<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Alışveriş | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/alisveris/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 25 Nov 2019 06:16:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Alışveriş | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Nov 2019 18:58:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıllı telefon]]></category>
		<category><![CDATA[Alışveriş]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[bencillik]]></category>
		<category><![CDATA[bigisayar oyunları]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Hedonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Instagram]]></category>
		<category><![CDATA[internet ve narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Like]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[sanal âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Sanal ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[selfie]]></category>
		<category><![CDATA[siber alem]]></category>
		<category><![CDATA[snapchat]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal ağ]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya Bağımlılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23532</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde yalnızlık,artık “yeni yoksulluk&#8221;tur. İyi beslenmiş insanların açlığı. Çağımızın ruhsal sorunlarını geriye doğru sardığımızda, yeme bozukluklarından alkolizme, depresyondan intihara dek yalnızlığın ayak izlerini buluruz. Modern insanın refah ve yaşama standardı yükseliyor olsa da içinde iyileşmeyen bir boşluk var. Dışarıdaki hayat o kadar büyük bir hızla akıyor ki insanlar kendilerini tuhaf ve tanımadıkları bir dünyada buluyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/">Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23540 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-300x205.jpg" alt="" width="394" height="269" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-300x205.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-600x411.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-768x526.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG.jpg 1024w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a></p>
<p>Günümüzde yalnızlık,artık “yeni yoksulluk&#8221;tur. İyi beslenmiş insanların açlığı. Çağımızın ruhsal sorunlarını geriye doğru sardığımızda, yeme bozukluklarından alkolizme, depresyondan intihara dek yalnızlığın ayak izlerini buluruz. Modern insanın refah ve yaşama standardı yükseliyor olsa da içinde iyileşmeyen bir boşluk var. Dışarıdaki hayat o kadar büyük bir hızla akıyor ki insanlar kendilerini tuhaf ve tanımadıkları bir dünyada buluyor. Sadece dünün ülkesinde yaşayan ve karşılaştığı yeni manzaradan şaşkına dönmüş yabancılar haline geliyoruz.(s.34</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Uzaklığın şifası yakınlık; yalnızlığın şifası ise birbirimize yurt ve sığınak alabilmemiz. Ama önce aşina olmak gerek.</p>
<p>Aşinalık, gerçeklik duygumuza istikrar kazandırır. Aşinalığı yitirmek dünyadan varoluşsal anlamda kovulmaktır. İçinde yaşadığımız çevreye aşinalığımız azaldığında, varoluşsal endişe sökün eder. Dünya artık evimiz değildir. Bugün insanlarda gördüğümüz o umutsuzca arayış, bir psikolojik ev arayışından başka bir şey değil. İçsel vatansızlık hissini iyileştirmek istiyoruz.</p>
<p>Ruhumuzu demirleyecek bir liman, orada olmakla varoluşun ağır yükünden bizi azat edecek bir emniyet hissi arıyoruz. Sosyal alanın zayıflaması, varoluşsal yalnızlığı insani ilişkilerle gidermeyi zorlaştırıyor. Sosyal yabancılaşmadan kaynaklanan güvensizlik, yalnızlığı katmerlendiriyor. Yalnızlık, varlığın tam kalbinde ağrıyan bir boşluk. Sevginin ilk vazifesi ise dinlemektir. Sevgi, muhatabına dünyada yer açmaktır.(s.35</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bencilleştikçe Yalnızlaşıyoruz</p>
<p>Yalnızlık, bizi bilen veya bize ihtimam gösteren birinin olmadığı dehşetidir. Modern dünyada pek çok insan sosyal medya aracılığıyla bu tanınma ve bilinme arzularını doyurmak istiyor. Teşhircilik boyutuna varan bir gösteri marifetiyle hayatlarımızı kamusal alana açıyor ve acılarımızı, hastalıklarımızı, yediklerimizi, giydiklerimizi paylaşmak istiyoruz.Yaptığımız ve yapmayı ümit ettiğimiz eylemlerde bir değer ve gerçeklik bulamadığımızda anlamsızlık ve can sıkıntısı sökün ediyor. Yoğun bir can sıkıntısı halinde ruhun ölümü gerçekleşiyor. Etrafınıza bir bakın, yaşayan ölüler her yerde.</p>
<p>Neyi feda ettik? Yolda neyi düşürdük, neyi kaybettik? Kimimiz kaybettiğini hatırlıyor ve ruha dikkat kesilen, manevi olanı merkeze alan daha zengin bir yaşam tarzının peşine düşüyor. Hayat nadir bir şey ve onu nadide bir gül gibi koklamak, içimize çekmek gerek. Onun kıymetini bilmediğimizde dünya giderek bir “yaşayanlar mezarlığına dönüşüyor.(s.37</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hatırlatma</p>
<p>Görmek için önce bakmak gerekir. Bakışınızı koruyun.</p>
<p>”Ben&#8221;den ”biz”e ricat edin. Kayıp bağı onarın. Hayatın ve sevdiklerinizin elinden tutun.</p>
<p>Sorumluluklarınızı kabullenin, nazik ve işbirliğine açık olun.</p>
<p>Sosyal bağlarınızı güçlendirin, daha çok eş dost ziyaretleri yapın, mahallenizdeki insanlarla tanışın, sohbet edin.</p>
<p>Tabiat ile hemahenk olun, baharın kokularını içinize çekin.</p>
<p>Güzel anılar biriktirin. Güzel görüntüleri telefonda değil, zihninizde saklayın.</p>
<p>Aile büyüklerinizin anılarına sahip çıkın. Deneyimlerini dinleyin. Nesilden nesile aktaracağınız hikâyeleriniz olsun.</p>
<p>&#8216; Duygusal açlığınızı daha çok tüketerek veya daha fazla eşyaya sahip olarak bastıramazsınız. Bu kısır döngüden çıkın.</p>
<p>Kendinize anlamlı hedefler koyun. Bu hedefler için mücadele edin. Başardığınızda kendinizi ödüllendirin. Başaramadığınızda yeniden deneyin.</p>
<p>Zihinsel özerkliğinizi koruyun. Sahici benliğinin“ keşfedin, ona sahip çıkın. Bukalemun benlikler kapitalist pazar ıçin iyidir ama sizi mutlu etmez.</p>
<p>En formasyon obezi olmayın. Bilinçli seçimler yapın.(s.38</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Byung-Chul Han, özgün bir düşünür. Psikopolitika adlı kitabında bakın yaşadığımız bu dönüşümü nasıl tasvir ediyor: “Akıllı telefon, dijital bir kutsal nesne, hatta dijital kutsal nesnenin ta kendisidir. Tabi kılma aracı olarak tıpkı elde taşınma kolaylığıyla bir tür cep telefonunu (Handy) andıran tespih gibidir. Her ikisi de insanın kendini sınamasına, kendini kontrol etmesine hizmet eder. İktidar, gözetleme işini bireylere devrederek verimliliğini artırmış olur. Like/Beğendim dijital &#8216;Amin&#8217;dir. Like&#8217;ı tıklarken iktidar düzenine tabi kılarız kendimizi. Akıllı telefon sadece etkili bir gözetleme aracı değil, aynı zamanda taşınabilir bir günah çıkarma sandalyesidir. Facebook, dijitalin kilisesi, sinagogudur&#8230; Bu tahakküm büyük bir çabaya, zor kullanmaya gerek duymaz, öylece gerçekleşiverir. Hoşa gitmeye çalışarak ve bağımlılık yaratarak hükmetmeyi amaçlar.&#8221;(s.52</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Aslında internetin yaşamlarımızda yarattığı en büyük değişim, bizzat kendisinin günlük rutinlerimizin bir parçası haline gelmesi. Çoğu insan ağa bir kez tutulduğunda, saatlerce anlamsız sayfalarda gezinmekten kendisini alıkoyamıyor. Anlık değişen sayfalar, hızlı görüntüler bize çabuk tatmin sağlıyor ve can sıkıntısını o an bizden alıp götürüyor. Her an ayartılmaya, baştan çıkarılmaya hazır durumdayız.</p>
<p>Byung-Chul Han, bu durumu beğendim kapitalizmi olarak adlandırıyor. Zorlama ve yasaklardan farklı olarak, bu yeni kapitalizm bizi baştan çıkararak hükmünü yürütür. &#8220;Bizi teşvik eden ve ayartan, özgürlükçü, dost çehreli iktidar; talimat ve emir veren, tehdit eden iktidardan daha etkilidir.&#8221;</p>
<p>Edindiğimiz malumatın içinde işe yarar bilgiyi bulmak giderek zorlaşıyor. Bir çöplükte eşeleniyor gibiyiz. Malumat obezliğinden bilginin sunduğu bilgeliğe geçebilmek için arada durmaya, düşünmeye ve çevrimdışı olmaya ihtiyacımız var. Namevcut olmayı başarabilmeye.(s.53</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bu toprağın bilgeleri aşk ile ”ân”ı seyrediyordu, bugün aşk ile ”ben”i&#8217; seyrediyoruz. Kendimizi seyretmelere doyamıyoruz.</p>
<p>Selfîe Sendromu ifadesi, -eski zamanlarda ayıplanacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşın meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimizle, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgileneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşın odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görmemizi engelliyor, hem de kendimizin gerçekte ne olduğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor.</p>
<p>Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Çok da uzağa gitmemize gerek yok. Yiyip içtiklerini sosyal medyada paylaşanlar, başka insanları kızdırabileceklerini çoğu zaman fark etmiyorlar bile. Sosyal paylaşım siteleri kıskançlık ve özenme için elverişli bir platform oluşturuyor. 2013&#8217;te Amerika&#8217;da yapılan bir çalışmaya göre, kişinin son zamanlarda kıskançlık hissettiği durumların yüzde 20’sinin Facebook yüzünden olduğu ortaya çıkmış. Bu kıskançlıkların çoğu diğer kişinin görüntüsü, yaptığı tatiller ve sahip olduğu sosyal hayattan kaynaklanıyor&#8230; Nihayetinde kıskançlık. hayattan alınan keyif ve tatmin duygusunu azaltıyor.(s.68</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Snapchat ve Instagram gençler tarafından sıkça kullanılan uygulamalar ve buralarda paylaştıkları fotoğraflarını önemsiyorlar. Kendilerine başkalarının gözüyle bakıp, görüntülerini eleştiriyorlar. Bu tuhaf, çünkü gerçek hayatta insanların görüntülerine bu denli takılmazsınız. Yani duygusal yakınlık kurduğunuz herkes fiziksel olarak mükemmel değildir, olamaz da. Fakat görünen o ki siber âlemde herkes kusursuz olmak istiyor. Günümüz ebeveynlerinin çocuklarıyla çatışma yaşadığı mevzulardan biri de estetik operasyonlar. Lise ya da üniversite çağında birçok genç, kusursuz görünüme kavuşmak için ailesini ikna etmeye çalışıyor. Aile içi gerilim artarken, bütçeye eklenen maddi yük de cabası. Oysa gerçek güzellik, bir özgünlük gerektirir. İfadede, bakışta, mimiklerde bir özgünlük. İçten gelen bir duygunun dışa yansımasıdır bu. Kozmetik değişiklikler bizi pek de özgün kılmaz.</p>
<p>Birçok şeyin doğrusunu biliriz ama bilişteki bu kesinlik davranışlarımıza aynı oranda yansımaz. Bazen arzularımızın bazen de içinde bulunduğumuz kültürün rüzgârına kapılır gideriz. Kabul edelim ki internet, toplumsal işleyişi ve yerleşik kültürü etkisi altında bırakan en önemli güç olarak karşımızda duruyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnterneti kullanırken, onun medya, reklam, pazarlama sektörü, kültür endüstrisi, sermaye ve iktidar ile olan ilişkilerini çoğu kez görmezden gelir, sunduğu fırsatlar tarafından cezbediliriz. Hatta internetin araç olduğunu bile unuturuz. Aslında atfedilen değer, bağlantı kurulan &#8220;insan&#8221;a, erişilen ”bilgi&#8221;ye olmalıdır. Yine de bu gerçekleri unutur ve popüler olmak için var gücümüzle uğraşırız. Popüler olmak çoğu insan için cezbedicidir. İnternetin kolektif kültüründe ise Öncelikli amaçtır, sözgelimi sosyal medyada aldığınız fav sayısı başınızı göğe erdirir. İnternette popüler olmak için farklı bir benlik sergilemek ya da popüler olanı taklit etmek, bir kurgudur. Gerçek değil sahtedir.</p>
