<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Avrupamerkezci | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/avrupamerkezci/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 02 Jun 2019 13:43:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Avrupamerkezci | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kolonyalist Dili Meşrulaştırma Aracı Olarak Tarihselcilik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kolonyalist-dili-mesrulastirma-araci-olarak-tarihselcilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kolonyalist-dili-mesrulastirma-araci-olarak-tarihselcilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Mar 2019 15:50:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Akademi]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupamerkezci]]></category>
		<category><![CDATA[Şarkiyatçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Ernest Renan]]></category>
		<category><![CDATA[Fazlurrahman]]></category>
		<category><![CDATA[hermenötik]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalist Dili Meşrulaştırma Aracı Olarak Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[modern paradigma]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Oksidentalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21542</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanların modern paradigmayla karşılaşmaları, benzerine daha önce rastlanmamış sancılı bir durumun ortaya çıkmasına sebep oldu.Modern öncesi dönemde çok daha ağır travmalarla karşılaşmış olmalarına rağmen yaslandıkları değerler sistemine(tevhid) ve tutundukları sağlam kulpa(urvetül vuska) olan kavi imanları sayesinde bir çıkış yolu bulan Müslümanlar,özelikle 17.yüzyıldan itibaren yüzleşmek zorunda kaldığı modern paradigma karşısında mağlubiyet psikolojisine girdiler.Oysaki Müslümanlar ilk defa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kolonyalist-dili-mesrulastirma-araci-olarak-tarihselcilik/">Kolonyalist Dili Meşrulaştırma Aracı Olarak Tarihselcilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22019 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/images.jpg" alt="" width="426" height="238" /></p>
<p>Müslümanların modern paradigmayla karşılaşmaları, benzerine daha önce rastlanmamış sancılı bir durumun ortaya çıkmasına sebep oldu.Modern öncesi dönemde çok daha ağır travmalarla karşılaşmış olmalarına rağmen yaslandıkları değerler sistemine(tevhid) ve tutundukları sağlam kulpa(urvetül vuska) olan kavi imanları sayesinde bir çıkış yolu bulan Müslümanlar,özelikle 17.yüzyıldan itibaren yüzleşmek zorunda kaldığı modern paradigma karşısında mağlubiyet psikolojisine girdiler.Oysaki Müslümanlar ilk defa başka bir değer sistemiyle karşılaşıyor değillerdi.</p>
<p>Henüz daha miladi 8.ve 9.asırda Abbasiler döneminde Beyt-ül Hikme aracılığıyla Grek/Yunan/İskenderiye,İran,Cundişapur,Babil geleneğinden tercümeler yapılmış ve aynı anda birkaç farklı kültürün düşünce dünyasıyla yüzleşmek gerekmişti.Bu tercüme sürecinde seçici davranılmış,mitoloji ve edebiyat gibi eserler yerine bilim,felsefe,tıp ağırlıklı eserler tercüme edilmişti.Başta İtizal ekolü olmak üzere Eşari ve Maturidi uleması bu yüzleşme sürecinde oldukça önemli işlev görmüş,bahsi geçen düşünce havzalarından İslami bünyeye uygun olanlar alınmış olmayanlar ise dışarıda tutulmuştu.Bu süreç aynı zamanda İslami ilimlerin usul disiplinlerinin inşa edildiği bir dönemi imler.</p>
<p>İkinci olarak Doğudan Moğol Batıdan Haçlı saldırılarının yaşandığı 13.yüzyıl kavşağında,ilmi ve kültürel miras ciddi yara almasına rağmen usul disiplinlerinin sağlamlığı,Haçlı-Moğol ittifakının kurulamayışı ve Moğol savaş makinesinin bir kuşak sonra İslam’ı tercih etmesi gibi nedenlerle Müslümanlar yine toparlanmayı başarmıştır.Ayrıca bu dönemde din ve felsefeyi uzlaştırma amacıyla Farabi ve İbn-i Sina gibi filozofların ortaya attıkları Yunan menşeli teoriler Gazali tarafından çürütülmüş ve Aristo’yu Müslümanlaştırma çabası akim bırakılmıştır.Melikşah-Nizamül Mülk-Gazali öncülüğünde kurulan Nizamiye medreseleri bu sıkıntılı sürecin de aşılmasını sağlamış,Osmanlı İmparatorluğu bu ilmi/entelektüel zemin üzerine kurulmuştur.</p>
<p>Ancak modern paradigmayla karşılaşma dönemi öncekilerden oldukça farklı olmuştur.Takriben 17.yüzyıldan itibaren özelde Müslüman toplumlar genelde ise geleneksel kültüre sahip olan Hint-Çin-Rusya gibi toplumları da etkileyen bu “yeni” sürecin sarsıcı sonuçlarını hala yaşamaktayız.Bir çıkış yolu arayışı devam ediyor ancak henüz daha sistemli bir çabadan bahsetmek mümkün görünmüyor.Çıkış yolu ararken yaşanan en ciddi travma,vaktiyle, Anadolu’daki yaygın söyleyişle “gavurun aklı olsaydı Müslüman olurdu” diyen ve inandığı değerler sisteminin ulviliğini tartışma dışı tutan perspektif yerine,”gavurun aklı bizimkinden iyi çalışıyor” noktasına evirilme oldu.Naçizane kanaatim odur ki, itikadına güvenmeyen bir Müslüman toplum için felah söz konusu değildir.İşte tarihselcilikte sözünü ettiğim bu son karşılaşma sürecinde Avrupa hinterlandında teorik çerçevesi çizilen,İncilin anlaşılması için geliştirilen hermenötik metottan ilham alan ve zımnen modern paradigmanın insan,evren/tabiat,zaman,tarih ve Tanrı tasavvurunu olumlayan bir içeriğe sahiptir.</p>
<p>Ahmet Cevizci’nin Felsefe Sözlüğü’nde Tarihselcilik(ing.historicism);”bir sosyal bilim felsefesi terimi olarak, hiçbir tarihsel dönemin bugünün koşulları ve bakış açısıyla, hiçbir toplumun anlama zamanına özgü fikirlerle anlaşılamayacağını, her dönemin kendine özgü koşullarıyla ve çağına ait fikirlerle anlaşılması gerektiğini savunan yaklaşım olarak tanımlanmakta; anlamaya ve yoruma dayalı bir sosyal bilim felsefesi veya metodolojisinin önemli bir parçası olarak görülmektedir. Daha özel anlamıyla ise Tarihselcilik, tarihsel gelişmenin genel geçer ve bağlayıcı yasaları bulunduğunu,tarihsel süreçte bir <strong>zorunluluk</strong> olduğunu öne süren ve dolayısıyla beşeri irade ya da failliği yok sayıp tarihin oyuncağı haline getiren bakış açısı veya ideolojiyi ifade eder.”</p>
<p>Aynı terim için Süleyman Hayri Bolay,Felsefe Doktrinleri ve Terimleri Sözlüğünde;”olayların açıklamasını yaparken ,tarihe ön planda yer veren,her olayı tarihe indirgeyen eğilim.Metot olarak Marksist terimlerde ,fikirleri tarihi şartların bir sonucu olarak kabul eden görüş.Hakikatin tarihi olduğunu yani yukarıdan bir müdahale olmadan tarihin de süreç içinde evrimlendiğini öne süren öğreti.19.yüzyılın ikinci yarısında Almanya’da ortaya çıkan ve olayların izahında tarihe öncelik veren bu akım,tarihi olayları kendi şartları içinde anlamanın doğru olduğunu ileri sürer,bugünkü anlamlarını da geçmişe dayanarak açıklamayı tercih eder.”</p>
<p>Dikkat edilirse her iki tanımda da, olayların anlaşılmasında tarihsel sürecin önemli olduğu,belli bir dönemin ürünü olan fikirlerin yine o dönemin koşulları çerçevesinde anlaşılacağı ve tarihin “ileriye” doğru akan hususiyeti gereği bir “gelişim” içerdiği kabulü vardır.Bu kabul özellikle Marksist literatürde içkin olan determinist perspektifi de tazammun eder.Bu perspektife göre tarih üretim araçları, üretim ilişkileri ve üretim güçleri arasındaki ilişkiye göre şekil alır.Dolayısıyla tarihin motor gücü ekonomidir.İnsanın maddi hayatı değiştiğinde, maneviyatı da değişmektedir.Demek ki maddiyat alt yapı, maneviyat ise üst yapıdır.</p>
<p>Din,ideoloji,felsefe,psikoloji,sanat ve estetik toplumların üst yapı unsurlarıdır ve alt yapı ilişkilerine göre şekil alırlar.Ekonomik ilişkilerin cari olduğu alt yapıdaki değişim üst yapıyı da etkilemektedir.O zaman tarihte iktisadi ilişkilere bağlı bir zorunluluk yasasından bahsedilebilir.Bu bağlamda Marksist literatür tarihi komün-serf-feodal-burjuva-kapitalist ve en nihayetinde sosyalist olarak kategorize eder.Bu kompartmanlar arasındaki geçiş zorunludur.Her kompartmanı ekonomik ilişkiler ağı belirler.Örneğin komün toplumu henüz daha mülkiyetin geçerli olmadığı ve ortaklaşa üretim-tüketimin cari olduğu sınıfsız,devletsiz bir toplumdur.Ancak zamanla (zorunlu olarak) toprak mülkiyeti başlar ve işçi-işveren ilişkisi doğar.Bu ilişki feodal sisteme(toprak mülkiyeti) evirilir.</p>
<p>Feodal düzende toprağın maliki olan kişi/kurum, marabalarını karın tokluğuna çalıştırır.Onlara sahiptir.Burada feodal sistem tez,marabalık ise anti-tezdir.Tez ve anti-tezin diyalektik mücadelesi sonucu sentez olarak burjuva doğar.Bu yeni sınıf öncekine göre daha profesyoneldir.Artık feodal sistemin kırsal kültürü yerine burjuvanın egemenliğinde inşa edilen kentler vardır.Kentin ise kendine özgü bir ilişki ağı ve üretim-tüketim mantalitesi vardır.Burada söz sahibi burjuvadır.Sermayeyi elinde tutmaktadır ve teşebbüs hürriyetine sahiptir.Feodal düzenin ağası burjuvaya mağlup olmuştur.(Züğürt ağa filmi bu bağlamda iyi bir örnektir)Burjuva sanayi toplumuna geçişin egemen sınıfıdır.</p>
<p>Bir zamanlar kırsalda marabalık yapanlar şimdi kentte burjuvanın kucağına oturmuştur.Ancak sömürü devam etmektedir.Kilisenin koruması altındaki feodal beylerin yerini ulus devletin himayesindeki burjuva almıştır.Ucuz emek ve sömürgelerden gelen sermaye ile semiren burjuva yine zorunlu olarak kapitalizme evirilmiştir.Kapitalizmin “antisi” ise proleteryadır.Ağır çalışma koşulları altında zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi kalmayan proleterya isyan edecek ve kapitalist sistemi yıkarak tekrar sınıfsız komün toplumunu kuracaktır.Tarihselcilik, bu ilerlemeci ve determinist tarih anlatısının gölgesinde şekillenmiş oldukça ideolojik bir yaklaşımın adıdır aynı zamanda.Kolonyalist dil, bu yaklaşım sayesinde kendisini meşrulaştıracaktır.</p>
<p>***</p>
<p>20.yüzyıla anıtsal Oryantalizm(şarkiyatçılık)eseriyle damga vuran Edward Said , Kolonyalizmin “keşif kolu” hizmetini şarkiyat araştırmalarının gördüğüne ilişkin yakıcı bir tespitte bulunur.Doğu’yu-buradaki Doğu esasında Müslümanların yaşadığı coğrafyadır- nesneleştirmek,operasyonel kılmak,ehlileştirmek için çok yönlü araştırmaların yapıldığı şarkiyat enstitülerinin, günümüze “bölge araştırmaları” adıyla tevarüs ettiğini ve halihazırda oldukça işlevsel olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.</p>
<p>Kendisini bir öteki olmadan tanımlayamayan Oksident(Batı)’in, entelektüellik kılığına bürünmüş kolonyalist perspektifi, bilginin nasıl araçsallaştırıldığını görmek açısından ibretlik bir durumdur.Entelektüel bir dayanağı olmaksızın cari kılınması mümkün olmayan kolonyalizmin,şimdilerde insan hakları,hümanizm,demokrasi,kadın hakları,emansipasyon,toplumsal cinsiyet farklılıkları gibi albenili söylemlerle toplumlarımızda icra ettiği misyona ilişkin farkındalık bilinci geliş/tiril/meden “direniş dili” inşa etmek ,kanaatimce,mümkün değildir.Kökleri kadim Yunan’a kadar uzanan ve muhatabını medenileştirme,ehlileştirme,uygarlaştırma hakkını kendisinde gören ve bu hakka sahip olmanın “kaçınılmaz” neticesi olarak “müdahaleyi” meşrulaştıran kolonyal söylem, zannedildiğinin aksine, oldukça köklü bir geleneğe ve yabana atılamayacak büyüklükte bir entelektüel desteğe sahiptir.</p>
<p>Öyle ki Sol’un büyük ideoloğu Marks bile, Britanya’nın Hindistan’ı sömürgeleştirmesini meşru görür.Ona göre Britanya’nın kolonyal istilası öncesinde Hindistan’ın mevcut köy sisteminde alkışlanacak hiçbir şey yoktur.Sosyalizmin bu büyük düşünürü,en azından vicdanını rahatlatmak için, bir yandan Britanya emperyalizminin Hindistan’da sebep olduğu yıkıma lanet okurken , öte yandan Hindistan’ın pastoral köy cemaatlerinin Şark despotizminin sağlam temelleri olduğunu, insan zihnini bağnazlığın karşı konulmaz aracı haline getirdiğini iddia eder.Yani kolonyalizm olmasaydı bu Şarklılar asla ve kat’a medenileş/e/meyecekti demeye getirir bir anlamda.Her ne kadar bu medenileş/tir/me süreci kanlı olsa da ,nihai kertede insan zihninin ihtişamını ve tarihsel enerjisini soğurup, geleneksel yönetim biçimleri altında köleleştiren ve böylece onu en dar cendere içine hapseden Şark kültürü değiş/tiril/miştir.</p>
<p>Elbette ki değişim bugünden yarına gerçekleşen bir olgu değildir. Her şeyden önce bir süreç gerektirir. Bununla birlikte değişimi olumlayacak bir ideolojik çerçevenin, ilgili toplum tarafından kabulü şarttır. Hindistan gibi hareketin/değişimin pek de rağbet görmediği bir coğrafyada, öncelikle değişimin erdemine ilişkin yeni bir “yorum” gerekmektedir.Bunun için de tarihin yeniden yazımı şarttır.Avrupa’nın aydınlanma sürecinde farkına vardığı(!) ilerlemeci tarih tasavvuru,Britanya sömürge yönetimi altındaki Hindistan için de cari kılınmaya çalışılır.Kayıt altına alınmayanın(yazılı olmayanın) kayda değer olmadığı ön kabulüne yaslanan bu tarih tasavvuru, büyük oranda sözlü geleneğe(ki bu ifade dahi aydınlanmacı yaklaşımın ürünüdür)yaslanan Hindistan için tarihin yeniden yazılması ve yorumlanması demektir.Bu görev, Avrupa’nın Şarkiyat enstitülerinde görevli bilim adamlarınca oldukça mahirane bir şekilde icra edilir.George Orwell’ın deyimiyle “geçmişi denetim altında tutan/lar geleceği de denetim altında tutarlar”.</p>
<p>Yeni yazılan bu tarihte Hint toplumunun değişimi/ilerlemeyi tasvip eden bir geleneğe sahip olduğu tezi özellikle işlenir. Kolonyal müdahalenin işlevselliğine halel gelmemesi için toplumun geleneğinde işgale, baskıya ve sömürüye direniş içeren her türlü hikaye,yazılı olmadığı gerekçesiyle dışarı atılır.Hatta böyle bir şeyin hiçbir zaman vuku bulmadığı tezi işlenir.Hindistan’ın tarihi diren/e/meyen edilgen insanların imparatorluklar tarafından istiskal edilişi olarak kodlanır.Böylece Hint modernleşmesinin yol haritası da çizilmiş olur.Sadece Avrupa’nın takip ettiği yoldan giderek modernleşmek mümkündür klişesi ,Hindistan için kaçınılmaz kılınır.Avrupalı özne, Hindistan’da bir nevi kendi ilkel/barbar geçmişini görmektedir.Burayla olan temas, esasında Avrupalı öznenin geldiği “ileri” durumu fark etme ve ettirme amaçlıdır.Edward Said’in diliyle söyleyecek olursak “Oryantalist/Şarkiyatçı aklın temel koşulu dışsallaştırmadır.Şarkiyatçının Şark’ı konuşturması burayı Batılı(Oksident) için anlaşılır kılma amaçlıdır.”Bu anlaşılır kılma ameliyesinin kolonileştirme ile çok yakın bir ilişkisi vardır.Batı için anlaşılır olan Şark, artık operasyona hazırdır.Operasyonun orkestra şefleri ise genelde entelektüeller ve bilim adamlarıdır.</p>
<p>Durum diğer geleneksel toplumlar için de farklı değildir. Bir bütün olarak Şark ,despotik,edilgen,şehvetperest,itaatkar ve insan altı olarak kodlanır.Bu kodlama bir başkalık/öteki üretme sürecini içkindir ve bugün dahi mer’iyettedir.Orient(Doğu)’in Oksident(Batı) karşısındaki durumu, kölenin efendi karşısındaki durumuna benzer.Batı kimliğinin belirginlik kazanmasında-ki bu belirginlik uygarlık misyonu ve üst insan anlatısını içkindir-Doğu’nun yeri vazgeçilmezdir.Esasında buradaki Doğu imgesi verili değil, üretilmiş bir imgedir.Bu üretimde hiç şüphesiz akademik havzanın rolü hayatidir.Bilginin tahakküm kurmak amaçlı üretildiği bu havza, insan-insan ve insan-tabiat ilişkisini mekanik bir bağlama hapsederek, Aydınlanma paradigmasının kemale ermesine yardımcı olmuştur.Denebilir ki üniversite,Aydınlanma öncesinde dini yorum tekelini elinde tutan ve bu “yorum tekelini” Hıristiyanlığın küreselleşmesi için kullanan kilisenin misyonuna benzer şekilde, Avrupamerkezci insan,evren,tarih,zaman ve mekan telakkisinin Avrupalı olmayan uluslara dayatılması için bilimi araçsallaştırmıştır.</p>
<p>Özellikle filoloji, antropoloji, arkeoloji ve sosyoloji disiplinleri kolonyal müdahaleyi meşrulaştıracak bilgininin üretiminde oldukça etkili rol oynadılar. Kültürel antropoloji ,geleneksel toplumların sözlü geleneğini kayıt dışı olduğu gerekçesiyle reddederken, filoloji, Sami dilleri ile Hint-Avrupa dilleri arasında uygarlık üretme kalitesi bağlamında farklılıklar olduğu tezini işlediler.19.yüzyılın ünlü filoloğu Ernest Renan, filolojiyi yalnızca modernlerin sahip olduğu karşılaştırmalı bir disiplin ve Avrupa’nın üstünlüğünün bir simgesi olduğunu iddia etti.15.yüzyıldan beri insanlığın gerçekleştirdiği ilerlemeyi filolojiye mal eden Renan “gerçeklik ile doğanın açıkça görülmesini,dolayısıyla doğaüstücülüğün defedilmesini ve böylece doğa bilimlerindeki keşiflere ayak uydurulmasını filoliji temin eder” savıyla dilleri, gerçeklikle temas kuran ve kuramayan olarak tasnif etti.Hint-Avrupa dillerinin doğaüstücülükten kurtularak uygarlık adımlarını sağlamlaştırdığı tezi, böylece anlamlı hale gelir.Sami dilleri ise, metafizik dünyayla olan temaslar nedeniyle itaat ve kölelik yanlısıdırlar.Değişime ve ilerlemeye kapalıdırlar.</p>
<p>Aslında Renan, Müslüman entelektüel havzaya yabancı biri değildir. Bu ünlü filoloğun 19.yüzyılın sonuna doğru Sorbonne da yaptığı “İslamiyet ve Bilim” başlıklı konuşma, Cemalettin Afgani’den Namık Kemal’e kadar bir dizi İslamcıyı harekete geçirmiştir. Sami dillerin ilerleme,değişim gibi olgulara olan yabancılığına dikkat çeken Renan’ın, buradan hareketle “İslam mani-i terakkidir” sözü ,dönem itibariyle İslamcı entelijansiya arasında sarsıcı bir etki yapmıştır.</p>
<p>Namık Kemal’in Renan Müdafanamesi adıyla oldukça üst perdeden yazdığı cevap ,bir yandan Renan’ın İslam hakkında ki cehaletini yüzüne vururken,diğer yandan İslam’ın ilerleme,değişim,bilim gibi olgulara nasıl baktığına ilişkin bir çözümleme denemesidir.Şu cümleler Namık Kemal’e aittir.”Mösyö Ernest Renan’ın kuruntularına göre Müslümanlar,Cenab-ı Hak ilerleme ve kuvveti kendi Zat’ına ait özelliklerden ayrı olarak kime isterse ona verir inancında bulundukları için eğitim,bilgi ve kültürce ve Avrupa fikrini oluşturan her türlü meziyete Müslümanlar tam bir aşağılama ile bakarlar imiş! Gerçek itaat edilecek Zat olan Allah’ın ihsanını,iyiliğini her türlü kayıt ve sebepten uzak bilmek,yanlış bir inanç mıdır?&#8230;.Bilgi ve kültür,çok nazlı bir sevgilidir ki ,ona aşık olanlar yalnız ona kavuşmak için ömürlerini feda ederler.İlmi menfaat elde etmek için tahsile çalışanların ,hiçbir vakit ,bilgi bakımından seçkin bir makama ve olgunluğa ulaştıkları bilinemez.”</p>
<p>Kolonyal müdahalenin entelektüel üstadı Renan, dil gibi ontolojik bir olguyu ilkellik-medenilik bağlamında tartışarak önemli bir misyon icra etmiştir. Akademik çalışmalardan edindiği hiyerarşik perspektif, onun dilleri de organik-inorganik olarak tasnif etmesinin ve böylece dilin kutsalla olan ilişkisini yok saymasının metodolojik arka planını oluşturur. Seküler bilginin egemenliğinde oldukça hızlı bir “ilerlemenin” yaşandığı 19.yüzyıl Avrupası’nın çocuğu olan Renan’ın, dilin kutsalla olan ilişkisine indirdiği öldürücü darbeler, bir yandan dinlerin ilkel/arkaik/primitif bir doğaya sahip olduğu tezini güçlendirirken ,diğer yandan çağdaş İslam düşüncesinde hermenötik perspektifin yerleşmesine zemin hazırlar.Renan’ın elinde dil, adeta bir laboratuar malzemesi olarak işlev görür.</p>
<p>Ona göre Sami dillerinden(Arapça,İbranice,Aramca) herhangi birini konuşan toplumlar, uygarlık adına hiçbir şey üret/e/memişlerdir ve üretemezler.Uygarlık yolunda sahih adımlar atmanın yolu Hint-Avrupa dil ailesine dahil olmaktan geçer.Sami dilleri, bir nevi kısırlığa mahkum edilir.Üretmek, ancak doğurgan olan Hint-Avrupa dilleri için mümkündür tezi işlenir.Bizde de harf inkılabı sonrası yaşananlar, Renan’ın bu perspektifinin etkisi altında şekillenmiştir.</p>
<p>Türkçenin, Hint-Avrupa dil ailesine ait olduğu özellikle vurgulanarak, uygar Avrupa kültürüne dahil oluşumuz muştulanır.Böylece Türklerin de uygarlık üreten bir tarihi arka plana sahip oldukları ispatlanmış olur.Arapçanın bilimsel/akademik çalışmalara ve modern dünyanın bilimsel “dil”ine yabancı oluşu üzerinden, dil devriminin meşruiyet zemini oluşturulmaya çalışılır.Uygarlaşma/çağdaşlaşma adımı olarak dil devrimi, esasında yeni bir düşünme biçimine adım atışın da göstergesidir.Bu düşünme biçimi kolonyalizmin entelektüel üstatlarının oldukça yoğun çabalarla oluşturduğu “kutsaldan arındırılmış(desacralization) dil aracılığıyla düşünmedir”.Böylece tüm kavram ve kurumlar bu bağlama uygun olarak yeniden şekillendirilir.</p>
<p>Bir sonraki adım, Tarihi yeniden yazmaktır. Tıpkı Britanya’nın Hindistan’a yaptığı tarihi yeniden yazma operasyonu 19.yüzyıl Çin ve Japonya’sında da uygulanır.Tarih, ulusal kimliğin inşası amacıyla yeniden kurgulanır. Ulu cetler bulma saikiyle laboratuar ortamlarında üretilen yeni tarih, toplumlara enjekte edilir. Silip yeniden yazma amacıyla yapılan bu çalışmaların, geleneksel olanla acımasızca hesaplaştığına tanık oluruz. Din tarafından yorumlanan dünyanın yerini, dünya tarafından yorumlanan din alır.Bu süreçte kültürel antropoloji ve arkeoloji disiplinleri hayati bir rol oynar.Nasıl ki antropoloji disiplini,Avrupalı olmayan toplumları Avrupalı’nın gelişmemiş versiyonu olarak kodlamış ve bu kodlama üzerinden “müdahale”yi haklılaştırmışsa, bizde de,ulusal bilinci tahkim etmek amacıyla tarih disiplinini araçsallaştıranlar,yeniden yorumlanan geçmişe itiraz edenleri “kıvama getirilmesi gerekenler” olarak kodlamıştır. Kıvama getirmenin en iyi aracı da, hiç şüphesiz ki, akademi yani üniversite olmuştur.</p>
<p>Üniversite/akademi sadece üniversal olanı üretmekle kalmaz, aynı zamanda kendi dışında üretilen bilginin, şayet kendisi tarafından onaylanmamışsa, kayda değer olmadığını da tespit eder. Böylece bilgi üretme sürecinin yegane öznesi olduğunu tescillemiş olur. Akademik meşruiyet, ancak ve yalnızca seküler ve bilimsel bilginin rehberliğinde mümkündür. Kutsal olanla arasına kalın duvarlar örmüş “araçsal aklın” rehberliğini kabul etmeden,akademyada meşruiyet kazanmak mümkün değildir.</p>
