<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahmet Ay | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ahmet-ay/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 08 Mar 2018 10:25:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ahmet Ay | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam&#8217;da kadınlar günü neden yok?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kadinlar-gunu-neden-yok/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kadinlar-gunu-neden-yok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2018 10:25:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ay]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Anneler Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Belirli Günler]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Kadınlar Günü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20469</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cenab-ı Hakkın her işinde rahmetinin izi var. Bilmem bana katılır mısınız? İslam&#8217;ın kimi ibadetler için yıl içinde hususi zaman tayini yapmasını &#8216;omuzlarımızdaki yükün azaltılması&#8217; gibi de görürüm. Neden? Belki biraz şundan: Birşeyin günü olduğu zaman diğer günler onun yükünden kurtulmuş gibi hissederler kendilerini. İslam&#8217;da kurbanın günleri var. Orucun günleri var. Haccın günleri var. Bazı farzların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-kadinlar-gunu-neden-yok/">İslam’da kadınlar günü neden yok?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/cocuk_terbiyesi_anne_rolu2-702x336.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-20470 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/cocuk_terbiyesi_anne_rolu2-702x336-300x144.jpg" alt="" width="373" height="179" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/cocuk_terbiyesi_anne_rolu2-702x336-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/cocuk_terbiyesi_anne_rolu2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/cocuk_terbiyesi_anne_rolu2-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 373px) 100vw, 373px" /></a></p>
<p>Cenab-ı Hakkın her işinde rahmetinin izi var. Bilmem bana katılır mısınız? İslam&#8217;ın kimi ibadetler için yıl içinde hususi zaman tayini yapmasını &#8216;omuzlarımızdaki yükün azaltılması&#8217; gibi de görürüm. Neden? Belki biraz şundan: Birşeyin günü olduğu zaman diğer günler onun yükünden kurtulmuş gibi hissederler kendilerini.</p>
<p>İslam&#8217;da kurbanın günleri var. Orucun günleri var. Haccın günleri var. Bazı farzların onlara ayrılmış vakitleri var. Bu tayin aynı zamanda diğer zaman dilimlerindeki sorumluluğumuzu düşürüyor. Bir ölçüde yükümüzü sırtımızdan attığımızı hissediyoruz. Bir dahaki sefere kadar dinleniyoruz. Bekliyoruz. Güçleniyoruz. Toparlanıyoruz. Fıtratımızda varolan bir hakikat bu. Faturamızı ne zaman ödeyeceğimizi bütün bir ay düşünmemek için bile ona belirli günler tayin ediyoruz. Yalnız o gün hatırlamakla rahatlıyoruz.</p>
<p>Ancak insanlar arası hukuka dair şeylerde, fehmettiğim kadarıyla, böyle bir gün anlayışına sahip değiliz. Anneler günümüz yok mesela. Neden? Çünkü güzel ahlakın günü olmaz İslam&#8217;da. Böylesi meselelerde sorumluluğumuzun düştüğü bir zaman dilimine iman etmemişiz. Kadınlar günü de açımızdan öyledir. Kadınlara karşı sorumluluğumuzun düştüğü bir zaman yoktur ki günü de olsun.</p>
<p>Batı&#8217;da böylesi günlerin tayini/tesbiti o hususlardaki ihmallerin neticesi olarak gelişmiştir. Yani ihmallerin bir ölçüde telafisi için geliştirilmiştir. İslam şeriatı insan hukukuna dair hususları ihmal etmemiştir ki böylesi günlerle o eksiğini itmam etsin. Tamamlasın.</p>
<p>Şimdi biraz da şu soruyla yüzleşelim: Böylesi &#8216;belirli günler&#8217; ilgili oldukları şeylere dair sorumluluklardan kaçmamızı mı sağlıyor yoksa sorumluluğumuzu mu arttırıyor? Eğer, Batı toplumu gibi, bu gibi sorumluluklardan hepten bir haber bir zemine sahip olsaydık, evet, belki de bugünler dünyamıza şu manaların duhülüne sebep olacaktı. Ancak, ebeveyne &#8216;öf&#8217; bile demeyi yasak bilmiş bir toplumda anneler günü icad ettiğiniz zaman, bu, insanlarda &#8216;bütün bir ömür sorumluğu oldu şeyden azâd edilmişlik hissi&#8217; doğuruyor.</p>
<p>Ya bunu doğuruyor yahut da ötekini anlamsızlaştırıyor. Huzurevine bıraktığı bir annesi olmayan, belki de annesiyle zaten aynı evde yaşayan bir evlat, anneler günü ne yapacağını bilemiyor. Anne de aynı hissi yaşıyor. Bu bizim üzerinde yükseldiğimiz değerler manzumesiyle ilgili birşey. Kimliğimizle ilgili birşey.</p>
<p>Şöyle bir örnekle zihnimize yaklaştırmaya çalışalım ifadesini arzu ettiğimizi: Beş vakit ve her gün kıldığımız namazlar yerine bize &#8216;namaz günü&#8217; diye bir gün verilseydi ve denilseydi ki: &#8220;Namazın önemini bu günde anacağız!&#8221; Bu bir müslüman için tuhaf olurdu. Çünkü dindarlar için günün tamamı namazdır. Namazın günü yoktur ki. Zannederim böylesi günlerde yaşadığımız &#8216;ayağımızı nereye basacağımızı şaşırma&#8217; hissi biraz da kökenlerimizdeki tanım farklılıklarıyla ilgili. Ya onunla yahut da artık böylesi başlıklara &#8216;gün ayarlayacak&#8217; kadar onlardaki dikkatimizi/özenimizi yitirmekle&#8230;</p>
<p>Nihayetinde mürşidimin şu ifadelerine geliyorum: &#8220;<i>Asya&#8217;da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa&#8217;yı her cihetle taklit ederek, hattâ çok mukaddesatları o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Halbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa tarzı ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya tango bir kadın libası giydirilmediği gibi, körü körüne taklit dahi çok defa maskaralık olur. Çünkü, Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise, Asya bir mezraa, bir cami hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz.</i>&#8221;</p>
<p>Ahmet Ay</p>
<p>http://cemaatsiznurcu.blogspot.com.tr/2018/03/islamda-kadnlar-gunu-neden-yok.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-kadinlar-gunu-neden-yok/">İslam’da kadınlar günü neden yok?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kadinlar-gunu-neden-yok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gönülçelen ayetler&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gonulcelen-ayetler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gonulcelen-ayetler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Sep 2017 12:15:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ay]]></category>
		<category><![CDATA[Cemalnur Sargut]]></category>
		<category><![CDATA[Gönülçelen ayetler...]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16816</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlk kez Cemalnur Sargut&#8217;tan duymadım elbette. Ama bardağı taşıran son damla oldu diyeyim. Şöyle söylüyor Ferda Yıldırım ile söyleşilerinden oluşan Kur&#8217;an ile Var Olmak kitabında: &#8220;Onun için Arapça okuduğumuz şeylerin de manasını bilmek lazım. Ben, Tebbet sûresinde Allah diyerek hüngür hüngür ağlayan insan gördüm. Tebbet sûresi, Ebu Leheb&#8217;in yanışını anlatan bir sûredir. Orada ağlanacak birşey [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonulcelen-ayetler/">Gönülçelen ayetler…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/gonulcelen-ayetler/745_b-2/" rel="attachment wp-att-16817"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16817" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/745_b.jpg" alt="" width="221" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/745_b.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/745_b-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 221px) 100vw, 221px" /></a></p>
<p>İlk kez Cemalnur Sargut&#8217;tan duymadım elbette. Ama bardağı taşıran son damla oldu diyeyim. Şöyle söylüyor Ferda Yıldırım ile söyleşilerinden oluşan Kur&#8217;an ile Var Olmak kitabında: &#8220;<em>Onun için Arapça okuduğumuz şeylerin de manasını bilmek lazım. Ben, Tebbet sûresinde Allah diyerek hüngür hüngür ağlayan insan gördüm. Tebbet sûresi, Ebu Leheb&#8217;in yanışını anlatan bir sûredir. Orada ağlanacak birşey yok. Sadece ibret almak gerekir. Şunu demek istiyorum: O sûrede aşk yok. İdrâksiz olanların sıkıntısı anlatılıyor. Manayı bilmezsek yanlış yerde ağlayıp yanlış yerde gülüyoruz.</em>&#8221;</p>
<p>İnsanın âlemi &#8216;bildiğinden ibaret&#8217; sanması kötü. Halbuki son cümlesinden alırsak; Cemalnur Sargut&#8217;un da Kur&#8217;an&#8217;ın manasının sonuna geldiğini, o hiçbiri bir diğerinin üstünü kapatmayan yetmiş libaslı hurinin bütün güzelliklerini keşfettiğini, yani sonsuzu bitirdiğini söyleyemeyiz. (Arapçası olsa bile.) O halde Cemalnur Sargut&#8217;un da bu ağlanacak/gülünecek tesbiti kendi malumatına tâbidir. Bir üst mertebeye geçildiğinde neye ağlandığını veya neye gülündüğü o üst perdedeki bilişe ve duyuşa bağlıdır.</p>
