<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>2.Abdulhamid | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/2-abdulhamid/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 20 Feb 2020 13:44:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>2.Abdulhamid | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:44:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23960</guid>

					<description><![CDATA[<p>1950lerden sonra yeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor. Ondokuzuncu yüzyılda gündeme gelen sermâyeci ideoloji, yânî İngilterede gerçekleşen bir felsefe sistemi olarak ortaya çıkan sermâyecilik ve buna dayalı yeni bir medeniyet Örneğini yaşıyoruz. 0 da Ingiliz-Yahudi diye adlandırdığım medeniyet. İngiliz ile Yahudinin izdivâcından A.B.D. ortaya çıkmıştır. Anne İngiltere ne zaman başı sıkışsa, yavrusu A.B.D.ni imdada çağırmıştır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/">İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-23979 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ.jpg 1080w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p dir="ltr">1950lerden sonra yeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor.</p>
<p dir="ltr">Ondokuzuncu yüzyılda gündeme gelen sermâyeci ideoloji, yânî İngilterede gerçekleşen bir felsefe sistemi olarak ortaya çıkan sermâyecilik ve buna dayalı yeni bir medeniyet Örneğini yaşıyoruz. 0 da Ingiliz-Yahudi diye adlandırdığım medeniyet. İngiliz ile Yahudinin izdivâcından A.B.D. ortaya çıkmıştır. Anne İngiltere ne zaman başı sıkışsa, yavrusu A.B.D.ni imdada çağırmıştır. A.B.D.nin kendini göstermesi, gündeme gelmesi Birinci dünya savaşıyladır. Bu medeniyet ve onun dayandığı ideoloji yerleşmeğe başladığı sıralarda tökezliyor da. En önemli tökezleme olayı, 1928deki büyük iktisadî bunalımdır. Başta A.B.D., İngiltere, Almanya olmak üzre Avrupamerika bundan dehşet etkilenir. Bir ölçüde Türkiye de.</p>
<p dir="ltr">Abdülhamit buna “buhran” diyor.</p>
<p dir="ltr">Sonra “bunalım”a çevirdiler, Türkceleştirdiler güyâ. Bütün Türkceleştirilenler sonra Frenkleşiyor, “kriz” demeğe başladılar. Bugün bu süreç devam ediyor. 0 bir yana, bu büyük 1928 bunalımı, Avrupamerikayı altüst etmiştir.</p>
<p dir="ltr">Demokrasi İngiliz icâdıdır, hakezâ sermâyecilik ile imperyalism de. 17 ekim devrimi sonrası farklı yola sapan Rusya, sermâye düzenini bıraktığıçin bunlardan etkilenmez. Lenin, “yeniden liberal iktisada dönelim, bir süre bununla idâre edelim, Rusyadaki açlığın önüne geçelim” düşüncesinde. 1920lerin başlarında Rusyada dehşet bir açlık ve çok şiddetli bunalımlar yaşandı.</p>
<p dir="ltr">Lenin suikasta uğrayıp öldükten sonra l924te yerine Stalin geçti. Onun da Troçki’yle müdhiş mücâdelesi var. Troçki beynelmilelci Ve komunismi bütün dünyaya yaymaktan yana. Yahudiler, her yere yayıldıklarıçin hep beynelmilelci olmuşlardır. “Hayatın Anatomisi” kitabımda belirttiğim üzre, Rus devrimcilerinin kâhir ekseriyeti Yahudidir; Lenin ile Troçki de. Meselâ Sovyet devrimi İngiltere tarafindan rahatca bastırılabilirdi. Ama Yahudi dayanışmasından dolayı bastırılmadı. Komunist olmayan Batıdaki sermâyeci Yahudiler, Rusyada olup bitenlere sevgiyle baktıklarından, müdâhaleyi önlediler. Rusyada komunisme, bolşevikliğe inatla karşı çıkılmıştır. Amiral Kolçak komutasında Kızılorduya karşı mâhir subayların kumanda ettiği Akordu teşkil olundu. Dr. Iivago filmini seyrettiyseniz orada bu, açıkca gösterilir. Akordunun subayları ile neferleri çoğunlukla asilzâde çocuklarıdır. Ak pak tenli, yakışıklı delikanlılar. Öbürleri, Kızılordunun adamları, Moğollarla karışmış tipik Slavlar. Bunlar toprak köleliğinden gelen mujiklerdir.</p>
<p dir="ltr">Troçki asker olmamasına rağmen, Kızılordunun kumandanlığını üstlenmiştir. Askerî yardımlar da almıştır. Nıhâyet Akorduya karşı zafer elde etmiştir. Akordu önce geniş bir sahayı ele geçirmişti, Avrupadan da kısmen destek görüyordu. Çekler ile Lehler yardıma gittiler. Buna rağmen yenildiler. Bu yenilgi cıvar ülkelere doğru büyük bir Rus akınına yol açtı. Biz de payımızı aldık. Mütâreke Istanbulu, Pera cıvarı bunlarla dolup taştı. Sâdece kaçan asilzâdeler ile Çara sâdık kişiler de buraya geldi.</p>
<p dir="ltr">Rusların öteden beri son derece başarılı “kosak” (cosac) adını verdikleri savaşcıları vardır. Dünyanın sayılı savaşcılarındandırlar. “Kazak”tan gelir bu. Büyük ihtimâlle Hırıstıyan olmuş, Çarın emrine girmiş Kazaklardır. İhtilâlde Çarın tarafını tuttuklarından, yenilince bir kısmı buraya kaçar. Kazaklar da Kırgızların bir koludur. “Kazak” Türkcede serseri, başıboş, bir yere bağlı olmayan manâsına gelir. Bizde o anlamı kaybolmuşsa da, bir tek karısının buyruğunu dinlemeyen adam anlamında “kazak erkek” kullanımı kalmıştır. Onların kalın yünden yapma giysileri vardır, giydiğimiz kazak da oradan gelir.</p>
<p dir="ltr">1958de, Etibank genel müdürlüğü sırasında bir iş seyâhatında, babamla birlikte Manyas gölüne gitmiştik. Kılık kıyafetleri, gelenekleri görenekleri, ahşap inşâ edilmiş kiliseleriyle Manyas gölündekiadalardan birinde yaşayan kosaklara misâfîr olmuştuk. Kocaman sakallı, kapı gibi irikıyım adamlar. Votka bulamadıklarından ispirto içip bir yandan müdhiş şarkılar söylüyorlardı. Bu Kosaklar dünyada savaşcılıkları yanında musıkîleri, korolarıyla da ünlenmişlerdir. Hâlâ Rusyada Don ile Dinyeper kosakları var. Şimdi Ukranyada kaldılar, ama oradan kopmak istiyorlar. Manyasta gördüklerimiz de, aralarındaki akrabalık bağı yüzünden artık birbirleriyle evlenemez duruma gelince Amerikaya göçtüler.</p>
<p>Yine l970lerin başlarında Karsın Alman köyünde böyle bir grup insanla karşılaştım. Kağızmandan yola çıktım, hududa doğru yürüyorum. Tepedeyken bir baktım, vadide yeşilliklerin arasında kutu kutu evler. Ne işi vardı onların orada? Almanyada, İsviçredeki köy evleri sanki. Arada bir Protestan kilisesi. Aşağıya bir indim ki, ne göreyim? Sarışın kadınlar, erkekler geleneksel kılıklarında. Gulliver’in ülkesine geldim sandım. Bunlar Stalin döneminde Rusyadan kaçan Volga Almanları. Stalin, Tatar ile Almanları Alman ordusuyla işbirliği yapmasınlar diye İç Asyaya sürer. Bunlar da “artık burada büyüyemiyoruz, evlenemiyoruz, çoğalamıyoruz, gideceğiz buralardan” diyorlardı. Cıvarları olduğu gibi Kürtlerle çevriliydi. Kızlarını onlarla evlendirmek istemiyorlardı. Benzeri bir olayı 1968de Tatvanda yaşadım. Bu kez de Çerkesler orada azınlıkta kalmışlardı ve kızlarını Kürtlerle evlendirmiyorlardı. Ak pak tenli kızları vardı. Hattâ neredeyse beni evlendireceklerdi. O zaman evliydim, iş işden geçmişti. Böyle topluluklar var. Yine Afganıstanda, Pamir yaylasındaki Kırgızlarda gördüm bunu. Belli bir yere dek geliyor, evlenemiyor, soyları kurumağa başlıyor.</p>
<p>Amerikaya dönersek, dünya nasıl bir ânda değişmeğe ve Amerika önemli bir kutup hâline gelmeğe başlıyor?</p>
<p>Amerikalılar, Birinci dünya savaşında Avrupaya İngilizlerden yana müdâhalede bulunuyor ve İngilizler ile Fransızlar onların eteği altında savaşı kazanıyorlar. Fransızlar hep böyledirler. Almanlarla ne zaman karşılaşsalar, İngilizlerin eteğinin altına saklanırlar. Savaş bittikten sonra da İngilizamerikalılara diklenirler. Birinci dünya savaşı tamamıyla</p>
<p dir="ltr">İngiliz-Yahudi medeniyetini perçinlemek üzre hazırlanmış, yürütülüp başarılmıştır. Anlattığım gibi tek istisnâ Rus, Alman, Avusturya-Macarıstan ile Osmanlı imparatorlukları. Durumunu tek perçinleyen İngilizlerdi. Gerçekten güneşin batmadığı imparatorluktur.</p>
<p dir="ltr">Neredeyse bütün dünya İngiliz hâkimiyetindeydi, onların da yardımcısı, işgüderi Amerikalılardır. Bunlar, sermâyeciliği her yöne yayıyor, sağlamlaştırıyorlar. Bunu dini kullanarak, Anglikan kilisesi aracılığıyla yapıyorlar. Asyada, Afrika ile Amerikada müdhiş bir misyonerlik faaliyeti yürütülüyor. Bizde de tabii. Daha 1832de Anadolunun en ucrâ köşelerinde okul açıyorlar. Elâzığda, Tarsusta, Kayseride, Vanda&#8230; Zirvesi de Istanbuldaki Robert Koleji ile l950lerin başında açılan ODTÜdür. Bunlar tesâdüf değil, önemli merkezlerdir.</p>
<p dir="ltr">Zihniyetinizi, anlayışınızı öğretim yoluyla getiriyorsunuz. Bu, iktisadî yayılmacılığın zeminini hazırlar. Çünkü ihtiyâçlar kültür esâslıdır. Ne içiyoruz Coca Cola, ne yiyoruz hamburger, ne giyiyoruz blucin (blue-jeans). Bunların hiçbiri yoktu Afganistanda. l971de gittiğimde adetâ Onüçüncü yüzyılı yaşıyorlardı. Gençlerle sohbet ediyordum. “Ne olacak hâlimiz?” diye soruyorlardı. Bir Amerikalı, bir Alman, bir de ben&#8230; “Hiçbir yere gitmeyin, memleketinizde kalın, bunlar sizi iğfâl etmekiçin bekliyorlar. Bu kültürü yokedecekler. Bunu iyilikle yapmazsanız döğecekler” dedim; ne yazık ki o zamanki tahminim gerçekleşti.</p>
<p dir="ltr">Daha önce de değindiğim gibi, Birinci dünya savaşı sonrası ortaya çıkan bu duruma Almanya ile İtalyada bir tepki hareketi başgösterdi: Faşism ve nasyonal sosyalism. Almanyadaki ideoloji daha güçlü bir biçimde ortaya çıktı. Almanların millî hasletleri, kişilikleri hep aşırıya kaçmağa yatkın; her şeyden önce asker. Bu yüzden hareket, sermâyeciliğin tersine askerliğe kaymıştır. Oysa sermâyecilik sivil bir harekettir. İngilizler de Fransızlar da, sivil toplumlardır ve askerlik belli bir meslek erbâbıdır. Diğer tarafta adamın yaşayışı, ruhu asker. Bizde de öyledir. Askerliğin olduğu yerde yayılmacılık, saldırganlık da vardır.</p>
<p dir="ltr">Bu, tarihin en ilgi çekici safhasıdır. Nasyonal sosyalistliğin belirmesi, büyümesi, İkinci dünya savaşının patlaması gibi birçok olayın</p>
<p>ya çıkmasına yol açmış tarihî birikimlerdir. Meselâ soykırım. Bu tarihte bile belli belirsiz vardır. İngilizler Güney Afrikada Hollandalılara, Amerikadaki yerlilere ve Kızılderililere karşı bunu uygulamışlardır. Kızıl, kızamık, kızılcık, verem gibi hastalıklara karşı bağışıklıkları bulunmayan adamlara giyecek dağıtarak bu hastalıldarı aşılamışlar. Öyle yerler var ki hiç Kızılderili kalmamıştır artık. Haitide örneğin. Kızılderililer çok gururlu insanlardır ve bu yüzden köle kılınmaları zordur. Öyle olunca toprakların ele geçirilmesi gerekiyor. Hep söylerim, teknik, kitlelerin afyonudur; aklımızı başımızdan alır. Tabletler, bilgisayarlar, telefonlar&#8230; Bütün bu “ilkel kavimler”e o günün teknik araçlarını dağıtıp karşılığında topraklarını aldılar. Bir de dini, Hırıstıyanlığı götürüp yine madenlerini alıp altınlarını yağmaladılar. Köleliğe müsâid olan güçlü, kuvvetli, itaatkâr zencilerdi. Zencilerin veya Afrikalıların kayda değer bir medeniyeti olmamıştır. Rahatlıkla köle kılmabildiler. Sekiz milyon cıvarında zenci 1600lerin başlarından 1800lerin sonlarına değin Amerikaya taşındı. Hepsini ölesiye çalıştırdılar; kadınların ırzlarına geçtiler.</p>
<p>Doğan melez çocuklar safkan Afrikalılardan daha çok hor görüldüler. Çok hince bir ticâret söz konusuydu. Öncelik ve özellikle Afrikanın batısından Senegal ve Gambiadan bugün Gana adını verdiğimiz Altın ve Fildişi sahillerinden çıkıyor, Önce İngiltereye, Liverpoola uğruyor, oradan Amerikaya gidiyor. Her zaman değilse de çoğunlukla bu altın üçgen içinde gerçekleşiyordu bu. Felemenkler, Ispanyollar, Portekizliler ve daha az sayıda Fransızlar bunu yaptılar ve en fazla pay İngilizlerindi. 173OIardan îtibâren İngilizler buhar gücünü kullanarak sanayiyi başlattılar. 1800lerin başlarında İngiltere bir sanayi ülkesi hâline geldi. Manchester, Liverpool, Glasgow birer sanayi merkeziydi. 1804te ilk demiryolunu döşediler. Dokuma tezgâhları, demir-çelik, cam derken, Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında merceğe, optiğe geçildi ve ilâç imâl edilmeğe başlandı. Sanayide köle işe yaramaz, ama tarımda yarıyor. Amerikadaki bütün büyük plantasyonlarda köle çalıştırılıyor. Fabrikada öğrenim örmüş adama ihtiyâç var ve öğrenim görmeniziçin de kafanızın</p>
<p>basması lâzım. Bu bir ırk meselesimi bilmiyorum, ama zenciye bunu yaptıramıyorlar. Diğer taraftan fabrikada zenciyi köle olarak bedavadan çalıştıramıyor, ücret ödenmesi gerekiyor. Bu da ürününüzün bahahya patlamasma yol açıyor. Hâlbuki ürünün hammaddesini çok ucuza mâletmek, hattâ bedavaya getirmek istiyorlar. Bunu da Afrikadaki, Amerikadaki ve Asyadaki sömürgelerden temin ediyorlar. Hindıstanı talan ettiler böyle. Afrikadan bütün gerekli madenleri İngiltereye taşıdılar ve böylece bir ülkeyi ikiye ayırdılar. Bir taraf hamı, mamüle çeviren mıntıka anavatan Prenkcesiyle metropolis-; öbür taraf da sömürge -Frenkcesiyle koloni-. Masraf sâdece taşımacılık. Köleleri idâre eden yerliler de Afrikada kabile reisleri, Hindıstanda rajalar.</p>
<p>İtalyada ticâret mal değiştokuşuna dayanıyordu. Buna merkantilism deniyor. Ortaçağ klasik devrinde ortaya çıkmıştı. Daha sonra 1300lerde para tedâvüle giriyor. Avrupa, özellikle de İtalya İslâmdan alıyor parayı. İslâm memleketlerinde devam ediyordu bu eskiden beri. Sonra Felemenkte 1400 sonları 1500 başlarında muazzam bir atılım yaşanıyor. İtalyadan gelen mallar Felemenke ulaşıyor ve ondan Hollanda, Belçika, Flaman bölgesine &#8211;bunlar aynı millet, fakat sıyâsî sebeplerle bölünmüşler-, orta ve kuzey Avrupaya yayılıyor. Felemenk müdhiş bir imâlat merkezine dönüşüyor. Teknik çok ilerliyor: Öncelikle de inşâat, mercek ve optik. Adamların memleketi küçük, ama elâlem başkasının ülkesine el atarken, bunlar denizden para kazanmağa başlıyorlar. Körfezlere bend örüyorlar ve kanallar açarak büyük ırmakların mecrâlarmı değiştirip körfezleri kurutuyorlar. Zâten Felemenkin dörtte üçü denizden kazanılmıştır. Amsterdam bir su şehridir. Ayrıca Kuzey Avrupada Almancada Handelsnetzwerk denen bir ticâret ağı örmüşlerdir. Rotterdam, Hamburg, Bremen, Danzig, Kopenhag, Oslo&#8230; Bunlar hep bu ittifâkın içinde yer aldılar ve dehşet zenginleştiler. Zenginleştikce sanatta ve düşüncede çok öne çıktılar.</p>
<p>Onaltıncı yüzyılda Birleşik Felemenk Cumhuriyetini kurdular. Portekizden atılan Yahudiler Fransaya gelip oradan geçiyorlar; o bölgede pek bir yaşama imkânı bulamıyorlar. Çünkü Fransa kapalı bir devlet ve Katolik. Katoliklik ile Yahudilik hiç bağdaşmamıştır. Katolikler Yahudileri “Tanrıyı idam eden adamlar” veya “Tanrı katili” diye görürler. Hırıstıyanlık dünyaya geldiği günden îtibâren, Pavlus ve Petrus da sürekli olarak Yahudilikle cebelleşmiştir. Gerek ilâhiyâtta gerekse fizik anlamda kavgaları bitmemiştir. İki ana kilise Katoliklik ve Ortodoksluk Yahudilerin kitabına hiç hoş bakmamışlardır. Hollandaysa Flamanlardan farkh olarak din değiştiriyor. Almanyada başgösteren Hırıstıyanlık dönüşüyor; Luther ve Protestanlık İsviçrede ve Hollandada farklı bir şekil alıyor. Islah edilmiş Felemenk kilisesi, İngilterede Anglikanlar, İskoçyada Presbiteryenler ortaya çıkıyor. Hollandadaki kilise büyük ölçüde İsviçreli din adamı Calvin’in etkisinde. Çok sert adamlar. Maddî zenginliklere açıklar, servet edinmeğe karşı değiller. Bu çok önemli bir nokta. Din kapitalismle paslaşmağa başlıyor. Oysa Hırıstıyanlık ve Müslümanlık servetlenmeğe karşıdır.</p>
<p>Dar anlamda Müslümanlık da bundan farklı şeyler söylemez. Fâizleri yasaklamak, sâdece bankaya yatırdığın parayı katbe-kat almanm yasaklanması değildir. İslâm, alınteri dışındaki her geliri haram saymış, dehşet vergi yüklemiştir. Geliriniz arttıkca onu vergiyle, zekâtla indirmiştir. Bu yolla sermâyeci olamazsınız. Bu sebeple Katolikliği yıkmışlardır ve yüz elli yıldır da sıra İslâmda. İngilterede Anglikan kilisesi, Yahudilik gibi kavme bulanmış, kavmi bir kilise hâline gelmiştir. Tıpkı Yahudiliğin İbranî kavmine bağlanması gibi, Anglikan kilisesi, Amerikaya ilk çıkan İngiliz göçmenlerle birlikte o topraklara varıyor ve A.B.D.nin ilk merkezî dini, İngiliz kavminin kendisine mahsüs dini hâline geliyor. İngilizleşirseniz Anglikan olabilirsiniz. Güney Afrikada Mandela böyledir. Eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan tam bir İngiliz beğefendisidir, bir tek, rengi karadır. Otuz üçüncü derecede masondur ve karısı da İsveçli beyaz bir hanımdır. Bu onların yöntemidir. Yahudiler de böyledir, İngilizler de. Çok gözlerine kestirdilermi, kendilerinden biriyle evlendirirler. Bunun dışında Yahudi, kesinlikle dışarı kız vermez ve dışarıdan almaz. Servetin dağılmamasıçin evlenme bizde de vardır. Öteden beri dişarıdan evlilik yapsak da, topraklanmağa başladığımızdan bu</p>
<p>yana topraklar yabana gitmesin diye böyle bir durum ortaya çıkmıştır. Tabii, Osmanlıda toprak sâhibi bir tek Hırıstıyanlar, Kürtler ve Araplardır; Türklerin toprağı olmamıştır. Babama bir gün dedim ki “ya baba, büyükbabamn babası Bulgarıstanda mültezimdi, orada topraklarımızın olması lâzım.” Güldü: “Oğlum, onlar emânetti, mültezim memur demek, o toprakları idâre eden kimse.” Türklerin toprakları, ormanları hep mirîydi, devlet malı yâni. Fatih “ormanımdan bir dal kıranın kellesini uçururum” meâlinde kanun çıkartır. Vahdeddin de İtalyaya giderken parmağındaki yüzüğü çıkartıp masaya koyar “bu devlet malıdır” diye, hâlbuki beş parasızdır.</p>
<p><strong>Bahsettiğiniz bu, İngiliz-Yahudi ittifâkı hep böyle iyi, sorunsuzmu ilerliyor?</strong></p>
<p>Her zaman al gülüm ver gülüm işlememiştir. Yapıcı, kurucu, inşâ edici İngilizle, bunun parasını ödeyen Yahudiler arasındaki işbirliği zaman zaman çatlayabiliyor. Büyük ihtimâlle l990larda ve 2000lerin başlarında böyle bir anlaşmazlık söz konusu. Taraflardan biri diğerine gözdağı vermek üzre Nev Yorktaki ikiz kuleleri indiriyor. Büyük ihtimâlle de göz dağını veren Yahudiler. Çünkü ölenler arasında Yahudi yok ne hikmetse. 50 60 yıl sonra beni anarsınız. Yahudiler A.B.D.nde bir türlü sıyâsî sahneye çıkamıyorlar.</p>
<p><strong>Bu ittifâk Amerika kurulurken de devam ediyormu?</strong></p>
<p>Yalnızca Amerika değil; İngiliz nereye giderse Yahudiyi sırtında taşıyor. Avustralyaya, Kanadaya&#8230; Hep birlikte gidiliyor ve işbirliği devam ediyor. Yahudiler çoğu kere sıyâsî bir güç elde edemiyorlar ve hep İngilizlerin elinde kalıyorlar. Zaman zaman Disraeli gibi adamlar geliyor, 0 da binde bir. Canlarına tak ediyor. l947de kurdukları Israili de istedikleri gibi güvenceye bağlayamıyorlar. İngilizamerikan dünyası Israilin talep ettiği mutlak teminatı sağlamıyor. Dolayısıyla da tahminime göre ikiz kuleler işâreti veriliyor. Bunun ilk sonuçları, sıyâsette yükselen İngiliz tarafının Yahudilerle karışması şeklinde ortaya çıkıyor. Birdenbire damatlar Yahudi oluveriyor. Biribirine zıt kutuplar, Clinton’ın kızı da Yahudiyle evleniyor, Trump’ın kızı da. Bununla da kalınmıyor, Yahudiliğe dönüyor ve işbaşına getirilen sıyâsetciler Yahudilere teminat vermek zorunda kalıyorar. Obama’ya Nobel ödülü verilmesi gibi.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ali Değermenci &#8211; Öyle Geçer ki Zaman Teoman Duralı Kitabı,syf.219,227</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/">İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vizyoner Sultan’la Geleceğe Dönüş</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Jan 2018 21:27:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdülhamid'in Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdülhamid'in Sulama Projeleri]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid'in Raylı Tren Projeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hafiye Teşkilatı]]></category>
		<category><![CDATA[Vizyoner Sultan’la Geleceğe Dönüş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19713</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-İstanbul Boğazı’nın iki yakasını birleştirecek köprü projeleri nasıl geliştirildi? Keskin bir vizyona ve ileri görüşe sahip II. Abdülhamid zamanını aşan projelere destek vermiş, araştırmaları teşvik etmişti. Destek verdiği tüp geçit, Boğaz köprüleri ve yer altındaki tren hatları gibi projeler vefatından bir asır sonra hayata geçirilirken vizyoner Sultan’ın ayak seslerini işitmemek mümkün mü? Fransız Mühendis Ferdinand [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus-2/">Vizyoner Sultan’la Geleceğe Dönüş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus-2/images-150/" rel="attachment wp-att-19715"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19715" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images.jpeg" alt="" width="227" height="349" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images.jpeg 309w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-195x300.jpeg 195w" sizes="(max-width: 227px) 100vw, 227px" /></a></strong></p>
<p><strong>1-İstanbul Boğazı’nın iki yakasını birleştirecek köprü projeleri nasıl geliştirildi?</strong></p>
<p>Keskin bir vizyona ve ileri görüşe sahip II. Abdülhamid zamanını aşan projelere destek vermiş, araştırmaları teşvik etmişti. Destek verdiği tüp geçit, Boğaz köprüleri ve yer altındaki tren hatları gibi projeler vefatından bir asır sonra hayata geçirilirken vizyoner Sultan’ın ayak seslerini işitmemek mümkün mü?</p>
<p>Fransız Mühendis Ferdinand Arnodin Mart 1900 tarihinde “Compagnie Internationale du Chemin de Fer de Bosphore” şirketi adına İstanbul’u bir demiryoluyla çevrelemeyi, Asya ve Avrupa’yı iki boğaz köprüsüyle birbirine bağlamayı teklif etmişti. Sultan’a sunulan haritada yeni yollar ve köprüler bütün ayrıntılarıyla belirtilmişti. Projenin ilk gayesi Asya ile Avrupa arasında kesintisiz demiryolu ulaşımını sağlamaktı.</p>
<p>İlk köprü Üsküdar ile Sarayburnu’nu birleştirecekti. Haydarpaşa’da biten demiryolu oradan Üsküdar’a kadar uzanacak ve köprünün üzerinden İstanbul-Edirne hattına bağlanacaktı. İkinci köprü ise çevre yoluyla Bostancı-Bakırköy hattına işlerlik kazandıracak olan Rumeli HisarıKandilli arasında inşa edilecekti. İki köprü de Paris’teki Eyfel Kulesi’nde kullanılan çelik teknolojisiyle yapılacaktı.</p>
<p>Arnodin’in köprülerinin etkileyici büyüklüğü ve alışılmışın dışındaki mimarileri şehrin siluetine yeni unsurlar ekleyecekti. Özellikle Sarayburnu ile Üsküdar arasındaki köprü İstanbul’un girişinde heybetli bir kapı mahiyetinde olacaktı.</p>
<p>Asma köprü biçiminde düşünülen yapı, sahilden 130’ar metre uzaklıktaki iki payanda üzerine oturacak; ortasında bir büyük payanda daha olacaktı. Köprünün karaya yakın iki ayağı arasındaki mesafe bin 700 metreydi. Köprünün orta ayağının 32 metre derinlikteki deniz tabanına oturtulması planlanmıştı.</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus-2/4306dbbfa1/" rel="attachment wp-att-19719"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19719" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4306dbbfa1.png" alt="" width="361" height="244" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4306dbbfa1.png 947w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4306dbbfa1-600x405.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4306dbbfa1-575x388.png 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4306dbbfa1-613x414.png 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4306dbbfa1-300x203.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/4306dbbfa1-768x519.png 768w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a></p>
<p>Denizden yüksekliği 50 metre olan köprünün altından bağlanacak iki teleferikle tren vagonlarının taşınması hedefleniyordu. Ayrıca projede bazı İslamî motifler de bulunmaktaydı: taşıyıcı ayakların tepelerine minik kubbeler yerleştirilmiş, köprünün ayakları minareli camilere benzetilmiş yapılarla sağlamlaştırılmıştı.</p>
<p>Minareler 16 metre yüksekliğinde olduğundan seyredenlere bir dizi küçük cami hissi verecekti. Mimarî üslup bakımından Rumeli Hisarı Kandilli arasında yapılması planlanan ikinci köprü birincisinden çok daha iddialıydı. Bu da bir asma köprüydü. Birincisinden çok daha romantik ve şık bir görünüm arz ediyordu.</p>
<p>Cisr-i Hamidî (Hamidiye Köprüsü) adını alacak olan bu köprünün taşıyıcı ayakları, köprü geçidi düzeyinde camilere dönüşüyordu. Her camide merkezi bir kubbe ve dört minare bulunmaktaydı. Hamidiye Köprüsü Projesi büyük bir bina üzerine, minarelerle ve Memlûk mimari tarzında kubbelerle süslü, som kâgir destekler arasına kurulu ve çelik halatlarla havada asılı demirden bir binaydı.</p>
<p>Bu kubbelerden her biri granitten yapılmış bir sütun üzerinde olup bunların üstüne toplar 50 kurulmuştu. Döner kuleleri askerî savunmada kullanılacak olan köprü sayesinde Boğaz’dan geçişler de kontrol edilecekti. Hamidiye Köprüsü ışıklandırmayla geceleri çok daha efsunlu bir havaya bürünecekti. İstanbul’un Anadolu ve Rumeli yakalarını birbirine bağlıyordu. İstasyonların Bakırköy ve Bostancı’ya kurulması, demiryolunun da şehrin dışından geçmesi planlanıyordu. Ayrıca tren, araba ve yayalara mahsus ayrı yollar bulunan köprü Bağdat demiryolu hattına da bağlanacaktı.</p>
<p>Böylece bir insanın Hicaz demiryoluyla Medine’den trene binip Viyana’da inmesi mümkün olacaktı. Kanaatimizce İstanbul Boğaz’ına üç köprü inşa eden Cumhuriyet dönemi idarecilerimizin bunlardan birine Sultan II. Abdülhamid Han’ın adını vermeleri isabetli olurdu.</p>
<p><strong>2-Raylı sistem projeleri nelerdi? Sonuçları ve İslam dünyasındaki etkileri ne oldu?</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus-2/251ab47ba2/" rel="attachment wp-att-19722"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19722" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/251ab47ba2.png" alt="" width="446" height="355" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/251ab47ba2.png 803w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/251ab47ba2-600x478.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/251ab47ba2-300x239.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/251ab47ba2-768x612.png 768w" sizes="(max-width: 446px) 100vw, 446px" /></a></p>
<p>19.yüzyılın ilk yarısında demiryolunun kullanımıyla ulaşım alanında çok hızlı ve kolay bir alternatif ortaya çıkmıştı. 1830’da İngiltere’de Liverpool-Manchester hattının açılmasıyla da demiryolu çağı başladı. Tramvay, tren ve metro ile şehir içi ulaşım son derece kolaylaştı. Anadolu topraklarında ilk demiryolu Sultan Abdülaziz devrinde İzmir-Aydın arasında yapıldı (1866).</p>
<p>Osmanlı’nın ilk büyük raylı sistem projesi ise Rumeli demiryolu hattıydı (1869). Bu projeyle 5 Ocak 1871’de İstanbul ilk defa trenle, bir başka ifadeyle raylı sistemle tanışmıştı. Önce Yedikule-Küçükçekmece hattı hizmete açıldı. Halkın isteği üzerine bu hat kısa sürede Sirkeci’ye kadar uzatıldı. EminönüTopkapı arasındaki çalışmaları sürdüren tramvay şirketi buna karşı çıkarak hattın Topkapı Sarayı bahçesinden geçmesini bahane ederek Sultan’ın desteğini almaya çalıştı. Ancak Sultan Abdülaziz, “Memleketime demiryolu yapılsın da isterse sırtımdan geçsin, razıyım” diyerek hattın Sirkeci’ye ulaşmasını sağladı.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid de demiryolu yatırımlarına önem veriyordu. Demiryoluna kesinlikle ihtiyaç vardı ve yeni hatlar yapıldıkça halkın refah seviyesi artacaktı. Ayrıca demiryolları askerî birliklerin hareketini hızlandıracağından stratejik önemi de vardı. Bu yüzden Sultan ilk olarak Belçikalı Yahudi Banker Baron Maurice de Hirsch’in yarım kalan Rumeli demiryolu projesine el attı. Böylece 1888’de Avrupa ile doğrudan ilk tren yolu bağlantısı kuruldu.</p>
<p>İstanbul’dan Viyana’ya giden ilk trenin hareket düdüğü 12 Ağustos 1882’de Sirkeci’den kalkışta çınlayacaktı.Abdülhamid döneminin meşhur raylı sistem projelerinden biri Bağdat demiryoluydu. Nafia Nazırı Hasan Fehmi Paşa tarafından 1880’de hazırlanan bir layihayla gündeme gelmişti. Proje hem taşımacılık, hem de stratejik açıdan önem arz ediyordu.</p>
<p>Buhat ile Haydarpaşa’dan hareket eden bir tren 75 km hızla 40 saatte Bağdat’a ulaşabilecekti. Ancak Duyun-u Umumiye’nin birçok gelirine el koyduğu Osmanlı Devleti açısından oldukça masraflı ve riskliydi. Sultan bu projeyi İngiliz sömürgeciliği karşısında daha az tehlikeli gördüğü ve bir denge unsuru olarak kullanmayı düşündüğü Almanlara yaptırdı. Önceki hataları tekrarlamak istemiyordu.</p>
<p>Bu yüzden ihaleyi alanların az demir kullanmalarını önlemek için kilometre başına kullanılacak demir miktarını bile sözleşmeye yazdırmıştı. Sözleşmeye eklenen gizli bir maddeyle yabancı devlet vatandaşlarının demiryolu boyunca iskâna teşvik edilmeleri yasaklandı.</p>
<p>Böylece şirketin gereğinden fazla arazi satın alması ve buralara yabancıları -özellikle de Yahudileri yerleştirmeleri engellendi. Ayrıca Sultan, Balkanlardan gelen Müslüman göçmenleri buralara yerleştirerek hem onlara iskân alanı açıyor, hem de vatan topraklarını muhafazaya çalışıyordu. Haydarpaşa-Konya, Konya-Bağdat olarak iki bölümden oluşan projenin çalışmaları 1902’de başladı.</p>
<p>Ne garip bir tecellidir, Ekim 1918’de bitirilen Bağdat demiryolu hattı ilk defa 1. Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan Osmanlı ve Almanya askerlerinin tahliyesinde kullanılmıştı. Bir başka tarihî teşebbüs olan Hicaz demiryolu projesinden dünya 2 Mayıs 1900’de Sultan Abdülhamid’in bir emriyle haberdar oldu. Demiryolu Arabistan’ın kapısı kabul edilen Şam’dan başlayacak, Medine ve Mekke’ye ulaşacaktı. Projenin en dikkat çekici yönü, hattın tamamının Osmanlı tarafından inşa edilecek ve işletilecek olmasıydı. Tamamen Müslümanların eseri olacaktı anlayacağınız. Avrupalı devlet adamları, uzmanlar ve diplomatik temsilciler bu plana “imkânsız ve hayali” nazarıyla baktılar.</p>
<p>Bazı Osmanlı devlet adamları bile maddî kazanç sağlamayacağı ve masrafının çok olacağı gerekçesiyle projeye karşıydı. Maddî gelirden çok “rıza-yı İlahî” beklentisi içinde olan Sultan ve onu destekleyenler var güçleriyle çalıştılar. Sultan “Müminlerin Emiri ve Halifesi” sıfatıyla yapım emrini verdi ve 50 bin Osmanlı lirası bağışlayarak bir yardım kampanyası başlattı. Ardından Sadrazam 75 bin, Nafia Nazırı 71 bin, Şeyhü’l-İslam 55 bin, Hariciye Nazırı 45 bin Osmanlı altınıyla kampanyaya katıldılar.</p>
<p>Her biri 36 bin altından az olmamak kaydıyla diğer bakanlar da yardım ettiler. Bütün devlet çalışanları da en az birer maaşlarını bağışlamışlardı. Özellikle İstanbullular -müderris ve medreselilerin organizasyonuyla- bu projeye büyük katkıda bulundular. Öte yandan bütün İslam dünyası ayağa kalkmıştı.</p>
<p>Kahire’de yayınlanan El-Müeyyed gazetesi projeyi “minnet ve şükranla anılacak bir eser” olarak tanımlıyordu. Hindistan, Orta Asya, Kırım, Kuzey Afrika, Orta Afrika,Güney Afrika, Çin ve Güneydoğu Asya’dan birçok Müslüman yardım kampanyasına katıldı. Hindistan’daki Müslümanların Halife/Sultan’ın projesine gösterdiği teveccüh İngiltere’yi o derece rahatsız etmişti ki, İngiliz basını yardım edenler için “Yıldız parazitleri için sağmal inekler” tabirini kullanacak kadar ileri gitti.</p>
<p>Aslında yurt dışından gelen 110 bin liralık yardımın toplam harcamalar içindeki yeri ancak %2,8 oranındaydı. Osmanlı halkının yardımı ise 3,15 milyon lira olup toplam harcamanın %80’ini oluşturuyordu.</p>
<p>Diğer deyişle 52 ticaretin gelişmesini, ihracatın artmasını, şehirleşme sürecinin hızlanmasını, atıl kaynakların değerlendirilmesini, merkez-çevre ilişkisinin güçlenmesini ve hepsinden önemlisi Osmanlı’nın Ortadoğu’da inisiyatif alabilecek güçlü bir konuma gelmesini sağlayacaktı. Ayrıca Hicaz demiryoluyla hacca gelenler mukaddes beldelerden dünyaya İslam birliği mesajını götüreceklerdi. dış yardımlar temsili bir nitelikteydi ve malî yükün büyük bir bölümünü Müslüman Osmanlı toplumu karşılamıştı. Ancak bu bile Batılı sömürgecileri tedirgin etmeye yetmişti.</p>
<p>Payitaht toplanan yardımların istismarını önlemek için ciddi tedbirler aldı. Yardımlar sırf bu iş için kurulmuş olan Hicaz Demiryolu Komisyonunun hesabına geçiriliyor; harcamalar bu komisyon tarafından yapılıyordu. İnşaatın her aşaması kamuoyuna resmî bildirilerle açıklanarak gerçekleştirildi. Her bağış ve harcama gazetelerde ilan edildi.</p>
<p>1902’de başlayan Hicaz demiryolu projesi 1908’de Medine-i Münevvere’ye ulaşarak tamamlandı. Sultan’ın tahta çıkış yıldönümü olan 1 Eylül 1908’de resmî bir merasimle işletmeye açıldı. Olağanüstü bir başarıydı bu. Demiryolu inşaatlarında yılda yaklaşık 150 km inşa edilirken, bu projede çöl sıcaklarına rağmen yılda 288 km’ye ulaşılmıştı. Bu hatla daha önce 40 günde gidilen Şam-Medine yolu 3 güne indi. Altı çizilmesi gereken tarihî bir icraat da, Medine-i Münevvere’ye yaklaşılınca Sultan’ın emriyle Hz. Peygamber’in (sas) ruhaniyetinin rahatsız olmaması için çelik yerine ağaç traversler kullanılması ve gürültüyü engellemek için raylara keçe döşenmesidir.</p>
<p>Hattın Medine-i Münevvere’ye ulaşması münasebetiyle İslam âlemi büyük bir coşku yaşadı. Çok sayıda tebrik telgrafı ve kutlama mektupları alan Halife/Sultan Müslümanların gönlünde taht kurmuştu. 27 Nisan 1909’da tahttan indirildiğinde, bilhassa Hindistan’da ve Güney Afrika’da büyük üzüntü yaşandığını ve Hicaz demiryolu fonuna gönderilen yardımların kesildiğini hatırlatalım. Hatta Osmanlı konsolosları bu ülkelerden kovuldu, protesto gösterileri yapıldı.</p>
<p>1. Dünya Savaşı sırasında Fahreddin Paşa’nın uzun ve zorlu bir mücadele sonunda teslim olmak zorunda kalmasıyla birlikte hem Medine, hem de Hicaz demiryolu Osmanlı hâkimiyetinden çıkacaktı (10 Ocak 1919).</p>
<p><strong>3-Istanbul Boğazı’nın altından geçecek tüp geçit projeleri nelerdi?</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus-2/a8267bdba3/" rel="attachment wp-att-19721"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19721" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/a8267bdba3.png" alt="" width="1000" height="228" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/a8267bdba3.png 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/a8267bdba3-600x137.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/a8267bdba3-300x68.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/a8267bdba3-768x175.png 768w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></a></p>
<p>Boğaz geçişi için hayal sayılabilecek ilk tüp geçit projesi Fransız mühendis Eùqène Henri Gavand tarafından Sultan’ın tahta geçtiği ilk yıl sunuldu. Halen faal olan Karaköy-Galata tünelinin mühendisi Gavand 1876’da “The Metropolitan Railway of Constantinople” adlı şirketi adına Osmanlı hükümetine İstanbul’u kuzeyden güneye kat eden ve büyük bölümü yeraltından geçen bir demiryolu projesi yapmayı teklif etti. Kumkapı’dan başlayacak olan demiryolu yarımadayı yeraltından kat edecek ve İstanbul terminalinin inşa edileceği Eminönü’nde yerüstüne çıkacaktı.</p>
<p>Araçlar Haliç’i geçmek için yeni Galata Köprüsü’nü kullanacak, ancak Galata’ya geçer geçmez yine yeraltına ineceklerdi. Öngörülen plana göre sistem Karaköy’den Ortaköy’e kadar sahile paralel gidecek; Karaköy, Tophane, Fındıklı, Dolmabahçe, Beşiktaş, Ortaköy’de tren istasyonları olacaktı. Demiryolunun Kumkapı’dan Beşiktaş’a kadar olan tahmini uzunluğu 4.300 metreydi. Haliç ve Marmara sahilleri arasında yer altından bir bağlantı kurulmasını tasarlayan Gavand’ın en dikkat çekici teklifi ilk tüp geçit projesiydi.</p>
<p>Marmara sahilini setlerle genişletme projesinin yanı sıra Boğaz’ı Sarayburnu-Üsküdar arasından geçecek bir yeraltı treni yapılmasını teklif ediyordu. Bu sayede Avrupa’dan gelen trenler doğrudan Asya yakasına geçebileceklerdi. “Yeni Şehir Projesi” adı verilen bu çok iddialı ilk tüp geçit projesinin ayrıntılarına fazla girilmemişti. Ancak Gavand’ın yaptığı bu kıtalar arası ilk metro projesinin Marmaray ve tüp geçit projelerine ilham kaynağı olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Sarayburnu-Üsküdar (Şemsipaşa-Salacak) arasının tüp geçitle bağlanmasına yönelik ikinci proje bir başka Fransız mühendis Simon Preault tarafından 1891’de Sultan’a sunulmuştu. “Deniz Altında Boru (Tüp) Köprünün Ön Projesi” adıyla sunulan proje için çok büyük bir inşaat teknolojisinin gerektiği anlaşılıyor. Amaçlarından biri de Haydarpaşa-Sirkeci arasını tüp geçitle birleştirerek demiryolu ulaşımını kesintisiz hale getirmekti. İmtiyaz sözleşmesi, anlaşma, inşaat projesi, bakım, işletme ve şirket bölümlerinden oluşan ve Fransızca olarak hazırlanan 33 sayfalık proje Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ndedir.</p>
<p>Aslında Simon Preault iki ayrı proje hazırlamıştı. İlkinde tüp tünel 7 payandalı ve 2,200 metre uzunluğunda tasarlanmıştı. Yeni projede ise payanda sayısı 13’e, tünel uzunluğu 3,100 metreye çıkarıldı. Preault çizimlerinde Boğaz’ı geçmek için küp şeklinde 3,2 metre genişliğinde ve 4,3 metre yüksekliğinde iki tüp kullanmayı düşünmüştü. Ancak deniz dibinde açıkta duran bu payandaların Boğaz’ın sert dip akıntısına karşı koymasını imkânsız gören Preault bunun çaresini bulamadan projesinin uygulanamayacağı kanaatindeydi.</p>
<p>Tasarımları günümüzdeki tüp geçit projesine de ilham kaynağı olmuştur. Dip akıntısından etkilenmemesi için bugün tüpler deniz yüzeyinde oluşturulmuş tabaların üzerine yerleştirildi. Çelik tüplerin kullanılması, tüplerin yüzeyde yapılıp daldırma yöntemiyle yerleştirilmesi, geçidin Salacak-Sarayburnu istikametinde düşünülmesi, çift tünelli olması ve raylı sistemi ön görmesi iki projenin diğer ortak yönleridir. Preault’dan 11 yıl sonra, 1902’de Amerikalı mühendisler Frederick E. Strom, Frank Lindman ve John Hilliker tarafından Sultan’a üçüncü proje sunulacaktı.</p>
<p>Dönemin meşhur amirallerinden Ahmed Besim Paşa aracılığıyla sunulan “Cisr-i Enbûbî fi’l-Bahr yani Subaküs Viyadikt” adlı projeye göre Boğaz’ın Anadolu (Üsküdar-Salacak) ile Rumeli (Yenikapı-Sarayburnu) yakası denize sabitlenmiş 16 büyük sütun üzerinden geçirilmiş büyük bir tüp geçit ile birleştirilecekti. Tüp geçidin içinde ikisi yolcuya, biri de eşyalara mahsus olmak üzere üç vagonlu bir tren işleyecekti. Bu arada Salacak kısmı raylarla Haydarpaşa tren istasyonuna bağlanacaktı.</p>
<p>Strom ve arkadaşlarının hedefi Avrupa ile Asya arasında kesintisiz bir demiryolu bağlantısı sağlamaktı. Projede 1890’da inşa edilen Sirkeci Garı’na karşılık Asya yakasında anıt benzeri bir gar düşünülmüştü. 1902 yılında çizdirilen projede köprülerin çelik teknolojisiyle yapılması hedefleniyordu. Strom arkadaşları adına, kendilerine yakınlık gösteren ve onları teşvik eden Sultan’dan bu konuda bir izin beratı bile almıştı. Ancak hükümet, uygulanabilirlikten uzaklığı, teknik açıdan Preault’un projesinden daha yetersiz olması ve maliyetinin yüksekliği sebebiyle projeyi onaylamadı.</p>
<p><strong>4-Konya Ovası’nı sulama projeleri hangileriydi?</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus-2/2da12e74a4/" rel="attachment wp-att-19720"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19720" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2da12e74a4.png" alt="" width="452" height="222" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2da12e74a4.png 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2da12e74a4-600x295.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2da12e74a4-300x148.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/2da12e74a4-768x378.png 768w" sizes="(max-width: 452px) 100vw, 452px" /></a></p>
<p>Ülkemizin tahıl ambarı olan Konya Ovası’nı suya kavuşturmak ve ikinci bir Çukurova ortaya çıkarmak maksadıyla tasarlanan ilk sulama projesi Konya Valisi Çelik Mehmed Paşa tarafından 1819’da hazırlanmıştı. 1862’de Konya Valisi Hafız Paşa’nın, Beyşehir Gölü’nün ovaya akıtılmasının beklenenden çok daha kolay olduğu, ovanın sulanmasıyla hem verimin artacağı, hem de bataklıkların kurutulacağı konusundaki raporu İstanbul’da büyük bir memnuniyetle karşılanmıştı. Çelik Mehmed Paşa’nın projesini tamamlamak isteyen Vali Hafız Paşa, Suğla Gölü’ne akan Beyşehir Çayı’nın mecrasını değiştirmeyi ve “Mavi Boğaz” yoluyla Konya Ovası’na akıtmayı denemiş, ancak bu teşebbüsü neticelenmemiştir.</p>
<p>1871 yılında Vali İzzet Paşa, Arvana Düdeni’ni 54 yeniden açtırmak istemişse de başarılı olamamıştı. Sultan II. Abdülhamid de Konya Ovası’nın sulanması meselesine önem veriyordu. 1883, 1887, 1889 ve 1893 yıllarında buna yönelik bazı istimlâk, hafriyat ve kanal çalışmaları yaptırmıştı. 29 Temmuz 1896’da Eskişehir-Konya tren yolunun, diğer adıyla “Hububat Hattı”nın tamamlanması, Konyalı çiftçiler için tarım ürünlerinin iç ve dış pazarlara daha kolay şekilde ulaştırılmasını sağlayacak çok olumlu bir gelişmeydi. Sultan 1899’da ülkenin zirai kapasitesinin arttırılması, arazilerin ıslahı ve memlekette bulunmayan ağaç ve bitkilerin ithaliyle ilgili vilayetlere bir yazı göndermişti.</p>
<p>Konya valiliği 3 Nisan 1899’da Beyşehir ve Karaviran göllerini kullanarak tarlaların sulanması yönünde yazılı bir talepte bulundu. Bunun üzerine Sultan dönemin valisi Avlonyalı Ferid Paşa’dan bu konuda ayrıntılı çalışma yapmasını istedi. Hemen çalışmalara başlayan Ferid Paşa 1902’de sadrazam olunca tasarıyı önemli bir safhaya taşıyacaktı.</p>
<p>1903’te Anadolu-Osmanlı Demiryolu Şirketi proje doğrultusunda arazi ve etüt çalışmalarına başladı. Akabinde Konya Ovası’nı sulama projesi ortaya çıktı. Kasım 1907’de 850 bin Osmanlı altını keşif bedeliyle bir şirketle proje sözleşmesi imzalandı. Sultan, Alman şirketiyle yapılan anlaşmaya üç özel şart koydurmuştu. İlki sulanacak araziye yabancıların iskân edilmemesi, ova dâhilinde yabancılara hiçbir sebep ve vesileyle emlâk ve arazi satışının yapılmamasıydı. Böylece Batılıların sömürgeleştirme teşebbüslerini engellemek istemişti. İkincisi proje bittikten sonra şirketin hiçbir işletme ve hak talebinde bulunmamasıydı.</p>
<p>Proje yeni kurulacak yerli bir şirket tarafından işletilecekti. Üçüncü şart da ön çalışma ve inşaat sürecinde istihdam edilecek çalışanların Konya ve çevresinde yaşayan devletine bağlı “sadık” insanlardan seçilmesiydi. Ancak şirket Abdülhamid sonrasında ikinci ve üçüncü şartlara uymadı.</p>
<p>Özellikle ayrılıkçı Ermeni ve Rumların çalıştırılması ve şirketin halktan para istemesi birçok problemin ortaya çıkmasına yol açtı. Çeşitli tartışmalar yaşandı, halk şirket binalarına saldırdı. Konya Ovası’nı sulama projesi Beyşehir Gölü suyunun Beyşehir Çayı ile Karaviran Gölü’ne dökülmeden, doğrudan tarım arazilerine aktarılmasıyla gerçekleştirilecekti. Nisan 1908’de Sultan Abdülhamid Han’ın tasdikiyle inşasına başlanan projeyle Karaviran (Suğla) Gölü’nün kurutulması ve toplam 53 bin hektar arazinin sulanması hedeflenmişti.</p>
<p>1913 yılında tamamlanan proje Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen sulama projelerinden biri olmuştu. Ana kaynak Beyşehir Gölü’ydü. Buradan alınan su üç ana isale hattı, buna bağlı kanallar ve taksim merkezleriyle (regülatörler) 217 kilometre uzaklıktaki Konya Ovası’na ulaştırılmıştı. Susuzluk yüzünden büyük bir çöle dönüşen binlerce kilometrekare arazi bu projeyle suya kavuşacak, hasılatın artmasıyla değer kazanacak, ayrıca vergi ve aşar da o nispette artacaktı. Böylece Konya Ovası asırlar öncesinde olduğu gibi yeniden Anadolu’nun “zahire ambarı” olacaktı. Bataklıkların kurutulması ve sulu tarıma geçilmesiyle devletin yıllık 400 bin lira vergi kazancı olmuştu.</p>
<p>Kurtulan bataklıkların satılmasıyla da 2 milyon liradan fazla bir ek gelir sağlandı. 1985’te Göksu Havzası’ndan Konya Ovası’na yılda yaklaşık 415 milyon metreküp su getirecek Mavi Tünel Projesi, önceki proje artık ihtiyaca cevap veremediği için yeniden gündeme geldi. Konya Ovası’nın yüzde 70’ini sulanabilir hale getirecek olan bu proje 6 Temmuz 2007’de uygulamaya kondu. Bunun yanı sıra 12 etaptan oluşan ve GAP’tan sonra en büyük sulama projesi yatırımı olan Konya Ovası Sulama Projesi (KOP) çalışmaları da hız kazandı.</p>
<p>Yapımı uzun zamandır gündemde olan ancak bir türlü bitirilemeyen Konya Ovası Sulama Projesi ve Mavi Tünel 2015 yılında tamamlanarak hizmete girdi. Türkiye’nin GAP’tan sonraki ikinci en büyük entegre sulama sistemi olan Mavi Tünel’in yapımıyla Sultan Abdülhamid’in mirasçıları ondan bir asır sonra onun bir hayalini daha gerçekleştirmiş oldular.(Ahmet Uçar &#8211; Dr.Araştırmacı Yazar)</p>
<p><strong>5-Hafiye teşkilatı Sultan’ın şüpheciliğinin mahsulü mü?</strong></p>
<p>Sultan’ın tahta çıkışı sancılı olmuştur: Amcasının “delilik töhmetiyle” tahttan indirilmesi, Sultan V. Murad’ın, tahta çıkışının ilk gününden itibaren akıl sağlığını yitirmeye başlaması ve sonunda “cünûn-ı mutbık/tedavisi mümkün olmayan akıl hastalığı” teşhisiyle tahttan indirilmesi, Şehzade Abdülhamid’e taht yolunu açtı. Fakat saltanatın yeni sahibi, iki hal‘ ve bir iclâsı gerçekleştiren ilmiye, seyfiye ve mülkiye bürokrasisinin tepesinde bulunan kişilerin oluşturduğu ekiple karşı karşıya idi.</p>
<p>Sultan V. Murad’ın hastalığı, ekibi başka bir arayışa sevk etti. Abdülhamid’le pazarlıklar başladı: Mütercim Rüştü ve Mithat paşalar Kanun-ı Esasi’nin hazırlanarak yürürlüğe konulması ve Meşrutiyetin ilanı karşılığında kendisini tahta çıkarabileceklerini dile getirdiler. Talep sahipleri, hal‘leri ve iclâsı gerçekleştiren ekibin iki önemli ismi idi. Şehzade Abdülhamid talebi kabul ederek iktidara gelmiş oldu. Sultan V. Murad, tahttan indirildiği 31 Ağustos 1876’dan vefat ettiği güne kadar (29 Ağustos 1904) siyasî malzeme olarak kullanıldı. Abdülhamid’in muhalifleri onu pek çok defa tekrar tahta çıkarma veya Avrupa’ya kaçırma girişiminde bulundular.</p>
