<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abdüllatif Kudsi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/abdullatif-kudsi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 22 Mar 2025 22:50:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Abdüllatif Kudsi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Allah Teâlâ&#8217;nın Sıfatlarının ve Fiillerinin İspâtı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-sifatlarinin-ve-fiillerinin-ispati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-sifatlarinin-ve-fiillerinin-ispati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Mar 2025 22:48:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Abdüllatif Kudsi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ınSıfatlarının İspâtı]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın fiileri]]></category>
		<category><![CDATA[esmâü’l-hüsnâ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27717</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının belli başlı olanları vardır ve bun­ların birincisi hayat sıfatıdır, öncelikle bilmelisin ki şimdi bahsedeceğim bu sıfatları Allah Teâlâ bize haber vermemiş, an­latmamış ve öğretmemiş olsaydı anlayamazdık. Çünkü yüceli­ğinden dolayı hiçbir dil Onu ifade edemez ve hiçbir beyan O’nu ortaya koyamaz. Allah’ın güzel isimleri (esmâü’l-hüsnâ) ve yüce sıfatları vardır. Biz O’nu ancak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-sifatlarinin-ve-fiillerinin-ispati/">Allah Teâlâ’nın Sıfatlarının ve Fiillerinin İspâtı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının belli başlı olanları vardır ve bun­ların birincisi hayat sıfatıdır, öncelikle bilmelisin ki şimdi bahsedeceğim bu sıfatları Allah Teâlâ bize haber vermemiş, an­latmamış ve öğretmemiş olsaydı anlayamazdık. Çünkü yüceli­ğinden dolayı hiçbir dil Onu ifade edemez ve hiçbir beyan O’nu ortaya koyamaz. Allah’ın güzel isimleri (esmâü’l-hüsnâ) ve yüce sıfatları vardır. Biz O’nu ancak kendisini isimlendirdiği şeylerle isimlendirebilir ve kudsiyetini vasıflandırdığı sıfatlarla vasıflandırabiliriz. İsimlerinden her bir isim, sıfatlarından birini haber vermektedir. Yine her bir sıfatıyla rubûbiyetinin eserlerinden bir eseri mahlûkatında bulunmaktadır ve onlar kendilerinde tecelli eden bu sıfata uygun bir şekilde Allah’a kulluk etmekle mükel­leftirler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “O, <em>diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”</em><sup>16</sup> O’nun diriliği ezel ve ebedde daimî ve sonsuzdur. Anâsırın desteğinden veya zahir ve bâtından yardım almaktan berîdir. Çünkü O Samed’dir, hiçbir şey O’na etki edemez; Kayyûm’dur, artma, eksilme ve değişme O’nun için söz konusu değildir. Çünkü artma gayeye ulaş<u>ılamadığın</u>da söz konusudur, eksilme de nihayete ulaşılamadığı içindir. O ise gayeleri ve nihayetleri yaratandır.</p>
<p><strong>İkincisi ilim sıfatıdır. </strong>Bilmelisin ki Allah Teâlâ şu âyetlerde belirttiği üzere kendini “Alîm” ismiyle isimlendirince biz de O’nu kendini isimlendirdiği isimle isimlendirdik: <em>“Gaybı da görünen âlemi de bilendir.”<sup>17</sup>\</em> “O, <em>gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da.”<sup>18</sup></em> Allah Teâlâ bütün malumatı kadîm ve ezelî ilmiyle kuşatan Âlim’dir. <em>“Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz.”<sup>19</sup></em> Kum tanelerinin sayısını, dağların zerrelerini bilir. Olan şeyi olmadan önce bildiği gibi olacağı da bilir. Çünkü kâinatı mutlak, evvel, âhir, zâhir ve bâtın olarak sadece O bilir. Külliyatı bildiği gibi cüz’iyyatı da bilir. Alimliği ezelî ve uçsuz bucaksız olan, ilmiyle her şeyi kuşatan Allah ne yücedir. Sen âciz ve zayıf bir kul iken O’nun Alîm ve Hakim sıfatlarının kudretinden ortaya çıkan böylesine büyük bir meseleyi nasıl idrak edebilirsin ki?</p>
<p><strong>Tenbih: </strong>Farz edelim ki sen bir avuç tohum alsan ve dar bir kaba bıraksan, kabın darlığından, tohumların sıkışıklığından ve idrakinin de eksikliğinden dolayı onları saymaya güç yetiremezsin. Şayet onları her bir tohumu tane olarak kalacak şekilde yaysan, göz bebeğinden yayılan ışığın azlığından dolayı onların az bir kısmını idrak edip sayabilirsin. Fakat ışık huzmesi çoğalırsa azını idrak edebildiğin gibi çoğunu da idrak edebilirsin. Yine eğer kap büyük olsaydı hepsini sayabilirdin. Allah’ın ilminde malumatın cüzî olanı da küllî olanı da en yayılmış haliyledir. Zira O’nun ilminin genişliği, malumatı en gizli halden çıkarmıştır ve O, malumattan olmuş olanı ve olacak olanı tek bir ilimle ihata eder. Dolayısıyla Allah Teâlâ mutlak olarak Âlim’dir; diğer ilimleri bahşeden ve yaratan da O’dur. Bakışlardaki niyetleri, sadırların gizledikleri ve kalbe gelen şeyleri bilir; yine güneş ışığında görünen toz zerreciklerini sayar. Allah Subhanehû ve Teâlâ Alîm ve Kadîr’dir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü kudret sıfatıdır. </strong>Bilmelisin ki kâinat Allah’ın tak­diridir. Bu hususta hiçbir şey Onu aciz bırakamaz ve Onun kud­reti olmaksızın hiçbir şey meydana gelemez. Allah Teâlâ âlemi bütünüyle yok etmeye ve başka bir âlem vücûda getirmeye kadir­dir. Aynı şekilde yerde, gökte, karada ve denizde bulunan her şey Onun hükmü altındadır. Takdir edilen şeyler (makdûrât) kudretiyle kâimdir ve emri altındadır. Kâinatı “ol” emri ile vücûda getirmiş ve olmuştur. Dileseydi kâinatı yok ederdi, o da yok olurdu, bekasım isteseydi bâkî kalırdı.</p>
