<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tevazu | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/tevazu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 31 Dec 2023 12:40:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tevazu | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Prof. Dr. M. Fuat Sezgin’in Hayatı Işığında Türkiye’de Üniversite ve Bilim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2023 12:38:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[çalışma ahlakı]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[bilimFuat Sezgin]]></category>
		<category><![CDATA[Doğallık]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Sezgin Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Gündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26713</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar Rencide olur dîde-i huffaş ziyâdan. Ziya Paşa Türkiye’de Üniversite Hayatına Kısa Bir Bakış Türkiye’de Batılı anlamda yükseköğretim/üniversite, Tanzi­mat Dönemi’nde devlet eliyle bürokratlar tarafindan plan­landı ve ilk ders Derviş Paşa’nın refakatinde 1863’te yapıldı. Darülfünûn (fenler evi) adı verilen bu yeni okul, kısa bir süre sonra kapanmak zorunda kaldı. Aradan birkaç sene [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/">Prof. Dr. M. Fuat Sezgin’in Hayatı Işığında Türkiye’de Üniversite ve Bilim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26721 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-300x169.jpg" alt="" width="371" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a.jpg 864w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p>Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar</p>
<p>Rencide olur dîde-i huffaş ziyâdan.</p>
<p>Ziya Paşa</p>
<p><strong>Türkiye’de Üniversite Hayatına Kısa Bir Bakış</strong></p>
<p>Türkiye’de Batılı anlamda yükseköğretim/üniversite, Tanzi­mat Dönemi’nde devlet eliyle bürokratlar tarafindan plan­landı ve ilk ders Derviş Paşa’nın refakatinde 1863’te yapıldı. Darülfünûn (fenler evi) adı verilen bu yeni okul, kısa bir süre sonra kapanmak zorunda kaldı. Aradan birkaç sene geçtikten sonra yeniden açıldı, yine kapandı ve nihayet 1900’de bir daha kap<u>anmamak</u> üzere kapılarını açtı. 1908 İhtilâli sonrasında en büyük tensikat (işten atma) işleminin görüldüğü kuramlar­dan biri de Darülfünûn oldu. II. Meşrutiyet Dönemi’nde Da- rülfünûn, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin düşünce örgütü gibi işlev görürken 1915’ten sonra ilk defa yabancı hocalar Tür­kiye’de eğitim vermeye başladı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Darülfünûn memlekette olup bitenlere çok da kayıtsız kal­madan inkılâpları zımnen desteklemesine karşın alkışlamadı. Oysa Ankara inkılâplara İstanbul Darülfünûnu’ndan kuvvetli bir destek bekliyordu. Neticede 1930’dan sonra üniversitede ciddi bir revizyon planlandı ve Reşit Galip’in başkanlığındaki heyetin marifetiyle 1933 yazında İstanbul Darülfunûnu lağve­dilerek yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Müderrislerden üçte ikisi işten atıldı. Onların yerini en azından sayı bakımın­dan, ilmi yeterlilikleri tam da belli olmayan Avrupalı göçmen bilim adamları ve rejim taraftarı gençler doldurdu. Bu tecrü­beler Türkiye’de ilim adamının siyaset gölgesinde ne kadar özgür davranabileceği noktasında geleceğe dönük bir tasavvur sunuyordu. Nitekim 1933 sonrasında bilim adamları derin bir inkisar ve güvensizlikle mesleklerini asgari şartlarda devam et- tirebildiler. Bu dönemde üretilen bilginin doğru olması değil işe yaraması, kullanışlı olması önemliydi. Bundan böyle ten­sikat, uzaklaştırma ve işsiz bırakma tehdidi, ruhunu kampüs içinde korkunç bir hayalet gibi daima gezdirmeye devam etti.</p>
<p>Cumhuriyet, Ankara’da birçok yeni fakülte açtı ve bunlar 1946’da bütünleştirilerek Ankara Üniversitesi oluştu. Osman­lIdan müdevver Mühendis Mektebi de İstanbul Üniversite­si ne katılmayı reddedince 1944’te İstanbul Teknik Üniversi­tesine dönüştü. Türkiye’nin ikircikli bir politika sergilemeye mecbur kaldığı II. Dünya Savaşı sürecinde üniversite öğretim elemanları bir kere daha savrulmaya tabi tutuldu. Önce Türk- çülük-Turancılık davası, ardından sol-komünizm kovuştur­maları sebebiyle 1947-8’de birçok bilim adamı üniversiteden uzaklaştırıldı. 1950’den sonra iktidara gelen Demokrat Parti ile de üniversitenin arası iyi olamadı. Buna karşın akademi siyaset/toplum ve ülke yönetiminde hâlâ etkiliydi ve bu belir­gin bir şekilde hissedilebiliyordu. 1960 Darbesi diğer bütün kuramların üzerinden silindir gibi geçerken Beyazıt’tan da geçmeyi ihmal etmemişti. Darbe sonrasmda 147 bilim adamı, kadro harici bırakıldı. Listeyi hazırlayanlara bakılacak olur­sa kampüsten uzaklaştırılanların başta ilmi yetersizlik olmak üzere partizanlık, suç örgütlerine yakınlık, komünistlik ve adi suçlara katılma gibi kusurları bile vardı. İşte bu listeye giren­lerden biri de İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü öğre­tim üyelerinden Doç. Dr. M. Fuat Sezgin idi.</p>
<p>Anlatılanlara göre Fuat Sezgin, Demokrat Parti saflarında si­yaset yapan iki kardeşi (biri bakan) olduğu için darbecilerin tensikat listesine girmişti. îhbarı yapanlar fakültedeki muh­birlerden başkası değildi. Fuat Hoca, 147’ler listesine girme meselesinin temelinde abisinin parti mensubiyeti değil, bi­zatihi kendisi olduğunu ima etmiştir. İnanılmaz çalışkanlığı, üretkenliği, kimsenin işine karışmaması, mesleğini hakkıyla ifa etmesi yakınında bulunanlara rahatsızlık vermişti.</p>
<p>Sezgin, 1960 Eylül’ünde İstanbul Üniversitesinden atıldığını haber alır almaz yıllardır zaten içinden çıkmadığı Süleymani- ye Kütüphanesi’ne gelerek Berkeley, Yale ve Goethe Üniversi­telerine mektup yazmış ve onlarla çalışmak isteğini iletmiştir. Her üçünden de olumlu cevap almıştır. Fuat Sezgin, Türki­ye’ye yakın olması ve İslam bilim tarihi araştırmaları için en iyi imkânlara sahip olmasından ötürü Almanya’yı tercih et­miştir. Çok sevdiği İstanbul’a bir akşamüstü Galata Köprü- sü’nden yaşlı gözlerle son bir kez daha bakarak sinematogra­fik bir ayrılışla veda etmiştir. Yanında bir bavul dolusu fişten başka eşyası yoktur.</p>
<p>Almanya onun için hemen her bakımdan çok iyi bir akademik ortam olmuştur. Çalışmalarına kaldığı yerden devam etmiş­tir. Bu sırada önceden Müslüman olmuş bir şarkiyatçı olan Ursula Hanım ile tanışarak hayatını birleştirmiştir. Bu evlilik onun için büyük bir nimete dönüşmüştür. Zira Sezginin eser­lerinin redaksiyonunu çoğu kere eşi yapmıştır. Yaklaşık on sene kadar önce yazmaya karar verdiği <em>Arap-îslam Bilimleri Tarihi</em> nin ilk cildini 1967’de kendi imkânlarıyla yayımlamış­tır. Çalışmalar hız kesmeden devam etmiş ve 1978’de İslam dünyasının en büyük mükâfatı olan Kral Faysal Ödülü’nü ka­zanmıştır. Böylece rüyalarını gerçekleştirmek için büyük bir fırsat daha yakalamıştır. 1982’de uzun zamandır kurmayı ha­yal ettiği vakfı kurmuş ve ardından vakfa bağlı enstitüsünde eğitime ve araştırmalara başlamıştır. Yıllar birbirini kovalar­ken bir benzeri kolay gelmeyecek devasa eserler de ardı ardına vücut bulmaya başlamıştır. 2018 yazına gelindiğinde 17 ciltlik <em>Arap-İslam Bilimleri Tarihi</em> ile 1400 cildi bulan edisyon kritik yayınları dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir miras hâline gelmiştir.</p>
<p>30 Haziran 2018’de Fuat Sezgin bu fani dünyaya gözlerini yumarken, son nefesini veren aslında modern zamanların en büyük âlimiydi. Yetişmesine, yaşamasına ve eserlerini üret­mesine Şükrü Hanioğlu’nun ifadesiyle ancak “hoyratlığımızla katkı verdiğimiz” bu büyük âlimin hayat ve birikimi Türki­ye’nin siyasi ve akademik hayat tecrübesinin hazin/ibretlik bir numunesini temsil etmektedir.</p>
<p><strong>Fuat Sezgin ve Temel Eserleri</strong></p>
<p>Son dönem Osmanlı kadısı Mehmet Mirza Bey’in ve Cemile Hanım’ın oğlu olarak 24 Ekim 1924’te Bitlis’te dünyaya gelen Fuat Sezgin, ilk ve ortaöğretimini Doğubeyazıt ve Erzurum’da tamamladı. Bu süreçte babasından Sarf-ı Türkî dersleri aldı. Mühendis olmak niyetiyle 1943’te İstanbul’a gelen Fuat Sez­gin, meşhur oryantalist Hellmut Ritter’in seminerine katıl­masıyla yepyeni bir mecraya ve maceraya yelken açmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi eğitimini 1947’de bitiren Sezgin, bir sene sonra <em>İslam Düşün­cesinin İlahi Tarafı</em> başlıklı bir kitabı tercüme etmiştir. Bu ara­da bir sene kadar İstanbul Müftülüğü’nde müsevvid (kâtip) ve biraz da gezici vaiz olarak çalışmıştır. Ardından Ankara Üni­versitesi İlahiyat Fakültesi’ne asistan olarak girdiyse de kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesine geçmiştir.</p>
<p>Doktora tezi olarak <em>Mecâzü‘l-Kur’an</em> adında çok az nüshası olan bir eseri incelemiştir. Filolojik niteliği bakımından bu eseri tetkik ederken, iki önemli husus dikkatini çekmiştir. Bunlardan biri oryantalistik çalışmalarda temel kaynak ve otorite kabul edilen Cari Brokelman ın <em>Geschichte der Arabi- schen Literatür (GAL)</em> adlı eserinde birçok eksikliğin ve bazı hataların olmasıdır. Hocası Ritter’in de teklifiyle bu eserdeki eksikleri ilave cilt ve zeyillerle gidermek için çalışmalarını hız­landırmıştır. Hocası Ritter de bu yönde onu tasdik etmiş ve desteklemiştir.</p>
<p>Sezgin Buhârî’nin <em>Mecâzü&#8217;l-Kur’ana</em> sıklıkla referans verdi­ğini görmüştür. Bunun üzere XIX. yüzyılın sonunda Macar oryantalist Ignaz Goldziher tarafından başlatılan ve gün geç­tikte güç kazanıp etki alanını arttıran hadislerin kaynağına ilişkin iddiaların gerçeklik değerine yönelik şüpheleri daha da artmıştır. Goldziher’e göre hadisler Hazreti Peygamber’in vefatından iki yüz sene kadar sonra derlenmiştir ve şifahî kay­naklıdır. Dolayısıyla da bu sözler Hazreti Peygamber’e ait de­ğildir, derlendiği zamanın fikrîi ve içtimâi ekollerinin ürünle­ridir. Bu iddia İslam dünyasında hadislerin kaynağına ilişkin derin bir şüphe ve fesat hareketi başlatmıştır. Fuat Sezgin, Buhârî’nin kendisinden önce yazılan filolojik bir eseri kaynak olarak kullandığını görünce bunun tek kaynak olamayaca­ğını başka kaynakların da olabileceğini düşünerek, merakını bu alana yoğunlaştırmıştır. Doçentlik tezi olarak <em>Buhârî nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar</em> (1956) adlı konuyu se­çerek Buhârî’nin şifahî kaynaklar yanında yazılı kaynaklara da dayalı olduğunu ispat etmiştir. Böylece Fuat Sezgin, Batı dünyasının eserlerinden ve metotlarından şüphe etmediği, çok güvendiği bir oryantalistin çalışmalarının yanlış ve yanlı olabileceğini ortaya koymuştur. Belki de hayatmın <em>önemli</em> bu­luşlarından biri, “altın vuruşu” budur ve bu iddiasına bugüne kadar cevap veren olamamıştır. Kesin olarak kabul edilmeyen Sezgin’in tezlerine bugüne kadar Batı dünyasından cevap da gelememiştir. Akademik araştırmalarda “bir bilimler tarihçi­sinin dediğine göre, “&#8230;’nm iddiası üzere” veya “Sezginian te­oriye göre” denilerek, hem adının gizlenmesi sağlanmış hem küçültme hem de şüphe nazarıyla bakılmaya devam edilmiştir. Fuat Sezgin, askerlik görevini tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İstanbul’a geçerek Zeki</p>
<p>Velidi Togan öncülüğünde kurulan İslam Araştırmaları Ens- titüsü’nde çalışmaya başlamıştır. Doktora tezini 1954’te sa­vunduktan sonra 1956’da doçent olmuş ve İslam bilimler ta­rihinin izini daha sıkı ve titiz biçimde aramaya devam etmek için 1960’a kadar dünya kütüphanelerini gezmeye başlamıştır. <em>GAL&#8217;ın</em> eksiklerini gidermek ve yanlışlarını düzeltmektense yepyeni büyük bir <em>İslam Bilimler Tarihi</em> hazırlama fikrini ho­casına açtığında “Böyle bir şey yapılamaz, bunu şimdiye ka­dar kimse yapamadı sen de yapamazsın, böylesi boş hayalleri bırak.” cevabını almıştır. Ancak Fuat Hoca bu çılgın fikrin ve idealin peşine düşmüştür. Bir taraftan ihtiyaç duyduğu dilleri hızla öğrenmiş diğer taraftan da başta Türkiye olmak üzere nerede bir yazma eser varsa peşine düşerek incelemeye ve ilmi değerini ortaya koymaya başlamıştır. Ancak hiç beklemediği bir anda 1960 Darbesi’yle üniversiteden atılınca Almanya’ya gitmek zorunda kalmış ve tutkularının peşinden gitmeye ora­da devam etmiştir.</p>
<p>Bu sırada Cari Brokehnan’m eserinin eksiklerinin giderilmesi ve daha geniş bir eser yazılması amacıyla UNESCO tarafindan bir heyet oluşturulmuş ve planlama başlatılmıştır. Sezgin bu heyetin toplantısına giderek böylesi bir çalışmanın heyet tara­findan yapılamayacağını, bunun bir ansiklopedi olmadığını, bütünlüklü bir eser olduğunu, dolayısıyla da tek bir kişi tara­findan yapılması gerektiğini ve bunu da kendisinin yapmaya başladığını bildirmiştir. Oradakiler, böylesi bir çalışmayı bir kişinin, hele bir Müslüman’m/Türk’ün asla yapamayacağını söylemişlerdir. Ancak Sezgin hayalini kurduğu, ideal hâline getirdiği <em>Geschichte des Arabischen Schrifttums</em> adlı <em>GAS</em> ola­rak kısaltılan <em>Arapça Yazılı Bilimler Tarihi</em> adlı eserinin ilk cildini 1967’de büyük ölçüde kendi imkânlarıyla bastırmıştır. Eserin yayımlanmasından haberdar olan UNESCO Bilim He­yeti bir anlamda ürpererek dağılmıştır. Bu tarihten sonra fa­sılalarla <em>GAS</em> yayımlanmaya devam etmiş ve Fuat Sezgin vefat ettiğinde 17 cildi bitmiş, bir cildi yayımlanmaya hazır devasa bir külliyat ortaya çıkmıştır. Fuat Sezginin “en önemli eseri” olarak görülebilecek bu yayın, bugün dünya bilimler tarihi­nin en parlak külliyatından biridir. Bu eser, dünya ölçeğinde Müslümanların bilime dair yazdığı kitapların ayrıntılı bir lis­tesi mahiyetinde katalog çalışmasıdır. Sezgin, mevcut kitapla­ra ulaştığı gibi adı geçen ancak bugün ortada olmayan kitap­ların da listesini yapmış ve yazarları hakkında bilgi vermiştir. Elbette bu büyük eser sadece bir katalog çalışması değildir, özellikle harita, coğrafya ve matematiksel coğrafya ciltlerinde olduğu gibi, Sezgin özgün yorumlar ve iddialar da ileri sür­müştür. Onun en önemli iddialarından biri Batı dünyasının özellikle harita ve coğrafya konusunda XVII. ve XVIII. yüz­yılda geldiği noktanın temelinin Müslümanlara dayanıyor ol­masıdır. Rönesans denilen gelişme bir anda olmamış, Müslü­manların çalışmaları üzerine gelmiştir. Ancak Batılılar bunu görmezden gelmiş, gizlemiş ya da düpedüz inkâr etmişlerdir. Artık bugünden sonra bilimler tarihinde, özellikle de İslam ın ilk üç yüz senesine dair konularda GAS’a değinilmeden yeni bir şeyin yazılması mümkün değildir. Almanca telif edilen, Arapça, Farsça ve Urducaya tercüme edilen bu devasa eser, henüz Türkçeye çevril(e)memiştir! (2014’te eserin ilk cildi tercüme edilmiştir ve bugünlerde kalan ciltlerin de Fuat Sez­gin Bilimler Tarihi Vakfı tarafindan hazırlanmakta olduğu bilinmektedir.)</p>
<p>Fuat Sezgin 1982’de çalışmakta olduğu Goethe Üniversite- si’ne bağlı, İslam bilim tarihi çalışmaları yapacak olan bir va­kıf kurmuştur. Vakfın imkânlarıyla bilim tarihi çalışmalarına devam ederken, diğer yandan İslam tarihinin en eski dönem­lerinden bu yana üretilmiş değerli çalışmaların edisyon kritik dahilinde tıpkıbasımlarını yayımlamaya başlamıştır. Böylece Sezgin’in “ikinci büyük eseri” sayılan 1400 cilt kadar ilimler tarihinin kritik kitapları yeniden raflardaki yerini almıştır. Coğrafya, matematik, astronomi, tıp, askerlik, fizik, kimya, felsefe, dil bilimleri, islami ilimler, müzik gibi hemen her bilim alanında yüzlerce değerli eser, bu sayede yeniden gün yüzüne çıkarılmış ve araştırmacıların istifadesine sunulmuş­tur. Kitap üzerine değerlendirme yazmak, Batı dünyasında çok yaygın olmasına karşın <em>GAS</em> ve söz konusu edisyon kri­tikler üzerine neredeyse hiçbir değerlendirme yapılmamıştır. Bilim dünyasının Fuat Sezgin’in eserlerine neden böyle du­yarsız davrandığı anlaşılır bir durum değildir.</p>
<p>Sezgin’in “üçüncü önemli eseri” olarak görülecek faaliyeti ise İslam Bilim ve Teknoloji Aletleri Müzesi’dir. îlki Alman­ya’daki enstitüde kurulan müzede İslam dünyasının birikimi olan yazmalarda yer alan aletler birebir modellemeyle yeni­den hayata döndürülmüştür. Yazma eserlerde teknolojik alet­lerin nasıl olduğuna dair çoğu kere çizim değil, anlatı vardır. Dolayısıyla da bunları üç boyutlu olarak modellemek son de­rece zor bir iştir. Buna karşm Sezgin, ilgili aletin bilimini farklı yönleriyle öğrenerek bu zor işin üstesinden gelmiştir. Aslın­da bilim tarihi kitapları içinde yer alan aletlerin planlarından onların modelini yapma işi, ilk olarak Alman bilim tarihçisi Alfred Wiedermann tarafından başlatılmıştır. Bu zat 25 ka­dar aleti yeniden modellemiştir. Fuat Sezgin ise toplamda 800 kadar aleti yeniden yaparak dünyada ilk ve tek olma özelli­ğine sahip sön derece hususi bir müze meydana getirmiştir. Sezgin, bu modelleri büyük gayretler sarf ederek, uzun zaman uğraşarak, yüksek miktarda paralar harcayarak yapabilmiş­tir. Bu noktada kendisine en büyük desteği bazı Arap devlet adamları ve iş adamları vermiştir. Adını vermediği bir Arap iş adamı Sezgin’in yaptığı her aletten bir tane de kendisi için yapılmasını sipariş etmiş ve neticede büyük bir birikim ortaya çıkmıştır. Arap iş adamı bu aletleri Amerika’ya götürüp ora­da sergilemeyi planlamıştır. Ancak 2001 krizinden sonra işler tersine dönünce ikinci kopya aletlerin Türkiye’ye bağışlanma­sı ve İstanbul’da bir müzeye dönüşmesi gündeme gelmiştir.</p>
<p>Uzun uğraşlar, araştırmalar ve görüşmeler neticesinde özel­likle İstanbul’da ve Gülhane Parkı’nda İslam Bilim ve Tek­noloji Müzesi 2008’de dönemin siyasi iktidarının da kuvvet­li desteğiyle kurulabilmiştir. Kuruluşundan vefatına kadar dikkatle bu müzeyle ilgilenen Fuat Sezgin’in “dördüncü en önemli eseri” olarak bu eşsiz yapı zikredilebilir. Bugün söz konusu müzenin bitişiğinde Sezgin’in bağışladığı kitaplardan müteşekkil gelişkin bir bilimler tarihi kütüphanesi de açıl­mıştır. Elbette bütün bunlar çok büyük gayret, sabır ve finans sayesinde gerçekleşebilmiştir. Arkasında, günde ortalama 17 saat çalışan bükülmez bir irade, sarsılmaz bir sabır ve ilimden başka hiçbir şey düşünmeyen gerçek bir ilim dervişi olmasay­dı bu devasa eserler elbette ortaya çıkamazdı.</p>
<p><strong>Fuat Sezgin ve Türkiye’de Üniversite ve Bilim</strong></p>
<p>1933 Üniversite Reformu değerli beyinleri ve birikimleri bir çırpıda deyivermiş, ademe mahkûm etmişti. 1948’de Niyazi Berkes ve Muzaffer Şerif gibi isimler üniversiteden atıldılar ve onlar da hayatlarını Amerika ve Kanada’da devam ettirerek, hatırı sayılır sosyal bilimciler hâline geldi. Muzaffer Şerif sos­yal psikolojinin bilinen en meşhur ismi hâline gelirken, Berkes tartışmalı da olsa, yakın tarihte çok referans alan eserlere imza attı. 1970’lerden sonra Şerif Mardin ve Halil İnalcık gibi isim­ler de Türkiye’den gitmek durumunda kaldılar ve her ikisi de hayli itibarlı bilim adamları oldular. İnalcık dünyanın itibar­lı Osmanlı tarihçilerinden biri sayıldı. Bir Romanya göçmeni olan Kemal H. Karpat da 1970’te ODTÜ’deki görevinden is­tifa etmek zorunda kalarak Amerika’ya gitti, saygm bir tarihçi oldu. Bu beyin göçleri başta olmak üzere daha pek çok isim Türkiye’den farklı sebeplerle çıktıktan sonra Avrupa ve Ameri­ka’nın imkânlarıyla dünyanın sayılı bilim adamları hâline gel­diler (Pertev Naili Boratav, Gazi Yaşargil, Aziz Sancar, Hüseyin Yılmaz, Şinasi Tekin). Fuat Sezgin bu listeye eklenen en büyük ve en parlak yıldızlardan biridir. Bu bilim adamları niçin Tür­kiye yi terk etmek durumunda kalmış ve nasıl olmuş da dünya- nm itibarlı bilim adamlar, hâline gelmişlerdir? Onlar, meşhur eden ve nitelikli eserler vermeye yönelten sadece bir iç moti­vasyon mudur? Onlara nasıl bir imkân ve ortam sunulmuştur? Kuşkusuz bunlara verilecek cevaplar çok farklı ve fazladır.</p>