<p>Buna, Babam ve Oğlum filminden çok kusurlu bir örnek vereceğim. Çetin Tekindor&#8217;un &#8220;Kollarımı açaydım. &#8216;Gitme!&#8217; diyeydim!&#8221; dediği o sahnede burnunun direği sızlamayan yoktur herhalde. Fakat filme o sahneden başlamış bir başkasının ağlayabileceği birşey yoktur. Hatta nakletseniz, naklettiğiniz insanlar eğer filmi bilmiyorlarsa, size gülebilirler: &#8220;Adam çıktı arabadan, üstünü başını yırttı, açtı kollarını: &#8216;Kollarımı açaydım. &#8216;Gitme&#8217; diyeydim&#8217; dedi. Hepimiz ağladık.&#8221; O cümleye ağlamak, o filmi bilmeye bağlıdır. Baba ve oğlun aralarındaki acı ilişkiyi, pişmanlıklarını, filmin sergüzeştisi içinde öğrenmemiş birisine cümlenin nakli hiçbir anlam ifade etmeyebilir.</p>
<p>Hadi, o örnek çok kusurlu idi, bir tane daha vereyim. Mesela; Newton&#8217;un başına elma düşme hadisesi. Bu olay, eğer onun yerçekiminin keşfi ile ilgisini bilmiyorsanız, alelade bir hadisedir. Fakat yerçekiminin keşfini bilenler, o olayı anlattığınız anda yerçekimi kanununu hatırlarlar. Cümle/hadise aynıdır, fakat bilişin düzeyine göre tepki farklı olur.</p>
<p>Bediüzzaman, 20. Söz&#8217;de kıssa-yı Kur&#8217;aniyeler için de böyle bir tesbitte bulunur: &#8220;<em>Kur&#8217;ân-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz&#8217;iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umuminin ucu olarak gösteriliyor.</em>&#8221; O eserde bu konuya dair verdiği birçok örnek de var. Bakara sûresinin ismini aldığı İsrailoğullarının inek kesme kıssası, tâlim-i esma kıssası vs. (Lem&#8217;alar&#8217;a uzanırsak: 1. Lem&#8217;a ve 2. Lem&#8217;a da Hz. Yunus ve Hz. Eyyub kıssalarıyla örneğe dahil olur.) Fakat 25. Söz&#8217;de bu kıssa-ı Kur&#8217;aniye&#8217;ye kıssa-yı Musa üzerinden bir zengin bakış daha katıyor:</p>
<p>&#8220;<em>Hem meselâ, kasas-ı Kur&#8217;âniyeden kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâm, âdeta asâ-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi binler faydaları var. O kıssada, hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı teskin ve teselli, hem küffârı tehdit, hem münâfıkları takbih, hem Yahudîleri tevbih gibi çok makâsıdı, pekçok vücûhu vardır. Onun için, sûrelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün maksadları ifade ile beraber, yalnız birisi maksûd-u bizzat olur, diğerleri ona tâbi kalırlar.</em>&#8221;</p>
<p>Demek kıssa aynı kalmakla birlikte, verdiği ders başka başka olabilir. Tekrarat-ı Kur&#8217;aniyenin bir yönü de budur zaten. Her tekrar, zâhirde kalanın, gavvas olmayanın gözünde tekrar, tefekkür edenin gözünde yeni bir farkındalıktır.</p>
<p>Yalnız Sargut&#8217;un günahını almamalıyım. Başkalarından da duydum bu itirazı. Kur&#8217;an&#8217;a verilen tepkinin (mesela gözyaşının) doğrudan mealiyle ilgili olduğuna ilişkin yaygın bir kanaat var. Yani &#8216;mealinin hüzünlendirici bir manası varsa ağlanmalı bir tilavete&#8217; diyorlar. Böylesi itirazları işittiğimde ben de diyorum ki: O mananın mealden ibaret olduğunu nereden biliyorsunuz? Veyahut o mealden yalnız sizin düşündüğünüz tepkinin doğacağından, ötesinin manasız veya cahillik eseri olduğundan nasıl emin oluyorsunuz? Ya ağlayan sizden daha farklı bir mana çıkarıyorsa?</p>
<p>Örneğin; Hz. Ebu Bekir&#8217;in (r.a.) gözyaşlarına boğulduğu &#8220;Bugün dininizi tamamladım!&#8221; ayet-i celilesi, bir müjdeyi haber vermiyor mu? Normalde, bunu duyan bir müminin, kemale erme neşesiyle gülümsemesi gerekmiyor mu? Ama hayır, Hz. Ebu Bekir&#8217;in tepkisi böyle olmuyor, çünkü o &#8216;dinin tamamlanması&#8217; müjdesi içinde Allah Resulünün görevinin tamamlandığı ve artık gideceği haberini de işitiyor. (Gavvaslık bu.) Bu bir meal bilgisi değildir dikkatinizi çekerim. Üst bir farkındalıktır, tefekkür ve feraset işidir. Sargut Hanımefendinin &#8216;ağlanmaz&#8217; dediği Tebbet sûresinde bir üst farkındalık yaşamışsa birisi ve ağlamışsa ona, bu bilmezlik/cahillik eseri midir? Yoksa aksine daha büyük bir farkındalığın ürünü müdür?</p>
<p>Buna dair 25. Söz&#8217;de, yani nam-ı diğerle Mucizat-ı Kur&#8217;aniye Risalesi&#8217;nde Bediüzzaman&#8217;ın çok ince tesbitleri var. Örneğin; bir miras ayetinde veya faizin yasaklanışında veya taaddüd-ü zevcat bahsinde, ayetin koyduğu hükmün nasıl bir denge unsuru olduğunu, öyle bir zikrediyor ki; eğer içtimaî hayatın sağlıkla devamını bir büyük nimet bilenlerdenseniz &#8216;Elhamdülillah&#8217; deyip gözleriniz yaşarmadan edemiyorsunuz. Hepsi birbirine bağlı çünkü. Rububiyet hikmetle, hikmet adaletle, adalet rahmetle.</p>
<p>Hatta bu açıdan bakarsanız Tebbet sûresinde altı çizilen Ebu Leheb&#8217;in azabı meselesi dahi Ebu Leheb misallerin ettiklerinin karşılığını bulacağı müjdesiyle bugün azap çeken binlerce mazluma bir tesellidir. (Mesela dünyasına girebilsek de bir sorsak; bir Gazzeli, bir Mısırlı, bir Suriyeli bu ayetle nasıl bir ümit ve teselli buluyor?) Gözyaşlarına boğduracak bir mesajdır. Bir umuttur. Bir kurtuluş ve intikam müjdesidir. Nasıl mealine bakıp yalnız, ağlanmasını yanlış ve ağlamayı cehalet görebilirsiniz?</p>
<p>Hatta hatırlıyorum, 6. Söz&#8217;ün başında geçen &#8220;Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara cennet vermek sûretiyle satın almıştır&#8230;&#8221; ayet-i kerimesini, yine o söz ışığında şöyle bir rahmet tecellisi olarak konuşmuştuk bir yerde: &#8220;Malik-i Hakiki&#8217;nin zaten kendisinin olan mülkü senden satın almaya ihtiyacı mı var? Fakat öyle latif söylüyor ki, emrini; emir gibi değil, teklif gibi. Zaten senin kârına olan ve yapmazsan da canın yanacak bu alışverişi gönülçelen bir üslûpla süslüyor. &#8216;Zaten hepsi benim. Yapma da göreyim!&#8217; demiyor. Bir çocuğun gönlünü eğler gibi, tenezzülat-ı ilahiye ile diyor ki: &#8216;Hadi, bana sat elindekileri ki, daha çok şeyler kazanasın!&#8217; Şimdi bu ayete bakıp, insan, onun arkasındaki rahmet elini görmezse, hata etmez mi?&#8221;</p>
<p>Böyle kat kat rahmete sarılı bir vahyin mesajını dinlerken, senin havas aklın almamış, ama onun avam kalbi bir köşesinden farketmiş, ağlamış, olamaz mı? Olabilir. Buna nasıl bilmezlik veya hata diyebilirsin? İnsan malumatına bu kadar köle olmamalı. Bu kadar &#8216;bildim&#8217; dememeli ki, bilinmezlerin âlemi lütf-u ilahî ile ona açılmalı. Ferasetini kuşanıp baksan, &#8220;O sûrede aşk yok!&#8221; demezsin. Tebbet&#8217;i dinleyip ağlayanın da, sevinenin de sana verecek bir dersi var. Yeter ki; bildiğini bilmenin sonu zannetme. İlmi, malumundan ibaret görme. (Bitirirken son bir not: Kur&#8217;an&#8217;ın tefekkürünü, ona ağlamaktan daha çok önemseyen bir insanım. Ama ağlayanı da küçümsemem.)</p>
</div>
<p>Kaynak: <a href="http://www.risalehaber.com/gonulcelen-ayetler-16566yy.htm" target="_blank" rel="noopener">Gönülçelen ayetler&#8230; &#8211; Ahmet AY</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gonulcelen-ayetler/">Gönülçelen ayetler…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gonulcelen-ayetler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir mü&#8217;min &#8216;inanması zor gelen&#8217; bir rivayetle karşılaşırsa ne yapmalı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-mumin-inanmasi-zor-gelen-bir-rivayetle-karsilasirsa-ne-yapmali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-mumin-inanmasi-zor-gelen-bir-rivayetle-karsilasirsa-ne-yapmali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2017 12:03:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ay]]></category>
		<category><![CDATA[Bir mü'min 'inanması zor gelen' bir rivayetle karşılaşırsa ne yapmalı?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13707</guid>

					<description><![CDATA[<p>1 Sürekli bu tarz konular hakkında yazmamdan bıktınız belki. Fakat ne çare? Tekrar tekrar karşıma çıkıyor. Ben de çenesini tutamaz bir adamım. İster istemez haklarında karalamak zorunda kalıyorum. Bu defa yazımın girizgâhını oluşturacak soruyu müdakkik abim Hamdi Akyol sordu. Facebook&#8217;ta yaptığı bir fotoğraf (sol köşede gördüğünüz) paylaşımının üstünde şunlar yazıyordu: &#8220;Fotoğraftaki rivayet Ebu Davud&#8217;dan. 1617 [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-mumin-inanmasi-zor-gelen-bir-rivayetle-karsilasirsa-ne-yapmali/">Bir mü’min ‘inanması zor gelen’ bir rivayetle karşılaşırsa ne yapmalı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 class="post-title entry-title"><a href="http://ilimcephesi.com/bir-mumin-inanmasi-zor-gelen-bir-rivayetle-karsilasirsa-ne-yapmali/16508977_10154833247244404_5738888145908992225_n/" rel="attachment wp-att-13708"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13708" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/16508977_10154833247244404_5738888145908992225_n.jpg" alt="" width="480" height="270" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/16508977_10154833247244404_5738888145908992225_n.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/16508977_10154833247244404_5738888145908992225_n-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 480px) 100vw, 480px" /></a></h3>