<p>Masonların bazı faaliyetleri ve Ali Suavi’nin Çırağan baskının amacı da V. Murad’ı tekrar tahta çıkarmaktı. Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve katli de Sultan’ı derinden etkilemiştir: V. Murad’ı da aynı ekip tahta çıkarmış, cinnet hali ortaya çıkınca yine bu ekip tahttan indirmiş ve II. Abdülhamid’in tahta çıkışı bu ekip eliyle olmuştur. Sultan, karşı karşıya bulunduğu gücün, “kuvve-i mücbirenin” farkındadır.</p>
<p>Bu durum onu devlet adamlarını, sivil ve askerî bürokrasiyi kontrol altında tutmak için bazı tedbirler almaya sevk edecektir. Saltanatının 7. ayında Sultan’ın kendisini Osmanlı-Rus Savaşı’nın kucağında bulduğunu söyleyebiliriz. 24 Nisan 1877’de Ruslar Osmanlı sınırını geçip savaşı başlattılar. İmzalanan Yeşilköy Antlaşması sonrasında Balkan toprakları üzerinde dört bağımsız devlet kuruldu. Bölgeden yapılan büyük ölçüdeki göçler, sosyal ve ekonomik sıkıntılara yol açtı. Berlin Kongresi bu antlaşmayı hafifletmek adına toplandıysa da Tunus, Mısır ve Kıbrıs elden çıktı. Doğuda Kars, Ardahan ve Batum’u ele geçiren Ruslar Erzurum’a dayandılar. Vilayât-ı Sitte’de Ermenilere bir bakıma özerklik verecek ıslahatlar hususunda Osmanlı Devleti baskılara maruz kaldı.</p>
<p>Fatura parlamento tarafından Sultan’a kesildi. İttihat ve Terakki’nin örgütlenme sürecine girdiği 1895’ten itibaren Sultan’ın yönetimine yönelik yıkıcı faaliyetleri artmıştı. Şubat 1902’de Paris’te yapılan kongrede İttihat ve Terakki, Sultan’ın muhalifi olan kesimlerle ittifak yaptı: Ermeni-Taşnak, Arnavut, Arap, Rum, Yahudi gibi etnik unsurlar&#8230; Ülkesinin geleceğini inşa için açtığı eğitim kurumlarında yetişenler de ona düşmandı. Harp okulunda, akademide “hürriyet, meşrutiyet” gibi fikirlerle, ancak bunların neye tekabül ettiğini, toplumda karşılığının olup olmadığını bilmeden Abdülhamid yönetimine karşı yetiştirilmişlerdi.</p>
<p>Rakiplerinin bütün bu faaliyetlerine karşı kurulan hafiye örgütü yüzünden Abdülhamid ağır eleştirilerin odağında yer almıştı. Bu örgüt Ekim 1879’da sadrazamlığa atanan Said Paşa tarafından kuruldu. Uzun yıllar Yıldız Sarayı’nda Mabeyn Başkâtibi olan Tahsin Paşa hatıralarında böyle bir teşkilatın Said Paşa’nın ilk sadaretinde kurulduğunu ifade eder. Ancak teşkilatın, Abdülhamid’in tahta çıkışından çok daha sonra kurulduğunu yazanlar da vardır.(Mehmet Ali Beyhan &#8211; Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü)</p>
<p><strong>6-Dış politikası pasif bir direniş miydi, planlı ve hesaplı bir strateji mi?</strong></p>
<p>Sultan II. Abdülhamid dönemi dış siyasetinin, kendinden önceki ve sonraki dönemlerle kıyaslandığı zaman daha istikrarlı ve gerçekçi olduğu görülmektedir. 93 Harbi akabinde devletin kendisini toparlayabilmesi için acil ve uzun süreli bir barışa ihtiyaç bulunduğuna hükmeden II. Abdülhamid, bir yandan Avrupalı devletler arasındaki rekabet ve çıkar çatışmalarından faydalanmaya, diğer yandan da bu devletlerle olan meselelerini mümkün olduğunca sulh yolu ile halletmeye gayret ediyordu. Padişah’a göre mevcut şartlarda Avrupa devletlerine karşı izlenebilecek en iyi politika tarafsızlık idi. Bu siyasetinde zaman zaman “korkaklık ve pasiflik” iddialarına muhatap olacak derecede ısrarlı olan II. Abdülhamid’in son tahlilde pek de yanılmadığı söylenebilir.</p>
<p>Berlin Kongresi akabinde Osmanlı Devleti’nin önünde ya bir devletle müttefik olarak devam etmesi ya da tarafsızlık siyaseti gütmesi gibi iki seçenek kalmıştı. Birinci tercihte yaşanmış tecrübelerin ittifak taahhütlerine güvenilemeyeceğini açıkça ortaya koyması bir tarafa, eşit şartlar ve güçlerde gerçekleşmeyen bu ittifak bir bakıma güçlü müttefikin güdümüne girmek anlamına geliyordu. Böyle bir durum Osmanlı Devleti’nin vaziyeti açısından hiç de tercih edilecek bir durum değildi.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid’in tarafsızlığı, Avrupalı devletlere duyulan güvensizliğin ışığında bilinçli bir karardı. Gaye  mümkün olduğunca savaşlardan uzak kalmak, sonra da eldeki toprakları muhafaza edebilmekti. Bu çerçevede 1880’lerden itibaren sömürgecilerin iştahını kabartan Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlardaki Osmanlı topraklarına özel hassasiyetle eğilmiş, buraları en azından hukuken Osmanlı sınırları içerisinde tutabilmek için gayret sarf etmiştir. Özellikle Cezayir, Tunus ve Mısır konusunda Fransa ve İngiltere’ye yönelik tutumu bu anlayışına örnek gösterilebilir. Nitekim Osmanlı Devleti fiili işgalleri hiçbir zaman kabullenmeyerek bu toprakları kendi vilayeti olarak görmeye devam edecekti.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid Osmanlı tarihinin belki de en buhranlı dönemlerinden birinde hüküm sürmüş ve sadece dış siyaset ve devletlerarası ilişkiler nokta-i nazarından bile saltanatının sonuna kadar rahat bir nefes alamamıştır. Hatıralarında ve değişik vesilelerle sadır olan irade ve muhtıralarında hep ifade ettiği şey, devletin en önemli ihtiyacının savaşlardan, gerginliklerden uzak uzun bir sulh devri olduğu ve yeniden toparlanıp ayağa kalkmak için bir nefes almaya ihtiyaç bulunduğudur.</p>
<p>Devletin mevcut sınırlarında varlığının devam ettirebilmesinin kendi güç ve dinamiklerinin yanı sıra başka devletlerin arasındaki anlaşmazlıklara da dayandığının aşikar olması Sultan II. Abdülhamid’in zihninde hep yer etmiştir. Hal böyle olunca gün gelip ilgili devletlerin Osmanlı üzerindeki hesaplarında anlaşabilmeleri ihtimali Abdülhamid’i daima tedirgin kılmıştır.(Azmi Özcan &#8211; Prof. Dr., Sakarya Üniversitesi Tarih Bölüm)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Derin Tarih Dergisi &#8211; Bilinmeyen Abdülhamid Sayısı, syf.49-57</p>
<p>Şubat 2017</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus-2/">Vizyoner Sultan’la Geleceğe Dönüş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kirli bir Tezgah: 31 Mart</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kirli-bir-tezgah-31-mart/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kirli-bir-tezgah-31-mart/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Jun 2017 13:45:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[31 Mart Vakası]]></category>
		<category><![CDATA[31 Mart Vakası Darbe mi]]></category>
		<category><![CDATA[‘Gerici’ Bir Kalkışma mı?]]></category>
		<category><![CDATA[Bab-ı Ali Baskını]]></category>
		<category><![CDATA[Kirli bir Tezgah: 31 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Akan]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Halifeyi Bir Yahudi’ye Hal Ettiren Zihniyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15732</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216; Şüphesiz “vaat edilmiş” topraklara kavuşabilmek için, Meşrutiyet’in ilan edilmesinin tek başına bir anlamı yoktu. Üst Aklın asıl hedefi, Sultan Abdülhamid iktidarının tamamen yıkılmasıydı. “Hürriyet,eşitlik, kardeşlik” mücadelesinin arkasındaki gerçek plan, ancak böyle tamamlanmış olacaktı. Her ne kadar II. Meşrutiyet ile birlikte ‘parla­menter’ sisteme geçilmişse de, iktidarı tekelinde bulunduran ve üm­metin birliğini sağlayan halife/padişah, hâlâ devletin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kirli-bir-tezgah-31-mart/">Kirli bir Tezgah: 31 Mart</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kirli-bir-tezgah-31-mart/indir-154/" rel="attachment wp-att-15733"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15733" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/indir-1.jpg" alt="" width="380" height="221" /></a></p>
<p>&#8216; Şüphesiz “vaat edilmiş” topraklara kavuşabilmek için, Meşrutiyet’in ilan edilmesinin tek başına bir anlamı yoktu. Üst Aklın asıl hedefi, Sultan Abdülhamid iktidarının tamamen yıkılmasıydı. “Hürriyet,eşitlik, kardeşlik” mücadelesinin arkasındaki gerçek plan, ancak böyle tamamlanmış olacaktı. Her ne kadar II. Meşrutiyet ile birlikte ‘parla­menter’ sisteme geçilmişse de, iktidarı tekelinde bulunduran ve üm­metin birliğini sağlayan halife/padişah, hâlâ devletin başındaydı. Üs­telik Cemiyet, İngilizler ve Yahudi/mason cephenin Meşrutiyet öncesi kendisine vermiş olduğu desteği unutmuş, gittikçe Alman yörüngesi­ne girmeye(227)&#8217; başlamıştı. Çok iyi organize edilmiş bir kargaşa ortamıy­la, hem Abdulhamid engeli aşılabilir, hem de hakimiyetini kaybederek ikiye bölünmüş bir Cemiyet tamamen kontrol altına alınabilirdi.</p>
<p>Cemiyet içerisindeki çatışma noktalarını ve Osmanlı rejimi­nin hassas yönlerini iyi bilen İngiliz ve Yahudi/mason cephe, darbe şartlarının nasıl oluşturulacağını da kusursuz planlamıştı. Meşruti­yet sonrasında Cemiyete duyulan öfke ve hoşnutsuzluklar, dozun­da uygulanmış bir ‘kontrollü gerilim’ stratejisiyle sosyal patlamaya dönüştürülebilirdi.</p>
<p>Plan şöyleydi: Basın marifetiyle imparatorlukta en hassas nokta olan dini duygular köpürtülecek, ordu içerisinde­ki “alaylı-mektepli” tartışmaları körüklenecek, medrese öğrencileri kışkırtılarak sokağa dökülecekti. Eğer darbe şartları olgunlaşırsa, Meşrutiyet’i yıkmayı hedefleyen bu kalkışmaya gerici’ damgası vu­rularak olaylardan Sultan Abdülhamid sorumlu tutulacaktı. Doğal olarak padişah, baskı ve zor kullanılarak tahttan indirilecek, 1908 postmodern darbesinin devamı getirilerek son nokta konulmuş ola­caktı. Üstelik Sultan Abdülaziz’e yapılan 1876 darbesiyle başlayan bu kirli tezgah, Cumhuriyet döneminde yapılan bütün darbelerin de vazgeçilmez yöntemi ve gerekçeleri haline gelecekti.</p>
<p>Nitekim darbe şartlarını oluşturmak için öngörülen plan, tıkır tıkır işliyordu. Her ne hikmetse, o zamana kadar askere alınmayan “talebe-i ulûm” için bir yasa tasarısı hazırlanarak, mecliste görüşül­meye başlanmıştı. İşte medrese öğrencilerini askere almak için ha­zırlanan bu tasarı, olaylara tuz biber ekecekti. Osmanlı’da askerlikten yırtmanın en kolay yolu, ‘ilim’ bahanesiyle kapağı medreselere at­maktı. Zira medreseye başlayan öğrenciler, eğitimleri yarım kalma­sın diye askere almmıyordu. Bu uygulama, medreseleri kötü niyetli ve ikiyüzlü kişilerin yuvalandığı yerler haline getirmişti.</p>
<p>Nitekim gazetelerin kışkırtıcı yayınlarıyla medrese talebeleri so­kaklara dökülmüştü. Onlara göre din elden gidiyordu. Darbe zemi­nini hazırlayanlar, bir takım ‘sarıklı hocalarıda bu medrese öğren­cileri arasına sokarak öfkenin şiddetini yükseltmişti. İsyana liderlik edenler, tüm talebe-i ulûmu saflarına çekebilmek için medreseleri dolaşıyor, ulemalara telkinde bulunuyor ve iştirak etmeyenlere ise zor kullanıyorlardı.(228) Diğer yandan, Hukuk Fakültesi hocası Celaleddin Arif Beyin teşvikiyle, Hukuk Fakültesi ve Mülkiye Mektebi talebeler&#8217; de harekete geçmişti. Bunu Harp Okulu öğrencilerinin isyanları izle­di.</p>
<p>Böylece darbe şartlarının ‘öğrenci ayağı’ tamamlanmıştı.Ancak bu tabloda garip olan bir durum vardı. Tarihe “gerici/şe­riatçı ayaklanma” olarak geçen bu kaotik ortama ne esnaftan, ne de halktan katılan kimse yoktu.(229) Bu şu demekti: Egemenliğin gerçek sahibi sessiz çoğunluk, bir avuç azınlığın “din elden gidiyor” yay­garasına inanmamıştı. Ancak darbe şartlarını oluşturmak için plan­lı şekilde atılan hızlı adımlar devam ediyordu. Zira 30 Mart 1909 günü ilginç bir gelişme yaşanacaktı. Sultan Abdülhamid’i korumakla görevli Türk askerleri ile diğer Arnavut ve Arap erlerinden oluşan koruma taburlarının yerleri aniden değiştirilmişti. Yıldız Sarayını korumakla görevli bu seçkin askeri birliğin yerine, “Meşrutiyet’i korumak için” Selanik’ten getirilen ve Cemiyet’in en çok güvendiği Avcı Taburlarından askerler yerleştirildi.</p>
<p>Yeni koruma taburunun başında ise, Cemiyet’in fedailerinden Selanikli Remzi Bey vardı. Yıl­dız Sarayını korumakla görevli eski koruma taburu ise, Meşrutiyet’i ilan eden Avcı Taburlarının kaldığı Taşkışla’daki karargaha kaydırıl­dı. Bu ani değişiklik sonrası, askerler arasında belirgin bir huzursuz­luk başlamıştı.</p>
<p>Nitekim 12/13 Nisan 1909 gece yarısı (Rumi takvimle 30 Mart’ı 31’e bağlayan gece) Taşkışla’daki Avcı Taburları ayaklandı. An­cak ilginçtir, “Meşrutiyet’i korumak için” Selanik’ten getirilen ve Cemiyet’in en çok güvendiği Avcı Taburları, şimdi gerici’ bir ayak­lanmaya öncülük ediyordu! Ayaklanmanın önderliğini yapan kişi ise çok daha ilginçti. Sultan Abdülhamid’e Meşrutiyet’i ilan etti­rebilmek için cunta adına Rumeli’de isyan bayrağını çekerek dağa çıkan ve Cemiyet’in en sadık elemanlarından olan Hamdi Yaşar Çavuş&#8230; Olay günü, sabah erken saatlerde Avcı Taburları içerisine paşa kılıklı’ kişiler girip, padişah adına uydurulmuş sahte bir şap­ka giyme emrini okurken, bazı Avcı Taburu subayları da er kılığı­na girerek halkı isyana çağırıyordu. Öfke, büyük bir kıvılcıma dö­nüşmüştü. Bazı subayları hapseden isyancılar, kışladaki komutayı ellerine geçirdi. Sabaha doğru kışlanın kapıları açılmış ve subaysız askerler Divan Yolundan geçerek Ayasofya Meydanına üerlemeye başlamışlardı.(230)</p>
<p>Ne tesadüftür ki, taburlar daha harekete geçer geçmez, kışlanın önüne dikilmiş ellerinde yeşil bayraklarla bekleyen bir takım sarıklı hocalar, “Ey kahramanlar, şeriat elden gidiyor, ne duruyorsunuz?” diye pencerelere seslenerek isyana destek veriyordu. Aslında bu ‘sa­rıklı hocalar’ asker arasına sızdırılmış görevli(231) kişilerden başkası</p>
<p>Nitekim darbe sonrası Cemiyet tarafından kurulan Divan-ı Harp tarafından birçok günahsız insan ipe çekilirken, halkı kışkırtan hu &#8216;asker ve hoca kılıklı kişilere hiç dokunulmayacaktı.(232)</p>
<p>Taşkışladan öteki kışlalara da yayılan isyan, kısa sürede büyü­müştü. Askerler, dillerinde &#8220;şeriat isteriz” sloganları, önlerinde sa­rıklı hocalar’ Sultanahmet Meydanında toplandı.(233) Sayıları 5-6 bini bulan askerlerin toplanmasıyla birlikte, yüzlerce hoca ve medrese öğrencisi de meydandaki yerlerini almıştı. Ateşli konuşmalar yapılıp ‘dinin elden gittiği’ tekrar tekrar vurgulanıyordu. Oysa ne dinin bir yere gittiği vardı, ne de şeriat elden gitmişti. Meşrutiyet ile gelen ufak tefek teferruatlar bir kenara bırakılırsa, şeriat yasaları gene aynen uy­gulanıyordu. Üstelik o yasaları uygulamakla görevli halife de halen ülkenin başındaydı.</p>
<p><strong>“Bu Zulüm Şeriatın Hangi Kitabında Yazılı?”</strong></p>
<p>İlk bakışta örgütsüz ve dağınık bir görüntü çizen bu garip’ isya­nın, aslında ne kadar planlı olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı. Top­lanılacak yer, takip edilecek güzergah, meclis binasının kuşatılması ve padişahtan talep edilecek konulara varıncaya kadar, her şey bir plan dahilinde gerçekleşiyordu. Her safhasında bir ‘Üst Aklın oldu­ğu açıkça belli olan bu kaos ortamında, hangi adımın ne zaman atı­lacağı tek tek planlanmıştı. Mesela yabancı elçilik binaları önlerine nöbetçiler dikilmesi, ‘hıristiyanlara dokunulmayacağına’ dair temi­natlar verilmiş olması, ayrıca kadro dışı bırakılmış bazı subayların sivil elbise giyerek isyanı yönetmeleri(234) bu hareketin organize ve planlı olduğunu gösteren başlıca emarelerdi.</p>
<p>İsyancılar, ne istediklerini gayet iyi biliyordu. Taleplerinin hü­kümete bildirilmesi için Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi, Ayasofya Meydanına çağrılmıştı. Diğer taraftan da meclisin etrafı kuşatılarak, bazı vekillerin istifası isteniyordu. Bu demekti ki, isyancılar İkinci Meşrutiyet’le gelen ‘parlamenter’ sisteme karşı değillerdi, öyleyse, olaya gerici’ damgası vurulabilecek bir geriye dönüş’ sözkonusu olamazdı. Zira isyancılar ‘Meşrutiyet’ karşıtı olsalardı, meclisin ta­mamen kapatılmasını ve tüm milletvekillerinin istifa etmesini iste­miş olmaları gerekirdi. Oysa isyancıların, ahkam-ı şeriyye’nin (şeriat hükümlerinin) kesin olarak yürütülmesi, kabinenin toptan çekilme­si, Volkan gazetesinin ayaklanma öncesi ilan ettiği ‘dört-beş herif-i naşerifîn’ sınır dışı edilmesi (Mebusan Meclisi Başkanı Ahmet Rıza, ikinci başkan Talat Paşa, gazeteci Hüseyin Cahit, Rahmi ve Doktor Bahaeddin Şakir) ile Harbiye Nazırı Ali Rıza Paşa, Sadrazam Hüse­yin Hilmi Paşa ve Birinci Ordu Komutanı Mahmut Muhtar Paşanın azledilmesi gibi pek çok istekleri vardı.</p>
<p>Kısa bir süre içinde İstanbul&#8217;un tüm semtleri, isyancı erler tar fından kontrol altına alınmıştı. Medrese öğrencileri, Ittihad-ı M hammedi Cemiyeti üyeleri, asker ve bir takım çapulculardan oluşan gruplar, Bab-ı Alideki Şura-yı Ümmet ve Tanin gibi ittihatçıların söz­cüsü durumunda olan gazetelerin bürolarını basıp yerle bir etmişler di. Ayasofya Meydanındaki kalabalığın “şeriat isteriz” diye başlayan çığlıkları ise, daha sonra &#8216;kelle istemeye dönüşmüştü. Sokaklar, suçu günahı olmayan pek çok insan cesediyle doluydu. Bütün bu olup bi­tenlere rağmen, hükümet adeta olayları seyrediyor, sadrazam Hü­seyin Hilmi Paşa isyancılara müdahale izni vermiyordu.(235)</p>
<p>Kabine, olayları görüşmek için aynı gün erken saatte toplanmıştı. Şeyhülis­lam Ziyaeddin Efendi, kabineye isyancıların isteklerini bildiriyordu. Görüşmeler sonrasında alman karar ise son derece ilginçti: “Kuvvet kullanılmasına gidilmeyecek, taleplerin kabul edildiği şeyhülislam aracılığıyla isyancılara ulaştırılacak ve ulemadan birkaç kişi nasihat etmek üzere Ayasofya Meydanına gönderilecekti.”(236)</p>
<p>Oysa Osmanlı tarihinde nasihatle yatıştırılmış ya da bastırılmış bir tek isyan yoktu. Bu durumda akla iki soru geliyor. Komitacılık ruhuyla Meşrutiyet’i ilan ettiren ve faili meçhul cinayetlerle Osmanlı tebaasına korku salan Cemiyet, acaba gerçekten bir acz içinde miydi, yoksa tertibin tamamlanması mı bekleniyordu? Zira Meşrutiyefin ilanıyla padişahın otoritesi bir hayli zayıflamış, kabineye söz dinle­temez hale gelmişti.(237) Üstelik isyancıların sokaklarda şeriat’ adına yaptıkları barbarlıkların da şeriatta hiçbir yeri yoktu.</p>
<p>Dahası, isyancılara nasihat etmek için görevlendirilen Mabeyn Başkatibi Ali Cevat Bey ve yanındaki heyet, yol boyunca gördükleri subay cesetlerine yaklaşmak istediklerinde, isyancı askerler buna en­gel oluyordu. Heyetten Din Alimi Devekili Hoca Halis Efendi, bun­ların arasında &#8216;hoca kisveli’ kişiler olduğunu görünce dayanamayıp: “Bu zulüm şeriatın hangi kitabında yazılı? Söyleyin bakalım, sizler kimsiniz? Hangi medrese mensubusunuz? Hangi dini vazifedensi­niz?” diyerek &#8216;din adına yapılan bu katliamlara isyan ediyordu. Daha sonra Halis Efendi Cevad Beye dönerek şöyle diyecekti: “Bunlar asla din adamı değil. İlmiyyeye mensup değil. İlmiyye kisvesine girmiş sahtekarlar.”</p>
<p>Cemiyet’in üst yöneticilerinden Talat Paşa bile: “Ben de aynı düşüncedeyim. Hakiki Türk din adamları içerisinde böylesine asla rastlamadım.”(238) diyerek tarihi bir itirafta bulunacaktı. Yine isyana destek veren Fatih Medresesi talebelerine müderrislik yapmış olan din alimi Hafız İbrahim Efendi ise: “İstanbul’da bu kadar talebe-i ulûm yoktur. Bu kadar sarıklı nereden çıktı?” diyerek isyancılar hakkındaki şüphelerini dile getiriyordu. Ancak isyancılar hakkında en ilginç yorumu, dönemin önemli alimlerinden Tahir-ul Mevlevi yap­mıştı. İsyancıları Hz. Muhammed devrindeki Mescid-i Dırar’ı inşa eden münafıklara benzeten Mevlevi, “Dinini dünyaya ve hamiyet-i insaniyesini birkaç liraya değişen mürteciin-i münafıkinin” diyerek, isyancıların aynı zamanda bu katliamları ‘para karşılığında yaptık­larını söylüyordu.</p>
<p>Sultan Abdülhamid, kurulan ‘tezgahı’ fark etmişti. O da, daha fazla kan dökülmemesi için isyancıların taleplerinin yerine getiril­mesi taraftarıydı. Mecliste Hoca Ahmet Rasim ve İsmail Kemal Bey gibi isyancıların ateşli temsilcileri, milletvekilleri üzerinde büyük bir baskı kurmuştu. Bir yandan dışarıdaki isyancıların terör baskısı, di­ğer yandan mecliste yapılan isyan yanlısı ateşli konuşmalar, etkisini kısa sürede göstermiş ve Hüseyin Hilmi Paşa kabinesine güvensizlik oyu verilmişti. Ancak aslında bu göstermelik bir karardı. Zira mec­lisin bu kararından önce kabine zaten çekilmiş bulunuyordu. Özel­likle Şura-yı Ümmet ve Tanin basımevlerinin yağma edilerek mil­letvekillerinin öldürülmesi, kabine üyelerinin morallerini büsbütün bozmuş ve kabine padişahın isteği üzerine istifa etmişti. Kabinenin çekilmesiyle, Sultan Abdülhamid isyancılarla karşı karşıya kalacaktı. Ancak o, saltanatı boyunca kardeş kanının dökülmesini hiçbir za­man istememişti.</p>
<p>Bu yüzdendir ki, asilere Mabeyn Başkatibi Ali Cevad tarafından kaleme alınan bir tezkere ile seslenmeyi uygun bulmuştu. İsyancıla­ra okunan tezkere şöyleydi: “Kabinenin çekilmesi Hazret-i zillüllah (Tanrının gölgesi olan II. Abdülhamid) tarafından kabul edilmiştir. Yeni kabine kurulmak üzeredir. Bugünkü ayaklanmada bulunan as­kerlerle diğer kimseler hakkında padişahımız genel af kabul etmiştir. Devletimiz İslam devletidir. Kıyamete kadar da öyle kalacaktır. Şeriat bundan böyle de daha büyük bir dikkatle yürütülecektir. Başkomu­tan olan büyük halifemiz padişahımız askerlere kışlalarına, ahaliye de iş ve güçlerine dönmelerini bildirir ve selamlar.”(239)</p>
<p><strong>Türk Halifeyi Bir Yahudi’ye Hal Ettiren Zihniyet</strong></p>
<p>Yapılan pazarlıklar sonucu, isyancıların öne sürdüğü şartların hemen tamamı yerine getirilmişti. Talepler üzerine, Tevfik Paşanın sadrazamlığı ve Mareşal Ethem Paşanın da Harbiye Nazırlığı üze­rinde anlaşmaya varıldı. İsyancıların meclisteki destekçilerinden İsmail Kemal ise, Ahmet Rızadan boşalan Meclis Başkanlığına geti­rilmişti. Böylece 14 Nisan 1909’da Tevfik Paşa kabinesi kurulmuş ve hükümet göreve başlamıştı. Tezkere önce Mecliste, sonra da Ayasof- ya Meydanında bulunan isyancılara “Şeriat isteriz” sesleri arasında okundu. Ancak tezkerenin şeriat ile ilgili bölümü okunurken sarıklı bir hoca, “&#8230;şimdiye kadar şeriat var mı idi ki, devam olunsun” diyerek bu tavizlere bile karşı çıkıyordu. Nitekim isyancıların zorbalığı, yeni kabinenin kurulmasından sonra da devam etti. Yapılan bu değişiklikler ve çıkarılan genel af isyancıları tatmin etmemiş, aksine olaylar daha da hız kazanmıştı.</p>
<p>Her geçen gün kan akmaya devam ediyordu. Sözde “şeriat isteriz” naraları atanlar, şeriat hukukuyla ü keyi yöneten halifenin vermiş olduğu söze güvenmiyor, emirlerini dinlemiyorlardı.Sultan Abdülhamid isyancılarla uğraşırken, Cemiyet ve onu kontrol eden Üst Akıl, iktidarı tamamen ele almanın hesaplarını yapıyordu. Artık darbenin gerekli bütün şartları oluşmuştu. Olayların başlangıcında sessiz kalan ve isyanın büyümesine müdahale etmeyen Cemiyet, kısa zamanda bütün şubeleriyle harekete geçmişti. Bir yandan olayların sorumlusu padişahmış gibi ondan durumun düzeltilmesi istenirken, diğer yandan İkinci ve Üçüncü Ordu’nun müdahalesi için çalışmalar yapılıyordu. Cemiyet’in Feda-i Zabitan grubunda yer alan Jandarma Yüzbaşısı İsmail Canbulat, ayaklanmayı ve İstanbul’daki olayları bir telgrafla “Meşrutiyet mahvoluyor” diyerek Selanik’teki Merkez-i Umumiye bildiriyordu.(240)</p>
<p>Olaylar çığırından çıkana kadar sessiz kalan Cemiyet, artık mü­dahale zamanının geldiğine inanmıştı. Derin iktidar gücünü elinde bulunduran Merkezi Umumiye telgraf üstüne telgraf çekiliyordu. İstanbul’dan gelen ‘imdat’ çağrıları, Selanik’te büyük endişeye neden olmuştu. Özellikle 1908 postmodern darbesini gerçekleştiren Üçüncü Ordu’nun genç subayları, öfke ve endişe içinde verilecek emre çoktan odaklanmıştı. Cemiyet’in Selanik’teki genel merkezi, zaman kaybet­meden ayaklanmayı bastırmak için ordunun yüksek rütbeli komutan­larıyla istişarelere başlamıştı. III. Kolordu Komutanı Mahmut Şevket Paşa, Meşrutiyet’in korunması için ant içmiş olan ordunun, ayaklan­mayı bastıracak güçte ve harekete hazır olduğunu bildiriyordu.</p>
<p>Bunun üzerine Merkez-i Umuminin girişimiyle İttihatçı örgütler­den İstanbul’a protesto telgrafları yağmaya başlamıştı. Padişah olaylar­dan sorumlu tutuluyor, açıkça tehdit ediliyordu. Devletler oyununda yavaş yavaş sona gelinmişti. Aylarca süren kargaşaya sessiz kalan Ce­miyet, 15 günde İstanbul’un üzerine yürüyebilecek dev bir ordu kur­muştu. Selanik’te bir yandan ordu birlikleri hazırlanırken, öbür yan­dan da İstanbul’un üzerine yürüyecek gönüllü’ asker toplama telaşı vardı. Meşrutiyet’in kendileri için bir ‘özgürlük vaadi’ olduğunu bilen Bulgarlar, Sırplar, Arnavutlar, Rumlar ve Yahudiler gibi etnik unsurla­rın hepsi bu “gönüllü ordu” içerisindeki yerlerini almıştı&#8230;</p>
<p>Meşrutiyet’i zorla ilan ettirmek için dağa çıkan 1908 cuntası­nın debaşlarından Resneli Niyazi, şimdi bir kez daha iş başındaydı. Resneden topladığı gönüllülerle İstanbul’a yürüyen ordu içerisinde­ki yerini almıştı. Bir başka gönüllü toplama işini üstlenen kişi ise, Cumhuriyet döneminin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dı. O günlerde Yahudi nüfusun yoğun olarak yaşadığı Bursa’dan topladığı gönüllü’ taburları İstanbul üzerine yürütmek, hem mason, hem de Alliace Is- raelite üniverselle mezunu olan Celal Bayar a düşmüştü. Bayar, oluş­turduğu bu kuvvetlerle Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu kuvvetleriyle birleşti. Selanik’te oluşturulan 700 kişilik “gönüllü Yahu­di taburunun” başındaki bir diğer ünlü isim ise, Milli Mücadelenin komutanlarından Albay Kazım Karabekir’den başkası değildi!</p>
<p>Tüm bu kuvvetlerin Komutanlığını Hüseyin Hüsnü Paşa, Kur­may Başkanlığını Önyüzbaşı (Kolağası) Mustafa Kemal ve Yüksek Komutanlığını da Mahmut Şevket Paşa üzerine almıştı. Hazırlanan ordunun çekirdeğini Selanik Redif Tümeni oluşturuyordu. Orduya “Hareket Ordusu” ismini veren kişi ise, Mustafa Kemaldi. Hareket Ordusu, 14-19 Nisan tarihlerinde Yeşilköy’de üstlenmiş ve İstanbul’u yarım ay şeklinde kuşatmıştı. Hareket Ordusunun Yeşilköy’den tehditler savurması üzerine, Sultan Abdülhamid’in de 31 Mart Vakasından sorumlu tuttuğu Meclis Başkanı İsmail Kemal Bey’i bü­yük bir telaş sarmıştı. Selanik’ten gelen ordunun İstanbul’a girmekte kararlı olduğunu gören İsmail Kemal, Almanya başta olmak üzere, Rusya ve İngiliz elçilikleriyle iletişime geçmiş, fakat olumlu bir sonuç alamamıştı. Tutuklanmasıyla ilgili telgrafı öğrenen İsmail Kemal, ça­reyi İngiltere Büyükelçiliğine sığınmakta bulmuştu. İngiliz Büyükel­çisi Sir Gerard Lowther, bu sadık adamını İngiliz bayrağı taşıyan bir vapurla Yunanistan’a kaçırmakta hiç tereddüt etmeyecekti.(241)</p>
<p>Hareket Ordusunun başındaki Mahmut Şevket Paşa, Selanik’ten hareket etmeden önce, Vükela Meclisi üyelerinden Şura-yı Devlet Reisi Raif Paşa ve Maarif Nazırı Abdurrahman Şeref Beye “Kanun-i Esasiye sadık kaldıkça Makam-ı Saltanata ilişilmeme” sözü vermiş­ti(242) Daha sonraki gelişmelere bakılırsa, aslında bunun büyük bir tezgah olduğu anlaşılacaktı. Zira ordunun ayağına kadar gelerek Yeşilköy’de toplanan meclis, ilk iş olarak Sultan Abdülhamid’in ‘hâl’ edilmesi meselesini ele almıştı. Ancak Mahmut Şevket Paşa, bura­da da ikiyüzlü bir politika izliyor, padişahın ‘hâl’ edilmesini şimdi­lik uygun bulmuyordu. Çünkü Hareket Ordusu, sözde Meşrutiyet’le birlikte “Asilerin ortadan kaldırmak istediği” padişahı da korumak için yola çıkmıştı. Tersine bir davranış, Hareket Ordusunun bir kıs­mını veya tamamını isyancılar tarafına geçirebilirdi.</p>
<p>Mahmut Şevket Paşanın bu görüşlerini dikkate alarak kararla­rını yeniden gözden geçiren meclis, 22 Nisan günü saraya gönder­miş olduğu tezkerede, “padişahın anayasaya sadık kaldığı müddetçe hayatının ve haklarının korunacağı” bildiriliyordu. Ayrıca Mahmut Şevket Paşanın 23 Nisan 1909’da bizzat Sultan Abdülhamide çekmiş olduğu telgrafta, “İkinci Ordunun gelişi dolayısıyla bir takım kötü niyetlilerin kendisinin ‘hâl’ edileceği haberlerini çıkarttıklarını, an­cak bunların aslının olmadığı”(243) belirtilerek padişaha güvence veri­liyordu. Verilen teminatların ve uygulanan stratejinin amacı, padi­şah ve hükümete gözdağı verilerek her türlü direnişi engellemekti.</p>
<p>Hareket Ordusu, 23-24 Nisan gece yarısından sonra İstanbul’a gir­mişti. Sabaha karşı şehri kuşatan öncü kuvvetler, bazı stratejik nok­taları tutarak darbeyi fiilen başlatmışlardı. Bu harekatta öncü komu­tanlar olarak, Fethi (Okyar) Bey, Enver (Paşa) Bey, İsmet (İnönü) Bey ve Kazım (Karabekir) Bey gibi dönemin genç subayları yer alıyordu. Sokaklar kontrol altına alındıktan sonra, en son Yıldız Sarayı da ku­şatıldı. 25 Nisan 1909 tarihinde başlayan kuşatma iki gün sürmüş, 27 Nisan günü saraydaki kontrol orduya geçmişti. Yeşilköy önlerine kadar gelen Hareket Ordusuna karşı “kardeş kanı dökülmesin diye” Hassa Ordusunu kullanmayan Sultan Abdülhamid, Yıldız Sarayını korumakla görevli İkinci Fırkaya da direnmeme emri vermişti. Buna rağmen saray talan edilmiş, pek çok görevli öldürülmüştü.</p>
<p>Hareket Ordusunun İstanbul’da duruma tamamen hakim ol­masıyla, Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilme meselesi yeniden gündeme gelmişti. Meclis, bu son derece önemli olayı görüşmek için toplandı. Daha önce çeşitli güvenceler verilmesine rağmen, padişah şimdi ayaklanmalardan sorumlu tutuluyor, anayasayı koruma adına herhangi bir olumlu girişimde’ bulunmadığına karar veriliyordu. Sul­tan Abdülhamid’in sarayın kapışma dikilen göstericileri azarlaması, nasihat heyetleri göndermesi ve olayların bitmesi için isyancıların he­men bütün isteklerini kabul etmesi artık hiçbir anlam ifade etmiyordu.</p>
<p>Mecliste ilk sözü alan Hareket Ordusu Komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa, “Millet ve memleketin selameti için” Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin gerekli olduğunu söylüyordu. Paşa, Müslü­man bir devlet olması nedeniyle bu konuda bir ‘fetvaya’ gerek bu­lunduğunu da sözlerine eklemeyi ihmal etmemişti. Bu öneri, silah zoru altındaki milletvekillerince onaylanmış, Şeyhülislam Mehmet Ziyaeddin Efendi ile Fetva Emini Hacı Nuri Efendi hemen meclise getirtilerek, fetva hazırlıklarına başlanması oy birliği ile kabul edil­mişti. Fetva Emini Hacı Nuri Efendi, bu fetvayı vermemek için bir hayli direnmişse de, korkudan imzalamak zorunda kalmıştı.</p>
<p>Şeyhülislam Mehmet Ziyaeddin Efendiye de zorla(244) imzalattı­rılan fetvaya: “Abdülhamid’in yasalara uymadığı, devlet hâzinesin­den gereksiz harcamalar yaptığı, yasal dayanaklar olmaksızın kişileri sürgüne gönderdiği ve öldürttüğü, bunları yapmamaya yemin ettiği halde yeminini bozduğu, Müslümanlar arasında kargaşa yarattığı ve iç savaşa neden olduğu” yazılarak, padişahın tahttan indirilmesi­nin “İslam Hukukuna uygun olduğu” belirtiliyordu. Oysa Kanun-i Esasiye göre, yapılan icraatlardan tamamen hükümet sorumluydu.</p>
<p>Meşrutiyetin ilan edilmesiyle padişah kabine üzerindeki etkisini yitirmiş, hükümete söz geçiremez olmuştu. Mecliste çıkarılan yasaları ise, sadece onaylamakla’ yükümlüydü. Ancak bütün bunların hiçbir önemi yoktu. Zira her halükarda Sultan Abdülhamid tahttan indiri­lecekti. Nitekim 27 Nisan 1909’da tahttan indirilmesine karar veril­mişti. Meclis, bu kararı Sultan Abdülhamide bildirmek üzere dört kişilik bir kurul oluşturmuştu. Kurul üyelerine tek tek bakıldığında, darbeyi yapan asıl gücün kimler olduğu açıkça fark ediliyordu. Zira İslam halifesine “Hâl Fetvasını” okumak için gönderilen kurul üyeleri arasında tek bir Müslüman Türk yoktu. Yahudi Emmanuel Carasso, Arnavut Esat Toptani, Ermeni Aram Efendi ve Gürcü Arif Hikmet&#8230; Kendisini ‘hâl’ etmeye gelenleri gören Sultan Abdülhamid’in dudak­larından şu ünlü cümleler dökülecekti: “Bir Türk padişahına, İslam halifesine hâl kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni bir Ar­navut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?”(245)</p>
<p>Darbe tamamlanmış, devrik sultanın yerine Veliaht Mehmed Re- şad getirilmişti. İslam halifesinin sürgün edildiği yer ise, çok anlamlı ve bir o kadar da manidardı. İttihat ve Terakki Cemiyet’inin doğduğu yer ve aynı zamanda adeta bir Yahudi kenti olan Selanik&#8230; Üstelik padişahın hapsedildiği yer de, Alliance okullarının finansörlerinden Moiz Alatini’nin köşküydü. Bu vilayette hazırlanan kumpasla devri­len Sultan Abdülhamid, geleneklere aykırı olarak başkent dışındaki bir vilayete sürülüyordu. Hareket Ordusu olaylara el koyduktan son­ra, Merkez-i Umumi tarafından bütün partiler lağvedildi. Muhalif olarak görülenler olayla ilişkiliymiş gibi gösterilerek tutuklandı. Basın ve muhalefet tamamen susturuldu. Hilafet ve padişahlık haklan bütü­nüyle Merkez-i Umumiye geçti.(246)Darbeyle birlikte bıçak gibi kesilen gösterilerden sonra, Cemiyet devlete tam anlamıyla egemen oldu.</p>
<p><strong>Darbe mi, ‘Gerici’ Bir Kalkışma mı?</strong></p>
<p>Hiç şüphesiz siyasi tarihimizin en karanlık noktalarından birini, günümüzde bile hâlâ tartışma konusu olmaya devam eden 31 Mart Vakası oluşturuyor. Zira 31 Mart Vakasının “Cemiyet tarafından ya­pılan askeri bir darbe mi, Sultan Abdülhamid tarafından organize edilen bir karşı darbe girişimi mi, yoksa İngiltere destekli bir ‘irti­ca ayaklanması mı” olduğu tartışmaları hâlâ bir sonuca bağlanmış değil. Belki bir asır önce yaşanmış bir olayın günümüzde hâlâ tar­tışılıyor olması, birçok kimse için anlamsız gelebilir. Ancak yakın tarihimizin en önemli kırılma noktalarından biri olan 31 Mart Vaka­sı, Cumhuriyet dönemine geçişin en kritik eşiğini oluşturuyor. Zira Cumhuriyet sonrasında sık sık kullanılan ve askerlerin siyasi hayata müdahale edebilmek için adeta ‘meşrü bir gerekçe haline getirdik­leri ‘irtica’ bahanesinin kökü, işte bu 31 Mart Vakasına dayanıyor. Hakeza, Türk siyasi hayatının kutuplaştırıcı tartışmaları arasında yer alan “gerici-ilerici” ve “laik-antilaik” çatışmasının referansı da yine 31 Mart Vakasıydı.</p>
<p>Peki, herkesin kendi ideolojik penceresinden baktığı 31 Mart Vakası’nın gerçek mahiyeti neydi? Kim tertiplemişti, kimin işine yaramıştı? Hemen ifade etmek gerekir ki, ‘belge fetişizmine sapla­nıp kalanlar için elbette bu olay bir ‘irtica kalkışmasıydı. Bu görüşte olanların gerekçeleri, dönemin resmi yazışmalarında vakıanın bir ‘irtica hadisesi olarak geçmesi. Zira İttihat ve Terakki Cemiyetinin resmi yazışmalarında(247) ve İstanbuldaki kargaşa durumunu Sela­nik’teki Merkez-i Umumiye bildirmek için çekilen telgraflarda, olay “hareket-i irtica” olarak geçiyordu. Yine dönemin bazı yazışmala­rında ise, bu kargaşa ortamı bir “karşı devrim” diye nitelendirilerek, resmi belgelere “hadise-i ihtilaliyye”(248) olarak geçirildiği görülüyor.</p>
<p>Belge fetişizmine takılıp kalan araştırmacı ve akademisyenlere göre, bu veriler 31 Mart Vakasının ‘irtica’ ve ‘şeriat’ ayaklanması ol­duğunu göstermek için yeterli bir delil olarak kabul ediliyor. Fatih Medresesi talebeleri ve din alimlerinin isyancılara destek vermesi, isyancıların sık sık “şeriat isteriz” diye slogan atmaları, ayrıca Sultan Abdülhamid’in bu göstericilere ‘toleranslı’ davrandığının iddia edil­mesi, olayı gerici’ bir ayaklanma olarak görenlerin diğer argümanla­rı olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu bakış açısı, tarihin siyasi arka planını görmezden geldiği gibi, olayları bir bütün olarak değil, tek tek değerlendirerek büyük resmin ortaya çıkmasına engel olduğunu da belirtmemiz gerekiyor.</p>
<p>Öncelikle 31 Mart Vakasının “irtica” olarak nitelendirildiği bel­gelerin, olayın doğrudan tarafı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ne ait olduğu unutulmamalı. Elbette olayın sosyo-ekonomik ve sosyo­kültürel yanlarını inkar ederek, bu vakayı sadece “Cemiyet ve İngi­liz kışkırtıcılığına” bağlamak da doğru bir yaklaşım olamaz. Ya da 15 gün süren bir kaotik ortamın günah keçisi olarak sadece Derviş Vahdeti suçlanamaz. Ancak resmi tarih tezi oluşturulurken, bu ka-otik ortamın İttihat ve Terakkinin politik tutumundan kaynaklan­dığı ısrarla görmezden geliniyor. Bunun nedeni, 31 Mart Vakasının ardından ülkeye hakim olan siyasi düzen ve ‘vesayetçi’ zihniyetin, Cumhuriyet döneminin de temel felsefesini oluşturmasından kay­naklanıyor. Daha açık bir ifadeyle, bugünkü cumhuriyet devrimleri, 31 Mart Vakasında “Kafası ezilen şeriatçı yobazlara” karşı verilmiş bir mücadelenin sonucu olarak görülüyor.</p>
<p>31 Mart Vakasının bir diğer ‘ihtilaflı’ yönü de, bu hadisenin kim­ler tarafından tertiplendiği konusu. Aynı tarihçi ve araştırmacıların, aynı belgeler üzerinde çalıştıkları halde farklı sonuçlara varmaları, hem bu hadisenin ideolojik bakış açısıyla değerlendirildiğini, hem de tarihsel çalışmaların siyasi analizden yoksunluğunu gösteriyor. Hadisenin kimler tarafından tertiplendiği konusunda farklı tezler olsa da, üzerinde durabileceğimiz üç önemli görüşü burada zikret­mekte fayda var.</p>
<p>Birinci tez, olayların Ingilizler tarafından organize edildiği görü­şüdür. Buna göre sadaretten düşürülen ‘İngilizyanlısı’ Kâmil Paşanın oğlu Sait Paşa, isyancıların askeri elebaşlarından Hamdi Çavuşa para vererek, ihtilal için kışkırtmıştı.(249) İsyancılara gönderilen para ise, bizzat İngiliz Haber Alma Teşkilatı tarafından sağlanmıştı.<br />
İkinci tez, isyanın bizzat Sultan Abdülhamid tarafından çıkarıl­dığı iddiasına dayanıyor. Jön Türkler üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Sina Akşin’e göre, 31 Mart Vakası tamamen bir ‘şeriat’ kal­kışmasıydı(250) ve müsebbibi de Sultan Abdülhamid idi. Bu tezin ge­rekçeleri olarak, sarayın olayları bastırmak yerine isyancılara nasihat etmesi ve sert tedbirler almayarak olup bitenlere göz yumması olarak gösteriliyor.</p>
<p>Üçüncü tez ise isyanın siyonistlerce çıkarıldığı görüşüne dayanı­yor. Bu tez, dönemi bizzat yaşamış olan Cevat Rifat Atilhan ve Mus­tafa Turana ait. Buna göre, hadisenin çıkmasında birinci derece rol oynayanlar bizzat siyonistlerdi.(251) Çünkü Sultan Abdülhamid, Yahu- dilerin Filistin’e yerleşmelerine ve toprak satın almalarına izin vermi­yordu. İsyan sonrası yapılan darbeyle, siyonistler kendilerine zorluk çıkartan Sultan Abdülhamid’den kurtulmuş, Yahudilerin Filistin’de toprak satın almalarının önü açılmıştı.</p>
<p><strong>Yalan Söyleyen Tarih Utansın</strong></p>
<p>Her ne kadar 31 Mart Vakasıyla ilgili farklı görüşler olmasına rağmen bu hadiseye irtica damgası vurulmuş olsa da, mevcut bilgi ve belgeler bir vicdan süzgecinden geçirildiğinde, 31 Mart Vakasına gerici ayaklanma damgasının ideolojik saplantılar yüzünden vurulmakta olduğunu özellikle belirtmeliyiz. İttihat ve Terakki Cemiyetinin, bazı dini konularda hassas davranmadığı bir gerçekti Meşrutiyet süreciyle birlikte sosyal yaşamda ve özellikle ordu içeri­sinde görülen seküler uygulamaların, Osmanlı halkını rahatsız ettiği doğruydu. Ancak bütün bu olumsuz hava ne şeriatın uygulanmadı­ğı anlamına geliyordu, ne de şer’i hükümleri ortadan kaldıracak bir durumun sözkonusu olduğunu gösteriyordu. Daha önemlisi, şeriat adına ayaklandıkları iddia edilen isyancıların talepleri arasında ge­riye dönüş, yani meşrutiyet rejiminin kaldırılmasına yönelik tek bir madde yoktu. ‘İrtica kelimesinin anlamı “önceki koşullara dönüş” olduğuna göre, 31 Mart Vakasını bir “gerici ayaklanma” olarak sun­mak, analitik düşünceyle bağdaşmayacak bir durum olsa gerek.</p>
<p>Neresinden bakılırsa bakılsın, 31 Mart Vakası, 1909 Darbesini meşrulaştırmak için Üst Akıl tarafından yürütülen bir “kontrollü gerilim” stratejisinden başka bir şey değildi. Zira Üst Aklın hizme­tindeki İngiltere, kendine yakın olan Cemiyet’in muhalif kanadını kullanarak ortamı sistemli şekilde provoke etmiş, oluşan kaos orta­mını da darbeyi meşrulaştırmak için kullanmıştı. Cemiyet’in her ge­çen gün Almanlara yaklaştığını gören İngilizler, daha önce Cemiyet içerisinde bulunan, ancak bazı fikir ayrılıkları yüzünden ters düşmüş ‘İngilizci* kanada mensup üyeleri kullanarak, İttihad Terakki yi ‘hiza­ya sokmak istemişti. Böylece hem yarım kalan darbe süreci tamam­lanmış, hem Cemiyet üzerindeki İngiliz hakimiyeti sağlanmış, hem de Sultan Abdülhamid safdışı bırakılmıştı.</p>
<p>Dönemin resmi belgelerine bakıp 31 Mart Vakasını ‘irtica diye lanse edenler, bu belgeleri düzenleyen ve resmi yayın organlarında ‘irtica* olarak yayan Cemiyet’in, olayın tarafı olduğunu unutuyor­lar. Cemiyet, olaylar çığırından çıktıktan sonra Rumeli bölgesine ve Cemiyet’in Merkez-i Umumi’sine çekmiş olduğu telgraflarda, hadi­seyi bilinçli olarak “Meşrutiyet karşıtı” ve “irtica” kalkışması olarak nitelemişti. Zira Meşrutiyet, Batı kültürünü benimseyen Makedonya bölgesindeki halkların ortak ilan ettikleri bir düzen olarak görülü­yordu. Dolayısıyla, olayları bastıracak orduya daha fazla asker sağ­lamak ve halkın ilgisini artırabilmek için, vakayı bir “irtica” olarak sunmak zorundaydı. Öyle ki, Makedonya bölgesinde padişah yanlısı asker ve halka “Padişahımız, halifemiz tehlikededir” diyerek asker toplanırken, Meşrutiyet yanlılarına da “Meşrutiyet’in tehlikede oldu­ğu” söylenerek asker toplanıyordu.<br />
31 Mart Vakasını bir ‘irtica&#8217; hareketi olarak yayan, kabul ettiren ve hatta resmileştiren, Cemiyet’in resmi yayın organları Tanin ve Ru­meli gazeteleriydi.(252)</p>
<p>Oysa vakanın bir ‘irtica’ kalkışması olabilmesi için isyancıların mutlakıyet yönetimini geri getirme amacı gütmele­ri ve parlamentonun kapatılmasını istemeleri gerekirdi. Halbuki ge­rek askeri isyancıların, gerekse sivil uzantılarının tamamı Meşrutiyet yanlısıydı. Aksi takdirde, hükümete isteklerini bildiren isyancıların 3- 5 mebusa değil, hiçbir ayrım yapmadan bütün mebuslara karşı olmaları gerekirdi. Üstelik isyancılar, isteklerini padişahtan değil, meclisten talep etme gereği duymuşlardı, özellikle ‘yeni rejimi’ ko­rumak için Selanik’ten getirilen ve hürriyetin bekçileri (Nigehban-ı hürriyet) diye isimlendirilen Cemiyet’in en çok güvendiği Avcı Taburlarını gericilikle’ suçlamak, kurgunun mantıksal örgüsüne de ters bir durum. Dahası, isyan eden Avcı Taburlarının başındaki Hamdi Çavuş, Meşrutiyet’i padişaha zorla kabul ettirmek için Res- neli Niyazi’yle birlikte dağa çıkan cuntanın en sadık elemanlarından biri değil miydi?</p>
<p>31 Mart Vakası bir ‘irtica’ hareketi olmadığı gibi, bir “şeriat kal­kışması” da değildi. İsyancıların meclise sundukları talepler arasında kabine üyelerinin “daha mütedeyyin” kişilerden oluşmasını ve şeri­atın ‘tam’ uygulanmasını istemeleri, bu olayın bir “şeriat kalkışması” olduğu anlamına gelmiyordu. Zira göstericilerin samimi oldukları düşünülse bile, şeriatla yönetilen bir ülkede, ‘daha fazla şeriat’ iste­mek adına yapılmış bir gösteriyi “şeriatçı ayaklanma” diye nitelemek, gerçekten komik bir durum olsa gerek. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle her ne kadar rejim değişikliğe uğramış, ‘şeriata mugayyir’ bazı uygu­lamalar olmuşsa da, ülke hâlâ şeriatla yönetiliyor ve devletin başında bir ‘halife’ bulunuyordu. Eğer halife Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi, şeriatın uygulayıcısı ise, öncelikle şeriatın zarar görmesinden kendi­sinin rahatsızlık duyması gerekmez miydi?</p>
<p>Kaldı ki Osmanlı padişahları içerisinde en çok şeriata bağlılığı ile taranan ve halifeliği en etkili şekilde kullanan Sultan Abdülhamid ol­muştu. Öte yandan, sözde şeriat isteyen isyancılar arasında halk yoktu. Kör Ali ve İsmail Hakkı adındaki iki “serseri kılıklı”(253) hocanın, arka­larına 40 kişiyi takıp “Ey ümmet-i Muhammed, din elden gidiyor” di­yerek Yıldız Sarayı na şikayette bulunmasını “şeriat ayaklanması” ola­rak sunmak hangi vicdanla bağdaşabilir? Dahası, “şeriat isteriz” diye bağıran isyancılar arasındaki “körkütük sarhoş” olanları(254) bu “şeriat ayaklanmasının” neresine monte edeceğiz? Dolayısıyla, 1909 darbesi öncesinde “şeriat isterük” diye bağıranlar ile, Cumhuriyet dönemi bo­yunca “şeriat istemezük” naraları atanlar arasında hiçbir fark yoktu.</p>
<p>31 Mart Vakası na doğrudan karışan ya da bir şekilde isyancıları destekleyen beyin takımının hemen hepsi, daha önce Cemiyet içe­risinde yer almış ve Meşrutiyet’in ilan edilmesini desteklemiş kimselerdi. Bu kanat aynı zamanda Sultan Abdülhamid’in de amansız muhalifleriydi. Derviş Vahdeti, Prens Sabahaddin, Miralay Sadık, Mizancı Murat, İsmail Kemal, Dr. Rıza Nur, Abdullah Cevdet, Mev- lanzade Rıfat, Nihad Reşat (Belger), Ferruh Alkent ve Hoca Rasim bunlardan sadece birkaçı mesela&#8230; Cemiyet içerisinde zamanla çıkar kavgası başlamış, fikir ayrılıkları su yüzüne çıkmıştı. İşte Meşrutiyet sonrasında Cemiyet’in gerçek yüzüyle karşılaşan ve kargaşa ortamını fırsat bilen bu ‘küskünler’ grubu, İngilizler tarafından darbe şartlan- nı oluşturmak için figüran olarak kullanılmışlardı.</p>
<p>&#8230;&#8230;..<br />
<strong>Abdülhamid’in Âhı&#8230;</strong></p>
<p>Üst Akıl, Cemiyet’i kullanarak Sultan Abdülhamid’i devirmişti devirmesine ama, vesayetçi zihniyet, halkta taban bulamadığı için zor günler yaşıyordu. Cemiyet’in 1908 postmodern darbesi sonra­sında uyguladığı ceberut ve vesayetçi yönetim tarzı, gerek halk ara­sında, gerekse ordu içerisinde çeşitli tepkilerin doğmasına neden olmuştu. İttihat ve Terakkinin gerçek yüzünü gören halk ve Osmanlı aydınları, artık Cemiyet’in söylediği hiçbir şeye inanmıyordu. Bu nedenle, ülkeyi kendi getirdikleri ‘demokrasi’ rejimiyle yönetemeyeceklerini anlayan Cemiyet, Meşrutiyet öncesinde uyguladığı komita­cılık günlerine dönmenin zaruret olduğuna inanmıştı. Doğal olarak, devreye yine Feda-i Zabitan grubu girecekti. Meşrutiyet uğruna nice cinayetler işleyen bu gözü kara fedailer, Kâmil Paşa Hükümetine karşı yapılan darbenin de yine ön saflarında yer alacaktı.</p>