<p>Fuat Sezgin’e göre bilim hayatının verimli olabilmesi için ge­rekli şartların başında akademik özgürlük gelmektedir, tüm­ler ve sanatlar ürkek bir kuş gibidir. Tedirgin olduğu ortamda asla barınamaz kendilerine güvenli yerler arar. Türkiye bu noktada Tanzimat’tan beri bir paradoksun ve sıkışmışlığın içindedir. Darülfünûn/üniversite “mütefennin zabit ve mü­nevver bendegân” yetiştirme amacıyla devlet eliyle kurulduğu için onun menfaati, görüşü, isteği ve ideali dışında bir çalışma yapması yadırganmakta, hatta buna izin verilmemektedir. Bu durum yeniliğin, farklılığın, özgünlüğün önünde bir engeldir. Bilimsel özgürlüğü sınırlayan elbette sadece sistemin iskeleti bürokrasi değil, zihinsel kalıplardır ve bu çok daha ciddi fel­sefi bir meseledir. Ancak zihinsel özgürlük yolunda mücadele etmesi gereken bilim adamının kendisi ya da üniversitedir. Bir ülkede akademik özgürlüğün olması da orada tam bağmı­şız bilim yapılıyor anlamına gelmeyebilir, Fuat Sezgin 1960’ta üniversiteden atıldıktan sonra “Benim için yeni bir hayat baş­ladı.” demiştir. Bu hayat onun rüyalarının gerçekleşeceği bi­limsel bir ortam olmuştur.</p>
<p>Bilimsel araştırmalar hayli külfet isteyen süreçlerdir. Tabii bilimler için ileri teknoloji cihazlar, laboratuvarlar, yardımcı ekipman, hammadde vb. gibi çok sayıda materyal ve malze­meye ihtiyaç duyulur ve bunları temin etmek için yüksek mik­tarda finansa gereksinim duyulur. İktisat tarihçisi Mehmet Genç’in ifadesiyle, ilim biraz da israfla üretilebilir, ilim lüks bir iştir. Dar imkânlarla ilerlemek, özgün görüşler üretebil­mek, yeni icatlar yapmak hayli zordur. Sosyal bilimler için en başta gelişkin kütüphaneler, zengin koleksiyonlar, seyahatler, dil öğrenimleri, müzakere ortamları, yayın platformları ge­reklidir. Bunları temin edebilmek iş birliği, nitelikli personel ve elbette yüksek finans sayesinde gerçekleşebilir. Fuat Sezgin çalışmalarını destekleyebilmek için başta finans meselesini ve diğer hususları nasıl çözmüştür?</p>
<p>Yukarıda değinildiği üzere Fuat Sezgin’in üç önemli eserin­den bahsedilebilir: 1. <em>Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS, Arapça Yazdı Bilimler Literatürü), 2.</em> Goethe Üniversi­tesi ve İstanbul’daki İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi 3.1400 ciltlik tıpkıbasım yazmalar kataloğu. Bütün bunların büyük finansla gerçekleştiği şüpheden hâli değildir. Fuat Sezgin <em>GAS </em>adlı eseriyle 1978’de Kral Faysal ödülü’nü kazanınca, Arap devlet adamları ve ileri gelenleriyle yakın ilişkiler kurarak on­ların maddi desteğini almayı başarmıştır. Bu sayede vakfinı kurmuş ve Hollanda’nın meşhur Brill Yayınevi’yle anlaşma yaparak eserlerinin neşrini ve dağıtımını onlara vermiştir. Ayrıca, Arapça eserlerin tıpkıbasım ve edisyon kritik yayın­larını da aynı yayınevine vererek kitapların finans meselesini hâlletmiştir. Müze için gerekli objelerin temini ve modelleme işinin kaynaklarını da Arap iş adamlarıyla karşılamıştır. 1980 sonrasında vakıf kurarak çalışma arkadaşlarını kendi kriter­lerine göre belirlemiş ve böylece kendisine ideal bir çalışma ortamı oluşturmuştur. Bununla birlikte çalışmalarında en bü­yük destekçisinin eşi Ursula Hanım olduğu da unutulmama­lıdır. Sezgin’in Türkiye’de tanınması, müze ve kütüphane aça­bilmesinde ise en büyük destekçisi kuşkusuz dönemin iktidarı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.</p>
<p>Tabii bilimler için laboratuvar ve deney aletleri ne kadar önemliyse sosyal bilimler için de kütüphaneler ve özel kolek­siyonlar o kadar önemlidir. Bilimsel araştırmaların sağlıklı ya­pılabilmesi için mükemmel kütüphanelere ve arşivlere ihtiyaç vardır. Bir bilim alanının bütün birikimini barındırmayan, ana ve yan kaynaklara rahat erişim sağlayamayan bir üniver­sitede nitelikli bilim yapılması zordur. Batı dünyası bu reali­teyi daha XVII. yüzyılda keşfederek mükemmel kütüphaneler oluşturmaya başlamıştır. Bugün Batı dünyasında orta düzey­li nitelikli bir üniversitenin kütüphanesinde Türkiye Millî Kütüphanesindeki kitaptan daha çok kitap vardır. Ameri­ka’nın iyi üniversitelerinden birinin kitap sayısı Türkiye’de­ki bütün üniversite kütüphanelerinden çoktur! Fuat Sezgin 1960’ta üniversiteden atılınca ikisi Amerika’da, biri Alman­ya&#8217;da üç üniversiteden de çalışma daveti almıştır. Sezgin’in Almanya&#8217;yı tercih sebebi oranın İslam bilimleri ve filoloji ko­nusunda dünyanın en iyi üniversitelerine ve koleksiyonları­na sahip olmasıdır. Bu realiteyi her zaman dile getiren Fuat Sezgin, Arapça ve Farsçanın vazgeçilmez olduğunu belirtir­ken onun İslam bilimler tarihinde çalışmalar yapmak için ön­celikle Almancanın öğrenilmesini istemesi hayli manidardır. Sezgin, bilimsel araştırmalar için Türkiye’de yapılması gere­ken öncelikli işlerin başında İstanbul’da büyük bir kütüpha­nenin kurulmasını zikretmiştir. Türkiye’deki bütün yazmaları bir araya toplayan bir kütüphanenin olmasım da teklif etmiş­tir. Bütün bunlar içinde bulunduğumuz zamanda da ciddi ilim adamları tarafından dillendirilen ama netice alınamayan ihtiyaçlardır. Türkiye’de özellikle sosyal bilim yapılacaksa ilk iş nitelikli kütüphaneler kurmaktır.</p>
<p>Fuat Sezgin’in nitelikli bilim yapılabilmesi için olmasım ge­rekli gördüğü ihtiyaçlardan biri belki de en önemlisi bilimsel ortamdır. Bununla kastettiği, iyi örgütlenmiş bölümler, bilim dalları, enstitüler, geçimli insanlar, bütün niyetleri ve hedef­leri bilim yapmak olan personel birlikteliğidir. Fuat Hoca’nın mühendis olma niyetini değiştiren, bir anlamda onun dünya­nın en iyi bilimler tarihçisi olmasını sağlayan hocası Hellmut Ritter’dir. Sezgin, 1954’te kurulan İslam Araştırmaları Ensti- tüsü’nün ilk müdürü Zeki Velidi Togan’ın müdür yardımcılı­ğını yapmış ve burada dar bir kadroyla sıcak ve samimi bir ça­lışma ortamı yakalamıştır. Ancak bu hasbi ve velut ortam bin­lerinin hoşuna gitmemiş, fakülte içinde haset edenler iftiralar atarak onun üniversiteden uzaklaşmasına sebep olmuşlardır. Ruhunu hiç kaybetmeyen bu tekinsiz tecrübe Türkiye’deki akademik ortamın ibretlik örneklerinden biri olmuştur.</p>
<p>Üniversitede aynı konuyu ya da yan dallan çalışan, İlmî ko­nularda tartışma yapılabilecek, bir mesele olduğunda hemen görüşüne, bilgisine ve iş birliğine başvurulabilecek insanların olduğu bir koridor nitelikli akademik ortamın olmazsa ol­mazıdır. Fuat Sezgin Almanya’ya gittiğinde onu böylesi bir çalışma ortamının beklediği söylenebilir. Türkiye’de aynı bö­lümde çalışan bilim insanlarının kahir ekseriyeti yan odadaki meslektaşının ne yaptığına, yazdığına -en iyi ihtimalle- duyar­sızdır. Aynı bölümde çalışanlar meslektaşlarının yazdıkları­nı genelde okumaz, kitaplarından, makalelerinden haberdar olmaz, ödül aldığında ya da başarılı olduğunda onu tebrik etmez. Kapalı kapılar ardında dedikodular, bölüm başkanlı­ğı, dekanlık ya da başka makamlara ulaşmanın stratejilerine harcanan mesai asla bilimsel araştırma ve okuma için sarf edilmez. Yeni çıkan bir makalenin ya da kitabın heyecanına kimse ortak olmaz. Bilimsel çalışma yapan birileri varsa, onlar için farklı yaftalar üretilir, ilave ders yükleri ve işlerle mümkün olduğu kadar yıpratıcı/bıktırıcı, bezdirici bir ortam yaratılır, onları da kendilerine benzetmenin yolu bir şekilde bulunur.</p>
<p><strong>Bilimler Tarihi, İlim Öğretimi ve Fuat Sezgin’in Yeri</strong></p>
<p>Fuat Sezgin’in en çok üzerinde durduğu konulardan biri ilmin bir hocadan öğrenilmesi hususudur. Her ne kadar bilgi kitap­larda yazılıysa da ilim hocadan talep edilir ve öğrenilir. Bu ilke, İslam eğitim geleneğinde bir kaziye/ilke hâline gelmiş­tir. Otoriteye, üstada, bir öğreticiye vurgu yapmak ve bilginin elde edilmesinde onu hiyerarşinin tepesine konumlandırmak aslında skolastik tarzın bir ilkesidir. İslam âlimleri arasında çok tekrarlanan “Belanın en büyüğü sayfaları hoca edinmek­tir.” ifadesi kitabı, bireysel öğrenmeyi ikinci plana atıp hocayı başköşeye oturtan bir anlayıştır. “Hocası olmayanın dini de yoktur, üstadı olmayanın şeyhi şeytandır.” hükümleri ilim yo­lunda mutlak hiyerarşiyi ön görmektedir. İmam Şafî’ye atfe­dilen ilmi kitaplardan öğrenen kimse, ahkâmı öğrenmekten mahrum kahr.” tespiti de ilim öğrenmede hocanın önemini net olarak ortaya koymaktadır. İlimler dünyasının hakikat pa­tikasında yol alabilmenin ancak sadık bir rehberle mümkün olabileceğini vurgulayanlardan Haşan el-Basrî de “İlim kalp gözüyle anlaşılır, amel baş gözüyle yapılır.” demiştir. Ayrıca &#8220;Muallim daima göz önünde bulundurulmalı ki kalp gözüyle görmeye alışılsın.” Uyarısında da bulunmuştur.</p>
<p>Fuat Sezgin ilim öğrenmede hocanın yeri ve önemine son ne­fesine kadar vurgu yapmıştır. Her ne kadar oryantalistlerin pek çoğunun Müslümanlar hakkında müspet tespit yapma­dıklarını, yanh davrandıklarını belirtse de onların emekleri­nin daima öncü rol oynadığını, dolayısıyla da onları saygıy­la anmak gerektiğini, İslam ilimler tarihinin onlara çok şey borçlu olduğunu belirtmiştir. Bu sebeple Gülhane’deki kü­tüphanenin girişme İslam ilimler tarihine katkı veren bütün oryantalistlerin portrelerini asmıştır. Hocalarının eksiklerini ve yanlışlarını üşülünce dile getirmekten çekinmemiştir. Bu­nunla birlikte onlara saygıda kusur etmemiş, onları yalancı­lık, sahtekârlık, ikiyüzlülük vb. sıfatlarla itham etmemiştir. Özellikle Helhnut Ritter’den daima saygı ve muhabbetle söz etmiş, hatta onun “gizli bir Müslüman olabileceğini” bile ima etmiştir. “Hocanızdan nasıl etkilendiniz, açıklar mısınız?” şeklindeki bir soruya “Bu anlatılacak bir şey değil.” diyerek cevap vermiştir. Eserlerinde, yazılarında ve konuşmalarında onlardan sitayişle bahsetmiş, adlarını vermekten asla çekin­memiştir. Fuat Hocaya göre ilim yolunda bir hocaya sahip olmak büyük şanstır, ancak talebe, hocasmı geçmelidir. Ya da hocasının çalışmalarına orijinal boyutlar, ekler getirmelidir. Aksi hâlde ilimler gelişemez.</p>
<p>Fuat Sezgin’e göre hocanın önemi ve ilmin ancak hocadan öğrenilebileceği ilkesi, İslam ilim geleneğinin getirdiği bir ye­niliktir. İslam’ın ilk dönemlerinde iki önemli unsur benim­senmiştir. Bunlardan ilki, ilim kimden alındıysa onun adının mutlaka zikredilmesidir. Buna modern anlamda referans ya da atıf diyoruz. Bu konuda İslam âlimlerinin en ufak bir çe­kincesi, kompleksi ve bilginin asıl sahibini gizlemesi söz ko­nusu olmamıştır. Antik Yunan’dan yapılan çevirilerde eser kime aitse aynen ismi korunmuş ve onlardan övgüyle, saygıyla bahsedilmiştir. Aristo “büyük üstad”, “hoca/muallim”, “şeyh” gibi sıfatlarla anılırken, onun ve diğer filozofların görüşlerine saygı duyulmuş, eksikler giderilirken şerh ve haşiyelerle ilim­ler zenginleştirilmiştir. İslam’ın ilk dönemlerindeki âlimlerin ilme getirdiği ikinci önemli yenilik ise, ilmin ancak bir usta, üstat önünde onun yardımıyla okunacak hâle büründürül- mesidir. Yazılan kitaplar, oldukça kısa ama açıklama ve derin yorum gerektiren bir mahiyette kaleme alınmıştır. Bu tür me­tinleri hoca olmadan okumak ve anlamak mümkün değildir.</p>
<p>Oysa Batı dünyasında bu ilkelerin tam tersi uygulamalar gö­rülmüştür. XIII. yüzyıldan sonra İslam dünyasından çok sa­yıda eser başta Latince olmak üzere Batılı lisanlara tercüme edilmiş ve pek çoğunda yazar adı verilmemiştir. Hatta tercü­me edenler kendi adlarını müellif olarak yazmışlardır. Bunun bariz örneklerinden biri İbn-i Sina&#8217;nın taşlar ve mineraller­le ilgili <em>eş-Şifa daki</em> risalesinin Batı dünyasında 1930’lara ka­dar Aristo’nun adıyla yayımlanmasıdır. Pek çok Batılı, İslam âlimlerinden bahsederken onları oldukça ağır, kötü ve çirkin sözlerle, küfürler ederek anmışlardır. Bu tavır farklı biçim­lerde Batı dünyasında hâlâ sürdürülmektedir. Fuat Sezgin’in bilimler tarihine getirdiği yeniliklerden bahsedilirken admm çoğu kere anılmaması da bu tavrın günümüzde hâlâ devam ettiğinin bir göstergesidir.</p>
<p>Avrupa üniversitelerinde özellikle modern dönemde, İslam dünyasında olduğu gibi hocanın ön plana çıkarıldığı da söy­lenemez. Batı üniversitelerinde hoca değil kurum ön planda­dır. Bu sebeple eğitimi bitirme belgesi ya da ders okutma izni, İslam dünyasındaki gibi icazet şeklinde değil, kurum onaylı diploma biçiminde tezahür etmiştir. Bu sebeple kitapların hoca gerektiren mahiyette yazılması söz konusu olmamış, böylece bireysel çalışma ve öğrenmenin yolu kısmen açılmış­tır. Ancak bu uygulama referans sistemini ortadan kaldırarak ilimlerin kime ait olduğunu, ilmin sahibini unutturma teh­likesini gündeme getirmiştir. Buna karşın oryantalist dünya­da hoca-talebe ilişkisinin devam ettiğini ve önemli örnekler ortaya çıkardığını da Fuat Hoca zikretmiştir. Kendisi doksan yaşında bile nasıl ki daima hocasından saygı ve hürmetle bah- settiyse, hocası Ritter de kendi hocası Brockelmann’dan öyle bahsetmiştir.</p>
<p><strong>Yabancı Diller ve Bilimler Tarihi Çalışmak</strong></p>
<p>Aslmda sadece bilimler tarihi çalışmak değil ilmin hangi ala­nında olursa olsun, ciddi, detaylı ve kapsamlı araştırmalar yapabilmek için bir değil, birkaç dil bilmek şarttır. Konu ilim­ler tarihi olduğunda ise çok sayıda dil bilmenin zarureti daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Fuat Sezgin bu ihtiyacm hakkını fazlasıyla vermiş, hocaları gibi onlarca dil öğrenerek îslam bilimler tarihini özgün kaynaklarından araştırabilmiş- tir. Onun dil öğrenmeye yatkın üstün bir zekâ ve hafızaya sahip olduğu söylenebilir. 30’a yakın dil bildiği şeklinde bir söylenti olsa da o ihtiyacı olan dilleri kısa bir sürede öğre­nebildiğini belirtmiştir. Kendisine “27 dil biliyormuşsunuz, doğru mu?” diye sorulduğunda “Biraz abartmışlar,” diyerek tevazuyla cevap vermiştir ve “Bu da bir şey mi, benim hocam (Ritter) 32 dil biliyordu.” demiştir. Ritter de kendisine bu ka­dar dili nasıl öğrendiğini soranlara, “Benimki de bir şey mi Ispanyol filolog Ninsen 52 dil biliyordu.” diyerek cevap verir­miş. Şu bir gerçektir ki Fuat Sezgin’i Fuat Sezgin yapan bildiği lisanlardır. Bu kadar çok lisan bilmese böylesi büyük bir âlim olamazdı. Bunu kendisi de zımnen ifade etmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin, İslam bilimler tarihinin anahtarı sayılan Arap- çayı öğrenmeye 1943’te hocası Hellmut Ritter’in tavsiyesi üzerine başlamıştır. Altı ay kadar bir sürede Arapçayı orijinal kaynaklar okuyacak kadar öğrenerek hocasının takdirini kazanmıştır. Hocası, “Arapça gibi zor bir lisanı bu kadar kısa sürede öğrenen bir başkasını bugüne kadar görmedim.” di­yerek şaşkınlığını belirtmiştir. Sezgin’e göre dil öğrenmenin iki püf noktasından biri masa başında uzun süre sabırla çalış­maktır. İkincisi ise ana dilin gramerini iyi bilmektir. Sezgin’in kendisi de bu noktaya bir Osmanlı kadısı olan babasından <em>sarf ve nahiv</em> okuyarak ulaşabilmiştir. Ona göre dil öğrenmek sa­nıldığı gibi sokakta ya da yabancı ülkede değil, masa başında gerçekleşir. Belki konuşma yeteneği için ikinci bir şahsa ihti­yaç duyulabilir. Sezgin, uzun süre masa başında sabırla çalışa­rak onlarca dili öğrenebildiğini belirtmiştir. Akşam saat beşe kadar enstitüde çalıştıktan sonra eve gelip geç saatlere kadar bilmediği dilleri öğrenmiştir. Elli yaşmdan sonra İspanyolca, altmış yaşından sonra da Çekçe öğrenerek o dillerdeki yaz­maları orijinal dilinde tetkik edebilmiştir. Rusya’dan aldığı bir davet üzerine altı ayda Rusçayı öğrenmiş, bildirisini bu dilde yazarak tebliğini Rusça sunabilmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin, yabancı dil öğrenemememizin önemli bir sebebi­ni de aşağılık kompleksine bağlamıştır. Ona göre Türk insanı kendisine güvenmemektedir. Bu güvensizliğin altında <em>cehalet </em>yatmaktadır. Eğer insanlar biraz okusa, araştırsa, gayret etse aşağılık kompleksini yenebilecektir. Ancak cehalet buna izin vermemektedir. Cehaletin sebebi ise <em>tembelliktir.</em> Gerçekten de Türkiye akademisyenlerinin akademik araştırmaya, dil öğrenimine, laboratuvara, kütüphaneye yeteri kadar vakit ayırabildiğini söylemek güçtür. Bunun temel sebeplerinden en başta geleni, çalışan ile çalışmayanın ayırt edilmemesi, bi­limsel çalışma ve performansın ödüllendirilmemesi ve teşvik edilmemesidir. Bu tembellik, akademisyenleri önemli husus­ları bilmekten alıkoymakta, bu da derin komplekslere dönüş­mektedir. Şu hâlde mücadele edilecek ilk husus tembelliği yenmeye gayrettir.</p>
<p><strong>Hedeften Yoksunluk, İstikrar ve Çalışma Ahlâkı</strong></p>
<p>Fuat Sezgin Hoca’ya “Türkiye’de daha nitelikli bilim ve bilim­ler tarihi araştırması yapmak için neler yapılmalıdır?” şeklin­de bir soru sorulunca şöyle cevap vermiştir:</p>
<p>Türkiye’de akademisyenlerin hedefleri yok. Yaklaşık dört yüzyıldan beri çalışıp duruyor bir şeyler arıyoruz ama belli bir hedef olmadığı için yol bulamıyoruz. Herkes kendi ba­şına bir şeyler yapmak istiyor. Kurumsal süreklilik denilen bir şey yok. Çalışkan, gayretli ve üretken bir adamm hale­fi çıkmıyor. Bu şekilde bir yere varılamaz. Öncelikle haya­tı bütünsel olarak kapsayacak <em>hedef belirlemek</em> lazım. Bazı çalışkan, gayretli ve meraklı bilim adamları var. Bunlar bir şeyler yapıyorlar, yazıyor çiziyorlar ama hedefleri yok. Sade­ce konuyu sevdikleri için, bazıları da hobisi olduğu için bir konuyla ilgileniyor ve araştırma yapıyor. Böylesi bir yol ve yöntemle bilim yapılmaz, nitelik ortaya çıkmaz. Önce çalış­mak değil hedef koymak önemlidir, sonra çalışma gelmeli­dir. İnsanın kesin bir hedefi olması lazım ve o hedefe doğru başka hiçbir şey düşünmeden gitmesi lazım.</p>
<p>Fuat Hoca, “Ben bunu yaptım,” demiştir, “ben otuzlu yaşla­rımdan itibaren hedefimi İslam bilimler tarihinin en gelişmiş literatürünü yazmak olarak belirledim ve ömrümün sonuna kadar da bu hedef uğruna yürüdüm.” demiştir.</p>
<p>İlim yolunda olmak isteyenlere Fuat Sezginin ikinci önem­li tavsiyesi <em>sabır</em> olmuştur. “Sabrun cemîl ve Allah korkusu” olmadan nitelikli bilim yapılamayacağını söylemiştir. Bilim her şeyden önce bir istikrar ve sabır işidir. Bekleme, tekrar etme, gözleme, uzun süre ne olup bittiğini anlamaya çalışma ve neticelere saygı gösterme ameliyesidir. Oysa özellikle son zamanlarda kimse uzun süreli çalışmalara girişememekte, hemen bir şeylerin olup bitmesini istemektedir. Böylesi bir psikolojiyle, acelecilikle, sabırsızlıkla bilim yapılamaz. Bilim uzun süre sabretmeyi, düşünmeyi, defalarca deney yapmayı gerektirir. Bilim yapanlarda Allah korkusu da olmalıdır. Sez­gin bu tavsiyeleriyle selefi Ahmet Cevdet Paşa ile tevafuk için­dedir. Cevdet Paşa da şu sözleriyle çağları bizlere çağları aşan bir mesaj bırakmıştır:</p>
<p>Hayatım boyunca ‘en-nâs-ı fıs-sıdk’ (kurtuluş doğruluk­tadır) yolundan hiç şaşmadım, doğruluktan ayrılmadım. Allah&#8217;ın bir lütfü olarak da kirlenmedim. Allah da kullarını her hal ü kârda korudu. Dünyada korkulacak olan bir şey varsa o da yalnızca Allah korkusudur. Padişahtan korkmak, hikmettir. Anadan babadan korkmak hikmettir. Büyükler­den vesaireden korkmak, sakınmak, utanmak hikmettir. Ve cümlesinin başı Allah korkusudur.</p>
<p>İlim yolunda çalışacaklara Fuat Sezgin’in üçüncü tavsiyesi <em>az yemek ve az uyumaktır.</em> Bu ilkeler İslam ilim geleneğinde de daima revaç bulmuş tavsiyelerdir. Fuat Hoca vakit kaybı olmasın diye öğlenleri yemeğe gitmeyip evden getirdiği bir parça ekmek, peynir ve reçelle iktifa eden bir ilim dervişidir. Yemekli programlara ve resmî kutlamalara katılmayı genelde reddetmiştir. Kendi evinde eşi ve çocuklarıyla sadece yemekte bir araya gelerek sohbet edebilmekte, diğer zamanlarda daima çalışmaktadır. Az uyumak da onun günlük alışkanlıklarından biridir. Yakınları giyim kuşamda da onun son derece müteva­zı olduğunu, vakit kaybı olmaması için genelde aynı elbiseleri giydiğini söylemektedir. Kırk yıl aynı paltoyu giydiği, yıkan­dığında ütüsü bozulmayan gömlekler diktirip vakit kaybet­mediği de bilinenler arasındadır. Eşinin deyimiyle “Colombo pardesüsü”, her zaman odasında asılıdır.</p>
<p>Türk insanının okumadığını, kitaba verilen değerin Türki­ye’de çok düşük olduğunu sitemle belirten Sezgin, bir uçak yolculuğunda kimin Türk, kimin tngiliz ya da Alman oldu­ğunu rahatlıkla ayırabildiğini söylemiştir. Kendisi, dünyanın farklı bölgelerindeki yazma kitapların peşinden koşarken sürekli seyahat etmek zorunda kaldığından, uçaktaki vakit- lerı daima okumakla geçmiştir. Burada belirtilmesi gereken hususlardan biri de ciddi bilim adamlarının yalnız olması ve buna alışmasıdır. <em>Yalnızlık</em> her ciddi ve verimli bilim adamı­nın temel şiarıdır. Tam bir ilim dervişi olan ve bir tür modern züht hayatı yaşayan Sezgin, harici etkilerden minimum sevi­yede etkilenmiştir. Dostlarının anlattığına göre, dünya ile ne­redeyse hiç işi yoktur. Cüzdanı belki elli seneliktir. On yıllarca Frankfurt’ta kaldığı hâlde şehri hiç gezmemiştir. Bütün hayatı evinden enstitüye gelip gitmekle geçmiştir. Bir defasında evi­ne dönerken sürekli kullandığı yol inşaat sebebiyle kapanınca başka yollara sapmış ve evini bulamamıştır. Ara sokaklarda sürekli dolaşıp duran bir ihtiyar, polisin dikkatini çekmiş ve onların yardımıyla evini bulabilmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin’in Türkiye’deki bilim, bilim adamları ve üniversi­te ortamı hakkında ileri sürdüğü görüşlerden biri de <em>zamanın değerinin bilinmemesi,</em> planlamanın yapılmaması ve zaman gibi bir nimetin hakkıyla harcanmamasıdır. Sezgin her cid­di bilim adamı gibi randevularına son derece sadıktır. Kendi ifadesine göre hayatında üç defa randevusuna geç kalmış ve onun ıstırabını her zaman çekmiştir. Bunlardan ilki hayli il­ginçtir: İstanbul Üniversitesinden hocası Hellmut Ritter’den ders alırken bir gün uzak yerden geldiği için üç dakika geç kalmıştır. Ritter, cebinden saatini çıkararak “Sayın Sezgin üç dakika geç kaldınız, bir daha tekerrür etmesin.” diyerek kalıcı bir ihtar çekmiştir. Konuşmalarında sıklıkla Peygamberimizin “iki günü müsavi olan ziyandadır” hadisini hatırlatarak, “Biz zamanı bu kadar değerli gören bir dinin mensuplarıyız. O hâl­de nasıl boş durabiliriz, her gün daha üretken olmalıyız.” tav­siyesinde bulunmuştur. Ancak gerek akademide gerekse sıra­dan Türk insanının çalışma hayatında ahlâki yozlaşmanın son zamanlarda giderek daha da arttığını üzüntüyle belirtmiştir. İlim yolunda şiar edinilmesi gereken önemli hususlardan biri <em>ilmi karşılıksız yapmaktır.</em> İlimden maddi bir çıkar bekleme­mektir. İlim parayla yapılan, parasız dağıtılan bir iştir. Tam bir ilmi züht ahlâkı anlamına gelen bu duyarlılık Sezgin’de fazlasıyla tezahür etmiştir. Bilimsel araştırmalarından hiçbir zaman maddi gelir beklememiş, ancak çalışmaları vc eserle ri onu daima yükseklere taşımıştır. 1960 Darbesi’nden sonra üniversiteden atılınca Almanya’ya gittiğinde kendisine bildi­rilmeden altı aylığına işe alınmıştır. Bu süre dolmak üzere iken yeni iş arayışı söz konusu olmuştur, İş akdinin dolması­na üç ay kadar bir zaman kalmasına rağmen hiç endişe etme­yen Sezginin bu tevekkül hâli Alman meslektaşlarını hayret­ler içinde bırakmıştır. “Nasıl oluyor da iki üç ay sonra işten çıkarılacağın hâlde hiç endişe etmiyorsun?” denilince; “Ha­yatımda eğer altı haftalık bir gelecek garanti edilmişse daha ilerisini asla düşünmeyeceğim.” diye cevap vermiştir. Bu ce­vap ateist arkadaşını bile şaşkına çevirmiştir. Hayatında asla para biriktirmek, bir makama gelmek derdinde olmamıştır. Hatta bir ara “Eğer işsiz kalırsam gündüzleri inşaatlarda çalı­şırım, akşamları da araştırmalarımı yaparım.” diye kafasında planlar kurmuştur.</p>
<p><strong>İslam Dünyasında İlmî Gerilemenin Sebepleri</strong></p>
<p>“ilmi para için yapmamak”: Bu düstur İslam ilim tarihinin ki­lit keşiflerinden ve ilkelerinden biridir. Gerek Fuat Sezgin in ç<u>alışmalar</u>ında gerekse genel bilim tarihi araştırmalarmda ce­vabı en çok aranan sorulardan ikisi şöyledir: İslam dünya­sında VIII. ve IX. yüzyılda hızla gelişen ilim ve teknoloji XVI. yüzyıldan sonra niçin duraklamıştır?”, “İslam dünyasındaki gerilemenin sebebi nedir?” Doğrusu bu sorulara şimdiye ka­dar tatmin edici açıklamalar getirilememiştir. Fuat Hoca’nın da belirttiği üzere tarihte bazı hadiseler açıklanamaz ve bazı olguların açıklanması mümkün değildir. Bu mesele de söz konusu çıkmazlardan biri gibi görünmektedir. 1956’da Fran­sa’nın Bordeaux ve 1960’ta Almanya&#8217;nın Frankfurt şehir­lerinde geniş katılımlı iki kongrede İslam dünyasının niçin geri kaldığına dair cevap/lar aranmıştır. Fuat Sezgin’in bu kongreleri değerlendiren yorumlarında ve “İslam Dünyasının</p>
<p>Duraklama Sebepleri” konulu konferanslarındaki ifadelerine bakıldığında bu iki kongreden tatmin edici neticeler çıkma­mıştır. Buna karşın gerileme teorisiyle ilgili bir dizi yorum/ tespit yapılmıştır.</p>
<p>Fuat Sezgin Hoca’ya göre, oryantalistlerin iddia ettiği üze­re, İslam bilimlerinde zeval XII. yüzyılda değil XVI. yüzyıl­da kendini hissettirmeye başlamıştır. 1956 Bordeaux ve 1960 Frankfurt Kongrelerinde sebepler arazın yerini almış, sebep ve sonuç ilişkileri birbirine karıştırılmıştır. Aynı toplantıda ve diğer çalışmalarda İslam bilim ve kültür dünyası bir bütün olarak ele alınamamıştır. Gerileme ve batış sebepleri daha er­ken devirlerde aranırken İslam bilim ve kültür dünyasındaki gelişme ve ilerleme yüzlerce yıl devam edebilmiştir. Bugün İslam bilimlerinin belirli bir andan sonra duraklamaya baş­lama sebeplerini münakaşa edebilme açısından yarım yüzyıl öncesine göre daha avantajlı bir ortam vardır.</p>
<p>Bu açıklamalara bakıldığında İslam dünyasmın neden geri kaldığına dair bir cevap verilemediği görülmektedir. Sezgin’in <em>İslam&#8217;da Bilim ve Teknik</em> eserinin uzun önsözünde duraklama ve gerileme sebeplerinden ziyade gelişme ve ilerlemenin se­bepleri üzerinde durulmuştur. Fuat Hoca ilk olarak 1889’da Snouck Hurgronje’in dile getirdiği ve meşhur oryantalist Franz Rosenthal’in yaygınlaştırdığı açıklamaları anlamlı bul­muş ve bir anlamda onlara katılmıştır. Rosenthal İslam’da bilim ve teknolojinin ilerlemesi hakkında şöyle demektedir: “Eğer İslam dini, bilimi sadece bilim olarak, bilim aşkı olarak himaye etmemiş olsaydı ve sadece onun faydacı tarafı bakı­mından bilimleri tutmuş olsaydı bilimler bu kadar süratli ve bu kadar geniş şekilde gerçekleşemezdi.” Bu tespite bazı med­rese tarihçilerinin de katıldığını görmek mümkündür. Fuat Sezgin gibi saygın bir bilimler tarihçisi olan Aydın Sayılı da gerileme ve duraklamanın birçok sebebini saymıştır. Bunlar arasında “ilim adamlarının gerekli desteği ve himayeyi gör­memesi, savaşlar, kargaşalar, kitap ve kütüphanenin önemini yitirmesi ve medrese sayısındaki gereksiz artış” en başta sa­yılmıştır. Özellikle Nizamiye Medreseleriyle birlikte, önceleri daha özgür, sivil ve nitelikli olan medreselerde nitelik sorunu meydana gelmiştir. X.-XI. yüzyıla kadar Müslüman âlimler, ilmi sadece ilim olarak talep etmişler, faydasını düşünmemiş­lerdir. Ancak bu yüzyıldan sonra özellikle hukuk (fıkıh) en önemli meslek ve para getiren alan olarak belirmiş ve medre­seler nakil ilimlerinde derinleşmeye başlamışlardır. Medrese mezunlarının gözü fıkıhla ilgili (akçası daha bol) mesleklerde olmuştur. Böylece ilimlerde özellikle XVI. yüzyıldan sonra duraklama başlamıştır. Fuat Sezgin’in bu zamanda kelimenin tam anlamıyla bir âlim olmasının ardında, ilme söz konusu kadim mantıkla yaklaşması etkili olmuştur.</p>
<p>Sezgin’e göre İslam dünyasında gerilemenin temel nedenle­rinden biri Moğol saldırılarıdır. Moğollar XIII. yüzyılda Orta Asya’dan çıkarak bütün Anadolu’yu alt üst ederek önlerine çıkan her türlü maddi manevi değeri yok etmişlerdir. Bu sal­dırıdan sonra İslam dünyasının kendini toparlaması kolay ol­mamıştır. Bir diğer önemli sebep ise Haçlı Seferleri’dir. XI. ve XIII. yüzyıllar arasında yaklaşık 175 sene devam eden Haçlı Seferlerinden kârlı çıkan Avrupalılar olmuştur. İslam dün­yasına gelen Haçlılar burada gördükleri zenginlikleri yanla­rında götürdükleri gibi, ilimleri de götürmüşler ve Avrupa’da uyanışın temellerini atmışlardır. Bu teori ilk olarak <em>Akdeniz </em>müellifi Fernand Braudel tarafindan dile getirilmiştir. Fuat Sezgin de bu teoriye katıldığını belirtmiştir.</p>
<p>İslam dünyasında ilimlerin gerilemesinde yaratıcılık yete­neğinin sönmesinin ve aşağılık kompleksinin de çok etkili olduğunu söyleyen Fuat Sezgin bu konuda da ilginç yorum­lar yapmış, yeni bilgiler ortaya koymuştur. Ona göre İslam dünyasında aşağılık kompleksinin ilk başladığı dönem XVII. yüzyıldır ve bu dönemde başta Kâtip Çelebi olmak üzere dö­nemin bazı medrese dışı âlimleri etkili olmuştur. Sezgin, özel­likle Katıp Çelebinin kendisini hayal kırıklığına uğrattığını söylemiştir. Zira o Batılı kaynakları kullanarak <em>Cihannüma </em>adında devasa ve değerli bir coğrafya kitabı yazmış ve böylesi bir kitabı Osmanlı dünyasında yazmanın mümkün olmadığı­nı söylemiştir. Bu kitabı yazarken Batılı eserlerden ve âlimler­den de destek almıştır. Ancak Fuat Sezgin» Kâtip Çelebi’nin kullandığı Batılı kaynaklara baktığında, söz konusu eserlerin İslam dünyasından etkilenilerek ya bire bir ya da serbest tarz­da geniş aktarmalarla telif edildiğini tespit etmiştir. Dolayı­sıyla da Kâtip Çelebi, hayran olduğu Batılıların aslmda İslam ilimleri sayesinde o bilgileri ürettiğinin farkına varamamıştır. Bu durum Kâtip Çelebi’den itibaren bir tür komplekse dönüş­müştür. Ama yine de Sezgin, onun çalışkan ve zeki bir âlim olduğunu teslim etmiştir.</p>
<p>Bu vadide Fuat Sezgin, meşhur seyyah Evliya Çelebi’nin dili­ne, üslubuna ve İlmî yetkinliğine hayran kalmıştır. Onun için “abartıyor filan” deseler de Sezgin’e göre o “son derece özgün ve heykeli dikilecek biri”dir. Türkiye’de giderek artan aşa­ğılık kompleksinin kökenlerini XVII. yüzyıla kadar indiren Fuat Sezgin, bugün de Türk akademisyenlerinin söz konusu hastalıktan mütevellit yaratıcı olamadıklarını belirtmiştir. Yukarıda değinildiği gibi bu hastalıktan şifa bulmanın yolu bilgilenmek ve cehaleti yenmektir, cehaleti izalenin yolu da tembellikten kurtulmaktır.</p>
<p><strong>Tevazu, İyi Niyet, Vefa ve Doğallık</strong></p>
<p>Fuat Sezgin’in en önemli vasıflarından biri olağanüstü teva­zu sahibi bir şahsiyet olmasıdır. Onu tanıyan hemen herkes, özellikle İlmî konuda hilm sahibi olduğunu, kimseyi küstür­mek istemediğini, herkese yardımcı olmak istediğini belirt­mişlerdir. Kendisine merakla, samimiyetle, inanarak bir şey sorulduğunda büyük bir heyecanla sonuna kadar meseleyi dinlemesi ve cevaplar vermesi herkesin şahit olduğu bir du­rumdur. Ancak bu hususta son derece hassastır ve her önüne gelene de randevu vermemektedir. Frankfurt’taki odası, ilim meraklısı herkese açık bir ilmi dergâh olmuştur, öyle zaman­lar görülmüştür ki içeride bir ilmi sohbet, bilimsel tartışma, proje konuşulurken sekreterin “Efendim filan ülkenin baş­bakanı geldi, sizinle görüşmek istiyor.” diye izin istediğinde Fuat Hoca, “Beklesin biraz, şimdi şu mevzuyu konuşuyoruz.” diyerek ilmi her şeyin üstünde tuttuğunu göstermiştir. Bir de­fasında Türkiye’den bir heyet Frankfurt Kitap Fuarı’nın açılı­şına gelmiştir. Bir görevli enstitüye gelip Fuat Hoca’ya “Efen­dim, Sayın Cumhurbaşkanı açılışta sizi de görmek istiyor.” diyerek onu davet etmiştir. Fuat Hoca, “Benim Abdullah Bey ile görüşecek bir meselem yok, eğer kendilerinin varsa buyur­sunlar, gelsinler.” diyerek cevap vermiştir. Fuat Hoca sayesin­de modern zamanlarda da “devlet adamlarının ayağına giden âlimler değil, âlimlerin ayağına giden devlet adamları”nın gö­rüldüğü manzaralar yaşanmıştır.</p>
<p>“1960 benim için bir başlangıç” diyen Fuat Sezgin, kendisini üniversiteden atanlara asla kırgın olmadığını belirtmiştir. Bir defasmda, Fuat Hocayı istismar etmek isteyen gruptan bir zat, hoca hakkında ilk kitaplardan birini yazarak kitaba “mağ­duriyetten muzafferiyete”, “mazlumiyetten muzafferiyete gibi hayli ajitatif/kışkırtıcı bir isim vermek istemiştir. Hoca böylesi tekliflere karşı çıkmış, geçmişi bu bağlamda gündeme getirmek istemediğini zikretmiştir. Zaten kendisi hakkında kitap yazılmasına bile hoş bakmazken bir de böyle popülist ya<u>klaşımlar</u>a hiç razı olmamıştır. Üniversiteden uzaklaştırma kararı veren MBK üyelerinden biriyle karşılaştığında, “İslam bilimler tarihi adına size teşekkür ediyorum, iyi ki beni üniver­siteden attınız, ben de istediklerimi en iyi şekilde yapabildim, size teşekkür ediyorum.” deyince, karşısındaki zâta kızarmak düşmüştür. 2008’de <em>Cumhuriyet</em> gazetesinin İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi nin açılış haberini vermesine sevinip “Bak bunlar bile anlamaya başladı.” diyerek ne kadar iyimser ve iyi niyetli olduğunu göstermiştir. Oysa aynı gazete 30 Haziran 2018’de Fuat Sezgin dünyaya gözlerini yumduğunda istihzai bir ifadeyle Twitter hesabına “‘Amerika’yı Kolomb değil, Müs- lümanlar keşfetti’ diyen Erdoğan’ın akıl hocası Prof. Dr. Fuat Sezgin yaşamını yitirdi.” haberini geçmiştir. Türkiye literatü­ründe Fuat Sezgin’in önemi ve çalışmaları hakkında ilk olarak 2002’de Celal Şengör’ün <em>Cumhuriyet Bilim Teknik&#8217;te</em> iki yazı kaleme alması da meselenin ironik taraflarından biridir.</p>
<p>Sezgin, hayatın zorluklarından yılmamış ve bunlardan asla şikâyet etmemiştir. Türkiye’den bir halefinin olmadığını söy­lerken elbette üzülmüştür. Ancak onun kalbinin hep Türkiye için attığı da ahir ömründe açık bir şekilde görülmüştür. Fuat Sezgin’in derdi, İslam dünyasının bilim ve teknolojide gasp edilmiş hakkının teslim edilmesini sağlamaktır. Bunu yapar­ken hamaset ve şovenliği değil, en muhkem delil olan bilimi kullanmıştır. “Ben bilime sığındım, bilim ne diyorsa onu or­taya koydum, eğer araştırmalarım bana farklı bir şey söyle­se idi onu da çekinmeden açıklardım.” demiştir. Kur’an’ı ve dini asla bilime karıştırmamıştır. Gençliğinde de hayli dindar olmasına ve her namazını farklı bir camide kılmasına karşın “gösterişçi dindarlıktan” şiddetle kaçınmıştır.</p>
<p>Sezgin’in ısrarla üzerinde durduğu ve her fırsatta dile getir­diği konulardan biri, İslam’ın ilerlemeye ve bilime asla engel olmadığıdır. Aksine İslam kadar bilimi, araştırmayı destekle­yen, teşvik eden başka bir din yoktur. Ancak ilginç bir şekilde, İslam dünyasının bilim ve teknolojide kaydettiği büyük ge­lişmeleri duymak, bilmek, onları tanımak Batı dünyasından ziyade Müslümanlara zor gelmiştir. “Keşfettiğim yenilikleri anlatmakta Batı’dan daha çok Müslümanlar beni zorluyor, onlar bana direnç gösteriyor, dediklerimi anlamıyorlar.” di­yerek sitem etmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin, özellikle 2000’li yıllardan sonra Türkiye’de tanın­maya başlanmıştır. Geniş halk kitlelerince ise ancak 2010’dan sonra tanınabilmiştir. Fuat Hoca’nm Türkiye’de çok geç keşfedilmesi elbette Türkiye ilim dünyası için büyük bir ayıptır. Eserleri daha çıkar çıkmaz başta İngilizce ve Fransızca olmak üzere Arapça, Farsça ve Urduca gibi dillere çevrilmesine kar­şın, Türkçeye ya çevrilmemiş ya da çok geç tercüme edilmiş­tir. Temel eseri <em>GAS</em> hâlâ daha tercüme aşamasındadır. 1967- 8’de GAS’ı bireysel olarak tercümeye girişenler olmuş ancak bürokrasi ve yerleşik zihniyetin yönetimdeki temsilcileri “Ne gerek var tercümeye, aslından alalım kütüphanelere koya­lım.” diyerek engel olmuşlardır.</p>
<p>2005’ten sonra bürokratik kurumlar kendilerinden beklenen zorlaştırma ve ciddiyetsizliği hocaya da göstermişlerdir. Bir keresinde Türkiye’den Hocaya telefon edilerek, “Efendim kurum olarak (muhtemelen, Kültür ya da Millî Eğitim Bakan­lığı) eserinizi tercüme etmek istiyoruz, kitabınız kaç sayfa?” diye sorulmuştur. Fuat hoca “Hangi eserim, eserlerimin kaç sayfa olduğunu bilmiyorum, sadece 13-14 cilt olduğunu söy­leyebilirim.” diyebilmiştir. Bu süreçte bir Arap iş adammm “Ben her türlü masrafını karşılayayım, eserlerinizi Türkçeye tercüme ettirelim.” teklifini ise “Onuruma dokunur.” diyerek reddetmiştir Fuat Hoca. Alman vatandaşlığını en üst düzey­den gelen ısrarlara rağmen kabul etmemiş, Türkiye pasaportu taşımakla iftihar ettiği belirtmiştir. Müslüman ve Türk oldu­ğundan gurur duyduğunu defalarca belirtmiştir. Bir Alman eyaleti itibarlı bir ödül vermek üzere Hoca’yı davet etmiş an­cak programa Filistinli çocukların katlini hoş gören bir Israilli de davet edildiği için ödülü reddetmiştir.</p>
<p>2000’li yıllardan sonra genelde Avrupa, özelde Almanya’da yabancılara özellikle de Türklere ve Müslümanlara karşı daha sert bir tutum takınılmıştır. Dolayısıyla da hocayı ra­hatsız edici gelişmeler sürekli hâle gelmiştir. O bu süreçte hiç yılmadan bıkmadan çalışmalarına devam ederken bir ta­raftan da Frankfurt ta kurduğu müzenin bir benzerinin Tür- kiye de kurulması için vargücüyle cansiparane bir çalışma içine girmiştir.</p>
<p>Bir gün kahvaltı sırasında eşi Ursula Hanım “Burada çok iş­ler yaptın, memleketine yönel!” deyince, Türkiye’ye, Türk insanına daha çok hizmet etmek isteğini daha güçlü hisset­meye başlamıştır. Nitekim olaylar birbirini kovalamış, Tür­kiye’den yapımcılar, bilim insanları Hoca’yı keşfetmiş, belge­seller çekilmeye başlanmıştır. Çeşitli hadiselerin zuhuruyla ve Allah’ın bir lütfü olarak Arap bir iş adamının kendi evi için Hoca’ya yaptırdığı İslam bilim tarihine dair modelleri/objele- ri bağışlamasıyla 2008’de, Gülhane Parkı içindeki bir binada İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi’ni kurarak burada 600’e ya­kın materyalin sergilenmesini sağlamıştır.</p>
<p>Fuat Sezgin’i hayatında bu müze kadar heyecanlandıran bir başka olay veya gelişme belki de olmamıştır. Bu müzenin açılmasına çocuklar gibi sevinmiştir. Müzenin kurulması sı­rasında materyallerin taşınmasından isimlendirilmesine, yer­lerinin belirlenmesinden, tanıtım yazılarına kadar her türlü detayla kendisi ilgilenmiştir. Ancak Türkiye bürokrasisinin ve memurlarının hoyrat, vurdumduymaz hâli hocayı çok üzmüş, zaman zaman bezginlik derecesinde eziyete dönüşmüştür. Bazı memurlar terbiye sınırlarını aşarak Hoca’ya hakarete va­ran kabalıklar bile sergileyebilmişlerdir. Hoca’nın müzede yer alan modeller için beş dilde hazırladığı tanıtım metinlerini ve levhalarını aklıevvelin biri, tek dile indirerek yerleştirmiştir. Oysa hoca beş ayrı dilde tanıtım yazarak, İslam bilim mira­sının burayı ziyaret eden bütün milletler tarafından hakkıyla bilinmesini istemiştir. Fuat Hoca bütün bu yaşadıklarından dolayı bir televizyon programında “Müze hayal ettiğim gibi olmadı, ama buna da şükür.” serzenişinde bulunmuştur. Bü­tün bunlara karşın yılmadan, yorulmak nedir bilmeden çalış­malarına devam etmiş, müzenin kurulması ve tanıtılması için Türkiye ve Almanya arasında bir taraftan mekik dokurken diğer taraftan sözlü ve görsel medyayı bilgilendirmiştir. 89 yaşında yaklaşık 30 senedir gelmediği Beyazıt Sahaflar Çarşı- sı’nı zor adımlar ve meraklı gözlerle dolaşırken kendisini gördüğümde elini öpme şerefine nail olmuştum. Birkaç kelam ettikten sonra “Benim Gülhane’de açtığım müzeye gittin mi, talebelerini götürdün mü?” sorularını sormuş ve “Orası çok önemli.&#8221; diyerek müzeye ne kadar önem verdiğini belirtmişti.</p>
<p>Her ne kadar aksaklıklar olsa da Türkiye’de nitelikli işlerin yapılabileceğine kanaat getiren Fuat Sezgin adına 2010’da &#8220;Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırma Vakfı” kurulmuş­tur. Vakıf bünyesinde önemli bir kütüphane de inşa edilerek Sezgin’in kitaplarının buraya intikali çalışmalarına başlan­mıştır. Sezgin’in 50 bin kadar seçme kitaptan oluşan koleksi­yonunun Türkiye’ye getirilmesi tam bir polisiye romanını an­dırmaktadır. Hoca vefat ettikten sonra kitaplarının üçte biri Türkiye’ye getirilmiştir. İkinci posta getirilirken Alman polisi Sezgin’in şahsi kitaplarına “bunlar Alman kültür varlığıdır” diyerek havaalanında, diğerlerine de enstitüde el koymuştur. Hakkında eser kaçakçılığı yapmak iddiasıyla dava açılmıştır. Enstitüdeki odası mühürlenmiş ve bütün şahsi eşyalarına, en önemlisi de hazırlamakta olduğu en son eseri GAS’m 18. cildinin fişlerine el konulmuştur. Daha kötüsü ise, Hoca’nın ailesine enstitüdeki odadan şahsi eşyalarını alma izni verildi­ğinde 18. cildin fişlerinin ortadan kaybolmasıdır. Bunun öne­mi nedir? Burada çok gizemli bir durum vardır. Fuat Hoca, İslam dünyasında felsefe çalışmalarını en sona koymakla hata ettiğini, aslında bunu daha önce çalışması gerektiğini hayıfla­narak belirtmiştir. Aynı zamanda ömrünün sonlarında İslam felsefe mirası kadar Immanuel Kant ve İslam ilişkisi üzerine de kafa yormuştur. Kant’ın İslam ile ilgili önemli görüşlerini derlemiştir, hatta onun Müslümanlığına dair bilgi ve belgeler bulduğu ihtimali vardır. Bilindiği üzere Kant’ın doktora dip­lomasının üzerinde kendi el yazısıyla besmele yazmaktadır. Bunun sırrı nedir? Acaba Fuat Hoca bu sırra ilişkin önemli bilgiler mi bulmuştu? Almanlar varlıklarını borçlu oldukları bu büyük filozof üzerinde böylesi bir şüphenin, spekülasyo­nun olmaması için mi Sezgin’in felsefe fişlerine el koymuştur?</p>
