<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Allah’ın Bilmesi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/allahin-bilmesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 01 Jun 2020 17:05:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Allah’ın Bilmesi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Allah Bizim Cennete ve Cehenneme Gireceğimizi Biliyorsa, Neden Bizi İmtihan Ediyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 17:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İmtihan]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Bilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın imtihan etmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kainatın Yaratılması]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24477</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doç. Dr. Soner Duman Sorunun önemi Özellikle lise ve üzeri düzeydeki gençlerimizin sıklıkla sorduğu soruların başında yukarıdaki soru gelmektedir. Bu soruya cevap verme teşebbüsünde bulunmadan önce şu iki hususun göz önünde bulundurulması gerekir: a) Bu soru aslında İslam tarihi boyunca Müslüman âlimlerin üzerinde en çok konuştuğu ve tartıştığı meselelerden birini oluşturuyor. Çünkü bu sorunun imana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/">Allah Bizim Cennete ve Cehenneme Gireceğimizi Biliyorsa, Neden Bizi İmtihan Ediyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-7750 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir5.jpg" alt="" width="343" height="272" />Doç. Dr. Soner Duman</strong></p>
<p><strong>Sorunun önemi</strong></p>
<p>Özellikle lise ve üzeri düzeydeki gençlerimizin sıklıkla sorduğu soruların başında yukarıdaki soru gelmektedir. Bu soruya cevap verme teşebbüsünde bulunmadan önce şu iki hususun göz önünde bulundurulması gerekir:</p>
<p><strong>a)</strong> Bu soru aslında İslam tarihi boyunca Müslüman âlimlerin üzerinde en çok konuştuğu ve tartıştığı meselelerden birini oluşturuyor. Çünkü bu sorunun imana ilişkin pek çok meseleyle doğrudan irtibatı var. Bunların başında da kader konusu geliyor. Söz konusu kader olunca ister istemez Allah’ın ilmi, iradesi, yaratması gibi gaybî konular devreye giriyor. İşte bütün bu sebeplerle bu soruya bir çırpıda herkesi tatmin edecek bir şekilde cevap vermek o kadar kolay değil.</p>
<p><strong>b)</strong> Bu soruya cevap vermeyi zorlaştıran ikinci husus ise klasik kaynaklarımızın bu konuya dair açıklamalarını insanlarımızın anlayabileceği şekilde takdim etme güçlüğü. Zira bizim klasik kitaplarımızda bu meseleye dair yazılanlar halka değil konunun uzmanlarına hitap ediyor.</p>
<p>Bu iki zorluğa rağmen yine de biz sorunun cevabını ele almaya çalışalım.</p>
<p><strong>Allah bizi imtihan ediyor mu?</strong></p>
<p>Önce şu imtihan meselesinden başlayalım. Kur’an’da Rabbimiz pek çok âyette insanları imtihan ettiğini/edeceğini açık olarak ifade etmiştir. Bunların bir kısmı şöyledir:</p>
<p>“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk, 2)</p>
<p>“Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri bilinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” (Muhammed, 31)</p>
<p>“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları bilecek, yalancıları da mutlaka bilecektir.” (Ankebut, 2-3)</p>
<p>“Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri bilmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tevbe, 16)</p>
<p><strong>Allah’ın imtihan etmesi ne demek?</strong></p>
