<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Alp Arslan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/alp-arslan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Nov 2017 19:51:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Alp Arslan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Büyük Selçuklular &#8211; Alp Arslan (3. Bölüm)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Jun 2017 11:20:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1071]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan (1064-1072)]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Nesimi Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Romenos diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15977</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alp Arslan (1064-1072) Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. O Alp Arslan’ın üvey kardeşi olup, annesi daha sonra Tuğrul Bey’le evlenmiş olan Çağrı Bey’in oğlu Ebu’l-Kasım Süleyman’ı kendisine veliaht göstermişti. Bu konuda kendisini hatunu ile birlikte veziri Amîdü’l-Mülk Kündürî’nin de etkilemiş olması söz konusu, dur. Fakat Alp Arslan bunu kabul etmeyerek, mücadeleye girişti ve sonuç- ta hem [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/">Büyük Selçuklular – Alp Arslan (3. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-15955 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg" alt="" width="461" height="389" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-600x505.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-768x647.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-1024x863.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg 1187w" sizes="(max-width: 461px) 100vw, 461px" /></a></h2>
<h2><strong>Alp Arslan (1064-1072)</strong></h2>
<p>Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. O Alp Arslan’ın üvey kardeşi olup, annesi daha sonra Tuğrul Bey’le evlenmiş olan Çağrı Bey’in oğlu Ebu’l-Kasım Süleyman’ı kendisine veliaht göstermişti. Bu konuda kendisini hatunu ile birlikte veziri Amîdü’l-Mülk Kündürî’nin de etkilemiş olması söz konusu, dur. Fakat Alp Arslan bunu kabul etmeyerek, mücadeleye girişti ve sonuç- ta hem onu ve hem de Tuğrul Bey döneminden beri saltanat iddiasıyla baş- kaldırmış bulunan Kutalmış’ı bertaraf etmeye muvaffak oldu. Alp Arslan’ın 26 Nisan 1064’te Selçuklu tahtına oturduğunu görüyoruz. Bunun üzerine Abbasî Halifesi Kâim-Biemrillah tarafından bir elçilik heyeti ile kutlanan Alp Arslan’a, Halife tarafından “Şehinşahü’l-Âzam, Melikii’l- Arap ve’l-Acem” gibi birçok lâkap ve unvanlar tevcih edilmiş, kılıç, hil’at, sancak ve çok sayıda değerli hediyeler de gönderilmiştir. Bu sırada o, otuz altı yaşındaydı. Önce Amîdü’l-Mülk yerine, ismi kendisi ve oğlu Melikşah’ınki ile birlikte yaşayacak olan Siyâsetnâme sahibi Nizâmü’l-Mülk’ü vezirliğe getirdi (29 Aralık 1064). Aile içi problemleri halledip üst düzey görevliler arasında değişiklikler yaptıktan sonra da fütûhata başladı.</p>
<p>Onun döneminde öncelikle, Tuğrul Bey’in Anadolu seferlerini sürdür­mek amacıyla, Azerbaycan ve Kafkasya sahasında Ermeniler ve Gürcüler’e karşı başarılı hareketler yapıldı, önemli bir kısım yerler fethedildi. Bu seferlerin, fetihler ve sınırların genişletilip güçlendirilmesi yanında, sı­nır bölgesindeki Türkmenler üzerinde devlet nüfûzunu sağlamlaştırmak gibi iki önemli hedefi vardı. Bu arada Bizans’a bağlı olup, Bagrad ve Grigor gibi Bizanslı generaller tarafından korunan ve kaynaklarda &#8220;asla fethedilemez” şeklinde nitelenen, surlarıyla meşhur Ani fethedildi (16 Ağustos 1064). Buranın alınması İslâm dünyasında çok olumlu yankılara nede® oldu. Bu başarıyı bir beyannâme ile kutlayan Halife, Alp Arslan’a Ebu Feth unvanını vermiştir. Bundan sonra aile fertlerini ülkenin çeşitli bölgelerinde görevlendiren ve yeni fetihlerle bölgedeki hakimiyetini artırt devamı yönünde tedbirler alan Sultan Alp Arslan, kendisine baş kaldıran kardeşi Kavurd’u yola getirecek ve Huttalân ile Soğaniyan emirlerini cezalandırmak üzere Doğu seferine çıkacaktır.</p>
<p>Doğu seferinde (1065) Alp Arslan, Ceyhun’u geçerek Türkistan’a gir­di. Bazı çarpışmalardan başarı ile çıktıktan sonra dedesi Selçuk’un meza­rını ziyaret için Cend’e gitti. Daha sonra Merv’e dönen (Mayıs 1066) Alp Arslan, bu ilk Türkistan seferi ile atalarının eski ülkesinin Maveraünnehir’e komşu kısımlarını Selçuklu Devleti’ne bağlamıştır. Bir süre daha bölgede kalan ve bu arada oğlu Melikşah’ı Karahanlı hükümdarı İbrahim Tamgaç Han’ın kızı Terken Hatun’la, kendi kızını Gazne hükümdarıyla, onun kızını da diğer oğlu Arslanşah’la evlendiren Alp Arslan, böylece do­ğu sınırını emniyete almıştır. Alp Arslan burada oğlu Melikşah’ın veliahdlık törenlerini de yapmış, Şiraz ve İsfahan’ın yönetimini ona vermiş, bü­tün ülkedeki camilerde hutbelerde, kendi adından sonra onun adının da anılmasını istemiştir. Melikşah’ın veliahtlığı daha sonra Halife Kâim-Biemrillah tarafından da kabul edilecektir. Şimdi artık Alp Arslan yüzünü tekrar Anadolu’ya çevirebilecektir. Zira ardı arkasına gelen Türkmenlere yeni yurt açmak gerekmektedir. Bu dönemde çeşitli Türk gruplarının Ana­dolu içlerine akınlar yaptıklarını, bir bakıma nihâî yurt edinme harekâtının hazırlıklarını tamamladıklarını görüyoruz. Bu çabaların dönülmez sona ulaşması ise, bilindiği üzere Malazgirt ile mümkün olacaktır. Şimdi sıra bu gelişmelere kısaca değinmeye gelmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte da­ha önce Sultan Alp Arslan’m ikinci defa Gürcistan seferine çıkmak zorun­da kaldığım belirtelim. Sultan 1067’de Gürcü Kralı IV. Bagrat’ın Müslü­man Şeddâdîler üzerine yaptığı akınlara cevap vermek üzere Arran’a gel­di, daha sonra Gürcistan’a girdi. Şeki bölgesini alan Alp Arslan, IV. Bagrat’ın savaşa cesaret edememesi nedeniyle Gürcistan’ın her tarafına akın­cılar gönderdiği gibi Tiflis’i de fethetti. Sonuçta aman dileyen Bagrat, Alp Arslan’a tâbî olmayı kabul etti. Bunlardan sonra Mekke Şerifi Muhammed b. Ebû Hâşim 1070’te Alp Arslan’m huzuruna geldi ve Mekke’de hutbe­nin Abbasî Halifesi ve Selçuklu Sultanı adına okunduğunu bildirdi.</p>
<p><strong>Malazgirt Meydan Muharebesi (26 Ağustos 1071)</strong></p>
<p>Gerek Tuğrul Bey ve gerekse daha sonra Alp Arslan tarafından çok iyi planlanmış bir yurt edinme faaliyetinin parçaları olarak devam eden kürklerin Anadolu içlerine yönelik hareketleri, Bizans tarafından hiç tep­esiz kabul ediliyor değildi. Olayların gösterdiği gelişme; Türklerin yeni bir yurt edinmek, Bizanslıların da topraklarını korumak amacıyla kesin sonuç almalarını gerektiriyordu. Bu sırada Bizans İmparatoru Konstantinos Dukas ölmüş (1067), devletin başına onun üç oğlu adına İmparatoriçeEudoxia (Evdokia) geçmiştir. Dahilî karışıklıklar, saray entrikaları ve çeşitli sıkıntılar içinde bulunan Bizans’ın, bu duruma tahammülü güçleştirdiğinden İmparatoriçe, Peçenekler karşısında başarılı olmuş olan Romenos Diogenes’i kendisine eş olarak seçmiş ve idareyi ona bırakmıştır, l 1068’de İmparator ilan edilen Diogenes’in ilk görevi, doğu bölgesini Türk tehlikesini bertaraf etmekti.</p>
<p>Kaynakların cesur, atılgan, kabiliyetli bir asker, bunun yanında magrur, kendine fazlaca güvenen, dalkavukluktan hoşlanan bir kişiliğe sahip bulunduğunu ifade ettikleri R. Diogenes, tahta çıktıktan iki ay sonra, 13 Mart 1068’de Franklar, Uzlar (Hıristiyan Oğuz), Peçenekler ve Makedon­yalIlardan aceleyle toplanmış bir ordunun başında “güneydeki düşmana karşı” ilk Anadolu seferine çıktı. Kayseri, Sivas, Divriği, Toroslar, Halep yolunu takip eden İmparator, Menbic’i zaptederek, kış aylarında döndüğü İstanbul’da büyük törenlerle karşılandı. Buna karşılık Türk altınlarının de­vamına mani olamadığı gibi, Niksar tahrip edildi, Eskişehir yakınında Amorium (Amuriyye)’a kadar gidilerek, bu meşhur şehir tahrip edildi.Diogenes’in İstanbul’a dönmesi üzerine Afşin, Sunduk, Ahmet Şah, Türkman, Demleçoğlu Mehmet, Duduoğlu, Serhenkoğlu ve Arslantaş gibi komutanların yönetimindeki Türkler, güney, güneydoğu ve do­ğu bölgelerinden olmak üzere süratle Anadolu’ya akınlara başladılar. Gön­derilen kuvvetlerin tamamen bozguna uğratılmaları üzerine İmparator, Manuel Komnenos komutasında Sivas’a, Philaretos Brachamios komu­tasında Malatya’ya iki ordu sevkettiği gibi, üçüncü bir ordunun başına da bizzat kendisi geçti. Hedefi Selçuklu harekât üssü olan Ahlat’ı almak, aynı zamanda onların ellerindeki kale ve müstahkem mevkileri tekrar fethede­rek Türkleri Anadolu’dan tamamıyla atmaktı. Fakat her iki general başarı sağlayamadığı gibi, ordusunun başında ikinci defa Anadolu seferine çıkan R. Diogenes de Kayseri, Palu, Sivas bölgelerinde harekâtta bulunduysa da (1069), çok hareketli bir strateji uygulayan Türkler karşısında önemli bir başarı elde edememişti. Nitekim bu sene bir taraftan İmparator’un önünden muntazam bir biçimde geri çekilen bir kısım Türk kuvvetlerine karşılık, diğer bir kısmı Kayseri’yi yağmalamış, Malatya’ya hücum etmiş, Anatoük eyaletinin zengin ve kalabalık merkezi Konya’yı tahrip etmiştir. Böylece ikinci seferde de Türklere karşı bir başarı elde edilememiştir.</p>
<p>Diogones 1070’de düşündüğü Anadolu seferine ise, Saray’daki muhalifleri dolayısıyla çıkamamış, yerine Doğu Orduları Komutanı Manuel Komnenos’u görevlendirmiştir. Sivas civarında yapılan savaşta Manuel Komnenos, Selçuklu ailesinden olup Alp Arslan’a karşı saltanat davasıyla baş kaldırmış olan eniştesi Erbasan (Er-Basgan, Er-Sığın) karşısında mağ­lup olarak beraberindeki Nikephoros ile birlikte esir edilmiştir. Fakat Sultan’ın gazabından çekinen Erbasan, esirleri salıverecek ve bazı yakınları ile birlikte İstanbul’a gidecektir. Buna karşılık onu takip eden Afşin ve di­ğer Selçuklu emirleri, Kayseri-Sivas bölgelerini yıldırım hızıyla ezip geç­tikleri gibi Afyon, Uşak, Denizli çevrelerini de yakıp yıkmışlardı. Hatta Afşin Kadıköy’e gelmiş Erbasan’ı alamayınca dönüş yolundaki Bizans kentlerine büyük zararlar vermişti. Sonuçta bütün bu dönemde insiyatifın, Türkler elinde olduğu ve Bizans’ı yıpratma, zayıflatma çabalarının başarı ile tatbik edildiği görülüyordu. Artık kalıcı neticenin alınması zamanı gel­mişti. Nihayet Romanos Diogenes, Türkleri Anadolu’dan kesin olarak çı­karmak amacıyla, kalabalık ve değişik topluluklardan oluşmuş bir ordu­nun başında 13 Mart 1071 ’de İstanbul’dan hareket etmiştir.</p>
<p>Bizans ordusunun gücü hakkında muhtelif kaynaklarda 100.000 ile 600.000 arasındaki asker sayıları verilirse de, makul olan 200.000 civarın­da askere sahip olmasıdır. Fakat bu gerçekten kalabalık ordu, bir bakıma milletler mozayiği gibidir. Franklar, Slavlar, Alman, Grek, Bulgar, Gürcü ve Ermeniler yanında Bitinya, Kapadokya, Kilikya ve Trabzon bölgelerin­den ayrıca Hazarlar, Peçenekler, Uz ve Kıpçak (Kuman)’lar gibi Türk unsurlanndan ücretli askerler de vardır. Orduda çeşitli hizmetler için değişik sınıf askerler (kale deliciler, lağımcılar, çarkçılar, arabacılar ve mancı­nıkçılar), ustalar, nal ve çivi taşıyan 400, silah ve mancınıklarla diğer sa­vaş gereçlerini taşıyan 1.000 araba vardı. Kaynaklar bir de 1.200 kişi tara­fından çekilen 10 kantar ağırlığında taş fırlatabilen bir mancınıktan bahse­derler. Bu sırada Alp Arslan Fatımîlere yönelik olarak Suriye’ye sefere çıkmış, bu amaçla Azerbaycan üzerinden Bizans topraklarına girmişti. Bu­rada, savaş öncesi tekrar Bizanslılara geçecek olan Malazgirt ve Erciş’i fetheden Sultan, Urfa’yı ise bütün çabasına rağmen alamamıştı. Mirdasogullannın yönetimindeki Halep’i bir süre muhasaradan sonra antlaşma ile Selçuklulara bağlamış, Şam ve Mısır’a yönelmek üzeredir. Fakat yaklaşan <span style="font-size: 13.3333px;">Bizans</span> tehlikesi dolayısıyla bundan vazgeçer, süratle geri döner. Hızlı hareket etmek ve iaşe konusunda sıkıntıya düşmemek için bir kısım askerle eder. Sonuçta Malazgirt’teki karşılaşmada 15/20.000 ile nihayet 50.000 kadar olduğu konusunda nakiller bulunan bir güce sahiptir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İki ordu arasındaki büyük sayı farkına rağmen, Bizanslıların çoğu değişik milletlerden oluşmuş kozmopolit, hantal silahlı gücünün verdiği dezavantaja karşılık, Alp Arslan’ın Türk savaşçılığı ve İslâm’ın cihad ülküsüne bütünüyle bağlı, çok hareketli bir savaş gücü vardı. Alp Arslan, İmparator’a son bir defa hem kendisini ve hem de Halife’yi temsil eden elçiler gönderdi ise de, bu davranışı bir zaaf alameti olarak değerlendirildiği,, den sonuç alınamadı.</p>
<p>Sultan Alp Arslan’ın maddî güç yanında, ordusunun manevî yönünü de ihmal etmediğini vurgulamak gerekir. Nitekim savaş biraz da bu neden­le, Alp Arslan’ın imam ve fakihi Buharalı Ebû Nasr Muhammed’in tav­siyesi üzerine, bütün Müslümanların başarıları için dua edeceği mübarek Cuma gününe ve Cuma namazı sonrasına denk getirilmiştir. Bir İslâm ku­mandanı olarak son barış teklifi de bir zayıflık ve savaştan çekinme şek­linde değerlendirilerek reddedilen Alp Arslan, birlikte kılınan Cuma na­mazından sonra beyazlar giyinmiş, kokular sürünmüş olarak askerlerinin başındadır. Onlara yaptığı kısa hitabede; Şehit düşerse vurulduğu yere gö­mülmesini, kendisinden sonra oğlu Melikşah’a itaat edilmesini bildirir. Bir hükümdar değil, Allah yolunda din ve devlet için bir er gibi savaşaca­ğını belirtir. Savaşmak istemeyen çekip gidebilecektir. Atının kuyruğunu bizzat bağlar, ok ve yay gibi uzaktan savaşma aletlerini bırakır, en ön saf­ta olacağım göstermek için kılıç ve topuzunu alır. Halife Kâim-Biemrillalı da metni Ahbâru’d-Devleti’s-Selçukiyye’de kayıtlı bulunan Ebû Saidb. Muslaya’nın hazırladığı bir dua metninin bütün İslâm ülkelerinde Cuma hutbesinde okunmasını istemiştir. İslâm dünyasının o zamanki en büyüğü­nün, bütün Müslümanların hislerine tercüman olduğu bu duada yer alan cümleler gerçekten dikkat çekicidir.</p>
<p>“Allahım! İslâm sancağını yücelt ve İslâm’a yardım et! Şirki başını ezmek ve kökünü kazımak suretiyle yok et! Sana itaat için, canlarını feda edip kanlarını, sana tabî olma hususunda akıtan senin yolunun mücahit­lerini, onları kuvvetlendirerek yurtlarını, güvenlik ve zaferle dolduran yar­dımlarından yoksun kılma! Mü’minlerin Emîri’nin burhanı olan Şehinşa- hu’l-Âzam (yani Alp Arslan) ’ın senden dilediği yardımı esirgeme ki, o bu sayede hükmünü yürütür, şanını yayılır kılsın ve zamanın güçlükleri karşı­sında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilme için onu, lütufkâr ve her zaman etkili olan desteğinden yoksun kılma! Çünkü o, senin ulu rızan için rahatını terketti; malı ve canıyla buyrukları­na uymak amacıyla, senin yoluna düştü&#8230; ”.</p>
<p>Bizans ordusu karşısında Alp Arslan, ordusunu dört kısma ayırdı. Da­ha kalabalık iki kısmı savaş alanı kenarındaki tepelerde pusuya yatırdı. Üçüncü kısma düşmanın arkasını tutma görevini verdi. Dördüncü kısım ise başında kendisi olduğu halde R. Diogenes’in karşısında yer alıyordu.</p>
<p>Savaş, Bizans ordusunun hücumuyla başladı. R. Diogenes’in hücumuna Alp Arslan, sahte ricatle cevap verince, sonuçta ordugâhından uzak­laşan İmparator, akşama doğru pusuların olduğu yere gelip dayandı. Türk çemberi içinde kalan Bizans ordusu çok kötü biçimde mağlup olmuştu (26 Ağustos 1071). Bizzat İmparator esir düşmüş, İslâm Tarihinde ilk defa ol­mak üzere bir Basileus, Müslümanların tutsağı olmuştu. Fakat hayatı ba­ğışlandı ve 3 Eylül 1071 ’de ülkesine iade edildi.</p>
<p>Malazgirt zaferinin sonuçlan, değişik yönlerden geniş biçimde ince­lenebilir. Bununla birlikte millî tarihimiz ve İslâm Tarihi açısından en önemli sonucunun, Anadolu’nun bir daha değişmemek üzere ebedî olarak Türk ve Müslüman yurdu olması sürecinin kendisiyle, kesin bir biçimde başladığı şüphesizdir. Nitekim Sultan Alp Arslan, Malazgirt sonrasında Selçuklu şehzade ve emirleriyle Türkmen beylerine bütün Anadolu’nun fethini emretmiştir. Tabiatıyla R. Diogenes ile Alp Arslan arasında, bugün tam metni elde bulunamayan, ancak bazı eserlerden içeriğini, kısmen tes­pit edebildiğimiz bir antlaşma da yapılmıştır. Buna göre;</p>
<p>a- R. Diogenes kurtuluş akçesi olarak 1,5 milyon altın ödeyecektir.</p>
<p>b- Bizans, Selçuklu Devleti’ne her yıl 360.000 altın ödeyecektir.</p>
<p>c- Bizanslıların elindeki bütün Müslüman esirler serbest bırakılacak­tır.</p>
<p>d- Gerek görüldüğünde Bizans, Selçuklulara askerî kuvvet göndere­cektir.</p>
<p>e-Antakya, Menbic, Urfa, Malazgirt gibi kent ve kaleler Selçuklulara verilecektir.</p>
<p>f- R. Diogenes’in kızlarından biri Melikşah’la nikahlanacaktır.</p>
<p>Fakat bu antlaşma, Diogenes’in tahta geçmesi mümkün olamadığın­dan uygulanamamıştır. Bu durum Alp Arslan’a elde ettiği hakları silahla koruma yetkisini vermiştir. Artık Selçuklu orduları Anadolu’yu kısa zamanda fethedebilirlerdi ve ettiler de. Bu vesile ile Malazgirt zaferinin&#8217; lâm ülkelerinde çok büyük sevinç uyandırdığını, İslâm’ın ilk dönemlerindeki Kadisiye ve Yermuk zaferleriyle kıyaslandığını ifade etmemiz yerinde olacaktır. Bu arada bir taraftan Anadolu kapıları, Müslüman Türklerin bu ülkeye kalıcı girişleri için kesin biçimde açılırken, öte yandan Hıristiyan Avrupa da Bizans’ı kurtarmak amacıyla Haçlı Seferleri&#8217;ni başlatma hazırlıklarına girişiyordu. Nitekim Malazgirt’in hemen akabinde Anadolu’da ortaya çıkan Türk-İslâm siyasî teşekküllerini, ismen olsun hatırlamak, bize bu toprakların ne kadar süratli bir biçimde bir Müslüman Türk yurdu haline getirilmekte olduğu konusunda yeterli fikir verebilecektir. Yukarı Fırat havzasında Erzurum merkez olmak üzere Saltuklular (1072. 1202), Aşağı Fırat’ta Erzincan-Şebinkarahisar arasında Mengücükler (1080-1228), Sivas merkez olmak üzere Orta Anadolu’da Dânişmendliler (1080-1178), Bitlis ve Erzen’de Demleçoğulları (1084-1393), Van gölü 1 havzasında Sökmenliler (Ahlatşahlar) (1110-1207), Diyarbakır (Diyar- bekir)’da Yınaloğulları (1098-1183), Harput’ta Çubukoğulları (1085- 1113) ve Hasankeyf, Mardin, Harput merkezleri ağırlıklı olmak üzere Gü­neydoğu Anadolu’da Artuklular (1102-1409) kurulmuş ve herbiri bölge­lerinin ebedî Türk-İslâm yurdu olmasında önemli roller oynamışlardır.</p>
<p>Hıristiyan dünyasının bu gelişmelere mukabelesi olmak üzere Haçlı Seferleri’nin de XI. yüzyılın ilk yarısında fiilen başlamış olduğunu biliyo­ruz.<sup>87</sup> Bunlarla ilgili daha sonra bilgi verileceğinden, burada bu kadarlık bir hatırlatma ile yetiniyoruz.</p>