<p><strong>Dördüncüsü irade sıfatıdır. </strong>Bilmelisin ki Allah Teâlâ şu âyetlerde kendisini irade sıfatı ile vasıflandırınca biz de O’nu kendini vasfet- tiği sıfatla vasıflandırırız: <em>“Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O&#8217;nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup><strong>[20]</strong></sup></a> “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece, ona, “ol” dememizdir. O da hemen oluverir. ”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup><strong>[21]</strong></sup></a> “Biz bir memleketi helak etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına emrederiz [de onlar orada kötülük işlerler. ]”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[22]</strong></sup></a> “Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını istedi.</em> ”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[23]</sup></a> İrade sıfatı mutlak olarak Allah a ait olup mahlûkatından cinler, insanlar, melekler ve şeytanlardan hiçbirine ait değildir. İradeyi yaratan ve dileyen sadece O’dur. Allah’ın dilediği şey olur, dilemediği gerçekleşmez. O’nun iradesi ve dilemesinin dışında mülkünde küfür, iman, itaat, isyan, vermek, engellemek, kasıt, hata, yanılma, unutkanlık, yardım etme ve mahrum bırakma gerçekleşmez. O, bütün muradında ve hükmünde âdildir, mahlûkatına karşı hükümlerinde zulümle asla nitelendirile­mez. Emrini reddedecek ve hükmüne mâni olacak yoktur.</p>
<p><strong>Beşincisi işitme (semi’) sıfatıdır.</strong> Allah semî’dir. Yakarışları işitir ve dualara cevap verir. Herhangi bir açıklama, yorum ve izaha ihtiyaç duymaksızın kalpten gelen nidaları işitir. O’nun bir şeyi işitmesi başka bir şeyi işitmesine engel değildir [aynı anda her şeyi işitir]. Sesleri karıştırmaz, istekler O’nu yanlışa sürüklemez, bütün dilleri anlar. Kuşların ötüşünü, kayaların içindeki en ufak canlıların ve denizlerin derinlerindeki balinaların seslerini duyar.</p>
<p><strong>Altıncısı görme (basar) sıfatıdır.</strong> Allah basîrdir. Siyah karın­caların zifiri karanlık gecede yürüyüşlerini görür. Yine karanlık gecede küçük böceklerin hareketlerini, gidip gelmelerini görür. Allah Teâlâ <em>“O&#8217;nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir</em> ’<sup>24</sup> âyetinde olduğu üzere kendini semi* ve basar sıfatlarıyla vasıflandırmıştır</p>
<p><strong>Yedincisi kelâm sıfatıdır.</strong> <em>A</em>IIah, dili en güzel şekilde kulla­nan insanların benzerini ortaya koymaktan ve söz ustalarının bir âyeti dahi meydana getirmekten aciz kaldıkları ezelî bir kelâm ile konuşur, “O&#8217;nun <em>ne önünden ne de ardından batıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.”<sup>25</sup></em> Al­lah Teâlâ&#8217;nın kelâmı azimdir; çünkü sözün büyüklüğü konuşanın büyüklüğünden ileri gelir. Dolayısıyla Hakk’ın kelâmı azîmdir. Yine O, celâli ile yüce, kibriyâsı ile büyüktür. Va’d ve va’îdi ile yakın, künhü ve gayesi ile uzaktır. Şam büyük, hakimiyeti üstün, nuru ve ziyası parlak, rütbesi üstün, bereketi büyüktür. Zâtının büyüklüğünü anlatma hususunda şu âyet sana yeter: <em>“De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar yine onun benzerini getiremezler.”<sup>26</sup></em></p>
<p>Kur an’ın şehâdet âlemindeki örneği güneştir. Yaratılan her şey onun ışığından ve sıcağından faydalanır. Ancak bir yolu olsa bile hiçbir kimse ona y<u>aklaşmay</u>a güç yetiremez. İnsanlar Allah’ın kelâmı hakkında iki yol takip etmişlerdir. <em>“Herkesin yöneldiği bir yön vardır.</em> ”<sup>27</sup></p>
<p>Aslında en mükemmel ve en doğru yol, tartışmaları bir kenara bırakıp Kur anı gece gündüz okumak, gerek yalnız gerekse insanlarla iken manasındaki nurların ve sırların ortaya çıkması için onu tefekkür etmektir. Çünkü Kur an Allah’ın sana gönderdiği kitabı ve sana karşı delilidir. Onun kitabıyla ilgili tartışmalar şu kimselerin hâline benzer ki; içinde sultanın emirleri ve yasaklan bulunan bir mektup onlara gönderilmiş, fakat onlar bu mektuba uymak yerine hattı nasıl, harfle mi yazılmış yoksa sesle mi irâb olunmuş gibi konularla veya ibaresine dair yahut ne kadar fasih ve belîğ olduğu hususunda benzer şeylerle kitabı tartışmışlar da davet edildikleri veya va’d ve va’îd olundukları meselelere uyma konusunda gayret sarf etmemişlerdir. Allah’ın insanları doğruya iletmesini dilerim. Hiç kuşkusuz Cenâb-ı Hak çok bağışlayıcı, merhametli ve daima lütufkârdır.</p>
<p>Sekizincisi Allah’ın sıfatlarının kıdemi. Bilmelisin ki Al­lah Teâlâ kemâl sıfatıyla vasıflanmış olup her türlü noksanlıktan ve zeval bulmaktan münezzehtir. Onun sıfatları hiçbir yönden veya zaman zaman meydana gelen ve yok olan arazlar şeklin­deki mahlûkatın sıfatlarına benzemez. Bilakis Allah’ın sıfatları kadîmdir, ezelîdir, evveli yoktur; bakîdir, ebedîdir ve âhiri yoktur. Bu bakış hak ehlinin yoludur. Diğer yandan zatî sıfatlarla fiilî sıfatlar arasında farklılığın bulunduğu hususunda ihtilaf olmuştur ancak burada onlar ayrıntılı olarak nakledilmeyecektir. Bizim benimsediğimiz görüşe göre zatî ve fiilî sıfatlar arasında farklılığın olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Zira bize göre tekvin ve benzeri sıfatların kıdemi hakkındaki delil —ki diğerleri bu sıfatların hâdis olduğunu söylemektedir— şu âyettir: <em>“O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah&#8221;tır.</em> ”<sup>28</sup> Allah Teâlâ kendini âlemi yaratmakla methetmektedir. Zâtı ve kelâmı ezelîdir. Zira Onun yaratma (halk) ve yoktan var etme (tekvin) sıfatı hadis olsaydı, bu vasıfları taşımazdı. Şu halde Allah Teâlâ’nın bütün sıfatlarının kadîm, ezelî, bakî ve ebedî olduğu ortaya çıkmış oldu.</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ KISIM: ALLAH TEÂLÂ’NIN FİİLLERİNİN İSBÂTI VE KONUYLA İLGİLİ ESASLAR</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bilmelisin ki Allah Teâlâ kullarının fiillerini, kâmil kudreti ve her şeyi kuşatan inayeti ile yaratandır. Çünkü bu durum O’nun iyiliği, ihsanı, rahmeti ve lütfudur. Yarattıklarına kudret vermesinin dışında onların herhangi bir kudretleri yoktur. Güç sahibini ve ondaki gücü yaratan O’dur. Kadirin kudreti, failin fiili gibidir. Güneşin sıcaklığıyla etki etmesi de buna benzer. Güneşi ve etkisini O yaratmıştır. Zira eğer etki eden (müessir) yaratılmışsa etkisi (eser) de yaratılmış demektir. Fail ve fiilde de durum aynıdır. Yine güneşin [yaratılmış olması gerçeğinin] aksine bir şeyi yapan kişinin (failin) irade sahibi olduğu zannedilmektedir. Halbuki in­sandaki bu irade, irade eden kirmenin iradesinin bir etkisidir. Bu durumda irade eden yaratıldığı gibi iradesi de yaratılmıştır. Yine irade bilmenin bir türüdür diye düşünülürse ilim [bizatihi kendisi ile değil] bir şeyin etkisi ile ortaya çıkar ve bilme bilen kişinin bir özelliğidir. Bilen kişi yaratıldığı gibi özelliği de yaratılmıştır.</p>
