Sağlık Salgını

0x0-saglik-bakanligi-85-bin-personel-alimi-ne-zaman-saglik-bakanligi-surekli-personel-alimi-basvuru-tarihleri-sart-1668233771485-300x169 Sağlık Salgını

 

Zihinlerimiz hâlâ ileri geri yarışıyor, normale dönüşü özlüyor, geleceğimizi geçmişimize dikmeye çalışıyor ve kopuşu reddediyor.

Ama bir kırılmanın olduğu gerçek. Ve bu korkunç umutsuzluğun ortasında, bize tekrar kendimiz için inşa ettiğimiz kıyamet makinesini yeniden düşünme şansı veriyor. Hiçbir şey normale dönmekten daha kötü olamaz.

Arundhati Roy

Uzun yıllardır ölümden dehşetle kaçan modern toplumun nefesine kadar sirayet eden koronavirüs, fâniliğin mutlaklığı­nı giyinerek tıbbileşen yaşam ve ölümle düelloya girişmiştir, ölümle ve ölümün izleriyle kıyasıya savaşan modern seküler birey, salgın boyunca müşahede edildiği üzere, tam da kaçtığı şeyin içine düşmüştür. Virüs, dehşet verici gördüğü ölümün, artık televizyonlarda izlenen ve yalnızca başkalarına uğrayan bir şey olmadığını, sokağının ya da odasının hemen bir köşe­sinde kendisini bulabileceğini hatırlatmıştır.

Bu hastalık, bedenin yalnızca bedenden ibaret olduğu savını yeniden gözden geçirmeye davet etmiştir, ölümsüzlük isten­cini somutlaştıran modern tıbbın gölgesinde, yaşamın daima pamuk ipliğine bağlı olduğunu da eklemiştir. Koronavirüs, tıpkı sosyal medyada hızla çoğalan trendler gibi göz açıp ka­payıncaya kadar yayılmış; kameralarla korunan yüksek gü­venlikli kentleri ve insanları da tehdit etmiştir. Virüsün bu­laşma hızı, gücünü belki de içinde yaşadığımız hız çağından almıştır.

Yaşanan pandemiyle viral çağ geri dönmüştür. Böylece akıl, ruh ve beden sağlığının asırlık çatlaklarını kazıyarak mo­dem kültürün keşmekeşini boydan boya görünürleştirmiştir. Han’ın iddiasının2 aksine, çağımız yalnızca depresyon, hipe- raktivite ve yorgunluk çağı değildir. Turner’in öne sürdüğü ve modern rahatsızlıkların temel açıklaması olarak mikrobun yerini stresin; kahraman tıp çağının yerini ise rutin tıbbi kont­rolün aldığını savunan görüş de3 bir bakıma boşa çıkmış gibi­dir. Pandemi, modern performatif kültürün müphemliğinde şekillenen günümüz toplumunu formatlamakla kalmamış, artık iyice mazide kaldığı varsayılan enfeksiyon hastalıkları devrini yüksek sesle geri çağırmıştır.

Kişiselleştirilmiş mobil teknolojilere adapte olmuş insanlar, bu pandemide hastalığın doğası gereği evlerinde hareketsiz ve çevresiyle bağlantısız kalmaya zorlanmıştır. İlk bakışta açık bir “gereklilik” olarak değerlendirilen bu “zorakilik”, esasın­da hayli zamandır “yeni-dünya”nın nüfuz ettiği modern in­sanın olsa olsa gidişatını pekiştirmiştir. Buna göre pandemi öncesinde izole ve çevrimiçi yaşam koşullarını benimsemiş insanlar» pandemiyle beraber alternatifsizdik düşüncesi için­de bu alışkanlıklarını kemikleştirmiştir. Daha açık bir deyişle, pandemi hiçbir şeyi kökten değiştirmemiş, zaten seri üretimli ifsada azmetmiş dünyanın/dünyeviliğin hükümranlığını hız­landırmıştır. Gizliden gizliye otokrasi örüntülerine eklemle­nen tıp çağrıları da sağlıklı toplumun öncülü olma varsayı­mıyla güç, kabul ve kutsiyet kazanmıştır.

Pandeminin yalnızca virüsün bulaştığı hastalara değil; öngö­rülmez olasılık olarak tüm topluma temas eden yaygın bir in­sanlık durumuna karşılık geldiği iddia edilebilir. Daha somut ifadeyle, bu salgında sadece hastalık teşhisi konanlar değil; virüsün gezgin belirsizliğinde tüm toplum hasta edilmiştir. Bu aşırı sterilleştirilmiş ve ayrıntılı gözetime tabi tutulmuş toplumun kendisine topyekûn hasta muamelesi yapması veya yapmaya zorlanması tam da modern tekinsizliğin sonucudur.