<p>Alp Arslan, Karahanlılar üzerine tertip ettiği sefer dolayısıyla 200.000 kişilik büyük bir ordunun başında Malazgirt’ten Maveraünnehİr’e hareket etti. Burada esir edilen bir kale kumandanı tarafından girişilen suikast so­nucunda aldığı yaralar dolayısıyla 10 R. Evvel 465/24 Kasım 1072’de ve­fat etti. 45 yaşındaydı ve Merv’de defnedildi. Ebû Şücâ künyesine Adudu’d-Devle lâkabına ve Burhânu Emîri’l-Mü’minîn unvanına sahipti.</p>
<p>Alp Arslan’m ölümü bütün İslâm dünyasını yasa boğmuştu. O yiğitli­ği, disiplini, enerjisi ve adaleti ile tanınmıştı. Çok merhametli, dindar bir kişi idi. Ülkesindeki fakir ve düşkünlere yardım eder, maaş verirdi. Sara­yında her gün kesilen çok sayıda koyun etinden yapılmış yemekler, açları doyururdu. Bütün bunlar yanında en önemli özelliklerinden birisi, hiç şüp­hesiz İslâm’ın cihad emrine olan sarsılmaz bağlılığı ve bu sayede Müslü­man Türklere Anadolu kapılarını açmasıdır. Böylece o, Türk Tarihi’nde ol­duğu kadar İslâm Tarihi’nde, hatta Dünya Tarihi’nde önemli bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Anadolu Türklüğü ona çok şeyler borçludur.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/">Büyük Selçuklular – Alp Arslan (3. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Selçuklular- Tuğrul Bey (2. Bölüm)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jun 2017 20:13:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[İmparatorluk]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasi Halifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Altuncan]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Dukak]]></category>
		<category><![CDATA[Karahanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Kaynak: Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Mikail]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuzlar]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15959</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tuğrul Bey (1040-1063) Tuğrul Bey döneminde Selçuklu sınırlarının büyük bir hızla genişle­tilmesine devam edildi. Değişik Selçuklu kumandanları eliyle 1040’da Herat, 1041 ’de Sistan, 1051’den itibaren Kirman, Umman fethedilerek ül­keye katıldı. Bu sırada aile fertleri arasında bazı mücadelelerin varlığına da temas etmek gerekir. İbrahim Ymal, Resul Tekin ve Kutalmış’ın isyan­ları gibi. Bu vesileyle Hârizm’in ele geçirilişini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/">Büyük Selçuklular- Tuğrul Bey (2. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-15955 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg" alt="" width="464" height="391" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-600x505.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-768x647.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-1024x863.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg 1187w" sizes="(max-width: 464px) 100vw, 464px" /></a></h2>
<h2><strong>Tuğrul Bey (1040-1063)</strong></h2>
<p>Tuğrul Bey döneminde Selçuklu sınırlarının büyük bir hızla genişle­tilmesine devam edildi. Değişik Selçuklu kumandanları eliyle 1040’da Herat, 1041 ’de Sistan, 1051’den itibaren Kirman, Umman fethedilerek ül­keye katıldı. Bu sırada aile fertleri arasında bazı mücadelelerin varlığına da temas etmek gerekir. İbrahim Ymal, Resul Tekin ve Kutalmış’ın isyan­ları gibi. Bu vesileyle Hârizm’in ele geçirilişini de (1043) kaydetmek ge­rekir. Bu arada gerek bu fetihte büyük yararlılığı görülmüş olan ve gerek­se daha önce Belh, Cüzcân, Badgîs, Huttalân ve diğer Toharistan şehirle­rine hakim olan ve kardeşinin sultan olmasına rıza gösterecek kadar mah­viyet sahibi bulunan Çağrı Bey 70 yaşında olduğu halde (Safer 453/Mart 1060) Serahs’ta öldü. Bilindiği gibi naaşı daha sonra oğlu Alp Arslan ta­rafından yaptırılan Merv’deki türbesine nakledilecektir.</p>
<p>Sultan Tuğrul Bey’in devletinin sınırlarını kuzey, güney ve doğu yön­lerinde genişletmesi yanında, önemli icraatlarından biri de, Türkmen çıkın­larını Anadolu&#8217;ya kanalize etmek suretiyle, bu toprakların ebedî bir Türk yurdu olmasına katkısıdır. Dandanakan zaferinin kazanılmasından sonra Oğuzlar, büyük kütleler halinde Selçuklu ülkesine göç etmeye başladılar. Beraberlerinde biraz da intizamsızlık ve düzensizliği getirmişlerdi. Bu du­rumda Tuğrul Bey’e düşen, hakim olduğu İslâm ülkelerindeki halkı koru­mak, refahlarını sağlamak, bu arada devletinin temelini ve askerî gücünü oluşturan bu ırkdaşlarına yurt bulmak ve geçim imkânlarım hazırlamaktı. O aynı zamanda da İslâm’ın sultanı ve hâmîsi idi. Bu vaziyet karşısın^ İslâm ülkelerine giren Türkmenler, isabetli bir biçimde Bizans ülkesin yönlendirildiler, böylece bölgenin Türkleşmesine önemli katkıları temin edildi. Tabiatıyla bu arada İran ve Azerbaycan’da da muhtelif fetihler ger­çekleştirilmiştir. Nitekim fütuhât bölgesine yakınlığı dolayısıyla Nişabur yerine buradaki Rey başkent yapılmıştır (1043). Bizans’la yapılan ve İb­rahim Yınal’ın yönettiği Selçuklu ordusuyla Bizans ordu komutanı Lipa­rit arasındaki savaşta (18 Eylül 1048) Bizans ordusu mağlup edilmişti. Bu sene, Çağrı Bey’in daha Önceki faaliyeti bir kenara bırakılırsa, Türklerin Bizans topraklarına sürekli akınlarmın başlangıç tarihi olarak belirlenebi­lir. Hasankale zaferi sonrasında esirler arasında bizzat Liparit de vardı. Ganimet çok boldu. Bu savaşın sonunda batıdan Peçenekler tarafından sı­kıştırılan Bizans imparatoru Monomakhos ile bir antlaşma yapıldı. Liparit zengin hediyeler karşılığı kurtulmuştu. Tuğrul Bey, daha sonraki yıllarda bizzat ordusunun başında (1054 başları) Doğu Anadolu’ya gelerek, fetih hareketlerini düzenleyecek ve destekleyecektir. Onun bölgeden ayrılma­sından sonra ise akınlar ve fetihler görevlendirdiği Selçuklu şehzadeleri, emirler ve Türkmen beyleri tarafından yürütülmüştür.</p>
<p>Tuğrul Bey’in Anadolu’ya ilgisi ve bu ülkeyi bir Türk-İslâm yurdu yapma çalışmaları, tahtta bulunduğu sürece devam edecek, kendisinden sonrakilere de, mutlaka gerçekleştirilmesi gereken, değişmez bir hedef olarak intikal edecektir. Bununla birlikte onun dönemindeki Anadolu ha­rekâtı, tam anlamıyla bir fetih niteliğini taşımaktan ziyade, bilhassa da da­ha sonraki yıllarda yapılacak olan fetih ve kalıcı yerleşme hareketlerine uygun zeminler hazırlamış olmasıyla önemlidir.</p>
<p>Bu vesileyle genelde Selçuklular ve özelde Tuğrul Bey ile Bağdat Abbasî Hilâfeti’nin ilişkileri üzerinde kısaca durmak gerekir. Bilindiği gi­bi daha önce Halifenin elçisi Tuğrul Bey’e gelmiş, onun tarafından da Ha­lifeye elçi gönderilerek iyi ilişkiler tesis edilmişti. Bu arada Çağrı Bey’in kızı Hatice Arslan ile Halife Kâim-Biemrillah’ın evlendiklerini görüyo­ruz. Daha sonra Halife bazı Türkmen gruplarının İslâm diyarlarındaki ha­reketleri dolayısıyla tanınmış İslâm bilgini el-Ahkâmu’s-Sultâniye’nin müellifi el-Mâverdî’yi Tuğrul Bey’e göndermiştir. Selçukluların her yöne doğru hızla fetihlerini sürdürdükleri sırada Abbasî Halifesi Şiî Büveyhîler ve Fatımîler tarafından desteklenen Arslan Besâsirî’nin baskısı altın­daydı. Kâim-Biemrillah’m daveti üzerine Tuğrul Bey Bağdat’a yöneldi. 25 Ramazan 447/18 Aralık 1055’te şehre girdi. Böylece 110 yıldan fazla sürmüş olan Abbasî Hilâfeti üzerindeki Büveyhî hakimiyetine son verildi,</p>
<p>Besâsirî kaçmıştı. Tuğrul Bey, Halife’nin tahsisâtını artırdı. BöyleceiL basî Halifesini himaye etmek suretiyle Sünnî İslâm dünyasının müdafaa, nı da üstlenmiş oluyordu. Ay-Tigin (Aytekin)’i Bağdat’a askerî vali u ne) olarak bırakan Tuğrul Bey, şehrin yeniden imarını da başlatmış ve oradan ayrılmıştır.</p>
<table style="height: 45px;" width="1362">
<tbody>
<tr>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Tuğrul Bey Z. Kâde 449/Ocak 1058’de Bağdat’a tekrar geldi. Bu sırada büyük törenler yapıldı. Halife Kâim-Biemrillah, Tuğrul Bey’e sancaklar, hil’atlar verdi, taç giydirdi, kılıç kuşattı. Onu Melikü’l-Meşrik vel Mağrib ilan etti. Ebû Talib künyesi ile Rüknü’d-Dünya ve’d-Din lâkabını de ve Yemînü Emîri’l-Mü’minîn, Kasîmü Emîri’l-Mü’minîn unvanlarını ver­di. Böylece halife, dünyevî yetkilerini Tuğrul Bey’e devretmiş oluyordu Maamafıh O. Turan’ın da isabetle İfade ettiği üzere, Şiî Büveyhîler döne­minde de Halifenin dünyevî yetkileri onlar tarafından kullanılmıştı.</p>
<p>Selçuklu Tarihi mütehassıslarından birçoğunun kabul ettiği bir görüşe Se göre, Halife ile Tuğrul Bey’in bu ilişkileri, hiç şüphesiz tarihinin en güçsüz dönemlerinden birini geçirmekte olan Bağdat Abbasî Hilâfeti açısın­dan olduğu kadar, Büyük Selçuklu Devleti açısından da çok önemlidir. Zira yeni durumda Halife ve onu takip edenler Büveyhî baskısından kurtu­luyor, tam müstakil değillerse de, saygı duyulan bir mevkiye yükseltiliyor­lar, daha doğru ifadesiyle hilâfetin bütün Müslümanlarca gönülden bağlanılan saygıdeğer niteliği, büyük çapta iade ediliyordu. Bununla birlikte ha- ® lifeler bu durumu çok da büyük bir memnuniyetle kabul etmiş değillerdi. Nitekim bundan sonra onlar, tamamen bağımsız olmanın, dünyevî alanlar­da da yetki kullanmanın yollarını her fırsatta arayacaklardır.</p>
<p>Tuğrul Bey yönünden ise yeni durum, bir devletin sultanı olmak veya geniş toprakları içeren ülkeleri fethedip oraları devletine katmaktan çok daha mühim bir gelişme idi. Zira bundan sonra adı hutbelerde, halife®® j<sup>1</sup> isminden hemen sonra zikredilecek, “Doğunun ve Batının Hakânı” olan Abbasî Halifesi’nin tanındığı her yerde Müslüman cemaatin işleriyle ilgilenecekti. Zaman içerisinde Abbasî Hilâfeti’nin olan bütün bölgeleri y*® den bir elde toplamak, tabiatıyla rakip Kahire Fatımî Hilâfeti&#8217;ni kaldırmaya çalışmak, artık Tuğrul Bey’e ve ondan sonra kendisini eden sultanlara düşen bir görev, Büyük Selçuklu Devleti’nin takip etmesi gereken önemli bir siyasî hedef olacaktı.</p>
<p>Ana bir kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanı üzerine Bağdat tan Tuğrul Beyin ayrılmasını fırsat bilen Arslan Besâsirî tekrar Bağdat’a girdi (Ara­lık 1058) ve el-Mansur Camii’nde hutbeyi Mısır Fatımî Halifesi el-Muntasır (1036-1094) adına okuttu, el-Mustanstrî adlı dinarlar bastırdı. Tuğrul Bey, İbrahim Yinal meselesini hallettikten sonra Bağdat’a üçüncü defa gelerek (Aralık 1059) Halife’yi tekrar makamına oturttu. Yangınlar­dan harap olmuş olan Bağdat’ı yeniden inşaya girişti. Emir Porsuk’u Bağdat şahnesi tayin etti, devlet işlerini rayına oturttu, sonra da Rey’e dön­dü. Bu arada Besâsirî, üzerine gönderilen Selçuklu birliğinin hücumuyla ele geçirilerek öldürüldü (Ocak 1060).</p>
<p>Tuğrul Bey’in Abbasî Hilâfeti ve halife Kâim-Biemrillah (1031-1075) ile olan ilişkisi dolayısıyla hatırlanabilecek bir konu da, halifenin kızı Seyyide Hatun’la evlenmesi meselesidir. Tuğrul Bey’in, zekâsı ve hayır severliği ile tanınmış olan karısı Altuncan Hatun, Aralık 1060’da Çağrı Bey’den dokuz ay sonra vefat etmişti. Hiç çocuğu olmayan Altuncan Ha­tun, bir rivayete göre Tuğrul Bey’e Halife’nin kızı ile evlenmesini tavsiye etmişti. Önce bu evliliğe razı olmayan Halife, sonra kabul etmiştir. 22 Ağustos 1062’de Tebriz dışında nikah kıyıldı. Düğün ertesi sene Şubat 1063’te Bağdat’ta son derece gösterişli bir biçimde yapıldı. Fakat daha sonra Rey’e hareket eden Tuğrul Bey, burada kısa bir süre sonra hastala­narak 70 yaşında olduğu halde 4 Eylül 1063’te öldü. Tahran’a 22 km. uzaklıkta bulunan Rey’deki türbesine (Kümbed-i Tuğrulı) gömüldü. “Ada­leti ve dindarlığı bütün kaynaklarda belirtilen Tuğrul Bey, zekâsı ve siya­sî görüşlerindeki isabeti ile, Selçuklu ailesi içinde temayüz etmiş, bu se­beple Selçuklu Devleti’nin ilk sultanı olmuş ve 25 yıla yakın saltanatı es­nasında temelini attığı Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Yakın-doğuda dinî anlaşmazlıkları giderici, asayişi yerleştirici vasfı ile de sarsılmaz bir siyasî teşekkül olarak gelişmesini temin etmiştir. Bu itibarla Tuğrul Bey, Türk-İslâm Tarihinde seçkin bir yer tutmaktadır”<sup>85</sup></p>
<p>Tuğrul Bey’in dindar bir hükümdar olduğunu ifade etmiştik. “Kendi­ne saray yapıp yanında Allah’ın evini (cami) inşa etmezsem utanırım” sözü ona aittir. Kaynaklar Pazartesi ve Perşembe günleri daima oruçlu oldu­ğu da eklerler. Âlimlere ve din adamlarına sevgi ve saygı onun tabiatı- /f&#8217; paleti, şefkati, ihtiyatlılığı, sabrı, tahammülü ile göçebe bir teşkilâtın fiğinden imparatorluğun başına geçebilmiştir. Onun ölümünde devletin sınırları; Ceyhun’dan Fırat’a kadar ulaşmış, tâbî devletlerin sayı» bulmuştur. Ayrıca o, Türkmenleri Bizans’ın idaresinde bulunan Anadoluya sevk ederek burasının bir Türk yurdu haline gelmesine de İli olmuştur.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/">Büyük Selçuklular- Tuğrul Bey (2. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Selçuklular 1040-1157 (1. Bölüm)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jun 2017 12:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu tARİHİ]]></category>
		<category><![CDATA[Dukak]]></category>
		<category><![CDATA[Karahanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt 1071]]></category>
		<category><![CDATA[Mikail]]></category>
		<category><![CDATA[Nesimi Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Nesimi Yazısı - İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuzlar]]></category>
		<category><![CDATA[Samani]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15954</guid>

					<description><![CDATA[<p>BÜYÜK SELÇUKLULAR (1040-1157) Selçuklu İmparatorluğu, Türklerin kurmuş olduğu yüze yakın siyasî teşekkül arasında yer alan dört büyük imparatorluk (Hun, Göktürk, Sel­çuklu, Osmanlı)’dan üçüncüsüdür. Aynı zamanda da ilk ikisinin, Müslü­man Türkler tarafından kurulmadığı düşünülürse, Türklerin İslâmiyet’i ka­bullerinden sonra kurdukları iki büyük imparatorluktan birincisini oluştur­duğu ortaya çıkar. Selçuklu İmparatorluğu’nun temelleri Horasan’da yani tamamıyla İs­lâmlaşmış bir muhitte atılmıştır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/">Büyük Selçuklular 1040-1157 (1. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-15955 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg" alt="" width="500" height="422" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-600x505.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-768x647.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-1024x863.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg 1187w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></h2>
<h2><strong>BÜYÜK SELÇUKLULAR (1040-1157)</strong></h2>
<p>Selçuklu İmparatorluğu, Türklerin kurmuş olduğu yüze yakın siyasî teşekkül arasında yer alan dört büyük imparatorluk (Hun, Göktürk, Sel­çuklu, Osmanlı)’dan üçüncüsüdür. Aynı zamanda da ilk ikisinin, Müslü­man Türkler tarafından kurulmadığı düşünülürse, Türklerin İslâmiyet’i ka­bullerinden sonra kurdukları iki büyük imparatorluktan birincisini oluştur­duğu ortaya çıkar.</p>
<p>Selçuklu İmparatorluğu’nun temelleri Horasan’da yani tamamıyla İs­lâmlaşmış bir muhitte atılmıştır. Bu nedenle de onda eski Türk toplumu değerleriyle İslâmî değerlerin uyumlu bir kaynaşmasına şahit oluruz. Şüp­hesiz Büyük Selçuklu Devleti; Türk Tarihi’nin akışına yeni bir yön vermiş ve İslâm dininin akideleriyle donatarak zinetlendirdiği Türklüğe, yeni ve köklü bir hamle kudreti kazandırmıştır. Bu nedenledir ki, bütün Türk top­lulukları ve siyasî teşekküllerinde, günümüzde bile Selçuklu damgasının tesirleri hissedilmektedir.</p>
<p>Sınırlarının doğuda Sibirya’dan batıda Marmara denizi ve Ege kıyıla­rına, kuzeyde Kafkaslardan güneyde Mısır’a kadar uzandığı yani Afrika dışındaki bütün İslâm dünyasını içerdiği ve hatta Anadolu’yu da İslâm yurdu haline getirdiği düşünüldüğünde, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun ortaya çıkışının, Türk Tarihi açısından olduğu kadar, genel İslâm Tarihi yönünden de ne kadar büyük bir mana ifade ettiği kolaylıkla anla­şılır. Nitekim Türk Tarihi’nde olduğu gibi, İslâm Tarihi’nde de Selçuklu­lar, dört büyük İslâm imparatorluğu içerisinde (Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı) üçüncüsünü oluştururlar ve ilk ikisi bugün için büyük çapta ha­tıra değeri olan tarihî vâkıalar halini aldılarsa da, Osmanlılarla birlikte Sel­çukluların müspet izlerini, başta hakimiyet bölgelerindekiler olmak üzere, daha sonraki hemen bütün İslâm devletlerinde kolaylıkla görmemiz müm­kündür.<sup>81</sup> Bu sebeple de Selçuklular, Türk Tarihi için olduğu gibi, İslâmTarihi için de önemli bir dönüm noktası oluştururlar. Zira onlar Türk ve İslâm imanını birleştirmek suretiyle XI-XIII. yüzyıla silinmez damgalarnı vurmuşlar, bu suretle de dünya tarihinde haklı olarak geniş yer bulmuşlardır.</p>
<p><strong>1- Selçukluların Siyasî Tarihi</strong></p>
<p><strong>a- Selçuklu Ailesi ve Kuruluş</strong></p>
<p>Devlete ismini veren hükümdar ailesinin atasının adının telaffuzu konusunda değişik görüşler ortaya çıkmıştır. Kısaca Salçuk, Selçük, Selçığ, Salçug, Selçuk şekillerinde söylenen bu kelimenin Türkçe’de Selçuk şeklinde telaffuz edilmesi umumileşmiştir. Kelimenin Selçük şekli ile “küçük sel&#8221; veya Salçug şekli ile “mücadeleci” anlamına geldiği ileri sürülmüştür.</p>
<p>Selçuk ailesi Oğuzların Kınık boyuna mensuptur. Selçuk’un babası Dokak (Dukak) adını taşımakta ve önemli bir aileden gelerek Oğuz Yabgu Devleti’nde mühim bir mevki işgal etmekte idi.<sup>83</sup> Oğuz Yabgu Devleti, Sel­çukluların mensup oldukları Kınık da dahil olmak üzere, genellikle konar göçer yirmi dört Oğuz boyunun, beyleri vasıtasıyla Yabgu’ya feodal bir bağ­la bağlı bulundukları, bir boylar birliğinden oluşmaktaydı. İslâm aleminden Hazar ve İdil (Volga) Bulgarları&#8217;na giden ticaret kervanları onların toprak­larından geçiyordu. Güçlü dönemlerinde (965’te yıkılana kadar), Hazarlar’a bağlı olan Oğuz Yabgu Devleti’nde Yabgu vekili Külerkin, Subaşı (ordu ko­mutam), Tarhatı ve Yınal unvanlarına sahip yöneticiler bulunuyordu.</p>
<p>Oğuzlar, muhtemelen Müslüman tüccarların da etkileriyle, onuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Müslüman olmaya başlamışlardır. Dokak’ın soyundan İslâmiyet’i kabul eden ilk kişi ise Selçuk’tur.</p>
<p>Oğuz Yabgu Devleti’nin hizmetinde bulunan Dokak öldüğünde, onuncu yüzyıl başlarında doğan oğlu Selçuk 17-18 yaşlarında olmalıdır Oğuz Yabgu’sunun yanında yetişmiş ve daha sonra babasının bu devlette­ki yüksek mevkiini işgal ederek Subaşı olmuştur. Selçuk’un kendine bağ­lı Oğuzlarla Yabgu’dan ayrılarak güneye inmesi konusunda değişik bazı rivayetler bulunmakta ise de bunun, Tarihteki büyük Türk göçlerinin ço­ğunda olduğu gibi yer darlığı ve otlak yetersizliğine bağlı olması gerekir. Zira Selçuk’un yönetimindeki kitlelerin kalabalık olduğu ve yerleri kâfi gelmediğinden, Maveraünnehir’e doğru indiklerini XII. yüzyıl kaynakları tasrih ederler. Oğuz Yabgu Devleti’nin kışlık merkezi Yenikent (Yengi- kent)’ten ayrılırken Selçuk’un beraberinde, başta Kınık boyu mensupları olduğu halde, diğer Oğuz kütlelerinin külliyetli miktarda at, deve, koyun ve sığır getirmiş olmaları da bu durumun kanıtıdır.</p>
<p>Selçuk’un Sırderya (Seyhun)’nın sol kenarında yine bir Oğuz şehri olup Yabgu’ya, ancak yılda bir defa gelen memurlarına belirli bir vergi vermek gibi oldukça da zayıf bir bağla bağlanmış bulunan Cend’e (muh­temelen 960’ı müteakip) gelmesi, tarihte mühim bir dönemin başlangıcını oluşturur. Zira burası Maveraünnehir’den göç ederek gelmiş Müslümanla­rın oturduğu Türk ve İslâm ülkeleri arasında bir sınır şehridir. Ayrıca bu dönemde kalabalık Türk kitleleri İslâmiyet’i kabul etmekteydiler. Bu du­rumda Selçuk, Buhara ve Hârizm gibi komşu İslâm ülkelerinden din adamları isteyerek, kendisine bağlı Oğuzlarla birlikte İslâmiyet’i kabul et­miştir. Selçuk’u bu kararı almaya sevk eden en önemli âmil, yeni dinin ca­zibesi kadar, aynı zamanda da bu sayede kazanacağı siyasî imkânlar olma­lıdır. Tabiatıyla bu arada yoğun ticarî ilişkiler ve mutasavvıfların İslâm’ı yaymak yönündeki etkili çalışmalarını da hatırlamamız gerekecektir. Ar­tık bu kabulden sonra Tarih kaynakları onlardan, bizim Selçuklular deme­mize karşılık Salçûkiyân, Salâçika, Türkmen şeklinde bahsedeceklerdir.</p>
<p>Şimdi sıra Oğuz Yabgusu ile siyasî bağlılığı son vermeye gelmiştir. Nitekim yıllık verginin tahsili için Cend’e gelen memurlarını Selçuk; “kâ­firlere haraç vermeyeceğini” söyleyerek uzaklaştırmış, böylece İslâm yo­lunda savaşa hazır bir “gazi” olduğunu göstermiştir. Bundan sonra kendi­sine “el-Melikü’l-Gazî Selçuk” denmesine sebep olacak savaşlarına başla­mış ve bunlardan birbirine bağlı iki önemli fayda temin etmiştir: Önce Müslümanların ve savaşlara katılmak isteyen Türklerin yardımlarını sağ­lamış, sonra da Cend ve çevresini Yabgu’dan ayırarak, müstakil sayılabi­lecek bir idare oluşturmuştur.</p>
<p>Selçukluların Cend’e geldikleri sırada, bölge çevresinde ikisi Türk, Karahanlı ve Gazneliler ile biri îranlı hanedânların yönetiminde Samanilerler olmak üzere üç devlet vardı. Selçuklular bu komşularıyla çeşitlj^W nümler sergileyen ilişkiler içerisine girmişlerdir. Karahanlılara kar mânîler’e yardım etmek, Maveraünnehir’le ilgili Karahanlı, Gazneli ve Sâmânîler arasındaki çeşitli olaylara karışmak gibi. Bu arada 1005’te Samânî Devleti tamamıyla ortadan kalkmış, Karahanlılar Maveratinnehi ’ Gazneliler de Horasan’a hakim olmuşlardı. Nihayet Selçuk, Türk-İslam Tarihi’nde olduğu gibi, dünya tarihinde de sürekli tesirler uyandıracak kendi adıyla anılacak Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerini attıktan sonra, bu büyük Türk-İslâm devletinin ortaya çıktığı yer ve sınır şehri o|. ması dolayısıyla siyasî ve tarihî öneme haiz Cend’de, muhtemelen 1009 a doğru, yüz yaşlarında vefat etmiştir.</p>
<p>Selçuk’un Mikâil, Arslan (İsrail), Yusuf, Musa isimlerinde dört oğlu vardı. En büyük oğlu Mikâil, daha babası hayatta iken (995’ten sonra) bir savaşta ölmüş, onun iki oğlu Tuğrul ve Çağrı beyler bizzat dedeleri Selçuk tarafından yetiştirilmiştir. Selçuk’un vefatı üzerine, Oğuz devlet teşkilâtına uygun biçimde Arslan, Yabgu unvanını aldı, diğer kardeşleri de durumlarına uygun unvanlar almışlardı. O sırada 17-20 yaşlarında olmala­rı gereken Tuğrul ve Çağrı’ya da Bey unvanı verilmiş ve ailenin diğer fert­leri gibi onlar da, idaredeki yerlerini almışlardı.</p>
<p>Bu sıralarda Cend’den ayrılarak Maveraünnehir’e inmiş bulunan Sel­çukluların, müttefiki Sâmânî Devleti ortadan kalkmış olduğundan onlar, doğrudan doğruya Karahanlılarla karşı karşıya gelmişlerdi. Burada Kara- hanlı İlig Han’dan haklı olarak çekinen Tuğrul ve Çağrı beyler, yine Ka- rahanlılardan Buğra Han’a müracaat etmeye karar vererek, Talaş havali­sine gitmişlerse de, Tuğrul Bey, Han tarafından tevkif edilmiştir. Çağrı Bey, bu durumda anî bir baskınla kardeşini kurtarmış ve diğer Selçuklula­rın yanına Maveraünnehir’e geri dönmüştür. Bu sırada Selçukluların de­vamlı bir biçimde Karahanlıların baskılarına uğramakta olduğunu görüyo­ruz. Nitekim Ali Tegin; Selçukluları Keş ve Neşheb sahrasından çıkarmak için “Türkistan melik ve hükümdarlarına” mektuplar yazmıştı. Bu siy^<sup>1</sup> baskı, yer sıkıntısı ve istikbal endişesi Selçuklulara, Gaznelilerin idaresi&#8221; deki Horasan ile Büveyhîlerin yönetimindeki Irak-ı Acem’de kendileri için uygun yerler bulunamayacağını, dolayısıyla daha uzaklara gitmeleri gerektiğini düşündürdü. Bu durumda Tuğrul Bey “uzak ve geçilmesi müşkül” çöllere açılırken kardeşi Çağrı Bey, komutasındaki 3.000 kişilik seçme süvari kuvvetiyle Doğu Anadolu’ya meşhur akınlarını gerçekleştirdi (1016-1021).</p>
<p>Biz Selçuklularla ilgili önemli sayılabilecek bazı gelişmeleri burada atlayarak, Ârslan Yabgu’nun, Gazne Sultanı Mahmud tarafından kur­nazlıkla Semerkant’a getirilerek tevkif edildiğini (1025) ve Hindistan’da Kalincar kalesinde yedi senelik bir mahpus hayatından sonra öldüğünü belirtelim (1032). Çok önemli sonuçları olan bu hadiseden sonra artık -Yı- nal unvanıyla tanınan üçüncü kardeş Yusuf un da tahminen 995’ten sonra ölmüş olması nedeniyle- Selçukluların başında Musa İnanç Yabgu varsa da (ölümü 1064’ten sonra) gerçek güç, Tuğrul ve Çağrı beylerde idi ve bu ikisi ailede ön plana çıkmışlardı.</p>
<p>Selçukluların Maveraünnehir’deki sıkışık vaziyeti yukarıda söz konu­su edilmişti. Bu durumda Tuğrul Bey taarruzdan uzak sahalara çekilirken, ağabeyi Çağrı Bey’in 3.000, yolda aldığı takviyelerle en çok 5/6.000 ki­şilik bir süvari kıtasının başında, Gaznelilere rağmen Horasan’ı geçerek Doğu Anadolu’ya gerçekleştirdiği akın (1016-1021) önemlidir. Bu akınla Ermeni ve Gürcüler karşısında başarılı olunmuş, çok fazla ganimet elde edilmesi yanında, o bölgede, gelecek Türklere mukavemet edebilecek cid­dî bir kuvvetin bulunmadığı da tespit edilmiştir ki, bu durum ileride mü­him sonuçlar doğuracaktır. Nitekim bundan sonra iki kardeşin Maveraün­nehir’deki itibarları büyük ölçüde artmıştır.</p>
<p>Çeşitli hadise ve gelişmelerden sonra Selçuklular Mayıs 1035’te Cey­hun’u aşarak Gazneli toprağı olan Horasan’a geçtiler. Bu sırada Tuğrul ve Çağrı beylerin yanında, kendi kuvvetleriyle birlikte Musa İnanç Yabgu ve Yınallar (Yusuf Yınâl’m oğlu, Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal ve kuvvetleri) bulunuyordu. Bu geçiş daha sonra doğuracağı neticeleri göz önüne alındığında, son derece de önemli bir olay tarzında değerlendirilmek gerekir. Zira bundan sonra artık gelişmeler, Tuğrul ve Çağrı beylerin yöne­timinde Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerinin Horasan’da atılmasına imkân verecektir. Tabiatıyla bu durumu Gaznelilerin itirazsız kabul etme­leri mümkün değildi. Burada karşımıza üç merhalede toplayabileceğimiz Selçuklu-Gazneli ilişkileri çıkar. Bunun ilk safhası Nesâ çevresinde geçer. Nitekim 1035 Haziranının son haftasında (29 Haziran) Nesâ sahrasında karşılaşılan Hâcib Beg-toğdı (Beydoğdu) komutasındaki fillerle takviyeli Gazne ordusu, Selçuklular tarafından büyük bir mağlubiyete uğratılmıştır. Selçukluların bu zaferi onlara, çok zengin ganimetler kazandırması yanında, devletlerinin temellerini burada atabilecekleri inancını vermiş olm dolayısıyla, bilhassa önemlidir. Gazneliler Ferâve’yi Musa Yabgu’ya Hindishistan’ı Çağrı Bey’e, Nesâ’yı da Tuğrul Bey’e veriyorlardı. Bunu müteakip Gaznelilere yarı bağımlı bir durumun kabulü şartıyla, barış sağlanır gibi ol duysa da, devamlı olamamıştır. Bir süre sonra Selçuklular, kendilerine ay nlan bölgelerin yetersizliğinden bahsederek Merv, Serahs ve Bâverd’ind<sub>e</sub> ilavesini istediler. Tabiatıyla Sultan Mesud buna çok sinirlendi.</p>
<p>Selçuklu-Gazneli münasebetlerinin ikinci merhalesinde, Serahs yakınlarında Talhâb denilen yerde 1038 Mayısının üçüncü haftasında Hâcib Suba­şı komutasındaki Gazneli ordusu, bilhassa Çağrı Bey’in gayretleriyle ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Böylece Horasan kesin biçimde Selçuklu idaresine girmiştir. Bunun üzerine bölge aile fertleri (Çağrı Bey, Musa İnanç Yabgu, Tuğrul Bey’in ana bir üvey kardeşi Yusuf Yınal’ın oğlu İbrahim Yinal) ara­sında paylaşılmıştır. Şimdi artık Tuğrul Bey devletin başındadır ve Nişabur’u merkez edinmiştir. Burada kendisine “es-Sultanu’l-Muazzam” unva­nıyla hutbe okunmuştur. Bunun yanında hemen gerekli askerî düzenleme ya­pıldığı gibi, Selçukluların bölgedeki durumlarım meşrûlaştıran Halife Ka-im-Biemrillah (1031-1075)’ın elçisi de Nişabur’a gelmiştir. Netice itibarıy­la 1038 Mayısında kazandıkları zafer, Selçukluların müstakil bir devlet kur­maları yolundaki çok önemli bir merhaleyi oluşturmuştur.</p>
<p>Selçuklularla Gazneliler arasındaki üçüncü büyük savaş daha önemli sonuçlar doğuracaktır. Bu sırada içinde bulunduğu durumun ciddiyetini anlayan Sultan Mesud, bu defa ordunun yönetimini bizzat üstlenmişti. Sultan 300 savaş fili ile desteklenen 50.000 süvari ve piyadeden oluşan or­dusunun başında Belh’e geldi ve hemen Serahs’a doğru yürüdü. Onun or­dusunda bulunan dönemin tarihçisi Beyhakî’ye göre; “Bütün Türkistan’ın da mukavemet edemeyeceği kadar büyük ve techizatlı” bir ordu kurulmuş­tu ve yeni katılan kuvvetlerle durmadan sayısı artıyordu.</p>
<p>Çağrı Bey Serahs’ta idi. Tuğrul Bey Nişabur’dan oraya hareket etti Musa Yabgu da oraya gelmişti. Selçuklu ordusu 20.000 süvariden oluşu­yordu. Çağrı Bey, savaş taraftarıydı. Ramazan 430/Mayıs 1039’da başlayan uzun muharebelerde Selçuklular, yıpratma savaşları yapmak üzere dağınık şekilde, çöllere çekildiler. Sultan Mesud, Selçukluların boşalttığı Nişabur’a girdi (Kasım 1039). Bu arada Gazneli ordusunun sahra savaşlarına uygun olarak yetiştirilmesine çalışıldı. Baharda Çağrı Bey’in ısrarıyla Selçuklular ortaya çıktılar. Kendilerini takip eden Gazneli ordusunu devamlı olarak taciz ediyorlar, su şebekesini tahrip ederek geriye çekiliyor­lardı.. Sonuçta yeni iltihaklar dolayısıyla sayısı aşağı yukarı 100.000 civa­rına ulaşmış bulunan Gazneli ordusuyla Selçuklu ordusu, Merv yakınında Dandanakan hisarı önünde, bugünkü Taşrâbâd (taş şehir, taş kasaba)’da karşılaştı. Üç gün boyunca (7-9 Ramazan 431/22-24 Mayıs 1040) süren çarpışmalar sonunda Gazne ordusu büyük bir hezimete uğradı. Hazîneleri ve külliyetli miktardaki savaş malzemesi Selçukluların ellerine geçti. Sul­tan Mesud, maiyetindeki yüz kadar askerle güçlükle Gazne’ye ulaştıysa da, savaşın tesirinden kurtulmak ve tekrar güçlenmek amacıyla Hindis­tan’a giderken, kendi adamları tarafından öldürüldü. Neticede Gazneliler Horasan’ı kesin olarak kaybederken, İran muhtemel hiç bir direnci kalma­yan açık bir ülke durumuna düşmüştü. Fakat savaşın esas önemi, Selçuk­lu Devleti’nin kesin olarak müstakil bir devlet tarzında bununla kurulmuş olmasındadır. Nitekim muharebenin son günü Cuma namazından sonra Tuğrul Bey, Selçuklu Devleti’nin sultanı ilan edildi. Civar hükümdarlara fetihnâmeler gönderildi.</p>
<p>Dandanakan’dan bir ay sonra Selçuklu ileri gelenleri Merv’de, kur­dukları devletin asıl teşkil ve tanzimini hedefleyen ve Tuğrul Bey’in ko­nuşmasıyla açılan büyük bir kurultay düzenlediler. Rivayete göre kurultay açılışında Tuğrul Bey, eline aldığı bir oku ağabeyi Çağrı Bey’e vermiş ve bunu kırmasını istemişti. O, oku kolayca kırmıştı. Ok sayısı ikiye çıktığın­da da zorlanmayan Çağrı Bey, üç oku güçlükle kırmış, dört ok yanyana geldiğinde ise kırması mümkün olamamıştı. Selçuklu ailesine aralarında dayanışmanın zaruretini göstermeyi hedefleyen Tuğrul Bey, bunun üzeri­ne bir nutuk irad ederek, birlik halinde bulunmalarını, yoksa tek tek oklar halinde kolayca kırılabileceklerini ifade etmişti. Tuğrul Bey bu düşünce­lerinde çok haklıydı ve daha kendisinin hükümdarlığı döneminde, başta ana bir kardeşi İbrahim Yınal ve amcasının oğlu Kutalmış’ın uzun süreli isyanlarıyla karşılaşmıştı. Bunlardan birincisini güçlükle halledebilecek, diğeri ise halefi Alp Arslan’a kalacaktı.</p>
<p>Önemli kararların alındığı Merv kurultayında, öncelikle Türklerin çok eskiden beri sahip oldukları cihan hakimiyeti ülküsü uyarınca, gerek doğu­da ve gerekse batıda hedeflenen fetihler kararlaştırıldı. Ayrıca Tuğrul Bey’in imzasını taşıyan bir mektup, Selçuklu elçisi Ebû İshâku’l-Fukkâı ile Bağdat’a Halife Kâim-Biemrillah’a gönderildi. Mektupta Hora­san’daki son durum açıklanarak, bölgede adaletin tesis edildiği, Hak yolunda yürüneceği, Emîru’l-Mü’minîn’e sadakatle bağlı oldukları ifade ediliyordu. Kurultayda alınan kararlardan biriyle de, ülke ve ileride fethe­dilecek bölgeler, Selçuklu hanedânma mensup üç reis arasında taksim edilmiş, yeni kurulan devlet iyi yetişmiş Gazneli ve Sâmânî görevlilerle takviye edilmişti.</p>
<p>Serahs ve Belh şehirlerinin dahil bulunduğu Ceyhun ve Gazne arasın­daki bölge merkez Merv olmak üzere Melikü’l-Mulûk Çağrı Bey’e; He- rat merkez olmak üzere Büst ve Sistan havalisi Musa İnanç Yabgu’ya; Başkent Nişabur’da kalmak üzere Irak bölgesi bütün Selçukluların sultan sıfatıyla Tuğrul Bey’e verildi. Hanedânın ikinci derecedeki mensuplarına da diğer yerler verilmişti.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nesimi Yazıcı &#8211; İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi s.206-212</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/">Büyük Selçuklular 1040-1157 (1. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadolu Selçuklularında Devlet Yapısının Şekillenmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-selcuklularinda-devlet-yapisinin-sekillenmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-selcuklularinda-devlet-yapisinin-sekillenmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2017 12:48:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet Yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Keyhüsrev]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı İmparatorşuğu]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Ve Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13721</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş Çok iyi bilinen bir husustur ki, Türk örfünde ve töresinde devlet, devleti kuran ailenin (hanedanın) erkek fertlerinin ortak malı kabul edilir, hanedana mensup fertlerin tamamının devlet yönetimine katılma hakları bulun&#8221; maktadır. Devlet, kutsal bir varlık olduğu gibi, onu kuran ailenin fertleri de kutlu kişilerdir. Devletin başında bir hakan bulunur. Hanedana mensup olan diğer fertler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anadolu-selcuklularinda-devlet-yapisinin-sekillenmesi/">Anadolu Selçuklularında Devlet Yapısının Şekillenmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-13718 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-300x200.jpg" alt="" width="509" height="340" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2.jpg 960w" sizes="(max-width: 509px) 100vw, 509px" /></a></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Çok iyi bilinen bir husustur ki, Türk örfünde ve töresinde devlet, devleti kuran ailenin (hanedanın) erkek fertlerinin ortak malı kabul edilir, hanedana mensup fertlerin tamamının devlet yönetimine katılma hakları bulun&#8221; maktadır. Devlet, kutsal bir varlık olduğu gibi, onu kuran ailenin fertleri de kutlu kişilerdir. Devletin başında bir hakan bulunur. Hanedana mensup olan diğer fertler ikinci, üçüncü dereceden yöneticiler olarak ülkenin (Devletin) kendi payına düşen yöresini elinde bulundurur ve baştaki hakana tabi olarak yönetime iştirak ederler. Bu hiyerarşinin bozulması durumunda hanedan üyeleri arasında savaşlar vuku bulmaktadır. Zaman zaman bu savaşlar sırasında hanedan üyesi olan prenslerin ölümleri veya öldürülmeleri de meydana gelmektedir. Bu prenslerin kanlarının yere (toprağa) akması uğursuzluğa ve talihin dönmesine sebep olacağına inanıldığı için, onların boğularak öldürülmelerine azamî itina gösterilirdi. Bu inançlarından dolayı Türkmenler hakan soyundan olmayan kişilerin etrafında toplanmaz ve siyasi mücadelelerinde onlara destek olmazlar.</p>
<p>İşte bu inanç ve töreden dolayı birçok Türk devletlerinde kurulduktan kısa bir zaman sonra doğu-batı veya kuzey-güney gibi isimlerle bölünmeler meydana gelmekte, bu durum devletlerin kısa sürede parçalanmasına yol açmaktadır. Kök Türkler&#8217; de ve Karahanlılar&#8217;da olduğu gibi. Dönem dönem devletin birliğini muhafaza etmek için hanedan içi çatışmalar yaşanmaktaydı. Büyük Selçuklu Devletindeki Yabguluk savaşları ve taht mücadeleleri gibi. Birçok Türk Devletleri&#8217;nin kısa ömürlü olması da bundan kaynaklanmıştır.</p>
<p>İslâmiyet&#8217;ten sonra kurulan Türk devletlerinde de bu inanç ve törenin (Töre hukuku) bazı değişmelere uğramakla beraber, devam ettiği görülmektedir. Bu dönemde devletin ve hanedanın kutsallığını vurgulamak için menkabeler imâl edildiği, devlete esrarengiz bir hüviyet verilmeye çalışıldığı görülür. Bunun için genel olarak tasavvufi motiflerden ve teorilerden yararlanılmaktadır.</p>
<p>Türkmenler tarafından kurulan Büyük Selçuklu Devleti döneminde Gaz-neniler&#8217;e karşı kazanılan Dandanakan zaferinden hemen sonra (1040) bu devleti kuran Selçuklu Hanedanı üyelerinin devletlerini Türk töresine ve örfi kanunlara göre yapılandırmaya çalıştıkları müşahede olunmaktadır. Tuğrul Bey Nişabur&#8217;da Sultan (Büyük Hakan) olarak ilan edilmiş, diğer hanedan üyelerinin her biri bir yöreye “Melik&#8221; (Yabgu) ünvanı ile gönderilmişlerdir. Çağrı Bey, Musa Yabgu, Kavrut, Alp Arslan, Yakuti, Kutalmış ve oğulları, İbrahim Yinal v.s. her bir hanedan üyesi bir yörede devlet yönetimini iştirak etmişlerdir. Bu yolla “Türk-Cihan Hakimiyeti Ülküsü”nün gerçekleşmesine çalışılmaktadır. Her melik bulunduğu yörede fetihler yaparak, ülkesini imar ederek hükümranlığını devam ettirmektedir.</p>
<p>Bu yazıda Anadolu Selçukluları&#8217;nda yukarıda ana hatlarıyla tasvir edilen Türk devlet anlayışının uygulamasında ne gibi yenilikler olduğu, nasıl bir yapılanmaya gidildiği gösterilmeye çalışılacaktır. Anadolu&#8217;daki sosyal, kültürel ve siyasî şartların bu yapılanmada ne gibi değişik uygulamalara yol açtığı belirtilecek ve bunun fikri ve felsefi temelleri açıklanacaktır. Anadolu&#8217;da ortaya çıkan bu devlet anlayışı ve yapılanmanın Osmanlı Devleti&#8217;ne de temel teşkil ettiği bu vesile ile gösterilecektir.</p>
<p><strong>Anadolu’da Siyasi Birliğin Tesisi</strong></p>