<p>Diğer taraftan “fiili yaratan Allah olduğuna göre kendi yarat­mış olduğu şeyin yapılmasından dolayı kişiyi nasıl cezalandırır?” diye sorulursa, buna cevaben “yaratmış olduğu şeyin [yapılmasını] cezalandırdığı gibi cezalandım” denir. Yarattığı şeylerden dolayı cezalandırması, yarattığım cez<u>alandır</u>masından farklı değildir. Allah dilediğini yapar ve “ <em>O yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.<sup>29</sup></em></p>
<p>Sonra kendisi için iman yaratılmadığı halde Allah kâfire imam emretmiştir. Ona imam emretmesi onu yükümlülük altında bı­rakmak içindir. Kâfir için imam yaratmaması ve yine onun için yaratmış olduğu küfür sebebiyle onu cehenneme atması kahr sıfatının tecellisidir. Çünkü O, Kahhâr’dır ve kahhâr sıfatı bunu gerektirir. Diğer yandan Allah mümini ve onun için imam ya­ratmıştır. Aynı şekilde itaat edeni ve itaat etmeyi yaratmıştır. Şu hâlde mümin ve itaat eden kimsenin iman ve itaat konusunda “ben yaptım, ben ettim” deme hakkı yoktur. Buna rağmen Allah Teâlâ’nın iman ve itaat etme işini kişiye izafe etmesi, sırf insanın şerefini yüceltmek içindir.</p>
<p>İtaat Allah’ın yaratmış olduğu bir şeydir; halbuki bunu yaratma zorunluluğu yoktur. Yine Allah kişiye gücünün yetmeyeceği şeyleri de yükleyebilir ve iyi insana azap da edebilir. En iyiyi yapmak O’nun için bir zorunluluk değil­dir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[30]</sup></a> Allah Teâla, mümini, sırf rahmeti ve fazlı sebebiyle cennete koymuştur. Çünkü O, çok merhamet eden, esirgeyen, bağışlayan, kullarını seven, her şeyi bilen hikmet sahibidir. Görmez misin insanoğlunu nasıl da mal sahibi yaptı ve sonra da onlara <em>“Allah a güzel bir borç verecek olan kim var?”</em> buyurdu.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Aslında mal da mala sahip olan kimse de O’nun mülküdür. Bunun nasıl ve niçin olduğu şeklindeki kıyasın ve bu hususu zulüm olarak değerlendirmen, senin şuurunun darhğı ve anlayışının kıtlığındandır. Çünkü sana bunun sırrı açılmamıştır. Buna rağmen Cenâb-ı Hakk’ın konu­munu (emir) mahlûkatına kıyas ediyorsun. O’nun emri yücedir, her türlü kıyastan münezzeh ve mukaddestir ve insanların anla­yışlarının kuşatamayacağı kadar büyüktür. Bundan dolayı Allah Teâlâ anlaşılması çok zor olduğu için insanları, kudretinin sırrına dair kendilerine kapalı kalan hususlar hakkında konuşmaktan menetmiştir. Fakat Allah’ın ilimde derinleşmiş olanları (ulemâ-i râsih) buna muttali kılması hasebiyle bazen onlar için bu hususta bir ikram olabilir.</p>
<p>Sonra bilmeksin ki yaptığın fiil uzvunun hareketi ile meydana gelir. Uzuv da ancak kalpten kaynaklanan bir irade ile harekete geçer. Şayet kalbin iradesi olmasa bu uzuv, belli bir yer ve işte belirli bir harekette bulunamaz ve cansız gibi olurdu. Dolayısıyla fiil ancak kalbin iradesiyle fiil hafine gelmektedir. Eğer kalp olma­saydı uzuvlar cansız olurdu. Şu hâlde iradenin durumu ve fiilin Allah Teâlâ’ya nispet edilmesi, iradenin kalbe nispet edilmesine benzer. Şayet irade kalpte yer almasa ve Allah onu yaratmasaydı aynı şekilde kalp de cansız olurdu. Fakat [Allah’ın lütfuyla] uzuv fiile, kalp de ilahî iradeye kavuşmuş oldu. Nitekim Cenâb-ı Hak iradeyi yaratmış ve kalbe yerleştirmiştir.</p>
<p>Bu nedenle fiil kalbin iradesiyle meydana gelmektedir. Şayet bir kimse “Peki, o halde işlenen suçların diyetleri ve had cezalarının uygulanması, bu suçları yaptığından dolayı kişiye nasıl izafe edilir?” diye sorarsa ona şöyle cevap verilebilir: Haddizatında fiili Allah yaratmış olmakla birlikte kul da onu işlemiştir (kesb). Çünkü Allah Teâlâ âlemi hikmetle yaratmış ve onu sebepler, vasıtalar ve araçlarla idare etmiştir. Aslında her şeyi yaratmış ve onları bir şeye bağla­mıştır ve dolayısıyla her şey [sebepler de müsebbib de] Ondan ve O’nunladır. Dolayısıyla sakın bir şeyin kendi başına ve zorunlu olarak meydana geleceğini kabul edip de dar görüşlü olma! Var­lıkları lütfeden zâtın (vâcibu’l-vücûd) sana verdiğinden başka hangi varlığın ve fiilin var?</p>
<p>Aslında insan fiilinde seçme hakkına sahiptir. Allah Teâlâ kulla­rına ilminin feyzinden de bilgiyi, işitme feyzinden duymayı, basar feyzinden de görmeyi bahşettiği gibi kulun fiili işleme konusunda ona kendi ihtiyarının feyzinden bir tercih hakkı vermiştir. Aynı şekilde varlığının feyzinden varlık da vermiştir. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın hikmetindeki kudretinin nurunu göremeyen kişinin bakışıyla seçme (ihtiyar) vasfı kendi başınalık (istiklâl ve istibdâd) gerektiren bir sıfat olunca bu kişi zanneder ki fiiller ihtiyarîdir ve tamamen kuldan kaynaklanmaktadır. Nitekim Mutezile’nin bakışı böyledir. Yahut kudretin nurunun ortaya çıkmasında hikmetinin nurunu göremeyenler de fiilin kulun kesbi olmaksızın sadece Allah’tan sâdır olduğunu zannederler ki Cebriyye de bu görüşte­dir. Basireti açık olan ârif ise Allah’ın hikmet sahibi ve gücünün her şeye yettiğini, hikmetinin sebeplerin tertibini, kudretinin de bu sebepleri ortadan kaldırıp [sebepsiz yapmayı] gerektirdiğini, dilediğini işleyip dilediği şekilde de hüküm verdiğini bilir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliğinin isbatı ve onun apaçık mucize ve delillerle desteklenmesidir. Bilmelisin ki Allah Teâlâ kendi içi­mizden Peygamberimiz Muhammed Mustafa’yı (sallallahu aleyhi ve sellem) bize göndermiştir. <em>** Allah, müşrikler hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidâyetle ve hak dinle gönderendir</em> ’<sup>32</sup> Aynı şekilde Cenab-ı Hak, Peygamberimizi apaçık mucize ve delillerle desteklemiştir. Örneğin; ay yarılmış, taş kendisine selam vermiş, isyankâr cin taifesinden bir kısmı ona tâbi olmuş, şeytanın uşakları onun risâletiyle ezilmiş, zehirlenmiş koyun dile gelip onunla konuşmuş, duası sebebiyle bulutlardan yağmur yağmış, deve kendisiyle konuşmuş, kuyu suyu onun tükürüğüyle tatlılaşmış, parmaklarının arasından sular fışkırmış, yardımına koşmak için gökten apaçık bir şekilde melekler inmiş ve sayılamayacak kadar çok diğer mucize ve işaretler bahşedilmiştir. Elbette bu mucizelerin en büyüğü ve en yücesi Kur an-ı Kerîm’in indirilmesidir. Fakat onun mucizevi yönü ancak iman ve irfan feyzinden kana kana içen kimselere keşfolunur.</p>