<p>Akademi ,özellikle 20.yüzyılda,bir yandan yeni ulus devletlerin milli/ulusal kimliğinin tahkimi için ihtiyaç duyduğu tarih ve coğrafya bilgisini üretirken(ki bu iki alan zaman ve mekan tasavvuru için elzemdir) diğer yandan aydınlanma paradigmasının ilgili ülkede meşruiyet zemini bulabilmesi için çaba sarf etmiştir.Mikro milliyetçilikler aracılığıyla ayartılan çoğu Müslüman toplumlar , kolonyalizmin şekil değiştiren doğasından haberdar dahi olamaz.Aydınlanma devriminin kavram ve kurumlarına teslim olan üniversiteler bünyesinde kurulan sosyoloji,filoloji,dil-tarih v.b fakülteler ilgili toplumu Avrupalı öznenin geçirdiği aşamaların, insanlığın değişmez kaderi olduğuna, yani bütün toplumların bu süreçlerden mutlaka geçeceği tezine ikna etmek için uğraşır.</p>
<p>Böylece Avrupa’da 17.yüzyılla beraber ortaya çıkan ulus-devlet ve ulusal kimlik bilinci, imparatorluklar bünyesinde talep görür.Türkiye’de de Cumhuriyetle birlikte hızlanan dil-tarih ve kültürel antropoloji çalışmaları, Türk ulusuna köklü bir yüce geçmiş bulmak ve Türklerin İslam öncesinde de oldukça asil ve uygarlık dostu olduklarını tescil etme amacı güder.Türk Tarih Tezi bu bağlamda üretilmiş bir argüman olması münasebetiyle dikkate değerdir.Ulusal/milli bilincin gelişmesi, bir yandan emperyalist tahakküme karşı “görece” barikat işlevi görürken, diğer yandan “sınır içinde” homojenliği esas almasından dolayı otokratikleşir.</p>
<p>Üniversitenin/akademinin en gösterişli zaferi hiç şüphesiz Napolyon’un Mısır seferinde görülür. Sadece askerlerle değil yanına aldığı düzinelerce bilim adamıyla Napolyon’un Mısır işgali,kültürel iktidarın askeri iktidardan daha kalıcı olduğunun işaretidir adeta.Bilim adamları arasında, yukarıda da dikkat çekmeye çalıştığımız, antropolog ve filologlar kilit taşı konumundadır.Bunların yanında bir de 16.yüzyıldan sonra Batı tarih yazımında devrim niteliğinde değişimler yapan,tarihi kayıt altına alınan yazılı kanıtlara indirgeyen ve sözlü gelenek kavramını üreterek geleneksel toplumları bir anlamda “Tabula Rasa” konumuna indirgeyen tarih felsefecilerinin tilmizleri de vardır.Mısır’ın İskenderiye kültürüne ev sahipliği yapmasından mülhem kadim Yunanla kurulan bağ, Avrupalı özneye buralara gelişinin sebepsiz olmadığını hatırlatır.</p>
<p>Bu entelektüeller ordusu, on dokuz yıl gibi kısa bir sürede Mısır’ın kültürel gen haritasını 24 ciltlik bir eserde toplamayı başarır.Öteden beri Doğu’yu, uygar Batının ötekisi/antisi olarak kodlayan oryantalist perspektif,bu çalışmasıyla “uygarlık misyonu” tezini ,özellikle Müslüman toplumlar için, tahkim eder.Napolyon Mısır’da fazla tutunamaz.Ancak beraberinde getirdiği entelektüellerin Mısır da bıraktığı iz kalıcıdır.Sonraları iktidarı devralacak olan Kavalalı Hanedanlığı, Osmanlıyı bile geride bırakacak bir modernleşmenin adımlarını atacaktır.Maksat hasıl olmuştur.Kültürel iktidar, Mısır da askerlerden daha etkili olmuştur.Emin El Huli ve Nasr Hamid Ebu Zeyd gibi tarihselcileri doğuran zemin burasıdır.</p>
<p>Bu işgalin Mısır uleması üzerinde bıraktığı tesir de dikkat çekicidir. Sonraları Ezher Şeyhi de olacak olan Hasan El Attar’ın, Napolyon’un getirdiği bilim adamlarıyla kurduğu temas neticesinde ülkesinin değişmesine olan inancı artar. Fransızların elde ettiği başarıları baş döndürücü mahiyette gören Attar, modern Batılı ilimlerin İslami eğitim kurumlarında verilmesinden yanadır.Ancak seküler bilimlerin geleneksel İslami ilimlere meydan okuduğunu da görerek,kendi içinde bir paradoks yaşamaktadır.Afgani-Abduh çizgisinden önce Mısır da reform gerçekleşmesi gerektiği tezini işleyen belki de en önemli şahsiyetlerden biridir Attar.İslam dünyası, şayet ayakta kalacaksa(kalmak istiyorsa diye de okunabilir), modern Batılı bilim geleneğine bigane kalamaz diyerek sonraki bir çok reformcuya da örneklik edecek “Batıyı mağlup etmek için Batılı bilim” tezini işler.Ancak Napolyon işgali sırasında Ezher’in durumu içler acısıdır.</p>
<p>İslam Dünyası’nın bu en köklü kurumu, Napolyon’un ‘’Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla” diye başlayıp yer yer Osmanlı sultanına perestiş eden ve Fransızların sadık Müslümanlar olduğunu beyan eden fermanındaki hinliği anlayamaz.Kolonyal dil, bir kez daha muhatabını efsunlamayı başarmıştır.Sonraları Kavalalı tarafından gönderilen Rifa’a Tahtavi’yi ağırlayacak olan Fransa,Mısır’ın bu meraklı çocuğunu kendisine hayran bırakacaktır.Tahtavi, kolonyalistlerin gözünde artık klasik bir Şarklı değil,Garb adına uygarlık misyonu yüklenmiş kişidir.</p>
<p>Ne ilginçtir ki, Osmanlı’da ortaya çıkan Jön Türk hareketi de farkında olarak veya olmayarak Tahtavi’nin izinden gider.19.yüzyılın göz kamaştıran ülkesi hem Osmanlı hem de Mısır nazarında Fransadır. Fransızca bilmek büyük bir meziyet olarak kabul edilir. Osmanlı elitlerinin malikaneleri Fransız mürebbiyeleriyle doludur.Fransız entelektüelleri,özellikle Roussuou ve Comte,baş tacıdır.Comt’un ilerlemeci tarih çözümlemesi,Osmanlı ve Mısır entelektüellerinin serlevhasıdır.İnsanlık tarihini teolojik-metafizik-pozitivist evreler şeklinde kodlayan Comt’un ilerlemeciliği,İslam dünyasının geri kalmışlığını ortadan kaldıracak bir formül olarak işlenmeye başlar.Oryantalist/kolonyalist perspektifin sadık hizmetkarı olarak Tahtavi-Jön Türk çizgisi ,sonrakilere mankurtlaşmış bir bilinç mirası bırakır.</p>
<p>Gerek Osmanlıda gerekse Mısır da yapılan eğitim reformlarının başarısız olmasında en önemli etken bu mankurtlaşmış bilinçtir. Cumhuriyetle birlikte köklü bir değişim geçiren eğitim-öğretim sistemi, insan-evren-zaman-mekan-tarih telakkisini bütünüyle Avrupamerkezci düşünüşe teslim etmiştir. Din dahi, Ankara Üniversitesi bünyesinde kurulan İlahiyat fakültesi aracılığıyla, bu paradigmaya göre tanımlanmaya çalışılmıştır. Batılı metodolojiye teslim olan akademik havzanın din algısı artık,Hıristiyanlıkta olduğu gibi, kurumsaldır.Bütün bir hayatı tanzim etmesi gereken din,parçalı düşünmenin tabi neticesi olarak ve pek tabiî ki Hıristiyanlık benzeri bir konuma mahkum edilerek, kurumsal bağlama hapsedilir.Esasında Müslüman bir toplum için patolojik bir duruma işaret eden laiklikle uzlaşma, bu vesileyle meşruiyet kazanır.</p>
<p>Frankfurt ekolünün İncil,Tevrat,tarihsel materyalizm ve Marksizm üzerine yaptığı çalışmalarda hermenötiğin oynadığı rol dikkate alındığında,Hıristiyanların kendi metinlerine yaptığı uygulamanın benzerinin Müslümanların da Kur’an’a yapması şeklinde bir durum ortaya çıkar.Kur’an’ı anlama çabası adı altında yürütülen bu çalışmalar, aslında “metin” üzerinde modern paradigmayı meşrulaştıracak bir operasyon yapma amaçlıdır.Grek mitolojisinde tanrıların mesajını dil aracılığıyla insanlara anlatan elçiye verilen “hermes” isminden ilham alarak oluşturulan Hermenötik disiplini literal,kinayeli(alegorik),ahlaki ve Batıni bir çok kategori içerir.Temel amaç “metni” yazarının kastettiği manada anlamaktır.Wilhelm Diltley daha da ileri giderek hermenötiği “metni yazarından daha iyi anlama” çabası olarak tanımlar.Yorumcuyu özneleştirir.Yoruma konu olan metin adeta kadavra muamelesi görür.Yani üzerinde her türlü operasyon yapılabilir.</p>
<p>Her metin belli bir dünya görüşü ve belli bir kültür sonucu oluştuğuna göre yorumcu metni anlamak için yazarın düşünce dünyasının dışına çıkmalıdır tezi işlenir.Çünkü yazar eseri yazarken döneminin düşünce ve kültür kodlarının tesiri altındadır.Fakat o bunun farkında değildir.Halbuki eseri anlama niyetinde olan yorumcu eseri ortaya çıkaran koşullardan uzaktır.Dolayısıyla eseri ortaya çıkaran koşulları daha rahat analiz edebilir.Bu durumda (haşa) Kur’an eser,Allah(c.c) yazar olmaktadır.Allah(c.c) 7.yüzyıl koşullarına göre bir beyanda bulunmuştur.Şayet Kur’an’ı anlamak istiyorsak o dönemin iktisadi,ictimai,siyasi,hukuki ufkunu tespit etmemiz gerekir(!)</p>
<p>Bugünden düne gitmek ve orada vazedileni anladıktan ve genel ilkeleri çıkardıktan sonra bugüne gelmek ve bugünün muhatabına o genel ilkeyi sunmak şeklinde Fazlurrahman tarafından formüle edilen “ikili hareket” metodu esasında hem bugünün muhatabını “özneleştirmekte” hem de modern paradigmanın zaman tasavvurunu olumlamaktadır. Burada anahtar kavramlar “bugün” ve “dün” dür. Zamanı kategorize etme ,parçalara ayırma ve her bir parçayı kendi içinde müstakil bir kategori olarak değerlendirme çabası tam da modern paradigmanın rızasına uygun bir perspektifin sonucudur.Zamanı bugün ve dün olarak parçaladığımızda “dünü” geçmiş olması münasebetiyle zımnen “geri”, bugünü ise daha “ileri” olarak kodlamış oluyoruz.</p>
<p>Bu da “ilerleme” düşüncesinin zihin dünyamızda meşruiyet kazandığı anlamına gelir ki zaten modernliğin kendisini tahkim etmek amacıyla ürettiği en etkili argüman budur.Augoust Comte’un üç hal teorisi bilindiği üzere insanlık tarihini teolojik-metafizik ve pozitivist olarak kodlar.Her aşama bir öncekine göre bariz bir ilerlemeyi içkindir.Nihai aşama ise pozitivizmdir.Bu aşamaya erişen insanlığın artık teolojik ve metafizik değerlere ihtiyacı yoktur.Buradan hareketle dinin ilkel/arkaik/primitif ve “henüz”(buradaki henüz ifadesi de olmamışlığa işarettir)soyutlama yeteneği gelişmemiş toplumların korku ve evhamdan kaynaklı üretimi olduğu kabul edilir.</p>
<p>Bilginin artışıyla bağlantılı olarak yeni çağın merkezi kavramlarından biri olarak öne çıkan “ilerleme”, zaman algısında oldukça radikal bir kırılmanın da işaret fişeği olmuştur.Bilgideki artışın insan aklının mükemmelleştiğine delalet ettiği varsayımıyla ilerleme miti her geçen gün güçlendi.18.yüzyılın son çeyreğine kadar somut nesnelere bağlanarak üzerinde yorum yapılan tarih,Fransız devriminden sonra soyut tarih fikrinin gelişmesiyle birlikte niteliksel bir mahiyet kazandı.Artık ilerleme düşüncesi belli bir mekanda gerçekleşen ve bir başka varlığa nispeten değerlendirilen bir olgu olmaktan çıkmış ve tarihin bütününe teşmil edilen soyut bir muhtevaya bürünmüştür.</p>
<p>Böylece toplumların ileriliği ve geriliği meselesi üzerinden yeni bir değerlendirme kategorisi doğmuştur.Dolayısıyla aydınlanma devriminin kavramsal ve kurumsal çerçevesine sadık kalanlar ve bu çerçeveyi içselleştirenler “ileri” diğerleri ise “geri” olarak kodlanmışlardır.Din/ler de geleneksel yaşam biçiminin egemen olduğu ve “henüz” olmamış toplumların değer sistemi olarak kabul edilmiş,bu toplumların modern paradigmayla temas kurmaları halinde dinlerin dogmatik dünyasından kurtulacakları varsayılmıştır.Dinlerin(özelde İslam’ın) mükemmelleşmeyi yılların ilerlemesiyle değil,nefsin olgunlaşmasıyla tanımlayan doğasına karşı, modernliğin akıp giden zamana göre yaptığı ileri-geri tanımı tarihselciliğin en önemli besin kaynağıdır.</p>
<p>En meşhur tarihselcilerden Fazlurrahman’ın “Kur’an peygamberin zamanındaki ahlaki ve toplumsal durumlara ve özellikle onun zamanında ticaretle uğraşan Mekke toplumunun sorunlarına peygamberin zihni aracılığıyla gönderilen ilahi bir cevaptır.”iddiası,yukarıda izah etmeye çalıştığımız “ilerleme” düşüncesinin tesiri altında kalmış bir zihnin ürünü olarak ortada durmaktadır.Benzer yaklaşım Nasr Hamid Ebu Zeyd’de de görülebilir.Ona göre “Kur’an metni ,hakikati ve özü itibariyle kültürün ürünüdür.Bununla,onun,yirmi küsür yılı aşkın bir süre zarfında,olgu ve kültürün içinde biçimlendiği kastedilmektedir.Bu apaçık bir gerçek olarak ortaya çıktığına göre, metnin önceden mevcut bir metafizik varlığının olduğuna inanmak,bu apaçık gerçeğin gücünü azaltmakta;dolayısıyla metin fenomenine yönelik bilimsel bir anlayışın imkanını zorlaştırmaktadır.”Bu yaklaşımlar dini(islamı),ulusal bir bağlama yerleştirmek için işlev görür.</p>