Sosyolojik perspektiften bakıldığında toplumdaki hiçbir çö­zülmenin ya da kırılmanın öncesiz, tepeden inme ve kendili­ğinden gerçekleşmeyeceği söylenebilir. Pandemide kalabalık­lara yön veren “maske”, “mesafe” ve “hijyen” mesajları da bu minvalde yorumlanmalıdır. Böyle bakınca her düşüncenin bir şeyi göstererek gizlediği ve esas mesajın görünen değil; giz­lenen şeyde olduğu öne sürülebilir. Örneğin “maske” olanca örtücülüğüne rağmen hastalığın ürkütücülüğünü teşhir eder. Virüsün kendisi hakikatte insanın insana yakınlığının mutlak olmayışını açığa çıkaran bir ifşacıdır. O görünmez-gösterici- dir. Burada bir tür “salgın salgını’ndan bahsedilebilir./

İnceleyin:  Kitap Notları-Hikmetli Sözler-Şiirler-Beyitler -4

Salgın salgınlarında kitle iletişim araçlarının resmedişiyle her şey semptomlaşır4 ve izleyiciler kendilerini koruma ve güven­de tutma virüsüyle zehirlenirler? Frank Furedi de felaketleri büsbütün fiziksel vakıalar olarak görmenin ötesine geçerek; felsefi ve ahlaki boyutunu anlamlandırmaya çalışır.[6] Ona göre son pandemiyi de kapsayan tüm fecaatleri kaza olarak gören seküler feraset kârlı ve kapsamlı korkunun yayılmasına ön­cülük eder. Dahası (bilimsel) veri ve kanıtlara dayalı bu çıka­rımlar birer dinî öğreti gibi insanların mutlak kabulünü şart koşar.[7] Bu iman formu esasen tam da modern kültürün vaaz edegeldiği bireyciliği yeniden üretir. Zira beslendiği gerçek­lerden katbekat büyük olan sentetik histeriler, an itibarıyla gü­nümüz entegrasyon toplumunu mesafelerle ayrışmaya zorlar.

Resim 3. Şimdiden bir rüya gibi anımsadığımız pandemi, asırlardır övülen bedensel yakınlığın ve yüz yüze iletişimin nasıl da bir anda tiksintiye ve mental mesafeye dönüşebileceğini göstermiştir.

Bu virüslü dünyada insanlar maskeli ama gizemsiz, mesafeli ama bağımlı, hijyenik ama paranoyak ilişkilere alıştırılmıştır. Tüm insanları, kudretini ihtimallerden alan bulaşıcı korku­nun ve ortak bir kontrol şebekesinin kollarına bırakan pan­demi, “küresel köy” efsanesinin aksine, yeniden sınırları gün­deme getirmiş, yüksek duvarlarla tecrit edilmiş sert sınıfsal tasnifin önünü muhtemelen geri dönüşü imkânsız biçimde açmıştır. Mesafe miti yıllardır yüceltilen iletişim çağının ifla­sını ya da en azından yüz yüze iletişimin kırılganlığını işaret­lemiştir. Bu yönüyle kent yaşamının karakteristiği olan “baş­kalarından imtina etme” tavrını onaylamış, yinelemiş veya görünür kılmıştır.

Hijyene gelince, o da kişiyi “öteki”den çok; kendinden nefre­tin merkezine itmiştir. Zira aseptik ve steril sanalhğın insa­fına bırakılmış beden, bu aşamadan sonra bulaşmanın baş­kalarından değil de sanki kendi bedeninden kaynaklandığını düşünecek bir zihin bulanıklığına kapılmış ve kendisiyle olan teması askıya alarak varlığına içkin katı mesafeler örmüştür.[8] [9] Hijyen mesafeyle beraber günümüz toplamlarında insanları ambalajlayan sosyoekonomik parçalanmanın simgesi olmuş­tur. Salgın sürecinde ölüm bile kendi görünümleri üzerinden çift anlamlılığa kavuşmuştur.

7 Ölümü dışlayan tekno-bilimsel dünya, pandemi boyunca her şeyin ve herkesin potansiyel virüslü, kirli veya lekeli olduğu varsayımından hareketle maske, mesafe ve temizlik gibi çeşit­li (hijyenik) sakındırma önerilerini yeri geldiğinde yaptırım mevzuatlarıyla hayata geçirmiştir. Bu öneriler de teknolojik­leşen yaşam üzerinde modern bilimin tanımladığı şekliyle ölümün aslen “durdurulabilir ve önü alınabilir bir arıza” ola­rak görülmesine koşuttur. Yani hijyen söyleminin alt metnin­de bu virütik hastalık ile ölümün “hayat bozucu virüs” olması arasında analoji kurulmuştur.