<p>Gerçek bir emeğe, alın terine yaslanmaz. İçten gelen, samimi bir çabaya denk gelmez. Herkes orada diye sosyal medya kanallarına gideriz, herkes paylaşıyor diye selfie çekeriz. Üstelik bunu çoğu kez hiç sorgulamadan, sırf o anda popüler olduğu için yaparız. Özellikle çocuklar ve internetle geç tanışan daha yaşlı nesil, internette gördüğü her şeye inanma ve okuduklarını tatbik etme eğiliminde. Bu gidişle birkaç yıl içerisinde, hayranlık duyduğumuz kişileri, nesneleri ya da durumları “herkesin ortak tercihi&#8221; belirleyecek.(s.77</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bazı kampanyaların internet üzerinden ne denli hızlı yayıldığını hatırlayın. Çeşitli konularda farkındalık yaratmak için sosyal medyada başlatılan meydan okumalar nasıl da çığ gibi yayılır. Kafanızdan bir kova dolusu buzlu suyu boşaltmak ve bunu Videoya çekerek sergilemek, birdenbire dünya ölçeğinde yaygınlık kazanır. Bazen de çok üretken içerik ve sunumlara tanık oluruz. Pazarlama sektörü, internetin bu kolektif kültürünü kullanmakta hiç vakit kaybetmedi. Viral reklam denilen ve ışık hızıyla yayılan kimi kısa filmler, bize tabiri caizse “çaktırmadan&#8221; bir ürünü empoze eder.</p>
<p>Çoğu kez eğlenceli ve doğal bulup izlediğimiz ve arkadaşlarımızla paylaştığımız bir videoya biraz dikkatli bakarsak, bir yerlerde Öne çıkan marka logosunu ya da ticari ürünü görebiliriz. Mesela bir çocuk ve annesinin çok eğlenceli bir diyaloğunu izliyoruzdur ama çocuğun elinde markası görünen bir içecek vardır. Çoğu kez bunun bir viral reklam olduğunu fark etmeden, bir sürü insana göndeririz. Bilinen sözdür, internette size bir şey bedava sunuluyorsa, satılan şey sizsiniz, sizin dikkatinizdir.(s.79</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bir de sanal âlemde üç beş bilgi kırıntısını yutup, allame-i cihan kesilenler var. Tuhaf bir yanılsama bu, zira kitap okumak insana bilgisini tartma imkânı verir. Bizi ne kadar az şey bildiğimiz gerçeğiyle yüzleştirir. Ama “ağ&#8221;da durum farklı: Orada nefsimizi malumatla şişirir, sıhhatini sorgulayamadığınız bilgi üzerinden bir çırpıda âlim kesilebilirsiniz!</p>
<p>Bilgelik, bilginin toplanması değildir. Bilginin sentezidir ve sentez zaman alır.(s.81</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternetin kolektif kültürü denizdeki güçlü bir akıntı gibidir. Bir kez kendinizi suya bıraktınız mı, akıntının tersine yüzmek için çok çabalamanız gerekir.</p>
<p>Ayağınızı suya sokmadan önce iyi düşünün, sizin değerleriniz ya da yaşam tercihleriniz bu akıntının ters istikametinde olabilir. Ayrıca unutmayın,internette her söylenen ”anlamlı ve değerli” değildir. İnsanların çoğu,pek de müşkülpesentlik yapmadan hemen hemen her şeyi beğenirler. İnternetin katılımcı kültüründe önemli olan da haberin içeriğinden ziyade popülaritesidir. Bu yüzden, akıntıya dikkat!(s.81</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Gençlerin ekran karşısındaki davranışlarına dikkat ettiniz mi? Ekrana yoğunlaşır ve çok hızlı klavye kullanırlar. Bir telaş içinde hızlıca basarlar tuşlara, duraksamış gibi göründüklerinde yeni bilgilerin ekrana gelmesini bekliyorlardır. Çocukların ve gençlerin ekran karşısında fazla vakit geçirmeleri, öğrenme alışkanlıklarından sosyalleşme biçimlerine kadar birçok şeyi etkiler.</p>
<p>Günümüz çocukları, yirmili yaşlara gelene kadar otuz bin saatlik bir sanal bilgi akımına maruz kalır. Bilgisayar oyunlarına ayırdığımız zaman ise haftada üç milyar saatten fazla. .. İddialı rakamlar değil mi? Bu sektöre yapılan yatırımlar, karşılığını fazlasıyla veriyor. İnternetin sunduğu fırsatlar ile bireyselleşme ve postmodern kültürün itici güçlerinin çakışması, bir kusursuz fırtına etkisi yarattı. Bizler de bu fırtınanın tam göbeğine düştük.</p>
<p>Bir yanda benim yaşamım, benim isteklerim, benim gerçekliğim diyerek inşa edilmiş bir kültür; diğer yandan her türlü esneklik ve kişiselleştirmeyi sunan internet dünyası.(s.112)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sinirbilimci A. Gazzaley ve psikolog L.D. Rosen’in Dağınık Zihin adlı kitabında bize sunduğu araştırmalara göre hedefe ulaşmak için ihtiyaç duyduğumuz bilişsel kontrol becerilerimiz, hedef belirlemek için gereken yürütücü işlevlerle aynı ölçüde evrilmemiş. Bilişsel kontrol becerilerimiz dikkati, çalışma belleğini ve hedef yönetimini kapsar. Hedef koymamıza yarayan yürütücü işlevler ise değerlendirme, karar verme, organize etme ve planlama becerilerini içerir. Kendimiz için akıllıca hedefler belirleme; bu hedefe ulaşmak için gereken plan ve hesaplamaları yapma konusunda çok iyi olabiliriz ama eğer bilişsel kontrol becerilerimizde aynı performansı gösteremezsek hedeflerimizden kolayca saparız.</p>
<p>Ulaşmak istediğimiz yer ile vardığımız yer arasındaki mesafe arttıkça da gerilim ortaya çıkar. Bugün, teknolojinin günlük yaşamımızdaki tahakküInü ile geldiğimiz noktada ise hedeflerimizle aramızı açan temel unsurların başında akıllı telefonlar, internet ve sosyal medya geliyor. Peki, bu nasıl oluyor&#8217;? Bizi hedefimizden saptırdığını bildiğimiz halde neden hâlâ ısrarla bir uygulamadan diğerine, bir sosyal medya kanalından ötekine seğirtiyoruz?.. Gazzaley ve Rosen kitabında yeni bir hipotez üzerinde duruyor: ”Dikkatimizi dağıtan davranışlarda bulunuyoruz çünkü bizler sadece doğuştan gelen bilgi arama dürtümüzü tatmin etmek için en uygun ya da optimal davranışları sergiliyoruz.</p>
<p>Kritik bir etken, yüksek teknolojiye dayalı modern dünyamızın mevcut koşulları, bu içgüdüsel dürtüyü beslememiz için bize daha fazla erişim fırsatı sunarak bu davranış tarzını sürekli kılıyor; ayrıca can sıkıntısı ve kaygı gibi dahili faktörler de buna yardımcı oluyor.”Yazarlar, bu hipotezi evrim biyoloğu Eric Charnov&#8217;un Marjinal Değerler Teoremi (MDT) olarak bilinen optimal arama teorisi ile açıklıyor.(s.119)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hedeflerimize ulaşma performansımızı etkileyen sınırlılıklarımız arasında iki temel şey ön plana çıkar: Çoklu görev becerimizin kısıtı ve görev geçişlerinin hız ve maliyeti. Hepimiz, birçok şeyi aynı anda yapabilecek potansiyele sahip olduğumuzu düşünürüz, oysa bu bir yanılsamadır. Birden çok görevi aynı anda yapmaya çalışmak ya da görevler arasında sürekli geçiş yapmak bize hem zaman kaybettirir hem de verim. Üstelik sadece gençler değil, yetişkinler de sürekli görev geçişi konusunda oldukça zorlayıcı bir performans gösteriyorlar.</p>
<p>Gazzaley ve Rosen&#8217;in paylaştığı verilere göre bir genç yetişkin saatte yirmi yedi görev geçişi yaparken bu rakam daha yaşlılarda on yedi. İnternet söz konusu ise aynı kaynakta kalma süremiz dört saniyeden iki saniyeye hatta yarım saniyeye düşüyor. Teknoloji, dikkatimizi bizden alma konusunda sürekli el artırıyor.</p>
<p>Önce akıllı telefonlar, sonra geliştirilen binlerce uygulama bizde hem aynı anda birçok şey yapabileceğimiz yanılsaması yaratıyor hem de tüm dikkatimizi bizden talep ediyor. Bir dostum, telefonundan sosyal medya uygulamalarına erişemediği birkaç hafta için duygularını ifade ederken, “Kafamı topladım, huzur buldum,&#8221; sözcüklerini kullanmıştı.(s.123)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Görselliğe dayalı düşünme, dijital hedonizmi (hazcılığı) besleyen ve onun işareti olan bir şeydir ve okumaya dayalı düşünmeden farklıdır.</p>
<p>Hatta ekrandan okumak ile kitaba dokunarak oku. mak da birbirinden tamamen farklı iki deneyimdir.Katı ve dokusu olan bir şeylere temas etmek, onun yüzeyini okşamak insana bir zemin duygusu kazandırır. Bir kitaba dokunmak, sakinleşmemize ve durup düşünmemize sebep olur. Ayrıca düşüncemizin şekillenmesine ve farklı dünyalara yönelmesine de. Oysa ekrandan okuduğumuzda böyle bir derinleşme yaşamayız. Bilgisayardan ya da telefon ekranından bir şey okurken sanki ”Okuduklarım bende kalmayacak, ekranı kapatınca uçup gidecek&#8230;” huzursuzluğu yaşayan tek dijital göçmen ben değilimdir herhalde. Oysa bir kitabı elimizde tutarken, Okuduklarımızın ruhumuza nüfuz edeceğinden şüphe duymayız.</p>
<p>Nielsen&#8217;in bir araştırmasında, 232 kişiden, ekranda akan yazıyı okumaları istenmiş. Bunların içinden sadece altı kişi sayfaları satırlara bağlı kalarak okumuş, geri kalan herkes atlayarak ilerlemiş. Kimmiş bu atlayarak okuyanlar acaba? Günde ortalama beş saat internet kullanan katılımcılar. Nielsen&#8217;in bir diğer araştırması ise gençlerin çok daha hızlı ama dikkatleri dağınık olarak okuduklarım ortaya çıkarmış. Şaşırdık mı? Hayır&#8230;(s.142)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Her gün arabanızla gittiğiniz bir yere yürüyerek ya da toplu taşıma araçlarıyla gitmeyi deneyin, size kattığı deneyimin zenginliğine şaşıracaksınız. Yürümek zaten başlı başına zenginleştirici bir deneyim sunar. David le Breton&#8217;un Yürümeye Övgü kitabında söylediği gibi ”Yürümek, ruh yetmezliği yaşamaktır, daha doğrusu ruh yetmezliği yaşayıp kendini kendinden dışarı atmaktır. Kendine katlanamadığın noktada kendinle barışmak için kendini yollara vurmaktır.&#8221;</p>
<p>Vakit buldukça uzun yürüyüşler yaparım, yolla birlikte düşüncelerim de benimle akar gider. Her yürüyüş kendi içimize doğrudur. İnsan kendi içinde veya zihninde o zamana kadar düşünmediği bir şey bulur. Seyahatlerde de benzer şeyler olur. Hiç dikkat ettiniz mi? Çocuğunuzla seyahat ettiğiniz zamanlar, özellikle yeni yerler gördüğünüz uzun yolculuklar, ilişkinize ne kadar iyi gelir. 0 uzun yollarda belki daha Önce hiç konuşmadığınız, paylaşmadığınız hikâyeleri paylaşırsınız çocuğunuzla; gülecek ve onu güldürecek hikâyeler uydurursunuz, olaylara onun gözünden bakmayı öğrenirsiniz. Birlikte hayal kurar, yeni planlar yaparsınız.(s.157)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dijital medya, kapitalizm için de mükemmel bir ortaktır. Terry Eagleton, kapitalizm için şöyle der: &#8220;Etrafına cömertlik saçan hümanist ruhlu antik bir şair gibi, bu sistem insani olan hiçbir şeyi kendine yabancı saymaz. Kâr için çıktığı avda her mesafeyi kat edebilir, en aşağılık yol arkadaşlarıyla düşüp kalkabilir. İçinde tatminsiz bir arzu ve uçsuz bucaksız bir boşluk vardır&#8221; . Kapitalist sistem, ”tüketici&#8221;ye evrilen bireyi daha fazla tüketim için nasıl yönlendireceği konusunda yeterince bilimsel araştırma yaptırmış, formül geliştirmiş ve yol haritaları hazırlamıştır.(s.176)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Duygusal ihtiyaçlarımız, kişisel tercihlerimiz, sosyal medya platformlarında ticari bir değere dönüşür.</p>
<p>Kaygı, mutsuzluk, boşluk hissi gibi duygu durumlarımız sosyal medya şirketleri ve reklam-pazarlama sektörlerince kolayca istismar edilir. Duygusal dinamikler, sosyal medyanın bu denli yaygın kullanımını açıklayan önemli etmenlerden biridir. Psikolojiyi rakamlara çevirmek sosyal medyanın en iyi yaptığı şey. Sosyal medyadaki varlığımız, bir çeşit olasılık hesabına çevriliyor: Reklam linkine tıklama olasılığımız. Evet, kullanıcı olarak değerimiz böyle ölçülüyor. Aslında herhangi bir sosyal medya sitesi, henüz kayıt aşamasında hedef kitle tayinine başlıyor.(s.177)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Black Mirror dizisinin bir bölümünde bir yazılım şirketi, sevdikleri vefat etmiş insanlar için hayali hesaplar yaratıyordu. Ölen kişinin yaşam tarzı, kişisel tercihleri, anıları, konuşma tarzı, espri anlayışı kısaca ona ait ne varsa yazılıma yükleniyordu. Sevdiklerinin ölümü ile baş etmekte zorlanan insanlar da aylık bir hizmet bedeli ödeyerek, bu hesaplarla telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı. Hatta biraz daha fazla para öderlerse, o kişiyle aynı fiziksel özellikleri gösteren robotlara sahip olabiliyorlardı. Şükredelim ki henüz teknolojinin hayatımızdaki yeri bu noktaya gelmedi. Bir gün gelir mi? Neden olmasın? Peki sistem bunu da pazarlar mı? Şüphesiz, evet!(s.178)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kapitalizmin doymak bilmez iştahı 21. yüzyılda duygularımıza da el atmıştır. Zorlaşan iş yaşamı, artan gelecek kaygısı, geçim derdi, güvenlik sorunları derken bireylerin üzerindeki psikolojik baskı, bununla birlikte de duygusal tahribat artar. Mutsuzluk ve boşluk hisleri bireyleri aşırı tüketim odaklı davranışlara yöneltir. Aynı hisler, sürekli uyarılma arayan, tüketimden alacağı geçici hazzın peşindeki bireyin sosyal medya kullanma eğilimlerini de yönetir. Duygusal boşluğunu alışveriş ya da sosyal medyaya hicret ederek dolduran milyonlar&#8230; Bu işten en kârlı çıkanlar kimler sizce? Telefonundan ayrılamayan ya da kazandığı üç beş kuruşu alışveriş sitelerinin cirolarına katan bireyler mi yoksa her geçen gün daha fazla kişiye ulaşıp, daha fazla ciro elde etme peşinde olan kurumlar mı?(s.179)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şirketlerin ticari kazanç için farklı kanalları kullanmalarında yanlış olan bir şey yoktur ama baş döndürücü bir hızla gelişen teknolojinin sunduğu bu yeni platformlar “sınırsız&#8221; ve ”engel tanımayan&#8221; yöntemlerle sürdürülür hale gelmiştir. Artık ticaret her yerdedir. Üstelik bu ticareti hızlandıran ve hacmini büyüten şey, duygularımız üzerinden yapılan tasarım mühendisliğidir.</p>
<p>Mesela Facebook&#8217;un z&#8217;aman tüneli yeni içerik keşfetmek için mükemmel bir şekilde tasarlanmıştır. Facebook, 2011 yılında meşhur ”duvar”ın “zaman tüneli&#8221; ile değiştirdi. Eklenen beğenme, yorum yapma gibi fonksiyonlar, zaman tünelinde dolaşmayı bizim için etkileşimli bir hale getiriyor ve kontrolün bizde olduğu hissini yaratıyor. 2013 yılında otomatik Video oynatma özelliğinin eklenmesiyle birlikte, biz zaman tüneline bakarken tüm videolar -izlemek istesek de istemesek de- oynatılıyordu.</p>
<p>Bu özelliğin kontrolünün kullanıcıdan alınması kendiliğinden medya tüketimini artırdı. Bir anda kendimizi normalde izlemeyeceğimiz bir videoyu, sadece ilk yarım saniyesi ilginç olduğu için izlerken bulduk. Diğer sosyal medya platformları da benzer otomatik oynatma özellikleri ekledi. Böylece her zaman iki seçenek arasında bırakılıyoruz: Şimdi tüket ya da aşağı doğru kaydırmaya devam et.(s.181)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dr. Ciarân Mc Mahon sosyal medyayı psikolojik bir perspektiften şöyle tanımlar: Kullanıcıları geçmiş özel bilgilerini dijitalleştirip kamusal olarak paylaşmaları için cesaretlendiren çevrimiçi hizmetler. Örneğin, bir sosyal medya sitesinde bir hesap açıp, oraya hiç kişisel bilgi koymazsanız eğlenemezsiniz. İsterseniz deneyin&#8230; Facebook ya da Instagram&#8217;da bir hesap açıp, hiçbir özel bilgi paylaşmadan ya da hiçbir şeyi “beğen&#8221;meden bakalım ne kadar dayanacaksımz? Tüm bu siteler, kullanıcıları sürekli kişisel paylaşımlar yapmaları konusunda cesaretlendirir. Sosyal medya servislerinin popülerliği ve paylaşımların çokluğunu göz önüne alırsak, bizim de bu durumdan pek hoşnut olduğumuz aşikâr.(s.186)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>New York Times’ın 7.000 makalesi incelenerek yapılmış bir araştırmaya göre insanlar, kendilerini duygusal olarak uyaran yazıları başkalarıyla paylaşıyorlar. Doğru ya da yanlış bulduğumuz, gurur ya da öfke duyduğumuz haberleri sosyal ağımızda daha çok paylaşıyoruz. Politik konulardaki tweet&#8217;ler ise utanç, inanç, ceza, şeytani, savaş gibi ahlaki ve duygusal sözcükler içerdiğinde daha çok paylaşılıyor.</p>
<p>Bu araştırma aynı zamanda politik tweet’lerin daha çok benzer ideolojiyi taşıyanlar arasında paylaşıldığını göstererek yankı odalarında yaşadığımızı da doğruluyor. Fakat sosyal medyadaki provokatif içeriklere sürekli tepki göstermek bir süre sonra bize iki şey yapabilir: Öfke yorgunu olabiliriz ya da tepki vermeyi bir çeşit rutin alışkanlığa dönüştürebiliriz. Sinirlenmeyiz ya da öfkelenmeyiz bile ama öyleymiş gibi paylaşımlar yaparız. Mahalle baskısının tabiri caizse “kralı&#8221; sosyal medyadadır. Herkes kendi sığınaklarına çekilir ve kendisi gibi düşünenlerin fikirleriyle giderek daha da keskinleşir. Karşı mahallenin veya farklı olanın sesi işitilmez olur.</p>
<p>Sığınak (bunker) zihniyetinin ele geçirdiği insanlar şöyle düşünür: Bizim dışımızdaki herkes kötü, onlar çok güçlü ve bize zarar vermek istiyorlar. Sadece biz hakikatin tarafındayız. Kaybetsek de haklı olan biziz. Biz masum kurbanlarız&#8230; Dünyaya karşı biz. Bir sosyal kimlik, kuvvetli bir grup aidiyeti sağlar bu zihniyet. Olan biteni bize açıklayacak basit ama işe yarar bir formül, kendi kabahatlerimizi görmezden gelmek için bir bahane sağlar.Bu zihniyete teslim olduğumuzda, işimize gelmeyen gerçekleri hasıraltı etmeye başlarız.(s.199)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sosyal medya bağımlılığı üzerine yapılan pek çok çalışma beyindeki ödül devrelerimizle sosyal medya etkileşimlerimiz arasındaki ilişkilere işaret ediyor. Peki ne yapabiliriz? Zamanın akışını geriye döndürmek yahut gerçekleşmiş bir teknolojik devrimi yok saymak olası değil; öte yandan bir bağımlılıkla yaşamak da anlamlı değil. Bu durumda yapmamız gereken ilk şey teknolojiyle olan ilişkimizin boyutu konusunda kendimize karşı dürüst olmamız. Akıllı telefonlarımıza ne sıklıkla bakıyoruz, günde kaç saatimizi internette harcıyoruz, çocuğumuzla yüz yüze oyun oynamak yerine bilgisayar oyunlarını mı tercih ediyoruz? Davranış ve tutumlarımızı tartmalı, dürüstlükle ölçüp biçmeliyiz. Eğer bulduğumuz sonuçtan memnun değilsek ve davranışlarımızın bağımlılık boyutuna ulaştığını düşünüyorsak, bu konuda bir şeyler yapmalıyız.</p>
<p>İnsan bilinçli kararlar alabilmesi ve irade sahibi olması nedeniyle diğer birçok canlıdan ayrışır. Bize zor geleni “önce” yapmak, nefis terbiyesi için elzemdir. Kendinizi değiştirme gücünüz olduğunun farkına varmak sanal dünyada bulamayacağınız bir hazinedir. Bunu ancak kendi içinize bakıp, sebat ederek yaparsınız. ”İrade bedeni tuttuğunda, ruh özgürleşir,&#8221; derler. İradenizi hâkim kılın, özgürleşin. Özgürlüğün ilk eylemi özgür olmayı seçmektir. Hadi deneyin, yapabilirsiniz.(s.217)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanları sanal ortama iten ve sosyal medyayı çekici kılan başka bir unsur da gerçek dünyanın problemlerinden kaçmak. Çöpleri halının altına süpürmek evi temiz kılmadığı gibi, bu kaçış da problemleri yok etmekten ziyade pekiştirir.(s.222)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal yakınlık, insani teması sık kılarken sığlaştırır; bağlantılar yoğunlaşıp bağ haline gelemeyecek kadar sığ ve fragmanlar halindedir.</p>
<p>Bağ mı Bağlantı mı?</p>
<p>İnternet arkadaşlıkları ve sanal ilişkiler üzerine yapılan çalışmaların hemen hemen tamamı ortak bir noktaya işaret eder. Sosyal medyada kurulan arkadaşlıkların bir kişiye olumlu şeyler katabilmesi için mutlaka gerçek hayatta yüz yüze sosyal iletişimle tamamlanması gerekir. Kişi yalnızca sanal iletişim sürdürmekteyse, sanal ilişkiden deva bulamaz. Sosyal medya ve internet iletişiminden faydalanmanın yegâne yolu, bu etkileşimleri yüz yüze iletişimin dolgu malzemesi olarak kullanmak.</p>
<p>Eğer internette yeni biriyle tanışırsanız, şartlar uygunsa ve güven duygusu oluşmuşsa yüz yüze tanışıp arkadaş olabilirsiniz veya eski arkadaşlarınızla bağı koparmamak için interneti kullanabilirsiniz. Ancak yeni biriyle internette tanışıp yüz yüze görüşmeden iletişimi devam ettirmek, gerçekle bağı koparmaktır ve bir yapay zekâ ile kurulan ilişkiden farksızdır. Hatta belki ondan bile düşük derecede bir ilişki şekli sayılabilir.(s.233)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Sosyal medya ve sosyal ağ kavramlarını doğru kullanın. Sosyal ağa muhtaçsınız, sosyal medyaya değil.</p>
<p>-Sosyal medyayı verimli kullanın. Dürtüsellik ve agresyondan uzak durun. Kullanım ilkelerimiz olsun.</p>
<p>-Sosyal medya uygulamalarını bu denli popüler kılan temel kaynak: İnsan psikolojisi. Duygusal uyaranlara karşı bilinçli olun.</p>
<p>-Sosyal medyanın, özellikle de imgelerin paylaşıldığı Facebook ve Instagram gibi uygulamalarının kuşatıcılığından kurtulun. Herkes gibi olmak zorunda değilsiniz. Buralarda bir hesabınız olmak zorunda değil. Kolayca açılan bu ücretsiz hesaplar için pahalı psikolojik ve sosyal bedeller ödeyebilirsiniz.</p>
<p>-Sosyal medya bağımlılığınız ardındaki mekanizmayı anlamaya çalışın. Dikkatinizin nasıl ve neden çelindiğini, arkasındaki sosyal mühendisliği ve tasarımı anlamaya çalışın. Ne kadar iyi bilirseniz, o kadar az manipüle edilirsiniz.</p>
<p>-Çekingenliğinizin ya da yalnızlığınızın ilacını sosyal medyada aramayın. Sosyal medya,beklentinizin aksine, sosyal hayattan kopuşunuzu hızlandırabilir.</p>
<p>-Mahremiyetinizi ve dikkatinizi elinizde tutun. Özellikle çocuklarınızı bu konuda eğitin.</p>
<p>-Sosyal medya şirketlerinin en büyük gelir kaynağı, sizin verilerinizdir. Çevrimiçi hareketlerinizle bıraktığınız binlerce veri noktasının kontrolü ve mülkiyeti sizde olmayacak. İzlerinizi olabildiğince temizleyin. Veri hakları konusunda uyanık olun.(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İletişim devrimi ile medya içerikleri ve yayıncılığı küresel sınırlara ulaşmış, bu da beraberinde medya ve kültür emperyalizmini getirmiştir. Medya içeriğinin büyük kısmı, sermaye ve teknolojiyi elinde tutan gelişmiş ülkeler tarafından üretilir ve küresel dolaşıma sokulur. Bizler de medya ve kültür endüstrisinin yarattığı imajların takipçisi, kolektif bilincin gönüllü itaatkârları oluruz.</p>
<p>Ruhumuzu anlamlı bağlarla, muhabbetle ve içsel yolculuklarla beslemek yerine medya ve kültür endüstrisinin önümüze koyduğu renkli hapları yutarız. “Bütün dünya kültür endüstrisi süzgecinden geçirilir,” demişti Adorno. Küresel iletişim ağları, bu emperyalizmi, standartlaşmayı ve metalaşmayı fazlasıyla hızlandırdı. Üstelik ağ öylesine iyi örülmüş ki iplerinden kurtulup kendi evimize dönmemiz neredeyse imkânsız.(s.244)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yüz yüze iletişim, özsaygımızı ve başkalarıyla daha çok ilgilenebilme kapasitemizi artırır. Empati geliştiririz, daha çok işitilip anlaşıldığımızı hissederiz. İnsan, insanın aynasıdır. Kendimi bir başkasıyla kurduğum ilişkide görürüm. Hayatın ”kökten yalnızlığı&#8221;na karşı durmak için ötekiyle aramda manalı bir ilişki kurmak isterim. Ona ruhumu açmak, onun tarafından anlaşılmak hatta özümsenmek isterim.</p>
