<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Aydınlanma Dönemi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/aydinlanma-donemi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 May 2019 15:34:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Aydınlanma Dönemi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Oktay Taftalı &#8211; Ben Merkezci İnsan &#8220;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oktay-taftali-ben-merkezci-insan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oktay-taftali-ben-merkezci-insan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:10:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Evrensellik]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçeklik algısı]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanist eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalist Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Meta ve para fetişizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Oktay Taftalı]]></category>
		<category><![CDATA[Oktay Taftalı - Ben Merkezci İnsan "Alıntılar"]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21632</guid>

					<description><![CDATA[<p>Görünen o ki, Protagoras’ın dahi hayal edemeyeceği tarzda bir öznellik, bütün Sokratesçi öğretileri ve ahlâkı aşıp, insanı her şey “bana” göre ve “ben” içindir yargısının meşruiyetine ikna etmiştir. 20. Yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt meta’ya indirgenmiştir. İnsanın yeryüzünde varolduğu günden beri fiziki ve ruhsal varlığının sürekliliğini temin edebilmek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oktay-taftali-ben-merkezci-insan-alintilar/">Oktay Taftalı – Ben Merkezci İnsan “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-21972 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ben-merkezci-insan-ve-kaybolan-gerceklik.jpg" alt="" width="368" height="526" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ben-merkezci-insan-ve-kaybolan-gerceklik.jpg 672w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ben-merkezci-insan-ve-kaybolan-gerceklik-600x857.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/ben-merkezci-insan-ve-kaybolan-gerceklik-210x300.jpg 210w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></p>
<p>Görünen o ki, Protagoras’ın dahi hayal edemeyeceği tarzda bir öznellik, bütün Sokratesçi öğretileri ve ahlâkı aşıp, insanı her şey “bana” göre ve “ben” içindir yargısının meşruiyetine ikna etmiştir. 20. Yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt meta’ya indirgenmiştir.</p>
<p>İnsanın yeryüzünde varolduğu günden beri fiziki ve ruhsal varlığının sürekliliğini temin edebilmek için zorunlu olduğu iki ihtiyaç: beslenme ve güvenlik, salt “produkt”lardan oluşan bir alanın konusudur. Ancak Kapitalist Medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan çok satmaya, fakat çok satarken de onun gerçekliğini ortadan kaldırmaya yönelir.(s.23)</p>
<hr />
<p>Maddi gerçekliğin salt iki boyutlu ve akışkan bir görüntüye indirgenmesi sayesinde, sanal gerçeklikle maddi gerçeklik arasındaki farklılık algı / algılama düzeyinde ortadan kalkmış oluyor. Ve ondan ötürü tv. filimlerinde rol alan kimi şahısların, gerçek hayatta da rolünü yaptığı kahramanın kendisi olduğuna inanılıyor. Oturma odasının maddi gerçekliği, onun içinde yer alan bir elektronik cihazın yaydığı iki boyutlu görüntülerle özdeşleşiyor ve dünya hakkındaki bilginiz, size taşınan ve hakikatini sorgulama imkânına sahip olmadığınız bu görüntülerden oluşuyor.</p>
<p>Gerçekliğin hakikatini aramak, onu talep etmek ihtiyacından sıyrılmış, dahası böyle bir ihtiyacın birey ve toplum hayatı açısından bir zorunluluk olduğunu unutmuş kitlelerin, psikaytri kliniklerini doldurmasından ve bu istikamette tüketilen ilaç miktarının patlama yapmasından daha doğal ne olabilir.</p>
<p>Gerçeklik algısının yitirildiği bir ortamda birçokları için gündelik hayatın bile herhangi bir “coaching” yardımı olmaksızın sürdürülememesi, ayrıca tartışılması gereken bir konudur. Anılan koşullar altında, bilgi kuramı açısından “bilen özne”ye ne olmuştur? Artık bir özneden ve onun bilgisinden söz edebilir miyiz veya çağımızın “bilen öznesi” yukarıdaki değiniler dikkate alındığında hangi güçlüklerle karşı karşıyadır?(s.24)</p>
<hr />
<p>Doğa’da, anlam arayan, varlık hakkında sürekli anlam üreten, tikel var olanlara çeşitli anlamlar atfeden, daha önemlisi, tüm bu anlamları, soyutlayıp kavramsallaştırarak genel geçer kuramlara ulaşan ve bunları ifade eden tek varlık insandır. Öyleyse bir anlam varlığı olarak insan açısından, anlaşılamamak, anlatamamak ve anlayamamak, acı verici olsa gerektir.. Fakat tam da bu noktada, anlamanın ve anlamlandırmanın insan açısından önemini yitirdiği kanısını doğuracak örneklerle karşılaşıyoruz.</p>
<p>Söz gelimi sosyal medyada, birbirini yermeye çalışırken, ortaya koydukları anlayışsız, saçma ifadeler nedeniyle, gülmece konusu olan örnekler, bu özellikleriyle yaygın ilgi çekiyorlar. Temel gülmece unsuru, “anlayışsızlık” üzerine kurulu “kaba insan” tiplerinin rol aldığı filmler, Batı’da (Bkz. Borat) ve ülkemizde (Bkz. R. İvedik) gişe rekorları kırıyor.</p>
<p>Bu sürece koşut olarak, gerçeklik algısının fantastik bir dünya tahayyülüyle yer değiştirmesini sağlayan bir dizi örnekle karşılaşıyoruz. Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter gibi örneklerle başlayan süreç, hız kesmeksizin Game of Thrones ve diğerleriyle devam ediyor.</p>
<p>Pekiyi buradan “anlam varlığına” ilişkin nasıl bir çıkarımda bulunabiliriz? Görünen o ki, Newton Fiziği yasalarının hâkim olduğu ortalama dünyayı ardımızda bırakalı hayli zaman geçti. Artık günümüz fizik anlayışları tarafından öngörülen ve makro-nano düzeyde geçerli olduğu varsayılan belirsizliğin, yasasızlığın ve dahası anlamsızlığın (veya anlam dışılığın), ortalama dünyamıza da hâkim olduğu bir sürece girmiş bulunuyoruz.(s.29)</p>
<hr />
<p>Hayatı kim, nasıl tarif ederse, onun hayat hakkındaki girişim tarzı da o tarife uygun olacaktır. Dolayısıyla ideolojinin insanlığa dayattığı en vahim mesele, dünyaya kendi vatanı olan “kapitalist medeniyet” tarafından bakarak, başkalarının sorunlarını da oradan göründüğü şekliyle tarif etmek ve herkesin, kapitalist medeniyetin istediği istikametten bakmasını talep etmektir. Bu bakışın, kabul edilmesini dayattığı iki önyargı:</p>