İnceleyin:  Kemal Sayar, Sadettin Ökten - Aşk İle Anı Seyretmek

Ölüm, Baudrillard’ın yaklaşımıyla’ daima sterilize edilmesi veya makyajlanması gereken bir şeydir. Bu yüzden pandemide günlük ölüm verileri bir yandan hastalığın tehlike düzeyinin ölçüsü olmuş» diğer yandan ölümün kendisini istatistiksel grafiklerin duygusuz çizgileriyle sayısallaştırmıştır. Bu yolla yaşamsal temellerinden koparılan ölüm sanki hem her yerde hem de hiçbir yerde gibidir. O varlığın en derinlerine kök sal­makla birlikte» en banal imajlarıyla da bedenin yüzeyindedir. Pandemide olduğu gibi» ekranlar vasıtasıyla manadan yoksun bir tekdüzelikle aktarılan vaka tabloları, izleyicileri ölüme aşırı-yakınlaştırarak yabancılaştırmıştır. İnsanın bir ölüyle kar­şılaşmasının kendi ölümüyle karşılaşması demek olduğunu savunan Canetti’nin[10] aksine, bu istatistikleştirilmiş ölüm fi­güründe her ölüm alt tarafı kimliği belirsiz, uzak bir ötekinin ölümü olarak tecrübe edilmiştir.

Gerçekten de ölümün yaralayıcı etkisi sayılara aktarıldığında, ölüm de yaşam gibi nitel bir deneyim olma vasfını yitirir. Mo­dern kültürün, ölümü hayattan silme hususunda gösterdiği üstün gayret ve kaçınılmaz başarısızlık, ölümü nicel paramet­re olarak sindirmeye mecbur bırakır. Oysa nüfus planlaması­na indirgenmiş ölüm, bir insanın değil; daha çok demografik tasvirlerin ölümüdür. Bu yaşam-ölüm döngüsünde, yitirilen­lerin bıraktığı hüzünlü boşluktan ziyade, kabaca bir beden değiş tokuşu söz konusudur. Artık ölüm, Baudrillard’ın sa­vının[11] tersine, sınır dışı edilmiş bir şey bile değildir. O, sını­rın içine giremeden sayılarla atıklaştırılan soğuk bir veridir. Gerçekleşeceği zamanı bekleyen bir yüzleşme ve istisna-de- neyim olarak ölüm, bugün belki de hiç olmadığı kadar kendi gerçekleşme nedenlerinden koparılarak tefsir edilmektedir. Bir zamanlar “sağaltıcı acziyet”! sembolize eden ölüme» baş­tan sona teknik bir işlemmiş gibi bakılmaktadır. Hem içinde yaşadığımız kültürün hem de modern tıbbın temel yasası olan bu işlem daimî gözetim altındadır.

Sertaç Timur Demir – Tıbba İman Çağı,syf:27-32

Dipnotlar:

1.Roy’un koronavirüs pandemisinde gündeme gelen “normale dönüş” tartış­malarına dair makalesini okumak için bkz. Arundhati Roy, “The pandemic is a portal” Financial Times (3 Nisan 2020), https://www.ft.com/content/ 10d8f5e8-74eb-11 ea-95fe-fcd274e920ca.

2.Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, çev., Samet Yalçın (İstanbul: Açılını Kitap, 2015), s. 7.

3.Tıbbî Güç ve Toplumsal Bilgi, 17.

4.Jean Baudrillard, Cool Anılar V; 2000-2004, çev., Ayşegül Sönmezay (İstan­bul: Ayrıntı Yayınlan, 2006), s. 122.

5.Jean Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve ölüm, çev., Oğuz Adanır (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2016), s. 325.

[6] Frank Furedi, Korku Kültürü: Risk Almamanın Riskleri, çev., Barış Yıldırım (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001).

[7] Tıp uzmanlığı bu açıdan seküler olanla dinsel olanı tuhaf bir biçimde, çeliş- meksizin bir araya getirir.

[8] Donatella Di Cesare, Egemen Virüs, çev„ Balkır Uysal (İstanbul: Pinhan Ya­yıncılık, 2020).

[9] Simgesel Değiş Tokuş ve ölüm.

[10] Eliaş Canetti, Sözcüklerin Bilinci, çev., Ahmet Cemal (İstanbul: Payel Yayın­ları, 2001), s. 32.

11] Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s. 331.

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir