<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Adorno | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/adorno/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 19 Nov 2020 15:05:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Adorno | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Duyguların Mekanikleşmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/duygularin-mekaniklesmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/duygularin-mekaniklesmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2020 15:05:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Adorno]]></category>
		<category><![CDATA[antidepresan ilaçlar]]></category>
		<category><![CDATA[Beyin]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Duyguların Mekanikleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[fast food]]></category>
		<category><![CDATA[kimyasal maddeler]]></category>
		<category><![CDATA[Makine]]></category>
		<category><![CDATA[Prozac]]></category>
		<category><![CDATA[psikotrop maddeler]]></category>
		<category><![CDATA[Sebile Başok Diş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24738</guid>

					<description><![CDATA[<p>Duygular insanı insan yapan temel unsurlardandır. Olumlu ve olumsuz olarak gruplandırdığımız duygular insan hayatının renkleri gibidirler. Her duygu insanın hoşuna gitmese de, bazı duyguları diğerlerine tercih etsek de kuşku­suz duyguların olmadığı bir hayat canlılıktan, sahicilikten ve sıcaklıktan yoksun bir hayat olacaktır. Bunun en açık kanıtı, insanların geçmişlerine baktıklarında en net şekilde en yoğun duyguları yaşadıkları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duygularin-mekaniklesmesi/">Duyguların Mekanikleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24763 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-300x201.jpg" alt="" width="387" height="259" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-300x201.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-600x402.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-768x515.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222.jpg 800w" sizes="(max-width: 387px) 100vw, 387px" /></p>
<p>Duygular insanı insan yapan temel unsurlardandır.</p>
<p>Olumlu ve olumsuz olarak gruplandırdığımız duygular insan hayatının renkleri gibidirler. Her duygu insanın hoşuna gitmese de, bazı duyguları diğerlerine tercih etsek de kuşku­suz duyguların olmadığı bir hayat canlılıktan, sahicilikten ve sıcaklıktan yoksun bir hayat olacaktır. Bunun en açık kanıtı, insanların geçmişlerine baktıklarında en net şekilde en yoğun duyguları yaşadıkları anları hatırlamalarıdır. Duygular  da olsalar tatlı da olsalar bizlere yaşadığımızı hissettirirler.</p>
<p>Hissetmek insanın asli yönlerinden biri olarak kabul edil­diğinden, duyguları olmayan insan fikri insanlarda canavar çağrışımı uyandırır. Böyle bir insanın bir canavara ya da ma­kineye benzediği düşünülür. Duyguları olmayan bir insan, temelde insani vasıfların birinden yoksun görüldüğünden di­ğer insanlarda korku uyandırır. Duygusal bakımdan yeterin­ce gelişmemiş psikopatların eylemleri ise insanların bu kor­kularını haklı çıkarmaktadır. İnsanı birçok eylemi yapmaktan koruyan şeylerden biri de duygularıdır. Duyguları olmayan bir varlık her türlü eylemi yapabilecek durumdadır.</p>
<p>Bilgisayarların hesaplama ve diğer benzer işlerde insanları geride bırakmış olmaları duyguların itibarım arttırmıştır. Bu tür işlerde makinelerin insanlardan daha başarılı olmaları, duyguların insana özgü olduğu fikrini pekiştirmekte ve in­sanların duygulara daha fazla değer vermelerine yol açmak­tadır. Hong&#8217;un aktarımına göre Isaak Asimov, bilgisayarın insan beyniyle boy ölçüşemeyeceği şeyin duyguları oldu­ğunu söylemiştir. Neisser adlı yapay zekâ uzmanı da insan ile makine arasındaki aynını duygular üzerinden yapmıştır. Ona göre bilgisayar aklı insan dışıdır. Artmaz ve duygusal bir temeli yoktur (Akt. Hong, 2016,35). Makinelere ilişkin yaygın olan bu kabullere rağmen bazı bilim insanları bilgisayar, ro­bot gibi makinelere duyguları öğretip onların duyguları anla­yabilmeleri için çalışmalar yapmaktadır.</p>
<p>Makinelerin giderek sofistike hale geldiği, pek çok şeyi insandan daha iyi yapar duruma geldiği nükleer soykırım ça­ğında insanlar, kendilerini makinelerden neyin ayırdığı soru­sunu sormakta ve genellikle bunun duygular olduğu yanıtını vermektedir. Hong&#8217;un ifadesi ile duygu ve hisler akıllı maki­neler çağında insanlığın özü haline gelmiştir (Hong, 2016,37). Açıkçası bu durum insan egosu için kolayca kabul edilebile­cek bir durum değildir. Binlerce yıl boyunca aklı ile övünüp duyguları küçümsemiş olan insanlık için bu durumun kabul edilmesi zaman alacaktır.</p>
<p>Makinelerin duygularının olmadığı ya da olamayaca­ğı genel olarak kabul edilmekle beraber makinelerin insan duygularını ne şekilde etkilediği de bir soru olarak ortaya çıkmaktadır. Bu soruya bazdan olumsuz yanıt vermekte ve duyguların ya da makinelerin böyle bir ilişki sonrasında yok olacağı tezini savunmaktadır. Russell&#8217;in verdiği bilgilere göre makinelerin mi duyguları yoksa duyguların mı makineleri yok edeceği sorusu, uzun zaman önce Samuel Butler tarafın­dan Erewhon&#8217;da ortaya atılmıştır ve makine imparatorluğu­nun büyümesiyle gitgide daha güncel hale gelmiştir (Russell, 2003,85).</p>
<p>Makinelerin yaygın kullanımı insanların hangi duyguları hissettiğini, hangi duyguları hissetmeyi bıraktığını ve duygu­larını ne şekilde yönlendirmeye çalıştığım doğrudan etkile­mektedir. Örneğin motorlu araçlar ilişkilerimizi şu şekilde etkiler: Komşular ve arkadaşlar, onlarla aramızda yaratılan mesafeyi kat edecek motorlu araçlar işlemediği takdirde unu­tulurlar. Kendimizi çoğunlukla dünyadan kopuk, uğruna ça­lıştığımız kişilerden uzak ve hissettiklerimizle uygunsuz bir halde buluyoruz (Illich, 2010, 19). İnsanların uzaklara ulaş­masını sağlayan makineler, bir yandan da insanlar arasında­ki mesafelerin artmasına neden olmaktadırlar. Diğer yandan uzaktaki insanlarla iletişim makinelerle mümkün hale gel­miştir. Makinelerde yaşanan bir aksaklık ve arıza ise yalnızca üretim açısından problemler doğurmamakta, aynı zamanda insanların birbiriyle iletişim kurmasına da engel olmaktadır. Yüz yüze iletişimin azaldığı, insanların birbirleriyle daha çok uzaktan iletişim kurduğu günümüzde iletişim de makinelere bağlıdır.</p>
<p>Diğer yandan makineler nedeniyle insanı bazı duygular ölmektedir. Örneğin iletişim teknolojisi sayesinde herkesin herkese her an ulaşabildiği şimdilerde birini özlemek müm­kün değildir. Mesafelerin iletişim açısından bir engel olmak­tan çıkması nedeniyle kimse kimseye &#8220;gözümde tütüyorsun diyememektedir. Bu nedenle özlem duygusunun öldüğünü söylemek abartıya kaçmak olmayacaktır.</p>
<p>B<u>azılar</u>ı için duyguların ölmesinde bir sakınca yoktur. F. T. Marinetti fütürist bir yazar olarak &#8220;Manevi acının, iyi yü­rekliliğin, bağlılığın ve aşkın; dirimsel enerjiyi yıpratan, güçlü bedensel elektriğimizi kesintiye uğratan bu zehirlerin tama­men yok olduğu insan dışı bir tip yaratmak istiyoruz.&#8221; der (Akt. Berman, 1994, 25-26). Onun bu sözleri kimi insanların, duyguları insana ait üstün bir yön olarak görmekten çok, bir tür ayak bağı saydıklarını ve duyguların ortadan kalkmasını olumladıklarını açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>Makinelerin sürekli kullanımı ile insanların diğer insan­larla kurduğu ilişkilerin yerini insanların makinelerle kurdu­ğu ilişkiler almaktadır. Makinelerle kurulan ilişkilerse insanlarla kurulanlardan farklıdır. Heidegger, makinelerin imal ve kullanımının insanlardan başka tür bir ilişki talep ettiğini ancak bu ilişkinin anlamlı bir ilişki olmadığım söyler (Akt. Ay doğan, 2017, 46). Makinelerle kurulan ilişki, insanlarla kurulan ilişkilerden farklı olarak mekaniktir. Hiçbir sürprize yer bırakmayan, canlılıktan yoksun bir ilişkidir. Makine bir düğmeye basınca açılır veya kapanır. Başka bazı düğmelere basıldığında başka işlevleri yerine getirir. Makine, öngörüle­bilirdir; düzenli ve güvenilirdir; kullanımı sırasında hayret duygusu uyandırmaz. İnsan ilişkilerinde görülen belirsizliğe ve kırılganlığa burada yer yoktur. Bütün bu özellikler, insa­nın makinelerle kurduğu ilişkiler için hem birer dezavantaj hem de birer avantajdırlar. Sosyal becerileri zayıf, kendilerini başkalarına iyi ifade edemeyen, duygusal olarak başkalarının kendilerini kırmasından korkan insanlar için makinelerle ilişki kurmak son derece caziptir. Öte yandan sosyal beceri­leri gelişmiş, diğer insanlarla bir arada olmaktan haz duyan, kendilerini başkalarına ifade etmekte zorlanmayan, özgüveni yüksek insanlar açısından makinelerle ilişki kurmak cezbedi- ci değildir.</p>
<p>Makinelerle fazlaca zaman geçirmek insanın kimi özel­liklerini de değiştirmektedir. Robert Pogue Harrison <em>Silikon Vadisi Çocukları</em> adlı kitabında bu değişimi şu sözlerle anlatır:</p>
<p>İsa, Matta 7:16&#8217;da &#8220;Onları meyvelerinden tanıyacaksınız/&#8217; der. Söz konusu meyveler, müşterek dünya görüşümüz bakı­mından büsbütün tatsızdır. Daha düne kadar kabuğuna sığ­mayan, belagatli, girişken ve son derece hayat dolu gençlerin kendilerine bir akıllı telefon ya da iPod aldıktan üç ay sonra afaziye uğramış zombilere dönüştüğünü kendi gözlerimle gör­düm. Şaraplık üzüm dalında kururken, dünyevi esriklik tanrısı Dionysos da sırra kadem basmış durumda. Bir sonraki dijital yeniliğinse onu geri getireceği şüpheli. (Akt. Pettman, 2017,13) Harrison, makinelerle kurulan ve bir süre sonra bağımlılık haline gelen ilişkileri meyveleri, yani sonuçları bakımından eleştirmektedir. Yoğun bir şekilde elektronik cihazlarla ilgilenen genç ve canlı insanlar, bir müddet sonra adeta zombilere, yani yaşayan ölülere dönüşmektedir. Aslında bu durum tek­nolojiyi yoğun bir şekilde kullanan gençler arasında sıkça gö­rülmektedir. Ellerindeki akıllı cihazla gün boyu meşgul olan bu gençler, bu cihazlar dışında neredeyse hiçbir şeye ilgi duy­mamaktadırlar. Bu durum hem eğitim açısından bir problem oluşturmakta hem de aileleri endişeye sevk etmektedir.</p>
<p>Bu gençler geçmişe ilgi duymadıkları gibi kendi gelecek­leri de dahil olmak üzere geleceğe ilişkin herhangi bir kaygı duymamaktadırlar. Yaşları belli bir seviyeye ulaşmış olma­sına rağmen bu insanlar pek çok açıdan birer çocuğu andır­maktadırlar. İnsanlarla ilişkileri derinlikli değildir ve hayata dair ciddi bir gaye taşımamaktadırlar. Yakın çevrelerinde ve dünyada yaşanan olaylar onlara sahici gelmemekte, bunları birer film gibi izlemektedirler. Elektronik cihazlarla bağım­lılık şeklinde bir ilişki kuran bu gençler, makinelerle kurulan ilişkilerin dünyayla ve diğer insanlarla kurulan ilişkileri geri planda bıraktığını ve kimi zaman da bozduğunu göstermek­tedir. insanlarla kurulan ilişkiler bu süreçte zayıflamakta ve yüzeyselleşmektedir.</p>
<p>İnsan ilişkilerinde yaşanan yüzeyselleşmeyi Adorno şu şekilde anlatır: &#8220;Karşılıklı şapka çıkarmak yerine bir &#8220;mer&#8217;aba&#8221;nın aşina kayıtsızlığıyla selamlaşmak, mektup yazmak yerine bitapsız ve imzasız ofis içi yazışmalar göndermek, in­sani temasta baş göstermiş bir hastalığın rastgele belirtileri­dir sadece.&#8221; Adorno&#8217;ya göre geçmişte insanlar sohbet edebil­mekteydi. Ancak bugün düz çizgi, iki nokta arasında olduğu gibi iki insan arasında da en kısa yol olarak görülmektedir. Merasim, eski tarz nezaket, boş gevezelik olduğundan kuş­kulanılan amaçsız sohbet tasfiye edilmiştir ve bu nedenle in­san ilişkileri saydamlaşmakta, çıplak vahşet hayata egemen olmaktadır (Adorno, 2014,44-45).</p>
<p>Günümüzde insanlar yalnızca makineler ile fazlaca za­man geçirmemekte, ayrıca insan ilişkileri de makineler aracı­lığıyla yürütülmektedir. Mesajlaşmanın, sosyal medyanın vb. yarattığı yeni iletişim, eskiden isim vermeye bile gerek duyul­mayan fakat şimdilerde seyrekleştiği için <em>&#8220;yüz</em> yüze iletişim&#8221; denilen insanlar arası normal ilişkinin yerini almıştır (Illich, Sanders, 2015,13).</p>
<p>İnsan ilişkilerinde yaşanan zayıflamanın bir diğer nedeni de modem evlerin insana sağladığı güvenlik ve yeterliliktir. Novalis yaklaşık iki yüz yıl kadar önce günlük yaşamımızın bir sürü koruyucu ve sürekli yinelenen eylemden ibaret oldu­ğunu söylemiştir (Akt. Cemal, 2018, viii). Onun döneminden sonra korkuların artmasına bağlı olarak günlük hayat daha da koruyucu ortamlarda yaşanmaktadır. Kişiye dışarıdan ba­ğımsız kalarak yaşama imkânı sağlayan modem evler, hem daha koruyucu hale gelmiştir hem de evler sürekli yinelenen eylemler için türlü olanaklara sahip olmuşlardır. Bu modem evlerde geçmişte yapılamayan pek çok şey yapılabilmektedir. Eskiden çamaşır yıkamak için, su temin etmek için, alışveriş yapmak için, olan bitenden haberdar olmak için, faturaları ödemek için vb. pek çok şeyi yapabilmek için insanların evin dışına çıkması, diğer insanlarla görüşmesi ve onlarla ilişki kurması gerekiyordu. Şimdilerde bütün bunları evde, ma­kineler aracılığı ile yapmak mümkündür. İnsanların çamaşır yıkamak, onları kurutmak ve faturaları ödemek için evden çıkması, dolayısıyla da diğer insanlarla muhatap olması ge­rekmiyor. Şimdilerde konserler evlerde dinlenebiliyor, film­ler evlerden izlenebiliyor, internet üzerinden yapılan alışve­rişlerle siparişler bile evlerden verilebiliyor. Evler, sundukları imkânlar ile insanların toplumsallığını azaltmaktadır. Bu ne­denle insanların yakınları dışında diğer insanlarla ilişkileri­nin zayıflaması anlaşılır bir durumdur.</p>
<p>İnsanlar arasında ev dışındaki iletişim ve etkileşim aza­lırken, ev içi iletişim ve etkileşimin ne durumda olduğu me­rak edilebilir. Yüz yüze iletişimin çöküşü ev içinde de yaşan­maktadır. Gerçek iletişim, yani ebeveyn ve çocukların, kan ve kocanın, hatta sevgililerin birbirleriyle konuşması ve birbirini dinlemesi gittikçe azalmıştır (Lukacs, 2018,41).</p>
<p>İnsanlar arasındaki iletişimin azalıp aralarındaki ilişkile­rin zayıflaması, kitle toplumlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Kitle toplumu, hâlâ birbiriyle ilişkide olan fakat bir zamanlar hepsi için ortak bir anlamı olan müşterek dünyayı yitirmiş insanlar arasında otomatik şekilde ortaya çıkan örgütlenmiş bir hayat biçimidir (Arendt, 2017, 134). Arendte göre yaşadığımız çağ bir kitle toplumu çağıdır ve bu çağın temel vasıflarından biri, herkesin kendini bir makine­nin basit bir dişlisi olarak görmeye teşne olmasıdır (Arendt, 2018b, 57).</p>
<p>İçinde yaşadığımız kitle toplumu çağında diğer insanlarla iletişim kurmuyoruz, onlarla konuşmuyoruz. Uzun zamandır en basit işleri bile makineler aracılığı ile yaptığımız için sahi­ci eylemler sergileyemiyoruz. Neredeyse oturduğumuz kol­tuklarda tuşlara basarak her işimizi yapıyoruz. Ancak birkaç tuşa basmak gerçek bir eylem değildir. Makinelerle kurulan ilişkiler ne sahici işler yapmamıza ne de gerçek bir iletişime izin vermektedir. Bu durum insanları Harrison&#8217;ın ifadesi ile zombiye benzetirken, Arendt&#8217;in ifadesi ile de makine dişlisi­ne benzetmektedir. Arendt, başka bir eserinde konuşmanın ve eylemin olmadığı bir yaşamı, yaşarken ölmek olarak ad­landırır. Böyle bir yaşam insanlar arasında geçirilmediği için insani yaşam sona ermiştir (Arendt, 2018a, 259).</p>
<p>Günümüz toplundan makine toplumlarının bir uzantısı­dır. Bu toplumlarda duygular da McDonaldlaşmaktadır. Bu ifade ile kastedilen, duyguların taşlaşması, yavanlaşması ve yapaylaşmasıdır. Mekanikleşme, sömürge alanını doğanın son kalesi sayılan duygular alanına taşımıştır (Mestrovic, 1999, 273). Önceden paketlenmiş haberler, bireysel merha­mete karşı insani örgütlere müracaat, standart doğum günü kutlamaları, doğru anlar için doğru duygu standardını belir­leyen tebrik kartı sektörü ve politik doğruculuk kuralı duy­guların mekanikleşmesine hizmet eden araçlardır (Mestrovic, 1999, 282). Bu araçlarla insanlar sanki makineymiş de bunlar sayesinde onlarda istenilen duygular uyandırılabilirmiş gibi davranılmaktadır. Aslında bu araçlar, insanlarda belli duy­guların canlanıp başka bazı duyguların uyanmamasında son derece etkilidirler. Sevgililer gününde satılan güller ve tektaş yüzüklerle insanlarda benzer duygular uyandırılmaktadır. Ya da korku unsurlarına başvurulan filmlerle insanların bel­li seviyelerde korkması sağlanırken, aksiyon dolu sahnelerle insanlar heyecanlandırılmaktadır. Reklamlarda ise içeriğinde kullanılan tüm unsurlar ile seyredenlerde arzu duygusunun ürün ile ilişkilendirilmesi hedeflenmektedir.</p>
<p>Objektiflik iddiasında bulunan haberlerde bile mekanik duygu üretimine hizmet eden bir dil kullanılır. Haberlerin sıralanması, sunulan görüntüler, kimi zamanlar kullanılan fon müzikleri, tercih edilen sözcükler insanların akıllarından çok duygularına hitap etmektedir. Ancak tebrik kartları, poli­tik doğruculuk kuralı, medya, kahkaha efektleri ile insanlara ne zaman güleceklerini gösteren sitkomlar, standart parti ve kutlamalar duyguları dolaylı yoldan etkilemeyi amaçlayan araçlardır. Bunların dışında da duyguları mekanik bir şekilde etkileyen araçlar vardır. Ancak bu İkincilerin temel özelliği duyguları dolaylı olarak değil, doğrudan etkilemektir.</p>
<p>İnsanlar yüzyıllardan beri belli ruh hallerini ve duyguları diğerlerine tercih etmiş ve tercih ettikleri ruh hallerine ve duygulara ulaşmak için çeşitli yollara başvurmuşlardır. İçki, müzik ve keyif verici maddeler bu amaçla en çok başvurulan yollar olagelmiştir. Kaygı, endişe, üzüntü, keder, melankoli gibi duygulardan kaçınmak ve neşelenmeye çalışmak bu yol­lara başvurmanın ana nedeni olmuştur.</p>
<p>Freud, keyif verici maddeleri mest edici maddeler ola­rak adlandırır. Ona göre mest edici maddelerin gücü, mutlu olmak ya da mutsuzluktan kaçmak için verilen savaşta bir nimet olarak görülmekte ve bu maddelere bu nedenle saygı gösterilmektedir. Hem kişiler hem de halklar bu mest edici maddelere libidinal ekonomilerinde sabit bir yer ayırmışlar­dır (Freud, 2015, 31). Freud&#8217;a göre bilimin ilerlemesi ile de şu gerçek ortaya çıkmıştır: &#8220;Organizmamızı etkilemenin en kolay ama aynı zamanda en etkili yöntemi kimyasal bir yön­tem olan intoksikasyondur.&#8221; Freud, hiç kimsenin bu kimyasal yöntemin nasıl çalıştığını tamamen anladığını düşünmemek­tedir. Ama ona göre kandaki ve dokulardaki varlıkları hız­lı şekilde haz hissi veren, aynı zamanda kötü hislerin duyu dünyamıza kaydolmasına engel olan vücuda yabancı madde­lerin varolduğu bir gerçektir (Freud, 2015, 30).</p>
<p>Kimyasal maddelerin vücuda nüfuz etmesiyle zihnin çalışma sisteminin başkalaştırılması tarih boyunca birtakım doğal veya doğal olmayan maddelerle yapılagelmiştir (Artut, 2014, 100). Kimyasal maddeler aracılığıyla insan zihninin doğal olmayan bir şekilde dönüştürülmesinin sağlanması, tıp alanında yaşanan gelişmelerin bir sonucudur. Modem dönemde her alanda olduğu gibi tıpta da büyük gelişmeler olmuştur. Modem dönemde tıp alanında tedavi, ameliyat ve ilaçlardaki uygulamalar hayret verici boyutlara ulaşmıştır ve gittikçe daha fazla sayıda insan tıbba ve ilaçlara bağımlı ol­maya başlamıştır. Modem çağın sonuna doğru yaşanan de­ğişimlerin en büyük ve en derin olanlarından biri de budur (Lukacs, 2018, 40).</p>
<p>Ahmet İnam&#8217;ın verdiği bilgilere göre &#8220;farmakon&#8221; (ilaç) hep vardı. İlaç şifa içindi ve doğadan tedarik ediliyordu. Hastalıkların üstesinden gelmek ve sağlıklı olanların güç ka­zanması için kullanılıyordu. İlacın doğal olması, doğal hayatı bozmaması anlamına gelmekteydi. İlaçlar zehir olabiliyorlar, düş gördürebiliyorlar ama yaşamın olduğu gibi oluşuna te­melde bir tehdit oluşturmuyorlardı. Ancak günümüzde tek­nolojik ilerlemeler ile beraber ilaçlar insan yaşamına giderek egemen olmaktadırlar (İnam, 2002,134).</p>
<p>Bilim, insan beynine kimyasal maddeler ve dalga hareket­leri ile sızmanın mümkün olduğunu göstermiştir. Kimyasal maddeler ve dalga harekâttan ile insanların duygu ve düşüncüleri değiştirilip dönüştürülebilmektedir.İnsan beyni elekriksel ve kimyasal iletiler ile çalışır. Serotonin, noradrenalin,dopamin gibi maddeler kimyasal iletilerdir. Delta, beta, teta,alfa, gama dalga boyları ise elektriksel iletilerdir. Bilim insanları şu ana dek bu beş dalga boyunu keşfedebilmiştir ancak henüz keşfedilmemiş başka dalga boyları da mevcut olabilir.</p>
<p>Keşfedilen bu beş dalga boyu duygu ve davranış durumlarını göstermektedir (Gürel, 2016,142).</p>
<p>Delta dalga boyu dış dünyadan kopma, derin uykuya geçme halidir. Beyin en az bu dalga boyundayken çalışır. Bu dalga boyunda vücudu tamir eden veya büyümeyi sağlayan hormonlar salgılanır. Teta dalga boyu uykunun ilk aşaması­dır. Uykulu, stressiz uyuşuk olma ve derin hipnoz halidir. Alfa dalga boyu gevşeme, rahatlama, huzurlu ve sakin olma halidir. Beta dalga boyu tamamen uyanık olma, yoğunlaşma, öğrenme, problem çözme ve farkındalık halidir. Bir insanın beyninin dalga boyuna nüfuz ederek o insanın zihnini etkile­mek mümkündür (Gürel, 2016,142-143).</p>
<p>Bu imkândan Zizek şu şekilde bahseder:</p>
<p>Son zamanlarda yapılan araştırmalar, ABD&#8217;nin gizli savunma dairelerinin beyinlere net elektromagnetik dalgalarla saldırmak suretiyle, insanların duygularım ve tavırlarım uzaktan kontrol edebilecek araçları geliştirmek üzere geniş kapsamlı ve uzun vadeli projeler içinde olduğu gibi tekinsiz bir geleceğe işaret ediyor. Belirli duygusal tavırları (korku, nefret, cesaret) maddi açıdan destekleyen beyin dalgalarını tespit etmek halihazırda mümkün olduğu için, geliştirilen fikre göre hedeflenen duygu­yu üretmek ya da engellemek üzere beyne yapay olarak oluş­turulmuş benzer dalgalar yağdırılacak. (Zizek, 2014,418-419)</p>
<p>Duygu, tavır ve ruh hallerimizin haberimiz dahi olmadan başkaları tarafından uzaktan belirlenebileceği bir dünyada en temel sorunlar özerklik ve özgürlük alanlarında yaşanacaktır.</p>
<p>Beynin dalga boylarıyla oynama dışında mikroçipler ile de beyin üzerinde farklı etkilerde bulunmak mümkündür.</p>
<p>Beyne yerleştirilen bir mikroçiple beynin uzaktan uyarılması, beyne veri aktarılması ve beynin uydudan takip edilebilmesi artık imkân dahilindedir. Bu mikroçiplerle bireylerin ruh hal­leri ve algıları yönetilebilecektir (Gürel, 2016,158)‘.</p>
<p>Davranışlarımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı, algılarımızı, ruh halimizi etkileyerek zihnimizde değişim yapan maddelere psikoaktif (psikotrop) maddeler denilmektedir (Gürel, 2016, 149). Bu maddeler günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadırlar. Gazeteci Hari&#8217;nin verdiği bilgilere göre yıllar geçtikçe reçeteli, onaylanmış, tavsiye edilen haplar gitgide daha çok insanın hayatında yer etmeye başlamıştır. Bugün ise her tarafı sarmış durumdadırlar. Bugün ABD&#8217;de beş yetişkinden biri, psikiyatrik sorunlar için en az bir ilaç kullanmaktadır. Yaklaşık dört orta yaşlı kadından biri anti- depresan ilaçlar almaktadır. Amerikan liselerinde ortalama on oğlan çocuğundan birine odaklanması için kuvvetli bir uyana ilaç verilmektedir. Fransa&#8217;da ise her üç Fransız&#8217;dan birinin antidepresan gibi yasal psikotropik ilaçlar almaktadır. Birleşik Krallık ise Avrupa&#8217;nın tamamında bu tarz ilaç kulla­nım oranının neredeyse en yüksek olduğu ülkedir. Gelişmiş Batı ülkelerinde su kaynaklarını test eden bilim insanları bu sularda antidepresana rastlamaktadır. Bu ilaçları kullanıp bo­şaltan o kadar çok insan vardır ki her gün içilen sudan süzül- meleri mümkün olmamaktadır (Hari, 2019, 21-22).</p>
<p>Kimyasal ilaçların günlük hayat üzerindeki hâkimiyeti çocukları da etkilemektedir. 19801i yıllarda ABD&#8217;de bir çocu­ğun biraz hareketli olması, dikkat bozukluğunun bir kanıtı olarak görülüyor ve bu durum beynin kimyası ve genetik yapıyla ilgili patolojiler kapsamında değerlendiriliyordu. Şimdilerde ise milyonlarca okul çocuğuna öğrenme güçlük­leri veya sınıfta sebep oldukları karışıklıklar nedeniyle çeşit­li ilaçlar reçete ediliyor. Bu çocuklar anksiyete, depresyon, davranış bozukluğu tedavileri gibi tedaviler görüyorlar (Le Broton, 2016,58).</p>
<p>Okul çocukları bir yana günümüzde iki yaşındaki çocuk­lara bile ilaç verilmektedir (Zerzan, 2013b, 93). İki yaşında bir çocuğun gerçekten depresyona girip giremeyeceğini, gire­bilirse hangi nedenlerle girdiğini merak etmemek mümkün değil. Ancak günümüz Prozac toplumlarında bu soruların pek çok insan için bir anlamı yok. Çünkü onlara göre nasıl ki pankreas insülin üretemeyince, onun kaybolan işlevini yerine getirmek için sentetik insülin almakta utanılacak bir şey yok­sa ruh halinin antidepresanlarla düzenlenmesi konusunda da utanılacak bir şey yoktur. Beynin gittikçe sadece fiziksel bir organ olarak kabul edilmesiyle birlikte insanların bu ilaçları kullanma konusundaki tereddütleri de ortadan kalkmaktadır (Harris, 2016,161).</p>
<p>Prozac en yaygın kullanılan antidepresan ilaçlardan bir tanesidir ve yaygın şöhreti ile üzerinde konuşulmayı hak etmektedir. Prozak anoreksi, kaygı, bulimia, kronik ağrılar, kıskançlık, fobi, dikkat bozuklukları, beslenme bozukluktan, depresyon gibi geniş bir yelpazede yer alan rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Prozac&#8217;ın gücüne inananlar, neredeyse dinsel bir bakış açısıyla bu ilacın otizm ve şizof­reniyi bile tedavi ettiğini ileri sürebilmektedirler. Geniş kul­lanım sahası ve diğer antidepresanlara karşı Prozac&#8217;ın daha az yan etkiye yol açması onun hakkındaki &#8220;mükemmel ilaç&#8221; mitini beslemiştir. Bu ilaç ABD&#8217;de tıbbi gerekliliklerden ve zi­hinsel rahatsızlığın kimyasal çözümünü gerektiren sebepler­den bağımsız olarak kullanılmaktadır. Vitaminler gibi yaygın bir tüketim ürünü, kullanıcıların emrinde olan bir mühendis­lik ürünü haline gelmiştir. Bu ilaç, insanlar tarafından kişisel imkânlarını genişletmek, duygusal ve entelektüel kaynakları­nı optimize etmek amacıyla da kullanılmaktadır (Le Breton, 2016, 64-65).</p>
<p>Prozac, 19901ı yıllarda derinliğin aleyhine olacak şekilde yüzeyselliğin tam egemenliğini kurmaya yöneldiği geç post- modem kapitalizminin ilacıdır. Bu dönemde derin düşünce­nin ve derin psi<u>kanaliz</u>in devri kapanmaktadır. Sorunların çözümleri hızlı, basit, hafif, acısız, zahmetsiz ve ucuz olmalı­dır. Yıllarca sürebilen ve sağlık sigortası şirketleri tarafından pahalı bulunan psikoterapiye karşılık Prozac, etkisini iki-üç hafta içine göstermeye başlıyor. Prozac, fast food ve viagra kültürünün eşlikçisidir. Prozac ayrıca hastanın iyileşmesi için çaba göstermesini, psikolojik bir öz deneyim yaşamasını ge­rektirmeyen bir ilaçtır. İlacın bu özelliği sayesinde hastanın biyografisi ve özgeçmişi önemsiz hale gelmekte, hasta yalnız­ca bir ilaç kullanarak, böylece beyninin nörokimyasını değiş­tirerek yeni bir kişilik edinmektedir (Çabuklu, 2010,144).</p>
<p>Görüldüğü üzere Prozac ve benzeri diğer ilaçlar ciddi sorunlar karşısında ucuz, kolay ve hızlı çözüm arayışları­nın birer sonucudurlar. Prozac tarzı ilaçların yaygınlaşması, hızın bir tutku haline gelerek sabırsızlığın ve beklemeye ta­hammülsüzlüğün artmasıyla yakından ilişkilidir. İşlerimizi çabucak, hızlıca, zahmetsizce, acı duymadan ve yorulmadan kolaylıkla halletmek istiyor; sorunların çözümlerine de aynı şekilde yaklaşıyoruz. Tek bir tuşa basarak tüm işlerimizi hal­letmek ve yine tek bir tuşa basarak tüm sorunlarımızı çözmek istiyoruz. Bu arzuları sağlık sorunlarımıza da yansıtıyor, hap­larla ruhsal rahatsızlıklarımızdan kurtulmak, ilaçlarla tan­siyonumuzu normal sınırlarda tutmak, hatta ter dökmeden oturduğumuz koltuklarda zayıflamak istiyoruz.</p>
<p>Aynca Ahmet İnam&#8217;ın da söylediği gibi yaşayarak, öğ­renerek, yaşantısını edinerek mutlu olmak yerine hap ala­rak mutlu olmaya çalışıyoruz. Çilesini çekmek, yüzleşmele­rine katlanmak, zorlukların sınavından geçerek dinginliğe ulaşmak yerine kestirmeden sonuca varmayı arzuluyoruz. Sevinçli olmaya, duygu dünyamızın kendi çalkantılarını ya­şayarak gerçeklikle karşılaşa karşılaşa kavuşmak yerine &#8220;hap torpili&#8221; ile, farmakolojik destekle varmaya çalışıyoruz (İnam, 2002,135).</p>
