<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abdulkadir Badıllı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/abdulkadir-badilli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 25 Aug 2016 14:17:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Abdulkadir Badıllı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bediüzzaman ve Sultan 2.Abdülhamid Han</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2016 12:09:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Badıllı]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman ve Sultan 2.Abdülhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman'ın 2.Abdülhamid'e Karşı Tutumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12437</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Bediüzzaman’ın hürriyet hakkındaki ilk nutkunun son bölümünde Sultan Abdülhamid’in ismi ve ahvâli geçmesi münasebetiyle; Bediüzzaman’ın tımarhaneye ve tarassuthaneye zahiren onun tarafından sevk edildiği veya onun namına Mabeyn hükûmetinin tedbiriyle o gibi muameleler ona reva görüldüğü ve şark’tan Medreset‑üz‑Zehra’sı için Padişaha müracaat azmiyle gelmişken, hiç bir mülayim karşılık görmediği, fikir ve düşüncelerine cevab verilmemekle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/">Bediüzzaman ve Sultan 2.Abdülhamid Han</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/attachment/65434/" rel="attachment wp-att-12440"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12440" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/65434.jpg" alt="Bediüzzaman ve Sultan 2.Abdülhamid Han" width="371" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/65434.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/65434-300x214.jpg 300w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman’ın hürriyet hakkındaki ilk nutkunun son bölümünde Sultan Abdülhamid’in ismi ve ahvâli geçmesi münasebetiyle; Bediüzzaman’ın tımarhaneye ve tarassuthaneye zahiren onun tarafından sevk edildiği veya onun namına Mabeyn hükûmetinin tedbiriyle o gibi muameleler ona reva görüldüğü ve şark’tan Medreset‑üz‑Zehra’sı için Padişaha müracaat azmiyle gelmişken, hiç bir mülayim karşılık görmediği, fikir ve düşüncelerine cevab verilmemekle beraber, müracaatlarına bir ilgi gösterilmediği halde; hakikat ve gerçek olarak Bediüzzaman’ın ona karşı tutum ve davranışı, yahut onun hakkındaki fikir ve düşünceleri hangi merkezde olduğu hakkında bir fasıl açarak mahiyetine bakacağız:</p>
<p><strong>1-</strong> Meşrutiyetin ilanının ilk günlerinde söylediği nutkunun son bölümünde: “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan HALİFE-İ PEYGAMBER” (malumdur ki; 24 Temmuz 1908&#8217;de ilan edilen Meşrutiyet&#8217;in ilk birinci senesinde ta 26 Nisan 1909&#8217;a kadar Sultan Abdülhamid&#8217;in padişahlığı devam etmiştir) demek suretiyle onun şahsiyet ve makamının ne olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>2- </strong>23 Mart 1909&#8217;da gazetelerde intişar eden “Dağ meyvesi acı da olsa devadır” başlıklı makalesinin yedinci maddesinde: “Hilâfete dair bir rü&#8217;yadır. Âlem-i menamda padişah&#8217;ı gördüm, dedim: Sen zekât-ül ömrü, Ömer-i sani mesleğinde sarfet! Ta ki, Meşrutiyet riyasetine lâzım ve bi&#8217;atın manası olan teveccüh-ü umumiyeti kazanasın! (Ömer-i Sani: Ömer bin Abdülaziz-i Emevi&#8217;dir ki, adalet ve hakkaniyetçe Hz. Ömer&#8217;e (R.A) çok benzediği için ona “Ömer-i sanî” lakabı verilmiştir. Ecnebi devletlerdeki adalet demek, kendi, milletdaş ve vatandaşları arasında kanun hakimiyetlerini esas tutmak, herkese müsavat olduğunu hatırlatmak istemektedir. Yoksa müslümanlara karşı, yani devlet olarak bir İslam devletini kendi devlet ve milletleri gibi tutan bir adaletleri demek değildir.) Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim, siz de ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz? Nerede sizde onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk? Ben dedim: Bizdeki tenebbüh-ü efkâr-ı umumî ve tekemmül-ü mebadî ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlub olan adalet ve terakkiyi intac edebilir.</p>
<p>Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu isbat eder. O dedi: Nasıl yapacağım? Dedim: İstibdad, kalb-i memalik olan İstanbul’da kan bırakmadığından, hüsn-ü niyeti göster. PÜR ŞEFKAT İLE MEŞRUTİYETİ kansız kabul ettiğin gibi, menfur olmuş yıldız’ı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebaniler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkıkîn-i ulemayı doldurmak ve yıldız’ı darülfünûn gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti mevki-i hakikisine is’ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za’f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti servet ve iktidarınla tedavi etmekle yıldız’ı süreyya kadar âlâ et. Tâ hanedan-ı osmanî ol burc-u hilâfette pertevnisar-ı adalet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeye iktisad et, tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin. MADEM Kİ İMAMSIN! Birden uyandım, gördüm ki; asıl bu âlem-i yakaza rü’yadır. Asıl uyanmak (uyanıklık) ve hakikat o rü’ya imiş&#8230; (23)</p>
<p>İşte Bediüzzaman Hazretleri, rüya diye tavsif ettiği ve onu gazetelerde bir çeşit açık mektup tarzında neşrettiği ve onun sonunda: “Asıl uyanıklık ve hakikat o rüya imiş..” dediği makalesinde, merhum Sultan Abdülhamid&#8217;in şahsiyeti İslam halifesi olduğunu ve Hz. Osman&#8217;a (R.A) benzer bir tarzda; elinde gücü, kuvveti, askeri varken; kan dökülmemesi için, Jön Türklerin ve İttihatçıların Selanik&#8217;ten doğru 21 Temmuz 1908&#8217;de kendi başlarına hazırlayıp ilan ettikleri anayasaları ve müteakiben Manastır&#8217;da yer yer hadiseler çıkararak, işi kuvvete döktükleri sırada, Sultan Abdülhamid&#8217;e bağlı kuvvetler, ordu ve askerlerin başındaki yüksek rütbeli amirler, defalarca ona yalvararak karşı koymaları için izin istedikleri halde; sonunda 31 Mart hadisesinde Yıldız Sarayı&#8217;nı çeviren Hareket Ordusu&#8217;na karşı bilhassa onun tüfekçi başısı Arnavut Halil Bey ayaklarına kapanıp hüngür-hüngür ağlayarak izin istediği halde, onun merhamet ve şefkatı kan dökülmeye rıza göstermemesi neticesinde, Hareket Ordusu şehri işgal ettikleri gibi, Padişah&#8217;ın Tüfekçi başısını yakalayıp, getirip O&#8217;nun sarayının bahçesinin kenarında asmaları gösteriyor ki: “Bediüzzaman&#8217;ın: “PÜR-ŞEFKAT İLE MEŞRUTİYET&#8217;İ KABUL ETTİĞİN GİBİ&#8230;” ifadesi hakikate dayanmaktadır.</p>
<p>Ayrıca bu hakikatli rüyanın şu paragrafında da, Bediüzzaman: “Menfur olmuş yıldız’ı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebaniler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkıkîn-i ulemayı doldurmak ve yıldız’ı darülfünûn gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti mevki-i hakikisine is’ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za’f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti, servet ve iktidarınla tedavi etmekle yıldız’ı süreyya kadar i&#8217;lâ et. TÂ HANEDAN-I OSMANÎ OL BURC-U HİLÂFETTE PERTEVNİSAR-I ADALET OLABİLSİN.” demek suretiyle; Osmanlı Hanedanının ebedi kalması ve daima hilafet burcunda kalarak, etrafında adalet saçmak için Halife&#8217;ye yol gösteriyor, irşad ediyor, diyor ki;</p>
<p>Yıldız Sarayı&#8217;nda çöreklenmiş paşaları değiştir. Çünkü onlar, senin Hilafet makamının adına Zebani gibi millete zulüm etmeye halkı ta&#8217;zip etmeye alışkındırlar. Onları de&#8217;fet&#8230; ve yerlerine hakikatli yüksek alimleri yerleştir. Böylelikle Yıldız Sarayı&#8217;nı ilim ve irfan, feyz, rahmet ve adalet saçan bir üniversiteye çevir. Bunun yanında ne kadar servet ve iktidarın varsa, milletin kalp hastalığı gibi olan za&#8217;af-ı diyaneti ve kafa hastalığı olan cehaleti tedavi etmeye sarf eyle.</p>
<p>İşte bu hakikatli sözlerle Bediüzzaman&#8217;ı, Osmanlı Hanedanına -Halifelik itibariyle- karşı ne kadar muhabbetli ve hürmetli ve samimi olduğunu göstermeye kafîdir. Ayrıca yine, paragrafta, hilafeti hakiki ve layık mevkiine yükseltmenin bir amili de dini ilimleri ihya etmeye bağlı olduğunu hatırlatmakla, bir gaye-i hayali olan Medreset-üz Zehra&#8217;sını Padişah&#8217;a bu suretle yeniden hatırlatmış oluyor. Anlaşılıyor ki Bediüzzaman, Abdülhamid&#8217;e istibdat ve zülum isnad etmekten daha ziyade emri altında bulunan paşaların zebani gibi millete zulmettiğini ve istibdat yaptıklarını ifade ediyor. Bu husus tarafımızdan dikkate alınmalıdır. Müstebit ve zalim olan Abdülhamid değil, kraldan fazla kralcı kesilen bir kısım İttihatçı paşalardı.</p>
<p><strong>3-</strong> “Şark, ulema ve meşayih ve rüesa efradına Meşrutiyet&#8217;e dair telkinatıdır.” başlıklı yazısında Padişah Abdülhamid için şöyle diyor: “&#8230;Şimdiye kadar padişaha iktida ettiniz ki; milletin vahşetinden dolayı, tedennî ve inkirazın mahkumu olan kuvvet ve cebri millette isti&#8217;mal lüzum gördünüz. Şimdi de PADİŞAH YİNE SİZE İMAMDIR, iktida ediniz ki, o ömr-ü ebediye mazhar olan ma&#8217;rifet ve adaleti ile milletini idare edecek. Elhasıl: Efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı. Siz de o eski ve köhneleşmiş ağalık abasını bir hulle-i adalete tebdil ediniz!&#8230;” ifadesiyle Bediüzzaman Hazretleri Padişaha ve hilafet-i İslamiye cihetinden halifeye, şarklı vatandaşlarını, itaate i&#8217;tidale, iktidaya davet etmekle beraber; Meşrutiyet dönemi icabatından olan ma&#8217;rifet ve akıl yolunda yürümelerini, zulüm, tağallüb ve cebri bırakmalarını, milleti istihdam etmek değil, ona hizmet etmelerini tavsiye ediyor ve Meşrutiyet şerefinin esasını yine Padişah Abdülhamid&#8217;e veriyor.</p>
<p>Aynı yazının devamında ise, şöyle diyor: “İstibdadın ma&#8217;den ve menbiti olan şeref ve haysiyet ve i&#8217;tibari rütbeten istimdat ve milleti istihdam&#8230; ve hatır ve tahakküm ve tarafdarî rabıta etmekdir ki; Vahşetin ağalığı budur. Ümmül-ağavat olan Yıldız&#8217;da, Ebi-l ağavat olan Sultan Abdülhamid bu ağalıktan vazgeçti. Nerede kaldı başka sivri sinekler!&#8230;”(24)</p>
<p>Burada gerçi Bediüzzaman, Şark&#8217;taki ağalık ve zorbalığın şeref ve haysiyet cihetiyle milleti istihdam etmeklik şekline vurması içinde, Sultan Abdülhamid&#8217;in ismi de bilmünasebe geçmektedir. “Ağaların Babası” şeklinde bir ta&#8217;bir vardır&#8230; ve gerçekten de Sultan Abdülhamid, bir zamanlar Şark&#8217;taki âşairi kendisine, dolayısıyla Osmanlı saltanatına bağlamak maksadıyla büyük aşiret reislerine, kimisine paşalık, kaymakamlık&#8230; kimisine binbaşılık vermişti. Neticesinde o aşiret çöl paşalarının çok zulümleri ve vahşetleri vaki&#8217; oldu. Fakat bu, Sultan Abdülhamid&#8217;in, o zamanki şartlara göre devlet idaresindeki bir siyasetiydi. Yanlış ve hatalı olabilirdi. Ama padişahın, o reislere paşalık ve rütbeler bahşederken, “gidin millete zulmedin, yağma edin” şeklinde bir emri, işareti yoktu ki o suçların tamamı ona yüklensin, O&#8217;nun niyeti dağınık, dağ ve derelerde yaşayan o reislere birer rütbe vererek, hükümete karşı itaatlerini temin idi. Ayrıca, Üstad Bediüzzaman aynı yazısında “Sultan Hamid bu ağalıktan vazgeçti” diyerek onu bu suçtan tebrie etmektedir.</p>
<p><strong>4-</strong> 31 Mart 1909&#8217;da Divan-i Harb-i Örfi&#8217;deki müdafaatının Onbirinci cinayetinde, Sultan Abdülhamid&#8217;le ilgili kısmında şöyle der: &#8220;İstibdatlar umumen sultan-ı mahlûa isnad edildiği halde, onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O ŞEFKATLİ SULTANA boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim.&#8221; Bediüzzaman “İSTİBDATLAR UMUMEN SULTAN-I MAHLÛA İSNAD EDİLDİĞİ HALDE&#8230;” sözüyle Jön-Türk hareketinin başladığı zamanlar, başta Namık Kemal, Ziya Paşa ve sonra Mehmet Akif gibi mücahid, edib şairler, hürriyetperverler, Sultan Abdülhamid&#8217;e şiddetli hücum ettikleri ve bütün istibdat ve tahakkümleri onun şahsından bilip itiraz ettikleri bir gerçektir. Lakin Üstad Bediüzzaman ise; “&#8230;isnad edildiği halde” diyor. Yani gerçek olarak değil, belki o zamanlar öyle telakki ve kabul ediliyordu demek istiyor.. ve “O şefkatli sultana boyun eğmedim” sözüyle Sultan Abdülhamid&#8217;in şefkatli, merhametli ve dindar bir insan olduğunu kaydediyor.</p>
<p>Ayrıca da Bediüzzaman Hazretleri o zamanki en heyecanlı nutuk ve makalelerinde hiçbir zaman Sultan Abdülhamid&#8217;in şahsiyetine, makamına ve şahsi, insanı ahvaline -sair hürriyetperver mücahidler gibi- hakaretamiz, haysiyet kırıcı sözlerle ilişmemiştir. Hücum etmemiştir. Ancak nasihat tarzında bazı şeyler söylemiştir. 5‑ Meşrutiyet’in i’lânından iki sene sonra, 1910 yılının sonu ve 1911 yılının başında te’lif ve tab’ettirdiği “Münâzârat” isimli eserinde, istibdat ve meşrutiyeti ta’rif ederken, Sultan Abdülhamid’in bahsi münasebetiyle şöyle der:“&#8230; Zira sabıkta Padişah kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu. Biçare milletin halini anlamıyordu.. Veyahut za’f‑ı kalb ve kuvvet‑i vehm ile anlamak istemiyordu. Yahut mütehevvisane ve mütekeyyifane ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmağa müsait değildi&#8230;”(Burada Sultan Abdülhamid’in şahsiyyetine zâhirde bir ta’riz görünmektedir.</p>
<p>Lâkin dikkat edilirse, birkaç ihtimali birden nazara veriyor. En baştaki ihtimal, “kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu” ifadesiyle; Mabeyn’deki paşaların aldatmaları veyahut onu bir çeşit ablukaya almalarıyla “Mahbus gibi” yani sağını solunu tam ma’nasıyla haberdar olarak bilmiyordu. Aldığı malumat da “Mabeyn”den geçerek kendisine ulaşmaktaydı.Âhirdeki ihtimal ise; Onun beşerî ve insanî ve fıtrî bazı hallerinden ve za’if olan bazı damarlarından bahsediyor ki; onun beşeriyetine raci’dir.Hilkaten vesveseli, hassas, tereddütlü olabilirdi. Fakat bunlar, onun kötü niyetliliğine, kasdî olarak onları işlediğine delâlet etmez. Bediüzzaman da ahirki zaif ihtimal ile birazcık onun hilkî beşeriyetine ve zaif damarına vuruyor.</p>