<p><strong>a)</strong> Aydınlanmayla birlikte zirve yapan kapitalist Batı Medeniyeti’nin evrenselliği karşısında, öteki medeniyetlerin yerelliği ve etno-folklorik düzeyde kabul görmeleri.</p>
<p><strong>b)</strong> Yine Aydınlanma dönemiyle evrenselleşen ve insanlığı ilkel istasyonlardan, gelişmiş istasyonlara doğru hareket eden bir tren içinde, çeşitli kompartmanlara tasnif ederek tanımlayan ilerlemeci tarih anlayışıdır. Bu iki maddeyle bağlı olarak, günümüzde Batı merkeziyetçi bakışın dünyaya dayattığı “monokültürel” yapı ve onun kavramaları aracılığıyla başka halklara taşınan sorunlara baktığımızda, ideolojinin her daim yeniden ve nasıl restore edilmeye çalışıldığını az çok görebilir.(s.52)</p>
<hr />
<p>Günümüze dek süregelen endüstri devrimi sayesinde, varlığa, yine varlığın yasaları üzerinden elde edilen, bilimsel-teknik buluşlar ve insan eliyle kazandırılan formlar, öncelikle yine insanın kendi gözünü boyamıştır. İnsanın, modern dünyada eşyaya kazandırdığı formlar arasında bir hiyerarşi gözetmesi, onlara aşağıdan yukarıya doğru birçok değerler ve anlamlar atfetmesi, yine insanın kendi eylemine yönelik birbirleriyle çelişen farklı öznel (subjektiv) sonuçların imkânını veriyor.</p>
<p>Bu nedenle son üçyüz yılda, maddeye en çok form veren toplumlar, kendilerini endüstri toplumu adıyla diğerlerinden ileride konumlandırmayı meşru görebilmişlerdir. Üretilen her yeni formun, patent denilen hukuki bir kimliği ve pazarda belli bir alıcısı oluştuğunda, ona “marka” adı altında ayrıcalıklı bir değer daha yüklenmiştir.</p>
<p>Böylece özellikle modern zamanlarda, daha çok fetiş üretenler, kendilerini, daha az fetiş üretenlerden ilerde görme hakkını sahip olmuşlardır. Meta ve para fetişizminin, yine ilerlemeci bir Aydınlanma ideolojisi olan Marksizm tarafından salt iktisadi bir sorun olarak kapsamlıca eleştirilmesine karşın, meselenin ahlâki ve tinsel yanı, günümüze dek uzanan ve merkezi tartışmalara konu olan bir “vakum” oluşturmaktadır.(s.75)</p>
<hr />
<p>Bu bağlamda,hemen her vesileyle çokça kullanılan uluslararası (international) ve evrensel (universal) sıfatlarının ikna ediciliği göze çarpıyor. Aydınlanma yüzyılları boyunca Avrupa’da üretilen kavram ve değerlerin başına ya da sonuna bu iki sıfatın eklenmesiyle, o değerlere, başka halkların kendi değerlerine atfetmedikleri bir ayrıcalık sağlandığını görüyoruz. Örneğin “evrensel müzik”, “evrensel hukuk” ya da “uluslararası iktisat” gibi mantık ve epistemoloji açısından son derece tartışmalı olması gereken bir dizi kavram, bugün dahi pek fazla sorgulanmaksızın kabul görebilmektedir.</p>
<p>Aslında uluslararası ya da evrensel gibi sıfatlarla pekiştirilen bu gibi kavramların Avrupa (ve kuzey Amerika) yereline ait olduğu bilinen bir gerçektir. Örneğin “evrensel müzik” dendiğinde aklımıza Çin veya Hint müziğinden önce klasik Batı müziği geliyorsa, ya da “uluslarası iktisat” dendiğinde zihnimizde öncelikle Wall Street ve Londra merkezli bir imge uyanıyorsa, buradaki evrenselliği nasıl anlamak gerekir?</p>
<p>Burada evrensellik bir yana, bizzat anılan yörelere ait bir şeyden; kolları başka mecralara uzansa dahi, çıkarlarını kendi yereline aktaran bir güç merkezinden söz ediyoruz demektir. Ancak yine Avrupa Hümanizmi’nin müfredatına göre koşullanmış zihnimiz, kendisini oraya aitmiş gibi algıladığından olsa gerek, ortaya çıkan tuhaf çelişkinin farkına varmakta güçlük çekiyor. Bu durumda bütün diğer “evrensel” değerlerden önce, niçin en başta hümanist papaz Comensky’e “ulusların öğretmeni” dendiğini de anlayabiliyoruz.</p>
<p>Gerek eski sömürgecilik, gerekse yeni sömürgecilik yüzyılları açısından göze çarpan ortak uygulama: kölenin efendisine duyduğu hayranlığın, yine efendi tarafından yürütülen bir eğitim programıyla sürekli kılınmasıdır.(s.81)</p>
<hr />
<p>Değer, insan davranışlarının tinsel ve etik alandaki karşılığını, bir tür ölçme, bir tür kıyas yoluyla kavrayabilmemizi sağlıyor. Anladığımız bir şeye, dokunmuş değmiş oluyoruz ve değerlendirebiliyor, değerlendirdiğimiz yani dokunduğumuz şeyi ise anlamlı sayabiliyoruz. Örneğin: gösterdiğimiz çabanın, ortaya koyduğumuz esere değmesi veya harcadığımız paranın, satın aldığımız metaya değmesi ya da iyi niyetimizin, bize reva görülen muameleye değmesi.</p>
<p>Değer, bu yönüyle salt bir sözcük değil, insanın insanla ve insanın tabiatla. sürdüregeldiği her türlü ilişkiye anlam yüklemesini sağlayan ve yüklediği anlam sayesinde onları anlamasını mümkün kılan bir kavramdır. Dolayısıyla hayatın önemli bir kısmını, ancak değerler sayesinde kavramak, idrâk etmek mümkün görünüyor.</p>
<p>Değerlerden yalıtılmış, arındırılmış bir hayata, insan nasıl anlam verebilir? Anlamın kendiliğinden, insan bilincinden bağımsız olarak maddeye ve varoluşa nesnel biçimde içkin olup olmadığı, ayrı bir tartışma konusudur. Ancak henüz, verili durumda olağan hayatımızın dayattığı anlam talebiyle, değerlerimiz arasında doğrudan bir bağıntı olduğunu söyleyebiliriz.(s.105)</p>
<hr />
<p>Bireyin kendi sübjektif kavrayışını hakikatin yerine ikame etmesiyle, üzerinde anlaşılabilecek genel geçer doğruların gözden düşmesi sonucu, toplumsal kolektif tinin tahribata uğraması kaçınılmazdır. “Yaptım oldu, dedim oldu” edasıyla, herkesin kendi hakikatini, kendisinin imal ettiği bir çağda, nesnel gerçekliğin ve nesnel bilginin, itibar kaybına maruz kalması epistemolojik olduğu kadar, etik bir sorundur. Bilginin ve bilen insanın yadsınması, lumpen eğilimlerin toplumda başat durum gelmesine uygun zemin sunuyor.</p>
<p>Cehaletin, bilgiden intikam almaya cüret ettiği bir zamanda, dünya bilgide ve bilgelikte temellenen ruhunu artık teslim etmek zorunda kalımıştır. Kısaca 80&#8217;lerden itibaren günden güne ruhunu yitirdiği için, acı çeken bir dünya ile karşı karşıyayız. Unutmamak gerekiyor: Recep İvedik&#8217;lerin, Borat’ların dünyasıdır bu.(s.137)</p>
<hr />
<p>Tüketerek mutlu olma yanılsamasını sürekli kılmak ve canlı tutmak amacıyla, sürdürülen ‘innovasyon&#8217;, ‘arge’, gibi çalışmalar, insan için durmaksızın yeni yapay ihtiyaçlar türetmekte ve bunları doğallık algısıyla kitlelere kabul ettirmektedir. Böylece, insani üretim, tanrısal yaratıma yerini alırken, insani plan ve projeler de, tanrısal kaderle yer değiştirmiştir.</p>