<p>Yine Allah Teâlâ, Hz. Peygamber in (aleyhisselam) kalbini <u>ilhamın</u> mernbaı, <u>dilini </u>ahkâmın kaynağı kılmıştır. Bu nedenle o asla kendi Revasından konuşmaz ve yalnızca takvayı emreder. Getirdiği din ile diğer inanç ve dinler geçerliliğini yitirmiş, kendisine indirilen kitapla da daha önce gelmiş diğer tüm kitapların hükmü ortadan kal­dırılmıştır. Biz bütün nebilere, resullere ve meleklere iman eder ve göklerin meleklerle dolu olduğuna inanırız. Bunların arasın­da yere inen melekler, kerûbiyyûn, ruhâniyyûn, hamele-i ‘arş, kirâmen kâtibin, insanlarla görevlendirilenler, Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, ruhları kabzeden Azrâil, cennetin muhafızları, cehenne­min zebânileri, Mâlik ve Rıdvân vardır. Hepsine inanır, gerçek olduklarını ikrâr ederiz. Bu imandan sonra Peygamberimiz Mu- hammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) son peygamber ölduğuna, onunla nübüvvet kapısının ve perdesinin kapandığına ve onun nübüvvetinden sonra başka bir nübüvvetin olmayacağına inanırız. Dolayısıyla diğer inanç ve dinlere mensup olanlar onun getirdiklerine itaat etmek» boyun eğmek ve daha önce inandıkları şeyleri de terk etmek zorundadırlar. Zira Resulullah’ı takip et­meyen bütün yollar kapalı ve risâletinin dışındaki bütün davetler reddolunmuştur. Selam onun, ailesinin, ashabının ve soyundan gelenlerin üzerine olsun.</p>
<p><strong>Üçüncüsü: </strong>Velilerin velayetlerinin isbâtı ve onların keramet ve keşiflerle desteklenmeleridir. Bilmelisin ki Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetin­den velâyet mertebesine ulaşan kişiler vardır. Onların keramet ve icabet sahibi [duaları kabul edilen] kimseler olduklarına inanırız. Aynı şekilde her peygamberin döneminde kendisine tâbi olan kişilerin kerametleri ve harikulade halleri vardır. Kerametler peygamberlerin mucizelerini tamamlayan olaylardır. Kendisinden kerametler görülen veya harikulade şeyler ortaya koyan kimse şeriatın ahkâmına, helâl ve haramın sınırlarına uymuyorsa bu ki<u>şinin</u> zındık ve ondan sâdır olan hallerin de mekr ve istidrâc olduğuna inanırız.</p>
<p>Yine velilerin gökten gelen sesleri ve bâtınlarından gelen nidaları işitmek gibi çeşitli kerametleri vardır. Ayan onlar için değişir, gönüllerde gizli olanlar onlara keşfolunur, yeryüzü on­lar için dürülür ve bazı olayları olmadan önce* bilirler. Bütün bunlar Resulullah a (sallallahu aleyhi ve sellem) tâbi olmalarının bereketiyledir. Nitekim bir kimsenin Resulullah’a tâbi olmada ne kadar nasibi varsa o oranda Hakka yakınlık (kurbiyet), kulluk ve O’nunla olma hususunda nasibi fazla olur. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “De <em>ki: Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.”<sup>33</sup> “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin.”<sup>34</sup></em></p>
<p>Öte yandan görülen kerametler kişinin doğruluğuna delalet etmediği gibi bir kimseden keramet türü hâllerin görülmemesi de onun doğru olmadığım göstermez. Aksine bazen kendisinden kerametler görülmeyen kişi, kerametleri bulunan kişiden daha faziletli olabilir. Bu meselenin sim, kerameti bulunmayan kişinin y<u>akininin</u> güçlü oluşuna, keramet sahibinin de yakîninin zayıf­lığına işaret [edebilir.] Bu durum Allah Teâlâ’dan bir rahmettir. Ancak bu iki sınıfın üstünde kalplerinden örtülerin kaldırıldığı topluluklar vardır. Onların bâtınları ruhu l-yakînle irtibat halin­dedir ve hakku’I-mübînle marifetin ötesine geçmişlerdir. Dola­yısıyla böyle kimselerin olağanüstü şeylerden medet beklemeye ve Hakk’ın kudretini ve âyetlerini [görmek için özel bir hale] ihtiyaçları yoktur. Bundan dolayı Peygamberimizin ashabından çok azının dışında bu tarz harikulade haller nakledilmemiştir.</p>
<p>Halbuki önceki zatlardan ve doğruluk üzere olan kimi şeyhlerden nakledilen kerametler ise daha fazladır. Çünkü sahabenin bâtınları Peygamberimizle yaptıkları sohbetin bereketi, vahye yakınlıkları ve meleklerin sık sık gelip gitmeleriyle nurlanmıştı. Bu nedenle onlar ahireti görür [gibi yaşamış] ve dünyaya karşı zühdü tercih etmişlerdi. Bunun sonucunda da nefisleri zayıflamış, alışk<u>anlıklar</u>ı kaybolmuş ve kalplerinin aynası cilalanarak pırıl pırıl olmuştu. Bu durumda da kerametler görmeye ve Hakk’ın kudretinin izlerini başkasından dinlemeye ihtiyaçları kalmamıştı.</p>
<p>Yakînde böyle bir mertebeye ulaşan kimse, hikmet âleminin cüzlerini de başkalarının gördüğü İlahî kudreti de görür. Yine ilahî kudreti hikmet perdesinin ardından yahut bilakis apaçık şekilde görür. Şayet Hakk’ın kudreti onun için tecelli eder ve keşfolunursa yabancılık çekmez. İlahî kudretin [tecellilerine alışık olmadığı İçin] yabancılık çeken kimsenin ise bu tecellileri gör­mekten dolayı yakîni artar. Çünkü bu kişi hikmetin [örtüleriyle] Hakk’ın kudretinden perdelenmiştir.</p>
<p>Aynı şekilde biz sâlih rüyanın nübüvvetin kırk altı cüzünden biri olduğuna inanırız.35 Nitekim velilere ve sâlih müminlere uykularında melekût aleminden tecelliler (levâih) ve parıltılar (levamı) keşfolunur. Uykunun ne olduğunu düşündüğünde onun çok ilginç bir şey olduğunu görürsün. Zira uyku Allah’ın apaçık âyetlerinden ve en belirgin kudretlerindendir. Bazen rüyada bir sene sonra veya yıllar sonra —ki bunun sınırı kırk yıldır— olacak şeyler görülür. Böylece Hz. Yusuf’un, Hz. İbrahim ile diğer büyük nebi ve yüce velilerin [rüyayla ilgili] yaşadıkları olayları anlarsın. Bazen de rüyada bir seneden az veya çok daha fazla zaman diliminde olacak şeyler görülür.</p>
<p>Bu husus kişinin manevî basiretle ilgili kabiliyetinin gücüne veya zayıflığına yahut da Allah’ın dilemesine ve iradesine göre değişir. Nitekim Allah Teâlâ Peygamberimize şöyle buyurmuştu: <em>“Hani Allah sana anları uy­kunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi elbette gevherdiniz ve o iç hakkında kirkitinizle çekilirdiniz. Fakat Allah (sizi bunlardan) kurtardı</em> .”<sup><a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[36]</a></sup> Şu hâlde sana gereken Resulullaha güzel bir şekilde <strong>tâbi olmaktır. Böyle yaparsan hidâyetin en üst noktasına ulaşmış olursun. Henüz var edilmemiş olan bir şeyi Allah var etmeden önce sana bildirir ve bu sayede sana Halik, Kadir, ilâh ve Kâhir sıfatlarına sahip, gaybı bilen, gönülde ve kalplerde gizli olanlara muttali olan bir Rabbinin olduğunu gösterir. Ben yalnızca O’na sığınır, O’ndan af ve bağışlanma dilerim.</strong></p>