<p>Yukarıdaki âyetlerde açık bir biçimde Allah’ın kullarını imtihan ettiğinden söz ediliyor. Dahası kimi âyetlerde “bilelim diye” şeklinde ifadeler bile yer alıyor. İnsanlar arası günlük kullanımda “imtihan / sınav” sözcüğünü duyduğumuzda bununla öğrencilerin veya bir işe girmek isteyenlerin bilgi derecesini anlamak için yapılan yoklamayı kastederiz. Yani imtihan yapan şahıs (öğretmen) veya kuruluş (iş yeri, eğitim kurumları) bu imtihan öncesinde kişinin nasıl bir performans sergileyeceği, neyi bilip neyi bilmediği konusunda bir bilgi sahibi değildir. İmtihan sonucunda kişinin bilgi ve beceri seviyesi hem kendisi hem de bu imtihanı yapan kişi ya da kurum tarafından anlaşılacaktır. Peki Allah acaba gerçekten kulların durumunu öğrenmek için mi imtihan yapıyor? Kesinlikle hayır!</p>
<p><strong>Allah her şeyi zaten biliyor!</strong></p>
<p>Kullarını yoktan yaratan Allah onların geçmiş ve geleceğini, açığa vurduklarını ve gizlediklerini zaten bilmektedir. Nitekim Rabbimiz bu konuda şöyle buyurur:</p>
<p>“Sözünüzü ister açıktan söyleyin ister [içinizde] gizleyin [fark etmez]. O, göğüslerdekinin özünü [insanın aklından ve kalbinden geçenleri] bilir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Mülk, 13-14)</p>
<p>“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’am, 59)</p>
<p>“Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).” (Sebe, 3)</p>
<p>“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadid, 22)</p>
<p>“Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talak, 12)</p>
<p>“O, [kullarının] önlerindekini ve arkalarındakini bilir.” (Bakara, 256)</p>
<p><strong>Madem biliyor, niçin imtihan ediyor?</strong></p>
<p>Yukarıdaki âyetler açık bir biçimde Rabbimizin her şeyi ezeli ilmiyle bildiğini, O’nun öğrenen bir varlık olmadığını, O’nun için “sürpriz” söz konusu olmadığını açık bir biçimde ortaya koyuyor. O halde şu soruyu soralım:</p>
<p>Bir tarafta Allah’ın imtihan yaptığını belirten âyetler, diğer yanda da O’nun her şeyi zaten bildiğini gösteren âyetler var. Bu bir çelişki değil midir?</p>
<p><strong>Kur’an’ın anlaşılmasına ilişkin önemli bir kural:</strong></p>
<p>Kur’an âyetlerinin yorumlanmasında tefsir âlimlerimizin belirttiği şu kuralı dâima göz önünde bulundurmak gerekir. “Kur’an’da ilk bakışta farklı şekillerde anlaşılmaya müsait olan yahut yeterince açık olmayan âyetler (müteşâbih), anlamı açık ve net olan âyetlere (muhkem) göre yorumlanmalıdır.” Bu kuraldan hareket eden âlimlerimiz “imtihan” ilgili âyetleri iki farklı şekilde yorumlamışlardır.</p>
<p><strong>Allah “imtihan” sözcüğünü kendisi açısından değil kullar açısından kullanıyor.</strong></p>
<p>Allah, sonsuz bilgisiyle her şeyi bildiği halde kullarına sanki onları imtihan ediyormuş gibi imtihan eden kimsenin muamelede bulunması gibi muamelede bulunur. Burada bir tarafta ilmi sonsuz olan, her şeyi bilen bir Allah diğer tarafta geleceği ve gaybı bilmeyen kul bulunmaktadır. Meseleye kul cephesinden bakıldığında gelecek zaman tamamen meçhuldür, o halde onun açısından bakıldığında sonucu bilinmeyen bir imtihan söz konusudur. İşte Allah kulları, onların kendi bulunduğu ilmî ve psikolojik hal açısından değerlendirerek kendilerine yaptığı muameleye “imtihan” adını vermiştir. Nitekim Kur’an’da Allah başka bazı konularda da kullara onların yapıp etmeleri cinsinden fiillerle mukabelede bulunmuştur. Öyleyse “Allah kullarını imtihan ediyor” ifadesini dünyada bir öğretmenin öğrencisini imtihan etmesine kıyaslamak kesinlikle yanlıştır. Çünkü bir öğretmen öğrencisinin imtihandan ne not alacağını bilemez, sadece tahmin eder. Tahmininde haklı da çıkabilir, yanılabilir de. Oysa Allah tahmin etmez, yanılmaz.</p>
<p><strong>Allah, ezelde bildiği şeylerin dış dünyaya yansımasına “imtihan” adını veriyor.</strong></p>