<p>Eğer bütün bu süreç, tarih öncesi devirlerden 15. Yüzyıla kadar dünyaya egemen olan (bireysel) insani vicdanın ve (tanrısal) kolektif ruhun yitip gitmesini içermeseydi, başımıza gelenin aslında iyi bir şey olduğunu söyleyebilirdik.</p>
<p>Ancak Platon’un öğüdü uyarınca, mitoslarla, masal ve efsanelerle yetiştirilmesi gereken kuşakların, savaş simülasyonlu bilgisayar oyunları tarafından teslim alındığı şartlarda, 19. Yüzyılın kimi bilgelerinde izlenen karamsarlık, gerçekçi bir öngörü olarak tarihte yerini almış görünüyor. (Bireysel) insani vicdanın ve (tanrısal) kolektif ruhun yitirildiği bir dünya korkunçtur. Ancak burada korku, insanın doğal yaşamının başlangıcındaki doğal korku olmaktan çok, bilinç düzeyine yükselmiş ve artık nedenleri, onun kendi eyleminde gerçekleşen bir korkudur.(s.148)</p>
<hr />
<p>Somutlayacak olursak; karanlıkta bizi tedirgin eden ve korkmamızı saglayan şey, görme duyusu sayesinde dış dünyadan aldığımız verilerin ansızın kesintiye uğramasıdır. Karanlık bir “bilmeme” durumudur. Aslında, görmenin diğer duyulardan önde gitmesi, sadece imgesel bir tasvir değil, deneysel bir gerçekliktir. Çünkü görmeyi mümkün kılan ışığın hızını, ne ses ve koku taşıyan hava hareketleriyle, ne de dokunma mesafesiyle kıyaslamak mümkün değildir. O nedenle önlem alınması olası, uzaktaki bir tehdidin, sesi, kokusu v.d. henüz bize ulaşmadan önce, bizzat görüntüsünün ulaşması zaman kazanmak bakımından çok daha elverişlidir.</p>
<p>Size birkaç km uzaktaki bir orman yangınının sesi ve yanan ağaçların kokusu gelmeden önce, görüntüsü gelir. Dolayısıyla size yönelik herhangi bir tehdidi, görsel olarak algılayamadığınız koşullarda, onu bir süre sonra işitsel veya dokunsal olarak algılasanız bile, bazı durumlarda artık iş işten geçmiş olabilir.</p>
<p>Gerek gerçek, gerekse mecâzi anlamda insanın “önünü görememesi” korku ve tedirginliğin temel nedenlerinden biri, belki de en önde gidenidir. Göremediğimiz şeyi tam olarak bilemiyor, tanıyamıyoruz ve bilmediğimiz, tanımadığımız şeyler bizi korkutuyor. Buradan hareketle, insan, görmeye ve görmeyi mümkün kılan ışığa özel bir önem atfetmiş, hatta kimi inanç grupları ona mistik-esoterik anlamlar da yüklemiştir.(s.152)</p>
<hr />
<p>Belki de Hümanizm’i, mükemmel teorilerin acı sonuçlara yol açtığı yüzyılların başlangıcı olarak tanımlamak mümkündür. Yine Hümanizmin dâhisi Erasmus von Rotterdam Deliliğe Övgü adlı başyapıtında, güç istenci, entelektüel bilgi ve benzeri dünyevi tutkularla kirlenmemiş bir insan karakteri üzerinde durmaktaydı. Oysa bugün ulaşılan sonuçlar itibariyle Erasmus’u dogaran medeniyet, onun beklentilerinin çok uzağına savrulmuş durumda.</p>
<p>Fakat tüm bunlardan sonra paranoya ve korkuya ilişkin can alıcı mesele, Avrupa’nın, kendi Ortaçağ’ından çıkışı için öngördüğü eğitim pedagojisinin evrenselleşmesiyle baş gösteriyor. Buna göre: hümanist papaz Comenius’un (Jan Amos Comensky) Hıristiyanlığın, rafine edilerek evrenselleştirilmiş yüksek idealleri ışığında kaleme aldığı Büyük Öğreti (Didactica Magna) adlı, performans, sınıf geçme, başarı ve not endeksli müfredat çalışması, yüzyıllar boyu dünya gençliğinin standardı olmuş ve olmaya devam etmektedir.</p>
<p>Bugün ülkemizde ve dünyanın hemen her yerinde, altı yaşında okula yazılan, sabah karanlığında güne başlayarak, hayat bilgisi, dil, matematik, tarih, coğrafya, hal ve gidişat, vb. derslerle standart bir şekil verilmeye çalışılan çocuklar, başarılı oldukları takdirde üst sınıfa geçer, başarılı olamadıkları takdirde sadece eğitimlerinden değil, hayatlarından bir yıl yitirirler.</p>
<p>Sınav kaygısı ve gerilimiyle iştahtan kesilen, yaşama hazzını yitiren, karne korkusuyla intihar eden çocuklar; ya da bir başka deyişle “parasız yatılı zabit okullarında&#8221;, “orta ikiden ayrılan” hâsılı &#8216;devlet dersinde öldürülen” çocuklar, bir anlamda bu evrensel standardın kurbanlarıdır.(s.159)</p>
<hr />
<p>Hümanizm yüzyılları boyunca, dünyada Avrupa merkezli kültürün egemen olduğu hemen her yerde, birçok kuşak, ön bahçesinde oyun oynamanın, koridorlarında değil gitar ıslık çalmanın bile yasak olduğu okullarda, otorite, disiplin ve tehdit altında “yetiştirilmiştir”. Eğitim adı altında bireyin sadece kapitalizmin talep ettiği nitelik ve becerilerle donanmak zorunda olması, idrâk eden “ben” için, zaten yeterince korkutucudur. Ancak Hümanist eğitim, insanın gençlik yıllarını, o donamına dahi ulaşamayacağı, kapitalist pazarın talep ettiği becerileri bile edinemeyeceği tehdidiyle acı çekilen süreçlere dönüştürülmüştür. Hümanizmin beşiği metropol ülkeler açısından durumun hiç de farklı olmadığını daha 70’li yıllardı Pink Floyd grubunun şarkı sözlerinden anlamak olasıdır.(s.160)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oktay-taftali-ben-merkezci-insan-alintilar/">Oktay Taftalı – Ben Merkezci İnsan “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oktay-taftali-ben-merkezci-insan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa&#8217;nın Ortaçağ&#8217;ı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/avrupanin-ortacagi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/avrupanin-ortacagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Jan 2019 14:43:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'nın Ortaçağ'ı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupamerkezci tarih anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Batımerkezcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ" kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksel Kanar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21122</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa&#8217;nın Aydınlanma döneminden sonra elde ettiği ve ondoku- zuncu yüzyıldan itibaren perçinlediği maddî üstünlük avantajından yararlanarak kendini dünyanın merkezine yerleştirmesi, bütün bir insanlığın tarih boyunca meydana getirdiği birikimleri yok sayması ve her şeyi kendi buluşuymuş gibi göstermeye çalışması, onu, tarih çağlarını da kendini merkez alarak dönemlenlendirmeye götürmüştür. Irkları, dinleri, dilleri ve coğrafyayı kategorilere ayırmadan edemeyen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/avrupanin-ortacagi/">Avrupa’nın Ortaçağ’ı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/cruzada-2.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-22412 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/cruzada-2.jpg" alt="" width="401" height="383" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/cruzada-2.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/cruzada-2-600x574.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/cruzada-2-300x287.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/cruzada-2-768x734.jpg 768w" sizes="(max-width: 401px) 100vw, 401px" /></a></p>
<p>Avrupa&#8217;nın Aydınlanma döneminden sonra elde ettiği ve ondoku- zuncu yüzyıldan itibaren perçinlediği maddî üstünlük avantajından yararlanarak kendini dünyanın merkezine yerleştirmesi, bütün bir insanlığın tarih boyunca meydana getirdiği birikimleri yok sayması ve her şeyi kendi buluşuymuş gibi göstermeye çalışması, onu, tarih çağlarını da kendini merkez alarak dönemlenlendirmeye götürmüştür. Irkları, dinleri, dilleri ve coğrafyayı kategorilere ayırmadan edemeyen Batinın, tarihi de böyle bir ayrıma tabi tutmaması düşünülemezdi Bu bakımdan tarihin belirli &#8220;çağalara ayrılması ve onlara belirli anlamlar yüklenmesi, Batımerkezcilik ya da Batinın biricikliği düşüncesi açısın­dan stratejik bir anlam taşır. Burada ele alacağımız &#8220;Ortaçağ&#8221; kavramı­nın anlamı ise, Batı için daha çok ideolojiktir.</p>
<p>Kendisinden önceki &#8220;İlkçağ&#8221;ın, neyin &#8220;ilk&#8221;i olduğu sorusunu akla getirmesi gibi, Ortaçağ da neyin &#8220;orta&#8221;sı olduğu sorusunu akla geti­riyor. Adı üzerinde, çağların ilkı ya da ortası&#8221; denilirse, buna kimse ikna olmaz. Çünkü İlkçağ veya eşanlamlısı olan Antikçağ, Batı için Yu­nan ve Roma uygarlığını ifade eder. Çin, Hint, İran ve Mısır gibi diğer uygarlıkların adları bile anılmaz. Tarih gerçekten Yunanla mı başla­mıştır ki ilk çağ olarak bu kabul edilsin? Ya Ortaçağ neyin ortasıdır? İlk kez Rönesans döneminde kullanıldığı için, Batı&#8217;nın köklerini oluşturan Yunan-Roma dönemi ile Rönesans döneminin ortası mı? Yoksa burada &#8220;orta&#8221;, yeri yurdu olmayan, bir kategoriye sokulamayan &#8220;ortada kal­mış, kimse tarafından sahiplenilmeyen&#8221; anlamını mı taşıyor?</p>
<p>Ortaçağ, 476 yılında Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışından (Fred C. Robinson, başlangıç için Theodosius&#8217;un ölüm yılı olan 395<sup>/</sup>in ve Roma İmparatorluğu&#8217;nun kuzeyli Cermen kabilelerin göçü sonu­cunda nitelik değiştirmesi veya Roma&#8217;nın yağmalandığı 410 yılının da ileri sürüldüğünü belirtir), kimilerine göre İstanbul&#8217;un Türkler tara­fından 1453 yılında fethine, kimilerine göre 1492 yılında Amerika&#8217;nın keşfine, ya da kuzey Avrupa&#8217;da Rönesans&#8217;ın başlangıcı olarak kabul edi­len 1500lere kadar yaklaşık bin yıllık oldukça uzun bir dönemi kapsar. Bu adı ona uygun gören, daha sonraki dönemler, yani Rönesans ve arkasından gelen Aydınlanma dönemleri olmuştur. Bu isimlendirme ve tanımın, Avrupalılar için ve Avrupa&#8217;daki koşulları tanımlamak için Avrupalılar tarafından yapıldığını akıldan çıkarmadan, yine Avrupa tarihi için önemli olan iki çağın arasında kaldığına dikkat edelim: &#8220;Örnek alman ve yoğun bir şekilde incelenen Klasik Çağ ve yine bu anlamda klasiklere dönüş ve hümanizma çağı olarak tanımlanan Rönesans dönemi&#8230;&#8221;81</p>
<p>Klasik Avrupamerkezci tarih anlayışları Rönesans hareketini, klasik Yunan-Roma düşüncesine yöneliş, sanat, edebiyat ve bilimlere karşı ilginin canlanması, hümanist felsefenin ve modern siyaset anlayışının doğuşu olarak görür. Dolayısıyla Ortaçağ diye adlandırılan kendisin­den önceki uzun yüzyıllara damgasını vuran sosyal, dinî, siyasal ve ekonomik kurumlar sorgulanır, &#8220;Yeniden-uyanma anlamına gelen Rö­nesans&#8217;la birlikte gözlerini açtığı düşünülen insan, bu dönemden son­ra kendi bireyselliğinin farkında olan aktif bir özne olarak tasavvur edilmeye başlanmıştır. Kendi bireyselliği dolayısıyla dünyayı anlama­ya çalışan Rönesans inşam, kendisine biçilmiş sosyal, siyasal ve dinî rolleri yaklaşık bin yıldır yerine getirmesi dolayısıyla dünyevî iktidar­larını sürdüren geleneksel kurumlarla, atalardan miras aldığı her şeyi acımasız bir eleştirinin konusu haline getirmiştir&#8221;<sup>[82]</sup></p>
<p>Peter Burke Rönesans&#8217;ın, antikiteye duyulan heves ve klasik gelene­ğin yeniden canlandırılması, alımlanması (iktibas edilmesi) ve dönüş­türülmesi olduğunu söyledikten sonra şunları ekler: &#8220;Çağdaş kültür yeniliğe neredeyse her şeyin üstünde bir değer biçerken, Rönesans&#8217;ın büyük kaşifleri bile icat ve keşiflerini, ilk kez kendilerinin adlandırdık­ları &#8216;Orta&#8217; Çağ&#8217;ın uzun parantezinden sonra antik geleneklere bir geri dönüş olarak takdim ettiler ve çoklukla da öyle alımladılar. &#8221;<sup>83</sup></p>
<p>Ortaçağ, delikleri tıkanmış bir süzgeç olarak, Ilkçağ&#8217;ın Avrupa&#8217;ya sızmasını en­gellemiş gibidir. Rönesans, bu yüzden, bin yıllık bir Ortaçağ dönemini ışığı sızdırmayan karanlık bir çağ olarak nitelemiş, bir özlem çağı olarak Antikçağ ile onu yeniden dirilten kendi çağı arasına girmiş ol­ması nedeniyle, geriye dönüşü göze alarak bu şekilde adlandırmıştır. Tıkanan gözeneklerin açılması, tarihten bin yıllık bir dönemin atılması pahasına mümkün olmuştur. Rönesans&#8217;ın &#8220;yeniden canlandırma&#8221; an­lamı da, şu halde, on yüzyıl geriye dönüşü ifade eden bir paradokstur.</p>
<p>Böylece Ortaçağ, &#8220;ortada kalma&#8221;nın günlük dilde de kullandığı­mız şekliyle, sahipsiz bırakılma, terk edilme anlamım pekiştirerek boş ve karanlık bir dönem olarak ortaya çıkıyor. Ancak Batı, bu terkedil­mişliğe bile işlevsellik kazandırmayı becermiştir. Çünkü Avrupalılar, geçmişle ilişkilerinde &#8220;Ortaçağ&#8221;ı bir sürçme, bir boşluk olarak değer­lendirmişler, onu eleştirmek konusunda herkesten daha aceleci dav­ranmışlar ve bu çağla aralarındaki bağı koparmak istemişler, dolayı­sıyla onunla birlikte anılmaktan kurtulmaya çalışmışlardır. Böylece, aslında aynı zamanda kendileri için bir tükenişin ifadesi olan uzun bir tarihsel utanç döneminden kurtulmayı düşünüyorlardı.</p>
<p>Batı&#8217;nın, bir ur gibi gördüğü Ortaçağ&#8217;ı tarihten kesip atması kolay mıdır? Elinden gelse yapardı da bunu; onu bütün insanlığa unuttur­mayı isterdi. Bunun mümkün olmamasına karşılık mümkün olan baş­ka şeyler vardı: Onu kendi eseri olmaktan çıkarmak ve dönüştürerek bütün insanlığa mal etmek. Ne de olsa, tarihini küreselleştirmek, Batı&#8217;nın yabancısı olmadığı bir haslet.</p>
<p>Böyle bir &#8220;Ortaçağ&#8221; anlayışı, Batı&#8217;nın kendi tarihini global tarih haline getirmesinin tipik örneklerinden birini oluşturur. Her şeyden önce &#8220;orta&#8221;, hesaplanabilir bir ölçüdür. Başlangıcı ve sonu bilinen bir zamanın ya da mekânın ortasını tesbit etmek mümkündür. &#8220;Aslında &#8216;mekân&#8217;a ilişkin olarak da, &#8216;hangi&#8217; sınırlar içinde konuştuğumuzu bili­yorsak, sorun yok. Sorun, uçlar açık olduğu zaman başlıyor. Örneğin tari­hin ucu yok ya da henüz bilmiyoruz. O halde &#8216;orta neresi&#8217;? Biz, zaman içinde bir aşamaya varmışız ve buna göre bir öncesini &#8216;orta&#8217; olmalı diye değerlendirmişiz; acaba iki yüz yıl daha geçince orası insanlara &#8216;orta&#8217; gibi görünecek mi?&#8221;<sup>[84]</sup></p>
<p>Aslında tarih kesintiye uğramıyor. Kesintiye uğrayan, Batı&#8217;nın Rönesans&#8217;la birlikte yeniden çizmeye başladığı kendi tarihinin yönü ve seyridir. Tarih, kendi doğal yönünde ilerlerken, onu seyrinden saptıran yine Batı olmuştu. Daha doğrusu tarihin ilerlemesi hep olumlu yönde olmaz; Ortaçağ örneğinde olduğu gibi, bazen de geriye gidiş yönünde bir ilerleme olur. Burada ilerleyen zamanla, içinde yer alan kültür ve uygarlığın gerilemesi her ne kadar bir tezat teşkil ediyor görünse de, gerçekte durum farklıdır. Eğer tarihi yalnızca bir ırkın, bir milletin ya da bir coğrafyanın tarihi olarak ele alırsak, bu görüş aldatıcı bir şe­kilde doğru gibi gelebilir.</p>
<p>Ama genel olarak tarihten söz ediyorsak, o zaman bunun yanlışlığı kendiliğinden ortaya çıkar. Batı&#8217;nın &#8220;Ortaçağ&#8221; olarak adlandırdığı bu çağın başlamasından yaklaşık iki yüzyıl sonra ortaya çıkan ve Rönesans&#8217;tan sonra da devam eden parlak bir İslâm uygarlığını nasıl ifade edeceğiz? Bu bakımdan &#8220;Ortaçağ&#8221; ideolojik bir anlam taşır. Yani, Batı&#8217;nın daha sonra değişen anlayışına göre tarihin böyle bir kesintiye uğradığını düşünmek, onun Avrupamerkezci yoru­munu kabul etmek olur. Avrupa merkez alındığında, onun Ortaçağ&#8217;ının kabul edilemez olduğu, hele hele Avrupalıların bunu böyle kabul etmesi olağandır.</p>
<p>Batı, böyle söylemiyor. O, Ortaçağ&#8217;ı, sanki kendi dışındaki kül- Kirlerce de ortak bir yargıyla kabul edilmiş bütün insanlığın bir çağ olarak ortaya koyuyor. Sonra da &#8220;orta&#8221; adlandırmasıyla, insanlık tarihinde &#8220;bir çeşit kesinti ima ediyor; tarih bir türlü akarken bir kaza­ya uğramış, durmuş veya sapmış, ama sonradan gene olması gereken yere gelmiş&#8221; ve &#8220;bu iki noktanın arasında da bir &#8220;orta çağ&#8217; var&#8221;mış<sup>[85]</sup> gibi. Murat Belge, bunun Yunan tarihçilerinin (onların &#8216;resmî&#8217; tarihi­nin) dönemlendirilişini hatırlattığını söylüyor: &#8220;Onların da bir &#8216;en er­ken&#8217;, sonra bir &#8216;klasik&#8217; çağları vardır; bunu Bizans ve Hıristiyanlık izler; derken &#8216;Turkokrotia&#8217; (&#8216;Türk idaresi&#8217;) gelir ve sanki tarih buzdolabına girer, orada yaklaşık dört yüzyıl dondurulmuş olarak bekler. Sonra &#8216;Bağımsızlıkla bu süre biter ve Yunan tarihi yeniden başlar. &#8220;<sup>[86]</sup></p>
<p>Ortaçağ insanlığın değil, o kadar Batı&#8217;nın malı olan bir çağdır ki, sonuçta &#8220;Roma İmparatorluğunun batı kanadının kuzeyde yaşayan göçebe komşuları tarafından IV. yüzyıldan itibaren parsellenmesiy­le&#8221;<sup>[87]</sup> başlatılması bunun inkâr edilemez kanıtıdır. Roma&#8217;yı yıkarak Batı&#8217;nın kendi tarihinin kaynağını devreden çıkaran ve onu Ortaçağ gibi bir karanlığa iten de yine Batı&#8217;dır. Rönesans ve Aydınlanma&#8217;nın aklı ön plana çıkararak Ortaçağ&#8217;ı, &#8220;en fazla, kilisenin egemen olduğu negatif bir dönem olarak zihinlere&#8221; kazıması da<sup>[88]</sup> üzerinde durulması gere­ken bir diğer husustur. Çünkü kilise de, hiç kuşkusuz Avrupa&#8217;ya ait en önemli kurumlardan biridir. Kısacası, Ortaçağla hesaplaşan Batı, kendi kendisiyle hesaplaşmakta, bunu gizlemeye çalışmadan açıkça yapmakla da bir başka ideolojik amaç gütmektedir. Bu amaç, kendini eleştirdiği şeyin dışında gösterme çabasıdır.</p>
<p>Ortaçağ adlandırmasının ideolojik anlamlarından biri de hiç kuş­kusuz, bin yıllık bir tarih döneminin insanlık tarihi olarak genelleşti­rilmesiyle, Doğu&#8217;nun ve en başta da İslâm&#8217;ın tarihsizleştirilmesi veya tarih-dışı bırakılmasıdır. Eski, Orta, Yeni (modern) ve hattâ Postmo­dern Çağ dönemlendirmesi Batı&#8217;nın kendi tarihine içkin dönüşümle­ri ve deneyimleri esas aldığına göre, bunu genel tarihe uyarlamanın sakıncaları ortadadır. &#8220;Tarihî dönemlendirmelerin çeşitli Batılı ulusal tarih yazımı gelenekleri içinde dahi farklı imâları bulunduğunu göz önüne alırsak, kronolojik zamanı bugün bile farklı bir takvim anlayı­şına göre tasnif eden Çin ve İslâm medeniyet kuşaklarının 1500 yıllık geçmişlerini bu tasnifler yoluyla anlamak mümkün değildir.&#8221;<sup>[89]</sup> Ay­rıca, Islâm&#8217;ın ve onun getirdiği parlak uygarlığın Avrupa&#8217;nın içinde bulunduğu karanlık Ortaçağ ile birlikte yokluğa mahkûm edilmesi söz konusudur. Taze, dinamik, genç ve diri bir din böylece, yaşlanmış, enerjisini tüketmiş, bütün hayatiyetini yitirmiş Batı&#8217;yla birlikte yoklu­ğa gömülmek istenmektedir.</p>
<p>Fred C. Robinson&#8217;un da isabetle kaydettiği gibi, Ortaçağ&#8217;ın Avrupa&#8217;daki her ülkede bile aynı dönemde başlayıp bitmediği, baş­langıç ve bitiş tarihlerinde görüş birliği olmadığı, İtalya&#8217;nın Rönesans&#8217;ı yaşadığı dönemde Avrupa&#8217;nın birçok bölgesinde Rönesans yazarları­nın tarif ettikleri Ortaçağ&#8217;ın hala devam etmekte olduğu ortadayken,<sup>[90]</sup> nasıl olur da bütün dünya aynı kategori içine konulabilir?</p>
<p>Sözün burasında Nazım İrem&#8217;in şu sorusu haklılık kazanıyor: &#8220;XXI. yüzyılın başından yaklaşık bin beş yüz yıl önce başlayan ve bin yıl kadar devam eden bir dönemin karanlığı veya aydınlığından söz eden tarih anlatıları geçmişi olduğu gibi nakleden nesnel birer bilgi edinme/ üretme faaliyetleri olarak değerlendirilebilirler mı? Yoksa, bu anlatılar dünden ziyade bugün hakkında söyledikleriyle mi önemlidirler?&#8221;<sup>[91]</sup></p>
<p>Bu sorunun cevabı için Robinson&#8217;un, günümüzde Ortaçağ&#8217;ın kötü imâları olan bir kavram olarak nasıl kullanıldığı konusundaki örnek­lemesine bakalım: &#8220;Robinson, rahatsız bir çalışma masasının &#8216;Ortaçağ işkence âleti&#8217; olarak tanımlandığını veya kimi ülkelerde tutuklulara yapılan kötü muamelelerin &#8216;Ortaçağ işkenceleri&#8217; olarak görüldüğünü veya hijyen koşullarına uymayan bir lokantanın &#8216;Ortaçağ şartlarında çalıştığının&#8217; düşünüldüğünü belirtmektedir.</p>
<p>Ortaçağ&#8217;ın demokratik ol­mayan siyasal rejimlerin tanımlanmasında kullanılan olumsuz bir kav­ram haline geldiğine de işaret eden Robinson, Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda Alman İmparatoru olan Kaiser ve müttefiklerinin Merriam-Webster dosyalarında &#8216;Ortaçağ yöneticileri&#8217; olarak tanımlandırıldıklarının altı­nı çizerken, Theodor Adorno&#8217;nun ileri sürdüğü, modernitenin bir dönem olduğu kadar bir nitelik olduğu tezini çağrıştırmaktadır. Bu tez ve tespitlerden ilham alarak, günümüzde Ortaçağ&#8217;ın da niteliksel betimleyici bir kavram olarak kullanıldığı düşünülebilir. Bir nitelik olarak Ortaçağ, modern-olmayan ve/veya modernite öncesini işaretliyorsa, karanlık/aydınlık Ortaçağ gibi betimlemeler çerçevesinde geçmiş in­sanı deneyimleri anlamak girişimlerinin sorunlarını ortaya çıkarmak, tarih disiplinine özgü metodolojik tartışmalar kadar bu betimleyici ka­tegorik nitelemeleri mümkün ve anlamlı kılan felsefî-siyasal kozmolo­jilerin sorgulanmasını da gerektirmektedir. &#8220;<sup>92</sup></p>
<p>Elbette bütün bunların bizimle ilgisi yoktur. Karanlık Avrupa&#8217;nın karanlığı, bununla savaş da yine onun savaşı. Zaten &#8220;Yaklaşık 600 yıl önce İtalya&#8217;da Rönesans&#8217;ı yaşayan hümanist düşünür ve sanatçılar, ka­ranlık Ortaçağ metaforunu ilk defa kullanmaya başladıklarında gün/ hâl içindeki kendi konumlarını anlamaya çalışıyorlardı. &#8220;<sup>[93</sup>Peki, bizi ilgilendiren nedir öyleyse?</p>
<p>Ülkemizde, Oryantalizmin etkisi ve Batı&#8217;nın egemen uygarlığı do­layısıyla aşağılık duygusuna kapılanlar, ayrıca inanç olarak Islâm&#8217;a karşı olanlar, &#8220;karanlık Ortaçağ&#8221; benzetmesini hiçbir eleştiriye tabi tutmadan, tarihî, sosyolojik ve düşünsel arka planına bakmadan Islâm için de kullanmaktadırlar. Bunlar, İslâm&#8217;ı çağrıştıran her şeyi Ortaçağ karanlığı söylemiyle boğmaya çalışan &#8220;slogan aydınları&#8221;dır. Ne genel insanlık tarihi ve ne de kendi tarihimiz açısından hiçbir önem taşıma­yan, sadece Batı&#8217;nın Özel tarihi için bir anlamı olan bu söylem, yalnızca İslâm&#8217;a karşı karmaşık duyguların tatmini için kullanılmaktadır. Hatta bunun zaman zaman savaş çığlıkları şekline dönüştüğü de olmaktadır.</p>
<p>Batı&#8217;ya karanlığını fark ettiren şey, İslâm&#8217;ın göz kamaştırıcı aydınlığı olduğu halde, onu Avrupa Ortaçağı gibi kendisine en yabana olan bir kavram içine yerleştirmek kadar anlamsız bir davranış olamaz. Ama Oryantalist Batı düşüncesinin etkisiyle kendi kültürünü hor görmeye alıştırılmış insanlardan farklı bir davranış beklemek de mümkün değil­dir. İşte Ortaçağ&#8217;ın işlenişindeki ideolojik yanı gösteren tipik örnekler­den biri de budur. İçinde ırkçılığı da barındıran Avrupamerkezci tarih ve kültür şablonunu aynen kabul eden Avrupa-dışı dünya insanının, kendini küçük gören şartlanmış davranışıdır bu. Çünkü Batı ne kadar küçümsese, hatta insan sınıfı dışına da atsa, o kendini bir Batılı olarak hayal etmekten vazgeçmemektedir.</p>
<p>Bu insanlar öylesine Batıcıdırlar ki, onun sorunlarını bile kendi sorunu olarak kabul etmekte, onunla birlikte kendi inanç ve kültürüne karşı çıkmaktadır. Hatta bazıları işi, İslâm’a karşı Protestanlığı tercih etmeye kadar vardırmaktadır&#8217;. Örneği, İlhan Arsel’e göre &#8220;İslâm’da ve diğer Doğu dinlerinde kişi için kendi kendini inkâr, yoksulluk içerisinde yaşamak, mahviyet asıldır.” Oysa &#8220;Protestan din adamlarının getirdikleri dinsel inanç sayesinde kişi için nefse egemen olmak, çalışma&#8217;yı Tanrı’ya hizmet olarak kabul etmek ve bu nedenle verimli-sistematik ve rasyonel bir çalışmada bulunmak (&#8230;) fazilet sayılmıştır. ”94</p>
<p dir="ltr">Theodore E. Mommsen, karanlık Ortaçağ metaforunun ilk defa 1330’lu yıllarda Petrarch tarafından kullanıldığını belirtir. Skolastik düşüncenin altın çağı olarak görülen XI. ve XII. yüzyıllar ise, Rönesans yazımında Ortaçağ’ın en karanlık dönemi olarak kabul edilir.95 Bu tarihlerde Batı’nın, İslâm karşısında düştüğü aczi ve çıkmazı kitabımızın birinci bölümünde ele almıştık. Dolayısıyla Ortaçağ’ın Avrupa için gerçekten bir karanlık olduğu, ancak İslâm dünyasının ilerleyişi karşısında fark edilmiştir. Eğer İslâm kültür ve uygarlığı olmasaydı, Batı bu karanlık içinde daha kimbilir ne zamana kadar boğulacaktı. Bu yüzden Ortaçağ karanlığını, Batı dışında diğer coğrafya ve kültürlere maletmenin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur: ”Ortaçağ, umumiyetle, antik medeniyetle Rönesans arasında bir yıkılma olarak dikkati çeker. Halbuki, insanlığın büyük bir kısmının oturduğu ve hayatın asırlardan beri normal seyrini takip ettiği Suriye’den Çin’e kadar bütün Asya, Mısır ve Şarkî Avrupa göz önüne alınacak olursa bu anlayışın vakıalara uymadığı görülür. ”96</p>
<p>Yüksel Kanar &#8211; Batı&#8217;nın Doğusu,syf.184-191</p>
<p><strong>Dipnotlar.</strong></p>
<p>81-Burcin Erol,&#8221;Ortacağ Avrupası ve Üniversiteler,s.81</p>
<p>.[82]Nazım İrem, &#8220;Karanlık/Aydınlık Anlatısı Olarak Ortaçağ&#8230; , s. 139.</p>
<p>[83] Peter Burke, Avrupa&#8217;da Rönesans, s. 2.</p>
<p>|84] Murat Belge, &#8220;Ortaçağ&#8221;, <sub>s</sub>. 77,</p>
<p>[85] Agm., s. 77.</p>
<p>[86] Agm., s. 77.</p>
<p>[87] Turhan Kaçar, &#8220;Ortaçağ Dinsel Fermantasyonu&#8221;, s. 97.</p>
<p>[88] Bkz. agm., s. 97.</p>
<p>89] Nazım İrem, agm., s. 135-136.</p>
<p>|90] Bkz. agm., s. 136.</p>
<p>[91] Agm., s. 135.</p>
<p>[92] Agm., s. 136-137.</p>
<p>[93] Agm., 8.137.</p>
<p dir="ltr">94] İlhan Arsel, Taplumsal Geriliklerımizin Sorumluları, s. 166.</p>
<p dir="ltr">95] Bkz. Nazım İrem, Karanlık/Aydınlık Anlatısı Olarak Ortaçağ, s. 140.</p>
<p dir="ltr">[96] Fernand Grenard, Asyanın Yükselişi ve Düşüşü, s. 28.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/avrupanin-ortacagi/">Avrupa’nın Ortaçağ’ı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/avrupanin-ortacagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aydınlanma Dönemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Mar 2015 16:50:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hece Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[2014]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran-Temmuz-Ağustos]]></category>
		<category><![CDATA[Hece Edebiyat Dergisi-Batı Medeniyeti Özel Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2807</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağımız, Aydınlanmanın bilimsel ve siyasal kehanetini yalanlamış, geneli itibariyle iyimser olan Aydınlanma düşüncesi ve “iyimser tutum” özellikle XX. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın siyasal pratiği tarafından geçersiz kılınmış ve başta bilim, akıl, ilerleme ve hatta özgürlük olmak üzere Aydınlanmanın değerlerine karşı bir hayal kırıklığı oluşmuştur. Batı coğrafyasındaki insanlık dramları Doğu coğrafyalarında sefalete dönüşürken Aydınlamanın ‘maruz bıraktığı’ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-donemi/">Aydınlanma Dönemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/Aydinlanma-Donemi.jpg"><img decoding="async" class="  wp-image-4543 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/Aydinlanma-Donemi-300x164.jpg" alt="Aydinlanma-Donemi" width="377" height="206" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/Aydinlanma-Donemi-300x164.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/Aydinlanma-Donemi-600x328.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/Aydinlanma-Donemi.jpg 640w" sizes="(max-width: 377px) 100vw, 377px" /></a></p>
<p>Çağımız, Aydınlanmanın bilimsel ve siyasal kehanetini yalanlamış, geneli itibariyle iyimser olan Aydınlanma düşüncesi ve “iyimser tutum” özellikle XX. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın siyasal pratiği tarafından geçersiz kılınmış ve başta bilim, akıl, ilerleme ve hatta özgürlük olmak üzere Aydınlanmanın değerlerine karşı bir hayal kırıklığı oluşmuştur. Batı coğrafyasındaki insanlık dramları Doğu coğrafyalarında sefalete dönüşürken Aydınlamanın ‘maruz bıraktığı’ tutumlar yeniden gözden geçirilmelidir.</p>
<p>Işık ve aydınlanma bir sıçramaysa gerisinde bir karanlığın olması gerekir. Avrupa’nın sıçrayışını dogmatizme karşı, özgürlükçü, bireyci, kutsalı kendine endeksleyen pragmatist ve en nihayet nihilist kavramlarla tasvir etmek gerekirse, öncesindeki karanlığın kendi coğrafyası açısından bakıldığında bir hayatiyet arzettiği söylenebilir. Fakat ortada bulunan aydınlanmanın hem sahiplenilmesi hem de eleştirilmesinde taraflı ya da tarafsız olabilmek, içinde bulunulan kültüre göre değişir. Doğunun bu konuda Batı eleştiri tarihi ile kıyas kabul etmez yapısal soruları ve sorunları vardır çünkü Doğu’nun sömürge problemi doğrudan Batı ve onun Aydınlanma dinamikleriyle alakalıdır.</p>
<p>Avrupa aydınlanmasının Doğu’ya bakan vechesi bu iken, Avrupa kendi iç dinamiklerini harekete geçirerek hıristiyanlığın burnunun dibinde ‘Tanrının ölümü’nü ilan edebilmiştir. Bu dinamiklerin coğrafi ayrımcılık gözetilerek; yerinden bir milim oynasa sömürge statüsüne girecek yeryüzü toprakları, insanları, dinleri ve gelenekleri için göstermediği tahammülü kendi topraklarında ‘kendi katolik Tanrı’larına da gösteremediklerini görmek manidardır.</p>
<p>Avrupa merkezli bir insanlık projesinin, toplumsal dinamizmi merkeze almış bu ‘başarısı’nı şimdilerde postmodernizm akımı ve onun türevleri, ‘cenaze namazını kılmadan’ modernizmin inanç çöplüğüne göndermekle meşgüldür. Bu, bir günah çocuğu olan modernizmin Aydınlanmanın insanlığı maruz bıraktığı zifiri karanlığa kendisinin gömülmesinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Hece Edebiyat Dergisi-Batı Medeniyeti Özel Sayısı, Haziran-Temmuz-Ağustos, 2014</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-donemi/">Aydınlanma Dönemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı’nın Osmanlı Algısı: Hem Canavar Hem Pazar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/batinin-osmanli-algisi-hem-canavar-hem-pazar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/batinin-osmanli-algisi-hem-canavar-hem-pazar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jan 2015 12:52:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hece Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Batı’nın Osmanlı Algısı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı’nın Osmanlı Algısı: Hem Canavar Hem Pazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2815</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batılıların Osmanlı’yı çok da geç olmayan dönemlerde tanıma imkânı bul­dukları, kurulan siyasî, ticarî ve diplomatik ilişkilerden anlıyoruz. Bu nedenle da­ha yakın zamanlara kadar canavarlık ve barbarlık hikâyelerinin anlatılmasının gerçekçi ve inandırıcı olmadığı açıktır. Hem yoğun ticaret yapılıyor hem de bir yandan ‘canavar’ ve ‘barbar’ olarak nitelendiriyorlardı Osmanlı’yı. Avrupa’da Türklere/Osmanlı’ya karşı ciddi bir korkuyla karışık merak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batinin-osmanli-algisi-hem-canavar-hem-pazar/">Batı’nın Osmanlı Algısı: Hem Canavar Hem Pazar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/batinin-osmanli-algisi-hem-canavar-hem-pazar/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420/" rel="attachment wp-att-12481"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12481" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1.jpg" alt="Batı’nın Osmanlı Algısı: Hem Canavar Hem Pazar" width="325" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 325px) 100vw, 325px" /></a></p>
<p>Batılıların Osmanlı’yı çok da geç olmayan dönemlerde tanıma imkânı bul­dukları, kurulan siyasî, ticarî ve diplomatik ilişkilerden anlıyoruz. Bu nedenle da­ha yakın zamanlara kadar canavarlık ve barbarlık hikâyelerinin anlatılmasının gerçekçi ve inandırıcı olmadığı açıktır. Hem yoğun ticaret yapılıyor hem de bir yandan ‘canavar’ ve ‘barbar’ olarak nitelendiriyorlardı Osmanlı’yı.</p>