<p>Abdüllatif Kudsi · &#8211; Hadi&#8217;l-Kulub İla Likai&#8217;l-Mahbub(Kalplerin Allah İle Buluşması) &#8211; ,syf:31-43</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>16 Mü’min, 40/65.</p>
<p>17 Haşr. 59/22.</p>
<p>18 Ta-Hâ, 20/7.</p>
<p>19 Sebe.34/3.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[20]</a> Yunus, 10/107.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[21]</a> Nahl, 16/40.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[22]</a> İsra, 17/16.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[23]</a> Kehf, 18/82.</p>
<p>24 Şûra, 42/11.</p>
<p>25 Fussüet, 41/42.</p>
<p>26 İsra, 17/88.</p>
<p>27.Bakara,2/148</p>
<p>28.Haşr,59/24.</p>
<p>29.Enbiya,21/23</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[30]</a> Abdüllatîf Kudsî burada Mutezile nin teklif-i mâ la yutak ve aslâh alallah görüşlerine karşı cevap vermektedir. Nitekim Mutezile’ye göre, Allah’ın kullarım mükellef kılındıkları şeyleri yapabilecek güçte yaratması; onlar için iyi, doğru ve en faydalı olanı gözetmesi O’nun için vâcib/zonınlu- dur. Ehl-i sünnet ise bu tür zorunlulukların Allaha yüklenmesinin O’nun Kâdir-i Mutlak oluşuyla çelişeceğini söyleyerek aslah ve salah kelimeleri yerine âdetullah ve sünnetullah tabirlerini k<u>ullanmış</u> ve vücûb/zorunluluk fikrini şiddetle tenkit etmiştir. Dolayısıyla onlara göre Allah’ın kişiyi güç yetinmeyeceği şeyle yükümlü tutması fiilen olmasa da aklen mümkün/ caizdir. Zira Allah her şeyin yarancısı, tek maliki ve mu t lak irade sahibidir.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[31]</a> Bakara, 2/245.</p>
<p>32 Tövbe, 9/33.</p>
<p>33 Âl-i İmrân, 3/31.</p>
<p>34 Haşr, 59/7.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[35]</a> ‘‘Müminin sâdık rüyası nübüvvetin kırk altıda biridir.” Buharı, Tabir, 5;</p>
<p>İbn Mâce, Tabir, 1.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[36]</a> Enfal, 8/43.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-sifatlarinin-ve-fiillerinin-ispati/">Allah Teâlâ’nın Sıfatlarının ve Fiillerinin İspâtı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-sifatlarinin-ve-fiillerinin-ispati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlâhi Zâtın İspatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Mar 2025 22:34:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[İstiva]]></category>
		<category><![CDATA[Abdüllatif Kudsi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın zâtının isbâtı]]></category>
		<category><![CDATA[Rüyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Vâcibü’l-Vücud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27695</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu kısım Allah’ın zâtının isbâtı ile ilgilidir. Bunun da kendi­ne mahsus kaideleri olup bunların ilki şudur: Bilmelisin ki din Allah’ın zâtının mahiyeti hakkında hiçbir şey söylememiştir. Dolayısıyla aklın bu konuda düşünmesi lüzumsuzdur. Aslında aklın bu hususta düşünmesine fikrin buna dair hükmü sebep olmuştur, yoksa akıl taklide her şeyden daha müsaittir. Diğer yandan akıl ilahı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/">İlâhi Zâtın İspatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu kısım Allah’ın zâtının isbâtı ile ilgilidir. Bunun da kendi­ne mahsus kaideleri olup bunların ilki şudur:</strong> Bilmelisin ki din Allah’ın zâtının mahiyeti hakkında hiçbir şey söylememiştir. Dolayısıyla aklın bu konuda düşünmesi lüzumsuzdur. Aslında aklın bu hususta düşünmesine fikrin buna dair hükmü sebep olmuştur, yoksa akıl taklide her şeyden daha müsaittir. Diğer yandan akıl ilahı bir delile sahip olduğunu da zanneder. Halbuki sadece düşünceden kaynaklanan bir delile sahiptir ve dilediği yere onunla gider. Yine akıl tıpkı bir köre benzer hatta hak yola karşı tam anlamıyla kördür. Bundan dolayı ehlullah kendi düşüncelerini taklit etmemişlerdir; zira mahlûk, mahlûka ait şeyleri taklit etmez.</p>
<p>Yine bu sebeple onlar [kendi görüşlerini bırakıp] Allah Teâlâ’ya uymaya yöneldiler. Böylece Allah’ı Allah ile tanıdılar. Çünkü Allah kendisi hakkında ne söylemişse öyledir. Yoksa lüzumsuz aklın O’nun hakkında verdiği hükme göre değil! Hayret doğrusu nasıl olur da akıllı kimse bir taraftan düşünceyi doğru ve yanlış olarak ayırırken diğer taraftan düşünce gücünü taklit edebilir? Aksine onun doğru ile yanlış düşünceyle ilgili hüküm verecek bir ayırt ediciye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bunların arası salt düşünce yoluyla ayırması mümkün değildir ve bu hususta Allah Teâlâ’ya ihtiyaç duyması kaçınılmazdır. Nitekim biz de doğru <u>fikr</u>i yanlış olanından ayırt etmede Allah’a iltica ederiz ki onunla hüküm verebilelim. Yine bize istediğimiz bir konuda fikrî bir çabaya ihtiyaç duymadan [vehbî bir] ilim vermesi için de Allaha yöneliriz.</p>
<p>Sûfîler bilgi hususunda Allah’a dayanmışlar ve fikirlerine ge­rektiğinden fazla önem vermemişlerdir. Sahih idrakte düşüncenin ulaşacağı son noktanın, fikrî delillerin duyularla alakalı şeylere dayanıyor olduğunu bilmişler ve duyuların yanıldığı ve kesin bilgi (bedîhiyyât) sunmadığına hükmetmişlerdir. Fakat sonrasında delil getiremedikleri için duyulara dayanan düşünceleri de almak zorunda kalmışlardır. Halbuki Allah Teâlâ’nın “<em>Bütün işler O’na döndürülür.&#8221;</em> buyurduğu üzere her işte Allah’a yönelmek evlâ olduğu gibi ilimde de Allah’a yönelmek gerekmektedir.</p>
<p>Şu hâlde ilim yoktur sadece ilm-i İlâhî vardır. Çünkü ilm-i ilâhı ilimlerin başı ve en değerlisidir. Şüphesiz ilmin değeri malûmun değerine göre artar. Allah Teâlâ bütün varlıkların en yücesi ve en büyüğü olduğuna göre O’nunla ilgili bilgi de aynı şekilde ilimlerin en yücesi ve en değerlisidir. Dolayısıyla sadece Allah alimdir ve her türlü noksanlıktan münezzehtir. Biz ise Allah’ı ve diğer şeyleri bilmede yalnızca Ona tâbi oluruz.</p>