<p><strong>6-</strong> Hizanlı Şeyh Selim&#8217;in Hürriyet hakkındaki: Arapça şiiri ki, “Hürriyet ancak ateşe layıktır. Zira kâfire mahsus bir şiardır.” sözünü sual tarzında Bediüzzaman&#8217;a tevcih ettikleri zaman, o da şöyle cevap vermiştir. “O biçare şair, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibaha mezhebi zannetmiş. Haşa! Belki insana karşı hürriyet, Allah&#8217;a karşı ubudiyeti intac eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Hamid&#8217;e ahrardan ziyade hücum ediyordu ve derdi: “Hürriyeti ve kanun-i esasiyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.” İşte yahu, Sultan Abdülhamid&#8217;in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve Kanun-i Esasi&#8217;nin müsemmasız isminden ürken (adamların) sözünde ne kıymet olur. Belki böyle diyenler öyledirler. Hem yirmi senelik İslamiyetin bir fedaisi de demiştir: “Hürriyet, insanlara Allah&#8217;ın bir atiyyesidir. Çünkü imanın hasiyetidir.</p>
<p>Görüldüğü üzere Sultan Abdülhamid ile ilgili bölüm: “Çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid&#8217;e Ahrar&#8217;dan ziyade hücum ederdi ve derdi: “Hürriyeti ve kanun-i Esasiyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.” Evet, Bediüzzaman Hazretleri öylesi bahaneci, neyi görse, bilse bilmese ilcay-ı zarureti anlasa anlamasa, inhiraf-ı mizaç sebebiyle itiraz edecek adamlara cevap sadedinde: (22 Aralık 1876&#8217;da kabul edilen Kanun-u Esasi için-ki o zaman Belçika anayasasının bazı kısımlarını da içine alan, fakat İslam kanunlarının şümulü içerisinde renklendirilerek hazırlanan bir şeydi) der ki: “Yahu Sultan Abdülhamid&#8217;in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve Kanun-u Esasi&#8217;nin müsemmasız isminden ürken (adamların) sözünde ne kıymet olur. Belki öyle diyenler öyledir.” şeklinde itiraz edenlerin, dedikodu yapanların, asıl fena adamlar onlar olduğunu açıkça söylemektedir.</p>
<p>Ayrıca Merhum Sultan Abdülhamid&#8217;in kendi saltanatının icraatında bazı şiddet tedbirlerine bir kısım insanlar “İstibdat” diye hücum ederken; bir kısmı da, o istibdat ve şiddeti “Hürriyet” şeklinde kabul ile itirazlarının haksız ve yersiz olduğu ve Sultan Abdülhamid&#8217;in, zamanın ilcaatının zaruretine mebni kabul ettiği anayasadan dolayı hücuma müstehak olmadığını açıkça beyan ediyor. Kanun-i Esasi bahsi gelmişken, Hazret-i Üstad Münazarat&#8217;ın başka yerinde şöyle der. “Ehl-i İfratın bir kısmı, Araptan sonra İslamiyetin kıvamı olan Etrâkı tadlil ediyorlardı. Hatta bir kısmı o derece tecavüz etti ki: Ehl-i Kanunu tekfir ederdi. Otuz sene evvel (yani 23 Aralık 1876) Kanun-u Esasi ve Hürriyetin i&#8217;lanı&#8217;nı tekfire delil gösterdi. “Kim Allah&#8217;ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse işte onlar tam kâfirdirler. Kim Allah&#8217;ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse işte onlar tam zalimdirler.”(26) hüccet ederdi. Biçare bilmezdi ki: “hükmetmezse”nin manası “&#8230;kim tasdik etmezse&#8230;” manasındadır.</p>
<p>Bediüzzaman&#8217;ın bu dini rasihane bilen hakikatli cevabında görüldüğü üzere, o zaman bazı müfrit yarı hocalar ve tekfire meraklı hasta mizaçlılar, hemen bir ayetin zahiri manasına yapışarak, mezkur Anayasayı kabul edenleri, bilhassa işin başındaki Türkleri küfürle ittiham etmişler. Fakat Bediüzzaman Nadire-i Cihan o zaman cevap vermiş ve o biçare müfritlerin yanlış fikirlerini ortaya koymuş ve onları susturmuştur.</p>
<p><strong>7</strong>&#8211; 22. Lem&#8217;a&#8217;da, Sultan Abdülhamid&#8217;in ismi zikredilmemiş, amma ona karşı söylenmiş bir şiiri bir münasebetle kaydederken şöyle diyor: “Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya layık iken ve halbuki o tokada müstahak olmayan, gayet mühim bir zatın, yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilane şu sözün; “Ne mümkin zulm ile, bidad ile imha-yı hürriyet Çalış idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten” Bu beyan ile Bediüzzaman Hazretleri, Sultan Abdülhamid&#8217;i “gayet mühim bir zat” şeklinde tavsif ederek, ona karşı yazılan, söylenen tenkidlerin, hücumların yanlış olduğunu apaçık beyan ediyor.</p>
<p><strong>8-</strong> Beşinci Şua risalesinin tetimmesinde zulüm ve istibdad meselesi münasebetiyle şöyle demektedir: “Zannederim asr-ı ahirde İslam ve Türk Hürriyetperverleri bir hiss-i kabl-el vuku&#8217; ile bu dehşetli istibdadı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp, yanlış bir hedef ve hata bir cephede hücum göstermişler.” Bu paragrafta Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri çok açık ve kesin olarak, Sultan Abdülhamid&#8217;e atılan itiraz oklarının ve hücumların katiyyetle yanlış ve hata olduğunu söylemektedir. Namık Kemallerin, Mehmet Akiflerin bir hiss-i kabl-el vuku&#8217; ile, çok sonra meydana çıkacak bir istibdad ve zulmü hissetmişler, fakat hücum oklarını yanlış bir hedefe atmışlardır, diyor.</p>
<p><strong>9-</strong> Birinci Şua risalesi, 29. ayetin “Elif, Lam, Ra. Bir kitap sana indirdik ki, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan nura çıkarasın; doğruca o yüce ve övülmeye layık olanın yoluna ki, bütün izzet ve hamd O&#8217;nundur. (O El-Aziz, El-Hamîd&#8217;dir.)(27) ” beyanının sonunda “Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine işaret ettiğini” kaydeder. Oraya müracaat edebilirsiniz.</p>
<p><strong>10-</strong> Sekizinci Şua&#8217;nın ahirinde, Hilafet-i İslamiye hakkında gelen hadis-i şerifin mana-yı işarilerini yazarken “Benden sonra hilafet 30 senedir.” cifri ve ebcedi hesabıyla Hicri 1328, Rumi 1326 (Miladi 1909) ederek hilafet-i İslamiye&#8217;nin sona erdiğine işaret ettiğini, ayrıca İslamiyetin ilk dört halifeleri Hz. Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali ( R.Anhüm) isimlerinin beraberce ebcedi makamı yine 1326 Rumi (Miladi1909) ederek Hilafet-i Osmaniye&#8217;nin sona ereceğine ve bu tarihten sonra, artık Hilafetin şeraitine muvafık tarzda takarrur etmediğine ve etmeyeceğine işaret ettiğini kaydetmekle, Sultan Abdülhamit&#8217;in İslamın son halifesi olduğuna işaret etmektedir.(28)</p>
<p><strong>11- </strong>“Hilafet-i Abbasiye, Hülâgu&#8217;nun hücumuyla hâtime verildi. Üç-dört asır zaman-ı fetretten sonra &#8220;Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.&#8221;(29) âyetinin sırrına mazhar olan Osmanlı âdil padişahları hadis-i şerifteki istikâmeti yerine getirmeye çalıştıklarından hadîsin hükmüyle ümmet için bin sene hilafet-i İslâmiyeyi ve şer’i şerif üzerinde giden hükümetin idamesine vasıta oldular.” diyor.(30)</p>
<p><strong>12- </strong>1952 senesinde İstanbul&#8217;da Nur talebesi bir muallimin zihnini meşgul eden, Üstad Bediüzzaman hazretlerinin İkinci Meşrutiyet sıralarında, Sultan Abdülhamit ile macerasını ve Üstad&#8217;ın o sıra neşretmiş olduğu nutuk ve makalelerindeki bazı ifadelerini, sair hürriyetperverler gibi Bediüzzaman&#8217;ın da bir itirazı, bir hücumu manasında anlaması üzerine: “Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri bu konuda talebelerine bir yazının ana hatlarını dikte ettirmiş ve bir lahika olarak o zamanlar hem eski harfle hem de yeni harfle teksir ettirerek neşrettirmişti. O mektubu aynen buraya alıyoruz.</p>
<p>“Bir muallim kardeşimiz Sultan Hamidin hakkında Üstadımızın Hürriyet başında söylediği nutuklarda Sultan Hamide hücum zannetmiş…Ve o kıymettar padişahın kıymetini takdir etmemiş gibi bir şübhe gelmiş. Elcevab: Biz Üstadımızdan aldığımız hakikat-ı Hal ile cevab veriyoruz: Evvela: Üstadımızın bütün hayatındaki birinci düsturu Kur’an-ı Hakimin bir Kanun-u Esasisidir ki ‘Bir adamın cinayetiyle başkası mes’ul olamaz. Kaide-i Kur’aniyesi ile o Padişahın zamanındaki hukümetin hataları ona verilmez diye daima hayatında ona hüsn-ü zan etmiş. Onun ba’azı zaman mecburiyetle ettiği kusurları da onun mu’arızlarına karşı da te’vile çalışmış. Saniyen: Üstadımız Hürriyetin başında bütün kuvvetiyle şeriat dairesindeki Hürriyet-i Şer’iyyeyi sena etmiş. Nutukları ile halkı o hürriyete da’vet etmiş.</p>
<p>Ve Hürriyet-i Şer’iyyeye muhalif olanlara demiş ki: “Eğer şeri’at dairesinde olmazsa istibdat namı verdiğiniz bir şahsın mecburi cüz’i ve hafif istibdatı pek şiddetli bir istibdat-ı külli olup inkısam edecek, herkes bir nev’i müstebit olur, İstibdat-ı Mutlak çıkar, binler istibdad hükmüne dönecek ya’ni; hürriyet ölecek&#8230; bir İstibdat-ı Mutlak çıkacak… Hatta bu mes’elede, Üstadımızı i’dam için kurulan Divan-ı Harb-i Örfi&#8217;de demiş ki: “Eğer meşrutiyet ittihatcıların istibdadından i’baret ise veya hilaf-ı şeri’at hareket ise bütün dünya şahid olsun ki ben mürtec’iyim.”</p>
<p><strong>Salisen:</strong> Üstadımız o zamanda bir his-si kablel vuku’ nev’inden, şimdiki ‘Alem-i İslamın ecnebi istibdadından kurtulması ve bir Cemahir-i Müttefika-ı İslamiye tarzında tezahüre başlamasını tasavvur etmiş, ümid etmiş, hissetmiş ve bütün kuvvetiyle bağırmış. Hürriyet-i Şer’iyyeyi takdir etmiş.</p>
<p>O zamanki hitabelerinde demiş ki: “Hürriyet, terbiye-i islamiye ile olmazsa, ölecek, bir istibdat-ı mutlak yerine çıkacak.” Rabi’an: Üstadımızdan hem işitmiş, hem halinden anlamışız ki ecnebilerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve metanet, hususan Alem-i İslamın kısm-ı azamının halifesi olmak, hem biçare vilayet-i şarkiyenin bedevi aşairini ’Hamidiye Alayları’ ile en yüksek bir derece-i askeriyeye ve medeniyeye onları sevk etmesi, ve Hamidiye Cami’inde her cum’a günü bulunması ve şe’air-i islamiyeyi elden geldiği kadar müra’at etmesi, daima Yıldız dairesinde ma’nevi üstadı kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi çok hasenatı için Üstadımız, bütün hayatında onu padişahlar içinde bir nevi veli hükmüne geçtiğini kana’at etmiştir.</p>
<p><strong>Hamisen:</strong> İnsan hatasız olmaz. Eğer onun hakkında o zaman nutuklarında bir mecburiyet tahtında onun hakkında şiddetli hataları olsa da, elbette o hatanın hiç bir ehemmiyeti kalmaz. Hem ‘Aşere-i Mübeşşire` içinde `Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Zübeyir’in birbiri hakkındaki hataları onların hakikat-ı islamiyeye dair uhuvvetlerine zarar vermediği gibi, elli sene evvel Üstadımızın o merhum padişahın hakkında bir hatası medar-ı i’tiraz olamaz.&#8221;(31)</p>
<p>Görüldüğü üzere, bu lahika mektubunda beş vecihle merhum Sultan Abdülhamid tebrie ediliyor. Ve onun hasenatı seyyiatına mutlak şekilde galip olduğundan ma&#8217;nevi makamı, derecesi yüksek olduğunu ve Bediüzzaman Hazretleri diğer hürriyetperverden çok derece hafif, nasihat kabilinden bazı itirazlarını da kendi üzerine alıyor ve Padişah&#8217;ı layık olduğu nispette medhediyor.(32)</p>
<p>RİVAYETLER Yukarıda yazılı vesika ve belgeler dışında, bir de bizzât Bediüzzaman Hazretleri’nin son on senelik hayatının en yakın talebe ve hizmetkârlarından duyduğumuz bir iki rivayeti daha kaydedelim:</p>
<p><strong>13</strong>‑ Mustafa Sungur ağabeyden bir çok defa duymuşuz ki: Üstâd Hazretleri Sultan Abdülhamid hakkında eskiden itirazvarî ba’zı makaleleri için, bir defasında şöyle buyurmuşlardı, eliyle mübarek başına vurarak: “Keçeli Said, sen şefkatli bir Padişah’a müstebit diye itiraz etmiştin. Onun cezası olarak şu dehşetli istibdatların zulmünü çek!”2‑</p>
<p>Yine Mustafa Sungur nakletti: Bir gün Üstâdımız merhum Sultan Abdülhamid hakkında demişti ki: “Sultan Abdülhamid velidir. Ben onu hususi dualarım içine almışım. “Her sabah, ya Rabbi sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hanedan‑ı Osmaniye’den râzı ol!” diye dualarımda yadederim” demişlerdi.</p>
<p>Bediüzzamanın hizmetkârlarından Bayram Yüksel de aynı rivayetleri nakletmektedir. (Bak: Son şahitler‑1, s: 379‑455)</p>
<p><strong>İşte mevzuumuzun başından buraya kadar, gerek yazılı gerek rivayet yollu ifade ve beyânların mecmuundan çıkan netice şudur ki:</strong></p>
<p>Bediüzzaman Said‑i Nursi Hazretleri eskiden 2’nci Meşrutiyyet’in i’lânından evvel ve sonrasında, Hürriyet‑i şer’iyenin gerçek mânâda Osmanlı devleti idaresinde yerleştirilmesini.. ve bu meyanda Hilâfet Saltanatı’nın idaresini, bir kaç paşanın fikir ve tedbiriyle değil, büyük bir millet meclisi ve onun yanında geniş ve büyük bir şûra meclisi tarafından kararlar altına alınmasını istemiş ve bu yolda mücadele vermiştir. Bu mücadeleleri esnasında, bazen bilmünasebe ve dolayısıyla Sultan Abdülhamid’e karşı da i’tirazvari veya nasihat şeklinde sözleri varid olmuştur.</p>
<p>Lâkin Bediüzzaman’ın bu kabil sözleri ise, bir İslâm Halifesinden bazı hizmetlerin yapılmasını taleb ve bazı nasihat şeklinden ibaret olduğu, yukarıda nakledilen yazılı ifadelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Başkaca herhangi bir itiraz, şahsiyyetine bir hücum tarzı yoktur</p>
<p>Vesselam</p>
<p>Musaffal Tarihçe 1. Cilt Abdülkadir BADILLI (ruhuna fatiha )</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23- Abdülhamid&#8217;in Hatıra Defteri, 2. Baskı S: 119</p>
<p>24- Bediüzzaman Said Nursi, İçtimai dersler shf: 33</p>
<p>25- Bediüzzaman Said Nursi &#8211; Beyanat ve Tenvirler shf:49 26- Maide: 44-45</p>
<p>27- İbrahim: 1-2</p>
<p>28- Bediüzzaman Said Nursi – Sikke-i Tasdik-i Gaybi shf: 115</p>
<p>29- Maide: 54</p>
<p>30- Bediüzzaman Said Nursi – Lem&#8217;alar shf: 201</p>
<p>31- Müntehap dosya, shf: 56, Üstadımızın hizmetinde bulunan Nur talebeleri</p>
<p>32- Bediüzzaman Said-i Nursî Mufassal Tarihçe-i Hayatı c:1 shf: 179</p>
<p>33- Necmeddin Şahiner – Son şahitler c:1 shf: 379-455</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/">Bediüzzaman ve Sultan 2.Abdülhamid Han</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur,Mektubat-19.Mektub&#8217;dan Çeşitli Hadis Bilgileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Dec 2015 11:30:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Badıllı]]></category>
		<category><![CDATA[Hadîste an'aneli senedin faydası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütevatir]]></category>