<p>Sohbet ancak diğerkâmlığı yücelten, özseverliği (narsisizmi) kınayan bir kültürde zemin bulabilir. Konuşmak hem bana hem de karşımdakine bir “evindelik duygusu&#8221; verir. Ötekini kendi kalbime buyur etmek beni rahatlatır. Konuşmak bizi iyileştirir, öğrenmenin merkezinde yer alır. Okulda, işte, hayatın her alanında, sıkıldığımızda telefona bakmak yerine etrafımıza bakıp ilişki kurabileceğimiz yahut konuşabileceğimiz birilerini bulmak, yeni bir bağlantının ve yeni bir öğrenmenin kapısını açar. Beyinlerimiz her daim yeni, taze, uyarıcı ve sosyal girdiler arar. Başka insanlarla konuşmak bunu sağlar.(s.248)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanın kendine ait bir alanı olması ve bu alanda dış etkilerden uzak olması, üretkenliğini geliştirir.</p>
<p>Oyun tasarımcıları üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, en üstün performanslı şirketlerdeki tasarımcıların ortak yönü, bu kişilere kişisel mekân, mekân üzerinde kontrol, bölünmeden çalışabilme fırsatları verilmesi. Aslında bu bilgi, araştırmalarla teyit edilmesi gereken bir durum değil. Geçmişe bir dönüp bakalım. Kafka, Mozart ve birçok diğer sanatçı ya da yazar, en üretken fikirlerin tek başına kaldıklarında geldiğini söylemişler. Parlak fikirler, uzun ve bilinçsiz bir ön çalışmanın ardından gelir. İnternette saatlerce boş boş gezinmeyi tek başına kalmak olarak yorumlama hatasına düşmeyin çünkü internette amaçsız gezinmek diye bir şey aslında yok.</p>
<p>Bilgisayar ekranına mutlaka bir kelime girmelisiniz ki dolaşmaya başlayasınız; yani yine bilinçli bir seçim yaparsınız. Karşımızdakinin söyleyeceği bir şeyle kontrolsüzce karşılaşmak, sokakta bir olaya tanık olmadaki rastlantısallık ve bilinçdışı durum, ekran karşısında deneyimlenmez. Yazı yazmak bile öyle değil midir? Hangi konu üzerine yazacağınızı seçtiğiniz anda zaten bilinçli bir seçim yaparsınız.(s.252)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Kısa süreli inzivaya çekilin. Kendinizi dinleyin. Hayallerinizi, ne yapmak istediğinizi; hayatınızda neleri çoğaltıp, neleri azaltmak istediğinizi düşünün.</p>
<p>Dinlenmek, aylaklık etmek değildir. Biraz aylaklık etmekte bir sakınca da yok aslında. -Çalışmalar gösteriyor ki günde sadece yirmi dakika bile dışarıdan gelen etkilerle bölünmeden, sevdiğiniz bir şeyle uğraşsanız ya da hiçbir şey yapmadan dursanız, kan basıncınızdan kalp atımınız ve kaslarınıza kadar her şeyinizle rahatlıyorsunuz.</p>
<p>-Kendinize güvenin, konfor alanınızın dışına adım atın. Unutmayın, açılmamış kanatların büyüklüğünü kimse bilemez.(s.254)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kimliğimiz çok yönlüdür; bulunduğumuz şartlara göre farklı yüzlerimizi ortaya koyarız. Çok yönlü ve bütünlük arz eden bir kimlik, yetişkin olabilmenin önemli bir yapıtaşıdır.</p>
<p>Sanal benliğimizle sosyal medyada boy göstermeyi, kimlik oyunları oynamayı seviyoruz. Oysa oyuncu benliğimizi kontrol etmezsek kolay savruluruz. Bazı kişiler, internette kimlik oyunları oynamaya çok meraklıdırlar; sanal ortamın anonimliğinden faydalanarak kendilerine yepyeni kimlikler yaratırlar. Sanal kimlik, gerçek kimlikten ne kadar farklıysa o kadar büyük strese neden olur. Kişinin, gerçek hayattaki kimliğine sadık kalıp, kimliğine uyumlu eklemeler yapması daha az çelişki yaratır.(s.259)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Birçok genç sanal âlemde kendisini başka kimliklerle tanıtıyor. Bunları yapma nedenleri ise eğlenmek, diğer insanların tepkilerini görmek, sınırlı sosyal hayatlarını telafi etmek ve değişik yöntemlerle ilişki kurmayı denemek. Peki kendisini farklı kimlikle tanıtan gençler ne tür kimliklere bürünmeyi tercih eder? Elbette çoğu kendisini olduğundan büyük yaşta tanıtır, bazıları kendilerini olduğundan güzel/yakışıklı yansıtır.</p>
<p>“İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları &#8216;kişi&#8217;yi anlatırlar,&#8221; ifadesi, farklı kimlik oluşturmanın altında yatan niyetlerden belki de en naif olanını ne güzel açıklar. İçinde yaşadığımız teknik distopyayı acımasızca hicveden Black Mirror’ın bir bölümünde insanların toplumsal statüleri, sosyal medya üzerinden aldıkları puanlara göre belirleniyordu. Kiralayacağınız araba, satın alacağınız ev, çalışabileceğiniz iş, şehrin girebileceğiniz bölgeleri yani her şey puanınıza göreydi.</p>
<p>Belirli bir puanın altındakiler kendi başlarına ev bile kiralayabiliyor, bir aile üyesiyle birlikte oturmaya zorlanıyorlardı. Neyi mi izliyorduk dizide? Sahiciliğin ve insanlığın yok oluşunu! İnsanlar puanları düşmesin diye sahte bir nezaket maskesi takmış, düşük puanlılarla ilişkilerini kesmiş, ortada tek bir gerçek duygu işareti kalmamıştı. Düşüncesi bile korkutucu değil mi?(s.260)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bir insan karşısındaki kişi hakkında ne kadar az şey bilirse, o kişiye karşı düşmanca davranışları da bir o kadar artabilir. Muhatabını kendinden ne kadar uzağa konumlandırırsa o kadar kötü davranabilir. İnternette görünen muhatap sadece bir hesaptır, bize bakan bir yüz değil. Bu durum davranışlarımıza ket vurmamızı zorlaştırır. Toplum içinde çoğu kez seçilmiş davranış sergilerken, internette bu toplumsal kaygıyı hissetmez ve olumsuz davranışları daha rahat ortaya koyarız.</p>
<p>Sanal ortam, karşımızdaki İle yüzleşme ve başkaları tarafından yargılanma endişelerimizi azaltarak, davranışlarımızda değişikliğe sebep olur.</p>
<p>Sokak ortasında tartışan iki kişi gördüğünüzde, olayın geri planını bilmediğiniz için, çok gerekli olmadıkça müdahale etmez, yürür geçersiniz. Oysa sanal ortamdaki bir tartışmaya herkes dahil olur. Bilen, bilmeyen, anlayan, anlamayan&#8230; İnternetin sanal sokağında taraf tutmak ve büyük laflar etmek görece olarak “güvenlidir&#8221;. Bu da bizi daha tepkisel ve saldırgan davranmaya iter. Klavye pehlivanlığı gibisi yoktur. Bir takma adın ardına gizlenir ve dünyaya kolayca nizamat verirsiniz.(s.271)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kimileri çevrimiçi hayatlarında en galiz küfürleri savurup sonra bir kenara çekilebileceklerini düşünür. Bir bilinmezlik zırhının ardına saklanmak, kişiye daha sapkın ve saldırgan davranma imtiyazı verir gibidir. Yaptığı bir yorumun gerçek hayatta karşılaştığı kişilere ulaşmadığını düşünen insanlar, daha hakaretamiz ifadeler kullanabilir. Kendilerini bir çoğunluğa ait hissedenler, azınlıktakilere göre daha mütecaviz davranabilir.</p>
<p>Çevrimiçinde sosyal kimliklerimiz bireysel kimliklerimizin önüne geçebilir. Mehmet Bey çok efendi bir insandır, ama söz konusu tuttuğu takım olunca. taraftar kimliği öne çıkar ve sağa sola sert mesajlar yazabilir. Artık bir birey değil, mensup olduğu grubun bir parçasıdır. Gruplar ateşli tartışmalarda hep en uçlara savrulma istidadındadır. Herkesin birbirine had bildirdiği, lincin gırla gittiği sosyal medya mecralarında bir süre sonra hakaret ve küfür kanıksanır.(s.273)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Uzakta olanın yakınlığı, yakında olanın uzaklığına tercih edilir.Çünkü her yakınlaşma zamanla uzaklaşmaya dönüşür.</p>
<p>Franz Kafka</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal âlemin tarafgirlik ve önyargıları pekiştiren bir dinamiği var. Farklı görüşlerin paylaşıldığı demokratik bir ortamdan ziyade bir kabile narsisizmi hüküm sürüyor.</p>
<p>Internette yalan çok kolay söyleniyor. Hilebazlık gırla gidiyor. Su götürmez gerçekler bile internete “düştüğünde” sorgulanır hale geliyor. Kendimizi karşımızdaki insanın beğenilerine uygun bir kalıba kolaylıkla sokuyoruz. Daha da vahimi psikopatlar kurbanlarını türlü zehirli yalanlarla sanal âlemden devşirebiliyor. Kendi rızamızla ifşa ettiğimiz onca bilgi, kişisel verilerimizi korumamızı zorlaştırıyor; bizi tehlikelere karşı daha korumasız bırakıyor. Siz siz olun, temkini elden bırakmayın!(s.279)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Son olarak, Ralph Keyes&#8217;e kulak verelim: &#8216;&#8230;yalanlar genellikle tereddüt ederek, bol miktarda kaygıyla, bir parça suçlulukla, biraz utançla, en azından az biraz mahcubiyetle söylenirdi. Şimdiyse, zeki insanlar olarak, suçluluk duymadan paçayı kurtarabilmek için gerçeği örtbas etmeye gerekçeler buluyoruz. Ben buna hakikat sonrası diyorum. Bırakın diğerlerine karşı kabul etmeyi, çok azımız kendinin etik dışı olduğunu düşünmek ister; bu nedenle alternatif ahlak yaklaşımları oluştururuz.</p>
<p>Artık yalan söylemiyoruz. Bunun yerine, &#8216;yanlış konuşuyoruz&#8217;, &#8216;abartıyoruz&#8217;, &#8216;yanlış yargılarda bulunuyoruz&#8217;. &#8216;Hatalar yapıldı&#8217; diyoruz ‘aldatma’ tabiri, lafı daha kolay çevirmemizi sağlıyan en kötü ihtimalle &#8216;dürüst değildim&#8217; demek, &#8216;yalan söyledim&#8217; demekten daha hoş geliyor kulağa. Aynı şekilde başkalarını da yalan söylemekle itham etmek istemiyoruz; &#8216;inkâr ediyorlar&#8217; diyoruz. Gerçeği &#8216;esnetiriz&#8217;, &#8216;süsleriz&#8217;, onun &#8216;geliştirilmiş bir halini&#8217; söyleriz. Benim favori tarifime göre ise yalancı, &#8216;hakikati geçici olarak servis dışı gören kişidir’&#8230;</p>
<p>Hakikat sonrası çağda gerçek ve yalanlardan başka, tam olarak gerçeği yansıtmamakla birlikte yalan da denemeyecek muğlak ifadelerden oluşan üçüncü bir kategori vardır. Zenginleştirilmiş gerçek denilebilir buna. Neo-gerçek. Yumuşak gerçek. Suni gerçek&#8230; Artık bizatihi dürüstlük ya da yalancılıktan değil, her ikisinin de derecelerinden bahsediyoruz. Etik, değişken bir ölçekle ölçülüyor. Eğer niyetimiz iyiyse ve yalandan ziyade doğru söylüyorsak, sağlam bir ahlaki zeminde durduğumuzu düşünüyoruz.</p>
<p>Söylediğimiz doğrular, yalanlardan daha fazla çıkıyorsa, kendimizi dürüst kategorisine sokuyoruz. Bu, bakkal defteri ahlakıdır. Bu kaymanın başka bir ifadesi, etikte fiks mönüden alakarta geçiştir; nelere uyulacağını seçmektir. Sorulması gereken asıl soru ise şudur: Hangi koşullar altında söylenen yalanlara herhangi bir bedel ödenmemektedir? Daha fazla yalan söylüyorsak, ki ben öyle olduğuna inanıyorum, bunun sebebi çağdaş yaşamın bağlamının yalancılığı yeteri derecede cezalandırmamasıdır. Hatta kültürümüz zaman zaman bunun tam tersinş yapıyomuş gibi görünüyor.(s.300)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal ilişkiler, İlişkinin bir tarafında ideal benlik maskesi taşıyan kişi ve diğer tarafta karşısındakini görmek istediği gibi hayal eden kişi üzerinden bir kurgu-masal âleminde ilerler. İlişki gerçek hayata taşındığında hayal kırıklığı yaşama ihtimali bu nedenle hayli yüksektir.(s.320)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Duygularımızın büyüteç etkisi var, duygusallaştığımızda her şey olduğundan daha büyük veya daha küçük gözükür. İnternet aşklarında ise algımızın odak noktası daha da daralır, algımız sadece karşımızdaki kişinin yazdıkları ile sınırlanır. Bu da bizi zorunlu olarak, karşı tarafın yarattığı ”fazla mükemmel&#8221; tablo ıçinde kalmaya iter. İnternet aşklarının bizi içine hapsettiği büyülü rüya bulutları gerçeklikle yüzleştiğinde dağılma riski taşır. Sanal yakınlığın muhayyel unsurları, gerçeklikle ilk çeliştiği anda hem geçmişi hem de muğlak hale gelmiş kendi geleceğini zehirler.</p>