<p>Hemen bütün halkı Müslüman ülkelerde üniversite/akademi, ulusal bilincin dinden bağımsız tahkimini sağlamak amacıyla misyon üstlenir. Tarihin ulus yaratma amaçlı olarak amansızca istismar edildiği 19.yüzyıl tarih yazımından etkilenen bu perspektif, dini, milli kimliğin stepnesi olarak tanımlamayı yeğler. Böylece halkı Müslüman ülkelerde din, itikadi bir varoluşun öznesi değil kültürel bir varoluşun nesnesi olarak işlev görmeye başlar. İslam sayesinde şeref kazanan toplumlar, İslam’a şeref kazandırmakla/hizmet etmekle övünür duruma gelir. Arap İslam’ı,Türk İslam’ı,Fars İslam’ı v.b şeklinde ulusal kimliğin yedeğinde yapılan tanımlamalar, hep bu perspektifin sonucudur.</p>
<p>Kolonyal aklın,tarihi ulus yaratma amacıyla araçsallaştıran karakteri böylece meyvelerini vermiş olur.Mikro milliyetçilikleri özümsemek suretiyle kolonyalistlerin tuzağına düşen Müslüman havzalar,daha genelde Şark(Doğu),şimdilerde yakinen müşahede edildiği üzere,evrensel İslami bilincin ve ufkun temsilcisi olmayı başaramaz hale gelir.Her ulusun akademik/entelektüel havzası ,tarihi kendi duruşunu meşrulaştırmak amacıyla araçsallaştırır.</p>
<p>Bu süreç sadece halkı Müslüman ülkeler için cari değildir hiç şüphesiz. Bütün bir Şark, kolonyal aklın ulusal tarih yaratma amaçlı çabalarından etkilenir. Osmanlı entelektüel havzasının modernleşme hamlelerini örnek aldığı Japonya’nın,19.yüzyılda radikal bir restorasyondan geçmesi tesadüf değildir.Meiji Dönemi modernleşme hamleleri ile Japonya,kolonyal aklın tesiri altında kalan entelektüelleri aracılığıyla,asırlık birikimi olan sözlü ve yazılı geleneği Comtçu tarih perspektifi zaviyesinden yorumlamaya başlar.Kimi Japonlar geçmişi,ağırlıklı olarak feodal hususiyetinden ötürü, barbarlık yılları olarak kodlar.Hatta bu yıllara özgü tarihi kayıtlar bilerek görmezden gelinir.Bu görmezden gelmeyi/kayıtsızlığı sistematikleştirmek için 1875 te genişletilmiş bir tarih yazım dairesi kurulur.</p>
<p>Amaç “Büyük Japonya’nın Kronolojik Tarihini” derlemektir.Bizde Cumhuriyet sonrası başlatılan ulus yaratma amaçlı tarihi istismar etme ameliyesinin, Japonya da ki karşılığı görüldüğü üzere daha erkendir.Osmanlı entelektüelleri arasındaki muadilleriyle karşılaştırıldığında,Japon enlektüel/akademik havzasının tarihe yaklaşımı benzerdir.Çünkü her iki imparatorlukta Alman tarih yazımından etkilenmiştir.Daniel Wolf’un deyimiyle “1880 lerde Almanya’yı ziyaret eden Japon yetkililer milliyetçilikle tarih ve büyüyen bir askeri kapasite arasındaki ilişkiden etkilenmişlerdi.Almanya birden fazla konuda hayranlık uyandırıyordu ve bunun ileride meşum sonuçları olacaktı.” Bu durum,kanaatimce, özellikle I.dünya savaşına giden yıllarda kimi Osmanlı bürokratları üzerindeki Alman hayranlığını da açıklar.Almanlarla yapılan ittifak sadece askeri amaçlı değildir hiç şüphesiz.Ulusal bilincin oldukça güçlü olduğu bu Avrupa ülkesinin, “vatan” arayışında olan Osmanlı askeri ve siyasi bürokratlarına, ihtiyaçları olan entelektüel desteği sağladığı inkar edilemez.</p>
<p>Benzer durum Çin için de geçerlidir. Osmanlı’da tanzimatın ilan edildiği tarihlerde Çin, Batı entelektüellerinin eserlerini okumak için bir tercüme bürosu kurmaktadır. İnsanlık tarihinin bu en kadim ülkesinin bazı entelektüelleri, geleneksel kodlarının kendisini tarihin taşrasına ittiğini düşünmektedir. Tarihi dairesel bir süreç olarak gören klasik Konfiçyus geleneği,ilerlemeye razı olsun için yeniden yorumlanmaya başlanır.Özellikle Britanya ve Fransa karşısında alınan mağlubiyetler ve ayrıca Rus ve Japon komşularının imparatorluktan parçalar koparması, Çin modernleşmesine kapı aralar.</p>
<p>Aynen Osmanlı’da olduğu gibi, modernleşmenin gerekçesi askeri mağlubiyetler ve toprak kaybıdır.Toprak kaybettikçe “vatan” kavramına sığınan ve böylece ulusal bilinci güçlenen Osmanlı’da olduğu gibi Çin de, yaşadığı mağlubiyetlerin üstesinde gelmek için, tarihini ,ulusal bilincin yaratılması amacına matuf olarak araçsallaştırır.Komşusu Japonya’nın aldığı mesafeye gıpta eden Çin’in, ulusal tarih yaratma ihtiyacını kolonyal akıl arşılar.Gelenek, moderniteye direnemiyorsa, o zaman “direnebilmek için” ulusal bilinç inşa edilmelidir.Nitekim Çin’in kimi entelektüelleri bu süreçte hayati rol oynar.Bizde İslam’ın ilerlemeye mani olmadığını iddia edenlere benzer şekilde, kimi Çinli entelektüeller Konfiçyusçuluğun ilerlemeyle barışık olduğunu ispatlamaya çalışır.</p>
<p>Kolonyalizmin entelektüel misyonerlerinin 20.yüzyıldaki icraatları ise benzersizdir. Özellikle Latin Amerika’nın küresel sisteme entegrasyonu ile Ortadoğu havzasının sürekli kaos üretecek şekilde kodlanması, bu misyonerlerin marifetidir.14.yüzyılın ilk çeyreğinden beri Orient/Doğu’ya dair biriktirilen bilgi Napolyon’un Mısır işgaliyle meyvelerini vermiş ve 19.yüzyılla birlikte yeni bir tarih yazımının oluşmasına zemin hazırlamıştı.Bu tarih yazımı ulus devletleşme sürecini hızlandırmış ve ilerlemeci tarih anlayışının kökleşmesine hizmet etmişti.Ancak şimdi kapitalizmin kökleştirilmesi gerekmektedir ve ulus devletler bu sürecin kemale ermesini geciktirmektedir.</p>
<p>Milliyetçilik nosyonu, kapitalizmin karşısında engel olarak durmaktaydı.Tam bu noktada Yeni kolonyal dil ortaya çıktı.Yine üniversite ve akademik havzaların desteğiyle bu sefer kapitalizmin küreselleşmesinin yol haritası çizildi.Dünyanın en popüler üniversitelerinin iktisat,sosyoloji ve tıp(20.yüzyılda yıldızı iyice parlayan Tıp,”hijyen yoksunluğu”,”elverişsiz sağlık koşulları”,yetersiz beslenme” gibi yaldızlı argümanlarla yeni kolonyalizmin en sadık havarisidir)bölümleri Yeni Kolonyal dilin inşası için misyon yüklendi.Artık filoloji,arkeoloji ve antropoloji eskisi kadar popüler değildi.Bu noktada Latin Amerika’nın kapitalistleştirilmesi sürecinde Chicago,Harward ve Berkeley üniversitelerinin rolü oldukça önemlidir.Naomi Klain’in de dikkat çektiği üzere bu üniversitelerin iktisat fakülteleri, ilgili ülkelerden getirilen öğrencilerin serbest Pazar ekonomisinin erdemleri(!) konusunda bilgilendirildikleri, sonra ise askeri ve siyasi nüfuz kullanarak o ülkelerin ekonomi üstatları olarak kodlandıkları yerlerdir.</p>
<p>Aynı üniversitelerin tarihselciliğin tervicinde oynadığı rol de hayatidir.Endonezya’da Suharto’nun kanlı darbesinin hemen ardından Berkeley Üniversitesi İktisat teorisyenleri, ülkenin kapitalizme geçiş sürecini şekillendirdi.Ford Vakfı aracılığıyla bu ülkede kurulan İktisat fakültesi,Suharto sonrası Endonezyası’nın kapitalizmden teberri etmemesi için gerekli bütün önlemleri aldı.Latin Amerika’yı sömürgeleştiren Chicago okuluna benzer şeklide Berkeley de “uzak doğu”yu yeni küresel düzene alıştırma temrinleri yapıyordu.Elbette ki bu süreç te oldukça kanlı geçti.Sırada Sovyetler vardı.Soğuk Savaş hikayesiyle oyalanan Dünya 1991 de Yeltsin’in Sovyetler bitti çıkışıyla kısa süreli bir şok yaşadı.Sol’un moral motivasyonunu derinden sarsan bu gelişme esasında beklenmeyen bir şey değildi.</p>
<p>Yaklaşık kırkbeş yıl boyunca hür dünya ve emansipasyon soslu ABD kapitalizminin meşruiyet zemini kazanmasına hizmet eden Sovyet Sozyalizmi işlevini tamamlamış olarak geri çekildi.Bu sırada Sovyetlere gerekli iktisadi desteği hem teorik hem de pratik olarak sağlamak için yine Chicago Üniversitesi aklı devredeydi.Aynı akıl Müslüman toplumları modern paradigmayla barıştırmak için tarihselcilik anlayışının popülerleşmesini sağlamaya dönük çalışmalar yaptı.Tarihselcilik aracılığıyla Müslüman toplumların sabitelerine olan güvenleri sarsılırken diğer taraftan hafıza silme operasyonları da devam etti.21.yüzyıl kadim şehirlerimizden Irak ve Afganistan’ın işgaliyle başladı.</p>
<p>Bağdat ve Belh tabiri caizse talan edildi.Bu ülkelerin kütüphaneleri ve müzeleri yağmalandı.Bir tür hafıza silme operasyonudur aslında yapılanlar.Ameliyatla beyninin yarısı alınmış bir insanın maruz kaldığının aynısına, bütün bir toplum/halk maruz bırakılır.Bu sürecin ürünü olan Ebu Garip ve Guantanamo, hapishane olmanın ötesinde birer deney merkezleri olarak yeni kolonyalizme hizmet eder.Modern tıbbın psikoloji ayağı,bu deneylerde başrol oyuncusudur.Yunan’dan beri barbar ve insan altı olarak kodlanan Doğu/Şark,uygar/medeni Batı’nın(!) deney fareleri haline getirilir.Irak ve Afganistan,şimdilerde Suriye,bir tür hafızasızlaştırma operasyonudur.</p>
<p>Tarihselci ekol her nedense bu süreçte dut yemiş bülbül gibidir.Müslümanların dinleriyle olan bağlarının zayıflatılması amacıyla oynadığı hayati rolün meyvelerini toplamaktadır.Kur’an’ı bir araştırma nesnesi ,peygamberi(s.a.v) ise içine doğduğu kültürün zihin kodlarına mahkum biri olarak gören bu anlayışın küresel istikbar karşısında direnen Müslüman halkları modern paradigmayla barıştırma çabası görmezden gelinemez.Aydınlanma mutlakiyetçiliğini ve seküler bilimin tiranlığını zerrece sorun etmeyen;insanı biyonik bir varlık haline getiren,eko-sistemi çökerten,biyolojik çeşitliliği tarihin hiçbir evresinde olmadığı kadar fakirleştiren,ekini ve nesli ifsat eden modern paradigmayla yüzleşmek yerine onun metodolojisini kullanarak aziz Kur’an’ı anlamaya çalışmanın merdutluğu izahtan varestedir. Vesselam…</p>
<p>Kamil ERGENÇ</p>
<p><strong>Not</strong>:Bu yazı Umran Dergisi&#8217;nin Şubat 2019 tarihli 294.sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.</p>
<p><strong>Aldığım yer:</strong>http://www.kitaptahlili.com</p>
<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Oryantalizm(Şarkiyatçılık)-Edward Said-Metis Yay.</p>
<p>2-Renan Müdafanamesi-Namık Kemal-Akçağ Yay.</p>
<p>3-Şok Doktrini(Felaket Kapitalizminin Yükselişi )-Naomi Klein-Agora Kitaplığı</p>
<p>4-İmparatorluk-Michael Hardt-Antonio Negri-Ayrıntı Yay.</p>
<p>5-Batı’nın İslamla Kavgası-Asaf Hüseyin-Pınar Yay.</p>
<p>6-Tarihin Küresel Tarihi-Daniel Woolf-Alfa Yay.</p>
<p>7-Ben,Öteki ve Ötesi-İbrahim Kalın-İnsan Yay.</p>
<p>8-Madun Konuşabilir mi?-Gayatri Chakravorty Spivak-Dipnot Yay.</p>
<p>9-İlahi Hitabın Tabiatı-Nasr Hamid Ebu Zeyd-Otto Yay.</p>
<p>10-Kur’an ve Tarihsellik Yazıları-Ömer Özsoy-Otto Yay.</p>
<p>11-İslam ve Çağdaşlık-Fazlurrahman-Ankara Okulu Yay.</p>
<p>12-Din-Felsefe /Vahiy Akıl İlişkisi-Ali Bulaç-İz Yay.</p>
<p>13-Avrupayı Taşralaştırmak-Dipesh Chakrabarty-Boğaziçi Yay.</p>
<p>14-Tarih ve Toplum-Murtaza Mutahhari-İslam Kültür ve İlişkiler Merkezi Tercüme Grubu</p>
<p>15-Felsefe Doktrinleri ve Terimleri Sözlüğü-Süleyman Hayri Bolay-Nobel Yay.</p>
<p>16-Felsefe Sözlüğü-Ahmet Cevizci-Say Yay.</p>
<p>17-Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar-Toshihiko İzutsu-Pınar Yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kolonyalist-dili-mesrulastirma-araci-olarak-tarihselcilik/">Kolonyalist Dili Meşrulaştırma Aracı Olarak Tarihselcilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kolonyalist-dili-mesrulastirma-araci-olarak-tarihselcilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğu Rönesansı’ ve Batı Rönesansının üç çelişkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dogu-ronesansi-ve-bati-ronesansinin-uc-celiskisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dogu-ronesansi-ve-bati-ronesansinin-uc-celiskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2017 12:47:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İslam 'daki bilimsel yöntemler]]></category>
		<category><![CDATA[İslam dünyasında matematikteki gelişmeler]]></category>
		<category><![CDATA[İslama göre rasyonel bir varlık olarak insan]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa’nın askerî devriminin Doğulu kökenleri]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupamerkezci]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Rönesansı’ ve Batı Rönesansının üç çelişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[ilk matbaa]]></category>
		<category><![CDATA[John M.Hobson]]></category>
		<category><![CDATA[Matbaanın Doğulu kökenleri: Johann Gutenberg miti]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13629</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birçok Avrupamerkezci bilim adamı ‘Avrupa’nın dinamikliğinin’ kökenini Rönesans olarak tanır, bu da Avrupalılara gerekli ‘bilimsel rasyonalite’ ve ‘bireyselcilik’ duygusunu vermiştir. Rönesans saf Antik Yunan biliminin yeniden keşfedilmesi olarak düşünülüyordu. Bunun tipik bir ifadesi şöyledir: Avrupa, modern bilimin yaratamayacağı hiçbir şey almadı Doğu’dan, diğer taraftan ödünç aldıkları şeyler de yalnızca Avrupa aydın geleneğine dahil edildiği için [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dogu-ronesansi-ve-bati-ronesansinin-uc-celiskisi/">Doğu Rönesansı’ ve Batı Rönesansının üç çelişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/dogu-ronesansi-ve-bati-ronesansinin-uc-celiskisi/damascus-1511/" rel="attachment wp-att-13630"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13630" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/damascus-1511.jpg" alt="" width="447" height="256" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/damascus-1511.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/damascus-1511-300x172.jpg 300w" sizes="(max-width: 447px) 100vw, 447px" /></a></p>
<p>Birçok Avrupamerkezci bilim adamı ‘Avrupa’nın dinamikliğinin’ kökenini Rönesans olarak tanır, bu da Avrupalılara gerekli ‘bilimsel rasyonalite’ ve ‘bireyselcilik’ duygusunu vermiştir. Rönesans saf Antik Yunan biliminin yeniden keşfedilmesi olarak düşünülüyordu. Bunun tipik bir ifadesi şöyledir:</p>
<p>Avrupa, modern bilimin yaratamayacağı hiçbir şey almadı Doğu’dan, diğer taraftan ödünç aldıkları şeyler de yalnızca Avrupa aydın geleneğine dahil edildiği için değerliydi. Ve bu elbette (Eski) Yunan’da oluşturulmuştu.(38)</p>
<p>Ancak bu, Avrupa Rönesansı’nın temelindeki önemli düşüncelerin birçoğunun ve sonrasında ortaya çıkan bilimsel devrimin (aynı zamanda Aydınlanma’nın &#8211; bkz: 9. Bölüm), gerçekte Doğu’dan kaynaklandığı ve Doğu küreselleşmesi aracılığıyla dünyanın İslam Köprüsü boyunca dağıldığı düşüncesini muğlaklaştırıyor. Michael Edwardes’in belirttiği gibi:</p>
<p>Bütününde bu büyük üretim (yaratım) dönemi Doğu’yla çok az ilgilendi ya da hiç ilgilenmedi. Rönesans, gerçekten de arkasını dönmüştü Doğu’ya ve bunun yerine antik dünyanın belli bir bakış açısını eklemişti. Bu elbette, Rönesans insanının Doğu&#8217;nun varlığını fark etmediği anlamına gelmedi&#8230; Rönesans tüm klasik (Yunan) yüzüne karşın Doğu’dan çoğunlukla gizli gizli etkileniyordu ve kaynağı her zaman örtülü kalıyordu.(39)</p>
<p>Ancak arada şuada Avrupamerkezci yazarlar Rönesans düşüncelerinden bazılarının Ortadoğu’dan alındığını ileri sürerler. Oysa bu iddia Doğu’nun (İslam’ın etkisi) bütün bunlarda bağımsız bir rol oynamış olması olasılığının bir yana buakılmasıyla çürütülür. Bu iddia, Müslümanların Antik Yunan metinlerinin sadece sahipleri veya çevirmenleri olduğunu ileri sürer ve Müslümanların tek yaptıkları şeyin de bunları geldikleri yere iletmek olduğunu söyler. Böylelikle bize tipik olarak söylenen şey şudur: “Yunanların paltosu İslam dünyasına geçti, Allah’ın ellerinde, Helen mirası Batı çıkarları yeniden ateşlenene kadar gözetim altında tutuldu.”(40) Kısaca, Müslümanlar özgün düşünürlerden çok sadece kütüphaneciler olarak değerlendirilmiştir. Bu inandırıcı bir hikâye olmasına karşın, Avrupa Rönesansına sızan birçok bağımsız Doğu fikrine işaret eden önemli kanıtları çürütmeyi başaramaz. William McNeill’in belirttiği gibi:</p>
<p>Batılılar Müslümanların ince bir zekâya ve Latin dünyasından daha güçlü bir öğrenme zenginliğine sahip olduğunu keşfettiler&#8230; MÖ 6. yüzyılda Yunanlar Doğulu (Mısır’a air) medeniyeti asimile etmeselerdi, onların (Avrupalıların) kendilerine mal ettikleri bu bilinmeyen mirasın aydınlanmış tarih içinde bir karşılığı olmazdı.(41)</p>
<p>Bu dönemdeki Batı’nın “[düşünsel] etkisi gerçekte sıfırdı- belki de Batı’nın sunacak çok az şeyi olduğu” düşünüldüğünde bu pek şaşırtıcı değildi.(42) Ancak, Çinliler 11. yüzyılda bir Rönesans yaşamış görünüyor,(43) Avrupa&#8217;nın düşünsel şansları açısından önemli olan Müslümanların öncü katkısı idi.</p>
<p>9.yüzyılın başlarında, yedinci Abbasi halifesi, Memun Bağdat’ta diğerlerinin yanı sıra Yunanca eserlerin, özellikle Ptolemaos’un, Arşimed ve Öklid’in yapıtlarının Arapçaya çevrildiği “Bilgelik Evini” (Bayt al-Hikmah) kurdu. Ama Arap bilim adamları tıp, matematik, felsefe, teoloji, edebiyat ve şiir ile ilgili Iranlı ve Hint (ve Çin) metinlerini temel alır. Sonra Yahudi bilim adamları ve çevirmenlerinin yardımıyla sadece Yunan düşüncesinin bir karışımı değil, Yunan düşüncelerinin eleştirisi ve aynı zamanda bunu genelde ileriye götüren yeni bir bilgi bütünlüğü oluşturdular. Bu sürece, Bağdat’ın küresel ekonominin merkezinde yer alması ve yeni Asya düşüncelerini almakla kalmayıp, onları yeniden ele alıp Müslüman Ispanya’ya aktarması da katkıda bulunuyordu.</p>
<p>Özellikle 1000 yılından sonra Avrupalılar İslam dünyasından bilimsel metinleri Latinceye çevirdiler. İspanyol Toledo’sunun 1085’te düşmesi özellikle önemlidir, çünkü burada birçok Avrupalı aydın, İslam teknik kitaplarına ulaşabiliyordu. İslam’dan öğrenme işlemi İspanyol Kralı 10. Alfonso (1252-1284) ile büyük oranda Yahudi aracılarla (Portekiz kralları gibi) devam etti. Takdim edilen birçok örnek arasında, 1266’da İbn Halef el- Muradi’nin önemli metni “The Book of Secrets about the Results of Thoughts”un Toledo Sarayı’nda çevrilmiş olması önemlidir. Bu metin ve başka birçokları İber- yaklara pekçok İslami buluş ile ilgili bilgi verir. Son olarak İtalyanlar da doğrudan Ortadoğu ile yaptıkları ticaret ve Haçlı Seferleri aracılığıyla bu düşüncelerden çok şey öğrendiler. Peki nasıl oluyordu da Müslüman bilim adamları özgün Yunan bilgi kaynaklarına katkıda bulunabiliyorlardı?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong><em>İslam dünyasında matematikteki gelişmeler</em></strong></p>
<p>Jack Goody’nin yerinde bir saptamasıyla “Matematik Doğu’da ve Batı’da yer alan paralel ancak eşit olmayan gelişmelerin olduğu alanlardan biriydi. Geometri ile ilk gelişmeler Mezopotamya [Antik Irak’ta] ve Mısır’da gerçekleşti ve daha sonra Yunanlar tarafından ele alınacaktı.”(44) Gerçekten de, Antik Irak’taki okullarda cebir ve geometri öğretiliyordu, daha MÖ 1700 gibi erken bir tarihte bile Pisagor’a atfedilen teoremi ve pi’nin değerini biliyorlardı. Dairenin 360 dereceye, dakikanın 60 saniyeye, günün 24 saate bölündüğü “sexagesimal sistemi”ni geliştirmişlerdi. Antik Irak’tan sonra Antik Mısır ve sonra Yunanistan’a geçtiler.</p>
<p>(Yunanlar ilk gelişmeleri gösterenlere çok yakındılar). Bir sonraki büyük gelişme aşaması ise bu ilk gelişmeleri daha da ileri götüren Müslümanlar tarafından yaklaşık 800 yılından sonra başladı. Öncü matematikçi Muhammed İbn Musa el- Harezmi (780-847) son derece etkili bir kitap olan <em>On Calculation with Hindu Numerals </em>(yak. 825) yazmıştır. Bu kitap Hint sayı sisteminin İslam ve Batı’ya yayılmasını sağlamıştır.(45) İlginç olan Ortadoğulu Fenikeliler (ama onlar kendilerine Kenanlı, Akdeniz’in doğu kıyısında bulunan Kenan ülkesinden diyorlardı) sayılan ilk kullananlar oldu. Ancak, Hintlilerin gerçekleştirdiği büyük başarı 10’- lu sistem değerinde dokuz sayı ve sıfırla (sunya) ortaya çıkıyordu.</p>
<p>Bu sistem Arap bilim adamları tarafından yaklaşık MÖ 760 yılında uyarlandı.(46) Buna karşılık el-Harzemi’nin yapıtı aralarında al-Uqlidisi, abu’l-Wafa al-Buzajani, al-Mahani, el-Kindi ve Kushyar ibn Labban’ın bulunduğu 10. yüzyıl İslam bilginleri tarafından daha da geliştirilmiştir.(47) Ortadoğu’da yaygın olan bu düşünceler, 10. yüzyılın sonuna kadar Müslüman İspanya’ya yayıldı, burada geri kalmış olan Avrupalılar bunlara ulaşabiliyordu (özellikle Cordoba aracılığıyla Toledo’nun 1085’teki düşüşü ve Zaragoza&#8217;nın 1118’de Aragonlular tarafından ele geçirilmesi ile).</p>
<p>İlk aşamada Avrupalılar yavaş hareket edip, abaküse dayalı eski sistemi korumayı tercih ettiler. Ancak 1202&#8217;de Tunus’ta yaşayan Pisalı Leonardo Fibonacci yeni Doğu kavramlarını kabul etti ve eski abaküs sistemini reddederek yeni Hint-Arap sistemini benimseyen bir kitap yazdı. Sonunda yeni sistem İtalyan tüccar grupları içinde ortaya çıktı. Charles Singer’in belirttiği gibi “Avrupalıların bu Doğu sayı sistemini benimsemesi [Batı] biliminin yükselişinde büyük bir etkendi 16. ve 17. yüzyılda bilim ve teknoloji arasındaki ilişkinin saptanmasında da etkili olduğu” görülebilir. (48) El Harzemi’nin cebir üzerine yazdığı yapıt da eşit derecede önemliydi ve 1145’te İngiliz Ketton’lu Robert ve İtalyan Cremona’lı Gerard tarafından Latince- ye çevrilmişti.</p>
<p>Ketton’un Harzemi adım çevirisi “algorithmi&#8221; idi (‘algoritma’ terimi buradan gelir). ‘Cebir’ terimi Harzemi kitaplarının birinin başlığından gelir, <em>el- Cebr ve’l-muhale </em>(el-cebr, cebir olarak çevrilmiştir). Ayrıca onun yazdığı bu kitap 16. yüzyıla kadar Avrupa’da konu üzerindeki en önemli metin olarak varlığını sürdürdü. Bunu Ptolemy’nin teorisinin ötesine geçen çeşitli İslam keşifleri tamamladı. Ptolemy çok basit bir teoriye dayanan kirişleri kullandı. El-Bettani kirişin yerine sinüsü yerleştirdi. Ayrıca küre trigonementrisi Abu’l-Wafa al-Buzajani’nin tanjant teorisi, Ebu Nasr’ın sinüs teoremi ve İbn Al-Haytham’ın kotanjant teoremi ile geliştirildi.49 10. yüzyılın başına kadar bütün altı klasik trigonometrik işlevlerin hepsinin Müslüman matematikçiler tarafından tanımlanıp oluşturulması da dikkat çekicidir.(50) Nasireddin Tusi’nin* düzlem trigonometrisi üzerine orta &#8211; geç 13. yüzyılda yazdığı metne 1533 yılma kadar Avrupalı hiçbir matematikçi tarafından yetişilemedi.(51)</p>
<p><strong><em>İslama göre rasyonel bir varlık olarak insan</em></strong></p>
<p>Modern Avrupa düşüncesinin <em>leitmotiflerinden </em>biri olan insanın özgür ve rasyonel bir varlık olduğu fikrini savunan Müslümanlar (özellikle Mutaziliteler) olmuştur. Bu düşünce Hz. Muhammed’in ölümünden kısa bir süre sonra ortaya çıktı, bu da “rasyonel İslam teolojisine&#8221; doğru bir atılımı gösteriyordu (Hz. Muhammed’in öğretileri daha sonraki politik otoriteler tarafından bozulamasın diye). <em>İçtihat </em>olarak bilinen şey bağımsız hüküm uygulamasını kapsıyordu ve her şeyden önce Tanrı’nın ancak yardım alınmadan ve bireysel insan mantığı aracılığıyla anlaşılabileceği anlamına geliyordu. Bu düşünce el-Kindi (800-873), Farabi (873-950), İbn Sina (980- 1037), İbn Rüşd (1126-1198) ve son olarak ez-Zehravi (936-1013) gibi bilim adamlarının eserlerinde yer almıştır.</p>
<p>Bu düşünceler Martin Luther’e ve Reformasyo- na esin kaynağı olan düşüncelere ilginç ölçüde benzerlik göstermektedir. Er-Ra- zi’nin ‘bütün hakikatin’ (dini ve bilimsel) rasyonel düşünme veya mantık aracılığıyla bireysel insan zihni tarafından doğrudan ulaşılabilir olduğu iddiası önemlidir. Buna karşılık olarak, bu ancak zihin irrasyonel duygulardan kurtulduğunda gerçekleşebilir: kısaca, ‘nesnellik’ yaşamsal önem taşır. Benzer bir biçimde, İbn Rüşd** (Batı’da Averroès olarak bilinir) bilimsel soruşturmanın dini dogmadan sapmakla gerçekleştirilebileceği ve Tann’nın varlığının sadece rasyonel olarak kanıtlanabileceği konusunda ısrar etmiştir.</p>
<p>Kısaca bu ve diğer İslam düşünürlerinin ve bilim adamlarının Avrupa düşüncesini değiştirme konusunda derin bir etkisi vardır. Batı tarafından asimile edildiğinde onların düşünceleri Avrupalı düşünürlerin kutsal olanın otoritesine yönelik mevcut Katolik inanışlarını aşıp bireyin merkezi önemine ulaşmasını sağladı. Müslümanlar da bireyselliği ve bilimsel deney sürecini benimsemeye başladı, bu daha sonra Avrupa’nın bilimsel devrimini etkiledi.</p>
<p><em><strong>Avrupa&#8217;nın bilimsel devrimine bir giriş olarak İslam &#8216;daki bilimsel yöntemler</strong> </em></p>
<p>İslam’ın bilimsel devriminin en radikal özelliklerinden biri Antik Yunan düşüncesinin tamamen mükemmel olmak zorunda olmadığı ve karşı çıkılması gerekmese de karşı çıkılabilir olduğu düşüncesiydi. Böylece:</p>
<p>Müslüman bilim adamları Yunan geleneğinden tamamen kopmazken, bilginin nasıl gelişmesi gerektiğini ortaya koyan yeni bir devrimci düşünceyi tanıtarak onu yeniden formüle etmiştir, bu düşünce bugün hâlâ bilimin yapılış şeklini yönetiyor. Daha iyi enstrümanlar ve yöntemlerin daha doğru sonuçlar ortaya çıkaracağını düşünmüşlerdir.(52)</p>
<p>Bu, Yunanların tam olarak anlamadığı bir şeydi. Yunan bilimsel deneylerinin azlığım da İslam bilginleri kapatmaya çalıştılar. Aynca İslam bilginleri birçok alanda -tıp, hijyen, optik, fizik ve diğerleri- miras olarak alman gelenekleri sorgulamaya başladı. Bu yeni bilimsel düşünme biçiminde, Mısırlı İbnü’l-Heysem (965-1039) optik üzerine Avrupa’da büyük etki yaratan bir kitap yazdı. Mısırlı doktor İbnu’n- Nefis (ö. 1288) de önemliydi. Yunan hekim Galenos’un geleneksel bakış açısıyla çelişen, insan vücudu üzerine onun yaptığı çalışma İngiliz William Harvey’in çalışmasından en az 350 yıl öncesinde gerçekleşti.</p>
<p>Er-Razi, Farabi ve İbn Sina’nin eserleri de önemliydi. Tıp ve hijyendeki başarıları Avrupa bağlamında devrim niteliğindeydi. Er-Razi hastanesini deneyler üzerine kurdu, hastaları hastalıkların yayılmasını önlemek için iki gruba ayırmıştı. Bu aynı zamanda, daha sonra Batı’da yoğun biçimde benimsenen karantina altına almanın ortaya çıkmasına neden oldu.(53) Çeşitli hastalıklarla ilgili araştırmalar yaptı, ancak erken dönem Çin keşiflerinden büyük ölçüde etkilendiği konusunda önemli kanıtlar vardır.(54) Bütün bunlar göz önüne alındığında, ‘er-Razi’nin tıpla ilgili çalışmaları Latin Batı’nın zihinlerinde yüzyıllar boyunca önemli bir etki oluşturmuştur.(55)</p>
<p>Er-Razi’nin Avrupa üzerindeki etkisi çevrilmiş yapıtlarının 1498- 1866 yılları arasında 40 kez yeniden basılmış olması ile kanıtlanır. Ebu Nasr el- Farabi* (Batı’da Avennasar olarak bilinir) <em>Catalog of the Sciences </em>başlıklı önemli bir kitap yazmıştır, bu kitap Latinceye Cremona’k Gerard ve Sevilla’lı John tarafından çevrilmiştir. Bir başka önemli bilgin ise İbn Sina’dır (Batı’da Avicenna olarak bilinir) ve ünlü kitabı <em>Canon of Medicine </em>Latinceye (tıpkı yazdığı ansiklopedi, <em>The Book ofHealing </em>gibi) 12. yüzyılın sonlarında çevrilmiştir. Aynca <em>Canon of Medicine </em>16. yüzyıl sonlarına kadar Avrupa tıp okullarında temel eser olmuştur. Genelde Salerno Okulunun 1050’den sonraki gelişiminde Arap etkisi önemlidir.(56) Çinlilerin de immünoloji, adli tıp ve tıp deneyleri dahil, hepsi de Batı’ya dünyanın İslam köprüsünden geçerek ulaşan modern tıbbın birçok önemli özelliğini geliştirmiş olması ilginçtir.(57)</p>
<p>Astronomi alanında da İslam dünyasımn başarısı etkili olmuştur. 14. yüzyılda yaşayan Maragha Okulundan İbnü’ş-Şatir, yaklaşık 150 yıl sonra Kopernik tarafından geliştirilen güneş merkezli teoriyle hemen hemen aynı olan bir dizi matematik modeli geliştirmiştir. Bu modellerin bu kadar benzer olması Noel Swerdlow’un “ (Kopernik açısından) bir dizi tesadüfün bağımsız biçimde geliştirilme olasılığı çok dikkat çekici” demesine neden olmuştur.(58) Diğer uzmanlar Kopernik’in eş-Şatir’in modellerini ödünç aldığını ileri sürmüştür.(59) Buna uygun olarak Kopernik “Maragha Okulunun en ünlü müridi” olarak tanımlanmıştır.(60) Aynca güneş merkezli teori en azından örtük olarak ilk kez Antik Mısır’daki ‘hermetik metinlerde’ keşfedilmiştir.(61) Kopernik’in önemli kitabının giriş bölümünde Antik Mısırlı Hermes Trismegistus’tan söz etmiş olması ilginçtir. Ayrıca Trismegistus bugün herhangi bir bilim adamının öncü olarak kabul edebileceği birisi değildir, ancak Rönesans döneminde bu karanlık Mısırlı büyük bir statü kazandı.(62)</p>
<p>Harzemi’nin astronomi üzerine yazdığı erken dönem çalışmaları da önemlidir. Sade Ptolemaos’un metni Geography’yi geliştirmekle kalmamış, yıldızların birçoğunun konumlarını kapsayan çeşitli haritalar üretmiştir. Bu haritalar okyanus ticareti için önemli olmuştur. Harzemi de dünyanın çevresini yüzde 0,04’lük ya da daha küçük bir hatayla (yani sadece 41 metre yanılmıştır) saptamıştır. Çalışmaları hem el-Biruni hem de el-İdris’i tarafından genişletilmiştir.</p>
<p>Bu nedenle erken dönem İslam düşüncesinin Avrupa Rönesansı’nın çok ötesinde bir etkiye sahip olduğu ve Avrupa’nın bilimsel devriminin bilgilendirilmesine yardım etmiş olabileceği gerçeği yaşamsal önem taşır. Bilimin deneye dayalı olması ve maksimum çıkarın emeğin bölünmesiyle elde edilebileceği konusundaki Bacon’ın görüşü erken dönem İslam bilginlerinin yaptığı bazı tartışmalar ile hemen hemen sözcüğü sözcüğüne aynı idi. Robert Briffault’un belirttiği gibi:</p>
<p>Deneysel yöntemin yaratıcısının kim olduğu yolundaki tartışmalar Avrupa medeniyetinin kökenlerinin ciddi anlamda [Avrupamerkezci] yanlış yorumlanmasının bir parçasıdır. Arapların deneysel yöntemi Roger Bacon’ın zamanında yayılmış ve Avrupa’da büyümüştür. (63)</p>
<p>Ancak, bunu İslam şartlarından bir başkasını benimseyerek çürütmek mümkündür: yeni bilimsel ve bireysel düşünceler İslam’da ortaya çıksa da, daha sonra dini yetkililerin kendi kontrollerini yeniden kurmaya çalışmalarıyla bu düşünceler terkedilmiştir. Bu nedenle bu “eksik bir İslam devrimi”dir. Bu daha sonra, dini engellerin olmamasının Batı biliminin sınırsız gelişimini sağladığı Avrupa’daki durum (daha sonra da ‘Avrupa’nın dinamiği’ni oluşturur) ile karşılaştırılır. İslam şartları ile ilgili en temel sorun İslam’ın düşünsel başarılarının Avrupa’daki düşünsel ilerlemenin -özellikle Rönesans ve bilimsel devrim- sağlanmasında yaşamsal önem taşıdığının unutulmasıdır. Avrupalılar bu Doğu düşüncelerini ileri götürmekte başarılı olsa da,(64) özgün Doğu düşünceleri olmasaydı ileri götürülecek hiçbir şey olmazdı ya da çok az şey olurdu.</p>
<p>Ancak burada anılması gereken bir başka boyut daha var. Çünkü Rönesans’ın sadece Müslümanlara, Hintlilere ve Çinlilere değil, Siyah Afrikalılara da bir borcu olması muhtemeldir.(65) W.E.B. Du Bois’nın belirttiği gibi, özgün Yunan bilimsel metinleri sadece Ortadoğu’ya geçmekle kalmadı, aynı zamanda Afrika’ya, özellikle de İskenderiye ve Kahire’ye (daha önce 2. Bölüm’de gördüğümüz gibi, ekonomik olarak 15&#8217;17’ye kadar İtalyan tüccarlar ağırlıktaydı) yayıldı. Ayrıca, Siyah Sudan uzun zamandır bir kültür ve eğitim merkeziydi, bunun büyük bir bölümü Ortaçağ Avrupası’na aktarılmıştı. Ancak, Mısırlılar kuşkusuz bilimsel bilginin gelişimine katkıda bulunurken,(66) -özellikle 1005’te kurulan Mısır Bilgelik Evi (Dar al-Hikmah)- bunların etnik kökenleri kesin olarak belli değildir. Ancak kesin olan bir şey varsa o da Ortadoğulu Magripliler olarak adlandınlanların, özellikle Ispanya’da yaşayanların, çoğu köken olarak Siyah Afrikalı olmasıydı (bu nedenle Ortaçağ Avrupası’nda “Blackamoor” terimi kullanılıyordu).</p>
<p>Bu ırkların melezleştirilmesi işlemi düşüncelerin de kanşmasına olanak tanıdı. Ayrıca Siyah Afrikalılar üniversitelerdeki ders gezilerine katılmak üzere Ispanya’yı ziyaret ederken, İspanyollar düşüncelerini öğrenmek için sık sık Kuzey Afrika’ya seyahat ediyorlardı. Daha ayrıntılı araştırmalar, daha önce birkaçını ele aldığımız ünlü Mısırlı bilginlerin bazılarının köken olarak Siyah olduğunu ortaya çıkarabilir (Dhu’l-Nun açık bir örnektir, çok daha erken dönemden olan Kuzey Afrikalı St. Augustine de bir başka örnekti). Leonardo Da Vinci’nin Atina Okulunun Averroes’ini (İbn Rüşd) esmer renkli olarak betimlemesi ilginçtir. Ve elbette antik Siyah Mısırlılar ya da Nübye düşüncesi, Rönesansı özellikle “Hermetik metinlerin” ithal edilmesi aracılığıyla (bunlardan çoğu 1460 yılından sonra Cosimo di Medici’nin sarayında Marsilio Ficino tarafından çevrilmiştir) etkilemiştir.(67) Her iki biçimde de Du Bois bize ilginç retorik sorular sunar:</p>
<p>Siyah Afrika’nın Rönesans’ta hiçbir etkiye sahip olmaması mümkün müydü? Ya da Siyah beyinlerden bilim ortaya çıkmaması? O günlerde Siyah halkına övgüler yağdıran Avrupa’nın bunu yalnızca şüphe ya da acımayla yapması? Yoksa renkleri hiçbir önem taşımadığı için Zencilerin ortaya koyduğu kültürel katkının hatırlanmaması ya da bilinmemesi mümkün müydü? Çünkü Siyah medeniyet bir çelişkiydi Avrupalılara göre.(68)</p>