<p>ABD&#8217;de yaşanan süreç, bu kolaycılığa nasıl teslim olun­duğunu açıkça ortaya koymaktadır. ABD&#8217;de doktorların <span style="font-size: 13.3333px;">teşhisi </span><strong>koymak için </strong>kullanması gereken vöntem beş versiyonu bulunan <em>Ruhsal Bozuklukların Tanısal Sayımsal Elkitabı&#8217;mda (DSM)</em> belirtilmektedir. Depresyon teşhisi için belirlenen dokuz belirtiden en az beşini göstermek gerekmek­tedir. Ancak yas tutan hemen herkesin depresyonun klinik ölçütlerini karşıladığı görülmüştür. Yalnızca bu kontrol lis­tesine başvurulduğunda sevdiği birini kaybetmiş neredeyse herkese bariz bir akıl hastalığı teşhisi konulması gerekmek­teydi. Bu nedenle yas tutan insanlar için &#8220;yas istisnası&#8221; diye adlandırılan açık bir kapı bırakılmıştır (Hari, 2019, 56-57). Bir yakınını kaybeden ve depresyon belirtileri gösterenler yas istisnası olarak düşünülmüş ve bunlar bir süreliğine de olsa akıl hastası olarak görülmekten kurtulmuşturlar. Ancak bu kurtuluş uzun süreli bir kurtuluş olmamıştır.</p>
<p>Başlangıçta bebeğini, kardeşini, anne ya da babasını kay­bedenler bir yıla kadar depresyon belirtileri göstermeleri ha­linde akıl hastası sayılmamışlardır. Ancak kişi bir yıllık sü­renin ardından hâlâ ciddi bir sıkıntı yaşıyorsa yine akıl bakı­mından dengesiz başlığı altında sınıflandırılmaktaydı. Yıllar içinde DSM&#8217;nin farklı versiyonlarında yas tutan kişiler için tanınan bu sürenin sınırları değişmiştir. Bu süre önce üç aya, sonra bir aya, en sonunda ise yalnızca iki haftaya indirilmiştir (Hari, 2019, 57). DSM&#8217;nin 2015&#8217;te yayımlanan beşinci ve en yeni versiyonunda yas istisnası kaldınlmıştır. Yani bebeğini kaybeden bir annenin ertesi gün doktora gittiğinde ciddi bir sıkıntı içinde olması durumunda kendisine hemen teşhis ko­nabilecektir (Hari, 2019, 60).</p>
<p>Görüldüğü üzere modem hayatın insanın acı çekmesine hiçbir şekilde tahammülü yoktur, insanların en büyük kayıp­ları yaşayıp dünyanın, insanın ve hayatın anlamını sorgular hale geldikleri durumlarda bile kendilerine göre acı çekme hakları kalmamıştır. Luther &#8220;Tristitia omnis a Sathana&#8221; &#8220;Tüm üzüntü Şeytandan gelir&#8221; demiştir (Akt. McMahon, 2006,193). Sanki üzüntüden ve acıdan kaçmak isterken gösterdiğimiz cabayla Luther&#8217;in görüşlerini paylaşıyor gibiyiz. Acı ve üzün­tüden kaçarken ona büsbütün kötü bir şey, adeta şeytansı bir şey olarak bakıyoruz.</p>
<p>Yas tutabilmek ve belirli depresyon belirtileri gösterebil­mek için tanınan sürenin sürekli azaltılması, hız tutkusu ve aceleciliğin hayatın en nazik alanlarına bile sirayet ettiğini göstermektedir. İnsan duygularına istendiğinde açılıp iste­nildiğinde kapatılan makineler gibi muamele edilmektedir. Böyle bir anlayış ile belirli duyguları söndürmek, belirli bazı duyguları da uyandırmak için çeşitli kimyasallara başvurul­maktadır. Bu yol aslında kişinin ruhsal ve zihinsel sorunla­rının üstesinden gelme, özdenetim sağlama, duygularını ve düşüncelerini kontrol edebilme becerilerini işlevsiz kılmak­tadır. Neticede bu becerileri kullanamayan insanın becerileri körelmekte ve bu insan aciz hale gelmektedir.</p>
<p>Öyle veya böyle kişinin teknik araçlar kullanarak kendi üzerinde çeşitli işlemler yapması, dünyayla ilişkisinin rengim belirlemek için kullanılan psikotrop haplarla gündelik hayat­ta bir yer bulmuştur. Kişi, bedenine ya da daha çok kendisine güvensizlik duyduğunda hiçbir hastalığı olmadığı halde psi- kofarmakolojiye, yani arzulanan moral durumunu yaratma­sı umulan maddelere başvurabilmektedir. İnsanlar uyumak için, uyanmak için, formda kalmak için, enerjik olmak için, belleklerini kullanabilmek için, kaygı ve stresi ortadan kaldır­mak için çeşitli ürünler almaktadır. Bu ilaçların hepsi çağdaş dünyanın gereklerini yerine getirmek için yetersiz kalan ya da yetersiz kaldığı düşünülen bedene, daima daha talepkâr olan bir sistemde ayakta kalması için eklenen kimyasal pro­tezlerdir (Le Breton, 2016, 19). Gerçekten de dünya hemen hemen herkesten çok fazla talepte bulunmaktadır. Bu talep­lerden ne küçük çocuklar ne de yaşlı kimseler kaçabilmekte­dir. Kimileri daha iki yaşında olan küçücük çocuklar eğitim açısından avantajlı konumda olmaları için eğitim kuramla­rına gönderilmektedirler. Yaşlı olmak da insanları dünyanın taleplerinden uzak tutmaya yetmemektedir. Yaşlılar dahi toplumda kabul görmek için yaşlan ne olursa olsun çekici ve bakimli olma uğraşı vermektedirler. Çalışan annelerin yükü ise hepsinden fazladır. Onların hem işlerinde başarılı olmaları, hem çekici ve güzel görünmeleri, hem ev işlerinde becerik­li olmaları hem de sevgi dolu bir eş ve iyi bir anne olmaları beklenmektedir. Bu kadar çok beklentiye cevap veremeyen günümüz insanlarının destek almak amacıyla birtakım kim­yasallara başvurması oldukça normaldir.</p>
<p>İnsanların sürekli bir yarış halinde olduğu, en ufak bir gecikmenin geride kalmak anlamına geldiği, geride kalanın kazanımlarını kaybettiği bir sistemde varolabilmek için birey­ler, sürekli performanslarına bakmak ve onu daima belli bir seviyede tutmak zorunda kalmaktadırlar. Bedenleri, zihinle­ri ve psikolojileri doğal halleri içindeyken performanslarını yüksek tutamayan insanlar, performanslarını birtakım kim­yasallarla yükseltme yolunu tercih etmektedir.</p>
<p>Derrida bir röportajında biyoteknoloji çağında ilaç kul­lanımının insanın doğal yaşamını olumsuz yönde etkileye­bileceğinden söz ederken, sporda avantaj sağlamak için baş­vurulan performans arttırma yöntemlerinin sağladığı fizik­sel avantajların ortaya çıkardığı haksız rekabet durumunun yanı sıra etik yönlerinin de tartışılması gerektiğini söyler. Yarışmalardan önce kadın atletlerin, özellikle hamile kalarak vücutlarında meydana gelen hormonal değişimi daha iyi bir performans için avantaj olarak kullanmalarını örnek olarak ve­rir. Ona göre bu durum sporun özünde insan meselesinin va­rolduğu gerçeğini göz ardı etmektedir (Akt. Artut, 2014,101).</p>
<p>Bir kadının sadece madalya veya başka bir ödül kazan­mak için hamileliği, yani bir anlamda kendi çocuğunu kulla­nabilmesi, performansın her tür insani değerden ve insanın bizzat kendisinden üstün tutulduğunu ortaya koymaktadır. Aslında insan meselesi yalnızca sporun özünde değil; siya­setin, iş hayatının, eğitimin, mimarinin vb. içerisinde insanın yer aldığı her alanın merkezinde olmalıdır. Eğer insan mer­kezden çıkarılır ve yerine başka bir şey konulursa &#8211; bu başka şey ister iktidar, isterse güç, kâr ya da performans olsun &#8211; in­san tıpkı hamile kadın sporcular gibi kendi bedenini ve diğer insanları araçsallaştırır.</p>
<p>Anlaşıldığı üzere psikotrop maddelerin kullanımı genel olarak performans arttırmaya yöneliktir. Düzenli psikotrop kullanıcısı kendisini bedene bağlı bir tür konsol olarak ya­şar. Duygulanımsal performansını gönlüne göre program­lar. Başvurulan teknikler her şeyin çaresinin olduğu, çalışma kapasitesini sonsuzca genişletmenin ve nihayet huzur içinde uyumanın bile mümkün olduğu izlenimi uyandırır. Ruh ha­lini veya uyanıklık durumunu değiştirmek isteyen herkesin elinin altında geniş bir ürün demeti vardır. Kişi bu ürünler sa­yesinde arzu ettiği psikolojik duruma erişmek için beklemek, sabretmek ya da emek vermek zorunda değildir. Sonuç elde etmek için hap yutmanın gerekli süreyi ve çabayı ortadan kal­dıracağı, istenilen halin istenilen anda özel bir çabaya gerek kalmadan sağlayacağı farz edilir. Kişinin yapması gereken tek şey ecza dolabına uzanmaktır (Le Breton, 2016,61). Ancak bu izlenimler oldukça yanıltıcıdır. Geçici bir süre rahatlama sağlayan psikotrop maddelerin uzun vadede sorunları hallet­mediği ve insan hayatını zorlaştıran pek çok yan etkiye yol açtığı bilinmektedir.</p>
<p>Psikotrop maddeler adeta beden denilen makinenin duyguları harekete geçiren tuşlarıdır. Kişi, istediği duygu­ya bu haplarla kavuşmaya çalışır. Bu tür haplarla endişesi­ni ya da kaygısını yatıştırır, sınav için ya da zor bir iş günü için kendisini zinde ya da uyanık kılar; ısrarlı bir yorgunlu­ğu unutur, yoğunlaşmayı engelleyen sinirlilik halinden kur­tulur. Herhangi bir patolojik durum olmadığında bile Batılı insanların büyük bölümü için ruh halini veya uyanıklık ha­lini yönlendirme amaçlı ürün tüketimi yaygın bir alışkanlık haline gelmiştir. Kişi, çevresindeki dünyaya dair hissetmesi gerektiğini düşündüğü şeyi hissetmek için teknolojiye başvu­rur. Psikotrop maddeler kendilerini hayatın teknik yardımcı- ları olarak sunarlar. İnsanın günlük yaşama yaklaşım biçimini ayarlar, dünyanın kargaşası karşısında kişiye kendine hâkim olma fantazmasını yerleştirir, bireyin siborglaşmasına ve dav­ranışta benlikle ilgili olan ile dışsal bir teknikle ilgili olein ara­sındaki sınırların silinmesine yol açarlar (Le Breton, 2016,63).</p>
<p>Benlikle ilgili olan ile dışsal bir teknikle ilgili olan ara­sındaki sınırların silinmesi oldukça ilginç bir durumdur. Ruh halleri kişiliğin unsurları arasında kabul edilir. Yani insan kişiliğini belirleyen unsurlardan biri de insanın çeşitli du­rumlarda hangi duyguları yaşadığı ve ne tür bir ruh halinde bulunduğudur. Kimi insanlar genellikle neşelidir, kimileri ise kaygılı ya da öfkelenmeye hazırdır. Psikotrop ilaçlar kişilerin içinde bulundukları ruh hallerini ve duygu durumlarını ciddi şekilde değiştirmektedir. Bu ilaçlarla neşeli ya da kaygısız bir ruh haline girmiş bir insanı nasıl değerlendirmemiz gereke­cektir? Kişide görülen neşeyi ya da rahatlığı neye affetmeli­yiz; bu ruh hallerini yaşayan kişinin kendisine mi yoksa bu ruh hallerinin ve duygu durumlarının ortaya çıkmasını sağ­layan kimyasal maddelere mi? Kişilerde ortaya çıkan duygu­ların kaynağı onları yaşayan insanlar mıdır yoksa kullanılan ilaçlar mı? Kullandığı ilaçlar nedeniyle genellikle neşeli olan bir kişi neşeli bir insan sayılmalı mıdır? Teknikle insan doğa­sına yapılan müdahalelerin boyutlarının artması insana iliş­kin yeni sorular doğurmaktadır.</p>
<p>Kimyasal maddelerin duyguları değiştirmek amacıyla insan vücuduna dahil edilmesi, kişilerin var olan hallerini değiştirerek yeni bir kişi yaratma arzusundan kaynaklan­maktadır. Le Breton&#8217;a göre beden, bu ilaçların kullanımı ile ruh halinin programlandığı bir terminale, eşi görülmemiş bir siborga, yani insan ile bedene iliştirilmiş teknolojinin yok edilemez ittifakının bir parçasına dönüşür (Le Breton, 2016, 67-68). Psikotrop ilaçlar kişinin ruh hallerini ve duygu duru­munu değiştiren teknoloji ürünü kimyasal maddelerdir. Bu kimyasallar, kişileri yaşadıkları ve içerisinde bulundukları gerçeklikten bağımsız olarak mekanik bir şekilde hedeflenen ruh haline kavuştururlar. Ancak bu durum, hem insanı duy­guların kaynağının insanın kendisi mi yoksa kimyasal ilaçlar mı olduğunun tam olarak bilinemeyeceği şekilde teknolojik ürünlerle kaynaştım hem de insanın ruh dünyasını basılan tuşlara bağlı olarak istenilen seslerin çıkarıldığı bir piyanoya benzeyecek şekilde mekanikleştirir. Böylesi bir mekanikleşme sonucu insan duyguları kendiliğindenliğini, doğallığını, can­lılığını yitirir ve bu duyguların gerçek dünya ile olan bağları kopar. Birtakım olaylar karşısında kendiliğinden hisseden in­sanın yerini, dışarıdan yapılan müdahalelerle yapay bir şekil­de hissettirilen insan alır. İnsanlara böyle bir hayat daha kolay ve daha rahat gelse de bu duruma itiraz edenler de vardır.</p>
<p>Bu kişilere göre insanı birtakım kimyasal maddelerle mü­dahale edilebilir bir varlık olarak görmek, insanı biyolojisi­ne, beyindeki bazı kimyasal maddelere indirgemektir. Amo Gruen&#8217;e göre Profesör Daniel E. Koshland insanı indirgeyen bir anlayışa sahiptir. Koshland şunları yazar:</p>
<p>Eğer beyin fonksiyonlarını tam olarak yerine getiremiyorsa, biliminsanı olmayan bazıları bunun nedenim kötü anne-babalar­da, kötü çevre koşullarında, hatta kötü ruhlarda arama eğilimi gösterirken, bir bilim insanı nedenleri beyin kimyasında arar&#8230; Nörologlar, çekme yayı kopmuş bir saati sevgiyle tamir etmek ne kadar mümkünse, mutasyona uğramış genden kaynaklanan beyin arızasının sevgiyle iyileştirilmesinin de ancak o kadar mümkün olduğunu bilirler&#8230; Normal bir durumla patolojik durum arasındaki fark, iyi kimyayla kötü kimya arasındaki farktır. (Akt. Gruen, 2015a, 294)</p>
<p>Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığı gibi Koshland, insana bir saate, yani makineye yaklaştığı şekilde yaklaşmakta ve onun ruhsal sağlığında sanki yalnızca beyindeki kimyasallar et­kiliymiş; kişinin geçmişi, insanlarla ilişkisi, yaşadığı maddi veya manevi zorluklar, sosyo-ekonomik durumu gibi bunun dışında kalan faktörlerin hiçbir etkisi yokmuş gibi konuşmak­tadır. Oysa tüm bu ve benzeri etkenler insanın ruhsal ve duy­gusal hayatı üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Beyindeki kimyasallar bu gibi çeşidi faktörlerin bir sonucu olarak orta­ya çıkmaktadır. Bu faktörleri yok sayarak yalnızca beyindeki kimyasallara odaklanmak sadece geçici çözümler üretebilir. Zaten psikotrop ilaç kullananların, uzun yıllar boyunca bu ilaçları kullanmak zorunda kalmaları üretilen çözümlerin köklü ve kalıcı olmadığını göstermektedir.</p>
<p>Koshland gibi düşünenlerin zihniyetini benimseyen psi­kiyatri, hastayı yaşadığı dünyadan soyutlayarak kimyasal bir varlık olarak algılar. Vücudunda eksik olduğuna hükmettiği bazı kimyasalları ona zerk ederek psikolojisinin iyileşeceğini varsayar. Onun nazarında insan, yaşadığı ortamın bir parçası, ondan etkilenen, ona bağlı olarak bazı akli sıkıntılar yaşayan bir varlık değildir. O, salt kimyasal bir bütündür ve ondaki eksik kimyasalları takviye etmek bu bütündeki sıkıntıları or­tadan kaldıracaktır. îster eşinden boşanmış olsun, isterse ço­cuğunu yitirmiş ya da uzun süredir işsiz olsun hiç fark etmez. Tüm sorunlara ilaç çare olacaktır (Dikmen, 2015,162).</p>
<p>Bu mekanik yaklaşımda insan kimyasal bir makine ola­rak görülmekte ve zihinsel sorunları insandaki kimyasal maddelerin oranları düzenlenerek çözülmeye çalışılmakta­dır. Ancak Gruen&#8217;e göre bu şekilde, bizi çevreleyen dehşetin artık algılanamaması ve bizim için önemli bir yol gösterici olan korkularıınızın bastırılması gibi bir felakete sürükleniriz (Gruen, 2015a, 294). Gruen gibi isimler yaşadığımız duygusal ve zihinsel problemleri hayatımızda bir şeylerin yanlış gitti­ğinin işareti olarak yorumlamaktadırlar. Onlara göre bu işa­retler bastırılmak yerine doğru okunmalı ve insan beyninin kimyasallarında bir düzenlemeye gitmek yerine başka bir yol izlenmelidir. İnsanın hayatında veya bakış açısında birtakım değişiklikler meydana getirilerek zihinsel ya da duygusal so­runlar çözülmelidir.</p>
<p>Mutluluğumuz bilimin söylediği gibi biyokimyasal siste­mimiz tarafından belirleniyorsa süresiz tatmin hissini garan­tiye almanın yolu, sisteme hile karıştırmaktan geçmektedir. Ekonomik büyüme, sosyal reformlar ve siyasi devrimleri bir kenara bırakarak küresel mutluluk seviyesini arttırmak için insanın biyokimyasıyla oynamak yeterlidir (Haran, 2017,50). Böyle bir tercih etkili olmasına rağmen yüzeysellikten ve ko­laya kaçmış olmaktan kurtulamaz. Semptomları ortadan kal­dırmak hastalığı görünmez kılabilir fakat onu ortadan kaldır­maz. Benzer şekilde kimyasal ilaçların yardımıyla insanlarda bazı duygular uyandırmak mümkünse de bunun gerçek an­lamda mutluluk olmadığı açıktır. Uzun süredir işsiz bir insa­nın, annesini, babasını, eşini ya da çocuğunu kaybetmiş bir insanın, iflas edip varını yoğunu kaybetmiş bir kimsenin, bir kaza sonucu uzuvlarını kaybetmiş bir kişinin çeşitli ilaçlar ile neşeli bir görünüm sergilemesi kimse tarafından mutluluk ya da gerçek bir neşe olarak yorumlanmayacaktır. Kişinin böyle bir görünüm sergilemesi akla da uygun değildir. Duygulara yol açan olaylar ile bu olaylara karşı hissedilen duygular ara­sında bir ilişki ve uygunluk olmalıdır. Örneğin aşağılama veya haksızlığa uğrayan bir insanın öfke hissetmesi son dere­ce uygundur. Acı verici olaylar karşısında acıyı yok sayarak, sanki hiçbir şey olmamış gibi o kişiden mutlu ya da en azın­dan neşeli olmasını istemek insani bir talep değildir. Böyle bir tavır karşımızdakinin acısına hürmetimiz olmadığı anlamına gelir. Ayrıca böyle bir tutum, insan hayatının iyileştirilmesine de hizmet etmez. İnsanların psikolojik olarak rahatsızlıkları­nın artması durumunda yapılması gereken ilk şey, bu rahat­sızlığa yol açan nedenleri bulmak olmalıdır. Bireyler, arzu et­medikleri duygular yaşadıklarında bunlar üzerine düşünme­li ve bu duygulara nelerin yol açtığını bulmaya çalışmalıdır. Bu süreç rahatsızlığın durumuna bağlı olarak bireysel olarak sürdürülebileceği gibi bir psikologun eşliğinde de yürütüle­bilir. Olumsuz durumlara yol açan nedenler belirlendiğinde, bunlara gerek sosyal gerekse de kişisel çözümler getirilebilir. Siyasi ve toplumsal sorunlar nedeniyle bireylerin çözümü si­yasetten değil de kimyasal maddelerden beklemeleri asıl so­runları kökleştirecektir.</p>
<p>Kimyasal ilaçlara fazlaca güvenen bir psikiyatri anlayışının dikkate almadığı bir diğer nokta da özne ile nesne arasındaki bağdır. Özne ile öteki arasında bir bağ vardır ve bu bağ salt biyolojiye indirgenebilecek bir bağ değildir (Öğütçen, 2018, 173). Duygu durumlarımız ötekiyle ve dışımızda kalan dünyayla doğrudan bağlantılıdır. Yaşadığımız olaylar bizlerde çeşitli duygular uyandırırlar. Kuşkusuz bu duygula­rı çeşitli kimyasallarla düzenlemek mümkündür. Ancak bu duyguları dış dünyadaki olayları değiştirerek de dönüştüre­biliriz. İlk yol, insan duygularını mekanikleştiren, insanı bir makine gibi ele alan bir yaklaşıma sahiptir. Yüzeysel ve geçici olmasına rağmen kısa, kolay ve zahmetsizdir, ikinci yol ise inşam önce hayatın gerçeklerini görmeye ve onunla yüzleş­meye davet eden, onu aktif bir özne olarak gören ancak uzun, zahmetli ve zor bir yoldur. Beynimizdeki kimyasallarla oyna­yarak, Harari&#8217;nin ifadesi ile hile yaparak, belli duyguları ya­şamak daha kolay olsa da dışımızdaki gerçekliği değiştirerek belli duyguları yaşamamız çok daha dürüst bir davranıştır. Ancak bunları söylemek, gerçekten ihtiyaç duyulduğunda bu tür ilaçların kullanılmasına karşı çıkmak ya da kimi du­rumlarda bu ilaçların kullanılmasının bir gereklilik olduğunu inkâr etmek değildir. Bunu söylemek, istenen her tür etkiyi yaratmak için ilaçlara başvurmanın insana makine muame­lesinde bulunmak anlamına geldiğini söylemekten ibarettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sebile Başok Diş -Mekanikleşen Hayatta İnsan ve Özgürlük Sorunu,syf:32-54</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duygularin-mekaniklesmesi/">Duyguların Mekanikleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/duygularin-mekaniklesmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel Kültüre Bağlanırken</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 13:52:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Adorno]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[Harcamak İçin Kazanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Hedonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Kültüre Bağlanırken]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremiyet ve Görüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite: Yaşatarak Öldürmek]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberal Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Terry Eagleton]]></category>
		<category><![CDATA[Yoksunluk Kültürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20975</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye içinde bulunduğu konjonktürde tarihin en önemli değişimlerinden biriyle karşı karşıya. Toplum olarak bu du­rumu yaşadığımız için süreç boyunca değişimin mahiyetine vâkıf olmakta geç kalmaktayız, ileriki yıllarda, Türk milletinin tarihsel bağlamından nasıl koparıldığı daha net fark edilecek. Görünüşte tarihi fonksiyonunu icra ediyormuş gibi olsa da Türk milleti ontolojik bir inkârın içindedir. Türkiye’de kültür son yıllarda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/">Küresel Kültüre Bağlanırken</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/global.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-21001 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/global-300x170.jpg" alt="" width="332" height="188" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22186 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg" alt="" width="531" height="274" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247-600x309.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247-300x155.jpg 300w" sizes="(max-width: 531px) 100vw, 531px" /></a></p>
<p>Türkiye içinde bulunduğu konjonktürde tarihin en önemli değişimlerinden biriyle karşı karşıya. Toplum olarak bu du­rumu yaşadığımız için süreç boyunca değişimin mahiyetine vâkıf olmakta geç kalmaktayız, ileriki yıllarda, Türk milletinin tarihsel bağlamından nasıl koparıldığı daha net fark edilecek.</p>
<p>Görünüşte tarihi fonksiyonunu icra ediyormuş gibi olsa da Türk milleti ontolojik bir inkârın içindedir. Türkiye’de kültür son yıllarda iyiden iyiye neoliberal kültüre eklemlendi; küresel kültürün bir şubesi halini aldı.</p>
<p>Türk milletinin kültürü onu yaşatırdı. Yaşamasına, canlı kalmasına, kendine özgü refleksler geliştirmesine neden olur­du.</p>
<p>Terry Eagleton, Kültür Yorumlan kitabında küresel/post- modern kültürün önce çözüm olarak görülürken ardından sorun olmaya başladığına dikkat çeker. Kültüre ehemmiyet verdikçe millet bağı tehdit altına girdi. Tanzimat’tan beri ge­liştirilmeye çalışılan “merkezsizleştirme” çabası, ortak duygu ve düşünceleri tedavülden kaldırma, millet olmanın getirdiği davranış kodlarını değiştirme gayretleri sonuçlarını göster­mektedir.</p>
<p>Modernité insanların birbirleriyle ilişkilerine olduğu kadar insanın kişisel yaşamına müdahale eder. Her bireyin &#8220;başka”larından habersiz hayat yaşama, iş yapma ihtimali ortadan kalktı. Kimse kimseye söylemez ama herkes birbirinin belirli saatlerde nelerle meşgul olduğunu bilir. Bu yalnızca &#8220;aynı”laştırma değil; standart bir ömürdür. Katiyen &#8220;ortak” hayat alanı da değildir.</p>
<p>Bugünkü kültürün çok etkin olması bireylerin gündelik yaşamlarını ele geçirmesindendir.</p>
<p><strong>Güç, Mahremiyet ve Görüntü </strong></p>
<p>Kamuoyuna sunmak&#8230;</p>
<p>Yerleşik kültür olan bitenin toplum tarafından müzakere edilmesi esasını getirir. Toplum buna teşnedir. Onayı alınsın ya da alınmasın mevzuların kendisi tarafından tartışılmasını bekler. Artık bu durum alışkanlık halini almıştır. Yoksa benli­ğin bir parçası değildir.</p>
<p>Hâlihazır kültür benliği bile ortadan kaldırdığı için iradi sonuçlarla karşılaşmak mümkün olmamaktadır. Milletin ben­liğini, iletişim sektörü uhdesine almıştır. Meşruiyet kaynağı da buradan zuhur eder. Gündelik yaşamı iletişim teknolojileri kontrol eder.</p>
<p>Görünmeyen hiçbir şeyin ciddiyeti yoktur&#8230;</p>
<p>Herkesin mahremi içine taşmayan hiçbir konunun top­lumla bağlantısı kurulamaz. İstisnasız tüm bireyler görmeden mevzuların &#8216;derinliği” ve esası olamaz.</p>
<p>İçinde bulunduğumuz kültür değersizleştirme ve sıradanlaştırma fonksiyonlarını icra ederek etkinliğini genişletir. Kahvaltı masası ile akşam yemeği arasında sıkışmış gündem maddeleri kadardır bugün Türkiye. Sadece kahvaltılar, yemekler, eğlenceler değil, bireyselliklerin, bohemin, inzivanın da buna eklendiğini söylemek gerekir: özellikle sosyal medyanın “storyleri ayıp olduğunu bildiği halde &#8220;paylaşmaktan vazgeçileme­yen&#8221; durumları mahremiyet sınırlarını aşırarak ortaya serer&#8230; Ayağını uzatmış kitap okuyan, yazı yazan, denize bakan kadınların, çay içen, bıyık buran, arabasını ifşa eden erkeklerin, başörtülü arkadaşlarıyla &#8216;okey partisi&#8221; düzenleyip bunu &#8220;gös­termeden edemeyen&#8221; kızların görüntüsü mahremiyet sınırla­rını açıklar</p>
<p>Yemek süresince ciddiyet vardır. Haberler millet benliğinin ortaya konulması için hazırlanmaktan, izlenmekten çok &#8220;vakit geçirme” &#8220;eğlence” ve &#8220;sosyal sorumluluk&#8221; rollerini yerine ge­tirmeye matuftur.</p>
<p>Wallerstein’a göre kültür güçlülerin silahıdır. Belli bir aşa­madan sonra kültür toplumsal ilişkiler içinde alt sınıflardan üst sınıflara kadar eylemlerin meşrulaştırılması için kullanılır. Çünkü kültür organize eder, kontrolcüdür, emreder, uyarır, engeller, yönlendirir, uzlaştırır, benzeştirir, aynılaştırır. Herkes kültürün içinde bazı gerekçelerle kendi menfaatleri icabınca işlerle ilgilenebilir. Güçlülerin, sistemi idare edenlerin işlerini kültüre dayandırarak yürütmeleri başlarını daha az ağrıtır.</p>
<p><strong>Modernite: Yaşatarak Öldürmek</strong></p>
<p>İçinde bulunduğumuz dönemde kültür &#8220;aşırılıkların ara­sında” çöktü. Çünkü toplum gerçekliğin, bilginin ve anlamın altında kaldı: Kusursuz Cinayet müellifi Jean Baudrilardın deyimiyle &#8220;Anlam kültürümüz, anlamın aşırılığı altında çöker, gerçekliğin kültürü gerçekliğin aşırılığı altında çöker, bilgi kül­türü, bilginin aşırılığı altında çöker.&#8221;</p>
<p>Modernitenin oluşturduğu kültür örtük unsurlar içerdiği gibi bir o kadar da alenidir. Modernite Batı kültürünün yay­gınlaşması için bir araçtır esasında. Çünkü modernin ürettiği öğeler, her ne kadar insanların temel ihtiyaçlarını karşılıyor gibi gözükse bile Batı dışı toplumlar için Batının gereksinimle­rini gidermeye özgüdür.</p>
<p>Eagleton&#8217;ın da vurguladığı üzere modern kültür büyük öl­çüde, milliyetçiliğe, sömürgeciliğe ve emperyalist güce bağlı- dır. Modern kültürü içselleştirmese dahi Türkler modern kültürle kurdukları &#8220;derin” bağlantılarla kendilerini inkâr etmeye başlamıştır.</p>
<p>Siyasa ile kültürün ilişkisi bu bakımdan son derece kes­kindir. Siyasal durum, fiili yapı kendi kültürünü belirler. Türk milleti siyasallığıyla kültürünü örtüştürmüştür. Siyasala olan yatkınlık Türk milletinin kültürünü geri dönülmemecesine dö­nüştürür. Teknik imkânlardan ibaret gördükleri moderniteye eklemlenmekle Türk milleti yaşam tarzının Batılı gibi olmasını kabul etmişti. Bu önceleri siyaseten yapılmış bir tercihti. An­cak teknik ve siyaset kendi kültürünü Türk milletine yerleştir­di. İçinde bulunduğumuz kültür sadece Batılı yaşama biçimini değil,Batılı zihni ve vicdani örgüyü de bünyeye eklediğimizi gösterir.</p>
<p>1970’li yıllardan sonra dünyada görülen kriz sonucunda kapitalizmin evrilmesiyle Türkiye’de de değişimler başladı.</p>
<p>Finans kapitalizm etkinliğini artırdı. Finans kapitalizm için dünyanın “bir örnekliğine” ihtiyaç vardı. Üretim ile tüketim birbirinden ayrılamaz derecede örtüşmeliydi. Dünyanın hiçbir yerinde sistemi “sahiplenmemiş&#8221; kimse kalmamalıydı.</p>
<p>1980’deki darbe ile Türk milleti yeni sisteme uyumlu hale getirildi. Böylece &#8220;herkes” sistemin bir kulpundan tutmuş oldu. Turgut özal’ın liberalizmi dünyada eşine ender rastla­nacak radikallik içeriyordu. İletişim devrimiyle Türkiye’de ula­şılmadık kimse kalmadı. Köyde izole olmuş unsurlar bile etki alanına girmişti.</p>
<p>Piyasa böylece Türkiye’nin etkin kültürü haline geldi. Her konuda piyasa gözetilerek iş yapılır oldu. Piyasasına göre işler yürümeye başladı. Kaliteli ya da niteliksiz olması hiç önem­li değildi, gidiyorsa üretilebilirdi. Dolayısıyla herkes önceli­ği üretime verdi. İçinde bulunduğumuz dönemde piyasadan müşteki olmak zihinlerden çıktı. Piyasa herkesi o kadar içine aldı ki kültürün tek referansı/kutsalı piyasa oldu. Siyasetten, ekonomiye, sosyal yaşamdan özel hayatın kılcallarına kadar piyasanın nüfuzu genişledi.</p>
<p>Postmodemizmle her sektörün kendi piyasası kuruldu. Bu kendi içinde özerklik demekti. Tüm sektörler kendi iç işleyişlerini belirledi. Dolayısıyla çoğulculuk birçok merkez oluşturdu.</p>
