimlerinin yönetmediği, Batı’ya karşı dik ve izzetli biçimde du­ran ve tek taraflı bağımlılığı reddeden İslâm ülkelerinin sayı­sı azdır. <em>Yeni Batı</em> bunlarla da propaganda yoluyla meşruiyetle­rinin altının oyulması gibi çeşitli yöntemler kullanarak müca­dele etmektedir.</p>
<p><em>Yeni Batı&#8217;nm</em> anti-İslâmi politikalarının ve <em>varoluşsal tehcirin </em>esas ayağını oluşturan platform ise elbette 2000’lerden bu yana ülkemizde kullanımı yaygınlaşan internettir. İnternet kullanımı­nın toplumda yediden yetmişe tüm bireyler arasında yaygınlaşma­sından önce dindarlar dönüştürülmeye karşı bazen açıktan tepki koyarak bazen de “sessiz çığlıklarıyla” önemli bir direnç göster­meye muvaffak olmuştur. Ancak yeni medya ve sosyal medya ile birlikte bu direniş ciddi bir ölçüde tehlike altına girmiştir. Uydu­rulan yalanlar dakikalar içerisinde virüsler gibi yayılarak insanları dönüştürmektedir. <em>Yeni Batı</em> tarafından uygulanan küresel anti-Islâmi bilişsel şiddetle hem seküler toplumların Müslümanlaşması engellenmek hem de Müslümanların yeni nesilleri İslâm’dan fik­ren ve psikolojik olarak uzaklaştırılmak istenmektedir.</p>
<p>Söylenenlerin ışığında bu bölümün başında sorulan soruyu şöyle cevaplamak mümkündür: İkinci Dünya Savaşı’nda Alman­ların önderliğindeki Kıta Avrupası’mn yenilmesiyle <em>modern Batı </em>içerisindeki transnasyonal kapitalist aktörler özellikle İngiltere ve ABD üzerinden Batı’nm dümenine geçerek Batı’yı küreselleşme­ye yöneltmiştir. Günümüzde anti-İslâmi şiddeti üreten ve bu şid­detin görünmez türleri aracılığıyla Müslümanların iç dünyasına sızan, onları dönüştüren, yaklaşık 1700’lerden beri dillendirilen, 11 Eylül 1990’da resmen ilan edilen ve 11 Eylül 2001 ile birlikte artık eyleme geçen, transnasyonal aktörler tarafından yönetilen küresel müesses nizamın <em>(Global Establishment<a href="#_ftn135" name="_ftnref135"><sup><strong>[361]</strong></sup></a>),</em> küresel im­paratorluğun <em>(Empire), Yeni Dünya Düzeni’nin (New World Or- der, Novus Ordo Seclorum)</em> veya bu kitapta kavramsallaştınldığı şekliyle <em>yeni Batı’nın (neo-West)</em> bizatihi kendisidir.<a href="#_ftn136" name="_ftnref136"><sup>[362]</sup></a></p>
<p>Islâm&#8217;ın Batı&#8217;daki algısına Batı&#8217;nın tarihsel gelişimi göz önü­ne alınarak bakıldığında ilginç bir nokta dikkat çekmektedir. Hem <em>eski Batı&#8217;nın</em> hem <em>modern Batı&#8217;nın</em> hem de <em>yeni Batı&#8217;nın </em>yapmak istediklerinin önünde İslâm ciddi bir engel arz etmekte­dir. İslâm, Hıristiyanlar için dünyanın Hıristiyanlaştırılması he­defi önünde en büyük engel, <em>modern Batı</em> için dünyanın tahak­küm altına alınması önünde en büyük engel, <em>yeni Batı&#8217;nın</em> trans- nasyonal aktörleri içinse insanların topyekûn ele alınarak dille­riyle, düşünceleriyle, zevkleriyle, nefsleriyle, yani tüm varlıkla­rıyla inşa edilecek <em>Yeni Dünya Düzeni&#8217;ne</em> tebaa hâline getirilme­si önündeki en büyük engeldir. Bu çerçeveden bakıldığında İs­lâm Batı için “mutlak düşman” hâline gelmektedir. Elbette İslâm ve Batı arasında barışçıl dönemler de olmuştur.<a href="#_ftn137" name="_ftnref137"><sup>[363]</sup></a> <em>Gönül ister ki </em>barış her daim hâkim olsun ancak tarihe bakıldığında bunun ne yazık ki gerçekleşmediği görülmektedir. Kanaatimizce buradaki kabahatin büyüğü İslâm’da ve tüm kusur ve eksikliklerine rağ­men Müslümanlarda aranmamalıdır.</p>
<p>Son olarak <em>yeni Batı&#8217;nın</em> başkenti Kudüs olacağı dillendiri­len tek dünya devletini öngören <em>Yeni Dünya Düzeni&#8217;nin</em> fiilen ne zaman gerçekleşeceği konusunda özellikle Filistin toprakla­rına ve Mescid-i Aksa’ya bakmak gerekmektedir. ABD’nin Ku­düs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, “Barış Planı” söylemi al­tında Filistinlilerin vatanlarının tedricen topyekûn işgalini ön­gören bir strateji ortaya koyması gibi hususlar düşündürücüdür. Yine Mescid-i Aksa’nın Süleyman Mabedi’nin üzerinde olduğu­nu öne süren <em>yeni Batı</em> aktörleri Mescid-i Aksa’yı yıkarak bura­ya “Süleyman Mabedini” inşa etme hazırlığındadır. Bu bağlam­da Mescid-i Aksa 1967’den günümüze dek yüzden fazla saldırı­ya uğramış, aynı zamanda arkeolojik kazılar bahanesiyle devasa tünellerle altı oyulmuştur. Mescid-i Aksa’nın yıkılması ile yeri­ne inşa edilmesi kurgulanan “Mabed”, <em>yeni Batı</em> piramidinin ni­hai yapıtaşlarından birisidir.</p>
<p>İlk iki kısımda söylenenler <em>yeni BatTyı</em> anlamak için söylen­miştir zira <em>eski Batı</em> zaten tarih olmuş, <em>modern Batı</em> da artık mia­dını doldurmuş görünmektedir. Günümüzdeki güç unsurları <em>ye­ni Batı</em> tarafından kontrol edilmektedir. Buna <em>modern Batı’nın </em>ulus devletlerinin askerî güçleri bile dâhil olabilmektedir zira <em>ye­ni Batı modern BatTnm</em> dışında bir yerde değil uzunca bir süredir bizzat kalbindedir. Kuvvetle muhtemel ABD’nin ve Avrupa’nın ulus devletlerinin tasfiye edilmesi Sovyetler Birliği kadar pürüz­süz bir şekilde gerçekleşmeyecektir ancak görünüşe göre bekle­nen son er ya da geç <em>modern BatTrnn</em> da başına gelecektir. Tek­nolojinin ve iletişimin parametrelerini belirlediği yeni dönemde Vestfalya modelinin ulus devletlerinin maddi ve manevi sınırla­rını koruyabilmesi oldukça güç görünmektedir.<a href="#_ftn138" name="_ftnref138"><sup>[364]</sup></a> Transnasyonal güçler bu sınırları kararlı ve sistematik biçimde aşındırmaktadır.<a href="#_ftn139" name="_ftnref139"><sup>[365]</sup></a></p>
<p>Müslümanların tercihi söz konusu olduğunda <em>modern Batı </em>ve <em>yeni Batı</em> arasında bir tercih yapmak kırk katır-kırk satır iki­lemine benzemektedir. Birisi bütün dünyayı Hıristiyanlaştırma- yı, diğeri ise köleleştirmeyi kurgulamakta, yüzyıllardır bu ajan­dalar doğrultusunda çalışmaktadır. Bizim açımızdan bakıldığında bu iki kurgu da son tahlilde “kula kulluk” anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim Hıristiyanların Batı’daki diğer iki aktöre göre bi­ze daha yakın olduğunu bildirmektedir: ‘‘İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak <em>yahudiler</em> ile, şirk koşanları bulacaksın. Onlar içinde iman edenlere sevgi bakı­mından en yakın olarak da ‘Biz hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler ve râhipler vardır ve onlar bü­yüklük taslamazlar.&#8221; (Kur’an, 5:82) Ancak günümüzdeki Hıristi­yanların birçoğu bu ayette değinilen manada “Hıristiyanlar” ola­rak değerlendirilemezler zira Kur’an-ı Kerim’in Hıristiyan <em>(Na$- rani)</em> tanımında teslis ve enkarnasyon doktrinleri yer almamakta­dır (bkz. Kur’an, 5:17, 73).<a href="#_ftn140" name="_ftnref140"><sup>[366]</sup></a> Kanaatimizce en doğru tavır ikisi arasında bir denge siyaseti takip ederek tarih sahnesine geri dön­mek için gereken altyapıyı inşa etmeyi bir an önce tamamlamak olacaktır. Zira tarihin gösterdiği üzere ötefoyle birlikte yaşama kabiliyetinden yoksun olan bu iki “narsist” aktörün de kurgula­dığı “oyun sonu” kendileri dışındakilerin şöyle veya böyle yok edilmesini içermektedir ve insanlığın Allah Teâlâ tarafından hi­dayetle “nimetlendirilmiş” (Kur’an, 1:6), âdil ve merhametli yö­neticilere ihtiyacı vardır. Rasim Özdenören <em>yeni Batı</em> dönemin­de Islâm’ın karşı karşıya olduğu ikilemi şöyle ifade etmektedir.</p>
<p>“Eğer dünya düzeni veya bu düzenin dizginlerini ellerinde tutanlar, Islâm’a kendi dünyaları içinde bir yer bulabilirler­se ve onu, biçtikleri o yere oturtabilirlerse, bundan rahatlık sağlayacaklardır. Sadece kendileri değil, kendileri gibi dü­şünmek üzere eğitimden geçmiş olanlar da rahatlayacaktır. Çünkü böylece, ellerinde manipüle edebilecekleri ‘evcilleş­tirilmiş’ bir İslâm bulundurmuş olacaklardır. Böylece İslâm,aynı zamanda hakim kültürün bir parçası haline gelmiş ola­caktır. Böylece Islâm’ın hakim kültürün sadece bir parçası ve unsuru olduğunu değil, fakat aynı zamanda o hakim kültü­rü meydana getiren kaynaklardan birinin de Islâm olduğunu ileri sürmek bile mümkün hale gelecektir. [&#8230;] Burada soru şudur: Islâm, böylece başkalarının onun için uygun gördüğü bir yere mi yerleştirilecek ve orada kendine tayin edilen sı­nırlar içinde kalacak; yoksa o, kendi yerini kendisi mi tayin edecek ve başkaları kendi yerini ona göre mi belirleyecek?”<sup>367</sup></p>
<p>Bu ikileme veciz bir cevap Aliya İzzetbegoviç’ten gelmiştir.</p>
<p>“Allah’a yemin ederim ki biz köle olmayacağız!”<sup>368</sup></p>
<p><strong>Batı ve Narsisizm</strong></p>
<p>“Batı, medeniyetinin üstün olduğunun bi­lincinde olmalı. Refahı, insan haklarına saygıyı, dinî ve siyasi haklara saygıyı ga­ranti eden bir medeniyet. Bu da Islâm ül­kelerinde yok &#8220;<sup>369</sup></p>
<p>Psikolojik tahliller siyasi olguları ve süreçleri anlamada önemli bir rol oynamaktadır zira “insan eylemleri iletişimin öz­neler arası bağlamlarından, belirli tarihî kaynakları olan özne­ler arası pratiklerden ve yaşam şekillerinden kökünü almakta- dır,”<sup>370</sup> “Gruplar birbirleriyle ilişkide olan bireylerden oluşur ve bu yüzden bireyin kişiliğini anlamak toplumsal hayatı anlamak için temel teşkil eder&#8221;, &#8220;tüm sosyolojik sorunlar nihayetinde bi­reysel psikolojiye indirgenebilir&#8221; ve &#8220;grup psikolojisinin teme­li bireyin psikolojisidir&#8221;.<sup> <a href="#_ftn142" name="_ftnref142">[371]</a></sup> Ingiliz düşünür Jacqueline Rose’un ifadesiyle, &#8220;Biz sadece zihnin ambarını oluşturan <em>ötekiler</em> üze­rinden vücut buluruz: Kimliğe doğru ilk deneysel adımlarımız­daki modeller, arzularımızın nesneleri, yardımcılar ve düşmanlar. <em>[&#8230;] Ötekiler</em> tarafından ‘insanlaştırılırız’. ‘Nefsimiz’ <em>(our psyche) </em>toplumsal bir alandır.”<a href="#_ftn143" name="_ftnref143"><sup>[372]</sup></a> Belki Rose’un bu radikal bakış açısı if­rat olarak görülebilir ancak insanın toplumsal ve siyasi kimliği­nin gelişiminde psikolojik süreçlerin herhangi bir rol oynamadı­ğını düşünmek de tefrit olacaktır. Siyasetin psikolojik boyutları­nı inceleyen psiko-siyaset yaklaşımı ve psikolojinin siyaset üze­rindeki etkisini inceleyen siyasal psikoloji disiplini bu bağ üze­rine inşa edilmiştir.</p>
<p>ABD toplumunu esas alarak kaleme aldığı <em>Culture ofNarcis- sism</em> adh eserin yazarı Christopher Lasch’a göre her kültür ken­disiyle birlikte baskın bir kişilik tipi ortaya çıkarır ve Julia Kris- teva’ya göre &#8220;Batı öznelliğinin reddedilemez motive edici gücü”<em>Narcissus’</em>tur,<a href="#_ftn144" name="_ftnref144"><sup>[373]</sup></a> yani ilk kez İngiliz bilim insanı Havelock El- lis’in (1898) ve Alman psikiyatr Paul Nacke’nin (1899) kullan­dığı, daha sonra Sigismund Schlomo Freud’un kavramsallaştırdı- ğı, Cari Gustav Jung, Melanie Klein, Karen Horney, Otto Rank, Otto Kernberg, Heinz Kohut, Erik Erikson ve Jacques Lacan’m katkılarıyla psikanalizin temel kategorilerinden biri hâline gelen “narsisizm” kavramının oluşturulmasında kendisinden esinleni­len, eski Yunan mitolojisinde anlatıldığı şekliyle göldeki yansı­masına âşık olan genç kast edilmektedir.</p>
<p>Narsisizm daha çok bireysel düzlemde kullanılan bir kavram olsa da mevcut araştırmalar onun kolektif boyuta uygulanabilirli­ğini<a href="#_ftn145" name="_ftnref145"><sup>[374]</sup></a> ve <em>öteki</em> ile olan ilişkilerdeki belirleyiciliğini<a href="#_ftn146" name="_ftnref146"><sup>[375]</sup></a> savunmak­tadır. Aslında narsisizm kavramı onu ilk kez sistematik şekilde ele alan Freud’dan beri kolektif düzlemde de kullanılmaktadır.<a href="#_ftn147" name="_ftnref147"><sup>[376]</sup></a> Gerçekten psikiyatrinin el kitabı olan DSM’nin güncel sürümün­deki narsisizm belirtileri<a href="#_ftn148" name="_ftnref148"><sup>[377]</sup></a> incelendiğinde buradaki dokuz madde ile Avrupamerkezcilik <em>(Eurocentrism),</em> Batı istisnacıhğı <em>(excep- tionalism)</em> ve evrenselciliği <em>(universalism),</em> sömürgecilik, kültü­rel emperyalizm, seçilmiştik inancı ve biyolojik-kültürel ırkçılık türleri arasındaki irtibatı fark etmemek zordur. Yine bazı psika­nalistler Batı&#8217;nın bilinçaltında yer alan Hıristiyanlık ile narsisizm arasındaki içsel bağlantılara işaret etmektedir.<a href="#_ftn149" name="_ftnref149"><sup>[378]</sup></a> Hıristiyanlık­tan kopup sekülerleşme sürecine giren <em>modern Batı’nm narsislik güçsüzlükten narsislik kadîr-i mutlaklığa</em> geçip hangi psikolojik mekanizmalar dâhilinde <em>ötekine</em> karşı şiddet ürettiği de Alman psikanalist Horst-Eberhard Richter tarafından kapsamlı biçim­de irdelenmiştir.<a href="#_ftn150" name="_ftnref150"><sup>[379]</sup></a> Batı’nm diğer önemli dinî aktörü olan Yahu­dilik de yine çeşitli şekillerde narsisizm ile ilişkilendirilmektedir.<a href="#_ftn151" name="_ftnref151"><sup>[380]</sup></a></p>
<p>Narsisizm aslında ben ve ben-olmayan arasında süregelen bir kafa karışıklığından kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn152" name="_ftnref152"><sup>[381]</sup></a><sup> <a href="#_ftn153" name="_ftnref153">[382]</a></sup> Burada öznenin ken­di kendisiyle ilişkisindeki derin problemler belirleyicidir. Sağlık­lı insanlardaki özdeğer ve özgüven duyguları narsistlerde şişirilen bir balona benzeyen sahte benlikle <em>(grandiose self}<sup>3</sup>*<sup>1</sup></em> ödünlenir, bu da neden bu kadar kolay incitilebilir olduklarını açıklamaktadır. Karen Horney’nin deyişiyle “narsisizm öznenin kendine duy­duğu sevginin değil, kendisine yabancılaşmasının ifadesidir, [&#8230;] özne kendisiyle ilgili illüzyonlara sığınır çünkü kendisini kaybet­miştir.&#8221;<a href="#_ftn154" name="_ftnref154"><sup>[383]</sup></a> Bu noktada Kristeva’nın “iğrenç” <em>(abject)</em> kavramı narsi­sizm ve Batı’nın <em>öteki</em> ile olan ilişkilerinin bağlantısına işaret eder. Kristeva’ya göre “iğrenme <em>(abjectiori)”</em> Batı’nın <em>ötekini</em> alçaltmak yoluyla kendisini yüceltmesi demektir ve bir savunma mekaniz­masıdır.<a href="#_ftn155" name="_ftnref155"><sup>[384]</sup></a> <em>Öteki</em> olmazsa özne boşluğa düşecektir.<a href="#_ftn156" name="_ftnref156"><sup>[385]</sup></a> Batı’nın <em>öte­ki</em> ile arasındaki farklara, bunlar ne kadar küçük farklar olursa ol­sun, devamlı olarak odaklanması ve bu farklardan kendisine “üs­tünlükler” çıkarması bu sebepledir ve bu süreç Freud tarafından “küçük farkların narsisizmi” olarak kavramsallaştırılmıştır.<a href="#_ftn157" name="_ftnref157"><sup>[386]</sup></a> Gü­nümüzde dahi zihinlerde egemen olan düalizmlerin (medeni-bar- bar, gelişmiş-gelişmekte olan, rasyonel-fanatik, demokratik-totali- ter gibi) özünde bir nebze de olsa Batı’nın narsisizmi yatmaktadır.</p>
<p>Narsisizmin bir yönü de elbette sahte benliği oluşturmak ve “şişirmek” amacıyla var olan kibre bakmaktadır. Silvio Berlus- coni’nin yukarıda alıntılanan sözlerinden de görülebileceği üze­re Batı’nın muhtelif söylemleri genellikle kibri/büyüklenmeyi ve ötekiler hakkında küçültücü ve değersizleştirici ifadeleri birlik­te barındırmaktadır. Ahlaki boyut bir kenara bırakılacak olursa kibrin ve ötekini küçümsemenin işlevi, benin yüceltildiği bir im­ge oluşturmak ve ötekini de bu imgeyi kabul etmeye zorlamak­tır. Bu şekilde zihinsel-psikolojik bir tahakküm ilişkisi kurmak mümkün olmaktadır. Aşağılanan Özne aslında çoğu zaman keyfi olan bu dayatmayı kabul ettiği ölçüde bu girişim başarılı olmaktadır. Günümüzde gözlemlenebilecek ilginç bir husus hem Ba- tı’nın hem de yereldeki Batıcıların İslâm ve Müslümanlar söz ko­nusu olduğunda alaycı, mütekebbir ve aşağılayıcı eylem ve söy­lemlere sıklıkla başvurabilmeleridir. Tevazu Batı kültüründe bir fazilet değil, bir zayıflık alameti olarak değerlendirilmektedir. Bu tavır o kadar yaygın ve yoğundur ki artık sorgulanmaz hâle gel­miştir. Bu da aslında sembolik bir şiddet türü olarak Batı’nın üs­tün zannedilmesine ve Müslümanların aşağılık kompleksine ka­pılmasına sebep olmaktadır. Kibir İslâm’da insanın hidayete, fe­laha ve cennet hayatına kavuşmasını engelleyen asli günahlardan birisi olarak telakki edilmekle birlikte kanaatimizce Hz. Peygam­berim (s.a.v.) “Kibirliye karşı kibir, sadakadır.”<sup>387</sup> hikmeti bu iş­levi engelleme amacını gütmektedir.</p>
<p>Batı’nın öte&amp;yle olan ilişkisinde belirleyici olan bir diğer psi­kolojik mekanizma ise projeksiyondur. Projeksiyonda ego açısın­dan kabul edilemez düşünceler, arzular ve hisler gibi içsel süreç­ler dışsallaştırılarak yani <em>ötekine (alter ego)</em> yansıtılarak ego sa­vunulmaktadır ve fobilerin (örneğin İslamofobi) oluşumu da bu­nunla ilişkili olarak değerlendirilmektedir.<sup>388</sup> İbrahim Kaim bu mekanizmayı şu sözlerle ele almaktadır:</p>
<p>“Batı’nın İslâm algısı, aslında kendisinin aynadaki yansıma­sıdır. Ötekinin dışlanması üzerine kurulu ben tasavvurları, ötekiyle ilişkilerin çatışma ve savaş üzerinden yürütülme­si sonucunu doğuruyor. Kendini hâlâ tarih ve medeniyetin merkezindeki yegâne aktör olarak görmek isteyen bir Avru­pa yahut Amerika’nın başkalarına yönelik barışçıl ve kuşa­tıcı bir tasavvur geliştirmesi kolay değildir. Bu zorluğun son dönemdeki örneklerinden biri, Papa XVI. Benediktus’un 12 Eylül 2016 günü Regensburg Üniversitesi’nde yaptığı konuş­madır. Papa’nın konuşması ve yol açtığı tepkiler, İslâm dünyasıyla Batı arasındaki ilişkilerin ne kadar kırılgan olduğu­nu bir kez daha ortaya koydu. Şiddet ve terörizmin İslâm’la neredeyse özdeşleştirildiği günümüzde, böyle bir konuşma­nın Katolik kilisesinin ruhanî liderinden gelmesi hem şaşır­tıcı hem de üzüntü vericidir. Şaşırtıcı, çünkü din temelli sal­dırı ve karalamaların ne mânâya geldiğini Papa gibi birinin bilmesi gerekir. Üzüntü verici, çünkü Papa’nın sözleri Batı’da yükselişe geçen Islâm korkusu ve karşıtlığını kışkırtıyor. [&#8230;] Dinin şiddetle bağdaşmayacağını, zira şiddetin akıl karşıtı bir eylem olduğunu ispat etmek için Papa’nın ‘öteki’ne örnek olarak Islâm’ı göstermesi talihsiz bir durumdur.”<a href="#_ftn158" name="_ftnref158"><sup>[389]</sup></a></p>
<p>Bireysel hayatında narsistlerle ilişkide olanlar bilir ki bir nar- sisti değiştirmek çok zordur, bu yüzden narsistlerin terapiye ya­nıt verme oranları çok düşüktür. Bunun yanında, narsistler ilişki kurdukları özneleri kendileriyle eşit birer özne olarak değil, da­ha çok bir <em>nesne</em> olarak gördükleri için onlar üzerinde tahakküm kurmak, onlara şiddet (fiziksel, psikolojik vb.) uygulamak, onla­rı araçsallaştırmak, onları psikolojik besin <em>(supply)</em> olarak suistimal etmek yani “kolonileştirmek” ve kendi istedikleri doğrultu­da dönüştürmek gibi eylemleri doğal ve meşru görürler. Şidde­tin psikolojik kökenleriyle ilgili yapılan bazı çalışmalar da şiddet ve narsisizm arasındaki bağlantıları doğrulamaktadır.<a href="#_ftn159" name="_ftnref159"><sup>[390]</sup></a> Bu nokta Batı’mn diğerleriyle olan ilişkilerinde oldukça belirleyici olmuş­tur, zira diğerlerinin etnisite, ırk, dil, din ve diğer eksenler üze­rinden farklılaştırılarak aşağılanması bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu aynı zamanda Batı’mn öte&amp;yle birlikte yaşama konusundaki isteksizliğinin ve yeteneksizliğinin psikolojik zeminine ışık tut­maktadır. Gerçekten de tarihe bakıldığında görülecektir ki <em>öte- kinin</em> Batı tarafından dönüştürülmeye direnip kendisi olarak kal­mak istemesi Batı tarafından genellikle hoş karşılanmamış ve bu tarz girişimler, yapılabildiğinde, muhtelif şiddet yöntemleriyle bastırılmıştır. <em>Eski Batı</em> zamanındaki paganlardan çok kültürlü­lüğün <em>(multiculturalism)</em> iflasının ilan edildiği günümüz Avrupa toplamlarındaki Müslümanlara değin bu mekanizmanın Batı ta­rihi boyunca önemli bir değişime uğradığını iddia etmek güçtür. Bu da en azından Batıkların yönettiği bir toplumda Batıklar ile sulh içerisinde birlikte yaşama <em>(coexistence, convivencia)</em> olanak­larını zayıflatıcı bir rol oynamaktadır zira kendisini biricik, tek doğru ve evrensel varlık imkânı olarak gören ve göstermek iste­yen, ötekilerin varlık iddialarını kabul etmeyen, özetle “ya be­nim gibi olursun ya da yok olursun” diyen narsistik bir psikolo­ji sulhun önündeki en büyük engellerden birisidir.</p>
<p>Narsistler aynı zamanda eleştiriye sağırdırlar<sup>391</sup>, kendilerine ya­pılan yapıcı eleştirileri dahi şişirdikleri sahte benlik balonunu pat­latma teşebbüsü olarak okudukları için “narsistik yaralanma” yaşa­yıp genellikle “karşı saldırıyla” karşılık verirler. Diğerleriyle empati kuramazlar ve onların söylediklerine önem atfetmezler. Bunun ta­rihî bir örneği İspanyolların Valladolid tartışmalarında sömürülen­lerin söyledikleriyle ilgilenmemesi, zira bunların onlar için bir önem teşkil etmemesidir.<sup>392</sup> Günümüzde de ötekileri eleştirmek söz konu­su olunca olabildiğince “cömert” davranan ancak kendisi eleştiri­lince rahatsız olan bu Batılı tavır büyük ölçüde devam etmektedir. Batı dışı özne Batı’yı eleştirdiğinde “radikal” ve “fundamentalist” gibi olumsuz sıfatlarla etiketlenir. Bu şekilde eleştiri bertaraf edilir.</p>
<p>Şair Alexander Pope narsisizm ve şiddet arasındaki bağlan­tıya şöyle temas etmektedir: “İnsanın tabiatında iki ilke hüküm sürer / Öz sevgi şiddet ister, akıl dizginlemek.”<a href="#_ftn160" name="_ftnref160"><sup>[391]</sup></a> Bu anlayışa gö­re akıl narsisizmden kaynaklanan şiddet dürtüsünü dizginleme işlevini görmektedir. Ancak şair aklın araçsal, rasyonel akla dö­nüşerek öz sevginin hizmetine girme ihtimalini göz ardı etmek­tedir. Nitekim Batı’ya bakıldığında durumun bu olduğu görüle­cektir. Bu, Batı’nın gücünün ve yıkıcılığının psikolojik arka pla­nını teşkil etmektedir ve Batı’nın yürüttüğü soykırımlar, dünya savaşları, atom bombaları, öjenik <em>(eugenics),</em> kimyasal-biyolojik şiddet gibi unsurlarda tezahür etmektedir.</p>
<p>Batı’nın psikolojik dönüşümünü bir paragrafta özetleye­cek olursak, <em>eski Batı,</em> Batı’nın nispeten en masum görünen çocukluk dönemini teşkil etmekle beraber onun ileride belir­ginleşecek olan büyüklenmeci narsistik kişiliğinin temelleri bu dönemde atılmıştır. Batı’nın narsisizminin temelinde Hıristi­yanlığın ontolojik kararsızlığı ve Hıristiyanların uluhiyet at­fettikleri Hz. îsa figürü üzerinden kendilerini narsistçe tanrı­laştırmaları<a href="#_ftn161" name="_ftnref161"><sup>[392]</sup></a> yatmaktadır. Özgüvenli ve güçlü benlikler nar­sisizme meyletmezler. Narsisizme meyledenler sahte benliğe ihtiyaç duyanlardır. Bu bağlamda <em>eski Batı’nın</em> hâli psikolo­ji literatüründe “kırılgan narsisizm” <em>(vulnerahle narcissism) </em>olarak aktarılan kategoriyle benzeşmektedir. <em>Modern Batı</em> ile birlikte bu hâl “büyüklenmeci narsisizme” <em>(grandiose narcis- sisrn)</em> dönüşmüştür. Artık Tanrı’ya referans vermeye gerek kal­mamıştır zira herkes nihai otorite olarak kabul ettiği rasyo­nel aklıyla “küçük bir tanrı” olmuştur.</p>
<p>Teknolojik imkânları­nın artmasıyla, dine artık kayıtsız olmasıyla ve dengeleneme­yen dünyevi gücünün küreselleşerek gitgide perçinlenmesiyle <em>yeni Batı</em> ise psikopatiyle karakterize edilen “kötücül narsis- te” <em>(malignant narcissist)</em> benzemektedir. Narsisizm hakkın­da muhtelif yayınlar yapan İsrailli yazar Shmuel (Sam) Vak- nin’e göre narsisizm, neoliberalizmin de başlangıç yılları ola­rak kabul edilen 1970’lerden bu yana ciddi bir büyümeye ve derinleşmeye geçmiştir ve insanları doyumsuz makineler ola­rak diğer insanlara karşı kayıtsız hâle getiren “psikopatik nar­sisizm” <em>(psychopathic narcissism)</em> geleceğin insanlığının psiko­lojik hâlini belirleyecektir.<a href="#_ftn162" name="_ftnref162"><sup>[393]</sup></a> Bazı ampirik çalışmalar da psi­kopatinin toplumsal tahakküm, narsisizm ve Makyavelizm ile olumlu korelasyonda olduğunu<a href="#_ftn163" name="_ftnref163"><sup>[394]</sup></a> ve yine sadistik kişilik bo­zukluğunun narsistik kişilik bozukluğuyla %61 oranında bir­likte görüldüğünü<a href="#_ftn164" name="_ftnref164"><sup>[395]</sup></a> ortaya koymaktadır. Narsisizmin bu do­ruk noktalarında artık Kur’an-ı Kerim’deki <em>firavun</em> karakte­rinden söz edilebilir. <em>Yeni Batı&#8217;nın</em> dine kayıtsızlığı da aslında buradan kaynaklanmaktadır zira, kontrol ettiği dünyevi zen­ginliğin ve gücün büyüsüyle kendisini “tanrısal” bir büyük­lükte gördüğü için başka bir tanrı ve din ihtimali imkân dı­şı, <em>saçma,</em> en fazla <em>gülünç</em> olmaktadır. Günümüzde de küre­sel ölçekte <em>yeni Batı</em> tarafından nefsleri ele alman bireylerde, özellikle yeni nesillerde, narsisizmin çeşitli türleri rahatlıkla gözlemlenmektedir. Yeni doğmuş bebeğini evde yalnız başı­na bırakıp bir haftalığına “tatile giden” genç kadın, sokaktan getirdiği kediye sadistik zevk için kaynar suyla işkence eden genç ve sosyal medyada insanların kutsallarına galiz küfürler eden insan tipi, başkalarının varlık iddialarını kabul etmeyen birer kötücül-psikopatik narsist örneğidir.</p>
<p>Batı&#8217;nın narsisizmle bu kadar iç içe olması tesadüf değildir. &#8216;Yukarıda aktarılan, Rönesans ile birlikte ortaya çıkan dengesiz iç- kinlikle narsisizm arasındaki bağlantı aşikârdır. Fantezi boyutun­da kendisini tanrı olarak görmek isteyen, aşkın ve Kadir-i Mut­lak Yaratıcı’ya kulluk etmekten yüz çeviren, ama gerçek dünya­da oldukça zayıf ve bağımlı olan ve yaşadığı çok çeşitli travma- tik hadiselerle bu tutarsızlığın farkına varan öznenin narsisizm dışında başka bir psikolojik hâle meyletmesini beklemek isabet­siz olacaktır. Özellikle düşündürücü olan, <em>yeni Batı</em> döneminde ortaya çıkan psikopatik narsistlerin diğer insanların çektiği acı­larla empati kuramaması ve bunun sonucunda onlara şiddet uy­gulamayı sıradan ve gerekli bir araçsal mekanizma olarak görme­leridir. Örneğin neoliberalizm, uyguladığı acımasız politikalar­la bu psikolojik hâlin ekonomideki tezahürü olarak görülebilir.</p>
<p>İslâmi bir açıdan narsisizm kavramının muhtevasına bakıla­cak olunursa akıllara ilk gelecek kavram muhtemelen “nefs-i em- mare” olacaktır. “Emmare” Arapçada “çokça emreden” anlamı­na gelmekte olup Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetinde nefsin “kö­tülüğü çokça emrettiği” (Kur’an, 12:53) bildirilmektedir. Süley­man Uludağ “nefs” kavramının mutasavvıflar tarafından ele alı­nışını şöyle özetlemektedir.</p>
<p>“Mutasavvıflara göre nefis insanın putudur; ‘Hevâsını (nef- sânî arzularını) tanrı edinen kimseyi görmedin mi?’ âyetin­de [Kur’an, 45:23] bu husus ifade edilmiştir. Hakk’a er­mek için nefis putunu kırmak gerekir. Nefsi hevâsmdan, aşağı arzularından menedenlerin cennete gideceğini haber veren âyette [Kur’an, 79:40] buna işaret edilmiştir. Nefis kendini beğenir, kendine tapar, kendine hayrandır, bencil­dir, şımarıktır, kibirlidir. Topraktan yaratılmış olduğundan zayıf, çamurdan olması sebebiyle cimri, balçıktan olduğu için şehvetli, pişmiş topraktan olduğu için de cahildir. Za­af, cimrilik, şehvet ve cehalet onun esas Özellikleridir [&#8230;].</p>
<p>[Gazâlî&#8217;ye göre] [n]efsin tabiatında yırtıcılık/vahşilik, hay­vanlık, şeytanlık ve tanrılık vardır. Nefisteki düşmanlığın, saldırganlığın kaynağı yırtıcılık, oburluğun ve hırsın kayna­ğı hayvanlık, hilekârlığın ve kurnazlığın kaynağı şeytanlık, büyüklenme ve her şeye tek başına hükmetme arzusunun kaynağı tanrılıktır. Bu dört nitelik sırasıyla köpeğe, domu­za, şeytana ve bilge kişiye tekabül eder. Nefis, içinde bun­ların tamamını barındırır [,..].”<a href="#_ftn165" name="_ftnref165"><sup>[398]</sup></a></p>
<p>Bu düşüncelerden anlaşılacağı üzere bütün insanlarda bulu­nan nefs bazı kötülüklere yol açabilmektedir. Aynı zamanda Şems suresinde (Kur’an, 91:7-10) Allah Teâlâ’nın nefsi “şekillendirip düzenlediği”, ona “kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verdiği”, “nef­sini arındıranın kurtuluşa ereceği” ve “onu arzularıyla baş başa bı­rakanın ziyan ettiği” bildirilmektedir. Nefse aynı zamanda kendi yaptığı kötülükleri kınama yetisi <em>(nefs-i levvame),</em> yani insandaki vicdan azabının kaynağı ilham edilmiştir. Doğru yaşayan ve iyili­ği bulan insanın nefsi huzura erecektir, buna da “nefs-i mutmai­ne” (tatmin olmuş, huzura kavuşmuş nefs) adı verilmiştir (Kur’an, 89:27). Yani nefs muhakkak kötü olmak ve kötü kalmak zorunda değildir. Islâm dini insanın iyiliğe ulaşması için nefsiyle bir mü­cadele hâlinde olmasını buyurmuş, bu mücadele Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından “büyük/hakiki cihad” olarak adlandırılmıştır.<a href="#_ftn166" name="_ftnref166"><sup>[399]</sup></a> Tasavvuf geleneği bu mücadelenin nasıl yapılabileceği konusun­da tarih içerisinde çeşitli sistemler geliştirmiştir. Bunlardan îran- h mütefekkir Allâme Tabatabai tarafından aktarılan birisine göre;</p>
<p>“Salik bu merhaleyi katettikten sonra, kendi zatına karşı aşırı bir alâkasının olduğunun ve kendi nefsini aşk derecesinde sev­diğinin farkına daha yeni varacaktır. Yaptığı her şey, uğraştığı her çaba kendine olan aşırı sevgisinden kaynaklandığını anla­yacaktır. Zira insanın özelliklerinden biri, fıtrî olarak kendini</p>
<p>sevmesi, kendini istemesi, her şeyi kendi zatına feda etmesi, kendi varlığının bekası için herhangi bir şeyin yok edilmesinden çekinmemesidir. Bu içgüdünün ortadan kaldırılması oldukça zordur. Bu bencillik duygusuyla savaşmak en müşkül işlerden biridir. Fakat bu his ortadan kaldırılmadıkça, bu içgüdü öldürülmedikçe Allah&#8217;ın nuru kalpte tecelli etmez. Başka bir ifadeyle salik kendinden geçmedikçe Allah&#8217;a bağlanamaz.”400</p>
<p>O hâlde insanın nefsin kötücül etkilerini gidermek için atması gereken bazı adımlar vardır. Bu da manevi bir eğitimle mümkün olacaktır. İşte Batı&#8217;nın uzun bir süredir mahrum kaldığı unsur hassas bir denge dâhilinde yürütülmesi gereken bu manevi eğitimdir. Hıristiyan asketik akımlar dünyeviliği topyekün reddederek insana dünya hayatında ulaşmasının çok güç olduğu bir hedef koymuş, böylelikle istemeden de olsa manevi hayatın sonunu kendi elleriyle getirmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak günümüzde Hıristiyan dünyasının büyük kısmı dünya hayatına sarılmış ve ahiret hayatını unutmuş bir görünüm arz etmektedir. Yahudilikte ise “seçilmişlik” doktrini, buna dayanan üstünlük hisleri ve Tanrı&#8217;ya teslimiyetten ziyade “Tanr&#8217;ya eşit olma”, hatta “Tanrı&#8217;dan da üstün olma” gibi inançlar mevcuttur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer Kemal Buhari &#8211; Varoluşsal Tehcir,syf:203-229</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114">[339]</a> Sadece son yirmi yılda ve sadece Irak ve Afganistan’da doğrudan Öldü­rülen veya yaptırımlar yoluyla ölümlerine yol açılan Müslüman sayısı dört milyondur. Bkz. <a href="https://www.mintpressnews.com/4-million-muse">https://www.mintpressnews.com/4-million-muse</a> lims-killed-in-western-wars-should-we-call-it-genocide/208711/ Eri­şim: <em>6</em> Aralık 2019. Alman gazeteci Jürgen Todenhöfer Batı’nın hem geçmişte hem de şimdi Müslümanlardan çok daha fazla şiddete baş­vurduğunu belirttikten sonra sömürgeciliğin başlamasından bu yana Batıklar ve Müslümanların birbirlerini öldürme oranlarını 10’a 1 ola­rak açıklamaktadır. Jürgen Todenhöfer. <em>Feindbild İslam: Zehn The- sen Gegen den Hass.</em> München: Bertelsmann, 2011,4-13.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115">[340]</a> “İslâm’ın evrensel barış çağrısını duyumsayamayan ve tarih boyunca Batı’mn menfaatlerini tehdit eden bir güç olarak görülen ve gösteri­len İslâm’a dayalı korkunun günümüzde de bu denli yaygın ve güçlü olmasının en önemli nedenlerinden birisi de medyaya egemen olan güçlerin bu yönde yaptıkları yayınlardır. [&#8230;] [B]ir ‘dördüncü kuvvet’ olarak medya, Dünya Ekonomik Forumu çerçevesinde her yıl Da- vos’ta toplanan ve küreselleştirici büyük Üçlü’nün Uluslararası Pa­ra Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Orgütü’nün politikalarına zemin hazırlayan ‘dünyanın yeni efendileri’nin ellerindedir.” Musta­fa Sami Mencet, Tarihsel Arka Planıyla Türkiye’de İslamofobi”, <em>Mu­hafazakâr Düşünce 14/53</em> (2018): 196.</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116">[341]</a> Bkz. Ayhan Kaya. “Islamophobia as a Form of Governmentality: Un- bearable Weightiness of the Politics of Fear”, Malmö: Malmö Uni- versity, 2011, 31.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117">[342]</a> Tahsin Görgün. “İslâm Dünyası ve Gelecek Dünya Düzeni: Ontolo- jik bir Tahlil”, XXI. <em>Yüzyılda İslâm Dünyası ve Türkiye: Milletlerara­sı Tartışmalı İlmi Toplantı.</em> İstanbul: Ensar Neşriyat, 2003,105.</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118">[343]</a> <em>Netflix</em> üzerinden gösterime giren <em>Atiye</em> dizisi buna güncel bir örnek­tir.</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119">[344]</a> Gianfranco Morra. “Secolarizzazione e Risveglio Religioso in Italia Oggi”, <em>Studi di Sociologia</em> 26/ 3-4 (1988):355.</p>
<p><a href="#_ftnref120" name="_ftn120">[345]</a> William Cavanaugh. <em>The Myth ofReligious Violence: Secular Ideology and the Roots of Modern Conflict.</em> Oxford: Oxford University Press, 2009, 85-101.</p>
<p><a href="#_ftnref121" name="_ftn121">[346]</a> Erol Güngör. <em>İslâmın Bugünkü Meseleleri.</em> İstanbul: Ötüken Neşri­yat, [1981] 1997, 11. Baskı, 17-28.</p>
<p><a href="#_ftnref122" name="_ftn122">[347]</a> Edward Said. <em>Covering İslam: How the Media and the Experts Deter- mine How We See the Rest of the World.</em> New York: Vintage, 1997, Gözden Geçirilmiş Yeni Baskı; aktaran Sahar El Zahed. “Internali- zed Islamophobia; The Making of İslam in the Egyptian Media”, /$- <em>lamophobia in Müslim Majority Countries.</em> Enes Bayraklı ve Farid Hafez (Ed.). London/New York: Routledge, 2019,141.</p>
<p><a href="#_ftnref123" name="_ftn123">[348]</a> Tony Evans. “The Limits of Tolerance: İslam as Counter-Hegemony?” <em>Revieıu of International Studies</em> 37/4 (2011): 1751-1773; Peter Man- daville. <em>Transnational Müslim Politics: Reimagining the Umma.</em> Lon- don: Routledge, 2001, 153; aktaran Ayhan Kaya. “Islamophobia as a Form of Governmentality: Unbearable Weightiness of the Politics of Fear”, Malmö: Malmö University, 2011, 6, 34.</p>
<p><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"></a>I 349. Ahmet Davutoğlu. <em>Civilizational Transformation and the Müslim World. </em>Kuala Lumpur: Mahir Publications, 1994,101-104.</p>
<p><a href="#_ftnref125" name="_ftn125">[350]</a> İsmet Özel. <em>Toparlanın Gitmiyoruz</em> I. Ankara: Ebabil, 2008, <em>176.</em></p>
<p><a href="#_ftnref126" name="_ftn126">[351]</a> Tony Evans. “The Limits of Tolerance: İslam as Counter-Hegemony?” <em>Revieıv of International Studies</em> 37/4 (2011): 1751-1773.</p>
<p><a href="#_ftnref127" name="_ftn127">[352]</a> Tahsin Görgün. “İslâm Dünyası ve Gelecek Dünya Düzeni: Ontolo- jik bir Tahlil”, XXL <em>Yüzyılda İslâm Dünyası ve Türkiye: Milletlerara­sı Tartışmalı İlmi Toplantı.</em> İstanbul: Ensar Neşriyat, 2003,104.</p>
<p><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"><em><strong>[353]</strong></em></a> Maria Vivod. “The Story About Old Hag Europe and Healthy Mai- den Serbia”, <em>Traditiones</em> 38/2 (2009): 118.</p>
<p><a href="#_ftnref129" name="_ftn129">[354]</a> Adrian Güelke. <em>Terroristn and Global Disorder.</em> New &#8216;York: LB. Tau- ris, 2006, 257-258.</p>
<p><a href="#_ftnref130" name="_ftn130">[355]</a> “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dininin gereklerini ye­rine getirme konusunda dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kim­se, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” Tirmizî, Fiten, 73. <em>Ha­dislerle İslâm.</em> 7. Cilt, 596. https://hadislerleîslâm.diyanet.gov.tr/say- fa.php?CILT=7&amp;SAYFA=596 Erişim: 26 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref131" name="_ftn131">[356]</a> Yümni Sezen. <em>Dinlerarası Diyalog İhaneti: Dinî-Psikolojik-Sosyolojik Tahlil.</em> İstanbul: Kelam Yayınları, 2006, İkinci Baskı.</p>
<p>357.Bkz. Fetullahçı terör örgütünün yayın organı olan Zaman gazetesin­de 15 Nisan 2000 tarihinde yayınlanan “Diyalogdan Düğüne” başlık­lı ve “Hem Hristiyan hem de Müslüman” alt başlıklı haber. Bkz. htt- ps://www.milligazete.com.tr/haber/l074141/diyalogun-meyvesi Eri­şim: 26 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref132" name="_ftn132">[358]</a> Alev Alatlı. “Hatırla (1)”, 2007. <a href="http://www.islamdunyasi.com">http://www.islamdunyasi.com</a> /in- dex.pl ?author_id—1601 Erişim: 5 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref133" name="_ftn133">[359]</a> <a href="https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201704241028210432-eski-israil-sa-vunma-bakani-yaalon-isid-israilden-ozur-diledi/">https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201704241028210432-eski-israil-sa- vunma-bakani-yaalon-isid-israilden-ozur-diledi/</a> Erişim: 22 Şubat 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref134" name="_ftn134">[360]</a> Jochen Hippler ve Andrea Lueg. <em>Feindbild İslam.</em> Hamburg: Konk- ret Literatür Verlag, 1993, 23-24.</p>
<p><a href="#_ftnref135" name="_ftn135">[361]</a> Hâlihazırda “Batı” coğrafi veya kültürel bir kategorizasyon olmak­tan öte güçle ilgili bir kavramdır. Bkz. Enes Bayraklı ve Farid Ha- fez (Ed.). <em>Islamophobia in Müslim Majority Countries,</em> London/New York: Routledge, 2019, <em>S.</em> Bu anlamda Japonya ve Güney Kore de Batı’dır. Batı dışı, yani gücün dışındaki toplumların birçoğunda ise İran’daki <em>garbzedeha</em> ve Rusya’daki <em>zapodniki</em> gibi “Batıcılar’* vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref136" name="_ftn136">[362]</a> Geleneksel <em>Doğu-Batı</em> modelinin ihtiyaçları karşılamadığı düşüncesiyle ya­pıya güncel kaynaklarda “Küresel Kuzey <em>(Global North)”</em> de denmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref137" name="_ftn137">[363]</a> Bkz. İbrahim Kalın. <em>Ben, Öteki ve Ötesi: İslâm-Batı İlişkileri Tarihi­ne Giriş.</em> İstanbul: İnsan Yayınlan, 2016, 7. Baskı.</p>
<p><a href="#_ftnref138" name="_ftn138">[364]</a> Bkz. Prem Shankar Jha. <em>The Tuilight ofthe Nation State: Globalisation, Chaos and War.</em> London/Ann Arbor: Pluto Press, 2006. Bu durumun bize bakan yönüne değinilecek olursa, Müslümanların çoğunluğu teşkil etti­ği toplumlarm da birer ulus devlet olarak <em>yeni Batı’nın</em> küresel gücüyle mücadele etmesi pek mümkün görünmemektedir. Mevcut şartlar sonu­cu belli olan bir satranç oyununa benzemektedir. <em>Yeni Batı</em> ile mücadele edebilmek için, bu yol ne kadar büyük taşlarla kapatılmış olursa olsun, Müslüman toplumlarm güç birliğine gitmesi mecburi ve hayatidir.</p>
<p><a href="#_ftnref139" name="_ftn139">[365]</a> Zygmunt Bauman. <em>Globalization: The Human Consequences.</em> Camb- ridge: Polity, 1998, 56.</p>
<p><a href="#_ftnref140" name="_ftn140">[366]</a> Yine de Müslümanlar fethettikleri yerlerde barışı tesis etmek adına de­yim yerindeyse fazla kurcalamadan tüm Hıristiyanları, hatta Hindis­tan’daki Hinduları dahi <em>“Ehl-i Kitab”</em> olarak kabul ederek haklarıyla birlikte tanımış, devlette önemli konumlarda görevlendirmiş, asimile etmeksizin ve İslâm’a girmeye zorlamaksızın onlarla birlikte yaşama­nın yollarını aramış ve onlara tarih boyunca adaletle ve iyilikle davran­mıştır. Bunu yaparken Batı toplumları gibi tek boyutlu bir toplum an­layışıyla yaklaşmamış, farklı dini grupların kendi kanunlarıyla yöneti­leceği ve kendi adetlerine göre yaşayabileceği mahallelere dayanan bir kentleşme politikası takip etmiştir. Osmanlı Devleti’nde <em>millet siste­mi</em> olarak bilinen bu modelin azınlık haklan adına önemli bir emsal ve model olduğu Batılı literatürde de ifade edilmektedir. Bkz. Will Kym- licka. <em>Multicultural Citizenship,</em> Oxford: Clarendon Press, 1995,156.</p>
<ol start="367">
<li>Rasim Özdenören. <em>Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti,</em> İstanbul: İz Yayın­cılık, 1998, 2. Baskı, 64-65.</li>
<li>Merhum Aliya İzzetbegoviç’in mezar taşında yer alan söz.</li>
<li>Silvio Berlusconi. “Berlusconi: ‘Attacco Mirato Senza Vittime fra i Çi­vili’”, <em>La Repubblica 26</em> Eylül 2001, <a href="https://www.repubblica.it/">https://www.repubblica.it/</a> online/ mondo/italiadue/berlusconi/berlusconi.html Erişim: 19 Aralık 2019.</li>
<li>Paul Nesbitt-Larking, Catarina Kinnvall, Tereza Capelos ve Henk <a href="#_ftnref141" name="_ftn141"></a>Dekken “Introduction: Origins, Developments and Current Tren- ds”, <em>The Palgrave Handbook of Global Political Psychology.</em> Paul Nesbitt-Larking, Catarina Kinnvall, Tereza Capelos ve Henk Dekker (Ed.). Hampshire: Palgrave Macmillan, 2014: 6.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref142" name="_ftn142">[371]</a> Sırasıyla Melanie Klein. <em>Envy and Gratitude and Other Works<sub>s</sub> 1</em>946- <em>1963,</em> London: Virago, 1988,247; W.R.D. Fairbairn. &#8220;The Sociologi- cal Significance of Communism Considered in the Light of Psycho-A- nalysis”, <em>British Journal ofMedical Psychology</em> 15/3 (1935): 226; Do- nald W Winnicott. <em>The Family and Individual Development.</em> London: Tavistock, 1965,146; üç kaynağı da aktaran Farhad Dalat “Racism: Processes of Detachment, Dehumanization, and Hatred&#8221;, <em>Psychoa- nalyic Quarterly</em> 75/1 (2006): 133.</p>
<p><a href="#_ftnref143" name="_ftn143">[372]</a> Jacqueline Rose. <em>The Last Resistance.</em> London/New York: Verso, 2007, 62; aktaran Stephen Frosh. “Psychoanalysis as Political Psychology”, <em>The Palgrave Handbook of Global Political Psychology.</em> Paul Nesbitt-Larking, Catarina Kinnvall, Tereza Capelos ve Henk Dekker (Ed.). Hampshire: Palgrave Macmillan, 2014, 57.</p>
<p><a href="#_ftnref144" name="_ftn144">[373]</a> Julia Kristeva. <em>Histoires d’Amoun</em> Paris: Folio, 1985, 112; aktaran Martin L. Davies. “History as Narcissism”, <em>Journal ofEuropean Stu- dies</em> 19/4 (1989): 265.</p>
<p><a href="#_ftnref145" name="_ftn145">[374]</a> Andrew D. Brown. “Narcissism, Identity and Legitimacy”, <em>Academy of Management Revieu</em> 22/3 (1987): 643; Agnieszka Golec de Za- vala, Aleksandra Cichocka, Roy Eidelson ve Nuwan Jayawickreme. “Collective Narcissism and Its Social Consequences”, <em>Journal ofPer- sonality and Social Psychology 97/6</em> (2009): 1074-1075.</p>
<p><a href="#_ftnref146" name="_ftn146">[375]</a> Bela Grunberger. “On Narcissism, Aggressivity and Anti-Semitism”, <em>International Forum of Psychoanalysis</em> 2/4 (2007): 237-241; Agniesz­ka Golec de Zavala ve Aleksandra Cichocka. “Collective Narcissism and anti-Semitism in Poland”, <em>Group Processes &amp; Intergroup Relati- ons,</em> 15/2 (2011): 213.</p>
<p><a href="#_ftnref147" name="_ftn147">[376]</a> Sigmund Freud. <em>Das Unbehagen in der Kültün</em> Wien: Internationa- ler Psychoanaltyscher Verlag, 1930, 85. Freud »küçük farkların nar­sisizmi <em>[Narziftmus der kleinen Unterschiede]“</em> adını verdiği kavram­la çeşitli grupların kendilerini diğerlerinden üstün görmek için baş­vurduğu küçük öğelere vurgu yapmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref148" name="_ftn148">[377]</a> American Psychiatrics Association. <em>Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders Fifth Edition: Dsm~5.</em> Washington DC/London: American Psychiatrics Publishing, 2013, 669-670.</p>
<p><a href="#_ftnref149" name="_ftn149">[378]</a> Julia Kristeva. <em>Histoires d’Amour.</em> Paris: Folio, 1985; Bela Grunber- ger ve Pierre Dessuant. <em>Narcissisme, Christianisme, Antisemitisme. </em>Paris; Actes Sud, 1999.</p>
<p><a href="#_ftnref150" name="_ftn150">[379]</a> Horst-Eberhard Richter. <em>Der Gotteskomplex: Die Geburt und die Kri- se des Glaubens an die Allmacht des Mense ben.</em> Giessen: Psychosozi- al-Verlag, 2012.</p>
<p><a href="#_ftnref151" name="_ftn151">[380]</a> Bkz. Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişi- mi/Konumu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006,3. Baskı, 135, 137; Edward Said. “A Truly Fragile Identity” <em>Al-Ahram Weekfy&gt;</em> 23- 29 Mart 2000, 474 <a href="https://web.archive.org/web/20020206051916/">https://web.archive.org/web/20020206051916/</a> <a href="http://www.ahram.org.eg/weekly/2000/474/op2.htm">http://www.ahram.org.eg/weekly/2000/474/op2.htm</a> Erişim: 2 Şubat 2020. John Lachkar. “The Psychopathology of Terrorism: A Cultural V-Spot”, <em>The Journal of Psychohistory</em> 34/2 (2007): 113.</p>
<p><a href="#_ftnref152" name="_ftn152">[381]</a> Richard Kilminster. “Narcissism or Informalization: Christopher Las- ch, Norbert Elias and Social Dıagnosis”, <em>Theory, Culture and Society </em>25/3 (2008): 137.</p>
<p><a href="#_ftnref153" name="_ftn153">[382]</a> Martin L. Davies. “History as Narcissism”, <em>Journal ofEuropean Stu- dies</em> 19/4 (1989): 266.</p>
<p><a href="#_ftnref154" name="_ftn154">[383]</a> Karen Horney. <em>New Ways in Psychoanalysis.</em> Abingdon: Routledge, 1999, 100.</p>
<p><a href="#_ftnref155" name="_ftn155">[384]</a> Andrew D. Brown. “Narcissism, Identity, and Legitimacy”, <em>The Aca- denry of Management Revietv,</em> 22/3 (1997): 645.</p>
<p><a href="#_ftnref156" name="_ftn156">[385]</a> Hans-Ludwig Kröber. “Narzissmus”, <em>Forens Psychiatr Psychol Krimi- nol</em> 2/4 (2008): 272.</p>
<p><a href="#_ftnref157" name="_ftn157">[386]</a> Dmitry Chernobrov. “The Spring of Western Narcissism: A Psychoa- nalytic Approach to Western Reactions to the ‘Arab Spring*”, <em>Psycho­analysis, Culture &amp; Society</em> 19 (2014): 85-86.</p>
<ol start="387">
<li>Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, IV, 366/5299.</li>
<li>Joseph Sandler ve Meir Perlow. “Internalization and Externalizati- on” <em>Projection, Identification, Projective Identification.</em> Joseph Sand­ler (Ed.). London/New York: Routledge, 2018, 2.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref158" name="_ftn158">[389]</a> İbrahim Kalın. <em>İslâm ve Batı.</em> İstanbul: İsam, [2007] 2008, 3. Baskı, 149-151.</p>
<p><a href="#_ftnref159" name="_ftn159">[390]</a> Bkz. Stefano Ferracuti, Gabriele Mandarelli ve Antonio Del Casa- le. “Psychopathy, Personality Disorders, and Violence”, <em>Violence and Mental Disorders.</em> Bernardo Carpiniello, Antoniö Vita ve Claudio Mencacci (Ed.). Cham: Springer, 2020, (81-94). 89-90. Bandy X Lee. K <em>Violence: An Interdisciplinary Approach.</em> Oxford: Wiley BlackwelL 2019, 49-51.</p>
<ol start="391">
<li>David M. Goodman, Alvin Dueck ve Julia P. Langdaİ. “The “Hero- ic I”: A Levinasian Critique of Western Narcissism”, <em>Theory Psycho- logy</em> 20 (2010): 677.</li>
<li>Sandew Hira. “Scientific Colonialism: The Eurocentric Approach to Colonialism”, <em>Eurocentrism, Racisın and Knoudedge: Debates on His- tory and Power in Europe and the Americas.</em> Marta Araûjo ve Silvia Maeso (Ed.). New York: Palgrave Macmillan, 2015, 141-143.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref160" name="_ftn160">[393]</a> “Two principlcs in human nature reign / Self-love, to urge, and rea- son, to restrain.” Alexander Pope. “An Essay on Man” Epistle II.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref161" name="_ftn161">[394]</a> Judit Szlasi. “Analysis is the Key” Conversation by Judit Szilasi with B61a Grünberger”, <em>JEP</em> 8-9 (1999). <a href="http://www.psychomedia.it/jep/">http://www.psychomedia.it/jep/</a> number8-9/grunberg.htm Erişim: 4 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref162" name="_ftn162">[395]</a> <a href="https://www.youtube.com/watchpv=OgsqP8FXUnU">https://www.youtube.com/watchpv=OgsqP8FXUnU</a> Erişim: 8 Şubat 2020; <a href="https://www.youtube.com/watch?v=ix-trtzii_8">https://www.youtube.com/watch?v=ix-trtzii_8</a> Erişim: 8 Şubat 2020; <a href="https://biomedres.us/pdfs/BJSTR.MS.ID.003686.pdf">https://biomedres.us/pdfs/BJSTR.MS.ID.003686.pdf</a> Erişim: 8 Şubat 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref163" name="_ftn163">[396]</a> Christopher J. Patrick. “Emotional Processes in Psychopathy”, <em>Vto- lence and Psychopathy.</em> Adrian Raine ve Jos6 Sanmartin (Ed.). New York: Springer Science+Business Media, 2001, 64.</p>
<p><a href="#_ftnref164" name="_ftn164">[397]</a> David J. Cooke. “Psychopathy, Sadism and Serial Killing”, <em>Vıolence and Psychopathy,</em> Adrian Raine ve Jos6 Sanmartin (Ed.). New York: Springer Science+Business Media, 2001, 130.</p>
<p><a href="#_ftnref165" name="_ftn165">[398]</a> Süleyman Uludağ. “Nefis”, <em>TDV DİA.</em> İstanbul: TDV İslâm Ansiklo­pedisi, 2008,32. Cilt, 526-529.</p>
<p><a href="#_ftnref166" name="_ftn166">[399]</a> Tırmizî, Cihad, 2.</p>
<p>400. Allâme Tabatabai. Özün Özü. İstanbul: İnsan Yayınları, 2006, 2. Baskı, 53. 401. 1798 yılında Charles Grant (East India Company Yönetim Kurulu Üyesi ve Milletvekili) tarafından söylenmiş bir söz. Syed Mahmo</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/">Yeni Batı ve Anti-İslâmi Şiddet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üç İslam Algısı:Teolojik,Siyasi ve Kültürel Meydan Okuma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2016 22:36:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm düşünce ve kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'ın Batı Üzerindeki Etkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Üç İslam Algısı:Teolojik]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'nın İslam Algısı]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[H.z İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi ve Kültürel Meydan Okuma]]></category>
		<category><![CDATA[Yuhannâ ed-Dımaşki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12472</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm&#8217;ın tarih sahnesine çıktığı VII. yüzyılda, Hıristiyan­lık Avrupa&#8217;nın ortalarından Arap yarımadasına kadar yayılmış bir dindi. İslâm ve Hz. Muhammed hakkında ilk bilgi sahibi olan hıristiyanlar, doğuda yaşayan hıristiyan-lardı ve bunlar Süryânî, Nestûrî, Monofizit ve Melkit gibi farklı etnik ve mezhebi gruplardan oluşuyordu. Katolik kilisesinin ve Avrupa&#8217;da yaşayan hıristiyan toplulukla­rın İslâm ve onun elçisi hakkında ilk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/">Üç İslam Algısı:Teolojik,Siyasi ve Kültürel Meydan Okuma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/indir-1-86/" rel="attachment wp-att-12473"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-12473" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-1-3.jpg" alt="Üç İslam Algısı:Teolojik,Siyasi ve Kültürel Meydan Okuma" width="501" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-1-3.jpg 324w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-1-3-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 501px) 100vw, 501px" /></a></p>
<p>İslâm&#8217;ın tarih sahnesine çıktığı VII. yüzyılda, Hıristiyan­lık Avrupa&#8217;nın ortalarından Arap yarımadasına kadar yayılmış bir dindi. İslâm ve Hz. Muhammed hakkında ilk bilgi sahibi olan hıristiyanlar, doğuda yaşayan hıristiyan-lardı ve bunlar Süryânî, Nestûrî, Monofizit ve Melkit gibi farklı etnik ve mezhebi gruplardan oluşuyordu. Katolik kilisesinin ve Avrupa&#8217;da yaşayan hıristiyan toplulukla­rın İslâm ve onun elçisi hakkında ilk bilgilere ulaşması ise birkaç yüzyıl alacaktır. Aşağıda da değineceğimiz gibi, Ortaçağ Batı dünyasının temel sorunlarından biri, İslâm ve müslümanlar hakkında ilk elden kaynaklara dayalı, sağlam ve güvenilir bilgiden yoksun olmasıdır. Ne iki yüzyıldan fazla süren Haçlı seferleri ne de yedi yüzyıl süren Endülüs-İslâm tecrübesi bu cehalet ve bilgi eksikliğinin önüne geçebilmiştir. Bugünkü Avrupa ve Amerikan kamuoyunun genel eğilimleri ve bilgi seviyesi, bu sorunun hâlâ devam ettiğini gösteriyor.</p>
<p>Hıristiyan dünyası İslâm’ı en başından itibaren dinî-teolojik bir meydan okuma ve rakip olarak algıladı.İbrahimi geleneğin son halkası olduğunu söyleyen İslâm,Yahudilik ve Hıristiyanlık&#8217;la ortak noktaları bulunmasına rağmen, onlara önemli eleştiriler de yöneltmekteydi.</p>
<p>İslâm’ın kısa sürede Arap müşrikleri ve Doğu hıristiyanları arasında yayılması, rekabet duygusunu daha güçlendirdi. Bunu, siyasî tehdit algısı takip etti. Diğer dünya dinleriyle kıyaslandığında, büyük bir hızla yayılan İslâm, Hz. Muhammed’in vefatından yüzyıl sonra Kuzey Afrika, İran, Irak, Suriye, Afganistan ve Anadolu’ya kadar yayıldı. İslâm ordularına karşı sürekli toprak kaybeden Bizans’ın kurtarılması, Avrupa’nın ortak davası haline geldi. X. yüzyıldan itibaren siyasî meydan okuma­yı, kültürel tehdit algısı izleyecektir. Güçlü bir kültür ve medeniyet üreten İslâm dünyası, X. yüzyıldan XVI. yüzyılın sonlarına kadar bütün Avrupa’yı etkisi altında bulunduran bir bilim, düşünce ve eğitim geleneği inşa etti. Bu güçlü ilim faaliyeti, sadece skolastik hıristiyan dünyasını değil, Ortaçağ yahudi düşüncesini de derin­den etkiledi. İslâm düşünürlerinin etkisi altında şekil­lenen yahudi kelâmı ve İşrâkiliği bunun tipik örnekleri arasında zikredilebilir. Şimdi bu üç algılama biçimine yakından göz atalım.</p>
<p>İbrâhimî dinler geleneğinin son halkası olan İslâm, yeni bir din olduğunu iddia etmemiş, bunun yerine kendisinden önceki vahiylerin getirdiği tevhit öğretisini teyit ettiğini söylemiştir. Tevhit inancının evrenselliği ve sürekliliği, İslâm düşüncesinin temel ilkelerinden biridir. Bunun altını çizmek için Kuran, Hz. Âdem’den Hz. Muhammede kadar uzanan peygamberler tarihi ve çeşitli kavimler hakkında detaylı bilgiler verir; mukayese ve tahliller yapar. Kuranda anlatılan Hz. Âdem, Hz. Nûh, Hz. İbrâhim, Hz. Süleyman, Hz. Mûsâ ve Hz. îsâ gibi peygamberlerin hayatları, aynı zamanda yahudi ve hıristiyanların kutsal kitapları Eski ve Yeni Ahit’te ayrıntılı bir şekilde ele alınır. Kuranı duyan hıristiyanların ilk tepkisi tam da bu noktada ortaya çıkar: Kur’an’ın anlattıgı tarih, aynı zamanda Tevrat ve İnciller’in tarihidir. İki tarihî anlatım arasında yer yer önemli farklı­lıklar vardır. Meselâ İncil, Hz. İbrâhim&#8217;in kurban olarak sunduğu oğlunun İshak olduğunu söylerken, Kur’an bu kişinin İsmail olduğunu belirtir. Detaylardaki bu farkla­ra rağmen, Kur’an’ı okuyan bir hıristiyanın ortak tarihî referansları görmezlikten gelmesi mümkün değildir.</p>
<p>Hıristiyanlar açısından asıl şaşırtıcı olan husus, Kur’an’da Hz. îsâ ve Hz. Meryem’e yapılan atıflardır. İslâm, Hz. îsâ’yı tanrının oğlu değil, elçisi olarak görür. Her ne kadar Hz. Isâ’nın dünyaya gelişi mûcizevî bir şekilde gerçekleşmişse de ne Hz. Meryem ne de Hz. îsâ ilâhî özelliklere sahiptir. Müslümanlar, Hz. îsâ’yı büyük peygamberlerden biri kabul eder ve ona bu şekilde saygı duyarlar. Aynı şekilde Kur’an, Hz. îsâ’nın çarmıha gerilmesi hadisesini farklı şekilde açıklar. Kuranın yoru­muna göre Hz. îsâ çarmıhta ölmemiş, Allah’ın katına yükseltilmiş, onun yerine çarmıhta bir başkası ölmüş­tür. Öte yandan Hz. Meryem Kur’an’da ismen pek çok defa zikredildiği halde, încil’de ancak birkaç defa anılır. Feminen mâneviyatın en önemli temsilcisi kabul edilen Hz. Meryem, müslümanlar için kutsal tarihin önemli figürlerinden biridir; fakat hiçbir zaman “tanrının anne­si” olarak nitelenmemiştir.</p>
<p>Son olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlâk sistemi, Tevrat ve Incil&#8217;in ahlâk sistemleriyle önemli benzerlik­ler arzeder. Kur’an bütün ilâhî dinler gibi, insan olu­şun asgari şartını ahlâkîlik olarak tanımlar. Hırsızlık, yalancılık, haksız yere öldürme, zulüm gibi günahları yasaklayan İslâm, insanları Allah’a ibadet etmeye, iyi­lik yapmaya, ana-babaya karşı iyi davranmaya, sadaka vermeye, fakir ve yetimleri korumaya, ortak iyiyi kurumlar aracılığıyla yaygınlaştırmaya davet eder. Bu temel ahlakî ilkeler, dünya dinleri arasında ortaktır. Bu noktada İslâm’ı sapık bir mezhep olarak gören hıristiyan teologlar, özünde yanlış bir öğretinin bu ahlâkî ilkeleri niçin ve nasıl kurumsallaştırdığı sorusunu sormuşlar ve bu soruya, Batı’nın İslâm algısı açısından kayda değer cevaplar vermişlerdir.</p>
<p>VIII ve IX. yüzyıllar, İslâm karşıtı teolojik polemiklerin yoğunlaştığı bir dönemdir. Bede (ö. 735), Yuhannâ ed-Dımaşki (Johannes Damascenus) (ö. 749) ve öğrencisi Theodore Ebû Kurre (ö. 825) gibi hıristiyan teologları,  eserlerinde İslâm, Kuran ve Hz. Muhammed’den bahseden ilk düşünürlerdir.(1) Eserlerini Arapça, Yunanca ve Süryânîce yazan Ebû Kurre, Abbâsî Halifesi Me’mûn’un sarayında müslüman kelâmcılarla pek çok tartışmaya katılmıştır. Konumuz açısından Yuhannâ ed-Dımaşkî hususi bir öneme sahiptir. Çünkü Dımaşkı Ortaçağ boyunca hâkim olacak teolojik İslâm algısının ilk önemli temsilcisidir. Doğu hıristiyan teolojisi üzerine önemli eserler yazan Dımaşki, Emevî sultanının sarayında görevli olarak çalışır. Babası Segios Mansûr, sarayın malî işlerinden sorumlu bir memurdur. 720 yılında Kudüs’te inzivaya çekilen Dımaşkı, burada kaleme aldığı eserle­rinde ilk defa İslâm dinine “İsmâiloğulları’nın sapıklığı” olarak atıfta bulunur. Arapların İsmâil soyundan gel­diğine inanan bu hıristiyan düşünürü için İslâm yeni bir vahiy değil, Hıristiyanlığın içinden çıkmış sapık bir mezheptir. Yine Dımaşki’ye göre Hz. Muhammed bir “Sahte peygamberdir; şans eseri Eski ve Yeni Ahit’i görmüş, bir Aryan din adamıyla (burada hıristiyan din adamı Bahîrâ’ya atıf yapılıyor) karşılaştığını iddia etmiş ve böylece kendi sapık mezhebini kurmuştur.”(2) Dımaşki,İslam&#8217;a aynı zamanda “deccalin habercisi” olarak atıfta bulunur. Bu algılama biçimi Ortaçağ boyunca devam edecek ve bugüne kadar uzanacaktır.</p>
<p>Bütün bu polemiklere rağmen Doğu hıristiyanları, İslâm’ın teolojik ve hukukî yaklaşımları karşısında topyekün bir ret ve çatışmaya yönelmemişlerdir. Bunun en çarpıcı örneğini Haçlı seferleri sırasında Arap hıristiyanlarının Avrupalı savaşçılara karşı aldıkları tavır­da görüyoruz. Birkaç asırdır Memlûk yönetimi altında müslümanlarla barış içinde yaşayan hıristiyan Araplar, Frenk”ler olarak bilinen Haçlılar’la iş birliği yapmaya yanaşmadılar. Yabancı ve uzaktaki bir kilise tarafından yönetilmektense, müslüman idaresi altında kendi özerk­liklerini korumayı yeğleyen ve yerel barışın bozulmasına karşı olan oryantal hıristiyanlar, birkaç istisnaî hadise dışında, genellikle ya müslümanların yanında saf tut­tular ya da çatışmaların dışında kaldılar.(3)</p>
<p>Kısaca ifade etmek gerekirse, İslâm yahudi ve hıristiyanları tevhit inancını zedelemekle suçladığı halde, onlara hukukî bir statü vermiş ve din özgürlüklerini güvence altına almıştır. Dinler tarihinde bir ilk olan bu tavır, İslâm’ın hıristiyan hâkimiyeti altındaki bölgele­re hızla yayılmasını sağlamış ve hıristiyanlarm İslâm ¡karşıtı muhalefetini kısmen yumuşatıcı bir etkiye fsahip olmuştur. İslâm, Yahudiliğe karşı tevhit inancının evrenselliğini vurgulamış ve İlâhî vahyin belirli bir ulusun dini olması fikrine karşı çıkmıştır. Yahudilerin seçilmiş topluluk” inancını reddeden İslâm, yahudi din adamlarının muhalefetiyle karşılaşmıştır. Katolik kilisesinin tanrı ile birey ve toplum arasında zorunlu bir  aracı olarak gördüğü din adamları sınıfını da reddeden İslâm, Ortaçağ Avrupası’nda yer yer “avamın dini” olarak görülmüştür.</p>
<p>Bu dinî ve teolojik meydan okumaya kısa sürede siyasî tehdit algısı eklenecektir. Yahudiliğin aksine İslâm hiçbir zaman bir “diyaspora dini” olmamıştır. İstisnaları olmakla beraber müslüman toplulukların azınlık halinde yaşaması, modern dönemde ortaya çıkan bir durumdur. Müslüman toplumlar, yahudilerin tersine, “coğrafî bölünmüşlük” sorunuyla da genellikle karşılaşmamışlardır. Klasik dönemde olduğu gibi bugün de İslâm coğrafyası belli bir toprak bütünlüğü ve sürekliliği arzeder. Bu, İslâm kültür ve medeniyetinin çok geniş bir coğrafyada kök salmasının önemli sebeplerinden biridir.</p>
<p>Hıristiyanlığın yayılmasıyla mukayese ettiğimizde, İslâm’ın farklı bir tecrübeye sahip olduğunu görüyoruz. Avrupa’nın bir hıristiyan kıtası haline gelmesi yaklaşık binyıl sürmüştür. Kuzey Avrupa ve özellikle Kuzey İngiltere, IX. yüzyılın ortalarına kadar Hıristiyanlığa direnmiş, Hıristiyanlık öncesi geleneklerinden vazgeçmemiştir. Bunun tersine İslâm, VIII. yüzyıldan itibaren hızla yayılmış ve çok geniş bir coğrafi alana hükmetmeye başlamıştır. Emevî ordularının Güney Avrupa’ya ilk olarak 711 yılında ayak basması, bu sürecin hızı hakkında bir i fikir verebilir. Emevîler (661-750) ve Abbâsîler (750-1258) döneminde İslâm dünyasının sınırları Kuzey Afrika, Mezopotamya, İran ve Horasan bölgelerine ulaşırken,Büyük Selçuklu Devleti (1038-1157), Anadolu Selçuklu Devleti (1076-1308) ve Osmanlılar (1299-1908) zamanında Balkanlar, Anadolu ve Orta Asya ile Afrika’nın içlerine kadar genişlemiştir.</p>
<p>Bu hızlı siyasî ve coğrafî yaydım, Batı hıristiyan dünyasında büyük infiallere yol açmış, kıyametin yaklaştığı inancını güçlendirmiştir. Daha önce hıristiyan devletle­rin himayesi altında olan toprakların müslüman idare­sine geçmesi, Katolik kilisesinin Avrupa’daki yöneticiler üzerinde baskı uygulamasına fırsat vermiştir. İslâm’ın bir “kılıç dini” olduğu, yani şiddet yoluyla yayıldığı inan­cının bu dönemde Avrupa’da ikna edici bir söylem haline geldiğini görüyoruz. Haçlı seferlerinin düzenlenmesinde “güneyden gelen İslâm tehdidi” etkin bir şekilde kullanıl­mıştır. İslâm’ı sapık bir öğreti, Hz. Muhammed’i de büyü­cü ve sahte bir peygamber olarak gören Avrupalılar için İslâm’ın hızlı yayılımını izah edecek iki temel argüman da böylece ortaya çıkmış oluyordu: Şiddet ve cinsellik.</p>
<p>Hz. Muhammed’in insanları zorla müslüman yaptı­ğı, İslâm’a girmeyi reddedenleri öldürttüğü şeklindeki söylentiler, kısa sürede büyü ve cinsellik ile birleştiri­lecektir. Buna göre Hz. Muhammed, zaten yarı akıllı ve bedevi olan Araplar’ı kendi dinine çekmek için büyüyü kullanmış; erkekleri kandırmak için de onlara kadınlar üzerinde her tür cinsel özgürlük ve tasarruf hakkını tanımış, onlara bu dünyada câriyeler, cennette hûriler vaat etmiştir. Cinsellik vurgusunun Hz. Muhammed’in şahsına yönelik saldırılarda da son derece yaygın oldu­ğunu görüyoruz. Hz. Muhammed’in birden fazla kadınla evlenmiş olması, tarihî ve sosyal şartlarından bağım­sız ele alınmış ve onun şehvet düşkünü olduğu fikri yayılmıştır. Yine Hz. Muhammed’in Hz. Âişe ile genç yaşta evlenmesi de pek çok polemiğin konusu olmuştur. Şiddet ve cinsellik temaları, Ortaçağ boyunca İslâm ve Hz. Muhammed hakkındaki imajın değişmeyen unsur­ları olacaktır. Aynı iki temanın Hollywood filmlerinden karikatürlere kadar bugün İslâm toplumları ve Araplar ¡hakkında kullanılıyor olması dikkat çekici bir husustur.</p>
<p>Teolojik ve siyasî meydan okuma algısına IX ve X. yüzyıllardan sonra kültürel tehdit algısı eklenecektir. Bu dönemde İslâm medeniyetinin bilim, düşünce ve sanat alanlarında önemli atılımlar yaptığını, İslâm öncesi düşünce ve bilim geleneklerini özümseyerek yeni bir sentez ürettiğini görüyoruz. XVI. yüzyılın ortalarına kadar dünyanın en büyük bilim ve düşünce merkezleri İslâm topraklarında bulunmaktaydı. Endülüs’te yahudi ve hıristiyan aileler çocuklarının iyi bir eğitim alması için müslüman medreselerini ve araştırma merkezlerini tercih etmekteydi. Arapça, yahudi ve hıristiyanlar arasında da bir bilim ve düşünce dili olarak kabul edilmişti, İbn Meymûn (Moses Maimonides) gibi ünlü yahudi ilâhiyatçılarının eserlerini Arapça kaleme almış olmaları, bu etkinin boyutlarını göstermektedir.</p>
<p>İslâm düşünce ve kültürü, özellikle Güney Avru-pa’nın okumuş kesimleri arasında IX. yüzyıl gibi erken bir dönemde etkili olmaya başlayacaktır. Bu dönemde yaşamış Alvaros adlı İspanyol’un aşağıdaki yakarışı bunu teyit ediyor:</p>
<p><em>Benim hıristiyan kardeşlerim, Araplar’m şiir ve aşk hikâyelerinden zevk alıyorlar. Müslüman kelâmcı ve filozofların eserlerini onları reddetmek için değil, Arapça’yı doğru ve seçkin bir şekilde konuşmak için inceliyorlar. Bugün kutsal metinlerimiz üzerine yazılmış Latince şerhleri okuyan kilise dışından birini nerede bulabilirsiniz? İncilleri, peygamberleri ve havarileri okuyan kim var? Heyhat! Yetenekleriyle temayüz etmiş genç hıristiyanlar Arapça’dan başka bir dil yahut edebiyattan haberdar bile değiller. Arapça kitapları büyük bir dikkat ve heyecanla okuyorlar. Büyük masraflar yaparak bu kitapları topluyor ve her yerde Arap kültürüne övgüler yağdırıyorlar.(4)</em></p>
<p>Arapça bilim ve felsefe eserlerinin Latince’ye tercüme edilmeye başlandığı XI. yüzyıldan itibaren Islâm düşün cesi ve kültürü. Avrupa üzerinde etkili olmaya başladı. Antik Yunana ait pek çok eseri ilk olarak Arapça ter cümelerinden okuyan Latin düşünürleri; Kindi,Farabî, îbn Sînâ, Gazzâlî, îhvân~ı Safâ, İbn Rüşd, ibn Bacce,îbn Tufeyl,Ebû Bekir er-Râzî gibi filozofların eserlerini oku­makta ve fikirlerini tartışmaktaydı, önemli felsefî konularda müslüman düşünürlerin görüşlerini göz ardı etmek mümkün değildi. Ortaçağ dinî düşüncesine damgasını vuran ve &#8220;Batının Gazzâlîsi“ diyebileceğimiz St. Thomas Aquinas, <em>Summa Theologia</em> adlı eserinde îbn Sînâ ve İbn Rüşde 200’den fazla yerde isim vererek atıfta bulunur.</p>
<p>İslâm düşüncesinin Latin entelektüelleri ve din adamları üzerindeki derin etkisini pek çok alanda görmekteyiz. “Latin İbn Rüşdcülüğü” diye ün salan düşünce hareketi, XIII ve XIV. yüzyıllarda Avrupa’da hararetli tartışmalara ve skolastik düşünürler arasında kamplaşmalara yol açacaktır. Latin İbn Rüşdcülüğü’nü hıristiyan teolojisine ve dolayısıyla Katolik kilisesinin otoritesine karşı bir tehdit olarak gören Paris Piskoposu Tempier, 1217 yılında bir deklarasyon yayımlar ve Ortaçağ’da “şârih” olarak bilinen İbn Rüşd’ü ve onun Latin takipçilerini sapıklıkla suçlar. 219 maddeden oluşan . deklarasyonda Latin İbn Rüşdcülüğu nün hıristiyan teolojisine göre reddedilmesi gereken yönleri ayrıntılı pir şekilde anlatılır. İslâm düşüncesinin hıristiyan dünya üzerindeki etkisine son vermeye kararlı olan Piskopos Tempier, Paris Meydanında İbn Rüşdün kitaplarını ¡toplu olarak yakar.(5)</p>
<p>Bu dönemde öncelikle Endülüs, yani Güney Avrupa üzerinden gerçekleşen kültürel etkileşim sonucunda Avrupalı düşünürler, İslâm bilim, eğitim ve düşünce geleneğinden önemli aktarımlar yapacaklardır. Müslüman bilim adamlarının optik, cerrahî, astronomi ve matematik alanındaki çalışmaları, XVI ve XVII. yüzyıllarda ortaya çıkan bilim devriminin temellerini atacaktır.Meselâ Keplerin ünlü astronomik tabloları, İbnü’ş-Şâtir ve Nasîrüddîn-i Tûsî gibi bilim adamlarının geliştirdiği ve Arapçada “zîc” denilen tablolara dayanmaktaydı.</p>
<p>Müslüman eğitim kurumları, yani medreseler ve medrese dışındaki araştırma kurumları, tercüme oda­ları ve aynı zamanda bilimsel araştırma kurumları olan rasathane ve hastaneler, Avrupa’daki kolej ve üniversite sisteminin gelişimini doğrudan etkilemiştir. Meselâ “kampüs sistemi”, ilk olarak medreselerde uygulanmış­tır. Doktora, kürsü, cübbe gibi uygulamalar, yine Islâm eğitim sisteminden alınmıştır.(6)</p>
<p>Felsefe ve düşünce alanında da Islâm’ın Batı üzerin­de derin etkilerinin olduğunu gürüyoruz. Müslüman Peripatetikler İbn Sînâ ve İbn Rüşd’ün dışında pek çok İslâm filozofunun eseri de Latince’ye tercüme edilmiş ve böylece yeni felsefî edebiyat türleri geliştirilmiştir. İbn Tufeyl’in <em>Hay b. Yakzân</em> adlı felsefi romanı, “doğal teoloji” türünün en başarılı örneği olarak benimsenmiş ve Daniel Defoe’nun ünlü romanı <em>Robenson Cruzoe</em> da edebî bir form kazanmıştır. Edward Pococke the Younger (ö. 1727), İbn Tufeyl’in eserini Latince’ye <em>Philosop-hus Autodidacticus</em> (kendi kendine öğrenen filozof) adı altında tercüme etmiştir.(7) Ortaçağ’ın en önemli edebi­yat ve teoloji eseri olan Dante’nin <em>İlâhî</em><em> </em><em>Komedya’sı</em>, Hz- Muhammed’in miracını anlatan mîraçnâme literatürü­nün izlerini yansıtır. İbn Bâcce’nin <em>Tedbîrul-mütevah’ hid</em> adlı eserinde geliştirdiği “bireysel yaşam” felsefesi Latinler arasında tartışılmış, birey ve toplum ilişkileri üzerine farklı görüşlerin ileri sürülmesine imkân sağ­lamıştır.</p>
<p>Ortaçağ boyunca Avrupa’da hor görülen ve sık sık kovuşturmaya uğrayan yahudi düşünürler de İslâm düşüncesinden önemli ölçüde etkilenmişlerdir. İbn Meymûn (ö. 1204), Saadia Gaon (Sâid b. Yûsuf el-Feyyûmî; ö. 942), Solomon İbn Cebirol (ö. 1058), Bahya b. Pakuda (ö. XI. yüzyılın ortaları) ve Sühreverdî’nin <em>Hik- metul-işrâk</em> adlı başyapıtına önemli bir şerh yazan İbn Kemmûne (ö. 1284) gibi yahudi kelâmcı ve filozofları, Ortaçağ yahudi düşüncesini İslâm tefekkür geleneğin­den derin etkiler alarak oluşturmuşlardır.</p>
<p>Bu derin kültürel etki, modem çağlara kadar devam edecektir. Avrupa rasyonalizmine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan romantik hareket, Ömer Hayyâm, Sa‘dî-i Şîrâzî ve Hâfiz-ı Şîrâzî gibi Fars şiirinin büyük ustaları­nın etkisinde kalacaktır. Aynı etki, Amerikan düşüncesi­nin önde gelen iki filozofu olan ve “transandantalistler” olarak bilinen Emerson ve Thoreau’nun eserlerinde de açık bir şekilde görülür.(8) Yine modem dönemlerde Arap ve Fars edebiyatının başlıca eserleri, Batı’da etki­sini sürdürmüştür. <em>Binbir Gece Masalları</em> ve bu büyük edebî eserden alman <em>Alaaddin ve Sihirli Lambası, Sinbad, Şehrazat ve Ali Baba ve Kırk Haramiler</em> gibi karakter ve hikâyeler, çağdaş Batı edebiyatında yaşamaya devam etmektedir.</p>
<p>Kültürel etkileşimin bu kadar yoğun yaşanmasına rağmen, teolojik ve siyasî tehdit algısı, Ortaçağ Avrupasının Islâm tasavvurunu pek çok açıdan belirlemiş, bu süreç günümüze kadar uzanmıştır. Rönesans’la beraber belirginleşen bir tavrın ilk nüvelerini bu döneme götürmek mümkündür. Avrupalılar bir din olarak İslam&#8217;ı bir kültür ve medeniyet olarak Islâm&#8217;dan kesin olarak ayırmış; birincisine şiddetle karşı çıkarken İkincisini hayranlıkla bakmış ve ondan etkilenmiştir.</p>
<p>Bu ayırım yer yer o kadar keskin bir nitelik kazanmıştır ki İslâm hakkında bölük pörçük bilgiye sahip olan Avrupalılar, İslâm kültür ve medeniyetinin başarılarının İslâm dinine rağmen gerçekleştirildiğine inanmıştır.İslâm filozoflarının etkisine kayıtsız kalamayan Roger Bacon (1214-1294) gibi skolastik düşünürler, Fârâbî ve İbn Sînâ&#8217;nın aslında hıristiyan olduğunu, gizlice vaftiz olduklarını ve sadece müslümanların şiddetinden emin olmak için kendilerini zâhirde müslüman olarak gös­terdiklerini söyleyecektir. Zira Bacon&#8217;a göre, Fârâbî ve İbn Sînâ gibi birinci sınıf filozofların, İslâm gibi sapık ve irrasyonel bir dine mensup olması düşünülemezdi. İslâm dini ile İslâm kültürü arasındaki bu zıtlık ilişkisi, Ortaçağ&#8217;dan günümüze kadar Batılı İslâm algısını belir­lemeye devam edecektir. Böylece İslâm&#8217;ın teolojik, siyasî ve kültürel bir tehdit olarak algılanmasının temelleri, iki medeniyetin ilişkiye geçtiği VIII ve IX. yüzyıllarda atılmıştır. Bu yüzyıllar aynı zamanda İslâm ve Bizans toplumlarının sanıldığından daha fazla alışveriş halinde olduğu bir dönemdir.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1-Theodore Ebû Kurre ve İslâm hakkmdaki görüşleri için bk. Adel-Theodore Khoury, Les Théologiens Byzantins et ITslam: Tex­tes et Auteurs (Louvain: Editions Nauwelaerts, 1969), s. 83-105.<br />
2- Daniel J. Sahas, John of Damascus on Islam: *The Heresy of the Ishmaelites” (Leiden: E. J. Brill, 1972), s. 73.<br />
3- Batı ve Doğu Hıristiyanlığının Haçlılar dönemindeki bu tarihî karşılaşması için bk. Youssef Courbage-Phillipe Fargues, Chris­tians and Jews under Islam (London: I. B. Taurus, 1997), s. 46-49.<br />
4- Alvaro, Indiculus luminosus, bölüm 35, aktaran Gustave E. von Grunebaum, Medieval Islam (Chicago, The University of Chicago Press, 1946), s. 57.<br />
5- Tempier’in yasakladığı 219 madde için bk. Arthur Hyman-James J. Walsh, Philosophy in the Middle Ages: The Christian, Islamic and Jewish Traditions (Indianapolis: Hackett Publishing Company, 1973), s. 584-591.<br />
6- İslâm eğitim kurumlarimn Batıya etkisi konusunda bk. George Makdisi, The Rise of Colleges: Institutions of Learning in Islam and the West (Edinburgh: Edinburgh University Press, 1981).<br />
7- Hayy’m Latince mütercimi Pococke, babası olan ve Specimen historiae arabumun yazarı diğer Edward Pococke (ö. 1691) ile karıştırılmamalıdır.<br />
8-Bk. John D. Yohannan, Persian Poetry in England and America: A 200- Year History (Delmar, N.Y.: Caravan Books, 1977).<br />
İbrahim Kalın-İslam ve Batı,syf;45-56</p>
<p>İsam Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/">Üç İslam Algısı:Teolojik,Siyasi ve Kültürel Meydan Okuma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uc-islam-algisiteolojiksiyasi-ve-kulturel-meydan-okuma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