<p>Darbe sonrasında memleketteki yegane güç merkezi Cemiyet olmasına rağmen, iktidar sorumluluğunu bir türlü üzerine almı­yor, hükümetleri perde arkasından yönetmeyi tercih ediyordu. Bu­nun nedeni, başarısız olunursa gözden düşme korkusuydu. Zira “Cemiyet-i mukaddes” uğruna bunca yıl verilmiş olan mücadele, bir anda heba olabilirdi. Ne var ki İttihat Terakkinin bu tavrı, dö­nemin ileri gelen aydınları ve özellikle Cemiyet üyesi olup da daha sonra muhalefet safına geçenler tarafından sert şekilde eleştiriliyor­du. Kaldı ki sıradan halk bile, mevcut hükümetin ve onun başındaki padişahın bir kukladan ibaret olduğunun farkındaydı. Dolayısıyla Cemiyet’in artık yumruğunu masaya vurup, tüm iktidar gücünü bir an önce eline alması gerekiyordu. Üstelik Sultan Abdulhamide karşı sürekli bir eleştiri konusu haline getirdikleri Balkanlar da, fıkır fıkır kaynamaya başlamıştı.</p>
<p>Meşrutiyet öncesinde adeta her kapıyı açacak sihirli kelimeler ola­rak topluma sunulan “hürriyet, eşitlik, kardeşlik” sloganlarının artık tamamen bir aldatmacadan ibaret olduğu anlaşılmıştı. Bu kelimeler Osmanlı aydınlan tarafından halka öylesine cazibeli anlatılmıştı ki, eğer Meşrutiyet ilan edilirse, devlet dairelerindeki bir takım usulsüz­lükler düzelecek, vergiler azalacak ve imparatorluktaki bütün milletler “birlik ve beraberlik” içerisinde mutlu mesut yaşayacaktı! Ancak ger­çek hiç de öyle değildi. Uğruna nice canlar alınan Meşrutiyet rejimi, huzur ortamı getirmek bir yana, eskiyi mumla aratır hale gelmişti.</p>
<p>Daha Sultan Abdülhamid’i tahttan indireli sadece bir gün ol­muştu ki, Adana’da Ermeni olayları patlak vermişti. Cemiyet üye­leri, bir zamanlar Sultan Abdülhamid’i devirmek için işbirliği yap­tıkları Ermeni komitacılarının şimdi gerçek yüzüyle tanışıyordu. Meşrutiyet’in ilanından sonra açılan Meclis-i Mebusan’a milletvekili olarak giren Ermeni Karakin Pastırmaciyanın, halka saldıran Erme­ni çetelerini örgütleyen kişi olduğunu gören Cemiyet üyeleri, nasıl bir hatanın içine düştüklerini çok geç anlamışlardı. Ancak Ermenilere göre de bu doğal bir sonuçtu! Zira Sultan Abdülhamid’i tahttan indirmek için madem ki Ermeni çetelerle işbirliği yapılmıştı, madem ki özgürlük ve eşitlik vardı, Ermeniler de bundan yararlanacaktı! Ce­miyet üyeleri bütün Osmanlı milletlerinin ‘birlik içinde’ yaşayaca­ğına inanadursun, Ermeniler 1894 yılından itibaren Taşnaksutyan, Hınçakist ve Reforme Hınçakist örgütlerinin etrafında kümelenmiş, Meşrutiyetin ilanıyla birlikte gerçek niyetlerini açığa vurmuşlardı. İmparatorluktaki milliyetler kavgası gittikçe büyüyordu.</p>
<p>Öte yandan, koca ülke ‘İttihatçı ve İtilafçı’ diye ikiye bölünmüş­tü. Ülkenin siyaseten kamplaşma ve kargaşa içerisinde bulunduğu bir dönemde, 1912’de genel seçimler yapıldı. Cemiyet seçimlerden büyük bir başarıyla çıkmıştı. Ancak bu başarı, halkın Cemiyete olan teveccühünden değil, seçimlerde uyguladığı zorbalık yüzündendi. Zira tarihe “Sopalı Seçimler” olarak geçen bu seçimde; Cemiyete mensup subaylar ve memurlar bir yandan, eli sopalı fedailer bir yan­dan halkı ve muhalefeti şiddet kullanarak sindiriyordu.</p>
<p>Nitekim 1912 seçimleri sonucunda Cemiyet muhalefetsiz bir meclise kavuştu. Fakat meclisten kovulan muhalefet, bu kez ordu içerisinde örgütlenmeye başlayacaktı. Muhalefetin sindirilmesi, ülkenin geleceği ile ilgili önemli kararların Cemiyetin Merkez-i Umumisinde alınması, yalnızca İttihatçı subayların yüksek görev­lere getirilmesi, ordunun geri kalan kısmında büyük bir rahatsızlığa sebep olmuştu. Bu rahatsızlık, ordu içerisinde 1912 yılının Mayıs- Haziran aylarında Halaskar Zabıtan (Kurtarıcı Subaylar) adında giz­li bir örgütün kurulmasına neden olmuştu. Meclis dışından ve ordu içerisinden gelen muhalefet baskısına, Balkanlarda yaşanan siyasi<br />
çalkantılar da eklenince, Mahmut Şevket Paşa hükümeti istifa etmek zorunda kalmış, ardından kurulan Said Halim Paşa hükümeti ise, 15 Temmuzda güvenoyu almasına karşın bir gün sonra istifa etmişti</p>
<p>18 Temmuz günü bir açıklama yapan Halaskar Zabitan Grubu ordunun siyasetin dışında kalması gerektiğini ve siyasi partilerde, mülki memuriyetlerde görev alan bütün subayların orduya dönerek sadece askerlik mesleğini yapmaları gerektiğini belirtiyordu. Ayrıca Meşrutiyet’in sözde değil, samimi şekilde uygulanması gerektiğinin vurgulandığı bildiride, tarafsız kişilerden oluşacak yeni bir kabine­nin kurulması da isteniyordu. Halaskar Zabitan Grubunun bu bildi­risi, bütün memlekette geniş yankı uyandırmış, bizzat Sultan Reşad tarafından cevaplandırılmak zorunda kalınmıştı.</p>
<p>Ordu içerisinden yükselen muhalefet gücünün büyüklüğü konu­sunda emin olamayan İttihat ve Terakki Cemiyeti, mecliste çoğun­lukta bulunmasına rağmen, siyaseten ağır bir darbe almıştı. Zira muhalefetin de desteğini alan Gazi Ahmet Muhtar Paşa Sadarete ge­tirilmişti. Üstelik Halaskar Zabitan Grubunun Harbiye Nazırı olarak görmek istediği Nazım Paşa da nezarete (bakanlık) atanmıştı. Ancak Halaskar Zabitan Grubunun da ordu içerisinden siyasete dahil ol­ması, zaten siyaseten bölünmüş olan ülkenin, orduda da bölünme­sini doğurmuştu. Ordu, ‘ittihatçı subaylar’ ve ‘Halaskaran subaylar’ diye ikiye bölünmüş, aradaki düşmanlık erlere kadar yansımıştı. Or­dudaki bu bölünme ve artan zafiyet, birkaç ay sonra yaşanacak olan Balkan Savaşında benzeri görülmemiş bir bozgunun yaşanmasıyla sonuçlanacaktı. Nitekim sadece üç ay 8 gün Sadaret’te kalan Ahmet Muhtar Paşa, istifa etmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Sultan Abdülhamid sonrasında ülkede yaşanan siyasi istikrarsız­lık, vatan topraklarının birer birer elden çıkmasına neden oluyordu. Bulgar ordusu Trakya’da ilerleyerek, Çatalca önlerine kadar gelmiş­ti. Üstelik orduda şiddetli kolera salgını başlamış, Rumeli’den kaçan binlerce göçmen İstanbul sokaklarında açlık ve hastalıktan ölüyordu. Yeni kurulan Kâmil Paşa Hükümeti, Balkan devletleriyle Londra’da masaya oturmak zorunda kalmıştı. Büyük devletler Bab-ı Ali’ye bir nota vererek, Edirne’nin Bulgaristan’a ve Ege adalarının kendileri­ne bırakılmasını istiyordu. Dolmabahçe Sarayında toplanan ve ileri gelen devlet adamlarının katıldığı “Şura-yı Umumi” bu durumu gö­rüşüyordu. Balkan Savaşının ilk evresinde alınan yenilgiler, Kâmil Paşa Hükümetini Londra Konferansı’nda önerilen Midye-Enez sı­nırını kabule zorlamıştı. Hele Osmanlı ordusunun Lüleburgaz ve Kırklarelinde de yenilgiye uğraması, hükümeti büsbütün çıkmaza sokmuştu.</p>
<p><strong>Teşkilat Darbe Yapıyor</strong></p>
<p>Uyguladığı ince siyaset sayesinde imparatorluğu 33 yıl başarıy­la ayakta tutan Sultan Abdülhamid’i pervasızca tahttan indiren Ce­miyet, dört yılda ülkeyi bölünmenin eşiğine getirmişti. Tüm baskı ve şiddet ortamına karşın, Cemiyet toplum nezdinde büyük bir güç kaybına uğruyordu. Üstelik sopalı seçimler’ sayesinde kendi millet- vekilleriyle doldurdukları meclisin ömrü de kısa olmuştu. 4 Mayıs 1912’de ilk toplantısını yapan meclis, 5 Ağustos 1912 tarihinde pa­dişah tarafından feshedilmişti. Halka dayanmayan ceberut iktidarın ellerinden kayıp gittiğini gören Cemiyet, artık tam anlamıyla oligar- şik bir düzene geçme zamanı geldiğine inanıyordu.</p>
<p>Nitekim Balkan Savaşındaki yenilgileri ve Edirne’nin Bulgaristan’a terk edilişini fırsat bilen Cemiyet, hükümete karşı darbe planları yapmaya başlamıştı. Cemiyet’in genel merkezi yine hareketli günle­rinden birini yaşıyordu. Darbe için son toplantının Vefa’da İttihat ve Terakkinin önemli isimlerinden Emin Beşe Bey’in evinde yapılması­na karar verilmişti. Enver Paşa, bir tümeni denetlemek için İzmir’e git­tiği için, ilk toplantıya katılamamıştı. Dolayısıyla toplantı hiçbir karar almamadan dağılmıştı. Bu girişimin en büyük planlayıcısı olan teşki­latın büyük abisi Talat Paşa, toplantıda konuşulanları Feda-i Zabitan üyelerinden İzmitli Mümtaz aracılığıyla Enver Paşaya bildirmişti. Za­man gittikçe daralıyordu. Çok geçmeden Enver Bey İzmir’den döndü ve ikinci toplantı yapıldı. Sait Halim Paşa, Talat Paşa, Enver Paşa, Hacı Adil Bey, Ziya Gökalp, Albay İsmail Hakkı Bey, Fethi Bey (Okyar), Mithat Şükrü Bleda, Cemal Paşa, Kara Kemal, Doktor Nazım ve Mus­tafa Necip gibi Cemiyet’in ağır toplarının hepsi oradaydı.</p>
<p>Enver Paşa, her zamanki gibi detaya inmeden direkt konuya gir­mişti: “Arkadaşlar! Geçen seferki toplantınızda verdiğiniz karardan haberdar oldum, ne yazık ki şaşırdım. Bin türlü bahane bularak hü­kümete ilişmeyi uygun bulmamışsınız. Bu karara nereden vardınız, bilmiyorum. Yalnız size bir şey soracağım: Memleketin geleceğini bu hükümetin kurtarabileceğine inancınız var mı? Cevabınız ‘Evet’ ise, bir sorun yok, burada boş yere çene patlatmayalım. Herkes dağılsın ve işine baksın. Yok, eğer bu adamlara inanmıyorsanız, teorilere takılıp kalmayalım, icraata geçelim. Bu adamlardan kurtulmanın tek çare­si bu hükümeti devirmektir” diyerek noktayı koymuştu. Üstelik son cümlesi de ne kadar kararlı olduğunu gösteriyordu: “Ben bu işi, yanı­ma alacağım altmış fedakar arkadaşımla rahatlıkla başarabilirim.” Tabi Enver Paşa karar verdikten sonra kim “Hayır” diyebilirdi ki&#8230; Bunun üzerine, artık darbenin yapılacağı tarih ve başlangıç noktası belirlenmişti. 23 Ocak 1913 perşembe günü saat 15.00’te harekete geçilecekti.</p>
<p>Elbette darbe yapacak cuntanın başını yine teşkilatın silahşörleri çekiyordu. Başlarında bizzat Enver ve Talat Paşanın bulunduğu ekipte Filibeli Hilmi» Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil, İzmitli Mümtaz, Mithat Şükrü Bleda, Mustafa Necip, Kara Kemal, Doktor Nazım, Silahçı Tahsin, Samuel Israel ve teşkilatın ünlü hatibi Ömer Naci bulunuyordu Nitekim belirlenen darbe günü gelip çatmıştı. Takvimler ocak ayının 23&#8217;ünü, günler perşembeyi gösteriyordu. Teşkilat üyeleri Meserret Kıraathanesinde toplanacaktı. Hareketin ilk durağı burasıydı. Ancak saat öğleden sonra iki buçuk suları olmasına rağmen, ortalıkta kim­seler yoktu. Enver Paşa bir ara paniklemişti. Oysa paniğe gerek yoktu. Zira teşkilatın büyük abisi Talat Paşa, her şeyi yerli yerince ayarlamıştı.</p>
<p>Talat Paşa ile Sapancalı Hakkı’ya verilen vazife, Bab-ı Ali ile Me­serret Kıraathanesi arasında gözcülük etmek, baskına iştirak edecek resmi ve sivil subayların toplandığını Enver Paşa ve arkadaşlarına bil­dirmekti. O zaman Erkan-ı Harp Binbaşısı olan Enver Paşa ile diğer cunta üyeleri, İttihat ve Terakki Genel Merkezinin karşısındaki Askeri Menzil Müfettişliğinden gelecek işareti bekliyordu. Yüzbaşı Yakub Ce­mil, Cemiyet’in kıdemli üyelerinden Mustafa Necip (Gümüşhacıköy- lü) ve Enver Paşanın yaveri İzmitli Süvari Yüzbaşısı Mümtaz baskın için hazırdı. Resmi elbiseli on kişilik bir zabit grubu da hazır bekli­yordu. Cemiyet’in meşhur hatibi Ömer Naci, Maarif Müdürlüğü nün merdivenleri üzerinde yerini almıştı. Bab-ı Ali önünde ateşli bir konuşma yapacak, halkın darbeye destek vermesini sağlayacaktı.</p>
<p>Saat tam 15.00 sularıydı ki, Meserret Kıraathanesinin önünden Bab-ı Ali’ye çıkmakta olan Talat Paşa, Sapancalı Hakkı’ya: “Haydi Hakkı, git Enver’e her şeyin tamam olduğunu söyle” talimatını vermişti. Sapancalı Hakkı, yokuşu acele çıkarak Duyun-u Umumiye’nin bulunduğu sokağa saptı. Menzil Müfettişliğine gelip, Enver Paşaya,“Her şey hazırdır” deyince, Paşanın rengi kıpkırmızı olmuştu. Bir an duraksadı ve sonra kapının önünde bekletilen kır bir ata binerek “Haydi arkadaşlar! Allah yardımcımız olsun!” diye bağırdı. Artık geri dönüşü olmayan darbe harekatı başlamıştı. Enver Paşa, beyaz atın üzerinde ilerliyor, zabitan sağdan soldan yürüyordu. Sağında İzmitli Mümtaz, solunda Yakub Cemil ve Mustafa Necip yaya olarak geliyordu. Bab-ı Ali’nin bulunduğu caddeye açılan sokaklardan birer ikişer,baskında görevli olanlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Tam bu sırada Ömer Naci’nin ateşli sözleri duyuldu: “ Vatandaşlar, hükümet Edirne’mizi Bulgarlara teslime karar verdi. Bab-ı Ali’ye yürüyünüz” Bu arada Talat Paşa da bir grup ittihatçıyla Bab-ı Ali’ye gitmişti. Ayrıca Bab- Ali binası civarındaki önemli noktalara altmış kadar İttihatçı yerleştirildi. Yol boyunca toplanan halkın da katılımıyla ellerindeki bayraklarla tekbir getiren kalabalık Bab-ı Ali’ye ulaşmıştı.</p>
<p>Kamil Paşa kabinesi toplantı halindeydi.Büyük devletlerin verdiği notaları,anlaşma şartlarını görüşüyorlardı.Bu arada Enver Paşa ve adamları Bab-ı Ali&#8217;ye çoktan girmişlerdi bile.Önce Sadaret yaveri Ohrili Nafız Bey öldürüldü.Harbiye Nazırı&#8217;nın yaveri Kıbrıslızade Tevfik Bey de vurulmuştu.Ancak Tevfik Bey&#8217;in tabancasından çıkan kurşunla teşkilatın silahşörlerinden Mustafa Necip ölmüştü.Sadaret&#8217;in dış kapısını beklemekle görevli o la teşkilatın polis komiseri Celal Bey de vurulanlar arasındaydı. Büyük bir kargaşa, anlaşılması zor bir durum vardı. Bir avuç asker-sivil karışımı cunta, koca imparatorlukta darbe yapıyordu.</p>
<p>Nereden bakılırsa bakılsın, bu bir delilikti. Ancak Cemiyet litera­türünde racon buydu. Çoğunluk dikkate alınmaz, farklı düşünenler “vatan haini” sayılırdı. Harbiye Nazırı Müşir Çerkeş Nazım Paşa, gü­rültü üzerine kabine toplantısından balkona çıkıp “Ne oluyor” demeye kalmadan, karşısında Enver Paşayı bulmuştu. Enver Paşa gayet sakin, disiplinli ve bir asker vaziyetiyle Nazırı önce selamladı ve: “Asker, vata­nı satanlara izin vermeyecek” diye söylendi. Nazım Paşa da bir şeyler söylemeye kalkışmıştı ki, Yakup Cemil tarafından alnından vuruldu. Süah seslerini duyan kabine üyeleri, çil yavrusu gibi dağılmıştı. Darbe kısa sürede tamamlanmış, devlet artık Cemiyet’in eline geçmişti.</p>
<p>Darbecilerin bundan sonraki ilk işi, Sadrazam Kıbrıslı Kâmil Paşayı bulmak oldu. Paşa, Meclis-i Vükela salonunda yapayalnızdı. Zira bakanlarının hepsi kaçmıştı. Karşısında Enver Paşayı, Yakup Cemil’i, Talat Paşayı ve diğer cunta üyelerini gören Kâmil Paşa, sa­kin bir ses tonuyla “Ne istiyorsunuz evlatlarım?” diyebilmişti. Sonra Enver Paşaya dönüp devam etti: “Eğer bu hareketi yapmasaydınız ülkemiz barışa kavuşacaktı. Bu baskın olmasaydı Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar işgal ettikleri yerleri geri vereceklerdi. Madem mührü is­tiyordunuz, buyurun alınız”</p>
<p>Ancak Paşa, Harbiye Nazırına göstermiş olduğu nezaketi bu yaş­lı sadrazamdan esirgemişti. Enver Paşa, oligarşik iktidarların klasik ifadesiyle, “Efendim millet sizi istemiyor, derhal istifa ediniz.” di­yordu. Kaderin cilvesine bakın ki, Sultan Abdülhamid’i tahttan in­dirirken de darbeciler aynı cümleyi kullanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyetiyle başlayan bu jakoben anlayış, Cumhuriyet döneminde de devam ederek adeta gelenek haline gelecekti. 1960, 1971, 1980 ve nihayet 28 Şubat 1997’de yapılan darbeler, sözde “halkın refah ve huzuru” için yapılmamış mıydı? Oysa ne millet bunları istiyordu, ne de millet darbecilere bu hakkı vermişti.</p>
<p>Sonuçta Cemiyet, Kâmil Paşa Hükümetini garip bir darbeyle dü­şürmüştü. Kâmil Paşa istifasını padişaha bildirmek için kaleme sarılı-yordu: Padişahın yüksek huzuruna, askerler tarafından yapılan teklif üzerine istifamı yüksek huzurlarınıza arzını mecbur olduğumu yüksek bilgilerinize sunmakla&#8230;” derken Enver Paşa derhal müdahale etti. İs­tifa dilekçesine “asker” ifadesinin yanma ahali’ yani ‘halk’ sözcüğünün de eklenmesini istiyordu. Böylece istifa gerekçesi bir cunta darbesine değil, “ahali ve asker tarafından” gelen talebe dönüşmüştü.</p>
<p>Bu sırada ittihatçıların ünlü hatiplerinden Ömer Naci ve Ömer Seyfettin, Babıali önünde toplanan kalabalığı coşturuyor, “Yaşasın Millet! Yaşasın İttihat ve Terakki!” diye slogan attırıyordu. Artık baş­kent İstanbul kısa sürede ittihatçıların denetimine girmişti. Darbe sonrası Cemiyet’in oyuncağı haline gelen Padişah Beşinci Mehmet Reşad, cuntanın isteği üzerine Mahmut Şevket Paşayı kabineyi kur­makla görevlendirdi. Sultan Abdülhamid’i tahttan indiren ve Yahudi Alliance okullarında eğitim gören Mahmut Şevket Paşa, sadrazam­lığa getirilmişti. Aynı gece Cemal Paşa İstanbul muhafızlığına, Azmi Bey polis müdürlüğüne, Enver Paşanın amcası Halil Kut da merkez kumandanlığına getirildi. Cemiyet’in en kudretli üyesi Enver Paşa ise, Harbiye Nazırı olduğunda henüz 33 yaşındaydı. Bu makam için rütbesi ‘mirliva olması gerekirken, onun rütbesi miralaydı. Sonuçta ‘kendiliğinden yükseltilen rütbeyle Harbiye Nazırı olmuş, böylece iktidar tamamen İttihatçıların eline geçmişti.</p>
<p>Ancak ilginçtir, Cemiyet iktidarı tamamen ele geçirmesine rağ­men, iç çekişmeler, hesaplaşmalar gittikçe su yüzüne çıkıyordu. Teş­kilatın silahşörlerinin yardımlarıyla yapılan darbe sonrası sadrazam olan Mahmut Şevket Paşanın göreve gelir gelmez yaptığı ilk iş, tetikçi grubun elebaşlarmdan Sapancalı Hakkı ve Yakup Cemil’in ordudan ilişiklerini kesmek olmuştu. Yakup Cemil yüzbaşı, Sapancalı Hakkı ise teğmendi. Tetikçiler bir kez daha hayal kırıklığına uğramıştı. Elbirliği ile yapılan darbe, şimdi kendi çocuklarını yiyordu. Cemiyet içerisinde gizliden gizliye yürüyen bu kavga, büyük bir ‘tasfiye’ hareketine dönü­şecek, bu kavga Cumhuriyet dönemine kadar devam edecekti.</p>
<p>Tarihe “Bab-ı Ali Baskını” olarak geçen bu darbenin “haklı ge­rekçelere” dayandığını yayma görevi Talat Paşaya düşmüştü. Paşa, Dahiliye Nazırı Vekili unvanıyla vilayetlere çektiği telgrafta; “Kâmil Paşa hükümetinin Edirne vilayetini tamamen ve Ege adalarını kıs­men düşmana bıraktığını ve bu kararını sorumsuz bir meclise tasdik ettirdiğini” iddia ediyor ve bu nedenle “milli galeyan” sonucu dev­rildiğini bildiriyordu. Daha sonra ise tutuklama ve sürgünler başla­mıştı. Darbe sonrası kurulan yeni hükümet, Ali Kemal ve Rıza Nur gibi muhalifleri tutukladı. Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Kâmil Paşa, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi, Maliye Nazırı Abdurrahman Bey Dahiliye Nazırı Reşid Bey ülke dışına çıkarıldı. Savaşa girmek ve savaşı beceriksizce yönetmek gerekçesiyle, Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kıbrıslı Mehmet Kâmil Paşa kabineleri aleyhine soruşturma açıl­dı. Başarısızlıkların tüm sorumluluğu devrik kabineye yüklendi. An­cak bu bile Cemiyet iktidarının acizliğini gizleyemeyecekti. 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşmasıyla, Edirne vilayetimiz Bulgaristan’a verildi. Kâmil Paşa hükümetini “vatanı satmakla” itham eden Cemi­yet, ağır barış koşulları kabul etmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>İşte İttihat ve Terakki Cemiyeti ile başlayan bu vesayetçi sistem, darbeyle iktidar olma ve devlet-mafya ilişkileri; hiçbir değişikliğe uğramadan günümüz Türkiye’sine miras olarak kalacaktı. 1990’lı yıllarda yaşanan faili meçhul cinayetlerin, Cemiyet’in Feda-i Zabi- tan grubu tarafından meşrutiyet öncesi ve sonrasında işlenen siyasi cinayetlerden hiçbir farkı yoktu. Sadece zaman ve kişiler değişmiş, yöntem hep aynı kalmıştı. Milli egemenliğin darbeler yoluyla azın­lık seçkinler tarafından gasp edilmesi, ‘devlet içinde devlet’ yapı­lanmalarıyla çoğunluğu sindirme ve faili meçhul siyasi cinayetler­le toplumu kamplaştırma gibi derin devlet uygulamalarının hepsi, Cemiyet döneminden kalma reflekslerdi. Cemiyet’in derin yapılan­ması içerisinde yer alan Yakup Cemil’lerin, İzmitli Mümtaz’ların, Sapancalı Hakkı’larm, Atıf Kamçıl’larm, Filibeli Hilmi’lerin yerini, günümüz Türkiye’sinde İbrahim Şahinler, Abdullah Çatlı’lar, Mah­mut Yıldırmalar, Alaaddin Çakıcı’lar, Mustafa Duyar’lar, Tevfık Ağansoy’lar ve Ayhan Çarkıhlar alacaktı&#8230;</p>
<p>Talat Paşanın “Kontrol dışına çıktıkları için” bizzat Doktor Na­zım, Bahattin Şakir ve Kara Kemal’le birlikte Enver Paşa yanlısı derin yapılanmayı Cemiyet içerisinden tasfiye ettirmesiyle, 1996 yılındaki Susurluk kazası sonrasında tasfiye edilen derin yapılanma arasında hiçbir fark yoktu. Cumhuriyet’i kuran kadroların hemen hepsinin Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olması ve Sultan Abdülhamid iktidarına son veren Hareket Ordusunda görev almış subaylardan teşekkül et­mesi sadece bir tesadüften ibaret olmasa gerek.</p>
<p><strong>Abdülhamid’i Deviren Güç</strong></p>
<p>Sultan Abdülhamid iktidarını yıkmak için yemin eden Cemiyet üyeleri, bu süreçte kendilerine kim ya da kimlerin yardım ettiklerini pek önemsemiyordu. Sultan Abdülhamid’in ne kadar harici ve dahili düşmanı varsa, Cemiyet bu odaklarla işbirliği halindeydi. Filistin’de Yahudi devleti kurmak isteyen siyonistler, Doğuda Ermenistan kur­mak isteyen Ermeni komitacılar, bağımsızlık isteyen Arnavutlar, Bulgarlar ve Arap milliyetçileri&#8230; Cemiyet için önemli olan, bu ‘is­tibdat zulmünden bir an önce kurtulmaktı. Abdülhamid düşmanlığı Cemiyet in gözlerini öylesine kör etmişti ki, Paris’te düzenlenen I.ve II. Jön Türk kongrelerinde, içerideki etnik unsurlarla ülkeyi bölme pahasına varılan eylem birliği’ kararına bile birkaç Cemiyet üyesi dışında kimse itiraz etmemişti. Ya da, Cemiyeti kullanan Üst Akıl böyle istiyordu.</p>
<p>Geleneksel Osmanlı rejiminin seküler “değişim ve dönüşüm” sürecinde Cemiyet’in oynadığı rol kadar, onları destekleyip yönlendiren ve açıkça toplum mühendisliği yapan kuruluşların da büyük kalkısı vardı. Asker ağırlıklı bir yapılanma olan Cemiyet’in sivil ayağını;Türk üyeler dışında Selanikli Yahudiler, siyonistler, mason mocaları ve Bektaşi tekkeleri oluşturuyordu. Cemiyete adam kazandırılması ve imparatorluğun geleneksel yapısına yabancı fikirlerin enjekte edilmesinde bu sivil toplum kuruluşların’ önemli rolleri olmuştu.</p>
<p>Zira Cemiyet’in temel yapısı Türk üyelerden oluşmakla birlikte, teşkilat içerisindeki bir üyeyi hem Yahudi, hem Bektaşi, hem de mason olarak görmek mümkündü.Özellikle Selanik vilayetinin Cemiyet için ayrı bir yeri vardı. Ispanya’dan sürülen Sefarad göçmenlerinin yerleştirilmesiyle adeta bir Yahudi kenti haline gelen Selanik, aynı zamanda masonluğun da Osmanlı’daki en önemli örgütlenme merkezlerinden biriydi. Bu vilayet, Makedonya sorunu nedeniyle Avrupalı büyük devletlerin denetimi altında bulunduğu için, muhalif hareketler ve mason locaları burada rahatlıkla örgütlenebiliyordu. İspanyadan kovulduklarında Osmanlı’nın kendilerine kucak açmasından dolayı bir süre imparatorluğa sadık kalan Sefarad Yahudileri, özellikle imparatorluğun çöküş döneminde bu tutumlarını bariz şekilde değiştirmişlerdi.</p>
<p>Selanik Yahudilerinin örgütlü ve refah düzeylerinin yüksek olma­sı nedeniyle, Filistin’de devlet kurmak isteyen siyonistler buradaki soydaşlarına büyük önem veriyordu. Mesela Alliance Israelite Üni­verselle hareketi içerisindeki siyonistlerin ilk ilişki kurduğu kesim, Selanikli Yahudiler olmuştu. ‘Eğitim’ şemsiyesi altında hem impara­torlukta Batı kültürünü yaymayı, hem de Filistin’de bir Yahudi dev­leti kurmayı amaçlayan bu örgüt, Selanik Yahudilerince büyük ilgi görmüştü. Bu örgütlü soydaşlar, “vaat edimiş topraklar’a ulaşmak için bir araç olarak kullanılabilirdi. Zira Filistin’de bir Yahudi devle­tinin kurulması, ya imparatorluğun parçalanmasından ya da bu fikre karşı olmayan bir iktidarın işbaşına gelmesinden geçiyordu.</p>
<p>Dolayısyla şimdilik hedefe ulaşmak için izlenebilecek en iyi yol, içerdeki muhalif hareketlerle işbirliği yapmak ve onları destekle­mekti. Siyonist lider Theodor Herzl’in 1897 yılında Basel’de yapılan I. Siyonist Kongresinde bunu açıkça dile getirmesi, Selanik Yahudilerinin saflarını netleştirmesine sebep olmuştu. Zira Selanik’te her zaman nıuhalefete destek verecek bir taban mevcuttu. Bu yüzdendir ki,Selanik’te filizlenen Jön Türk hareketi; masonluk, Bektaşilik ve dönmeler arasında hızla gelişerek yayıldı. Selanik Yahudileri, kaba­list felsefeye sıkı sıkıya bağlı kaldıkları gibi, aynı zamanda mason locaları sayesinde sıkı bir örgütlenme yolununa da gitmişlerdi.(274)</p>
<p>Üs­telik Selanik Yahudilerinin çoğu Osmanlı vatandaşlığının yanı sıra, Italyan pasaportu da taşıyordu. Bu durum, onların sıkıştıklarında İtalyan vatandaşı olduklarını söyleyip, Osmanlı’nın yaptırımların­dan kurtulmalarını sağlıyordu.</p>
<p>Selanikli Yahudiler, dünya masonlarıyla da çok yakın ilişki içeri­sindeydiler. Dolayısıyla Üst Aklın Osmanlı üzerinde yapacağı ope­rasyonda kullanamamaları düşünülemezdi. Nitekim büyük mason üstadı Ernesto Nathan, 1900 un sonbaharında yardımcısı Ettore Ferrari’yi İstanbul ve Selanik gibi Yahudilerin yoğun olarak yaşa­dıkları vilayetlere göndererek, vadilerindeki locaları yirmi yıllık uy­kudan uyandırmaya çağırıyordu. Bu davete ilk cevap veren localar, Selanik’teki Macedonia Risorta ve Veritas locaları olmuştu. Hatırlat­mak gerekir ki, İttihat ve Terakki Cemiyetinin hücre örgütlenmesini de bu localar sağlamıştı. Cemiyet yöneticilerinden Talat Paşa, Mithat Şükrü Bleda ve Kazım Nami Duru, Üstad-ı Azamlığını Emmanuel Carasso’nun yaptığı Macedonia Risorta Locasının kayıtlı üyesiydi- ler. Dahası, Emmanuel Carasso, aynı zamanda Cemiyet’in Merkezi Umumi Azası(275) ve Cemiyet içerisindeki en faal siyonist üyelerinden- di.(276) Selanik’teki mason localarının uykudan uyanma zamanlaması ile Cemiyet’in bu vilayetteki örgütlenme çabalarının aynı tarihlere denk gelmesi(277) gerçekten bir tesadüf müydü?</p>
<p>Cemiyet’in Selanik’teki örgütlenme çalışmalarını ve siyonistlerle olan irtibatlarını Sefarad Yahudilerinden Emmanuel Carasso sağlı­yordu. Başmda bulunduğu Macedonia Risorta ve irtibatta olduğu diğer mason locaları sayesinde, Cemiyete çok sayıda üye kazan­dırmıştı. Mesela Cemiyet’in büyük abisi Talat Paşayı mason yapan ve Siyonizm davasına kazandıran Carasso olmuştu. Sonra kendisi gibi siyonist olan Nissim Russo ve Nissim Mazliyah gibi siyonistleri Cemiyete entegre eden de yine Carasso’ydu. öyle ki Dünya Siyonist Teşkilatının Selanik’te irtibatta olduğu haham Jacop Meir ve Le’paca gazetesi sahibi Saadin Lewi’den sonra, ilişkide olduğu diğer kişiler arasında Nissim Mazliyah, Nissim Russo ve Emmanuel Carasso gibi Cemiyet’in üç önemli ismi vardı.(278)</p>
<p>Carasso, Mazliyah ve Russo’nun görevi, Cemiyet üyelerini “Siyonizmden çekinmelerine gerek olmadığına” inandırmaktı. Ancak elbette Cemiyet içerisinde görevlendirilmiş Siyonist üyeler sad bu üçlüden ibaret değildi. Mesela Selanik’te bir eczacı olan Yahudi Rafael Benuziyar, Cemiyet’in en büyük maddi ve manevi destekçilerinden biriydi. Sahibi olduğu eczane, Jön Türklerin buluşma yeriydi Cemiyet’in haberleşme sistemi Sultan Abdülhamid hafıyelerinin takibinde olduğu için, üyeler arasındaki iletişim Benuziyar vasıtasıyla gerçekleşiyordu. Meşrutiyet’in ilanından bir gün önce, Selaniklileri ihtilale çağıran bildirileri duvarlara o asmış ve hemen tüm evlere da­ğıtmıştı. Yine Selanikli Yahudi manifatura tüccarlarından biri olan Tiamo da, Cemiyete büyük hizmetlerde bulunmuş ve servetini Jön Türklerin emrine sunmuştu.(279)</p>
<p>Aslında Selanik’teki bu garip yapılanmadan elbette Yıldız Sarayı habersiz değildi. Sultan Abdülhamid, mason localarını sıkı bir taki­be almıştı. Ne var ki, Tanzimat ve Islahat fermanlarının yabancılara sağladığı imtiyazlar ve Makedonya sorunu nedeniyle 1903’ten beri Selanik bölgesinde bulunan Uluslararası Jandarma Gücü yüzünden bu bölgeye müdahale edilemiyordu. Tabi saraya bağlılığını’ ispat et­mek için Sultan Abdülhamide önemsiz jurnaller göndererek çifte rol oynayan Emmanuel Carasso’nun ikiyüzlülüğü de cabası&#8230;</p>
<p>1906 yılında Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, giz­liliğini sağlamak ve üye sayısını güvenli bir şekilde artırabilmek için, İşte Selanik Yahudilerinin kontrolünde olan bu mason localarıyla iş­birliği yapmıştı. Cemiyet’in önemli mason üyelerinden Manyasizade Refik, yabancı bir gazeteye verdiği demeçte bu ilişkiyi şöyle açıklaya­caktı: “Masonluktan, özellikle İtalyan masonlarından moral desteği aldığımız doğrudur. İki İtalyan Locası Macedonia Risorta ve Labor et Lux bize tam bir hizmet sunmuşlar ve gizli faaliyetlerimize ola­nak sağlamışlardır. Birçoğumuz mason sayılabilirdi. Lâkin biz kendi teşkilatımızı oluşturma hevesindeydik. Öte yandan, yandaşlarımızın çoğunu bu teşkilatlardan sağlıyorduk”(280)</p>
<p>Murat Akan &#8211; Üst Akıl,syf:298-312;320-330</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>227- Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, Nehir Yayınları, İstanbul, 1992, c.I, s.75.<br />
228- Yunus Nadi (Abalıoğlu), İhtilal-i İnkılab-ı Osmani, 31 Mart-14 Ni­san 1325, Matbaa-i Cihan, Dersaadet 1325, s. 40-41.<br />
229- Zeki Mesut Alsen, Mustafa’nın Romanı Hürriyet Pervanesi, Ahmet Halit Kitabevi, İstanbul, 1943, s.163.<br />
230- Çağlar Kırçak, Meşrutiyetten Günümüze Gericilik, İmge Kitabevi Yayınlan, Ankara 1989, s. 54.<br />
231- Celal Bayar, Ben de Yazdım, Milli Mücadeleye Gidiş, Baha Matbaası, İstanbul, 1967, C.I, s. 143.<br />
232- Mehmed Selahaddin Bey, İttihad ve Terakki Cemiyetinin Kuruluşu ve Osmanlı Devletinin Yıkılışı Hakkında Bildiklerim, İstanbul, 1989, s.29- 34.<br />
233- Enver Ziya Karal, Osmanb Tarihi, İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı (1908-1918), Tıirk Tarih Kurumu Yayınları, 1999, c. IX, s. 8.<br />
234- Ecvet Güreşin, a.g.e, s.45.<br />
Bölüm Dipnotları 467<br />
235- Ecvet Güreşin, 31 Mart İsyanı, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Ya­yımcılık A.Ş» Mart 1998, s.54.<br />
236- Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dün­ya Savaşı (1908-1918), C. IX, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1999, s. 87.<br />
237- Mehmet Niyazi, Türk Devlet Felsefesi, Ötüken Yayınlan, 2015, s.165.<br />
238- Cemal Kutay, Şehit Sadrazam Talat Paşa’nın Gurbet Hatıraları, Kül­tür Matbaası, İstanbul 1987, c.I-II, s. 521-522.<br />
239- Faik Reşid Unat, Ali Cevdet Bey’in Tezkeresi: İkinci Meşrutiyetin İlanı ve Otuzbir Mart Hadisesi, Türk Tarih Kurumu, 1960, s. 92.<br />
240- Çağlar Kırçak, Meşrutiyetten Günümüze Gericilik, İmge Kitabevi, Ankara, 1994, s. 56.<br />
241- Enver Ziya Karal, a.g.e, s. 101.<br />
242- Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Ya­yınları, 1940, c. I, Kısım. II, s. 207.<br />
243- Faik Reşid Unat, a.g.e, s. 68.<br />
244- Burhan Felek, Yaşadığımız Günler, Milliyet Yayınları, İstanbul 1974, s. 126-127.<br />
245- Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, Yayma Haz: Cemal Kutay, Ter­cüman Yayınları, İstanbul, 1980, s. 46.<br />
246- Ahmet Bedevi Kuran, İnkılab Tarihimiz ve îttihad ve Terakki, Tan Matbaası, İstanbul 1948, s. 255.<br />
247- BOA, ZB, 414/66, Mayıs 1325, vr. 12,13; BOA, MV, 128/25, 4 Hazi­ran 1325/1909.<br />
248- BOA, ZB, 414/66, 3, 13, 20. varak; 604/56; 496/7; 442/66, Mayıs- Temmuz 1325; BOA, DH. EUM. THR, 2/28, 3. varak. DH. EUM. THR, 92/28, Teşrinievvel-Teşrinisani 1325,2,4 ve 5. varak; ZB, 413/70; İrade As­keri, no. 14.<br />
249- Doğan Avcıoğlu, 31 Martta Yabancı Parmağı, Bilgi Yayınevi, 1969, s.70.<br />
250- Sina Akşin, 31 Mart Olayı, Sevinç Matbaası, 1970, s.33-70, 90-233, 272.<br />
251- Cevat Rifat Atilhan, 31 Mart Faciası, Akyurt Neşriyat, İstanbul 1959, s.79; Ayrıca bakınız: Mustafa Turan, Taşkışlada 31 Mart Faciası, Üçdal Neş­riyat, İstanbul 1966, s. 10.<br />
252- Şerif Paşa, Bir Muhalifin Hatıraları, îttihad ve Terakkiye Muhalefet, Nehir Yayınları, İstanbul, 1990, s. 45-46.<br />
253- Faik Reşid Unat, İkinci Meşrutiyetin İlam ve Otuz Bir Mart Hadise­si, II. Abdülhamid’in Son Mabeyn Başkâtibi Ali Cevat Beyin Fezlekesi, 2 Basım, Ankara, TTK, 1985, s. 15-16.<br />
254- Celal Bayar, Ben de Yazdım, Milli Mücadeleye Gidiş, Baha Matbaası îstnbul 1967, c.I,s,155.<br />
255- Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Yayına Haz: Abdurrahman Dili pak, İşaret Yayınları, İstanbul 1992, c.I, s. 124 -253.</p>
<p>&#8230;.</p>
<p>274- İlhan Tekeli-Selim İlkin, Cumhuriyetin Harcı, Bilgi Yayınları, İstan­bul, 2003, s. 242-249.<br />
275- A.g.e. s. 52.<br />
276- Orhan Kolaoğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Gür Yayınları, İstanbul, 1991, s.24.<br />
277- Angelo Lacovella, Gönye ve Hilal, İttihat ve Terakki ve Masonluk, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1998, s.37.<br />
278- Isajah Fridman, Germany, Turkey and Zionism 1897-1918, Oxford: Clarendon Press 1977, s. 143.<br />
279- Avram Galante, Türkler ve Yahudiler, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş, İstanbul 1995, s. 94.<br />
280- Ernest Edmond Ramsaur, Jön Türkler, 1908 İhtilalinin doğuşu, Pı­nar Yayınları, İstanbul 2004 s. 147-48.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kirli-bir-tezgah-31-mart/">Kirli bir Tezgah: 31 Mart</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kirli-bir-tezgah-31-mart/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üst Aklın Değişmeyen Oyunu: Böl, Parçala, Yut&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ust-aklin-degismeyen-oyunu-bol-parcala-yut/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ust-aklin-degismeyen-oyunu-bol-parcala-yut/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Jun 2017 13:25:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Üst Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Üst Aklın Değişmeyen Oyunu: Böl-Parçala-Yut...]]></category>
		<category><![CDATA[Arminius Vambery]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Akan]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Olmayan Türkçüler']]></category>
		<category><![CDATA[Türkçülük]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat]]></category>
		<category><![CDATA[Turan’ Fikrinin Babası]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15714</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üst Akıl, Tanzimat süreciyle sadece Osmanlı İmparatorluğunun geleneksel rejimini değiştirmekle kalmamış, Batı tarzı yaşamın yay­gınlaştırılmasını ve ulusalcılık akımlarının güçlendirilmesini de sağlamıştı. Özellikle Islahat Fermanının ilanından sonra Avrupalı oryantalistlerin Osmanlı düşünce hayatına soktukları en tehlikeli kavram, hiç şüphesiz etnik ayrışmaya dayalı ulusalcılık’ fikirleri ol­muştu. Zira aynı dini paylaşan milletlerin (Millet-i Hâkime) halifeye gönülden bağlılığı ve emirleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ust-aklin-degismeyen-oyunu-bol-parcala-yut/">Üst Aklın Değişmeyen Oyunu: Böl, Parçala, Yut…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ust-aklin-degismeyen-oyunu-bol-parcala-yut/1456316970-kitap/" rel="attachment wp-att-15715"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15715" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/1456316970-kitap.jpg" alt="" width="352" height="302" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/1456316970-kitap.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/1456316970-kitap-600x515.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/1456316970-kitap-300x258.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/1456316970-kitap-768x660.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/1456316970-kitap-1024x879.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/1456316970-kitap-1536x1319.jpg 1536w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" /></a></p>
<p>Üst Akıl, Tanzimat süreciyle sadece Osmanlı İmparatorluğunun geleneksel rejimini değiştirmekle kalmamış, Batı tarzı yaşamın yay­gınlaştırılmasını ve ulusalcılık akımlarının güçlendirilmesini de sağlamıştı. Özellikle Islahat Fermanının ilanından sonra Avrupalı oryantalistlerin Osmanlı düşünce hayatına soktukları en tehlikeli kavram, hiç şüphesiz etnik ayrışmaya dayalı ulusalcılık’ fikirleri ol­muştu. Zira aynı dini paylaşan milletlerin (Millet-i Hâkime) halifeye gönülden bağlılığı ve emirleri doğrultusunda birlikte hareket etme­leri, ‘hasta adam’ Osmanlıların parçalanmasını engelliyordu.</p>
<p>Bu nedenle; Asya’daki 150 milyon Müslümanı sömürgesi altında tutan Ingilizler, Hilafet makamından oldukça rahatsızdı. Aynı rahat­sızlık, Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak isteyen Siyonizm temsilci­lerinde de mevcuttu. Zira Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması, ümmet bağlarının zayıflatılarak Osmanlı’nın parçalanmasından geçi­yordu. Dolayısıyla ümmet bilincini etkisiz hale getirmenin en kestir­me yolu, imparatorluk içerisindeki ‘ulusalcı’ akımları güçlendirmekti. Bu misyon, Avrupa’nın önemli kentlerinde ‘şarkiyatçılık’ adı altında kurulan çeşitli dernekler eliyle yerine getirilecekti. Mesela 1822 yı­lında bir Alman Yahudisi olan dilbilimci Julius Klaproth tarafından kurulan Société Asiatique (Asya Derneği), “şarkiyat” çalışmaları adı altında ‘Türkçülüğün’ altyapısını hazırlıyordu. Bu dernek, daha sonra da Osmanlı muhalefetine kol kanat geren ünlü Yahudi Silvestre de Sacy ailesinin yönetimine geçerek faaliyetlerine devam edecekti.</p>
<p>1789 Fransız ihtilali, çok uluslu devletleri parçalamanın başlangı­cı ve ilk denemesiydi. Daha sonra 1848 yılında başlayan Avrupa dev­rim hareketleri ise, ülkelerin rejimlerini ihtilal yoluyla değiştirmeyi esas alan fikirlerin benimsenmesine neden olmuştu. Hem Fransız ihtilali hem de Avrupa devrim hareketleri, milliyetçilik akımlarını körükleyerek, tarihte hiçbir zaman millet olamamış halkları dahi millet yapma çabalarına dönüşmüştü. 1848de yaşanan kargaşa ve is yan hareketlerinin en dikkat çeken yanı ise; Almanya, Fransa, İtalya Rusya, Macaristan, Polonya ve Romanya gibi Yahudi nüfusun yoğun olarak yaşadığı ülkelerde çıkmış olmalarıydı. Dahası, bu ihtilal ha­reketlerini başlatanlardan Karl Marx ve Friedrich Engelsin Yahudi kökenli olmaları da bir başka ilginç noktaydı.</p>
<p>Marx ve Engels’in birlikte yazdıkları ve 1 Şubat 1848 tarihinde yayınlanan Komünist Manifesto, özel mülkiyeti bir devrimle ortadan kaldırarak, sınıfsız ve devletsiz bir toplum düzenini gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Ancak güçlü Avrupa ülkeleri bu isyanları bastırınca, azılı ihtilalciler Osmanlı coğrafyasının yolunu tutacaktı. İade ta­leplerine karşın “Zorunlu Müslüman” kimliğine bürünen bu ihtilal tüccarları, Avrupa’da yapamadıkları devrimi Osmanlı topraklarında yapmaya kalkışıyordu. Ancak burada da ilginç bir durum söz ko­nusuydu. Zira Avrupa’da “sınıfsız ve milliyetsiz” bir devlet modelini savunan ihtilalciler, her ne hikmetse Osmanlı’daki mücadelelerini “Türkçülük” tezleri üzerinden yürütüyorlardı. Ancak elbette bunu Türkleri çok sevdikleri için yapmıyorlardı. İhtilalcilerin körüklediği “Türkçülük” fikri, bir milliyete duyulan sevgiden ziyade, aslında üm­meti parçalamak için geliştirilen uzun vadeli bir projeydi.</p>
<p>Üst Aklın bu uzun vadeli planı, Paris’te tezgahlanıp çok uluslu devletler üzerinde sinsice uygulanmıştı. Finansal kaynağı Yahudi bankerler, fikri altyapısı ise yine Yahudi ihtilalciler tarafından sağla­nan “böl, parçala, yut” politikasının en ağır şekilde uygulamaya ko­nulduğu yer, hiç şüphesiz Osmanlı coğrafyası olmuştu. Bu politikala­rı icra etmek için de, öncelikle sadık bir bürokrat zümre oluşturuldu. Amaç, doğrudan işgal ve katliam politikaları uygulamak yerine, dev­let bürokrasisi içerisinde oluşturdukları ‘paralel devlet’ eliyle, meşru iradeyi vesayet altına almaktı. Nitekim bu plan, Tanzimat süreciyle birlikte başarıyla uygulanacaktı.</p>
<p>Diğer yandan “Şarkiyatçılık Dernekleri” ve “eğitim kurumlan” adı altında yürütülen misyonerlik faaliyetlerine de hız verilmişti. Mesela Paris’te “Alliance Israelite Universelle” adıyla faaliyete başlayan eğitim örgütlenmesi, geleceğin devlet adamlarını yetiştirmek için Osmanlı coğrafyasını bir ahtapot gibi sarmıştı. Derin iktidarın küresel efendileri, Osmanlı başkentine gönderdikleri ‘Şarkiyatçı’ kılıklı ajanlar eliyle, sara­ya muhalif çeşitli gizli cemiyetler kurdular. Böylelikle, imparatorluk te­baasının biat kültürüyle halife/padişaha kendi rızasıyla vermiş olduğu egemenlik gücünü, kökü dışarıya bağlı azınlık bir zümre eliyle gasp et­mek istiyorlardı. Bu uluslar arası toplumsal mühendislik faaliyeti, Yeni Osmanlılar Cemiyeti ile İttihat ve Terakki Cemiyetinin kurulmasıyla sağlanmıştı. Derin iktidar savaşının bir diğer ayağı ise, Batının seküler yaşam tarzı ve yeni fikirlerin yayılıp yerleşmesi için, dönemin gazetlerinin bir “psikolojik savaş” aracı olarak kullanılmasıydı.</p>
<p>Üst Aklın Filistinde bir Yahudi devleti kurma fikri önündeki en büyük engel, imparatorlukta yaşayan Müslümanları bir arada tutan ümmet olgusuydu. Dolayısıyla politik siyonizmin kurumsal uygula­yıcısı Dünya Siyonist Örgütü (WZO), kendilerine Filistin’in kapıları­nı açacak anahtarın İstanbul’da olduğunu biliyor, derin çalışmalarını Osmanlı üzerinde yoğunlaştırıyordu. Bu yüzdendir ki, Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl, Sultan Abdülhamid ile Filistin konusunu iki kez görüşmüş, Osmanlı Devletinin dış borçlarını ödeme karşılı­ğında Filistin’de bir Yahudi Devletinin kurulmasını istemişti. Her se­ferinde “hayır” cevabı alan ve Sultan Abdülhamid tahttan indirilme­den “vaat edilmiş” devletin gerçekleşmeyeceğini anlayan siyonistler, küresel psikolojik savaş yöntemlerini birer birer devreye sokmuşlar­dı. Çoğunluğu yabancıların elinde olan Osmanlı gazeteleri, siyonist emeller önünde engel teşkil eden tüm devlet adamı ve bürokratları itibarsızlaştırma, halkın gözünden düşürme görevini üstlenmişti.</p>
<p>Siyonistlerin Osmanlı coğrafyasında yürüttükleri derin iktidar mücadelesinde Selanik vilayetnin önemli bir yeri vardı. Yahudi nü­fusun yoğun olarak yaşadığı bu şehir, Avrupa’dan Osmanlı devleti içerisine sızmak isteyen casusların ve masonların merkezi duru­mundaydı. Mason localarını ustaca kullanarak örgütlenen siyonist­ler, Sultan Abdülhamid iktidarını yıkmak için bütün örgütlenmeyi adeta bir Yahudi kenti olan Selanik’ten yürütüyordu. Nitekim Sultan Abdülhamid iktidarına son veren İttihat ve Terakki Cemiyeti de işte bu şehirde büyüyüp gelişmişti. Siyonistler, devlet içerisine doğrudan sızmak ve devleti karşılarına almak yerine, mason locaları ile Jön Türkleri taşeron olarak kullanıyordu. Gözlerini iktidar ve intikam hırsı bürümüş, makam/mevki sahibi olmak isteyen sivil ve askeri bürokrasi, kolayca bu küresel gücün ağına düşmüştü.</p>
<p><strong>Türk Olmayan Türkçüler&#8217;</strong></p>
<p>Başta da belirttiğimiz gibi, kozmopolit bir imparatorlukta dağıl­ma ve yıkılma sürecini hızlandırmanın en kestirme yolu, ‘milliyet­çilik’ kartını kullanmaktı. Bu yüzden, Osmanlı İmparatorluğunda yabancılar tarafından körüklenen ulusalcılık hareketleri, derin ik­tidar mücadelesinin birer politik enstrümanı haline getirilmişti. Osmanlı da asli unsur olan Müslümanları yüzyıllarca bir arada tutan yegane bağ, din birliğine dayanıyordu. Bu bağı zayıflatmak, zincirin halkalarını koparmak için ‘milliyetçilik’ bombasının pimi çekilmeliydi.Zira ümmet anlayışının hakim olduğu bir devlette; millet, halk,vatan gibi yeni kavramlara vurgu yapmak, şüphesiz ayrışmaya ve çözülmeye neden olacaktı.</p>
<p>Üst Akıl, bir yandan imparatorluğun kurucu unsuru olan Türkle arasında “Türkçülük” fikrini yaygınlaştırıp projelendirmeye çalışır­ken; diğer yandan da Arap tebaa arasında bir “Arap milliyetçiliği&#8221; oluşturmanın gayreti içerisindeydi. Osmanlı devletinin kurucuları ve yönetenleri Türk olmalarına rağmen, “ümmetçilik” anlayışı ne­deniyle hiçbir zaman “Türk” kelimesine özel bir vurgu yapma gereği duymamışlardı. Bu anlayış, imparatorluk içerisinde yaşayan diğer milliyetlerin devlete olan aidiyet duygularını güçlendirmiş, etnik kimliğe dayalı ayrışmanın önüne geçmişti.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu, kuruluşundan yıkılışına kadar şer-i hü­kümlerle yönetilen Müslüman bir Türk devletiydi. Ancak içerisin­de barındırdığı çeşitli ırkları bir arada tutabilmek adına, özellikle “Türk” kelimesinin sıkça kullanımından kaçınıldığı da bir gerçekti. Zira “Millet-i Hakime” arasında ‘ırk’ ve ulus ayrımı olmadığı gibi, bir ırkın diğer bir ırka üstünlüğü de yoktu. Emeviler devrinde Araplarda olduğu üzere, Arap kökenli olmayan Müslümanları “Mevali” sıfatı ile küçülten bir ayrım da Osmanlı’lara yabancıydı.(1) Ancak Osmanlı padişahları her ne kadar “Türk” ırkına özel bir vurgu yapma­salar bile, imparatorluk zaten bütün dünyada bir “Türk devleti” ola­rak biliniyordu. Avrupalıların yüzyıllar boyunca “Türk” sözcüğüyle kastettikleri, İslam ve Osmanlı devleti olmuştu.</p>
<p>Burada asıl ilginç olan mesele; ne yazık ki Osmanlı’daki “Türkçü­lük” hareketlerinin Türkler tarafından değil, genelde Avrupalı Yahudi ve Hıristiyanlar tarafından başlatılmış olmasıydı. Üst Akıl, “oryanta­list” kılıfı altında gönderdiği küresel proje elemanları sayesinde, im­paratorluk coğrafyasında “ulusalcılık” fikirlerini yaymayı başarmıştı. Avrupa’nın önemli başkenlerinde ve İslam coğrafyasında kurulan kü­tüphane, dernek ve gizli cemiyetlerle; bunların yayınlamış oldukları gazete, dergi ve kitaplar vasıtasıyla Osmanlı aydınları arasında politik bir “Türkçülük” fikri oluşturdular. “Türklerin Aslı”, “Türklerin Tarihi’, ‘Türklerin Dili’ gibi kılıflar altında hazırladıkları yayınları Osmanlı bü­rokrat ve devlet adamlarının eline tutuşturan batılı Türkologlar, acaba bu hizmeti(!) gerçekten Türkleri sevdikleri için mi yapıyorlardı? Yüz­yıllar boyu Türkleri “barbar” olarak tanımlayan ve Türklerin “insan olup olmadığını” bile tartışan Batılı aydınlar, şimdi Türklerin kimliğini övüyor ve tarihleri konusunda birbiri ardına araştırmalar yapıyordu.</p>