<p>Her merkezin bir efendisi, kendine has kültürü şekillendi. Artık merkezler “makro” planda dünya sistemiyle uyum­lu, mikro düzeyde birbiriyle yarış ve savaş halinde örgütlendi. Türk milletinin kültürünü piyasanın işlerliği belirlemeye başla­dı. Bu kültürde hesap verilecek tek hakikat dünya sistemi oldu.</p>
<p><strong>Yoksunluk Kültürü ve &#8220;Ortamdakilerin Egemenliği</strong></p>
<p>Sistem böyle çalışıyor&#8230;</p>
<p>Bugün kendini hâlihazır düzenin dışında tutmak isteyen­ler dahi bu cümleyi kullanmaktan vazgeçmiyor. Çünkü kültür endüstrisince biçimlenen bugünkü kültür ve sistem, direnişin imkânsız olduğu imajını verir. Bu sadece imaj da değildir aslın­da. Sistemin nüfuz ettiği alan o kadar yaygın ve etkin, ulaştığı insan sayısı o derece çoktur ki kimse bir an bile gözünü başka bir yöne kaydıramaz. Zira sistem var olmak, ayakta kalmak için insanların yeniye malik olma arzularını tetikler.</p>
<p>İnsanlar bu bakımdan Türkiye&#8217;de özdeştir. İdeolojik, dini veya kültürel farklılık görülmez. Asgari ücret alan bir emek­çi ile zengin işveren yeni çıkan televizyonu alma derdindedir. Çünkü yoksunluk kültürü içinde yaşıyoruz.</p>
<p>Teknolojinin dışında her tür yeniliğe sahip olma güdüsü yoksunluk kültüyle beraber kişinin köleliğini artırır. Burada doyum krizi devreye girer. Hemen yeni olanı edinememek do­yumun gecikmesine neden olur. Tutku halini alır, malik olma aşkı. Tutku aklı ve diğer insani yetileri devreden çıkarır. Tek hedef elde etmek olduğunda bugünün insanı için hakikat ve kutsal zihinlerde siner. Çıkmaz ama bir başka seküler meta ile yer değiştirir.</p>
<p>Mutluluk hakikatle kurulan irtibatta değildir artık. Mutluluk dünyada yaygınlaşan kültüre, teknolojiye, üretim aracına vakıf ve sahip olup olmamaktadır. Bu düzende kimse mutlu olmaz zira Adorno’nun yıllar önce altını çizdiği gibi &#8220;sistem vaat ettiğini aslında vermeyecektir.”</p>
<p>Türkiye&#8217;de bir şekilde varım diyenler bile bu vaatlerle yapmaktan imtina etmeyecektir. Türkiye’de İslâm düşüncesi ve Müslümanlar bugünün kültüründe üretim araçlarında,pazarlama ve yeni teknolojileri kullanmada gösterdikleri hızla   övünür. Çünkü sistem 1970’lerdeki krizi kendine alternatif geliştirme potansiyeli bulunanlara vazife yükleyerek aştı.</p>
<p>Kültürel hayatımız “orta” olana değer verir. Dolayısıyla toplumun ortasının genişlemesine ön ayak olur. Ortadakiler eko­nomik bağlamda temel ihtiyaçlarını karşıladığı gibi sistemin ürettiği değer ve ürünleri sorgusuzca kullanır. Klasik ekonomi kategorisi içerisinde gelir &#8211; gider düzeyine dayanmaz Türkiye’deki orta sınıf. Orta kısım genişletildikçe, sistemin dengesi daha oturaklı olur.                                                             ,</p>
<p>Ortadakiler dindardır.</p>
<p>Dindarlığa yatkındır, en azından muhafazakârlıktan imtina m etmez. Halk İslâmının sınırlarını genişletir orta sınıf. Ritüel- lere dayak, belli günlere sıkıştırılmış İslâmî inancını, siyasal, ekonomik ve kültürel olarak genişletir. Halk İslâmının sınırlan ve çevresini de bünyesine katarak iyice büyür.</p>
<p>Modernité toplumlara esenlik sağlamadı.</p>
<p>Eşitlik ve adalet getirmedi.</p>
<p>İmtiyazlı devletler ve ayrıcalıklı sınıflar üretti, yönetimi onlara devretti. 1950 öncesindeki yönetim kültürümüzde İslâm,devletin bileşenleri içinde düşünülmüyordu. ABD&#8217;nin dünya sisteminin başına geçmesiyle birlikte İslâm&#8217;ın milletin bağı olduğu dolayısıyla hesaba katılması gerektiği düşüncesi yerleşti. İçinde bulunduğumuz kültürde dindar orta sınıf üretim ve tüketim işlerini devralmak istiyor. Sistem bunda bir sakınca görmüyor.</p>
<p>Geleneksel kültürel nosyonlarla sürdürülebilir bir modern­lik bugünkü dünya düzeninin tercih ettiği bir yaklaşım. Dindar orta sınıfın talepleri de zaten bundan bir adım öteye geçmiyor.</p>
<p>Yürüyen işlerin dindar kişilerce yapılması kâfi görülüyor.</p>
<p>Ortadakiler dindarlıklarını bağladıkları dinin dünya algısı­nı gözlerden uzaklaştırarak genişletiyor. Spesifik hayat teklifle­ri yok. Türkiye&#8217;nin tarihsel misyonunu milletin ufkuna getir­mek bir tarafa oradan sakınmak ön planda.</p>
<p>Ortadakilerin yeni bir zekâ, akıl ve tefekkürle piyasaya çık­tıkları vaki değil.</p>
<p><strong>Popüler Kültürün Kurduğu Ortaklık</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de sınıfsal ayrımı, yüksek kültür/alt kültür ikiliğini, seküler dindar farklılaşmasını, milliyetçiliklerdeki çatışmayı, kuşaklar arasındaki anlayış farkını yıkarak bunları ortaklaştı­ran, kolektif bütünlüğünü sağlamayı başaran en belirgin öğeler kazanma ve tüketmedir. Bu yalnız kapitalist zengin sınıfın vas­fı değildir, artık.</p>
<p>İçinde bulunduğumuz kültürde yoksullar gelir adaletsizli­ğini tesis eden düzeni değiştirmek değil, daha fazla kazanmak ve tüketmek amacındadır.</p>
<p>Bir kere “herkes&#8221; dünya düzeninin kalıcılığı hususunda an­laşmıştır.</p>
<p>Ortaklık burada başlar. Sonrasında düzenden pay kapma yarışına girişilir. Schopenhauer, buna dikkat kesilir: “İnsan, zevkini yükseltmek için aslında tatmini hayvanlarınkinden an­cak biraz güç olan ihtiyaçlarını bilerek artırır: bütün bu lüksün, lezzetli yiyeceklerin, tütün, afyon ve alkollü içeceklerin, zarif ve gösterişli elbiselerin ve daha bunlar gibi insanın hayatı için zaruri olduğunu düşündüğü binlerce şeyin sebebi budur.&#8221;</p>
<p>İçinde bulunduğumuz kültürel platformda hayat alınıp sa­tılan bir meta halini aldı. Değerler ise ne kadar tecime elverişliyse kıymet kazandı.</p>
<p>1950 yılına kadar Türkiye&#8217;de tüketim ekonomisi yalnızca üst sınıfların tekelindeydi. İkinci Dünya Savaşı dünya sistemi­nin başını da bu gidişatı da değiştirdi. Çünkü Amerika&#8217;nın tarzı sonuca bakmakla ilgilidir. Sonuç getireceğini, kendi sistemine eklemleneceğini, sorun çıkarmayacağını bildiği her elemanın işleyişte katkısı olmasını ister Amerikan tarzı.</p>
<p>Bu yüzden dini değerlerin, ritüellerin ve simgelerin 1950 sonrasında kullanılması Türkiye&#8217;nin dünya sistemi içine girme çabalarını engellemiş değil bilakis desteklemiştir. Çünkü Ame­rikan tarzı Avrupa&#8217;dan farklılaşarak dikey geçişkenliği öngörür.</p>
<p>Tüketim, üretim, kültür, siyasette ayrıcalıklı sınıflar mutlaka olacaktır ama halkta yerini alacaktır. Halkın katılımı o de­rece yüksek olmalıdır ki bir süre sonra sistemin yükünü halk üstüne almalıdır. Nitekim dünyada 1970 krizi, Türkiye&#8217;de de 1980&#8217;den sonra kitlelerin aynılaşması üretimde ve tüketimde ortaklık kurmaları bu kapsamdadır.</p>
<p>1950 sonrasında tüketim ve lüks bu anlamda tabana yayıl­maya başladı.</p>
<p>Türklerin geleneksel üretim ve tüketim anlayışı, ekonomik sistemi, temel ihtiyaçlara dayanır. Her ne kadar temel ihtiyaç­lar konusunda Turkler Avrupalılardan ayrılarak çıtayı yukarı çıkarmışlarsa bile Osmanlı&#8217;daki ekonomik düzen tüketimi değil tüketiciyi öncelemesiyle farklılaşır. Ancak Tanzimat&#8217;tan sonra lüks tüketim mallarının İmparatorluğa girişiyle birlikte kültür de değişmeye, buna göre evrilmeye başlamıştır. Lüks imparatorluğu teslim aldı. Yüksek kültürü etkiledi, onları yö­netmeye girişti. Zira lüks Sombart&#8217;ın da tanımladığı gibi temel ihtiyacı aşacak biçimde yapılan her türlü harcamadır. Lüks, harcamaların artmasının ötesine geçerek toplumu yönlendi­ren ve örnek olan yüksek kültürün, Batılı karaktere bürünme­sine neden oldu.</p>
<p>Kitleselleştirmek kültürün işini çok kolaylaştırır. Tek tek bireylere ulaşmak zorunluluğu ortadan kalkar. Kitle iletişim araçlarını; kitlelerin “kolay kışkırtılmak, kızgınlık, muhakeme yetersizliği, hüküm verme, eleştiri yeteneklerinin olmaması, duygulardaki mübalağa” gibi özelliklerini kullanarak küresel kültür etkinliğini süreklileştirir. Dahası Türk milleti gibi tarih­te dominant rol almış toplumları da kontrol edebilir.</p>
<p>Sıradanlık modernitenin ürettiği kültürün en bariz niteliklerindendir. Sıradanlık ile olağanlık birbirinden keskin hatlar­la ayrılır. Çünkü sıradanlık aynı zamanda bir düzeyi belirtir. Olağanlık ise normal olanı gösterir. Popüler kültür ürünlerinin sıradanlaştırıcı etkisi bugün için bir eleştiri konusu değildir.</p>
<p dir="ltr"><strong>Harcamak İçin Kazanmak</strong></p>
<p dir="ltr">Popüler kültür iyi yetişmiş bireyi dahi alt düzeydekiyle eşitleyebilir.</p>
<p dir="ltr">Bu, popüler kültürün yaygınlık kazanmadığı dönemlerdeki yergilerden biriydi. Ama şimdilerde popülerlik yaygınlaştığı için sıradan davranışları “herkes”ten görebilmekteyiz. Akıl ve vicdan herkesleşmenin panzehiridir.</p>
<p dir="ltr">Dini birikimle birlikte tarihsel potansiyeli doğru okumuş kimseler sahih ve sahici bağlantısını kurabilirler. İçinde bulunduğumuz kültürün sahicilik içermediği konusunda bilgi sahibidirler. Ne var ki uygulamada alt sınıflardan ayrılmazlar. Çünkü kültür, işin yapılmasında o işe inanıp inanmamayı dikkate almaz. Yapılmış olması kâfidir. Bu açıdan sahicilik bilgisine sahip olsalar bile sahici davranmayan kişilerle de çok sık karşılaşırız.</p>
<p dir="ltr">Kültür insanlara mutluluk verir mi? Trend laflardan biriyle söylersek “kişinin kendini iyi hissetmesini sağlar” belki. Bugünkü kültürde kişi ne ile kendini iyi hisseder? Parayla, şöhretle, kariyerle, sağlıkla, geziyle, eğlenceyle, rahat bir eğitimle, rahat bir işle mutluluğu bir tutar. Tasa, kaygı, korku, ölüm, ıstırap hep bağlamından kopmuştur. Arzular yalnızca bireye endekslenmiştir. “Toplum için&#8221; başlığı altındaki eylemlerin de kişi ikbalinden başka amacı yoktur.</p>
<p>Hedonizmin bile anlamı, kapsamı, estetiği bayağılaşmıştır.</p>
<p>Zaten bugünkü kültür içinde hedonizm sıradandır ama yapılanlar bayağılaşmıştır. Herkes her şeyden zevk almaya başlamıştır. Çünkü günde on iki saat çalışanlar bile alın terlerini “başka&#8221;larının önünde harcamak pahasına çekmektedirler. Bu, acı ile yoğrulan keyif halini almıştır. Kazandığını harcama “başka”larının bakışlarına feda ederek tüketim ürünlerine vakfetme, bireysel özgürlük ve yetkinlik ifadesi olarak sunulmaktadır.</p>
<p>Bilhassa kadınlar “kendi parasını harcamak” için çalışma hayatına atılmaktadır.</p>
<p>Böylece “harcamak için kazanmak” bireyin kendi kendini gerçekleştirmesi şeklinde lanse edilmektedir. Doğal olarak bugünkü kültürde “ideal insan” tarifi de değişmiştir. Başkalarına muhtaç olmadan hayatını idame ettirenlerden ziyade başkalarının gözünde üretilen şeylere bir an önce sahip olan kişiler idealize edilmektedir. Bu haz çok çeşitli uyarıcılarla devamlı diri tutulur.</p>
<p>Yeni kültürde kişilerin başka yollara sapmaları kendiliğinden sistemin iç dinamikleri sayesinde engellenmiş olur. Böylece bir döngüye ulaşılır. İnsanların isteyip istememeleri mühim değildir yerleşik kültürün sapasağlam ayakta durması için.</p>
<p>İnsanoğlu dünyada bulunuşunu bir şekilde anlamlandırma peşine düşer.</p>
<p>Bunu dile getirerek göstermek yerine yaşadıklarıyla izah eder. İnsan sadece dünyada yaşama peşinde değildir, iyi yaşamak ister. Dünyada bulunmak iyidir belki ama dünyada iyi ve hoş şekilde yer almak da insan ihtiyaçlarındandır.</p>
<p>Yerleşik kültürel hayat insanlara doyumsuzluğu verirken aynı zamanda aşırılığa da alıştırmaktadır. İnsanlığın bu aşırılığı göğüsleyip göğüsleyemeyeceği şimdilik belli değil ancak doyumsuzluk konusunda insanoğlundan bir tepki de gelmemektedir.</p>
<p dir="ltr">Kazanç kendi kültürünü üretmiştir. Buna Batılı bireysellik denebilir belki ama kişilerin kazanç sağlamak için başkalarını, hatta birincil ilişki kuracakları kişileri bile yok saymaları, onlar rın sırtına tırmanmaları yeni kültürün net görüntülerindendir.</p>
<p dir="ltr">Kimsenin kimseye borç vermemesi finans kapitalin bir sonucu mudur, yoksa finans kapital bunu icbar mı etmiştir? Bunu göz Önüne almaktansa sonuca eğilmek gerekir. Çünkü Türk milletinin belirgin vasıflarından olan itimat yeni kültürde yer bulamamaktadır.</p>
<p dir="ltr">Batı kültürü kendi kimliğini, kültür yapısını küreselleştirirken iki amaç güder.</p>
<p dir="ltr">Birincisi kültürünün yaygınlık kazanmasını sağlamak ikincisi muhalifleri, alternatif dünya görüşü geliştirenleri kafalarını kaldırmadan ezmek, meşgul etmek.</p>
<p dir="ltr">Bugünkü yeni kültürde Türk milletinin asgari millet olma şartlarını geliştirmek bir tarafa tarihsel rollerini unuttukları görülmektedir. Çünkü Türkler Batıyı Kıta Avrupa’sına sıkıştırmış tüm ticaret yollarını tutarak kıstırmış bir anlayışı yaygınlaştırmıştı. Yeni kültür bu tarihselliği gözlerden uzak tutar. Bunu bir yandan diyalog, öteki, kimliklere saygı kavramlarıyla siyasette işlerlik kazandırarak yaparken diğer yandan gündelik hayatlarını “aşırı meşgul” ederek yapar.</p>
<p dir="ltr">Geçim sıkıntısı başlığı altındaki kazanç sağlama çabası Türk milletinin gözünü kör etmiştir.</p>
<p dir="ltr">Yeni kültür bireyleri toplumdan göreli bağımsızlaştırırken benliğinin parçalanmasına da neden olmaktadır. Evde başka, işte başka, arkadaş ortamında başka kimliklerle var olmak bir tarafa yeni kültürün argümanları ve enstrümanları da çeşitlenmektedir.</p>
<p dir="ltr">Böylece birey tekrara düşmeden, yeni ortamlara girebilmektedir. Kafe kültürü ile okul kültürü, ev-akrabalık kültürüyle futbol kültürü birbirinden farklı birey özellikleri geliştirir. Dolayısıyla tatmin edilecek mekân ve atmosfer çeşitlenmiş olur.</p>
<p dir="ltr">Televizyon kültürü, bilgisayar-internet kültürü, cep telefonu kültürü, dizi kültürü, yemek kültürü, zevk kültürü, eğlence kültürü, müzik kültürü, sinema kültürü, kitap kültürü, müze kültürü, lokanta kültürü, siyaset kültürü, oHs kültürü gibi daha onlarca örnekle gündelik yaşamımızın doldurulduğunu, kontrol edildiğini ve en önemlisi ayrıştırıldığını söyleyebiliriz.</p>
<p dir="ltr">Bunlar arasındaki irtibatsızlık her alanın kendi bağımsızlığını açıklamasıyla ilgilidir. Yeni kültürde birey her sahada at koşturarak kendini gerçekleştirdiğini varsayar.</p>
<p dir="ltr">Hâlbuki bu otonom kültürler aynı zamanda hakikat alanları oluşturarak bireyi hapseder. Yeni kültür hakikatin çoğulluyla da Türk milletini tarihinden koparmıştır.</p>
<p dir="ltr">Öfke kültürü, şiddet kültürü, para kültürü, cinsellik kültürü, milliyetçi kültür, lümpen kültür, çatışmacı kültür&#8230; yeni kültürün bireyleri doğrudan zedeleyen unsurlardandır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ercan Yıldırım &#8211; Türkiyenin Yeni Kültürü,syf.75,86</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/">Küresel Kültüre Bağlanırken</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Dünyanın İmali:Kültür Endüstrisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-dunyanin-imalikultur-endustrisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-dunyanin-imalikultur-endustrisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jan 2018 19:42:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Adorno]]></category>
		<category><![CDATA[Alper Gürkan]]></category>
		<category><![CDATA[Üretim ve tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[Habermas]]></category>
		<category><![CDATA[Horkheimer]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Dünyanın İmali:Kültür Endüstrisi]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Süreç]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonalleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19768</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kültür, bir topluluğun yaşam dünyasında belirli bir tarihsellik içinde ortaya çıkan norm, değer, inanç, ideal ve düşüncelerinin müş­terek bir anlam etrafında biçim kazanarak yaşam alanına yansıması olarak görülür. Bu yönden modern toplumlarda hegemonik güç, iktidar veya sermaye; insanları yönlendirmek, insanlar üzerinde bir denetim kurmak ve bu sayede onları kitleler hâline getirmek adına kültüre daima başvurmuştur [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-dunyanin-imalikultur-endustrisi/">Modern Dünyanın İmali:Kültür Endüstrisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/modern-dunyanin-imalikultur-endustrisi/4-adornobenjamin/" rel="attachment wp-att-19772"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19772" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4-adornobenjamin.jpg" alt="" width="360" height="239" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4-adornobenjamin.jpg 490w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4-adornobenjamin-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4-adornobenjamin-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4-adornobenjamin-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4-adornobenjamin-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4-adornobenjamin-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4-adornobenjamin-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4-adornobenjamin-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" /></a></p>
<p>Kültür, bir topluluğun yaşam dünyasında belirli bir tarihsellik içinde ortaya çıkan norm, değer, inanç, ideal ve düşüncelerinin müş­terek bir anlam etrafında biçim kazanarak yaşam alanına yansıması olarak görülür. Bu yönden modern toplumlarda hegemonik güç, iktidar veya sermaye; insanları yönlendirmek, insanlar üzerinde bir denetim kurmak ve bu sayede onları kitleler hâline getirmek adına kültüre daima başvurmuştur ve başvurmaktadır. Toplumun yaşam tarzının motive edici süreçleri üzerinde oluşturulacak hâkimiyet ile alışkanlıklar, tüketim ve düşüncenin kendisi üzerinde bir denetim imkânı, iktidarları kültür üzerinde çalışmaya itmiştir.</p>
<p>Temeli Aydınlanmacıların ilerlemeci bakışına, Comte ve Marxın evrimci düşüncelerine dayanan toplum mühendisliği ça­lışmaları ile, toplumun artık kendine mahsus dinamiklerinin ve kurumlarının oluşumunda doğallığını kaybetmesinin, tepeden belirlenmiş değer ve normları içselleştirmesinin ve bir kitleye dö­nüşmesinin temin edildiği bilinmektedir. Buna göre sosyal bilim­lerin ürettiği bilgi, toplumlara uygulanabilecek kesin aşamaların olduğu varsayımı ve bu varsayımdan çıkarılan determinizm, sos­yal evrime yön verebilmek adına toplumun kitleleşmesini, ideolo­jik dayatmaları, jakobenizmi ve sosyal denetimi meşrulaştırmıştır. Felsefe ve teolojinin birbirinden ayrılması ve devamında kurumsal din ve devlet yapılarındaki ayrışmaya dayanan laiklik prensibiyle boşalan otoritenin yerine ideolojik devlet olgusu oturtulmuştur.</p>
<p>Bu sayede kültür de ideolojilerin yanılsamalar üreten bir maki nesi hâline getirilmiştir. Propaganda ve manipülasyonl arla zihni karartılan dünya, dilenen biçimde şekillendirilmeye başlanmıştır. Kısaca denilebilir ki kültürün ideolojik araç hâline gelişindeki temel maksat, toplumun kitleselleştirilmesidir. Ki geçmişte ulus- devletlerle beraber ideolojilerin de bugün devletler-üstu diyebile­ceğimiz hegemonik sermayenin de bir toplumdan ziyade kitleye daha çok ihtiyacı olmuştur.</p>
<p>Kültürün kapitalist düzendeki yoğun işlevine odaklanan Frank­furt Okulu teorisyenleri, kapitalizmin totalleştirici eğilimlerini ve kültürü tahakküm aleti hâline getirmelerini kültür endüstrisi kav­ramıyla açarlar. Bu eğilimin nedeniyse dönemin liberal ülkelerin­deki tekelci kapitalizmin ve Avrupa’da yayılan faşizmin oluşturduğu menfî tesir ile komünist ve sosyalist sistemlerdeki umutsuzluktur. Kültür endüstrisinin kitle kültüründen farklı olduğundan söz eden Adorno bu kavramla, kitlelerden kaynaklanan bir kültür anlayışı­nın önüne geçmek istediklerinden söz eder.(78)</p>
<p>Habermas tarafın­dan Adorno ve Horkheimer’ın en karanlık kitapları diye nitelenen Aydınlanmanın Diyalektiğinde (1947) dile getirildiği gibi “büyük kültür acenteleri” tarafından üretilen kültür endüstrisi, kültürel ürünlerin de birer meta biçimine getirilmesini dile getirmektedir. İki düşünür, bu kavramı XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın baş­larında Amerika ve Avrupa’da yayılan eğlence endüstrisinin kültü­rel biçimlerinin metalaşması anlamında kullanmışlardır.(79) Endüstri teriminin ilk anlamıyla alınmaması gerektiğini yazan Adorno, bu terimle doğrudan üretim sürecinin kastedilmesinden ziyade kül­türel malın standardizasyonu ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleş­tirilmesine işaret edildiğini belirtir.80</p>
<p>Frankfurt Okulu düşünürlerinin kültüre odaklanma sebeple­rinin başında, kapitalizmin sadece ekonomi-politik ile açıklanamayacak kadar karmaşık oluşundan hareket etmeleri vardır.</p>
<p>“A.B.D.’de bulundukları dönemde Amerikan başkanının politik iknalar için radyoyu kullanmasına, hükümetin siyasal propaganda için kitle iletişimini kullanmasına, Amerikalıların sinema ve tiyat­roya gidişlerine; magazin, komik kitaplar, seks dergileriyle yeni kit­lenin ürettiği kültürün ürünlerine, ucuz kurguların genişleyen po­pülaritesine şahidik etmişlerdir.” (81)</p>
<p>Frankfurt Okulu teorisyenleri, kapitalizmle birlikte Aydın­lanma ve modernlik paradigmasını da insana özgürlük vadederken yeni egemenlik biçimleri ihdas ettiği için eleştirirler. Formel veya araçsal aklı, en temel meselelerinden birisi hâline getirirler. Aydın­lanmanın Diyalektiğinde, totaliterlik olarak niteledikleri Aydın­lanmanın tasarısının dünyanın büyüsünü bozmak olduğunu yazan(82) düşünürlerin de sezinledikleri üzere ortaya çıkan bu yeni egemen­lik biçiminin temel karakterini homojen bir toplum yaratma ideali oluşturmaktadır.(83) Homojen toplum yaratma idealinin vasıtası ola­rak da kültüre, klasik Marksizm’de sadece bir üstyapı unsuru ola­rak bakılırken ve iktisat tarafından biçimlendirildiği ileri sürülür­ken teorisyenlerce daha kritik bir değer atfedilmektedir.</p>
<p>Bilindiği üzere kapitalist düzeni analiz ederek eleştiren Mark­sist yönelimler, bir çatışma teorisi temelinden hareket ederler. Di­yalektik materyalist bir felsefe olan Marksizm, toplumun yapısını da altyapı-üstyapı ikiliği ve ayrımıyla kurgulayarak maddî bir te­melden, iktisadı merkeze alarak yorumlar. Buna göre üretim ilişki­leri dahilindeki üretim tarzı veya İktisadî rejim, toplumların sanat, hukuk, ahlâk, kültür gibi soyut ya da doğrudan maddî olmayan karakteristiklerinde belirleyici rol oynamaktadır. Ekonominin belirleyicilığıne itiraz etmeyen Frankfurt Okulu teorisyenleriyse, kitle kültürünün ürünleri sayesinde statükonun yeniden üretildiğini sa­vunurlar. Herkes statüsüne uygun tüketim biçimlerine motive edi­lerek sistem rasyonelleştirilmekte ve sözü edilen tahakküm düzeni boylece inşâ edilmektedir.</p>
<p>Böylesi bir düzenin devamlılığının sağlanmasıyla birlikte he­men her şeyin metalaşması, ticarileşmesi ve popülerleştirilmesi aynı anlamlara gelmektedir. Tüketimin bir sahası olarak kültürel üre­tim, yüksek ve popüler diye ayrıştırılmadan; her seviyeden insana, her beğeniye göre tasarlanarak sunulur.</p>
<p>“Burjuva toplumlarında yüksek kültür ve eğlence kültürü arasında kesin çizgilerle bir ayrım vardı. Kitle toplumunda ise yüksek kül­tür, eğlence kültürüne ve popüler kültüre karıştırılarak tümden kit­lesel ve ticarî bir hale dönüştürülmüştür.”</p>
<p>Her şeyin metalaştırılması yoluyla elde edilen yüksek kültür- popüler kültür denkliği sayesinde görünüşte toplumsal anlamda eşitlikçi bir yapı oluşturuyor ve bireyselleşme öne çıkıyor gibidir. Oysa gerçek böyle değildir. Hatta bunun tam da karşıtı bir gerçek­lik söz konusudur; Çünkü kültür endüstrisi, bireyi de bir “özne de­ğil nesne” konumuna yerleştirmektedir.(85)</p>
<p>Bilinç ve bilinçaltı düzeylerinde bir baskı ve denetime tabi tutulan bireylerin hayattan kaçıp saklanabileceği bir sığmak oldu­ğuna dair bir yanılsama yaratılmasıyla güçlendirilen ideoloji saye­sinde bilincin yerini uygitsincilik almıştır.(86)</p>
<p>“Kimse kaçamasın diye herkes için bir şeyler öngörülmüştür, fark­lar tesviye edilerek birbirine uydurulmuş ve çekici kılınmıştır.Halkın ihtiyaçları seri niteliği taşıyan bir hiyerarşiyle karşılamak, özel­liklerin sırf matematiksel olarak yazıya dökülmesine yaramaktadır. Bütün tüketicileri kapsayacak çapta bir takım kategorilendirmeler (level) yapılmakta, kimse de bunun neden böyle olduğuna ilışkin bir soru soramamakta, olayı olduğu gibi kabullenmektedir. Halka düşen görev, kendi tipi için seri halde üretilen ürünleri tü­ketmektir. Birer istatistik malzemesi olarak tüketiciler, propaganda mekânlarından artık bir farkı kalmayan araştırma mekanlarının ha­ritalarında gelir gruplarına göre ayrılmakta ve kırmızı, yeşil, mavi alanlara dağılmaktadır.” (87)</p>
<p>Aynı zamanda kültürel ürünler de diğer ürünler gibi kulla­nım değerlerine ilaveten gösterge değerleriyle fıyatlandırılır. Böylece klasik bir edebiyat eseri tüm edebî yetkinliğine rağmen, göre­bilirse popüler bir yazarın eseri kadar ancak kıymet görür. Gösterge değerinin piyasadaki belirleyici vasfından ötürü, kültürel ürünlerde de eserin yetkinliği, yeterliliği, güzellik değeri önemli olmamakla birlikte, reklam ve halkla ilişkiler çalışmaları ile trend olması yani modalaşması sağlanır. Bu sayede kitleler, uluslararası konumlarına rağmen aynı kitapları okur, aynı müzikleri dinler, aynı filmleri sey­rederek aralarındaki onca kültürel farklılığa rağmen aynı şeylerden haz duyarlar. Eskiden de kültürel eserlerde bir kâr arayışı olduğunu yazan Adorno, bunun eskiden dolaylı ve eserin özünden bağımsız bir haldeyken artık kesin ve dolaysız olan faydanın saklanmayan önceliği olduğundan söz eder.(88)</p>
<p>Modern dönemde baskın ideoloji olan kapitalizm açısından kültürü ele almak gerektiğinde sistem için kültür iki süreç itiba­riyle önem kazanmaktadır: Üretim ve tüketim süreçleri, ilk olarak kapitalist sistem, üretim sürecinde kültürü bir yeniden-üretim va­sıtası olarak değerlendirir. Yani çalışanların üretim dışı zamanları­nın, üretim için harcayacakları emeği yenilemesi demek olan eme­ğin yeniden-üretimi; insanların yaşam biçimlerine doğrudan el atılıp bireyi sisteme bağlayacak bir hâlde tutmayı da içerir. Bu an­lamıyla kapitalizm için kültür, üretimin devamlılığı için üreticileri daima verimli ve hazır tutmak gereğine göre biçimlendirilir. Zamanın tam planlı hâle getirilmesi, niceliğin ön plana çıkarılması, fay­danın en büyük değer olması gibi biçimlendirmeler sayesinde,ör­neğin insanlar fast-food ya da hazır gıdalara yönlendirilir; hikmet, felsefe, ilim, sanat yerine çabuk ve kolay alınılanabilecek eserlere, zaman öldürecek oyunlara, eğlenceli (komik ya da erotik) içerik­lere çekilir. Popüler olana özendirilen kitleler, özendikleri nesne­lere erişebilmek adına kölece bir çalışma düzenine boyun eğerler ve sistemin çarkı içinde sadece emeklerini değil boş zamanlarını da satarak ezilmeye devam ederler. Tüm kültürel alanlar bu sa­yede ticarîleştirilmiştirler.</p>
<p>Bu durum aynı zamanda kültürün kapitalist sistem için işleyen ikinci süreci olan tüketim boyutuna da karşılık gelmektedir. En­düstriyel toplumun İktisadî dinamikleri açısından her üretim aynı zamanda bir tüketimdir. Üretim süreci dışındaki çalışanların, inşâ edilmiş maddî değerler dizgesinde kendine bir karşılık bulmak sa­yesinde boşlukları doldurmaya çalıştıkları bu yaşam tarzı, bir kül­tür modeli olarak tüketimi tüm hayatın odağına yerleştirir. Böy-lece ortaya çıkan toplum tipi, sosyolojide tüketim toplumu olarak anılmaktadır. Tüketim toplumunun felsefi altyapısını oluşturan postmodern süreci analiz eden yazarlardan Baudrillard’ın göster­diği gibi, günümüzde iletişimin gücü sayesinde kamusal uzam bir gösteri olmaktan çıkarken, özel uzam da bir sır olmaktan çıkmakta­dır. Artık gerçek diye nitelenen, dünyayla kurulan bağlantı değil te­levizyon ekranlarından verilendir: Televizyon dünyadır.(89)</p>
<p>Gerçekle gerçek olmayanın (sanal), modelle gerçeğin birbirine karıştığı bu dünya, Baudrillard’ın hiper-gerçek dünyasıdır: “Habersizsiniz, top­lumsal sizsiniz, olay sizsiniz&#8230;” Baudrillard, konuyu kısmen başka bir düzlemde ele almışsa da ‘Yeni Medya’ ile işaret ettiği alan, bu­gün bir düzen olarak ortada durmaktadır. Ki bu düzende her birey başlı başına bir medya kanalı olmuştur adeta. Bireylerin, kaç takıpçisi olduğu, ürettiği içeriklerin ne kadar paylaşıldığı gibi verilerin ölçümünü yapan (&#8230;) birçok site (bile) vardır.(90)</p>