<p><strong>Allah&#8217;ın zatını isbatla ilgili kaidelerin İkincisi</strong> O&#8217;nun varlığını bilmekle ilgilidir. Bilmelisin ki aklın hükmüne göre malûm ya zorunlu (vâcib), ya imkânsız (muhal) ya da mümkündür (caiz). Bu üç şıktan başka şık bulunmadığına göre, malûm eğer yokluğu (‘adem) kabul etmiyorsa vâciptir. Eğer hem yokluğu aynı zaman­da hem de varlığı (vücûd) kabul ediyorsa caizdir. Fakat varlığı hiçbir şekilde kabul etmiyorsa imkânsızdır. Vâcib ve muhal için fail gerekli değilken caiz için gereklidir. Çünkü varlık ve yokluk bizatihi ‘adem ve vücûdu [var ve yok olmayı] kabul eder. Bu konunun ayrıntılı bir şekilde açıklaması şöyledir: Mesela, âlemin sonradan var olduğu kesinse ondan önce yokluğu gerekir.</p>
<p>Bu durumda varlıktan önce yokluk varsa âlemin yokluğu ve varlı­ğı mümkün olup varlığı kendi zâtından kaynaklanmaz, aksine kendi dışındaki şeylerle alakalıdır. Aklın imkanı dahilinde her iki taraf (adem ve vücûd) eşit olduğuna göre [âlemin] varlığın veya yokluğunu tercih edecek birisinin (müreccih) olması gerekir; aksi halde âlem bulunduğu durumda kalıp yok olmaya devam edecektir. Yine âlemin varlığa çıkacağı vakti diğer vakitlere göre belirleyecek birisinin (muhassis) bulunması gerekir; yoksa onun varlığı için belirlenen vakit diğerlerinden daha evla olmazdı. Sonra [âlemin varlığını] tercih eden ve belirleyen kişinin varlığı zâtı itibariyle zorunlu (vâcibu’l-vücûd) olmalıdır. Çünkü eğer varlığı ve yokluğu mümkün (câizu l-vücûd) olursa, kendisini var kılacak bir başka müreccihe ihtiyaç duyar, o da bir başkasına ve bu durum sonsuza kadar böyle devam edip gider veya sonunda varlığı kendinden olan bir zâta dayanır ki O da <u>Allah</u> Teâlâ’dır.</p>
<p><strong>İsbat-ı zatla ilgili kaidelerin üçüncüsü</strong> Allah Teâlâ’nın kıde­minin bilinmesidir. Allah Teâlâ’nın zâtı açısından vâcibü’l-vücûd olduğu sabit ve kesin olunca kıdemi de sabit olur. Kıdemi sabit olunca yokluğu (‘adem) muhaldir; çünkü O’nun varlığını gerek­tiren zâtı ezelde ve ebedde kâimdir.</p>
<p><strong>Dördüncüsü</strong> Allah Teâlâ’nın bekâsını bilmektir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtı açısından vâcibü’l-vücûd olduğu sabit ve kesin olunca bekâsı da sabit olur. O, başlangıcı olmaksızın Evvel, sonu olma­yan Ahir, misli ve benzeri bulunmayan Zâhir ve hayalle idraki mümkün olmayan Bâtın’dır.</p>
<p><strong>Beşincisi</strong> Allah Teâlâ’nın cevher, cisim ve araz olmadığının bi­linmesidir. Yukarıda söylediklerimiz göz önünde bulundurulursa bilinmelidir ki bir kimsenin Allah’ı cevher, cisim ve araz şeklinde isimlendirmesi doğru değildir. Bunların tümü, Allah Teâlâ hak­kında kullanılması mümkün olmayan manalardır. Yine bu gibi şeylerle O’nu isimlendirmek hem dil hem de din açısından caiz değildir. Dil açısından bakıldığında lafız vazolunduğu anlamın dışında kullanılmış olur. Şeriat açısından ise tevkife riayet Allah’ı isimlendirmede şarttır.<sup>5</sup> Nitekim Allah Teâlâ ilaçlan bildiğinden &#8216;dolayi ne tabib; helâl, haram, hudûd ve ahkâmı bildiğinden dolayı ne de fakih olarak isimlendirilebilir. Bu isimlerde tevkif olmadığı için Cenâb-ı Hakk’ı bunlarla isimlendirmek caiz değildir. Nasıl olsun ki! Bunlar terkîb ve sonradan var olma (hudûs) anlamlarını akla getirmektedir. Dolayısıyla bunların Allah hakkında kulla­nılması kesinlikle caiz değildir.</p>
<p><strong>Altıncısı </strong>Allah Teâlâ’nın mekândan münezzeh olduğunu bil­mektir. Cenâb-ı Hak ezelde kevn ve mekandan, dehr ve zamandan önce azamet ve celâl sıfatlarıyla tek olarak vardır. Çünkü mekân Allah’ın yarattığı cevherlerden ve cisimlerden oluşmuştur. Dehr de Allah’ın belirlediği zaman ve vakitlerden ibarettir. Bunların hepsi hudûs özelliğini taşır. Biz ise zaman ve mekânı Allah’ın bize tanıtmasıyla biliriz. Nitekim O dileseydi bizi zaman ve mekânı bilemeyecek şekilde yaratırdı. Bizi mekânda yarattı, dilese mekân olmaksızın yaratırdı. Böylece biz aklımızın hükümlerinden ha­reketle bir mekân olmadan var olmayacağımızı öğrendik. Bu hükümleri ise onlardan yola çıkarak ma’kûlü anlamamız ve malûm olanı bilmemiz için hazırladı. Dileseydi hükümleri bizim için hazırlamazdı. O’nun kudret âlemleri sınırsızdır ve dilemesinin (meşîet) şaşırtıcılıkları gizli değildir. Sahip olduğumuz ilim de akıl da O’nun âlemlerinden bir âlemdir. Diğer yandan “Allah Teâlâ dileseydi bizi mekânsız yaratırdı” şeklindeki sözüm imkânsızmış gibi düşünülmesin. O, mekânı da mekansız yaratmıştır. Çünkü mekânın mekânı olsaydı bu durum teselsüle sebep olurdu. Sen kudreti aklınla sınırlayamazsın. Zira aklın gücü ancak hikmeti siniri andırabilir fakat kudreti sınırlandıramaz.</p>
<p><strong>Yedincisi</strong> Allah’ın cihetten münezzeh olduğunu bilmektir. Yukarıda zikredilen hususlardan öğrendik ki Allah Teala kainatta bir cihet üzere bulunmaz. Çünkü mekan ve mekanda yaratılanlar O’nun eseridir ve yine hem zaman hem de takdir edilen şeylerin hepsi O’nun âlemlerinden bir alem olup kudretinin büyüklü­ğünün küçücük bir örneğidir. Şu halde zaman, mekan, O nun mülk, şehadet ve hikmet âlemlerinden zuhura getirdiği şeyler böyle bir zâtı nasıl kuşatıp sınırlandırabilir?</p>
<p>Bize ihsan edilen ve kendisiyle tasarrufta bulunduğumuz akıl bu âlemle ilgili işlerden sorumludur. Dolayısıyla arştan yere ka­dar olan âlem ve bu âlemi anlayan, kavrayan, bilen, cisimlere, cevherlere ve arazlara ayıran akılla beraber bunların hepsi O’nun âlemlerinden biridir. Yine bu âlemin görüntüsü, ihtiva ettiği şeyle­rin suretleri olup bunları akıl sahipleri kavrayabilirler. Bu suretler arasında ise yer, gök, su, ateş, hava, arş, kürsü, cinler, ins<u>anlar,</u> felekler, melekler, renkler, kevnler, gök <u>cisiml</u>eri, güneş, ay ve gök katmanlarının derinliklerinde bulunan yıldızlar yer almaktadır. Hardal tanesi kâinata nispetle ne kadar küçükse bunlar da ilahı azamete nispetle o denli daha küçük ve daha önemsizdir. Bunları duyup anladığına göre Allah Teâlâ, âlemin dâhilinde mi yoksa hâricinde midir kıyasım kalbinden söküp at. Sen ne kadar küçük­sün, sen gerçekten çok küçüksün ve ilmin de oldukça küçüktür! Şayet basiret gözünü açabilseydin yaptığın kıyastan, fikrinden, vehminden, hayalinden dolayı mahcup olurdun.</p>