		<category><![CDATA[Mektubat-19.Mektub'dan Çeşitli Hadis Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Mevzu Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Mu'cizelere dair hadîsler]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber (A.S.M.) geleceğe bakan haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyenin mertebeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabelerden bazı zâtlar hadisleri yazı ile kaydettikleri:]]></category>
		<category><![CDATA[Zaif hadîsler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10024</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hazret-i Üstad&#8217;ın kadettiği bütün hakikatlar, tek-tek büyük hadîs kitaplarında me&#8217;hazleri bulunup verilmiştir. İsteyen Hadîsler cetveli, 19. Mektub kısımlarına bakabilirler. &#160; &#160; Bil-mâna ile hadîs nakletmek câizdir &#160; &#160; «Şu risalede çok ehadîs-i şerife nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadîsiyye bulunmuyor. Yazdığım hadîslerin lafzında yanlışım varsa; ya tashih edilsin veyahut &#8220;Hadîs-i bil-mâna&#8221;dır denilsin. Çünki kavl-i râcih odur ki: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/">Risale-i Nur,Mektubat-19.Mektub’dan Çeşitli Hadis Bilgileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/mektubat/" rel="attachment wp-att-10026"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10026" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat.jpg" alt="Risale-i Nur,Mektubat-19.Mektub'dan Çeşitli Hadis Bilgileri" width="600" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></p>
<p>Hazret-i Üstad&#8217;ın kadettiği bütün hakikatlar, tek-tek büyük hadîs kitaplarında me&#8217;hazleri bulunup verilmiştir. İsteyen Hadîsler cetveli, 19. Mektub kısımlarına bakabilirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bil-mâna ile hadîs nakletmek câizdir</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Şu risalede çok ehadîs-i şerife nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadîsiyye bulunmuyor. Yazdığım hadîslerin lafzında yanlışım varsa; ya tashih edilsin veyahut &#8220;Hadîs-i bil-mâna&#8221;dır denilsin. Çünki kavl-i râcih odur ki: &#8220;Nakl-i hadîs-i bil-mâna caizdir.&#8221; Yani: Hadîsin yalnız mânasını alıp, lafzını kendi zikreder. Madem öyledir; lafzında yanlışım varsa, hadîs-i bil-mâna nazarıyla bakılsın.» (Mektubat sh: 88)<br />
Hazret-i Üstad hülâsaten bu mevzuun hakikatını yazdığı gibi, Hadîs İlmi araştırmamız cetvelinde de kat&#8217;iyetle tesbit edilmiştir. Bakılabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahiy iki kısımdır: Sarih vahiy, zımnî vahiy</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>«Biri:</strong> &#8220;Vahy-i sarihî&#8221;dir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kur&#8217;an ve bazı ehadîs-i kudsiye gibi&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İkinci Kısım:</strong> &#8220;Vahy-i zımnî&#8221;dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilatı ve tasviratı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;a aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvirde, Zât-ı Ahmediyye Aleyhissalâtü Vesselâm bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadiyle yaptığı tafsilat ve tasviratı, ya vazife-i risalet noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyan eder veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.</p>
<p>İşte her hadîste bütün tafsilatına, vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelatında, risaletin ulvi âsârı aranılmaz. Madem bazı hâdiseler mücmel olarak mutlak bir surette ona vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve tearüf-ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihata ve müşkilâta bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünki bazı hakikatlar var ki, temsil ile fehme takrib edilir. Nasılki bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki:</p>
<p>&#8220;Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi Cehennem&#8217;in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür.&#8221; Bir saat sonra cevab geldi ki: &#8220;Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp, Cehennem&#8217;e gitti.&#8221; Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın beliğ bir temsil ile beyan ettiği hâdisenin te&#8217;vilini gösterdi.» (Mektubat sh: 93)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mütevatir hadîsler iki kısımdır: Sarih tevatür, manevî tevatür&#8230;</strong></p>
<p>«Naklolunan haberler eğer tevatür suretinde olsa, kat&#8217;îdir. Tevatür iki kısımdır. Biri &#8220;sarih tevatür&#8221;, biri &#8220;manevi tevatür&#8221;dür. Manevi tevatür de iki kısımdır: Biri sükûtîdir. Yani, sükût ile kabul gösterilmiş. Meselâ: Bir cemaat onu tekzib etmezse, sükût ile mukabele etse, kabul etmiş gibi olur. Hususan, haber verdiği hâdisede cemaat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyya ve hatayı kabul etmez ve yalanıı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sükûtu o hâdisenin vukuuna delâlet eder.</p>
<p>İkinci kısım, tevatür-ü manevî şudur ki: Bir hâdisenin vukuuna, meselâ &#8220;Bir kıyye taam, ikiyüz adamı tok etmiş&#8221; denilse; fakat onu haber verenler, ayrı ayrı surette haber veriyor.. biri bir çeşit, biri başka bir surette, diğeri başka bir şekilde beyan eder.. fakat umumen, ayrı hâdisenin vukuuna müttefiktirler. İşte mutlak hâdisenin vukuu; mütevatir-i bil-mânadır, kat&#8217;idir. İhtilaf-ı suret ise, zarar vermez.<br />
Hem bazan olur ki: Haber-i vâhid, bazı şerait dâhilinde tevatür gibi kat&#8217;iyyeti ifade eder. Hem bazan olur ki: Haber-i vâhid haricî emarelerle kat&#8217;iyyeti ifade eder.» (Mektubat sh: 94)</p>
<p><strong>Hadîslerin mütevatiri hususunda Hazret-i Üstad&#8217;ın orijinal beyanlarından bir başka parça:</strong></p>
<p>«Bir Sual: Deniliyor ki: sen çok şeylere mütevatir dersin; halbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevatir birşey böyle gizli kalmaz?<br />
Elcevab: Ülema-i Şeriat yanında çok mütevatir ve bedihî şeyler var ki, onlardan olmayana göre meçhuldür. Ehl-i hadîs yanında da çok mütevatir var, sairlerin yanında âhâdî de olmuyor ve hâkeza&#8230; Her fennin ehl-i ihtisası, o fenne göre bedihiyatı, nazariyatı beyan edilir. Umum halk ise, o fennin ehl-i ihtisasına itimad eder, teslim olur veya içine girer, görür. Şimdi haber verdiğimiz hakikî mütevatir veya manevî mütevatir veya tevatür hükmünde kat&#8217;iyyeti ifade eden vâkıalar, hem ehl-i hadîs, hem ehl-i şeriat, hem ehl-i Usul-üd din, hem ekser tabakat-ı ulemada hükmünü öyle göstermiş. Gaflette bulunan avam veya gözünü kapayan nâdanlar bilmezlerse, kabahat onlara aittir.» (Mektubat sh: 141)</p>
<p>Büyük muhaddis imamların Hadîs İlmi ve fennindeki fevkalâde meleke ve meharetleri «Evet, fenn-i hadîsin muhakkikleri, nekkadları o derece hadîs ile hususiyet peyda etmişler ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın tarz-ı ifadesine ve üslûb-u âlisine ve suret-i ifadesine ünsiyet edip meleke kesbetmişler ki; yüz hadîs içinde bir mevzu&#8217;u görse, &#8220;Mevzu&#8217;dur&#8221; der. &#8220;Bu, hadîs olmaz ve Peygamber&#8217;in sözü değildir&#8221; der, reddeder. Sarraf gibi hadîsin cevherini tanır; başka sözü ona iltibas edemez. Yalnız İbn-i Cevzî gibi bazı muhakkikler; tenkidde ifrat edip, bazı ehadîs-i sahihaya da mevzu&#8217; demişler. » (Mektubat sh: 94)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mevzu&#8217; hadîs ne demektir?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Her mevzu&#8217; şeyin mânası yanlıştır demek değildir. Belki &#8220;Bu söz hadîs değildir&#8221; demektir.» (Mektubat sh: 94)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu mes&#8217;elenin Şuâlar&#8217;daki izahı ise şöyledir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>«İkinci Vecih:</strong> Mevzu&#8217;dur mânası; bu rivayet an&#8217;aneli, senedli hadîs değil demektir. Yoksa mânası yanlıştır demek değildir. Madem ümmette, hususan ehl-i hakikat ve keşf ve bir kısım ehl-i hadîs ve ehl-i içtihad kabul edip mânalarının vuku&#8217;larını beklemişler. Elbette o rivayetlerin durûb-u emsal gibi umuma bakan hakikatları vardır.» (Şuâlar sh: 401)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir başka yerden aynı mes&#8217;elenin izahı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Faraza o hadîslerden birisi mevzu&#8217;da olsa, mevzu&#8217;un manası, hadîs değil demektir. Yoksa manası yanlıştır demek değildir ki, darb-ı mesel nev&#8217;inden ümmet o rivayeti kabul etmiş&#8230;» (Şuâlar sh: 416)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte görüldüğü üzere, Hazret-i Üstad Bediüzzaman, şimdi elde mevcud birçok kaynak hadîs kitapları içerisinde sırf mevzu diye birşey bulunmadığını; olsa olsa, manası doğru ve hak olarak bazı Sahabe ve Tabiînin büyüklerinden bazı zâtların sözleri olup, an&#8217;aneli senetle Peygamber&#8217;e ulaşan bir hadîs tarzında olmayabileceğine işaret etmektedir. Nitekim bizim araştırmamızda da, yani hadîs ilmi mevzuundaki araştırmamızda, bu hususun aynen öyle olduğu anlaşılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hadîste an&#8217;aneli senedin faydası</strong></p>
<p>«Sual: An&#8217;aneli senedin faidesi nedir ki; lüzümsuz yerde, malûm bir vâkıada &#8220;an filan, an filan, an filan&#8221; derler?<br />
Elcevab: Faideleri çoktur. Ezcümle, bir faidesi şudur: An&#8217;ane ile gösteriliyor ki, an&#8217;anede dâhil olan mevsuk ve hüccetli ve sâdık ehl-i hadîsin bir nevi icmaını irae eder ve o senette dâhil olan ehl-i tahkikin bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senette, o an&#8217;anede dâhil olan herbir imam, herbir allâme; hadîsin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dair mührünü basıyor.» (Mektubat sh: 95)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mu&#8217;cizelere dair hadîsler, neden ahkâm-ı Şeriat hakkında gelen hadîsler gibi kuvvetli senetleri yoktur?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>«Sual:</strong> Neden hâdisat-ı i&#8217;caziye sair zarurî ahkâm-ı şer&#8217;iye gibi tevatür suretinde, pek çok tariklerle, çok ehemmiyetli nakledilmemiş?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Elcevab:</strong> Çünki ekser ahkâm-ı şer&#8217;iyeye, ekser nâs, ekser evkatta muhtaçtır. Farz-ı aynı gibi, o ahkâmın her şahsa alâkası var. Amma mu&#8217;cizat ise; herkesin herbir mu&#8217;cizeye ihtiyacı yok. Eğer ihtiyaç olsa da, bir def&#8217;a işitmek kâfi gelir. Âdeta farz-ı kifaye gibi, bir kısım insanlar onları bilse, yeter.</p>
<p>İşte bunun içindir ki; bazı olur, bir mu&#8217;cizenin vücudu ve tahakkuku, bir hükmün vücudundan on derece daha kat&#8217;î olduğ halde, onun ravisi bir-iki olur; hükmün ravisi on-yirmi olur.» (Mektubat sh: 95)</p>
<p><strong>Peygamber (A.S.M.) geleceğe bakan haberleri, muayyen bir zamana ve cüz&#8217;î bir tek hâdiseye bakıyor değiller.</strong></p>
<p>«Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın istikbalden haber verdiği bazı hâdiseler, cüz&#8217;î birer hâdise değil; belki tekerrür eden birer hâdise-i külliyeyi, cüz&#8217;î bir surette haber verir. Halbuki o hâdisenin müteaddit vecihleri var. Her def&#8217;a bir vechini beyan eder. Sonra ravi-i hadîs o vecihleri birleştirir, hilaf-ı vaki gibi görünür. Meselâ: Hazret-i Mehdi&#8217;ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilat ve tasvirat, başka başkadır. Halbuki Yirmidördüncü Söz&#8217;ün bir dalında isbat edildiği gibi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, her bir asırda kuvve-i maneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye&#8217;se düşmemek için, Mehdi&#8217;yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdi gibi herbir asır Âl-i Beytten bir nevi Mehdi, belki Mehdiler bulmuş. Hattâ Âl-i Beyt&#8217;ten ma&#8217;dud olan Abbasiye Hulefasından, Büyük Mehdi&#8217;nin çok evsafına câmi&#8217; bir Mehdi bulmuş.» (Mektubat sh: 95)</p>
<p><strong>Siyer ve Tarihler, Resulullah&#8217;ın mâhiyetini her cihetle anlatamamışlardır.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın ahval ve evsafı, Siyer ve Tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahval-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki o Zât-ı Mübarek&#8217;in şahs-ı manevîsi ve mahiyeti kudsiyesi o derece yüksek ve nuranîdir ki; Siyer ve Tarihte beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvafık düşmüyor. Çünki sırrınca: Her gün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azîm ibadet sahife-i kemalâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlahiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidad ile mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlik-ı Kâinat&#8217;ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübarek&#8217;in tamam-ı mahiyeti ve hakikat-ı kemalâtı, Siyer ve Tarihe geçen beşerî ahval ve etvara sığışmaz.» (Mektubat sh: 96)</p>
<p>Büyük bir cemaat-ı Sahabe&#8217;de vuku&#8217; bulmuş bir hâdiseyi, yani bir mu&#8217;cizeyi,bütün o cemaat adına bir veya iki Sahabî&#8217;nin nakletmesiyle; zannedildiği gibi,o hadîsin za&#8217;fiyetine ve hattâ bazılarınca hâşâ mevzu&#8217; şekilde yorumlanmasına imkân olmayıp, öyle bir anlayışın pek büyük bir yanlış olduğuna dair Üstad&#8217;ın beyanları:</p>
<p>«Şu gelecek bereketli mu&#8217;cizat misalleri, herbiri müteaddit tarikle, hattâ bazıları onaltı tarikle sahih bir surette nakledilmiş. Ekserisi, bir cemaat-i kesire huzurunda vukubulmuş; o cemaat içinde mu&#8217;teber ve sâdık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ: &#8220;Sa&#8217; denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar&#8221; naklediyor.  O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzib etmiyor. Demek sükût ile tasdik ediyorlar. Halbuki o asr-ı sıdk ve hakikatta ve o hakperest ve ciddi ve doğru adam olan sahabeler, zerre miktar yalanı görse, red ve tekzib ederler. Halbuki bahsedeceğimiz vâkıaları çoklar rivayet etmiş ve ötekiler de sükût ile tasdik etmişler.  Demek herbir hâdise manen mütevatir gibi kat&#8217;idir.» (Mektubat sh: 112)</p>