<p>Osmanlı yıkılıncaya kadar “Şarkiyat Araştırmaları” etiketini bir kılıf olarak kullanan Batılı oryantalistler, öncelikle Türklerin kendilerine ait bir tarihleri olduğu vurgusunu ön plana çıkaran kitaplar yazmakla işe başlamışlardı. Oryantalistlerin özellikle vurgu yaptıkları bir diğer ayrıştırma konusu da, Türk diline yönelik araştırmalar olmuştu. Bir yandan Osmanlı tebaasının Türk unsurlarına “Bizim Osmanlıcadan başka bir dilimiz varmış” fikri benimsetilmek istenirken öte yandan Müslüman Araplarda da “Biz bugüne kadar Türklerin tahakkümü altında yaşıyormuşuz” intibaını uyandırmaktı.</p>
<p>Nitekim bu görevi Yahudi asıllı oryantalist Arthur Lumley Davids üstlenmişti. A Grammer of the Turkish Language” ismiyle yazdığı ünlü kitabı, büyük bir zafer kazanmış komutan edasıyla İkinci Mahmud&#8217;a gururla hediye edecekti. Her ne hikmetse, Türklerin soyağacını araştırmak ve “Üstün ırk” olduklarını hatırlatmak Batılı aydınlara düşmüştü. Bu sorunu kendisine dert edinenler ise, yine her ne hikmetse hep Yahudi kökenli bilim adamlarıydı. Kimileri Türklerin Avrupalılarla aynı soydan geldiğini iddia ediyor, kimileri İslam’ın Türk kültürünü yok ettiğini yazı-yor, kimleri ise, derviş kılığına girerek Orta Asya çöllerinde “saf Türk kavmi” arıyordu! Sanki Türkler Osmanlı’da “Millet-i Hakime” değil,düşman pençesi altında yaşayan esir bir milletmiş gibi&#8230; Fransızca ya da çevrilen Arthur Lumley Davids’in bu Genel Türk Dilbilgisi kitabı,dönemin Türk aydınları üzerinde büyük bir tesir bırakacaktı.</p>
<p>Mesela Ali Suavi, söz konusu kitaptan bol bol yararlanmıştı.(2)Türklerin tarihiyle ilgili ilk eser, 1748 yılında Fransız Şarkiyatçısı Joseph de Guignes tarafından kaleme alınmıştı. Kitap, Mémoire Historique Sur ’Origine des Huns et des Turcs” (Hunlar ve Türklerin Kökeni) adını taşıyordu. Bu eser, onun İngiltere’nin ünlü bilimsel düşünce topluluğu ‘Royal Society’ye’ girmesini sağladı. Joseph de Guignes, Royal Society ye girdikten sonra da Türkler üzerindeki çalışmalarına devam etti. Sonunda Türk tarihiyle ilgili ünlü “Histoire Generale des Huns, des Turcs, des Mogols et des Autres Tartares Occidentaux” (Hunlarin, Türklerin, Moğolların ve diğer Batı Tatarların Genel Tarihi) isimli eserini yazdı. Şüphesiz buraya kadar yapılanları elbette “bilimsel çalışmalar” olarak kabul edebilmek mümkün. Ancak Joseph de Guignes ve diğer Batılı oryantalistlerin, Türk tarihiyle ilgili yapmış oldukları çalışmalarda ilginç bir detay hep dikkat çekiyor. Yapılan çalışmaların hemen tamamında Türklerin “İslamiyet&#8217;le bir ilgisinin olmadığı” ve İslamiyet’i kabul ettikten sonra, “Türk kimliğinin yok olduğu” ısrarla vurgulanıyordu.</p>
<p>Şimdi daha önce kendisinden söz ettiğimiz Arthur Lumley Davids,Türk kimliğine,diline ve tarihine büyük ilgi duymuş ve Tanzimat öncesi ‘Grammer of the Turkish Language’ (Moder Türk Dili Grameri) isimli eserini yazarak ‘Türklüğe’ hediye etmişti. Kitapta verilmek istenen mesaj her ne kadar gramer’ başlığı altın da gizlense de, asıl hedef, giriş bölümünde Türklerin tarihiyle ilgili sunulan yalan yanlış bilgilerle bir ‘Türk kimlik bilinci’ oluşturmak­tı.</p>
<p>Lumley Davids, Türklerin geçmişteki gelenek ve göreneklerinin yüceliği ve imparatorlukta yaşayan diğer Müslümanlardan ayrı bir millet olduğunu uzun uzun vurgulama gereği duyuyordu. Öyle ki, kendisi de bir Yahudi olan ünlü tarihçi Bernard Lewis’e göre, Türkler “ayrı bir milliyet” olduklarını ilk kez bu kitaptan öğrenmişti!<br />
Ne var ki grameri büyük bir aşkla yazan Lumley Davids, onu pa­dişaha sunamadan genç yaşta ölmüştü. Ancak Fransızca’ya çevrilen eser, Davids’in annesi tarafından 1836’da ‘yenilik arayışlarını sürdü­ren padişah İkinci Mahmut’a sunulacaktı.(4) Elbette bu kitap Osmanlı Sultanına sadece ‘hediye’ olarak takdim edilmekle kalmadı, döne­min aydınları arasında bir “Türkçülük” çığırı da açtı. Kitap, Batı aşığı Tanzimat bürokratları ve yazarları tarafından Türkçe’ye çevrilerek, “Türk kimliği” konusunda ilham kaynağı haline getirildi.</p>
<p>Ancak bu­radaki asıl amaç; Türk ırkının, kültürünün gerçek manada araştırıl­ması ya da Türk bilincinin oluşması değildi. Öyle ya, imparatorluğu yöneten tüm padişahlar Türk soyundandı ve Türk egemenliğine de kimsenin itirazı yoktu. Lâkin 14 ayrı milletin yaşadığı ve Türklerin “Millet-i Hakime” olduğu bir imparatorlukta, Türklere ‘milliyetini’ hatırlatmak kimin işine yarayacaktı?</p>
<p>Avrupalı oryantalistler tarafından “Türk kimliği” üzerine yapılan bu çok yönlü çalışmalar, aslında Türklerin Avrupalılarca sevildiği için değil, çok milletli bir yapının parçalanmasıyla ilgili uzun vadeli projelerdi. Zira Devlet-i Aliyye içerisinde bir “Türk kimliği” oluştur­maya yönelik çalışmalar sadece Joseph de Guignes ve Arthur Lumley Davids ile sınırlı kalmamıştı. Bu iki şarkiyatçının bıraktığı “Türkçü­lük” bayrağını bir başka Yahudi oryantalist David Leon Cahun ala­caktı.(5) Aynı zamanda Yeni Osmanlılar Cemiyeti ile İttihat ve Terakki Cemiyetinin küresel efendilerinden biri olan Leon Cahun, Lumley Davids gibi Türk grameriyle yetinmemiş, daha da ileriye giderek Türkçülere “Turan” hedefini göstermişti. Onun yazmış olduğu “Asya Tarihine Giriş” adlı eseri, “Türk milliyetçiliğinin Kur an-ı Kerim’i” diye nitelendirilecek ve Türkçüler arasında büyük bir itibar görecek­ti.(6) Dahası, Cahun’un yazmış olduğu bu kitap, yabancı bir konsolos tarafından ilk kez İttihat ve Terakki Cemiyetine hediye edilmişti.(7)</p>
<p>Üst Aklın Osmanlı’daki toplumsal mühendislik faaliyetlerini yü­rüten ve “Türkçülük” fikirlerinin gelişmesini sağlayan en önemli kü­resel efendilerinden bir diğeri ise; yine Yahudi asıllı ve aynı zaman­da İngiliz ajanı(8) olan Arminius Vambery idi. “Reşid Efendi” takma adıyla Sünni derviş kılığına girerek Orta Asya bozkırlarını karış karış dolaştı.(9) Elbette Arminius Vambery’nin amacı “unutulmuş Türk kavimlerini bulup ortaya çıkarmak değil, imparatorluğun çözülmesini hızlandıracak Türkçülük fikirlerinin bilimsel altyapısını hazırla­maktı. Bütün bu veriler göz önüne alınırsa, “Türkçülük” ve “Turan­cılık fikirlerinin İttihat ve Terakki Cemiyetiyle başladığı tezleri, koca bir yalandan ibaret olsa gerek. Zira Arminius Vambery, nam-ı diğer Reşid Efendinin Orta Asya bozkırlarında Türk boyu araması, İttihat ve Terakki Cemiyeti&#8217;nin üç paşasından en yaşlısı olan Cemal Paşanın doğumundan tam 10 yıl öncesine rastlıyordu.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğundaki milliyetçilik’ fikirlerinin yayılma­sındaki bir diğer etkili güç ise, Üst Aklın gizli eli masonluk olmuştu. Tanzimat süreciyle birlikte Osmanlı coğrafyasında mantar gibi çoğalan mason locaları, imparatorluğun önemli kentlerinde hızlı bir örgütlen­me içerisine girdiler. Osmanlı toplumuna yabancı olan masonik fikir­lerin benimsenmesinde Bektaşi dergahları da önemli rol oynarken,(10) bu localara ilk kaydolanlar yine Bektaşiler olmuştu.(11) Tanzimat’ın sağ­lamış olduğu ‘özgürlük’ ortamıyla, masonlar hızla devlet kademelerin­de görev almaya başladı. Masonların devlet dairelerinde istihdam edil­melerini de, Tanzimat’ın mason yıldızı Mustafa Reşid Paşa sağlıyordu.</p>
<p>İlginç olan; masonların diğer ülkelerde “dünya kardeşliğini sa­vunurken, Osmanlı’da ‘milliyetçilik’ fikirlerini körüklemeleriydi. Millet sistemi esasına göre yönetilen ve sayıca Türklerden fazla Hı­ristiyanların yaşadığı bir imparatorlukta, ‘ Türk milliyetçiliği fikrini savunmak, aslında dolaylı olarak diğer milletlerin bağısızlığına vur­gu yapmaktan başka bir şey değildi. Türk olmayan, ama Türkçülü­ğü” savunan Yahudi/mason cephe, çıkarmış oldukları gazete, dergi ve kitaplarıyla Osmanlı bürokratlarını istedikleri şekilde yönlendirebiliyordu. Psikolojik savaş aracı olarak kullandıkları en büyük ens­trümanları; “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” kelimeleriydi.</p>
<p><strong>Turan’ Fikrinin Babası</strong></p>
<p>‘Dil bilimci’ ve ‘şarkiyatçı’ görüntüsü altında Türklerin kökeniyle ilgili ardı ardına araştırmalar yapan yabancı tarihçilerin, “Türkçü­lük” akımını bir siyasi proje olarak kullandığını belirtmiştik. Şüp­hesiz, seküler değişim ve dönüşüm süreçleri ile yeni ulusların imal edilmesi sürecinde tarih önemli bir araçtı. Ünlü Yahudi tarihçi Eric Hosbavvm’ın deyimiyle; eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa, her zaman için yeniden imal edilmeliydi.(12)Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda Tanzimat süreciyle başlayan etnik kimlik tanımlama çalışmaları cumhuriyetin kuruluşuna kadar kesintisiz olarak devam edecekti Mesela resmi tarih tezinin oluşturulmasında, özellikle Leon Cahun gibi Batılı oryantalistlerin büyük etkisi olmuştu.(13)</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğunda “Türkçülük” hareketlerinin Fikri altyapısını hazırlayan küresel efendiler, aynı zamanda saray karşıtı muhalefeti destekleyip yönlendiren kişilerdi. Dr. Capoleone, Jean Pietri, Simon Deutsch, Gregory Ganesco, Wladyslaw Plater ve Kostanty Borzecki gibi ünlü ihtilal tüccarları Jön Türk hareketini bizzat örgütlerken; Avrupalı şarkiyatçılar da yaptıkları ‘Türkçülük’ çalışma­larıyla saray karşıtı muhalefetin fikri altyapısını oluşturuyordu. Bu isimlerin en önemlilerinden biri, “Türkçülük” fikrinin babası sayı­lan ve Jön Türk hareketine destek olan Yahudi asıllı Türkolog Leon Cahun’du. Ailesi onun asker olmasını istemişti ama, her nedense o kendisini coğrafi ve tarihi araştırmalara adamış, Türklerin İslamiyet öncesi kültürünü kendisine dert edinmişti.</p>
<p>Günümüz koşulları çerçevesinde bakıldığında, bir “Türklük bi­lincinin” oluşturulmasında ve geçmişimizin araştırılıp topluma su­nulmasında elbette garipsenecek hiçbir durum yoktu. Ancak bütün bu etnik köken çalışmaları, dağılmakta olan çok uluslu bir impa­ratorlukta yapılıyordu.</p>
<p>Üstelik Leon Cahun gibi Avrupalı oryanta­listlerin Türklerle ilgilendikleri dönemde, gerek Osmanlı’da gerekse Avrupa’da “Türklüğe” karşı özel bir ilgi de yoktu. Leon Cahun da halef ve selefleri gibi Avrupa’yı keşfetmek yerine, İslam coğrafyasını tercih etmişti. 1864 yılında o dönem Yahudi nüfusunun yoğun oldu­ğu Mısır’dan başlayarak Nubya, Kızıldeniz’in batı kıyıları ve Anadolu topraklarını karış karış gezdi. Elbette amaç; Türklerin tarihini araş­tırmak ve kültürünü dünyaya tanıtmak değil, ileri dönemde kurula­cak olan İsrail devletine yapılacak göç yollarını keşfetmekti&#8230;</p>
<p>Özellikle Türklerin İslamiyet’le tanışmadan önceki gelenek, gö­renek ve soyağaçları konusunda çalışmalar yapan Leon Cahun, yaz­dığı kitap ve makalelerle “Türkçülüğün” kültürel plandan politik bir hareket haline dönüşmesini sağladı. Onun Türklerle ilgili yaz­mış olduğu “Gök Bayrak” adlı romanı ile, “Asya Tarihine Giriş” ve “Türkler ve Moğollar” adlı kitapları, dönemin Türkçülerinin büyük esin kaynağı olmuştu. Özellikle “Asya Tarihine Giriş” isimli eseri, “Türkçülüğün” temel referanslarından biriydi. Ziya Gökalp, “Türk­çülüğün Esasları” isimli eserinde “Türkçülük” tarihini anlatırken, Leon Cahun’un Türkler konusunda yazdığı bu eser hakkında şöy­le diyecekti: “1896’da İstanbul’a geldiğimde ilk aldığım kitap, Leon Cahun’un tarihi olmuştu. Bu kitap adeta Pan-Türkizm mefkuresini teşvik etmek üzere yazılmış gibidir”.</p>
<p>Kitabın önsözünde, Türkler yıkıcı, düşünce kabiliyetleri olmayan, medeniyet kuramamış ‘budalalar olarak nitelendirilmesine(14) rağ­men, maalesef bu kitap dönemin yerli “Türkçüleri” arasında Cemil Meriç’in deyimiyle “Türkçülüğün Kur an-ı Kerim’i” haline gelmişti. Leon Cahun, Türk tarihiyle ilgili yazdığı kitaplar ve makalelerle Os­manlIdaki rejim muhaliflerine ve özellikle Türkçülere, “Gerçek Türk ruhunun İslam’ın dışında, Orta Asya’da olduğunu, sadece Türk ırkı­na ait bir yeni yönetimin olması gerektiğini” empoze ediyordu. Ya­zara göre, Müslümanlık gerçek Türk dehasıyla ters düşmüş, Araplar, Türkleri silahla yenemeyeceklerini anlayınca, çok iyi bildikleri iftira­ya başvurmuşlardı. Dahası, Türkler Selçukludan itibaren bozulmaya başlamıştı.(15) İlginç olan, Leon Cahun Orta Asya’ya hiç gitmediği hal­de, o bölgenin gelenek ve göreneklerini ve o toprakların insanlarını o günkü gazetelerde şehvetle yazıyordu.(16) Cahun’un bu çalışmaları­nın asıl amacı, Türkçülüğü popülarize ederek siyasal alana taşıyıp resmi ideoloji haline getirmekti.17 Mesela daha önce Türkçe’de özel bir anlam taşımayan ‘Turan kavramı; Cahun’un eserleri sayesinde yaygınlık kazanarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Osmanlı’yı 1. Dünya Savaşına sokma gerekçelerinden biri olacaktı.</p>
<p>Leon Cahun, Türklerle ilgili sadece etnik temelli eserler yaz­makla kalmadı, Avrupa’daki Osmanlı muhalif hareketi olan Jön Türkleri de destekleyip yönlendirmişti.(18) Cahun, Namık Kemal ve diğer Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyeleriyle Paris’e sürgüne gel­diklerinde tanışmıştı. Cemiyet üyeleri ile Paris’te sık sık ülke me­selelerini tartışan Cahun, ayrıca onları Viyanalı devrimci Yahudi asıllı ihtilalci Simon Deutsch ile de tanıştırmayı ihmal etmemişti. Avrupa’nın en önde gelen devrimcilerinden Simon Deutsch, Paris Komün Devrimi’ne katılmış ve Marx’tan sonra Uluslararası İşçiler Birliği Başkanı olmuştu.</p>
<p>Ne var ki Üst Aklın küresel efendilerinden biri olan Simon De­utsch, Namık Kemal ve arkadaşlarına “komünist” fikirleri değil, “milliyetçilik” fikirlerini aşılayacaktı. Cemiyet üyelerinin Leon Ca­hun ile Paris’te başlayan ilişkileri, muhalefetin İstanbul’a dönüşün­den sonra da devam etti. Ancak Leon Cahun’un Cemiyet üyelerin­den tek anlaşamadığı kişi, Namık Kemal’di. Namık Kemal, Leon Cahun’un ‘Türkçülük’ fikirlerinden ziyade, seküler rejim görüşlerin­den etkilenmişti. Namık Kemal, Osmanlı İmparatorluğu dışındaki Türkleri hiç sevmezdi.(19) Zira o, Türklerin Müslüman ülkelerine zarar veren Tatarlar olduğuna inanıyordu. Leon Cahun’un kitapları Mus­tafa Kemal tarafından da büyük bir ilgiyle okunacak ve onu etkileyen en önemli yazarlar arasına girecekti.(20)</p>
<p><strong>Hem ‘Derviş’ Hem ‘Türkçü’ Hem AJan</strong></p>
<p>Avrupa’daki 1848 ihtilallerine karıştıkları için ülkelerinde ölüm cezalarına çarptırılan çok sayıdaki devrimci, cezalardan kurtulabilmek için çareyi İstanbul’a kaçmakta bulmuştu. İşin ilginç yanı, Os­manlı’daki rejim muhalifleri “özgürlük yok” diyerek Avrupa’ya ka­çarken; 1848 devrimlerine karıştıkları gerekçesiyle ülkelerinde idama mahkum edilen yabancı ihtilalciler, kaçarak geldikleri İstanbul’da özgürce hareket edebiliyorlardı. Dahası, Osmanlı’daki saray karşıtı muhalefet, örgütlenme ve fikrî konularda bu ihtilalciler tarafından açıkça desteklendi. Bütün bunlara ilave olarak, Avrupa’dan şarki­yatçı’ ve gezgin’ kılıfı altında İstanbul’a gelerek, Cemiyet üyelerine “Türkçülük” ve ihtilalci fikirleri aşılayan çok sayıda sözde bilim ada­mı da cabasıydı. Osmanlı coğrafyasına ayak bastıktan sonra “özel hoca” ve “misafir” etiketlerini kullanan bu kişiler; özellikle mason, dönme ve Bektaşi paşaların konaklarında “özel hoca” sıfatlarıyla asıl görevlerini rahatlıkla icra edebiliyorlardı.(21)</p>
<p>Mustafa Reşid Paşa, Hüseyin Daim Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Abdüllatif Suphi Paşa, Sami Paşa ve Mithat Paşa gibi Tanzimat sürecinin ünlü isimlerinin konakları, saray karşıtı fikirlerin tartışılıp olgunlaştı­rıldığı merkezler haline gelmişti.(22) Öyle ki, ülke siyasetinin masaya ya­tırılarak binbir türlü toplum mühendisliğinin yapıldığı bu toplantılara katılmak, Osmanlı yüksek bürokrasisi arasında adeta bir ayrıcalık sa­yılıyordu. “Encümen-i Daniş”(23) adı verilen ve Tanzimat sonrası devlet adamları ile varlıklı kişilerin konaklarında yapılan bu toplantılar, dev­rin bürokratlarına istikamet çizerken, dönemin iktidar sahiplerine de “Üst Akıl” vazifesi görüyordu. Mustafa Reşid Paşa tarafından kurulan “Encümen-i Daniş”in en ünlü harici üyesi; Üst Aklın küresel etki ajan­larından Yahudi asıllı şarkiyatçı Baron Joseph Hammer Purgstall idi.</p>
<p>Bu derin yapılanmanın yerli ve yabancı sabit üyeleri olduğu gibi, üye olmadığı halde bu sohbetlerin müdavimi olan Avrupalı Oryan­talist ve ihtilalciler de vardı. Mesela Encümen-i Daniş toplantılarına asıl üye olmadığı halde katılan en ünlü oryantalist, aynı zamanda Üst Aklın en kıdemli etki ajanlarından biri olan Arminius Vambery adındaki Macar Yahudisiydi. Peki, konak sohbetleriyle başlayıp dö­neminin Osmanlı siyasetinde derin izler bırakan, “Türkçülük” fik­rinin altyapısını hazırlayıp saray karşıtı muhalefeti yönlendiren ve İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında ‘arabuluculuk’ gibi önemli bir görevi üstlenecek kadar kıdemli olan bu ünlü “şarkiyatçı” kimdi? Ge­lin şimdi Arminius Vambery’nin ‘şarkiyatçı’ kimliği ile Osmanlı coğ­rafyasına yaptığı esrarengiz yolculuğu ve dönemin siyaseti üzerinde oynadığı rolü birlikte görelim.</p>
<p>Arminius Vambery’nin doğum tarihi tam olarak bilinmiyor. Ba­basını küçük yaşlarda kolera hastalığından kaybetti. “Vambery” aile­nin orijinal adı değildi. Ailenin asıl adı, daha önce aile büyüklerinin yaşadığı ve bugün Almanyada bulunan Bamberg kasabasından ge­liyordu. Vambery ailesi, Macaristan’a göç ettikten sonra Yahudilere verilen soyadı ile birlikte ‘Wamberger’ adını aldı. Ancak daha sonra bu isim Vambery olarak kaldı. Arminius Vambery’nin babası, ünlü bir Yahudi din bilginiydi. Her ne kadar seyyar satıcılık da dahil pek çok vasıfsız işlerde çalışsa da, Yahudi tarihi ve İbrani diniyle ilgili çeşitli araştırmalar yapmış, çok sayıda kitap okumuştu.</p>
<p>Baba Vambery, Macaristan’ın kuzeybatısında çıkan kolera salgı­nında ölünce, anne Vambery başka bir kişiyle evlendi. Ancak kü­çük Vambery için huzursuz günler de bundan sonra başlayacaktı. Aile, mali sorunlar nedeniyle Vambery’nin doğduğu yer olan St. Georghen i terk etmek zorunda kalmıştı. Artık yeni yurtları üvey ba­basının memleketi olan Duna Szerdahely olmuştu. Küçük Vambery, önce bir Yahudi okuluna kaydedildi. Ancak üvey babasının fikir de­ğiştirmesi üzerine, Protestan ilkokuluna yerleştirildi. Üstün bir dil öğrenme yeteneğine sahip olan Vambery, sekiz yaşma kadar anadi­li îbranice’nin yanı sıra, Almanca ve Macarca’yı da öğrendi. Yahudi dini ve tarihinin önemli kitaplarını okuyup öğrendiği gibi, onları çeşitli Avrupa dillerine de tercüme etti. Kitap okumaya olan düş­künlüğü ve dini konulardaki derin incelemeleri, toplam beş kez din değiştirmesine neden olmuştu. Öyle ki aynı anda hem papazlık, hem de hahamlık yapması, en sonunda ateist olmasıyla sonuçlanacaktı.</p>
<p>Gerek Batı edebiyatı, gerekse Batı dilleri konusunda yeteri kadar bilgi sahibi olduğunu düşünen Vambery, bundan sonra kendini “doğu bilimlerine” adamaya karar vermişti. Bu amaçla Viyana’ya yaptığı gezi, Vambery’nin hayatında yeni bir sayfa açacaktı. Viyanada tanış­tığı Encümen-i Daniş’in harici üyesi Yahudi oryantalist Joseph von Hammer Purgstall, Vambery’nin “şarkiyatçı” olma yolundaki kararını daha da pekiştirmişti. Aynı zamanda ‘Viyana Orientalische Akademi’ üyesi ve Şark Şubesinin başkanı da olan Hammer Purgstall, deneyim­li bir Doğu bilimleri uzmanı olduğu gibi, aynı zamanda da Osmanlı Devletini çok yakından tanıyordu. 1799 yılında diplomatik görevle gelip yedi yıl kaldığı İstanbul’da Arapça, Farsça ve Türkçe’yi öğrenmiş, Encümen-i Daniş’in harici üyeliğine kadar yükselmişti.</p>
<p>Vambery, kendisi de bir Yahudi olan ve dünya Yahudilerinin ulusal uyanışı” için çeşitli araştırmalar yapan dönemin Macaristanı Eğitim Bakan, Baron Eötvös Josephın yardımıyla, 1857 yılında İstanbul&#8217;a geldi. Osmanlı toplumunun dini konulardaki hassasiyetini dikkate alan Vambery, yol boyunca “40 Sual, 40 Cevap&#8221; isimli dini kitabı elinden hiç düşürmedi. Zira İslam coğrafyasındaki amacını gerçekleştirebilmek için, bir ‘Müslüman gibi davranmalıydı.</p>
<p>İstanbul’a indiğinde kaldığı ilk yer, Yahudilerin ağırlıkta olduğu Galata semti olmuştu. Kalacak yeri yoktu. Gündüzleri Rum ve Ya­hudilerin işlettiği kitapçı dükkanlarına takılarak vakit geçiriyordu Aklına Macaristan’da okurken özel öğretmenlik yapıp para kazandığı günler gelmişti. Aynı şeyi İstanbul’da da yapabilirdi. Zaten tanıştı­ğı zengin Rum ve Yahudi dostları, ona paşa konaklarında ‘hocalık&#8217; yapabileceği tüyosunu çoktan vermişti. Hemen çeşitli yerlere ilan­lar vererek kendine öğrenci aradı. Nitekim çok geçmeden, Hüseyin Daim Paşanın oğluna Fransızca hocası olmuştu.</p>
<p>Ne var ki Vambery, sadece konaklarda paşa çocuklarına ders ver­mekle kalmayacaktı. Elbette asıl derdi başkaydı. Sözde “Macar ve Türk dillerinin ortak yönlerini araştırmak için” İstanbul’a gelmişti ama, onun asıl ilgilendiği konu, Osmanlı’daki ‘özgürlük’ hareketle­riydi. Zira İstanbul’dan İngiltere Dışişleri Bakanlığına gönderdiği gizli raporunda, “İlk özgürlük hareketlerini Hüseyin Daim Paşanın evinde gördüğünü” büyük bir iştahla yazacaktı.(24) Paşa konakların­da ülke siyasetine hakim olan Vambery, kısa sürede Türk dilini ve kültürünü de yakından tanıdı. Kendisini öylesine “Türk kültürüne” kaptırmıştı ki, hâl ve hareketlerinden, kılık-kıyafetinden, konuşma­larından onun bir “ecnebi” olduğu asla anlaşılamazdı. Nitekim bir süre sonra adını da değiştirip, “Reşid Efendi” olacaktı&#8230;</p>
<p><strong>Devletin Hücrelerine Giriyor</strong></p>
<p>Gizemli oryantalist Vambery, ismini değiştirmesine değiştirmiş­ti ama, bu onun “Müslüman” olduğu anlamına gelmiyordu. Sadece ileride atacağı adımların önünü açmak, “oryantalist” kılıfı altında yürüttüğü ajanlık payesini gizlemek için böyle bir yola başvurmuştu. Nitekim bu yeni isim, ona pek çok kapının açılmasını sağladı. Kısa sürede Tanzimat Sürecinin mimarlarından Mithat Paşa ile tanıştı. Bir yandan Mithat Paşaya Fransızca dersleri verirken, bir yandan da ona Osmanlı siyasetiyle ilgili istikamet çiziyordu. Dahası, medrese­lerde ‘hocalık’ yaparak hem İslamiyet’i yakından tanıyor, hem de ‘ec­nebi’ yaftasından kurtulmuş oluyordu.</p>
<p>Vambery’nin İstanbul’daki şöhreti, kısa sürede Osmanlı yüksek bürokrasisi arasında hızla yayılmıştı. Nitekim Mithat Paşadan son­ra Dışişleri Bakanı Rıfat Paşanın oğluna da ders vermeye başladı. Sadece ders mi? Bu konakta hem üst düzey yöneticilerle yakın te­maslar kuruyor, hem de devlet politikasıyla ilgili önemli bilgiler elde ediyordu. Tanzimat’ın uygulayıcılarından Ali, Fuat ve Mustafa Reşid Paşalarla da bu konakta tanıştı. Ancak Ali Paşa, Vambery’nin “Re­şid Efendi ismini almasına rağmen, iç politikaya olan yoğun ilgisi ve Osmanlı muhalif hareketi üyeleriyle olan yakınlığı nedeniyle on­dan şüphelenmişti. Ne var ki Vambery için bu hiç de sorun olmadı. Yüksek bürokrasi içerisinde edindiği dostları sayesinde, Vambery bu dikkatli bakışlardan kurtulmasını bilmişti.</p>
<p>Vambery îstanbulda dört yıl kaldı. Doğuya yaptığı ilk gezi, ona yabancı dil uzmanlığı ve önemli bir miktar da para kazandırmıştı. Yeni kazandığı deneyim ve bilgiler, 1858’de Almanca-Türkçe bir söz­lük yazmasını sağladı. Arapça, Osmanlıca ve Farsça’yı öğrendi. Çağa­tayca-Osmanlıca sözlüğünü Macar diline çevirdi. İstanbul’da kaldığı süre içerisinde, Macar Bilimler Akademisinin üyesi oldu ve nüfuzlu Avrupa gazetelerinde muhabirlik yaptı. Artık başkent İstanbul’daki hazırlıklarını tamamlamış, asıl görev yeri olan Orta Asya yolculuğu için hazır hale gelmişti.</p>
<p>Arminius Vambery’nin sözde görevi, Orta Asya’ya giderek Macar ve Türklerin kökenlerini, iki ulusun dil benzerliklerini araştırmak­tı. Ancak o dönemde Orta Asya’yı gezmek hiç kolay bir iş değildi. Asya’da yaşayanlar bile, bu coğrafyada kendi başlarına dolaşmayı göze alamazlardı. Daha önce İngilizlerin casusluk amacıyla bu böl­geye gönderdiği üç kişiden ikisi, Buhara’da ölü bulunmuştu. Ancak Vambery, inandığı değerler uğruna tüm riskleri göze alıyordu. Orta Asya yolculuğuna finansör bulmak için 1861 yılında İstanbul&#8217;u terk ederek Macaristan’a gitti. O dönem Yahudi bilim adamlarının kont­rolünde olan ‘Macar Bilimler Akademisinden aldığı bin florinle tek­rar İstanbul’a döndü. Orta Asya’da maruz kalacağı tehlikelere karşı Macar Bilimler Akademisi’nden aldığı tavsiye mektuplarına, Bab-ı Ali’nin tanınmış görevlilerinden aldığı referans mektuplarını da ek­ledi. Pek çok kişi, yolculuğun çok tehlikeli olduğunu belirtip onu ka­rarından döndürmeye çalışsa da, bütün çabalar sonuçsuz kalacaktı. Artık yola çıkma zamanı gelmişti.</p>
<p>Orta Asya yolculuğuna başlamak için, 28 Mart 1862 tarihinde İstanbul’dan Trabzon’a hareket etti. Uzun bir yolculuğun sonunda İran’a vardı. Amacı, Sünni hacılar arasına katılıp Orta Asya’ya git­mekti. Bu arada Vambery, Osmanlı’nın Tahran Büyükelçisi Haydar Efendinin kendisine yardım etmesi için, İngiliz Konsolosluğuna çeşitli mektuplar yazıyordu. Nitekim dönemin İngiliz Konsolosu&#8217;nun ricasıyla Haydar Efendi Vambery’ye bir hayli yardımcı oldu. Yapılar plana göre Vambery, Haydar Efendi’yi ziyarete gelen Sünni Tatar hacıların arasına karışarak Orta Asya’ya gidecekti</p>
<p>Tabi hem o bölge insanlarını, hem de beraber yolculuk edece­ği Tatar hacıları şüphelendirmemek için, yeni bir kılık kıyafet de­ğişikliği yapmak gerekiyordu. Hemen bir ‘derviş’ elbisesi giydi, yeşil bir çanta içerisine koyduğu Kur’an-ı Kerim’i çıkarmamak üzere boynuna astı. O artık dini bütün “Hacı Reşid Efendi” olmuştu. Hacı kervanına katılan Vambery, Hive, Buhara, Semerkant, Tebriz, Herat Hokand Kaşgar ve Gümüştepe gibi bölgeleri ziyaret etti. İslam öncesi Türk gelenek ve göreneklerini araştırırken, özellikle Yomut, Tekke ve Göklen boyları gibi Alevi Türkmenleri incelemeyi ihmal etmedi.</p>
<p>Vambery, zorluklar içerisinde geçen ve iki yıl süren Orta Asya gezisini sonunda tamamlamıştı. Trabzon üzerinden tekrar İstanbul’a geldi. Sadece üç saat kaldıktan sonra, Haziran 1864’te yeniden Macaristan’ın yolunu tuttu. Ne var ki, onun Orta Asya ile ilgili çalış­maları ne Macaristan’ın, ne de ona para verip Orta Asya’ya gönderen Macar Bilimler Akademisinin ilgisini çekmişti. Zira akademideki yönetim değişmişti. Vambery, akademinin bilimsel misyonundan çok, politik ve ulusal bir misyonu olduğunu düşünüyordu. Büyük bir şaşkınlık yaşarken, ders vermesi için Royal Geographical Society ta­rafından Londra’ya davet edildi. O da Orta Asya’da topladığı tüm ça­lışmalarını Royal Geographical Society’e ve İngiltere Foreign Officee verdi. Vambery, bu hizmet karşılığında İngiltere ile çok yakın ilişki­ler kurmuştu. Kraliçe Victoria tarafından saraya davet edildi. Ancak Vambery’nin yerinde duracağı yoktu. Almanya’ya ve Fransa’ya gide­rek ünlü oryantalistlerle bağ kurup, çalışmalarını onlarla da paylaştı.</p>
<p>Vambery, elbette Orta Asya çalışmalarını sadece Foreign Office’e ve ünlü oryantalistlere vermekle kalmamıştı. Bu araştırmalardan yola çı­karak, 1865-85 yılları arasında Orta Asya, İran ve Türkiye ile ilgili pek çok makale ve kitap yazdı. Times, Nineteenth Century ve National Re­view gibi gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı. Almanyada, Münc- hener Allgemeine Zeitung, Unsere Zeit, Avusturya-Macaristan da, Pes­ter Loyd, Neue Freie Presse de, Fransada Reuve des deux Mondes ve Amerikada The Forum, The North American Review gibi yayın organ­larında çeşitli yazıları çıktı. Ayrıca Avrupa’nın değişik yörelerinde yapı­lan pek çok konferansa katıldı. Nitekim Vambery’nin bu küresel şöhreti, Doğu dünyasma olan yoğun ilgisi ve saray karşıtı muhaliflere verdiği destek, Avrupa’yı yakından takip eden Sultan Abdülhamid’in dikkatini çekmişti. Sultan, onu 1880 yılında Yıldız Sarayına davet etti. Sultan Abdülhamid, Vambery’nin İngiltere hesabma çalışan bir casus olduğunu öğrenmişti. Eğer yakın bir dostluk kurulursa, ondan faydalanabilirdi. Nitekim öyle de oldu. Kurt politikacı Sultan Abdülhamid, Avrupa’ya ve­receği bütün mesajları artık Vambery üzerinden gönderiyordu.</p>
<p>Vambery, Sultan Abdülhamid ile görüştükten sonra, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury tarafından tekrar İngiltere’ye davet edilmişti. Artık Türkleri kendisi kadar tanıyan Vambery’ye yapılan bu teklif, şimdiye kadar olanların en heyecanlı siydi. Vambery, İngil­tere ile Osmanlı Devleti arasında resmi arabuluculuk yapması hu­susunda görevlendirilmişti. Artık İstanbul’a döndükten sonra, her istediğinde Sultan Abdülhamid ile görüşebilecekti. Elbette sadece Sultanla değil. Osmanlı muhalif hareketi üyeleri, Siyonizm’in kuru­cusu Theodor Herzl ve Dünya Siyonist Örgütü Başkanı David Wolf- fsohn, onun sürekli ilişki içerisinde olduğu kişilerdi&#8230;</p>
<p><strong>Siyonizmin İlk Casusu</strong></p>
<p>Buraya kadar anlatılanlar, Arminius Vambery’nin Macaristan’dan başlayıp Orta Asya’ya uzanan yolculuğunun ‘hikaye’ kısmıydı. Zira onun her türlü tehlikeyi göze alarak çıktığı bu yolculuğun, “şarkiyat­çı” kılıfı altına gizlenmiş bir de gerçekleri vardı. Bir dönem Osmanlı siyasetine damgasını vurmuş bu karanlık sima, bütün riskleri göze alarak Orta Asya’ya yapmış olduğu seyahati gerçekten Türk tarihini ve dilini araştırmak için mi gerçekleştirmişti?</p>
<p>Öncelikle belirtmeliyiz ki, Arminius Vambery’nin Türk tarihi ve diliyle ilgi kuracağı hiçbir bağı yoktu. Osmanlı coğrafyasına ayak basmadan önce, onu etkileyen ne bir Türk arkadaşı, ne de Türklere ilgi duymasını sağlayan bir hikayesi olmuştu. Dahası, Arminius Vambery ve çağdaşı diğer oryantalistlerin Türk tarihine merak sardı­ğı o dönemde, Türkler ve ‘Türkçülük’ de revaçta değildi. Dolayısıyla Orta Asya gezisinin gerçek nedeni, Türk tarihi ve diliyle ilgili gerek­çeler olamazdı.</p>
<p>Her şeyden önce, Arminius Vambery sıradan bir Yahudi değildi. Tevrat şuuruyla yetişmiş, “Vaat edilmiş topraklarda” bir İsrail dev­letinin kurulacağına inanmış ve Siyonizm’e açık destek veren,(25) dini bütün bir Yahudi’ydi. Öyle ki Filistin’de Yahudilere toprak satışı kar­şılığında Osmanlı’nın dış borçlarını ödeme teklifini yapan Theodor Herzl’i Sultan Abdülhamid’le görüştüren kişi, Vambery’den başkası değildi. Ayrıca kendisini Theodor Herzl ile tanıştıran Dünya Siyonist örgütü Başkanı David Wolffsohn ile de sıkı ilişkileri vardı.</p>
<p>Diğer yandan, Mim Kemal ökenin İngiltere arşivlerinde yapmış olduğu araştırmalar neticesinde tespit ettiği gibi, o aynı zamanda tescilli bir İngiliz ajanıydı. Elbette böyle çok yönlü bir kişiliğe sahip olan birinin, sadece kuru meraktan Türk tarihi ve diline ilgi duyma­sı düşünülemezdi. Zira Vambery, Orta Asya&#8217;yı dolaşırken sadece bu ğrafyanın bozkırlarını not etmiyordu. Onun asıl aradığı Türk kavimleri değil, bu bölgede yaşayan Yahudilerdi. Üstelik Orta Asya’ ilgi duyan, bütün ölüm risklerini göze alıp bu bölgeye giden sade/ Vambery de değildi. Siyonistler, Orta Asya’da yaşayan Yahudilerin ulusal bilincini güçlendirmek ve Müslüman topluluklar içerisinde asimilasyona uğramalarını önlemek için, çeşitli dönemlerde o bölge­ye özel görevli kişiler göndermişlerdi.</p>
<p>Orta Asya’ya “Emissar” adı verilen özel görevlilerin gidişi, 1793 yıllarına rastlıyor. Orta Asya Yahudileri, daha çok Özbekistan ve Tacikistan’da bulunan Buhara, Semerkant, Taşkent, Kokand, Fergana ve Duşanbe gibi şehirlerde yaşıyorlardı. Filistin’de kurulacak olan “vaat edilmiş devlet” için insan göçünün elzem olduğu düşünülürse, Rus coğrafyasında yaşayan Yahudi nüfusun önemi büyüktü. Üstelik bu bölgede yaşayan Buhara Yahudilerinin ayrı bir önemi de vardı. Zira Buhara Yahudisi olmak, ‘katıksız’ ve ‘saf’ Yahudi olmak anlamına ge­liyordu. Buhara Yahudileri, ‘diaspora’ sürecinden sonra Yahudiliğin temel esaslarını her zaman yerine getirmiş, Tevrat’ı muhafaza etmiş ve Yahudi kimlik şuurunu güçlü bir biçimde sürdürmeyi başarmışlardı.</p>
<p>Siyonistler, Rus-İngiliz çıkar savaşının en üst düzeyde yaşandığı Orta Asya bölgesine Yahudi ulusal bilincini uyandırmak için ‘Emissarlar’ gönderirken, İngilizler de aynı bölgeye istihbarat akışını sağla­mak üzere “misyoner”, “kaşif” ve “diplomat” adı altında pek çok ajan yollamıştı. Yahudi ulusal bilincini canlı tutabilmek için, Vambery’den önce Buhara ve Semerkant bölgelerine Rabbi Yosef ve Haham Yosef Maimon adındaki “Emissarlar” gitmişti. Bu özel görevlilerin temel amacı, Buhara ve çevresinde yaşayan Yahudi nüfusun dini inançları­nı güçlendirerek, zamanı gelince Filistin’e göç etmelerini sağlamaktı.</p>
<p>Bölgeye gönderilen Emissarlar sayesinde, zengin Yahudilerin Filistin’deki soydaşlarına yardım etmeleri temin edilmiş, cemaat arasında bir İsrail Devleti kurma fikri canlı tutulmuştu. Özellikle Buhara’ya gönderilen Haham Yosef Maimon, buradaki Yahudi ce­maati arasında yarım yüzyıl gibi uzun bir süre kalarak, onların dini ve milli kimliğinin korunması ve geliştirmesi için büyük gayret gös­termiş, Rus Yahudi cemaatleriyle Buhara Yahudileri’ni yakınlaştır­mayı başarmıştı. Emissär Yosef Maimon, ömrünün sonlarına doğru ise, onlara tek bir hedef göstermişti: Bütün Yahudilerin anavatan’ olarak gördüğü Filistin topraklarına göç etmelerini..(26)</p>
<p>Siyonizmin olduğu gibi, İngiltere’nin de Orta Asya coğrafyası üzerinde farklı planlan vardı. Büyük devletlerin birbirlerine karşı hakimiyet mücadelesi verdiği bu dönemde; İngilizler Rusya’nın sıcak denizlere doğru genişlemesine şiddetle karşıydı. Bu nedenle kozmo­polit bir nüfusa sahip olan Rusya’da, etnik kimlik temelinde bir milli­yetçilik akımı oluşturarak, Rusları kendi iç meseleleriyle baş başa bı­rakmak gerekiyordu. Bu strateji çerçevesinde, Orta Asya’da yaşayan Türkler ve Yahudiler önemli birer kilometre taşlarıydı.</p>
<p>Dolayısıyla planın işleyebilmesi ve istihbarat akışının sağlanma­sı için Ingilizler; Orta Asya bölgesine ‘diplomat’ Charles Stoddart, ‘kaşif Arthur Conolly ve ‘misyoner’ Joseph Wolff isimli ajanlarını göndermişti.(27) Her ne kadar bu kişilerin kullandıkları etiketler dip­lomat, kaşif ve misyoner olsa da, onlar İngiltere devleti adına çalışan kıdemli ajanlardı. Mesela İngilizlerin Buhara’ya gönderdiği üç kişi­den Charles Stoddart ve Arthur Conolly, İngiltere ordusunda görev yapan istihbarat subaylarıydı. Nitekim ikisi de ajan olduğu tespit edi­lince, Buhara’da idam edilmişlerdi.</p>
<p>İngiltere’nin bölgeye gönderdiği üçüncü kişi ise, çok daha ilginçti. Yahudi asıllı Joseph Wolff, sözde bir Hıristiyan misyonerdi. Yahudi olmasına rağmen, Hıristiyanlığı en ince detaylarına kadar biliyordu. Deneyimli bir papazdı. 1821 yılında İngiltere hesabına Doğuya baş­lattığı misyonerlik ziyaretlerinde; Mısır, Sina, Kudüs, Halep, Mezo­potamya, İran, Gürcistan ve Kırım’ı dolaşarak beş yıl sonra yeniden İngiltere’ye dönmüştü. Bu seyahatlerle de yetinmeyen Joseph Wolff, “kayıp İsrail kabilelerini” aramak için 1828 yılında yeniden yollara düştü. Mısır, Yemen, Etiyopya, Malta, Anadolu, Ermenistan, Afga­nistan&#8230; Joseph Wolff’un son görevi, Orta Asya bölgesiydi. 1843 yılında geri dönmeyen iki İngiliz casusun akıbetini araştırmak ve istihbarat toplamak için Buhara’ya gitmişti.</p>
<p>Şimdi biz yeniden Arminius Vambery’ye dönelim. Sıcak denizle­re inmemesi için İngilizler tarafından gözetim altında tutulan Rusya, Siyonizm için de büyük öneme sahipti. Zira bu dönemde Rusya topraklarında yaşayan Yahudi nüfusa yönelik baskılar artmıştı. Üstelik Yusuf Basalel’in “Yahudi Tarihi” isimli kitabına göre, bu bölgede ya­şayan beş milyona yakın Yahudi nüfus vardı. Bütün bu veriler göz önüne alındığında, bölgeye gönderilecek en isabetli oryantalist, Ar­minius Vambery’den başkası olamazdı. O da Joseph Wolff gibi hem Yahudi geleneklerine sıkı sıkıya bağlı, hem de Hıristiyanlığı detayla­rıyla bilen deneyimli bir papazdı.</p>
<p>Şüphesiz Vambery’nin bölgeye gitmesinin birden çok nedeni vardı, öncelikli hedef; Rus topraklarında yaşayan Yahudileri Filistin topraklarına göçe ikna etmek ve göç yollarını belirlemekti. Nitekim Vambery’nin Orta Asya gezisinden 1910 yılına gelinceye kadar, böl­geden Filistin topraklarına göç eden Yahudi sayısı iki milyonu aşaçaktı. Bir başka amaç, Rus coğrafyasında yaşayan Türkler arasında bir Türkçülük’ akımı başlatarak, Rusya topraklarında “milliyetçilik dalgası” yaratmaktı. Nitekim bu proje de zamanla hayata geçirilecek 1905 Devrimi’ne karışan ihtilalciler Türkiye’ye kaçarak ‘Türkçülük’ akımının öncüleri olacaktı.</p>
<p>‘Şarkiyatçılık’ adı altında Türk kültür ve ırkına ilgi duyanlar, aynı zamanda Türk muhalif hareketlerini de destekleyip yönlendiren ki­şilerdi. Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyeleriyle yakın ilişkiler kuran(28) Vambery, Londra’nın karanlık labirentlerinde buluştuğu muhalefet­le birlikte Osmanlı’nın kötü gidişatına çareler(!) arıyordu. Vambery, Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyeleriyle ülke meselelerini nasıl konuş­tuklarını ise alaylı bir şekilde şöyle anlatacaktı: “Bu efendilerle ül­kenin toplumsal, siyasal ve dinsel meselelerini saatlerce tartışırdım. Gündüz konuşmalarının havası ılımlı, hatta uykulu gibi olur, fakat akşam üzeri rakı şişeleri heyecanları kabartınca hava canlanırdı. Sa­yın efendilerin gözleri parlar, paşaların eylemlerini ve kusurlarını eleştirmeleri sertleşirdi”(29) Şimdi bütün bunlar göz önüne alındığın­da, Arminius Vambery’nin konağında ilk sohbetleri yaptığı Hüseyin Daim Paşanın ilk darbe girişimine katılması ve Vambery ile arasın­dan su sızmayan Mithat Paşanın da 1876 Darbesinin mimarı olması gerçekten birer tesadüf müydü?</p>
<p>Vambery’nin İttihat ve Terakki Cemiyetiyle de sıkı ilişkileri var­dı. İngiltere hesabına casusluk yaptığı dönemde, İngiltere hüküme­tinin İttihatçılara destek vermesi için İngiltere Dışişleri Bakanlığına birkaç kez rapor yazmıştı. Ayrıca İttihat ve Terakkinin kurucuların­dan Abdullah Cevdet ile olan yakın dostluğunu bilmeyen yoktu. Öy- leki Abdullah Cevdet, Viyana’da buluştuğu Vambery ve Siyonizmin kurucusu Herzl İkilisine, Sultan Abdülhamide karşı ortak suikast yapma teklifinde bulunacak kadar kendilerine yakınlık duyuyordu.</p>
<p>Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelerek Türklerin ve Arapların İs­lamiyet öncesi kültürleri üzerine çalışan oryantalistlerin, birbirlerini yalandan tanıması ve hemen hepsinin de Yahudi kökenli olmaları el­bette bir tesadüf olamazdı. Osmanlı coğrafyasına “şarkiyatçı” olarak gelen bu özel görevliler, bir yandan Filistin topraklarına yapılacak Yahudi göçlerini organize ederken, diğer yandan da İsrail devletinin kurulabilmesi için Osmanlı İmparatorluğunun altım oymakla meş­guldüler. Nitekim MOSSAD Eski Direktörü ve İsrail Ulusal Güven­lik Kurulu Sekreteri Efraim Halevy, Londra’da 8 Kasım 2009 tarihin­de “İsrail İstihbaratı Tarihi” üzerine yapmış olduğu konuşmasında» Arminius Vambery’nin “Siyonizmin İlk Casusu” olduğunu açıkça itiraf edecekti..</p>
<p>Murat Akan &#8211; Üst Akıl,Hayat yay.,syf:143-160</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1- Dr. Galip Baldıran, Pierre Lotinin Aziyade’sinde Osmanlı Başkentine Tarihsel Bir Bakış, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi c.17, Sayı:l, s. 23.<br />
2- Prof. Dr. Rıza Filizok,Milli Edebiyat Dönemini, Hazırlayan Tarihi ve Kültürel Olgulara Genel Bir Bakış, www.ege-edebiyat.org.<br />
3- Bernard Lewis, The Pro-îslamic Jews, Islam in History, Chicago 1973, s. 144.<br />
4- Niyazi Berkes, The Development Of Secularizm in Turkey, London 1998, s.314.<br />
5- Jewish Encyclopedia, c.3, s. 492.<br />
6- Cemil Meriç, Cogito, 2002, Sayı: 32, s. 291-313.<br />
7- Ali Engin Oba, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, İnge Kitabevi Yayıncı­lık, 1995, s. 124.<br />
8- Encyclopaedia Of The Social Seciences, c.15, s. 225.<br />
9- Mim Kemal Öke, Vambery: Belgelerle Bir Casusun Yaşam Öyküsü, Bilge Yayınları, İstanbul, 1985, s.57.<br />
10- Paul Dumont, La Turquie Dans les Archives du Grand Orient de France, Strasbourg, 1980, s. 171.<br />
11- Irene MelikofF, L’Ordre des Bektachis Apres 1826, TURCICA, 1983, s. 155-178.<br />
12- Eric Hosbawm, Tarih Üzerine, Çev: Osman Akmhay, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1999, s.9.<br />
13- Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, Çev: Ali Berktay, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1998, s. 21.<br />
14- Cemil Meriç ile Söyleşi Cogito, sayı: 32, 2002.<br />
15- Taner Timur, Osmanlı Kimliği, Hil Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1994, s. 137.<br />
Bölüm Dipnotları 453<br />
j5_ Orhan Gökdemir, Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Gi­riş, Fabrika Dergisi, Aralık, 2005, s. 9.<br />
¡7- Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı: 5.<br />
18- İbrahim Şirin, Osmanlıda Tarihin Anlam Arayışı, Ankara Üniversite­si Osmanlı Tarih araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, Sayı: 11, Ankara, 2000.<br />
19- Namık Kemal, Vatan Yahut Silistre, Haz: Sebahaddin Çağın, İzmir, 1996. s. 32.<br />
20- Münevver Sofuoğlu, Atatürkü Etkileyen Düşünürler ve Kitaplar, ana- lizmerkezi.com, 27.07.2010.<br />
21- Baki Öz, Îttihat-Terakki ve Bektaşiler, Can Yayınları, s.42. Ayrıca ba­kınız: Ebüzziya Tevfık, Yeni Osmanlılar Tarihi, s. 75-76.<br />
22- Abdulhak Şinasi Hisar, Geçmiş Zaman Fıkraları, Hilmi Kitabevi, İs­tanbul ,1958, s.154.<br />
23- İbnül Emin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1930, c.II, s. 929.<br />
24- Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, Cumhuriyet Kitap­ları, İstanbul, 2010, s.78.<br />
25- Tehodor Herrzl, The Complete Diaries of Iheodor Heriz, C.2, 1960, s. 1100.<br />
26- Alanna E. Cooper, Negotiating Identity in the Context of Diaspora, Dispersion and Reunion: The Bukharan Jews and Jewish Peopleood, Co­lumbia University, Basılmamış Doktora Tezi, 2000, s. 285-290.<br />
27- A.g.e, s. 10.<br />
28- Paul Fesch, Constantinople Aux Derniers Jours dAbdülhamid, Paris Librairie des Sciences Politiques et Sociales Marcel Rivière, Paris, 1907, s. 323.<br />
29- Arminius Vambery, Freiheiheitliche Bestrebungen im Moslemischen Asien, Deutsche Rundschau, Berlin 1893, Sayı: 77, s. 64 &#8211; 65.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ust-aklin-degismeyen-oyunu-bol-parcala-yut/">Üst Aklın Değişmeyen Oyunu: Böl, Parçala, Yut…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ust-aklin-degismeyen-oyunu-bol-parcala-yut/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman,2.Abdulhamid&#8217;in Değil,İstibdadın Muhalifidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman2-abdulhamidin-degilistibdadin-muhalifidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman2-abdulhamidin-degilistibdadin-muhalifidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 May 2017 21:13:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdülhamid ve Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Akgündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman 2.Abdülhamid'in Değil İstibdadın Muhalifidir]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman 2.Abdülhamid'in Muhalifi miydi?]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman'ın Eski Eserlerinde 2.Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman'ın Hatıralarında 2.Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman'ın Yeni Eserlerinde 2.Abdülhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15693</guid>

					<description><![CDATA[<p>2.4 SULTAN 2. ABDÜLHAMİD ZAMANI BİR“DEVR-İ İSTİBDÂD&#8221; MI? Sultan II. Abdülhamid devrine devr-i istibdâd adını verenleri iki gruba ayırmak gerekmektedir; Birinci grup, onun muhâlifi olan İttihâdcılardır; ikinci grup ise, onun cüz&#8217;i istibdâdını tenkid eden ulemâdır. Ancak Sultan Abdülhamid, tarihin kanûnlarına uyarak, Osmanlı Devleti&#8217;ni yıkılmaktan ve parçalanmaktan kurtarmak için, Bedîüzzaman’ın yerinde ifadesiyle, “mec­burî, cüz&#8217;î ve yanlış [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman2-abdulhamidin-degilistibdadin-muhalifidir/">Bediüzzaman,2.Abdulhamid’in Değil,İstibdadın Muhalifidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bediuzzaman2-abdulhamidin-degilistibdadin-muhalifidir/arsiv-belgeleri-isiginda-sultan-ii-abdulhamid-ve-bediuzzaman-446-23-b/" rel="attachment wp-att-15694"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15694" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/arsiv-belgeleri-isiginda-sultan-ii-abdulhamid-ve-bediuzzaman-446-23-B.jpg" alt="" width="215" height="317" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/arsiv-belgeleri-isiginda-sultan-ii-abdulhamid-ve-bediuzzaman-446-23-B.jpg 339w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/arsiv-belgeleri-isiginda-sultan-ii-abdulhamid-ve-bediuzzaman-446-23-B-203x300.jpg 203w" sizes="(max-width: 215px) 100vw, 215px" /></a></p>
<p><strong>2.4 SULTAN 2. ABDÜLHAMİD ZAMANI BİR“DEVR-İ İSTİBDÂD&#8221; MI?</strong></p>