<div class="post-header"></div>
<div id="post-body-3524338826990822443" class="post-body entry-content"></div>
<div class="post-body entry-content">
<h3><strong>1</strong></h3>
<p>Sürekli bu tarz konular hakkında yazmamdan bıktınız belki. Fakat ne çare? Tekrar tekrar karşıma çıkıyor. Ben de çenesini tutamaz bir adamım. İster istemez haklarında karalamak zorunda kalıyorum. Bu defa yazımın girizgâhını oluşturacak soruyu müdakkik abim Hamdi Akyol sordu. Facebook&#8217;ta yaptığı bir fotoğraf (sol köşede gördüğünüz) paylaşımının üstünde şunlar yazıyordu:</p>
<blockquote class="tr_bq"><p>&#8220;Fotoğraftaki rivayet Ebu Davud&#8217;dan. 1617 numaralı hadis olarak Cem&#8217;u&#8217;l-Fevaid&#8217;de yer alıyor. Şimdi ilahiyatçı ve konuya ilgi duyanlarla bir konuşalım bakalım: Peygamberimiz namaz kılıyor. Önünden bir adam merkebiyle geçiyor ve peygamberimiz beddua ediyor, adam ömrünün geri kalanını kötürüm olarak geçiriyor. Bu rivayete göre sebep, merkebiyle namaz kılan peygamberimizin önünden geçmesi. Şimdi önümüzde iki seçenek var: Ya bu rivayeti uydurma, yalan olarak değerlendireceğiz. Veya &#8216;âlemlere rahmet olarak gönderilen&#8217; peygamberimizin (haşa) gaddar, hoşgörüsüz, kinci biri olduğunu tasdik edeceğiz&#8230; Veya önümüzde bir üçüncü seçenek varsa, onu da bilelim?&#8221;</p></blockquote>
<p>Öncelikle herkesin zaten az-çok bildiği şu hakikati tekrar ifade edelim: Din, her duyana, duyar duymaz inanması kolay gelen hakikatlerden oluşmaz. (Sadece bunlardan oluşmaz.) Bizzat miraç hadisesinin kendisi bunu söyler bize. İnanmak için bir nebze Ebu Bekir&#8217;leşmek (r.a.), &#8220;O söylüyorsa doğrudur!&#8221; kıvamına ermek, yani sahabenin düşünüş ve aklediş biçimine yakınlaşmak gerekir. Ki bu &#8216;aslında bizlere sıradan gelmesi gereken&#8217; mü&#8217;min tavrıdır.</p>
<p>Okuyanlar bilirler: Bediüzzaman, 24. Söz&#8217;ün 3. Dalı&#8217;nda 12 Asıl ile bir usûl öğretir talebelerine. &#8220;Bir mü&#8217;min &#8216;inanması zor gelen&#8217; bir rivayetle karşılaşırsa ne yapmalı?&#8221; dersi veren bir yerdir bana göre. O metnin 10. Asıl&#8217;ını şöyle bağlar mürşidim: &#8220;<i>Şimdi, insafın varsa, bu On Usulü kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. &#8216;Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır&#8217; de, ilişme&#8230;</i>&#8221;</p>
<p>Yine Hz. Ebu Bekir (r.a.) üzerinden konuşursak: &#8220;O söylüyorsa doğrudur!&#8221; sadakatinin öncesi &#8220;Bunu o mu söyledi?&#8221; sualini sormak ve emin olmaktır. Bir hadisin tenkidi de öncelikle senedinin tenkididir. Yani; rivayetler sağlam bir/birçok nakil silsilesiyle Efendimize (a.s.m.) bağlanabiliyor mu? Cevap aranması gereken ilk soru budur. Rivayetin sorunsuz bir şekilde Efendimize (a.s.m.) dayandırılıp dayandırılamayacağıdır.</p>
<p>İşin bu kısmını, ancak ehli olan âlimler, ilgili ilimlerin sağlama sistemleriyle sınayabilirler. Eğer burada hadis sorunlu çıkarsa zaten tartışılacak birşey kalmaz. Çünkü hadis ilmine göre de bir problemi vardır naklin. Ama ya senedi sağlam çıkarsa? Bu noktada artık mü&#8217;min kendi aklını merkezden veya doğrunun tek kıstası olmaktan çekerek rivayeti anlamanın yollarına koyulur.</p>
<p>Bu örneği Caner Taslaman&#8217;a yazdığım eleştiride de anmıştım. Yeri geldi. Yine anayım: Malumunuz, Hz. Hızır ve Musa kıssasında, Hz. Hızır (a.s.) bir masum çocuk öldürür. Kur&#8217;an&#8217;da geçen birşeydir bu. Ve Hz. Musa (a.s.) bu cinayete şaşırır. &#8220;Sen günahsız birisini öldürdün!&#8221; diye itiraz eder. Kıssa uzun. Tafsilatına girmeyeyim. Çoğunuz hatırlamıştır zaten. Hz. Hızır (a.s.), Hz. Musa&#8217;nın (a.s.) ilgili kıssa boyunca yaptığı bütün itirazları sahip olduğu ilm-i ledünle cevaplar. Kıssada geçen mezkûr çocuk için der mesela: &#8220;<i>Erkek çocuğa gelince. Onun ana-babası mü&#8217;min kimselerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlükle boğmasından korktuk.</i>&#8221; Yani cinayeti göründüğü şekilde &#8216;çocuk öldürmeyi canı istediği için&#8217; işlememiştir.</p>
<p>Aslında şu hakikat, bizim, daha imanın kapısından girerken kabul ettiğimiz/kuşandığımız birşeydir. Kur&#8217;an, bizi, &#8220;<i>Onlar ki gayba iman ederler</i>&#8221; diye tarif ve tasvir ettiğinde biraz da bu &#8216;aklediş biçimimize&#8217; işaret eder. Özetlersek: Biz müslümanlar, herhangi bir meselede, beş duyu organıyla bilinenden daha fazlasının olabileceğine iman eden kimseleriz. Bu zengin farkındalık ve zihnî uyanıklık sayesinde zaten amentünün esaslarına iman edebiliyoruz. Kainatı deterministler gibi kendisinden ibaret görmüyoruz. Materyalistler gibi hakikati görünene hapsetmiyoruz. Ötesinde bir gayba uyanık kalplerimiz var. Neyi ele alsak başka mümkünlüklere teyakkuzla ele alıyoruz. Böyle bir bakışımız olmasa; ahiret gibi, haşir gibi, kader gibi, melekler gibi varlık ötesi hakikatlere iman etmemiz de mümkün değil zaten.</p>
<p>Hem sonra biliyoruz ki: Gayr-ı metlüv vahiy dediğimiz bir haberdar edilişi daha var Efendimizin (a.s.m). Bunun Kur&#8217;an&#8217;da ve sünnette pekçok delilleri mevcut. Hatta bizzat Kur&#8217;an, Efendimize (a.s.m.) bildirilen öyle şeylerden bahsediyor ki, onlar hakkında ayet yok, ama &#8216;bildirdik&#8217; diyor. Şuralardan anlıyoruz ki: Vahiy Kur&#8217;an&#8217;dan ibaret değil. Farklı haberdar oluşlar ve bu haberdar oluşlara yönelik tedbirler, amel veya emredişler vâki hayat-ı nebeviyede.</p>
<p>Din sadece Kur&#8217;an değil ehl-i sünnet ve&#8217;l-cemaat için. Dinin şekillenmesinde vahy-i metlüv kadar vahy-i gayr-i metlüvun da payı var. Zaten sünnet olmadan en önemli ibadetlerin bile içeriği bize meçhulleşiyor. Hem hadiseleri anlamak zorlaşıyor. Bazen, gayr-i metlüv vahiy, eşleri hakkında bir bilgi veriyor Efendimize (a.s.m.), bazen bir suikaste karşı uyarıyor, bazen de Kur&#8217;an&#8217;da bildirilmemiş ahkama dair bilgiler paylaşıyor. Bunların hepsi &#8220;normal mü&#8217;minler için&#8221; meşhur ve makbul şeyler. Siyerde örnekleri çoklukla mevcut.</p>
<p>İşte, bizim, evvelemirde kapalı gelen hadis-i şeriflere bakışımıza bu kıymetli tereddüt şekillendiriyor. Diyoruz ki hemen temkinle: Varlık bizim gördüğümüzden ibaret değil. Diyoruz ki hemen: Vahiy Kur&#8217;an&#8217;dan ibaret değil. Diyoruz ki: Hakikat anladığımızdan ibaret değil. Ve öncesindeki bu güzel tevakkufta yeşeren şu tefekkürle anlama mesaisine girişiyoruz: &#8220;Belki de o adama dair Allah Resulü&#8217;nün (a.s.m.) başka bir bilişi sözkonusu? Bu iş sadece namaz bozma meselesi değil. Belki o adama dair bir kemlikten haberdar edildi? Belki şu olay göründüğünden ibaret değildi? Belki mü&#8217;minlerin bir ders almasını diledi Cenab-ı Hak? Meselenin bizce gayb olan bir bilişe bakan yönleri de olabilir&#8230;&#8221; diyoruz. Hemen reddetmiyoruz.</p>
<p>&#8220;Âlemlere rahmet olan bir Peygamber (a.s.m.) nasıl öz amcasına beddua eder?&#8221; deyip, yani meselenin Ebu Leheb&#8217;e dair derinliği ıskalanıp, Tebbet sûresini onun şan-ı şefkatine uygun görmemek ve inkâr etmek nasıl mümkün değilse, mezkûr rivayeti inkâr etmek de öyle mümkün değildir. Bu en azından içerik bakımından böyledir. Aksi tavrı benimsemek zararlı bir kolaycılık olur.</p>
<p>Kavimlerine beddua eden peygamberler de (ki Kur&#8217;an&#8217;da geçen şeylerdir) bize bu sırrı söylüyorlar. En nihayet şunu kabul etmek lazım düzlüğe çıkabilmek için: Hakikat göze görünenden ibaret değildir. Vahiy de sadece Kur&#8217;an&#8217;dan ibaret değildir. Efendimiz (a.s.m.), birçok örnekle de gördüğümüz gibi, çeşitli şekillerde/şeylerden haberdar edilir. Ve onlara yönelik tedbirlerde ve tavırlarda bulunur. Biz &#8220;Allahu&#8217;l-alem mezkûr meselenin böyle bir derinliği de olabilir!&#8221; deriz. Senedi sıhhatliyse reddetmeyiz. Anlamasak da önce tevakkuf ve sonra hakkında tefekkür ederiz. Özetle: Evet, Hamdi Akyol abi, üçüncü yol mümkün. Hatta mecburî. Yoksa bu itirazın dinin her yerine sirayet etmesi kaçınılmazdır. Çünkü din modern aklın eseri değildir.</p>
</div>
<div class="post-body entry-content"></div>
<h3 class="post-body entry-content"><strong>2</strong></h3>
<div class="post-body entry-content"></div>
<div class="post-body entry-content"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://1.bp.blogspot.com/-O51ypVUWs9c/WJefdfnUVxI/AAAAAAAADyo/w1Inye_7r1gIY3g_lM275AbOe2bGE-VtwCLcB/s1600/18aafwsnzos54jpg.jpg" width="404" height="227" /></div>
<div class="post-body entry-content"></div>
<div class="post-body entry-content">
<p>&#8220;<i>Acaba fikir dediğiniz şey—el&#8217;iyazü billâh—arzu olmasın?</i>&#8221; Bediüzzaman Said Nursî, İlk Dönem Eserleri&#8217;nden&#8230;</p>
<p>Bazen, şahit olduklarımız hakkında bir yargıya varmakta o kadar acele ediyoruz ki, hakikat hızımıza yetişemiyor. 2016 yapımı Denial/İnkâr filminin en sevdiğim cümlelerinden birisiydi: &#8220;<i>İnkar başka bir yöne doğru açıldıkları görülen kapıların kilitlenmesi için yapılmış bir seçimdir.</i>&#8221; Biz de kilitliyoruz kapıları. Gitmek istemediğimiz bir yöne açıldıkları için. O tarafa doğru yürümeyi (veya yürünmesini) istemediğimiz için. Hakikat menfaate uyumlu gelmediğinde yaşanıyor bu. &#8216;Olan&#8217; ile &#8216;olması istenen&#8217;in uyumsuzluğu, nefsimizi, nefsü&#8217;l-emirde olanı inkâra zorluyor. Kuvve-i gadabiye ve şeheviyenin menfaatçi baskısı, kuvve-i akliyeyi, başını nereye çevirsen oraya gider bir beygire dönüştürüyor.</p>
<p>Karşısında durabilmek mümkün mü? Evet. Ama bunun için hakikatle &#8216;haklı çıkmak&#8217; kadar olsun menfaat ilişkisi kurmamalısınız. Hesapçı olmamalısınız. Birşeyle menfaat ilişkiniz biterse kuvve-i gadabiyenizin ve şeheviyenizin ondan ümidi/ilgisi de kesilir. Akıl kuvveniz rahatlar. Daha objektif şekilde nesneler ve olaylar üzerinde düşünmeye başlarsınız. &#8220;Kesinlikle hakikate ulaşırsınız!&#8221; demiyorum, ama yaklaşacağınız kesindir. Hakkaniyet hakikatin müjdecisidir.</p>
<p>Detayların bakışaçımızı ne denli değiştirebileceğine dair bir örneği yıllar önce Bilim ve Teknik dergisinde okuduğumu hatırlıyorum. Yazı, benim gibi avamdan olanlara, Newtoncu fizikten Kuantumcu fiziğe geçişin ne tür bir &#8216;paradigma değişimini&#8217; ifade ettiğini anlatıyordu. Müellifin farfaralı iddiasına göre: Newtoncu fiziğe kıyasla Kuantumcu fizik anlayışı &#8216;evrenin ele alınış biçiminin&#8217; değişmesiydi. Verdikleri örnek ise şuydu: Bir hastanenin acilinde sıra beklediğinizi düşünelim. Orada bir kadın ve iki çocuğu daha var. Kadın çocuklarına karşı ilgisiz. Çocuklar yaramaz. Ortalığı yıkıyorlar. Rahatsız oluyorsunuz. Anneyi &#8216;kötü bir ebeveyn&#8217; olarak görüyorsunuz. En nihayet dayanamayıp uyarıyorsunuz: &#8220;Hanımefendi, çocuklarınıza biraz sahip çıkar mısınız, ortalığı ne hale getirdiler!&#8221; Kadın bir düşten uyanmış gibi silkiniyor: &#8220;Kusura bakmayın. Babalarının ölüm haberini henüz aldık. Ne yapacağımı bilmiyorum. Çocuklar da bilmiyor.&#8221;</p>
<p>Buna dair bir örnek de bende var: Arkadaşlarımla bir iftar organizasyonuna katılmıştım. Çirkince bir kedi yakınımızda oturuyordu. Gözü masamızdaki yemeklerdeydi. Biz de aramızda şakalaşarak &#8220;Bakışa bak bakışa! Buradakiler ancak bize yeter! Oruçlunun yemeğine sulanılır mı?&#8221; gibi şeyler söylüyorduk. O sırada kedi ayağa kalktı. İnanın hepimizin bir anda yüzünün şekli değişti. Bir ayağı yoktu kedinin. Üç ayağıyla sekerek yürüyebiliyordu. Az önce masadan zırnık koklatmamak konusunda kararlı olan bizler, tabaklarımızdaki herşeyden vazgeçtik, kediye beğendirmeye çalıştık. Kedinin ayağa kalkışıyla masada yaşanan duygu değişimini, o gün bugündür, unutamıyorum.</p>
<p>Bütün bunları neden anlattım? Normal bir mü&#8217;minde &#8216;inanılması zor gelen&#8217; hadislere karşı varolması gereken tevakkufun mantığını bir nebze çağrıştırabilmek için. Şunu kabul etmek gerekiyor önce: Detay dediğimiz şey aslında sihirli birşey. Ve kesinlikle önemsiz değil. (Kuantum fiziği dahi, makro âlemde değil, mikro âlemde yapılan deneyler sırasında farkedilmiştir.) Bazen, zahiren küçük bir detaya yeni bir farkındalık, olaylara bakışımızda &#8216;paradigma değişimine&#8217; sebep olabilir. Sıklıkla da oluyor bu&#8230;</p>
<p>Örnekleri bile boşuna verdim aslında. Her gün yaşadığımız şeyler bunlar. Bir dostunuzun diğerine karşı öfkesini anlamak için, hemen, malumunuz olmayan bir detayın araştırmasına girişiyorsunuz. Sonra öğreniyorsunuz ki: Vaktiyle o diğeri de şu dostunuza bazı yanlışlar yapmış. Bunu arıyorsunuz. Bunu hepimiz arıyoruz. Çünkü olayları/taşları yerlerine oturtmak için bu tefekküre ihtiyacımız var. Fakat şunu asla yapmıyoruz: Dostumuzun eylediğini ahlakına uygun görmeyince &#8220;Böyle birşey olmadı!&#8221; deyip inkârına girişmiyoruz. Çünkü bu mantıksızdır. Yaşananlar karşımızdayken inkâra girişemeyiz. Meğer ki: Yaşananlar arzumuzun hilafına ve biz de arzumuza esir olmalayım.</p>
<p>Uzun ömürlü (inşaallah) bir yazıya kısa ömürlü bir örnek olacak ama, Ahmet Türk&#8217;ün kollarına girmiş jandarmalarla çekilen fotoğrafı hakkında önceleri neler söylendi? &#8220;Saygın ve yaşlı bir insanı, jandarmalar kollarına girmiş bir şekilde, oradan oraya götürmek ne kadar yanlış!&#8221; Fakat Ahmet Türk ne dedi o fotoğraf hakkında sonra: &#8220;Kayıp düşmemem için kollarıma girdiler.&#8221; Bakınız, küçücük bir detay, ama olaya bakışınızı topyekün değişikliğe uğratabiliyor. Bediüzzaman&#8217;ın 24. Söz&#8217;ün 3. Dalı&#8217;nda yeralan mezkûr ifadesi de işte bu detay tereddüdüne uyanık olmamızı salık veriyor: &#8220;<i>Şimdi, insafın varsa, bu On Usulü kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. &#8216;Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır&#8217; de, ilişme&#8230;</i>&#8221;</p>
<p>Benim de kolaylıkla hadis inkâr edenlerde anlayamadığım şey bu: Modern bilim, herhangi bir detay farkındalığının bilimde topyekün paradigma değişikliğine, hatta evren algısının büsbütün değişmesine sebep olabileceğini kabullenirken ve ona uyanık/tetikte düşünürken; siz neden nakil ilminde &#8216;başka yöne açılabilecek kapıları&#8217; kilitliyorsunuz?</p>
<p>Hakkınızda suizan etsem Denial filminde dendiği gibi diyeceğim ki: O yöne açılan kapıları görmemek için. O kapıların varolmasını istemiyorsunuz zaten. Çünkü o kapılar ortaya çıkarsa, aslında yapmak istediğiniz şey, yani &#8216;hadis ilmiyle/nakliyle gelen bilginin tartışmaya açılması&#8217; mümkün olmayacak. Eğer bunlarda bir hikmet olduğu ortaya çıkarsa &#8216;inkâr paradigması&#8217;nın en sağlam kaleleri düşmüş olacak. O yüzden içinizdeki engisizyonda Galileilerin ensesine umarsız çöküyorsunuz. Tevakkuf etmek, anlamayı ve hak vermeyi kaçınılmaz kılacağı için. Dünya yuvarlak çıkacağı için.</p>
<p><b><i>Bitirirken bir not:</i></b> Detay bilgisinin hadislerin doğru anlaşılmasında ne denli zenginlikler oluşturabileceğini anlayabilmek adına Ebubekir Sifil Hoca&#8217;nın Riyazü&#8217;s-Salihin&#8217;den veya Mişkatü&#8217;l-Mesabih&#8217;ten yaptığı desleri takip etmenizi tavsiye ederim. İnternetten de kolaylıkla bulunabiliyorlar.</p>
<h3 class="post-title entry-title">(3)</h3>
<div class="post-header"></div>
<div id="post-body-5850522923598641003" class="post-body entry-content">
<div class="separator"><a href="https://4.bp.blogspot.com/-_fIL5_mXkMc/WJnyrXwNbuI/AAAAAAAADy4/VQ2wHjXoC9gJHn4ca5DRfWyxcTb2KvDvgCLcB/s1600/tumblr_ofz0r34xvJ1rq7grdo1_540.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://4.bp.blogspot.com/-_fIL5_mXkMc/WJnyrXwNbuI/AAAAAAAADy4/VQ2wHjXoC9gJHn4ca5DRfWyxcTb2KvDvgCLcB/s320/tumblr_ofz0r34xvJ1rq7grdo1_540.jpg" width="320" height="213" border="0" /></a></div>
</div>
<div class="post-body entry-content"></div>
<div class="post-body entry-content">Üç ayrı rivayet şekliyle birçok hadis kaynağında geçen meşhur bir hâdise var. &#8216;Muhallim&#8217; ismiyle rivayet edileni esas alırsam: Muhallim b. Cessame, Âmir b. Azbat&#8217;ı, &#8216;içinde bulunduğu mücahid grubunu müslüman selamıyla selamladığı halde&#8217; şahsî düşmanlığından dolayı öldürmüştü. Allah Resulü aleyhissalatuvesselam kısas için gelenleri kan bedeli almaya razı ettikten sonra, Muhallim, affedilmesi kendisine müracaat etti. Aleyhissalatuvesselam ellerini açıp şöyle dua etti: &#8220;Allahım, Muhallim&#8217;i affetme!&#8221; Muhallim b. Cessame, bu beddua ile öyle sarsıldı ki, bir hafta içinde vefat etti. Gömdüler. Yer dışarı attı. Tekrar denediler. Tekrar dışarıya attı. Sonunda cesedinin üzerine taş yığarak öylece bıraktılar. Durumu Efendimiz aleyhissalatuvesselama ilettiklerinde şöyle buyurdu: &#8220;<i>Vallahi yer çok daha kötülerinin üzerini örtmüştür. Fakat Allah size gösterdiği bu hadiseyle aranızdaki (haksız yere adam öldürme) yasağı hakkında öğüt ve ibret vermek istemektedir.</i>&#8221;</p>
<p>Huzuruna geldiğinde Muhallim b. Cessame&#8217;ye şöyle tepki gösterdiği nakledilir Aleyhissalatuvesselamın: &#8220;<i>Demek, sen, ona (Âmir b. Azbat&#8217;a) Allah&#8217;ın emanıyla eman verdin (selamına karşılık selam verdin) ve sonra da vurup öldürdün, öyle mi?</i>&#8221; Kanaatimce, mezkûr ifadeler üç şeye dikkatimizi çeker: 1) Mü&#8217;minlerin birbirlerini haksız yere öldürmeleri Allah katında büyük bir cürümdür. 2) Muhallim b. Cessame&#8217;nin toprak tarafından kabul edilmeyişine bakarak, onun, insanların en kötüsü olduğuna hükmetmek doğru değildir. 3) Cenab-ı Hak, bazen, önemli hakikatlere dikkatimizi çekmek için, kişileri veya cezaları ibret ve öğüt aracı olarak kullanabilir. Mahlukatı üzerindeki bu tarz tasarruflarında kimse Hakkın hikmet elini alıkoyamaz. Malikü&#8217;l-Mülk odur. Ve mürşidimin de ifade buyurduğu gibi: &#8220;Mülkünde istediği gibi tasarruf eder.&#8221;</p>
<blockquote class="tr_bq"><p>&#8220;Üçüncü Sualiniz: Cenâb-ı Hak musibetleri veriyor, belâları musallat ediyor. Hususan masumlara, hattâ hayvanlara bu zulüm değil mi? Elcevap: Hâşâ! Mülk Onundur; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba, san&#8217;atkâr bir zât, bir ücret mukàbilinde seni bir model yapıp, gayet san&#8217;atkârâne yaptığı murassâ bir libası sana giydiriyor; hünerini, maharetini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor, seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki, &#8216;Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana oturtup kaldırmakla zahmet verdin?&#8217; Elbette diyemezsin. Dersen divanelik edersin.&#8221;</p></blockquote>
<p>Bu noktada, gerek (bu serinin ilk yazısında zikrettiğim) Hamdi Akyol abinin şüphesinin, gerek (artık sıkça karşılaştığımız) benzer şüphelerin kaynağının sadece &#8216;hadis ilmiyle&#8217; ilgili olmadığı nazarımıza çarpıyor. Bu endişeler, en özünde, mülk algısına dair mü&#8217;min zihinlerinde yaşanan erozyonun sonucu olarak ortaya çıkıyorlar. Çarçabuk inkâra gidilebilmesinin ardında yatan psikoloji bu. İster Hamdi Akyol abinin Ebu Davud&#8217;dan naklettiği &#8216;merkeple Efendimiz aleyhissalatuvesselamın namazını bozan adamın bedduaya uğrayıp felçli kalması&#8217; meselesini ele alalım, ister Bediüzzaman&#8217;ın Mucizat-ı Ahmediye Risalesi&#8217;nde naklettiği &#8216;Efendimiz aleyhissalatuvesselamın namazını bozan yaramaz bir çocuğun bedduaya uğrayıp sakat kalması&#8217; hâdisesine odaklanalım, sonuç değişmiyor. Burada öncelikle edilen itiraz şu: &#8220;Şu kadarcık fiile insan böylesine ağır bir bedduayı ve cezayı hakeder mi?&#8221;</p>
<p>İşte, bu tarz suallerin modern zamanlardan önce sorulmamasının veya böylesi rivayetlerin (en azından şu yönleriyle) bizden önce tartışmaya medar olmamasının değişen mülk algımızla ciddi bir ilgisi var. Salih seleflerimizin zihinleri, mürşidimin de ifade buyurduğu gibi, &#8220;Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder!&#8221; çerçevesinde şekillendiği için, onlara göre bu rivayetlerde (eğer sened sorunu yoksa) tartışmaya medar olacak hiçbirşey yoktu. O Allah&#8217;tı. Hak Teala, şan-ı Rububiyeti iktizasınca, böylesi tasarruflarda bulunabilir ve Allah Resulü aleyhissalatuvesselam da beddualarıyla bu hikmet ve ibret derslerinin vesilesi olabilirdi. Ancak modern zaman müslümanı bu tür konulara seleflerinden daha farklı bir perspektiften bakıyordu. Kendisi farkında olsun veya olmasın, bu farklı perspektif, hadislere bakışında yansımalarını gösterdi.</p>
<p>Hayatın içinden bir örnek vermeyi deneyelim: Askerde, öyle yerlerde nöbet tuttuğunuz olur ki, oraya değil bir düşman askerinin, yönünü kaybetmiş hayvanların bile yolu düşmez. Henüz inşaatı süren binaların veya boş depoların önünde nöbet tuttuğunuz olur. (Aslında depo doluyken tutulacak bir nöbettir o.) Bu nöbetlerde bazen mermi de verilmez erlere. (Şahsen ben &#8216;şarjör atar&#8217; diye tesmiye ettiğimiz silahlarla çok nöbet tuttum.) Fakat yaptığınız iş ne kadar boş gelirse gelsin, uyumaktan korkarsınız, çünkü cezası ağırdır. Nöbet yerinin önemsizliği veya nöbetçinin bahanesi &#8216;nöbette uyumanın&#8217; cezasını hiçbir zaman yumuşatamamıştır. Komutanlar, uyurken yakaladıkları erlere ağır cezalar verirler ki, diğerleri böyle birşeyi akıllarından dahi geçirmesinler. Bunun hikmetini herhangi bir komutana sorsanız alacağınız cevap aşağı-yukarı şöyle birşey olur: &#8220;Bugün sen boş deponun önünde uyursan yarın bir başkası da cephaneliğin önünde uyur.&#8221; Yani size verilen ceza aslında zincirin hiçbir yerinde zayıflık oluşmaması içindir. Üzümlerin birbirlerine bakarak kararmalarını engellemek için ilk kararan üzümü iyice beyazlatırlar.</p>
<p>Peki, bu yanlış bir tedbir midir? Doğrusu, kendi tuttuğunuz nöbetleri ve nöbet yerlerini hakikatin tek mihengi olarak almazsanız, &#8216;yanlıştır&#8217; diyemezsiniz. Çünkü öyle nöbet yerleri vardır ki, hakikaten uyku kaldırmaz, dalgınlığınız dahi sizinle birlikte birçok kişinin hayatını tehlikeye sokar. (Dağ filminin birincisinde nöbet yerinde uyuyan er üzerinden komutanın birliğe anlattıklarını hatırlayanlar ne dediğimi daha kolay anlayacaklardır.)</p>
<p>Bu hakikati, mürşidim, 24. Söz&#8217;ün 3. Dalı&#8217;ndaki Asıllar&#8217;da, zâhiren küçük görülen bazı günahların tehlikesine vurgu yapan hadisler hakkında da ifade eder:</p>
<blockquote class="tr_bq"><p>&#8220;Meselâ, &#8216;Gıybet, katl gibidir.&#8217; Demek gıybette öyle bir fert bulunur ki, katl gibi bir zehr-i kàtilden daha muzırdır. Meselâ, &#8216;Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.&#8217; Şimdi, tergib veya teşvik için, o müphem ferd-i mükemmel, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını vaki bir surette göstermekle, hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir.&#8221;</p></blockquote>
<p>Her merkebiyle namaz bozan felç olası mıdır? Değildir. Her namaz bozduran çocuk felç olası mıdır? Değildir. Her gıybet adam öldürmek gibi günah mıdır? Değildir. Her güzel söz bir insanı özgürlüğüne kavuşturmak gibi sevaplı mıdır? Değildir. Fakat, hepsinin böyle olmaması, içlerinden bazılarının (harika fertlerin) bu ayarda olmasını engellemez. Bazen, gıybet olur, bir insana (veya insanlara) onu öldürmekten daha fazla zarar verir. Bazen, güzel bir söz olur, onu duyanı/duyanları özgürlüğüne kavuşturur. (Mürşidlerin güzel sözleri böyledir. Bizi nefsimize, şeytanımıza ve günahlarımıza esir olmaktan kurtarır.) Böyle harika fertler bulunabilir nesneler ve olaylar içinde. Onların bulunması da bir hikmet ve ibret dersi içindir.</p>
<p>Tıpkı Muhallim b. Cessame&#8217;nin yaşadıkları gibi. Sahabeden birisinin, işlediği cinayet nedeniyle toprak tarafından kabul edilmemesi, nasıl Mülk Sahibi&#8217;nin bize üzerinden ders vermek istediği bir vesileye dönüşüyorsa; aynen öyle de, bir çocuğun veya merkepli insanın Allah Resulü aleyhissalatuvesselama (veya namazına) gereken saygıyı göstermemesi de yine ibret ve hikmet dersine dönüşebilir. Kur&#8217;an&#8217;da, hakkında, mü&#8217;minlere &#8216;seslerini dahi sesinden yüksekte tutmamaları&#8217; emredilen bir Nebi aleyhissalatuvesselamdan bahsediyoruz. Allah&#8217;ın kudret ve hikmet elini böylesi derslerden kim alıkoyabilir? En nihayet demek istediğim şu: Yeter ki, hazine sandığının önünde tevakkuf edelim, dikkatli bakınca görünecek inci çoktur. Hem yine mürşidim demez mi: &#8220;<i>Nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir.</i></div>
</div>
<div class="post-body entry-content"></div>
<div class="post-body entry-content">Ahmet Ay</div>
<div class="post-body entry-content">http://cemaatsiznurcu.blogspot.com.tr/</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-mumin-inanmasi-zor-gelen-bir-rivayetle-karsilasirsa-ne-yapmali/">Bir mü’min ‘inanması zor gelen’ bir rivayetle karşılaşırsa ne yapmalı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-mumin-inanmasi-zor-gelen-bir-rivayetle-karsilasirsa-ne-yapmali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güya Allah&#8217;ı takdis ederken&#8230; 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat&#8217;ı dikmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Aug 2016 21:43:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ay]]></category>
		<category><![CDATA[Güya Allah'ı takdis ederken... 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat'ı dikmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12676</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şahin Doğan abi, RisaleHaber&#8217;deki yazısında Mustafa İslamoğlu&#8217;nun Kur&#8217;an&#8217;ı Anlama Yöntemi isimli kitabında yaptığı bir tahrifi gözler önüne serdi. İslamoğlu, 25. Söz&#8217;den alıntıladığı bir metni, aslında Risale-i Nur kelimesi geçmediği halde, içine Risale-i Nur kelimesini de katarak, Bediüzzaman&#8217;ın kendi eserlerini Kur&#8217;an&#8217;ın eşiti gibi gördüğü iddiasına karine olarak sunuyor. Tabii delili safsata olanın iddiasının neresini düzelteceksin? Arşimed [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/">Güya Allah’ı takdis ederken… 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat’ı dikmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/745_b/" rel="attachment wp-att-12677"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12677" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/745_b.jpg" alt="Güya Allah'ı takdis ederken... 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat'ı dikmek" width="270" height="270" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/745_b.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/745_b-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 270px) 100vw, 270px" /></a></p>
<p>Şahin Doğan abi, <strong>RisaleHaber&#8217;deki yazısında</strong> Mustafa İslamoğlu&#8217;nun Kur&#8217;an&#8217;ı Anlama Yöntemi isimli kitabında yaptığı bir tahrifi gözler önüne serdi. İslamoğlu, 25. Söz&#8217;den alıntıladığı bir metni, <strong>aslında Risale-i Nur kelimesi geçmediği halde, içine Risale-i Nur kelimesini de katarak</strong>, Bediüzzaman&#8217;ın kendi eserlerini Kur&#8217;an&#8217;ın eşiti gibi gördüğü iddiasına karine olarak sunuyor. Tabii delili safsata olanın iddiasının neresini düzelteceksin? Arşimed bile dünyayı kaldırmak için dayanacak bir nokta istemiş.</p>
<p><strong>Ben de yazıyı okuyunca hayretler içinde kaldım.</strong> İddiası iftira olduğu gibi, dayandırdığı metin de iftira. Kat kat iftiranın lahana yaprağı gibi tortop önünüze konduğu bir kitapla karşı karşıyasınız. İsmi de Kur&#8217;an&#8217;ı Anlama Yöntemi. Dua edin mümin kardeşlerim: Allah bu yöntemle Kur&#8217;an&#8217;ı anlamaktan bizleri korusun. Fakat durun! İslamoğlu bu kitapta bir &#8216;tersten eğitim&#8217; mi düşünüyor acaba? Yani &#8220;Ben kötüsünü yapayım, onlar da bana bakarak nasıl olmaması gerektiğini öğrensinler&#8230;&#8221; türünden bir çalışma. Çok mu hüsnüzan ediyorum? Evet, haklısınız.</p>
<p>Ben de daha önceki günlerde twitter&#8217;da kitaptan bir bölümü paylaşmış ve Mustafa İslamoğlu&#8217;nun twitter hesabını da ekleyerek sormuştum:</p>
<p><strong>&#8220;Bunca yıllık Nurcuyuz, yıllardır da iyi kötü Risale okuyoruz, bu cümleyi Bediüzzaman nerede söylemiş, hiç okumadık, mümkünse İslamoğlu bize açıklasın.&#8221;</strong> Cümle ise şu idi:</p>
<p>&#8220;Said Nursi bir yerde ebcedi nasıl keyfî kullandığını şöyle itiraf eder: &#8216;Bazı kelimeleri ebced hesabı tutsun diye attım. Ama iyi ki atmışım. Hem ebced hesabı tuttu, hem de böyle mana daha güzel oldu.'&#8221;</p>
<p>Doğrusu tahkik mesleğinin bir özelliği olarak ben hafızama değil, metne güvenirim. O yüzden Risale metinlerinde bu cümleleri içindeki kelimeleri tek tek aratarak bulmaya çalıştım. Yok, yok, yine yok. <strong>Yani hakikaten Bediüzzaman&#8217;a ait değil bu ifadeler.</strong> Ya bizim ehl-i aklımız, müdakkiklikte alemdarımız, tetkikte mangalda kül bırakmayanımız İslamoğlu nasıl alıntılıyor itiraf diye? Muhtemelen Üstad bizzat kendisine itiraf etti. Fakat nasıl olur? Üstad vefat edeli çok oldu. İslamoğlu yakazayı falan da sallamaz. Başka şekilde aldı haberi herhalde.</p>
<p>Üstelik <strong>İslamoğlu&#8217;nu yalanlayacak şekilde Risalelerde birçok ifade de var.</strong> Örneğin Birinci Şua&#8217;da geçen şu kısım:</p>
<p>&#8220;<em>İşte bu risalede mezkûr otuz üç âyet-i meşhurenin bil&#8217;ittifak, tekellüfsüz, mânâca ve cifirce Resâili&#8217;n-Nur&#8217;un başına parmak basmaları ve başta âyetü&#8217;n-Nur on parmakla ona işaret etmesi, eskiden beri ulema ortasında ve edipler mâbeyninde meşhur bir düstur ve hakikatli bir medâr-ı istihracat ve hattâ hususî tarihlerde ve mezar taşlarında ediplerin istimal ettikleri mâruf bir kanun-u ilmî iledir. Eğer o kanuna tasannu karışmazsa, işaret-i gaybiye olabilir.</em>&#8221;</p>
<p>Dikkatinizi çekti mi son cümle: <strong>Ebced/cifirin geçerliliği için tasannu/yapmacık olmaması şartını koşuyor Bediüzzaman kendi metninde.</strong> (Başka yerlerde tevafuk için de kullanıyor bunu.) Ve bu cümleyi Risale-i Nur&#8217;da aratınca bulabiliyoruz. Şimdi tabii İslamoğlu&#8217;na sormamız gereken birçok soru ortaya çıkıyor: Bütün kitap boyunca, dikkatte ve doğrulukta hep bu seviyede mi idiniz? Eğer öyleyse, vay halinize!</p>
<p>Hani bir söz vardır: &#8220;<em>Şeytanın en büyük hilesi olmadığına inandırmasıdır</em>&#8221; diye. Baudalaire de atfedilir. Al Pacino ve Keanu Reeves&#8217;in başrollerini oynadığı Şeytanın Avukatı filminden akıllara kazınmıştır en çok. Aslında 13. Lem&#8217;a&#8217;da Bediüzzaman&#8217;ın da altını çizdiği birşeydir bu: &#8220;<em>İblis&#8217;in en mühim bir desisesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir.</em>&#8221; İşte bence Mustafa İslamoğlu da tam buna benzer birşey yapıyor metinlerinde. Bazı kavramlara öyle bir yaslanıyor ve o yaslandığı kavramların haklılığından öyle bir güç alıyor ki; bir kere onu diline dolayınca artık müminlere her cerbezeyi (hatta karşısında savaştığı şeyi bile) yuttururum sanıyor. Haricilerin &#8220;Hüküm Allah&#8217;ındır!&#8221; sözüne Hz. Ali&#8217;nin dediği gibi: &#8220;Bu söz, kendinden bâtıl murad edilen hak bir söz.&#8221;</p>
<p>Evet, nasıl o gün Hariciler dillerinde zâhiren hak sözlerle bâtıl murad edip Hz. Ali&#8217;ye karşı savaştılar; bugün İslamoğlu gibiler de buna benzer <strong>hak sözlerle bâtıl murad edip ehl-i sünnetle savaşıyorlar.</strong> Bunlardan bir tanesi de İsrailiyat meselesi.</p>
<p>İslamoğlu&#8217;nun derslerini takip edenler bilirler: İslamoğlu bu İsrailiyat kelimesiyle çok takıktır. Aklına uymayan, hoşuna gitmeyen, zekasının kesmediği, gözünün görmek istemediği her ne rivayet, tevil, icma, kıyas varsa hepsini İsrailiyat ilan edip kapıdışarı eder. Yani demek ister ki: &#8220;Bunlar dinin aslında yoktur ve sonradan dine katılmıştır. Eğer dinin aslından olsa, böyle mantıksız olmaz. İşte Yahudilerden gelmiştir, Hristiyanlar yapmıştır, Farslılar katmıştır&#8230;&#8221; vs. Rengi boldur, ama tadı aynıdır bu argümanın.</p>
<p>Naklolunan bilgilerde İsrailiyat nevinden şeyler karışık bulunabildiği riski, çok cüz&#8217;i olarak, ehl-i sünnetin ortak endişesi olduğu için; İslamoğlu da dayar sırtını bu genel kabul görmüş endişeye! Ondan sonra sallar kılıcını düşman üstüne. <strong>Önüne Buhari mi gelmiş, Müslim mi çıkmış, İbn-i Hacer&#8217;e mi çarpmış, İmam-ı Malikî mi rastlamış hiç umursamaz artık.</strong> Dane-i hakikatini bulmuştur ya, gayrı dünyada ona dur durak yoktur. &#8220;<em>Şu bâtıl mezheblerde birer dâne-i hakikat mevcud, mündericdir; mahsus mahalli vardır. Bâtıl olan, tâmimdir.</em>&#8221; O da bu bâtılın hakkını verir. Tâmim eder de eder. Kimse kaçamaz keskin çeliğinden.</p>
<p>Fakat efendim, bu ehl-i sünnet ulemasına kılıcından aman çıkmayan, nefes aldırmayan âlimimiz, <strong>konu Batı kaynakları olursa, hiç de böylesi &#8220;Acaba?&#8221;lara sahip olmaz.</strong> Mesela kitabından bir alıntıyla gösterelim:</p>
<p>&#8220;<em>Sayılara gizemli ve kutsal işlev yükleyen ve onları gizli hakikatlerin sembolleri olarak gören ilk kişi Pisagor olarak görülür. Kanaatimiz o ki, Pisagor bunu kendisi icat etmemiş, Mısır&#8217;da intisap ettiği sır dininin rahiplerinden öğrenmiştir. Muhtemelen Babil büyücülüğünün temelinde de bu kült vardır. Daha sonra Yahudi kabalacılığına geçmiş ve büyü formülleri ebced/cifir üzerinden yapılmıştır.</em> <em>Kapadokyalı Apollonius, rakam değerli harfleri kullanarak tılsımlar ve büyü formülleri icat eden bir pagandı. Onun tılsım ve büyü formülleri Müslüman çevrelerde de revaç buldu.&#8221;</em></p>
<p>Görüyor musunuz, <strong>hiç Batı kaynaklarından şüphe ediyor mu?</strong> Gerçi hangi kaynaktan bunları aldığı da belli değil, ama yeterli görmüş ki, hem &#8216;Kanaatimiz odur ki&#8230;&#8217; dedirtmiş, hem de &#8216;Muhtemelen&#8230;&#8217; gibi ehl-i ilme pek yaraşır ifadeler kullanmış. Şimdi, bu noktada durup sormak istiyorum: Buhari&#8217;yi, Müslim&#8217;i vs. Kur&#8217;an&#8217;a arz eden (aslında ne Kur&#8217;an&#8217;ı düpedüz kendi aklına arz eden) İslamoğlu acaba bu bilgileri kime arz ediyor? Kapadokyalı Apollonius&#8217;u Kur&#8217;an&#8217;da mı gördü de bize sorgulanmaz bilgi gibi dayatıyor İslamoğlu? Yoksa Pisagor sûresi diye bir sûreye mi denk geldi bizim okumadığımız bir yerde? Hiç öyle değil. Daha evvel de dedim, onun yaptığı birşeyleri Kur&#8217;an&#8217;a arz etmek değil. Doğruluğuna karar verdiği hususlarda Kur&#8217;an&#8217;ı ve sünneti kendine arz ediyor; bakalım Kur&#8217;an tevil edilebilir mi, sünnet de doğruyu tutturabilmiş mi diye.</p>
<p>Ve tabii bunun sonucu olarak &#8220;İsrailiyat, İsrailiyat!&#8221; diye bağıran İslamoğlu yavaş yavaş <strong>kendi İsrailiyatını kurguluyor İslam içine.</strong> Kur&#8217;an&#8217;da olmayan, sünnette yeri bulunmayan ama kendisinin pek kıymetli ve sorgulanmaz gördüğü kaynaklardan alınmış bu bilgilerle vahyi ve ehl-i sünnet ulemasını hizaya sokan muhterem hocamız, bunlar da yetmiyor, bir de uydurduğu metinleri başka âlimlerin ağzına koyup bize yedirmeye çalışıyor. Bazı rivayetlerini mantıksız bulduğu için Buhari&#8217;yi, Müslim&#8217;i itham eden aslan parçası; kendi kitabında Bediüzzaman&#8217;a demediğini dedirtiyor, dediğine de kaçak kat çıkıp tahrif ediyor.</p>
<p>Kimbilir daha ne şekillerde ıslah edecek bizi. Hepimiz munta</p>
<p>Kaynak: <a href="http://www.risalehaber.com/israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek-16776yy.htm" target="_blank">İsrailiyata vururken İslamoğluiyat&#8217;ı dikmek &#8211; Ahmet AY</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/">Güya Allah’ı takdis ederken… 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat’ı dikmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kime Alim Demeli?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kime-alim-demeli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kime-alim-demeli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 May 2016 23:09:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ay]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Alim Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Din Alimi]]></category>
		<category><![CDATA[Din Tenkidçisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kime Alim Demeli?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10964</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazının doğrudan Emre Dorman, Caner Taslaman, Mustafa İslamoğlu, Abdulaziz Bayındır, Mustafa Öztürk, Yaşar Nuri Öztürk, Mehmet Okuyan vs… gibi isimlerle ilgisi yok. Belki ikinci bir nazarla onları hatıra getirebilir. Gerçi, ilginçtir; bu sıralar ilahiyat hocalarının imanından avamın imanına sığınacak bir haldeyiz. İmam Gazalî’nin (k.s.) hocalarından İmam Cüveynî’nin (k.s.) bir hadise işaretle ifade ettiği gibi; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kime-alim-demeli/">Kime Alim Demeli?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1></h1>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/kime-alim-demeli/indir-117/" rel="attachment wp-att-10965"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10965" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/indir-4.jpg" alt="Kime Alim Demeli?" width="434" height="244" /></a>Bu yazının doğrudan Emre Dorman, Caner Taslaman, Mustafa İslamoğlu, Abdulaziz Bayındır, Mustafa Öztürk, Yaşar Nuri Öztürk, Mehmet Okuyan vs… gibi isimlerle ilgisi yok. Belki ikinci bir nazarla onları hatıra getirebilir. Gerçi, ilginçtir; bu sıralar ilahiyat hocalarının imanından avamın imanına sığınacak bir haldeyiz. İmam Gazalî’nin (k.s.) hocalarından İmam Cüveynî’nin (k.s.) bir hadise işaretle ifade ettiği gibi; ahir ömrümüzde ‘yaşlı kadın teslimiyetinde’ bir iman diliyoruz. Bilim adamı imanından ve onun 14 asırlık İslam mirasına takla attıracak cür’etinden Rabbimize sığınıyoruz. İsimlerle kafanızı kirletmeyeyim. Bediüzzaman’ın dediği gibi: “<em>Hâlikın çok akılsız feylesoflar suretinde hayvanları vardır!</em>“</p>
<p>Ebubekir Sifil Hoca’nın seminerlerinde/sohbetlerinde çokça dikkat çektiği birşeydir. Modern eğitim sistemi, içeriği ne kadar dinî done barındırırsa barındırsın, dinî eğitimden murad olunan teslimiyeti/haşyeti aşılamamaktadır. İlahiyat fakültelerinde okuyan öğrenciler, dine teslimiyetleri artmak şöyle dursun, mevcut olan teslimiyetlerini de yitirmektedirler. (Genellemelerin tamamı hatalıdır. Bu yalnızca bir eğilim analizidir.) Bu nedenle dinî eğitim hususunda yapılacak geliştirmeler, içeriğin yenilenmesinden ziyade, üslûbun ve usûlün yenilenmesine vabestedir. Bu yenilenmeden kasıt da, onun daha çok İslam geleneğinden koparılması değil, daha fazla bağlanması; hatta mümkünse çağın içinde geleneğin yeniden diriltilmesidir. Çünkü dinî eğitim (İslam’a göre) bir done aktarımından ziyade bir irşad faaliyetidir. Bir şekillendirmedir. Bir bakışaçısı eğitimidir. Medrese ve tekke sistemlerinin insanı terbiye edici (olgunlaştırıcı) yapısı bugünün eğitim sisteminde bulunmamaktadır. Zira bugünün eğitim sistemi salt bir done aktarımına konsantredir. Öğretmenin veya öğrencinin hayatı/istikameti onu ilgilendirmez. O, donenin insan hayatında gördüğü fonksiyonu izlemez. Sadece sınavlarda verdiğiniz cevaplarla ilgilenir.</p>
<p>Benzeri bir endişeye, Prof. Dr. Salim Öğüt merhumun Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı isimli eserinde de rastlarız. “Bu kitap neden yazıldı?” sorusuyla Önsöz’üne başlayan Öğüt; bir öğrencisinin görev yaptığı yere yeni atanmış ‘meslekdaşlarından’ bahsettiğini; bu meslekdaşlarının, kadınlarla ilişkilerinde ve alkollü içecek tüketiminde şeriatın emirlerini önemsemedikleri anlattığını nakleder. Aynı kitap içinde “İlahiyat Fakültesi Öğrencilerinin Dindarlık ve Ölüm Kaygıları Üzerine” yapılmış akademik bir araştırmanın (Akademik Araştırmalar dergisi, yıl 4, sy. 14, s. 161-174) verilerini de nakleden Öğüt; bu korkutucu veri naklinin ardından şunları söyler:</p>
<p>“Nitekim bu din telakkisi ve ona uygun olarak yürütülen din öğretimi, görüldüğü gibi, sonuçlarını vermeye başlamıştır. Artık Allah’tan-korkulması gerektiği gibi-korkmayan, çünkü kendi çağdaş tanrı tasavvurlarını kendileri oluşturan, dolayısıyla çağdaş yaşamlarının önünde hiçbir engel oluşturmayacak bir tanrı tasavvuruna kavuşan, bu sebeple de artık haram-helal, ayıp-günah gibi kavramları ‘eski’ bularak kullanılmış bir kağıt mendil muamelesi yapan yeni kuşak ilahiyatçılar yetişmektedir.”</p>
<p>Aynı kitapta Öğüt Hoca, merhum Ali Fuad Başgil’in Din ve Laiklik isimli kitabında geçen şu tesbitleri de alıntılar:</p>
<p><em>“Bana Ankara’daki İlahiyat Fakültesi’nden veyahut İmam-Hatip okullarından bahsetmeyiniz, rica ederim. Laik üniversiteye bağlı fakülteler, din âlimi değil, din tenkitçisi yetiştirir. İmam-Hatip mektepleri İslamiyet’in yalnız elemanter bilgilerini öğrenmekle kalır. İslamiyet’in yüksek ilimleri, kelâmiyyat ve bedîiyâtı uzun seneler okutulmamak yüzünden bugün hemen hemen yok olmuştur.”</em></p>
<p>Mesele din âlimi ve din tenkitçisi farkı noktasına gelince Bediüzzaman’ın Risale metinleri içinde medrese kelimesine yaptığı vurguyu anımsamakta fayda vardır. (İdealindeki eğitim sisteminin/kurumunun ismi bile Medresetü’z-Zehra’dır. Ve hapishaneler onun için Medrese-i Yusufiyedir.) Yine Bediüzzaman, Risale metinleri içinde tekrar be tekrar Risale-i Nur’un medrese malı olduğu vurgusu yapar: “Risale-i Nur medreseden çıkmış, ilim içinde hakikate yol açmış, hakikî sahipleri ve taraftarları medreseden çıkan hocalar olduğuna binâen…” diyen Bediüzzaman, kimi yerlerde medrese hocalarını Risale-i Nur’a sahip çıkmaya çağırırken; kimi yerlerde de sanki Nur talebelerini medreseyle ve medrese hocalarıyla irtibatlarını korumaya, bir nevi sıla-i rahme çağırmaktadır. Hatta Risale metinlerinin işlevini izah ederken bile kıyas olarak medreseleri istimal eder:</p>
<p>“Eski Said’in, onbeş yaşında iken medrese usulünce onbeş senede okunan ilmi, onbeş haftada okumaya inâyet-i İlâhiye ile muvaffak olması gibi, rahmet-i Rabbâniye ile, Risale-i Nur dahi, ilm-i hakikatte ve imaniyede onbeş seneye mukàbil, bu medresesiz zamanda onbeş hafta kâfi geldiğini, bu onbeş senede belki onbeş bin adam kendi tecrübeleriyle tasdik ediyorlar.”</p>
<p>Peki, Risale-i Nur, medreseden murad olunan manayı nasıl karşılar? Veya daha ilerisi, yine Bediüzzaman’ın beyan ettiği; “<em>Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir…</em>” gibi ifadeler nasıl anlaşılmalıdır? Ben bu meselede hem Ebubekir Sifil Hoca’nın, hem Salim Öğüt Hoca’nın, hem Ali Fuat Başgil merhumun, hem de Bediüzzaman’ın “İlimle murad olunan nedir?” sorusuna verdikleri cevabın önemli olduğunu düşünüyorum. Zira âlim ve ilim başlıklarının içeriğini de, bu ilimle hâsıl olunacak şeyin karşılığını da bu tarif belirleyecek.</p>
<p>Nitekim Ebubekir Sifil Hoca da Hikemiyât isimli eserinde bizi şu tanıma çağırıyor: “<strong><em>Haşyete ulaştıran bilgi, ilimdir.</em></strong>” Bediüzzaman da felsefe ve Kur’an’ın eşyaya ve bilgiye bakışlarındaki nüansları vurgularken hep şunu belirtiyor: “<em>Kur’ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor, tâ Zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani, bu kitab-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hâlıkını tanıttırsın. Demek, mevcudata kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor.</em>”</p>
<p>Yine Nur sûresinde; “Kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na sığınırsa, işte murada erecek olanlar bunlardır…” denilirken Fâtır sûresinde de; “Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar!” denilerek ilim ve Allah korkusu/haşyet arasında bir ilgi kuruluyor. Beyhakî’de geçen bir hadisinde; “<em>Hikmetin başı Allah korkusudur!</em>” buyuran Allah Resulü aleyhissalatuvesselam da yine bizi Allah korkusunun âlim oluşun ölçüsü olduğu bir zemine çağırıyor. Anımsarsak: Efendimizin ‘faydasız ilim’ diyerek tesmiye ettiği ve sakınmamızı salık verdiği şey, hayatta bir karşılığı olmayan ve takvayı tetiklemeyen bilgi değil mi?</p>
<p>Bütün bunlar biraraya geldiğinde, ben, dinî eğitim alanında en büyük açığımızın, bilgiyi aktarmaktan ziyade, o bilginin oluşturması gereken haşyeti aktaramamak olduğu düşüncesindeyim. Ve Risale-i Nur’un eğitim metodunun, hakkı verilerek intisab edildiğinde, ilim sahibi olmaktan murad olunan haşyeti kalbe verdiği kanaatindeyim. Böylece Bediüzzaman’ın ‘zamanın mühim bir âlimi’ ifadesini ilimden murad olunan Allah korkusu düzleminde anlayabiliyorum.</p>