<p>Bu soruların cevabı şimdilik bilinmemektedir. Hayatının son anlarına kadar Almanlara daima iyi niyetle ve güvenle bakan Sezgin Hoca bu gelişmeler karşısında âdeta yıkılmıştır. Oysa Hoca şahsi kitapları ve vakıf kitapları konusunda son derece titizdir. İstanbul’a gelen kitapları tek tek kontrol ederken bir tanesinin vakfın kitabı olduğunu görmüş ve onu derhal ayıra ­rak ivedilikle Almanya’ya geri göndermiştir.</p>
<p>Kitaplarına el konulunca Alman Cumhurbaşkanına mektup yazarak ondan yardım istemiştir. Ondan “Mahkeme en doğ­ru cevabı verecektir.” gibi politik bir cevap alması, güvendiği dağlara kar yağdığının tescili olmuştur. Hoca bu hadiseden daha sağlığında iken büyük ıstırap duymuştur. Kendi kurdu­ğu vakıf kilitlenmiş, içeri alınmamıştır. Ailesi Almanlar tara­findan taciz edilmiş “Bak babanız Alman kültür varlığını Tür­kiye’ye kaçırmaya çalışıyor.” denilmiştir! Hocanın çok sevdiği eşi Ursula ve büyük zaafı/sevgisi kızı şimdi bu iftiradan kur­tulma mücadelesi vermektedir. Alman makamları, “Bu kitap­ların aile kitabı olduğunu ispat edin.” gibi saçma gerekçelerle aileyi zor duruma düşürmektedir.</p>
<p>Her ne kadar tanmması geç olsa da Fuat Sezgin, başta İslam dünyası olmak üzere, Türkiye için çok büyük bir değer ol­muştur. Büyük ihtimalle Türkiye’nin yakın tarihinde son iki- üç yüz senede onun kadar evsaflı bir ilim adamı gelmemiştir. Fuat Sezgin m eserleri, yöntemi, çalışkanlığı ve bilime bakış zihniyeti bilim ve zihin dünyasmdan nasibi az olan akademi için büyük bir rehber niteliğindedir. <em>Sezgin bu ülkenin ve mil­letin yitik hazînesinin haritasını çizmiş, haleflerine hâzinenin keşfini bırakmıştır.</em> Bu bakımdan Sezgin, İslam bilim dünyası için bir başlangıçtır ama çok iyi bir başlangıç olmuştur. Fuat Hoca ilerlemiş yaşma ve sağlık sorunlarına rağmen konfe­ranslar vermeye ağırlık vermiştir. Ahir ömründe “Yaptıkla­rımı, eserlerimi Türkiye/milletim tam olarak anlamadı.” ya­lanmasında bulunmuştur. “Farklı dillerde yazdım ama çok da tesirli olmadı. Yanıldığımı fark ettim. Onun için ömrümün sonlarına doğru konferanslar vermeye başladım.” diyerek tizlere bir taraftan “Beni tanıyın.” nidasıyla seslenirken hayat tarzıyla da örnek olmuştur.</p>
<p>Fuat Sezgin’in mirası kolay anlaşılacak ve tüketilecek bir bi­rikim değildir. Onu anlamanın en iyi yollarından biri, orta­ya koyduğu yenilikleri başta ders kitaplarında olmak üzere, eğitimin farklı aşamalarında, değişik yol ve yöntemlerle yeni nesillere duyurmaktır. Mevcut durumda ders kitapları büyük ölçüde klasik yanlışlara, alışıldık ezberlere, pozitivist paradig­maya ve Avrupa-merkezci bilim anlayışına sıkı sıkı sarılarak devam etmektedir. Fuat Sezgin’in çalışmalarının ders kitapla­rına çok az yansıdığı görülmektedir. Bu yenilikler bütün ders kitaplarında komplekse kapılmadan, korkmadan, hamaset yapmadan bilimsel bir dil ve üslupla yerini almalıdır. Ancak mevcut pozitivist zihniyetin buna direnç göstereceğine dair bir korku da yok değildir. Diğer taraftan Fuat Sezgin, İslam bilimler tarihi araştırmalarını var gücüyle doğa bilimlerin­de yoğunlaştırmıştır. Metafiziğin, fiziğin ve ilahiyata ancak dünyevi ilimleri iyi bilmekle anlaşılabileceğini zımnen göster­miştir. Devasa eseri GAS’ın sadece ilk cildini, giriş mahiyetin­de İslami ilimlere ayırmıştır. Diğer bütün ciltler doğa bilim­lerine ayrılmıştır. Felsefeyi en sona bıraktığından kendisi de pişman olmuş ve “Bunu mutlaka önce yazmalıydım.” demişse de ömrü vefa etmemiştir. Zira Batıkların İslam dünyasmda, Müslümanlar arasında felsefe yoktur ithamının yanlış oldu­ğunu bütün delilleri ve örnekleriyle tespit etmiştir. Ona göre İ<u>slam</u> dünyasında özgün ve zengin bir felsefe mirası da vardır. Netice olarak; İslam bilim tarihine tarafsızca, derin vukufiyet ve tutkuyla yaklaşan, böylece Müslümanlara haklı bir özgü­ven kazandıran bu eşsiz âlimin, bilim zihniyetiyle arasında hayli mesafe olan bir toplumda gerçek anlamda tanmması, tanıtılması ve canlı tutulması zor gibi gör<u>ünm</u>ektedir Yine de bu topraklardan bir Fuat Sezgin çıktıysa bir başkasının da çıkabileceği ümidi her zaman bakidir.</p>
<p>Mustafa Gündüz – Kurum, Kavram ve Zihniyet Osmanlı’dan Günümüze Eğitimde Dönüşümler,syf:389-419</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma,</em> s. 225-232</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bk. Hıfzurrahman Râşid, <em>Mektepçiliğin Kâbesinde,</em> İstanbul: 1928.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Erol Güngör, <em>Dünden Bugünden, Tarih Kültür ve Milliyetçilik,</em> İstanbul: Ötü- ken Yayınları, 1990, s. 42.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Osman Ergin, <em>Türk Maârif Tarihi,</em> C.4-5, İstanbul: Eser Matbaası, 1977, s. 1646.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> İsmet özel, “Tanzimat’ın Getirdiği Aydın”, <em>Tanzimaftan Cumhuriyeti Türkiye Ansiklopedisi,</em> C. 1, İstanbul; İletişim Yayınlan, 1989, s. 66.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Julia Pardoe, <em>Sultanlar Şehri İstanbul</em> (Çev. M. Banu Büyükkal), İstanbul: İş Bankası Yayınlan, 2010, s. 142-150. (Kitabın ilk basımı, Londra, 1836); Mek­teb-i Harbiye ilgili kısımlar için ayrıca bk. Osman Ergin, <em>Türk Maârif Tarihi, </em>C. 1-2, İstanbul: Eser Matbaası, 1977, s. 358-362.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Hilmi Ziya Ülken, <em>Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi,</em> İstanbul: Ülken Yayınları, 1979, s. 13.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/">Prof. Dr. M. Fuat Sezgin’in Hayatı Işığında Türkiye’de Üniversite ve Bilim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2020 12:23:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA['şey'kelimesi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak ve iman sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[benzetme]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Fikir]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hidayeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[muhafazakar]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24281</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dost ile ettiğin ahdi unutma Gel gönül dost illerine gidelim Sakın bu fanide sen vatan tutma Gel gönül dost illerine gidelim Aziz Mahmud Hüdayi(k.s) &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- Dostluğun başka bir edebi, yanlışını görünce onu güzelce uyarmaktır. Dostumuzda bir yanlışı gördüğümüzde onu edebince uyarmak, onun eteğini tutup ateşe düşmekten muhafaza etmeliyiz. Bir hayrı ise kimde görürsek görelim o [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class="size-medium wp-image-24282 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EVFwYrUUEAYsl1D.jpg 1200w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></div>
<div>Dost ile ettiğin ahdi unutma<br />
Gel gönül dost illerine gidelim<br />
Sakın bu fanide sen vatan tutma<br />
Gel gönül dost illerine gidelim</p>
<p>Aziz Mahmud Hüdayi(k.s)</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dostluğun başka bir edebi, yanlışını görünce onu güzelce uyarmaktır. Dostumuzda bir yanlışı gördüğümüzde onu edebince uyarmak, onun eteğini tutup ateşe düşmekten muhafaza etmeliyiz. Bir hayrı ise kimde görürsek görelim o hayrı itiraf etmeli ve desteklemeliyiz. Düşmanımızda bile olsa&#8230; Dosttaki yanlışı ve düşmandaki doğruyu süzmek kemâlâttır. Bunu yapabilen çok azdır. Çoğumuz için dostlarımızın her işi toptan iyi, düşmanlarımızın her işi de toptan kötüdür. Akrabamıza, hemşerimize, soydaşımıza, aynı takımı tuttuğumuza, aynı partiye oy verdiğimize ise asla lâf söyletmeyiz. Bu maalesef bugün çok yaygın bir fıtnedir. Hak ehli olan Hakk’ın ölçüsüyie dostluk ve düşmanlık yapar. Ne dostluğu ne de düşmanlığı toptan yapar. Ayırdederek, düşmanına bile hakkını teslim ederek yapar. Dostunu sever, dostunun yanlışını sevmez. Düşmanını sevmez, düşmanının doğrusunu sever.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hazreti Ömer (ra) insanların ticarette, yolculukta ve komşulukta belli olacağını bildirmiştir. Özellikle bu üç işte tökezleyen kişiye karşı mesafeli durmak gerekir.</p>
<p>Dostu tanıyamamanın bir sebebi de kişileri yanlış yere koymaktır. Tanışa arkadaş, arkadaşa dost denmez. Hepsinin yeri ayrıdır. Her arkadaş dost değildir. Arkadaş yanındaki, dost canındakidir. Bir gün bir Hak dostu, dervişine sormuş: “Evlâdım senin hiç dostun var mı?” Derviş: “Var efendim, hem de pek çok!” demiş. Mürşid: “Evlâdım kimsenin o kadar çok dostu olmaz. İyi düşün&#8230;” deyince derviş biraz daha düşünüp cevap vermiş: “En az üç dostum var.” Mürşidi tebessüm etmiş, ona şöyle demiş: “Evlâdım üç dostun da yoktur. Bir dostun bile varsa Allah’a şükret. O dostunu da sık sık ziyaret edip canını sıkma!”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kişinin gönlünde ne varsa, kişi odur. Gönlünde aşkı barındıran tepeden tırnağa aşk olur, nefreti barındıran tepeden tırnağa nefret olur. Gönlüne Firavun’u koyan Firavunlaşır. Gönlünü Müsâ’yı (as) koyan Müsâlaşır. Gönlüne Hazreti Ahmed’i (sav) koyan, Ahmedleşir. Kişilerin aslı mahşerde ortaya çıkar. Dünyadaki savaş meydanları gibi mahşerdeki hesap meydanı da dost ile düşmanm ayrıldığı yerdir. Temel fark şudur ki dünyadaki savaşlarda bazan hak ile bâtılın hangi taraf olduğu bılmemeyebilir. Mahşer meydanında ise hak ve bâtıl apaçık ortaya çıkar. Orada saflar bellidir. İnsan ya Allah’a dost olanların safına ayrılır, ya da Allah’a düşman olanların safına&#8230;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzel ahlâk vermek demek, çocuklara sadece güzel ahlâk üzerine konuşmak demek değildir. Çünkü çocuklar sözden çok davranışa bakarlar. Ana-baba istediği kadar dindarlık propagandası yapsın, samimi değillerse çocuk onu hemen anlar. Ama ana-baba güzel ahlâklı ise hiç konuşmasalar bile çocuklar güzel ahlâkı alır, Özümserler. Böyle yetişmiş çocukları alıp küfür ülkesınin ortasına koysanız bile ışıl ışıl parlamaya devam ederler. Hiç korkmanıza gerek yok. Yeter ki biz iyi ve doğru olalım, onları küçükken hayra, kulluğa alıştıralım. Onlara hem sevgi, hem saygı verelim. Onlar Rabbimizin hidâyetiyle yürür giderler.</p>
<p>Çocukların terbiye alması da Rabbimizin sünnetine, âdetine göredir. “Rabb&#8217; kelimesi ile &#8220;tcrbiyyc&#8217; ve &#8216;mürebbî&#8217; kelimesi aynı kökten gelir. Rabb, “terbiye eden’ demektir. Rasülullah Efendimiz (sav) buyurur: &#8220;Beni Rabbim edeblendirdi (terbiye etti) ve ne de güzel edeblendirdi (terbiye etti)!” O Şanlı Rasül’ün (sav) ahlâkına bakalım: Kalden ziyâde hâl, sözden ziyade öz, vaazdan ziyade sohbet vardır. Ya hayır söylemek ya susmak vardır. Nefret ettirmek değil sevdirmek, zorlaştırmak değil kolayiaştırmak vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Peygamberler dışında her insan hata işleyebilir. Mesele kendimizi ve herkesi artı ve eksi yönleriyle beraber değerlendirebilmektir. Nitekim Hazreti Ali Efendimiz (kv) şöyle der; “Öncekilerin ne dediğini biliyor musun? Sevdiğini, dostunu ölçülü sev. Çünkü bir gün gelir o dostun düşmanın olabilir. Düşmanına da ölçülü buğz et. Çünkü düşmanın bir gün olur da dostun olabilir.” (Tirmizî)</p>
<p>Hayali olmayan kişinin hayal kırıklığı da olmaz. Yani insanlara abartılı bir şekilde, onları eksiğiyle-fazlasıyla tanımadan hemen güven duymanın sonu güven yıkımıdır. Tersi de doğrudur. Hoşumuza gitmeyen bir davranışıyla kesin hüküm verdiğimiz kişiler belki de bizim yakın dostumuz olabilecek kişilerdir. Bir türlü vasatı, yani orta yolu bulamıyoruz. Peki orta yolu nasıl buluruz? Yine aynı cevap: Hak ölçüsünü bilip tutmakla&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her insanın değerli bir yönü vardır. O yöne odaklanmakliyiz. Onu keşfetmeye çalışmalıyız. Kişilere kıymetlerine göre davranmalıyız. Hazreti Aişe (ra) vâlidemiz şöyle buyuruyor: “Rasülallah (sav), bize insanları lâyık oldukları yerlere koymamızı emretti.” Burada liyâkat ve ehliyet meselesi ortaya çıkıyor. Bugün genellikle akrabamız, arkadaşımız, hemşerimiz ve çevremizden olan, bize hep evet demiş kişileri iyi konumlara koyarız. Ama hiç düşünmeyiz, onların kıymeti ve karakteri belki o konuma değil, başka bir yere uygundur. Aslında bir kişiyi lâyık olmadığı derecede yüksek veya düşük bir konuma getirenler üç zulmü birden işliyorlar, haberleri yok. Birincisi, tuttukları adamın bilgisi, yeteneği ve becerisi o işe uygun olmadığı için sevdikleri kişiye zulmediyorlar. İkincisi, o konuma gerçekten lâyık olmasina rağmen kenarda kalanlara zulmediyorlar. Üçüncüsü, o işi yapamayacak birisini işbaşına getirince işlerin bozulmasına yol açıyorlar. Dolayısıyla o işe ve o işten</div>
<div>yararlanan belki milyonlarca insana da zulmetmiş oluyorlar.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana gençler okuma listesi sorduğunda genellikle “Ne okursanız okuyun ama özellikle kendisi olmuş insanların kitaplarını okuyun” derim. Bunlar yazdıklarını yaşamış, yaşadıklarını yazmış insanlardır. Arifler, samimi ve ahlâklı insanlar yani&#8230; Elbette benim de tavsiye ettiğim başka yazarlar, düşünürler var. Ama ilk yapılması gereken sağlam bir akâid ve fıkıh öğrenmektir. Dünyada da, ukbâda da işe yarayacak budur. Hayatımızda şunu düstur yapalım. Ne iş yaparsak yapalım önce düşünelim: “Bu iş Allah’a yarar bir iş mi?” Eğer Allah’a yarıyorsa ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun yapalım. Çünkü Rabbimizin yardımı O’nun sevdiği iledir.</p>
<p>İmam Buhârî’yi, İmam Gazzalî’yi, Mevlânâ’yı, Hâlid-i Bağdâdî’yi (ks) düşünelim. Bu zâtlar “Evimden uzakta ne işim var?” demediler. İlim ve irfân için memleketlerini bırakıp çok uzak diyarlara gittiler. Bu bir İslâm geleneğidir. Milyonlarca İslâm âlimi bir hadîsi öğrenebilmek, bir kitabı elde etmek, bir âlimi görebilmek, bir mürşidden istifade etmek için binlerce kilometre seyahat ettiler. Çileler çektiler&#8230; Üstelik maddî getirisi olmadığını bilerek&#8230; Onların aileleri de yıllarca bu ayrılığa sabrettiler. Kolay bir şey değil.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her kitabın bir vakti vardır. Özellikle âriflerin kitapları hemen alınıp okunmaz. Çünkü onlar Rabbânî ilhâm ile yazılmıştır. O yüzden okunmazlar, okuturlar. Bir ârifîn kitabını daha gönül kapınız açılmadan okursanız hiçbir şey anlayamazsınız. Ama 0 kapı açıldı mı okumadan yapamazsınız. Pek çok ârif ve şair, &#8220;Bu kitabı ben yazmadım, bana yazdırıldı” derler. Bu sözü çoğu anlayamaz. Bunu anlayabilmek için ilhâm nedir, onu bilmek gerekir. Birileri için, bir şeyler için değil, Allah için ilim yapan, beste yapan, şiir yazan, tasarım yapan insanlar bu sözü anlarlar. Çünkü kişi çabayla, zaman harcayarak, kendini zorlayarak bunları vücuda getiremez. Zaten bir eserin ruhundan o eserin “üretim” mi, “aktarım” mı olduğu anlaşılır. Tasavvuf kitapları da, bilim, edebiyat, şiir kitapları da, mimarlık ve müzik eserleri hep böyledir. İnsana verdiği feyz de buradan gelir.</p>
<p>Bu kitaplar “Benim de bir kitabım olsun” diye yazılmamıştır. O zatların gönüllerine inen Rabbânî nisbetle yazılmıştır. Bir bağ kurulup öyle yazılmıştır. Benim de bu eserlere tevâfuk etmemi, yani denk gelmem için benim gönlümün de Hak nüruna ve ilhâmına açılması gerekir. Gönül açılmayınca zihin, zihin açılmayınca göz de açılmaz. Bu gibi ilhâm eseri kitaplar o yüzden yazılmaz, yazdırılır; okunmaz. okutulur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kitaplar insanlar gibidir. Aynen insanlar gibi onlar da çeşit çeşittir. Değerli kitap da vardır, değersizi de&#8230; Okunacak kitap da vardır, bakılacak kitap da&#8230; Elde tutulacak, tozu alınacak, göz hizasındaki veya alt taraftaki raflara konacak kitaplar vardır. Pırıl pırıl, daha kapağı açılmamış kitaplar vardır. Döne döne okunmaktan paramparça olmuş kitaplar da&#8230; Meselâ bendeki Mesnevî tercümesi ve Şeyh Gâlib Dede Divanı sürekli açılmaktan, okunmaktan, çizilmekten, sayfaların kulakları kwnlmaktan parça parçadır. Çünkü bu ikisi benim sırdaşım, dertdaşımdır. Sıkıntı anlarında onlarla hasbihal ederim.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68764663">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde Mütercim Asım Efendi’nin “Okyanus” diye bilinen, el-Muhît başlıklı Arapça-Türkçe sözlük tercümesini karıştırıyordum. “F-r-c” maddesine denk geldim. Orada Asım Efendi merhum aynı kökten gelen “fercet” kelimesini izah ederken çok hoş bir hikâye anlatıyor. İbni Hallikân Tarihi’nde geçen bir olaymış bu&#8230; Amr bin el-Alâ adlı bir âlim, Haccâc-ı Zâlim’in zulmünden kaçıp Yemen taraflarında on sene kadar inzivaya çekilmiş. Bir gün bir kişinin diğerine Haccâc-ı Zâlim’in öldüğünü müjdelediğini ve “Onun şerrinden âlem kurtuldu” anlamında bir Arapça beyit okuduğunu duymuş. Beytin içinde geçen “fercet” kelimesini işiten Amr diyor ki: “Hangisine daha çok sevineceğime şaşırdım. Zâlim Haccâc’ın ölmesine mi, yoksa uzun zamandır “fürcet” diye bildiğim kelimenin aslında “fercet” diye okunması gerektiğini öğrenmeme mi!”</p>
<p>İşte bu zevkin adı ilim zevkidir. Bu zevk, bu aşk, başka hiçbir şeyde bulunmaz. Bunu sadece ilim ehli, ilim tâliplileri ve ilmin kadrini birazcık anlamış olanlar bilir. Geri kalanına bunu anlatmak çok zordur. Hele bizde ilimle uğraşan, hayatını ilme ve öğretmeye adamış kişilere genelde dudak bükülür.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68763078">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Son yirmi yıldır sinemada ve Netflix gibi mecrâlarda görülen en yaygın temalardan birisi de cinsel sapkınlık&#8230; Her ahlâksızlık gibi cinsel sapkınlıkların meşrulaştırması süreci genellikle şöyle işler: Önce sapkınlıklar filmlerde görünür hâle getirilir. Böylece insanlar gördüklerini gerçeklik saymaya başlarlar. Gerçeklik zamanla gerçek olur. Sonra sapkın kişiler mizahi karakterler olarak gösterilir, insanlar onlara gülerler. Gerçeklik çirkin olmaktan çıkar, eğlenceli hâle gelir. Sonra bu sapkınların yaşadığı trajik hikâyeler anlatılır. İnsanlar onlara acır, üzülür. Sonra onların ne kadar yetenekli oldukları gösterilir, insanlar hayran kalır. Bu şekilde bu sapkınlıklar halk nazarında normal sayılmaya başlar. Sonra o sapkınlıklar hukukî olarak normalleşir. Sapkınlar ve sapkınlıkların görünürlüğü arttıkça normal sayılmadan da öteye geçer. “Moda” ve “şık” telakki edilir. Yani normalleşen giderek normatifleşir. Sapkınlık “olması gereken” bir özellik olarak görülmeye başlanır. Lut kavminde de böyle oldu, Atina’da da, Roma’da da, bugünkü Batı&#8217;da da&#8230; Ona teslim olmuş Doğu’da da&#8230; Bu meşrulaştırma sürecine bakarsanız şu sıralarda hemen her Batılı dizide veya filmde bir şekilde bahsedilen veya ima. edilen çocuk istismarı sapkınlığının da yakında normallestirileceğinden emin olabilirsiniz.</p>
<p>Filmlerin bu meşrulaştırmadaki rolü çok belirgindir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68762264">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>La Casa de Papel diye bir dizi var. “Darphane” anlamında&#8230; Duymuşsunuzdur. Bayağı popüler. Netflix’te üç sezondur yayında&#8230; İlk sezonunu izlemiş, ikinci sezonunda sıkılıp bırakmıştım. Üçüncü sezon başladı diye duyunca dizinin başına dönüp tamamını birkaç gün içinde izledim. Hikâyesini burada anlatmanın lüzumu yok. Ben asıl bu dizi vesilesiyle Batı’nın geldiği noktayı yorumlamak istiyorum.</p>
<p>La Casa de Papel, önce İspanya Darphanesi’nin, sonra da Merkez Bankası’nın bir çete tarafından dâhiyâne bir şekilde soyulmasını anlatan bir dizi&#8230; Son dönemde Narcos, El Chapo vb. gibi suça, kanunsuzluğa, hatta vahşete güzelleme yapan pek çok film ve diziden birisi&#8230; İnsanlar elbette kanun dışı işlere ilgi duyarlar. Nasıl yapıldığını bilmedikleri için merak ederler. Bir de işin cesaret ve heyecan boyutu var. Batı’da bu tür dizi ve filmlerin çoğalmasının asıl sebebi bu. Çünkü Batı’da insanların genel ruh hâlleri usanç, bıkkınlık, depresyon, tatsızlık, renksizlik, heyecansızlık&#8230; Batılılar soğuk ve ıssız yaşarlar. Düşünün, bugün İngiltere’de Yalnızlık Bakanlığı var.</p>