<p>Aynı mes&#8217;elenin başka yerden izahı:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Kütüb-ü sahiha kat&#8217;iyetle beyan ediyorlar ki: Gavze-i Garra-i Azhab&#8217;da, meşhur Yevm-ül Hendek&#8217;te, Hazret-i Câbir-ül Ensarî kasem ile ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sa&#8217; arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret-i Câbir der ki: &#8220;O gün yemek, hanemde pişirildi; bütün bin adam o sa&#8217;dan, o oğlaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübarek ağzının suyunu koyup, bereketle dua etmişti.</p>
<p>İşte şu mu&#8217;cize-i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle ilan ediyor. Demek şu hâdise, bin adam rivayet etmiş gibi kat&#8217;i denilebilir.» (Mektubat sh: 114)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sahabelerden bazı zâtlar, hadisleri yazı ile kaydettikleri:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Asr-ı Saadette, mu&#8217;cizatı ve medar-ı ahkâm ehadîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abadile-i Seb&#8217;a, kitabetle kaydettiler. Hususan Tercüman-ül Kur&#8217;an olan Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Amr İbn-il As, bahusus, otuz-kırk sene sonra, Tabiînin binler muhakkikleri, ehadîsi ve mu&#8217;cizatı yazı ile kaydettiler. Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler; yazı ile muhafaza ettiler. Daha Hicretten ikiyüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbule vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar.» (Mektubat sh: 113)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mevzu&#8217; hadîsler, tâ bin sene önce sahihlerden tefrik edilip atıldığı mes&#8217;elesi:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp, bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdanların karıştırdıkları mevzu&#8217; hadîsi tefrik ettiler, gösterdiler.» (Mektubat sh: 113)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Zaif hadîsler dahi olsa, bir hâdiseda yanyana gelseler kuvvetlenirler:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>«Bir Nükte-i Mühimme:</strong> Malûmdur ki; zaif şeyler içtima&#8217; ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz. İşte onbeş enva&#8217;-ı mu&#8217;cizattan yalnız bereket kısmındaki mu&#8217;cizatı ve o kısmın onbeş kısmından ancak bir kısmını, onbeş misal ile gösterdik. Herbir misal, tek başıyla, nübüvveti isbat eder bir derecede kuvvetli idi. Farz-ı muhal olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak da, yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünki kavi ile ittifak eden kavileşir. Hem şu onbeş misalin içtimaı; kat&#8217;î şüphesiz bir tevatür-ü manevî ile, kuvvetli bir mu&#8217;cize-i kübrayı gösterir.» (Mektubat sh: 119)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynı mananın başka bir tarz bir izahı:</p>
<p>«Bu sekiz misal birleştirilse; öyle kopmaz bir zincir olur ki, hiçbir şüphe onu koparamaz ve sarsamaz&#8230; Evet zaif bir direk, kuvvetli direklerle omuz omuza geldiği vakit, muhkemleşir. Zaif, kuvvetsiz bir adam, asker olup orduya girse; öyle kuvvetleşir ki, bin adama meydan okur.» (Mektubat sh: 135)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yine aynı mananın başka bir izahı:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Faraza bunların herbirini zaif addetsek, temsilde mutlak ibr hane harab olması gibi, yine cüz&#8217;iyatın mecmuunda mutlak bir Mu&#8217;cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın vücudunu kat&#8217;iyyen gösterir&#8230;» (Mektubat sh: 151)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sahabelerin çokluğuyla beraber neden en parlak mütevatir hadîsler yalnız on ve yirmi tarikle gelmiş? Yüz tarik ile gelmeli idi&#8230; Hem neden Sahabelerden en çok hadîs nakleden Enes, Cabir, Ebu Hüreyre gibi zâtlar olup, Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer&#8217;den az nakledilmiş?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>«Eğer denilse:</strong> Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın her hal ve hareketini kemâl-i ihtimam ile sahabeler muhafaza ederek nakletmişler. Böyle mu&#8217;cizat-ı azîme, neden on-yirmi tarik ile geliyor? Yüz tarik ile gelmedi idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre&#8217;den çok geliyor; Hazreti-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?</p>
<p><strong>Elcevab:</strong> Birinci şıkkın cevabı: Dördüncü işaretin Üçüncü Esasında geçmiş. İkinci şıkkın cevabı ise: Nasılki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes&#8217;ele-i şer&#8217;iye, müftüden haber alınır ve hâkeza&#8230; Öyle de, sahabe içinde ehadîs-i Nebeviyeyi gelecek asırlara ders vermek için, ulema-i sahabeden bir kısım, ona manen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebu Hüreyre bütün hayatını, hadîsin hıfzına vermiş; Hazreti Ömer, siyaset âlemiyle ve hilafet-i kübra ile meşgul imiş. Onun için, ehadîsi ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara itimad edip; ondan, rivayeti az ederdi. Hem madem sıddîk, sadûk, sâdık ve musaddak bir sahabenin meşhur bir namdarı, bir tarik ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazı mühim hâdiseler, iki-üç tarik ile geliyor.» (Mektubat sh: 132)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir hadîs hakkında bazı hadîs imamları ilişip red de etseler, başkaları kabul etmiş ise reddedilmez:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu hususta bir iki misal:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1-</strong> «Şu âhirki hâdiseye çendan bazı hadîs imamları ilişmişler. Fakat mühim imamlar, sıhhatine hükmetmişler. Her ne ise, bu nevide uzun söylemeye lüzum yok.» (Mektubat sh: 157)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2-</strong> «Şu rivayeti çendan İbn-i Hacer-i Askalanî kabul etmemiş.. fakat başkaları kabul etmişler.» (Mektubat sh: 137)</p>
<p>Yani bir hadîsi bir-iki hadîs imamının kabul etmemesi ile, tamamen yabana atılır değildir. Olsa olsa ihtilâflı bir durum alır, demektir.</p>
<p>Hadîsin dahi Kur&#8217;an gibi müteşabihatı olduğu hakkında:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Şu gibi müteşabih hadîsleri aklına sığıştıramadığı için, eğer inkâr etse, dehşetli bir kapı açar; yani küçücük aklına sığışmayan kat&#8217;i hadîsleri dahi inkâra yol açar. Eğer zâhir-i hadîsin mânasını tutarak öyle kabul edip neşretse, ehl-i dalâletin itirazatına ve &#8220;hurafattır&#8221; demelerine yol açar. Madem bu müteşabih hadîse, lüzümsuz ve zararlı bir tarzda nazar-ı dikkat celbedilmiş ve bu çeşit hadîsler çok vârid olmuş, elbette şüpheleri izale edecek bir hakikatı beyan etmek lâzım gelir.» (Mektubat sh: 351)</p>
<p>Müteşabih hadîsler hakkında Risale-i Nur&#8217;un daha birçokm yerlerinde ayrı ayrı izahlar vardır. Meselâ: Ondördüncü Lem&#8217;ada ve Şuâlar sh: 263&#8217;te gibi&#8230;</p>
<p><strong>Sünnet-i Seniyenin mertebeleri:</strong></p>
<p>«Sünnet-i Seniyenin meratibi var. Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garra&#8217;da tafsilatiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevafil nev&#8217;indendir. Nevafil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tabi Sünnet-i Seniye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid&#8217;attır. Diğer kısmı, &#8220;âdâb&#8221; tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid&#8217;a denilmez. Fakat âdâb-ı Nebevîye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakikî edebden istifade etmektedir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın tevatürle malûm olan harekâtına ittiba etmektir.» (Lem&#8217;alar sh: 53)</p>
<p>Hazret-i Üstad Denizli ve Afyon mahkemeleri dolayısıyla, Nur Risalelerinin ehl-i vukufa tetkik ettirilmesi için, mahkemece Ankara&#8217;da Diyanet Riyasetine bağlı bazı hocalara tetkik ettirilmiş. Bu hocalar Nur Risalelerinin ekserisi için iyi ve müsbet görüşler beyan ettikleri halde, Risale-i Nur&#8217;daki bazı hadîs-i şeriflere kendi ilimleri ve görüşleri zaviyesinden ilişmeye çalıştılar. Basit ve gayr-i ilmî tenkidleri vaki&#8217; oldu. Hazret-i Üstad, hapishanenin sıkıcı ahvali ve mahkemeye karşı hazırlamakla vazifeli bulunduğu müdafaa işleri ve talebelerini ve mahpusları idare ve irşad etmek noktalarıyla meşgul bulunduğu halde; ehl-i vukufun tam o sırada böyle ilmî itirazları elbette ki çok yersiz ve haksızdır. Bu gibi itirazların Üstad Hazretleri dışarıda iken, onunla samimi bir hasb-i hal tarzında ve sual ve cevablarla müzakeresi yapılabilirdi. Lâkin çok maalesef, ehl-i vukuf hocaları, sanki bu mahkemeler şer&#8217;î ve dinî mahkemeler imiş gibi, hadîslerin mertebe ve makamlarından çokça bahsettiler. Kendilerine göre, gûya Risale-i Nur&#8217;daki, bilhassa Beşinci Şuâ&#8217;daki hadîslerin bir kısmı zaif, hattâ mevzu&#8217; olduklarını ileri sürdüler. Üstad Bediüzzaman da bunlara çok kısa ve hülâsalı, amma susturucu cevaplar vermeye mecbur oldu. İşte burada</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hazret-i Üstad&#8217;ın o cevablarından bazı parçalar kaydediyoruz:</p>
<p>«O ehl-i vukuf, Beşinci Şuâ&#8217;daki rivayetlerin bir kısmına zaif ve bir kısmına mevzu&#8217; demişler ve te&#8217;villerinin bir kısmına yanlış demişler ki; bu Afyon&#8217;da aleyhimizde iddianame o tarzda yazılmış ve onbeş sahifede seksenbir yanlış yaptığını bir cetvelde isbat etmişiz. Muhterem ehl-i vukuf o cetveli görsünler. Bir tek nümunesi şudur:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddiacı demiş:</strong> Bütün tevilleri yanlıştır ve o rivayetler, ya mevzu&#8217; veya zaiftir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Biz dahi deriz:</strong> Te&#8217;vil demek, yani bu mâna bu hadîsten murad olmak mümkündür, muhtemeldir demektir. Mantıkça o mânanın imkânını reddetmek ise, muhaliyetini isbat etmek ile olur. Halbuki o mâna göz ile göründüğü ve tahakkuk ettiği gibi, hadîsin mâna-yı işarî tabakasının külliyetinde bir ferd olması bilmüşahede mu&#8217;cizane bir lem&#8217;a-yı inkâr ve itiraz olamaz. Hem o &#8220;bütün rivayetler, mevzudur veya zaiftir&#8221; iddiacının demesi üç vecihle yanlış olduğu, cetvelde isbat edilmiş.</p>
<p><strong>Birisi:</strong> Bir milyon hadîsi hıfzına alan İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel ve beşyüz bin hadîsi hıfzeden İmam-ı Buharî&#8217;nin cesaret edemedikleri ve o nefyin isbatı kabil olmadığı ve bütün hadîs kitaplarını görmediği ve ümmetin ekseriyeti her asırda o rivayetlerin mânalarının zuhurlarını veya o küllînin bir ferdini görmesini bekledikleri ve ümmetçe telakki-i bilkabul derecesine yakınlaşmış ve ayn-ı hakikat bazı nümune ve ferdleri meydana çıkıp görüldüğü halde, o rivayetleri külliyetle inkâr etmek on cihetle hatadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci Vecih:</strong> Mevzu&#8217;dur mânası; bu rivayet an&#8217;aneli, senedli hadîs değil demektir&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üçüncü Vecih:</strong> Hangi mes&#8217;ele veya rivayet var ki; meşrebleri, mezhebleri muhtelif âlimlerin bir kitabında ona itiraz edilmesin.» (Şuâlar sh: 400)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynı mânanın bir başka parçadan izahı:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Mehdî hakkında Şiilerin oniki imamdan birisi, hayatta iken gizlenmiş, âhirzamanda çıkacak demelerine mukabil Ehl-i Sünnetin bir kısmı, İmam-ı Muntazar akidesi bâtıldır demişler. Az bir kısım Hanefî üleması da, demişler. Bunda hem Denizli&#8217;deki ehl-i vukufun bir kısmı, hem makam-ı iddia yanlış mâna vermişler. Her asırda Mehdî manasına ümmetin fıtrî bir ihtiyacına binaen beklemişler. Ve bir kaç vecihde rivayetlerin delâletiyle bir kaç mehdi, belki her asırda bir nevi mehdi sâdât-ı Ehl-i Beyt&#8217;ten geleceği ümmetçe kabul edilmiş. Buna hata diyen, bir kaç cihette yanlış eder&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hangi mes&#8217;ele var ki, bazı kitaplarda ona ilişilmesin. Hattâ İbn-i Cevzî gibi büyük bir muhaddis bazı sahih ehadîse mevzu&#8217; dediğini, ülemalar taaccüble nakletmişler. Hem her zaif veya mevzu&#8217; hadîsin mânası yanlıştır demek değildir. Belki an&#8217;aneli sened ile hadîsiyeti kat&#8217;î değildir demektir. Yoksa mânası hak ve hakikat olabilir.» (Şuâlar sh: 420)</p>
<p>Yine, hem Denizli hem Afyon hapisleri hâdisesinde Risale-i Nur&#8217;ları ehl-i vukuf olarak mütalaa eden bazı asrî hocalar, hadîs-i şeriflerde bir kaç Deccal mes&#8217;elesine ilişmek istemelerine karşı Hazret-i Üstad şöyle cevab vermiştir:</p>
<p>Evvelâ: Bid&#8217;atkâr bazı hocaların telkinatıyla iddianamede, İslâm deccalı ve müteaddit birkaç deccalın gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci Şuâ&#8217;nın bir mes&#8217;elesine itiraz etmişler. Buna cevaben gayet parlak kat&#8217;î bir mu&#8217;cize-i Nebeviyeyi (A.S.M.) gösteren bir hadîs-i sahihte:<br />
Yâni: Benim amcam, pederimin kardeşi Abbas&#8217;ın veledinde Hilâfet-i İslâmiye devam edecek. Tâ Deccal&#8217;a, o hilâfeti yani saltanat-ı hilâfet Deccal&#8217;ın muhrib eline geçecek.&#8221; Yâni, uzun zaman beşyüz sene kadar hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgu denilen üç deccaldan birisi o saltanat-ı hilâfeti mahvedecek; deccalâne, İslâm içinde hükümet sürecek. Demek İslâm içinde müteaddit hadîslerde üç deccal geleceğine zâhir bir delildir. Bu hadîsteki ihbar-ı gaybî, kat&#8217;î iki mu&#8217;cizedir: Biri; hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, beşyüz sene devam edecek&#8230; İkincisi de, sonunda en zâlim ve tahribci Cengiz ve Hülâgû namındaki bir deccal eliyle inkıraz bulacak.» (Şuâlar sh: 506)</p>
<p>Risale-i Nur&#8217;un Hadîs İlmi ve hakikatları hakkında bir çok yerinde kâfi ve mukni&#8217; ve İslâm âleminin umum muhaddislerinin cumhurunun ittifakına binaen beyanlar, ifadeler yapılmıştır. Bunlar çoktur, hepsini buraya dercetmenin imkânı varsa da, lüzumu yoktur. Onun için bu bahsi, Beşinci Şuâ&#8217;nın Mukaddemesindeki Hadîs İlmiyle alâkadar bazı kısımları vermekle bitirmek istiyoruz:</p>
<p><strong>«Birinci Nokta:</strong> İman ve teklif ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes&#8217;eleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zaruri olmaz. Tâ ki Ebu Bekirler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehiller esfel-i sâfilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu&#8217;cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmat-i kıyamet ve eşrat-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur&#8217;aniye gibi kapalı ve te&#8217;villi oluyor. Yalnız, Güneşin mağribden çıkması bedahat derecesinde herkesi tasdika mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır; daha tevbe ve iman makbul olmaz. Çünki Ebu Bekirler, Ebu Cehiller ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâm&#8217;ın nüzûlü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ &#8220;Deccal&#8221; ve &#8220;Süfyan&#8221; gibi eşhas-ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.</p>
<p><strong>İkinci Nokta:</strong> Peygamber&#8217;e bildirilen umûr-u gaybiye, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur&#8217;anın ve hadîs-i kudsînin muhkematı gibi. Ve diğer bir kısmı icmal ile bildirilir, tafsilat ve tasviratı onun içtihadına havale edilir. İmana girmeyen hâdisat-ı kevniyeye ve vukuat-ı istikbaliyeye dair hadîsler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz (A.S.M.) belâgatıyla -temsiler suretinde- sırr-ı teklif hikmetine muvafık tafsil ve tavsir eder&#8230;.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üçüncü Nokta:</strong> İki nüktedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Teşbihler ve temsiller suretinde rivayet edilen bir kısım hadîsler, mürur-u zamanla avamın nazarında hakikat telakki edildiğinden vâkıa mutabık çıkmıyor. Ayn-ı hakikat olduğu halde vâkıa mutabakatı görünmüyor. Meselâ: Hamele-i Arş gibi arzın hamelesinden olan Sevr ve Hut namında ve misalinde iki melâike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.<br />
<strong>İkincisi:</strong> Bir kısım hadîsler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükümet-i İslâmiyenin veya merkez-i hilâfetin nokta-i nazarında vürûd ettiği halde, umum ehl-i dünyaya şâmil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu halde, küllî ve âmm telâkki edilmiş. Meselâ, rivayette vardır ki: &#8220;Bir zaman gelecek Allah Allah diyen kalmayacak.&#8221; Yani, zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kamet okunacak demektir.<br />
&#8230;&#8230;<br />
<strong>Beşinci Nokta:</strong> Hem her iki Deccal&#8217;ın asırlarına ait olan hârikaları, onların bahsiyle ve münasebetiyle rivayet edildiğinden onların şahıslarından sudur edeceği telakki ve tevehhüm edilmesinden, o rivayet müteşabih olmuş, mânası gizlenmiş. Meselâ, tayyare ve şimendiferler gezmesi&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230; Hem bir kısım ravilerin kabil-i hata içtihatlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadîs zannedilir, mâna gizlenir. Vâkıa mutabakatı görünmez, müteşabih hükmüne geçer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230; Hem iki Deccal&#8217;ın sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor, biri öteki zannedilir. Hem &#8220;Büyük Mehdi&#8221;nin halleri sâbık Mehdilere işaret eden rivayetlere mutabık çıkmıyor, hadîs-i müteşabih hükmüne geçer, İmam-ı Ali (R.A.) yalnız İslâm Deccalından bahseder.» (Şuâlar sh: 579-582)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte Risale-i Nur&#8217;da Hadîs ilmi ve hakikatlarına dair bir çok mes&#8217;elelerden ancak nümune kabilinden bazı kısımlarını alabildik. Daha geniş tafsilât arzu edenler, 19. Mektub&#8217;un başındaki altı adet mühim esaslara ve ayrıca aynı risalede yer yer işlenen Hadîs İlmine dair nüktelere.. ve bir de Ondördüncü Lem&#8217;anın 1.Makamına ve Denizli, Afyon müdafaaları içinde yer yer mecburiyet karşısında verilen bazı cevablara ve ayrıca da lâhika mektublarına bilhassa Emirdağ Lâhikalarında bulunan Hadîs İlmi nüktelerine bakabilirler.</p>
<p>Görüldüğü üzere, Hazret-i Üstad Bediüzzaman, Hadîs İlmi ve usûlü mevzuunda büyük hadîs imamlarınca yüz kere, bin kere halledilmiş olan teferruatlı mes&#8217;elelere girmemiştir. Onun baktığı husus, halletmek istediği iş ve fasletmesini düşündüğü mes&#8217;ele; hadîsin umumî durumu ve bir nevi boş dedikodulardan kurtulmamış olan taraflarıdır. Üstad Hazretleri kendisine ve müceddiyetine hâs olan orijinal metoduyla niza&#8217;lı ve ihtilâflı olan umumî mes&#8217;elelerde, ihtilâf unsurlarını deşmeden, gayet nâzik, amma köklü ve râsih ve halledici şekilde mes&#8217;elenin hakikatını tahlil ederek ortaya koyar. Meselâ eğer mevzu&#8217;, ihtilâflı ve kelâmlı bir hadîs mes&#8217;elesi ise, hadîs imamlarınca ayrı ayrı görüşler halinde tahlili yapılmış olan teferruat ve detaylarını nazara vermeden, ilk önce o hadîsin ifade ettiği mânayı ve işaret ettiği hakikatı ilmî ve aklî olarak isbat eder&#8230; Sonra da, öylesi bir sözün ancak mu&#8217;ciz-beyan olan kelâm-ı Nebevî&#8217;den olabileceğini ortaya koyar. Artık ondan sonra da, o hadîsin senedi üstünde yapılmış olan münakaşa ve tenkidlerin bir manası kalmamış olur. Misal için Beşinci Şuâ&#8217;daki te&#8217;vili yapılmış hadîsleri ve bir kaç deccalın geleceğine dair hadîs hususunda yaptığı ilmî izahları gösterebiliriz.</p>
<p>İşte Bediüzzaman&#8217;ı bu mesleğini, yani müceddiyetinin metodunu bilmeyen bazı bîçareler, zannedilebilir ki; bugün herkesin, hattâ küçük medrese talebelerinin kolaylıkla öğrenmesi mümkün olan hadîsin usûlü denilen kanun ve kaidelerini bilmiyor da, onun için böyle yapıyor. Bu bîçare zancılar kuruntulu zanlarında devam edebilirler. Böylesi zancıılar İmam-ı A&#8217;zam Hazretleri hakkında da aynı şeyi düşünmüşlerdir. İmam-ı Gazalî hakkında da&#8230; Amma bu kabil zanların kısa nazarlılıktan, idrak nâkıslığından ve nihayet ilmen düşük seviyelilikten gelmiş olduğunu, büyük âlimler anlamışlar ve isbat etmişlerdir.</p>
<p>Kim ne derse desin; Risale-i Nur&#8217;un her mes&#8217;elede olduğu gibi, bilhassa hadîs mes&#8217;elesinde yaptığı acib orijinal tarz-ı beyan ve izahlarına dikkat edenler bilebilir ki; Bediüzzaman her mes&#8217;elede olduğu gibi, hadîs ilmi usûlünde de pek büyük ve belki son neticeye bağlayan bir tecdid getirmiştir. Evet o, iman ve akidede, tasavvuf ve velâyette ve hülâsa İslâmî esas ve temel olan herşey ve her mes&#8217;elesinde; işin asliyetine ve menbaına gitmiş ve mes&#8217;eleyi baştan almış.. ve bu zamanın ehline göre son derece nurlu ve büyük bir tecdid içinde hall etmiş, isbat etmiş ve neticeye bağlamıştır. Bu sayede avam-ı mü&#8217;minînin imanları şüphe ve vesveselerden muhafaza edilip her noktadan tahkim edildiği gibi, gerçek ve idrâki yüksek ülemanın da kalb ve kafaları bir sürü ihtilâflı meselelerden gelen vesvese ve şüphelerden kurtulmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Abdülkadir Badıllı-Risale-i Nurun Kudsi Kaynakları</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/">Risale-i Nur,Mektubat-19.Mektub’dan Çeşitli Hadis Bilgileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrailiyat Meselesi Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/israiliyat-meselesi-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/israiliyat-meselesi-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Jun 2015 16:04:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsrailiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İsrailiyat Meselesi Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Badıllı]]></category>
		<category><![CDATA[Resul-i Ekrem’in hayatında İsrailiyat keyfiyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8509</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrailiyat denilen hususlardır ki, müslüman olmuş yahudî âlimlerinin bazı âyât ve ehadîs-i şerifleri şerh ve tefsir ve izah makamında -ilmin esaslarına ve âyet ve hadîslerin asıl mâna ve muradlarına uygun olmayan eski mâlûmatları ile- ortaya attıkları, fakat çoğu zaman hurafe-varî olan sözleri mes’elesidir. Evet, İsrailiyat hikâyelerinin kaynak olarak menşei, tâ Resul-i Ekrem’in hayatında müslüman olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/israiliyat-meselesi-hakkinda/">İsrailiyat Meselesi Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="post-tile entry-title"></h1>
<div class="entry-content">
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-141.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8510" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-141.jpg" alt="İsrailiyat Meselesi Hakkında" width="414" height="287" /></a></p>
<p>İsrailiyat denilen hususlardır ki, müslüman olmuş yahudî âlimlerinin bazı âyât ve ehadîs-i şerifleri şerh ve tefsir ve izah makamında -ilmin esaslarına ve âyet ve hadîslerin asıl mâna ve muradlarına uygun olmayan eski mâlûmatları ile- ortaya attıkları, fakat çoğu zaman hurafe-varî olan sözleri mes’elesidir.</p>
<p>Evet, İsrailiyat hikâyelerinin kaynak olarak menşei, tâ Resul-i Ekrem’in hayatında müslüman olan bazı yahudî âlimlerinden geldiği gibi; Abdullah bin Abbas gibi Sahabelerden meraklı ve müteharri bir kısım genç âlimler, bazı sırların keşfi hususunda mezkûr âlimlerle görüşmeleri esnasında onlardan duydukları bazı acaibli kıssa ve hikâyeleri kaydedip nakletmeleriyle de gelmiştir. Böylece İsrailiyat namı altında gelen herşey ve her mes’ele, yalandır ve hurafedir diye bir şey mevzu-u bahis olmaması lâzımdır. İsrailiyatın ekseriya hurafelisi olanları şu kısımdır ki; Benî- İsrail Peygamberlerinden nakledilip gelen, hak ve doğru olan bazı sözlerin, bir zaman sonra, Benî-İsrail’den nâ-ehil, ya da sinsî bazı âlimlerinin yaptıkları uzun şerh ve tefsirleriyle meydana gelmiş durum ile, o doğru ve hak olan haberlerin birbiri içine karışmaları neticesinde hurafeli bir tarza dönüşmesine sebebiyte verilmiş kısmıdır. Yoksa, İsrailiyatın içinde elbette lüb ve mağz mesabesinde olan bir kısım vardır ki, menşe’ itibariyle eski Peygamberlerden gelmiştir.</p>
<p>Amma yorumlar, tefsirler ve saire ile o hakikatlı manalar perdelenmiş, gizlenmiş ve başka bir renk almıştır.</p>
<p>İrailiyatın umumiyeti itibariyle, bize göre dört sınıf ve kısma ayrılması mümkündür. Bunlardan ilk iki sınıfı, eksi Benî-İsrail Peygamberlerinin ahvali ve menkıbeleri ve o Peygamberlere karşı Benî-İsrail milletinin durumları, hikâyeleri ve saireden ibarettir. Bunların içinde en doğrularını, en hakikatlı ve ders-i ibertillerini, şüphesiz en başta Kur’an-ı Kerim dile getirmiş, onları tashih etmiş ve hülâsalarını bildirmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong> Kur’an’da zikredilmeyen Benî-İsrail kıssalarından, ibretli hikâyelerinden mühim bir kısmı da, Resul-i Ekrem (A.S.M.) tarafından beyan buyurulmuştur. Bunlar ise, kısmen başta Sahih-i Müslim olarak hadîs kitaplarında mevcuddur.</p>
<p><strong>3-</strong> İsrailiyatın bir derece doğru olanlarından bir kısmı da, yahudilerden müslüman olmuş olan Abdullah bin Selâm gibi gerçek Sahabîler tarafından aktarılmış olanıdır. Abdullah bin Selâm gibi gerçek Sahabîler tarafından aktarılmış olanıdır. Amma bunların içinde de muhakkık ki hurafeli ve doğru olmayanları da vardır.</p>
<p><strong>4-</strong> Müslüman olmuş, ya da olmamış sair yahudî ülemasından gelen ve ekseriyeti itibariyle hurafeli olan bazı söz ve hikâyeleridir.. ve işte en çok bulandıran da bu dördüncü sınıf İsrailiyattır.</p>
<p><strong>Meselâ,</strong> semavatın tabakaları hakkında, Arş ve Kürsî’nin ve melâikelerin hey’etleri hakkında ve küre-i arzın durumu ve Kaf Dağı gibi mes’elelere dair gelen şu çeşit hurafeli İsrailiyat ise, en zararlı kısmıdır. Bunlardan bir kısmı maalesef bazı Kur’an tefsirlerine ve bir kısım gayr-i ciddî olan İslâm kitaplarına kadar girebilmişlerdir.</p>
<p><strong>Resul-i Ekrem’in hayatında İsrailiyat keyfiyeti</strong></p>
<p>Resul-i Ekrem (A.S.M.) Medine-i Münevvere’ye gelip yerleştikten sonra, oranın ehli olan Arab Ensarlar’dan sonra; alış-veriş, ticaret, kültür, dinî mevzularda konuşmalar ve muhavereler noktasından yahudilerle münasebet çokça oluyordu. O asırda ve o mevkide, Arablara göre, kültür ve ilim erbabı, yalnız oradaki yahudiler göze çarpıyordu. Tabii ki, bu münasebetler vesilesiyle Sahabelerin kulaklarına da yahudilerden bir çok nakiller ve hikâyeler geliyordu. Bu hikâyelerden bazıları garib, acib şeylerden bahsediliyordu. Elbette ki bunlardan bazısı Resul-i Ekrem’in kulağına da gelirdi. Onun için, Resul-i Ekrem (A.S.M.) bu hususda Sahabelerini ve ümmettini ikaz ve irşad ve tâlim etmiştir.</p>
<p><strong>Bu irşad ve tâlimler ise, iki merhale ve iki bölüm halinde idi:</strong></p>
<p><strong>Birinci Bölüm:</strong> İslâm dinine ait mes’elelerde, hükümlerde, ibadet ve amellerde, ne Tevrat’tan, ne İncil’den ve ne de ehl-i kitabın âlimlerinden herhangi birşeyin alınmasının, sorulmasının veya onlara uyulmasının mümkün olmayıp, büyük hata olacağını ferman eden hadîs-i şerifler şöyledir:</p>
<p><strong>1-</strong> (El-Musannef – San’anî 10/212)</p>
<p><strong>Meâli:</strong> Zeyd bin Eslem’den rivayet: “Peygamber (A.S.M.) ferman etti ki: “Ehl-i kitaptan herhangi bir şey sormayınız! Çünki onların kendileri dalâlettedir, hiçbir zaman sizi doğruya hidayet edemezler..”</p>
<p><strong>2</strong>– (El-Musannef – San’anî 10/313)</p>