<p>Allah zamandan ve mekândan münezzehtir. O’nun için “geçmiş”, “şimdi” ve “gelecek” birdir. Ancak kullar açısından zaman söz konusudur. Her ne kadar Allah’ın bilgisi ezeli olsa da bu bilginin varlıkla ve olaylarla ilişkisi “bizim açımızdan” değerlendirildiğinde Allah’ın bir şeyi bilmesinin iki boyutu ortaya çıkmaktadır:</p>
<p><strong>1.</strong> Allah’ın bir şeyi dış dünyada meydana gelmeden önce bilmesi.</p>
<p><strong>2.</strong> Allah’ın bir şeyi meydana geldikten sonra realiteye dönüşmüş haliyle bilmesi.</p>
<p>Mesela siz doğmadan önce Rabbimiz ezelde sizi yaratacağını ve sizin o gün doğacağınızı bilir. Bu, bir şeyin var olmasından önceki ön bilgidir. Sizin günü ve vakti gelince doğmanız durumunda Allah’ın bunu bilmesi bir şeyi olduktan sonraki haliyle bilmesidir. Şu halde aslında varlık, Allah’ın ezelî ilminde bir bilgi halinde mevcutken zaman gelip yaratılıyor, pratiğe dökülüyor ve Allah, o varlığı ezelde bilgi halinde bildiği gibi, sonradan yaratıp pratiğe dökünce de gerçek-realite haliyle bilmiş oluyor.</p>
<p>İşte Allah’ın “bilelim diye imtihan ediyoruz” ifadesi şu anlama gelir: “Ezelde zaten ön bilgi halinde bildiğimiz şeyin, bilfiil realiteye döküldükten sonra gerçeğe dönüşmüş haliyle de bilelim diye sizi imtihandan geçiriyoruz.”</p>
<p><strong>Allah için “sürpriz” ve “sonradan öğrenme” diye bir şey olmaz!</strong></p>
<p>İster ilk yorumu isterse ikinci yorumu kabul edelim, netice itibarıyla Allah açısından “sürpriz bir bilgi”, “bir şeyi sonradan öğrenme”, “bilgisiz iken bilgili hale gelme” diye bir durum söz konusu değil. O halde Allah, bilmediği bir şeyi öğrenmek için kullarını imtihan etmiyor. Ezeli bilgisinde bildiği şeyleri realiteye döküyor, pratiğe geçiriyor. Klasik tabiriyle “kader, kazaya dönüşüyor.”</p>
<p><strong>Öyleyse biz imtihandan geçmiyor muyuz?</strong></p>
<p>“İmtihan” meselesine biz kullar açısından baktığımızda bu kelimenin bizim hakkımızda kullanılması yüzde yüz doğru. Yani biz, sonucunu bilmediğimiz bir imtihandan geçiyoruz, dünya da bir imtihan alanı. Ama Allah açısından bakıldığında bilinmeyen bir şeyin öğrenilmesi için kulların imtihan edilmesi söz konusu değil. Bilinen bir şeyin pratiğe dökülmesi söz konusu.</p>
<p><strong>Her şey baştan belli iken yaratmanın anlamı ne?</strong></p>
<p>Rabbimiz Kur’an’da kâinatın yaratılış sebebi ile ilgili olarak önce yanlış anlayışları ortadan kaldırıp sonra doğru cevabı ortaya koyuyor. Biz de önce kâinatın yaratılış sebebinin ne olmadığı üzerinden hareket edip sonra ne olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.</p>
<p><strong>Allah kâinatı, ihtiyacı bulunduğu için yaratmamıştır.</strong></p>
<p>Biz insanlar, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri yapar ve üretiriz. Mesela ekmeği yemek için, elbiseyi giymek için üretiriz. Evleri içinde yaşamak için yaparız. Oysa Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu varlıktır. (es-Samed).</p>
<p>Rabbimiz, Kur’an’da kâinata ve içindeki hiçbir varlığa ihtiyacı bulunmadığını defaatle belirtmiştir. (Âl-i İmran, 97; Hicr, 70; Ankebut, 6)</p>
<p><strong>Allah kâinatı “oyun ve eğlence olsun diye yaratmamıştır.</strong></p>
<p>Biz insanlar, bazı şeyleri ihtiyacımız olduğundan değil sırf hoşça vakit geçirmek, can sıkıntısından kurtulmak için yaparız. Mesela müzik dinler, resim yapar, gezintiye çıkarız. Buna ihtiyacımız olduğu için değil iyi vakit geçirmek için bunu yaparız. Oysa oyun ve eğlence edinmek Rabbimizin münezzeh olduğu bir durumdur. Bu, canı sıkılan ve can sıkıntısını geçirmek için bir şeylerle oyalanmaya ihtiyaç duyan insanların özelliğidir.</p>
<p>Rabbimiz kâinatı fantastik bir sebeple, hoşça vakit geçirmek için yaratmadığını, bu kâinatı yaratmasının haklı bir sebebinin bulunduğu şu şekilde belirtmektedir:</p>