<p>Ey bilgisi az ve görüşü dar kişi! Kendin gibi düşüncenin de ancak belli sınırlan vardır ve kuşatılabilecek şeyleri üretir. Ey yönlerle kuşatılan kimse! ilmin ancak bu yönlere bağlı olarak hüküm verebilir ki onlar da âlemin cüzleridirler. Böylece sen âlemin Allah’ın azametine nispetle ne kadar küçük olduğunu öğrenmiş oldun. Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir.</p>
<p><strong>Sekizincisi </strong>Allah Teâlâ’nın görülebilmesi hakkındadır. Pey­gamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah nurdan doksan dokuz perde ile Örtülüdür. Şayet bunlardan birisi bile açılacak olsa yüzünden (zat) yayılan nurlar ulaştıkları her şeyi yakıp yok ederdi.’*<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[6]</sup></a> Dolayısıyla Allah’ın bu dünyada gözle görülmesi imkânsızdır; çünkü bu âlem fanî, âhiret ise bakîdir. Öte yandan bu hadis iki şekilde anlaşılabilir: Hadiste de belirtildiği üzere bu perdelerden biri açılmış olsaydı her şeyi yakmış olurdu [yakmadığına göre açılmamıştır ve dolayısıyla rü’yetullah müm­kün değildir.] Bu açıdan bakarak rü&#8217;yeti inkâr eden kimse için hadis delildir. Aynı şekilde hadis rü&#8217;yete inananlar için de delildir.</p>
<p>Şöyle ki: Resulullah bu perdelerin açılmasının yakmak ve ifnâ etmekle bilinebileceğini söylemiştir. Kul karâr yurduna (dâru’l- karâr) yerleşip bekâ ve istikrar elbisesini giydiğinde ardından nurlar denizinde yüzmeye başlayıp sıdk makamına (mak adü’s- sıdk) ve vuslat yaygısına oturduğunda fena ve zevâl olma bağından kurtulur, işte o zaman perdeler açılır, Allah’ın azameti (sübuhât) tecelli eder ve kul yanmaktan ve fenâ bulmaktan emin olacağı bir mahalle kavuşur. Artık dünyevî sıfatlar özellik değiştirir, tecelli kadehleri her doldurulduğunda kul daha fazlasını ister. Şu hâlde kalpler Allah Teala yı dünyada iman nazarıyla, gözler de âhirette iyan nazarıyla apaçık görür. Nitekim Peygamberimiz “Sizler Rabbinizi kıyamet gününde, dolunayın olduğu bir gecede ayı gördüğü gibi görürsünüz ve O’nu görme hususunda birbirini­zin görmesine engel olmazsınız”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[7]</sup></a> buyurmuştur. Hadiste görme yönü benzetilmiş yoksa görünen görünene benzetilmemiştir. [Yani benzetme dolunay gecesinde ayın net görünmesi açısından yapılmış yoksa Cenâb-ı Hak aya benzetilmemiştir.]</p>
<p>Âlimlerden bazılarının dünyada ihne’l-yakînden nasibi vardır. Onlardan mertebeleri daha yüksek olanların ise ayne’l-yakînden nasiplen vardır. Nitekim içlerinden bazısı “Kalbim Rabbimi gördü”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[8]</sup></a> demiştir. Yine iman hususunda daha önce bulunduğu mertebeden daha ileri bir mertebe kendisine açılınca Harise “Ger­çek bir mümin oldum”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[9]</sup></a> derken bu anlamda Mu az b. Cebel de “Geliniz bir saat iman edelim&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[10]</sup></a> demiştir. Bu husus imanın yük­selmesine, artmasına ve eksilmesine işaret etmektedir. Âlimlerden bir kısmı imanın artacağına veya eksilebileceğine inanırken bir kısmı da imanda artma ve eksilme olmayacağını söylemişlerdir. Bu husustaki her bir sözün kendine göre bir manası ve yorumu vardır. Zâhid ve muttaki âlimlerden bir grup için ayne’l-yakîn söz konusu olabilir ve bu takdirde onlara göre rü’yet aynî [bizatihi gözle görme şeklinde] olacaktır. Kıyamet gününde de onların rü’yet hususunda ulaşmış oldukları mertebeleri daha da artar.</p>
<p>Ey ru&#8217;yeti inkâr eden kişi! Mesele senin anladığın gibi değildir. Çünkü sen görmenin ancak uygun bir mesafe ve hava şartlarının müsait olması koşuluyla gözbebeğinden yayılan ışıklar vasıtasıyla gerçekleştiği şeklinde anlıyorsun. Senin anladığın bu saha mülk ve şehadet âlemiyle alakalıdır. Halbuki göz ve gözbebeği, kıyamet gününde bizim dünyada anladığımız tabiatları üzere kalmayıp değişir. Kudret hikmete, hikmet kudrete, kalp göze ve göz kalbe açılır. Yine hava ve ışıklar senin anladığından başka olup renkler ve kevnler de senin alıştığından ve bildiğinden farklı olacaktır.</p>
<p><em>O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve in­sanlar bir ve Kahhâr (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Allah&#8217;ın huzuruna çıkarlar.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[11]</strong></sup></a></em></p>
<p>Ey mülk ve şehadet âleminde sınırlı kalmış kişi! Melekût ve gayb âlemine yüksel; perdelerden, araç, gereç ve aletlerden kurtul ve Allah’a iman ettim, de. Hiç kuşkusuz müminler Allah’ı göreceklerdir. Kâfirler ise Kur’ân’ın haber verdiği ve doğruluğuna apaçık burhan ve delil getirdiği üzere O’nu görmekten alıkonul­muşlardır. Bu alan başlı başına bir ilimdir ve dünyada bu sahayı bilen nice âlimler vardır. Gel sen onları ara ve onlarla birlikte bulun ki bereketleri seni kaplasın; basiretin açılsın da kudretin hikmete nasıl yol bulduğunu bilesin. Böylece işittiğin her şeyi bizatihi görür ve müşahede edip “ <em>Gözler O’nu idrak edemez. O gözleri idrak eder”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup><strong>[12]</strong></sup></a></em> âyetini [rü’yet hususunda] delil getirmezsin; çünkü bu âyette rü’yeti imkânsız kılan bir delil yoktur.</p>
<p>Bilmelisin ki âhirette göz dünyadaki kalp mesabesindedir. Kalp bilir ve görür fakat idrak edemez. Çünkü idrak başkadır, görmek başkadır. Allah kalp tarafından görülür ve bilinir fakat idrak edilemez. Aynı şekilde kıyamet gününde gözle görülür fakat idrak olunamaz. Zira O, idrak edilemeyecek kadar yücedir. Aynı zamanda idrak bir şeyde bulunma, beraber olma (iştirak) gibi anlamları ifade eder. Cenâb-ı Hak ise birdir; eşi, benzeri ve dengi yoktur,</p>