<p>Genel olarak Türkler&#8217;in Anadolu&#8217;yu fethi Malazgirt Zaferi (1071) ile başlatılır. Fuat Köprülü&#8217;nün de işaret ettiği üzere Malazgirt zaferini takip eden ilk yüz senede Türkler Anadolu&#8217;yu askeri bakımdan fethetmekle meşgul idi. Bu dönemde Anadolu&#8217;da siyasi bir belirsizlik hüküm sürmüştür. Bir yandan Selçuklu Devleti ile Anadolu&#8217;da kurulan diğer Türk Beylikleri arasındaki mücadeleler, bir yandan da Anadolu topraklarını çiğneyip geçen haçlı dalgaları bu topraklarda siyasi istikrarın sağlanmasını hem zorlaştırmış, hem uzatmıştır. Selçuklular zamanında Anadolu&#8217;da siyasi birlik ve istikrar ancak II. Kılıç Arslan&#8217;m saltanatının son yıllarında sağlanmıştır. Bu istikrarın sağlamasıyla birlikte Anadolu&#8217;da yoğun bir ilmi fikrî kültürel ve ticarî faaliyetler başlanmıştır. Gene bu istikrarla birlikte Anadolu&#8217;da sosyal kültürel ve sınâi nitelikli halk örgütlenmeleri görülmektedir.</p>
<p>Anadolu’ya Oğuzlarla birlikte Iranlılar da gelmişlerdi. Iranlılar daha çok tâcir, ilim adamı, meşayih ve müridler olarak Anadolu&#8217;ya gelmişler ve daha çok şehirlerde yerleşmeyi tercih etmişlerdi. Türkmen halklar ise, daha çok göçebe topluluklar halinde idiler ve fethedilen topraklara göçüyor ve kırsal bölgelere yerleşmeyi tercih ediyorlardı. Böylece Anadolu pek çok farklı kültürlerin birbiriyle tanıştığı ve etkilendiği bir muhit olmuştu. Yerli Hıristiyan Rum ve Ermeni halk kahir ekseriyeti Müslüman olan milletlerle yüz yüze gelmiş ve iç içe yaşamak durumunda olmuşlardır. Şüphesiz Anadolu&#8217;da farklı dinlere ve ırklara mensup insanlar, zümreler bulunuyordu. Fakat ekseriyet itibariyle Islam Hıristiyan kültürünün etkileşmesi ön plândaydı. Bu iki dine mensup insanların karşılıklı kültürel etkileşmeleri daima islamiyet lehine bir gelişme göstererek Anadolu&#8217;nun Islamlaşması gerçekleşmiştir. Tabii kültürel faaliyetler içinde Türklerin ön plânda bulunmaları, Türk nüfusunun göçlerle sürekli artış göstermesi siyasî otoritenin Müslüman Türklerde olması Anadolu&#8217;nun İslamlaşması yanında Türkleşmesi sonucunu da doğurmuştur.</p>
<p>II. Kılıç Arslan uzun mücadelelerden sonra Danişmendoğulları Devle-ti&#8217;ni ortadan kaldırarak Anadolu&#8217;da siyasî birliği sağladığı halde ülkesini 11 oğlu arasında paylaştırarak bu siyasî birliği kendi eliyle dağıtmıştır. O, her oğlunu bir yöreye Melik statüsü ile tayin etmişti. Kendisini de Sultan olarak merkeze alıp bu Meliklerin üstünde siyasî otorite kurmayı düşünmüştür. Ancak kendisinden sora ülkesinin birliğinin devamını sağlayacak düzenlemeyi belirleyememiş veya düşündüğünü uygulamaya koyamamıştır. Bu yüzden o daha hayatta iken her biri bir yörede Melik olan oğulları Selçuklu tahtını ele geçirmek ve Sultan olmak için birbirleriyle mücadeleye tutuştular. II. Kılıç Arslan&#8217;ın ölümünden sonra da devam eden bu mücadelede Malatya&#8217;daki kültürel fikrî çevrede yetişen ve eğitim gören I. Gıyaseddin Keyhüs-rev ile Tokat ve Amasya çevresindeki kültürel ve fikrî ortamda yetişen ve Tokat Meliki olan Rükneddin ile Tokat ve Amasya çevresindeki kültürel ve fikrî ortamda yetişen ve Tokat Meliki olan Rükneddin Süleyman Şah ön plâna çıktıkları görülür. Bunun sebebi şudur:</p>
<p>Selçuklular zamanında Tokat ve Malatya çevresinde birbirinden farklı ve birbiriyle zıtlaşan ve rekabet halinde bulunan iki ayrı fikrî ve kültürel çevre teşekkül etmiştir. Tokat Amasya, Niksar çevresinde Danişmendoğulları&#8217;ndan tevarüs eden Türk milli kültürüne dayalı bir kültürel çevre, Alplık ve Gazilik ülküsünden kaynaklanan siyasi bir yapılanma meydana gelmiştir. Buna karşılık Malatya ve yakın çevresinde ise İran millî kültürüne dayalı bir kültürel yapılanma teşekkül etmiştir. O dönemde birbiriyle siyasi rekabet halinde bulunan bu iki farklı kültürel çevrede farklı siyasî güç odaklan oluşmuştur. Bu iki farklı siyasi zihniyet arasındaki rekabet ve zıtlaşma Anadolu Selçukluları tarihi boyunca devam etmiş, pek çok sosyal ve siyasî olayların meydana gelmesine ve hatta devletin yıkılışının en önemli sebebi olmuştur.</p>
<p>Tokat ve Malatya Danişmendoğulları zamanında bu kültürel özellikleriyle iki önemli ilim ve fikir merkezi haline gelmiştir. Bu durum iki beldenin Selçuklular zamanında da Şehzadelerin tahsil ve eğitim merkezi olarak belirlenmesine sebep olmuştur. Böyle olunca da bu iki kültürel çevre zaman zaman kendi beldelerinin Şehzadelerini iktidara getirme gayreti içinde olmuşlar ve bu yönde faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bu da Şehzadeler arasında sık sık taht mücadelelerinin baş göstermesine ve Sultanlara suikast düzenleme olaylarının yaşanmasına sebep olmuştur.</p>
<p>Bu devirde devlet hizmetinde bulunan beyler ve emirler da ya bu iki zihniyetten birine mensup veya birini tercih etme durumunda olmuşlardır. Genel olarak Malatya çevresindeki zihniyetin iktidarlar üzerindeki ilmi, kültürle ve siyasi ağırlığının daha müessir ve yönlendirici olduğu görülmektedir. Bu iki siyasi zihniyet mensubu yöneticiler ve fikir adamları bu gün siyasi partilere benzer bir faaliyet içinde bulunmuşlardı. O dönemde Anadolu&#8217;da bulunan dini ve sosyal nitelikli kuruluşlar (tarikatlar ve sınai ve sosyal kuruluşlar) da bu siyasî zihniyetlerden birine destek olmuşlar ve destekledikleri zihniyetin halk içindeki siyasi tabanının oluşması yönünde faaliyet göstermişlerdir. Bu konuyu ayrı bir makalede örnekler göstererek geniş olarak ele alıp yayınlamış olduğumuzdan1 burada kısa kesiyor ve esas konuya dönüyoruz.</p>
<p>II. Kılıç Arslan&#8217;ın ölümünden sonra yukarıda sözünü ettiğimiz iki Şehzade arasındaki taht mücadelesi Harput ve Malatya&#8217;da eğitim gören I. Gıyaseddin Keyhüsrev ile Tokat ve çevresindeki Türkmen muhitin Meliki olan Rükrıeddin Süleyman Şah arasında baş göstermesi işte bu iki kültürel çevrede odaklaşan iki farklı siyasî iradenin ön plâna çıkmasından kaynaklanmıştır.</p>
<p>Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev 1192 yılında babası □. Kılıç Arslan&#8217;ın desteği ile tahta geçmişti. Fakat bir müddet sonra Tokat Meliki olan kardeşi Süleyman Şah kendisine karşı ayaklanmış ve onu Konya&#8217;da muhasara altına almıştı. Sonuçta 1. Gıyaseddin Keyhüsrev 1196&#8217;da Konya&#8217;yı ve Anadolu&#8217;yu terk etmeye mecbur kalmıştır. Keyhüsrev şehzadeliği döneminde bir süre Uluborlu Melikliği&#8217;nde bulunmuştur. Burada bir çevresi ve destekçileri vardı. Bu yüzden Süleyman Şah onu Anadolu&#8217;yu terke mecbur ederken batıya yani dayılarının bulunduğu Bizans&#8217;a ya da Uluborlu yönünde gitmesine müsaade etmemiş olmalıdır. Tahtını kaybeden Keyhüsrev önce Halep&#8217;e Selahaddin Eyyübi&#8217;nin oğlu el Melikü&#8217;z-zahir&#8217;in yanına gitmiştir.</p>
<p>Oradan Di-yarbekir, Ahlat ve Harput&#8217;a gitmiş, güney ve doğu Anadolu&#8217;daki devletlerden umduğu destek ve yardımı bulamayınca Trabzon&#8217;a gelmiştir. Trabzon Kom-nenoslar Hanedanı&#8217;nın yardımı ile deniz yoluyla İstanbul&#8217;a, giderek dayılarına sığınmıştır. Sekiz yıl sürgün hayatı yaşayan. Gıyaseddin Keyhüsrev burada iken Anadolu Selçukluları Delveti&#8217;nin Bizans&#8217;a sının olan uç bölgelerdeki hudut muhafızları konumundaki Türkmen beğlerle irtibat kurmuş ve onlardan,kaybettiği tahtını tekrar ele geçirmek hususunda destek sözü almıştır. Bu Türkmen beğler uygun bir zamanda onu Anadolu&#8217;ya davet etmişlerdir.</p>
<p>Kayınpederi olan Komnenoslar sülalesinden Manuel Mavrazemos&#8217;u da yanına alan Gıyaseddin Keyhüsrev onun çok büyük destek ve yardımlarına nail olarak İzmit, Kütahya üzerinden Uluborlu&#8217;ya gelmiştir. Onun bu güzergâhı takip ederek Anadolu&#8217;ya intikali tamamen Manuel Mavrazemos&#8217;un yardım ve çabalarıyla gerçekleşmiştir. Uç Türkmenlerinden ve Mavrazemo-zus&#8217;un Bizanslı askerlerinden müteşekkil bir ordu ile Uluborlu&#8217;dan Konya üzerine yürümüştür. Büyük güçlüklerden sonra nihayet 1204 yılı başlarında tekrar tahtına kavuşmuş, tahtan indirdiği yeğeni Süleyman-Şah&#8217;ın oğlu III. İzzeddin Kılıç Arslan&#8217;ı tutuklamış bilahare de onu boğdurmuştur.</p>
<p><strong>Anadolu Selçuklularında Devletin Yeniden Yapılanması</strong></p>
<p>1. Giyaseddin Keyhüsrev&#8217;in tahtı ele geçirmesinin ardından devlet yapısında ve yönetimde yeni bir yapılanmaya girdiği görülmektedir. O bunu yapmak suretiyle devlete kalıcı bir düzen vermiş olacağını ve bu yolla Anadolu&#8217;da bulunan farklı etnik ve dinî zümreler arasında barış ve güven ortamı yaratmış olacağım düşünüyordu. Bu yolla güçlü, toplayıcı ve birleştirici büyük bir devlet modelini gerçekleştirmeyi plânlıyordu. Böylece Anadolu Selçuklularında yeni bir devlet anlayışı ve yeni bir mutlu toplum inşa etmesi düşüncesi doğmuştur. Bunu Türk Cihan Hakimiyeti Ülküsü&#8217;nün yeni bir uygulama biçiminin gündeme getirilmesi olarak düşünebiliriz.</p>
<p>I. Gıyaseddin Keyhüsrev bu amacını gerçekleştirmek için ilk iş olarak yeniden tahtı ele geçirmekte Komnenos Manuel Mavrazemos&#8217;dan çok büyük yardım ve destek gördüğü için ikinci defa iktidara gelişinin hemen ardından Emir Mavrazemos&#8217;u Melik ünvanıyle Uç bölgesine göndermiştir. Uluborlu, Denizli ve Honas&#8217;ı ona vermiştir. Böylece Anadolu&#8217;da ilk olarak yöneticisi Hıristiyan olan Selçuklu Devleti&#8217;ne bağlı bir Meliklik kurulmuştur. Kendisi ve oğlu İoannes Hıristiyan olarak bu görevlerini sürdürdüler. Fakat torunu olan Denizlili Mehmed el-Mevrazemi Müslüman olmuş ve Uc Beği olarak görevine devam etmiştir. 2</p>
<p>I. Gıyaseddin büyük oğlu İzzeddin Keykavus&#8217;u yukarda bahsedildiği üzere İran kültürünün merkezi durumunda olan Malatya&#8217;ya Melik olarak Güneydoğu Anadolu&#8217;nun yönetimini de ona vermiş oluyordu. Diğer oğlu Alâeddin Keykubâd&#8217;ı da Tokat&#8217;a gene Melik olarak gönderdi. Türkmenler&#8217;in yoğun olduğu ve Danişmend İli diye anılan Kuzey Anadolu&#8217;nun idaresini de bu oğluna vermiştir. Kendisi de büyük Sultan olarak başkent Konya&#8217;dan bütün bu Melikliklere vaz&#8217;iyyet ediyordu. Böylece I. Gıyaseddin Keyhüsrev Afrasyab&#8217;ın soyunda gelen bir hakan olarak Turan! kavimlerin büyük hakanı, destani İran şahlarının unvanı olan Keyhüsrev unvanını kullanarak eski İran şahlarının devamı olduğunu ve nihayet Diyar-ı Rum&#8217;da Kayser-i Rum&#8217;un yerine kaim bir Kayser olduğunu, Anadolu&#8217;daki dini ve etnik zümrelere empoze ve onların hamasi duygularını tatmin etmeyi düşünmüştür.</p>
<p>Nitekim o dönemde Anadolu&#8217;da yaşayan Türkmen asıllı Şeyh Evhadüd-din Hâmid el-Kirmanî, Gıyaseddin Keyhüsrev&#8217;e hitaben yazdığı bir rubaide şöyle demektedir:</p>
<p>&#8220;Kayzer&#8217;in ayağının altında yer eskimekteydi. Köşkü gökyüzüne yükselmişti. Ey Keyhüsrev onun yerini almış durumdasın. Söyle o köşk nerede? Kayser ise sanki hiç yaşamadı.”</p>
<p>O halde I. Gıyaseddin, oğulları ve ahfadının Keyhüsrev, Keykavus, Keykubâd, Keyferidün gibi destani İran Şahlarının unvanlarını kullanmaları İran kültürüne duyulan hayranlıktan çok politik bir amacı bulunduğu göz ardı edilmemelidir. I. Gıyaseddin Keyhüsrev bütün bu dinî ve etnik zümreleri kendi siyasî otoritesi altında toplayarak ve kendini merkeze alarak Aandolu&#8217;da istikrar ve barış ortamı yaratmaya çalışmıştır. Böylece bu yeni devlet felsefesinin ve siyasî anlayış ve düşünüş biçiminin yapılanmasına yönelik bir çalışma yürütülmüştür. Nitekim bundan sonradır ki bu dönemde Anadolu&#8217;da Selçuklu Devleti hizmetinde çok sayıda Rum ve Ermeni kökenli kontlar İran ve Türkmen kökenli emirler görülmektedir.</p>
<p>I. Giyaseddin Keyhüsrev, bu düzenlemeleri gerçekleştirdikten sonra bu emir ve kontların desteği ile Antalya&#8217;yı ve Samsun&#8217;u fethederek devletin sınırlarını Akdeniz ve Karadenize ulaştırmıştır. Bundan sonra ki Anadolu Selçukluları sultanları ‘‘Sultanü&#8217;l-Arabî ve&#8217;l-Acem&#8221; (Arap ve Acem halkların sultanı) unvanlarına, “Sultanü&#8217;l-bahreyn&#8221; (İki denizin sultanı) unvanını da katmışlardı. Ondan sonra gelen Selçuklu sultanları da bu unvanı kullanacaklardır.</p>
<p>Gıyaseddin ikinci defa iktidara gelince hocası Malatyalı Şeyh Mecded-din İshak&#8217;ı cülûsunun 34. Abbesî Halifesi en-Nasır li-Dinillah&#8217;a bildirmek üzere diplomat olarak Bağdad&#8217;a göndermiştir. Bu dönemde Abbasî Halifesi bütün İslam dünyasının ruhanî lideri olarak &#8220;Fütuvvet Teşkilatı&#8221; diye anılan bir örgüt kurmuş İslam dünyasındaki bütün şeyh ve müritlerin ve devlet adamlarını bu örgüte üye olmaya çağırmıştı. O bu örgüt vasıtası ile hilâfet otoritesini bütün İslam alemine kabul ettirmeye çalışıyordu. Mecdeddin İshak Bağdad&#8217;da halife ile görüştükten sonra o yıl hacca da gitmiş, hac dönüşü gene Bağdad üzerinden Anadolu&#8217;ya dönerken Fütuvvet Teşkilatı&#8217;nın üyeleri olan çak sayıda şeyh, ilim ve fikir adamı zevatı Anadolu&#8217;ya celbet-miştir.</p>
<p>Bunlar arasında ünlü Nağribli sofi Muhyiddin İbnü&#8217;l-Arabî, Şeyh Evhaded-din Hamid el-Kirmanî Ahi Evren diye bilinen Hace Nasireddin Mahmud da bulunmaktadır. Şeyh Mecdeddin İshak&#8217;ın bu diplomatik faaliyetleri ile Anadolu Selçuklu Devleti ile Abbasî Halifesi arasında siyasî ve kültürel ilişkiler kurulmuş oluyordu. Bu ilişki ve dayanışma sonunda Selçuklu sultanı Halife&#8217;nin kurduğu Fütuvvet Teşkilâtı&#8217;na üye olmuş ve bu teşkilâtın üniforması olan şed bağlamış ve şalvar giymiştir. Böylece Sultan I. Giyaseddin Keyhüsrev kutsal bir kişilik kazanmış oluyordu. Anadolu Selçuklu Devleti İslam dünyası ile de kültürel ve siyasî bağını bu yolla devam ettirmeye çalışmıştır.</p>
<p>Bu yeni siyâsi yapılanmanın devrin yazarları üzerinde de etkisini gösterdiği görülmektedir. Meselâ: Ahi Teşkilâtı&#8217;nın fikrî mimarı olan Ahi Evren Hace Nasıreddin Mahmud 1257 yılının Zi&#8217;l-hicce ayında Sultan II. izzeddin Keykavus&#8217;a sunduğu bir siyaset-name olan &#8220;Letâif-i hikmet&#8221; adlı eserinde sultana: Anadolu&#8217;daki Hıristiyan halka karşı iyi davranmasını ve devlet bütçesinden onları da faydalandırmasını tavsiye etmektedir.4</p>
<p>Böyle bir siyasi tedbir ve proje ile Danişmendoğulları zamanında Malatya çevresinde mevcut olan İran milli kültürüne dayalı kültürel yapılanmadan neş&#8217;et eden siyasi ve kültürel çevre ile Tokat, Sivas, Amasya yöresinde Türk Kültürü ve Türk töresinden kaynaklanan siyasi ve kültürel çevre arasındaki rekabet ve mücadeleye son verme plânlamıştır. Yerli Hıristiyan halklar ile Müslüman halklar arasında da barış ve güven ortamı yaratmaya çalışılmıştır.</p>
<p>Giyaseddin Keyhüsrev&#8217;den sonra oğulları da onun bu düzenlemelerine azami riayet etmişlerdir. I. izzeddin Keykavus, Sinop&#8217;u zaptetmiş ve burada bir tersane inşa ederek Karadeniz’e açılmış, Güneyde Antalya’yı yeniden fethederek şehrin kale ve surlarını tahkim etmiş ve burada da muhkem bir tersane inşa etmiştir. Güneydoğu Anadolu&#8217;da da fetihler gerçekleştirerek anadolu&#8217;ya açılan ticaret yollarını güvence altına almaya çalışmıştır. Sultan Alaeddin Keykubâd da Hüsameddin Çoban komutasında bir donanmayı Karadeniz&#8217;in kuzeyine sevk ederek Kırım ve Deşt-i Kıpçak’ı fethetmiş ve böylece Anadolu Selçuklularında ilk defa deniz aşırı bir ülke fethedilmiştir.</p>
<p>Alaeddin Keykubâd güneyde Alanya&#8217;yı fethederek şehri yeniden kurmuş, muhkem surlar ve tersaneler inşa etmiştir Alanya yakınlarında inşa ettiği Alara Hanı kitabesinde kendisini “Sultanü&#8217;l-Arabi ve&#8217;l-Acemî&#8221; (Arabın ve Arap olmayanların sultanı) lâkaplarının yanında &#8220;Sültanü’r-Rumi ve&#8217;l- (Acemi&#8221; Arabın ve Arap olmayanların sultanı) lâkaplarının yanında “Sultanü&#8217;r-Rumi ve&#8217;l-Ermeni ve&#8217;l-Efrenc&#8221; (Rum, Ermeni ve Batılı halkların sultanı) lâkapları ile de tavsif etmesi onun babası I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in gerçekleştirmeye çalıştığı politik düşünceyi daha da ileriye götürdüğünü göstermektedir.</p>
<p>2. Gıyaseddin Keyhüsrev, dedesi I. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından belirlenen ve uygulanan bu siyasi anlayışa ve yapılanmaya muhalif bir siyasi tutum içinde olduğu görülmektedir. Bu muhalefetini iktidara geldiği yıl yani 635 (1238) yılında inşa ettiği Eğirdir Hanı&#8217;nın kitabesinde göstermektedir.</p>
<p>O, bu kitabede kendisini Zü’l karneyn’in soyundan gelen zamanın Keyhüsrev&#8217;i ve zamanın ikinci İskender’i olarak göstermekte ve Türkmen zümreleri  (Havaric) ezen onlara göz açtırmayan bir Hakan olduğunu bildirmektedir. İşte onun bu tutumu Anadolu&#8217;daki Ahi ve Türkmenlerin 638 (1240) yılında onun iktidarına karşı isyan etmelerine sebep olmuştur. Bu isyan Türkmen babalar (şeyhler) tarafından çıkarıldığı için &#8220;Babaîler İsyanı&#8221; diye meşhurdur. Bu sultanın, Türkmen yörelerin meliki iken sultan olan ve saltanatı döneminde Türkmenlerle iyi ilişkiler içinde bulunan babası Alaeddin Keykubâd&#8217;a suikast düzenleyerek tahta geçmesinden dolayı Türkmen ve ahi çevrelerin tepkisi ile karşılaştığı için saltanatın ilk yılından itibaren Türkmen halka karşı menfi bir tutum içine girmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bunda İranî çevrelerin de rolünün bulunduğunu da düşünüyorum.</p>
<p>II. Gıyaseddin Keyhüsrev&#8217;in ölümünden sonra üç oğlu saltanata talip konumda olmuşlardı. Bu sultan ölmeden önce en küçük oğlu (7 yaşında) olan IL Alâeddin&#8217;i veliaht tayin etmişti. Fakat devlet adamları sultanın bu tavsiyesine uymamışlar, büyük oğlu (12 yaşında) II. İzzeddin Keykavus&#8217;u tahta geçirmeyi uygun bulmuşlardı. Bu yıllarda 1243 yılında vuku bulan Kösedağ yenilgisinden beri Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollar&#8217;a tabi bir devlet konumuna düşmüş bulunuyordu. O sırada Moğol Kaanının talıta geçiş (cülûs) törenine Anadolu&#8217;yu temsilen II. Giyaseddin&#8217;in ortanca oğlu iV. Rükneddin Kılıç Arslan gönderilmişti.</p>
<p>Dönüşünde Moğal Kaanı ona menşur vererek onu Anadolu&#8217;nun (Diyar-i Rum) sultanı olarak gönderdi. Bu durum haliyle Anadolu&#8217;da ciddi bir krizin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İşte böyle bir durumda ünlü devlet adamı Celâleddin Karatay (Rum kökenlidir) her üç şehzadeyi aynı anda sultan konumuna getirerek bu krizi aşmaya çalıştı. Karatay üç şehzadenin naibi (Naibü&#8217;s-saltana) olarak onlar adına yapacağı her iş ve uygulamada her üç sultandan onay alarak devleti yönetmiş ve başarılı da olmuştur. Bu devreye üçlü saltanat dönemi diyoruz.</p>
<p>Celâleddin Karatay 1254 yılı Ramazan ayında vefat etmesi ile bu üçlü saltanat devresi sona erdi. IL Alâeddin Keykubâd bu tarihten önce ölmüş olduğu için Taht mücadelesi diğer iki kardeş arasında baş gösterdi. II. İzzeddin Keykavus, IV. Kılıç Arslanı bertaraf ederek L Gıyaseddin Keyhüsrev&#8217;in belirlediği devlet yapısını yeniden ihya etmeye çalışıyordu. Anadolu&#8217;da Ahi ve Türkmen çevreler bu yönde ona destek veriyorlardı. Bilge bir kişi olan Kadı İzzeddin&#8217;i kendisine vezir edinmişti. Bu amacına ulaşmak için öncelikle Moğolları Anadolu&#8217;dan söküp atmak ve onların Selçuklu Devleti&#8217;nin iç işlerine müdahalesini önlemek gerekiyordu. Fakat ıV. Kılıç Arslan ve destekçileri Moğolların da askeri desteğini yanlarına alarak İzzeddin Keykavus&#8217;u</p>
<p>Anadolu&#8217;yu terke mecbur ettiler. Böylece IV. Kılıç Arslan 1259 yılında Moğollar&#8217;ın desteği ile iktidara gelmiş oldu.</p>
<p>Bu olaylardan sonra artık Moğollar Anadolu Selçukluları Devleti&#8217;nin yönetimini tamamen kontrolleri altına aldılar. Diledikleri şehzadeyi iktidara getiriyor veya tahttan indiriyorlardı. Devletin yüksek kademelerine kendi adamlarını tayin ediyorlardı. Bu y،îzden Anadolu&#8217;da artık bir Selçuklu Devleti yapısından ve bu yapının uygulanmasına ilişkin Selçuklu Devleti&#8217;nin iradesinden söz etmek imkânsızdır.</p>
<p>I. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında ortaya çıkan bu devlet felsefesi ve huzurlu, mutlu toplum inşa etme düşüncesi zamanla Osmanlılara da intikal etmiştir. Şüphesiz bu düşüncenin Osmanlılar&#8217;a intikalinde Anadolu&#8217;daki tasavvufî zümreler rol oynamışlardı. Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşunda ve devletin yapılanmasında Orta Anadolu orjiinli üç dinî ve fikri akım önemli rol oynamıştır. Bunlar Konya&#8217;da Sadreddin-i Konevî’nin (öl. 1274) başlattığı “Ekberiyye&#8221; denilen fikir akımı, Ahi Evren Hâce Nasıreddin Mahmud (öl. 1261) önderliğini yaptığı &#8220;Ahi ve Bacı Teşkilâtı&#8221; ve Hacı Bektaş-ı Veli (öl. 1271) ve halifelerinin kurduğu &#8220;Bektaşi Hareketindir. Selçuklu Devleti’nin önde gelen ilim ve fikir adamları olan bu üç zatın kurdukları örgütlerin mensupları Selçuklular zamanında mevcut olan yukarıda bahsini ettiğimiz yüksek devlet düşüncesini Osmanlılara intikal ettirmişlerdir.</p>
<p>Osmanlılarda bu düşünce çeşitli dinden ve etnik zümrelerden olan teb&#8217;a arasında adaleti tevzi etmek suretiyle huzurlu ve güvenli bir toplum yaratma şeklinde kendini göstermektedir. Buna ilave olarak devleti tasavvuftaki &#8220;Kutbiyyet Nazariyesi&#8221; esasına göre inşa ederek devlete kudsiyet ve ebed-müddet vasfı verilmeye çalışılmıştır. Sultan Yavuz Selim&#8217;in Mısır&#8217;ı fethetmesinden sonra Osmanlı Sultanları Halife unvanı da alarak devletlerinin kudsiyyetini Halifelik ile de te&#8217;yid etmişlerdir.</p>
<p><strong>Bu Siyasetin Toplumsal Etkileri</strong></p>
<p>Anadolu Selçuklularında sözünü ettiğimiz yapılanmanın gerçekleşmesinden sonra Anadolu&#8217;da sosyal, kültürel, siyasi ve ticarî alanlarda büyük gelişmelere vesile olduğu görülmektedir. Huzurlu ve güvenli bir toplumun yaratılması öncelikle ticarî alanda büyük gelişmelerin gerçekleşmesini sağlamıştır. Bu da haliyle Anadolu&#8217;da sosyal refahın bilimsel çalışmaların ve kültürel faaliyetlerin gelişmesine yol açmıştır.</p>
<p>Bilinen bir husustur ki, Selçuklular zamanında yaz aylarında (ağustos &#8211; eylül) Orta Anadolu&#8217;da Kayseri şehrinde milletler arası panayır yeri kurulurdu. Yabancıların katılmalarından dolayı bu pazara &#8220;Yabanlu Pazarı&#8221; deniliyordu. Her sene kurulan bu panayıra İran, Irak, Suriye, Mısır, Kafkasya ve Deşt-i Kıpçak’tan tacirler geliyorlar, getirdikleri mallan satıyorlar, ihtiyaç duydukları mallan buradan temin edip memleketlerine götürüyorlardı. Mağrib&#8217; den, Venedik ve Bizans&#8217;tan gelen tacirler burada Doğu malları (halı, kilim, ipek, bez ve bakış eşya gibi.) satın alıyorlardı.5</p>
<p>Bu dönemde Anadolu&#8217;da yoğun bir ticarî faaliyet mevcut idi. Bu ticarî faaliyetlerin sağlıklı yürümesi ve korunması için Anadolu baştanbaşa kervansaraylar ağı ile örülmüştü. Bu kervansarayların pek çoğu hâlâ ayakta duruyor ve hayranlık uyandırmaktadır. Kervan yolları doğudan ve güneyden birkaç güzergâhtan Anadolu’ya açılmakta ve Kayseri&#8217;de birleşmektedir. Kayseri&#8217;den de birkaç güzergâhtan Akdeniz ve Karadeniz limanlarına bağlanmaktadır. Zekeriyâ Kazvinî “Diyar-i Rum&#8217;un (Anadolu’nun) ağır kış şartlarına rağmen kış mevsimlerinde de bu kervan yolları çalışmaktadır. Bu Kervansarayları çoğunlukla sultanların hanımları ve kızları inşa etmektedir.&#8221; diyor.</p>
<p>O dönemde Anadolu’daki esnaf ve sanatkârların örgütlendikleri görülmektedir. Bunların örgütüne Ahi teşkilâtı (Ahiyân-ı Rum) denmektedir. Bu örgütün kadınlar koluna da Bacı Teşkilâtı (Bacıyân-ı Rum) denmektedir. Bu iki teşkilât da ilk olarak Kayseri&#8217;de kurulmuş daha sonraları Anadolu&#8217;nun diğer şehirlerinde de örgütlenmişlerdir. I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Kayseri&#8217;de Ahiler için büyük bir sanayi sitesi inşa etmişti. Otuz iki çeşit esnaf ve sanatkâr burada sanatlarını icra ediyorlardı. Selçuklular zamanında kurulan bu halk örgütleri Osmanlı Devleti&#8217;ni kuruluşunda ve yapılanmasında önemli hizmetler ifa etmişler ve Osmanlı tarihi boyunca varlıklarını sürdürmüşlerdir.</p>
<p>Bu siyasî düşünce Anadolu&#8217;daki dinî ve etnik zümreler arasında geniş bir hoşgörü ortamı yaratmayı gerekli kılmıştır. Devlet böyle bir ortam yaratmaya itina göstermiştir. Bu yüzden o dönemde Anadolu her türlü fikrî, dinî, tasavvufi faaliyetlere açık olmuştur. Muhtelif dinî tasavvufî etnik zümreler, Anadolu&#8217;yu duygu ve düşüncelerini tasavvufî ve dinî meşreplerini yaymak için uygun bulmuşlar ve uzak ülkelerden Anadolu’ya göçmüşler ve yerleşmişlerdi. Mevlânâ’nın babası Bahâ Veled, Şems-i Tebrizî meşhur sufi Muhyiddin İbnü&#8217;l-Arabî, Evhadeddin Hamid el-Kırmanî, Ebu Çafer Muhammed el-Berzaî Necmeddin-i Daye bunlardan bir kaç örnektir. Selçuklular zamanında Anadolu&#8217;dan doğmuş olan dinî ve tasavvufî hareketlerin bir çoğu (Mevlevilik, Bektaşilik) gibi günümüzde de varlıklarını devam ettiriyorlar.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Cogito – Selçuklular –  Sayı: 29 Güz, 2001 (Mikail Bayram)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anadolu-selcuklularinda-devlet-yapisinin-sekillenmesi/">Anadolu Selçuklularında Devlet Yapısının Şekillenmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-selcuklularinda-devlet-yapisinin-sekillenmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklular Anadolu’da</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-anadoluda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-anadoluda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2017 12:33:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1071 Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans İmparatorluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Cogito Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar]]></category>
		<category><![CDATA[Osmalı]]></category>
		<category><![CDATA[Rumlar]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Türkmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13717</guid>

					<description><![CDATA[<p>19 Ağustos 1071’de, Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan&#8217;ın süvari ordusu, Bizans ordusunu Van Gölü&#8217;ne uzak olmayan bir mesafede bulunan Malazgirt&#8217;te yendi ve imparator IV. Romanos’u esir aldı. 1071 Öncesi Bizans İmparatorluğu Bizans İmparatorluğu, Kutsal Roma İmparatorluğunun mirasçısı idi; ama 1071&#8217;de, imparator I. Theodosios&#8217;un ölüm tarihi olan 395&#8217;te son kez ulaştığı genişlikteki sınırlara sahip değildi artık. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-anadoluda/">Selçuklular Anadolu’da</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-13718 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-300x200.jpg" alt="" width="610" height="406" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/79e2f8de6c02d050b0ce6c8ecc5813a2.jpg 960w" sizes="(max-width: 610px) 100vw, 610px" /></a></p>
<p>19 Ağustos 1071’de, Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan&#8217;ın süvari ordusu, Bizans ordusunu Van Gölü&#8217;ne uzak olmayan bir mesafede bulunan Malazgirt&#8217;te yendi ve imparator IV. Romanos’u esir aldı.</p>
<p><strong>1071 Öncesi Bizans İmparatorluğu</strong></p>
<p>Bizans İmparatorluğu, Kutsal Roma İmparatorluğunun mirasçısı idi; ama 1071&#8217;de, imparator I. Theodosios&#8217;un ölüm tarihi olan 395&#8217;te son kez ulaştığı genişlikteki sınırlara sahip değildi artık. Batıda Roma devlet düzeni daha 5. yüzyılda çökmüştü. Doğuda ise Bizans İmparatorluğunun karşısına Sasanîler Devleti İran&#8217;da, aynı ağırlıkta ve hatta birçok alanda benzer bir rakip olarak ortaya çıkmıştı. Bizans, Balkan sınırında da Slavların ve Asyalı Barbarların gittikçe artan tehdidini sineye çekmek durumundaydı. Gerçi imparator I. İustinianos (527-565), düzeni sağlamış ve hatta batıda kaybedilen toprakları tekrar ele geçirmişti, ancak Reconquista&#8217;nın [kaybedilen toprakları geri alma girişimi] başarısı sürekli olmadı. 7. yüzyıl başında imparatorluğun nihai çöküşü herkesçe görülüyordu. Bu günlerde &#8220;kurtarıcı&#8221; olarak ortaya çıkan imparator Herakleios (610-641), diplomatik çabalarla Balkanlarda güvenliği sağladıktan sonra, Sasanîlere karşı başarılı bir savaşla, 630&#8217;a kadar, kaybedilen doğu eyaletlerini geri almakla kalmadı, aynı zamanda Ermenistan&#8217;da yeni toprakları da ilhak etti. Dinsel bir heyecanla yürütülen bu ölüm-kalım savaşında, en önemli maddesini &#8220;thema sistemi&#8221;nin oluşturduğu devlet reformu büyük rol oynamıştır. “Thema&#8221; aslında ordu demekti ve</p>
<p>sistemde ordunun birliği öngörülmekteydi; buna göre hem asker! hem de sivil yönetimin, &#8220;Strategos&#8221; denilen yetkili asker kumandanın elinde toplandığı &#8220;theına&#8221; bölgeleri yaratılmaktaydı. Sosyal temeli ise &#8220;Stratiot&#8221; denilen, askerlik hizmetiyle yükümlü hür köylüler oluşturmaktaydı. Çok çabuk harekete geçirtebiliyor, devlete o zamana dek alışılagelen paralı ordulara göre daha az masraf çıkarıyor ve hatta düzenli vergi ödedikleri için, bir miktar gelir de sağlıyorlardı. Herakleios&#8217;un ardılları zamanında geliştirilen bu sistem öncelikle, daha sonraları devletin omurgası işlevini üstlenen Anadolu&#8217;da yürürlüğe konmuştur.</p>
<p>Herakleios&#8217;un başarısı İslam karşısında boşa çıktı. Çok kısa zamanda halifelerin orduları İran&#8217;ı fethettiler; Roma İmparatorluğu&#8217;ndan Suriye ve Filistin’i (630), Mısır&#8217;ı (640) ve Afrika&#8217;nın Trablus&#8217;a kadar kuzey kıyılarını (647) kopardılar. Ancak Anadolu ve aynı şekilde, ilki 674’te olmak üzere, defalarca Araplar tarafrndan kuşatılan başkent Konstantinopolis elde tutulabilmişti.</p>
<p>Toprak kayıpları imparatorluk için olumsuz etkiler yapmakla kalmadı. Özellikle Patrikhane merkezi İskenderiye, epeydir Konstantinopolis’in önceliği karşısında, Hz. İsa&#8217;nın yaratılışı hususunda farklı görüşleri savunan ulusal ve dinsel bir muhalefetin odağı durumuna gelmişti. İmparatorlar, sokaktaki insanı da, bugün tahmin edilemeyecek ölçüde meşgul eden bu soruna, konsilleri görevlendirerek, birlik sağlamak amacıyla çözüm bulmaya çabalıyorlardı. Mısır&#8217;ın düşmesiyle birlikte imparatorluk 7. yüzyıl ortalarından itibaren özellikle Rum karakteıi taşımaya başladı ve Ortodoksluk, artık İskenderiyeli ilahiyatçılar tarafrndan eleştiriye uğramıyordu. Tarihsel ve siyasal ideolojisi bakımından bu Roma İmparatorluğu için artık &#8220;Bizans&#8221; terimi gündeme gelmişti. Kuzey Suriyeli İsauria Sülalesi zamanında (717-802) kilise barışı bir kez daha ciddi biçimde tehlikeye düştü, çünkü bu yöneticiler -herhalde başarılı bir şekilde yayılan İslam&#8217;ın da etkisiyle- ؛kona düşmanlığı (İkonoklazma = tasvir kırıcılık) taraftan idiler. 9. yüzyılda Ortodoksluk yeniden tesis edildi ve İslam akınları da geçici olarak durdu, öyle ki, Amorion (820-867) ve Makedonya (867-1056) sülaleleri zamanında Bizans İmparatorluğu parlak bir dönem yaşadı. &#8220;Bulgar kasabı&#8221; lakaplı II. Basileios Anadolu’yu, Balkan Yanmadası&#8217;nı ve Güney İtalya&#8217;yı, Kırım’ı, Ermenistan&#8217;ı ve Suriye&#8217;nin belli bölümlerini hâkimiyeti altında tutuyordu. Zengin ve soylu aileleri karşısına almaktan çekinmeyerek, popülariteyi umursamadığını açıkça belli eden bu güçlü imparator, devletin içinde çok farklı etnik, dinsel ve sosyal çıkarlar arasında denge kurmayı başarmıştı. Zayıf ardılları zamanında</p>
<p>Konstantinopolis’teki memur aristokrasisi, gücü kendi elinde topladı; bu ise sadece mücadele içinde olduğu askerî aristokrasinin değil, aynı zamanda imparatorluğun savunulmasının da aleyhine sonuç verdi. Savunmanın zaafa uğramasında kuşkusuz yüksek rütbeli askerlerin ve toprak sahiplerinin de payı vardı, çünkü Stratiot denilen hür köylüleri, toprağa bağlı ve sadece elde edilen ürünün sahibi durumuna indirmişlerdi. Halbuki, o sıralarda Bizans, batıda Normanlar, kuzeyde Asyalı Peçenekler ve doğuda Türkler olmak üzere, tüm sınırlarında düşman veya en azından huzursuz komşuların başgös-termeye başladığı dikkate alınırsa, o ölçüde güçlü ve yıldırıcı bir orduya gereksinim duyuyordu. Durum, askerleri iktidardan daha fazla uzak tutmanın olanağı kalmayacak denli tehlikeli bir hal almıştı: Kapadokyalı soylu ve deneyimli bir komutan olan Romanos Diogenes, 1068&#8217;de imparator olarak tanındı. Fakat 1071&#8217;de birçok milletten gelen lejyonerlerle oluşturulan orduyla, Türklere karşı saldırıya geçtiğinde, memur aristokrasisinin entrikalanyla Romanos Diogenes&#8217;in altı çoktan oyulmaya başlanmıştı bile. Sonuç Malazgirt felaketiydi. Bizans İmparatorluğu&#8217;nun, iç ve dış sorunlarını aşmada yetersiz olduğu artık daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştı.</p>
<p><strong>1071’den Önce Türkler, Türkmenler ve Selçuklular</strong></p>
<p>Türk boylarının daha 6. yüzyılda, İstemi Han (ölümü 576) yönetiminde, Altaylar&#8217;dan Volga kıyısına kadar uzanan bir devleti vardı. Geçici bir süre Çin hâkimiyetinde kaldıktan sonra, bugünkü Moğolistan’da 744&#8217;e kadar varlığını koruyan başka bir devlet kurdular; Orhun nehri kıyısında bulunan yazıtlar işte bu dönemle ilişkilidir. Bu bozkır devletleri, boyların federasyonu biçiminde, bir beylik etrafında birleşmeyle meydana geliyor, bu beyliğin başı da bütün boyların lideri oluyordu. Boylar, oymak ve obalardan oluşuyor, birey ise doğuştan itibaren karışık bir haklar ve görevler sistemi içinde yerini alıyordu. Orta Asya&#8217;da her ne kadar kentler ve tanın alanları var idiyse de, yine de göçebeler hayvan yetiştiricisi olarak toplumun ekonomik, okçu süvari olarak da askerin çekirdeğini oluşturmaktaydılar. Göçebeler, hanlarından sadece korunma değil, aynı zamanda savaşta başarı ve buna bağlı olarak da ganimet beklerlerdi.</p>
<p>İslami yayılma, İran&#8217;ın kuzey doğusunda Türk boylarıyla karşı karşıya geldi. Abbasî halifeleri ve daha sonra diğer Müslüman yöneticiler, Türklerin askeri yeteneğini gördüler. Türk kölemenlerden kendilerine ordu kurdular; Türkler ise beklentilerin aksine, efendilerini iktidardan indirmeye eğilimliy</p>
<p>diler. Böylece 1 O. ve 11. yüzyıllarda Türk asker kölemenlerden ortaya çıkan Gazneli hanedanlığı, Hindistan ile Hazar Denizi arasındaki büyük bir bölgeye hâkim oldular; emirleri altındaki insanlar ise Türk değil, diğer yerli Müs-lümanlardı.</p>
<p>Türk boylarının Şaman inancı, misyoner faaliyetlerini hoş gördüğü için, bunlar arasında Nestoryanik Hıristiyanlık, Budizm ve İslam gibi dinler kolaylıkla kabul görmeye başladı. Boylar halinde yaşayan Müslüman Türk göçebeler için &#8220;Türkmen&#8221; nitelemesi kullanılır oldu. Bu müslümanlık, Ortodoks olmayan, kısmen Heterodoks bir İslam anlayışı idi ki, Türkler bunu gezgin dervişlerden ve gezici tacirlerden, ilkel biçimiyle dinin inceliklerine vakıf olmadan öğrenmişlerdi. Bu şekilde göçebeler arasında hep gündemde olan ganimet savaşları, dinsel bir gerekçeye de kavuşmuştu. İslam topraklarının sınırlarında kâfirlere karşı savaşan erkekler artık &#8220;Gazi” unvanı taşıyorlardı (Arapça &#8220;gaza” kökünden gelir, Avrupa dillerine ise &#8220;Razzia” şeklinde girmiştir).</p>
<p>1 O. yüzyılda Maveraünnehir&#8217;e hâkim olan Karahanlı federatif devletini, bazı haklı gerekçelerle ilk Türk-İslam devleti olarak gösterebiliriz. Bunların daha kuzeyinde Sir Derya&#8217;nın aşağı mecrasında aynı şekilde Oğuz Türkleri bulunuyordu. 1000 yılı civarında, Kınık boyundan olup, adıyla anılan hanedanlığın babası olan Oğuz beyi Selçuk, tebaasına örnek olarak İslam dinine geçti. Ardılları Tuğrul Beg (ö. 1063) ve Çağrı Beg (ö. 1058), Gaznelilerin hizmetine geçtiler. Horasan ve Harezm&#8217;de öyle yerleştiler ki, Türkmenlerin kültürel açıdan ileri olan bu ülkeye verdiği zararlardan ötürü, çekilmez hale geldiler. Onlardan kurtulmak yönünde tüm çabalar boşa gitti. Gazneli Mesud&#8217;a savaş alanında galip gelen hep Selçuklular olmuştur. Tuğrul Beg, fetih çalışmalarında tedbiren Bağdat&#8217;ta Şiî Büveyhîlerin himayesinde bulunan halifenin onayını alıyordu. Büveyhîleri 1055 yılında devirdi ve halife ona Sultan unvanını verdi. Bundan böyle Selçuklu tarihinde Sünni inanca angaje olmaklık, belirgin biçimde izlenebilir; ancak bu, dinsel bağnazlıkla değil, daha çok siyasal hesaplarla ilgili bir tutumdur. Çünkü Selçukluları ilgilendiren husus, Şiî yöneticilerin yerine geçmekti. Çok kısa bir zamanda Selçuklular fethettikleri ülkelerin kültürel geleneklerini kabullendiler; bu ise onları kendi boydaşlanyla karşı karşıya getirdi. Çünkü Türkmenler Sünnî karakterli büyük bir İslam devletinden ziyade, hayvanları için otlak yeriyle ilgileniyorlardı. Tuğrul Beg ve onun ardılı Alp Arslan (1063-1072), kontrolü zor, ama savaşçı olarak vazgeçilmez olan bu Türkmenleri devletin sınır bölgelerinde tutmaya çaba gösteriyorlardı. Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı</p>