<p>Son olarak bütün bu sürecin, üç acımasız çelişki üzerine kurulu olduğunu görmek önemlidir. İlki, Müslümanların Avrupalılara yeni ve daha ileri düşünceler sundukları zamanlarda, Hıristiyanlar İslâmî lanetliyorlar ve Haçlı Seferleri ile onlara karşı savaş açıyorlardı. İkincisi Doğu, Batı Rönesansı’na birçok fikir sağlamıştır, ama sonuçta Avrupalılar sırt çevirip ikiyüzlülükle bu düşünceleri bağımsız olarak oluşturduklarını iddia ettiler. Ayrıca Avrupalılar daha sonra Batı’nın ileri rasyonel uygarlığın sembolü olduğunu söylerken Doğu’yu irrasyonel ve düşünsel anlamda çorak bir ülkeden başka bir şey olmayan, ikinci sınıf bir uygarlık olarak nitelendiriliyorlardı. Üçüncü ve en acımasız çelişki Batı’nın üstün olarak oluşturulduğu yapısı (temelde “bilimsel rasyonalite” ile tanımlanır) daha sonra Doğu karşısında Batı’nın emperyal uygarlık misyonunu ortaya atacaktı.</p>
<p><strong>Matbaanın Doğulu kökenleri: Johann Gutenberg miti</strong></p>
<p>Matbaanın bulunmasının Avrupa&#8217;nın gelişimi için çok büyük sonuçlar doğurduğu konusunda hiç kuşku yoktur. Her şeyden önce Rönesansın ve bilim devriminin etkisi kitaplar basılmamış olsaydı büyük oranda zayıf olurdu. Marie Boas’a göre:</p>
<p>Matbaa makinesi&#8230; bilimin gelişimini kolaylaştırmıştır; birinin yaptığı keşifleri yayınlamak gittikçe normal bir hale gelmiş, böylece yeni düşüncelerin kaybolmaması sağlanmış ve başkalarının çalışmalarına temel oluşturmak amacıyla kullanılmaya başlanmıştı. Yayıncılık yayılmacılığı kolaylaştırmıştır ve yayınlanmamış bilimsel çalışmaların diğerlerini etkileme şansının çok az olduğu da genelde doğrudur.(69)</p>
<p>Matbaanın getirdiği bir başka sonuç milliyetçiliğin artmasına(70) ve daha genel olarak Avrupa ekonomisinin gelişmesine(71) yardım etmiş olmasıdır. Kısaca matbaanın Batı uygarlığının karakterini önemli ölçüde değiştirdiğini söylemek yanlış olmaz. Ancak Johann Gutenberg’i, matbaayı bulan kişi olarak kabul etmek haksızlıktır.</p>
<p>Michael Clapham’ın ileri sürdüğü gibi, ‘matbanın mucidi olarak tek bir kişi bulmaya çalışmak ve Mainz’li Johann Gutenberg’in destekçileri ile Haarlem’li Laurens Coster’ınkiler arasında doğal bir rekabet olduğunu ortaya çıkarmak sadece uydurma değil aynı zamanda iki yüzlü bir yoruma neden olmuştur.’(72) Matbaanın kökeninin altıncı yüzyılda Çin’e ve 14. yüzyıl başlarında Kore’ye kadar uzanabileceğini biliyoruz. Ağaç matbaa MÖ 6. yüzyılda ortaya çıktı. Blok matbaa 9. yüzyılın başında keşfedildi, en erken mevcut basılı kitap 868 tarihli idi. Kitapların basılması 950’den sonra artış gösterdi.(73) Daha 953 yılında, Feng Tao Kon- fuçyüs’ün klasiklerini basmıştı &#8211; daha sonra Gutenberg’in <em>Kitab-ı Mukaddesi</em>&#8216;nin Avrupa’da yaptığını Çin matbaası için gerçekleştiren çalışma.(74) Ancak bu görüş genellikle Gutenberg’in matbaasında çok daha sofistike ve hareketli harfler kullandığı iddiası ile çürütülür. Bu, ilk hareketli matbaanın Pi Sheng tarafından 1040 dolaylarında Çin’de icat edildiği gibi basit bir gerçeği muğlaklaştırır hale getirir.(75)</p>
<p>Avrupamerkezci bilim adamları bazen buna, hareketli matbaaya hiçbir zaman Çin’de ulaşılamadığı ve blok matbaanın tercih edildiğini savunarak karşı çıkar. Bunun nedeni Çinlilerin yaraücı olmaması değildi; Çin alfabesinin yapısı blok baskıyı daha olanaklı kılıyordu. Cizvitlerin belirttiği gibi, ‘Çinlilerin baskı yöntemi hareketli yöntem yerine çok sayıdaki karmaşık Çin harflerine daha iyi uyarlanmıştı.’(76) Bunun görünüşte standart bir Avrupamerkezci savı desteklemesi ironiktir: Gutenberg’in matbaası sonuçta daha etkin ve daha hızlıdır, çünkü Avrupa tipografisi sadece alfabenin 26 harfine dayalı idi. Ancak Lach ve Kley, Cizvitlerin Çinlilerin sürecinin sadece Avrupalılarınki kadar etkin olmakla kalmayıp aynı zamanda birçok avantaja da sahip olduğunu düşündüğünü belirtmiştir.(77)</p>
<p>Ayrıca Avmpa matbaasının ancak 19. yüzyılda Asya’dakilerden daha hızlı hale gelmiş olması gerçeği ilginçtir &#8211; o tarihe kadar metinleri yeniden üretmenin yavaş ve pahalı bir biçimi olarak kalmıştı.(78) Bu dummda bile, David Landes Avrupa’dakinin aksine, Çin’de matbaanın hiçbir zaman “patlama yapmadığı” konusunda ısrar etmektedir.(79) Ancak 15. yüzyılın sonunda, Çin belki de dünya üzerindeki bütün ülkelerde yayınlanan kitaplardan daha çok kitap yayınladı(80) Ve daha 978 yılında Çin kütüphanelerinden birinde 80.000 cilt kitaba (gerçi o zamanlar bu büyük İslam kütüphanesinden bazılarının elindeki sayılardan çok daha azdı) sahipti. Bununla birlikte, Avru- pamerkezcilik bunlardan hiçbirinin hareketli metal matbaayı ilk geliştiren kişinin Gutenberg olduğu gerçeğini değiştirmeyeceğini öne sürer. Oysa hareketli metal matbaa ilk kez 1403 yılında (tam kırk yıl önce) Kore’de keşfedilmiştir.(81)</p>
<p>Öyleyse nasıl ve ne ölçüde Çin ve Kore keşifleri Batı’ya doğru yayıldı? Çin blok matbaasının Avrupa’da her yere yayıldığı ve ilk kez 13. yüzyılda Almanya’da (Moğol kuşatmalarıyla Polonya [1259] ve Macaristan’a [1283] geçmiştir) kullanıldığı konusunda güçlü kanıtlar vardır.(82) Needham’ın bu noktada söyledikleri önemlidir:</p>
<p>Robert Curzon (1810-1873) Avrapalı ve Çinli kitap baskılarının birbirine çok benzediğini, hemen hemen her açıdan “Bunların baskı süreçlerinin eski Çinlilerden kopyalandığını, isimleri bugüne ulaşmayan çok eski gezginler tarafından ülkeye getirildiklerini söyleyebiliriz&#8221; demişti.(83)</p>
<p>Peki ya hareketli metal tipografı?</p>
<p>Öncelikle Gutenberg’in genel hatları 11. yüzyılın ortasında Çin’de ve detayları ise etli yıl önce Kore’de keşfedilen matbaasının başına geçmesinin salt bir tesadüf olup olmadığını sormak gereklidir. Doğrudan yayıldığı ile ilgili hiçbir kanıt yoksa da, Thomas Carter dolaylı bir yayılma olduğunu ileri sürer. İlk olarak kâğıt yapımı kuşkusuz Batı’ya doğru yayıldı (daha önce 6. Bölüm’de söz ettiğimiz gibi) ve bu matbaa için gerekli bir önkoşul idi. İkinci olarak iskambil kartları (14. yüzyıl sonu), kâğıt para, görüntü baskısı ve Çince kitaplar dahil bir dizi basılı ürün Avrupa’da yayıldı. Üçüncü olarak, Carter gerçek tipografı yönteminin bilgisinin Çin’de kalmış olan herhangi bir Avrupalı tarafından rapor edilmiş olabileceğini söyler.(84) Her şekilde, Hudson’un çıkardığı sonuçlar adil görünmektedir:</p>
<p>Kore tipografısi bu kadar görkemli bir gelişme gerçekleştirdiği için, sürecin Avrupa’da (Gutenberg tarafından) ortaya çıkmasından kısa zaman önce Uzakdoğu ve Almanya arasında haber akımının mümkün hatları olduğu düşünüldüğünde, bunu kanıtlama yükü Avrupalıların keşiflerinin tam anlamıyla bağımsız olduğunu iddia edenlere kalıyor.(85)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Avrupa’nın askerî devriminin Doğulu kökenleri</strong></p>
<p>Kılıç, mızrak, topuz ve tatar yayının yerini barut, tüfek ve topun aldığı Avrupa’nın askerî devrimi (1550-1660) hiç kuşkusuz Avrupa’nın gelişiminde önemli bir dönemdi.(86) Birçok kişi bunun Avrupa askerî gücünü dünyada ön plana taşımakla kalmayıp, aynı zamanda hem modern bürokratik devlet hem de kapitalizmin ortaya çıkmasına neden olduğunu kabul eder.(87) Bunların hepsinde gözardı edilen nokta bütün teknolojik içeriklerinin ilk askerî devrim sırasında &#8211; Çin’de y. 850-1290 yıllarında keşfedildiğidir. Bunu 3. Bölüm’de ayrıntılı olarak ele aldığım için, burada sadece Doğu’nun küresel yayılması üzerinde duracağım.</p>
<p>Avrupamerkezci bilim adamları genelde barutun bulunmasını 1267’de Avrupalı bilim adamı Roger Bacon’a atfederler. Ancak 3. Bölüm’de belirttiğimiz gibi, barutun tarifi Çin’de 850 yılma kadar gider ve 1044’te basılı biçimde halka açıktı. Joseph Needham da Bacon&#8217;ın barut ile ilgili bastırdığı açıklamalarında Çinlilerin torpillerini tanımladığının açıkça görüldüğüne dikkat çeker.(88) Aynca barutun zaten basılmış olan tarifine ulaşmış olması olasıdır. Bu bilgi Çin’den Batı’ya nasıl ulaştırıldı? Paul Cresseyi ve Arnold Pacey, Çin’den 1256/1257 yılında dönen Rubrick’li William’i (Bacon’ın arkadaşı) ihtimallerin dışında tutarlar.(89) Beraberinde birçok bilgi getirmiş olması olasılığına karşın, birçok Avrupalı (özellikle rahipler) 1245 yılından itibaren Çin’e seyahat etti ve bunlardan herhangi biri bu tarifi getirmiş olabilir.(90)</p>
<p>3.Bölüm’de ilk metal namlulu tüfeğin 13. yüzyılın ortalarında -en geç 1275’e kadar- Çin’de ortaya çıktığını ve ilk topun (patlayıcı) yaklaşık 1288 yılında Çin’de keşfedildiğini görmüştük. Bu önemlidir, çünkü ilk Avrupalı top 1326’da Floransa ve 1327’de İngiltere’de (Walter de Millemete elyazmasında çizilmiştir) ortaya çıkmıştır.91 Pacey’e göre:</p>
<p>Avrupa’daki en eski (toplarının) çizimlerinde açık bir şekilde bir tezgâh üzerine yerleştirilmiş ve bir ok yardımıyla ateşlenen Çin tipi namlular olması çok çarpıcıdır. Bir zamanlar (topun) Avrupa’ya ait bir buluş olduğu düşünülüyordu ve Çin silahlarının sonra geldiği&#8230; Bu görüş artık güvenilir değildir.(92)</p>
<p>Topun çok uzun bir süreç alan bir gelişim gerektirmesi önemlidir, bu Avrupa bağlamında söz konusu değildi. Avrupa bağlamında hiç kimse bunu destekleyecek kanıtlara sahip değildi. Ancak bu tür bir ön gelişim dizisi Çin bağlamında kesinlikle vardır (önceki dört yüzyıla dayanarak). Çinlilerin topundan patlayan şarapnellerin çıkması da bir o kadar önemlidir, bu özellik Avrupa’da 15. yüzyıla kadar kullanılmıyordu. Ayrıca Çinlilerin topu bazen dökme demirden yapılıyordu, bu da daha güçlüydü ve bu nedenle işleme demirden yapılan Avrupa topundan daha etkiliydi. Avrupalıların bu konuda Doğu’ya yetişmesi ancak 16. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşti.</p>
<p>Tüfek ve topun Avrupa’ya ulaşması çevresel kanıtlara dayanır. Needham ve Ling bunun Tebriz’de yaşayan İtalyan tüccarlar ya da Avrupalı rahipler (yukarıda söz edilmişti) veya 1260 yılından sonra Çin ordusunda görev yapan birçok Müslüman tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürer.(93) Elbette Avrupa ve Çin arasında, yapımı ile ilgili resimler ve/veya gerçek bilgiler aracılığıyla top fikrinin aktarılmasını sağlayacak kadar temas vardı. Bu iddialar tamamen spekülatif olsa da topun bir kaynağının olduğunu gösterir. Bağımsız bir Avrupa buluşuna yönelik iddialar gerçekleri yansıtmaktan oldukça uzaktır, ancak bilinen en erken tarihli top Çin’e ait patlayıcının bulunuşundan yaklaşık kırk yıl sonraya denk gelmektedir. Çünkü, yukarıda belirtildiği gibi, bu konunun uzmanı hiç kimse 1326/1327’lerdeki ilk Avrupa yapımı topu oluşturacak gelişmeler adına yeterince kanıt üretememiştir. Çinlilerin top hakkında sahip olduğu bilginin yayılması tek olası yanıttır. Bu nedenle bunun tersini kanıtlamak Avrupamerkezci bilim adamlarına düşmektedir. Topla donatılmış büyük gemilerin yapımının eşsiz bir Avrupa buluşu olduğuna yönelik yaygın Avrupamerkezci düşünce de dikkat çekicidir. Ancak bu, topun çok daha büyük olan Çin gemilerinde kullanıldığı gerçeğini gözardı eder.</p>
<p>Son olarak, Avrupa üzerinde bağımsız bir etkiye sahip olan İslam dünyasındaki askerî gelişmeleri ele almamız gerekiyor. İslamın askerî teknolojileri sadece hızlı bir şekilde gelişmekle kalmadı, aynı zamanda uzun süreler AvrupalIlar tarafından kullanılan teknolojilerden çok daha üstündü. Sekizinci yüzyıldan sonra, İslam ordularında alev almayan giysiler giyen özel askerler vardı. Yanıcı bir madde olan, Avrupalı Haçlıların “Yunan ateşi” (petrol) dedikleri şeyi kullanıyorlardı. Aslında, kökeni Ortadoğu olduğu için Yunan ateşinin yanlış bir isim olduğunu görmek önemlidir.</p>