<p>Yoksa seküler bir bakışaçısıyla, antika bir eşyanın değerini demirciler çarşısında araması gibi, “Bir sene Risale-i Nur okuyan bir bilimadamı olur!” diye düşünmüyorum. Evet, Risale-i Nur’u, müellifin belirttiği şartlara uyarak okuyan bir müslüman, bir müminin kuşanması gereken Allah korkusunu ve istikamet çizgisini ‘âlim seviyesinde’ kazanabilir. Risale-i Nur’dan böylesi bir bakış ve hissediş/haşyet eğitimi alabilir. Fakat bu eğitim neticesinde ne fâkih olur, ne muhaddis olur, ne de fizikçi veya kimyacı olur. Eğer ilimden muradınız, kimsenin biriktirmediği kadar done biriktirip, bir hiyerarşide makam/rütbe sahibi olmaksa, bunu Risale-i Nur’da bulamazsınız. Çünkü Risale-i Nur da, Kur’an’dan ders aldığı yolla, hiçbir ilimden kendisi için bahsetmiyor. Fakat, evet, bu zamanın yıkılan teslimiyetine bir deva Risale-i Nur’un sisteminden çıkabilir. Onun üslûbundan devşirilebilir. Gelenekle aramızda bir bağ kurabilir. Ama ‘medrese’den çıkabilir. Üniversiteden çıkmaz. Medresetü’z-Zehra’ya ‘Zehra Üniversitesi’ demek, bir sadeleştirme değil, bir tahriftir.</p>
<p>Ahmet Ay</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kime-alim-demeli/">Kime Alim Demeli?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kime-alim-demeli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kardeşliğe asıl zarar veren kim?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kardeslige-asil-zarar-veren-kim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kardeslige-asil-zarar-veren-kim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Feb 2016 14:15:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ay]]></category>
		<category><![CDATA[Caner Taslaman]]></category>
		<category><![CDATA[Emre Dorman]]></category>
		<category><![CDATA[Kardeşliğe asıl zarar veren kim?]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Müslümandığı]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Meal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10234</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;Sözde fikir özgürlüğüne âşık bu zümrenin(sadece meal diyenlerin) kendisine yapılacak eleştiriye dayanabilirliği yok. Tahammülü hiç yok. Öfke veya alaycılıktan başka güçleri de yok. Cevapları hep bu sadetten oluyor. Bu meseleyi iki açıdan ele almak istiyorum: Birincisi; bu insanların, uhuvvet-i İslamiyeyi zamandan kopuk ele almaları. İkincisi; bu insanların, ortaya çıkardıkları &#8216;kafama göre din&#8217; anlayışıyla kardeşliği asıl [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kardeslige-asil-zarar-veren-kim/">Kardeşliğe asıl zarar veren kim?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kardeslige-asil-zarar-veren-kim/images-103/" rel="attachment wp-att-10235"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10235" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images.jpg" alt="Kardeşliğe asıl zarar veren kim?" width="442" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images.jpg 321w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images-300x147.jpg 300w" sizes="(max-width: 442px) 100vw, 442px" /></a></p>
<p>&#8230;Sözde fikir özgürlüğüne âşık bu zümrenin(sadece meal diyenlerin) kendisine yapılacak eleştiriye dayanabilirliği yok. Tahammülü hiç yok. Öfke veya alaycılıktan başka güçleri de yok. Cevapları hep bu sadetten oluyor.</p>
<p>Bu meseleyi iki açıdan ele almak istiyorum: Birincisi; bu insanların, uhuvvet-i İslamiyeyi zamandan kopuk ele almaları. İkincisi; bu insanların, ortaya çıkardıkları &#8216;kafama göre din&#8217; anlayışıyla kardeşliği asıl bombalayan oldukları&#8230; Birincisinden başlayalım. Ehl-i sünnet çizgisini müdafaaa edenlerin (ki bu müdafaalar sapkın fırkalara karşı İslam tarihi boyunca hep oldu) bugünün müslümanları arasında uhuvvete zarar verdikleri itirazı, öncelikle geçmişe &#8216;yok olmuş&#8217; muamelesi yapmakla istikametini kaybediyor. Hayatı siyasetten ve seküler çizgiden okumaya müptela olan bu kesimin, dini ve dindarları da bugünden/andan ibaret görmesi şaşırtıcı değil. (Nazarları seküler etkilenmişlik içinde.) Yani yaptıkları haksız saldırılarla suçladıkları bütün bir İslamî mirası ve bu mirasın taşıyıcısı olan ümmetin medar-ı iftiharı isimleri ve o isimlerin izinden giden ümmetin ta kendisini &#8216;sapkınlıkla&#8217; itham ettiklerinin farkında değiller(miş gibi yapıyorlar).</p>
<p>Biraz daha açalım: Mesela ben Emre Dorman&#8217;ın &#8220;Kur&#8217;an&#8217;dan başka hadis yoktur!&#8221; saçmalığını kabul edersem (ki hadisin vahye değil &#8216;peygamber sözüne&#8217; denildiğini de biliyoruz) şimdiye kadar yaşayan bütün müslümanları, o hadislerle amel edip/yaşamakla sapkınlığa düşmüş sayıyor olmayacak mıyım? Veya İslamoğlu&#8217;nun sözlerini sükûtumla tasdik ederek, bugüne kadar yaşanmış İslam&#8217;ı &#8216;uydurulmuş din&#8217; sayarsam, zamana yayılmış müminlerin kardeşliğine zarar vermiş olmayacak mıyım? Yahut Caner Taslaman&#8217;a uyup &#8216;gelenekçilik yapmayı bırakmak&#8217; yoluna girersem; bu, dolaylı yoldan, gelenek dediği İslam&#8217;ın 1400 yıllık uygulamalarının yanlışlığına bir ima olmaz mı? Bu abiler, bu tarz büyük kelamlar etmenin dolaylı veya doğrudan İslam&#8217;ı ve müslümanları suçlamak anlamına geldiğini düşünmüyorlar. Veya kurnazlar, ki ben buna inanıyorum, yaptıkları imaların tepki çekmemesini müslümanların saflığa varan hüsnüzannından umuyorlar. Eleştirenlerin başına da &#8216;kardeşliği&#8217; sopa gibi kaldırıyorlar. Halbuki sormak lazım: Aga, kardeşlik yalnız bu anda mı yaşanıyor İslam&#8217;ın itikadına göre? Bediüzzaman&#8217;ın ifadesiyle mazinin &#8216;nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu&#8217; düşünmüyor mu zevat? Cennette yine buluşacağımıza inanmıyorlar mı?</p>
<p>İkinci eleştirim ise gittikleri yolun vereceği meyveye dair. Bu insanlar, sünnetin zırhını yıkarak Kur&#8217;an&#8217;ı manevî tahrife uğratmayı ittihada vesile sayıyorlar. Hatta mezhepleri, tarikatleri, ekolleri, usûlleri dahi ağızlarının kenarıyla İslam&#8217;daki ittihadın/birliğin candüşmanları gibi resmediyorlar. Siyasetteki kara tabloyu bu mirasa yüklüyorlar. Halbuki hem sünnetin, hem mezheplerin, hem tarikatlerin amacı dağıtmak veya dağılmak değil birliktir. Yani müminlerin amellerinde, marifetlerinde, Kur&#8217;an&#8217;ı yorumlamalarında bir birliğe/tevhide ulaşmalarını sağlamaktır. Asıl yıkım ise bu tarz birleştiricileri yıktığınız zaman yaşanır.</p>
<p>İslamoğlu&#8217;na göre bir Kur&#8217;an/din, Taslaman&#8217;a göre bir Kur&#8217;an/din, Dorman&#8217;a göre bir Kur&#8217;an/din, Öztürk&#8217;e göre bir Kur&#8217;an/din, Bayındır&#8217;a göre bir Kur&#8217;an/din&#8230; Hadisin, icmaın veya kıyasın (yani tastamam geleneğin) bağlayıcılığı olmadan, Kur&#8217;an metinleriyle bir seküler mürekkep yalamışın hevası karşı karşıya kalırsa sonuç ne olur? Ben söyleyeyim: İnsan sayısınca din olur. Allah&#8217;ın kullarını bir itikada, bir marifete, bir nizama, ittihada çağırmak için gönderdiği Kur&#8217;an; bilakis amacının aksine hizmet etmeye başlar. İnsan sayısınca Kur&#8217;an yorumu ve o yorumlardan elde edilmiş sürüsüne bereket din anlayışıyla gayrı uhuvvet-i İslamiyeyi sağla sağlayabilirsen. Bugün İslam coğrafyasında en çok şiddet üreten kesimlerin mezhepsizliği/tarikatsizliği savunanlar içinden çıktığını görmek bizi ikna etmeye yeter/yetmeli&#8230; Bediüzzaman&#8217;ın da, sünnetin önemine vurgu yaptığı metinlerde, &#8216;çok yollar arasında kalıncak bir şaşkınlığa&#8217; dikkat çekmesi ehemmiyetli değil mi?</p>
<p>&#8220;<i>Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-i Ekrem&#8217;in (a.s.m.) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Her bir sünnet veya bir hadd-i şer&#8217;î, zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda, insan zerre miskal o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse, şeytanlara mel&#8217;ab, evhama merkeb, ehval ve korkulara ma&#8217;rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiye olacaktır. Ve keza, o sünnetleri, sanki semâdan tedellî ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semâya çıkmak hamakatinde bulunan Firavun gibi bir Firavun olur&#8230;</i>&#8221; İşte biz modern zamanın Firavunlarına karşı, onların müminleri &#8216;şeytanlara mel&#8217;ab, evhama merkeb, ehval ve korkulara ma&#8217;rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiye&#8217; haline getirmelerine karşı direniyoruz. Çünkü bu işin meyvesi, şu an farkedilmese de, pek acı olacak&#8230; Yorumda sünnetin nurlu ittihadını yitirenler, bugün kolaylıkla ehl-i sünneti tekfire gidebiliyorsa, yarın kafanızı kesmekten de teberri etmezler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>yazının tamamı için bknz;http://cemaatsiznurcu.blogspot.com.tr/2015/07/emre-dorman-nereye-kosuyor-11.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kardeslige-asil-zarar-veren-kim/">Kardeşliğe asıl zarar veren kim?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kardeslige-asil-zarar-veren-kim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