<p>“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.” (Duhân, 38-39)</p>
<p><strong>Allah kâinatı amaçsız ve sebepsiz yere [abes olarak] yaratmamıştır.</strong></p>
<p>Biz insanlar bazen amaçsız ve sebepsiz işler yaparız. Bu yaptıklarımız bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığı gibi bize hoşça vakit geçirme fırsatı da sunmaz. Şuursuz ve bilinçsizce, sırf iş olsun diye işler yaparız. Allah, yaptığı her şeyi yerli yerince yapan, yaptığı şeylerde nice hikmetler bulunan el-Hakîm’dir. O’nun hiçbir fiili hikmetsiz değildir.</p>
<p>Rabbimiz, kâinatın boşu boşuna yaratıldığı fikrinin kâfirler tarafından sahip olunan bir fikir olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!” (Sad, 27)</p>
<p>Rabbimiz, bir başka âyetinde insanlara hitap ederek onların yaratılışının amaçsız, sebepsiz [abes] olmadığını şu şekilde belirtmektedir:</p>
<p>“Yoksa sizi boşu boşuna [amaçsız ve sebepsiz olarak abes yere] yarattığımızı mı sandınız?” (Müminûn, 115)</p>
<p><strong>Kâinatın yaratılmasının haklı bir gerekçesi vardır.</strong></p>
<p>Rabbimiz Kur’an’ın pek çok âyetinde kâinatı yaratmasının hak ile olduğunu belirtir. Bu, kâinatın boş yere ve sebepsiz olmadığının olumlu ifade ile pekiştirilmesidir. Bu konu ile ilgili âyetlerin bir kısmı şu şekildedir:</p>
<p>“Allah, gökleri ve yeri hak olarak (yerli yerince) yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için (Allah’ın varlık ve kudretine) bir nişâne bulunmaktadır.” (Ankebut, 44)</p>
<p>“Allah’ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi ortadan kaldırıp yepyeni bir halk getirir.” (İbrahim, 19)</p>
<p>“Allah, gökleri ve yeri yerli yerince yaratmıştır. Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez.” (Câsiye, 22)</p>
<p><strong>Kâinatın yaratılış sebebi Allah’ın İlahlık ve Rabliğini göstermeyi dilemesidir.</strong></p>
<p>Kâinatın yaratılışının temel sebebi yaratılan varlıkların Allah’ı yüceltmeleri, kulluklarını göstermeleri, Rabbimizin de onlara karşı ilahlığını ve rabliğini göstermesidir:</p>
<p>Kur’an, insan dışında yaratılmış olan yerdeki ve gökteki bütün varlıkların Allah’a boyun eğdiğini, secde ettiğini, onu tenzih ettiğini belirtir. Bu âyetlerin bir kısmı şöyledir:</p>
<p>“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.” (İsra, 44)</p>
<p>“Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.” (Nahl, 49)</p>
<p>“Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O, azîzdir, hakîmdir.” (Hadid, 1; Haşr, 1; Saf, 1)</p>
<p>Kur’an, akıl, irade ve nefis sahibi varlıklar olan cinler ve insanların da kulluk sebebiyle yaratıldığını şu şekilde belirtir:</p>
<p>“Ben, cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 56)</p>
<p><strong>Allah’ın ibadete ihtiyacı mı vardı?</strong></p>
<p>Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hiçbir varlık Allah’ı zikretmese, tesbih ve tenzih etmese de Allah zâtı itibarıyla övgüye layıktır. O’nun övgüye layık olması, kendisini öven birilerinin bulunmasına bağlı değildir.</p>
<p>Bu soru başka bir soruyu gündeme getirir: O halde madem ki ibadet edilmeye, yüceltilmeye ihtiyacı yok öyleyse hiçbir varlığı yaratmasaydı!</p>
<p>Burada hemen şu âyetler gündeme gelir: “O, dilediğini yapar.” (Hûd, 107; Burûc, 16). “O’na yaptığı bir şeyden dolayı [“niçin böyle yaptı?”] diye soru sorulamaz. Ancak [O’nun tarafından insanlara, “niçin böyle yaptınız?” diye] sorulacaktır.” (Enbiyâ, 23)</p>
<p><strong>Sonuç Kadere Çıkıyor</strong></p>
<p>Sonuç yine kadere çıkıyor:</p>