<p>673 yılında Baalbeek’ten Callini- cus olarak bilinen Suriyeli bir mimar Bizans’a kaçtı, beraberinde yeni ateşin sırlarını da taşıdı.(94) Bizanslıların buna Yunan ateşi dememesi ilginçtir, çünkü kökeninin Ortadoğu olduğunu biliyorlardı. Yıkıcı bir etkiye sahip alev atanlara <em>(zarraya) </em>sahipti ve tutuşan oklarla kaplıydı; el ya da makineler (mancınıklar) yardımıyla veya füze gibi atılan el bombalarında kullanılıyordu.(95) Gerçekten de dengeli mancınık eşsiz bir İslam buluşuydu. 12. yüzyıla kadar, Sela- haddin Eyyubi yükselişi askerî teknolojik gelişmelerde yeni ve daha yoğun bir aşamamn ortaya çıkmasına neden oldu. Örneğin ateşleyici mekanizmalar her Müslüman muharebesinde kullanılıyordu. Buna karşılık, Haçlıların cevabı yoktu- bu üstün Müslüman saldırıları karşısındaki kaderleri 1291 yılında Acre’da belirlendi (daha önce 2. Bölüm’de aktarılmıştır).</p>
<p>Daha sonra, Hodgson’ın “barut imparatorluğu” olarak adlandırdığı Osmanlı İmparatorluğu birçoğu Batı Avrupa’ya yayılan çeşitli askerî teknolojik buluşların merkezi idi. Türk tüfekleri özellikle Doğu’da Orta Asya’dan Hindistan’a, Batı’da ise Avrupa’ya kadar çok hızlı yayıldı. ‘Bu, dünyanın silahta en büyük ihracat ticareti olmakla kalmayıp aynı zamanda bunlardan bazıları çok yüksek kalitedeydi.’(96) Özellikle, Osmanlılar, Avrupa’da yapılanlardan daha güçlü ve daha az patlamaya yatkın olan çelik namluların yapımı ile tüfeğin gelişimine önemli katkıda bulundular. “AvrupalIların Türk namlularını değerlendirmesi ve en iyi Avrupa tüfek yapımcılarının bazen kendi tüfeklerinde Türk namluları kullanmış olması” hiç şaşırtıcı değildir.(97) Ayrıca, AvrupalI teknoloji uzmanları Türk tüfek namlularının ve Hint Wootz çeliğinin (bkz: 9. Bölüm) yüksek kalitesine uzun süre hayran olmuşlardır. Osmanlılar tetiği de (yılankavi de denir) keşfetmiş olabilirlerdi, ancak belki bu da bir Çin buluşuydu.(98) Roma döneminde “ağır silahlar öncesi silahlarda” (örneğin mancınıklar) ve Ortaçağ Avrupa Tatar yaylarında tetik olsa da, bunlar daha sonraki fitilli tüfek tetiklerini oluşturmuş olamazdı. Çünkü yılankavi tamamen bağımsız bir buluş idi.</p>
<p>Özet olarak, Avrupa askerî devriminin bütün önemli teknolojik özelliklerinin kökenleri Doğu’da idi ve Batı’ya birçok kaynaktan taşınmıştı. AvrupalIlar daha sonra bu askerî teknolojileri ilerletirken -özellikle 19. yüzyılda- mevcut Doğu buluşları olmasaydı ilerletilecek hiçbir şey olmazdı.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>38 A. RubertHall, ‘General Introduction&#8217;, Marie Boas, <em>The Scientific Renaissance 1450-1630 </em>(Londra: Collins, 1962), s. 6. Avrupamerkezcilik hakkında iyi bir makale okumak için bkz. Frank, <em>ReOrient, </em>s. 185-193.</p>
<p>39 Michael Edwardes, <em>East-West Passage </em>(New York: Taplinger, 1971), s. 94.</p>
<p>40 Margaret Wertheim, <em>Pythagoras’ Trousers </em>(Londra: Time Books, 1996), s. 35.</p>
<p>41 William H. McNeill, <em>The Rise of the West </em>(Chicago: Chicago University Press, 1963), s. 602, 609.</p>
<p>42 Bernard Lewis, <em>The Muslim Discovery of Europe </em>(Londra: Phoenix, 1994), s. 221.</p>
<p>43 Jacques Gernet, <em>A History of Chinese Civilization </em>(Cambridge: Cambridge University Press, 1999), s. 298, 337-347.</p>
<p>44 Jack Goody, <em>The East in the West </em>(Cambridge-. Cambridge University Press, 1996), s. 234.</p>
<p>45 Jonathan Bloom ve Sheila Blair, <em>Islam: Empire of Faith </em>(Londra: BBC Worldwide, 2001), s. 125.</p>
<p>46 Vezir Hasan Abdi, ‘Glimpses of Mathematics in Medieval India’, A. Rahman (editör), <em>History ojIndian Science, Technology and Culture, AD 1000-1800 </em>(Yeni Delhi: Oxford University Press, 1999), s. 50-94.</p>
<p>47 Seyyed Nasr, <em>Science and Civilization in Islam </em>(Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1968), 5. Bölüm.</p>
<p>48 Charles Singer, ‘Epilogue: East and West in Retrospect’, Charles Singer, E.J. Holmyard, A.R. Hall ve T.I. Williams (editörler), A <em>History of Technology</em>, III (Oxford: Clarendon Press, 1956), s. 767.</p>
<p>49 Juan Vemet, ‘Mathematics, Astronomy, Optics’, Joseph Schacht ve C.E. Bosworth (editörler), <em>The Legacy of Islam </em>(Oxford: Clarendon, 1974), s. 477.</p>
<p>50 E.S. Kennedy, <em>Studies in the Islamic Exact Sciences </em>(Beyrut: American University of Beirut, 1983), s. 41.</p>
<p>* İslam bilgini, matematikçi (1201-1274). (ç.n.)</p>
<p>51 Joseph Needham ve Wang Ling, <em>Science and Civilisation in China</em>, III (Cambridge: Cambridge University Press, 1959), s. 109.</p>
<p>** Tıp ve felsefe bilgini, (ç.n.)</p>
<p>52 Bloom ve Blair, <em>Islam, </em>s. 131.</p>
<p>53 Lewis, <em>Muslim Discovery, </em>s. 128-130.</p>
<p>54 Joseph Needham, Lu Gwei-Djen ve Nathan Sivin, <em>Science and Civilisation in China, </em>VI (6) (Cambridge: Cambridge University Press, 2000), s. 124-125.</p>
<p>55 Philip K. Hitti, <em>History of the Arabs </em>(Londra-. Macmillan, 1937), s. 367.</p>
<p>* Türk asıllı İslam felsefecisi, Batı’da Avennasar olarak bilinir (873-950). (ç.n.)</p>
<p>56 Luis Garcia Ballester, M.R. McVaugh ve A. Rubia-Vela, <em>Practical Medicine from Salerno to the Black Death </em>(Cambridge: Cambridge University Press, 1994), s. 13-29.</p>
<p>57 Needham ve çalışma arkadaşlan, <em>Science, </em>VI (6).</p>
<p>58 George SalibaA <em>History of Arabic Astronomy </em>(Londra: New York University Press, 1994) kitabında Swerdlow’a gönderme yapılır, s. 64.</p>
<p>59 Kennedy, <em>Studies, </em>s. 50-83; Saliba, <em>History, </em>s. 245-305.</p>
<p>60 N. Swerdlow ve 0. Neugebauer, <em>Mathematical Astronomy in Copernicus&#8217; De Revolutionibus, </em>(Berlin: Springer, 1984), s. 295.</p>
<p>61 Martin Bernal, <em>Black Athena, </em>I (Londra: Vintage, 1991), s. 155-156; Frances Yates, <em>Giordano Bruno and the Hermetic Tradition </em>(Londra: Routledge and Kegan Paul, 1964), özellikle s. 154.</p>
<p>62 Wertheim, <em>Pythagoras’ Trousers</em>, s. 81 ve s. 81-91.</p>
<p>63 Ziauddin Ahmad’in editörlüğünü Muhammad R. Mirza ve Muhammad I. Siddiqi yaptığı <em>Muslim Contribution to Science </em>(Lahore: Kazi, 1986) kitabında, s.ll7’deki ‘Muslim Contribution to Scientific Progress’ yazısında Robert Briffault&#8217;a gönderme yapılır.</p>
<p>64 H. Floris Cohen, <em>The Scientific Revolution </em>(Chicago: Chicago University Press, 1994), 8. Bölüm.</p>
<p>65 Du Bois, <em>Africa, </em>10. Bölüm.</p>
<p>66 Hitti, <em>History, s. </em>628-631.</p>
<p>67 Cheik Anta Diop, <em>The African Origins of Civilization </em>(Westport: L. Hill, 1974); Bernal, <em>Black Athena, </em>s. 24, 151-155, 434-437.</p>
<p>68 Du Bois, <em>Africa, </em>s. 223.</p>
<p>69 Boas, <em>Scientific Renaissance, </em>s. 29-30.</p>
<p>70 Benedict Anderson, <em>Imagined Communities </em>(Londra: Verso, 1983).</p>
<p>71 Michael Mann, <em>The Sources of Social Power, </em>I (Cambridge: Cambridge University Press, 1986); Anthony Giddens, <em>The Nation-State and Violence </em>(Cambridge: Polity, 1985).</p>
<p>72 Michael Clapham, ‘Printing’, Charles Singer, E.J. Holmyard, A.R. Hall ve T.I. Williams (editörler) , <em>A History of Technology, </em>II (Oxford: Clarendon Press, 1956), s. 377.</p>
<p>73 Gemet, <em>History</em>, s. 332-333; Tsien Tsuen-Hsuin, <em>Science and Civilisation in China, </em>V (1) (Cambridge: Cambridge University Press, 1985), s. 146-169; Thomas F. Carter, <em>The Invention of Printing in China and its Spread Westward </em>(New York: The Roland Press Company, 1955), s. 41.</p>
<p>74 Carter, <em>Invention, </em>s. 239.</p>
<p>75 Tsuen-Hsuin, <em>Science, </em>V (1), s. 145.</p>
<p>76 Donald F. Lach ve Edwin J. Van Kley, <em>Asia in the Making of Europe, </em>III (Chicago: Chicago University Press, 1993), s. 1598.</p>
<p>77 a.g.y, s. 1595,</p>
<p>78 Gemet, <em>History, </em>s. 336.</p>
<p>79 Landes, <em>Wealth, </em>s. 51.</p>
<p>80 Lach ve Kley, <em>Asia, </em>s. 1595, n. 209.</p>
<p>81 Carter, <em>Invention, </em>s. 239-240; Sang-woon Jean, <em>Science and Technology in Korea </em>(Cambridge, Mass.: MIT, 1974), s. 173-184; Tsuen-Hsuin, <em>Science, </em>V (1), s. 319-331.</p>
<p>82 Tsuen-Hsuin, <em>Science, </em>V (1), s. 132-172, 303-131.</p>
<p>83 Tsuen-Hsuin, <em>Science, </em>V (1) kitabında Robert Curzon’a gönderme yapılmıştır, s. 313.</p>
<p>84 Carter, <em>Invention, </em>s. 242.</p>
<p>85 G.F. Hudson, <em>Europe and China </em>(Boston: Beacon Press, 1961), s. 168; ayrıca, Clapham, ‘Printing’, s. 378, 380.</p>
<p>86 J.M. Roberts, <em>Essays in Swedish History </em>(Londra: Weidenfeld and Nicolson, 1967).</p>
<p>87 Charles Tilly, <em>Coercion, Capital and European States, AD 990-1990 </em>(Oxford: Blackwell, 1990); Giddens, <em>Nation-State</em>, s. 103-116, 222-254; Mann, <em>Sources, </em>1, bölümler 12-15.</p>
<p>88 Joseph Needham, Ho Ping-Yü, Lu Gwei-Djen ve Wang Ling, <em>Science and Civilisation in China, </em>V (7) (Cambridge: Cambridge University Press, 1986), s. 49.</p>
<p>89 Paul Cressey, ‘Chinese Traits in European Civilization: a Study in Diffusion’, <em>American Sociological Review </em>10 (5) (1945), 598; Arnold Pacey, <em>Technology in World Civilization </em>(Cambridge, Mass.: MIT Press, 1991), s. 45.</p>
<p>90 Needham ve çalışma arkadaşları, <em>Science, </em>V (7), s. 47-50, 570-572.</p>
<p>91 O.F.G. Hogg, <em>English Artillery 1326-1716 </em>(Londra: Royal Artillery Institution, 1963), s. 6- 9, 46; William H. McNeill, <em>The Pursuit of Power </em>(Oxford: Blackwell, 1982), s. 572-579.</p>
<p>92 Pacey, <em>Technology</em>, s. 47.</p>
<p>93 Needham ve çalışma arkadaşları, <em>Science, </em>V (7), s. 572-579.</p>
<p>94 Lynn White’in <em>Medieval Religion and Technology </em>(Berkeley: University of California Press, 1978), s. 285&#8217;te ortaya koyduğu gibi; aynca bkz. Ahmad Y. Al-Hassan ve Donald R. Hill, <em>Is- lamic Technology </em>(Cambridge: Cambridge University Press, 1986), s. 106-107; Needham ve çalışma arkadaşları, <em>Science, </em>V (7), s. 77.</p>
<p>95 Pacey, <em>Technology, </em>s. 74.</p>
<p>96 A.g.y., s. 80.</p>
<p>97 Cf. Needham ve çalışma arkadaşlan, <em>Science, </em>V (7), s. 455-465; Pacey, <em>Technology, </em>s. 75.</p>
<p>98 Krş. Needham vb. <em>Science, </em>V(7), s. 455-65; Pacey, Technology, s.75.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>John M.Hobson – Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri,syf:180-194</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dogu-ronesansi-ve-bati-ronesansinin-uc-celiskisi/">Doğu Rönesansı’ ve Batı Rönesansının üç çelişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dogu-ronesansi-ve-bati-ronesansinin-uc-celiskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