<p>Hayatın yalnız yaşandığı Batı’da insanlar çok katı kurallarla çevrili bir hayat yaşarlar. Orada herhangi bir sokağa gidip bakın. Onlarca işaret levhası görürsünüz: “Şurdan şuraya park etme,” “Şu şu saatler arasında park etme,” “Buraya asla park etme,” “Mahallemiz gözetim altındadır, şüpheli şahıslar hemen polise ihbar edilir” gibi&#8230; “Düzen” adına insanların robotlaştığı bir toplum&#8230; Böyle aşırı disiplin içinde boğulmuş insanlar hayatta neyi özler? Biraz heyecan, hayatta olduğunu hissettiren güzel hisler&#8230; Peki bunları nereden bulacak? Bu yüzden içlerindeki uyuşukluğu aşmak için alkol, kokain ve türlü haplar gibi uyarıcılar kullanırlar. Biz genelde bunlara “uyuşturucu” diyoruz ama moda olan zararlı maddeler aslında uyuşturmaz, uyarır. Hoşluk, heyecan, cesaret hissi verir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68760973">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Temsil, genellikle teşbih ile yapılır. “Teşbih”in kök anlamı &#8220;benzemek”tir. “Şüphe” kelimesi ile aynı “ş-b-h” kökünden gelir. Peki “benzetmek” anlamındaki “teşbih” ile “gerçekliğinden emin olmamak” anlamındaki “şüphe” kelimesinin ne ilgisi var? Sevgili kardeşlerim böyle şeyleri boş geçmeyelim. Biraz duralım, düşünelim. Ama düşünme temelsiz olamaz. Düşünmek için önce araştırmak, öğrenmek ve bilmek gerekir. Biraz araştırınca anlarız ki “benzemek” anlamındaki “teşbih” zaten “tam aynısı olmak, tıpatıp aynı olmak, birebir olmak&#8221; demek değil. “Gibi olmak” demek&#8230; “Şüphe” de zaten “net olmak&#8221; değil, “gibi olmak, yaklaşık olmak, belirsiz olmak” anlamını ifade eder.</p>
<p>Peki, o zaman “Teşbihte hata olmaz” sözü ne demektir? “Bir şeyi bir şeye benzeteceksen veya bir şeyi bir şeyle temsil edeceksen, örnek vereceksen önce doğru dürüst düşün, dogru bir benzetme yap, yanlış anlamaya yol açacak bir benzetme sakın yapma” demektir. Hâlbuki biz bu sözü “Ben saçmalasam da mâzur gorunuz” mânâsında alıyoruz. İşte bu gibi sapmalar hep bizim kışilığımızdeki, imanımna olan bağlılığımızdaki eksiklerın dıle vurmuş yansımalarıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68755598">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğer bugün izzetimizin ve vakarımızın kaybolduğundan şikâyet ediyorsak demek ki şahsiyetimizde, dolayısıyla ahlâkımızda bir mesele var. Eğer sadece bugünün geçici değerleriyle, diliyle, işleriyle, tarzıyla kendimizi târif ediyorsak bilelim ki biz Allah’ın adamı değiliz. Çünkü kulluğumuzun yönü şaşmış demektir. Yönü şaşıran yolu şaşırır. Yolu şaşıran ise kendini şaşırır.</p>
<p>Müslümanların iki asırdır süren izzet eksikliğinin bir sebebi de kendi tarihine, dünya tarihine, başka medeniyetlerin ahvâline hep Batı’da hâkim olan moda kavram ve modellerle bakmalarıdır. 1800’lerde başlayan bu hastalık hâlâ dönem dönem maske değiştirerek devam ediyor. O günden bugüne değin belki milyonlarca meşhur olan ve olmayan müminin hayatı İslâm’ın biricikliğini ve mümin olmanın hususiyetini bir kenara bırakıp, Batılı fılozof ve yazar-çizerlerin sözlerini tercüme ve şerhle geçti. Kendi dinlerini bile bir Batılının övücü bir lâfıyla anlamaya ve anlatmaya çalışanından tutun; Batı’daki laiklik, demokrasi, kapitalizm, evrim gibi kavramların aslında İslâm’da da mevcut olduğunu canla başla isbatlamaya çalışanların haddi-hesabı yok.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68754893">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Geçmiş toplumlar, devletler, medeniyetler, düzenler, olaylar, fikirler üzerine tefekkür etmek hikmetin bir yoludur. Yani tarih, hikmetin sahnesidir. Sünnetullahın, âdetullahın somut olarak göründüğü meydandır. Zaten tarihin yani olayların ve toplumların serencâmı üzerinde tefekkür etmek bize Rabbimizin bir emridir. Mevlâmız, Fâtır Süresi’nin 44. âyetinde buyurur: “Yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Onlar, kendilerinden daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah’ı âciz bırakabilecek yoktur. Şüphesiz O bilendir, Kâdir olandır.”</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68753648">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bugün gençlerde büyük bir ahlâk ve iman sorunu var diyoruz. Peki ya daha yaşlılarda? Bizler çok mu düzgünüz? Ana babalari böyle çarpılan gençler ne yapsın? Bugün sokakta kendini “dindar veya muhafazakâr” olarak tanımlayanlardan her yaştan, okumuş-okumamış birilerini çevirip birkaç itikad sorusu sorsak önemli bir kısmının eksik, hatalı, hatta sakat inanca sahip olduğunu görürüz. Hele hadisler ve kader bahsini açtığımız anında yıkımı görürüz.</p>
<p>Evet, velîmeden kokteyle düşüş hikâyesini iyi düşünmek gerek&#8230; Bugün hilâfetçi oportünistler, başörtülü feministler, sakallı kapitalistler, namazlı sekülerler, ilâhiyatçı oryantalistler, zikirli hedonistler türediyse bu, bir gecede olmadı. Dini güç görme yerine gücü din görme zilletimiz iki asırlık bir hikâye. İki asırdan bu yana “Gücümüz olmadığı için zelil olduk” diyenler güce saldırıp, her ne pahasına olursa olsun gücü elde etmeye yönelince İslâm’ı, imanı, ahlâkı kelimeler hâline düşürdüler. Bugün geldiğimiz bu acı aşama; Osmanlı’da başlayan iman ile yetinmemek, imanı güç ile eşitlemek ve kendisi olmaktan çıkmak sürecinin son aşamasıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68753171">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Menfaat ve güç peşine düşen nice dindar insanın nasıl yolunu ve yönünü kaybettiğine her gün şahit oluyoruz. Cihâddan fesada, dâvâdan nemaya, imandan küfre kayan çok&#8230; Bu perişanlığın belki de en çarpıcı göstergesi “muhafazakâr” televizyon kanallarıdır. l980’lerde ve 90’larda dindar insanlar “Ah keşke bizim de bir televizyon kanalımız, bir gazetemiz olaydı” diye hayıflanırlardı. Bu TV kanallarının ilkinin kurulma aşamasında Anadolu’da pek çok yerde toplantılar yaptılar. Dindar insanlar büyük heyecan yaşadılar. Onlardan bunun için para topladılar. Bu “İslâmî” kanal böyle açıldı. Ama kısa sürede piyasa şarkıcılarının fink attığı bir kanal hâline geldi. Ezanın hoparlör ile okunup okumayacağını mesele eden, kadın spiker kullanmayan bu kesim şarkıcı hanımların ekranında müstehcen şekillerde arz-ı endâm etmesini caiz görmüştü. Bu “dindar” kanal sonra Yahudi Fox’a satıldı. Bugünlerde de “Amerika’nın Sesi” adlı Amerikan devletinin propaganda kurumunun gönüllü ve gururlu aktarıcısı durumunda.</p>
<p>İkinci “dindar” kanal daha enteldi. Başlarda kaliteli ve iyi niYetliydi. Entelektüel abilerimiz güzel programlar yapıyorlardı. Türküler, şarkılar, İstanbul gezintileri, şair abilerimizin sohbet programları, hele “Esmâü’l Hüsnâ” gibi küçük ama çok vurucu programlar bizleri mest etmişti. Bu kanal da işi sulandırmada gecikmedi. “Halk böyle istiyor kardeşim” dediler, “reyting” dediler. “Nabza göre şerbet” ve “köprüyü geçene kadar” mantığıyla hızla yozlaştılar. Bir zamanlar “İslâmî” içerikli programlar yayınlayan o kanal 28 Şubat’tan sonra hızla pespaye bir eğlence kanalı hâline geldi. Bir zamanlar Hazreti Yusuf gibi dinî dizileri yayınlarlardı. Şimdi ise Hindu aileleri ve gelenekleri konu alan Hint dizilerini yayınlıyorlar.</p>
<p>Bu örnekleri çoğaltabiliriz. “İslâm” ve “din” denildiği anda bir iddia ortaya çıkar. Mesele o iddiada bulunmak değildir. O iddiaya uygun yol tutmaktır. Her iddia isbat gerektirir. Bu düsturu biliriz ama sadece mahkemelerde geçerli olduğunu düşünürüz. İslâm dâvâsı da bir iddiadır. İşimizle, düşüncemizle, kişiliğimizle o iddiaya ve dâvâya lâyık olmak gerekir. Henüz lâyık olmasak bile haddimizi bilip bilmeye, kılmaya, olmaya gayret etmeliyiz. Fakat 1990’lardan itibaren “İslâmî” etiketli kişiler, gazeteler, televizyonlar, vakıflar, dernekler, halkalar, cemaatler böyle yozlaştıkça “İslâm” sadece etikette kaldı. Bunları “İslâm” sananlar hayal kırıklığıyla imanlarına bile zarar vermeye başladılar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68750938">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bizim medeniyetimizin adı aslında “tevhid medeniyeti”dir. Endülüs’ü, Buhara’yı, Osmanlı’yı, Selçuklu’yu kuşatan eksen tevhiddir. Bu medeniyetin esas farkı şu veya bu coğrafya veya zamanda olması değildir. Tevhide, imana, ihlâsa dayanmasıdır. Sadaka taşının benzerini başka medeniyetlerde bulamamamızın sebebi bu kulluktur. Savaşa bile zikir ile gidilmesinin, hayatın her alanını kuşatan vakıfların, müslim-gayri müslim diye şehirlerin bölünmemesinin, tek sesli müziğimizin olmasının, hemen her yerde, sofradan zikir halkasına, kubbeden ders halkasına kadar kullanılan şekil olan dairenin dayandığı ilke tevhiddir. Başka medeniyetlerle benzeşen veya onlardan aldığımız unsurları bile tevhid rengine boyayarak alırız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68750052">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bizde bilgi, teknoloji ve servete vurgu daha fazladır. Çünkü bunlar güç olarak görülen şeylerdir, biz güç ile kafayı bozmuş durumdayız. 1970’lerden beri postmodernizmin türlü versiyonlarıyla kendi kibrinden şüpheye düşen Batı’yı bile hâlâ biz yüceltiyoruz. Bu da bizim güç ile olan, varlık ve madde ile olan çarpık ilişkimizin yansıdığı bir konu.</p>
<p>Meselâ “teknoloji” deyince aklımıza hemen akıllı telefonlar, roketler, uçaklar geliyor. Ama kuş evini, sadaka taşını, leylekleri tedavi etmek için 19. asırda Bursa’da kurulmuş hastaneyi bir teknoloji olarak saymayız. Süleymaniye’yi “Medeniyetimiz duygu medeniyetidir, işte müthiş bir sanat eseri” diyerek gösteririz. Ama o caminin onlarca bilim dalından yararlanmadan yapılamayacağını görmezden geliriz.</p>
<p>Sorunumuz yine aynı: Değeri olmak ayrı, abartmak ayrı. Batı’nin bilimi ve teknolojisinin değeri var ama o kadar da değil. Çünkü bir şeyin değeri Allah katındaki değeridir. Niyet, yöntem ve hedefler ilişkilidir. Batı’nın üçünde de ölçüsü Hak değildir. Dayandığı temel ilke çıkardır, bu yüzden doğruya değil yanlışa, barışa değil yıkıma, adalete değil soyguna çalışır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68748863">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Endeks dediğimiz şey istatistik bilimine dayanır. İstatistik ise yanıltma ve yalanın güçlü bir aracıdır. Çünkü size farklılığı değil ayniliği dayanir. Bu hususta hidâyete erip Abdülvâhid Yahyâ ismini almış Fransız düşünür René Guénon’un dilimize “Niceliğin Egemenliği” başlığıyla çevrilen kitabını okumanızı salık veririm. Meselâ bu İslâmîlik Endeksi’nde kullanılan “kişi başına düşen gelir” rakamları genel zenginliği yüksek olan Batılı ülkelerde bile size gerçeği göstermez. Sanki orada herkes bu ortalama rakamları alıyormuş gibi bir his verir. Kaldı ki “kişi başına” diye çevirdiğimiz tabir aslında “per capita”dır ki “kelle başına” demektir. Evet, istatistik kelleye bakar, kişisel özelliklerinize, aklınıza ve kalbinize bakmaz. Farkınızı, insanlığınızı hiçe sayar. İstatistiki her araştırma; tasarımı, yöntemi, veri toplanması, tasnifi, analiz edilmesi ve ilan edilmesi aşamalarında manipülasyona açıktır. İktidarlar kendi aleyhlerine olan şeyleri halktan gizlemek için istatistiklerle oynarlar. Kişilerin, ülkelerin, devletlerin belirli endekslerin üst sıralarında yer almak için yaptıkları sahtekârlıklar çoktur. Hatta Yunanistan’ın iflas bayrağı çekmesinin altında da istatistik sahtekârlığı var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68747746">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Size somut bir örnek vereyim&#8230; Bir zamanlar benden lngilizler’in yapacağı Mevlânâ filmi için senaryo danışmanlığı yapmam istenmişti. lngiliz senarist ilk taslak senaryoyu yazmış. Bana gönderdi. Okudum, notlarımı aldım. Sonra lngiliz yapımcı ve senarist ve birkaç ilahiyatçı Türk akademisyen ile beraber toplandık. Bizim ilahiyatçılar metinde çok yanlış görmemişlerdi. Ben ise Mevlânâ hazretlerinin meyhanede gösterildiği, ırmakta çıplak yıkanan bir Rum kızını görüp âşık olduğu gibi sahnelere şiddetle itiraz ettim. Gerçekte olmamış bir şeyi oraya koymanın yanlışlığını belirttim. Yapımcı ve se. narist bana çok şaşırdılar. Yapımcı bana dedi ki “ama bu &#8216;artistic license,’ yani kurgu özgürlüğüdür. Her sanatta vardır.”</p>
<p>Bu işte seküler anlayışın ahlâkı, yani varlığı, yani ötekine karşı sorumluluğu nasıl böldüğüne çok güzel bir örnektir. Ben de cevap verdim: “Kurgu, gerçek olmayan şahıslarla ilgili yapılabilir. Gerçek olan şahıslarla ilgili bilmediğiniz, hele dinimize göre günah olan bir şeyi yakıştıramazsınız. Velev ki o kişi gerçekte de bu haramları işlemiş olsa onu aktarmak yine câiz değildir. Çünkü başkasının günahını ifşâ etmek de haramdır. Böyle bir şey yok iken eğer kurgu diyerek o kötü fiilleri Mevlânâ’ya veya herhangi bir müslim-gayrimüslim insana yamarsanız o zaman da bu iftirâ olur, o da haramdır. Bunlara senaryoda da olsa müsaade etmek vebaldir. Bu da benim müminlik mesuliyetimdir. Eğer ben bu vebâle ses çıkarmazsam bu benim için ahlâksızlık olur.” Sonuçta o kısımları uzun tartışmalar ile çıkarttırdım.</p>
<p>Ama daha acı olanı söyleyeyim. Oradaki ilâhiyatçı kardeşlerimiz, o Ingilizler kadar benim söylediklerimi şaşkınlıkla dinlediler. Çünkü onlar da bu ahlâkî kötülüğü öyle algılamıyorlardı. Günlük, sınıfta, yazılarında anlattıkları tasavvuf, felsefe, din olabilirdi ama kendileri aynen skeüler bir insan gibi dini ayrı, sanatı ayrı görüyorlardı. İşte bizim asıl meselemiz budur. Müslümanlar kendi dinlerine aynen bir seküler, bir inanmayan gibi bakmayı kanıksamış durumdalar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68742522">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müminin bir şeyi meşrü, makbül ve matlüb görmesi yine imân iledir. İmân eden kalp ve akıl iledir. Mümin kişinin bir şeyi meşru görmesi; sadece 0 şey elverişli ve işlevsel olduğu için olamaz. Bütün dünya bir işi yapıyor diye o işi hemen meşrü kabul edemez. Asıl ölçü, o şeyin Rabbimizin kelâmındaki, Rasülallah Efendimizin sünnetindeki ve bu iki kaynaktan neş’et eden yorumlardaki ilkelerdir. Mümin bunlara mutabaat sağlamalıdır. Çünkü Allah’ın yarattığı şeyler ve hâdiseler, işlevlerine ve sonuçlarına göre değil, Allah’ın ölçülerine uyduğu için doğru, iyi ve güzel kabul edilir. Bu düşünce için de, somut işler için de böyledir.</p>
<p>Yani namaz veya oruç beden sağlığına çok faydalı, yani işlevsel olduğu için makbül ve matlüb addedilmez. En önce ve en başta Rabbimizin emri olduğu için yapılır. Böyle yapmak kişiyi “müslim”, yani “teslim olmuş” yapar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68740627">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İrfân aslında “ben”in tanınması ile başlar, sonra “sen,” en son da “O” gelir. Yani irfân yolculuğu “ene”den “huve”ye veya &#8220;hü”ya gitmektir. Tarikatlerdekj seyr u sülük da böyledir. Derviş evvelâ kendisinin aslını görmeye başlar, sonra diğer insanlarda da aynı aslı görür, yani “sen”e erişir. Kişi, “sen”e doğru sefer ettiğinde her insandaki güzelliği ve doğruyu görmeye başlar. Onlara talip olur ve alır. Eğer bakışı böyle doğrulursa, dünyası da doğrulur. Kendi dışındaki hiç kimseyi hor göremez. Herkeste bir kıymet olduğunu bilir. Ona göre kendine en uzak düşüncede, tarzda, sürette, dinde olan; hatta düşmanlık eden kişiye bile ibret ve hikmet nazarıyla bakar. Dışlamaz, aşağılamaz, kendinden ayrı görmez, ötekileştirmez. Hataları kendinde, güzellikleri canlı-cansız her şeyde görmeye başlar. Kişi en son da Allah’ı hakîkatiyle tanımaya başlar. O’na erer.</p>
<p>Kişi kendi gerçek “ben”ini ancak “ben”den, “benlik”ten, “bencillik”ten kurtularak anlayabilir. Demek ki irfân “benlikten kopmak,” “kendinden ayrı düşmek” ve nihayetinde “kendini Hakk’ta bulmak” demektir. Bu sefer; sadece ben, sen, o denilen kelimelerden ibaret değildir. Kişi ben ile sen, sen ile o arasındaki farkları ve yabancılığı aslına bağlanarak giderir. Insanın ve tüm varlığın aslı Allah’tır (cc). İnsanın aslı da Hâlık olan Mevlâmızın yarattığı hilkattir, fıtrattır, tabiattır, tıynettir. Kişi kendi aslında Rabbimizi görünce diğer kişi ve varlıklarda da aynı aslı görmeye başlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68738123">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Genellikle benzetme yaparken hemen ekleriz: “teşbihte hata olmaz.” Çoğumuz bu ifadenin “benim bu teşbihimde, benzetmemde hata yoktur” anlamında olduğunu sanırız. Oysa bu, “teşbih hata kaldırmaz, aman dikkat et” demektir. Çünkü benzetmelerdeki yanlışlar kalıcı olur. Benzetmeler bu bakımdan çok tehlikelidir. Benzetme edatı olan “gibi” kelimesi bir cümleden düşerse her şey alt-üst olur. Zaten kutsal kitaplar da bu şekilde tahrif edilmiştir. Meselâ Hıristiyanlık’ta “Tanrı kullarina şefkatte karşı baba gibidir” cümlesindeki “gibi” gitmiş, hâşâ “Tanrı babadır” kalmıştır.</p>
<p>Bu tür yanlış ve yamuk benzetmeler dilimizi ve düşüncemizi de yamultmuş durumda. .. Çünkü dil, düşüncenin penceresidir. Zihindeki ve kalpteki yamulma hemen dile yansır.</p>
<p>Şunu artık anlayalım: Kendisi olamayanın kendi dili olamaz. Başka dünyaları ve dilleri de asla hakkıyla anlayamaz. Bu kopuş içinde olanlar gerçek Batı’yı da bilmezler. O yüzden ABD’de zencilerin kölelikten kalan zararlarını giderme anlamı olan “positive discrimination” kelimesini, geçmişinde böyle bir lekesi olmayan şu memlekette “pozitif ayrımcılık” olarak tercüme edip rahatlıkla kullanabilirler. Batı’da bizdeki “dindarlık” kavramı ile ilgisi olmayan “muhafazakârlık” kavramını da öyle&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68730607">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68728438">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>İki asırdır Müslümanlar fikir sahasında çorak, doğru&#8230; Fakat bunun sebebini konuşanlar hemen &#8216;bir ifrat-tefrite düşüyorlar. Ya “Bizde düşünceyi İmam Gazali öldürdü, felsefemiz yok ondan bu hâlde” diyenler çıkıyor ya da “düşünmek” fiilini Batılı, dünyevî ve tek boyutlu olarak algılayıp “eleştirel, sorgulayıcı, araştırıcı kafa kalmadı” diye cevap verenler&#8230; Oysa İslâm’da felsefe yoktur, tefekkür vardır. Felsefe bilinmeyeni bilmeye çalışmak; tefekkür bilineni tanımaya çalışmaktır. Mümin yokluk içinde arayış hâlinde değildir. Varlığın içinde kavrayış hâlindedir.</p>
<p>Düşüncesi yokluk içinde olanlar sadece bencil, yıkıcı, zulmedici işler üretir. Zira kendini taniyamayanın yaptığı bilim ilim değildir. Gerçek ilim ancak gerçek iman sahiplerinin elindedir.</p>
<p>Hidâyete nâil olan kalp; güzel niyetin şevkiyle fikrini, zikrini ve şükrünü güzelleştirmeye başlar. Zihin, dimağ ve muhakeme kalbin “amel” menziline olan seferindeki binekleridir. Bunların her biri kendi başına iş yaparsa da netice her zaman hayır olmayabilir. Ancak selîm, Sâlim bir kalp hayır üretebilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68727992">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kulun üç işi var: fikir, zikir, şükür.</p>
<p>İman eden fikreder, bu fikir ile Rabbini zikreder, bu zikir ile de şükreder.</p>
<p>Kişi fikretmezse ne tam anlamıyla zikredebilir ne de kâmilen şükredebilir. Akıl sahibi olmayana, yani fikredemeyene mesuliyet yoktur. Ancak ükredebilen iman sahibi olur. Müminin düşüncesi de hayırdır, güzel ameldir. O fıkrederek bir eser ortaya koyduğunda, bir bina yaptığında, bir eser yazdığında, bir vakıf kurduğunda, bir yazı yazdığında, bir alışveriş yaptığında, bir insana tebessüm ettiğinde, bir yetimin elinden tuttuğunda bütün bu hayırları ve güzellikleri yaratan Rabbimizi zikretmiş olur. Kişi fikredebildiği ve zikredebildiği için âlemde Mevlâmızın halifesi olmak şerefine nâil olur. Bu nimet için de şükreder. İman nimetini hayata, talebeliğe, yazarlığa, sanata, düşünceye, ticarete, medeniyete yansıtan kul, bu amelleriyle şükreden kul olur. Şükretmeden gerçek kul olunmaz. Nitekim Rabbimiz buyurur: “Öyleyse artık Allah’a kul ol! Ve şükredenlerden ol!” (Zümer Süresi, 66. âyet)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68725181">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>1960’lara kadar taşrada yaşayan ve mektep görmemiş ana-babalarımızın, nine-dedelerimizin dinî bir sâfîyetleri vardı. Entelektüel tartışmaları bilmezlerdi ama Allah’a, Rasül’üne, ashaba ve âriflere itikadları ve hürmetleri tamdı. Onların şehirlere gelip üniversite okuyan çocukları ise onları beğenmemeye başladılar. Onların “körü körüne” inançlarını, Kur’ân’a olan hürmetlerini, evliyâya olan muhabbetlerini beğenmiyorlardı. Haklı oldukları şeyler vardı elbette. Kur’ân’ın öğrenilmemesi, bazı âdetlerin İslâm ile bağdaşmaması gibi konularda haklıydılar. Fakat İslâm’a “akıl dini” dedikçe, “Hurafeleri yok edelim” diye haykırdıkça külü ile beraber közü de çöpe atmaya başladılar. Kur’ân’ı bir “metin” olarak görme, hadîsleri kendi kafalarına göre kabul veya reddetme, mezhepleri, tarikatleri, âlimleri inkâr etme aldı yürüdü.</p>
<p>Bu gidişât maalesef muhabbetsiz imana, usülsüz mâlumata, edebsiz muamelâta dönüştü. “Dincilik”, dindarlığın yerini aldı. Son yirmi yılda maddî güç elde edildikçe takvâmız, yakînimiz, ihlâsımız artmadı. Aksine güç için, kâr için, makâm için haramları hafife almaya, nefsimizi din gibi görmeye başladık. Bu süreçte en çok yamulanlarımız en çok okuyanlarımızdan çıktı. İnançsız Batılı yazarları, filozofları önce eleştirmek için okumaya başlayanlar giderek onların fikirlerini esas almaya başladılar. Üzerine dinî söylem kılıfı giydirerek&#8230; Nitekim yazının başında bahsettiğim dindar arkadaş gibi pek çoğu için Vefâ hazretleri gibi meşhur sâlihleri yermek çok kolay iken, herhangi bir inançsız Batılı filozofa lâf söyletmek kolay değil.</p>
<p>Kısacası üniversite okumuş, “entelektüel” sıfatı taşıyan yazar-çizerlerimiz bir aşırılıktan diğer bir aşırılığa savruldu. Bilgisiz inançtan, inançsız bilgiye doğru&#8230; Mânevivatın gücüden,gücün maneviyatina doğru..</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68724840">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde felsefe hocası bir arkadaşla sohbet ederken şöyle bir şey söyledi: “Fatih Sultan Mehmed derviş olmak istediğinde Vefâ hazretleri onu reddetti.” Buraya kadar doğru. . . Ama bakın bu erdemli davranışı getirip nereye bağladı: “Vefâ hazretleri aslında kibir göstermiş oldu. Fatih’e şunu demeye getirdi: “Asıl iktidar senin değil, benimdir.’”</p>
<p>Bunu işitince donakaldım. Her şeyi güçle, çıkarla, makamla, parayla, pulla açıklamaya ne kadar yatkınız. Bu dindar arkadaş bile böyle bir fazileti dalâlet gibi görüyordu. Bu davranışı örnek alacağına, Vefâ hazretlerinin maddi gücü esas görmemesinin arkasındaki imânı ve ihlâsı, Allah ve Rasülullah’a olan sadakâti takdir edeceğine, hakkı bâtıl gibi görüyordu. Dehşetengiz bir şey. Bunu da duyacaktık demek ki. Ona elbette gereken cevabı verdim. Ama bu sözler içimdeki derin bir endişeyi tekrar harekete geçirdi: “Nereye gidiyoruz?”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68723075">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yaptığımız, öğrendiğimiz, anlattığımız her şeyi Allah için yapalım. Her şeyden önce itikâdımızı, helâl ve haramları çok iyi öğrenelim. Her işimizi âhirete yarayacak şekilde niyetlenip yapalım. Her bilginin kıymeti onun gereğini yapmaktan geçer. Kulun bilmesi, anlaması ve anlatmaya gayret etmesi hep ameldir. Hepsi her amel gibi mahşerde Rabbimizin mîzânına konulacaktır. Aman o dehşetli günde kaybedenlerden olmayalım.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68722672">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir şeyin haddi, o şeyin hakkıdır. Kişinin ilmi genişledikçe hürmeti ve tevâzuu artmalıdır. Çünkü bildiğinin ne kadar az olduğunu fark ettikçe konuşmaktan ve hüküm vermekten ar eder. Bu, sadece ilim ve irfân erbâbında değil, gerçek sanat erbâbında da böyledir. Meselâ büyük bestekâr İsmâil Dede Efendi irtihâlinden Önce “Ben müsikîyi biraz bilirim zannederdim. Fakat şimdi anlıyorum ki, ben daha o denizin kenarında ayağımı bile ıslatamamışım” demişti.</p>
<p>Eslâfın ilim ve sanat alanındaki büyüklerinin hepsi bu tevâzua sahiptir. Bu tevâzuun sebebi el-Alîm olan Mevlâmız’a hürmetlerinden ve edeblerinden gelir. Büyüklerin bu engin tevâzuları ve mahviyetleri imânlarının göstergesidir. İrfânlarının göstergesidir. Zîrâ Rabb’ini bilen, kendini ve haddini bilir.</p>
<p>Evet, bilmek, anlamak ve anlatmakta çok sorunumuz var. İzâh sorunu hepimizin sorunudur. Çünkü bir şeyi tam anlayamayan onu anlatamaz. Bir şeyin anlamına ulaşamayan, o anlamı karşıdakine nasıl aktarsın ki? Anlatma sorunu bizde çok yaygın bir marazdır. O yüzden uzun uzun konuşuruz, ne kadar çok gereksiz ayrıntı bildiğimizi göstererek aslında köksüzlüğümüzü gizlemeye çalışırız.</p>
<p>Panellerde, konferanslarda, televizyon programlarında söz verilen kişiler genellikle “Efendim, bu geniş konuyu 20 dakikada anlatmak elbette mümkün değil” diye başlarlar. Oysa her ilim engin olsa da, gerçekten bilen kısa bir sürede de işin özünü bildirmeye kâdir olur. O vakit içinde muhataba, zaman ve zemine göre en faydalı ve özlü şekilde bildiğimizi aktarmamız gerekir.</p>
<p>Aslında anlatamayanlar dörde ayrılıyor:</p>
<p>Birincisi, hiç anlamamış olanlar. Onların zâten anlatma ihtimâli sıfırdır.<br />
İkincisi, anladığını düşünen ama onu aktaramayanlar. Bunlar belki dile hâkim olamayanlardır.</p>
<p>Üçüncüsü, anlamadığını anlayamamış olanlar. Bunlar boş klişeleri tekrarlayarak ömürlerini geçirirler.</p>
<p>Dördüncüsü ise anlasa da anlaşılmaz olmayı tercih edenler. Niçin? Çünkü muhatabın anlayamadığı şekilde konuşmak bizde kişiye “itibar” kazandıran bir şeydir. “Entelce” konuşmak dâima karşıdakini “câhil” yerine koyar ve bu aradaki açık, entele yeterli statüyü temin eder. Halbuki gerçek arıdır, durudur, anlaşılırdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68721213">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Matematık derslerinde uzun uzun uğraşıp çözmeye çalıştığımız “x+y=z” türünden denklemleri hatırlayın. Buradakı &#8220;x&#8221; aynen “y ve z’&#8217; ’gibi bilinmeyen rakamları göstermekte kullanılır.Git gide dilimizde de“&#8217;iks şahıs”, “&#8217;iks araba” gibi kullanımı yaygınlaştı. Peki,‘ &#8216;x’ ’harfinin“ şey’ ’den geldiğini biliyor musunuz?</p>
<p>Hikâyesi ilginç. Endülüs’te her ilimde olduğu gibi matematikte de ileri olan Müslümanlar bilinmeyen rakamı ifade etmek için Arapça “şey’un” derlerdi. Bizim “şey” kelimesi yani. . . Fakat İspanyolcada “ş” sesi yoktur. Bu sesi ancak “x” sesi ile ifade ederler. Onu da “kh” diye, yani hırıltılı “h” olarak okurlar. İspanyollar Arapça bu kelimeyi “xey’un” olarak okudular. Bilinmeyen bir şeyi ifade etmek için “xey&#8217;un” kelimesinin ilk harfi olan “x”i kullandılar. Dolayısıyla tâ 1OOO’lerden bu yana bilinmeyene “x” denmesinin temelinde de “şey’ ’ var.&#8217;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68720767">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Sistem”, “strateji”, “fınans” gibi kelimelerin nereden, nasıl alındığı, kök anlamlarının ne olduğu hepimizin dikkatini çeker. Ama asıl dikkatimizi çekmesi gereken en önemsemediğimiz, en olağan, en çok kullandığımız kelimelerdir. Meselâ “şey”&#8230; Bizim günde yüzlerce kez kullandığımız bir kelimedir.</p>
<p>“Şey” kelimesinin dilimize geldiği yer Arapçadır. Bu dilde “şey”, bizim bugün Türkçede kullandığımız anlamda olduğu gibi “istemek, irâde etmek” anlamına da gelir. “İnşallah” da “Allah dilerse”, “maşallah” ise “Allah’ın dilediği olur” demektir. Şimdi düşünelim, “nesne” mânâsında kullandığımız “şey” nasıl oluyor da “istemek, irâde etmek” anlamına gelebiliyor? Demek ki nesne olarak, olay olarak ismini koyamayacağımız kadar çok ve sürekli olan her şey Mevlâ’nın irâdesi, yani emri ile yaratılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68720010">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İslâm geleneğinde her ilim aynı zamanda bir ahlâk alanıdır. Hatta her meslek de öyledir. Çünkü neyin ne olduğunu bilen kişi, neyin ne olması gerektiğini de bilir. Bilmekle de kalamaz. Bilen aynı zamanda kılan, kıldığıyla da olan kişidir. O yüzden gerçek bilenler adam olanlardır. En çok hürmete lâyık olanlar da işte bunlardır. Alimler ve ârifler insan gibi insan, adam gibi adamdır. Bilmek ve kılmak arasında, kılmak ve olmak arasında mesafe yoktur. Olmaması gerekir. Çünkü hakkıyla bilen, Allah’ın ve Habibi’nin ahlâkına yakın demektir.</p>
<p>Bilmek, kılmak, olmak&#8230; Olunca tekrar farklı bir seviyede, farklı bir kalp aklıyla bilmek, tekrar o yeni bilişle yeni kılmak, yeni kılmak sonucunda bu kez bambaşka bir kemalât basamağında tekrar olmak&#8230;Ahlak bizce budur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68719544">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İlim olmadan amel, amel olmadan irfân elde edilemez. Gerçek akıl-fıkir Hakk’a râm olmuş akıl-âkirdir. Akılda-fıkirde Batı’ya benzeyerek onun üç asırdır sürdürdüğü zulüm çarkını kıramayız.</p>
<p>Kendimiz olmak demek, kendi aklımız-fıkrimize yaslanmak demektir. Aklı-fikri doğru anlayalım. Şikâyet ve suçlu aramak yerine kendimize, işimize bakalım. Nitekim Mevlâmız buyurur. “Ey imân edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide Süresi, 105. âyet)</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68718631">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde genç bir arkadaşımın sözü beni çok etkiledi. Bilirsiniz, Rasülullah Efendimiz bir kişiye muhatap olduğunda bütün vücuduyla ona dönerdi. O kardeşimiz bu sünnetten başka bir ibret daha aldığını söyledi: “Mümin bir konuya, bir işe, bir meseleye kenarından tutarak, üstünkörü bakamaz. Bütün kalbi ve zihniyle ona yönelmeli ve onu fethetmelidir.”<br />
Ben bu mânâyı pek sevdim.</p>
<p>Bu bahis bana dört kavramı hatırlattı: vücûd, vücûh, vuzûh, vukûf.</p>
<p>Bir kişiye, konuya, işe, meseleye bütün vücûduyla, varlığıyla yönelmek gerekir. Vücûh, yüzünü dönmek, odaklanmak demektir. O hâlde Vücûd Vücüh etmeli. Vücûh ise kişiye vuzûh kazandırır. Vuzûh, bir meselenin tam açıklığa kavuşması demektir. Yani kişi bir şeye odaklandığında 0 şey ona tamamen açılır. Bu Yaradan’ın biz kullarına verdiği büyük bir kuvvet ve nimettir. Vuzûh ise vukûf getirir. Yani kişi vuzûh kazandıkça vukûf da kazanır. Vuküf bir şeyin bütün yönlerine tam anlamıyla hâkim olmak demektir. Bir şeye hâkim olan kişi ise o şeyin hikmetini anlar. Ayrıca onun hakkında hüküm verme yetkisi kazanır.</p>
<p>Vücûd, vücûh, vuzûh ve vukûf bir araya geldiğinde gerçek varlık bilgisi ortaya çıkar. Kısacası bir şeye yönelmek, kapalı ve eksik bir yön bırakmadan tam olarak bilip anlamak, ona uygun amelin şartıdır.</p>
<p>Mevlâ O’nun rızâsına uygun bilenlerden, kılanlardan ve olanlardan eylesin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68718061">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde sevdiğim bir büyüğüm anlattı. Dekanı olduğu İslâm İlimleri Fakültesi’nin önüne ısrarla mescid yapmak isteyen yetkililere, hemen yanındaki Eğitim Fakültesi’nin yerinin daha uygun olduğunu söyleyince “dindar” mimar şöyle söylemiş: “Ama mescid ilâhiyata uyar, eğitim fakültesine uymaz.” Evet dinimizi böyle “bahisleştirmek”, “mevzü hâle getirmek,” ondan uzaklaşmak demektir. Bugün yapı, öğretmen-Öğrenci ilişkisi, ders verme tarzı, edeb ve usül olarak dinimizi öğreten okullar ile diğerleri arasında ne fark var? Böyle bir eğitimden geçen birisi tahsilli olur, ama acaba terbiyeli, maarifli olabilir mi?</p>
<p>İslâm’ın çok önemli bir farkı da budur. Bilmek de, yapmak da, olmak da Allah için yapılırsa makbuldür. Yoksa kimsenin sırf bilim yapmak için bilim yapması, sadece para kazanmak için ticaret, sadece oyum çoğalsın diye siyaset yapması ne onu ne dr yaptıği işi hayırlı kılmaz.Hem niyetin hem işin kendisinin hem de yapılma usûlünün Allah ve Resulü&#8217;nün hükümlerine uyması gerekir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68717577">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Okuyalım, tamam ama önce en gerekli şeyleri okuyalım. Mühendis mühendisliği okuyacak ama Önce akaidi, ilmihâli, tefsiri, Siyeri, hadîsi usülüyle, sağlam kaynaklardan ve kişilerden öğrenecek. Ancak o zaman mühendisliğimiz, sosyologluğumuz, işçiliğimiz bir işe yarar. Kulluğu bilmeden sadece &#8220;Ben müminim” diyerek hayatımızı kulca yaşayamayız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68636077">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div></div>
<div class="">Bilene ve bilgiye saygı Allah’ın, Rasülallah’ın, âlimlerin ve âriflerin hep emrettikleri temel bir edebdir. Biz bu edebden uzak olduğumuz için ne bilebiliyoruz ne de bilmeye çalışıyoruz.</p>
<p>“Osmanlı çok büyüktü” diye konuşup duranlarımız bile aslinda Osmanlı’yı pek bilmiyorlar. Aynı olayları, aynı sloganlan tekrarlayıp duruyorlar. “Osmanlı neden büyük?” diye sorduğumda cevap veremiyorlar. “Sınırları büyüktü, hazinesi büyüktü, sarayları büyüktü, nüfusu büyüktü” gibi saçma cevaplara sapıyorlar. Oysa Osmanlı büyüktü, çünkü sanattan siyasete, ticaretten eğitime kadar her alanda hayatın merkezine imani ve kulluğu yerleştirmişti. Osmanlı kıymetli, çünkü bize kulluğun neler yapabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Fakat bunu söylerken de Osmanlı’nın hiç hatâsı yoktu diyemeyiz. Hata ve yanlış her yerde, her devirde, her toplumda olur. Ama Osmanlı’da sistemin özü kulluk olduğu için yönü de genellikle hayra, adâlete, şefkate ve insaniyete doğrudur. Bunu bilmek lâzım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68635807">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Paris’te 40 senedir yaşayan bir ağabeyim var. Şu sıralarda bizim evde misafir ediyoruz. Dün şehir dışına gitti. Gece yarısı döndü .Bu sabah ben “Abi neler gördün anlat” dedim. Bir kafeye gittiğinden bahsetti. Otururken yan masadaki gençlerin Batı’yı övdüklerine, sık sık Paris’ten hayranlıkla bahsettiklerine kulak misafiri olmuş. Dayanamamış -zaten benim gibi o da hiç dayanamaz- gençlere dönmüş: “Yavrum, oralar sizin bahsettiğiniz gibi hiç değil. Sizin şu oturduğunuz kafelere ancak merkezi yerlerde rastlarsınız. Öyle sandığınız gibi parıltılı bir hayat yoktur orada” demiş. Gençlerden birisi: “Hiç olur mu? Sen nereden biliyorsun, hiç orayı gördün mü?” diye cevap vermiş. Ağabeyim de “Yavrum, ben 40 seneden beridir oradayım. Batı sizin sandığım gibi değil” demiş ama bizim gençleri yine de iknâ edememiş.</p>
<p>Edemez, zira bu zanlar, sözler, alkışlamalar bilgisizlik kadarı hattâ ondan da fazla aşağılık kompleksinden kaynaklanır. Bunun üzerine ben de ağabeyime dedim ki: “Eskiden “Komünistler Moskova’ya!’ diye bağıranlar vardı. Şimdi de bizim gençlere &#8216;Batıcılar Batı’ya’ diye bağırmak lâzım. Gitsin görsünler, ne olduğunu da anlasınlar.” Ağabeyim ise “Vallahi kardeşim, gıtseler de göremezler” dedi. Ne kadar doğru! Kişi aklıyla, gözüyle değıl kalbıyle, niyetiyle görür çünkü&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68634789">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nasıl Kur’ân herhangi bir kitap değilse, onu okumak da başa sözleri okumaya benzemez. Kur’ân’a hürmet Rabbimize hürmettir. Kur’ân’ı anlamada da hürmet esas olmalıdır. Diğer kitaplar gibi okuyup, kendimize göre anlamlar çıkaramayız.Rasülallah Efendimiz’e (sav) ilim ve irfân yoluyla bağlı olan, ahlâkıyla sünnete ittibâ etmiş âlimlerin yazdıkları tefsirleri okumak gerekir. “Ben üniversite okudum, aklım var, zaten Allah ‘akletmeyi’ bize emretmiyor mu?” diyerek Kelâmullah’ı kendi kafasına göre yorumlamaya kalkanlar, onu herhangi bir “metin” gibi görenler o Kitâb’dan nasib alamazlar. Kur’ân bir mihenktir, yani Hak ehli ile bâtıl ehlini birbirinden ayırır. Müminler okudukça inşirah bulur, ferahlar, haşyete kavuşur, Allah’a olan muhabbet ve bağlılıkları artar. Fakat kâfirler ve münâfıklar ise aynı âyetleri okudukça daha çok saparlar.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68633957">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bir Ramazan’da bir yerel televizyona misafîrdim. Sunucu bir ara mushafı eline aldı. Mushafın aralarına renkli ayraçlar yerleştirmişti. Bana dönerek sordu: “Yıldız âyetiniz nedir?” diye&#8230; Şaşırdım&#8230; “O ne demek?” diye sordum. Bana “Sizi en çok etkileyen âyet, her konuğumuza soruyoruz” diye cevap verdi. O zaman anladım ki İngilizce “meşhur, muteber, rağbet gören” anlamındaki “star” kelimesinin tercümesi olarak “yıldız” kelimesini kullanıyor. Ben ise “Allahu Teâlâ’nın her kelâmı bizim için güneştir” deyip konuyu kapattım. Bu gibi hürmetsizlikler maalesef yaygınlaşıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68633276">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğitimin sağlıktan, ulaşımdan, iktisattan çok önemli bir farkı var. Sağlık, ulaşım vb. gibi alanlar insanı inşâ etmez, onun hayatını kolaylaştırır. Eğitim ise insanı inşâ eder. Yani toplumu istenen düzeye, vasfa, seviyeye ulaştırmak için eğitime ağırlık vermek gerekir. Bina inşâsına verdiğimiz değerin onlarca katını insan inşâsına vermedikçe bu şikâyetlerimiz bitmez. O hâlde hedeflediğimiz medeniyet ihyâsının yolu insan inşâsından geçer. Onun için önce bilmenin, bilincin ve bilgeliğin değerli olduğunu anlamak ve yaşatmak gerekir.</p>
<p>Öyle anlatırlar&#8230; Bir gün Fâtih Sultan Mehmed, vezirleriyle devlet bütçesini görüşüyormuş. Bir ara maliyeye bakan vezirine “Medreselere ne kadar para ayırdınız?” diye sormuş. 0 da bir rakam söylemiş. Fâtih, “Olmaz, 0 bütçeyi en az iki katına çıkarın” demiş. Bunun üzerine veziri: “Ama efendim, bır medresede kırk talebe varsa onlardan belki on tanesi başarılı olur. Bu kadar düşük bir başarı oranı için bu kadar para ayırmak israf olmaz mı?” diye itiraz etmiş. Fâtih ona şu ibretli cevâbı vermiş: “Sen kırk kişiden on kişi yetişir diyorsun. Oysa ben sana iki katına çıkar derken kırkta bir kişi hesabına göre soylemiştim.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68632461">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Artık Batı’nın başarısından, ilerlemesinden, kalkınmasından, biliminden, felsefesinden, tankından, uçağından övgüyle bahsederken şu temel soruları sormaya alışalım: Bir, bu başarı hangi niyet ve hedefe göre, hangi yöntem ile elde edilmiştir? Iki, bu başarı Allah katında makbul müdür? İki soruya da Batı sözkonusu olunca hak üzere bir cevap bulmak mümkün değil. Faydalı gördüklerinizin arkasında bile mutlaka bir insanları soyma tezgâhı vardır. Spordan felsefeye, bilimden teknolojiye kadar bu böyle&#8230; Elbette Hakk’ı hakkıyla tanımayanın işi hak olmaz. 0 hâlde bunlar başarılıdır, ama asla Rabbimizin “muvaffakiyete ulaşanlar” diye vasfettikleri değildir. Çünkü ne niyetinde, ne gayretinde, ne yönteminde, ne de hedefinde hak yoktur.</p>
<p>Biz yıllardır bu gerçeği anlatmaya çalışıyoruz. Batı olsun, Doğu olsun küfrün siyasetteki, ticaretteki, teknolojideki bâtıl başarısına öykünenleri uyandıramadık Hatta bu konuda kendini dindar sayanlar, birçok bakımdan Batıcıları bile geçtiler. O kadar kendilerinden, Rablerinden kopmuş, ümidi kesmiş, şaşkın vaziyetteler.</p>
<p>Bu gibiler acaba eski devirlerde yaşasaydılar firavunları, Nemrudları, Neronları, Ebu Cehilleri mi; yoksa çilekeş İbrâhimleri, mütevâzı Mûsaları, fakir İsâları, yetim Ahmedleri mi “başarılı” görürlerdi? Kendilerine hangilerini “rol model” olarak alırlardı? Bu soruyu sormak ne kadar dehşetli ise, verilecek cevabı tahmin etmek daha da dehşetli maalesef&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68631614">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İki asırdır Müslümanlar olarak Batılıların “başarıları”nın dedikodusunu yapıyoruz. Onları “başarılı” buluyoruz ve taklit etmeye çalışıyoruz. Ama neye göre? Görünüşte güçlü olmak, bir şeyleri icat etmek, dünyada söz sahibi olmak kendiliğinden haklı, iyi ve doğru olmak demek değildir. İyi, doğru ve haklı olabilmek için bağlanılan ilkelerin de iyilik, doğruluk ve hak olması gerekir. Yoksa insanlık tarihinde ürettikleri düşünce, sistem, devlet, ordu, bilim ile insanlığı yozlaştıran, yok eden, aşağılayan pek çok medeniyet geldi geçti. Piramitler az buz bir başarı değil. Ama onları kendilerine mezar olarak yaptıranlar kendilerini ilah ilan etmiş sapık firavunlardı. Demek ki başarıdır, beceridir ama tevfik değildir. Roma da büyük bir medeniyetti ama insanları aslanlara parçalatıp bunu eğlence olarak on binlerce kişiye seyrettirmeyi spor addetmişti.</p>
<p>Hak ehli olanın ortaya konan “başarılar”a olan bakışı da hak üzre olur. Yani Allah’ın ve O’nun Rasül’ünün (sav) ölçüsü üzerine&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68631002">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bugün “başarı” dediğimiz aslında “tevfik” kavramıdır. “Vefk” kökünden gelir ki “bir nesnenin başka bir nesneye uygun gelmesi” demektir. Muvafakat, muvaffak, tevâfuk, ittifâk vb. hep aynı köktendir. Tevfik de “bir kişinin işinin râst gitmesi” anlamına gelir. Bu anlamlara bakınca hep kişinin niyeti, dileği ve işinin belirlenmiş bir çizgiye, bir yola, bir ölçüye uyması anlamı öne çıkıyor. Denk gelmek, denk düşmek, isteğine kavuşmak hep bu anlamın çağrışımları. O hâlde âyette geçen “tevfik,” kişinin niyeti ve gayretinin Hakk’in takdirine uygun düşmesi, uygun olması demektir. Yani birileri için değil, birilerine göre değil, modanın gerektirdiği gibi değil. Bu herhangi bir kelime değil. Her tevhid kavramı gibi teviîk kavramı da bizi Hakk’a ulaştırıyor.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68630281">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bazı Amerikalı markaların reklâmlarında şöyle sloganlar var. &#8220;You can do it,&#8221; “lust do it.” “Yapabilirsin, hadi!” ve “Hadi yapsana!” gibi güya teşvik edici sözler bunlar&#8230; Güya 0 spor ayakkabısını giyen zıplayacak hoplayacak, elli kilometre koşacak, ipince, dalyan gibi hanımlar ve beyler olacak. Aslında şu saydığım şeylerin hiçbirini demeden bunları ve daha başka pek çok şeyi demiş oluyor bu sloganlar&#8230;</p>
<p>Batı’nın bu “başarı” sözleri, bugün bir etik, hatta neredeyse bır din hâline geldi. Din nâmına bir şey kalmayınca yerini boyle zırvalarla dolduruyorlar. “Başarılı insan” denince akla meselâ iyi insanlar, bağış yapan, fakirler için çalışanlar gelmiyor. Kariyerinin zirvesine ulaşan, çok para kazanan, iyi kötü meşhurlar anlaşılıyor. Yani şöhretin iyisi kötüsü yok. Oysa İngilizcede iyi şöhretliler için “famous”, kötü şöhretliler içinse “infamous” derler. Fransızcada da aynı fark var. Dilimizde maalesef bu farkı tek kelimeyle ifade edemiyoruz. Ama biz de “şohret” dediğimizde daha çok kötü şöhretliler önde.</p>
<p>Oysa başarmak, Allah’ın izniyle, takdiriyle, lütfuyla olur. Hüd Suresi’nde Hazreti Şuayb’in (as) dilinden olan o duayı öğrenelim ve sık sık söyleyelim: “Ve mâ tevfiki illâ billâh. Aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68629778">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kişi kadrini bildiğine hürmet eder. Biz Allah’ın, imanın, dinin kadrini unuttuğumuz için Rabbimize ve O’nun elçisine hürmetimiz de çok eksik. Çoğu okumuş yazmış gencimiz küfür içinde debelenip gitmiş Batılı filozoflara gösterdiği saygıyı Rabbânî âlimlere ve âriflere göstermiyor, âyetten veya hadisten “malzeme” diye bahseden ilâhiyatçılar var. İngiliıce iki kelime öğrenip okuduğu kitaplardaki bâtıl modelleri alıp Kur’ân’a ve itikâdımıza yamamaya çalışanlar var. Aristo ve Eflâtun bir şeyler mi söylüyor? Bizimkiler hemen “İşte hikmet söylüyorlar” deyip, iman ölçüsünü terk edip onlara tilmiz oluverirler.</p>
<p>Batılılar rasyonalizmi mi övüyorlar? Hemen bizde “Dinimiz akıl dinidir” diyenler türer. Daha “akıl” ve “rasyonalite” kavramlarının farkını bile bilmeden&#8230; Batılı fîlozoflar tarihselcilikten mi bahsediyorlar? Hemen bizde birileri Kur’ân’ın tarihsel bir metin olduğunu -hâşâ-iddia etmeye başlar. Onlar yorumsamacı felsefeyi mi icâd ettiler, bizdekiler de hemen aynı yöne dönüverirler. Bu şekilde bir asırdır sünnete yapılan saldırınin hiç utanmadan-sıkılmadan Kur an a da yapılmaya başlandığına şâhit oluyoruz. Ne acı!</p>
<p>Evet, hikmet her şeydedir, herkestedir, her yerdedir. Ama bu hikmete sahip olanlar içindir. Yani iman nüru ile her şeyin ve oluşun özünü görebilenler için&#8230; O öz, o asıl da sadece Rabbimizdir. Müslüman her güzele ve doğruya açıktır. Fakat Müslüman olmayanlardan örnek almaz, ibret alır. Hikmet de kadir-kıymet ölçüsü içinde elde edilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68629033">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah’ın kadrini unuttuğumuz, yani ona yakîn olamadığımız için en önemli konuları ayrıntı, en basit konuları ise çok büyük işler gibi görüyoruz. Zaten kişinin kalbinin ahvâli hemen neye, ne kadar kıymet verdiğiyle anlaşılır. Kişi kime kıymet veriyorsa onun dostudur. Kimin kadrini biliyorsa onun ehlindendir. “Kadir” kelimesi ile “takdir,” “kader” ve “mikdar” kelimeleri aynı kökten gelir. Demek ki kişi Rabbi’nin ona takdir ettiği kader içinde, neye ne ölçüde muhabbet, değer, üstünlük verdiğine göre kadir sahibi olur.</p>
<p>Bir kişinin kadrini bilmek aynı zamanda o kişinin ölçülerine uymak demektir. Biz ise Mevlâmızın ve Rasülullah Efendimizin (sav) ölçüsü elimizde olmadığı için karşılaştığımız olaylarda, bilgilerde, düşüncelerde kafamıza göre karar veriyoruz.Okuduğumuz okulların, mesleklerin, mensup olduğumuz grupların esiri oluyoruz. Şu kusurlu eğitimden aldığımız eksik bilgileri, kuru bir diplomayı başka her ölçüden üstün tutıyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68628512">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz tevhidin diline karşı da özensiz, dikkatsiz ve meraksızız. Yabancı kökenli ve yaban köklü “empati” demeyi hemen öğrenip, “takvâ” demeyi unutuyoruz. “Etik” dediğimiz şeyin “ahlâk”tan apayrı olduğu da bizi pek ilgilendirmiyor. Çünkü birisi Batılı bir kelime, o daha moda ve şık duruyor. Oysa Hazreti Mevlânâ (ks) buyurur: “Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur.” Dile giren dile de girer. Yani kişinin dili neye alışırsa, kalbi de ona alışır. Tevhid kalptedir. O hâlde o ummânın kıyısı olan lisâna da tevhid dalgaları vurmalıdır. Yani tevhidin de bir dili vardır. “Tevhid” kavramının kendisi bile öyledir. Cami mimarisinden hat sanatina, müzikten zikir halkasına, şiirden halı dokumaya kadar tevhid her şeyimizi belirler.</p>
<p>Allah’a ve dinine, imana kıymet vermemek demek, onu önem sırasında başka şeylerin arkasına almak demektir. Cep telefonunun ıcığını cıcığını bilenler, bir pop yıldızının her gününü takip edenler, bir futbol kulübünün bütün kadrosunu ezbere bilenler bir akâid kitabını eline alıp, “Biz neye inanıyoruz? Allah kimdir, Rasülullah kimdir, Kur’ân nedir, melekler nedir, kazâ ve kader ne demektir, âhiret nedir?” sorularının cevaplarını doğruca öğrenmiyor. Akşama kadar siyaset, spor, para dedikodusu yapanlar Mevlâmızın ve Nebî-i Zîşân Efendimizin sohbetini yapmıyor. Sosyal medya saçmalıklarıyla saatlerini geçirenler günde bir âyet, bir hadîs, bir kelâm-ı kibâr öğrenmiyor. İlmihâlde bilmediklerini merak edip sormuyor, okumuyor.</p>
<p>Ağzımızdan Allah kelimesi, âyetler, hadisler çıkıyor ama bereketi olmuyor. Çünkü o güzel ismi ve yüce fermânları kalpten kastetmiyoruz. Bildiğimizi yapmıyoruz. Samimiyetimiz yok.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68627937">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet&#8230; Müslümanlar, son bir asırdır Müslümanlıktan çok bahsediyorlar ama günbegün ondan uzaklaşıyorlar. Bunu William Chittick adlndaki bir Amerikalı Müslüman akademisyen şöyle özetlemiş: “Bir asır evvel Müslümanlar ‘Allah’ diyorlardı. Bugün ise &#8216;İslâm’ diyorlar.” Bu söz üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Kastettiği şu: Müslümanlar Allah’ın kulu oldukları bilincini kaybettiler. Allah ile, Yaradan ile bir kul olarak bağ kurmak yerine, sanki bir “konu” imiş gibi ilgileniyorlar. Dini bir kelimeye, bir kavrama, bir slogana indirgiyorlar. Yani “Allah” diyorlar ama aslında Allah’ı kastetmiyorlar. Amellerinde, hayatlarmda, yazılarında O’ndan eser yok.</p>
<p>Amel dedik&#8230; Kulun ameli sadece namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi ibâdetler değildir. Dinden, mühendislikten, sanattan, siyasetten, ticaretten, kısacası neden bahsedersek edelim söylediğimiz, yazdığımız, tartıştığımız, yaptığımız her şey de bir ameldir. Müminin yaptığı her şey gibi yazdığı yazı da bir ameldir. Yaratmak fiili üzerine fetva veren yazar arkadaş bu bilinçle yazsaydı böyle densizlik edemezdi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68627237">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Üniversiye diploması alan başımıza allame kesiliyor. “Ben koskoca üniversite bitirdim, demek ki akıllıyım. O zaman her konuda hüküm verebilirim” mantığıyla saçmalamaya başlıyor. Meselâ bir hadîs-i şerîfte kafasına yatmayan bir şeye rastlarsa ona hemen “mevzü,” yani “uydurma” diyor. “Zayıf” hadîsin bile ne olduğunu bilmiyor, “mevzü” sanıyor. Kafasına göre hüküm vermenin ne dehşetli bir şey olduğundan habersiz. En temel inanç ilkelerini bile bilmiyor, bilse de umursamıyor. Dine kafasına göre bakıyor. O zaman onun dini İslâm olmuyor, “kafa dini” oluyor. Oysa bu gibileri Rasülullah Efendimiz (sav) uyarıyor: “Kim bilgisi olmadığı hâlde Kur’ân ile ilgili söz söylerse, ateşteki yerine hazırlansın.” (Tirmizî)</p>
<p>Aslında hiç kimse bırakın dinî ilimleri, başka bilimlerde bile üniversite diplomam var diye söz söyleme yetkisine sahip olmaz. Hangi mühendis dört yılda okuduklarıyla mühendislikte büyük sözler söylemeye kalkışabilir? Hangi hukukçu diplomam var diye hukuk allâmesi kesilebilir? Müsaade ederler mi? Ama mevzu din olunca müsaade sonsuz.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68626679">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde bir köşe yazısı okudum. Yazarı dindar bir edebiyatçı&#8230; “Yaratmak” fiili insanın yaptıkları için kullanılabilir mi, onu tartışıyor. Yazıyı okurken bu konudaki dinî hükmü ne zaman nakledecek, onu bekledim. Maalesef yazar, bir akaid meselesi olan bu konuda hiçbir dinî hükmü zikretmeden yazıyı bitiriyor. Bunun yerine “yaratmak” fiilinin Türkçe sözlüklerdeki anlamlarına bakarak fetvâ vermeye çalışıyor. Hatta “halk, hilkat, Hâlık” gibi kelimelerin bile anlamlarına bakma zahmetine girmiyor. Yazısının sonunda da fetvâyı veriyor: “Yaratmak” Bili insanlar için de kullanılabilirmiş.</p>
<p>Peki, dindar bir yazarın dinî bir meseleyi ele alan bu yazısinda din nerede? Yok. Allah, Rasül, ashâb, ulemâ, urefâ nerede? Yok. Ayet, hadîs, icmâ, kıyas nerede? 0 da yok. Tefsir, hadis, siret, akaid, fıkıh, irfân nerede? Hiç yok Yani yazar dinî hiçbir atıfta bulunmadan dinî bir meseleyi çözmeye cüret ediyor. Dinî bir hükmü iki üç sözlüğe bakarak kafasına göre vermeye çalışıyor.</p>
<p>Bu aymazlığın benzerlerini çevremizde gittikçe daha çok görüyoruz. “Dindarlık” siyasete ve çeşitli komplekslere kurban edilince böyle oluyor. Bu aymazlık bir değil, birden fazla yanlışa dayanıyor. Birincisi, haddimizi bilmiyoruz. Oysa ilmin esası edebdir. Yani haddini bilmektir. Kişi haddini bilen degılse bile öğrenen olmalıdır. Bilmediği konularda hukum vermemelidir. Hele dini konularda asla&#8230; Azıcık bilmek bilmek değildir. Hele usülüyle ilim tahsîl etmeyenler, yani klasik ilim geleneğine bağlanmayanlar, rüzgârda uçuşan yapraklar gibidir. Bizim gibi okumuş ama dinî ilimleri usülüyie tahsîl etmemiş kimselerin en az sokaktaki insanlar kadar bu konuda çenemizi, kalemimizi, nefsimizi tutmamız gerekir. Bu Rabbimizin emridir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?&#8217;</p>
<p>İkincisi, bilmediği hususları gerçek bilenlere sormalıdır. Mümkünse yaşayan bir âlime sormak en güzelidir. Çünkü konuyu birebir açımlamak, sorulara cevap vermek, etkileşmek mümkün olur. Fetvâ zaten esasen kişisel olarak sorulan bir soruya bilen, yani âlim tarafından verilen cevaba denir. Eğer gerçek bir âlim, yani bilen, bildiğiyle amel eden, ahlâkı yerinde bir kişi tanımıyorsak o zaman bu tür gerçek âlimlerin yazdığı muteber kitaplara bakılır. Ama onları da kavramak için belirli bir ilim gerekir.</p>
<p>Üçüncüsü, asla sözlüğe bakılarak dinî hüküm verilmez. Bu sözlükçülük de yeni âdet&#8230; Nasıl olsa artık internette diller üzerine pek çok kaynak var. O zaman âyette geçen kelimeye sözlükten bakıp hemen hükmü veriyorlar. Oysa meselâ Elmalılı gibi muteber bir tefsire baksalar, orada âlimlerin lugat mânâsını zikrettikten hemen sonra o âyetin nüzül sebebi, başka âyetlerle olan ilişkisi, muhtevâsı vb. gibi gerçek anlamı ortaya koyan bilgilerle netleştirdiklerini görecekler. Hayatımda çok değişik insanlar tanıdım. Arapça ana lisanı olduğu için, Arapçayı kursta öğrendiği için, hatta hiç Arapça bilmeden mealden bakıp âyetleri yorumlamaya cüret eden gâfîller gördüm. Böyle câhillerden meal yazanları bile oldu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68625889">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Her yolun eşkıyası vardır, bu yolun da eşkıyaları vardır. Ama eşkıyayı evliyâdan ayırt etmek kolaydır. Kişilerin sözüne, görüntüsüne, ağlamasına, gülmesine değil, ahlâkına bakan hemen farkı görür. Sünneti ölçü yapan evliyâyı eşkıyadan ayırır. Günlük hayatta hesaplarımızda pek uyanığız. Keşke dinde de o kadarcık uyanık olsak. Ama bu zordur çünkü Şeriat’i bilmek ve yapmak gerekir.</p>
<p>Sürekli kendime ve gençlere hatırlatıyorum: “Allah’ın ve imanın kıymetini bilelim.” Bunu özellilde “dindar” görünümlülere, dini bir gösteriş ve güç aracı, bir moda gibi görenlere anlatmak çok zor.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68625417">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Birisi geçenlerde “Gençlerde dindarlık azalıyor diyorlar, ne dersin?” diye sordu. Ben de “Büyüklerde dindarlık çoğalıyor mu ki?” diye cevap verdim.</p>
<p>“Dindar” görünümlü doktor, modern laik tıbbın en büyük savunucusu ve geleneksel tıbbın en büyük düşmanı olabiliyor. “Dindar” görünümlü öğretmen hiç düşünmeden “kişisel gelişim” veya “değerler eğitimi” gibi tercüme ve içinde tevhid değil, ikiyüzlülük olan kavramları çocuklarımıza aktarabiliyor. “Dindar” görünümlü bürokrat, Amerikan ve Avrupalı uygulamaları hiç sorgulamadan kopyalayarak toplumumuzu tahrip edecek işlere imza atabiliyor. “Dindar” görünümlü genç feminist olmaktan, birey olmaktan, laiklikten hoş şeylermiş gibi bahsedebiliyor.</p>
<p>Gençliğimden beri haykırıp duruyorum: “Gerçek güç, insan olmak ve insan yetiştirmektir” diye&#8230; Yetişmek ve yetiştirmek.. Bu bizim İslâm, imân, ihsân vazifemizdir. İnsan olmak, adam olmak ve yetiştirmek şunun bunun için değil, Hak içindir. Medeniyet, siyaset, felsefe, hemşehrilerimiz için değil, ecdadımıza lâyık olmak için değil; Allah için, Allah’a yaraşır kul olmak ve böyle kulların yetişmesinde çile çekmek içindir. Bu adamlık okulda okutulmaz, kullanım kılavuzu, bitirme sertiükası yoktur, bir hobi değildir. Adamlık, adam olanlardan öğrenilir. Uzun uzun konuşarak değil, hâlleşilerek öğrenilir. İnsanlara bağıra bağıra “siz şöyle şöyle kötüsünüz” diye parmak sallayanlardan değil, adamlığı kalbine nakşedenlerin süküt sohbetlerinden öğrenilir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68624972">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Geçenlerde meşhur radikal İslâmcı bir yazarın internet sitesinde yayımladığı okuma listesine baktım. Gençlerin okumasını istediği yüz kitap arasında neredeyse Müslüman bir yazar ismine rastlayamadım. Zaten “dindar” görünümlü entellerden bugüne dek gençlere önce İslâm akidesini, ilmihâli, sîreti, sünneti, irfânı okumayı tavsiye edene hiç rastlamadım.</p>
<p>Öyle bir devre geldik, hem de o kadar hızla geldik ki gerçek dindarları en çok “dindar” görünümlüler kınıyor, zemmediyor, aşağılıyor. Bugün kadın-erkek mahremiyetine dikkat edenleri en çok kınayanlar bunlar&#8230; Türlü saçmalık ve hezeyanları kutsamakla gün geçiriyorlar. Dinin gücüne değil, gücün dinine tâlipler.</p>
<p>Şimdiki moda da bu&#8230; Eskiden Batıcılara yamananlarin yerini bu gibi şaşkınlar aldı. Bunlar sabahtan akşama kâdar Batılı yazarlardan, teorilerden, filozoflardan bahsederler ama bir kerre Rasülullah’tan, ashâbdan, imâmlardan, ehl-i beytten, âlimler<br />
den ve âriflerden bahsetmezler. Zikirleri Heidegger, Kant, Bukowski. Yani kendi düşünceleri, buluşları, hayallerini bile küfürden kurtaramamış bahtsızlar&#8230; Hattâ bu “dindar” görünümlüler bir âyet veya hadîs, büyüklerin sözünü duydukları zaman utanmadan “ha, evet aynen falanca Batılı filozofun söylediği gibi” diyorlar. Referans yine Batı&#8230; Bunlara İmâm Gazzâlî, İbn Haldün, hattâ Yunus’u bile sormayın, çok alınıyorlar. “Onlarla ne işim olabilir ki” gibilerinden dudak büküp kaş çatıyorlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68624466">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Maalesef ahlâksızlîk, kişiliksizlik, zulüm ve fitne mübah görülüyor. Haramı helâl, helâli haram sayan da epey var. Dini bile kâfirlerden öğrenmeye kalkışıyorlar. Örnek vereyim. Bir ilâhiyat fakültesi dergisinde yayınlanan bir makale gördüm. Bir akademisyen, Hacc Süresi’nin Mekke’de mi, Medine’de mi nâzil olduğuna dair makale yazmış. “İlmî” değil ama “bilimsel” makale olduğu için elbette üslübu Batılı&#8230; Yazma tarzı, yazının yapısı, kullanılan argümanlar hep öyle&#8230; Hemen dipnotlarına bakıyoruz. Yazar Kur’ân’ın tefsiri hususunda danışılması gereken yaklaşık yetmiş kaynak zikretmiş. İnanmayacaksınız ama bunların içinde bir tane bile Müslüman âlime ait eser yok Hepsi gayrimüslim isimler&#8230; Yani, bu kişi bize şunu demek istiyor: “Kur’ân’ı, Rabbimizin kastinı bile Batılı kâfirlerden öğrenmeliyiz.”</p>
<p>İkinci örnek bir ilâhiyat fakültesinde tefsir bölümü başkanlığı yapmış bir akademisyenin yazdığı makale&#8230; Konusu hâşâ “Kur’ân’ı efsânelerden arındırmak” Bu adam da kalkmış, Alman bir Hıristiyan teologun İncil’deki kıssaların gerçekliğini eleştirmesini örnek almış. Bunu Kur’ân’a uygulamaktan bahsediyor. Rabbimizin Kur’ân’da zikrettiği Hazreti Adem’den tutun Hazreti Ibrâhim’e, Hazreti Yüsuf, Hazreti Nüh, Hazreti İsâ ve Hazreti Meryem (as) gibi pek çok kıssaların “tarihsel gerçekliği olmak zorunda olmadığını” söylüyor. Yani kısacası hâşâ “Allah uydurur” diyor. Bu adam yıllarca bir televizyon kanalında güya tefsir dersleri yaptı. Kendisine bu imkân, “dindar” görünümlülerce verildi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68623596">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bağ sadece zaptetmek için değil, mensubiyet için de geçerlidir. “Mensubiyet” kelimesi “bağ” anlamı taşıyan başka bir kelime olan “nisbet” ile aynı kökten gelir. Nisbet, neseb, intisab ve münâsebet hep aynı kökten türemiştir. Allah’a bağlanmak asıl nisbettir. O yüzden her şeyimizi o nisbete göre yaparız. Nisbet, münâsebet oluşturur. Yani bağ aynı zamanda ilişki demektir. Kulun Allah ile olan bağı onun diğer bütün varlıklar ve insanlar ile olan bağlarını da belirler. Kul, Allah’in bildirdiği, sevdiği, emrettiği şekilde bağ kurar. O hâlde bizim müminler, kâârler, okuduğumuz kitap, gittiğimiz okul, ilgilendiğimiz soyut konular, yaptığımız ticaret, çiçek, ağaç, masa ve sandalye ile olan ilişkimiz de Allah ile olan bağımıza göre şekillenir. Bu bağ hürmet, ikram, hukuk, sorumluluk getirir. Kısacası, kul Allah’a bağlanan her şeye, her şeyin hakikatine bağlanır. Zira Tek Gerçek olan Mevlâmızdır.</p>
<p>Bu bağın farkına varan anlar ki her şeyin her şey ile bir bağı vardır. Çünkü her şeyin her şeyi yaratan Allah ile bağı vardır. Buna “tevhid” denir. Evet, tevhid Hakk’a bağlanmak ve her şeyi Hakk’a bağlamak demektir.</p>