<p>Modern sürecin ötesinde postmodern süreçte, artık herkes kendine ait bir sayfada yazarlık yapabilir, ucuzlatılmış teknolo­jiyi kullanarak fotoğraf çekip, film kurgulayabilir, kendi atölye­sinde hobilerini “sanat ”a dönüştürebilir. Bu sayede kültür başlığı altında sanat ve hobi birleştirilir ki bu postmodern süreçte her şe­yin iç içe geçmişliğiyle uyumlu bir durum var eder. Horkheimer ve Adorno’nun yazdıkları gibi:“Her şeyin her şeyle özdeş olmasının bedeli hiçbir şeyin kendiyle özdeş olmamasıyla ödenir.” (91)</p>
<p>Bu çerçevede Aydınlanmanın Diyalektiği&#8217;nin yazarlarının tespit ve değerlendirmelerinin bazı noktalarda aydınlatıcı yönleri olduğunu söylemek mümkün. Aydınlanmanın mitlere tepki içe­ren yaklaşımlarına rağmen kendi başına bir mite/söylenceye dö­nüştüğünü yazarlar.</p>
<p>“Nasıl söylenceler aydınlanmayı tamamlamadıysa, aydınlanma da attığı her adımla mitolojiye daha çok gömülür. Aydınlanma söy­lenceleri yıkmak için tüm malzemesini söylencelerden alır; bu şe­kilde yargılanan konumunda söylencesel büyünün etkisi altına girer. Yazgı ve misilleme sürecinden ona misillemede bulunarak uzaklaş­mak ister. Söylencelerde olan biten her şey olup bitmiş olmanın ke­faretini ödemek zorundadır.”</p>
<p>Moderniteyi kapitalizmle birlikte okuyarak insanın doğal va­roluşunun nasıl boşluğa bırakıldığına işaret ederler. Aydınlanma­nın Diyalektiği&#8217;nin  en dikkate değer vasfıysa genel olarak Frankfurt Okulunun belirleyici yönü olan kültür eleştirisi üzerine odaklan­masıdır. Her ne kadar marksist eleştiride bir üstyapı unsuru ola­rak kabul edilen kültürü belirleyici bir tarzda incelemiş olsalar da Marx&#8217;ın ideolojiyi, bir tür düşünme hatası, yanlış bilinç ola­rak ek alışı ve bunu toplumsal tahakkümün vasıtası olarak sun­masından hareket ettikleri söylenebilir Ki Marx&#8217;a göre ideoloji şöyle tanımlanır:</p>
<p>Üretim araçlarına sahip olan egemen sınıfın gerçeği çarpıtması ve böylece ürettikleri maddi koşullara ait yanlış bilgidir. Nitekim maddi üretim araçlarına sahip olan bu sınıf, zihinsel üretim araç­larını da elinde tutarak toplumun entelektüel gücünü de elinde bulundurmaktadır.(93)Daha sonra Okulun bir üyesi olan Marcuse, kültürün bu et­kisini, sosyalizasyon sürecinde ailenin yerini kitle iletişim araçlarının alması ile açıklayacaktır.</p>
<p>Burada Frankfurt Okulunun, kültürü ele alırken onun bas­kınlığına odaklanılmasına rağmen kitle kültüründen harekede kültürü var kılanın ekonomi olduğunda ısrar ederler. İktisadın, kültürel bir tarz olabileceği üstüne gitmeyen yazarlar için kültür, iktisadın bir aracından ibarettir. Bu sebeple kapitalizm için de bir tahakküm vasıtası olmaktan ileri gitmez. Nihayetinde Batı Marksizmi içinde de anılan Okul, Aydınlanmaya, moderniteye yönelt­tikleri sert tenkidi Marksist altyapı-üstyapı ayrımına tevcih etme noktasında duraksamışlardır denilebilir.</p>
<p>Alper Gürkan &#8211; Dünyevi Aklın Buhranı,syf:111-118</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>78- Adorno, T. (2003); Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken, Cogito, s: 36, Yaz 2003, İstanbul, s. 76</p>
<p>79- Şan, M.K. ve Hira, 1. (2007). Frankfurt Okulu ve Kültür Endüstrisi Eleştirisi Sosyoloji Yazıları 1., Kızılelma Yay. (s:281-295). İstanbul, s. 286.</p>
<p>80- Adorno, T. (2003); Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken, Cogıto, s. 36, Yaz 2003, İstanbul, s.78.</p>
<p>81- Kızılçelik, S. (2000). Frankfurt Okulu, Anı Yay., Ank., s. 220.</p>
<p>82- Horkheimer, M. ve Adorno, T. (2010); Aydınlanmanın Diyalektiği,<br />
Kabalcı Yay, Tere.: N.Ülner, E.Ö.Karadoğan, İstanbul, s.19</p>
<p>83-Şan, M.K. ve Hira, İ. (2007). Frankfurt Okulu ve Kültür Endüstrisi Eleştirisi. Sosyoloji Yazıları 1., Kızılelma Yay. (s:281-295). İstanbul, s. 283.</p>
<p>84- a.g.m.:288.</p>
<p>85-Adorno, T. (2003); Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken, Cogito, s: 36, Yaz 2003, İstanbul, s.76.</p>
<p>86- a.g.e.; 78-81.</p>
<p>87 Horkheimer ve Adorno (1995); Aydınlanmanın Diyalektiği-Felsefi Fragmanlar 2., Kabalcı Yay., Terc.: O, Özügül, İstanbul; s.l 1-12.</p>
<p>88 Adorno, T. (2003); Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken, Cogıto, s: 36, Yaz 2003, İstanbul, s.76.</p>
<p>99 Sarup, M. (1996). Postyapısalcdık ve Postmodernizm, Bilim ve Sanat Yay., Tere: A.Güçlü, Ank., s.236.</p>
<p>90- Baudriliard, J.(2010). Simulakrlar ve Simülasyon, Doğubatı Yay., 5-Basım., Terc.: O.Adanır, Ankara, s.53.</p>
<p>91- Horkheimer, M. ve Adorno, T. (2010); Aydınlanmanın Dıyalektıği,Kabala Yay., Tere.: N. Ülner, E.Ö. Karadoğan, İstanbul, s.30.</p>
<p>92- a.g.e.:29.</p>
<p>93-Temırkaynak, M. (2008). YanlışBilinçten Sona Giden Yolda Ideolojının Serüveni, http://www.belgeler.com, Erişim: 1411.2011., s32</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-dunyanin-imalikultur-endustrisi/">Modern Dünyanın İmali:Kültür Endüstrisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-dunyanin-imalikultur-endustrisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rasyonalizm ve Hakikat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rasyonalizm-ve-hakikat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rasyonalizm-ve-hakikat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jan 2018 15:53:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Adorno]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alper Gürkan]]></category>
		<category><![CDATA[Üst-kurmaca]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Deneycilik]]></category>
		<category><![CDATA[Horkheimer]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonalizm ve Hakikat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19750</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;İnsanlar, Kilise&#8217;nin bilimi zincirlediğini söylerler; kesin olan bir şey var ki o da modern dünyanın onu azad ettiği ve bunun neticesinde de kontrolden çıkarak tabiatı ve dolayısıyla insanlığı ortadan kaldıracak noktaya gelip dayanmış olmasıdır.” Frithjof Schuon(1) Rasyonalizm zihinsel olmayan gerçekliğe ya da aşkın bir hakikat fikrine yabancıdır. Bu anlamda rasyonalizmde aşkın hakikate dair bilgi kabul [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rasyonalizm-ve-hakikat/">Rasyonalizm ve Hakikat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/rasyonalizm-ve-hakikat/images-8-10/" rel="attachment wp-att-19751"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19751" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-8.jpeg" alt="" width="275" height="183" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-8.jpeg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-8-270x180.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-8-236x157.jpeg 236w" sizes="(max-width: 275px) 100vw, 275px" /></a></p>
<p>&#8216;İnsanlar, Kilise&#8217;nin bilimi zincirlediğini söylerler; kesin olan bir şey var ki o da modern dünyanın onu azad ettiği ve bunun neticesinde de kontrolden çıkarak tabiatı ve dolayısıyla insanlığı ortadan kaldıracak noktaya gelip dayanmış olmasıdır.”</p>
<p>Frithjof Schuon(1)</p>
<p>Rasyonalizm zihinsel olmayan gerçekliğe ya da aşkın bir hakikat fikrine yabancıdır. Bu anlamda rasyonalizmde aşkın hakikate dair bilgi kabul edilebilir değildir. Çünkü rasyonalizm özü itibariyle bilginin kaynağına ilişkin bir felsefi yönelim olarak aklı önceler. Dünyanın bilinebilirliğıni ve anlamını insan aklı üzerinden inşâ etme eğilimleri farklı türev ve düzeylerde rasyonalizme ilişkindir. Akıl, doğru bilgi modeli olarak mukayeseye dayalı olduğu için matematik ve mantığı kullanırken, diğer çıkarsamalardan türetilecek bilgiyi doğal olarak olumsuzlar. Bu yönden aklın vasfı, bilgi için duyusal algıların işlenmesi ve onları düzenleyerek çıkarsamalar yapmasıdır;buna göre doğru buradadır.</p>
<p>Rasyonalizmi deneyciliğe koşutlamak yanlışsa da akılsal durumun doğaya indirgenmesi olağan tecrübeyi gerektirir: Buna göre olağan olan akılsaldır; örneğin durmuş bir kalbi elektroşok ile yeniden işler hâle getirmek olağan ve akılsaldır. Olağanüstü olansa akıldışıdir; bunun ömeğiyse Isa isimli birinin bakire bir kadından doğması anlatısıdır.Akil, açıklayabileceği bilginin doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışır; doğal/ olağan çerçeve içerisinde gözlemlenemeyeni dikkate almaz. Bu sebeple rasyonalist, metafiziği olumsuzlar. Metafizikte bilginin kaynağı aşkın (transandantal) olandır neticede.</p>
<p>Rasyonalizm,bilgi için sadece düzenleyici/biçimlendirici düşünceye itibar etme eğilimidir.Insan, kendini doğadan/varoluştan ayırarak eşyayı kendince belirlediği kategorilere (canlılar, cansızlar, memeliler, madenler, bitkiler vs.) göre düzenleme ihtiyacı duyar Böylece doğanın, toplumun ya da şeylerin nedenselliklerinin ve belirlenim koşullarının incelenerek işleyiş kanunlarının tespit edilebileceği varsayımıyla onları gerektiğinde yeniden yapılandırılabileceğini ileri sürer. Bu yönden akil için tek gerekli olan şey, işleyebileceği bilgidir; bu bilgi mevcutsa bir operasyonla kadın erkek olabilir veya gerçekleştirilebilecek bir devrim vesilesiyle işçi idareci hâline getirilebilir.</p>
<p>Rasyonalist, zaten bir anlamın görünür olması demek olan bir şeyi duyumsadiktan sonra ona anlam atfeden Üstelik böylece yüklediği anlam, o şeyin amaçsal bilgisinden üretilmiştir: Şeye ilişkin aklî bilgi, onu bir parça-bütün ikiliği içinde mukayeseyle kavramış olduğundan şeylerin anlamı akıl tarafından kurulur. Ancak bu anlam, metafiziğin kullandığı anlam ile aynı değildir. Anlam, eşyayı var kılan bir ilkeden gelmez veya onu kuşatıcı bir vasfi işaret etmez, rasyonel anlam sadece eşyanın kullanınımdan çıkarsanan bir değerdir.</p>
<p>Bu sebeple akıl, dünyayı duyumsayışta onun yaslandığı bir hakikatin olup olmadığıyla ilgilenmez. Aksine dünyayı, kendi içinde bir matematik işleyiş olarak tanımlar ve insanî bakışla ona bir amaç yükleyerek anlamlandirır. Metafiziğin başvurduğu gibi hakikatle ilişkili bir âlem anlayışı/anlamlandırması yerine, varolmasıyla gerçekliği duyulur olan fenomenolojik bir âlem anlayışıdir bu. Şu hâlde oluşturucu (anlamsal) ilkeye -ya da Platon&#8217;un idealari gibi arketipleri: ihtiyaç olmaksızın-var olmaklığin bilgisidir akıl tarafından üretilen. Oysa metafizik, bilginin üretilmesine itibar etmez,bilgi ancak keşfedilebilir bir değerdir.</p>
<p>“Rasyonalist, anlam gibi bilginin de üretilebileceğini ileri sürer. Pratik hayatın gereksinmeleri için mantığa indirgenmiş akla her zaman müracaat edilmiştir ve edilebilir de. Ancak bunu yapan insan, aklın mantıksal çıkarımlarını özgürce benimseyerek onu yasa hâline getiremez. Rasyonalizm, -bilginin kaynağı olmaklığı yönünden aklın çıkarımlarının insana doğruyu verdiği düşüncesiyle, bu doğru çıkarımlarla dünyayı biçimlendirmekten söz etme eğilimini içerir. Akılsal çıkarım bu sebeple kendini yasa ya da bilginin ve doğrunun kaynağı olarak sunarken doğal olarak kainatın insan tarafından henüz keşfedilmemiş durumlarını da içeren esasına ve onu ihtiva eden hakikate müracaat etmeyecektir. Ancak bu pratikte bir çelişki doğurur.</p>
<p>Doğruya ulaşmak için özgürleşmek isteyen akıl, hakikate müracaat etmezken iki temel snıırlandırmayla kendini engeller: Rasyonalizm açısından insanî kurallar olarak belirlenmiş hukuk ve tespit edilmiş tabiat düzeninin insan tarafindan henüz keşfedilmemiş işleyişi, aklın çıkarsamaları için birer çerçeve çizerler. Akıl bunların ötesine geçemez.</p>
<p>Özgürleşmek isteyen aklın çelişkisi şuradadır: Sosyal/ tarihsel kuralların mirasçısı olarak rasyonel hukuk, dinî öğretilerin çokca evrenselleşmiş ve akılsallaştırılmış prensiplerinden çıkarsanan insanî/ahlâkî kurallar içerir; insan öldürmenin, ensestin, yamyamlığın yasaklanması gibi temel varoluşsal sınırlan bununla ilgildir.</p>
<p>Rasyonalist, aklın özgürleşmesinde kurallarını yine belirlenmiş olan ve -dinin insan zihninin ürünü olduğu çıkarsamasına rağmen bununla çelişerek dinî kurallara uygun olarak yapabilmektedir. İnsani kurallar olarak hukukun aklı sınırlaması akılsal düşüncenin doğası itibatiyledir. Çünkü onun mevcut nesneler arasındaki bağıntılan kurarak bilgiyi elde edip doğruluğunu smayabilmesi şu sonucu gerektirir: Gerçeklik dünyasını olduğu hâliyle yansımayan herşey gibi hukuk da söylemseldir. Hukukun söylemsel niteliği, bir maske olarak egemen ideolojiyi yansıtır. Hukuk bu çerçeve içerisinde rasyonelleşirken nasıl özgür kalabilecektir? Rasyonel hukuk fayda ve verimliliği gerektirecekse sözkonusu fayda ideolojisi yansıtılan bir egemenlik türüne mi ait olacaktır? Fayda topluma yayılım-aksa egemenliğin anlamı nedır? Dini kuralları aklileştirdiği de göz önüne alındığında rasyonel hukukun ozgurleşme eğiliminin, değerlerin özünden kopuşla toplumsal faydanın önüne geçtiği görülür.</p>
<p>Bu yönden aklın özgürleşme egilimi faydanın yeniden biçimlendirilmesinden ibarettir. Bu biçimlendirmede onu bağlayıcı bir hakikat söyleminin bulunmaması aklı güç sahibi olanın bir aracı hâline getirir. Şu hâlde akılcı bir toplumda hukuk, sadece belirli bir egemenlik ilişkisinin ifadesine dönüşmüş olacaktır. Bu durum, bilginin ve dogrunun kaynağı olarak aklın merkeze alınmasından dolayı böyledir. Ki Weber&#8217;in bürokrasi ve rasyonalizmi yorumlaması da bu çizgidedir.</p>