<p>Sultan II. Abdülhamid devrine devr-i istibdâd adını verenleri iki gruba ayırmak gerekmektedir; Birinci grup, onun muhâlifi olan İttihâdcılardır; ikinci grup ise, onun cüz&#8217;i istibdâdını tenkid eden ulemâdır. Ancak Sultan Abdülhamid, tarihin kanûnlarına uyarak, Osmanlı Devleti&#8217;ni yıkılmaktan ve parçalanmaktan kurtarmak için, Bedîüzzaman’ın yerinde ifadesiyle, “mec­burî, cüz&#8217;î ve yanlış olarak tamamen kendisine isnâd olunan hafif istibdâd“a mecbur kalmıştır. 30 yıl devam eden ve dünyanın muazzam bir parçası üze­rinde hâkim olan bu şahsî idârenin özellikleri nelerdir?</p>
<p>Evvela, yanlış anlaşılan bir hususun altını çizmemiz gerekmektedir. Eğer Abdülhamid&#8217;in hükümetlerinin ve devlet ricâlinin yaptığı bir istibdâd varsa, bunu, dünyadaki baskı idâreleri ile ve özellikle de İttihâd ve Terakkî Partisi- nin uyguladığı oligarşik istibdâd ile kıyaslamak mümkün değildir. Zira batıda istibdâd deyince, bir şahsın veya grubun yargı, yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplaması manası anlaşılır. Hâlbuki II. Abdülhamid devrinde, yargı tamamen şer&#8217;î hükümler çerçevesinde ve kadılar veya hâkimler tarafından yürütülmüştür. En çok tenkid edilen Yıldız Mahkemesi meselesi, ayrıca tedkik olunmalıdır.</p>
<p>Yasama ise, 1876&#8217;da Kanûn-ı Esâsi kabul edilmeden evvelki gibi, Tanzîmât devrinin temel özelliği olan Meclisler eliyle yürümüştür. Hatta bazı hukukçular, tamamen ehliyetsiz kişilerden oluşan Meclis yerine, hukuk­çuların teşkil ettiği bu tarz meclisleri tercih etmektedirler. Gerçekten de bu dönemde yasama gücü, Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye ve Şûrây-ı Devlet tarafından kullanılmıştır. Bazan Meclis-i Vükelâ ve kurulan Meclis-i Mahsûslar da bunlara yardımcı olmuşlardır. O zaman geriye sadece yürütme gücü kalmıştır. II. Ab­dülhamid&#8217;in yürütme gücünü, kendi kontrolündeki Meclis-i Vükelâ ve özel­likle de devleti korumak için kurduğu Hafiye Teşkilâtı ile birlikte yürüttüğü doğrudur. Ayrıca sadrazamı ve nazırları, kimseye danışmadan azil ve nasb etmesi, yürütmedeki tek güce misâl olarak verilebilir. Bu noktada, Meclis-i Meşveret usûlüne riayet etmediği için, bazı İslâm âlimleri de onun zamanın­daki icrâatlara istibdâd yaftasını vurmuşlardır. Netice olarak, Abdülhamid&#8217;in devrini, bütün hak ve hürriyetleri askıya alan bir baskı rejimi manasında is­tibdâd devri diye vasıflandırmak mümkün değildir.</p>
<p><strong>İkinci olarak,</strong> Sultan Abdülhamid, 30 yıl devam ettirdiği bu idâreyi kaba kuvvete dayandırmamıştır. Onu istibdâd ile suçlayan İttihâdcılar, asıl kendi­leri kaba kuvvetle istibdâd idâresini sistematik hale getirmişlerdir. Elbette ki Osmanlı zâbıtası denilen polis iş başında olmuştur; hafiye tabir edilen istihbârât elemanları işe karışmıştır; ancak II. Abdülhamid, orduyu iç siyâsette asla kullanmamıştır ve en önemlisi de muhâlifleri için sürgün cezasından başka bir yola başvurmamıştır. Orduyu sadece devlete isyan eden isyancılara karşı (Ermeniler gibi) kullanmıştır. İç siyâsette orduyu kullanmak, İttihâdcılar&#8217;ın marifetidir.</p>
<p><strong>Üçüncü olarak,</strong> Sultan Abdülhamid, şahsî idâresini devam ettirmek için, asla idam cezasına ve su-i kasd sistemine başvurmamıştır. En azılı muhâliflerini bile, nâdiren ve hafif hapis cezaları ile susturmak yoluna gitmiştir. Siyasi olan bütün hapis cezaları, kısa bir müddet sonra, mecburî ikamete çevril­miştir.</p>
<p><strong>Dördüncü olarak,</strong> Sultan Abdülhamid&#8217;in şahsî idâresini devam ettiren tek unsur, müstakim bir hayat yaşaması sebebiyle halk nazarında velî kabul edi­lerek itibar edilmesi ve bütün dünya Müslümanlarının Halîfesi ünvanıyla çok büyük bir prestije sahip olmasıdır. Saltanat itibariyle 30 milyonu ve Osmanlı Devleti&#8217;ni temsil eden Abdülhamid, hilâfet itibariyle de 300 milyonluk bütün İslâm âlemini temsil ediyordu. Abdülhamid&#8217;in hilâfet ve ittihâd-ı İslâmî kul­lanmaktaki dehası, dostları ve düşmanları tarafından kabul edilen müstesna bir özelliğidir. Halîfe sıfatıyla yeryüzünde Allah&#8217;ın gölgesidir ve Müslümanla­rın en güçlü insanıdır. Düşmanları onu yıktıkları zaman, bütün İslâm âlemini yıkacaklarının farkındaydılar. Padişahlıktan düşürüldükten sonra meydana gelen olaylar, onun politikasının ne kadar gerçekçi olduğunu ispatlamak için yeterli delildir.</p>
<p><strong>Beşinci olarak,</strong> Abdülhamid, icrâdaki gücünü sonuna kadar kullanmıştır;onun zamanında imar ve ma&#8217;ârif alabildiğine ilerlemesine rağmen, basın ve yayına koyduğu sansür, devrinin mühim özelliklerindendir. Hele teşkil ettiği Hafiye Teşkilâtı, özellikle son zamanlarına doğru, can yakmaya ve lüzumsuz sürgünlere sebep oluyordu. En çok önem verdiği hususlar, birinci derecede ma&#8217;ârif ve ikinci derecede bayındırlıktır. Hatta onun muhâlifi olan Hüseyin Câhid, &#8220;İmar ile siyasi iktidar mümkün olsaydı, Abdülhamid, hayatının sonuna kadar tahtta kalırdı&#8221; demiştir. 33 yıllık saltanatı içinde, okuma yazma ortala­ma beş misli artmıştı.</p>
<p><strong>Altıncı olarak</strong>, onun şahsî İdâresinin devam etmesinin sebeplerinden biri de, halkın Abdülhamid zamanında hayatından memnun olmasıydı. Halk Devleti&#8217;n iyi yönetildiğine ve meşrû sahibinin elinde olduğuna gönülden inanıyordu. Onun için aleyhteki faaliyetler etkili olamıyordu. Enflasyon sı­fırdı. Hayat inanılmaz derecede ucuzdu. Evler çok ucuzdu. Kendisi bütün dinî vazifelerini yerine getirdiğinden, dindar halk da kendisine çok bağlıy­dı. Müslümanlar, Abdülhamid&#8217;i candan sevdikleri gibi, gayr-ı Müslimler de, onun saygın bir şahsiyet olduğuna inanıyorlardı. Çünkü dünyada açlığın ve sefilliğin hâkim olduğu bir devirde, Osmanlı vatandaşı, huzur içinde yaşıyor­du. Osmanlı ülkesinde Türklerden sonra ikinci Müslüman nüfusu teşkil eden Araplar, Sultan Abdülhamid&#8217;e âşık idiler ve kendileri de kavm-ı necîb olarak mu&#8217;âmele görüyorlardı. Müslüman Kürdler de, kendilerini Ermenilere karşı koruyan Abdülhamid için canlarını fedaya hazırlardı. Ayrıntılı bilgi isteyen­ler, Yılmaz Öztuna&#8217;nın Abdülhamid&#8217;le alakalı yazdıklarına bakabilirler.</p>
<p><strong>Yedinci olarak,</strong> Sultan Abdülhamid&#8217;in elbette ki muhâlifleri de vardı. Bunlar şunlardır:</p>
<p><strong>a)</strong>Avrupa&#8217;da tahsîl gören bazı gençler ve genç subaylardır. Buna Galata­saray Mektebi gibi seçkin okullarda okuyanları da katmak gerektir. Aleyhin­deki ilk propaganda yapanların, Rusya&#8217;dan gelen gençler, Avrupai hayat ya­şayan ailelerin çocukları, Arnavudlar gibi Türk olmayan aile çocukları olması dikkat çekmektedir.</p>
<p><strong>b)</strong>Avrupalılar, milyonlarca Hristiyan&#8217;ı pençesinde tuttuğu, hilâfet sıfa­tıyla Müslümanlar üzerindeki ma&#8217;nevî nüfuzunu kullandığı ve güttüğü dış politika ile Hristiyan Devletleri birbirine düşürdüğü için, Abdülhamid&#8217;i asla sevmiyorlardı.</p>
<p><strong>c)</strong>Filistin&#8217;i kendilerine satmadığı, Yahudiler ve Müslümanları birbirine kırdırtmadığı için de Ermeniler Abdülhamid&#8217;i sevmiyorlardı.</p>
<p><strong>d)</strong>Hicaz demiryolu ve Bağdad demiryolu ile petrol bölgelerini onların elinden alan Abdülhamid, İngilizler ve Fransızlar tarafından da asla sevilmi­yordu. Kısaca dinini ve vatanını sevenler, II. Abdülhamid&#8217;i seviyor; ama bu iki değere düşman olanlar Abdülhamid&#8217;i sevmiyorlardı.</p>
<p>Son olarak, son zamanlarda hafiye teşkilâtının olur olmaz jurnallerle bazı zulümlere girişmesi ve 30 yıldır devam eden şahsî idâre devrinin ister istemez bir nevi istibdâda dönüşmeye başlaması, Mehmed Akif ve Bedıüzzaman gibi bazı İslâm âlimlerinin de, İttihâd ve Terakki Cemiyeti&#8217;ni tasvip etmemelerine rağmen, Abdülhamid&#8217;e bazı ikazlarda bulunduklarını ve hatta hürriyet-i şer&#8217;iyyenin ilânı için bazı yazılar kaleme aldıklarını da burada kay­detmeliyiz. Kısaca Saray&#8217;da Hünkâr, halk arasında Padişah, resmen Hâkân, İslâm âleminde Halîfe-i Rûy-ı Zemin ve Emîr&#8217;ül-Mü&#8217;minîn olan II. Abdülhamid, nev&#8217;i şahsına münhasır bir idâre tarzı kurmuştu.(1)</p>
<p><strong>2.5 BEDÎÜZZAMAN II. ABDÜLHAMİD&#8217;E MU&#8217;ÂRIZ VE MUHÂLİF Mİ?</strong></p>
<p>Bu iddia sahipleri,(2) Bedîüzzaman ve Mehmed Âkif gibi İslâm âlimlerinin meşrû dairedeki hürriyet ve meşrûtiyeti istemeleri ile Abdülhamid düşmanlığını birbirine karıştırmışlardır. Elbette ki o dönemin çok mühim simaları, özellikle Hafiye Teşkilâtının son zamanlardaki baskı idâresini ten- kid etmişler ve Abdülhamid&#8217;in kurduğu hükümetlerin, bazan istibdâd dene­bilecek faaliyetlerini tenkid eylemişlerdir. Ancak Abdülhamid&#8217;in de Devleti&#8217;n devamını sağlamak için yürüttüğü şahsî idâre sistemini, her yönüyle meclis-i şûrâ esaslarına uygundur demek mümkün değildir.(3)</p>
<p>Bedıüzzaman ile diğer alimler arasında muhalefet şeklinde de önemli farklar bulunduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu farkları iki noktada top­lamak mümkündür:</p>
<p><strong>Birinci Nokta:</strong> Bedîüzzaman Abdülhamid&#8217;i belli noktalarda tenkid etse bile, İttihad ve Terakki Hükümetinin onu devirdikten sonra zamanın âlim­lerinin aleyhinde sürdürdükleri iftira kampanyasına asla katılmamıştır. Me­sela Şeyhülislâmlığın resmi yayın organı gibi olan Beyân&#8217;ül-Hakk’da Mustafa Sabriler, Sebilürreşad’da Mehmed Akifler ve benzeri âlimler aleyhte yazılara ve Abdülhamid devrini karalamaya devam ederken, Bedîüzzaman asla bun­lara katılmamıştır. İsteyenler bu dergiye müracaat edebilir ve bazı makalele­ri okuyabilirler.</p>
<p><strong>İkinci Nokta:</strong> II. Abdülhamid&#8217;i tenkid eden Mehmed Akif ve Abdülaziz Çaviş gibi zatlar, Mısır&#8217;daki Muhammed Abduh ve benzeri şahsiyetlerin moder­nist ve reformist yaklaşımlarının tesiri altına girmişlerdir ve Osmanlı Devleti içinde onların tercümanı gibi davranmışlardır. Ancak Bedîüzzaman bu tür fikirlere karşı Ehl-i Sünnet&#8217;in düsturlarını müdafaadan asla vaz geçmemiştir. Bütün bu dediklerimizin delilleri, Beyân&#8217;ül-Hak, Sebil&#8217;ür-Reşâd gibi dergiler­de yayınlanan makalelerde görülebilir.</p>
<p>Özellikle Bedîüzzaman ile ilgili iddialara gelince, Bedîüzzaman-Abdülhamid münasebetlerini kısaca özetlemekte yarar vardır:</p>
<p>1907&#8217;de İstanbul&#8217;a gelen Bedîüzzaman, Meşrûtiyet&#8217;in ilânından evvel söylediği bir nutkunda, Sultan Abdülhamid&#8217;i, &#8220;Yaşasın yaralan tedavi et­mek fikrinde olan Halîfe-i Peygamberi&#8221; diye vasıflandırmaktadır. 1909 Mart&#8217;ında kaleme aldığı bir makalede ise, ona şu tavsiyelerde bulunmaktadır</p>
<p>&#8216;<em>&#8216;Ömrünün zekâtını Ömer bin Abdül</em><em>aziz gibi sarf et. Ta ki, biatin manası gerçekleşsin. Meşrutiyet&#8217;i kansız kabul ettiğin gibi, Yıldız&#8217;ı da mahbûb-ı kulûb eyle. Îstibdâd, kalb-i memalik olan İstanbul’da kan bırakmadığından hüsn-ü niyeti göster. Pür-şefkat ile meşrûtiyeti kansız kabul ettiğin gibi; menfur olmuş Yıldızı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebaniler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkikîn-i ulemâyı doldurmak ve Yıldızı Dâr&#8217;ül-Fünûn gibi etmek&#8230;</em></p>
<p><em>Ve ulûm-u İslâmiye&#8217;yi ihya etmek ve meşîhat-ı İslâmiye&#8217;yi ve Hilâfeti, mevki-i hakikisine is&#8217;ad etmek&#8230; Ve milletin kalb hastalığı olan za&#8217;f-ı diyanet ve baş has­talığı olan cehaleti, servet ve iktidarınla tedavi etmekle Yıldızı Süreyya kadar i’lâ et. Tâ Hânedân-ı Osmanî ol burc-u hilâfette pertev-nisâr-ı adâlet olabilsin.</em></p>
<p><em>Hem de havaîc-i zaruriyeye iktisad et Tâ alıştırılmış olan isrâfa iktidarı olma­yan biçare millet de iktida etsin. Madem ki, Îmâmsın!,..</em>”.(4)</p>
<p>Bedîüzzaman&#8217;a göre, Abdülhamid zamanında yapılan bütün istibdâdlar onun şahsına verilmemelidir. Maalesef İttihâdcılar bunu yapmıştır. Zira o şefkatli bir Sultandır. Başka bir eserinde de, Abdülhamid&#8217;in şahsî idaresini anlatırken, &#8220;Abdülhamid&#8217;in mecbur olduğu istibdâd&#8221; ifadesini kullanmaktadır. Namık Kemâl’in Abdülhamid&#8217;i tenkid ettiği Hürriyet Kasidesi&#8217;ni değerlendi­ren Bedîüzzaman, Tek Partili yılların idâresini kasdederek, meseleyi bütün yönleriyle gözler önüne sermektedir:</p>
<p>“<em>Şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya layık iken, o tokada müstehak olmayan, gayet mühim bir zatın (yani Abdülhamid&#8217;in) yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün:</em></p>
<p><em>Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhây-ı hürriyet</em><br />
<em>Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyyetten.</em>’’(5)</p>
<p>1952 yılında bazı kimseler, Bedîüzzaman&#8217;ın sanki İttihâdcıları destekle­yerek Sultan Abdülhamid&#8217;e muhâlif olduğu iddialarını yaymaya başlayınca, talebelerine kaleme aldırdığı Lâhika Mektubunda meseleyi bütün yönleriyle açıklamaktadır Lahikanın önce özetini ve sonra da tamamını aktaracağız:</p>
<p><strong>“1)</strong> Bir adamın kusuru ile başkası mes&#8217;ul olamaz. Dolayısıyla Abdülhamid&#8217;in hükümetlerinin hataları ona verilemez.</p>
<p><strong>2)</strong> Bedîüzzaman, II. Meşrû­tiyetin başında, hürriyet-i şer&#8217;iyyeyi teşvik etmiş, bazı siyasi muhaliflerinin istibdâd adını verdikleri, Abdülhamid idâresi için de, “mecburi, cüz&#8217;î ve ha­fif istibdâd”, İttihâdcılar&#8217;ın zulmu için ise, &#8220;pek şiddetli külli istibdâd&#8221; tabir­lerini kullanmıştır. Şu cümlesi meşhûrdur: &#8220;Eğer meşrûtiyet, İttihâdcılar&#8217;ın istibdâdından ibaret ise ve Şerî&#8217;ata muhâlif hareket demek ise, bütün dünya şâhid olsun ki, ben mürteciyim.&#8221;</p>
<p><strong>3)</strong> Hürriyet, İslâmî terbiye ile terbiye olun­mazsa, çok şiddetli bir istibdâda dönüşeceğini haykırmıştır ve maalesef öyle de olmuştur.</p>
<p><strong>4)</strong> Abdülhamid&#8217;in yabancı düşmanlara karşı gösterdiği dehası, İslâm âleminin tam bir halîfesi olması, Şark Vilâyetleri&#8217;ni Hamîdiye Alayları ve İslâm kardeşliği ile Ermenilere karşı koruması; İslâm&#8217;ın bütün hükümle­rini hayatında yaşaması ve Yıldız Sarayında ma&#8217;nevî şeyhini eksik etmemesi sebepleriyle bir velî olduğunu açıkça ifade etmiştir.</p>
<p><strong>5)</strong> Ancak insan hatasız olmayacağından, onun da bazı hataları olduğunu ve ancak bu hataların mec­buriyet altında işlenen hatalar bulunduğunu açıkça beyân eylemiştir.(6)</p>
<p>Şimdi de tam metni verelim:</p>
<p><strong>SULTAN ABDÜLHAMİD HAKKINDA BİR BEYAN</strong></p>
<p>“Bir muallim kardaşımız, Sultan Hamid&#8217;in hakkında Üstâdımızın Hürri­yet başında söylediği nutuklarda, Sultan Hamid&#8217;e hücum etmiş ve o kıymet­tar padişahın kıymetini takdir etmemiş gibi bir şüphe gelmiş.</p>
<p><strong>Elcevap:</strong> Biz Üstâdımızdan aldığımız hakikat-i hal ile cevap veriyoruz.</p>
<p><strong>Elcevap:</strong> Üstâdımızın bütün hayatındaki birinci düsturu ,Kur&#8217;an-ı Hakimin bir kânun-u esâsisidir ki: “ Bir adamın cinâyetiyle başkası mesul ol­amaz&#8221; kâide-i Kur&#8217;âniyesi ile, &#8220;O padişahın zamanındaki hükümetin hatâları ona verilmez&#8221; diye dâimâ hayatında ona hüsn-ü zan etmiş, onun bâzı zaman mecburiyetle ettiği kusurları da, onun muârızlarına karşı da tevile çalışmış.</p>
<p><strong>Saniyen:</strong> Üstâdımız, Hürriyetin başında bütün kuvvetiyle şeriat daire­sindeki hürriyet-i şer&#8217;iyeyi senâ etmiş, nutukları ile halkları o hürriyete dâvet etmiş ve hürriyet-i şer&#8217;iyeye muhâlif olanlara demiş ki:</p>
<p>&#8221; Eğer şeriat dairesinde olmazsa, istibdat nâmını verdiğiniz, bir şahsın mecburi, cüz&#8217;i ve hafif istibdâdı, pek şiddetli bir istibdâd-ı külli olup inkısam edecek. Herkes ,bir nevi müstebit olur. İstibdâd-ı, mutlak çıkar. Binler istib- dad hükmüne dönecek, yani,hürriyet ölecek ,bir istibdâd-ı mutlak çıkacak.”</p>
<p>Hattâ, bu meselede Üstâdımız, idam için kurulan Divân-ı Harb-i Örfi&#8217;de demiş ki: &#8220;Eğer meşrûtiyet, İttihatçıların istibdâdından ibâret ise veya hilâf-ı Şeriat hareket ise, bütün dünya şâhit olsun ki, ben mürteciyim.&#8221;</p>
<p><strong>Sâlisen:</strong> Üstâdımız, o zamanda bir hiss-i kable&#8217;l-vukû nevinde şimdiki âlem-i İslâmın ecnebi istibdâdından kurtulması ve bir Cemâhir-i Müttefika-i İslâmiye tarzında tezâhüre başlamasını tasavvur etmiş, ümit etmiş , hisset­miş ve bütün kuvvetiyle bağırmış, hürriyet-i şer&#8217;iyeyi takdir etmiş. O zaman­ki hutbelerinde demiş ki: &#8220;Hürriyet, terbiye-i İslâmiye ile olmazsa, ölecek; bir istibdâd-ı mutlak,yerine çıkacak.”</p>
<p><strong>Râbian:</strong> Üstâdımızdan hem işitmiş, hem hâlinden anlamışız ki, ecnebil­erin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve kanaat; husûsan âlem-i İslâmın kısm-ı âzaminin halifesi olmak; hem, biçare vilâyât-ı Şarki- yenin bedevi aşâirini Hamidiye Alayları ile en yüksek bir derece-i askeriye ve medeniyeye onları sevk etmesi,Hamidiye Camiinde her Cuma günü bu­lunması , şeâir-i İslâmiyeye elden geldiği kadar mürâât etmesi, daima Yıldız dairesinde mânevi üstâdı kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi, çok hasenâtı için ,Üstâdımız, bütün hayatında onun padişahlar içinde bir nevi veli hük­müne geçtiğini kanaat etmişti.</p>
<p>Muhsin-Ziyâ 1953, Fatih/İstanbul&#8221;(7)</p>
<p>O halde başta Bedîüzzaman ve Mehmed Âkif olmak üzere, büyük İslâm âlimlerinin Abdülhamid&#8217;e muhâlif oldukları ve hatta aleyhindeki hal’ fetvasini hazırladıkları şeklindeki iddialar doğru değildir. Fetvayı zamanın Fetvâ Emîni Hacı Nuri Efendi imzalamamıştır; ancak maalesef İttihâdcılar&#8217;ın kuk­lası haline gelen Şeyhül-İslâm Mehmed Ziyâuddin Efendi imzalamıştır. Bu fetvâdaki hal&#8217; gerekçeleri tamamen iftiradır. Zira Sultan Abdülhamid&#8217;in 31 Mart Vak&#8217;asına sebep olduğu zikredilmiştir ki, tamamen yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Dini kitapları yaktırdığı iddia edilmiştir ki, tam bir iftiradır; zira en çok dinî kitap onun zamanında basılmıştır. Devlet hâzinesini isrâf ettiği söylenmektedir ki, Abdülhamid gibi dindar bir Padişah&#8217;a bunu isnâd etmeye şeytan bile yaklaşmaz. Zâlim olduğu ileri sürülmüştür ki, iktidarı boyunca idam cezasını uygulamadığı herkesin malumudur.(8)</p>
<p>Dilekçede görüldüğü gibi, Bedîüzzaman, Şark Vilâyetleri&#8217;ne ma&#8217;ârifi gö­türmek istemesiyle, pek çok faidelerin yanında, Osmanlı Devleti&#8217;nde karışık­lığı önlemek ve âşâ&#8217;irin birbirine karşı sarf ederek kırıp bitirdikleri büyük kuvveti toplattırıp Hükûmeti&#8217;n eline vermekle, dış düşmanlara karşı o kuv­veti kullanmak ve neticesinde hal-i hazırdaki vahşet ve cehâletleri ile birlik­te, medeniyet ve ma&#8217;ârife kabiliyetli bir millet olduklarını, lâkin fıtratlarında mevcud bu kabiliyet ve isti&#8217;dat ma&#8217;denini ma&#8217;ârif ile işletmekle o muazzam netice elde edilebileceğini ve o zaman bu milletin adâlete nasıl istihkak kesbedeceğinin bilineceğini söylüyor. Fakat yukarıda belirtildiği üzere, Mâbeyn paşaları bu maksad ve neticeleri göremiyerek veya görmezlikten gelerek, di­lekçesinde gösterilen o muazzam hizmeti nazarı ehemmiyete almıyor. Lâkin buna rağmen Bedîüzzaman&#8217;ın ümidi kırılmıyor. İnkisar-ı hayale uğramıyor. Yine aynı maksad üzerinde çalışmasına devam ediyor.</p>
<p><strong>2.6 BEDÎÜZZAMAN&#8217;IN ESKİ ESERLERİ, YENİ ESERLERİ VE HATIRALARINDA II. ABDÜLHAMİD İLE İLGİLİ TESBİTLERİ</strong></p>
<p>Bu mesele belli mihraklar tarafından çok tahrif edildiği ve kaşındığı için konuyu, bütün yönleriyle ele almak istiyoruz:</p>
<p><strong>2.6.1 BEDÎÜZZAMAN&#8217;IN ESKİ ESERLERİNDE II. ABDÜLHAMİD</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Meşrûtiyetin ilânının ilk günlerinde söylediği nutkunun son bölü­münde: “Yaşasın yaraları tedavî etmek fikrinde olan Halîfe-i Peygamber“(9) de­mek suretiyle, onun şahsiyet ve makâmının ne olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>2-</strong> 23 Mart 1909&#8217;da Volkan gazetesinde yayınlanan &#8220;Dağ meyvesi acı da olsa devadır.&#8221; başlıklı makalesinin yedinci maddesinde:</p>
<p><em>&#8221;Hilâfete dair bir rû&#8217;yadır. Âlem-i menamda Padişah&#8217;ı (Sultan Abdülhamid’i) gördüm, dedim: Sen zekât&#8217;ül-ömrü, Ömer-i Sânî (Ömer bin Abdülaziz) mesleğinde sarfet! Tâ ki, Meşrûtiyet riyâsetine lâzım ve bi&#8217;atın ma&#8217;nâsı olan teveccüh-ü umûmiyeyi kazanasın!</em></p>
<p><em>Padişah dedi: &#8220;Ben onun yolunda gideyim. Siz de ol zaman ehlini taklid ede­biliyor musunuz?.. Bir de sizde, onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk&#8230;&#8221;</em></p>
<p><em>Ben dedim: Bizdeki tenbih-i efkâr-ı umûmî ve tekmil-i mebâdî ve vesâ&#8217;it ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla, hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlub olan adalet ve terakkiyi intaç edebiliyoruz. Düvel-i ecnebiyenin adâleti bunu ispat eder.</em></p>
<p><em>O dedi: Nasıl yapacağım?</em></p>
<p><em>Dedim: îstibdâd, kalb-i memalik olan İstanbul&#8217;da kan bırakmadığından, hüsn-ü niyeti göster. Pür-şefkat ile Meşrûtiyet&#8217;i kansız kabul ettiğin gibi, menfur olmuş Yıldız&#8217;ı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebaniler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkıkîn-i ulemayı doldurmak ve yıldız’ı darülfünûn gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti mevki-i hakikisine is’ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za’f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti servet ve iktidarınla tedavi etmekle yıldız’ı süreyya kadar âlâ et. Tâ hanedan-ı osmanî ol burc-u hilâfette pertevnisar-ı adalet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeye iktisad et, tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin. MADEM Kİ İMAMSIN! Birden uyandım, gördüm ki; asıl bu âlem-i yakaza rü’yadır. Asıl uyanmak (uyanıklık) ve hakikat o rü’ya imiş.</em>(10)</p>
<p>İşte Bedîüzzaman Hazretleri, rüya diye tavsif ettiği ve onu gazetelerde bir çeşit açık mektub tarzında neşrettiği ve onun sonunda. &#8220;Asıl uyanıklık ve hakikat o rüya imiş&#8221; dediği makalesinde, merhûm Sultan Abdülhamid&#8217;in İslâm Halîfesi olduğunu açıklamaktadır. Ayrıca Hazret-i Osman Radiyallahü anhuya benzer bir tarzda, elinde gücü, kuvveti, askerî varken, kan dökülme­mesi için, Jön Türkler&#8217;in ve İttihâdçılar&#8217;ın Selânik&#8217;te 21 Temmuz 1908&#8217;de i&#8217;lân ettikleri anayasayı ve Manastır&#8217;da yeryer hâdiseler çıkararak, işi kuvve­te döktükleri sırada, Sultan Abdülhamid&#8217;e bağlı kuvvetler, ordu ve askerlerin başındaki yüksek rütbeli âmirler, defalarca ona yalvararak, karşı koymaları için izin istedikleri halde, sonunda 31 Mart hâdisesinde Yıldız Sarayı&#8217;nı çe­viren Hareket Ordusu&#8217;na karşı, bilhâssa onun tüfekçi başısı Arnavut Halil Bey ayaklarına kapanıp hüngür hüngür ağlayarak izin istediği halde, onun merhamet ve şefkati kan dökülmeğe rıza göstermemesini hatırlatmaktadır. Bütün bunlara rağmen, Hareket Ordusu şehri işgal ettikleri zaman, Padişah&#8217;ın Tüfekçibaşısı&#8217;nı yakalayıp, getirip onun Saray&#8217;ının bahçesinin kenarında as­mışlardır. Bu da gösteriyor ki; Bedîüzzaman&#8217;ın “Pür-şefkat ile Meşrûtiyet&#8217;i kansız kabul ettiğin gibi&#8230;&#8221; ifadesiyle bu ve buna benzer hâdiseleri ifâde et­mektedir.</p>
<p>Ayrıca, bu hakikatli rü&#8217;yanın şu paragrafında biraz daha açık ifadeyle:</p>
<p>Nefret edilen Yıldız Sarayını kalplerin sevgilisi haline getirmek için, zebani gibi olan istihbaratçılar yerine, rahmet melekleri gibi âlimleri doldur. Yıldız Sarayını üniversite haline getirmek, İslâmi ilimleri ihyâ etmek, Şeyhül-lslâmlığı ve Hilâfeti hakiki mevkiine ulaştırmak; milletin kalp hastalığı olan dindeki zafiyet ve baş hastalığı olan cehâleti, servet ve iktidarınla tedavî etmekle, yıldızı Süreyya kadar yükselt! Ta, Hânedân-ı Osmanî ol Hilâfet burcunda adâlet yıldızlarını parlatsın.(11) demek suretiyle, Osmanlı Hânedânı&#8217;nın ebedî kalması ve daima hilâfet burcunda kalarak, etrafında adâlet saçmak için Halîfeye yol gösteriyor ve irşâd ediyordu.</p>
<p><strong>3-</strong> &#8220;Kürdistan ulemâ ve meşâyıh ve rüesâ ve efradına Meşrûtiyet&#8217;e dair telkinâtıdır” başlıklı yazısında, Bedîüzzaman, Padişah Abdulhamid için şöyle diyor:</p>
<p><em>Şimdiye kadar Padişah’a iktida ettiniz fakat milletin vahşetinden dolayı, tedenni ve inkirazın mahkumu olan kuvvet ve cebri millette isti&#8217;mal lüzum gördünüz. Şimdi de Padişah yine size imâmdır, iktida ediniz ki, o ömr-ü ebe­dîye mazhar olan ma’rifet ve adâleti ile milletini idare edecek. Hasıl-ı kelam, Efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü sündüs-i adalet ve merhamete teb­dil etmiş. Siz de o eski ağalık abası yerine hulle-i adalete ve riyaset-i adilaneyi giyiniz!</em>(12)</p>
<p>Bedîüzzaman Hazretleri Padişah&#8217;a ve hilâfet-i İslâmiye cihetinden Halî­feye, şarklı vatandaşlarını, itaate, i&#8217;tidale, iktidaya davet etmekle beraber; Meşrûtiyet dönemi icabatından olan ma&#8217;rifet ve akıl yolunda yürümelerini, zulüm ve cebri bırakmalarını, milleti istihdam etmek değil, ona hizmet et­melerini tavsiye ediyor ve Meşrûtiyet şerefinin esasını yine Sultan Abdülhamid&#8217;e veriyor.</p>
<p>Aynı yazının devamında ise, şöyle diyor:</p>
<p><em>İstibdâdın ma&#8217;den ve menbiti olan şeref ve haysiyet ve i&#8217;tibarî rütbeden istimdat ve milleti istihdam., ve hatır ve tahakküm ve tarafdarî râbıta etmekdir ki; vahşetin ağalığı budur. Ümm&#8217;ül-ağavat olan Yıldız&#8217;da, Eb&#8217;ül-ağavat olan Sultan Abdülhamid bu ağalıktan vazgeçti. Nerede kaldı başka sivri sinekler!</em>(13)</p>
<p>Burada gerçi Bedîüzzaman, Şark&#8217;taki ağalık ve zorbalığın şeref ve haysiyyet cihetiyle milleti istihdam etmeklik şekline vurması içinde, Sultan Abdülhamid&#8217;in ismi de bil-münasebe geçmektedir. “Ağaların Babası&#8221; şeklinde bir ta&#8217;bir vardır ve gerçekten de Sultan Abdülhamid, bir zamanlar Şark&#8217;taki aşiretleri kendisine, dolayısıyla Osmanlı Saltanatı&#8217;na bağlamak maksadıyla büyük aşîret reislerine, kimisine paşalık, kaymakamlık, kimisine binbaşılık rütbesi vermiştir. Neticesinde o aşîret çöl paşalarının çok zulümleri ve vah­şetleri vaki&#8217; oldu. Fakat bu, Sultan Abdülhamid&#8217;in, o zamanki şartlara göre devlet idâresindekı bir siyâsetiydi. Yanlış ve hatalı olabilirdi. Ama Padişahın, o reislere paşalık ve rütbeler bahşederken “gidin millete zulmedin, yağma edin şeklinde bir emri, işareti yoktu ki, o suçların tamamı ona yüklensin, Onun niyeti dağınık, dağ ve derelerde yaşayan o reislere birer rütbe vere­rek, hükümete karşı itaatlerini te&#8217;min idi. Ayrıca, Üstâd Bedîüzzaman aynı yazısında Sultan Hamid bu ağalıktan vazgeçti&#8221; diyerek onu bu suçtan tebrie etmektedir.</p>
<p><strong>4-</strong> 31 Mart 1909&#8217;da Dîvân-ı Harb-i Örfîdeki müdâfa&#8217;atının Onbirinci cinayetinde, Sultan Abdülhamid&#8217;le ilgili kısmında şöyle der:</p>
<p><em>İstibdâdlar umumen Sultan-ı Mahlû’a isnâd edildiği halde, onun Zabtiye Nâzırı ile bana verdiği ma’âşı ve ihsan denilen rüşvet ve hakk-ı sükûtu kabul etmedim, reddettim. Milletimin nâmını lekedar etmedim. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultan&#8217;a boyun eğmedim</em>.(14)</p>
<p>Bedîüzzaman &#8220;İstibdâdlar umumen Sultan-ı Mahlû&#8217;a isnâd edildiği hal­de&#8230;&#8221; sözüyle, JönTürk Hareketi&#8217;nin başladığı zamanları kasdetmektedir. Ger­çekten o zamanlar, başta Namık Kemâl, Ziya Paşa ve sonra Mehmed Âkif gibi Mücâhid, edib şâ’irler, hürriyet-perverler, Sultan Abdülhamid&#8217;e şiddetli hü­cum ettikleri ve bütün istibdâd ve tahakkümleri onun şahsından bilip itiraz ettikleri bir gerçektir. Lâkin Hazret-i Üstâd Bedîüzzaman ise; isnâd edildiği halde&#8221; diyor. Yani gerçek olarak değil, belki o zamanlar öyle telâkkî ve kabul ediliyordu demek istiyor. Ve &#8220;O şefkatli Sultan&#8217;a boyun eğmedim&#8221; sözüyle Sul­tan Abdülhamid&#8217;in şefkatli, merhametli ve dindar bir insan olduğunu kayde­diyor.</p>
<p>Ayrıca, Bedîüzzaman Hazretleri o zamanki en heyecanlı nutuk ve maka­lelerinde, hiç bir zaman Sultan Abdülhamid&#8217;in şahsiyetine, makamına ve şah­sî, İnsanî ahvâline sair hürriyet-perver mücâhidler gibi hakaretâmiz sözlerle ilişmemiş, hücum etmemiştir. Ancak nasihat tarzında bazı şeyler söylemiştir.</p>
<p><strong>5-</strong> Meşrûtiyet&#8217;in Hânından iki sene sonra, 1910 yılının sonu ve 1911 yılı­nın başında te&#8217;lif ve tab&#8217;ettirdiği Münâzârat isimli eserinde, istibdâd ve meş­rûtiyeti ta&#8217;rif ederken, Sultan Abdülhamid&#8217;in bahsi münasebetiyle şöyle der:</p>
<p>&#8221;<em>Zira sabıkta Padişah kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu. Biçare mil-letin halini anlamıyordu.. Veyahut za&#8217;f-kalb ve kuvvet-i vehm ile anlamak istermiyordu. Yahut mütehevvısane ve mütekeyyilane ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmağa nıüsa’id değildi&#8217;</em>&#8216;.(15)</p>
<p>Burada Sultan Abdülhamid’in şahsiyyetine zahirde bir ta&#8217;riz görünmek­tedir. Lâkin dikkat edilirse, birkaç ihtimali birden nazara veriyor. En baştaki ihtimal, &#8220;kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu&#8221; ifadesiyle, Mâbeyn&#8217;deki pa­şaların aldatmaları veyahut onu bir çeşit ablukaya almalarıyla &#8220;mahbus gibi&#8221; yani sağını solunu tam ma&#8217;nasıyla haberdar olarak bilmiyordu. Aldığı malu­mat da “Mâbeyn”den geçerek kendisine ulaşmaktaydı. Sondaki ihtimal ise, Onun beşerî ve İnsanî ve fıtrî bazı hallerinden ve za&#8217;if olan bazı damarların­dan bahsediyor ki, onun tamamen beşeriyetine yöneliktir. Yaratılış itibarîyle vesveseli, hassas, tereddütlü olabilirdi. Fakat bunlar, onun kötü niyetliliğine, kasdî olarak onları işlediğine delâlet etmez. Bedîüzzaman da ahirki zaif ihti­mal ile birazcık onun fıtrî beşeriyetine ve zaif damarına vuruyor.</p>
<p><strong>6-</strong> Hizanlı Şeyh Selim&#8217;in(16) Hürriyet hakkındaki:Arapça şiiri ki, “Hürriyet ancak ateşe lâyıktır. Zira kâfire mahsus bir şi&#8217;ardır&#8221; sözünü sual tarzında Bedîüzzaman&#8217;a tevcih ettikleri zaman, o da şöyle cevab vermiştir:</p>
<p><em>&#8221;O biçare şâir, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibâha mezhebi zannetmiş.Haşa! Belki insana karşı hürriyet, Allaha karşı ubudiyyeti intaç eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Hamid&#8217;e Ahrârdan ziyâde hücum ediyordu ve derdi:&#8221;Hürriyeti ve Kanûn-ı Esâsîyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.&#8221;</em></p>
<p><em>İşte yahu, Sultan Abdulhamid&#8217;in mecbur olduğu istibdâdını hürriyet zan­neden ve Kanûn-ı Esâsî’nin müsemmâsız isminden ürken (adamların) sözünde ne kıymet olur: Belki böyle diyenler öyledirler. Hem yirmi senelik İslâmiyet&#8217;in bir fedaîsi de demiştir:Yani: Hürriyet, insanlara Allah&#8217;ın bir atiyyesidir. Çünki îmânın hasiyetidir.&#8221;(17)</em></p>
<p>Bedîüzzaman&#8217;ın bu, dini rasihâne bilen hakikatli cevabında görüldüğü üzere, o zaman ba&#8217;zı müfrit yarı hocalar ve tekfire meraklı hasta mizaçlılar,hemen bir ayetin zahirî ma&#8217;nâsına yapışarak, mezkûr Anayasa&#8217;yı kabul eden­leri, bilhassa işin başındaki Türkleri küfürle ittiham etmişler. Fakat Bedîüz- zaman, o zaman cevab vermiş ve o biçare müfritlerin yanlış fikirlerini ortaya koymuş ve onları susturmuştur.</p>
<p>Bediüzzaman’ın Münazarat adlı eserindeki şu kısmı anlayabilenler, onun Abdülhamid hakkındaki fikirlerini daha iyi değerlendirebilirler;</p>
<p><strong><em>Sual;</em></strong><em> </em><em>İnkılâptan on sene evvel, hükümete nihayet derecede mûteriz oldu­ğun halde, hükümete hücum edenlere dahi îtiraz ederdin. Hatta selâtin-i Osmâniyeyi ifratla senâ ederdin; hatta derdin: &#8216;Muhtemeldir, Abdülhamid, muktedir değil ki dizgini gevşetsin, milletin saadetine yol versin. Veyahut hatâ bir içtihad ile olabilir, bir gayr-i makbul özrü kendine bulsun. Veyahut avanelerinin ve vehminin elinde mahpus gibidir.’ Sonra birden bütün kabahati ona attın. Ne­den hem îtiraz, hem hücum ederdin; hem de bazılara karşı müdâfaa ederdin?</em></p>
<p><strong><em>Cevap:</em></strong><em> </em><em>İnkılâptan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde, beni hakka irşad eden bir zâta rast geldim. Siyasetteki muktesit mesleği bana gösterdi. Hem, ta o vakitte, meşhur Kemâl&#8217;in “Rüyâ&#8221; sıyla uyandım. Lâkin, maatteessüf, sû-i te­sadüfle hükümete itiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrite rast geldim. Ehl-i ifratın bir kısmı, Araptan sonra İslâmiyetin kıvâmı olan Etraki tadlil ediyorlar­dı. Hatta bir kısmı o derece tecavüz etti ki, ehl-i kanunu tekfir ederdi. Otuz sene evvel olan kanun-u esâsîyi ve Hürriyetin ilânını tekfire delil gösterdi.</em></p>
<p><em>İkinci kısım olan ehl-i tefriti gördüm; dini bilmiyorlar, ehl-i İslâma insaf­sızca itiraz ediyorlar, taassubu delil gösteriyorlardı. İşte şimdi Osmanlılıktan tecerrüd edip, tam tamına Avrupa’ya temessül etmek fikrinde bulunanlar şu kısımdandır. Bununla beraber, istibdat kendini muhafaza etmek için herkese vesvese verdiği gibi, beni de inkılâptan on sene evvel aldattı ki, ehl-i ihtilâlin ekseri masondur. Lillahilhamd, o vesvese bir iki sene zarfında zâil oldu. Ta o vakitte anladım; bizim ekser ahrarımız, mûtekid Müslümanlardır.</em></p>
<p><strong><em>Elhasıl:</em></strong><em> </em><em>Hükümete hücum edenlerin, bazıları &#8220;Haydo, Haydo&#8221; derlerdi. Ba­zıları “Haydar Ağa, Haydar Ağa&#8221; derlerdi; ben &#8220;Haydar&#8221; derdim. Şimdi de “Hay­dar&#8221; diyorum, vesselâm.</em>(18)</p>
<p><strong>6. 2 BEDÎÜZZAMAN&#8217;IN YENİ ESERLERİNDE II. ABDÜLHAMİD</strong></p>
<p>Merhum Sultan Abdülhamid’le ilgili eski eserleri ve makalelerinden alınan mezkûr nümunelerden başka, hayatının ikinci devresi olan Yeni Said tabir ettiği zamanlarında bu mevzuda söyledikleri kısaca şöyledir:</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; 22. Lem&#8217;a&#8217;da; Sultan Abdülhamid&#8217;in ismi zikredilmemiş, ama ona kar­şı söylenmiş bir şiir&#8217;i bir münasebetle kaydederken şöyle diyor:</p>
<p><em>Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gad­dar yüzüne çarpılmaya layık iken ve hâlbuki o tokada müstahak olmayan, gayet mühim bir zâtın, yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün</em></p>
<p><em>&#8220;Ne mümkin zulm ile bîdad ile imhay-ı hürriyet</em><br />
<em>Çalış idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten.</em>&#8220;(19)</p>
<p>Bu beyân ile Bedîüzzaman Hazretleri, Sultan Abdülhamid&#8217;i “gayet mü­him bir zât’ şeklinde tavsif ederek, ona karşı yazılan, söylenen tenkidlerin, hücumların adalet terazisinde tartılması gerektiğini vurguluyor.</p>
<p><strong>2-</strong> Beşinci Şu&#8217;â&#8217; Risalesinin tetimmesinde zulüm ve istibdâd mes&#8217;elesi münasebetiyle şöyle demektedir:</p>
<p><em>Zannederim, asr-ı ahirde İslâm ve Türk hürriyet-perverleri bir hiss-i kablel-vuku’ ile bu dehşetli istibdâdı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp, yanlış bir hedef ve hata bir cebhede hücum göstermişler.(20)</em></p>
<p>Bu paragrafta Bedîüzzaman Sa&#8217;îd-i Nursî Hazretleri çok açık ve kesin ola­rak, Sultan Abdülhamid&#8217;e atılan i&#8217;tiraz oklarının ve hücumların katiyyetle yan-lış ve hata olduğunu söylemektedir. Namık Kemaller, Mehmed Akifler bir hiss-i kablel-vuku&#8217; ile çok sonra meydana çıkacak bir istibdâd ve zulmü hissetmişler, fakat hücum oklarını yanlış bir hedefe atmışlardır, diyor.</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; Birinci Şu&#8217;â&#8217; Risâlesi, 29. ayetin beyânının sonunda şöyle demektedir:</p>
<p><em>Âlem-i İslâm için en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve onüçüncü asrın âhiri ve ondördüncü asır ile harb-i umûmî fitneleri ve neticeleri oldu­ğu münasebetiyle bu cümle makam-ı ebcediyle altıncı asra ve evvelki cümle gibi kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder</em>.(21)</p>
<p><strong>4-</strong> Sekizinci Şu&#8217;â’nın âhirinde, Hilâfet-i İslâmiye hakkında gelen hadîs-i şerifin ma&#8217;nây-ı işarîlerini yazarken cifrî ve ebcedî hesabiyle, Hicrî 1328, Rumî 1326 (Milâdî 1910) ederek hilâfet-i İslâmiye’nin sona erdiğine işâret ettiğini, ayrıca İslâmiyet&#8217;in ilk dört Halîfeleri Hazret-i Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Alî -Radiyallahü teala aleyhim ecma&#8217;in-in isimlerinin beraberce Ebcedî makâmı yine 1326 Rumî (1910) ederek Hilâfet-i Osmaniye&#8217;nin sona ereceğine ve bu tarihten sonra, artık Hilâfet&#8217;in şartlarına muvafık tarzda ta­karrür etmediğine ve etmiyeceğine işâret ettiğini kaydetmekle, Sultan Abdülhamid&#8217;in İslâm&#8217;ın son Halîfesi olduğuna açıkça işâret etmektedir.(22)</p>
<p><strong>5-</strong> Rumuzât-ı Semâniye Risâlesi&#8217;nde, Sûre-i Alak&#8217;ın bazı cümleleri 1322 Rumî/1324 Hicrî/1907 Miladi ederek yine Hânedân-ı Osmaniye&#8217;nin hal&#8217; ve nasb gibi mühim olaylarına baktığını ve Balkan ittifakiyle zuhura gelen mü­him hâdiselere işâret ettiğini kaydetmektedir.(23)</p>
<p><strong>6-</strong> Başka bir eserinde Bedîüzzaman şöyle diyor:</p>
<p><em>Hilâfet-i Abbasîye, Hülagu’nun hücûmiyle hatime verildi. Üç dört asır za- man-ı fetretten sonra (Mâide: 54; Allah öyle bir mil­let getirir ki, Allah onları sever ve onlar da Allah’ı sever&#8230;) âyetinin sırrına mazhar olan Osmanlı âdil padişahları, hadîs-i şerifteki istikameti yerine getirmeye çalıştıklarından, hadîsin hükmiyle ümmet için bin sene hilâfet-i İslâmiye&#8217;yi ve Şer’-i Şerif üzerine giden Hükûmeti’n idâmesine vâsıta oldular.</em>(24)</p>
<p><strong>7-</strong> 1952 senesinde İstanbul&#8217;da Nur talebesi bir muallimin zihnini meş­gul eden, Üstâd Bedîüzzaman Hazretleri&#8217;nin II. Meşrûtiyet sıralarında, Sul­tan Abdülhamid&#8217;le macerasını ve Üstâd&#8217;ın o sıra neşretmiş olduğu nutuk ve makalelerindeki bazı ifadelerini, sair hürriyet-perverler gibi Bedîüzzaman&#8217;ın da bir i&#8217;tirazı, bir hücumu ma&#8217;nâsında anlaması üzerine, Bedîüzzaman Sa&#8217;îd-i Nursî Hazretleri bu konuda talebelerine bir yazının ana hatlarını dikte ettir­miş ve bir lâhika olarak o zamanlar hem eski harfle hem de yeni harfle teksir ettirerek neşrettirmiştir. O mektubu tekrar olmasına rağmen buraya Osmanlıca orijinaliyle birlikte aynen buraya alıyoruz.</p>
<p><em>&#8221;Bir muallim kardeşimiz Sultan Abdülhamid&#8217;in hakkında Üstâdımızın hür­riyet başında söylediği nutuklarda, Sultan Hamid&#8217;e hücum zannetmiş ve o kıymetdar Padişahın kıymetini takdir etmemiş gibi bir şüphe gelmiş?&#8230;</em></p>
<p><strong><em>Elcevab</em></strong><em>: Biz Üstâdımızdan aldığımız hakikat-i hal ile cevab veriyoruz.</em></p>
<p><strong><em>Evvela:</em></strong><em> </em><em>Üstâdımızın hayatındaki birinci bir düstûru: Kur&#8217;an&#8217;ı Hakîm’in bir Kanûn-ı Esasisidir ki; &#8220;Bir adamın cinâyetiyle başkası mes&#8217;ul olamaz!.&#8221; kaide-i Kur&#8217;aniyesiyle o Padişah&#8217;ın zamanındaki Hükûmeti&#8217;n hataları ona verilmez,diye daima hayatında ona hüsn-ü zan etmiş. Onun ba&#8217;zı zaman mecburiyetle ettiği kusurları onun muarızlarına karşı te’vile çalışmış.</em></p>
<p><strong><em>Saniyen:</em></strong><em> </em><em>Üstâdımız Hiirriyet&#8217;in başında bütün kuvvetiyle Şerî&#8217;at dairesin­deki Hürriyet-i Şer&#8217;iye&#8217;yi sena etmiş, nutuklarıyla halkı o hürriyete davet et­miş. Ve Hürriyet-i Şeri&#8217;ye&#8217;ye muhalif olanlara demiş ki; Eğer Şerî’at dairesinde olmazsa, istibdâd namı verdiğiniz, bir şahsın mecburî, cüz&#8217;î ve hafif istibdadı, pek şiddetli bir istibdâd-ı küllî olup inkisam edecek. Herkes bir nevi müstebid olur, istibdâd-ı mutlak çıkar, binler istibdâd hükmüne dönecek, yani; hürriyet ölecek, bir istibdâd-ı mutlak çıkacak. Hatta bu mes&#8217;elede, Üstâdımız idam için kurulan Dîvân-ı Harb-i Örfı&#8217;de demiş ki: Eğer Meşrûtiyet İttihâdçılar&#8217;ın istibdâdından ibaret ise ve hilâf-ı Şerî&#8217;at hareket ise, bütün dünya şâhid olsun ki ben mülteciyim.</em></p>
<p><strong><em>Salisen:</em></strong><em> </em><em>Üstâdımız o zamanda, bir hiss-i kablel-vuku&#8217; nev&#8217;inden şimdiki âlem-i İslâm&#8217;ın ecnebî istibdâdından kurtulması ve bir Cemâhir-i Müttefika-i İslâmiye tarzında tezâhüre başlamasını tasavvur etmiş, ümit etmiş, hissetmiş ve bütün kuvvetiyle bağırmış. Hürriyet-i Şer&#8217;iyeyi takdir etmiş. O zamanki hita­belerinde demiş ki: &#8220;Hürriyet, terbiye-i İslâmiye ile olmazsa ölecek, yerine istib- dâd-ı mutlak çıkacak</em></p>
<p><strong><em>Rabian:</em></strong><em> </em><em>Üstâdımızdan hem işitmişiz, hem halinden anlamışız ki: Ecnebi­lerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve metanet, hususan âlem-i İslâm&#8217;ın kısm-ı azaminin Halîfesi olmak; Hem biçare Vilâyat-ı Şarki- ye’nin bedevi aşâirini Hamîdiye alayları ile en yüksek bir derece-i askeriye ve medeniyeye onları sevk etmesi ve Hamîdiye Camii&#8217;nde her cuma günü bulun­ması ve şe&#8217;âir-i İslâmiye&#8217;yi elden geldiği kadar müraat etmesi ve daima Yıldız dairesinde ma&#8217;nevî Üstâd kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi; çok hasenatı için Üstâdımız bütün hayatında onu Padişahlar içinde bir nevi velî hükmüne geçtiğini kanaat etmiştir.</em></p>
<p><strong><em>Hamisen:</em></strong><em> </em><em>İnsan hatasız olmaz. Eğer onun hakkında o zaman nutukla­rında, bir mecburiyet tahtında şiddetli hataları olsa da, elbette o hatanın hiç bir ehemmiyeti kalmaz. Hem Aşere-i Mübeşşere içinde, Hazret-i Ali (R.A.) ile Hazret-i Talha ve Zübeyir&#8217;in birbiri hakkındaki hataları, onların Hakikat-ı İslâmiye&#8217;ye dair uhuvvetlerine zarar vermediği gibi, elli sene evvel Üstâdımızın merhûm Padişah’ın hakkında bir hatası medar-ı i&#8217;tiraz olamaz.</em></p>
<p><em>Üstâdımızın hizmetinde bulunan Nur Talebeleri.</em>(25)</p>
<p>Görüldüğü üzere, bu lahika mektubundu beş vecihle merhûm Sultan Abdülhamid tebrie ediliyor. Ve onun hasenatı seyyiatına mutlak şekilde galib olduğundan ma&#8217;nevî makâmı ve derecesi yüksek olduğunu belirtiyor. Bedîüzzaman Hazretleri diğer hürriyet-perverlerden çok derece hafif, nasihat kabilinden bazı itirazlarını da kendi üzerine alıyor ve Padişah’ı lâyık olduğu nisbette medhediyor.</p>
<p><strong>2.6.3 BEDÎÜZZAMAN&#8217;IN HATIRALARINDA 2. ABDÜLHAMİD</strong></p>
<p>Bedîüzzaman Hazretleri&#8217;nin son on senelik hayatının en yakın talebe ve hizmetkârlarından nakledilen bir iki rivayeti daha kaydedelim:</p>
<p><strong>1-</strong> Mustafa Sungur: Bedüzzaman Hazretlerinin son on yıldan fazla de­vamlı yanında olan hizmetkârlarından ve talebelerinden olan Mustafa Sun­gur ağabeyin naklettiği bir hatıra var ki, Said Nursi Hazretlerinin Sultan Abdülhamid&#8217;le alakalı görüşü ve kanatine en kuvvetli delillerdendir. Şöyle ki:</p>
<p><em>&#8220;Üstâdımızdan hem işitmişiz, hem halinden anlamışız ki: Ecnebilerin şid­detli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve metanet, hususan âlem-i îslâmın kısm-ı azaminin halifesi olmak; Hem biçare vilâyat-ı şarkiye&#8217;nin bede­vi aşairini &#8220;Hamidiye&#8221; alayları ile en yüksek bir derece-i askeriye ve medeni- yeye onları sevk etmesi., ve Hamidiye camiinde her cuma günü bulunması ve şeair-i İslâmiye&#8217;yi elden geldiği kadar müraat etmesi., ve daima yıldız dairesin­de ma&#8217;nevî Üstâd kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi; çok hasenatı için Üstâdımız bütün hayatında onu Padişahlar içinde bir nevi velî hükmüne geçtiğini kanaat etmiştir.&#8221;</em></p>
<p><em>“Yine Mustafa Sungur nakletti: Bir gün Üstâdımız merhum Sultan Abdülhamid hakkında demişti ki: &#8220;Sultan Abdülhamid velidir. Ben onu hususi duala­rım içine almışım. Her sabah; &#8220;Ya Rabbi sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hanedan-ı Osmaniye&#8217;den râzı ol!&#8221; diye dualarımda yadederim&#8221; demişlerdi.&#8221;</em>(26)</p>
<p><strong>2-</strong> Mustafa Sungur ve Bayram Yüksel: Bir gün Üstadımız merhûm Sul­tan Abdülhamid hakkında demişti ki: ‘‘Sultan Abdülhamid velidir. Ben onu hususi dualarım içine almışım. Her sabah, ya Rabbi sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hânedân-ı Osmaniye&#8217;den râzı ol!” diye dualarımda yadederim&#8221; demişlerdi.(27)</p>
<p>İşte konunun başından buraya kadar, gerek yazılı gerek rivayet yollu ifa­de ve beyânların mecmuundan çıkan netice şudur ki:</p>
<p>Bedîüzzaman Sa&#8217;îd-i Nursî Hazretleri eskiden II. Meşrûtiyet&#8217;in Hânından evvel ve sonrasında, Hürriyet-i Şer&#8217;iyenin gerçek ma&#8217;nâda Osmanlı devleti idâresinde yerleştiril­mesini ve bu meyanda Hilâfet Saltanatı&#8217;nın idâresini, bir kaç paşanın fikir ve tedbiriyle değil, büyük bir millet meclisi ve onun yanında geniş ve büyük bir şûrâ meclisi tarafından kararlar altına alınmasını istemiş ve bu yolda müca­dele vermiştir. Bu mücadeleleri esnasında, bazen bilmünasebe ve dolayısıyla Sultan Abdülhamid&#8217;e karşı da i&#8217;tirazvari veya nasihat şeklinde sözleri varid olmuştur. Lâkin Bedîüzzaman&#8217;ın bu kabil sözleri ise, bir İslâm Halîfesinden bazı hizmetlerin yapılmasını taleb ve bazı nasihat şeklinden ibaret olduğu, yukarıda nakledilen yazılı ifadelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Başkaca her­hangi bir itiraz, şahsiyyetine bir hücum tarzı yoktur.</p>