<p>Azerbaycan&#8217;dan ve Kuzey Mezopotamya&#8217;dan hareketle Anadolu içlerine doğru ani akınlar düzenlendi. Afşin adlı bir Türkmen beyi, 1067-1068 yıllarında Kayseri kentini kuşatma altına aldı. Sultanın ise Anadolu&#8217;yu fethetme gibi bir amacı kanıtlanamamıştır; o daha çok Şiî Fatımîler tarafından yönetilen Mısır&#8217;ın ön bölgeleri olan Suriye ve Filistin ile ilgileniyordu. Bu savaş alanlarını ise Türkmenler hiç sevmiyordu, çünkü Orta Asya iklimine alışkın olan atları, çöl sıcağına karşı dayanıklı değildi. Diğer yanda Anadolu çok cazibeli otlak alanları sunuyordu. Alp Arslan, çok hassas bir prestij kaybını göze almaksızın, Türkmen boylarının kaderine karşı kayıtsız kalamazdı. İmparator Romanos Diogenes, Türkmenlere saldırdığında, Sultan Alp Arslan bu meydan okumayı fırsat bildi. Anadolu&#8217;nun Türkleşmesinin başlangıcı olan Malazgirt Savaşı anında, Türkmenlerin, tamamen İslamlaşmış ülkeyle olan temaslarından bu yana yüz yıl bile geçmemişti.</p>
<p><strong>Malazgirt&#8217;ten Birinci Haçlı Seferi&#8217;ne (1071-1097)</strong></p>
<p>Alp Arslan, barış imzalamak ve tutsak imparatoru serbest bırakmakla, kontrollü bir muzaffer komutan olduğunu gösterdi. Anlaşılan odur ki, istese yapabileceği halde, Bizans&#8217;ı yok etmek gibi bir düşünceye sahip değildi. Oğlu ve ardılı Melikşah da (!072-1092) böyle bir amaç dile getirmedi. İran ekolünden bir devlet adamı olan veziri Nizamü&#8217;l-Mülk&#8217;ün desteğiyle, öncüllerinin Maveraünnehir&#8217;den Suriye&#8217;ye kadar fethettiği toprakları güvenlik altına aldı. İmparatorluğunun sınırlarım uydu devletlerle sağlamlaştırdı ve etki alanım uzak Hicaz topraklarındaki kutsal Mekke ve Medine kentlerine kadar genişletti. Daha geç dönemde kurulan Anadolu Selçuklularından farklı olarak Büyük Selçuklu denilen bu imparatorluk, Melikşah&#8217;ın ölümünden sonra hemen dağılma belirtileri gösterdi.</p>
<p>Bizans&#8217;ın merkezi gücü Anadolu&#8217;da 1071&#8217;den sonraki yıllarda tamamen çöktü. Bir yandan Kilikya&#8217;da ve Batı Toroslar&#8217;da Ermeni Hetumi ve Rupeni hanedanlıkları ortaya çıkarken, kökeni itibariyle bir Ermeni olan vali Phila-retes ve onun gibi diğerleri de Doğu Toroslar&#8217;ın güney yakasında bağımsızlıklarını ilan ettiler.</p>
<p>Türkmen beyleri bu kaostan yararlanarak, kendi adam ve çabalarıyla Anadolu&#8217;ya sızıyorlardı. Bu harekâtın kesin döküm ve tarihleri belgeleneme-mekle birlikte, mahiyeti ortadadır: Batıya dönük bir kavimler göçü. Türkmen beyi Çaka, kıyıda birkaç yerleşim bölgesini ele geçirdi ve yerli denizcilerle bir filo oluşturup, korsan saldırılarla Ege&#8217;yi huzursuz etmeye başladı.</p>
<p>Kendilerini İslam mücahidi olarak gören Türkmen beyliği Danişmendliler, Anadolu’nun kuzeyinde önemli bir güce sahiptiler. Fakat aynı zamanda dört Selçuklu beyi ortaya çıkmıştı. Bunlar, halden memnun olmayan Türkmenlerin yardımıyla kuzeni Alp Arslan’a başkaldıran ve bu uğurda can veren Ku-talmış’ın oğullanydı; babalannın bu durumu onlara Anadolu yaylasının güney kıyılarında belli bir itibar kazandırmıştı. Kutalmışoğulları, Fatımîlerle bağlantı kurmayı amaçlıyorlardı, ama Süleyman hariç, hepsi Melikşah’ın takibinden kurtulamayıp öldüler.</p>
<p>Birlik içindeki bir Bizans, rahatlıkla Türkmen akınına karşı koyabilirdi, ancak general ve bürokratlar arasındaki iç savaş artan şiddetiyle devam etti. Tutsaklıktan kurtulan İmparator Romanos&#8217;un gözlerine rakipleri tarafından mil çekildi ve bu kötü muamele sonucunda öldü. Veliahtlık iddiasında bulunanlar, Türkmenlerin desteğine gereksinme duyuyor, Türkmen beyleri de böylece yeni yeni kentleri ele geçirme fırsatım yakalıyorlardı. Bu bağlamda Süleyman, Nikaia&#8217;ya (İznik) yerleşti ve böylece Rum Selçuklu Sultanlığının, yani Roma İmparatorluğunun toprakları üzerinde bulunan Anadolu Selçuklu Sultanlığı&#8217;mn kurucusu oldu. Dikkati çeken önemli husus, Sultanlık unvanını veren bu kez Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile ittifak eden halife değil, aksine Anadolu Selçukluları’m o zamanlar henüz güçlü olan Daniş-mendlilere karşı kullanmayı uman Bizans diplomasisi olmuştu.</p>
<p>Askeriyenin ve toprak ağalarının temsilcisi olan imparator Aleksios I. Komnenos&#8217;un (1081-1118) yönetiminde Bizans yeniden istikrara kavuştu, ve 1086&#8217;da imparatorluğun batıdaki en tehlikeli düşmanı olan Norman kontu Robert Guiscard aniden öldü. Türkmenlere gelince; imparator biliyordu ki, daha önce IV. Romanos&#8217;un da denediği gibi, büyük bir askerî saldırıyla bile bu işin üstesinden gelinemezdi. Aleksios, Süleyman&#8217;la bir tür saldırmazlık antlaşması (Modus vivendi) imzaladı; bu da kendisine doğuda gücünü genişletme olanağı veriyordu. Bu ise Melikşalı ile sürtüşmeye yol açtı. Süleyman 1086&#8217;da Büyük Selçuklu ordusuyla giriştiği bir savaşta öldü. Genç oğlu Kılıç Arslan esir alındı. Türkmenleri kontrol altında tutmayı önemsediği ve yeni bir Selçuklu hanedanlığı ile doğacak rekabeti önlemek için her şeyini ortaya koyduğu halde, Melikşah bu ülkeyi doğrudan işgal etmeyi düşünmedi. Hatta Aleksios&#8217;a bir antlaşma önerdi, ancak temkinli imparator bunu imzalamayı, Sultanın ölümüne kadar erteledi. J. Kılıç Arslan (1092-1107), daha sonra babasının mirasını üstlenebildi, ancak hem Bizans’ın hem de Büyük Selçukluların desteklediği Danişmendlilerin tehdidi altındaydı.</p>
<p><strong>Birinci Haçlı Seferi’nden İstanbul&#8217;un Fethine (1097-1204)</strong></p>
<p>Anadolu&#8217;da küçük adımlar stratejisi uygulayan Aleksios, İstanbul&#8217;un kapıları önüne kadar gelmiş olan büyük Haçlı Orduları tarafından ciddi biçimde rahatsız ediliyordu. Karakteristik özelliği olan diplomasi sanatındaki ustalığıyla, Anadolu&#8217;yu ele geçirmek değil, geçiş yolu olarak kullanmak isteyen Haçlıların savaş gücünden, kendi planları doğrultusunda yararlandı. 1097&#8217;de İznik&#8217;i, kısa bir süre içinde de Anadolu&#8217;nun tüm kıyılarını yeniden ele geçirdi. Türkmenler böylece Anadolu&#8217;nun içlerine hapsedilmiş ve yeni oluşan Haçlı devletleri sayesinde klasik İslam ülkeleriyle olan bağlantıları kesilmişti. Başkenti Ikonion&#8217;a (Konya) kaydıran Anadolu Selçukluları için ise Danişmendlilerle sürtüşme ana sorunu oluşturuyordu. İran&#8217;daki Büyük Selçuklu kuzenleriyle olan ilişkileri ise her zamanki gibi kötüydü. Sonunda 1. Kılıç Arslan da tıpkı bir zamanlar babası gibi bunlara karşı savaşırken öldü. İmparator İoannes Komnenos&#8217;un (1118-1143) Anadolu&#8217;nun güney kıyılarında başarıyla yürüttüğü kara harekâtları, Anadolu Selçukluları ile Danişmendlilerin zaman zaman birlikte hareket etmelerine neden oldu. 1141&#8217;de son önemli Danişmendlinin ölümünden sonra durum değişti. Anadolu Selçukluları sultanı II. Kılıç Arslan (1156-1192) artık Anadolu topraklarındaki en önemli İslam hükümdarı haline geldi. Bizans tarafında, doğu Akdeniz havzasında en kudretli ve saygın Hıristiyan monark olan imparator Manuel 1. Komnenos (1143-1180), Türklere karşı askeri bir harekâtı gerçekleştirebilmek için yeteri kadar güçlüydü. Ancak 1176 tarihinde felaketle sonuçlanan ve ikinci Malazgirt olarak nitelenen Myriokephalon (Sultan Dağı üzerinde bir boğaz) Savaşı, bunun için artık çok geç olduğunu açıkça ortaya koydu. Sultan doğudaki küçük Türk beylikleriyle savaşlarında daha serbest hareket edebilmek uğruna bu zaferden gerçi tam olarak yararlanmadı, ama Türk-menlerin Batı Anadolu’ya gerçekleştirdikleri ani akınları önlemek için de ne istekli ne de buna muktedirdi. II. Kılıç Arslan&#8217;ın 1186&#8217;da belli ki, göçebe miras uygulamasına dayanarak imparatorluğu 1 O oğlu arasında paylaştırması, herkesin herkesle çatışmasına neden oldu. Bu, zayıflamış Bizanslıların değil, Kilikya Ermenilerinin lehine oldu; Hükümdarları II. Leon (1187-1219), Antakya Prensliği&#8217;nin hamisi olarak ortaya çıktı ve 1198&#8217;de Kutsal Roma-Cerınen İmparatoru VI. Heinrich&#8217;in elinden krallık tacı giydi. Anadolu Selçukluları&#8217;nda en nihayet 1. Keyhüsrev&#8217;le (1204-1211) tek hükümdarlık sistemi yerleşmiş oldu. 1204&#8217;te İstanbul, tarihinde ilk kez bir dış düşman tarafından fethedildi. Ama Müslümanlar ya da dinsizler değil, Dördüncü Haçlı Seferi&#8217;ne katılanlar tarafından. Bu, Bizanslılar ve Romalılar arasında yüzyıllardır süregelen ve Haçlı seferlerinin beklentileri karşılamaması dolayısıyla derinleşen güvensizliğin bir sonucuydu.</p>
<p><strong>Anadolu Selçukluları&#8217;nın Parlak Dönemi (1204-1243)</strong></p>
<p>İstanbul artık, boğazın iki yanındaki bölgeleri içine alan Latin Iınparator-luğu&#8217;nun başkentiydi. Ege&#8217;deki adalar Venedik&#8217;e verilmiş iken, imparatorluğun uydu devletleri, Yunanistan&#8217;ın da büyük bölümünü ellerinde bulunduruyordu. Epir, Trabzon ve Kuzeybatı Anadolu&#8217;da Rum beylikleri ortaya çıktı. Bu arada, Bizans İmparatorluk geleneğine değer veren Theodor L Laskaris (1204-1222) İznik Bizans İmparatorluğunu kurdu. Büyük Selçuklu Sultanlığı, nihai olarak küçük devletlere aynlarak dağıldı ve Mısır ve Suriye&#8217;deki Ey-yubî sultanlarının gücü, Sultan Selahaddin&#8217;in 1193&#8217;te ölümüyle kayıplara uğradı, öyle ki Doğu Akdeniz havzası, çok sayıda devlet arasında parçalandı.</p>
<p>Anadolu Selçukluları bu durumdan hemen yararlandılar. Gerçi karşılıklı savaşlardan sonra -bu arada L Keyhüsrev 1211&#8217;de savaşta öldü- Laskaris hanedanlığının ele geçirdiği bölgeyi tanımak zorunda kaldılar, ama Karadeniz ve Akdeniz kıyılarında geniş bir alanı ele geçirip, Kırım, Ermeni Kilikya ve Trabzon&#8217;da da etkilerini artırdılar. Doğudaki yerel Türk beyliklerini dikkate almadılar ve etki alanlarını Ağrı&#8217;ya kadar genişlettiler. Fakat bu çatışmalar bittikten hemen sonra, Anadolu Selçukluları, tüm komşu güçlerle dostane ilişkiler kurmayı başarıyla gerçekleştirdiler, öyle ki Anadolu, hanedanlığın en önemli hükümdarı Sultan L Keykubâd (1219-1236) yönetiminde altın çağını yaşadı.</p>
<p>13. yüzyıl seyahatnameleri Anadolu&#8217;yu, tıpkı Bizans’ın en iyi dönemlerinde olduğu gibi, ekonomik gelişmeler ülkesi olarak betimler. Her zaman olduğu üzere ziraat ön plandadır, fakat sultan artık somut teşviklerde bulunmaktadır; ayrıca bağcılık, bahçecilik ve meyvecilik de yapılmaktadır. Maden ocaklarından gümüş, bakır, demir ve şap çıkarılmakta ve dağlık ormanlardan odun indirilmektedir. Türkmenlerin tarımdaki payı zor teşhis edilebilir, ama her halükârda ülkenin sadece bir bölümü göçebeleşme sürecine girmiş ve huzurlu dönemlerde göçebelerle yerleşik halk arasında ortak bir yaşam sürdü-rülebilmiştir. Göçebe yaşam tarzının temelini her ne kadar hayvancılık oluşturuyorsa da, sığır ve at yetiştiriciliğinin Türkler gelmeden önce de Anadolu’da önemli bir rol oynadığı dikkatten kaçırılmamalıdır. Gerçi Türkınenler halı dokumacılığını Anadolu&#8217;ya getirdiler, ama kaynakların &#8220;halı” terimiyle,</p>
<p>Anadolu&#8217;da eskiden beri yapımı bilinen altın ve simle işlenmiş halı veya lüks tekstil dokumacılığını kastedip etmediği belli değildir. Bazı alanlarda, örneğin moda ürünü olarak da Fransa ve İngiltere&#8217;de bile revaçta olan Türkmen başlığı gibi kuşkusuz spesifik bazı ipuçlan var. Her ne ise, çoğu tanm ürünü, dış satım malı olarak saptanabilir. Bir geçiş ülkesi olarak da Anadolu belli bir rol oynar. Ticaret anlaşmalanmn imzal^anması ve değerli altın sikkelerin bastırılmasıyla Sultanlar Anadolu Selçuklu ülkesini, dünya ticaret ailesi halkasına dahil etmişlerdir. Bizzat kendileri ve diğer yüksek rütbeli devlet adamları, ulaşımı; insan, hayvan ve eşyalar için konaklama ve depolama amaçlı tesisler yaptırmak suretiyle teşvik etmişlerdir. 13. yüzyıldan kalan kervansaraylann kalıntılan bugün, Samsun’dan çıkıp, Tokat, Sivas ve Kayseri üzerinden Konya&#8217;ya giden ve buradan da Alanya, Antalya, Denizli ve Kütahya&#8217;ya ayrılan kervan yolunun etrafını süslemektedir. Selçuklu döneminden kalma bazı köprüler hâlâ günümüzde ulaşıma hizmet etmektedir.</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/malazgirt-savasi2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-13719 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/malazgirt-savasi2-300x188.jpg" alt="" width="626" height="392" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/malazgirt-savasi2-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/malazgirt-savasi2-600x376.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/malazgirt-savasi2-768x481.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/malazgirt-savasi2-1024x641.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/malazgirt-savasi2.jpg 1202w" sizes="(max-width: 626px) 100vw, 626px" /></a></p>
<p>“Rum ülkesinin, Ermenilerin, Frenklerin ve Suriye&#8217;nin Sultanı&#8221; hükümdar kentteki köşklerde, taşradaki saraylarda ikamet eder, etrafındaki bilgin ve sanatçılara değer verirdi. Iran örneğine göre işleri yürüten ve birçoğu da zaten İranlı olan memurları görevlendirirdi. Yazı dili Arapça ve Farsçaydı. İç ve dış yönetim biçiminin aynn-tılanna burada girmeyecek, bürokratik ve merkezi yönetim anlayışları üzerine genel bir değinmeyle yetineceğiz.”</p>
<p>Resmi din Sünnî İslam&#8217;dı. 13. yüzyılda yapılıp da sultan ve onun devlet adamları tarafından vakfedilen cami ve medreselerin sayısı çoktur. Medreseler din adamıyla yetinmiyor, aynı zamanda memur da yetiştiriyordu. İslam’ın, yöneticilerden istediği sosyal talepler; hamam, şifahane ve diğer hayır kurumlan gibi çeşitli yapılarla karşılanıyordu. Sultanlar, Sünnî hükümdarlar olarak tanınmaya büyük önem verdikleri halde, diğer farklı görüşlere, siyasal ve sosyal ayaklanmalara kaynaklık etmedikleri sürece hoşgörüyle yaklaşıyorlardı. Hatta Anadolu&#8217;da uygulanan İslam anlayışı, diğer Arap-İs-lam ülkelerinde kuşkuyla algılanan din dışı izler taşıyordu. Öyle ki, ünlü mutasavvıf ve şair Celâleddin Rumî (ö. 127!) tarafından Konya’da kurulan ve sultanlarca hararetle desteklenen Mevlevi Dergâhı&#8217;nın ibadet biçiminde, müzik ve dansa [sema], merkezi bir işlev yüklenmiştir.</p>
<p>Devletin hoşgörüsü, Hıristiyan kiliselerin cemaatini de kapsıyordu. Dinler arası evlilikler toplumun her sınıfında sık rastlanan bir olaydı. Hatta Konya sarayında Hıristiyan olup hanedanla akrabalığı bulunan yüksek rütbeli kişiler vardı. Zamanla İslam&#8217;a geçişler arttı; bunun nedeni bazen kariye</p>
<p>rinde yükselme isteği, bazen de İslam&#8217;ın başarısını Tanrının istediği yönündeki samimi inanış idi. Dinler arası sohbetleriyle Mevlevi Dergâhı, Hıristiyanların İslam toplumuna uyumu hususunda çok katkı sağlamıştır. Fakat Anadolu&#8217;daki Rum Hıristiyan cemaati, metropol İstanbul&#8217;dan ayrı olmak ve kilise mallarına el konulması nedenleriyle dağınık bir durumda kalmışlar ve yok olmaya mahkûm olmuşlardır.</p>
<p>Saray kültürü, ekonomik gelişmesi, dışarıya karşı barışçıllığı ve dinsel hoşgörüsüyle Anadolu Selçuklu Sultanlığı, tarihçiler tarafından çoğunlukla çok pembe gözlüklerle betimlenmiştir. Bu arada, ancak yeni araştırmalarla lâyıkıyla ortaya çıkan bir husus göz ardı edilmiştir: Türkmenlerin rolü.</p>
<p>Türkmenler, beylerinin yönetiminde, imparatorluğun kenar bölgelerinde yaşıyor, böylece sınır korumasında yararlı oldukları gibi, kültürel gelişim içindeki ülkeye en az zarar verecek konumda bulunuyorlardı. Onları kontrol etmek, güçlü bir merkezi yönetim için dahi zordu, ve bu bir kez ortadan kalktı mı, kendilerine verilen otlak alanlarının sınırlarını genişletmek için akınlara kalkışırlardı. Söz konusu halk grupları, örneğin Batı Anadolu&#8217;daki Rumlar için böyle akınlar, sonuçları itibariyle korkunç olurdu. Sadece, güvenilmez boydaşlarına muhtaç olmak istemeyen sultanlar, köle ve paralı askerlerden oluşan hazır bir ordu kurdular; böylece Türkmenlerin devletle olan zoraki bağları daha da gevşedi. Otlakçılık aleyhine tarımın gelişmesi ve yönetimin merkezi uygulamaları, Türkmenlerin yaşam alanlarını gittikçe daralttı. Bunun sonucunda, onlar da devlete karşı kayıtsız, hatta düşmanca bir tutumiçine girdiler.</p>
<p>Türkmenler kendi İslam anlayışlarını Orta Asya&#8217;dan beraberlerinde getirmişlerdi. Her zamanki gibi, cami ve medreselerin uzak olduğu yerlerde, bazıları olasılıkla eski Şamanlara benzeyen şeyhler ve dervişler, artık sivilleşmiş devlette yeri olmayan &#8220;gaza&#8221; geleneğini canlı tutuyorlardı. Tarikat izlerinden başka bu ilkel dindarlık anlayışında, ağaç ve taşların yüceltilmesi veya ilkel toplumlarda olduğu üzere konuk ağırlama pratikleri gibi İslam öncesi unsurlar da vardı. Göçebe kadınları yüzlerini açıkta bırakır, toplum içinde, kentlerde hoş karşılanmayacak ölçüde serbestçe dolaşırlardı. İster Hıristiyan ister Müslüman olsun, kent halkı Türkmenleri itici bulur, onları aşağılardı. Türkmenler bu ülkenin imajım, Batılı gözlemcilerin daha 12. yüzyılda &#8220;Türkiye&#8221;den bahsedebileceği kadar belirlemişlerse de, yaşamlarım devletten ve sultanlığın yarattığı kültürden neredeyse tamamen soyutlanmış bir şekilde sürdürüyorlardı.</p>
<p>Daha I. Keykubâd zamanında Anadolu Selçuklu Sultanlığının dış politika ufukları kararmaya başlamıştı. 1220&#8217;de Moğol hükümdarı Cengiz Han&#8217;ın (ö. 1227) orduları İran&#8217;ı zapt edip, Türkmen ve diğer halklardan oluşan bir grubu batıya doğru zorladılar. Sultan, Doğu Anadolu&#8217;da baş gösteren bu huzursuzluğun üstesinden geldi, ancak oğlu ve ardılı II. Keyhüsrev&#8217;e (12361246) ağır bir miras bıraktı. Yeni sultan bu durumun farkında görünüyordu. Monarşik yönetimini güçlendirmek için, tahta geçer geçmez, kardeşini bertaraf etti; bu, Selçuklu Hanedanlığının tarihinde eşi görülmemiş bir uygulama idi. 1240 yılında, gezgin Türkmen şeyhi Baba İshak&#8217;tan etkilenerek Türkmen-ler Doğu Anadolu&#8217;da ayaklandılar ve sultan bu halk ayaklanmasını acımasız bir sertlikle bastırdı. Bu şekilde sarsılmış Anadolu Selçuklu Sultanlığı, Moğollarla askerî açıdan karşı karşıya gelmek için yeteri kadar güçlü değildi. 1243 tarihli Kösedağı yenilgisinden sonra II. Keyhüsrev, ülkesinin batısına kaçtı; bu arada muzaffer Moğollar, Kayseri&#8217;yi talan ediyorlardı. II. Keyhüs-rev&#8217;in veziri ise duruma hâkim olup, onlarla bir ateşkes anlaşması sağladı.</p>
<p><strong>Moğol Hükümdarlığı ve Beylikler Dönemi&#8217;nin Başlangıcı (1243-1307)</strong></p>
<p>Anadolu Selçuklu Sultanlığı, artık Moğollara haraç ödeyen uydu bir devlet haline gelmiş, ama geçici bir süre için işgal edilmekten kurtulmuştu. II. Keyhüsrev&#8217;in kendi aralarında kavgalı oğullarının yerine, Moğolların müdahalesine meydan vermeksizin, devleti şimdiye kadarki haliyle tutmaya çalışan vezirler yönetimi üstlenmişlerdi. Bu devlet adamlarının başında, doğuştan Rum olan Celâleddin Karatay geliyordu.</p>
<p>Bu görece sükûnet, 1256&#8217;da ilk kez hassas bir şekilde bozuldu. İran&#8217;ın Moğol hükümdarı Hülagu Han, Orta Asya&#8217;dan gelen göçebe akınları için yere gereksinim duyup, bu nedenle ordu komutanı Baycu&#8217;ya, askerleriyle birlikte Anadolu&#8217;ya çekilmesini emreder. Bu, antlaşmaya aykırı davranışın arkasında her ne kadar doğrudan düşmanca bir amaç yoksa da, yine de Moğol göçebeler, Anadolu için ciddi bir tehdit oluşturuyorlardı, özellikle de otlak alanlarını kaybetmeyi göze alması gereken Türkmenler için. Türkmen ve Hı-ristiyanlardan oluşan Anadolu Selçuklu Sultanlığı ordusu, Moğollar tarafından darmadağın edildi ve Karatay&#8217;ın yerine, &#8220;Pervane&#8221; adıyla tarihe geçen Muineddin Süleyman göreve getirildi.</p>
<p>Bu yıllarda uluslararası dengede önemli değişiklikler oldu. 126l&#8217;de Bizanslılar Miklıail VIII. Palaiologos (1259-1282) liderliğinde İstanbul&#8217;da yönetimi ele aldılar ve Latin İmparatorluğunu ortadan kaldırdılar. Laskaris Hanedanlığının önem verdiği Batı Anadolu&#8217;nun aksine ilgi alanlannı artık Balkan Yanmadası&#8217;na çevirdiler. Mısır&#8217;da 1252 yılından beri Eyyubî Sultanlarının yerine, Türk kölemenlerden oluşan Memluklar yönetime geçmişti. Memluklar, Moğolları 1260&#8217;ta Suriye&#8217;de, Ayn Calut yakınında yendiler; böylece putperest Moğollara karşı İslam&#8217;ın öncü savaşçıları olarak kendilerini kabul ettirdiler. Anadolu&#8217;da güç dengelerindeki bu kayma, her şeyden önce, devletin sınırlannda gittikçe bağımsızlaşan Türkmenlerin işine yaradı. Batı Toroslar&#8217;da 1255&#8217;te, onu sevmeyen resmî tarihçilere göre kuşkusuz bir haydut diye nitelenen Karaman adlı bir odun tüccarı, bir beyliğin kurucusu olarak ortaya çıktı. Karamanlılar ve diğer Türkmenler, Selçuklu Devleti&#8217;ne ve Kilikya&#8217;daki Ermenilere destek veren doğal düşmanları Moğollara karşı, Memlukların desteğini istiyorlardı. Ermeniler baştan beri Moğollarla iyi geçinmenin kendi yararlarına olacağını anlamışlardı ve Haçlı çevrelerinde kabul gören, Orta Asyalı bu büyük gücü İslam&#8217;a karşı ikinci bir cephe açacak biçimde harekete geçirme planına aktif olarak katılmışlardı. Memluk sultanı Baybars (1260-1277), Romalı Haçlı Ordusu devletlerini hemen tamamen dağıttıktan sonra, Anadolu&#8217;ya el atma zamanının geldiği düşüncesindeydi. Bu kararda Pervane&#8217;nin de katkısı olası görünmektedir. Baybars, Moğolları 1277&#8217;de Elbistan yakınlarında yendi ve Kayseri&#8217;de kendini Rum [Anadolu] Sultanı ilan ettirdi. Fakat Selçuklu-Moğol merkezî yönetiminin genel olarak çöküşü beklentisi gerçekleşmedi ve hemen yine geri çekildi. Bu ise, Moğolla-nn merhametinden artık umarı kalmayan Karamanlılara -herhalde ciddi olmayan- bir Selçuklu veliahdını tahta geçirme fırsatını verdi. Birkaç denemeden sonra bu girişim fiyaskoyla sonuçlandı. Bunun üzerine, ilk önemli kurbanı Pervane olan daha güçlü bir Moğol baskısı süreci başladı. Pervane&#8217;nin ardından Sahip Ata adıyla bilinen Fahreddin Ali, Anadolu Selçuklu devlet sanatının siyaset geleneğini bir kez daha temsil etti. Onun 1288 yılında ölümünden sonra anarşi belirgin biçimde yayıldı. Siyasal ve dinsel kardeşlik teşkilatı Ahiler tarafından yönetilen kentler, Türkmenlerle çatışma halindeydi. Moğolların gaddar, fakat zaman içinde etkisiz kalan cezalandırma seferleri, bu kaos ortamına düzen getirmeyi amaçlıyordu. Anadolu&#8217;ya gönderilen Moğol valileri, o yerin tavnna ayak uyduruyor ve İran&#8217;daki hanlarına karşı darbe eğilimi içine giriyorlardı Moğol hâkimiyetinin genel olarak gerilemesinden ilk planda Kilikya&#8217;daki Ermeniler zarar gördü: Memluklar ve Karamanlılar tarafından kıskaç içine alınarak, 14. yüzyılda tamamen</p>
<p>imha edildiler. Moğolların 1300 civannda İslamlaşması, Anadolu’daki politik duruma etki etmesi bakımından geç olmuştur.</p>
<p>Moğollar, Ön Asya tarihine büyük fatih ve yıkıcı olarak geçtiler; bu, Anadolu söz konusu olunca göreceli olarak değerlendirilmesi gereken bir husustur. Ekonomik ve kültürel açıdan bakılınca, [II. Keyhüsrev&#8217;in Kösedağ’da Moğollara yenilmesi tarihi olan] 1243 yılı, hiçbir şekilde mutlak bir kesinti ifade etmez. Günümüze kalan kitabeler gösteriyor ki, kervan-saraylann yapımı, küçük çapta da olsa, bu tarihten sonra da devam etmiş ve ancak Baycu&#8217;nun 1256’da Selçuklu topraklarına girmesiyle, on yıllık bir duraksamaya uğramıştır. Pervane zamanında yapım çalışmaları yeniden başlamış, ama Sahip Ata yönetiminin ilk yıllarında durdurulmuş ve 13. yy. sonlarına kadar bir daha gündeme gelmemiştir. Daha sonraki dönem hakkında kesin belgelere sahip değiliz. Moğollar Anadolu’da hiçbir zaman çok sayıda olmadılar. Bu bağlamda onların Anadolu’ya zorladıkları Türkınenler daha önemlidirler, çünkü Anadolu Selçuklu Sultanlığı&#8217;nın sınırlannda toplanmış ve buradan hareketle siyasal açıdan aktif bir rol oynamışlardır.</p>
<p>Güç politikası bakımından önemsiz olan Trabzon Rum İmparatorluğu ve Bizanslıların elinde kalan Nikaia (İznik), Nikomedia (İzmit), Brussa (Bursa), Sardes (Sard), Philadelphia (Alaşehir), Magnesia (Manisa), Herak-leia Pontika (Karadeniz Ereğlisi), Phokaia (Foça) ve Smyrna (İzmir) gibi batıdaki birkaç kent hariç Anadolu, 14. yüzyıl başında Müslümanlarca yönetilmekteydi. Katalon lejyon erleriyle kalkışılan Reconquista başansız oldu ve Bizans, Anadolu tarihindeki belirleyici faktör rolünden çekildi.</p>
<p>Anadolu Selçuklu Sultanlığı, ismen hâlâ Moğolların hâkimiyeti altında görünürken, gerçekte bağımsız devletlere ayrıldı. Bunun nedeni, Selçuklu Hanedanlığı&#8217;nın erkek soyunun 1307’de Moğollar tarafından yok edilmesi değildir, aksine gelişen olayların yanı sıra oluşan bir durumdur; çünkü sultanlar on yıllardır artık anılmaya değer bir rol oynamamışlardır.</p>
<p>Selçuklu-Moğol kurumlan en uzun süre Orta ve Doğu Anadolu&#8217;da varlığını korumuştur. Oralarda, Kayseri, Sivas ve Tokat merkez olmak üzere Moğol valiler yönetimde bulunmuşlardır. Bunlardan biri olan Eretna, kuşkusuz kısa süreli bir beyliğin kurucusu olmuştur. Güneydoğuda, Ermenek merkez olmak üzere Karaman Beyliği topraklarını genişletmiştir. Beyliğin başkentleri, daha sonra Karaman olarak değiştirilen Larende ve eski sultan kentini ele geçirmek yönünde birkaç girişim başansızlıkla sonuçlandıktan sonra da, 1320&#8217;lerden itibaren Konya olmuştur. Batıda hâkimiyet, Alişir</p>
<p>Beyliği yönetiminde olan ve zaman zaman Sahip Ata ailesinin etkisi altına giren Türk-Kürt aşireti Germiyanoğullarmm elindeydi. Beyliğin merkezi Kütahya idi. Önemli bir beylik olan İsfendiyaroğullarmm başkenti ise Kastamonu&#8217;ydu. Merkezi Antalya olan Hamitoğulları, güney kıyılarını ve arka bölgeyi kontrol ediyorlardı. Beyşehir, Akşehir ve Bolvadin&#8217;i elinde bulunduran Eşrefoğulları&#8217;nın hâkimiyeti kısa süreli olmuş, 1326’da Karamanoğul-ları ile Hamitoğulları tarafından paylaşılmıştır.</p>
<p>BizanslIlardan yeni koparılmış bölgelerde de beylikler ortaya çıkmıştır. Menteşe adlı bir Türkmen beyi, daha 13. yüzyılda Karia&#8217;da bir hâkimiyet kurup, Milas, Milet ve Muğla’ya el koymuştu. Başta Gerıniyanoğulları&#8217;nın bağımlısı olan Muhammed bin Aydın, Menderes vadisine ve Efes&#8217;e hâkimdi. Anadolu’nun kuzeybatı köşesindeki Saruhan ve Karasi beylikleri hakkında, varlıkları dışında fazla bir şey bilinmiyor. O zamanlar çok önemsiz bir hâkimiyet sahasını elinde bulunduran Osmanlılar, Eskişehir&#8217;in kuzeybatısındaki Söğüt civarını yurt edinmişlerdi.</p>
<p>Beyliklerin hemen hemen tümü, yanlarında din büyüğü şeyhlerini bulunduran Türkmen beylerine bağlı olup, bu haliyle &#8220;Gaza&#8221; düşüncesini taşıyorlardı. Ağırlıklı olarak Farisi kültür özellikleri taşıyan Anadolu Selçuklu sultanlarına göre, halka daha yakındılar ve dikkat çekici biçimde, Türk dilinin ve edebiyatının geliştiği çevreyi oluşturuyorlardı. Buna karşın Beylikler Dönemi, kesinlikle Selçuklu geleneğinin kesintiye uğraması olarak değerlen-dirilmemelidir. Yönetici tabakalar, gelenekçilerin direncini kırdıktan sonra, derhal kent toplumlarına uyum sağlamışlar ve Türkmen beylerinden, tıpkı örnek aldıkları Selçuklular gibi, saraylarda yaşayan ve dinsel ve halk yararına vakfiyeler kuran, geleneksel anlamda İslam hükümdarları ortaya çıkmıştır. Bu arada Osmanlılar dışında, din savaşı (cihad) düşüncesi tavsamıştır. 14. yüzyılda Türkçenin, klasik İslam yazı dilleri Arapça ve Farsçaya karşı bir üstünlüğünden henüz söz edilemez. Fakat Türkmenlerin, o zamanlar belirmeye başlayan İslam kültürüne yakınlaşması önemliydi. Bu nedenle Anadolu&#8217;nun tamamen Türkleşmesi yolunda beylikler önemli bir aşama olmuşlardır. Türkmenlerin gittikçe artan yerleşikliği ve Anadolu Bizans kültürünün yok olması bağlamında değerlendirilmesi gereken bu süreç, bu ülkenin siyasal parçalanmışlığı sayesinde önemli ölçüde hızlanmıştır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Cogito &#8211; Selçuklular &#8211;  Sayı: 29 Güz, 2001 (JEAN-PIERRE BODMER)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-anadoluda/">Selçuklular Anadolu’da</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-anadoluda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 15:23:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdat]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Dandanakan Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebul Kasım]]></category>
		<category><![CDATA[Emir Bozan]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kutalmış]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamulmülk]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz]]></category>
		<category><![CDATA[Romanos Diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Türkmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8314</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda önemli derecede rol oynayan Dendânakan Savaşı’nı (1040) kazandıktan hemen sonra, süratle İran’ı geçe­rek Doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları bu bölgedeki Bizans mukaveme­tini kırma yönünden büyük bir önem taşır. Öte taraftan Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Malazgirt Savaşı’nda (1071) Bizans’ı mağlup etmesi Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine imkân sağlıyordu. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/">Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-8313 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye Selcuklu Devleti" width="469" height="391" /></a></p>
<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda önemli derecede rol oynayan Dendânakan Savaşı’nı (1040) kazandıktan hemen sonra, süratle İran’ı geçe­rek Doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları bu bölgedeki Bizans mukaveme­tini kırma yönünden büyük bir önem taşır. Öte taraftan Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Malazgirt Savaşı’nda (1071) Bizans’ı mağlup etmesi Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine imkân sağlıyordu. Bunun neticesinde Anadolu’ya büyük bir göç başlamış, yüzyıllar boyunca süren bu nüfus hareketinde Azerbaycan bir geçiş noktası olmuştu. Türkiye Selçukluları Devleti bu kesîf Türkmen kütlelerinin Anadolu’ya göç etmesi sayesinde kurulmuştu. Bu devletin kurucusu ve Anadolu’yu fetih tari­hinin başlıca kahramanı Selçuk’un torunu olan Kutalmış’ın oğlu Süleyman- şâh’tır.      Süleyman-şâh devrinin siyasi olayları tarihî manasıyla hayatının son safhasında açıklığa kavuşmaktadır. Onun ve kardeşlerinin ne şekilde ve hangi sıfatla Anadolu’ya gelmiş oldukları ve devletin kesin kuruluş tarihi üzerinde gerek yerli ve gerekse yabancı tarihçiler hâlâ bitmemiş münakaşalar sür­dürmektedirler. Onların Anadolu’ya gelişleri hususunda muhtelif rivayetler vardır. Bunlardan birisine göre Süleyman-şâh ile ağabeyi Mansûr Malaz­girt Savaşı’na katıldılar, bu savaşta büyük yararlıklar gösterdiler ve Sultan Alp Arslan da saltanat sürmesi için Anadolu’yu Süleyman-şâh’a tahsis etti. Başka bir rivayette ise; Kutalmış’ın Alp Arslan’a isyan edip öldürülmesinden (1064) sonra Sultan’ın onun oğullarının hayatına son vermek istediğini, Vezir Nizâmülmülk’ün hanedan azasının öldürülmesinin uğursuzluk getireceğini bildirmesiyle bu karardan vazgeçildiğini, fakat bunların yeniden isyan etme­lerini önlemek için fetihle meşgul olmak üzere Anadolu’ya gönderildiklerini, bu suretle ya gaza yaparak devlete hizmet etmek veya bu uğurda şehit olarak bir zarara sebebiyet vermemelerinin sağlandığı ileri sürülmüştür.</p>
<p>Doğruluğu tam olarak şüphe götürmekle beraber itimada en layık ri­vayetlere göre; Süleyman-şâh, ağabeyi Mansûr ve kardeşleri Alp îlig ile Dev­let (Dolat) muhtemelen 1073 yılında, yani Sultan Melikşâh devrinde (1072- 1092), Urfa ve Birecik yakınlarına kaçmışlar veya sürülmüşlerdi. Bunların o bölgedeki, yine Selçuklu devlet arazisinde tutulmayarak hudutlara sürülmüş oldukları anlaşılan, Türkmen gruplarıyla temas kurdukları ve soylarının asa­leti sebebiyle bunlar tarafından başbuğ tanındıkları anlaşılmaktadır. Ayrı ayrı birliklerin başında oldukları halde bölgede harekâtta bulunan dört kardeşten ikisinin bu arada Suriye olaylarına karıştıkları ve bu bölgenin fatihi Atsız’a başkaldıran Şökli adında başka bir Türkmen beyini desteklerken, Mısır’da­ki Fâtımî halifesi el-Mustansır (1036-1094) ile anlaşıp Büyük Selçukluların baştan beri takip ettikleri Sünnî siyasete yüz çevirdikleri, fakat Atsız tarafın­dan mağlup edilerek Sultan Melik-şâh’ın yanma gönderildikleri görülüyor (1075). Bu iki kardeş muhtemelen Alp ilig ve Devlet idi. öte taraftan Kasım 1074&#8217;te Mirdasî emîri Mahmûd’un ölümü ile Süleyman-şâh önce Halep’i ve daha sonra da Bizanslı bir valinin idaresindeki Antakya’yı kuşatmıştı. Fakat herhangi bir başarıya ulaşamadan Halep’ten bir miktar mal almış, Antakya&#8217;yı ise yıllık 20.000 dinar haraca bağlayabilmişti.</p>
<p>Sultan Alp Arslan ile ona Malazgirt’te mağlup ve esir olan IV. Romanos Diogenes arasında kararlaştırılan barışın yeni tahta çıkan VII. Mikhail Dukas (1071-1078) tarafından tanınmaması üzerine muhtelif Türkmen kütleleri Sul­tan Alp Arslan’ın emriyle Anadolu’ya girmiş bulunuyorlardı. Sonraki kaynak­ların ifadesine dayanılarak elde edilen pek tafsilatlı olmayan kısa rivâyetlere göre, bu sırada Anadolu’nun muhtelif bölgelerini zapt eden birçok Türkmen beyi zikrolunur. Bu adı geçen beylerin adıyla anılan küçük devletler gerçekten teşekkül etmiş ve uzunca bir süre yaşamıştı (Bk. Beylikler kısmına). Ancak dikkate şayan olan cihet, Anadolu&#8217;nun ilk fatihleri sayılan bu Türkmen reisle­ri arasında Artuk Bey’den gayrisinin faaliyetini tespit etmenin pek mümkün olmayışıdır. Artuk Bey, Sultan Melikşâh devrinde Anadolu fütûhatına katıla­rak pek büyük başarılar elde etmiş, Orta ve Kuzey-batı Anadolu’da faaliyette bulunmuş, fakat daha sonra taht mücadeleleri sırasında Melikşâh tarafından geriye çağrılmıştı.</p>
<p>Öte taraftan Suriye’de Atsız’ın kuvvet ve kudreti karşısında Süleyman-şâh ve Mansûr bu bölgeden faaliyetlerini Anadolu içlerine nakletmeyi daha uygun bulmuş olmalıdırlar. Artuk Bey’in de Anadolu’dan geri çağrılmış ol­ması, soylarının yüceliği bakımından onlara herhalde Anadolu’da bulunan Türkmen grupları üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmak fikrini vermiş idi. Ancak yine de Süleyman-şâh’ın Anadolu’ya girdikten sonra, önce ne­relerde faaliyette bulunduğu pek belli değildir. O Antakya önünden ayrılıp Anadolu içine girdikten sonra muhtemelen Konya civarında harekâtta bu­lunmuş, bu şehri ve yakınında bulunan Gâvele (Gevele) Kalesi’ni almıştır (Takriben 1075). Böylece Kutalmışoğulları da, Büyük Selçuklu Devletini ku­ran amcazâdeleri gibi, bir devlet teşkil etme yolunda, yani Türkiye Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu gerçekleştirmede ilk adımlarını attılar11. Kutalmışoğulları daha sonra batı yönünde fetihlere devam ettiler ve bu arada Bizans’taki taht mücadelelerinden geniş ölçüde yararlandılar. Nikephoros Botaneiates 7 Ocak 1078’de kendini imparator ilan ederek Kutalmışoğulları’nın yardı­mını sağlamıştı. Nihayet o 24 Mart’ta İstanbul’a girerek imparator oldu. Kutalmışoğullan’nın bir süre N. Botaneiates’i destekledikleri anlaşılıyor.</p>
<p>Nitekim yine imparatorluk mücadelesinde bulunan Nikephoros Bryennios da onların yardımıyla mağlup ve esir edilmişti. Bundan sonra Kutalmışoğulları Boğazlara yakın bölgelerde yerleşmişler, böylece İzmit ve çevresi Selçuk­luların eline geçmişti.</p>
<p>İşte tam bu sırada mahiyeti hâlâ yeterli derecede açıklanmamış olan Önemli bir olay oldu. Sultan Melikşâh Anadolu’daki bu duruma müdahale etti. Sultan’ın, Kutalmışoğulları’nın Anadolu’da yerleşmekte oluşlarını dik­katle takip ettiği anlaşılıyor. Amcası Kavurd’un saltanatının ilk yılında ayak­lanmasından ve öldürülmesinden (1073) sonra onun sıkı bir merkeziyetçi devlet siyaseti izlediği muhakkaktı. Ancak bu merkeziyetçi idareye karşı iki yönde, Suriye ve Anadolu’da gelişmeler olmakta idi. Suriye’de Atsız fazlaca kuvvetlenince Sultan Melikşâh kardeşi Tutuş’u oraya göndermişti. Atsız’ın Tutuş tarafından ortadan kaldırılmasıyla Suriye bu suretle itaat altına almı­yordu (1079). Sultan Melikşâh aynı şekilde Anadolu’yu kendi idaresi ve itaati altına almak için harekete geçmiş ve buraya Emir Porsuk’u göndermiş olmalı­dır. Emîr Porsuk yapılan bir savaşta (veya savaş yerine Mansûr ile yaptığı teke tek vuruşmada) Mansûr’u öldürmüş, fakat başkaca bir netice elde edemeye­rek geri dönmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Ağabeyinin ne şekilde olursa olsun ortadan kalkmasından sonra Süley­man-şâh bir müddet daha Bizans ile işbirliğinde bulundu. Emîr Porsuk’un ona karşı bir şey yapamamış olmasında belki de Bizans’ın desteğini görmüş olması da rol oynamıştır. Süleymanşâh’ın durumunun bundan sonra da kuv­vetlendiği anlaşılıyor. 1079-1080 yıllarında Türk fetihleri Marmara ve Kara­deniz sahillerine kadar uzanmış, bir taraftan da Adalar (Ege) denizi kıyılarına ulaşmıştı. Ancak Bizans’ta taht aşığı kumandanların bir türlü sonu gelmiyor­du. Nitekim 1080 yılı sonlarında bu kez Nikephoros Melissenos Süleyman-şâh ile anlaşarak imparatorluğunu ilan etti. Bu şahıs Türk kuvvetlerinin yar­dımı ile İznik (Nikaia) şehrini karargâh edinerek İstanbul üzerine yürümeye hazırlandı. Artık imparatorluğunu ilan etmek sırasının kendisine geldiğini düşünen Aleksios Komenos bu sefer tarafsız kaldı. Aleksios aynı zamanda eniştesi olan Melissenos’u Sezarlık vaadiyle uyuttu ve hile ile İstanbul&#8217;a gire­rek kolayca imparatorluğu elde etti (4 Nisan 1081). N. Melissenos’un bu su­retle kenarda kalması neticesinde Süleyman-şâh, gerek İznik ve gerekse onun tarafından muhafaza edilmeleri için garnizonlar yerleştirmek üzere, Türklere teslim edilen kaleleri bir daha terk etmeyerek İznik’te yerleşti. Bu suretle İznik muhtemelen 1080 yılı sonlarında Türkiye Selçuklu Devleti’nin merkezi oluyordu.</p>