<p>Ayrıca aklın özgürleşme söylemine dair tabiat tarafından sınırlandırıldığı söylendi. Bunun birçok örneği tecrübe edildi: Doğanın henüz insan tarafından keşfedilmemiş işleyişi, Sanayi Devrimi’nin uzanımı boyunca yükselmiş, “geri dönülemez” epistemolojik temele yaslı olan ve kendi kendini yıkım noktasına dayanan bilimsellik ve teknoloji tarafindan görünür olmuş uçsuz bir genişliktedir. Bu yıkım, önceki bilgisizlik hâllerine rağmen bugünkü bilinebilirlikle bile aşılamamaktadır. Petrol yakıtlarınm ortaya çıkardığı çevresel sonmların kaynağı akılsal/ mühendislik üretimlerdir örneğin.Akılsal çıkarımlara dayanan bazı deneyler (CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı deneyi bu çerçevede değerlendirilebilir), öngörülemez sonuçlar içermektedir. Bu öngörülemezliğin sebebi bilgiye olan toptan temayüle rağmen kesin bilgisizliktir; tıpkı petrol yakıtları-nın sonuçları gibi nükleer riskler ya da gen teknolojileri de akılsal çıkarımın şu an için sınırlarını göstermektedir.</p>
<p>Tam olarak bu noktada, tabiat ve insan türü arasındaki ilişki açısından rasyonalizm. (Horkheimer ve Adorno&#8217;nun ele aldıkları) “araçsal akıl” kavramıyla tartışılabilirdir: Araçsal akıl, öznenin nes-neyi sadece belli bir amaçla bağıntısı olarak bilmesidir. Bu durumda özne, nesnenin kendisini bilmemekte, nesnenin kendinde (mevcut) amacı ile ilgilenmemektedir. Bununla da onun çevresel durumunu, onu etkileyen ve ondan etkilenen (amaçsal bilginin ötesinde) diğer şeylerin tamamının oluşturduğu “bütünlüğü” kavrayamaz.</p>
<p>Bu yönden aklın araçsallaştırılması, insan türünün kendini tüm varoluşun ve tabiattan tecrit etmesi (hümanizm gibi) sonuçları kendiliğinden gerektirir. Bu tecrit, Marx&#8217;ın yabancılaşma kuramının bir boyutuyla da ilgilidir. İnsani Faaliyet anlamında üretim ile doğadan kopuştan söz eden Marx,insanın kendine yeni bir doğa kuması fikrinden kültür kavramına kapı açar: Doğa ve insan çaaşması doğanın yeniden biçimlendirilmesini içerir ki bu aklın düzenleyicilik vasfıyla ilgili olarak hiç de olumlu bir süreç sayılamaz.( 2)</p>
<p>Horkheimer’in ifade ettiği gibi bütünüyle toplumsal sürece boyun eğen aklın değerinin tek ölçütü, doğa ve insan üzerinde egemenlik kurulmasında oynadığı rolden ibarettir.Akılsallığın bir diğer yıkıcı boyum, mitolojik/ simgesel evrenle bütünlük hâlinde kavranan doğal düzen ve toplumsal düzen arasındaki ilişkide görülebilir.</p>
<p>Bu düzenlerin birbirlerinden kopuşlarındaki rolleri açısından Aydınlanmacıların l789&#8217;dan sonraki pozisyonları ilginçtir: Aydınlanma fikriyle beraber düzenleyici akla dayanarak sosyal dünyayı, mitolojik bütünlüğün ilkelerinden uzakta aklî çıkarsamalarla yeni kategorizasyonlar hâlinde biçimlendirme çabası ortaya çıkar. Ki bu çaba bütüncül olarak ideolojiler çağından postmodern dünyaya uzanan bir eğilimi işaret eder.</p>
<p>Mitolojiyi, gündelik yaşam dünyasının işleyişini kııtsallıkla ilişkilendiren bir gerçeklik kavrayışı olarak değerlendiren Berger ve Luckmann, bu kavrayış içerisinde sosyal ve kozmik düzen arasındaki mütekabiliyetin sürekliliğini vurgulayarak bütün gerçekliğin aynı kumaştan yapılmış gibi göründüğünü hatırlatırlar. (3)Giderek şiddetlenen bir biçimde bireylerin gerçekliklerinde ortaya çıkan parçalanmışlık dikkate alınırsa modern dünyanın yamalı doğası da fark edilecektir: Dinsel ve dindışı, özel ve genel, amatör tercihler ve profesyonel zorunıluluklar,uygun ve uygunsuz olan,yasal ve yasadışı vs. şeklinde bölünmüş hayatlar, aynı kişide Farklı gerçekliklere tekabül eden farklı kimlikler üremekte ve doğal olarak, değıl toplumsal bütünlükten kişisel bütünlükten söz edebilmek bile giderek zorlaşmaktadır.</p>
<p>Bireysel parçalanma toplumsal parçalanmadan ayrı değildir elbette. Bu çerçevede ileride ayrıntılı olarak değerlendireceğimiz sanat ve genel olarak kültür konusunda baskınlık kazanan parçalanma, bireydeki parçalanmayı hem gerektirmekte hem de ondan etkilenmektedir. Bir örnek olarak klasik edebiyatta da kısmen karşılaşılan fakat postmodernist edebiyatın kesin bir öğesi olarak görülebilecek üstkurmaca (metafiction) tekniğinin sözü edilen parçalanmışlıkların yoğunluğuyla ilgisi dikkate alınabilir:</p>
<p>Üstkurmaca tekniği özetle, metnin gerçeklikten bağımsız olarak bir kurgu olduğunun alımlayıcıya ilan edilmesi yoluyla uygulanır.Yazarın bunu farklı amaçlarla yapması söz konusu olabilir. Fakat ortaya çıkan sonuç itibariyle değerlendirildiğinde üstkurmaca tekniği, gerçeklik ve kurgu arasına çekilen bir belirsizlik perdesi sayesinde söylem üreticisi olması gereken yazarın anlam üzerindeki otoritesinden feragat etmesi demek olduğu kadar, anlamın parçalanması da demektir: Üstkurmacacı yazar, her ne kadar metnin üreticisi olsa da içerik ve bağlanılan metne dayatılan bir söylem inşâ etmek rolünden geri çekilmektedir. (4)</p>
<p>Yazarın metin üzerinden işleyen hiyerarşik düzeni dışlayarak üretimin daha başlangıç aşamasında dil ile kurulan bütünleşik kategorileri ötelemesi anlamına gelen üst kurmaca, üst ve alt katmanlarla kurulmuş olan her türlü yapının da sorunsallaştırılmasının edebiyattaki karşılığıdır. Bir yapı olarak kültür üzerinden bakılırsa yöneten ve yönetilen arasındaki hiyerarşinin yıkılması. dinsel ideoloji başta olmak üzere tarihsel yeniden üretime vücut veren siyasal söylemlerin yapısöküme tâbi tutulması bu tutumun gereğidir. Bütün hepsi esas olarak bir reddiye yahut yıkıcı bir eleştiri içermektedir ki amaç ne olursa olsun kullanılan araç her birisi için dilin kendisidir.</p>
<p>Anlam inşâ edici bir araç olan dil aynı zamanda bu anlamın parçalanmasına, yıkılmasına veya yeniden inşâ edilmesine de olanak sağlamaktadır. Yıkılan ve yeniden inşâ edilen, bütünüyle toplumun varoluş gövdesidir. Sözü edilen bu yapı, Berger ve Luckmann&#8217;ın yaklaşımlarında simgesel evren olarak adlandırılan ve toplumu belirli bir bilgi ağı etrafında bütünleştiren gelenek gövdesidir.</p>
<p>Bu gövde mitolojiden kopmamış toplumsallıkta bilim, tarih ve dinî menkıbenin iç içe geçmesi gibi farklı düzeylerdeki bilgileri birbirine bağlayarak var olabilmektedir. Aynı yapı bireyin içinde toplumsallaştığı kültürü de içermektedir. Ancak dil üzerinden yürütülen parçalanma, her bilginin ihtiva ettiği anlam alanlarmı ayrıştırarak gövdenin birbirine yabancılaşmış unsurlar yığını hâline getirilmesi sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Bu sonucun bireyin gündelik hayatında yaşadığı patçalanmışlıkla ilişkisi de açıktır.</p>
<p>Burada toplumsal gelenek gövdesiııin yeniden inşâının sadece bir yeniden organize olma faaliyeti olduğu söylenmelidir. Bu sürecin Fransız Devrimi sonrasında Aydınlanmacıların etkisinde gelişen ideolojilerle ilişkisi de bu bağlamdadır zaten? İdeolojiler, toplumsal yapıyı aklî hesaplamalarla yeniden karakterize etme çabalarının söylemlerini içerirler. Çok zaman maddesel varoluşun imkân ve hasılasının gerçekliği tanımlamada yaslandan değeri belirlemesi açısından etkin olduğu modernlik hâli, bir kök-ideoloji olarak insanlara bazı yönler göstermiştir: Doğru-yanlış, iyi-kötü gibi kategorileri, tam olarak Marx’ın ideoloji için kullandığı yanlış bilinç ya da camera obscura benzetmesi bakımından belirleyen güç de budur.</p>
<p>Ideoloji, gerçeğin kendisiyle veya şeylerin gerçekte ne olduklarıyla hiçbir suretle ilgilenmeksizin onu alır ve kendi projeksiyonundan geçirerek karanlık odasındaki duvara algıladığı şekilde yansıtır. Ne söylediğinin bir önemi olmamasına rağmen her ideoloji, desteğini almayı amaçladığı bir grup ya da kitleyi hassasiyetlerinden yakalamak durumundadır.</p>
<p>ldeolojiler, kitlelere vaaz veren birer enstrüman ve birer meta-anlatı olarak modernlikten evvel de her yeri kuşatmıştılar. Ancak tarihin hiçbir döneminde görülmemiş olan, bir üst tema ya da tanımlama biçimi olarak insanlık fikriyle sozde evrensel gerçeğe ulaşmışlık iddialarıdır. Oysa daha önce görülen ideolojiler, insan gruplarının kendi yaşam alanları içindeki anlamlandırmalarına yönelmiş ve kozmolojik tahayyülle bir düşünce sistematiği kurarak maddi üretimden metafizik teveccühe bir yaşam dünyası var etmişlerdi.</p>
<p>Bu anlamıyla ideolojik amaçlardan daha fazla olarak ideolojinin bir araçtan ibaret sayılmasından söz etmek imkânı vardır. Hümanizm ile insanlık kavramını keşfeden ideolojiler, kitle iletişim sistemlerinin gelişmesi ölçüsünde dünyanın her tarafindaki insanları bir değer etrafında kalıplamak ve bir doğruluk çerçevesi içinde biçimlendirmek istemişlerdir.</p>
<p>1789’un evrensel diye imlenen anlamı da burada yatar: Bu biçimlendirme salt ekonomik düzenleme olmaktan çok fazla olarak tüm kültürel varoluşun yıkunıyla eşdeğer olagelmiştir. İlerleme fıkri etrafında oluşturulan yeni değerler,Avrupa’nın kendi sanayileşme modelini “uygar dünya” etiketi altında idealize ederek sosyolojinin inceleme alanına sokarken bu dünyanın dışında kalanların geri/gelişmemiş hâlleri antropolojiye bırakılmıştır. Böylece icat edilen bir Doğu-Batı ikiliği de deşelenerek ekonomik ve siyasal tahakkümün her boyutu meşrulaştırılmış ve modernliğin alâmet-i farikası saydığımız rasyonalizm bir buhranla dünyayı paramparça etmiştir. Nihayetinde burada açıkça görülen şey, ideolojiyle aklî bir tasarımın oluşturulduğu ve bu tasarım için bazı ön kabullere ihtiyaç duyulduğudur.</p>
<p>Bu ön kabuller, toplumsal gövdede sürekli yinelenmek ve dayatılmak suretiyle zaman içerisinde kesin gerçeklikler hâline dönüşürler. Bu yönden devlet olgusunu da aşan ideolojik aygıtlar; bilgi, bilmek ya da bilinç dediğimiz ne varsa kılcal damarlarına dek inerek bunları yeniden biçimlendirmiş ve tasarım hizmetleri yönünde geliştirmişlerdîr.</p>
<p>Gündelik hayat, inanç, üretim,felsefe, bilim, kültür, sanat vs. köklü bir şekilde yeniden biçimlendirilirken yeni olan (modernus) doğru ya da gerçek olanla eşitlenmiştir. Burjuvazinin ticaret ilişkilerinin bir gereği olarak ortaya çıkan uluslaşma ya da ulus devlet fikrinin XVII. asırdan sonra İslâm coğrafyasındaki kitleler için ne kadar kritik bir hâle geldiği, hatta gerek ulusçu ideolojinin kendisinin gerekse de bu ideolojinin unsurları olan vatan, millet, bayrak, milli marş gibi kavramların ne kadar vazgeçilmez değerlere dönüştüğü buna bir örnek olarak görülebilir. Bugün bu kavramları reddeden bir yaklaşıma karşı geliştirilen yaygın şüphecilik, ideolojik tasarım marifetiyle içselleştirmenin başarıyla gerçekleştiğini ve sorgulammaz bir kült yaratılabildiğini de göstermektedir..</p>
<p>Burada tekrar dilin rolü dikkatimizi çeker. Kültlerin oluşturulmasında beliren bu rol diğer etmenlere göre başattır: Herhangi bir olgunun kendi başına bir değeri ya da derecesi yokken isimlendirmeyle birlikte anlam üretilir ve dilin tüm ağı kapsamında bu anlam bir dereceye tekabül ederek var olur. İnsanın kendi benliği dahil tüm varoluşu kavrayışı, dil üzerinden gerçekleştiği için ideoloji önce dili ele geçirip şeylerin anlamlarını yeniden üretmektedir. Bu noktada Horkheimer’ın söyledikleri önemlidir:</p>
<p>“Düşünceler otomatikleştiği ve araçsallaştığı ölçüde, kendi başlarına anlamlı olarak görülmeleri de güçleşir. Eşya olarak,makine olarak görülürler. Dil, çağdaş toplumun dev üretim aygıtındaki gereçlerden biri, herhangi biridir artık. Bu aygıt içindeki bir işleme denk düşmeyen her cümleyi anlamsız bulan sıradan insan gibi, çağdaş semantikçi de saf simgesel ve işlemsel cümlenin, yani saf anlamsız cümlenin bir anlamı olabileceğini düşünmektedir.Anlamın yelini, eşyanın ve olayların dünyasındaki işlev ya da etki almıştır. Sözcükler açıkça teknik olarak geçerli olasılıkların hesaplanması ya da başka pratik amaçlar için (bu pratik amaçlar içinde dinlenme bile olabilir) kullanılmadığında herhangi bir gizli satış amaçları olduğu düşünülmektedir, çünkü doğruluk kendi başına bir amaç sayılmamaktadır.”( 5)</p>
<p>Araçsal aklın sonucu olan yabancılaşmanın bir dığer boyutu da insanın ürettiği ve tükettiği eşya ile ilişkisine dairdir. Bu konuya son bölümde değinilecektir ancak şu söylenmelidir: Bilginin de metalaştığı enformasyonel ya da postendrütriyel toplıunsallıkta meta fetişizmi gerçeği içerisinde rasyonalizmin »Aydınlanmacılara karşı romantiklerden sonra yeniden eleştirilmeye başlandığı bu çağda, postmodernitenin neden ortaya çıktığı sorusu da cevaplanmaktadır: Meta fetişizminin ileri anlamında, gösterge değerinin, kullanım ve değişim değerinin üstüne çıkması, Baudrillard’ın sözünü ettiği üretimci bir toplumsallıktan tüketici bir toplumsallığa geçişin anahtarı olmuştur.</p>
<p>Rasyonalizmle inşâ edilen modern toplum biçiminin içkin tüketim mantığı olan postmodernlik, bilginin malumattan ibaret hâle getirilmesiyle hakikatle tüm ilişkisini koparmıştır. Postmodern düşünce için bilgi, sadece belirli bir odaklanmadaki bir söylemden ibarettir. Bu süreç, tuhaf bir ironi ile de sonuçlanmıştır: Rasyonalizm, bilgiyi akla atfetmekle gerçeğin bilinemez bir hâle getirilmesine sebep olmuştur demek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Alper Gürkan &#8211; Dünyevi Aklın Buhranı,syf.19-28</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>1- Selman. Frithjof ( 1997); h’azırlayan,Bılgı“ wDin, İnsan Yay.. Tem.: Ş. Yalçın. lstanbul.</p>
<p>2- Adorno ve Horkheimer&#8217;ın Aydınlanmanın Dıyalekıiği kitabında dile getiıdildeıi eleştiriler ve Marx’ın değerlendirmeleri kültür bağlamı içerisinde ayrıca tartılışacağı için burada sadece araçsal akıl kavramıyla anılmaktadırlar.</p>
<p>3-Berger, Peter; Luckmann, Thomas (2008); Gerçeklığin Sosyal Inşası-Bir Bilgi Sosyolojisi Incelemesi,Paradigma yay.,Terc.:Öğütle,Vefa Saygın. lstanbul, s. 159-162.</p>
<p>4- Bu tavrın geri&#8217;sinde, “üretim olarak sanat” anlayışı bağlamında Mandel’in geç kapitalist üretim tarzı ve Jameson’ın postmodernizm kavrayışı arasındaki bağıntı dikkate değerdir: Özetle, bilgisayar ya da tekniğin, üretimi yeniden karakterize ettiği bu dönemde sosyal yapının dönüşümüne bağlı olarak bilgi felsefesinden yaşam tarzına,dinden sanata her şeyin modernlikten/merkezîlikten/kesinlikten kaçış çerçevesinde yeniden biçimlenmesi söz konusudur ki postmodernlik meselesi de burada vücut bulmaktadır.</p>
<p>5-’ Horkheimer, Max (1998);Akıl Tutulması, Metis Yay., 4. basım, Terc.: Koçak, Orhan; lstanbul, 5.68.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rasyonalizm-ve-hakikat/">Rasyonalizm ve Hakikat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rasyonalizm-ve-hakikat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