<p>Prof.Dr.Ahmed Akgündüz &#8211; Arşiv Belgeleri Işığında Sultan 2.Abdulhamid ve Bediüzzaman,Osav yay.,syf:42-66</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Karal, Osmanlı Tarihi, c. VIII, sh. 191-575; Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c. I, sh. 584- 599.</p>
<p><strong>2-</strong> Bu iddiaları teker teker ele acağız. Ancak özet olarak verirsek, burada ilk zikretme­miz gereken şahsiyet Necip Fazıl&#8217;dır. Onun Risâle-i Nur karşısında yanlış veya eksik bir duruşu vardı. Ehl-i fetret konusunda Bedîüzzaman’ın tespitlerini içine sindireme- miştir ve aleyhinde bazı ifadeler kullanınca Mehmed Kırkıncı Hocamız Erzurum&#8217;dan gelmiş ve Ebu Hamid Gazalî&#8217;nin Risâlelerinde benzer ibareleri göstermiş ve Necip Fa­zıl geri adım atmıştır. Krş. Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, (İstanbul: Büyük Doğu, 1997), sh. 244-245; Necip Fazıl Kısakürek, Bedîüzzaman Sa’îd Nursî, İs­tanbul, Büyük Doğu Yayınları, 2009. Ahmed Şimşirgil, Necip Fazıl&#8217;ın iddialarını tekrar etmektedir.</p>
<p>Bir diğer isim Ömer Faruk Yılmaz&#8217;dır. Bkz. Ömer Faruk Yılmaz, Sultan İkinci Ab­dülhamid Han, İstanbul: Osmanlı Yayınları, 1999, sh. 288-293; Burada Bedîüzzaman’ı da maalesef Sultan Abdülhamid muarızları arasında saymaktadır. Maalesef yanlış yo­rumlardan başka bir dayanağı yoktur.<br />
Bir Başka şahsiyet ise, muhterem Hocam İhsan Sürey-ya Sırma, II. Abdülhamid&#8217;in İslâm Birliği Siyâseti, İstanbul, Beyân Yayınları, sh. 113-114. Şöyle iddia ediyor:</p>
<p>&#8220;Ancak, bu meşrûtiyetçilerin &#8220;meşrûtiyet&#8221; anlayışları birbirinden farklılıklar arz ediyordu. Fakat onlar, bu görüş farklılığına rağmen, Abdülhamid&#8217;in aleyhinde birleş­mesini bildiler: Bedîüzzaman Sa&#8217;îd Nursî&#8217;den, Mehmed Akif’e; Enver Paşa&#8217;dan, Rıza Tevfik’e kadar&#8230; Hatta Tefsir yazarı Elmalılı Hamdi Yazır&#8217;a kadar. Ne var ki tarih, bu zevatın bir kaç dönmenin oyununa geldiklerini ayan beyân göstermiştir.&#8221;</p>
<p>Bedîüzzaman&#8217;ın eserlerini ve değerlendirmelerini okuyanlar bunun ne kadar temelsiz bir tenkid olduğunu anlayacaktır. Biz de ayrıntılı olarak değerlendireceğiz. Muhterem Hocamız, bu mesnedsiz değerlendirmelerine Bedîüzzaman&#8217;ın Meşrûtiyet fikrini tam anlamadan devam etmektedir. Bkz. sh. 115 vd. Ayrıca krş. İhsan Süreyya Sırma, Belgelerle II Abdülhamid Dönemi, İstanbul: Beyân Yayınları.</p>
<p>Sultan Abdülhamid ve Bedîüzzaman konusunda Muhterem Kadir Mısıroğlu&#8217;nun değerlendirmeleri ise, nazara alınmayacak kadar sathî olduğundan üzerinde durmu­yoruz. Kadir Mısıroğlu, Bir Mazlûm Pâdişâh: Sultan II. Abdülhamid adlı eserinin mu­kaddimesinde çok yakışıksız olan &#8220;Sultan II. Abdülhamid&#8217;e muhâlefet kendilerine hiç yakışmayacak iki şahıstan biri olan Üstâd Bedîüzzaman Sa’îd-i Nursî, pek geç kalmış dahî olsa, âhir ömründe nedâmet göstermiştik’ demekte ve Sultan Abdülhamid’in to­runu Nemika Sultan’dan helallik dilediğini iddia etmektedir. Naklettiğimiz vasıflan­dırması asla doğru değildir; ayrıca muhtevasından da tamamen kuşkuluyuz. Zira Bedîüzzaman’ın Sultan Abdülhamid değerlendirmesini biraz sonra ayrıntılarıyla açık­layacağız.</p>
<p>Muhterem Abdülkadir Badıllı Ağabey, bu manasız iftiralara İlmî ve mantıklı ce­vaplar ihtiva eden bir makale kaleme almıştır. Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. I, sh. 446; Bedîüzzaman Abdülhamid’de Yanıldı mı?</p>
<p><strong>(3)-</strong>Bedîüzzaman&#8217;ın talebelerinden Muhsin Alev&#8217;in hatıralarında anlattığı bir olay, Be- dîüzzaman&#8217;ın Abdülhamid hakkındaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymaktadır. ‘İstanbul’da Sultan Abdülhamid hakkında kitap yazan bir adam, merhûm Padişah’a çok hücum edip hakaret ediyormuş. Bunu Üstâd duyunca üzüldü. Bize, &#8220;Sultan Abdül­hamid 60 milyon Müslümanm Halîfesiydi. Ben ona bir velî nazarıyla bakıyorum&#8221; diye buyurarak Abdülhamid hakkında bir lahika mektubu neşretmişti.&#8221; Nur Talebelerinden Ziya ve Muhsin imzasıyla daha sonraları Münâzarâta eklenen bu lahika mektubun­da şu ifadeler bulunmaktaydı: ‘Üstadımızdan hem işitmiş, hem hâlinden anlamışız ki, ecnebilerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve kanaat; husûsan âlem-i İslâm’ın kısm-ı âzaminin Halîfesi olmak; hem, biçare vilâyât-ı Şarkiyenin bedevî aşâirini Hamîdiye Alayları ile en yüksek bir derece-i askeriye ve medeniyeye onları sevk etmesi, Hamîdiye Camii’nde her Cuma günü bulunması, şeâir-i İslâmiye’ye elden geldiği kadar mürâât etmesi, daima Yıldız dairesinde manevî üstâdı kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi, çok hasenât, için, Üstadımız, bütün hayatında onun padişahlar içinde bir nevi veli hükmüne geçtiğini kanaat etmişti.&#8221; Bkz. Necmeddin Şahiner, Son Şâhidler Bediüzzaman Said Nursi&#8217;yi Anlatıyor&#8217; Cilt 1- İstanbul 1994, Yeni Asya Yayınları, s. 307;Munazarât,sh. 150-151 (Yeni Asya Neşriyât).</p>
<p><strong>(4)-</strong> Dağ meyvesi acı da olsa devadır, Misbah, 19.9.1324/2.10.1908 tarihli 2. Sayısı. &#8220;Mis* hah” gazetesi 2 Ekim 1908 nüshasında, bu nutkun ilk bölümünün başında şöyle bir tarif koymuştur:<br />
&#8220;İstanbulumuzca Kürd Hoca denmekle ma&#8217;ruf, fâzıl-ı şehîr Bedîüzzaman-ı Kürdt Molla Sa&#8217;îd Hazretieri&#8217;nin inkılâb-ı mes’ud ibtidâlarında Dersa&#8217;âdet ve Selanik&#8217;te kiraren irad edip bilhassa gazetemize ihda eylediği nutk-ı irticâlidir&#8221;</p>
<p><strong>(5)-</strong>BSN, Lem ’alar, sh. 171.</p>
<p><strong>(6)-</strong>Emirdağ Lahikası Müntehap dosya,sh: 56, Üstadımızın hizmetinde bulunan Nur tale­beleri.</p>
<p><strong>(7)-</strong>Emirdağ Lahikası Müntehap dosya, sh: 56, Üstadımızın hizmetinde bulunan Nur tale­beleri.</p>
<p><strong>(8)</strong>-Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c. I, sh. 618-619; Büyük Türkiye Tarihi, c. VII, sh. 231-233 (Bu konuyu bütün ayrıntılarıyla bu eserlerde bulmak mümkündür); Uzunçarşılı &#8220;II. Sultan Abdülhamid&#8217;in Hal&#8217;i ve Ölümüne Dair Bazı Vesikalar&#8221;, sh. 705-748; Badıllı Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. I, sh. 176-184; Bedîüzzaman Sa&#8217;îd Nursî, Âsâr-ı Bedi&#8217;iyye sh. 312,376,361,364,408,462; Müntehab Dosya, sh. 56 (Badıllı&#8217;dan naklen); Muvafak Benil-Merce, Es-Sultan Abdül Hamid, Kuveyt 1984, sh. 410 (Bütün kitap, Abdülhamid ile ilgilidir).</p>
<p><strong>(9)-</strong> Badıllı, Mufassal Tarihçe, c. 1, sh. 217.</p>
<p><strong>(10)-</strong>Misbah, Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır, 19.9.1324/2.10.1908, Sayı: 2; Sayfa: 11 vd.; El Yazma Nutuk (Üstâd Tashihli), İstanbul, 1323/1907, sh. 1 vd.; Badıllı. Âsâr-ı Bedî&#8217;iyye, sh. 376.</p>
<p><strong>(11)</strong>-Misbah, Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır, 19.9.1324/2.10.1908, Sayı: 2; Sayfa: 11 vd.;El Yazma Nutuk (Üstâd Tashihli), İstanbul, 1323/1907, sh. 1 vd, Badıllı, Mufassal Tarihçe, c. I, sh. 219.</p>
<p><strong>(12)</strong>&#8211; Ittihâd ve Terakki Gazetesi, Yıl: 1, No: 14, sh. 3, 6 Eylül 1908; Badıllı, Âsâr-ı Bediyye, sh. 361.</p>
<p><strong>(13)-</strong>Ittihâd ve Terakki Gazetesi, Yıl: 1, No; 14, sh. 3, 6 Eylül 1908; Badıllı, Âsâr-ı Bedî’iyye. sh. 364.</p>
<p><strong>(14)-</strong>Badıllı, Âsâr-ı Bediiyye, sh 312</p>
<p><strong>(15)-</strong> Badıllı, Mufassal Tarihçe, c. 1, sh. 221.</p>
<p><strong>(16)</strong>-Şeyh Selim yahut Molla Selim, İttihat ve Terakki Cemiyeti&#8217;ne 1913’de ilk isyanı baş­latan şahıstır. Daha sonra 1915-1916 Rus Harbi&#8217;nde şehit düşmüştür. Ayrıntılı bilgiyi ileride vereceğiz.</p>
<p><strong>(17)-</strong>BSN, Münâzarât, sh. 22-23.</p>
<p><strong>(18)</strong>-BSN. Münazarat. sh.126. Osmanlıca.</p>
<p><strong>(19)-</strong>BSN, Lem’alar, sh.l71,Yirmiikinci Lem&#8217;a.</p>
<p><strong>(20)-</strong>BSN, Şu’âlar, sh. 594, Beşinci Şu&#8217;â/Tetimme olarak üç küçük mes&#8217;ele/ikinci Mes’ele.</p>
<p><strong>(21)-</strong>BSN, Şu&#8217;âlar, sh. 721, Birinci Şu&#8217;â.</p>
<p><strong>(22)</strong>-BSN. Şualar sh. 506. Ondördüncü Şu&#8217;â/Gençlik Rehberi&#8217;nin küçük bir haşiyesi.</p>
<p><strong>(23)-</strong>BSN, Rumûzât’i Semâniye, Osmanlıca, sh. 191-192.</p>
<p><strong>(24)-</strong>BSN, Lem&#8217;alar, Osmanlıca, sh. 425.</p>
<p><strong>(25)-</strong>Müntehab Dosya, sh. 56.</p>
<p><strong>(26)</strong>-Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, sh: 326</p>
<p><strong>(27)-</strong>Şahiner,Son Şahitler,c1.,sh.379-455</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman2-abdulhamidin-degilistibdadin-muhalifidir/">Bediüzzaman,2.Abdulhamid’in Değil,İstibdadın Muhalifidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman2-abdulhamidin-degilistibdadin-muhalifidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vizyoner Sultan’la Geleceğe Dönüş</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 20:36:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid'in Projeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Vizyoner Sultan’la Geleceğe Dönüş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15123</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-İstanbul Boğazı’nın iki yakasını birleştirecek köprü projeleri nasıl geliştirildi? Fransız Mühendis Ferdinand Arnodin Mart 1900 tarihinde “Compagnie Internationale du Chemin de Fer de Bosphore” şirketi adına İstanbul’u bir demiryoluyla çevrelemeyi, Asya ve Avrupa’yı iki boğaz köprüsüyle birbirine bağlamayı teklif etmişti. Sultan’a sunulan haritada yeni yollar ve köprüler bütün ayrıntılarıyla belirtilmişti. Projenin ilk gayesi Asya ile [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus/">Vizyoner Sultan’la Geleceğe Dönüş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus/images-4-14/" rel="attachment wp-att-15136"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15136" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-4-1.jpg" alt="" width="237" height="345" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-4-1.jpg 318w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-4-1-206x300.jpg 206w" sizes="(max-width: 237px) 100vw, 237px" /></a></p>
<p><strong>1-İstanbul Boğazı’nın iki yakasını birleştirecek köprü projeleri nasıl geliştirildi?</strong></p>
<p>Fransız Mühendis Ferdinand Arnodin Mart 1900 tarihinde “Compagnie Internationale du Chemin de Fer de Bosphore” şirketi adına İstanbul’u bir demiryoluyla çevrelemeyi, Asya ve Avrupa’yı iki boğaz köprüsüyle birbirine bağlamayı teklif etmişti. Sultan’a sunulan haritada yeni yollar ve köprüler bütün ayrıntılarıyla belirtilmişti. Projenin ilk gayesi Asya ile Avrupa arasında kesintisiz demiryolu ulaşımını sağlamaktı.</p>
<p>İlk köprü Üsküdar ile Sarayburnu’nu birleştirecekti. Haydarpaşa’da biten demiryolu oradan Üsküdar’a kadar uzanacak ve köprünün üzerinden İstanbul-Edirne hattına bağlanacaktı. İkinci köprü ise çevre yoluyla Bostancı-Bakırköy hattına işlerlik kazandıracak olan Rumeli Hisarı-Kandilli arasında inşa edilecekti. İki köprü de Paris’teki Eyfel Kulesi’nde kullanılan çelik teknolojisiyle yapılacaktı.</p>
<p>Arnodin’in köprülerinin etkileyici büyüklüğü ve alışılmışın dışındaki mimarileri şehrin siluetine yeni unsurlar ekleyecekti. Özellikle Sarayburnu ile Üsküdar arasındaki köprü İstanbul’un girişinde heybetli bir kapı mahiyetinde olacaktı. Asma köprü biçiminde düşünülen yapı, sahilden 130’ar metre uzaklıktaki iki payanda üzerine oturacak; ortasında bir büyük payanda daha olacaktı.</p>
<p>Köprünün karaya yakın iki ayağı arasındaki mesafe bin 700 metreydi. Köprünün orta ayağının 32 metre derinlikteki deniz tabanına oturtulması planlanmıştı.</p>
<p>Denizden yüksekliği 50 metre olan köprünün altından bağlanacak iki teleferikle tren vagonlarının taşınması hedefleniyordu. Ayrıca projede bazı İslamî motifler de bulunmaktaydı: taşıyıcı ayakların tepelerine minik kubbeler yerleştirilmiş, köprünün ayakları minareli camilere benzetilmiş yapılarla sağlamlaştırılmıştı. Minareler 16 metre yüksekliğinde olduğundan seyredenlere bir dizi küçük cami hissi verecekti.</p>
<p>Mimarî üslup bakımından Rumeli HisarıKandilli arasında yapılması planlanan ikinci köprü birincisinden çok daha iddialıydı. Bu da bir asma köprüydü. Birincisinden çok daha romantik ve şık bir görünüm arz ediyordu. Cisr-i Hamidî (Hamidiye Köprüsü) adını alacak olan bu köprünün taşıyıcı ayakları, köprü geçidi düzeyinde camilere dönüşüyordu. Her camide merkezi bir kubbe ve dört minare bulunmaktaydı. Hamidiye Köprüsü Projesi büyük bir bina üzerine, minarelerle ve Memlûk mimari tarzında kubbelerle süslü, som kâgir destekler arasına kurulu ve çelik halatlarla havada asılı demirden bir binaydı.</p>
<p>Bu kubbelerden her biri granitten yapılmış bir sütun üzerinde olup bunların üstüne toplar 50 kurulmuştu. Döner kuleleri askerî savunmada kullanılacak olan köprü sayesinde Boğaz’dan geçişler de kontrol edilecekti. Hamidiye Köprüsü ışıklandırmayla geceleri çok daha efsunlu bir havaya bürünecekti.</p>
<p>İstanbul’un Anadolu ve Rumeli yakalarını birbirine bağlıyordu. İstasyonların Bakırköy ve Bostancı’ya kurulması, demiryolunun da şehrin dışından geçmesi planlanıyordu. Ayrıca tren, araba ve yayalara mahsus ayrı yollar bulunan köprü Bağdat demiryolu hattına da bağlanacaktı. Böylece bir insanın Hicaz demiryoluyla Medine’den trene binip Viyana’da inmesi mümkün olacaktı.</p>
<p>Kanaatimizce İstanbul Boğaz’ına üç köprü inşa eden Cumhuriyet dönemi idarecilerimizin bunlardan birine Sultan II. Abdülhamid Han’ın adını vermeleri isabetli olurdu.</p>
<p><strong>2-Raylı sistem projeleri nelerdi? Sonuçları ve İslam dünyasındaki etkileri ne oldu?</strong></p>
<p>19.yüzyılın ilk yarısında demiryolunun kullanımıyla ulaşım alanında çok hızlı ve kolay bir alternatif ortaya çıkmıştı. 1830’da İngiltere’de Liverpool-Manchester hattının açılmasıyla da demiryolu çağı başladı. Tramvay, tren ve metro ile şehir içi ulaşım son derece kolaylaştı. Anadolu topraklarında ilk demiryolu Sultan Abdülaziz devrinde İzmir-Aydın arasında yapıldı (1866). Osmanlı’nın ilk büyük raylı sistem projesi ise Rumeli demiryolu hattıydı (1869).</p>
<p>Bu projeyle 5 Ocak 1871’de İstanbul ilk defa trenle, bir başka ifadeyle raylı sistemle tanışmıştı. Önce Yedikule-Küçükçekmece hattı hizmete açıldı. Halkın isteği üzerine bu hat kısa sürede Sirkeci’ye kadar uzatıldı.</p>
<p>Eminönü-Topkapı arasındaki çalışmaları sürdüren tramvay şirketi buna karşı çıkarak hattın Topkapı Sarayı bahçesinden geçmesini bahane ederek Sultan’ın desteğini almaya çalıştı. Ancak Sultan Abdülaziz, “Memleketime demiryolu yapılsın da isterse sırtımdan geçsin, razıyım” diyerek hattın Sirkeci’ye ulaşmasını sağladı.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid de demiryolu yatırımlarına önem veriyordu. Demiryoluna kesinlikle ihtiyaç vardı ve yeni hatlar yapıldıkça halkın refah seviyesi artacaktı. Ayrıca demiryolları askerî birliklerin hareketini hızlandıracağından stratejik önemi de vardı. Bu yüzden Sultan ilk olarak Belçikalı Yahudi Banker Baron Maurice de Hirsch’in yarım kalan Rumeli demiryolu projesine el attı.Böylece 1888’de Avrupa ile doğrudan ilk tren yolu bağlantısı kuruldu.İstanbul’dan Viyana’ya giden ilk trenin hareket düdüğü 12 Ağustos 1882’de Sirkeci’den kalkışta çınlayacaktı.</p>
<p>Abdülhamid döneminin meşhur raylı sistem projelerinden biri Bağdat demiryoluydu. Nafia Nazırı Hasan Fehmi Paşa tarafından 1880’de hazırlanan bir layihayla gündeme gelmişti. Proje hem taşımacılık, hem de stratejik açıdan önem arz ediyordu. Bu hat ile Haydarpaşa’dan hareket eden bir tren 75 km hızla 40 saatte Bağdat’a ulaşabilecekti. Ancak Duyun-u Umumiye’nin birçok gelirine el koyduğu Osmanlı Devleti açısından oldukça masraflı ve riskliydi. Sultan bu projeyi İngiliz sömürgeciliği karşısında daha az tehlikeli gördüğü ve bir denge unsuru olarak kullanmayı düşündüğü Almanlara yaptırdı. Önceki hataları tekrarlamak istemiyordu.</p>
<p>Bu yüzden ihaleyi alanların az demir kullanmalarını önlemek için kilometre başına kullanılacak demir miktarını bile sözleşmeye yazdırmıştı. Sözleşmeye eklenen gizli bir maddeyle yabancı devlet vatandaşlarının demiryolu boyunca iskâna teşvik edilmeleri yasaklandı.</p>
<p>Böylece şirketin gereğinden fazla arazi satın alması ve buralara yabancıları -özellikle de Yahudileri- yerleştirmeleri engellendi. Ayrıca Sultan, Balkanlardan gelen Müslüman göçmenleri buralara yerleştirerek hem onlara iskân alanı açıyor, hem de vatan topraklarını muhafazaya çalışıyordu. HaydarpaşaKonya, Konya-Bağdat olarak iki bölümden oluşan projenin çalışmaları 1902’de başladı. Ne garip bir tecellidir, Ekim 1918’de bitirilen Bağdat demiryolu hattı ilk defa 1. Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan Osmanlı ve Almanya askerlerinin tahliyesinde kullanılmıştı.</p>
<p>Bir başka tarihî teşebbüs olan Hicaz demiryolu projesinden dünya 2 Mayıs 1900’de Sultan Abdülhamid’in bir emriyle haberdar oldu. Demiryolu Arabistan’ın kapısı kabul edilen Şam’dan başlayacak, Medine ve Mekke’ye ulaşacaktı. Projenin en dikkat çekici yönü, hattın tamamının Osmanlı tarafından inşa edilecek ve işletilecek olmasıydı. Tamamen Müslümanların eseri olacaktı anlayacağınız. Avrupalı devlet adamları, uzmanlar ve diplomatik temsilciler bu plana “imkânsız ve hayali” nazarıyla baktılar.</p>
<p>Bazı Osmanlı devlet adamları bile maddî kazanç sağlamayacağı ve masrafının çok olacağı gerekçesiyle projeye karşıydı. Maddî gelirden çok “rızayı İlahî” beklentisi içinde olan Sultan ve onu destekleyenler var güçleriyle çalıştılar. Sultan “Müminlerin Emiri ve Halifesi” sıfatıyla yapım emrini verdi ve 50 bin Osmanlı lirası bağışlayarak bir yardım kampanyası başlattı. Ardından Sadrazam 75 bin, Nafia Nazırı 71 bin, Şeyhü’l-İslam 55 bin, Hariciye Nazırı 45 bin Osmanlı altınıyla kampanyaya katıldılar.</p>
<p>Her biri 36 bin altından az olmamak kaydıyla diğer bakanlar da yardım ettiler. Bütün devlet çalışanları da en az birer maaşlarını bağışlamışlardı. Özellikle İstanbullular -müderris ve medreselilerin organizasyonuyla- bu projeye büyük katkıda bulundular. Öte yandan bütün İslam dünyası ayağa kalkmıştı. Kahire’de yayınlanan El-Müeyyed gazetesi projeyi “minnet ve şükranla anılacak bir eser” olarak tanımlıyordu. Hindistan, Orta Asya, Kırım, Kuzey Afrika, Orta Afrika, Güney Afrika, Çin ve Güneydoğu Asya’dan birçok Müslüman yardım kampanyasına katıldı. Hindistan’daki Müslümanların Halife/Sultan’ın projesine gösterdiği teveccüh İngiltere’yi o derece rahatsız etmişti ki, İngiliz basını yardım edenler için “Yıldız parazitleri için sağmal inekler” tabirini kullanacak kadar ileri gitti.</p>
<p>Aslında yurt dışından gelen 110 bin liralık yardımın toplam harcamalar içindeki yeri ancak %2,8 oranındaydı. Osmanlı halkının yardımı ise 3,15 milyon lira olup toplam harcamanın %80’ini oluşturuyordu. Diğer deyişle 52 ticaretin gelişmesini, ihracatın artmasını, şehirleşme sürecinin hızlanmasını, atıl kaynakların değerlendirilmesini, merkez-çevre ilişkisinin güçlenmesini ve hepsinden önemlisi Osmanlı’nın Ortadoğu’da inisiyatif alabilecek güçlü bir konuma gelmesini sağlayacaktı. Ayrıca Hicaz demiryoluyla hacca gelenler mukaddes beldelerden dünyaya İslam birliği mesajını götüreceklerdi. dış yardımlar temsili bir nitelikteydi ve malî yükün büyük bir bölümünü Müslüman Osmanlı toplumu karşılamıştı. Ancak bu bile Batılı sömürgecileri tedirgin etmeye yetmişti. Payitaht toplanan yardımların istismarını önlemek için ciddi tedbirler aldı. Yardımlar sırf bu iş için kurulmuş olan Hicaz Demiryolu Komisyonunun hesabına geçiriliyor; harcamalar bu komisyon tarafından yapılıyordu. İnşaatın her aşaması kamuoyuna resmî bildirilerle açıklanarak gerçekleştirildi. Her bağış ve harcama gazetelerde ilan edildi.</p>
<p>1902’de başlayan Hicaz demiryolu projesi 1908’de Medine-i Münevvere’ye ulaşarak tamamlandı. Sultan’ın tahta çıkış yıldönümü olan 1 Eylül 1908’de resmî bir merasimle işletmeye açıldı. Olağanüstü bir başarıydı bu. Demiryolu inşaatlarında yılda yaklaşık 150 km inşa edilirken, bu projede çöl sıcaklarına rağmen yılda 288 km’ye ulaşılmıştı. Bu hatla daha önce 40 günde gidilen Şam-Medine yolu 3 güne indi. Altı çizilmesi gereken tarihî bir icraat da, Medine-i Münevvere’ye yaklaşılınca Sultan’ın emriyle Hz. Peygamber’in (sas) ruhaniyetinin rahatsız olmaması için çelik yerine ağaç traversler kullanılması ve gürültüyü engellemek için raylara keçe döşenmesidir.</p>
<p>Hattın Medine-i Münevvere’ye ulaşması münasebetiyle İslam âlemi büyük bir coşku yaşadı. Çok sayıda tebrik telgrafı ve kutlama mektupları alan Halife/Sultan Müslümanların gönlünde taht kurmuştu. 27 Nisan 1909’da tahttan indirildiğinde, bilhassa Hindistan’da ve Güney Afrika’da büyük üzüntü yaşandığını ve Hicaz demiryolu fonuna gönderilen yardımların kesildiğini hatırlatalım.</p>
<p>Hatta Osmanlı konsolosları bu ülkelerden kovuldu, protesto gösterileri yapıldı. 1. Dünya Savaşı sırasında Fahreddin Paşa’nın uzun ve zorlu bir mücadele sonunda teslim olmak zorunda kalmasıyla birlikte hem Medine, hem de Hicaz demiryolu Osmanlı hâkimiyetinden çıkacaktı (10 Ocak 1919).</p>
<p><strong>3-İstanbul Boğazı’nın altından geçecek tüp geçit projeleri nelerdi?</strong></p>
<p>Boğaz geçişi için hayal sayılabilecek ilk tüp geçit projesi Fransız mühendis Eùqène Henri Gavand tarafından Sultan’ın tahta geçtiği ilk yıl sunuldu. Halen faal olan Karaköy-Galata tünelinin mühendisi Gavand 1876’da “The Metropolitan Railway of Constantinople” adlı şirketi adına Osmanlı hükümetine İstanbul’u kuzeyden güneye kat eden ve büyük bölümü yeraltından geçen bir demiryolu projesi yapmayı teklif etti. Kumkapı’dan başlayacak olan demiryolu yarımadayı yeraltından kat edecek ve İstanbul terminalinin inşa edileceği Eminönü’nde yerüstüne çıkacaktı.</p>
<p>Araçlar Haliç’i geçmek için yeni Galata Köprüsü’nü kullanacak, ancak Galata’ya geçer geçmez yine yeraltına ineceklerdi. Öngörülen plana göre sistem Karaköy’den Ortaköy’e kadar sahile paralel gidecek; Karaköy, Tophane, Fındıklı, Dolmabahçe, Beşiktaş, Ortaköy’de tren istasyonları olacaktı. Demiryolunun Kumkapı’dan Beşiktaş’a kadar olan tahmini uzunluğu 4.300 metreydi.</p>
<p>Haliç ve Marmara sahilleri arasında yer altından bir bağlantı kurulmasını tasarlayan Gavand’ın en dikkat çekici teklifi ilk tüp geçit projesiydi. Marmara sahilini setlerle genişletme projesinin yanı sıra Boğaz’ı Sarayburnu-Üsküdar arasından geçecek bir yeraltı treni yapılmasını teklif ediyordu. Bu sayede Avrupa’dan gelen trenler doğrudan Asya yakasına geçebileceklerdi. “Yeni Şehir Projesi” adı verilen bu çok iddialı ilk tüp geçit projesinin ayrıntılarına fazla girilmemişti. Ancak Gavand’ın yaptığı bu kıtalar arası ilk metro projesinin Marmaray ve tüp geçit projelerine ilham kaynağı olduğunu biliyoruz.</p>
<p>Sarayburnu-Üsküdar (Şemsipaşa-Salacak) arasının tüp geçitle bağlanmasına yönelik ikinci proje bir başka Fransız mühendis Simon Preault tarafından 1891’de Sultan’a sunulmuştu. “Deniz Altında Boru (Tüp) Köprünün Ön Projesi” adıyla sunulan proje için çok büyük bir inşaat teknolojisinin gerektiği anlaşılıyor. Amaçlarından biri de Haydarpaşa-Sirkeci arasını tüp geçitle birleştirerek demiryolu ulaşımını kesintisiz hale getirmekti. İmtiyaz sözleşmesi, anlaşma, inşaat projesi, bakım, işletme ve şirket bölümlerinden oluşan ve Fransızca olarak hazırlanan 33 sayfalık proje Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ndedir.</p>
<p>Aslında Simon Preault iki ayrı proje hazırlamıştı. İlkinde tüp tünel 7 payandalı ve 2,200 metre uzunluğunda tasarlanmıştı. Yeni projede ise payanda sayısı 13’e, tünel uzunluğu 3,100 metreye çıkarıldı. Preault çizimlerinde Boğaz’ı geçmek için küp şeklinde 3,2 metre genişliğinde ve 4,3 metre yüksekliğinde iki tüp kullanmayı düşünmüştü. Ancak deniz dibinde açıkta duran bu payandaların Boğaz’ın sert dip akıntısına karşı koymasını imkânsız gören Preault bunun çaresini bulamadan projesinin uygulanamayacağı kanaatindeydi. Tasarımları günümüzdeki tüp geçit projesine de ilham kaynağı olmuştur.</p>
<p>Dip akıntısından etkilenmemesi için bugün tüpler deniz yüzeyinde oluşturulmuş tabaların üzerine yerleştirildi. Çelik tüplerin kullanılması, tüplerin yüzeyde yapılıp daldırma yöntemiyle yerleştirilmesi, geçidin Salacak-Sarayburnu istikametinde düşünülmesi, çift tünelli olması ve raylı sistemi ön görmesi iki projenin diğer ortak yönleridir.</p>
<p>Preault’dan 11 yıl sonra, 1902’de Amerikalı mühendisler Frederick E. Strom, Frank Lindman ve John Hilliker tarafından Sultan’a üçüncü proje sunulacaktı. Dönemin meşhur amirallerinden Ahmed Besim Paşa aracılığıyla sunulan “Cisr-i Enbûbî fi’l-Bahr yani Subaküs Viyadikt” adlı projeye göre Boğaz’ın Anadolu (Üsküdar-Salacak) ile Rumeli (Yenikapı-Sarayburnu) yakası denize sabitlenmiş 16 büyük sütun üzerinden geçirilmiş büyük bir tüp geçit ile birleştirilecekti. Tüp geçidin içinde ikisi yolcuya, biri de eşyalara mahsus olmak üzere üç vagonlu bir tren işleyecekti.</p>
<p>Bu arada Salacak kısmı raylarla Haydarpaşa tren istasyonuna bağlanacaktı. Strom ve arkadaşlarının hedefi Avrupa ile Asya arasında kesintisiz bir demiryolu bağlantısı sağlamaktı. Projede 1890’da inşa edilen Sirkeci Garı’na karşılık Asya yakasında anıt benzeri bir gar düşünülmüştü. 1902 yılında çizdirilen projede köprülerin çelik teknolojisiyle yapılması hedefleniyordu. Strom arkadaşları adına, kendilerine yakınlık gösteren ve onları teşvik eden Sultan’dan bu konuda bir izin beratı bile almıştı. Ancak hükümet, uygulanabilirlikten uzaklığı, teknik açıdan Preault’un projesinden daha yetersiz olması ve maliyetinin yüksekliği sebebiyle projeyi onaylamadı.</p>
<p><strong>4-Konya Ovası’nı sulama projeleri hangileriydi?</strong></p>
<p>Ülkemizin tahıl ambarı olan Konya Ovası’nı suya kavuşturmak ve ikinci bir Çukurova ortaya çıkarmak maksadıyla tasarlanan ilk sulama projesi Konya Valisi Çelik Mehmed Paşa tarafından 1819’da hazırlanmıştı. 1862’de Konya Valisi Hafız Paşa’nın, Beyşehir Gölü’nün ovaya akıtılmasının beklenenden çok daha kolay olduğu, ovanın sulanmasıyla hem verimin artacağı, hem de bataklıkların kurutulacağı konusundaki raporu İstanbul’da büyük bir memnuniyetle karşılanmıştı.</p>
<p>Çelik Mehmed Paşa’nın projesini tamamlamak isteyen Vali Hafız Paşa, Suğla Gölü’ne akan Beyşehir Çayı’nın mecrasını değiştirmeyi ve “Mavi Boğaz” yoluyla Konya Ovası’na akıtmayı denemiş, ancak bu teşebbüsü neticelenmemiştir. 1871 yılında Vali İzzet Paşa, Arvana Düdeni’ni 54 yeniden açtırmak istemişse de başarılı olamamıştı.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid de Konya Ovası’nın sulanması meselesine önem veriyordu. 1883, 1887, 1889 ve 1893 yıllarında buna yönelik bazı istimlâk, hafriyat ve kanal çalışmaları yaptırmıştı. 29 Temmuz 1896’da Eskişehir-Konya tren yolunun, diğer adıyla “Hububat Hattı”nın tamamlanması, Konyalı çiftçiler için tarım ürünlerinin iç ve dış pazarlara daha kolay şekilde ulaştırılmasını sağlayacak çok olumlu bir gelişmeydi.</p>
<p>Sultan 1899’da ülkenin zirai kapasitesinin arttırılması, arazilerin ıslahı ve memlekette bulunmayan ağaç ve bitkilerin ithaliyle ilgili vilayetlere bir yazı göndermişti. Konya valiliği 3 Nisan 1899’da Beyşehir ve Karaviran göllerini kullanarak tarlaların sulanması yönünde yazılı bir talepte bulundu.</p>
<p>Bunun üzerine Sultan dönemin valisi Avlonyalı Ferid Paşa’dan bu konuda ayrıntılı çalışma yapmasını istedi. Hemen çalışmalara başlayan Ferid Paşa 1902’de sadrazam olunca tasarıyı önemli bir safhaya taşıyacaktı. 1903’te Anadolu-Osmanlı Demiryolu Şirketi proje doğrultusunda arazi ve etüt çalışmalarına başladı. Akabinde Konya Ovası’nı sulama projesi ortaya çıktı.</p>
<p>Kasım 1907’de 850 bin Osmanlı altını keşif bedeliyle bir şirketle proje sözleşmesi imzalandı. Sultan, Alman şirketiyle yapılan anlaşmaya üç özel şart koydurmuştu. İlki sulanacak araziye yabancıların iskân edilmemesi, ova dâhilinde yabancılara hiçbir sebep ve vesileyle emlâk ve arazi satışının yapılmamasıydı.</p>
<p>Böylece Batılıların sömürgeleştirme teşebbüslerini engellemek istemişti. İkincisi proje bittikten sonra şirketin hiçbir işletme ve hak talebinde bulunmamasıydı. Proje yeni kurulacak yerli bir şirket tarafından işletilecekti. Üçüncü şart da ön çalışma ve inşaat sürecinde istihdam edilecek çalışanların Konya ve çevresinde yaşayan devletine bağlı “sadık” insanlardan seçilmesiydi. Ancak şirket Abdülhamid sonrasında ikinci ve üçüncü şartlara uymadı.</p>
<p>Özellikle ayrılıkçı Ermeni ve Rumların çalıştırılması ve şirketin halktan para istemesi birçok problemin ortaya çıkmasına yol açtı. Çeşitli tartışmalar yaşandı, halk şirket binalarına saldırdı. Konya Ovası’nı sulama projesi Beyşehir Gölü suyunun Beyşehir Çayı ile Karaviran Gölü’ne dökülmeden, doğrudan tarım arazilerine aktarılmasıyla gerçekleştirilecekti.</p>
<p>Nisan 1908’de Sultan Abdülhamid Han’ın tasdikiyle inşasına başlanan projeyle Karaviran (Suğla) Gölü’nün kurutulması ve toplam 53 bin hektar arazinin sulanması hedeflenmişti. 1913 yılında tamamlanan proje Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen sulama projelerinden biri olmuştu. Ana kaynak Beyşehir Gölü’ydü. Buradan alınan su üç ana isale hattı, buna bağlı kanallar ve taksim merkezleriyle (regülatörler) 217 kilometre uzaklıktaki Konya Ovası’na ulaştırılmıştı.</p>
<p>Susuzluk yüzünden büyük bir çöle dönüşen binlerce kilometrekare arazi bu projeyle suya kavuşacak, hasılatın artmasıyla değer kazanacak, ayrıca vergi ve aşar da o nispette artacaktı. Böylece Konya Ovası asırlar öncesinde olduğu gibi yeniden Anadolu’nun “zahire ambarı” olacaktı. Bataklıkların kurutulması ve sulu tarıma geçilmesiyle devletin yıllık 400 bin lira vergi kazancı olmuştu. Kurtulan bataklıkların satılmasıyla da 2 milyon liradan fazla bir ek gelir sağlandı. 1985’te Göksu Havzası’ndan Konya Ovası’na yılda yaklaşık 415 milyon metreküp su getirecek Mavi Tünel Projesi, önceki proje artık ihtiyaca cevap veremediği için yeniden gündeme geldi.</p>
<p>Konya Ovası’nın yüzde 70’ini sulanabilir hale getirecek olan bu proje 6 Temmuz 2007’de uygulamaya kondu. Bunun yanı sıra 12 etaptan oluşan ve GAP’tan sonra en büyük sulama projesi yatırımı olan Konya Ovası Sulama Projesi (KOP) çalışmaları da hız kazandı. Yapımı uzun zamandır gündemde olan ancak bir türlü bitirilemeyen Konya Ovası Sulama Projesi ve Mavi Tünel 2015 yılında tamamlanarak hizmete girdi.</p>
<p>Türkiye’nin GAP’tan sonraki ikinci en büyük entegre sulama sistemi olan Mavi Tünel’in yapımıyla Sultan Abdülhamid’in mirasçıları ondan bir asır sonra onun bir hayalini daha gerçekleştirmiş oldular.</p>
<p>Derin Tarih Dergisi 2017 Şubat</p>
<p>Ahmet Uçar &#8211; Araştırmacı Yazar</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus/">Vizyoner Sultan’la Geleceğe Dönüş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vizyoner-sultanla-gelecege-donus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Sultan Var Sultan’dan İçeri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-sultan-var-sultandan-iceri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-sultan-var-sultandan-iceri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 20:31:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[10 Soruda 2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Sultan Var Sultan’dan İçeri]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15126</guid>

					<description><![CDATA[<p>10 Soruda 2.Abdulhamid Matematik bilgisi, astronomiye ilgisi, sevdiği yemekler, günlük çalışma programı, yurt dışı seyahatleri, nezaketi, terbiyesi ve merhameti&#8230; İşte gözlerden uzak, gönüllere yakın o muhterem Sultan! Sultan Hamid Han’ı vasıfları, özel ilgi alanları, fizikî ve ruhî hususiyetleri açısından anlatmaya ciltler yetmez elbette. Aşağıdaki 10 madde dışında neler yok ki bahse değer: Kitap sevgisi, marangozluğu, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-sultan-var-sultandan-iceri/">Bir Sultan Var Sultan’dan İçeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/bir-sultan-var-sultandan-iceri/indir-2-61/" rel="attachment wp-att-15133"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15133" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-2-2.jpg" alt="" width="373" height="210" /></a></strong></p>
<p><strong>10 Soruda 2.Abdulhamid</strong></p>
<p>Matematik bilgisi, astronomiye ilgisi, sevdiği yemekler, günlük çalışma programı, yurt dışı seyahatleri, nezaketi, terbiyesi ve merhameti&#8230; İşte gözlerden uzak, gönüllere yakın o muhterem Sultan!</p>
<p>Sultan Hamid Han’ı vasıfları, özel ilgi alanları, fizikî ve ruhî hususiyetleri açısından anlatmaya ciltler yetmez elbette. Aşağıdaki 10 madde dışında neler yok ki bahse değer: Kitap sevgisi, marangozluğu, nişancılığı, hayvan tutkusu, fotoğraf, saat, çiçek, yelkenli, bahçe, resim, müzik, opera ve tiyatro merakı, polisiye, Shakespeare ve Victor Hugo hayranlığı, tercüme faaliyetleri… İşte bunlar dışında 10 soruya sığdırmaya çalıştığımız, Sultan Abdülhamid hak kında merak edilenler.</p>
<p><strong>16-Sultan Abdülhamid’in şahsiyetine dair ayırt edici hususiyetleri nelerdi?</strong></p>
<p>Şehzadeliğinden beri mazbut bir hayat geçirmişti. İçki içmez, her türlü sefahatten kaçınır, boş zamanla-rında spor ve avla meşgul olurdu. Mutaassıp ve dindardı. Babası Sultan Abdülmecid ve amcası Sultan Abdülaziz zamanlarında saray kadınlarının serbestçe seyir yerlerinde dolaşmalarını ve harem hayatının eski kayıtlarından sıyrılmasını hoş görmemişti. Kendisi tahta geçince bu gibi hallere meydan bırakmadı. Kıskanç ve dindar, aynı zamanda çok nazik ve terbiyeli idi. Kadınlarına, kalfalarına, kızlara, maiyetindekilere hoş muamele eder, kimsenin kalbini kırmak istemezdi.</p>
<p><strong>17-Üst düzey matematik ve tıp bilgisine sahip olduğu doğru mu?</strong></p>
<p>Matematikte iyidir; tahdîd-i mesâha, yani ateşli silahlar için mesafe tayini konusunda bir risalesi olduğunu, burada kendi keşfettiği basit bir usulü kaleme aldığını söyler. Tıp bilgisi de şaşılacak ölçüde geniştir; hatta İbn Sina’nın kitabını Arapçadan okumuştu. Ameliyathanelere de fırsat buldukça devam ettiğini biliyoruz. Meşhur doktorlarla sık sık görüşüp kendilerine ayrıntılı sorular sorarmış.</p>
<p><strong>18-Astronomiye ilgisine işaret eden hatıralar var mı?</strong></p>
<p>Selanik’te sürgündeyken Halley kuyruklu yıldızının geçişini izlemek amacıyla bir gecesini pencere önünde geçirdiği için üşüten Sultan Abdülhamid yıldızlara meraklıdır, ilm-i nücûm okumuşluğu vardır. İmparatorluğu yöneteceği üs olarak adı Yıldız olan bir sarayı seçmesi ilginç bir tevafuktur.</p>
<p><strong>19-Hangi yemekleri severdi?</strong></p>
<p>Kızı Şadiye Osmanoğlu’ndan öğrendiğimize göre yemekleri gayet sade olup yoğurt ve yoğurtlu yumurtayı (çılbır) çok severmiş. İki aşçısı varmış. Bunlardan biri yemeklerini, diğeri de pasta ve bisküvilerini hazırlarmış.</p>
<p><strong>20- Hanımı Müşfika Kadınefendi’nin 24 saatliğine padişah olduğu doğru mu?</strong></p>
<p>1906 Temmuz ve Ağustos’unda şiddetli bir böbrek rahatsızlığı çeken Sultan bir defaya mahsus olmak üzere 24 saatliğine bilincini tamamen kaybetmişti.</p>
<p>Bu, saltanatı boyunca geçirdiği hastalıkların en ağırıdır. Yazar Nahid Sırrı Örik’in aktardığına göre o kritik günlerde Müşfika Kadın gece gündüz başucunda hizmet eder, hatta kuruntulu hükümdarın şüpheye kapılarak bunları reddetmemesi için de gözü önünde bütün ilaçları (doktorun sağlam bir kişi için bunların pek zararlı olabileceğini söylemesine rağmen) tadarken, musahiplerin kitabet dairesinden getirdikleri evrakı da kendisine imza ettirirmiş.</p>
<p>Ancak son bir gün padişahın gücü buna yetmez olmuş ve nihayet kendini tamamen kaybederek evrak ve koca imparatorluğun dört bir köşesinden gelen istizanlar (olur kâğıtları) birikmiş. Huzuruna çıkan başkâtip ve mabeynci, Müşfika Kadınefendi’yle görüşüp kendisinden talimat isteyince Müşfika Kadın “o anda belki bütün bir imparatorluğun geleceğine hâkim olmanın” şuurunu yüklenmiş ve “Durumu idare edin, efendimize hiçbir şey arz etmek elde değil. Aman dışarıya bir şey sızdırmayın” diye ikisini de sıkı sıkıya tembihlemiş. Doktorlar neredeyse ümitlerini kesmek üzeredirler baygın yatan Padişah’tan. “Eğer bir ter gelmezse, ölüm kesindir.” Nihayet 24 saatlik baygınlığın sonuna doğru Padişah’tan müthiş bir ter boşanacak ve doktorların dediği gibi kendisine gelecek ve sıhhatine tekrar kavuşacaktır.</p>
<p><strong>21-Herhangi bir vücut kusuru var mıydı?</strong></p>
<p>Şehzadeliğinde iyi bir avcıydı, tüfek seslerinden sağ kulağı iyi işitmezmiş.</p>
<p><strong>22-Bir günü nasıl geçer; çalışma, yemek ve uyku saatlerini nasıl tanzim ederdi?</strong></p>
<p>Günde 15-16 saat çalıştığı biliniyor. Haluk Şehsuvaroğlu’ndan öğrendiğimize göre erken yatar, acil bir iş çıktığında saat kaç olursa olsun uyandırılmasını emrederdi. Başkâtip Hasan Paşa, uykusunun ortasında gelen bir tezkereye bazen 1-1,5 saat vakit ayırdığını, fakat ertesi sabah hiç aksatmadan aynı saatte vazifesi başında olduğunu aktarır. Kızı Ayşe Osmanoğlu’nun verdiği bilgiye göre ise erken kalkar, sabah namazından sonra kahvaltısını çok hafif yapar, kahvesini içer ve masasının başına geçip Başkâtibi isterdi. 11’e kadar resmî işlerle meşgul olur, 11.30’da öğle yemeğini yerdi. 1520 dakika bir şezlongda istirahat ettikten sonra kâtip ve bakanlarını öğleden sonra kabul ederdi. İşi yoğunsa gece yarılarına kadar Mabeyn’de çalışırdı.</p>
<p><strong>23-Yurt dışına çıkmış mıydı?</strong></p>
<p>Şehzadeliği zamanında iki defa çıkmıştı. Bunlar amcası Sultan Abdülaziz’le yaptığı Mısır ve Avrupa seyahatleridir. Padişahlığı sırasında ise İstanbul’dan dışarı hiç çıkmamıştır.</p>
<p><strong>24-Zamanında Osmanlı topraklarında hangi savaş ve işgaller yaşandı?</strong></p>
<p>1877-78’deki Osmanlı Rus Harbi Rusya’nın galibiyetiyle, 1897’deki Osmanlı-Yunan Savaşı Osmanlı’nın galibiyetiyle neticelendi. Bunlardan başka İngiltere Mısır’ı (1882), Fransa Tunus’u (1881) işgal etti. Kıbrıs ise İngiltere’ye geçici olmak şartıyla üs olarak verilmiştir. » Şefkat timsali bir hanım Sultan II. Abdülhamid’in 4. Kadınefendisi Müşfika Hanım’ın Hayat dergisinde yayınlanan fotoğrafı.</p>
<p><strong>25-Hatıralarını yazdı mı?</strong></p>
<p>Piyasada çok sayıda “hatıra defteri” bulunmasına rağmen Sultan II. Abdülhamid’in kendisine aidiyeti kesin olan bir hatıratı bugüne gelmemiştir. İsmet Bozdağ’ın hazırladığı Sultan Abdülhamid’in Hatıra Defteri biraz da ticarî maksatlı hazırlanmış düzmece bir hatırat olduğu gibi Siyasi Hatıratım adıyla neşredilmekte bulunan kitabın da Osmanlıca aslı bulunamamış olup her nasılsa Fransızcasından tercüme edilmiş bir metindir.</p>
<p>Sürgün günlerinde sâbık Hakan’ın yanına gelip giden Dr. Atıf Hüseyin’in günlükleri (Sultan 2. Abdülhamid’in Sürgün Günleri) başka bir kalemden çıkmasına rağmen dolaylı türden bir  hatıratı sayılabilir. Bu konuda çalışmış olan Ali Birinci’nin görüşü şöyledir: “Sultan II. Abdülhamid’e atfedilen Hâtırât İttihatçılara karşı duyduğu öfkesiyle bilinen Süleyman Nazif’in kaleminden çıkmıştır. Hâtırât’ın Utarit dergisindeki yayınının kesilmesinde İbnülemin’in ikazları etkili olmuştur. Hâtırât’ın İsmet Bozdağ neşrinde eklenen sayfalar tamamen yenidir ve Bozdağ tarafından yazılmıştır” (Divan, Sayı 19, 2005/2</p>
<p>Derin Tarih Dergisi 2017 Şubat</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-sultan-var-sultandan-iceri/">Bir Sultan Var Sultan’dan İçeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-sultan-var-sultandan-iceri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdulhamid Han Said Nursi’yi tımarhaneye attırdı mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 20:20:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abduhamid ve Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulhamid Han Said Nursi’yi tımarhaneye attırdı mı?]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15128</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bediüzzaman Said Nursî, Yıldız Sarayı Mabeyn dairesine, Şark’ta geleneksel ve modern bilimleri bünyesinde birleştirecek bir üniversite açılmasını havi dilekçeyle başvurduktan sonra neden birdenbire Toptaşı Tımarhanesi’ne gönderilmiştir? Genellikle lafını budaktan esirgemeyen söylemi veya acayip kıyafetlerinden dolayı saray tarafından ‘deli’ muamelesi gördüğü izlenimi hâkimdir. Peki bu ‘izlenim’ ne kadar doğru? Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan bir mektup, Van [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/">Abdulhamid Han Said Nursi’yi tımarhaneye attırdı mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/images-3-26/" rel="attachment wp-att-15130"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15130" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-3-1.jpg" alt="" width="419" height="235" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-3-1.jpg 512w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-3-1-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 419px) 100vw, 419px" /></a></p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî, Yıldız Sarayı Mabeyn dairesine, Şark’ta geleneksel ve modern bilimleri bünyesinde birleştirecek bir üniversite açılmasını havi dilekçeyle başvurduktan sonra neden birdenbire Toptaşı Tımarhanesi’ne gönderilmiştir?</p>
<p>Genellikle lafını budaktan esirgemeyen söylemi veya acayip kıyafetlerinden dolayı saray tarafından ‘deli’ muamelesi gördüğü izlenimi hâkimdir.</p>
<p>Peki bu ‘izlenim’ ne kadar doğru?</p>
<p>Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan bir mektup, Van Valisi Tahir Paşa tarafından saraya yazılmıştır. (Hatırlatalım: Said Nursî, Tahir Paşa’nın zengin bir kütüphanesi de olan Van’daki konağında tam 12 yıl kalmış ve “Yeni Said” döneminin bereketli tohumları oradaki aydın çevrenin etkisiyle Bediüzzaman’ın fikir toprağına düşmüştür.)</p>
<p>Tahir Paşa saraya yazdığı mektubunda özetle şunları diyor: “Kürdistan alimleri arasında harika zekâsıyla ünlü olan Molla Said Efendi, tedaviye muhtaç (“muhtâc-ı tedâvî”) olduğundan Halife Hazretlerinin şefkat ve merhametine sığınarak sarayınıza gelmiştir. Bu kişi, yaşadığı bölgede herkesin içinden çıkamadığı meseleleri hallettiği halde talebe kıyafetini değiştirmemiştir.</p>
<p>Kendisi padişaha hakikaten sadık ve halis duacı olmakla beraber fıtraten edepli ve kanaatkâr olup şimdiye kadar İstanbul’a gitmek bahtiyarlığına erişmiş Kürt uleması içinde gerek güzel ahlakıyla, gerekse Padişaha sadakati ve kulluğuyla en çok iyilik edilmeye layık, dini şiar edinmiş bir kişi olması bakımından tedavisinde kolaylık gösterilmesi…”</p>
<p>16 Kasım 1907 tarihini taşıyan bu mektup ile iki gün sonra Van Valiliği’ne Mabeynden yazılan cevaptan (ve onları takip eden bir başka belgeden) anlaşıldığına göre, o zamanki adıyla Molla Said Efendi, o günlerde muhtemelen sürmenaja benzer bir zihnî rahatsızlık geçirmekte olup (zira cevapta “şuurunda eser-i hiffet görüldüğünden” bahsediliyor) tedaviye muhtaç bir haldedir. Nitekim ilmî biyografilerinden birinde “Bu rahatsızlık, onun uzun süreden beri yoğun bir tempoyla devam ettirdiği zihnî faaliyetlerinden kaynaklanan bir tür zihnî yorgunluktan kaynaklanıyordu” denilmiştir (Bkz. Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursî: Entelektüel Biyografisi, Çev: C. Taşkın, Etkileşim: 2006, s. 59).</p>
<p>Bediüzzaman’ın kendisi birilerinin ifsadatı ve Sultanın emriyle tımarhaneye atıldığını düşünse de işin aslı farklıydı: Saray ona ‘deli’ muamelesi yapmış olmayıp tersine onu saraya gönderen ve çok yakın dostu ve hamisi bulunan vali Tahir Paşa’nın yazdığı mektubun gereğini yerine getirmiş bulunuyordu.</p>
<p>Mustafa Armağan</p>
<p>Derin Tarih Dergisi 2017 Şubat</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/">Abdulhamid Han Said Nursi’yi tımarhaneye attırdı mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemil Meriç ile Söyleşi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Mar 2017 10:12:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İngilizler]]></category>
		<category><![CDATA[İslamî toplum]]></category>
		<category><![CDATA[İslamiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı ve İslam medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Batı' da tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Burjuvazi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemil Meriç ile Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Fransız İhtilali]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Partisi]]></category>
		<category><![CDATA[I. Cihan Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Komunizm]]></category>
		<category><![CDATA[Lonca teşkilatları]]></category>
		<category><![CDATA[Millet mefhumu]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyet]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[peyami safa]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Yurdu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiyat]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya Gökalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14226</guid>

					<description><![CDATA[<p>cogito, Sayı: 32, 2002 &#8220;Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür&#8221; Safa Mürsel: Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza, milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz talebiyle getirdim, Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer yer eserlerinde temas ediyor. Türkiye&#8217;ye Bediüzzaman bu meselelerin alevlendiği, kompleks bir hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler, aralarında nüans [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/">Cemil Meriç ile Söyleşi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/7-1/" rel="attachment wp-att-14228"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14228" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/7-1.jpg" alt="" width="416" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/7-1.jpg 491w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/7-1-300x234.jpg 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" /></a></p>
<p><b>cogito, Sayı: 32, 2002</b></p>
<p><em>&#8220;Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür&#8221;</em></p>
<p><strong>Safa Mürsel: </strong>Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza, milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz talebiyle getirdim, Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer yer eserlerinde temas ediyor. Türkiye&#8217;ye Bediüzzaman bu meselelerin alevlendiği, kompleks bir hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler, aralarında nüans ayrılığı olan tarzlarıyla, ortaya atılmış; Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi. İşte bunların her birinin kendine has, bütün müesseseleri şekillendirmeye matuf görüşleri, nazariyeleri olmuş. Üstat II. Meşrutiyet döneminde veya Cumhuriyet&#8217;ten hemen sonra İslam düşüncesiyle bağdaştıramadığı milliyetçilik görüşlerini kendi anlayışı içinde sınıflandırmış.</p>
<p><strong>Cemil Meriç</strong>: Millet mefhumu, doğrudan doğruya batıdan ithal edilen bir mefhumdur. İslamiyet bütün insaniyete şamildir ve biliyorsunuz ki kıtaları ikiye bölmüştür: Darü&#8217;l-Harp, Darü&#8217;l-iman diye. Darü&#8217;l-iman hidayete eren, vahdaniyyete inanan, İslamiyet&#8217;i kabul etmiş insanların ülkesidir. Bu insanların arasında hiçbir fark yoktur. Misaka dahil olduğu andan itibaren her insan bütün teali imkanlarına aynı derecede sahiptir. Burada kan, renk, kafatası gibi mefhumlar hiçbir şey ifade etmezler. Gerçi zaman zaman Araplar, Kureyş kabilesi vb. gibi birtakım gruplar üstünlükler peşinde koşmuşlar, hattı zatında unsuriyet hissini kolay kolay kaybetmemişler. Fakat belli bir süreden sonra bütün insanlık Osmanlı idaresi altında tek kalp, tek vicdan halinde birleşmiştir. Avrupa bu vahdeti hiçbir zaman gerçekleştirememiş.</p>
<p>Barbar istilalarından sonra Avrupa&#8217;da dilleri ayrı, menfaatleri ayrı birtakım kavimler peydahlanmıştır. Gerçi Hıristiyandır bunlar. Bu Hıristiyanlık ciddi bir vahdet unsuru olamamış, kaynaşmamışlar, her an birbirleriyle kavga etmişler. Yalnız birbirleriyle değil, aynı memleketin insanları, aynı kavmin insanları da birbirleriyle kavga etmiş. Avrupa&#8217;nın farikası daha önce de söylediğim gibi kavgadır, muharebedir, mücadeledir. Bu kavmiyet, yani lisan birliğine dayanan, aşağı yukarı menşe birliğine dayanan kavmiyet belli zamanlarda hafiflemiş, müşterek düşman olan Osmanlıya karşı, İslam&#8217;a karşı Haçlı seferlerinde hep beraber çarpışmışlar. Fakat kendi başlarına kalınca yine birbirlerini tahrip etmekten vazgeçememişler. Yani hiçbir zaman bir İslam vahdeti gibi bir Hıristiyan vahdeti teşekkül etmemiş. Avrupa kuvvetlenmiş, iktisadi fetihler yapmış, sınıf hakimiyetini kurmuş ve bizi yok etmek için teşebbüslere girişmiş.</p>
<p>Bu teşebbüslerinde muvaffakiyete erişmemesi elbette Cenab-ı Hakk&#8217;ın bir lütfudur. Fakat burada, aralarındaki tefrika, kendi aralarındaki rekabet de büyük rol oynamıştır. Yani tefrika olmasaydı Avrupa ile daha güç mücadele edebilirdik. Şimdi Osmanlı&#8217;nın yani İslamiyet&#8217;in zaferlerinin bütün sırrı tek vücut, tek kalp oluştadır. Biz Misaka dahil olan bütün kavimlere kardeş muamelesi yapmışız, kucağımızı açmışız, kitap sahibi milletleri korumuşuz ve üç kıtada hükümran olmuşuz. Bu hükümranlığı parçalamak için Avrupa zaman zaman teşebbüslere girişmiş. Evvela himayemiz altındaki kavimleri kışkırtmış. Rusları, Bulgarları, Ortodoks kilisesine bağlı Rumları, Sırpları kışkırtmış ve parçalamaya başlamış Osmanlı&#8217;yı. Bu parçalama hareketi epeyce muvaffak olmuş.</p>
<p>Avrupa&#8217;ya teveccüh ettikten sonra Avrupa yeni bir Truva atı daha sokmuş içimize; Milliyet. Milliyetin hiçbir kökü yoktur. Osmanlı&#8217;da hiçbir şeye dayanmaz. Evet Oğuzlardan geliyoruz. Büyük tarihimiz var. Fakat bu tarih Osmanlı&#8217;nın çocukluk devridir. Hiçbirimiz gençken çocukluk devrinden bahsetmeyiz, bunayınca anlatmaya başlarız. Ama aklı başında iken insan anlatmaya hiç lüzum görmez. Osmanlı da lüzum görmemiş bunlara. İmanına sadık kalmış, İslamiyet’in mitolojisini benimsemiş. Kendi mitolojik tarihine itibar etmemiş. Silinmiş imanın içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri İslam&#8217;ın eseridir.</p>
<p>Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş. Fakat bunlar erimiş İslamiyet&#8217;in içinde. Zaten Avrupa&#8217;da şuurlu olarak milliyet fikirleri, kendi içlerinde 1789&#8217;dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra başlar.</p>
<p>1789&#8217;dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa&#8217;ya karşı mücadele vermek zorundadır. İngilizler, Almanlar, bu dışa karşı kendini müdafaa mecburiyeti, kendi varlığının şuuruna vardırır Fransa&#8217;yı. Ayrı bir dili olduğunu, ayrı bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri içinde belli bir yer işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder. Fakat bu coğrafyadan gelen milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat birliğine inkılab eder.</p>
<p>İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan içtimai sınıfları yabancı gibi sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi de toprak aristokrasisine karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa da kendine karşı cephe alan işçi sınıfına karşı aynı kızgınlığı, aynı öfkeyi aynı yırtıcılığı izhar eder. Tabii dünyaya karşı da düşmandır. Hakikatte milletler sadece başka milletlere karşı mücadele verdikleri zaman milliyetçidirler. Bunun dışında milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan Savaşı&#8217;nda bu çok görüldü. Alman kapitalizmiyle Fransız kapitalizmi ortaktılar. Endüstri kuruluşları olan birçok yer bombalandığında kapitalizm, kapitalizme yardım etti. Avrupalı için milliyet sadece belli ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval devrimizde en kuvvetli tarafımız, imanımız yok edilmek istendi.</p>
<p>Bu imanı yok etmek için bilumum vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden birisi de milliyetçilik hikayesidir. Bizde milliyetçilik doğrudan doğruya Avrupa&#8217;dan ithal edilmiş mehfumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet&#8217;te olamaz milliyetçilik. Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli propagandalar neticesinde dindaşlarımızla aramız bozuldu, düşman olduk. Onlar ayrıldılar bizden. Bazı savaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez hadiseler geçti. Bu kopuştan sonra biz de ister istemez kendimize çeki düzen vermek zorunda kaldık. Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat sonunda bir mecburiyet oldu. Elbette ki belli hudutlar içinde yaşayan, belli dili konuşan insanlar kendi hüviyetlerini dış dünyaya karşı haykırmak, bir bayrak altında toplanmak zorundaydılar. Bir nefis müdafaası olarak milliyetçilik zarurettir. Elbette Türk insanı kendini korumak zorundadır.</p>
<p>Kendini korumak için de belli bayrak altında, pren­sipler etrafında birleşmek zorundadır. Batı&#8217;ya karşı, Rusya&#8217;ya karşı, İslam oldukları halde bize husumet besleyen asırlık telkinlerle, düşman telkinlerle husumet beslemekte olan kardeşimiz, fakat bizden ayrılmış ülkelere karşı kendi menfaatlerimizi korumak mecburiyetindeyiz. Bu birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu; Milliyetin birçok tarifi var. Almanların Alsace Lorraine&#8217;i işgalinden sonra hukuki ve felsefi bir mesele olarak ortaya çıkar. Alman aydınlarıyla Fransız aydınları arasında tartışma konusu olur. Varılan ve bi­zim de kabul edeceğimiz -ister istemez- tarif şu:</p>
<p>Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere inanan, aynı şeyleri isteyen menfaatleri müşterek, istikbalde aynı çatı altında, aynı bayrak altında yaşamak isteyen insan topluluğu. Milleti millet, yapan birlikte yaşamak arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu arzu müşterek inanışlardan gelir. Bunu kuvvetlendiren kan, dil gibi başka unsurlar da vardır. Bunlar biyolojik faktörlerdir ve hiçbir mana ifade etmezler. Fakat insanı insan yapan, insanı eşref-i mahlukat yapan hayvan-ı natık oluşudur yani insanın kafası vardır, aklı vardır, düşüncesi vardır, Vicdanı vardır. Madem ki, kafasına ışık veren inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını belli bir istikamete sürükleyen imanıdır, o halde hattı zatında milliyeti yapan en kuvvetli faktör imandır, inançtır. Sosyalizm İslamiyet&#8217;ten haberi olmayanların İslamiyet’idir. Ona göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda mücadele eden insanlar içtimai bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf ırk bağlarıyla bağlı değildir birbirlerine. Dünyanın bütün proleterleri kardeştirler.</p>
<p>Burjuvazi zaten bu kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi menfaatleri uğrunda daima kendi insanını istismar eder. Sosyalizmin inancı budur: Bütün dünyada burjuvazi bir tek millet vaziyetindedir. Onun gibi dünya proleteryası da tek millettir. Çalışanlar kardeştirler. Çalışanlar yani aynı gaye uğrunda emek, alın teri harcayanlar mazide de aynı gaye uğrunda çalışmış olanlar, istikbalde de aynı gaye uğrunda çalışacak olanlar kardeştirler. Yani Said-i Nursi Hazretleri &#8220;bugün unsuriyet çağı geçmiştir&#8221; derken iki manada haklıdır. Birisi ideoloji olarak bu asırda sosyalizm sahneye çıkmış ve bütün dünyada enternasyonaller kurulmuş. Enternasyonal, bütün milletlere açık sadece düşünce birliğine dayanan, kader birliğine dayanan bir topluluk demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel. Sovyet Rusya da bunu gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.</p>
<p>O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir aldatmaca olduğu belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği samimi olarak tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu ve bütün Avrupa prolateryası III. Enternasyonale bağlıydı. Demek ki milletlerin dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek mümkündü. Şimdi de mümkün bir yerde. Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan işçisiyle, bir Fransız işçisi, bir İspanyol işçisi aynı insandır. Franco iktidara geçerken İspanya&#8217;da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Amerikalılar, Almanlar, Ruslar. Milletlerarası cepheler kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Avrupa insanı savaştı. Müşterek düşmana, faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak sosyalizm milletler  üstüdür. Acı çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun dışında sömürenler vardır. Sömürenler de bir bütündür.  Sosyalizm insanlığı ikiye böler: Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir bütündür. Millet gibi birtakım suni tasniflere katiyen iltifat etmez.</p>
<p>Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır. En yenisidir. İddiası budur. Vaktiyle 1789&#8217;da milliyet hisleri bir taraftan kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara geçer. Bütün insanlara hukuki eşitlik sağlanır. Bunu yaparken insanların aynı haklara sahip olduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem olduğunu, kimsenin kimseyi istismar etmeyeceğini ileri sürer.</p>
<p>Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan esaslara istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka, hayatı başka, servet seviyesi başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını ispat etti. Fransız ihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak takdim etti. Nitekim o zamanki anayasada gerekçesi de insan ve vatandaş hakları beyannamesidir. Sadece vatandaş hakları değildir. İnsan ve vatandaş haklarıdır. Bu çok dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali insanlık namına yapılmış olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya amentüsü de insan ve vatandaş hakları beyannamesidir. Aynı milletlerarası mahiyeti sosyalizm de taşır. Bu ne kadar gerçekleşebilir, neresi yalandır ayrı mesele. Fakat Batı&#8217;da bir ideoloji hüviyetiyle tarih sahnesine çıkan üç ideoloji var; Hıristiyanlık liberalizm ve sosyalizm. Bunların üçü de bütün insanlık için harekete geçtiklerini iddia ederler.</p>
<p>Milletler daha sonra çıkmıştır ortaya. Batı bir Hıristiyan vahdeti kuramamıştır. İmparatorluklar kurmuştur: Roma-Cermen İmparatorluğu, Charlemagne İmparatorluğu. Bunlar İslamiyet&#8217;e benzeyen gerçek bir vahdet kuramamıştır. Kuramamıştır ama daima milletin dışında daha yüksek bir cemaat olduğunu kabul etmiştir, hiç olmazsa nazari olarak. Hıristiyanlık bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi ve sosyalizm bunu kabul etmiştir. Bu itibarla zannedildiği gibi milliyetçilik, Batı&#8217;nın bulduğu en son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği, milli hodbinlik şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa silahıdır, milliyetçilik. İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara mal olmuştur, milliyetçilik tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi Hazretleri&#8217;nin söylediklerine ben de katılırım.</p>
<p>Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalrın işaret etmek gerekiyor. Bir kere İslamiyet&#8217;le, Hıristiyanlık içtimai, fikri ve tarihi yapısı bakımından tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın birbirleriyle anlaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar tarihin belli merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar, kendilerini &#8220;millet&#8221; olarak anlatmışlar. Bunların karşısına biz sadece İslam olarak Çıkmışız. Ama bugün düşmanlarla çevrilmiş, çeşitli ihanetlere uğramış, bütün efendiliğimize, bütün alicenaplığımıza rağmen hançerlenmiş, aldatılmış vaziyetteyiz. Bu itibarla bugün ister istemez bir devletimiz var ve bu devlet milli bir devlettir. İster istemez başkalarına karşı kendi varlığımızı müdafaa etmek için millet unsurundan da istifade etmek zorundayız.</p>
<p>Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde, mutaasıp bir şekilde, yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz var, bizim de edebiyatımız var, şarkılarımız var. Fakat hepsinden evvel dinimiz var. Yani din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur. Din olmayan yerde milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman olarak yaşamış, zafer kazanmışız. Şuurumuzdan idrakimizden ve şahsiyetimizden bunu çıkarmaya imkan yoktur. Bu itibarla tarihe dayanmayan, mukaddese dayanmayan bir milliyetçilik kurulamaz. Cumhuriyet&#8217;in en büyük hatası bu olmuştur.</p>
<p>Yani bizi Osmanlı&#8217;dan tecrit ederek, dinden de tecrit ettiğini zannetmiş ve dinden tecrit edilen bir kalabalığın da yaşayabileceğini zannetmiş. Mazideki kudretimiz hatıra olarak da yaşasa ayakta durmamızı mümkün kılmıştır. Fakat mazideki ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuriyetin en büyük hatası -hatta bir parça İttihat ve Terakki&#8217;nin de- Türk milletini dinin dışında mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki her zerre kanda, vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem dinamik bir kuvvet olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta kabile devrinin bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz. Çünkü bir yerde bizim dilimiz de dinimizin bir parçasıdır.</p>
<p>Bütün sembollerimiz, bütün hayatımıza istikamet veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla dini tesanüd etrafında dinden gelen, tarihten, müşterek acıları çekmekten, müşterek facialara maruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla, bir milletten bahsedilebilir. Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli istinadgahı dindir, imandır, mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi olmadıkça hiçbir topluluk ayakta duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır. Fert dinsiz olabilir, fert ate olabilir. Fakat toplum olamaz. Toplum dinini kaybettiği andan itibaren vahşi bir hayvan sürüsüdür. Yırtıcı, riyakar, melun, en adi canavardan daha tehlikeli bir sürüdür. Nitekim tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk dinsiz yaşayamamıştır. Bu itibarla bir topluma yapılacak en büyük kötülük onun dini inançlarıyla oynamaktır.</p>
<p>Said-i Nursi 930&#8217;da haklıydı, bugün haklı değildir. Şundan haklı değildir: Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor. Elimizde olmayan sebeplerden dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz milletleri kaybettik. Bu fırtına ortasında dağılan sürüyü bir araya toplamak için ister istemez tarihi hatıralara dayanmak, onlardan faydalanmak zorundayız. Elbette bütün Müslüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat kendi dilimizi konuşan, anlaşabildiğimiz insanlar elbette bize daha yakındır.</p>
<p>İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün insanlığa şamildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez, merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir. Ondan sonra millettir. Ondan sonra İslamiyet&#8217;tir. Arzu ederiz ki İslamiyet en büyük daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı kucaklasın.</p>
<p><strong>Cemil Meriç</strong>: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik hareketi iki kaynaktan geldi bize. Birisi batı kaynağı. Batı&#8217; dan gelen bu tehlikeli fikir birkaç isim etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery. De Guignes 18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle Çin uzmanıdır. Kendisi hariciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve mesela ÇinIilerin, Mısır&#8217;dan gelen bir koloninin devamı olduğunu söyleyecek kadar bilgisizdir bu konuda. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir mazimiz olduğunu, Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu, sekiz cilt halinde yazmış. De Guignes İslamiyet&#8217;e, Osmanlı&#8217;ya düşmandır.</p>
<p>Güya bizi Osmanlı&#8217;dan ve İslamiyet&#8217;ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış. Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa, onun bizi kardeş yaptığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler Hunlardan &#8220;medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar&#8221; diye bahseder. Medeniyet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak bahseder. De Guignes&#8217;den Süleyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde De Guignes&#8217;den parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes&#8217;yi nereden tanıdı? Nasıl tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes&#8217;yi tanıması? Belli değil. Ondan sonra Ziya Gökalp&#8217;in tavsiyesi ile Hüşeyin Cahit tercüme etmiş. Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle, Vizigotlarla, Ostorogotlarla vs. tanımadığımız atalarımızIa münasebetlerimizi De Guignes&#8217; den öğrendik.</p>
<p>Bir diğeri de Leon Cahun&#8217;dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya Tarihine Giriş diye bir kitabı var. Türkiye&#8217;de milliyetçiliğin kaynağıdır bu kitap. Önsözünü tercüme ettim onun. Diyor ki &#8220;Türkler hiçbir medeniyet kurmamışlardır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar budaladırlar ki Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti bir türlü nakledememişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece yıkmışlardır&#8221;. Bu kitap Türk milliyetçiliğinin Kuran-ı Kerim&#8217;i oluyor. Bütün Türkçülerin üzerinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından biridir Leon Cahun. 19. asır sonu, 20. asrın başında yaşamıştır. Vambery doğrudan doğruya casustu zaten.</p>
<p>Şimdi bir de Rusya&#8217; dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor bu hakikat. Rusya&#8217;dan gelen Türkler, Osmanlı&#8217;ya hem dostturlar, hem düşman. Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi içindeler. Düşmandırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında. Kırım&#8217; dan ayrıldıktan sonra onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam medeniyetinde, İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde durmuşlardır. Ve Milliyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu etrafında halka1anmış, Türk Yurdu etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, ayrıca Ağaoğlu Ahmet -garip bir milliyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet&#8217;i anlatmak bütün Rusya&#8217;dan gelen Türkleri anlatmak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı vaziyetteler. Çünkü Rus terbiyesi görmüşler, Rusya&#8217;da yetişmişler. Orada Türklük gururları kırılmış.</p>
<p>Burada yeni bir vatan bulmuşlar. Fakat bu vatanda söz sahibi olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura biliyorsunuz Tarih Kurumu&#8217;nun başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde. Milletvekiliydi. Mustafa Kemal&#8217;in çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine sadakatle hizmet etti. Osmanlı&#8217;nın yıkılışında onun büyük rolü vardır, hissesi vardır. Ziya Gökalp budala bir adamdı tam manasıyla. Ağaoğlu budala değildi. Haris bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı. Cahil bir adamdı. Son derece ümmiydi. Evvela Selanik&#8217;te pohpohladılar; İttihad Terakki, emellerine alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver&#8217;e, Talat&#8217;a, Mustafa Kemal&#8217;e sen -haşa- Allahsın, sen Peygambersin diye kasideler yazdı. Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.</p>
<p>Said-i Nursi&#8217;nin büyük bir ihtimalle bid&#8217;at erbabı diye yad ettikleri arasına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı&#8217;yı, parçalandı ülke. Binaenaleyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sarılmak mecburiyetti. Yalnız dediğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi boşalmış, kansız, cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet. Zaten &#8220;cihanda sulh, yurtta sulh&#8221; formülü ile ifadesini bulan bir sulhperverlik bahis mevzuu idi. İnancını kaybeden, kaybettirilen insanların mütearrız olmasına, dinamik olmasına zaten imkan yoktu. Cihanda sulh, yurtta sulh olmasın da ne olsundu? O devrin fikir hareketleri karmakarışıktır, mutlak olarak teslim olduğumuz bir çağ.</p>
<p>Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi müdafaa edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla. Kavmi yapan dindir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların bugünkü cemiyette çok faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette İslamiyet&#8217;i tahkim etmek, tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar arasında vazifemizdir. Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan, yaralayıcı olmaktan hazer ederim. Ayrılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var. Ne olursa olsun birleşmeye ihtiyacımız var. Yalnızız, bütün dünyada yalnızız. Herkes düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dosta, sıcak bir tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanların hepsi bizim. Yani insanları damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar müşterek unsurlar bulup birleşmek lazım.</p>
<p>Said-i Nursi Hazretleri&#8217;nin bütün yazılarını belli başlıklar etrafında toplamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indekslemeli. Biri, bütün külliyatını tarar, kelimelerin altını çizer, alfabetik olarak yazar. Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde, hangi sayfalarda ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500&#8242; de. Aşağı yukarı bütün büyük adamlar için aynı şeyi yapmışlardır. Herkesin kitabının indeksi vardır. Bu, okumayı çok kolaylaştırır. Etüd yapmak isteyince onu da kolaylaştırır. Faraza Said-i Nursi Hürriyet hakkında, nerelerde ne söylemiş? Ne kadar söylemiş? Bunun daha mufassalı da olur.  O biraz güç. Çok faydalı bir iş olur, okumayı ve anlamayı kolaylaştırır.</p>
<p>Münakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim. Türkiyat, Türk perestlik diyor. Türkköri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir diyor. Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır. Bütün söyledikleri yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlerle ve vesikalarla ispat ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım. Bitirdim hikayeyi. Hiç kimse ağzını açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyurun canım hata etmiş olabilirim. İnşallah hata etmişimdir.</p>
<p>Abdulluh Cevdet&#8217;e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif tarafları vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet&#8217;ten. Dil Best-i Mevlana&#8217;sı çok güzeldir, Gazali&#8217;nin azeliyat&#8217;ını ondan okudum. Çok geniş tecessüslü olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid değildir, zındık değildir.</p>
<p>Devlet-i Aliyye&#8217;nin çöküş tarihi, yok oluş tarihi 1826&#8217;dır. Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı&#8217; dan hocalar getiriyoruz. Tasavvur edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte gazalarımız olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız bir düşmana el açıyoruz, &#8220;gel bizi yetiştir&#8221; diyoruz. Yani bu adamın hikmet-i vücudu bizi yemektir, mahvetmektir. Hayatının yegane gayesi bizi yemek olan bir medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir? Yani bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı vardır, malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunları da getirtmeye başlıyorlar Avrupa&#8217; dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri açılıyor. Müşavirler getirtiliyor Batı&#8217;dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor. Mekteb-i harbiye açılıyor.</p>
<p>Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber müteahhitler de geliyor, iş adamları da geliyor. Politika esnafı da geliyor, misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir taarruz başlıyor. Avrupa&#8217;yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup olacağız. Çünkü karşıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir zaman anlayamadık Avrupa&#8217;yı. Avrupa da bizi anlamadı. Anlamasına ihtiyaç yoktu çünkü. Avrupa bizi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya mecbur değiliz. Balıkların, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil mi ya? Keseriz, yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak. Avcının hayvanı tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak niyetinde değil, anlamak mecburiyetinde de değil.</p>
<p>Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz, mahrem dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan kalkınca, bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk batılılaşan müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu, Viyana&#8217;ya giden ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını, nasıl yıkacağını biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan sonra dava kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti dışardan yıkmak mümkün değildir. İçeriden kendi adamlarına yıktırıyor. Osmanlı&#8217;ya ihanet etmek için dışarıdan kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi onlara tahakkuk ettirmek, yol bu.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong> Bu beyanlarını ifade eden kaynaklar var mı?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var. Mesela misyonerlerin yazdığı kitaplar var. Orada &#8220;En büyük düşmanımız İslamiyet’tir. İslamiyet’i kaldırırsak Osmanlı toz yığını haline gelir&#8221; diyorlar, açıkça söylüyorlar.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin ifade ettiği bir şey var; İngiliz müstemlekat nazırı Gladston Kur&#8217;an&#8217;ı kaldırmalıyız diyormuş.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat bu okuyanlar kendi dillerini biliyorlar. Batı&#8217;da, Batı dilini bilen adamın dürüst ve namuslu olmasına imkan yoktur. Batı dilini yalnız kendi adamları bilir. Robert Kolej&#8217;den çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında Türkiye&#8217;de Batı dilini bilen adam yoktur. İmalat hatasıdır, tesadüfen bilir. Yani Batı dilini bilip Batı&#8217;dan kopmak akla hayret verecek bir iştir. Çünkü Batı dilini bilince bütün mevkiler size açıktır. Bu Tanzimattan beri böyle. Yani rast gele adam, sokaktaki adam Fransızca öğrenince sadrazam oluyor, hikaye bu. Sadrazamlığa kadar çıkacak adam, ne diye Batı&#8217;yla muharebe etsin, mücadele etsin? Sebep yok. Menfaatlerine aykırıdır. Niçin, ne yapsın? Deli midir adam? Pek az deli çıkmıştır binaenaleyh. İmkan yok çünkü. Bir kavme benzemek dilini bilmek demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de sana yardım ediyor. Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep yok.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen medeniyet) komünizm de kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler insana göre şekillenir. İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla toplumun bütün ruh dünyasına kök salar.</p>
<p>Rusya&#8217; da nüfusun yüzde 80&#8217;i köylü idi ve köylünün içinde okuma yazma bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri bir toplumda gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun iç dünyası komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla kapitalizmde olan kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm, isterseniz sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne olduğunu.</p>
<p>Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik olarak yoktur. Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır. Devlet yoktur komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi gelir. Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl bir cemiyet olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist diyoruz. Bu palavradan ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya sosyalizmi tatbik etmek suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia ve arzusundadır. Komünizme geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım. Devlet oldukça komünizm olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle Rusya&#8217;da, sosyalizm, kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani bunları ayırmak mümkün değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna Rusya bir Rus mistiği getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış olduğundan, tabiata ve Allah&#8217;a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni değildir. Fakat doktrin olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde bütün doktrinlerin hatalarını taşır sosyalizm.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas Makyavelist prensipler midir?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Rüyadaki hitabe son derece mühim bir hitabedir. O sıralarda sosyalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur. Ve bir rüya olarak caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin düşünceleri var. Açıktan açığa sempati ile bakıyor memlekete. Yani kapitalizm asırlardan beri imtihandan geçmiş, ne kadar namussuz, ne kadar hain, ne kadar insanlık dışı bir düşünce olduğunu ispat etmiştir.</p>
<p>Kapitalizm Asya&#8217;yı yemektedir ve Asya&#8217;yı yok etmektedir. Asya için bir felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap olmuştur, hareket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman yapan bir hareket değildir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası bir mücadeleyi değil sınıflar arası, ezenle ezilenin mücadelesini remizleştirir. İslamiyet&#8217;in bu harekete baş olması, günahlarından sıyırması ve Asya&#8217;yı, esir Asya&#8217;yı, mazlum Asya&#8217;yı yine İslamiyet&#8217;in rehberliğinde fakat sosyalist bir temayülle idare etmesi arzuya şayandır, neticesine varıyor. Kapitalizme yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme nazar-ı müsamaha ve şefkatle bakmaktadır. Bu hitabe son derece dikkate layıktır, son derece. Değerlendirilmedi o hitabe.</p>
<p>Hakikatte Marx&#8217;ın komünizm dediği şey de Bediüzzama’nın 5. devriyle uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların mülk sahibi olması demektir. Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan, her türlü istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur. Herkesin mülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması. Hiçbir baskı olmamasıdır.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Fakat Marksizm’de, tasvir ettiğiniz gibi bir dünya düşünülmüyor.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki istikbal var, bir de yaşanan realitenin getireceği tahmin edilen, istikbal var. Bugünkü şekliyle sosyalizmin insanları hürriyete, saadete, kavgasız bir cemiyete, ahenkli bir cemiyete götüreceği söylenemez. Fakat Marx&#8217;ın söylediği bu 5. merhale şu şekil­de tarif edilir: Esaret tünelinden hürriyet dünyasına çıkış. Çünkü devlet bir esaret müessesesidir, devlet sınıflı bir cemiyette hakim sınıfın emellerini destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan bir makinedir. Bu makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca hürriyetsizlik kalmayacaktır. Devlet, sahip olanların devletidir. Daima hakim sınıfın yanı. Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.</p>
<p>Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka ve hürriyete sahip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek, o şekilde artacak ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar olacak. Şimdi fail-i muhtar değildir, daima bir baskı altındadır. Fail-i muhtar olduğu devirde yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program, emel bu. Tatbikat nereye götürür? Belli. çatışmaya, esarete, hürriyetsizliğe götürüyor. Ama rüya bu değil, emel bu değil. Kâğıt üzerindeki emel bu değil. Has bir düşünce adamının da böyle bir netice tasavvur etmesi düşünülemez.</p>
<p>Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist merhalede her şey, herkesindir. &#8220;Her şey herkesindir&#8221; ne demek? Şimdi şu formül düşünülüyor. Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine göredir. Herkes ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir? Ehliyetin ölçüsü el sanatıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız, ne kadar üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki merhalede herkes ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve her insan ihtiyacına göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını düşünün. Mesela Kadıköy 100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin yaşaması için ne lazım? Şu kadar buğday, şu kadar arpa, şu kadar demir, şu kadar çinko, şu kadar bakır, şu kadar şeker. Üretim planlanınca, düzene sokulunca, aklın emrine girince kimse kimseyi istismar etmeyecek.</p>
<p>Hiçbir alın teri boşa harcanmadıkça, yapı­lan istihsal tabii olarak Kadıköy ahalisinin istediği gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat çalışacak, ideal sitede. Her insan istediği kadar yiyecek. Mesela burada 3 kişiyiz. Diyelim ki istihsal yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin tutup daha fazla zahire iddihar etmesine ihtiyaç yoktur. İstihsal bir ırmak gibi, ırmak kadar boldur. Irmaktan herkes tenekesini doldurur, içeceği suyu alır. Bunun için suyu kurutmasına ve küplere doldurmasına lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal vasıtaları zaten bütün cemiyetin olduğuna göre herkes her şeye sahiptir ve herkes ihtiyacına göre müşterek hasıladan faydalanacaktır.</p>
<p>Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu gerçekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.</p>
<p>Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm de aynı şeyi söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman gerçekleşeceğini, nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong>  Bediüzzaman&#8217;la, Marx&#8217;ı aynı şeyleri isteyen kimseler olarak mütalaa etmek mümkün mü?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Proletarya diktatörlüğü zaruri bir merhaledir. Başka çaresi olmadığı için bunu söylemiştir. Marx&#8217;ın bütün eserlerinde bir defa geçer proletarya diktatörlüğü. Proleter diktatörlüğünün asıl sebebi şu: Burjuvazi, iktidarı ele geçirmiştir. Burjuvazi bütün imkanlara sahiptir, istediğini yapmaya ve istediğinden başka bir şey yapılmamasına kadirdir. Binaenaleyh geniş halk tabakalarının, çalışanların haklarının istirdadı için mutlaka bir şiddete ihtiyaç vardır. Proletarya diktatoryası, burjuvazinin getirdiği anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti kurmak için zaruri bir ameliyat-ı cerrahiye­dir. Hastalığı tedavi etmek için kullanılan bir bıçaktır. Proletarya diktatoryası bir gaye değildir Marx&#8217;ta. Nasıl bütün insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur? Bir insanın bir insanı, bir insanın birçok insanı, bir insanın belki bütün insanların, dünyayı sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete ihtiyaç vardır.</p>
<p>Bu şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köprü de proletarya diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış olduğu bütün sosyalistler tarafından kabul edilmiştir. Marx&#8217;ın yaşadığı dünyada burjuvazi yırtıcı bir kuvvetti. Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı. Ama bugün o sınıf yavaş yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini kaybetmekte ve gerek İtalya&#8217;da, gerek Fransa&#8217;da, gerek İspanya&#8217;da, Avrupa&#8217;nın sosyalist ülkelerinde proletarya diktatoryası kalkmıştır. Proletarya iktatoryasına ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx&#8217;ın sadece zamanın icabı olarak kullandığı proleterya diktatoryası lüzumsuz bir gevezelikten ibarettir bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya diktatoryasını. Marksistler bile kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu bir kere söylemiştir ve belli bir zamana münhasır söylemiştir. O devirde öyleydi, bu devirde böyledir. Değişmiş bir hükümdür diyorlar.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla tel&#8217;ifte, nasıl davranacağız?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Serbestlik anlayışı şu: Hattı zatında, insanın bütün melekelerini geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması, kendini insan olarak idrak etme­si ve bunu yaparken de hiçbir baskıya maruz kalmamasıdır hürriyet. Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak değil yapabilmektir. Yapabilmek de iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben size bağlıysam, siz ekmeğimi veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim? Liberal kapitalist cemiyette insanların hür olmasının imkanı yoktur. Halbuki istihsal vasıtalarının cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin son derece genişlediği, kimsenin kimşeye tahakküm etme imkanı kalmayan bir ülkede elbette ki herkes hür olacaktır.</p>
<p>Hürriyet şifahi bir kelimeden ibaret değildir. Hürriyet, aynı zamanda iktisadi bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Başkasına bağlı olmamaktır. Kendi emeğine, kendi kafasına bağlı olmaktır. Her istediğini yapabilmektir. Tabii, toplumun menfaatleri çerçevesi içinde. Elbette kullanılan kelimeler ayrı, elbette dayandıkları temeller de ayrı. Fakat netice itibariyle ikisinin de istediği, farklı değil. &#8220;Cümlenin maksadı bir amma rivayet muhtelif&#8221; gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunları İslamiyet&#8217;e dayanarak,Marx ise doğrudan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor. İnsan aklına güvendiği için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları gerçekleştirecek, gerçekleştirmezse insanın kendisi yok olacak.</p>
<p>Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam, çok daha derin kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetlerle, Marx&#8217;ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetler arasında bir fark yoktur.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların farklı olacağını kabul edebilir miyiz?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Bunların ikisinin aynı olmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü hareket noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette birbirinden çok farklıdır. Fakat netice itibariyle gaye çok yakındır, çok yakındır.</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Arada farklılığı kabul bakımından, vasıtaları, neticeler kadar önemli tutmak icap  etmez mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Burada bir şeyi düzeltmek için araya gireceğim. Bir söz vardır: &#8220;Vasıtalar gayeyi meşru kılar&#8221;. Bunu yanlış biliyorsunuz hepiniz. Machiavelli&#8217;nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile alakası yoktur bu sözün. Bu sözü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De Loyola söylemiştir. Dikkatinizi çekiyorum. Çok mühim benim için bu. Vasıtalar gayeyi meşru kılar. Kılar mı? Kılmaz mı? İgnacio De Loyola&#8217;nın gaye dediği i&#8217;la-yı Kelimetullahdır. Hıristiyan dininin birliği ve Hıristiyan kilisesinin yaşaması bahis mevzuudur.</p>
<p>Hıristiyan dininin, yani ona göre bütün insanlığa saadet getirecek olan bir inanç sisteminin yaşaması için vasıtalar meşrudur diyor. Halbuki bunu matbuatta falanın iktidara geçmesi için vasıtalar meşrudur diye yazıyorlar. Böyle bir şey yok. Gaye cihan şümuldür, dinidir, imana dayanır, kilisenin yaşaması, ilahi nizamın kurulması için vasıtalar meşrudur diyor. Haklıdır. Ben de öyle düşünüyorum. Binaenaleyh bunu da biz soysuzlaştırmış, bozuk hale getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek. Bilhassa insanlık ba­his mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar. Fakat, şimdi bir yerde şu var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir. O zaman ne yapacağız?</p>
<p><strong>Safa Mürsel:</strong> Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil etmeye müsait olmayabilir.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Evet, bu neticeye uygun olarak aynı derecede nezih olmayabilir vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed&#8217;e atfedilen &#8220;el harbu hud&#8217;atün&#8221; sözü, Hud&#8217;a ayıp birşey değil mi? Ama &#8220;el harbu hud&#8217;anın&#8221; diyor. İ&#8217;lâ-yı Kelimetullah için hud&#8217;a bile caizdir diyor. Burada İgnacio De Loyola&#8217;nın &#8220;gaye vasıtaları meşru kılar&#8221; hikayesine gelip dayanıyoruz.</p>
<p>Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir. Bir sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar? İstisnai olarak bir defaya mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte, kan dökmek de, zulüm de, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç defa kullanacaksın? Bu kullanılmaya başladıktan sonra insan iradesini kaybediyor, vasıtalar ön plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur. Bazen vasıtalar, gaye haline geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi gereken bir yer olarak telakki edilmeye başlanıyor ve bütün felaket başlıyor o zaman. Belki Rusya&#8217;nın en büyük felaketi budur.</p>
<p>Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli ülkelerden gelen, çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan insanlarla daha yakından tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal Tahir&#8217;in.</p>
<p>Kemal Tahir&#8217;de Anadolu vardır. Peyami Safa&#8217;da yalnız İstanbul vardır, İstanbul&#8217;un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları psikolojiktir. Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç istidatlarına, iç bunalımlarına çevrilmiştir.</p>
<p>Kemal Tahir&#8217;de sosyal hayat vardır. Türk insanının istidatları vardır. Tarih vardır. Osmanlı vardır. Peyami&#8217;de yoktur. Peyami&#8217;de yalnız bir kesiti vardır. Kendi yaşamını anlatır.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>   Peyami&#8217;nin üstünlüğü nerden geliyor?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Peyami&#8217;nin üstünlüğü sadece üslubudur. Peyami teknik olarak usta bir yazardır, teknik olarak. O da Opperman&#8217;ın taklitçisidir hattızatında.</p>
<p>Osmanlı&#8217;nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış, doğrudan doğruya tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela bir Serbest Fırka rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına, kurtuluş savaşına, Kurt Kanunu&#8217;nda girmiştir.</p>
<p>Yani romanın sınırlarını, Türk romanının sınırlarını genişletmiştir. Peyami&#8217;nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer. Kemal Tahir&#8217;in romanları bütün Türkiye&#8217;de geçer. Mukayese edilirse Peyami belli bir yerin adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir&#8217;e göre.</p>
<p>Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir kurulu düzenin müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya Gökalp&#8217;in dışına bir adım atmamıştır.</p>
<p>Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezillikleri görmüştür. Hapishaneyi, yapılan rezilliği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla, acılarıyla, etinde yaşamış ve aşağı yukarı ilk defa olarak Türkiye&#8217;de nasıl bir oyuna geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.</p>
<p>Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır, bir çiledir, bir çırpınıştır. Peyami esasen, menşe olarak İsmail Safa&#8217;nın oğludur. İsmail Safa, devrinde, ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa bırakılırsa o da hastaydı. Peyami&#8217;nin hayatında bir facia vardır, babasının Sivas&#8217;ta ölmesi. Bunun için Abdülhamid Han&#8217;ı daima tel&#8217;in eder. Abdülhamid Han ile beraber, Osman­lı&#8217;ya da düşmandır. Hayatını zehirlemiş bu hadise, Abdülhamid Han sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi. Gerçek bir budalaydı İsmail Safa. Hadişeyi anlattım mı bilmiyorum? İngilizler, Boerleri tahrip ediyorlar, istila ediyorlar. Boerler masum ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşları son derece mühim insanlık tarihinde.</p>
<p>Mukayese olsun diye söylüyorum; Herbert Spencer -İngiliz filozofu- Londra&#8217;da müreffeh, hayatından memnun yaşamaktadır ve Kraliçenin nişanına mazhardır. İngilterelilerin çok sevdiği ve saydığı bir adamdır. O sırada Boer muharebesi oluyor, müthiş cam sıkılıyor Spencer&#8217;ın. Kulüpte otururken subaylar geliyorlar, memnun değil, müteessirler. &#8220;Ne oldu&#8221; diyor Spencer. &#8220;Boerler bir İngiliz subay grubunu pusuya düşürüp öldürdüler&#8221; diye cevaplıyor birisi. &#8220;Çok iyi olmuş&#8221; diyor Spencer. &#8220;İngilizlerin, Boerler arasında ne işi vardı. Kendi mukaddeslerini, kendi ülkelerini müdafaaya mı gittiler? İ&#8217;layı Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan, gittiler, geberdiler, gayet iyi olmuş.&#8221; Boer savaşına girdikten sonra, Spencer, kraliçenin nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin nişanını ben istemem diye reddetmiştir.</p>
<p>Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz Sefaretine gidiyor. &#8220;Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel&#8217;unları&#8221; diyor, &#8220;Allah zaferinizi müzdad eylesin&#8221;, İngiliz sefaretinde, İngiliz sömürgeciliğinin müdafaasını yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlamıyor bu ve tabiatıyla Abdülhamid Han bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların içinde İsmail Safa en ahmaklarıdır ve en cahilleridir. Tutup, kazanan bir adam da değildi. Basit bir adamdır İsmail Safa.</p>
<p>Peyami&#8217;nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır. Sanki bütün tarih, İsmail Safa&#8217;nın akıbetiyle meşgul, Peyami&#8217;nin aile faciasıyla meşgul. Osmanlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa&#8217;nın nefy hikayesiyle beraber gitmektedir.</p>
<p>Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı evvela. Kendisinden çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz, adamların hep­si milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu. Peyami kalemiyle hayatını yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük acılar çekti. Büyük iştihâlârı vardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine düşkündü. Lükse düşkündü. Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana sahip değildi. Mütemadiyen çalışmak, beynini satarak yaşamak mecburiyetinde idi. İnansın, inanmasın; o sırada belli bir zümre tarafından desteklenen fikirlerin destekleyicisi oldu. Adeta bir kalem eşkıyası idi. Parayı veren Peyami&#8217;yi kullanabilirdi. İmzalı, imzasız, namütenai yazı yazdı. Kendini boşa harcadı ve harcamak mecburiyetinde idi. Ben, Peyami&#8217;yi çok severim ve acırım. O devirde yaşayanlar arasında en zekisi idi. Birçok şeyleri görebilirdi, birçok şeyleri yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong> Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz. Birçok şeyleri yapmayabilirdi diye.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal Tahir o neslin bütün vehimlerini taşıyordu kendinde. 1936&#8217;da genç bir adamdı. Dergi çıkardılar, mahkum oldu. On üç sene yattı içerde. Gençliğinin en güzel yıllarını hapishanede geçirdi. Çorum Hapishanesi&#8217;nde, Malatya Hapishanesi&#8217;nde. Hapishaneden hapishaneye dolaştı. Fakat kuvvetli bir iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı, çalıştı. 1953&#8217;te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı. On üç sene hapishanede yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan sonra polis nezareti altında kalması mukadderdi. Eski arkadaşları terk ettiler. İş bulma imkanı yoktu. Zaten hapishaneye girmeden önce de avukat katipliği yapıyordu. Galatasaray&#8217;ı bitirememişti, tahsili yoktu.</p>
<p>Bir ara ye&#8217;se düştü ve Mayk Hammer tercü­meleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde durulmadı Kemal Tahir&#8217;in. Halbuki durulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk Hammer tercümeleri yaptı. Hayata küskündü, kafayı çekiyordu boyuna. Fakat teslim olmadı ve yolunu bul­du. Tabii birçok tavizler vermek zorunda kaldı cemiyete. Mecburdu verme­ye. Uydurma dilin çok aleyhinde olduğu halde. T.D.K.&#8217;den ödül aldı. Yunus Nadi&#8217;den ödül aldı. Bunlar bir adam için çok kirleticidir. Çirkin şeylerdir. Kemal Tahir&#8217;e katiyyen yakışmaz. Fakat mecburdu. Eğer ödül almasaydı, öteki romanlarını bastırmak imkanı da bulamazdı. Yani Kemal Tahir bu alçalışı, merdiven yaptı ister istemez. Başka hiç çaresi yoktu. Hakikatte Kemalistler tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek için de kendini bazı şeyler yapmak istedi. Başka çaresi yoktu. Ne memur olabilirdi ne malı mülkü vardı; nasıl yaşayacaktı? Ve bunları en az yaptı hattı zatında. Asgarisini yaptı.</p>
<p>Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en güç şey aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün değildir.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî sınıfın adamı olmayan şahsiyetler yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de içtimaî sınıf olabilir mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf olmaz. İçtimaî sınıfların kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat müessesi, istirdat müessesesi, müsadere müessesesi büyük servetlerin doğmasını, büyümesini önlemiştir. Fakat artık İslamiyet&#8217;in hakim olduğu bir durumda yaşamıyoruz. Bu itibarla bugünkü cemiyette de, Avrupa&#8217;da olduğu gibi içtimaî sınıflar teşekkül etmiştir. Avrupa&#8217;da olduğu kadar şuurlu ve kesin çizgileriyle birbirinden ayrılmış sınıflar olmasalar da, vardır.</p>
<p>İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem ve Batı&#8217; dan getirilmiş bir mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı zümreler ve tabakalar mevcuttu. Bilhassa 23&#8217;ten sonra.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf ne demektir?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> İçtimaı tabaka zarurettir. İş bölümünden doğar, bir bürokrasi vardır. Mesela, bir memurlar zümresi vardır, bir iş hayatı ile uğraşan bir zümre vardır. Serbest meslek sahipleri vardır. Geniş halk tabakaları, köylüler vardır. Bunların hepsi birer tabakadır.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Lonca teşkilatları içtimaı tabakalara misal olabilir mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Olabilir tabii. Evet, tabalar şeyyaldir, katı hudutları yoktur. Belli işleri görmek için belli insanların bir araya gelmesi, servet durumları birbirine yakın insanların bir araya gelmesi, yaşayış durumları birbirine yakın insanların bir araya gelmesi, içtimaî tabakaları teşkil eder. Tabakalar vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi vardı. Bunların hepsi yakıştırma kelime­lerdir. Evvela bunu kabul ediyorum da, ifade kolaylığı için kullanıyorum. Mesela, Peyami; hayatı boyunca, zengin tabakanın ve iktidarın emrinde oldu. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı ve hiçbir zaman halk kendini alakadar etmedi. Daima Halk Partisi&#8217;nin içinde yaşadı ve daima Halk Partisi&#8217;nin menfaatlerine uygun bir platformda kaldı.</p>
<p>Bir de geniş halk tabakalarını, yani çalışanları, ezilenleri, ıstırap çekenleri, çilesi olanları düşünmek vardı. Kemal Tahir böyleydi. Geniş manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden çok idare edilenlerin yanındaydı. Bürokrasiden çok, çalışanların yanındaydı.</p>
<p>Kemal Tahir hiç bir içtimaı kavgada yer almadı. Yani ne mümindir, ne sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı. Kendi içine gömülü, kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak kaldı.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim, sonra meseleyi ırgalayacağım. 1848&#8217;de, Fransa&#8217;da içtimaî sınıflar çoktan teşekkül etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi hayatında mühim bir merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir devlet teşekkül eder. 1789&#8217;a nazaran çok daha ileri bir merhaledir 1848. 1848&#8242; de şimdiki ifadeyle sosyal demokratlar iktidardır, aşağı yukarı. Birçok hizipler var. O sırada Lamartine de hariciye vekilidir. La Martine&#8217;e sorarlar &#8220;siz sağda mısınız, solda mısınız?&#8221;&#8221;Ben tavandayım&#8221; der. Ben de tavandayım şimdilik. Fakat tavanda olunmaz evladım. Bu yanlış bir şey tabiatıyla.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Bu kaçamak olan cevabınızdı.</p>
<p><strong>Cemil Meriç</strong>: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların kalıplaşmadığı bir devirde yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir bütündür. Hangi siyası mezhebe mensup olursa olsun, hepsini çocuğum, kardeşim telakki ederim. Aldananlar, gaflet içinde olanlar, hakikati arayanlar kim olursa olsun benim dostluğuma güvenebilirler. Ben hakikati arayan adamım. Hakikat mücerret midir? Yani sınıfların dışında bir hakikat var mıdır? Sınıfların dışında hakikat vardır. Bütün sınıflar için hakikat olan şeyler vardır. Türkiye&#8217;deki bütün tabakaların üzerinde birleşmeleri gereken hakikatlar vardır. Ben bu hakikatleri arayan, bu hakikatleri yaymaya çalışan bir adamım.</p>
<p>Eğer bu hakikatler, bütün Türk ve İslam dünyasını ilgilendiren hakikatlerse, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır. Doğru yolda olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların sınıfında ve doğruluk için çalışıyorum. Yaşayış tarzı eğer sınıfların tayininde bir mikyas olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan başka hiçbir şeyim yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok, hiçbir ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak istiyorum. Şu ya da bu sınıftan değil de bir İslam hangi sınıftansa o sınıftan olmak istiyorum.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong> Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin şöyle bir sözü var; &#8220;Fikren ve meşreben havas tabakasından, yaşayış olarak avam.&#8221; Böyle bir şey.</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Elbette halkın yanında olunulmalı. Elbette Firavunların, Nemrudların yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam Nemrud&#8217;un ve Firavun&#8217;un yanında olamaz.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler, sömürülenler diye  gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> Uzun kavgalardan, uzun fırtınalardan sonra 60 yaşına gelen bir adam, tavanda yer alabilir, bir parça. Ben herkese hitab ederim. Yani en sağdan, en sola kadar herkese hitab ederim ve herkesle dostluğum vardır. Beğenirler, beğenmezler; iştirak ederler, etmezler. Fakat benim vazifem, hayatını düşünceye, kitaba, ilme vakfetmiş bir adam olarak hepsinin dışında kalmak. Adeta ben mezarlardan seslenirim. Hiçbir menfaatim, hiçbir düşüncem yok. Sadece doğru bildiğim şeyleri söylerim ve söylemekle mükellef telakki ederim kendimi. Böyle olunca da, kim haklıysa, kim zulüm çekiyorsa, kim gadre uğramışsa, kim mahrum edilmişse haklarından, onun yanındayım. Doğrudan tarafım, ezilenlerden tarafım. Hakkından mahrum edilenlerden tarafım. Tarafsız olmak bu demektir aslında. Yoksa, hiçbir şey tarafsız değildir. Yalandır tarafsızlık ve bir yerde namussuzluktur. Nasıl tarafsız olunabilir? Birbirinin boğazına sarılmış bir dünyada, insanın insanı öldürdüğü dünyada tarafsızlık ne demek? Mazlumların yanındayım elbette. Zalimlerin yanında değilim hiçbir zaman.</p>
<p><strong>Haluk İmamoğlu:</strong>  Batı ve İslam medeniyetleri hayata ne vermişlerdir? Neticesi ne olmuştur? İnsana nasıl bakmışlardır?</p>
<p><strong>Cemil Meriç:</strong> İslam&#8217;da insan mukaddestir. İnsan, hayvan-ı natıktır ve eşref-i mahlukattır. Cenab-ı Hakk&#8217;ın halifesidir. Adeta haklarının bir kısmını ona devretmiş. Bizatihi insan ve insan hayatı mukaddestir. Batı&#8217;da böyle bir şey yok. Batı&#8217; da insan kendi ferdiyetine mahpustur. Batı&#8217; da bir ümmet yoktur. Batı&#8217;da insan, insan için kurttur. Batı&#8217;da yaşamanın kanunu kavgadır. Bunu çeşitli doktrinler, çeşitli isimlerle yad ederler. Ama hep aynıdır. Darwin &#8220;hayat kavgası&#8221; der. Ve bu kavgayı bütün hayvanlara, amipten file kadar, balinaya kadar bütün canlılara teşmil eder. Hayat kavgadan ibarettir. En iyi intibak edenler yaşarlar, ötekiler ölüp gider. Ölüp gitmesi mesele değildir. İnsan da bunların içindedir ve insan da hayvandır. İnsan tabiatın bir parçasıdır. Diğer hayvanlar için cari olan kanunlar, insan için de caridir. Halbuki, İslamiyet&#8217;te insanın imtiyazlı bir yeri vardır, insan herhangi bir hayvan değildir. Bu itibarla insan hayatı mukaddestir. İnsana ait olan her şey mukaddestir.</p>
<p>Batı&#8217; da tarih, sınıf kavgasıdır, Doğu&#8217; da tarih, sınıfların taammümüdür, tabakaların taammümüdür. İnsanların birbirine yardımıdır. Batı&#8217;da, fert ferdi sömürür. Fert, toplumu sömürür, fert kendi milletini sömürür, fert başka milletleri sömürür. Batı tarihi bir sömürü tarihinden ibarettir. Evvela ferdin fertle sonra ferdin toplumla, sonra toplum halindeki ferdin, diğer toplumlarla savaşı söz konusudur. İşte bu iklimde doğmuştur kapitalizm. Ve kapitalizm, cihan çapında bir sömürü medeniyetidir.</p>
<p>Fert hayvandır: insiyaklarıyla, iştiyaklarıyla. Bir hayvan olarak incelenmesi gerektir. Halesinden terit edilmelidir. Ayrıca bir izzeti, bir haysiyeti yoktur. Sadece İslamiyet gibi, bazı dinler, bir haleyle süslemiştir insanı. Yani Batı&#8217; da ilim dediğimiz şey de desakralizasyon, insanı kudsiyetinden tecrit etmekten ibarettir. Hiçbir şey mukaddes değildir Batı insanı için.</p>
<p>Bütün tarih bu prensiplerden hareket edilerek inşa edilebilir. Bizim için muharebe bir i&#8217;la-yı Kelimetullah&#8217;dır. Batı için muharebe bir kazanç vasıtasıdır. Bizim için insan, insan için koruyucudur, melektir. Batı&#8217;da, insan insan için kurttur. Bütün felsefeleri bu mihver üzerinde kurulmuştur. Bütün iç ve dış mücadeleleri bu mihvere dayanır.</p>
<p>Bunda bütün mesele şurada; Acıyan, seven, insana inanan, insanı eşref-i mahlukat telakki eden, imtiyazlı bir mahluk olarak gören cemiyetle, bir kurt iştihasına sahip, bir kurt kadar yırtıcı, dünyayı idare vasıtası haline getiren, ikiyüzlülüğü şeref telakki eden, bir toplulukla birdenbire temas ediyorlar ve yeniliyorlar. Yenilmeleri mukadder. Silahları ayrı çünkü. Birisi için hile, huda, adilik, rezillik tabiidir. Ötekisi insana hürmet eder, insana ait her şeyi tebcil eder. Vakurdur, feragatkârdır.</p>
<p>Bu iki medeniyetten birisi madde dünyasında tabiatıyla büyük fetihler yapıyor, ötekisi yapamıyor. Ve birdenbire tarih karşı karşıya getiriyor bu iki medeniyeti. Yani tilki medeniyetinin, arslan medeniyetine galebesidir, Batının bize karşı galebesi.</p>
<p>Ben Ziya Gökalp&#8217;in bazı yazdıklarını eleştirdim. Bazı şeyler var ki münakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa edilemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> *</strong> Bu söyleşi 11 Şubat 1977&#8217;de Rüşdü Onduk tarafından kasede alınmıştır. Eski bir kayıt olduğundan soruların birçoğu duyulamamıştır. Bu konuşma sırasında Safa Mürsel, Haluk İma­moğlu, Cemal Uşşak, Halil Açıkgöz&#8217;ün bulunduğu bilinmektedir.</p>
<p><strong>Lügatçe:</strong></p>
<p>farika: ayırmaç</p>
<p>hazer etmek: çekinmek</p>
<p>lçtimai sınıflar. toplumsal sınıflar</p>
<p>Iddihar etmek: biriktirmek</p>
<p>Istirdat: geri alma</p>
<p>mufassal: ayrıntılı</p>
<p>mülhid: dinsiz</p>
<p>mütearrız: saldırgan</p>
<p>rasin: sağlam</p>
<p>şamil: kapsayan</p>
<p>tahkim etmek: pekiştirmek</p>
<p>teali: yücelme, yükselme</p>
<p>tebcil etmek: yüceltmek</p>
<p>tecessüs: bilseme</p>
<p>tefrika: ayrılma, ayrılık, bölünme</p>
<p>tesanüd: dayanışma</p>
<p>vahdet: birlik</p>
<table width="100%">
<tbody>
<tr>
<td width="350"></td>
</tr>
</tbody>
</table>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/">Cemil Meriç ile Söyleşi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman ve Sultan 2.Abdülhamid Han</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2016 12:09:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Badıllı]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman ve Sultan 2.Abdülhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman'ın 2.Abdülhamid'e Karşı Tutumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12437</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Bediüzzaman’ın hürriyet hakkındaki ilk nutkunun son bölümünde Sultan Abdülhamid’in ismi ve ahvâli geçmesi münasebetiyle; Bediüzzaman’ın tımarhaneye ve tarassuthaneye zahiren onun tarafından sevk edildiği veya onun namına Mabeyn hükûmetinin tedbiriyle o gibi muameleler ona reva görüldüğü ve şark’tan Medreset‑üz‑Zehra’sı için Padişaha müracaat azmiyle gelmişken, hiç bir mülayim karşılık görmediği, fikir ve düşüncelerine cevab verilmemekle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/">Bediüzzaman ve Sultan 2.Abdülhamid Han</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/attachment/65434/" rel="attachment wp-att-12440"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12440" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/65434.jpg" alt="Bediüzzaman ve Sultan 2.Abdülhamid Han" width="371" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/65434.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/65434-300x214.jpg 300w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman’ın hürriyet hakkındaki ilk nutkunun son bölümünde Sultan Abdülhamid’in ismi ve ahvâli geçmesi münasebetiyle; Bediüzzaman’ın tımarhaneye ve tarassuthaneye zahiren onun tarafından sevk edildiği veya onun namına Mabeyn hükûmetinin tedbiriyle o gibi muameleler ona reva görüldüğü ve şark’tan Medreset‑üz‑Zehra’sı için Padişaha müracaat azmiyle gelmişken, hiç bir mülayim karşılık görmediği, fikir ve düşüncelerine cevab verilmemekle beraber, müracaatlarına bir ilgi gösterilmediği halde; hakikat ve gerçek olarak Bediüzzaman’ın ona karşı tutum ve davranışı, yahut onun hakkındaki fikir ve düşünceleri hangi merkezde olduğu hakkında bir fasıl açarak mahiyetine bakacağız:</p>
<p><strong>1-</strong> Meşrutiyetin ilanının ilk günlerinde söylediği nutkunun son bölümünde: “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan HALİFE-İ PEYGAMBER” (malumdur ki; 24 Temmuz 1908&#8217;de ilan edilen Meşrutiyet&#8217;in ilk birinci senesinde ta 26 Nisan 1909&#8217;a kadar Sultan Abdülhamid&#8217;in padişahlığı devam etmiştir) demek suretiyle onun şahsiyet ve makamının ne olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>2- </strong>23 Mart 1909&#8217;da gazetelerde intişar eden “Dağ meyvesi acı da olsa devadır” başlıklı makalesinin yedinci maddesinde: “Hilâfete dair bir rü&#8217;yadır. Âlem-i menamda padişah&#8217;ı gördüm, dedim: Sen zekât-ül ömrü, Ömer-i sani mesleğinde sarfet! Ta ki, Meşrutiyet riyasetine lâzım ve bi&#8217;atın manası olan teveccüh-ü umumiyeti kazanasın! (Ömer-i Sani: Ömer bin Abdülaziz-i Emevi&#8217;dir ki, adalet ve hakkaniyetçe Hz. Ömer&#8217;e (R.A) çok benzediği için ona “Ömer-i sanî” lakabı verilmiştir. Ecnebi devletlerdeki adalet demek, kendi, milletdaş ve vatandaşları arasında kanun hakimiyetlerini esas tutmak, herkese müsavat olduğunu hatırlatmak istemektedir. Yoksa müslümanlara karşı, yani devlet olarak bir İslam devletini kendi devlet ve milletleri gibi tutan bir adaletleri demek değildir.) Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim, siz de ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz? Nerede sizde onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk? Ben dedim: Bizdeki tenebbüh-ü efkâr-ı umumî ve tekemmül-ü mebadî ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlub olan adalet ve terakkiyi intac edebilir.</p>
<p>Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu isbat eder. O dedi: Nasıl yapacağım? Dedim: İstibdad, kalb-i memalik olan İstanbul’da kan bırakmadığından, hüsn-ü niyeti göster. PÜR ŞEFKAT İLE MEŞRUTİYETİ kansız kabul ettiğin gibi, menfur olmuş yıldız’ı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebaniler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkıkîn-i ulemayı doldurmak ve yıldız’ı darülfünûn gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti mevki-i hakikisine is’ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za’f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti servet ve iktidarınla tedavi etmekle yıldız’ı süreyya kadar âlâ et. Tâ hanedan-ı osmanî ol burc-u hilâfette pertevnisar-ı adalet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeye iktisad et, tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin. MADEM Kİ İMAMSIN! Birden uyandım, gördüm ki; asıl bu âlem-i yakaza rü’yadır. Asıl uyanmak (uyanıklık) ve hakikat o rü’ya imiş&#8230; (23)</p>
<p>İşte Bediüzzaman Hazretleri, rüya diye tavsif ettiği ve onu gazetelerde bir çeşit açık mektup tarzında neşrettiği ve onun sonunda: “Asıl uyanıklık ve hakikat o rüya imiş..” dediği makalesinde, merhum Sultan Abdülhamid&#8217;in şahsiyeti İslam halifesi olduğunu ve Hz. Osman&#8217;a (R.A) benzer bir tarzda; elinde gücü, kuvveti, askeri varken; kan dökülmemesi için, Jön Türklerin ve İttihatçıların Selanik&#8217;ten doğru 21 Temmuz 1908&#8217;de kendi başlarına hazırlayıp ilan ettikleri anayasaları ve müteakiben Manastır&#8217;da yer yer hadiseler çıkararak, işi kuvvete döktükleri sırada, Sultan Abdülhamid&#8217;e bağlı kuvvetler, ordu ve askerlerin başındaki yüksek rütbeli amirler, defalarca ona yalvararak karşı koymaları için izin istedikleri halde; sonunda 31 Mart hadisesinde Yıldız Sarayı&#8217;nı çeviren Hareket Ordusu&#8217;na karşı bilhassa onun tüfekçi başısı Arnavut Halil Bey ayaklarına kapanıp hüngür-hüngür ağlayarak izin istediği halde, onun merhamet ve şefkatı kan dökülmeye rıza göstermemesi neticesinde, Hareket Ordusu şehri işgal ettikleri gibi, Padişah&#8217;ın Tüfekçi başısını yakalayıp, getirip O&#8217;nun sarayının bahçesinin kenarında asmaları gösteriyor ki: “Bediüzzaman&#8217;ın: “PÜR-ŞEFKAT İLE MEŞRUTİYET&#8217;İ KABUL ETTİĞİN GİBİ&#8230;” ifadesi hakikate dayanmaktadır.</p>
<p>Ayrıca bu hakikatli rüyanın şu paragrafında da, Bediüzzaman: “Menfur olmuş yıldız’ı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebaniler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkıkîn-i ulemayı doldurmak ve yıldız’ı darülfünûn gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti mevki-i hakikisine is’ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za’f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti, servet ve iktidarınla tedavi etmekle yıldız’ı süreyya kadar i&#8217;lâ et. TÂ HANEDAN-I OSMANÎ OL BURC-U HİLÂFETTE PERTEVNİSAR-I ADALET OLABİLSİN.” demek suretiyle; Osmanlı Hanedanının ebedi kalması ve daima hilafet burcunda kalarak, etrafında adalet saçmak için Halife&#8217;ye yol gösteriyor, irşad ediyor, diyor ki;</p>
<p>Yıldız Sarayı&#8217;nda çöreklenmiş paşaları değiştir. Çünkü onlar, senin Hilafet makamının adına Zebani gibi millete zulüm etmeye halkı ta&#8217;zip etmeye alışkındırlar. Onları de&#8217;fet&#8230; ve yerlerine hakikatli yüksek alimleri yerleştir. Böylelikle Yıldız Sarayı&#8217;nı ilim ve irfan, feyz, rahmet ve adalet saçan bir üniversiteye çevir. Bunun yanında ne kadar servet ve iktidarın varsa, milletin kalp hastalığı gibi olan za&#8217;af-ı diyaneti ve kafa hastalığı olan cehaleti tedavi etmeye sarf eyle.</p>
<p>İşte bu hakikatli sözlerle Bediüzzaman&#8217;ı, Osmanlı Hanedanına -Halifelik itibariyle- karşı ne kadar muhabbetli ve hürmetli ve samimi olduğunu göstermeye kafîdir. Ayrıca yine, paragrafta, hilafeti hakiki ve layık mevkiine yükseltmenin bir amili de dini ilimleri ihya etmeye bağlı olduğunu hatırlatmakla, bir gaye-i hayali olan Medreset-üz Zehra&#8217;sını Padişah&#8217;a bu suretle yeniden hatırlatmış oluyor. Anlaşılıyor ki Bediüzzaman, Abdülhamid&#8217;e istibdat ve zülum isnad etmekten daha ziyade emri altında bulunan paşaların zebani gibi millete zulmettiğini ve istibdat yaptıklarını ifade ediyor. Bu husus tarafımızdan dikkate alınmalıdır. Müstebit ve zalim olan Abdülhamid değil, kraldan fazla kralcı kesilen bir kısım İttihatçı paşalardı.</p>
<p><strong>3-</strong> “Şark, ulema ve meşayih ve rüesa efradına Meşrutiyet&#8217;e dair telkinatıdır.” başlıklı yazısında Padişah Abdülhamid için şöyle diyor: “&#8230;Şimdiye kadar padişaha iktida ettiniz ki; milletin vahşetinden dolayı, tedennî ve inkirazın mahkumu olan kuvvet ve cebri millette isti&#8217;mal lüzum gördünüz. Şimdi de PADİŞAH YİNE SİZE İMAMDIR, iktida ediniz ki, o ömr-ü ebediye mazhar olan ma&#8217;rifet ve adaleti ile milletini idare edecek. Elhasıl: Efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı. Siz de o eski ve köhneleşmiş ağalık abasını bir hulle-i adalete tebdil ediniz!&#8230;” ifadesiyle Bediüzzaman Hazretleri Padişaha ve hilafet-i İslamiye cihetinden halifeye, şarklı vatandaşlarını, itaate i&#8217;tidale, iktidaya davet etmekle beraber; Meşrutiyet dönemi icabatından olan ma&#8217;rifet ve akıl yolunda yürümelerini, zulüm, tağallüb ve cebri bırakmalarını, milleti istihdam etmek değil, ona hizmet etmelerini tavsiye ediyor ve Meşrutiyet şerefinin esasını yine Padişah Abdülhamid&#8217;e veriyor.</p>
<p>Aynı yazının devamında ise, şöyle diyor: “İstibdadın ma&#8217;den ve menbiti olan şeref ve haysiyet ve i&#8217;tibari rütbeten istimdat ve milleti istihdam&#8230; ve hatır ve tahakküm ve tarafdarî rabıta etmekdir ki; Vahşetin ağalığı budur. Ümmül-ağavat olan Yıldız&#8217;da, Ebi-l ağavat olan Sultan Abdülhamid bu ağalıktan vazgeçti. Nerede kaldı başka sivri sinekler!&#8230;”(24)</p>
<p>Burada gerçi Bediüzzaman, Şark&#8217;taki ağalık ve zorbalığın şeref ve haysiyet cihetiyle milleti istihdam etmeklik şekline vurması içinde, Sultan Abdülhamid&#8217;in ismi de bilmünasebe geçmektedir. “Ağaların Babası” şeklinde bir ta&#8217;bir vardır&#8230; ve gerçekten de Sultan Abdülhamid, bir zamanlar Şark&#8217;taki âşairi kendisine, dolayısıyla Osmanlı saltanatına bağlamak maksadıyla büyük aşiret reislerine, kimisine paşalık, kaymakamlık&#8230; kimisine binbaşılık vermişti. Neticesinde o aşiret çöl paşalarının çok zulümleri ve vahşetleri vaki&#8217; oldu. Fakat bu, Sultan Abdülhamid&#8217;in, o zamanki şartlara göre devlet idaresindeki bir siyasetiydi. Yanlış ve hatalı olabilirdi. Ama padişahın, o reislere paşalık ve rütbeler bahşederken, “gidin millete zulmedin, yağma edin” şeklinde bir emri, işareti yoktu ki o suçların tamamı ona yüklensin, O&#8217;nun niyeti dağınık, dağ ve derelerde yaşayan o reislere birer rütbe vererek, hükümete karşı itaatlerini temin idi. Ayrıca, Üstad Bediüzzaman aynı yazısında “Sultan Hamid bu ağalıktan vazgeçti” diyerek onu bu suçtan tebrie etmektedir.</p>
<p><strong>4-</strong> 31 Mart 1909&#8217;da Divan-i Harb-i Örfi&#8217;deki müdafaatının Onbirinci cinayetinde, Sultan Abdülhamid&#8217;le ilgili kısmında şöyle der: &#8220;İstibdatlar umumen sultan-ı mahlûa isnad edildiği halde, onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O ŞEFKATLİ SULTANA boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim.&#8221; Bediüzzaman “İSTİBDATLAR UMUMEN SULTAN-I MAHLÛA İSNAD EDİLDİĞİ HALDE&#8230;” sözüyle Jön-Türk hareketinin başladığı zamanlar, başta Namık Kemal, Ziya Paşa ve sonra Mehmet Akif gibi mücahid, edib şairler, hürriyetperverler, Sultan Abdülhamid&#8217;e şiddetli hücum ettikleri ve bütün istibdat ve tahakkümleri onun şahsından bilip itiraz ettikleri bir gerçektir. Lakin Üstad Bediüzzaman ise; “&#8230;isnad edildiği halde” diyor. Yani gerçek olarak değil, belki o zamanlar öyle telakki ve kabul ediliyordu demek istiyor.. ve “O şefkatli sultana boyun eğmedim” sözüyle Sultan Abdülhamid&#8217;in şefkatli, merhametli ve dindar bir insan olduğunu kaydediyor.</p>
<p>Ayrıca da Bediüzzaman Hazretleri o zamanki en heyecanlı nutuk ve makalelerinde hiçbir zaman Sultan Abdülhamid&#8217;in şahsiyetine, makamına ve şahsi, insanı ahvaline -sair hürriyetperver mücahidler gibi- hakaretamiz, haysiyet kırıcı sözlerle ilişmemiştir. Hücum etmemiştir. Ancak nasihat tarzında bazı şeyler söylemiştir. 5‑ Meşrutiyet’in i’lânından iki sene sonra, 1910 yılının sonu ve 1911 yılının başında te’lif ve tab’ettirdiği “Münâzârat” isimli eserinde, istibdat ve meşrutiyeti ta’rif ederken, Sultan Abdülhamid’in bahsi münasebetiyle şöyle der:“&#8230; Zira sabıkta Padişah kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu. Biçare milletin halini anlamıyordu.. Veyahut za’f‑ı kalb ve kuvvet‑i vehm ile anlamak istemiyordu. Yahut mütehevvisane ve mütekeyyifane ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmağa müsait değildi&#8230;”(Burada Sultan Abdülhamid’in şahsiyyetine zâhirde bir ta’riz görünmektedir.</p>
<p>Lâkin dikkat edilirse, birkaç ihtimali birden nazara veriyor. En baştaki ihtimal, “kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu” ifadesiyle; Mabeyn’deki paşaların aldatmaları veyahut onu bir çeşit ablukaya almalarıyla “Mahbus gibi” yani sağını solunu tam ma’nasıyla haberdar olarak bilmiyordu. Aldığı malumat da “Mabeyn”den geçerek kendisine ulaşmaktaydı.Âhirdeki ihtimal ise; Onun beşerî ve insanî ve fıtrî bazı hallerinden ve za’if olan bazı damarlarından bahsediyor ki; onun beşeriyetine raci’dir.Hilkaten vesveseli, hassas, tereddütlü olabilirdi. Fakat bunlar, onun kötü niyetliliğine, kasdî olarak onları işlediğine delâlet etmez. Bediüzzaman da ahirki zaif ihtimal ile birazcık onun hilkî beşeriyetine ve zaif damarına vuruyor.</p>
<p><strong>6-</strong> Hizanlı Şeyh Selim&#8217;in Hürriyet hakkındaki: Arapça şiiri ki, “Hürriyet ancak ateşe layıktır. Zira kâfire mahsus bir şiardır.” sözünü sual tarzında Bediüzzaman&#8217;a tevcih ettikleri zaman, o da şöyle cevap vermiştir. “O biçare şair, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibaha mezhebi zannetmiş. Haşa! Belki insana karşı hürriyet, Allah&#8217;a karşı ubudiyeti intac eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Hamid&#8217;e ahrardan ziyade hücum ediyordu ve derdi: “Hürriyeti ve kanun-i esasiyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.” İşte yahu, Sultan Abdülhamid&#8217;in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve Kanun-i Esasi&#8217;nin müsemmasız isminden ürken (adamların) sözünde ne kıymet olur. Belki böyle diyenler öyledirler. Hem yirmi senelik İslamiyetin bir fedaisi de demiştir: “Hürriyet, insanlara Allah&#8217;ın bir atiyyesidir. Çünkü imanın hasiyetidir.</p>
<p>Görüldüğü üzere Sultan Abdülhamid ile ilgili bölüm: “Çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid&#8217;e Ahrar&#8217;dan ziyade hücum ederdi ve derdi: “Hürriyeti ve kanun-i Esasiyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.” Evet, Bediüzzaman Hazretleri öylesi bahaneci, neyi görse, bilse bilmese ilcay-ı zarureti anlasa anlamasa, inhiraf-ı mizaç sebebiyle itiraz edecek adamlara cevap sadedinde: (22 Aralık 1876&#8217;da kabul edilen Kanun-u Esasi için-ki o zaman Belçika anayasasının bazı kısımlarını da içine alan, fakat İslam kanunlarının şümulü içerisinde renklendirilerek hazırlanan bir şeydi) der ki: “Yahu Sultan Abdülhamid&#8217;in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve Kanun-u Esasi&#8217;nin müsemmasız isminden ürken (adamların) sözünde ne kıymet olur. Belki öyle diyenler öyledir.” şeklinde itiraz edenlerin, dedikodu yapanların, asıl fena adamlar onlar olduğunu açıkça söylemektedir.</p>
<p>Ayrıca Merhum Sultan Abdülhamid&#8217;in kendi saltanatının icraatında bazı şiddet tedbirlerine bir kısım insanlar “İstibdat” diye hücum ederken; bir kısmı da, o istibdat ve şiddeti “Hürriyet” şeklinde kabul ile itirazlarının haksız ve yersiz olduğu ve Sultan Abdülhamid&#8217;in, zamanın ilcaatının zaruretine mebni kabul ettiği anayasadan dolayı hücuma müstehak olmadığını açıkça beyan ediyor. Kanun-i Esasi bahsi gelmişken, Hazret-i Üstad Münazarat&#8217;ın başka yerinde şöyle der. “Ehl-i İfratın bir kısmı, Araptan sonra İslamiyetin kıvamı olan Etrâkı tadlil ediyorlardı. Hatta bir kısmı o derece tecavüz etti ki: Ehl-i Kanunu tekfir ederdi. Otuz sene evvel (yani 23 Aralık 1876) Kanun-u Esasi ve Hürriyetin i&#8217;lanı&#8217;nı tekfire delil gösterdi. “Kim Allah&#8217;ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse işte onlar tam kâfirdirler. Kim Allah&#8217;ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse işte onlar tam zalimdirler.”(26) hüccet ederdi. Biçare bilmezdi ki: “hükmetmezse”nin manası “&#8230;kim tasdik etmezse&#8230;” manasındadır.</p>
<p>Bediüzzaman&#8217;ın bu dini rasihane bilen hakikatli cevabında görüldüğü üzere, o zaman bazı müfrit yarı hocalar ve tekfire meraklı hasta mizaçlılar, hemen bir ayetin zahiri manasına yapışarak, mezkur Anayasayı kabul edenleri, bilhassa işin başındaki Türkleri küfürle ittiham etmişler. Fakat Bediüzzaman Nadire-i Cihan o zaman cevap vermiş ve o biçare müfritlerin yanlış fikirlerini ortaya koymuş ve onları susturmuştur.</p>
<p><strong>7</strong>&#8211; 22. Lem&#8217;a&#8217;da, Sultan Abdülhamid&#8217;in ismi zikredilmemiş, amma ona karşı söylenmiş bir şiiri bir münasebetle kaydederken şöyle diyor: “Evet, şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdadı taşıyan şu asrın gaddar yüzüne çarpılmaya layık iken ve halbuki o tokada müstahak olmayan, gayet mühim bir zatın, yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilane şu sözün; “Ne mümkin zulm ile, bidad ile imha-yı hürriyet Çalış idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyetten” Bu beyan ile Bediüzzaman Hazretleri, Sultan Abdülhamid&#8217;i “gayet mühim bir zat” şeklinde tavsif ederek, ona karşı yazılan, söylenen tenkidlerin, hücumların yanlış olduğunu apaçık beyan ediyor.</p>
<p><strong>8-</strong> Beşinci Şua risalesinin tetimmesinde zulüm ve istibdad meselesi münasebetiyle şöyle demektedir: “Zannederim asr-ı ahirde İslam ve Türk Hürriyetperverleri bir hiss-i kabl-el vuku&#8217; ile bu dehşetli istibdadı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp, yanlış bir hedef ve hata bir cephede hücum göstermişler.” Bu paragrafta Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri çok açık ve kesin olarak, Sultan Abdülhamid&#8217;e atılan itiraz oklarının ve hücumların katiyyetle yanlış ve hata olduğunu söylemektedir. Namık Kemallerin, Mehmet Akiflerin bir hiss-i kabl-el vuku&#8217; ile, çok sonra meydana çıkacak bir istibdad ve zulmü hissetmişler, fakat hücum oklarını yanlış bir hedefe atmışlardır, diyor.</p>
<p><strong>9-</strong> Birinci Şua risalesi, 29. ayetin “Elif, Lam, Ra. Bir kitap sana indirdik ki, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan nura çıkarasın; doğruca o yüce ve övülmeye layık olanın yoluna ki, bütün izzet ve hamd O&#8217;nundur. (O El-Aziz, El-Hamîd&#8217;dir.)(27) ” beyanının sonunda “Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine işaret ettiğini” kaydeder. Oraya müracaat edebilirsiniz.</p>
<p><strong>10-</strong> Sekizinci Şua&#8217;nın ahirinde, Hilafet-i İslamiye hakkında gelen hadis-i şerifin mana-yı işarilerini yazarken “Benden sonra hilafet 30 senedir.” cifri ve ebcedi hesabıyla Hicri 1328, Rumi 1326 (Miladi 1909) ederek hilafet-i İslamiye&#8217;nin sona erdiğine işaret ettiğini, ayrıca İslamiyetin ilk dört halifeleri Hz. Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali ( R.Anhüm) isimlerinin beraberce ebcedi makamı yine 1326 Rumi (Miladi1909) ederek Hilafet-i Osmaniye&#8217;nin sona ereceğine ve bu tarihten sonra, artık Hilafetin şeraitine muvafık tarzda takarrur etmediğine ve etmeyeceğine işaret ettiğini kaydetmekle, Sultan Abdülhamit&#8217;in İslamın son halifesi olduğuna işaret etmektedir.(28)</p>
<p><strong>11- </strong>“Hilafet-i Abbasiye, Hülâgu&#8217;nun hücumuyla hâtime verildi. Üç-dört asır zaman-ı fetretten sonra &#8220;Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.&#8221;(29) âyetinin sırrına mazhar olan Osmanlı âdil padişahları hadis-i şerifteki istikâmeti yerine getirmeye çalıştıklarından hadîsin hükmüyle ümmet için bin sene hilafet-i İslâmiyeyi ve şer’i şerif üzerinde giden hükümetin idamesine vasıta oldular.” diyor.(30)</p>
<p><strong>12- </strong>1952 senesinde İstanbul&#8217;da Nur talebesi bir muallimin zihnini meşgul eden, Üstad Bediüzzaman hazretlerinin İkinci Meşrutiyet sıralarında, Sultan Abdülhamit ile macerasını ve Üstad&#8217;ın o sıra neşretmiş olduğu nutuk ve makalelerindeki bazı ifadelerini, sair hürriyetperverler gibi Bediüzzaman&#8217;ın da bir itirazı, bir hücumu manasında anlaması üzerine: “Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri bu konuda talebelerine bir yazının ana hatlarını dikte ettirmiş ve bir lahika olarak o zamanlar hem eski harfle hem de yeni harfle teksir ettirerek neşrettirmişti. O mektubu aynen buraya alıyoruz.</p>
<p>“Bir muallim kardeşimiz Sultan Hamidin hakkında Üstadımızın Hürriyet başında söylediği nutuklarda Sultan Hamide hücum zannetmiş…Ve o kıymettar padişahın kıymetini takdir etmemiş gibi bir şübhe gelmiş. Elcevab: Biz Üstadımızdan aldığımız hakikat-ı Hal ile cevab veriyoruz: Evvela: Üstadımızın bütün hayatındaki birinci düsturu Kur’an-ı Hakimin bir Kanun-u Esasisidir ki ‘Bir adamın cinayetiyle başkası mes’ul olamaz. Kaide-i Kur’aniyesi ile o Padişahın zamanındaki hukümetin hataları ona verilmez diye daima hayatında ona hüsn-ü zan etmiş. Onun ba’azı zaman mecburiyetle ettiği kusurları da onun mu’arızlarına karşı da te’vile çalışmış. Saniyen: Üstadımız Hürriyetin başında bütün kuvvetiyle şeriat dairesindeki Hürriyet-i Şer’iyyeyi sena etmiş. Nutukları ile halkı o hürriyete da’vet etmiş.</p>
<p>Ve Hürriyet-i Şer’iyyeye muhalif olanlara demiş ki: “Eğer şeri’at dairesinde olmazsa istibdat namı verdiğiniz bir şahsın mecburi cüz’i ve hafif istibdatı pek şiddetli bir istibdat-ı külli olup inkısam edecek, herkes bir nev’i müstebit olur, İstibdat-ı Mutlak çıkar, binler istibdad hükmüne dönecek ya’ni; hürriyet ölecek&#8230; bir İstibdat-ı Mutlak çıkacak… Hatta bu mes’elede, Üstadımızı i’dam için kurulan Divan-ı Harb-i Örfi&#8217;de demiş ki: “Eğer meşrutiyet ittihatcıların istibdadından i’baret ise veya hilaf-ı şeri’at hareket ise bütün dünya şahid olsun ki ben mürtec’iyim.”</p>
<p><strong>Salisen:</strong> Üstadımız o zamanda bir his-si kablel vuku’ nev’inden, şimdiki ‘Alem-i İslamın ecnebi istibdadından kurtulması ve bir Cemahir-i Müttefika-ı İslamiye tarzında tezahüre başlamasını tasavvur etmiş, ümid etmiş, hissetmiş ve bütün kuvvetiyle bağırmış. Hürriyet-i Şer’iyyeyi takdir etmiş.</p>
<p>O zamanki hitabelerinde demiş ki: “Hürriyet, terbiye-i islamiye ile olmazsa, ölecek, bir istibdat-ı mutlak yerine çıkacak.” Rabi’an: Üstadımızdan hem işitmiş, hem halinden anlamışız ki ecnebilerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve metanet, hususan Alem-i İslamın kısm-ı azamının halifesi olmak, hem biçare vilayet-i şarkiyenin bedevi aşairini ’Hamidiye Alayları’ ile en yüksek bir derece-i askeriyeye ve medeniyeye onları sevk etmesi, ve Hamidiye Cami’inde her cum’a günü bulunması ve şe’air-i islamiyeyi elden geldiği kadar müra’at etmesi, daima Yıldız dairesinde ma’nevi üstadı kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi çok hasenatı için Üstadımız, bütün hayatında onu padişahlar içinde bir nevi veli hükmüne geçtiğini kana’at etmiştir.</p>
<p><strong>Hamisen:</strong> İnsan hatasız olmaz. Eğer onun hakkında o zaman nutuklarında bir mecburiyet tahtında onun hakkında şiddetli hataları olsa da, elbette o hatanın hiç bir ehemmiyeti kalmaz. Hem ‘Aşere-i Mübeşşire` içinde `Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Zübeyir’in birbiri hakkındaki hataları onların hakikat-ı islamiyeye dair uhuvvetlerine zarar vermediği gibi, elli sene evvel Üstadımızın o merhum padişahın hakkında bir hatası medar-ı i’tiraz olamaz.&#8221;(31)</p>
<p>Görüldüğü üzere, bu lahika mektubunda beş vecihle merhum Sultan Abdülhamid tebrie ediliyor. Ve onun hasenatı seyyiatına mutlak şekilde galip olduğundan ma&#8217;nevi makamı, derecesi yüksek olduğunu ve Bediüzzaman Hazretleri diğer hürriyetperverden çok derece hafif, nasihat kabilinden bazı itirazlarını da kendi üzerine alıyor ve Padişah&#8217;ı layık olduğu nispette medhediyor.(32)</p>
<p>RİVAYETLER Yukarıda yazılı vesika ve belgeler dışında, bir de bizzât Bediüzzaman Hazretleri’nin son on senelik hayatının en yakın talebe ve hizmetkârlarından duyduğumuz bir iki rivayeti daha kaydedelim:</p>
<p><strong>13</strong>‑ Mustafa Sungur ağabeyden bir çok defa duymuşuz ki: Üstâd Hazretleri Sultan Abdülhamid hakkında eskiden itirazvarî ba’zı makaleleri için, bir defasında şöyle buyurmuşlardı, eliyle mübarek başına vurarak: “Keçeli Said, sen şefkatli bir Padişah’a müstebit diye itiraz etmiştin. Onun cezası olarak şu dehşetli istibdatların zulmünü çek!”2‑</p>
<p>Yine Mustafa Sungur nakletti: Bir gün Üstâdımız merhum Sultan Abdülhamid hakkında demişti ki: “Sultan Abdülhamid velidir. Ben onu hususi dualarım içine almışım. “Her sabah, ya Rabbi sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hanedan‑ı Osmaniye’den râzı ol!” diye dualarımda yadederim” demişlerdi.</p>
<p>Bediüzzamanın hizmetkârlarından Bayram Yüksel de aynı rivayetleri nakletmektedir. (Bak: Son şahitler‑1, s: 379‑455)</p>
<p><strong>İşte mevzuumuzun başından buraya kadar, gerek yazılı gerek rivayet yollu ifade ve beyânların mecmuundan çıkan netice şudur ki:</strong></p>
<p>Bediüzzaman Said‑i Nursi Hazretleri eskiden 2’nci Meşrutiyyet’in i’lânından evvel ve sonrasında, Hürriyet‑i şer’iyenin gerçek mânâda Osmanlı devleti idaresinde yerleştirilmesini.. ve bu meyanda Hilâfet Saltanatı’nın idaresini, bir kaç paşanın fikir ve tedbiriyle değil, büyük bir millet meclisi ve onun yanında geniş ve büyük bir şûra meclisi tarafından kararlar altına alınmasını istemiş ve bu yolda mücadele vermiştir. Bu mücadeleleri esnasında, bazen bilmünasebe ve dolayısıyla Sultan Abdülhamid’e karşı da i’tirazvari veya nasihat şeklinde sözleri varid olmuştur.</p>
<p>Lâkin Bediüzzaman’ın bu kabil sözleri ise, bir İslâm Halifesinden bazı hizmetlerin yapılmasını taleb ve bazı nasihat şeklinden ibaret olduğu, yukarıda nakledilen yazılı ifadelerinden açıkça anlaşılmaktadır. Başkaca herhangi bir itiraz, şahsiyyetine bir hücum tarzı yoktur</p>
<p>Vesselam</p>
<p>Musaffal Tarihçe 1. Cilt Abdülkadir BADILLI (ruhuna fatiha )</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23- Abdülhamid&#8217;in Hatıra Defteri, 2. Baskı S: 119</p>
<p>24- Bediüzzaman Said Nursi, İçtimai dersler shf: 33</p>
<p>25- Bediüzzaman Said Nursi &#8211; Beyanat ve Tenvirler shf:49 26- Maide: 44-45</p>
<p>27- İbrahim: 1-2</p>
<p>28- Bediüzzaman Said Nursi – Sikke-i Tasdik-i Gaybi shf: 115</p>
<p>29- Maide: 54</p>
<p>30- Bediüzzaman Said Nursi – Lem&#8217;alar shf: 201</p>
<p>31- Müntehap dosya, shf: 56, Üstadımızın hizmetinde bulunan Nur talebeleri</p>
<p>32- Bediüzzaman Said-i Nursî Mufassal Tarihçe-i Hayatı c:1 shf: 179</p>
<p>33- Necmeddin Şahiner – Son şahitler c:1 shf: 379-455</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/">Bediüzzaman ve Sultan 2.Abdülhamid Han</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-sultan-2-abdulhamid-han/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