<p>Aleksios’un tahta geçmesi Süleyman-şâh’ı Bizans&#8217;a karşı daha serbest ve kaygısız davranmaya sevk etti, yeni İmparator ile hiç olmazsa önceden bir ittifak mevcut değildi. Bu sebeple Türkler artık Boğaziçi sahillerine kadar iler­lediler, buradan geçen gemilerden haraç almak üzere karakollar tesis ettiler. Bütün Bithynia bölgesi (Anadolu&#8217;nun kuzeybatı bölgesi, başlıca şehirleri İz­mit, Bursa ve İznik’tir) şehirleri ister istemez Türklere teslim olmuşlardı. İm­parator Aleksios önce İstanbul şehrine serbest bir nefes aldırmak maksadıyla küçük gemilerle Boğaz sahilinde bulunan Türk karargâhlarına korsan baskın­lar tertip etti ve bunları geri çekilmeye zorladı. Ancak Aleksios’un Balkanlar­daki durumu hiç de iyi değildi. O Balkanlardaki Peçenek ve Norman tehlike­sini ortadan kaldırmak maksadıyla Süleyman-şâh ile anlaşmayı tercih etti. O Süleyman-şâh’a hediye nâmı altında muayyen bir yıllık haraç vermek suretiy­le barış istiyordu. İki taraf arasında varılan anlaşmaya göre; Türkler bugünkü Maltepe&#8217;de Dragos tepesinin batısından İzmit Körfezine dökülen küçük Drakon çayına kadar olan hattı Bizans ile hudut kabul ettiler (1081). Süleyman-şâh’ın bu münasebetle Bizans İmparatoru’na batıdaki düşmanlarına karşı savaşlarında yardımcı kuvvetler göndermeyi taahhüt ettiği anlaşılmaktadır. Böylece batıda sınırlarını hemen hemen İstanbul civarına kadar uzatmış bu­lunan Süleyman-şâh Anadolu’nun iç taraflarında muhtelif Türkmen kütlele­rinin harekâtına müdahale etmek, bilhassa başşehirleri İstanbul ile irtibatları kesilmiş, güney ve güneydoğu şehirleri ile uğraşmak için serbest kalmış bu­lunuyordu. Nitekim Süleyman-şâh gözlerini Güneydoğu Anadolu’ya çeviri­yordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Fetihleri</strong></p>
<p>Süleyman-şâh, İmparator Aleksios ile yaptığı (1081) anlaşmasından sonra bir taraftan muhtelif kumandanlar vasıtasıyla, tafsilatı pek belli olma­yan fetih hareketlerine devam ederek Anadolu’nun kuzeyinde hâlâ Bizans’ın elinde bulunan bazı kaleleri zapt ettirirken, bir taraftan da kendisi güneye doğru yürüdü ve Tarsus’u muhasara ederek aldı (1082). Bunu takip eden yıl içinde (1083) Türkiye Selçuklu hükümdarının başta Adana, Misis (Mamistra) ve Anazarbos olmak üzere hemen bütün Kilikya sahasını fethettiği görülmek­tedir. Bu suretle Ermeni Philaretos’un, Toroslardan Urfa’ya kadar kurmuş ol­duğu hâkimiyetin batı kısmı Selçukluların eline geçmiş bulunuyordu. Bundan sonra sıra Antakya’ya geldi. Çok eski devirlerden beri Suriye&#8217;nin en mühim şehri ve merkezi olmuş bulunan bu büyük şehre gözünü diken sadece Süleyman-şâh değildi. Halep’i ele geçirmiş bulunan Ukaylîlerden Şerefüddevle Müslim b. Kureyş ve Suriye Selçuklu meliki Tutuş da Antakya’nın fethini hedef edinmiş idiler. Bu bakımdan Antakya’yı feth etmek için büyük hazırlıkların yanı sıra Müslim b. Kureyş ile Tutuş’u da unutmamak gerekiyordu. Bu sebeple Süleyman-şâh’ın Kilikya’yı ele geçirdikten sonra İznik&#8217;e dönerek kendisi güneyde meşgul ola­cağı sırada devletin öteki kısımlarını emniyete almak hususunu düşündüğü anlaşılıyordu. Nitekim o, emîrlerinin en kıymetlisi Ebu’l-Kasım’ı İznik’te ken­disine vekâlet etmek üzere bırakırken, bir taraftan da Anadolu’nun Selçuk­lulara tabi olan bölgelerine ayrı ayrı valiler göndermiş olmalıdır. Süleymân-şâh Antakya üzerine hareket ederken, Philaretos&#8217;a hududu bulunan Türk beyleri de aşağı yukarı aynı zamanda onun topraklarına yürümüşler, böylece Süleyman-şâh’ın karşısına büyük kuvvetler ile çıkmasına engel olmuşlardı. Bu anda Emîr Danişmend’in Ermeni Gabriel&#8217;in hüküm sürdüğü Malatya’yı muhasaraya giriştiği (1085) ve Emîr Buldacı’nın yukarı Ceyhan bölgesini El­bistan ve civarını zapt ettiği görülmektedir.</p>
<p>1084 yılı içinde Philaretos’un Urfa’ya kumandan olarak bıraktığı oğlu Bar­sam ile arası açılmıştı. Babası tarafından tutuklanan ve Antakya Kalesi’nde hap­sedilen Barsam, rivayete göre, Antakya şehrinin şahnesi olan İsmail adında bir müslüman ile anlaşarak babası aleyhine onunla birleşmiş ve Philaretos’un bir düğün münasebetiyle şehirde bulunmamasından yararlanarak hapisten kaç­mış ve İznik’e gitmişti. Barsam burada Süleyman-şâh ile Antakya’nın kendisine teslimi hususunda anlaştı. Bunun üzerine Süleyman-şâh beraberinde az sayı­da kuvvet bulunduğu halde süratle Antakya’ya doğru hareket etti. Netice olarak Antakya 13 Aralık 1084’te Süleyman-şâh tarafından fethedildi. Şehre Müslüman Şahne İsmail’in yardımı ile gizlice giren Selçuklu kuvvetleri büyük bir mukave­metle karşılaşmamışlar ve bu sebeple yerli halka kötü muamelede bulunma­mışlardır. Ancak Philaretos’un kuvvetlerinden bir kısmı iç kaleye sığındı. Bu se­beple şehrin iç kalesinin bir ay daha mukavemet ettikten sonra 12 Ocak 1085&#8217;te Süleyman-şâh’a teslim &#8216;olduğu anlaşılmaktadır. Getirdiği az sayıdaki kuvvet­leri, fetihten sonra, yetişen öteki birliklerle takviye eden Süleyman-şâh ayrıca Aymtab, Hârim, Tell-bâşir, Ra’ban, İskenderun ve Süveydiye (Samandağ)’yi de işgal etmişti. Bunun üzerine rivayete göre Philaretos, Büyük Selçuklu sultam Melikşâh’ın yanma giderek Müslümanlığı kabul etmiş ve kendisine tevcih olu­nan Maraş’a gelerek burada 1090 yılından önce ölmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Ölümü</strong></p>
<p>Ancak Süleyman-şâh’ın Antakya şehrini almakla, hem Şerefüddevle Müslim hem de Melik Tutuş ile mücadele etmesi mukadderdi. Nitekim mü­cadelenin ilk safhası Şerefüddevle ile oldu. Halep emîri daha önce Antakya üzerine yürümüşse de, şehrin muazzam surları karşısında bir şey yapama­yarak geri çekilmişti. Bundan sonra Philaretos ile bir anlaşma yapan Şere­füddevle Müslim ondan yıllık muayyen bir cizye almakta idi. Bu gelir kay­nağını kaybetmek istemeyen Şerefüddevle, Süleyman-şâh&#8217;a haber gönde­rerek Philaretos’un ödediği cizyeyi göndermesini istedi. Bu tabiatıyla olacak şey değildi, müslüman bir şehirden ve hükümdanndan cizye istenemezdi. Süleyman-şâh onun bu istediğini reddedince iki taraf arasında savaş zorunlu oldu. Şerefüddevle ile Süleyman-şâh’ın savaşçıları karşılıklı birbirinin arazisini yağmalamaya başladılar. Nihayet 24 Safer 478/20 Haziran 1085’te iki taraf Halep ile Antakya arasında Kurzâhil mevkiinde karşılaştılar. Bu savaşa Şerefüddevle ile başlayan Çubuk Bey ve idaresindeki Türkmenler Süleyman-şâh’ın tarafına geçtiler. Bu sebele Şerefüddevle bozguna uğraya­rak öldürüldü. Süleyman-şâh buradan Halep üzerine yürüyerek şehri kuşattı ve Şerefüddevle’yi de bu şehrin kapısı önüne gömdürdü. Antakya&#8217;nın zaptından sonra Şerefüddevle&#8217;nin ortadan kaldırılması ve Halep’in kuşatılması artık Süleyman-şâh ile Büyük Selçuklular arasındaki mücadeleyi ön plana ge­çirmişti. Şerefüddevle’nin Halep’te bıraktığı Emir Şerîf Ebû Ali Haşan Halep’i savunurken, bir taraftan da hem Sultan Melikşâh’a hem de Melik Tutuş&#8217;a mektup yazmış ve şehri teslim almak üzere ya bizzat gelmelerini, yahud ken­dilerini kurtarmak üzere büyük bir ordu göndermelerini istemişti. Bu sırada Süleyman-şâh Şeyzer, Kefertab ve Maarretünnuman kalelerini ele geçirmişti. O, Kınnesrin’i de kuşatıp aldıktan sonra bütün kuvvetleriyle Halep önünde toplandığı sırada Tutuş’un harekete geçtiği haber alındı. Artuk Bey de bu sı­rada Tutuş’un yanında bulunuyordu. Onun kuvvetleriyle takviye edilmiş olan Tutuş Halep’e üç mil uzaklıkta bulunan Ayn Seylem mevkiinde 18 Safer 479/4 Haziran 1086’da Süleyman-şâh’ın ordusu ile savaşa tutuştu. İki Türk ordusu arasındaki bu savaşın neticesini yine Çubuk Bey ve Türkmenler tayin ettiler. Bunlar bu sefer Süleyman-şâh’tan ayrılıp Tutuş tarafına geçtiler. Süleyman- şâh savaşı kaybettiğini görünce intihar etti.</p>
<p>Anadolu&#8217;nun fethi, daha önceki fetih hareketlerinin hiçbiriyle mukaye­se edilemeyecek bir ölçüde dünya tarihini etkilemiştir. Türk milleti varlığını, emsalsiz tarihî gelişmesini ve ezelî bağımsızlığını bu fethe borçludur. Bu se­beple bizim için Süleyman-şâh’ın adı, tarihimizin öteki büyük şahsiyetleri­nin önünde, onların bayrakdân manasını taşımaktadır ve bundan sonra da taşımalıdır. Nitekim şu sözler büyük bir gerçeğin ifadesidir: “Süleyman-şâh Anadolu Türkleri’nin en büyük ve en muhterem babası, ”dır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Ölümünden Sonra Anadolu Olayları &#8211; Eb’ul-Kasım Hükümeti:</strong></p>
<p>Süleyman-şâh’ın ölümünden sonra, özellikle Anadolu&#8217;nun bazı ke­siminde, Marmara Denizi ve Adalar Denizi bölgesinde vuku bulan olaylar hakkında hemen hemen bütün bilgimizi Bizans tarihçisi Anna Komnena’ya borçlu bulunmaktayız. Onun eseri bilhassa kronolojik bakımdan çok karışık olmasına rağmen, Türkiye tarihinin aşağı yukarı kırk yıllık bir kısmı (1080- 1118) için tek kaynak olmak vasfını taşımaktadır.</p>
<p>Süleyman-şâh 1084 yılı Aralık ayı içinde Antakya’yı fetih için yola çı­karken İznik ve civarını Ebu’l-Kasım adında bir Türk beyine bırakmıştı. Antakya’nın zaptı sırasında Karategin adında bir Türk beyi Karadeniz kıyısında Sinop’u zapt etti (1085 başı). Burada bulunan külliyetli altın ile büyük­çe bir imparatorluk hâzinesi bu Türk beyinin eline geçti. Ancak Süleyman- şâh’ın Tutuş karşısında mağlup olarak intihar etmesinden sonra bu durum­dan istifade eden İmparator Aleksios’un Türklerin eline geçmiş olan Kara­deniz kenarındaki sahil şehirlerini geri almaya muvaffak olduğu anlaşılıyor. İmparator Aleksios, Sultan Melikşâh&#8217;ın gönderdiği Siaus (Çavuş veya belki de Siyavuş) şeklinde kaydolunan bir elçisini kandırarak kendi tarafına çek­meye muvaffak oldu. Nitekim Sinop’a giden Siaus, Melikşâh’ın mektubunu göstererek Karategin’i Sinop’u terk etmeye ve ele geçirdiği hâzineleri de İmparator’un adamlarına bırakmaya kandırdı. Böylece Sinop tekrar Bizans’a teslim olundu. Ancak durum her tarafta aynı değildi. Süleyman-şâh’ın ölüm haberi, onun muhtelif bölgelere tayin etmiş olduğu Türk beylerinin ba­ğımsız hareket etmelerine sebep oldu. Bunlardan hükümet merkezi olan İznik’i elinde bulundurduğu cihetle en nüfuzlusu olan Ebu’l-Kasım rivaye­te göre kendisini sultan ilan ettiği gibi, kardeşi Ebu&#8217;l-Gazî’ye de Kapadokya emirliğini bıraktı. Becerikli ve gayet haris bir kimse olan Ebu’l-Kasım bun­dan sonra Marmara sahillerine akınlar yaparak bütün Bithynia’yı yağmala­maya başladı. İmparator Aleksios bunun üzerine evvelce Süleyman-şâh’a uygulamış olduğu taktiğe müracaat ederek Türk akıncılarını sahilden geri sürdü ve Ebu’l-Kasım’ı barış istemeye zorladı. Ancak Ebul-Kasım anlaşma görüşmelerini devamlı olarak uzatmakta olduğundan İmparator nihayet İz­nik üzerine bir kuvvet göndermeye mecbur kaldı. Bu kuvvetin başına Türk asıllı Tatikios (Tetik ?)’u geçirmişti. Ayrıca Sultan Melikşâh’ın da İznik’i ita­at altına almak üzere Emîr Porsuk kumandasında elli bin kişilik bir kuvvet gönderdiği öğrenildi. Fakat Tatikios böyle bir kuvvetle başa çıkmayacağını düşünerek neticede İstanbul’a çekilmek zorunda kaldı.</p>
<p>Ebu’l-Kasım’ın bundan sonra da rahat durmadığı anlaşılıyor. Herhalde Porsuk, kuvvetleriyle henüz uzakta bulunuyor veyahut Ebul-Kasım onun gelişini başka bir şekilde yorumluyordu. Ebu’l-Kasım’ın bu kez de Marmara Denizi’nin güney sahilini ele geçirmek istediği görülüyor. Nitekim o küçük bir donanma kurmayı tasarladı ve bu maksatla sahilde bulunan Kios (Gem­lik) şehrini zapt ederek burada gemiler yaptırmaya başladı. Ancak Aleksios, bunun imparatorluk için yarattığı tehlikeyi kavrayarak derhal faaliyete geç­ti. Bütün donanmasını Manuel Butumites emrine vererek Ebu’l-Kasım’ın donanmasını yakmakla görevlendirdi, karadan da büyükçe bir kuvvetle Tatikios Türklerin üzerine sevk olundu. Her iki kuvvetin de üzerine gönde­rilmesinden endişelenen Ebu’l-Kasım üstün Bizans donanmasına karşı ko­yamayacağını düşünerek Kios’tan geri çekildi. M. Butumites süratle gelerek Ebu’l-Kasım’ın herhalde henüz kızakta bulunan gemilerini yaktı. Pek az son­ra da Tatikios kara yolundan yetişerek mevzi aldı. Ebu’l-Kasım&#8217;ın çekildiği (Halykai veya Kyparisson) mevkiinde Bizanslılar ile Türkler arasında on beş gün süreyle ufak tefek çarpışmalardan başka büyükçe bir savaş yapılmadı. Neticede Tatikios savaşa karar vermek zorunda kaldı. Savaş bir kısım Türk askerinin ölmesi, esir edilmesi, daha çoğunun ise bütün eşya ve teçhizatını bırakarak kaçması ile neticelendi. Ebu’l-Kasım güçlükle İznik’e ulaşabildi. Bütün bu olayların oluş şekli ve tarihi hakkında kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak Bizans’taki başka olaylara bakarak Emir Porsuk’un gelişinin 1090 yılı sonlarında olması çok muhtemeldir.</p>
<p>Şu halde 1090 yılı ortalarında Ebu’l-Kasım Kios’ta mağlup olduktan sonra İznik’e çekilmişti. Ancak Emîr Porsuk’un Anadolu içinde bağımsız davranan muhtelif Türk beylerini itaata aldıktan sonra İznik’e yaklaşmakta olduğu bu sıralarda Aleksios, Ebu’l-Kasım’a haber göndererek onu İstanbul’a davet etti. Bizans İmparatoru anlaşıldığına göre İznik hâkimi Ebu’l-Kasım’a Porsuk’a karşı bir ittifak teklif ve bu münasebetle onu İstanbul&#8217;a davet etmişti. O bu arada bir taraftan da Türklerin elinde bulunan İzmit’i ele geçirmek istiyor­du. Ebu’l-Kasım İstanbul’da gayet iyi karşılandı, hemen her gün kendisine ziyafetler veriliyor, hipodromda şerefine at ve araba yarışları tertip olunuyor ve İstanbul’da ikamet müddeti birçok neden ile uzatılmaya çalışılıyordu. İki taraf arasında barış ve ittifak görüşmeleri yapıldığı esnada, İmparator Aleksi­os donanma kumandanı Eustathios Kymineianus’u yapı malzemesi, mimar­lar ve işçileri yüklediği gemileriyle İzmit’e yolladı. Bunlar İzmit müstahkem mevkiini kontrol altına alacak yeni bir kale inşa etmekle görevlendirilmişler­di. Kalenin inşası bittikten sonra Aleksios, Ebu’l-Kasım’a pek çok hediyeler ve bir de “Sebastos” ünvanı vererek onu İznik’e uğurladı. Ebu’l-Kasım olan biteni öğrendiği zaman kadere boyun eğmek zorunda kaldı. Çünkü bu sıra­da Emîr Porsuk artık İznik önünde görünmüştü ve Ebu’l-Kasım İmparator’un yardımına muhtaçtı.</p>
<p>Emîr Porsuk İznik’i üç ay muhasara etti. İmparator’un hareket şekline ve hilekârlığına çok içerlemiş bulunan Ebu’l-Kasım bu müddet içinde ken­di imkânları ile Porsuk’un kuvvetlerine karşı İznik’i korudu. Ancak sonunda yardım istemek için İmparator’a başvurmak zorunda kaldı. Bizans İmpara­toru bu sırada Peçeneklere karşı büyük bir ölüm kalım mücadelesi içinde idi. Onun bu cepheden ayıracak kuvveti yoktu, buna rağmen Ebu’l-Kasım’a yardım zorunluluğunu hissetti. Çünkü İznik Porsuk’un eline geçecek olursa burasını Büyük Selçuklu imparatorluğumdan kurtarıp almak elbette hemen hemen imkânsız bir şey olacaktı. Bunun için o yeniden bir hileye başvurdu. O pek küçük bir kuvveti bunlara imparatorluk sancakları, İmparator’un önün­de taşınması alışılmış olan süslü alametleri vermek suretiyle Ebu’l-Kasım’a yolladı. Bu yardım yoluyla Porsuk’u geri çekilmeye zorlamayı ve imkân hâsıl olursa İznik’i kendi adına zapt etmeyi umuyordu. Bu küçük Bizans kuvveti; muhtemelen deniz yönünden şehre girdi, imparator gâyesinin ilkine kolay­lıkla ulaştı. Bizanslılar surlar üzerine çıkıp imparatorluk sancaklarını ve im­paratorun alametlerini göstererek savaş naraları atmaya başlayınca; Porsuk, İmparator’un bizzat geldiği düşüncesiyle kuşatmayı kaldırmayı uygun bul­du. İznik bu suretle kuşatmadan kurtulunca, yardıma gelen kuvvetler, sayıları pek az olduğu ve Ebu’l-Kasım henüz tamamiyle kuvvetten düşmemiş bulun­duğu için, İmparator’un plânının ikinci safhasını gerçekleştiremeyeceklerini anlayarak geri dönmeyi tercih ettiler.</p>
<p>Emîr Porsuk&#8217;un başarısızlığı üzerine Büyük Sultan Melikşâh’ın İznik’in zaptından vazgeçmediğini ve buraya kıymetli kumandanlarından Urfa emîri Bozan&#8217;ı gönderdiğini görüyoruz. Anna Komnena bu münasebetle Melikşâh’ın kendisiyle ittifak etmek üzere, İmparator’a yeniden müracaat ettiğini kaydediyor. Neticede imparator Aleksios da Selçuklu Sultanının ya­nma bir elçi heyeti göndermiş, fakat bunlara verdiği talimatta müzakereleri uzatarak Melikşâh’ı oyalamalarını tembihlemişti. Ancak bu heyet daha yolda iken Melikşâh’ın ölüm haberini almış ve geri dönmüştü. Sultan Melikşâh’ın 19 Kasım 1092’de öldüğünün bilindiğine göre, Bizans elçi heyetinin buna yakın bir tarihte yola çıktığı kabul olunabilir. Bu durumda Bozan’ın İznik önüne gelişini de aynı yılın (1092) ortalarına ve hatta ikinci yarısına koymak herhalde hatalı olmayacaktır.</p>
<p>Öte taraftan Emîr Bozan İznik önüne geldi, şehri hücumla zapt etmek için birbiri arkasına yaptığı teşebbüsler, Ebu’l-Kasım&#8217;ın şiddetli müdafaası ve İmparator’dan istediği yardımı elde etmesi sayesinde bir türlü netice verme­di. imparator bu sırada Peçenekleri Kumanların yardımı ile imha etmiş oldu­ğu için biraz olsun ferahlamış bulunuyordu. Bizans Levunion galibiyetinden (29 Nisan 1091)15 sonra sadece İzmir hâkimi Çaka (Çakan) Bey’le uğraşmak zorunda idi. Bozan bu şekilde İznik’i zapt edemeyeceğini anlayınca muhasarayı kaldırarak karargâhını Lopadion (Ulubat) yanında bulunan Lampe Ir­mağı kenarına nakletti.</p>
<p>Ebu’l-Kasım’ın bu sıralarda artık bağımsız hükümet sürmek imkânının yok olduğunu fark ettiği anlaşılmaktadır. Her halde İmparator’un kendisine ne maksatla yardım ettiğini anlamış olacaktır. Belki de İmparator ile Melikşâh arasında bir anlaşma yapılacağını da haber almıştı. Bu sebeple o, doğrudan doğruya Büyük Sultan’a müracaatla İznik bölgesinde onun valisi sıfatıyla tas­dik edilmeyi ümit ederek büyük hediyeler hazırladı ve kardeşi Ebu’l-Gazî&#8217;yi İznik’te yerine vekil bıraktıktan sonra İsfahan’a doğru yola çıktı. Anna Komnena, onun on beş katır yükü altın ile Sultan’ın yanına gittiğini kaydetmek­tedir. Ancak Ebu’l-Kasım bütün rica ve ısrarlara rağmen Melikşâh tarafından huzura kabul edilmemiş ve kendisine Anadolu işinde tam yetki verilmiş olan Bozan ile anlaşması bildirilmiştir. Bu şekilde arzusuna ulaşamayan Ebu’l- Kasım uzun bir süre bekledikten ve ıstırap çektikten sonra Bozan’ı bulmak için harekete geçti. Ancak yolda Bozan’ın gönderdiği iki yüz kişilik bir müf­reze tarafından yakalanarak kendi yayının kirişi ile boğdurulmuştur. Anna Komnena’ya göre, bu iş Bozan’ın değil Sultan’ın verdiği emirler ile olmuştur. Bu olayın Melikşâh’ın Bağdat’a gitmek üzere hareketinden pek kısa bir süre önce ceryan ettiği tahmin olunabilir (muhtemelen Eylül-Ekim 1092).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil &#8211; Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/">Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