<p>Avrupa’da Türklere/Osmanlı’ya karşı ciddi bir korkuyla karışık merak vardı. Avrupalılar seyahatnamelerinde özel olarak ele aldıkları konuyu Türkiye ve Türkler başlığı altmda ele almışlardır. Hatta 1603 yılında Londra’da Türkleri anlatan ve orijinali 1200 sayfa olan devasa bir kitap yazılmıştır. Ancak bu kitap­larda da, konuşmalarda da, genel olarak hafızada oluşan imge, gerçeklikten son derece uzaktı. Tek kelime Türkçe bilmeden Osmanlı tarihi yazan Avrupalı yazar­lar vardı. 17 ve 18. yüzyıllarda Avrupa’nın Türkleri tanıma ve anlama çabaları sürüyordu. Fransa’da, 1480-1609 arasında Amerika’ya dair kırk kitap yazılırken Türklere dair seksenden fazla kitap yazılmıştır.</p>
<p>Bunlar o dönemdeki ilginin yö­nünü göstermekle beraber, bu ilginin gerçeğe ulaşmaktan ziyade tasarlanmış bir gerçek çevresinde dolaştığını göstermektedir. Niceliksel olarak bu kadar eserin anlama üzerinde değil anlamama üzerinde, görmek yolunda değil hayal etmek yolunda, bilmek için değil bilmemek için olması, açıkçası Avrupa’nın, hem zi­hinsel işleyiş şeklini hem de siyaset aracı üretmekteki yeteneğini göstermektedir.</p>
<p>Açık olan bir şey var o da Batı’nın Osmanlı algısı tehdit kavramı üzerinden izah edilebilir. 15 ve 16. yüzyılda Avrupa’ya meydan okuyan en büyük tehlike­yi, Avrupa’nın kalbine kadar sokulan Osmanlılar temsil etmekteydi. Bu tehdit algısı güvenlik endişesi kadar, mülkiyet hakkı, din özgürlüğü gibi bir dizi alan­da yoğunlaşıyordu. Hatta Türklere karşı mücadele fikri uzun süre, Osmanlı dün­yasıyla diğer her türlü ilişkiyi dışlayacak şekilde, Avrupalıların zihinlerine mu­sallat olmuş gibidir. Osmanlı Batı’nın yüzyıllar sonra gördüğü en büyük akını düzenliyor, toprağına kattığı yerleri askerî olarak değil her anlamda ihya ediyor­du. Osmanlının bıraktığı izlerin silinmemesi korkusu, bu izlerin insanların inançları üzerinde değişim etkisi doğuracağı endişesi Batının Osmanlı imajı üzerinde oynamalara girişmesine neden olmuştur. Osmanlı imajı üzerinde oynayarak yanık bir psikolojik ortam ve rahatlama sağlıyorlardı. Ama anlattıklarının Osmanlı ile bir ilgisi yoktu. Ancak bu anlatıların ve yazılan eserlerin Avrupa haf’ızasını şekillendirdiği muhakkak.</p>
<p>Batının Osmanlı algısındaki parçalanmanın bir kanadında ticarî ve siyasî ilişki­ler geliştirilirken, diğer kanadında ise akla hayale gelmeyen hikâyeler anlatılıyordu. Bir Batılı olarak Solnon da aynı tespiti yapmaktadır. Solnon’a göre Batı Avrupalılar bir yandan Osmanlı&#8217;yı şeytan olarak nitelendirip, diğer yandan Osmanlı ile tica­ret yapıyorlardı. Avrupalılar ticaretlerini Osmanlı sarayına kadar taşımışlar, daha iyi ilişki kurmak için hediyeleşıneyi de öğrenmişlerdi.&#8217;Her şeye rağmen korkunç Türk imajından vazgeçmiyorlardı. Osmanlı’ya dair bir sürü vahşet hikâyesi anlatılıyordu.</p>
<p>Avrupanın savaşan taraflarından çok Osmanlı ile savaşmayan tarafları -Ba­tı Avrupa hafızayı şekillendirecek kayıtlar tutuyor, algı oluşturuyordu. 17. yüz­yılda Batı’daki Türk/ Osmanlı algısı hâlâ netlik kazanmamıştır. Türkler kan içi­ci, insanları esir eden yaratıklardır, ön yargılar çok ileri düzeydedir. Yargı ve al­gı 18. yüzyılda dahi biraz, netlik kazanmasına rağmen gerçeklikten uzaktır. Or­taylı’ya göre bu yüzyıl, Batı’ya dünyanın bütün diğer bölümlerine durgun mede­niyetler ve bu insanlara da gelişmeyen toplum adamı olarak bakma bilincini ge­tirmiştir. Ancak Osmanlı ile tarihî ilişkiler kuran Fransızlar için bile Osmanlı bu kapsamın dışına çıkamamıştır. Hatta Solnan’a göre, Osmanlıların en başarılı oldukları konularda bile, en mutedil yazarlar dahi olumlu bir görüş beyan etmi­yordu. Bunun birkaç istisnası vardı elbette.</p>
<p>Orta Çağ’daki ilkel alışkanlıklarını düşünsel olarak belli alanlarda sürdüren Batı, tanımlarını ve anlatılarını da bu perspektifle kuruyordu. Hâlbuki Osmanlı gerçe­ğini içeriden görecek durumda olmaları bir yana, zaten gördükleri de bir vakıadır. Erken dönemde diplomatik ve ticarî ilişki kurulmasına rağmen, özellikle Fatih za­manında Venedik, Kanuni zamanında Fransa ile kurulan yakın ilişki, Avrupa’nın Osmanlı gerçeğini görmesine yetmemiştir. Diyalog kurdukları Osmanlı’yı, kendi ülkelerindeki insanlara canavarlaştırarak anlatmalarında bir siyaset olduğu çok açıktır, buna ilave olarak ikinci neden ticarî nedenlerdir.</p>
<p>Siyasî nedenlerin başında, Avrupa’da Osmanlı karşıtlığı üzerinden bir dirilme, canlılık ve birliktelik hesapla­nırken, Osmanlı’nın ilerlemesine karşı Hristiyan bilinç çerçevesinde Haçlı ruhu oluşturarak, bu ilerlemenin önünde bir barikat oluşturma nedeni olabilir. Ticarî ne­denlerin kökeninde ise Avrupalı tacirler kendileri Osmanlı ülkesinde ve başkentin­de rahat rahat gezerken ve ticaret yaparken, bu ticaret hacminin paylaşılmasının önüne geçmek için bir canavar imajı oluşturulmuştur. Avrupalı meraklıların ve başka tacirlerin Osmanlı ülkesinde rahat gezemeyeceklerinin anlatılması, bir canavar imajının oluşturulması Osmanlı ülkesine tacir akım oluşmasına engel olmuştur. Avrupa’da körüklenen Osmanlı korkusuyla, Hristiyan dünyasının askerî ve siyasî olarak dehşete düşmesi, sonra da harekete geçmesi bekleniyordu. Ancak ticarî ola­rak harekete geçmemeleri için anlatılar farklı bir evrende seyrediyordu.</p>
<p>Aydınlanma çağının modası olan, toplumsal değişme veya durgunluk sorun­ları felsefî ve sosyolojik alanda Avrupa merkezli bir görüşle ele alınmaya başla­mıştır. Bu nedenle Batı’nın Osmanlı algısının modern zamanlarda tüm dünya­ya aynı şekilde yayıldığı söylenebilir. Zira Batı dünyası düşünsel merkezine yer­leştikçe Orta Çağ’a özgü ilkel, cahilane hatta saçma-sapan birçok tanım, sıfat, al­gı, korku biçimi de sürmüştür. Batı’nın Osmanlı ve Müslümanlara bakışındaki bu gerilik Batı’nın düşünsel merkeze oturmasıyla merkeze yerleşmiştir. Bu algı ve tanımların bu zamana uzanması, Batı’nın düşünsel olarak hiçbir yeniliğe gi­rişmemesinden, ayrımlar yapmamasından olmuştur. Sonrasında ise bu algı ve ta­nımlar bir siyaset ayrımı ve aracı hâlini aldı.</p>
<p>Hece Dergisi, Batı Medeniyeti Özel Sayısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batinin-osmanli-algisi-hem-canavar-hem-pazar/">Batı’nın Osmanlı Algısı: Hem Canavar Hem Pazar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/batinin-osmanli-algisi-hem-canavar-hem-pazar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