<p>İnternet aşklarında bir yarım kalmışlık, tamamlanmamışlık hissi var; çünkü bir ilişkide olması gereken fiziksel yakınlaşma, birlikte vakit geçirme gibi birçok özellikten mahrumlar. Yarım kalmışlık hissi pek hazzetmediğimiz ve bizi kışkırtan bir duygu.Tamamlanabilmek adına daha çok çaba harcatan ve bizi kısır döngüye sokan bir duygu. İnternet aşkı yaşayan kişilerin ilişkilerinde ”çok yoğun, çok derin&#8221; olarak tanımladıkları duygu işte tam da bu tamamlanma isteği. Bu kısır döngü ve yoğunluk çoğu zaman ilişkinin bitimi ile sonlanır. Haddini aşan her şeyin zıddına dönmesi gereğince, aşkın doğasına meydan okumak cüreti, aşkın kendi yokluğuna inkılabı şeklindeki intikamıyla nihayetlenir. Kalbi kırık âşıklar kalır geriye..(s.321)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yalnızlık, stres altında verdiğimiz negatif tepkileri çoğaltarak çözüm üretme yeteneğimizi köreltiyor.</p>
<p>Yalnızlığımızı gidermek için sanal âlemde iletişim kurmak ise yüz yüze görüşmenin yerini asla tutamıyor. İnsanlar arası iletişim şekillerinin hepsi aynı kalitede değil. Sosyal çevre ve göğüs kanseri arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırmada, kendisini yalnız hisseden hastaların ölüm riskinin dört kat fazla olduğu sonucuna varılmış. Yaşama şansı daha fazla olan kadınların ise, yüz yüze görüştüğü arkadaşlarının sayısının çok daha fazla olduğu görülüyor. Araştırma sonucunda, yüz yüze iletişimle desteklenmezse, sanal ortamdaki iletişimin sağlıkla ilgili hiçbir faydası olmadığı sonucuna da varıyorlar. &#8216;</p>
<p>İnternette günde beş saatten fazla zaman harcayan insanlar en yakınlarıyla daha az yüz yüze görüşüyorlar. Rakamlara göre, gönderilen her bir e-posta, aile ve arkadaşlarla bir dakika daha az yüz yüze görüşmeye denk geliyor. Bir toplumun sosyal bağlarının sağlamlığı, o toplumun ölüm oranını etkiliyor. Yedi bin katılımcı ile yapılan bir araştırmaya göre uzun yaşayanların hepsinin, yüz yüze görüştüğü insan sayısı daha fazla: Uzun yaşayanların hepsi evli, aile ve arkadaşlarıyla bir araya gelen, bir gruba sosyal bağlılığı olan insanlar. Amerika’da 90 bin kadın üzerinde yapılan yedi senelik bir araştırmada, toplu dinî ibadetlere katılan kadınların ölüm riskinin yüzde 20 daha az olduğu görülüyor. Çoğu araştırmacıya göre dinin koruyucu bir faktör olmasının ana nedeni beraberinde getirdiği sosyallik. Dinler insanları bir araya getirmeye yardımcı oluyor.(s.334)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Internet kullanımınızda rasyonel ve seçici davranın. Aklınızla hareket edin, duygularınızla yahut dürtülerinizle değil.</p>
<p>-Gözden uzak olan, gönülden de silinir. .. Sevdiklerinizle teması koparmayın. İnsan insana şifadır.</p>
<p>-Dijital medyadaki iletişim kolaylığının mahremiyetinizi ve sosyal ilişkilerinizi ele geçirmesine izin vermeyin. Unutmayın, haddini aşan her şey zıddına döner.</p>
<p>-Yüz yüze iletişim becerilerinizi her daim geliştirin; çocuklarınızı da bu yönde teşvik edin. Semt pazarına, bakkalına gidin; komşularınızla muhabbet edin.</p>
<p>-İletişimlerinizin doğası üzerine kafa yorun. Şu an ben ne yapıyorum, nasıl bir iletişim kuruyorum diye kendinize sorun. Teknoloji aracılığı ile kurduğunuz iletişimin yoğunluğu; yüz yüze iletişimden fazlaysa bir durup düşünün.(s.339)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternet ve özseverlik (narsisizm) arasındaki ilişki o denli belirgin ki ”Narcissurfing” terimi icat oldu. Narcissurjîng “kişinin kendisini sürekli olarak Google&#8217;da aratarak, internette ne sıklıkta görünür olduğunu görmek istemesi&#8221; anlamına gelen, dijital dünyaya ait bir terim. Sosyal medyada sürekli paylaşım yapan insanlar var. Sabah içtiği kahveden, pencereden ne gördüğüne varıncaya kadar bütün gün sanal âleme kendini gösterme çabası içindeler. Onlar için görünür olmak, var olmakla aynı şey artık. İnsan kendi içine bakamayınca, hakikate uzak düşüp, hep imgeler üzerinden kendini göstermeye çalışır.</p>
<p>Oysa güzel bir duyguya sahip olunca onu muhafaza etmek, o hissi sımsıkı içimize hapsetmek, o ortamı derin derin içimize çekmek isteriz. Çok mutlu ya da huzurlu hissettiğimiz anlarda etrafımız ne denli coşkulu olsa da ruhumuz dinginleşir, tatmin duygusu hissederiz. Böyle anlarda da fotoğraf çekip, yayınlamak pek aklımıza gelmez. Tabii fotoğraflarla bir sanal kimlik inşa etmeye çalışıyorsak durum değişir.(s.349)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternet sadece sunduğu sanal kimlikle değil, sağladığı imkânlarla da özseverliği besliyor. İnternet birçok alanda, sadece istediğimizi almamıza imkân tanıyor. Dinlemek istediğimiz şarkı, okumak istediğimiz haber, aradığımız özel bilgi, hepsi bizim sınırlandırdığımız çerçeve içinde bize sunuluyor. İlgi alanlarımıza ait abonelikler yaparak, tamamen kişiselleştirilmiş ve sevdiğimiz bir yaşam alam oluşturabiliyoruz kendimize.</p>
<p>Kulağa hoş geliyor olsa da bu durumun ister istemez yarattığı bazı sonuçlar var. Öncelikli olarak, insanların sadece kendilerine cazip gelen haberleri, bilgileri okuması, eğlenceye bu şekilde ulaşması yahut sadece kendilerine cazip gelen kişilerle iletişime geçmesi, toplum bilincinden uzaklaşılmasına ve kendilik ihtiyaçlarının sınirlandırılmasına neden olur.</p>
<p>Bir diğer deyişle, kişi kendi ihtiyaçları dışında var olan her şeye karşı yabancılaşır ve toplumsal bilincini yitirir. Bireysel olan toplumsal olana bir kez daha üstün gelir. Oysa işbirliği ve yardımlaşma, insanın bilişsel evriminin ve hayatta kalmasının temel koşullarındandır. Bizi ötekinin ihtiyacına ya da sesine sağır eden bir teknoloji, bugün değil ama belki gelecekte, toplumsal yaşamımızı ve bu dünyadaki varlığımızı telafisi mümkün olmayan bir yıkıma uğratabilir.(s.352)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternetten alışveriş yapmayı tercih ederiz çünkü hem ürünlere daha kolay ulaşırız hem daha az vakit harcarız. Dürtüsellik doğrultusunda zorlantılı (kompulsif) bir şekilde yapılan sanal alışverişin temelinde ise psikolojik etmenler ve kimlik kazanımları yatar. Bir diğer deyişle, zorlantılı bir şekilde alışveriş yapan kişi, kendini daha iyi hissetmek için alışverişte sanal ortamı tercih eder. Sanal dünyada alışveriş yaparak, hayal ettiği, düşlediği ideal imaja yakınlaştığını hisseder. Bu durumun problem yaratan kısmı ise bağımlılık yapması. Birçok alışveriş bağımlısı, alışveriş yapmadığı günler kendisini huzursuz hisseder.</p>
<p>Başkalarını korkutacak derecede aşırı olduğunu bildikleri bu alışkanlıklarını çevrelerinden gizlemeye çalışır, çoğu kez de finansal sıkıntılar yaşarlar. Bu kişiler için internetten alışveriş, kolaylık veya ekonomik fayda sağladığı için değil, iyi hissettirdiği için tercih edilir. Aslında yapmak istedikleri şey kendileri için daha iyi bir benlik inşa etmektir. Geçen aylarda konuştuğum bir arkadaşım, internetten alışveriş alışkanlığını şu sözlerle ifade etmişti: ”İnternet üzerinden yapılması masum ve eğlenceli olduğu algısı yaratıyor. Oysa bu işe bulaşmadan önce maaşımdan para biriktirebiliyordum. Şimdi ise her aya borçlu başlıyorum. Hiç masum değilmiş.&#8221;(s.355)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Daha büyük bir evde oturmanın, en pahalı markalardan alışveriş etmenin, son moda telefona sahip olmanın sosyal üstünlük sağladığını düşünüp, bunun için büyük paralar harcarlar. Oysa sahip olarak daha fazla insan olmayız. Bir sanat eserini mükemmel kılan, onun üzerine eklenenler değil, mevcut halinden daha fazla şey eksiltmeye müsaade etmeyen doygunluk halidir. İnsan da böyledir aslında. Sadelikten ne kadar uzaklaşırsa, hayatı o denli yozlaşır.(s.356)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Önce biz ekranlarımızı kapatalım, sonra çocuklarımızın elinden şefkatle tutup onları ekran başından kaldıralım.</p>
<p>Konuşalım, gülüşelim, gözlerinin içine bakalım. Sevgi beş duyuya ihtiyaç duyar. Dijital dünya, görsel olanı yeğliyor. Biz bununla yetinmeyelim. Koklayalım, dokunalım, işitelim ve görelim.Yeri geldiğinde tadalım. Bir kucaklaşmayı e-posta ile gönderemeyiz. Gözyaşını Facebook mesajıyla silemeyiz. Sevdiğimizin omzuna Twitter ile yaslanamayız. Bize gerçek lazım. Elimizi uzattığımızda dokunan bir el, yüzümüzü döndüğümüzde sevgiyle süzen gözler lazım. Omzumuza sahte zafer madalyaları takmasa bile, gerçek daha güzel. Yürüyen ölüleri diriltecek şey, dikkat ve sevgidir. Dikkat, bir kez verdiğimizde geri alamayacağımıza göre, onlara sunacağımız en büyük hediyedir.(s.368)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Los Angeles Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre, gençlerin gün içinde zinde ve dikkatli olabilmesi için ortalama dokuz saat uykuya ihtiyaçları var. Çoğu gencin ortalama uyku süresi ise dokuz saatin yanından bile geçmez. Günümüzde daha da artan dikkat problemleri, obezite, kronik yorgunluk gibi sorunların uykuyla bağlantısı var. Mesela teşhis olarak, dikkat bozukluğu, yetersiz uyku ile karıştırılabilir. Çok az uyuyan bir gencin gün içinde gösterdiği davranışlar, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu sonucu ortaya çıkan davranışlar ile benzeşebilir. Öğretmenlerin genel olarak verdiği bilgiye göre, ders sırasında dikkati çabuk dağılan çocukların ortak özelliklerinden biri az uyumaları. Bu da bize gösteriyor ki, özellikle gece oyun oynamak için ayakta kalan gençlerde dikkat bozukluğunun daha fazla görülmesinin sebebi -oyun oynama aktivitesinin dikkat bozukluğuna olan potansiyel katkısı dışında- gencin uykusuz kalması olabilir.(s.374)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgisayar oyunlarıyla ilgili Amerika&#8217;da hazırlanan bir belgeselde (Free to Play) yer alan oyun bağımlısı üç çocuk, babaları olmadan büyüyen çocuklardır ve bu bir tesadüf değildir. Çocuklardan biri babasının ölümünden sonra kendini oyunlara verdiğini belirtir. Belgeseldeki başka bir çocuk ise babasının ailesini terk etmesinden sonra yaşadığı her streste oyun oynamayı artırdığını, basketbol takımına seçilememesi sonrasında kendini iyice bilgisayar oyunlarına verdiğini söyler. Üçüncü genç ise babasının kendisi küçükken günde 15-16 saat çalıştığını ve hayatında başka hiçbir şeyle ilgilenmediğini ifade eder. Bu üç çocuğun farklı hikâyelerindeki ortak nokta fiziksel ya da manevi olarak &#8220;eksik&#8221; olan babadır.</p>
<p>Babasız büyüyen erkeklerde duygularını ifade edememe ve içe kapanma gibi davranışlar da görülür. Çocuk kendini iyi ifade edemedikçe dış dünyadan çekilir, sosyal hayattan kopar ve sarılacağı ilk şeyler uyuşturucu veya bilgisayar oyunları gibi çeşitli bağımlılıklar olabilir. Bir erkek çocuğu büyürken ona erkekliği anlatacak ve yetişkin bir erkek olmanın nasıl bir şey olduğunu gösterecek bir rehbere ihtiyaç duyar.</p>
<p>Koşulsuz sevgi daha çok annenin işiyken, babanın da koşulsuz sevgi dışında özellikle çocuğun potansiyeline erişebilmesi ve hayatta hedeflerini belirleyip onlara ulaşabilmesi konusunda yönlendirme yapabilmesi gerekir. Böyle bir rehber veya baba yoksa, erkek bir rol model de çocuğun hayatında eksikse; iletişim ve problem çözme gibi alanlarda çocuk eksik kalabilir. Annenin önemi tartışılamaz ama insanın doğası budur; erkeklerin erkeklere ve bir baba modeline ihtiyacı vardır.(s.377)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şiddet İçerikli video oyunları oynayan insanların beyinlerinin bir kısmının büyüdüğü görülmüştür ki aynı büyüme kumar bağımlısı insanlarda da gözlemlenir.</p>
<p>Beynin bu bölümü dopamin salgılar. Dopamin aynı zamanda zevk ve haz sağlayarak bağımlılığı kolaylaştıran bir sinirsel ileticidir (nörotransmitter). Alışkanlık ve bağımlılık yapan maddeler beynimizin ilgili bölgelerini uyararak daha fazla dopamin salgılanmasını tetikler ve bunun sonunda haz devreleri uyarılır. Hazza bağımlılık geliştiren kişi hep daha fazlasını ister. Hazzın olmadığı zamanlarda duygusal çöküş yaşar. Şiddet içerikli oyunların da beynimizin haz devrelerini uyardığı ve daha fazla dopamin salınımına yol açarak bir tür bağımlılık yarattığı düşünülmektedir.(s.388)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgisayar oyunu meraklıları arasındaki yaygın anlayışa göre en fazla şiddet içeren oyun, en başarılı oyundur. Çok şiddet içeren oyunlar, oyuncu daha fazla agresif davranış gösterdikçe oyuncuyu ödüllendirir ve bir sonraki seviyeye geçmesine izin verir. Çalışmalara göre, gerçek hayatta da şiddetin mümkün olduğu bir ortam veya seçenek varsa, şiddet içerikli oyun oynayan ergenler ve yetişkinler bu fırsatı kullanmaya ve şiddete başvurmaya daha eğilimli olurlar.</p>
<p>Şiddet uygulayan karakterle kendini özdeşleştiren gençler ve yetişkinler, agresif hareketleri daha çok benimser ve özümser. Beyin, insanın kendini özdeşleştirdiği karakterlerin hareketlerini aynalama ve taklit etme üstüne kuruludur. Çocuk nasıl aile ile kendini özdeşleştirip onların hareketlerini taklit ederse, bilgisayar oyunu karakteri ile de vakit geçirdikçe onu taklit eder. Hissizleşme ve aynalama etkileri, oyunun bağımlı kılma özelliğiyle birleşince, ortaya şiddet açısından bir felaket senaryosu çıkar.(s.402)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ölüm bizim başımıza gelmez sanıyoruz, o kadar özeliz ki bize uğramaz, kalabalıkta durursak bizi seçemez, bizden sonrası için bir eser bırakırsak hükmü bize işlemez, ona meydan okursak borusu bize ötmez.</p>
<p>Bizim trajik iyimserliğimiz. Halbuki sahicilik, insanın kendi kısıtlamalarıyla da yüzleşebilmesi demek. Böyle bir yüzleşme acı verici de olsa bir uyandırma çağrısı işlevi görebilir, ölüme gözlerimizi açmak ve ne kadar az zamanımız kaldığını idrak edebilmek, bize artık hayatı erteleyemeyeceğimizi de öğretir. Böylece hayatımızın dümenine geçer, yaşamak yükünü üzerimize alır ve bizim için gerçekten önemli olan şeylere odaklanırız.</p>
<p>İnsan ölüm farkındalığıyla büyür, olgunlaşır.(s.466)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hiçbir canlı yok ki zeval bulmasın. Hayat, müziğin sesini birlikte dinlemektir. Kimse başkasının ölümünü ölemez, kabul. Ama o son nefese kadar kâinatı saran o eşsiz müziği birlikte işitebiliriz, değil mi?</p>
<p>Şimdi o tedirgin bakışlarını yerden kaldır da kendi ölümüne bak. Hayatı genişlet.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/">Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Georges Balandier &#8211; Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Mar 2019 12:03:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İlerleme dini]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[üst-Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Alışveriş]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Rahatsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[Gösterge]]></category>
		<category><![CDATA[Gürültü]]></category>
		<category><![CDATA[Georges Balandier]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21446</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modernite sayesinde umut giderek insanlığın öte dünyasıyla bağını kopardı. İktidar ele geçirilince dünyayı şekillendirmek ve ona insanın kendine belirlediği amaçlara göre şekil verebilmek olası hale geldiği için, bu dünyadaki beklentiye dönüştü. Bu umut siyasal olarak yeni bir Devlet içerisinde, entelektüel olarak insan zihninin kazanımlarında, toplumsal olarak ise ilerlemenin kitlelere yayılmasında kendini hayata geçirmek için Akıl’la [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/">Georges Balandier – Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-22069 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar.jpg" alt="" width="243" height="404" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar.jpg 361w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar-181x300.jpg 181w" sizes="(max-width: 243px) 100vw, 243px" /></p>
<p>Modernite sayesinde umut giderek insanlığın öte dünyasıyla bağını kopardı. İktidar ele geçirilince dünyayı şekillendirmek ve ona insanın kendine belirlediği amaçlara göre şekil verebilmek olası hale geldiği için, bu dünyadaki beklentiye dönüştü. Bu umut siyasal olarak yeni bir Devlet içerisinde, entelektüel olarak insan zihninin kazanımlarında, toplumsal olarak ise ilerlemenin kitlelere yayılmasında kendini hayata geçirmek için Akıl’la teçhizatlanır.</p>
<p>İlerleme dini, aktarılmaları itibariyle tarihsel, geleneğin sürekli etkisi itibariyle medenileştirici bir nitelik arz eden ve sadece aşkınlıkla ilişki üzerine bina edilmiş dinlerin “büyüsünü bozar. ” Vahye dayalı inancın yerine teknik uzmanlığın ve bilgi-iktidarın artışına dayalı kolektif iradeyi geçiren laik dinlerin ilk kez hayata geçirilmesidir bu.</p>
<p>Fransa’da vahyi hakikatlerin dogmatizmine karşı gerçeğin keşfine adanmış bilimsel araştırma laboratuvarlarının, ayrıcalıklı hiyerarşilerin muhafazasına karşı demokratik cumhuriyeti tesis eden kurumların ve herkese açık laik okulların ihdas edilmesiyle ilerleme militanlığının yuvaları kurulmuştur.</p>
<p>Pratik bilimlerin, endüstrinin, girişimin yüceltilmesi, dünyanın ele geçirilmesi iradesini etkin kılan ve giderek artan bir maddiyat bağımlılığını sağlama alan ilerleme hamlelerini somutlaştıracaktır. Sonuçları itibariyle insani acıların dindirilmesine şüphesiz katkıda bulunan, ama aynı zamanda potansiyel açıdan ters etkilere sahip bir iktidarı da serbest bırakan bir muzaffer egemenliktir bu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gerileyen endüstriyel merkezler giderek gürültünün kaynağı olmaktan çıkıyor. Hızla genişleyen kentsel yerleşim bölgelerindeki insan yoğunluğu gürültü kaynaklarını artırıyor. Böylece gürültü bir nezaket meselesi haline geliyor. Ses haddi aşımı derecesi nezaketsizliğin boyutunu, başta komşular olmak üzere başka insanların yaşam koşullarına verilen zarara karşı kayıtsızlığın derecesini gözler önüne seriyor.</p>
<p>Bu anlamda söz konusu tutum terbiye eksikliğinden ziyade, artık kimsenin iyi terbiye olarak vasıflandırmaya cüret edemediği bir şeyin, kişinin kendi benliği ve yakın çevresi dışında kalan şeylere karşı duyduğu bulaşıcı bir kayıtsızlığın göstergesi; medenileşme hamlesinin zaaflarının bir boyutunu, “adab-ı muaşeret medeniyetinin ” gerileyişini işaret ediyor. Dolayısıyla gürültü bir kışkırtma artık ve onun da ötesinde, başkası üzerinde uygulanan ve bulaşarak yayılan bir şiddet türü.</p>
<hr />
<p>Ortak popüler kültür, giderek daha etkin araçlarla donanan ve halkla tam anlamıyla buluşan medya sayesinde bir tür gürültü kültürünün yayılmasına katkı sağlıyor. Radyo ve televizyonun, müzik yayınlarının ve cep telefonlarının ses/görüntü eklentileri ve uzantıları başkalarınca bir ses istilası; cephanesi gürültü olan bir tür taarruz gibi algılanabilecek bir durumun her yer ve ortama yayılmasını mümkün kılıyor.</p>
<p>Nezaketsizliğin de bunda payı var elbette; fakat durumu aşırılığa, uç noktalara sürükleyen, onun yanı sıra ve kuşkusuz ondan da fazla, doruk noktasına varmış ve kaynağı şehirlerde olan bir modernliğin itimi. Bütünü itibariyle sınırlara saygı konusunda sorunları olan bir modernlik bu. Psikolojik kaynaşma ihtiyacının biraz geç kalmış bir ifadesi olan iğreti bir yalıtılmışlık içerisinde yığınla gencin katıldığı çılgın partilerin büyüyen başarısı, her türlü ölçünün ret ânını gözler önüne seriyor.</p>
<p>En yüksek noktasında kullanılan ses sistemleri, sürekli kendini yineleyen tekno müzikle yapılan bitimsiz danslar, psikotrop maddelerin yaygın kullanımı, özgür cinselliğin suiistimali ve tükenmenin eşiğine kadar uzatılan etkinlikler aşırılıkta, aykırılıkta varoluşsal bir telafi elde etme arzusunu gözler önüne seriyor.</p>
<hr />
<p>Enformasyon alışverişinin ve umumi merak duygusunun seyrine teslim edilmiş kişisel günlüklerin (blogların) ve “chat”’in serbest dolaşımı sayesinde, hiçbir kısıtlama olmadan paylaşılan sohbet mesajları aracılığıyla her şey, hem de yasaklardan, uzlaşımlardan ve sırlardan kurtarılmış biçimde söze dökülüyor, söyleniyor. İç içe varlık bulan iki dünya söz konusu: Bir tarafta hareketin, gürültünün ve düzeneklerin etkisine kapılmış gerçek bedenlerin daha yoğun bir varoluş biçimi aradıkları bir dünya var; diğer tarafta, sayısız sanallıklara açılacak şekilde simüle edilmiş ve böylece yeni gerçeklik hayallerini çoğaltan tek kişilik sanal gezintilerde ağırlığını hissettiren makineler var.</p>
<p>Yeni teknolojiler ve yazılım-makinelerle birlikte dünyaya gelmiş kuşaklardan önceki kuşaklar da tıpkı küçükleri ve çocukları gibi bunlara bağlanıyor. Giderek artan bir şekilde bu teknolojileri kullanıyorlar ve hem bir bağımlılık ilişkisi içinde hem de yeni özgürlüklerin ve gençliğin dünyasına serbest erişimin cazibesiyle, çabucak, sunulan hizmetleri aşırı tüketme noktasına geliyorlar.</p>
<p>Yaşlanmaya karşı savaşı ve görünümünü muhafaza etme çabasını olumlayan gençlik ve genç kalma kültü, kültürel taklitçiliğin gelişimine elverişli kaynakların artışından da destek görüyor. Gençleri taklit, sadece “görmüş geçirmiş”lerin kabaca köşeye itilmelerine karşı bir savunma hamlesi olmakla kalmıyor, aynı zamanda aktif bir modernliği tanımlayan değişim ihtiyacını besleme, yeniliklerden pay alarak dolu ve yoğun bir hayat peşinde koşma arzusunu da ifade ediyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Televizyon ve radyolar her yere sirayet eden varlıklarıyla kendi yaydıkları dilin etkisine herkesi tabi kılıyor. Fakirleşmiş deyişlerin kullanımını (örneğin başka sözleri destekleyecek biçimde olur olmaz kullanılır hale gelen “konsept” ve “yapı” sözleri), anlatımsal biçimleri ve dilsel yanlış kullanımları (örneğin orijinal bağlamlarından kopartılan “konumlanma” ve “değerler” gibi sözleri) veya “kesinlikle”, “aynen” gibi tipik formülleri yaygınlaştırıp normalleştiriyor.</p>
<p>Televizyon ve radyolar sözelliğin baskınlığına katkıda bulunarak, reklam sekanslarında veya dizi filmlerde rol alan aktörlerden, eğlence programı ve haber sunucularından esinlenen söyleyiş biçimlerini kalıba döküyor. Medyada konuk edilen meslek harici kişilerin kendiliğinden pratiğe döktükleri, kolayca tutulup benimsenen bir sözellik biçimi bu. Araçsal tertibat kendisine bağımlı olan konuşmayı büyük ölçüde şekillendiriyor:</p>
<p>Medya sahnesine iteklenen çocuklar bu dili spontan biçimde kullanıyorlar, çünkü aşın araçsallaşmış bu dünyaya çok küçük yaşlardan beri aşinalar. Bu dünyada diller giderek yaygınlaşan bir kullanıma yönelik olarak, dolayısıyla en aşağı düzeyde, kendisini idare eden aygıtlar tarafından biçimlendiriliyor.</p>
<hr />
<p>İnternet dünyasıyla haşir neşir olma, bilgisayarlaşmayla elde edilen faydalı işlevlerin de ötesine geçerek bir rutin haline geldiğinde, yeni ve başka “gürültü etkilerine” maruz bırakıyor. Eleştirel gözlem gücünü zayıflatıyor; bu sadece bir enformasyon bombardımanı, bir potansiyel cevap kalabalığı yaratıldığı için değil, bilgi ve malumata bu denli kolay erişmek bu yolla edinilen şeyleri yüzeyselleştirdiği için de gerçekleşiyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Özümlenir hale getirilmiş enformasyonları artan bir güçle yayan, iletişimi katlayarak üreten sanal varlıklarla dolu dijital dünyanın hızlanarak büyümesi reel dünyaya bir kabuk oluyor, reel dünyayı emrine almak üzere olan bir kopya dünya üretiyor. İşten eğlenceye, oyundan tatile, eşya ve hizmet alışverişinden kanaatlerin, duyguların, fantezilerin manipülasyonuna kadar, giderek daha çok sayıda toplumsal pratik, bir şekilde bu modern insani dünyanın iki düzleminde birden gerçekleşiyor: Bu düzlemlerden biri (onu yapılandıran “yeni Yeni Dünyalar”ın bağlantılandırılmasıyla ve onu doğuran tekno-sistemlerin iktidara gelişiyle genişleyen düzlem), diğer düzlemin, yani toplumsalın inşası düzleminin üzerindeki hâkimiyetini devamlı güçlendiriyor.</p>
<p>Özellikle de sanallaştırılabilir gerçek ile gerçekleştirilebilir sanallık, sıradan mevcudiyet ile potansiyel mevcudiyet arasındaki farkı teknik dolayımla biçimlendirmeyi sağlayarak toplumsalın inşasını, eskiye nazaran altüst ediyor.</p>
<p>“Gerçekte” somutlaştırılabilecek olan şeyin “sanalda” tasarlanması, modellenmesi ve deneyimlenmesi sonucunu doğuruyor. Bilgisayarların sağlayacağı yardım ve nezaret imkânına başvurulması, sayısız tasarlanabilir dünya ve biçime ulaşma, bunları sanal olarak var etme kapasitesinden yararlanılmasını sağlıyor.</p>
<p>Daha pragmatik, daha faydacı bir biçimde, daha sonra gerçekleştirilecek olan şeyin önceden var kılınıp tecrübe edilmesini mümkün oluyor. Aynı zamanda bireysel davranışları, şahıslar arası ilişkileri, dilsel alışverişin ifade olanaklarını da bu çifte mevcudiyetin etkisiyle biçimlendirme imkânı da veriyor. “Yasaklı oyun” sitelerine, pornografi ve pedofilinin sergilendiği sahnelere ulaşım yoluyla kışkırtıcı bir etki yaratıyor.</p>
<p>Yasakların ihlaline, kolektif ahlakın buyruklarının çiğnenmesine teşvik eden; ırkçılık, yabancı düşmanlığı, antisemitizm ve Nazizm’in yeniden doğuşunu teşvik edecek şekilde siyasal ılımlılığı hiçe sayan ikna gücü yüksek illüstrasyonlara erişim imkânı da tüm bunlara eklenebilir.</p>
<hr />
<p>Sinema ve televizyon, ama özellikle de televizyon, toplumsal modernliğin tümüyle içine battığı bir görüntü banyosu tertipliyor: Toplumsal modernlik bu banyoda şekilleniyor ve kendini ifşa ediyor.</p>
<p>Görüntüler, özellikle de şehrin duvarlarında, sürekli yinelenen bir anlatı kuruyorlar. Bu iş için özel ödenek ayrılarak kiralanmış mekânlarda sahneye konulan sabit, canlı ve mütecaviz görüntüler ticari ayartılma anlatısını sergiliyor. Bunlar bir zamanların tanıtım ilanlarıyla kıyas kabul etmez türden, çünkü onlar afiş ve illüstrasyon sanatına dayanıyorlardı, anlatısal olmaktan çok anıştırıcı ve statiktiler.</p>
<p>Bugünün reklamları ise insanları bir “şeyler” dünyasına fırlatıyor. Bu dünyanın işleyiş biçimi ve getirileri kısa bir kurgu formuna çevrilerek aktarılıyor; amaçlanan şey ise henüz ifade dahi edilmemiş ihtiyaçlara seslenmek, ama ondan da çok duyguları, heyecanları, erotizmle dolu ayartıyı harekete geçirmek. Faydacı akıldan ziyade arzu üzerine oynuyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Erkek reklama başka türlü, ayartma gücünden çok onu bariz biçimde eril kılan şey sayesinde malzeme oluyor: Tıraş ritüelleri piyasası hem gereçlerin, ürünlerin hem de “erillik” olarak nitelendirilebilecek şeyin reklamını yapıyor. Kuvvetin, gücün,azimli başarının çağrıştırılmasıyla kendini öne çıkartmaya çalışan her hizmete, her eşyaya bir eril figür eşlik ediyor. Spor ünlüleri, özellikle de futbol gibi göz önüne çıkartılan popüler spor dallarının ünlüleri, takımla sınırlı bir tür mikro-milliyetçiliğe ve tutkulara gaz veriyor, kahraman figürüne odaklanan reklam faaliyetlerine katkıda bulunuyorlar.</p>
<p>Daha düne kadar gündelik dil “stadyum kahramanlarını” yüceltiyordu; bugün ise reklamlar bu insanları, hem ticaretin motoru olan hem de dönem dönem ulusal ihtirasları ve büyük bir davayı destekleme hissiyatını harekete geçiren dramatizasyonlara dahil ediyor. Bu kahramanlar sinema ünlüleriyle birlikte, uçucu heyecanların berdevam salgınına elverişli olan üst-modernite kültürü içerisinde etkili heyecan kışkırtıcıları oluyorlar; her türden başarının nihai değer yerine konulduğu bir toplumda, başarının çığırtkanlığını yapıyorlar.</p>
<hr />
<p>Her şey buna uyuyor; mahallelerde en yeni gayrimenkuller modernist mimari rekabet içinde kendilerini farklılaştıran göstergeler taşıyor; sokaklarda, her faaliyet sahasında modernitenin göstergeleri öne çıkarılıyor, trafik, bir “taşıt toplumu”nu olduğu kadar, araçların altı çizili yeniliğiyle bir modernite efektini de yansıtıyor.</p>
<p>Sokak işaretlerden, yazılardan, şekillerden oluşan dili üreten ışıkların gözler önüne serildiği bir mekân; bu dil, renk ve ışık cümbüşü yaratan düzeneklerden doğuyor ve gecenin üzerine yazılıyor. Tekno-elektronik çağ kendini bu aydınlanışlarda (bu örnekte gece vakti, kentsel coğrafyayı yeni bir büyülenmeyle kuşatarak) görünür kılıyor.</p>
<p>Katıksız işlevselciliğiyle, tikellikten uzaklığıyla yok-yerler türünden bu kentsel alanlarda, göstergelerin özellikle yoğun olduğu göze çarpar. Gündelik hayat pratiğinde, sayısal çokluk etkisinin zorunlu olarak bir göstergeler bolluğu ürettiği bu şahsiyetten yoksun alanlar özellikle çeşitli işkollarını ve esnafı bir araya toplayan yerler, alışveriş merkezleri ve hipermarketlerde göze çarpar.</p>
<p>Göstergelerin bu yerlerde fazlaca göze çarpar hale gelmesi, semiyotik etkinliği bir şekilde optimal hale getirmek içindir. Buralarda göstergelerin bir cazibe yaratması, sahayı satış mantığına en uyumlu kılacak ve alışveriş ihtiyacını tetikleyecek şekilde düzenlemesi gerekmektedir.</p>
<p>Animasyon denilen, ticari açıdan baştan çıkarmaya yönelik dramatizasyonları sahneye koyarak, ürünlerin basit promosyonunu dışavurumsal bir janra dönüştürerek sıklıkla ifrata varan bir modernliğin dekorunu kuran yine göstergelerdir.</p>
<p>Gösterge burada, güçlü ticari yok-yerler, eşyanın kendisinin ve teşhir edildiği yerlerin gizemini sürdüren geleneğin devamcısı eski ticaret alanlarının hızla yok olmasına yol açtıkça,kendi mecrasına kavuşur.</p>
<hr />
<p>Buna karşın, göstergeyi vazgeçilmez bir aracı haline getiren şey, toplumsal dünyanın tümüyle, en gündelik pratiklere varıncaya kadar teknikleşmesidir. Daha karmaşık yeni makineleri yürürlüğe koyan araçsallaşmış tertibatların nasıl kullanılacağını anlatan ve kullanımı yönlendiren dilin kokeninde gösterge vardır; gösterge bu dilin yazısıdır ve söz konusu tertibatlara bağlıdır.</p>
<p>Ev yaşantısı, eski tip mutfak ekipmanlarından kurtulup domotik alana açıldığı andan itibaren, kullanma talimatlarıyla birlikte pek çok göstergeyi, teknik aksaklıkları engellemek veya düzeltmek için yazılan davranış yönergelerini hayatımıza sokan görülmedik enstrümanlarla, makine-sistemlerle dolmaktadır.</p>
<p>Günümüz mutfağı artık ne sadece işlevsel bir mekân ne de bir bellek yeridir; otomat ve robot kumanda cihazlarının, denetleme ve alarm tertibatlarının mutfak pratiklerini kuşattığı bir mikro-evren haline gelmiştir; ve bu durum, aktarılan geleneğin ve kişisel doğaçlamaların payını kısıtlamaktadır. Zira önceden hazırlanmış veya dondurulmuş halde saklanan yemekler günümüz insanının beslenme düzeninde büyük yer kaplıyor: Doğru kullanım ve çabuk sonuç almakla ilgili kurallar bir becerinin aktarılması demek olan tariflerin ve yavaş yemek hazırlığının yerini alıyor.</p>
<p>Bu şekilde yaklaşılan bir mutfak, gelenekleri sembolize eden şeyin ortaya serilip parıldadığı büyülü bir yer değil artık; ekipmanların yeniliği ve çeşitliliğiyle bu mekânı teknikleştiren modernitenin kendini dışavurduğu bir alan, bir tür laboratuvar ve kimi zaman bu şekilde de adlandırılıyor. Hayal gücünün yemeklerle işbirliği içinde canlandığı gizemli bir mekân değil artık.</p>
<p>Aslında tüm bir ev, sakinlerinin hayat koşullarına göre farklı boyutlarda makine-sistemleri bünyesine kabul ediyor. Eve girişi denetleyen ve güvenlik işlevi olanlardan tutun, en sıradan işlerde gündelik hayatı kolaylaştıranlara, dijital iletişim ve medya hizmetini sağlayanlara veya çeşitli kültürel endüstri ürünlerinin talebini karşılayanlara kadar çeşitli makine-sistemler söz konusu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Fakat insanın doğasıyla ilgili kafa karışıklığı en hızlı, imajların ve sanallığın çoğaldığı dünya içerisinde artıyor. Piksel varlıklar, benzerliğin giderek artmasının etkisiyle gerçeklik kazanan varlıklar haline geliyorlar, gerçek insanların dijitalleştirilmesi sanal kopyalara kapı açıyor ve toplumsal bağ giderek daha çok, bu paralel dünyayla iç içe geçen bir şekilde inşa ediliyor. Manipülasyon ve oyun somut dünyada hoş karşılanmayacak ihlal ve deneylere izin veriyor. “İmajdaki” kırılganlık, halihazırda pek çok şiddete ve sapkın etkiye maruz kalan çağdaş insanın gerçek kırılganlığını besleyip kuvvetlendirebiliyor.</p>
<p>Bunlara bir de tekno-kâhinlerin manasız beklentileri ekleniyor, zira bunlardan bazıları çağdaş insana, zihni fani benden ayırıp, bozulmaz bir destek sistemine bağlamak suretiyle ölmezlik vaadinde bulunuyor. Umut edilen, aşkın güçlerden beklenen değil, çürümez bir destek sisteminin ebediliğiyle sağlanan bir kurtuluş söz konusu.</p>
<p>Kim olduğuyla, insanlığına ne olduğuyla, sahip olduğu benzersiz imkânların kullanımıyla ve geleceğiyle ilgili bu belirsizlikler bir yana, üst-modernlik insanı, güçle olan ilişkisini de mutedil bir yönde değiştirebilmiş değildir. Gücünü, ortaya çıkışını tetiklediği “yeni Yeni Dünyalar’ın yayılımlarının hızlanmasıyla sürekli artırıyor.</p>
<p>Gücünün etkilerini yeryüzünün bütününe genişletmekten vazgeçmiyor ve bunu vahşi bir rekabet içinde tahripkâr eşitsizlikleri yaratan egemen konumlar inşa ederek, elinde bulunanlara karşı bir arzulama/reddetme tavrı geliştirerek, kültürel aktarım ve kolektif kimlik açısından yıkıcı sonuçları olan büyüyen bir bağımlılığı reddedişe yol açarak yapıyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>-Güncel formları içinde şiddet sadece toplumsal iktidarlardan beklenen ve gerçekleşmeyen şeylerden doğan bir umutsuzluğu değil aynı zamanda aidiyete,ısyana, gündelik hayatın muhayyel dönüşümüne dair ifade olanaklarının yitirilişini de dışavuruyor. Bu mahrumiyet, küreselleştirici üst-modernite büyük şeyleri (tüm dünya kapılarının açılmasını ve pek çok çağdaşın daha şimdiden ulaşabildiği dünyayı birinci elden tanıma imkânının ilk kez sağlanmasını) vaat ediyor göründüğünden, bir o kadar şiddetli hissediliyor.</p>
<p>Bu modernite benzersiz bir yapabilme-gücünün evrensel gösterisini sunuyor; görünüşte sınırsız, hiçbir yerde olmayacağı için her yerde olabilecek bir Büyük Ütopya’nın gerçekleşmesini mümkün kılacak yetkinlikte görünmeye kadar vardırılan bir gösteri. Fakat bu gösteri yanılsamayı sürdürmeye yetmiyor.</p>
<p>Bu ütopyada üst-modernite bozuyor, dağıtıyor -yaşam çevrelerini, meslek ve kariyerleri, hızla modası geçmiş hale gelen bilgileri, toplumsal bağları ve benlikle ilişkiyi, militan bağlanmaları ve inançları, insanın yaşadığı çağı doldurma biçimlerini-, hayatların akışını altüst ediyor, tekrar tekrar yeni sınamalarla, başarı değil başarısızlık olarak yaşanan anlarla karşı karşıya bırakıyor. Hızla yenilenen, çoğu zaman da benzersiz olan araçların sağladığı kolaylıklara erişimin zevki ve büyüleyici etkisi, kayıp, yokluk, olanaksızlık olarak algılananları telafiye yetmiyor.</p>
<p>Eski dillerin, yani umut ve beklentinin, muhalefet ve isyanın, arzu edilir ve gerçek kılınabilir bir tarihe duyulan inancın dilinin yaşadığı kan kaybı da bunun giderek daha açık biçimde hissedilmesine yol açıyor. Teknikçilik, özellikle de sonuç odaklı ekonomizm diğer her dili zayıflatan bir dili empoze ediyor.</p>
<p>Başarının, performansın ve aşıp öteye geçmenin dili bu; ayrımcılık yapan, marjinalleştiren, bilinen herhangi bir başka ve yakın bir gelecek açılımı yapmadan dışlayan, farksızlaşmanın yayılması karşısına çıkartabilecek ciddi sınırları olmayan bir dil. Mümkün olabilecekler ile paylaşıma sunulanlar arasmdaki tezat, geçmişin olanaklarına duyulan nostalji ile bugünkü guçsüzlüğü kuran şey arasındaki tezat şiddetin yoğunlaşmasına katkıda bulunuyor.</p>
<p>Bir yanda, radikalleşmiş, bir şekilde vahşi dışavurumuna indirgenmiş olan ve herkese, ama özellikle de duruma ve konjonktüre göre sembolik olarak hedeflenmiş kurbanlara yönelen bir şiddet var. Öte yandan, kendine karşı dönen bir başka şiddet var; giderek artan sayıda insanın ticari bağlantılardan kaçınma, toplumdan firar etme, başıboşluk, sabit bir yerden feragat etme tercihlerinde ifadesini buluyor.</p>
<p>İki yüzyıl önceki gibi, kendi örgütlerini üreterek net biçimde ortaya çıkan, kavga halindeki sosyal sınıflar söz konusu değil. Gücünün genişlemesine yandaş olmayanlar açısından sert, acımasız bir üst-modernite söz konusu; ve bu yandaş olmayan kesim, medeniyet stratejisinin daha yerel stratejileri, özellikle de gündelik hayat stratejilerini içine alıp ifade ettiği evrensel bir hareket oluşturuyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&#8216;Üst-modern insan birbiri peşi sıra gelen ihtişamlı başarılarla yeni teknolojiler aracılığıyla gayri maddiliğin en uç derecelerine, kozmos röntgencilerinin bakışları altında başka uzaylarda erişilen en uç noktalara kadar tam zaferini kutladığı esnada, aciz ve yönsüz kalmış gözüküyor. Tam bir fatih paradoksu bu: Hızla ilerleyen fatih kendi mekânı olan yerden giderek uzağa sürüklenir. Gerçekleştirdiği fetihler sonunda boyunu aşar, üzerine çullanır, onu yorar ve artık zaferlerini iktidarsızlıktan ayıran sınırın nerede olduğunu bilemez, nihai bir felaket olasılığını göremez hale gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;Kültür endüstrisi her ne kadar ürünlerinin hepten meta haline gelmesini önlemeye hizmet eden bir “istisna” adına hâlâ korunmakta ise de gücünü, bir medeniyet olarak serpilme gücünü koruyan bir kültürden ziyade, piyasadan devşiriyor. Gündelik hayatın çerçeveleri siliniyor veya belirsiz hale geliyor. Mekânlar tektipleşip yok-yerler (non-lieux) halinde çoğalıyor ve taşıtsal bir hal almış dünyada insanların akışkanlığı, mekânsal bağlılıkları ve kök salmışlıkları zayıflatıyor. Maddi şeyler -eski imalat dünyası-ile gayri maddi şeyler -birbirine bağlı makinelerden kurulu dijital dünya- arasındaki ayrım havada kalmış durumda; bu da gerçeklik türlerine ilişkin tanımları belirsizleştiriyor.</p>
<p>Kimileri tarafından bir “boşluk çağı”na* geçişin gerçekleşmesi olarak görülen bu muazzam kargaşa hali aslında başka türlü de değerlendirilebilir, toplumların uzun tarihinde daha önce bu denli yoğun, bu denli dünya çapında bir boyuta ulaşmamış bir tür “ya bat ya çık” oyununun girizgâhı olarak görülebilirdi.</p>
<hr />
<p>İnsanlar acılar, kötülükler içinde hâlâ; kitlesel halde gelen veya mukadderatın hükmünden hâlâ sıyrılamayan ölümün elinde bocalayıp durmaktalar. Hesabın acılar tarafında, uzaklarda, Güney’lerdeki kendi memleketlerinde tahammül edilmez olandan, olanaklı bir başka hayat arayışına doğru, bu parçalanmış dünyanın “zengin” beldelerine kaçınış sayısız insanın savruluşu var.</p>
<p>Bu hayali kurulan “başka yerler”de, yeni muktedirlerin daha da büyük bir iktidar arayışı içinde kurban ettikleriyle, tekno-iktisatçı üst modernliğin kurbanlarıyla sürekli semirip duran güruhlar var. Hesabın kötülükler tarafında, değerleri indirgeyen ve tutamak noktalarını silen genel bir altüst oluş içinde, şiddetin yayılmasına, insanları birbirine bağlayan şeylerin göz göre göre unutulmasına, her şeyi sadece kendine göre ölçüp biçerek tüm fırsatları değerlendiren hesapçı ve fırsatçı bir bireyciliğin yükselmesine katkıda bulunan şeyler var.</p>
<p>Ve üstelik bir de, bilmeyi yadsımanın ve genel keşmekeş halinin şemsiyesi altına sığınmış kafalarda köklenen, karşıt tutkuları ve taşkınlıkları besleyen bir bunaltı hali söz konusu. Hesabın bir de yaşlı delikanlıların sayıca arttığı ayrıcalıklı ülkelerde yıldan yıla geri püskürtülen ölüm boyutu var. Bu durum ölümün öngörülemeyen saldırgan yüzünü maskeliyor; iklimsel dengesizlikler ve felaketlerle, denetlenemeyen bulaşıcı hastalıklar ve hele hele kurbanların kanıyla beslenen bir ekonomizmin sapkın iktidarsızlığıyla belirginleşen boyutunu gizliyor.</p>
<p>Bunların yanı sıra bir de hiç de mükemmel olmayan teknik becerilere has risklerden, yeni uzmanlıklara doğru körleme bir ilerleyişin barındırdığı tehlikelerden kaynaklanan, fakat gözlerden gizlenen hususlar var. Doğru dürüst bilgi sahibi olmama, inkâr, kısa vadeli çıkarlar, güya ayakları yere basan yaklaşımlar tüm bunları, halihazırda yaşanan veya ertelenen felaketlerin ve kronik hastalıkların taşıyıcıları haline getiriyor.</p>
<p>Gelişmeye çalışan ve muktedir dünyaya tam bağımlı veya güdümlü olan, kendilerine yabancı bir küreselleşmeye kapılıp gitmiş daha zayıf bölgeler de var. Savaşın mutasyona yol açtığı ve dönem dönem siyaseti ikame ettiği dünyalar bunlar. Sömürgeci savaşların başka biçimler altında ve başka araçlarla sürdürülmesinden ibaret olan güç savaşları&#8230;</p>
<p>Bitmek bilmeyen, sürekli tekerrür eden, çoğunlukla da düzensiz milis kuvvetlerine, yağmacılara bel bağlamış savaş şefleri üreten; uluslararası insani müdahalelerle vahameti azaltılmaya çalışılan içsavaşlar&#8230;</p>
<p>Büyük bir toplumsal çözülme ve dağılma zemininde süren bu savaşlar, uzun dönemde kitlesel ölümlere yol açmaktadır. Bir soykırım biçiminde tezahür ettiklerinde, komşuluklan resmen sakıncalı ilan edilen bir kısım insanın var oluş hakkını elinden alan kitlesel bir ayrımcılıkla yok etmektedirler.</p>
<hr />
<p>Büyük Dönüşüm’ü gerçekleştirenler, hep birlikte bu üst-modernitenin motoru olan toplumsal aktörler, olanaksızın sınırlarını hep daha da daraltacak şekilde, daha büyük bir hızla itiyorlar. Canlı âlemin, yapay zekânın ve maddesizliğin, otomatların ve ağların, imajların ve sanallığın “yeni Yeni Dünyalar”ında kendi üslerini kuruyorlar ve burada süregiden fetihlerini sağlamlaştırıp gelecekteki fetihleri için hazırlıklar yapıyorlar. Fakat bu müstakbel fetihler önceden çizilmiş, bilinmeyen, fakat korku yaratan engellerden arındırılmış yollardan geçilerek gerçekleştirilmiyor.</p>
<p>Hatta bu tam da “yeni Yeni Dünyalar”ın, eskiden coğrafi Yeni Dünyalar’da ele geçirilen toprakların sömürüsüne dayalı sömürgecilik sürecini tekrar etmeksizin keşfetme ve değer yaratma yeteneğinin cüretkâr biçimde teyit edilmesini meşrulaştırıyor. Farklı fetihleri ve keşifleri içeren bu yeni çağın başlamasından bu yana, aşırı bir sömürü, çoğu zaman “küresel bakımdan müspet” ilan edilen bir ilerleme kisvesi altına gizlenmiş, öngörülebilir veya lehte sayılarak göz ardı edilen sonuçlarda açığa çıkıyor.</p>
<p>Belirsizlik ortamını kuvvetlendiren güncel çatışmalarda bir cenahın büyülenmiş benimseyişi diğer cenahta zaman zaman uyanan ve iktidarsızlık duygularını besleyen kaygıları silmeye yetmiyor. “Yeni Yeni Dünyalar”ın her birini büyük ölçüde ayırt edilebilir kılan unsurlar, belirsizliğe ve dolayısıyla da bu belirsizliğin beslediği şüphe işkencesine biçim kazandırıyorlar.</p>
<p>Bu unsurlar, canlılar âlemi söz konusu olduğunda, klonlar ve GDO’lar; yapay zekâ alanında, insanın yerine geçen otomatların sayısındaki müthiş artış; güvenlik ağları alanında, kablolardan örülü bir kafeste işletilen genel takip ve gözetleme mekanizmaları; yeni nesil imajların sürekli arttığı bir dünyada sanal gerçekten de gerçek bir realitenin tuzaklarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Üst-modernitenin piyasa ve liberalleştirilmiş ekonomizme yaslanan toplumları, güvene olduğu kadar yaratıcı addedilen serbest rekabete de dayalı oldukları söylendiği halde, güvensizlik telkin eden görünümlerle tezahür ediyorlar. Piyasanın sırf kendi marifetiyle her tür sosyoekonomik dengesizliği düzenleyeceğine, keramet sahibi bir el misali, toplumsal maliyeti yüksek her tür verimsizliği hale yola koyacağına inanılmıyor artık. Teknik uzmanlığın aynı zamanda beklenmedik, zararlı veya ters yan etkileri ıslah etme gücü olduğu bahanesiyle, olanaklı hale gelen her şeyin gerçekleşmesinin gerektiğine de kimse inanmıyor artık. Ekonomizmin ve tekno-bilimciliğin kendinden emin yaklaşımları, güvensizlikler ilerlediği ölçüde mevzi kaybediyor.</p>
<p>“Kontrol altında” sözünün yeni dil alışkanlıklarından biri haline gelmesinde manidar bir taraf var. Bu söz asıl manasını tam da ters anlamından alıyor. Açıkça ortada, bariz olmayan şeyi anlatıyor; yakın veya uzak etkiler hiç bilinmediği halde bunların bilindiği, henüz karanlık olduğu halde geleceğin görece bir açıklık içerisinde arzı endam ettiği izlenimi yaratıyor.</p>
<hr />
<p>Daha düne kadar özgürleşme kuramı, isyanları, onlara siyasal, manevi ve ahlaki bir temel sunarak besliyordu; bugün ise maddi, kültürel ve manevi mülksüzleşme, emperyal üst-moderniteye karşı girişilen hücumları üretiyor. Bu mülksüzleşme, yerlerinden çıkartılmış, koruyucu kodlar ve dayanışma temin eden geleneklerinden mahrum bırakılmış, modernite “adaları”nın hemen dışında (en yoksulların sosyal alandan alabildikleri tek payın, başıboş sürüklenmek ve her gün yeniden hayatta kalma çareleri bulmak olduğu yerlerde) tutulan insanlar, tabir yerindeyse tümden mülksüzler üretiyor.</p>
<p>Piyasanın toplumsal koşulların en büyük idarecisi haline geldiği bir dünyada, onların normal biçimde müzakere edilebilecek bir değerleri yok: Bazıları dolandırıcılıkla geçiniyor, başkaları, bir tür istihdam sağlama rolü oynayabilecek şiddeti tercih ederek tepki gösteriyorlar.</p>
<p>Megapollerin varoşlarında satın alınabilecek çetelerden, savaş beylerinin ve gerillaların bünyelerine kattıkları çocuk-askerlere, iktidarları sağlamlaştırmak veya zayıflatmakta kullanılmayı sürdüren paralı askerlerden, komuta altındaki “ajitatörler”i harekete geçiren sokak hareketleri uzmanlarına kadar uzanan aktörleriyle bir tür uluslararası şiddet piyasası teşekkül ediyor, ardından da yaygınlaşarak, çoğu zaman spekülasyona ve haraca yaslanan bir mali piyasa ile iç içe geçiyor.</p>
<p>Otokratik iktidarlar tarafından kurumsallaştırılmış şiddet dağınık, anomik ve dönemsel olan şiddete deva olduğu izlenimini veriyor ama aslında bu şiddeti kendi yararlarına araçsallaştırıyorlar. Şiddet kendi kendini besleyip kuvvetleniyor; hesap ve stratejiden bağımsızlaşıyor, bir modernite temeli üzerinde kalıcı biçimde inşa edilmiş görünen şeyi sonunda tahrip ediyor.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/">Georges Balandier – Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