<p><strong>Dokuzuncusu </strong>Allah Teâlâ’nın bir olduğunu (vahdaniyet) bilme hakkındadır. Tevhid ve tenzihi doğru kalp bilir, selim akıl buna hükmeder ve derin ilim sahibi (râsih) âlimler de Allah’ın kendisi için şahitlik ettiği şeye şahitlik ederler. Nitekim <em>“Allah,           </em><em>melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O’ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.</em> ”<sup>13</sup> Allah yücedir ve O’ndan başka ilah yoktur.</p>
<p>Yine O’nun zıddı, eşi, benzeri, misli, çocuğu, babası, yardımcısı ve dengi söz konusu değildir. Vehimler Allah’ın azametinin key­fiyetini idrak edemez; zihinler kibriyâsının yüceliğine ulaşamaz; tesir, tağyir, elemler, hastalıklar, uyuklama, uyku, ayrılık ve bir araya gelme O’nun mukaddes zâtını değiştiremez. Hak Teâlâ vesveselerin akla getirdiği ve duyuların şekillendirdiği şeylerden yücedir; kıyasın hüküm verdiği şeylerden büyüktür. Hiçbir hayal O’nu tasvir edemez ve hiçbir örnek O na benzemez. Zeval bulmak asla O’na arız olmaz. O’nun için intikal söz konusu değildir. Yine hiçbir fikir O’na ulaşamaz ve hiçbir zikir O’nu kuşatamaz. Allah Kayyûm’dur, ezelîdir, daimî ve ebedîdir. O&#8217;nun ezeli olması ne zaman” sorusu, ebedî olması da ne zamana kadar sorusuyla sınırlandırılamaz. Her türlü tağyir ve tesirden uzaktır. “Nerede ve hangi zamandadır?** diye sorarsan Allah zaman ve mekandan öncedir. “Nasıldır?” diye sorarsan O, ona benzeme ve dengi ol­manın ötesindedir. Eğer delil istersen gözle görme (iyân), bilgiden (haber) daha güçlüdür; beyan istersen kâinatın zerreleri beyan ve burhandır. Allah evvel, âhir, bâtın ve zahirdir. Başlangıçlar (evâil) ve sonlar (evâhir) O nun ezeliyet ve ebediyetinde kaybolmuştur.</p>
<p>Onuncusu teşbihi nefyetme hakkındadır. Allah Teâlâ <em>“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir <sup>14 </sup></em>buyurmaktadır. Bir olan zâtının varlığı mekân, yön ve benzerleri gibi hakkında caiz olmayan her şeyden münezzeh olduğu şen ve aklî delillerle senin için sabit olduğuna göre âyet ve hadislerde geçen sıfatlarla ilgili istiva, nüzul, el, ayak, tereddüt ve hayret (taaccüb) etme ve diğer şeyleri teşbih ve ta’tîl ile değerlendirme. Bütün bunlar tevhidin delilidir. Şayet bunları Allah Teâlâ ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermemiş olsalardı akıl, bu sahanın etrafında bile dolaşmaya cesaret edemez, yine akıl sahibi kimselerin akıllan ve zekâları bunları anlayamazdı. Allah Teâlâ kullarına haber verdiği şeylerle onlara yalanlaşmış, izhar ettikleriyle kendisine işaret etmiş, vech-i kibriyâsını örten perdelerden birini kaldırarak azamet ve yüceliğinin heybetinden az bir şeyi göstermiştir. O’nun sıfatlarıyla ilgili bütün haberler ilahı tecelliler, keşifler ve yüce lütuflardır. Bunları anlayan anla­mış, anlamayan da anlamamıştır. Sana yakın olduğu halde Allah Teâlâ’dan teşbih yoluyla uzaklaşma ve ta’tîl yoluyla da yaklaşmaya çalışma. İstivâyı mutlak olarak anla ve nasıl olduğunu düşünme. Diğer sıfatlarda da durum böyledir.</p>
<p>Ebû Bekir eş-Şibli&#8217;ye (rahimehullah) Allah Teâlâ’nın &#8221;<em>Rah­man arşa istivâ etti&#8221;15</em> ayetinin anlamını sorduklarında “Rahman ezelî, arş ise sonradan yaratılmıştır&#8221; cevabını vermiştir. O, böyle söyleyerek bir taraftan Hakk&#8217;ın [ezelî| varlığını kabul ederken diğer taraftan da O’na mekan atfetmeyi nefyetmiştir. Zira Allah zâtı ile mevcuttur, eşya be tümüyle O’nun hikmeti üzere dilediği şekilde mevcuttur. Yine İmâm-ı A’zâm hazretlerine istivanın anlamı sorulduğunda &#8220;Kim Allah Teâlâ gökte mi yoksa yerde midir? derse kâfir olmuştur” şeklinde cevap vermiştir. Çünkü bu söz Allaha ait bir mekânın olduğunu akla getirir. Hakka ait bir mekânın bulunduğunu vehmeden kimse müşebbihe [Allah’ı mahlûkata benzetenlerden] olur. Aynı soru imam Malik haz­retlerine sorulduğunda “İstivanın Kuran’da yer aldığı malûm keyfiyeti ise meçhuldür. İstivaya <u>inanmak</u> vacip, onunla ilgi­li soru sormak ise bid attır” demiştir, <u>imam</u> Şafiî hazretleri de &#8220;İstivâ teşbih o<u>lmak</u>sızın Allah Teâlâ’nın haber verdiği gibidir, temsil olmaksızın da doğrudur. Nefsimi onu <u>anlama</u> konusunda eksik görüyorum ve bu konuya dalmaktan kendimi bütünüyle  alıkoyuyorum” demiştir. İmam Ahmed b. Hanbel hazretleri ise “İstiva zannedildiği şekilde değil Allah Teâlâ’nın haber verdiği  şekildedir” demiştir.</p>
<p>Dört imamın konuyla ilgili görüşleri böyledir. Her kim imam­lar arasında sahih itikad konusunda bir ayrılığın bulunduğunu zannederse onlara en büyük iftirayı atmış, haklarında suizanda bulunmuş hatta edebe aykırı davrandığından gazabı hak etmiş olur. İmamların sıfatlarla ilgili âyet ve hadislerde vârid olanların tümüne yönelik itikadları böyledir. Sen de aynı şekilde bütün sıfatlarda onların benimsedikleri görüşlere uymalısın.</p>
<p>Abdüllatif Kudsi · &#8211; Hadi&#8217;l-Kulub İla Likai&#8217;l-Mahbub(Kalplerin Allah İle Buluşması) &#8211; ,syf: 21-31</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>2.Saff, 61/4.</p>
<p>3.Bakara, 2/282.</p>
<p>4.Hud,11/123</p>
<p>5 Allah’ı isimlendirmede O’nun bildirdiği isimleri kullanmaya <em>tevkifi</em> denir.İlahî isimlerin tevkîfî olduğunu kabul eden âlimler, övgü iride etse bile naslarda yer almayan kavramların Allah’a nispet edilmesine karşı çıkmış­lardır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[6]</a> Benzer bir hadis için bkz. Müslim, iman, 293; îbn Mâce, Mukaddime, 13.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[7]</a> Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, <u>İman,</u> 299, Zühd, 16.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[8]</a> İmam Gazzâlî, <em>İhyâu ulûmiddin,</em> <u>(Kahir</u>e 1969), <u>ITT,</u> 14.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[9]</a> İbn Ebû Şeybe, <em>el-Musannef,</em> (Riyad 2006), 15/623, no. 31063.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[10]</a> Buharı, iman, 1.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[11]</a> İbrahim, 14/48.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[12]</a> Enam, 6/103.</p>
<p>13 Âl—i Imrân, 3/18.</p>
<p>14 Şûra, 42/11.</p>
<p>15 Tâ-Hâ. 20/5.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/">İlâhi Zâtın İspatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