<p><strong>Meâli:</strong> Abdullah bin Sâbit (R.A.) naklediyor: Ömer bin Hattab geldi, Peygamber’e dedi ki: “Benim yahudilerden bir arkadaşım vardı, ona uğradım. Bana Tevrat’tan mühim olan yerleri yazdı.. size onları arzedeyim mi?” Hazret-i Abdullah diyor: Buna Peygamber’in canı çok sıkıldı, yüzünün rengi değişti. Abdullah bin Sabit o sırada Hazret-i Ömer’e demiş: “Allah aklını alsın, Peygamber’in yüzündeki değişikliği görmüyor musun?” Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.); “Allah’a Rab olarak razı olduk. İslâmı da tek din olarak seçtik. Muhammedi de hak Peygamber olarak kabul ettik.” dedi. Bunun üzerine, Peygamber’in yüzünde sürûr alâmetleri görülmeye başlandı ve ferman etti: “Eğer şimdi Musa (A.S.) içinizde zuhur etmiş olsa ve siz beni bırakıp ona tabi’ olsanız, dalâlete girmiş olursunuz. Bütün ümmetler içinden sizler benim hissem olduğunuz gibi, ben de umum Peygamberler içerisinden sizin nasibiniz oldum…”</p>
<p><strong>İkinci Bölüm:</strong> Ahkâm-ı Şeriat hakkında değil, amma sair tarihî ve kevnî mes’elelerde, Benî-İsrail ülemasının dinlenebileceğine.. lâkin onları ne tasdik edip, ne de tekzib etmek tarzında bir dinlemeye dikkat edilmesine dair vürûd eden Peygamber’in emirleri şöyledir:</p>
<p><strong>Yani:</strong> “Benî-İsrail’den bazı söz ve rivayetleri dinleyip nakledebilirsiniz. Bunda bir zarar yoktur. (Sahih-i Buharî 4/207; İbn-i Hibban 8/50 ve 52, Cem’-ül Fevaid 1/59, El-Feth-ül Kebir 2/9 ve 70; Müsnedül Firdevs 2/129)</p>
<p><strong>Yine başka bir hadîs: </strong></p>
<p>Yani: “Ehl-i Kitap âlimlerini dinlediğinizde onları ne tasdik, ne de tekzib ediniz! Deyiniz ki Allah’a ve Peygamberlerine iman ediyoruz.” (Şerh-üs Sünne – Begavî 1/239; Müsned-ül Firdevs 5/21 ve Buharî 3/237)</p>
<p>İşte Resulullah’ın (A.S.M.) şu emirlerinde görüldüğü üzere, İsrailiyata karşı iki tarz yaklaşım içerisindedir. Birisi: İslâm dininin kendisine taallûk emir ve nehiy, haram ve helâli.. ve hülâsa İslâm dininin kendisine taallûk eden bütün mes’elelerinde hüküm ve emir, yalnız ve yalnız Kur’an ve menba-ı Risalet olan Peygamber’den alınacabileceğine dikkat çekmiştir.</p>
<p><strong>İkinci merhalede ise:</strong> Benî-İsrail kavminden gelen pek çok Peygamberlerin iz ve eserlerinin ilim noktasından bazı kalıntılarının kalmış olabileceği imkânını nazara almış ve bu açıdan ilmin kapısını kapatmamıştır. Amma bunların alınış ve telâkki kapılarına “Dikkat” levhalarını asmıştır. Böylece İsrailiyatın her çeşidi, İslâm dini akidesinde ve ahkâm-ı Şeriatında aslâ ve kat’â değil, amma sair tarihî ve kevnî ilimlerinde bazı hurafeli yorum ve hikâyelerin -Peygamber’in müsamahalarına binaenmüslümanlarını dillerine ve sözlerine girebilmiştir denilebilir.</p>
<p><strong>Bu yüzdendir ki:</strong> Gerek müslüman olmuş yahudî âlimlerinden bazı zâtlar; gerekse Abdullah bin Abbas gibi Sahabe’nin meraklıı genç bazı âlimleri; Hazret-i Resul-i Ekrem’den (A.S.M.) işittikleri kısa, veciz ve cami-ül kelim bazı ilmî hadîslerin hakikatını, İsrailiyattan gelme hikâyeli ve hurafeli sözlerine tatbik ederek, çok nâdir de olsa, mânalandırma cihetine gittikleri olmuştur. Hattâ bu yüzden zamanla tefsir ile metnin birbirinden tefriki müşkilleşmiştir. Yani şu rivayetin içinde hangi kelimeler öz metin, yani kelâm-ı Nebevî, hangileri tefsir ve şerhtir bilinemiyecek duruma gelmiştir.</p>
<p>Büyük hadîs imamları da bu noktaları nazara almışlardır ki, bazı hadîs-i şeriflerde, Peygamber’in bizzat sözleriyle ve bazı Sahabenin şerh ve tefsirli sözlerini birbirinde ayırmaya çalışmışlardır. Bu hususta İmam-ı Suyutî’nin “El-Müderrec İle-l Medrec” isimli eserini misal için gösterebiliriz. Suyutî Hazretleri bu mevzuu, 16 büyük sahifede, misalleriyle gösterilmiştir.</p>
<p><strong>İşte, kabil hadîs-i şeriflerden bir örnek olarak;</strong> İbn-i Abbas’tan sahih bir sûrette nakledilmiş şu: hadîs-i şerifidir. Gerek İbn-i Abbas Hazretleri, gerekse Vehb bin Münebbih gibi zâtların ona dair eski rivayetlere tatbik ederek yaptıkları tefsir ve şerhleri birlikte rivayet ve nakledilerek gelmiştir.</p>
<p>Tabii ki, bu durumda, kelâm-ı Nebevî’nin öz metni, onun etrafında yapılan şerh ve tefsirler içinde tam görülmediği vaziyetiyle, İsrailiyata müşabeheti fazlalaşmıştır. Senedi sağlam olduğu halde, zâhirde akıl hârici görünen manası itibariyle, bazı muhaddisler onu kabulde tereddüd göstermişlerdir.</p>
<p><strong>Amma bu nokta dahi var ki:</strong> Muhaddislerce kabul edilmiş olan; Sahabelerin kavil, fiil ve takrirleri de hadîs külliyeti içinde dahil olduğundan, meselâ İbn-i Abbas’ın şerh ve tefsiri dahi olsa, hadîsin metniyle beraber gelmiş olması gayet normaldir. Lâkin Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi; bu kısımda, yani Sahabenin içtihad ve tefsirinde bazı hatalar düşmüş olabilir. Şayet bu hatalar kat’î şekilde tebeyyün dahi etse, ilmî bir hatadır denilir.</p>
</div>
<p>Abdülkadir Badıllı &#8211; Risale-i Nur&#8217;un Kudsi Kaynakları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/israiliyat-meselesi-hakkinda/">İsrailiyat Meselesi Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/israiliyat-meselesi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevzu Hadisler Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mevzu-hadisler-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mevzu-hadisler-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 May 2015 14:46:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Badıllı]]></category>
		<category><![CDATA[Başka yönleriyle Mevzu’ Hadîsler]]></category>
		<category><![CDATA[bu zamanda hiçbir mevzu’ hadîs yok mudur?]]></category>
		<category><![CDATA[Fukaha tabir edilen usûl ve fürû-u Şeriatın allâmeleri olan müştehidlerin hadîse bakış açıları:]]></category>
		<category><![CDATA[Mevzu’ Hadîsleri tesbit eden kaide ve kanunlar]]></category>
		<category><![CDATA[Mevzu’ Hadislerin tarihî gelişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevzu’luk isnad edilip de mevzu’ olmayan bazı hadîs örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Senedsiz Hadîsler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6176</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evvelâ mevzu’ ile alâkadar bir mukaddeme: Mevzu’ hadîsleri tanıma, bulma ve tesbit etme hususunda bazı kaideler, kanun ve usûller vaz’ edilmiş ve muhaddislerce tatbik de edilmiştir. Şöyle ki: Hicrî 200. yıl içerisinde şuyu’ bulan Mevzu’ hadîsler dedikodusu baş gösterince; büyük ve dâhî hadîs imamları mezkûr kaideleri koymuş ve tatbik etmişlerdir. Hadîs- Şeriflere katılmak istenen mevzu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevzu-hadisler-hakkinda/">Mevzu Hadisler Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="post-tile entry-title"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/1357a5cb-hadisler-gunumuze-kadar-degismeden-nasil-gelmistir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6177" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/1357a5cb-hadisler-gunumuze-kadar-degismeden-nasil-gelmistir.jpg" alt="Mevzu Hadisler Hakkında" width="560" height="330" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/1357a5cb-hadisler-gunumuze-kadar-degismeden-nasil-gelmistir.jpg 560w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/1357a5cb-hadisler-gunumuze-kadar-degismeden-nasil-gelmistir-300x177.jpg 300w" sizes="(max-width: 560px) 100vw, 560px" /></a></h1>
<div class="mom-post-meta single-post-meta"></div>
<div class="entry-content">
<p style="text-align: center;"><strong>Evvelâ mevzu’ ile alâkadar bir mukaddeme:</strong></p>
<p>Mevzu’ hadîsleri tanıma, bulma ve tesbit etme hususunda bazı kaideler, kanun ve usûller vaz’ edilmiş ve muhaddislerce tatbik de edilmiştir.</p>
<p><strong>Şöyle ki:</strong> Hicrî 200. yıl içerisinde şuyu’ bulan Mevzu’ hadîsler dedikodusu baş gösterince; büyük ve dâhî hadîs imamları mezkûr kaideleri koymuş ve tatbik etmişlerdir. Hadîs- Şeriflere katılmak istenen mevzu ve yalan sözler, tâ o zamanlar bulunmuş, tesbit edilmiş ve hadîslerden tarh edilip atılmıştır. Yani, şimdi elimizde mevcud me’haz hadîs kitaplarında, o mevzu’ denilen yalan sözlerin hiçbirisi yoktur diyebiliriz. Çünki bu mevzuda bütün hadîs hâfızlarınca müttefekun aleyh, kat’î kaide ve usûl şudur ki: “Aslı, faslı mevzu’ olarak bilinen bir hadîsi yazmak, kaydetmek ve kitaba dercetmek, çok haram ve büyük günahtır.” Bu durumda mezkûr asırda kesin olarak mevzulukları tesbit edilmiş binlerce yalan ve uydurma sözlerden şimdi hiçbirisi mevcud değildir diyebiliriz. Zira, tâ o zaman o işih farkına varılımış, tesbit edilmiş ve tutup atılmıştır. Hattâ denilebilir ki; büyük muhaddisler, o keskin kaide ve usûlleri tatbik ederken, bir çok sahih hadîsleri de bazı şüphelerle heder etmiş ve zayi’ etmişlerdir.</p>
<p>Hem bugün için, farz-ı muhal olarak, sözü edilen mevzu’ hadîslerin hiçbirisinin, yahut bir kısmının tâ o zamanlar tesbit edilemeyip de, mevcud hadîs kitaplarında -hâşâ ve kellâ- var olduklarını farzetsek ve biz bunları şimdi, yani 1200 sene sonra tesbit etmek işine girişmek istesek bile; 12 asır evvel olup biten hâdiseyi ve o vakitte o mevzu’ ve yalan sözleri yayan ve neşreden adamların şimdi ölmüş ve eserleri bile yok olmuş olmaları hasebiyle; elbette aynıyla mes’eleyi tesbit etmek imkânımız olmayacaktır.</p>
<p><strong>Peki, o halde ne yapabiliriz?</strong></p>
<p><strong>Elcevab:</strong> Yapsak, yapsak; ancak eski büyük hadîs imamlarının cerh ve ta’dil, usûl ve kanunlarını tatbik şekillerini dinlemek sûretiyle onların hüküm ve kararlarına göre, belki bir şeyler çıkarabiliriz. Evet, bunun bundan başka ikinci bir yolu yoktur.</p>
<p><strong>Bu mes’elenin neticesi şudur:</strong> Hicrî 2. asrın içinden başlayıp 3. asrın sonuna kadar devam dene mevzu’ hadîsler dedikodusu fırtınasıyla, pür-heyecan hamiyet ve gayrete gelen büyük hadîs imamları, keskin ferasetleri yanında, mevzu’ sözleri bulma ve tesbit etmiş ve hadîsten ayırıp adem gayyasına atmışlardır. Yani, şimdi adı söylenen, fakat varlıkları söz konusu olmayan ve üstünde kat’î olarak yüzde yüz hükmedilmesi mümkün olabilen hiçbir mevzu’ söz ve yalan hadîs mevcud değildir. Yani, şimdi elimizde mevcud olan yüz kadar kaynak hadîs kitaplarında… Evet, hadîs kitaplarında diyorum… Yoksa ehemmiyetsiz ve vukufsuz bazı kimseler tarafından yazılmış basit ve ehemmiyetsiz köşede bucakta kalmış hikâye ve harbler gibi mes’elelere dair kitap namı altındaki bazı şeylerle hiç mevzu’ hadîs yoktur demiyorum. Amma o gibi kitaplar dahi kat’î tahkik yapılmadan, ezberden olarak: “Baştan sona hep mevzu’ hadîslerle doludur.” deyip hüküm vermek dahi herhalde insafsızlık olur.</p>
<p><strong>Sual:</strong> Peki muhaddislerce konulmuş, hadîsin çok değerli ve mühim olan usûl ve kaideleri ve pek kıymettar bir ilim olan cerh ve ta’dil kanunları bize bugün şimdi yararı nedir? Onunla biz ne yapabiliriz?</p>
<p><strong>Elcevab:</strong> Şahsî kanaat ve tesbitime göre, o kaideler, usûller ve kanunlar, bugün bir hadîs müştakının, meraklı bir araştırmacının, hadîslerin mertebelerini, evet sadece mertebelerini o usûl ve kaideler çerçevesinde -eğer yapabilirse- tahkikî tarzda bulabilmesine, tesbit etmesine en büyük ve keskin ölçü âleti ve müracaat edilecek tek kıstastır. Ancak bunu da unutmamak gerekir ki; öylesi bir araştırmacı, araştırmasını yaparken, bir aynı hadîsin mertebesi üzerinde yapılmış münâkaşaları, müsbet ve menfî umum görüşleri; haricî te’sir ve his ve hevese veya mizac ve meşrebinin te’sirine kapılmadan dinledikten sonra, ekseriyetin ittifakı hangi tarafta ise, ona göre diyebilir ki;</p>
<p>“Şu hadîsin mevcud hadîs usûlü ve kaidelerine ve muhaddislerin ekseriyetinin görüşüne göre mertebesi, derecesi şudur.” Yoksa o kanun ve kaidelerle, sanki şimdi varmış gibi, yeniden mevzu’ hadîsleri tesbit etmeye teşebbüs etmek için değildirler. Çünkü öylesi mevzu’ hadîsleri yeniden bulabilme diye birşey yoktur. Zira, hakikatta asıl mevzu hadîsler şimdi yokturlar.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mevzu’ Hadislerin tarihî gelişimi</strong></p>
<p><strong>Mevzu’ kelimesinin lûgat karşılığı;</strong> vaz’edilmiş, konulmuş demektir. Hadîs usûlü ıstılahında ise; yalandan bir söz uydurulup, Peygamber’e, yahud bir Sahabî’ye, ya da bir Tabiîn’e isnad edilerek ikinci bir yalan ve iftira ile; “Bunu Peygamber söyledi” yahud “Sahabî ya da Tabiîn söyledi” diye ortaya atılan ve hadîs içine katılmak istenen yalan söz demektir.</p>
<p>Üst tarafta da kaydettiğimiz gibi, mevzu’ sözlerin en ilki, Peygamberimizin hayatında bir münafık tarafından yapılmıştır. Peygamber Efendimiz de (A.S.M.) o münafığın cezasını çok şiddetli bir şekilde verdirmiş olduğu gibi; “Benim adıma ben söylemediğim halde yalan uyduran, Cehennem’e yerini hazırlasın!” meâlindeki hadîsi tekrar ve şiddetle söyleyerek ümmetini ikaz ve irşad etmiştir. Daha sonra, hicretin 41. senesinde müslümanlar arasında siyasî ayrılıklar fitnesi başladığında, Şia ve Haricîlik gibi bazı fırka mutaassıblarının yalancı ve tıynetsiz bazı adamları, az da olsa, bazı mevzu’ sözleri uydurdular. <strong>(*)</strong></p>
<p>Daha sonraları, yani 2. asrın başından itibaren bu gibi yalancılar çoğalmaya başladılar. Mevzu’ hadîsler dedikodusu da fazla şuyu’ buldu. Bunun üzerine hadîs Hâfızları ve hameleleri hamiyet ve gayret içinde pür-dikkat kesildiler… Yalancı ve iftiracıları tek-tek tesbit ettiler. Uydurulan yalan sözleri de bulup teşhir ettiler.</p>
<p>Kâmil Muhaddis Hammad bin Zeyd’in tesbitine göre, zındıklar ondört bin mevzu’ hadîs uydurup yaymışlar.<strong>(**)</strong> Bu zındıklardan birisi olan Abdülkerim bin Ebi-l Avca’, zındıklık adına yalan hadîs uydurduğu tesbit edilmiş ve Abbasî halifelerinden Mehdî zamanında yakalayıp boynu vurulacağı vakit, o zındık bağırarak demiş: “Ne haber! Ben dörtbin hadîs uydurup hadîslerinize kattım ki, bunlara haramı helâl, helâlı da haram kıldım.” <strong>(***)</strong></p>