<p>Rabbimiz ezeli ilmiyle bildiği, ezeli iradesiyle dileyip tercih ettiği şeyleri yaratma sıfatıyla yaratıp varlık âlemine çıkardı. Bizim açımızdan bakıldığında ortada tam bir imtihan var. Hiçbir şey belli değil. Bize seçme hakkı verilmiş, irade verilmiş. Hiçbir şey zorla yaptırılmıyor, her şeyi biz yapıyoruz. Ama meseleye Allah açısından bakıldığında o her şeyi biliyor, bildiklerini yaratarak pratiğe döküyor. Varlıklar onun ezelî ilminden varlık âlemine çıkarken O’nun irade, kudret, tekvin gibi bütün sıfatları da tecelli ediyor.</p>
<p>Bütün bu tecelliler ve -kullar açısından bakıldığında- imtihanlar sonucunda Rabbimiz başta Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer peygamberler, Allah dostları, şehitler ve sâlih müminler olmak üzere kendine ebedî dostlar ediniyor. Onları ebedî nimetlerine gark ederek kendi güzelliğini ve cemalini gösteriyor. Bunu onlara doğrudan ve hazır bir şekilde vermiyor da onlar açısından bir imtihan sonucu veriyor. İşte kullar açısından imtihanın en büyük kazanımı bu! Bu imtihan sonucunda kaybeden, cehennemlik olan, ebedî azaba dûçar olanlar ise bunu tamamen kendi tercih ve seçimleri ile hak ediyorlar. Allah onları tercihlerini bu şekilde kullanmaya kesinlikle zorlamıyor. Dolayısıyla hiçbir haksızlık ve adaletsizlik söz konusu değil.</p>
<p>Bu açıklamalarda doğru bir husus varsa Rabbimizin lütfundandır. Yanlış bir şey varsa o da bizim nefsimiz ve şeytandandır, Rabbimiz bundan münezzehtir. Her şeyin en doğrusunu Rabbimiz bilir.</p>
<p>“Rabbimiz, Senin bize öğrettiğinden başka bizim bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz ki her şeyi bilen ve her şeyi hikmetli bir şekilde yapan ancak Sensin.” (Bakara, 32)</p>
<p>https://gencdergisi.com/12775-allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/">Allah Bizim Cennete ve Cehenneme Gireceğimizi Biliyorsa, Neden Bizi İmtihan Ediyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah’ın Bilmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-bilmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-bilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Jul 2017 10:58:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Ezeli Ilminin TasdikI]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Sıfatlarının Tecellisi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Sıfatlarının Varlıkla Ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Bilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Cüz’iyyâtı Bilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Aynulkudat el-Hemedani]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16046</guid>

					<description><![CDATA[<p>On İkinci Fasıl Kur’ân’daki eşsiz âyetlerden biri de Allah Teâlâ’nın “Ve onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz (olup bitenlerden) uzakta değiliz.” (Arâf, 7/7) mealindeki sözüdür. Bu âyet göstermektedir ki, her şey onun için hâzır olduğu gibi o da her şeyle birlikte hâzırdır. Bu nedenledir ki, hiçbir şey onun ilminden uzak değildir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-bilmesi/">Allah’ın Bilmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/allahin-bilmesi/images-3-29/" rel="attachment wp-att-16051"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16051" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/images-3.jpg" alt="" width="327" height="245" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/images-3.jpg 443w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/images-3-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/images-3-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 327px) 100vw, 327px" /></a></strong></p>
<p><strong>On İkinci Fasıl</strong></p>
<p>Kur’ân’daki eşsiz âyetlerden biri de Allah Teâlâ’nın “Ve onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz (olup bitenlerden) uzakta değiliz.” (Arâf, 7/7) mealindeki sözüdür. Bu âyet göstermektedir ki, her şey onun için hâzır olduğu gibi o da her şeyle birlikte hâzırdır. Bu nedenledir ki, hiçbir şey onun ilminden uzak değildir. “O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.” (Tâhâ, 20/98) âyetine gelince, bu âyette ilimle birlikte kuşatma (si’a) sözcüğünün kullanılması çok ilginçtir. Şöyle ki, varlık­lar onun ilminden olmuştur. Onun ilmi de her şeyi kuşatır: Nitekim bir âyette şöyle denmiştir: “Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını bilesiniz!” (Talak, 65/12) Hakikat şu ki, aziz ve celil olan “Allah çok ve bütündür.</p>
<p>Onun dışındaki her şey de bir ve parçadır.” Hatta onun dışındaki her şey onun külliyetini ve kesretini izleyen yönü itibarıyla bir ve parçadır. Ken­dinde kapalı olan bu söze körlüğün ölçüşünce bir misal verelim. Bilesin ki, güneş her ne kadar bir de olsa, ondan çıkan ışıklar çoktur. Bu takdirde güneşin çok, ışıkların da bir olduğunu söylemek doğru olur. Bilinen nes­nenin varlığından alınan ilim ki, bu mahlûkun ilmidir, ilim diye isimlendiriliyorsa bütün mevcudatın kaynağı olan ilâhı sıfat, nasıl olur da ilim diye isimlendirilmez?</p>
<p>Bilakis hakikat şu ki, ilim ancak İlâhî sıfat için kullanılır. Şayet başkası için kullanılmışsa bu, ârifler nezdinde, mahza mecaz, mânâyı genişletme ve sırf ortaklık yoluyladır; her ne kadar âlimler, ilim terimini Allah’ın ilmi ve mahlûkatın ilmi için benzerlik (teşâbüh) yoluyla kullanıla­cağına hükmetmiş olsalar da.</p>
<p>“Allah cüz’iyyâtı bilmez.” diyenlerin görüşü -ki Allah onların bu görü­şünden münezzehtir- sanki “Bu cüz’iyyât geçmiş ve geleceğin kapsamın­da yer alır.” diye düşünmeleri itibarıyla varılmış bir kanaattir. Dolayısıyla onlar cüz’iyyâtın değişmesinden onlara ilişkin ilmin de değişmesinin ge­rekli olduğunu zannetmişlerdir. Tahkik ehline göre bu, kafa karışıklığıdır. Zira zaman var olanların bir parçasıdır ve hareketin ölçüsüdür. Hareket, özel olarak, cisimlerin niteliklerinden biridir.</p>
<p>Bilindiği üzere, cisimler ezelî ilmin mevcut kısımları içinde en aşağısıdır. Değerlisi olsun aşağısı olsun var olanların bütünü ondan kaynaklanır ve ezelî ilmin varlığı hiç bir şeyin varlığına bağlı değildir. Aksine her şeyin varlığı onun varlığına dayanır. Zaman, açıklandığı şekliyle, var olanların bir parçası ise “Mev­cudattan birinin değişmesi, onun ilminin değişmesini gerektirir.” demek nasıl mümkün olur?</p>
<p>Bunu söylemek, “Onun ilmi mevcudatın varlığına dayanıyor.” olsaydı ancak o zaman doğru olurdu. Nitekim bu mahlûkatın ilmi için geçerlidir. Onun ilmi böyle olmayınca mevcudatın değişmesinden onu ihata eden ilmin değişmesi gerekmez.</p>
<p><strong>OnÜçüncü Fasıl [Allah’ın Sıfatlarının Varlıkla İlişkisine Dair Bir Misâl]</strong></p>
<p>Bir engelin -meselâ bulutun- dünyanın ışıkları alma istidadına mani ol­ması gibi bir sebepten hareketle, ışıkların değişmesinden, onların kaynağı olan sıfatın da değişmesi gerektiğini zanneden kimse açıkça yoldan çıkmıştır. Elbette, güneşin değişmesi mümkündür ve onun değişmesinden ışıkların da değişmesi gerekir. Fakat bizim varsayımımız ışıkların değişmesinin, yeryüzü­nün güneşin ışığını almasına mani olan bir sebepten kaynaklandığı şeklinde idi. Yoksa “Bulut güneşin feyzine mani oluyor.” dememiştim. Çünkü güneş sıfatlarıyla birlikte olduğu gibidir. Bu engel sebebiyle onda hiçbir değişme olmaz. Engel sadece yeryüzünün güneş ışığını almasına mani olur.</p>
<p><strong>On Dördüncü Fasıl [Sıfatların Tecellîsi Alan İçin Kemâldir]</strong></p>
<p>Malûm olsun ki, güneş aydınlatma sultasında bizzât yetkin olup, herhangi bir kemâli elde etmede hiç bir şeye muhtaç değildir. Her kim ki, onun bir cisimle karşı karşıya gelip, ışığı onda açığa çıktığı ve etkisini onda gösterdiğinde bunu onun hakkında bir kemâl zannederse fahiş bir hata işlemiş olur. Çünkü her bir şeyin kemâli güneşle karşılaşıp onun aydınlat­masından belli bir pay almasıyla olur. Fakat güneşin bir şeyin karşısında o bulunarak kemâl elde etmesi mümkün değildir. Umumi bakış itibarıyla bu, maksadın anlaşılmasında açık bir misaldir, lüb(1) sahipleri için ise kemâ­lin kemâli, özün özüdür.</p>
<p>Bu sözlerin gerçek anlamlarının akıl basiretine açılması oldukça uzaktır. Bunların kavranması aklın dışındaki bir tavra dayanır. Aklî tavrın ötesin­den bir şey senin batınında bulunduğunda, bütün makulat bir defada sana verilse bile, bu senin derdine derman olmaz. Nitekim açlık talebi suyla, susuzluk talebi de ekmekle dindirilemez. Akıl ötesi tavırla özelleşen ârifın talebinin, ma‘kûlâtla teskin edilmemesi de böyledir.</p>
<p>1- Lüb, vehmin ve tahayyülün telkinlerinden uzak olan ve mukaddes nurla nurlanmış akıldır. Cürcânî, Tâ‘rîfât&gt; Dersaadet 1318, 128.</p>
<p><strong>On Beşinci Fasıl [Allah’ın Cüz’iyyâtı Bilmesi]</strong></p>
<p>Varlıkların tamamının Allah’a nispeti birdir. Şimdiki zamanın, geçmiş ve gelecek zamanın ona nispeti eşittir. Akıl gözüyle varlıklara bakıldığın­da bir sıra düzeni vardır. Tek olanın bileşik olandan önce olması gibi, birinin diğerine önceliği vardır. Fakat varlıklar ona izafe edilip hakikat yoluyla ona nispet edildiğinde bu, eşit bir nispet olur. Şöyle ki o her şeyi içine alır. “O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.” (Tâhâ, 20/98). Yani o, bir şeyin varlığını bilmemiş olsaydı o şey var olmazdı. Var olan ve olmayan, onun kuşatıcı ilminin altında eşit bir şekilde yer alır ki, onun kuşatıcı il­mini anlamaktan halkın idraki âciz; hakikatini anlamada akılları yetersiz; herhangi bir eserine ulaşmada kuvveleri zayıftır. Avamın yetindiği hissi bir örnekle, güneşin özünün herhangi bir ışığa benzemeyişi gibi, onun ilmi de halkın ilmine asla benzemez. Nasıl benzesin ki? Onun ezelî ilmi, zamandan önce mevcut olduğu gibi, tüm varlıklardan da önce mevcut­tur. Nitekim o şimdi de böyledir.</p>
<p>Onun cüz’iyyâtı bilmesini zayıf akılla­rımız gerektiği şekilde idrak edemez. Ancak akıl bunu idrak etmekte âciz olduğunu idrak eder. Tıpkı, vehmin, âlemin ne içinde ne dışında, ne ona bitişik ne de ondan ayrı olan bir mevcudun hakikatini idrak etmekte âciz olduğunu idrak etmesi gibi.</p>
<p>Ezelî ilmin hakikati ilim yoluyla ifade edilemez. Bu ancak burada kaste­dilen mânâ dışında bir mânâ için vazedilmiş bir ifadeyle mümkün olabilir. Akılların ve anlayışların onu idrak etmede yaşadığı karışıklık bundan ileri gelir. Onu idrak etmede aklı, anlayışı ve ilmi yetersiz olan kişi onun gücü ve kudreti karşısında âcİzliğini bilsin; sürekli onu anlamaya çalışsın. Belki o zaman ondan ona bir kapı açılır. Onu hakiki bir şekilde idrak etmeye mani olan örtüleri kalbinden temizlemesinde muvaffak olması için ondan yar­dım dilesin. Üzerinde durmadan hemence onları yalanlamaya kalkışmasın!</p>
<p>Zira bu, bir kavmin/ekolün, ezelî ilim konusunda diğer sapkınların inancı gibi inandıkları bir itikattır. Nihayet Allah bu ekole, hak ettikleri ya da gerektirdikleri için değil, kendisinden bir lütuf ve iyilik olarak nuruyla hidayet etmiş ve ilâhı konuları idrak etmede akıllarının acizliğine dair mârifetlerini artırmıştır. Oluştan önce ve “önce”den Önce mevcut olan “(Allah’ın) ilminin Hakikatini” -ki bu ilim varlıkların sebebi ve daha öte­si tasavvur edilemeyen bir ihata ile her şeyi kuşatır- aklı ve ilmi ile ihata etmeye tamah eden kimse olmayacak duaya âmin diyen kimse gibidir. Hakikat itibarıyla o, akıl garîzasından çıkmış demektir. Fazilet erbabı na­zarında onlar mecnun sayılmaya daha layıktır. Dolayısıyla aklımız ezelî ilmi idrak etmekte karıncanın hatta cansızların bizim ilmimizi idrak et­melerinden bile daha âcizdir.</p>
<p>O’nun ilminin bizim ilmimize nispeti, kudretinin kudretimize olan nispeti gibidir. Nitekim bizim kudretimizde bir şeyi “ihtira etmek”, yani herhangi bir şeyi, yokken var etmek muhâldir. Fakat bu, O’nun ezelî kud­reti için muhâl değildir. Çünkü O yerin ve göklerin “ibda&#8221; edicisidir”, yani O, bir şeyi yokken yaratan ve var edendir. Yine, bilinenin değişip de bunun bilgimizde değişikliği gerektirmeyişi imkânsızdır. Çünkü bizim bilgimiz bilinenden kaynaklanmıştır. Fakat bilinenin değişmesiyle, bütün varlıkların kendisine isnat edildiği Allah’ın ilminin değişmesi muhâldir.</p>
<p>Evet, akıl ilk bakışta iki kudret arasındaki farkı kavrıyor fakat iki ilim ara­sındaki farkı kavramıyor olunca hüküm verirken hataya düşüyor. Dolayısıyla bu karışıklık ortaya çıkıyor ve bu tuzağa düşüyor. Allah Teâlâ aklın ötesinde ve onu ihata edendir. Hâl böyleyken aklın, Allah’ı ve sıfatlarını ihata etmesi nasıl tasavvur edilebilir? Akıl ondan meydana gelen zerreler­den bir parça iken parçanın bütünü ihata etmesi nasıl tasavvur edilebilir?</p>
<p>Esasen biz, tümüyle varlıkların ezelî ilmi kuşatamayacağını belirtmiştik. Dolayısıyla aldın onu idrak etmeye tamah etmesi doğru değildir. Bu aciz­liği anlamada yetersiz kalan kişi sadece cehaleti ve âcizliğini kavramadaki yeteneğinin azlığı dolayısıyla yetersiz kalmıştır. Onun yetersizliği aklın havsalasının darlığına dayanır.</p>
<p>Madenlerinden kafiyeler dizmektir işim.</p>
<p>Sığırlar anlamazsa ben neyleyim?</p>
<p>Hz. Muhammed’i bütün halka elçi olarak gönderen ve onların dili üzere hakkı konuşan Allah her şeyden münezzehtir. Allah şöyle buyur­muştur: “Nereye dönerseniz Allah’ın zâtı oradadır. Şüphesiz Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir.” (Bakara, 2/115). Kur anda bu âyet dışında başka bir âyet olmasa bile ezelî ilmin cüz’iyyâtı ihata et­mesini inkâr edenlerin cehâletini göstermeye bu âyet yeterdi. Hem nasıl olmasın ki? Her bir harfi bile onların körlüğüne şâhid olmaktadır. Şöyle ki, bu âyette Allah alîm sıfatıyla birlikte vâsi‘ sıfatını da zikretmiş ve “Nereye dönerseniz işte Allah’ın yüzü oradadır.” diyerek birbirine bağla­mıştır. Bu âyet her bir varlığın Allah’ın vechine bir nispeti olduğuna dair açık ve latif bir işarettir.</p>
<p>Bu nispet olmasaydı o varlık mevcut olmazdı. Çünkü O, onu bilir, zira Onun vechi ona dönüktür. Allah’ın cüz’iyyâtı bilmesinin mânâsı işte budur.</p>
<p><strong>On Altıncı Fasıl [Ezelî ilmin Hakikatinin Tasdiki]</strong></p>
<p>Önermeler tertip ederek ezelî ilmin hakikatini tasdik etmeye dair arzun sürdüğü müddetçe soğuk demiri dövmüş olursun. Bunun hakiki tasdiki, içini ferahlatan ve havsalanı genişleten bir nurun batında ortaya çıkışına bağlıdır. Bu nur sayesinde Allah’ın ilminin insanların ilmine benzemediği idrak edilir ve ilim yoluyla kazanılan imâna olan arzun o zaman biter ve ke­sin olarak anlaşılır ki, bâtında bu nur ortaya çıkmamışsa bir kimsenin ilim sıfatına ve diğer ezelî sıfatlara gerçekten iman ettiği düşünülemez.</p>
<p>İmanın hakkı, daha başta ezeli sıfatlar konusunda konuşmayı bırakman ve tasar­rufta bulunmaya tamah etmekten vazgeçmendir. Böyle olmadığın takdirde imanın hakikatine ermeye tamah etme!</p>
<p>Aynulkudat el-Hemedani Zübdetü’l-Hakaik(Hakikatlerin Özü)-Şekva’l Garib(Garibin Şikayeti),syf:76-86</p>
<p>Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başk.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-bilmesi/">Allah’ın Bilmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-bilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