<p>Keza İbn-i Asakir, Halife Harun-u Reşid’den naklettiği bir rivayette: Yakalanarak Harun-u Reşid’e getirilen bir zındığın boynunu vurmak için emir vermiş. O zındık ise demiş: “Ben dörtbin hadîs uydurup neşrettim ki, onlarla haramı helâl, helâlı da haram gösterdim.” Harun-u Reşid de ona cevaben: “Ne haber ey zındık! Abdullah bin El-Mübarek ile Ebu İshak-ı Fezarî, senin bütün o yalanlarının tek-tek bulup, harfharf tesbit ederek, hadîsten çıkarıp attılar.”<strong>(****)</strong> dedi.</p>
<p>Bu zındık habisler kötü niyetle İslâmı bozmak, Sünnet-i Nebeviye’yi bulandırmak gayesiyle hadîs uydurdukları gibi, bir de bunların yanında bazı saf ve ahmak nâdanlar da, güya din adına, bazı hadîsler uydurmuşlardır. Misal için, Nuh bin Ebi Meryem ismindeki bir adam, Kur’an’ın Sûrelerinin faziletleri hakkında bazı mevzu hadîsler uydurmuş. <strong>Rivayeti de:</strong></p>
<p>“An İkrime, An İbn-i Abbas” diye isnad etmiş. Ona sorulmuş: “Bu hadîsler sana nereden geldi?” O da demiş: “Ben gördüm ki, bu zamanda insanlar Kur’an’dan yüz çevirmişler. Ebu Hanife’nin fıkhî mes’elelerine ve Muhammed bin İshak’ın magazilerine koşuyorlar. Ben de insanları Kur’an’a döndürmek için bunları böyle uydurdum.”<strong>(*****)</strong></p>
<p>(Not: Mezkûr mevzu’ olan hadîsler, Tefsir-ül Keşşaf’ta maalesef bilinmeden hadîs olarak kaydedilmiştir.)</p>
<p>İşte nümune ve misallerini verdiğimiz o gibi hâdiseler, hep eskide vuku’ bulmuşlardır. Amma yine az yukarda kaydettiğimiz vecihle, mezkûr hâdiseler Hicretin 2. yüzyılının başından başlayıp 3. asırda son bulmuştur. Hadîslerin hakikî mertebe ve makamını tesbit etme işi de mezkûr zamanlarda sona ermiştir. Yani, bahsi yapılmış o mevzu’ ve yalan sözler, tâ o zamanlar tesbit edilmiş ve hadîslerden çıkarılıp atılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(*) Ulûm-ül Hadîs ve Mustalahihi – Dr. Subhî Salih sh: 266</p>
<p>(**) Aynı eser sh: 270</p>
<p>(***) El-Esrar-ül Merfûa – Aliyy-ül Karî sh: 6</p>
<p>(****) Aynı eser sh:6</p>
<p>(*****) El-Menhel-ül Latif sh: 158</p>
<p>————————————————————————————————————————–</p>
<p>Farz-ı muhal olarak, eğer şimdi mevcud kaynak olan hadîs kitaplarında, bahsi geçen hâdiselere tesbit edilmiş olan o mevzu’ hadîslerin varlıklarını bir an için şimdi kabul etsek de -ki onlar kimisine göre ondört bin, kimisine göre de oniki bin gibi büyük bir rakamdadır- o durumda, şimdi elimizde mevcud olan hadîs kitaplarının yekûnünde bulunan gayr-ı mükerrer hadîslerin tamamı ancak bunlarınm iki misli kadar olabilir.</p>
<p>Yani o durumda -hâşâ bin kere hâşâ- şimdi mevcud hadîslerin yarısına yakın bir kısmını mevzu olarak kabul etmek gerekecektir. Amma hâyır, bin kere hâyır! Öyle birşey kat’iyyetle söz konusu değildir. Belki şimdi elde mevcud büyük hadîs kitaplarında yer alan umum hadîsin ana kaynak kitaplarını kasdediyoruz. Olsa olsa, muhaddislerce büyük ve keskin tahliller neticesinde: Sahih, Hasen, Zaif ve bir de Çok Zaif diye mertebelere ayırma işi olmuştur, başka birşey yoktur.</p>
<p>Her ne kadar bazı muhaddis zâtlar senetleri itibariyle bazan zaif, hattâ metrûk hadîslerden bir kısmını, zan ile mevzu’ hadîs hududunda göstermeye çalışmışlarsa da, fazla mühim bir durum arzetmemektedir. Çünki bunların karşısında sair insaflı ve hakperest büyük hadîs imamları dikilmiş, aynı o hadîsleri kurtarmak için gayret sarfetmişler ve hadîslerde mevcud sair benzeri deliller getirerek onları yüzde doksan dokuz nisbetiyle kurtarmışlardır.</p>
<p><strong>Sual: Peki şimdi bu zamanda hiçbir mevzu’ hadîs yok mudur?</strong></p>
<p><strong>Elcevab:</strong> Bu kitabın arkasında kaynak kitap olarak isimlerini yazdığımız hadîs kitapları listesinde ve bir de elimize geçmeyen ve büyük hadîs imamları ve hâfızları tarafından yazılan makbul ve meşhur birçok hadîs kitaplarında; meselâ, El-Muhtarat Ziya-ül Makdisî, El-İstidrâkât Darekutnî gibi birçok kitaplarda, kesin ve kat’î ve üstünde ittifak edilmiş hiçbir mevzu’ hadîs yoktur diyebiliriz.</p>
<p>Amma az yukarıda kaydettiğimiz gibi adı-sanı belli olmayan, yahut İslâm üleması arasında makbul sayılmayan ve bazı vukufsuz ve ehliyetsiz kimseler tarafından yazılmış basit hikâye ve kıssalar gibi şeylere dair bazı mevzuları işleyen kitaplarda ve az bazı tefsir kitaplarında -Tefsir-i Keşşaf gibi- ve bir de avam halkın dilinde dolaşan bazı sözlerde mevzu hadîslerin bulunabilme ihtimali vardır. Bu bulunanların da hiçbir zaman İslâmın haramını helâl, helâlını da haram edecek, akide ve fıkha dair hadîsler olmayıp, basit ve varlığıyla yokluğu arasında fazla bir değer taşımayan bazı sözlerdir.</p>
<p>Dillerde hadîs olarak dolaşan sözlerin büyük bir bölümünü, El-Hâfız İsmail bin Muhammed El-Aclûnî gibi zâtlar, meselâ Keşf-ül Hafâ ve benzeri kitaplarda tahlil etmiş ve çoğunun asılları yine hadîs olduğunu ispatlamışlardır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mevzu’ Hadîsleri tesbit eden kaide ve kanunlar</strong></p>
<p>Bu husustaki belli ve kat’î kaideler birkaç tanedir. En mühimmi ve büyüğü: Onu uyduranın sarih itirafı ve ikrarıdır.</p>
<p><strong>2-</strong> Hadîs-i şerifin metin ve mânalarına tam rüsûh ve vukuf peyda etmiş zâtların sarraflıkları ile; “Bu söz değil Peygamber’in (A.S.M.), belki az bir belâgat ve fesahata mâlik birisinden de çıkması mümkündür değildir” diye mutlak şekilde reddedilmiş sözler…</p>
<p><strong>3-</strong> Mânası itibariyle rekîk olanları… Yani Sahih hadîslerin zıddına ve onlara mugayir ve aralarının cem’edilmesine aklen imkân olmayan sözler…</p>
<p><strong>4-</strong> Küçük bir iş, bir günah için çok büyük tehdid ve vaîdleri söyleyen söz ve aynı zamanda az ve basit hayırlı işlerde çok muazzam vaadları bildiren sözler…</p>
<p>Ancak şu dördüncü numaradaki kaide, her zaman sâbit ve umumî ve muhkem bulunmamaktadır. Makam-ı zecr ve zemm… ve makam-ı tergib ve teşvik gibi hallerde vârid olmuş birçok sahih hadîs-i şerifler vardır ki makamının iktizasına göre, bazan küçük bir şeyi büyük olarak göstermişlerdir.</p>
<p>İşte, bunlar gibi mevzu’ hadîsleri tesbit etmek içn bazı kanun ve kaideler vardır. Bu kaide ve kanunları uzunca şerh ve izah eden bir çok kitap yazılmıştır. Amma bu mevzu’da yazılmış kitapların bazılarında fazla şiddet olmuştur. Meselâ İbrahim-ül Cevzakanî’nin “El-Ebatıl” kitabı ve İbn-i Cevzî’nin “El-Mevzuat” eseri gibi kitaplar…</p>
<p><strong>Hülâsa:</strong> Mezkûr kanun ve kaideler, şimdi bu zamanda mevcud olan hadîslere tatbik etmek için değil, eski zamanda, henüz müdevvenat az iken hadîs âlimlerinin ihtiyata sevketmek için uygulanmış düsturlar olduğu kesindir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Başka yönleriyle Mevzu’ Hadîsler</strong></p>
<p>Mevzu’ ismi altında toplanabilen hadîsler dört sınıf olduğu anlaşılmaktadır. Mevzu’ hadîs uyduranların isim ve karakterlerini anlatan ilgili hadîs usûlü kitaplarını mütalaa etmiş kimseler bu iddiamızı kabul etmiş kimseler bu iddiamızı kabul edebilirler.</p>
<p><strong>BİRİNCİ SINIFI</strong>: Zındıkların İslâm dininin tahrif etmek, bozmak ve ayıplandırmak için girişmiş oldukları sinsî ve münafıkane faaliyetleri neticesi, bir sürü yalan, buhtan ve iftiralı sözleri yayma işi…</p>
<p><strong>İKİNCİ SINIFI</strong>: Râfizîlik veya Haricîlik gibi bâtıl ve dalâletli mesleklerin taassubu adına ve kendi mesleklerini doğru göstermek ve ona revac vermek gibi pis ve habis niyetlerle uydurdukları yalan sözlerdir. Birinci sınıfa göre bu kısım ekalliyettedir.</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ SINIFI:</strong> Ahmak, câhil veya nâdanların uydurdukları mevzu sözlerdir ki; bazıları güya iyi bir niyetle bazı mukaddes şeylere revaç vermek ve insanları ona cezbetmek gibi sâfiyane, amma ahmakça uydurdukları mevzu’ hadîslerdir. Bunlardan bir kısmı da, câhil ve nâdan bazı menfaatperest kimselerdir ki, İslâm halifelerine veya sultanlarına ve valilerine yaranmak ve yanaşmak ve menfaat kapmak gibi basit gayelerle; o ehl-i makamların zâtlarına, icraatlarına, güya Peygamber’in (A.S.M.) hadîslerinin işaretleri varmış gibi yalan bazı sözleri uydurma durumudur.</p>
<p>İşte bu her üç sınıf mevzu’lu hadîslerin tamamının tâ, bin sene evvel farkına varılmış, tesbit edilmiş ve hadîslerden çıkartılıp atılmıştır.</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜ SINIF İSE:</strong> Hakikatta ve asliyette bir mevzuluk durumu söz konusu olmadan; bin seneden beri muhafaza edilip gelmiş ve hep istimâl edilmiş bazı hakikatlı sözlerdir. Bu sözlerin ekserisinin sened ve istinadı yoktur. Bunlardan bazıları, ya bir Sahabî’nin veya Tabiîn’in, ya da Tebe-i Tabiîn’den bazı büyük zâtların bazı hakikatları vecizeleştirerek söylediği doğru ve isabetli kaidevî sözlerdir. Zamanla, bu sözlerin aslı nereden olduğu kat’î bilinememiş, sonra bazıları tarafından bu sözlerden bir kısmının hadîs-i şerif olabileceğine ihtimal verilmiş, dolayısıyla hadîs olarak da şöhret bulup kalmışlar. Mezkûr sözlerin bir kısmı filhakika da Peygamber’in (A.S.M.) sözleri olması mümkündür. Lâkin sened ve isnadları olmadığı için, kat’î bir kanaatla hadîs midir, yoksa Sahabe ve Tabiînden birisinin sözleri midir bilinememiştir.</p>
<p>Böylece mübhem durumda kalan ve senedi olmayan bu nevi sözlere de mevzu’ hadîs denilebilmişse de, sadece senedi itibariyle denilmiş. Ama ifade ettiği hakikat ve mânası itibariyle aslâ…</p>
<p>İşte, bu kabil hakikatlı ve mühim sözlerin varlığı eskide de, bugün de söz konusudur ve bunlar haylicedirler. Bu nevi hadîsler bu durumlarıyla, şayet bazıları onları mevzu’ hadîs diye isimlendirse de, yani; “Bu söz an’aneli senedle Peygamber’in sözü değildir.” dese de, isnad ve sened itibariyle belki doğru olabilir. Amma bu söz, mânası ve hakikatı itibariyle de doğru değildir, yani mevzu’dur diyemez.</p>
<p><strong>Meselâ:</strong> hakikatlı söz için, kimisi hadîstir demiş, kimisi de hadîs değil, fakat sabit hakikatlardandır. Kimisi de, İmam-ı Yahya bin Muaz Er-Razî’nin hikmetli sözlerinden olabilir demişler. Kimisi de, bu sözün Hazret-i Ali’nin hikmet-feşan ve kaynağı Menba-ı Vahy ve Risalet olan sözlerindendir demişler.</p>
<p>Bu hadîsin birçok me’hazleri için, bu kitabın Hadîsler Cetvelinin 130 no.lu kısmına bakılabilir.</p>
<p>Evet, bu nevi hakikatlı sözler vardır ve muhafaza edilerek gelmiştir. Elbette ki bunların içinde kelâm-ı Nebevî olanları da vardır. Ve bazılarının hakikatı hadîsten, lafzı başka büyük zâtlardan olabilir. Bunların bir kısmı da İmam-ı Ali’nin hikmet-feşan sözleri de olabilir. Hem mezkûr sözlerin hakikat ve hikmet vecizeleri olduğuna en büyük delil, bin küsûr seneden beri bunların aynen muhafaza edilip, günümüze kadar gelmiş olmalarıdır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Senedsiz Hadîsler</strong></p>
<p>Bu münasebetle, “Senedsiz hadîsler” mes’elesi yeniden hatıra geldi. Gerçi üst taraftaki mes’ele, bunu da bir derece içine alıyorsa da, lâkin senedsiz hadîslerni dairesi biraz daha geniştir.</p>
<p>Hem yüksek mânaları itibariyle, bunların bir kısmına muhaddislerce doğrudan doğruya hadîs-i şerif diye tavsif edilmiştir. Hattâ bunlardan bir kısmı sahih hadîsler olarak kabul görmüştür. Nitekim İmam-ı Buharî de bu neviden bazııların kitabına almakla tereddüt etmemiştir.<strong> (*)</strong></p>
<p>Bu nev’i hadîsler, “Muallâk” ismi altındaki hadîsler kısmı içinde de bulunabilirler.</p>
<p>Şu nevi senedsiz hadîslerin bazılarına da “Hadîs-i Meşhur” denilir ki, az yukarıda “Zaif Hadîsler Bölümü”nde buna bir derece işaret edilmiştir.</p>
<p>İmam-ı Celâleddin-i Suyutî bu nevi senedsiz ve dillerde dolaşan hadîslerin varlığını ve tarifini “Senedül Musafaha” ismindeki bir Risalesinin Mukaddemesinden çok güzel bir tarzda beyan ettiği gibi, EdDürer-ül Müntesire eserinde de misal ve nümunelerini getirerek tahlil ve tahkiklerle izah etmiştir.</p>
<p>(*) Şerh-ül Manzumet-il Beykuniye sh: 112</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mevzu’luk isnad edilip de, mevzu’ olmayan bazı hadîs örnekleri</strong></p>
<p><strong>1-</strong> El-Feth-ül Kebir 1/481’de İbn-ül Cevzî’nin mevzudur dediği bir hadîs, sair imamlarca mevzuluğu reddedilip hadîs olarak kabul edildiği…</p>
<p><strong>2-</strong> Ed-Dürer-ül Müntesire – Suyutî sh: 31-35’de; yine İbn-ül Cevzî, bir iki hadîs-i şerif için mevzu’luk isnad ettiği halde, sair muhaddislerce bu hadîslerin mevzu’ olmayıp sahih hadîsler olduğu…</p>
<p><strong>3-</strong> El-Esrar-ül Merfua’ – Aliyy-ül Karî sh: 73’de; bazı mevzu’ hadîsler var ki; başka tariklerle gelen rivayetlerde aynı metin ve aynı mâna ile sahih olabileceği…</p>
<p><strong>4-</strong> El-Leali-l Masnua’ – Suyutî 1/117’de; bir aynı hadîs, bazı tariklerle sahih, amma başka bir yolla gelen rivayet silsilesinde mevzu ve bâtıl olabileceği…</p>
<p><strong>5-</strong> Aynı eser 2/390, 391 ve 394’de; İbn-ül Cevzî’nin mevzu’ dediği bazı hadîseri, İmam-ı Suyutî onları uzun tahliller neticesinde sıhhatlerine hükmetmiş olduğu…</p>
<p><strong>6-</strong> Levakıh-ul Envar – Şa’ranî sh: 656’da hadîs rivayetinde ve cerh usûlünü tatbikte tehevvür ve hiddetten içtinab etmenin zarureti hakkında izahlar…</p>
<p>“Lâ asle lehû” ve “Lâ yesihhu” ve “Aslını bulamadım” gibi tabirleri…</p>
<p>İlm-i Hadîs muhakkikleri olan allâme zâtlar, bazı hadîsler hakkında “Lâ asle lehû” yani aslı yoktur veya “Lâ yesıhhü” tabirlerini bazan kullanmışlardır. Muhaddislerin bu tabirlerinin maksad ve muradları nedir diye meşhur Şeyhülislâm İbn-üs Salah’tan sorulmuş. O da şu şekilde cevab vermiş:</p>
<p>“Bizim bunlar gibi tabirlerden muradımız budur ki: Hadîsin senedi itibariyle sahihlerin şartları bulunmadığı zaman bu hadîs sahih olan hadîslerin cinsinden değildir demektir.” (Fetavî ve Mesail-i İbn-üs Salah 1/174)</p>
<p>El-Hâfız Zeyneddin-i Irakî Hazretleri, İmam-ı Gazalî’nin İhya-u Ulûm-id Din eserinin hadîslerini tahkik ve tahriç yaparken, bazı hadîsler için “Aslını bulamadım” ifadelerini kullanmış. Bence, Hâfız Irakî’nin maksadı da İbn-üs Salah’ın üstteki cevabında olduğu gibidir. Bir de bize göre şu mânası da olabilir: “Yani ben, Gazalî’nin okuyup tetebbu’ ettiği kadar bütün hadîslerini ve kitaplarını ve onların senedlerini görmemiş olabilirim. Bunun için, Gazalî’nin bazı hadîslerinin senedlerini bendeki hadîs kitaplarında bulamadım.”</p>
<p><strong>Netice olarak:</strong> Muhaddislerin; “Aslı yoktur” veya “Sahih değildir!” ifadelerinden en bariz mânası, o hadîsin senedi yoktur.. veya seneden sahih hadîsler cinsinden değildir demektir. Yani şu hadîs, bize ulaştığı kadarıyla biz onun senedini görmemişiz demektir. Yoksa o gibi tabirler hadîsin mâna ve metni için kesinlikle müsta’mel değildir. Murad da o değildir.</p>
<p>—————————————————————————————————————————</p>
<p><strong>Fukaha tabir edilen usûl ve fürû-u Şeriatın allâmeleri olan müştehidlerin hadîse bakış açıları:</strong></p>
<p><strong>Evvelâ, şunu hemen belirtmek gerekir ki</strong>; büyük müçtehid imamlar, başta dört mezheb imamı olmak üzere her birisi en âlâ derecede müçtehid oldukları gibi, aynı zamanda bizatihî muhaddisdirler de.. Nitekim her bir imamın bir hadîs kitabı da mevcuddur. Ancak tek bir fark vardır; İmam-ı Ahmed bin Hanbel müstesna olarak, diğer üç mezheb imamı hadîs-i şeriflerin nakil ve rivayet işinde bulundukları halde, onun cerh, ta’dil ve sairesiyle fazla meşgul olmamışlardır. Çünki vazifeleri daha büyük ve daha küllî idi. İştigal mevzuları da, umum ümmete her zaman zarurî ve lâzım olan bir vazife idi.</p>
<p>Hadîslerin zâhirî senedleri bırakmakla birlikte, elden geldiği kadar onları dinlemeyi de ihmal etmemişlerdi. Amma bu zâtların üzerinde en çok tefekkür edip düşündükleri şey; hadîsin mâna ve medlûlü ile, nâsihi ve mesûhu hangileri olduğu.. ve Şeriatın hangi mes’elesine hangi hadîslerin bakıp terettüb ettiği hususları idi.</p>
<p>Mutlak müçtehid olan zâtların hadîse bakış açılarının bir başka yönü de vardır. Belki de bu cihettir ki; onları hadîslerin senedleriyle fazla meşgul ettirmemiş. Zaten bir müçtehidin mutlak müçtehid olabilmesi için Allah’ın lûtfuyla ilim, irfan, feraset, velâyet ve tam kâmil rüsûh gibi işleri ve kaibiliyetleri isteyen ve birleştiren bir makama mazhar olması gerekmektedir. Amma bu da vardır ki, müçtehidlerin bu makam ve mertebeleri, bazı muhaddislerce bilinememiş ve anlaşılamamışdır.</p>
<p>Evet, biraz sonra misal ve örneklerini vereceğim mezkûr makamının ulviyeti, kemali ve ilimde rusûh-u tâmmı gibi mazhariyetleri, Allah’ın hususî lutfuyla bazı hâs kullarında tezahürü görüldüğü zaman; artık onlar -çoğu kere zannî ve tarihî olan- hadîsin senedi, cerh ve ta’dilin usûl ve kaidelerinden geçmede ve geçirilmeden de, hadîsin sahihlik, zaiflik ve mevzu’luk durumlarını kolaylıkla anlayabilirler ve anlayabilmişlerdir.</p>
<p><strong>Şimdi bu davanın hafî de olsa -amma hakikat olarak- bazı delil ve misallerini arzetmeye çalışacağız:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Celâleddin-i Suyutî El-Havî Lil-Fetavî eseri 2/342-345 sahifelerde İmam-ı Şafiî’den naklen ve ayrıca da başka delilelr ile de isbat etmiştir ki; Resul-i Ekrem (A.S.M.) başta ahkâm-ı Şeriat olmak üzere, bütün mesail-i diniye ve İslâmiye’yi beyan eden umum hadîs-i şeriflerini Kur’an’dan istihraç etmiş olduğu gibi, âhirzamanda yeryüzüne inerek, müslümanların başına imam olarak geçecek olan Hazret-i Peygamber gibi bütün hükümleri doğrudan doğruya Kur’an’dan istihraç edecektir.</p>
<p><strong>2-</strong> İmam-ı Şa’ranî El-Mizan-ül Kübra eseri 1/22 saifelerinde dava etmiş ve bir derece bunu isbat etmiştir ki; bütün ehadîs-i şerife Kur’an’ın içinde mevcuddur.</p>
<p><strong>3-</strong> Yine, Suyutî Hazretlerinin El-Havî Lil-Fetavî 2/446’da; Abdullah bin Abbas’tan rivayeten demiştir ki; “Benim devemin yuları da kaybolsa, onu ben Kur’anda bulabilirim!”</p>
<p><strong>4-</strong> Yine İmam-ı Şa’ranî Keşf-ül Gumme eseri 1/25’de ve Suyutî Hazretleri El-Havî Lil-Fetavî 2/346’da Said bin Cübeyr’den nakletmişlerdir ki; O demiş: “Ben Resulullah’tan gelen hadîs-i şeriflerden neyi ki işitttim, hepsinin tasdikini Kur’an’da buldum.”</p>
<p><strong>5-</strong> Yine İmam-ı Suyutî El-Havî Lil-Fetavî 2/346’da isbat etmişki; bazı ülema-i kâmilîn herşeyi Kur’an’da bulabilme mazhariyetine ermişlerdir.</p>
<p><strong>6-</strong> Yine İmam-ı Şa’ranî Hazretleri El-Mizan-ül Kübra eseri 2/43’de, dava etmiş ve bir derece bunu isbat etmiştir ki; başta dört mezheb imamı olmak üzere, bazı kâmil, veli olan muhaddisler Resulullah’la ruhen mülakî olurlar ve şüphelendikleri mes’eleleri veya hadîsleri sorarlar.</p>
<p>İşte bu nümuneler gibi daha birçok nümuneler arzedebilirdik. Lâkin bunlar maksad için kâfidir. İmamı Suyutî ve Şa’ranî ve sonra allâme Zebidî gibi zâtların bu mes’eledeki izahlarından anlaşılmaktadır ki;</p>
<p>Resulullah en başta olmak üzere, kademe kademe ve derece derece bazı Sahabeler, sonra Tabiîn’den bazı büyük kâmil veliler ve sonra da dört mezheb imamı ve bunlardan evvel Hazret-i Mehdî gibi zâtlara hâs ve mahsus olarak bir makam vardır ki; O’na çıkmış olan zâtlar, artık herşeyi, her mes’eleyi, her hadîsin aslını Kur’an’da görebilmişlerdir. Amma onlar bu sırlı makamın ve büyük mazhariyetin tezahürlerini sıkı sıkıya saklamışlardır. Umumî ahenk ve zâhire göre hareket edip, yinee muhaddislerin sa’y ü gayretleriyle husûl bulan hadîslerin senedleri hususundaki görüşlerini dinlemişler ve imkân nisbetinde de ona müraat etmeye çalışmışlardır.</p>
<p>Bu mes’elenin bir delili de, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinden nakledilmiş şu sahih rivayettir:</p>
<p>Üstadın ileri gelen talebe ve hizmetkârlarında Mustafa Sungur ve Bayram Yüksel gibi zâtlardan bizzat defalarca dinlemişim ki, Hazret-i Üstad demiş: “Ben eskide tahsil ettiğim bütün ilimler, hâfızama aldığım onca kitaplar ve pek geniş ma’lumat, benim Kur’an’a çıkmam için basamaklar oldular. Kur’an’a çıktım, baktım ki; herbir âyet-i Kur’anayi, kâinatı içine almıştır. Ondan sonra daha hiçbir kitaba ihtiyacım kalmadı…”</p>
<p>Evet, görüldüğü üzere, Hazret-i Üstad Bediüzzaman da aynı mes’eleye ve mezkûr aynı makama işaret edip parmak basmaktadır.</p>
<p>İşte mezheb imamları ve başta İmam-ı A’zam Ebu Hanife olarak, az üstte kaydedildiği üzere, muhaddislerce yürütülen hadîsin cerh ve ta’dil kanunlarını dinleyerek müraat ettikleri gibi, onun mânası ve hakikatına dalar, Din-i Mübîn-i İslâm’ın hangi mes’elesiyle ilgili olduğunu ve hangi şer’î hükmü aydınlattığını düşünürlerdi. Nitekim, “Ahbar-ı Ebu Hanife” eserinde kaydedildiğine göre, İmam-ı A’zam Hazretleri işittiği bir hadîsin sened ve sairesi gibi zâhirî tarafına değil, onun mânasının derinliklerine dalar, düşünür, İslâm’ın mes’elelerinin halli için tefekkür ederdi. (Ahbar-ı Ebu Hanife sh: 330)</p>
<p><strong>Yine aynı eserin 78. sahifesinde:</strong> “İmam-ı A’zam Hazretleri, hadîs toplayan muhaddisleri bir eczahaneye benzetiyordu.”</p>
<p>Keza İmam-ı Ali (R.A.) Nehc-ül Belâga – Tahkik Subhî Salih sh: 327’de: “Resulullah’ın sözlerinde hâslar, âmmlar, nâsih ve mensûhlar bulunduğunu, bunları birbirinden ayırt edemeyen kimseler, Şeriatın mes’eleleri hakkında konuşmaya, fetva vermeye hakkı yoktur.” demiştir.</p>
<p>Yine Ahbar-ı Ebu Hanife eseri sh: 35’de; meşhur ve kâmil muhaddis “A’meş” gayet samimi itiraf edip demiş ki: “Biz muhaddisler ezcahane gibiyiz. Fukaha ise, eczacı ve kimyagerdirler.”</p>
<p>İşte müçtehidîn-i izam hazeratının hadîse bakış açıları hakkında, şu çok kısa olan bilgiler, tam ayna olamıyor ve kâfi gelmiyorsa da, lâkin maksada işaret etmesi bakımından bu makama şimdilik kâfi olduğu ümid edilir.</p>
<p>—————————————————————————————————————————</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Ehl-i Velâyet ve Zühüd” denilen büyük taifenin hadîs ilmine ve hadîsin cerh ve nakd ve ta’dil usûl ve kanunlarına karşı nasıl bir telâkki içinde oldukları mes’elesi…</strong></p>
<p>Ehl-i Velâyet ve Zühüd” denilen büyük taifenin  istediğimiz husus, ehl-i velâyetin büyük âlimleri ve hadîs ilmine vâkıf büyük şahsiyetlerinin hadîs ilmi ve usûlüne karşı telâkki tarzlarına işaret etmektir. Nasılki fukaha ve müçtehidîn bahsinde pek yüksek bir makam ve yüce bir kabiliyet ve mazhariyetten ve mükemmel ve tam bir rüsuhtan bahsetmiştik. Hem o makamın ancak mutlak müçtehid imamlarına hâs olduğunu da arzetmiştik. Burada da, büyük ve kâmil velî zâtların yüksek tabakasına mahsus bir makamdan ve onun tereşşuh ve tezahürlerinden söz edeceğiz. Yoksa ismine velî denilen herkes için elbette ki değildir.</p>
<p>Evet, kâmil ve büyük velî zâtların da, müçtehidlerin büyük şahsiyetlerine mahsus makamlarına benzer bir makamları vardır ki; çok az ârıza ve fire verir, ekseriyetle isabetli ve doğru olur. Bunun da kısaca ve hülâsalı bir tarifi şöyledir ki; bu zâtlar isterlerse Allah’ın izin ve havliyle geçmiş zamanların derinliklerine ruhanî ve keşfî bir sûrette dalıp, hâdisatı ruhen ve kalben müşadehe etmeleri mümkün olduğu gibi; gelecek zamanın da içlerine girip, vuku’ bulacak olan bazı hâdiselerin İlm-i İlahî’deki mukadder eşkalini hissedip temaşa edebilirler. İşte veliyy-i kâmil olan zâtların ve grubunun zâhirî ülemadan bâriz farkları da budur ve bu mes’ele vakî ve gerçektir. Evliya arasında meşhur ve meşhud olduğu gibi, ümmetin telâkki-i bilkabulünce de sarsılmaz hakikatlardandır. Bu mes’eleye ve kökleşmiş hakikata zâhirperest ülema, canlaır istediği kadar inanmayıp kabul etmesinler… Hattâ red ve inkâr ile karşı da çıksınlar, hiçbir kıymeti yoktur.</p>
<p>Bu mes’elede şunu hemen başta kaydetmek gerekir ki; evliyanın keşf ve müşahede yoluyla Resulullah’tan hadîslerin veya diğer bazı mes’elerin asliyetini, sıhhat ve doğruluk durumunu sormaları kaziyesi elbette şer’î hükümlerde esas ve mesned kabul edilmiş değildir. Ehl-i keşif ve şuhud olan evliyanın bu yüksek tabakası dahi, hiçbir zaman bunu dava etmemişlerdir. Şahsen ve hususî sûrette ve kendi has âlemlerinde belki onunla amel edenler olmuştur. Amma zahir nazarda Muhaddislerin hükümlerine uymuş ve itaat etmişlerdir. Zira bu iş, eğer iddia şeklinde ortaya atılmış olsaydı, bazı su’-i istimaller götürebilirdi. Yani, meselâ İmam-ı Rabbanî, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylanî ve Mevlâna Celâleddin-i Rumî gibi velâyetin zirvesinde bulunan zâtların muvaffak olduğu hâs bir makamda keşif ve şuhudları, başkalarında taklid yoluyla, hem bazı arızalar sebebiyle noksan olabilen keşiflerinde demüşahede ettikleri işler hususunda dava edecekleri iş, Şeriatın muhkem kaidelerine ters düşebilir ve bazı bulantılar ve su’-i istimallere sebebiyet verebilirlerdi.</p>
<p><strong>Şimdi, bu mes’elenin hakikatını beyan eden ve işin içinde olup yaşayan büyük velî zâtların bazı söz ve hallerini nümune için kaydetmek istiyoruz:</strong></p>
<p><strong>BİRİNCİSİ:</strong> İmam-ı Suyutî, El-Havi Lil-Fetavî eseri 2/44 ve 349’da ayrı ayrı hâdiselerle izah ve isbat etmiştir ki; bazı kâmil velîler manen ve ruhen Hazret-i Peygamber’le mülâki olup, görüşüp, hadîs hususunda sualler sormuşlardır.</p>
<p><strong>İKİNCİSİ:</strong> El-Hâfız Aclunî, Keşf-ül Hafâ eseri 2/262’de yazdığına göre: Muhyiddin-i Arabî demiş ki: hadîsi, her ne kadar muhaddislerin yanında senedi itibariyle sıhhati sâbit değilse de, amma keşif yoluyla yanımızda onun sahihliği sâbittir.</p>
<p><strong> </strong><strong>ÜÇÜNCÜSÜ</strong>: El-Feth-ül Kebir kitabı Mukaddemesi sh: 7’de, Şeyh Yusuf-u Nebhanî, İmam-ı Suyutî’nin talebelerinden Necmedin-i Gazzî ve Abdülkadir-i Şazelî ve ayrıca İmam-ı Suyutî’nin Cem’-ül Cevami’nin kitabının kapağında bizzat müellifin hattıyla yazılmış olan ifadesine dayanarak kadetmiş ki: Suyutî Hazretleri bizzat kendisi söylemiş; “Ben yetmiş kadar def’alar Resulullah’la manen görüştüm ve şüphelendiğim hadîsleri sorar cevabını alırdım.”</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜSÜ</strong>: İmam Şa’ranî Hazretleri, Levakıh-ul Envar eserinin baş taraflarında demiş ki: “Ben bir defa manen Resulullah’la görüştüğümde, ona sehiv secdesinde bazılarınca okunan nin keyfiyetini sordum. Resulullah (A.S.M.) bana tebessüm içinde buyurdular ki: “Hasenün!” yani “Güzel birşeydir” dedi.</p>
<p><strong>BEŞİNCİSİ:</strong> Yine Şa’ranî Hazretleri aynı eseri sh: 60’da Muhyiddin-i Arabî’den naklen: “Bir çok muhaddislerce zaif gösterilen hadîsleri, ben Resulullah’dan sorardım, onların sahih olduklarına dair cevab alırdım.”</p>
<p><strong>ALTINCISI:</strong> Yine Şa’ranî Hazretleri aynı eseri sh: 284’de, Şeyh Ahmed-i Zevavî’den naklederek kaydetmiş ki: “Biz, hadîs hâfızlarının zaif gördükleri bazı ehadîs-i şerifeleri Resulullah’dan sorarız, ona göre amel ederiz.”</p>
<p><strong>Yedincisi:</strong> Mevlâna Celâleddin-i Rumî Hazretleri Mesnevî eserinde bu hususta şöyle der:</p>
<p><strong> Yani:</strong> “Ehlullahın meşrebi, Buharî, Müslim ve sair hadîs ve râvilerin kaynaklarına muhtaç olmadan, bizzat âb-ı hayat olan menba-ı Risaletten hakikatı alabilirler.”</p>
<p>İşte, evliya meşhur ve meşhud olan hâdiselerden sadece bir tek parmak işareti gibi, nümunelik bir kaç misal gösterdik. Bu nümuneler bahsimizin maksadı için kifayet eder tahmin ediyorum.</p>
<p>Hem yazdığımız şu evliya hakkındaki hâdiseler nev’inden, İmam-ı Buharî Hazretleri için de bazan vuku’ bulduğuna rivayetler vardır.</p>
<p>Demek anlaşılıyor ki; büyük hadîs imamları, tek tek bütün hadîsleri zâhir hale göre zarurî olara cerh ve nakd ve ta’dil usûl ve kanunları süzgecinden geçirdikten ve mertebe ve sınıflarını tesbit edip beyan ettikden sonra; Evliyanın kümmelinleri de, onları ayrıca keşif ve şuhud âleminde Resulullah’tan sorarak, ayrı bir sahada hadîslerin tahkik ve tashihlerini yapmışlardır. Cenab-ı Allah her hepsinden, bütün ehadîs-i şerifelerin yekûn harflerin sayısınca razı olsun, Rahmet ve Nurlarına mazhar buyursun, âmin…</p>
</div>
<p>Kaynak:Abdulkadir Badıllı &#8211; Risale i Nur&#8217;un Kudsi Kaynakları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevzu-hadisler-hakkinda/">Mevzu Hadisler Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mevzu-hadisler-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