<p>Rabbimiz bizi O’na hakkıyla bağlanan ve bu bağın üzerine titreyenlerden eylesin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68623050">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz Rabbimize yaradılış bağıyla bağlıyız. Bu, bağı gören için olsun, görmeyen için olsun böyledir. Rabbimizle ahdimizi kalû belâda yaptık O ahde vefâ gösteren mümin olur. Söz, ahid, akid, vefâ bunlar da hep bağ bildiren kelimelerdir. Yaradan’ın Rasül’üne de bağlıyız. O Rasül’ün “vârisim” dediği Rabbânî âlimlere de bağlıyız. Ilim vârislerine olduğu kadar, irfân vârislerine de&#8230; Çünkü bilenler asla bilmeyenler ile bir tutulamaz. Ancak gerçek bilenlere bağlanarak gerçek bilmek, yani irfân yolunda adım atabiliriz. Onlara bağlanmak demek, onlarla nisbet kurmak anlamında “intisab” demektir.</p>
<p>Kişi, neyi sevip ittibâ ederse ona bağlanır. Demek ki muhabbet ve aşktan daha kuvvetli bir bağ yoktur. Allah ile olan bağımız sadece mecburiyet bağı değildir, muhabbet bağıdır. Kendini Yaradan’a, O’nun sevgilisi Rasül’üne ve O Rasül’e bağlanmış olanlara muhabbetle bağlayanlarin mensubiyeti tam olur. Bu Hak zincirine bağlanınca mümin kendini zamanın, nefsin, şerli insanların, şeytanın iğvasına kapılıp yokluğa savrulup uçup gitmekten kurtarır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68622674">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Aklın işi şeyler, olaylar ve olgular arasında ilişki kurmaktır. Bunun için sebep ve sonuçlara bakar. Her yeni gördüğünü, bildiğini, yaşadığını kendindeki bilgi ile bağdaştırmak ister. Yani “bağdaştırmak” da “bağ”ı gerektirir. Zaten “sebep” kelimesinin bir kök anlamı da “ip”tir. Demek ki sebepler de birer bağdır. Onlar ise şeyler, olayları ve olguları bir zincir gibi dizer. Sebepler neticelere bağlanır. “Netîce” kelimesi ise kök anlamında “döl, hayvanın yavru doğurması” demektir. Bu kavram da bir bağ, dolayısıyla bağlayan, bağlanan ve bağ ilişkisi içerir. Veya sebep, sonuç ve araç ilişkisi&#8230;</p>
<p>Kişi aklıyla bağlayarak ve bağlanarak yaşar. Bildiği ve bilmediğini bağdaştırarak anlamlar kurar. Bu bağlama ve bağlanma Hak için ve O’nun emrettiği biçimde olduğunda elde edilen bilgi “hikmet”tir. “Hikmet” kelimesinin kök anlamlarından birisi “ata vurulan gem”dir. Bu da bir bağı ifade eder. İnsanın düşünce, irade ve kuvvetini bir ata benzetebiliriz. Bu üç nimet bir binittir, araçtır, imkândır. Hikmet bu üç gücü Hak yolunda dosdoğru götürmek, ata da zarar vermeden, onu emanet gibi görerek hakkını gözeterek onu kullanmak, ondan istifade etmek, onu kontrol etmek demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68622336">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah’ı inkâr edenlerde de akıl vardır ama o akıl bir tür akıldır. Ona “hesapçı akıl” denir. Hesapçı akıl Hakk’ı tasdike değil, nefsi tasdike çalışır. Zaten Kur’ân’da pek çok yerde geçen “Akletmez misiniz?” türünden uyarılara maruz kalanlar genellikle kâfirlerdir. Çünkü onların aklı hidâyete ermediği için, yani kendini Yaradan’ı tasdik etmediği için “kalbin aklı” olamaz. Meselâ Ebu Cehil’in işini görecek, okuma yazma öğrenip kitaplar okuyacak, diller öğrenecek, edebiyat ve tarih konusunda bilgi biriktirecek kadar aklı vardı. Ama ona hidâyet lutfedilmediği için fıtrî aklı, yani kalbin aklı açılmadı. Nefsânî akılda kaldı. Nüranî akla, yani iman eden herkeste ânında bir gonca gibi açılan, insanı insan yapan kalbin aklına erişemedi. 0 kuru aklı benliğinin, bencilliğinin, giderek “ben”e tapmasının aracı hâline geldi. Hâlık’a, hulka, hilkate ve dolayısıyla ahlâka ihanet etti. Yani Yaradan’a, yaradılışa, kendine&#8230; Bu her kâfir için böyledir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68586311">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kulluk bir ayrıntı, aksesuar veya hobi değildir. Her sıfat, meslek, iş, yol kulluğa tâbidir. Artık kendimize gelelim. “Kendimiz” dediğimiz “Allah’ın kulu”dur. Bizim unvânımız da, şânımız da, farkımız da budur.</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Yön ve Yol Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-yon-ve-yol-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Lügatçesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihat]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İntibah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstiaze]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahde Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Lügatçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[bükâ]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Said Harraz]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[feraset]]></category>
		<category><![CDATA[fikret]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz-ı hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü zan]]></category>
		<category><![CDATA[haşyet]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[huşu]]></category>
		<category><![CDATA[iş­tiyak]]></category>
		<category><![CDATA[iftikar]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimal]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimam]]></category>
		<category><![CDATA[inâbe]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[istidâd]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[kasr-ı emel]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[muhâsebe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[riayet]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rah- bet]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[sa­dır genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[salâbet]]></category>
		<category><![CDATA[sehâ]]></category>
		<category><![CDATA[sekînet]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[tazim]]></category>
		<category><![CDATA[teslim]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[vecel]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti’l-minnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[zehâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Said Harraz(ö.899) (Kitâbü ’l-hakâik)  Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları (evliya), nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları (asfiya) cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri (ehibbâ) ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23849 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir-1.jpg" alt="" width="387" height="217" /></p>
<p><em>Ebu Said Harraz(ö.899)</em></p>
<p><em>(Kitâbü ’l-hakâik) </em></p>
<p>Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları <em>(evliya),</em> nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları <em>(asfiya)</em> cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri <em>(ehibbâ)</em> ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler O’nun nimetine kulluk eder, se­venler O’nun keremini severler, arifler ise güç ve kudretini kavrayarak O’nu bilirler. Peygamberi Muhammed’e, onun aile ve seçkin dostları üze­rine sayısız salât ve selâm olsun.</p>
<p>Bu kitabımda şeriatta beyan edilen hususların hikmet yöntemiyle marifet ehli tarafından nasıl ifade edildiğini uzatma ve çoğaltmadan kaçına­rak kısa ve öz bir şekilde derledim ve akıl konu­suyla kitaba başladım.</p>
<p><strong>Akıl:</strong> Akıl, kişiyi amelin dayanaklarına ulaştıran kalpteki bir nurdur. Buna göre Allah’ı tanıma­nın nuru vasıtasıyla O’ndan başka hiçbir şeye yönelmeksizin davranış sergileyen kişi akıllıdır.</p>
<p><strong>İman: </strong>Cennet mükâfatı ve cehennem azabı tü­ründen gaybî neticelerin kişiye ayan olmasıdır. Başka bir deyişle cennet ve cehennemde [şu an için] bilinmeyen karşılıkların varlığına kesin bir şekilde inanıp cennete girme düşüncesi kalbini tatmin eden kişi mümindir.</p>
<p><strong>Marifet: </strong>Güç, kuvvet ve kudreti bulunmayan her şeyi yok saymaktır. Yani Allah’ı, gücünün yetkinliğiyle tanıyıp hiçbir güce sahip olmayan varlıklara artık değer vermeyen kişi âriftir.</p>
<p><strong>İlim: </strong><em>Hain bakışları bilen</em> [Allah’tan] korkmak­tır. Bu nedenle günah ve kötülük yapmaya takat bırakmayan bir korkuyla her zaman ve her yer­de Allâm’dan korkan kişi âlimdir. &#8211;</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sözün doğru olması, mekânın ve za­manın gözetilerek kulluk gereklerinin yerine getirilmesidir. O hâlde doğruyu söyleyen ve Allâm [olan Allah] ’a kulluğu yerli yerince ve gü­zelce gerçekleştiren kişi hikmet sahibi demektir.</p>
<p><strong>Fitnat: </strong>Kavuşma ve şükran nurlarıyla görülen bir nurdur. Bu durumda kıyamet günü Allah’ın ken­disi için belirlediği ölçüdeki zekâ nuruyla O’nun (cc) nimetlerinin nurlarını gören kişi zekidir.</p>
<p><strong>Yakin: </strong>Dinde istikâmet üzere olup apaçık ger­çekle mutmain olmaktır. Yani kim Rabbin (cc) rablığının güzelliği ile kalbini yatıştırır; bedeni ve ruhuyla kulluğun gereklerini sabırla yerine getirirse o yakîn sahibidir.</p>
<p><strong>Tevfik:</strong> Hükümran sahibi ve Müşfik olan Refik’in, kurtuluş yolculuğunda kula refakat et­mesidir. Bu durumda Rahmanın nimet ve üs­tünlük vermek suretiyle itaat ve ihsan yoluna ulaştırdığı kişi muvaffaktır.</p>
<p><strong>İsmet:</strong> Kulun günahla kendisi arasına Allah’ı koymasıdır. Buna göre masum [korunmuş], haksızlık, bozuluş ve eziyet yollarıyla arasına Hükümran sahibi ve Cömert olan Allah’ı koya­rak [günahtan] korunan kişidir.</p>
<p><strong>Havf: </strong>Korkunun yerini tayin eden [Allah’tan] emin olmaktır, öyleyse kendisini pişmanlık ve itirafa yöneltmeyen bir korkuya sahip olan kişi hâiftir.</p>
<p><strong>Recâ: </strong>Allah’ın dışında zenginlik kaynağı olan şeylerden ümidi kesmektir. Yani kendisini ‘dün­yanın çocukları’ ile meşgul olmaktan alıkoyabi­lecek bir ümitle Allah’a ümit besleyen kişi reca sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rağbet: </strong>Kendisinde [dünyaya yönelik] <u>hır</u>s ve istek olanlardan uzaklaşmaktır. Başka bir ifadeyle Allah dışındakilerden müstağni kalarak sadece O’nun katında olanı isteyen kişi gerçek rağbet sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rahbet: </strong>Korku barındıran her şeyden uzak durmaktır. Yani dünya nimetlerine sahip olmaktan alıkoyacak biçimde Allah’tan korkan ve O’nun dışındaki hiçbir şeyden korkmayan kişi rahiptir.</p>
<p><strong>Sıdk: </strong>Doğru sözlülüğü, kalbin doğruluğuyla süslemektir. O hâlde marifet ve iman nuruna tâbi olarak kalbinin ameli ile dilinin ameli bir­birine uygun olan kişi sadıktır.</p>
<p><strong>İhlâs:</strong> Samimi olduğuna değer vermeksizin kul­lukta istikamet üzere olmaktır. Buna göre yaptığı ibadetlerle kurtuluşa ulaşacağını düşünmeksizin yine de yolda olup kulluğa sarılan kişi muhlistir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> Karşılık ve dereceleri gördükten sonra nimetlerin tasasından kurtulan kişi sabırlıdır. Buna mukabil Hakk’ın bütün cömertliğiyle ih­san ettiği nimetleri gördükten sonra sabrm ta­sasından kurtulan kişi ise daha sabırlıdır.</p>
<p><strong>Şükür:</strong> Sadece nimetlere şükürden uzak dur­maktır. O hâlde nimetlere dalıp da kendisini Nimet Veren’den alıkoymayan kişi şükredendir.</p>
<p><strong>Tazim:</strong> Azlinin dışında hiçbir şeyi görmemek­tir. Yani minnet ve kudretin hâkimiyeti netice­sinde Azîm olanın (cc) yakınlığı gözlerini ka­rartan ve bu sayede O nun önünde varlığı tama­men silinen kişi tâzim sahibidir.</p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbeti sevmenin dışındaki bü­tün sevgi türlerini kalpten çıkarmaktır. O hâlde gerçekten sevilmeye layık olan Mahbub’un sev­gisini tadabilmek için aciz ve kusurlu her türlü varlığa yönelik sevgiyi kalbinden çıkaran kişi sevendir.</p>
<p><strong>İştiyak:</strong> Geçmişe dönmek için sürekli yanıp tutuşmaktır. Başka bir deyişle, ezeldeki hâline dönebilmek adına ayrılık korkusu ve buluşma <u>iîmidi</u> besleyerek Hükümran sahibi Yaratıcı’ya kavuşma arzusu duyan kişi müştaktır.</p>
<p><strong>Haşyet:</strong> Halvet sayesinde şehvetin sindirilmesi ve ihanetin azaltılmasıdır. Yani yalnız kalarak arzularını öldüren ve günahları terk eden kişi haşyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İntibah:</strong> Başlangıç ve sonu hatırlamak suretiy­le uyanmaktır. Buna göre başlangıçta özlem ve utanma duygusuyla uyanıp daha sonra hüzün ve ağlamayla uyanışını sürdüren kişi müntebih yani uyanandır.</p>
<p><strong>Tevbe:</strong> Günahtan kaçındığını düşünmek sure­tiyle [kendini beğenerek] yapılan tevbeden vaz­geçmektir. Şu hâlde günahtan kaçınma esnasın­daki kendini beğenme duygusundan korunmak amacıyla tevbedeki eksikliğini görerek günah­tan dönen kişi tevbe eden kişidir.</p>
<p><strong>İstidâd:</strong> İyi ve doğru yolda çaba göstermeyi sü­rekli hale getirmektir. Yani iyilik ve ibadet yolla­rına girip, kulluğunu devamlı surette afetlerden temizleyen kişi müstaid (hazırlanan) kişidir.</p>
<p><strong>Emânet:</strong> Korumada dürüst davranıp ihaneti terk etmektir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin emanet ettiği şeyleri muhafaza edip din ve dünya ehli insanla­rın emanetlerine hıyaneti terk ederek kendisini muhafaza eden kişi emin olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Takva:</strong> Nefsi arzulara uyarak işleri düzenleyip tasarlamaya karşı kalbin; günah ve hatalara kar­şı da bedenin <em>(nefs)</em> uyanık ve tetikte olmasıdır. Yani kalbiyle nefsi arzularına tâbi olmaktan sa­kınan; bedeniyle de günah vadilerinde bulun­maktan çekinen bir kimse muttakidir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Kulun, kendisini Allah’ın gördüğünü bilme­sidir. Buna göre kendisini Allah’tan başka bir şey­le ilgilenmekten alıkoyacak biçimde Mevla’sının kendini gördüğünü bilen kimse hayâ sahibidir.</p>
<p><strong>Tevâzu‘:</strong> Yapmacıklıktan uzak bir şekilde Rahmanın kim olduğunu hatırlamaktır. Buna göre din ve imana halel getirmeden her yer­de, her zamanda ve her anda Rahman’a karşı tevâzu göstererek iman ehlini kucaklayan kişi mütevazıdır.</p>
<p><strong>Nasihat: </strong>Ehl-i Sünnet ve’ş-Şeriat ile uyumlu; bidat ve rezalet ehline ise aykırı davranmaktır. O zaman din ve dünya işlerinde Ehl-i İslâm’la uyumlu olup Allah’ın zatı konusunda bidat türü şeyleri savunanlara muhalefet eden kişi güveni­lir bir nasihatçidir.</p>
<p><strong>Huşû: </strong>Bütün idrak güçleriyle kalbin Hakkın hu­zurunda durmasıdır. Buna göre nimet talebi ve korkusu engel olmaksızın her türlü meşguliyet, sevgi ve iradeyi Allahın kudreti huzurunda terk ederek himmetini toplayan kişi huşu sahibidir.</p>
<p><strong>Zehâdet: </strong>Sahih bir niyet ve iradeye sahip olarak tekellüfü [iyilik yapmaya ya da kötülükten uzak durmaya yönelik taahhüdü] terk etmektir. Yani dünya nimetlerinden uzaklaşıp onları elde et­mekten hoşlanmayan; iyilikler yapacağım diye kendisine taahhüt etmekten de vazgeçerek ahi- ret nimetlerini talep eden kimse zahittir.</p>
<p><strong>Kasr-ı emel: </strong>Ansızın gelecek olan eceli bekleye­rek [geçimi temin eden sebepler anlamındaki] illetleri terk etmektir. Buna göre hayatta kısa vadeli plan ve düşüncelerle yetinip, güzel dav­ranan ve her anında ecelini bekleyen kişi kasr-ı emel sahibidir.</p>
<p><strong>Kanaat: </strong>Kalpten her türlü ihtiyacın kaygısını çı­karmaktır. Yani kim kalbini Allah dışındaki bü­tün meşguliyetlerden temizler de bütün varlık arasından Allah’ın kendini seçmesiyle yetinirse o Allah ile kanaat eden kişidir.</p>
<p><strong>Tevekkül: </strong>Kalbin sürekli uyanık ve tetikte olup güvenle Vekile dayanmasıdır. Buna göre kim Celil’i (cc) vekil edinip O’ndan razı olmayı kal­bine delil kılar da çok az bir dünyalıkla iktifa ederse işte o mütevekkildir.</p>
<p><strong>Rıza: </strong>Kaza olarak Allah’ın katından gelen şeye kalbin razı olmasıdır. O zaman Allah’ın hük­mettiği şeylere kalbiyle, nimet ve imtihan anın­da ise ahitleri yerine getirerek nefsiyle boyun eğen kişi razı olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Ahde vefa: </strong>En gizli duygu ve düşünceleri tashih edip çabayı çoğaltmaktır. Bu durumda hizmet ve ibadetle yaklaşıp çabası niyet ve iradesine göre değerlendirilen ve böylece ahdi cehdi mik- tarınca olan kişi ahde vefa gösteren kişidir.</p>
<p><strong>Bükâ </strong>(Ağlamak): Hayâ ve utanma ölçüşünce üzüntü ve kederin [gözyaşı olup] akmasıdır. O halde ağlayan diye, pişmanlığın dönüştürücü etkisi görülene kadar üzüntü ve kederden kay­naklanan gözyaşlarını serbest bırakana derler.</p>
<p><strong>Sadır genişliği: </strong>Nimet ve ihsan içindeyken de­nizin dibi gibi sakin olmaktır. Buna göre ikiyüz­lü ve hilekâr olmadan, yaralamadan, yakıp yık­madan tüm yaratıkların eziyetlerine karşı geniş davranan kişi sadrı geniş olandır.</p>
<p><strong>Feraset: </strong>Murâkabe ve hiraset [kalbi koruma] yoluyla kulun, en gizli duygu ve düşüncelere vakıf olmasıdır. Başka bir deyişle, saf ve doğru fikirlere sahip olup gizli duygu ve düşünceleri gözeterek kul, kınamanın kötü yönlerini görüp onu &#8216;azarlama ve ‘ikaz’ olarak değiştirir. Bundan sonra Cebbâr’ın nuruyla bakar ve kınanması gerekenlerin gizli niyet ve düşünceleri (azar­lanmalarına ya da ikaz edilmelerine karar ve­rilmesi için) onlara aşikâr olur. İşte bu kişi Hz. Peygamber’in (sav) <em>‘Müminin ferasetinden sakı­nın</em> hadisinde bahsettiği feraset sahibi kimsedir.</p>
<p><strong>Güzel ahlâk: </strong>İster insanlardan gelen eziyet ol­sun isterse Hakkın kazası olsun İlâhî isteğin gereği olarak gelen her şeyi kızıp öfkelenmeden kabullenmektir. Şu durumda dik durup şikâyet etmeden Hakk’ın kazası olarak yaşanan şeyleri karşılayan kişi güzel ahlâk sahibi demektir.</p>
<p><strong>Adalet: </strong>Bilgisizlerden hmç çıkarmayı bırakıp üstünlük sahiplerine bol bol vermektir. Buna göre bilgisizleri hor görmeden onlardan öç al­mayı terk eden ve üstünlük sahiplerine de on­ların arasında olmak düşüncesinden sıyrılarak bolca ikram eden kişi adaletlilerdendir.</p>
<p><strong>Rahmet: </strong>Kişinin, kötülüklerden uzak durup <u>kulluğun</u> sağlam kalesinde korunarak kendisine merhamet etmesidir. Merhamete öncelikle layık olan kişinin kendisidir. Çünkü kendisine mer­hamet etmeyen başkasına da merhamet göste­remez. Buna göre arzuların sürükleyiciliğine ve isteklerin coşkusuna kapılmayıp nefsine göz yummadan günah vadilerinden uzaklaşan kişi rahmet sahiplerinden biri haline gelir.</p>
<p><strong>İrade: </strong>Aleyhteki yaratılış ve alışkanlık ateşinin söndürülmesidir. Buna göre kim tembelliği ve ahmaklığı gidermek ve kullukta dinçlik kazan­mak amacıyla sağlam irade ateşini kullanarak arzu ve alışkanlıkların ateşini söndürürse irade ehlinden olmuş demektir. Aksi takdirde kişi an­cak aldanma ve kovulma hâlindedir.</p>
<p><strong>Salâbet: </strong>Yüksünme ve eziklik hissetmeden Hakk için gerçeği konuşmaktır. O hâlde baş­kalarının ya da kişinin kendisini kınamasından çekinmeden doğru yerde Hakk için gerçekler­den bahseden kimse gerçeklerden taviz verme­yen salâbet ehlindendir.</p>
<p><strong>İçtihat: </strong>Bozguncularla beraber olma zorunlu­luğunun yol açtığı vicdan azabından kurtularak maksada devamlı suretle bağlanmaktır. O hâlde beden tembelliği ve gönül meşguliyeti olmadan, felakete götüren bozuk düşüncelerden kalbi te­mizleyerek korku ve bağlılık duygusuyla Hü­kümran sahibi Cömert Allah’a kulluk eden kişi içtihat ehlindendir.</p>
<p><strong>İstikamet: </strong>Kıyametin ortasında kalmış olmak hissiyle Allah’a kulluk etmektir. Buna göre kul­luğun gereklerini yerine getirirken kendisini kı­yamet günü Hakk’m huzurundaymış gibi gören kişi istikamet sahiplerindendir.</p>
<p><strong>İnâbe: </strong>Kalpteki karanlık bulutların giderilme­sidir. O zaman, iyilik ve fazilet güneşinin ışık­larının kendine görünmesi için günah ve isyan şüphelerinin karanlığından kalbini temizleyip hizmet ve ihsan alanına iyiliği görme nuruyla dönen kişi inâbe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riayet: </strong>Başarı ve doğru yola ulaşmayı Allah’tan bekleyip [yapılan işe] özen ve itina gösterilmesi­dir. Buna göre kendi iyiliği için kendisine güzel davranan ve Rabbinin hoşnutluğu için başına gelen eziyetlere tahammül gösteren kişi riayet ehlindendir.</p>
<p><strong>Tevfik: </strong>Kulun üstesinden gelemeyeceği şeylerle kendini mükellef tutmamasıdır. Çünkü bu du­rum onu yoldan kesebilir. Öyleyse kendini kul­luğa adayıp itaatten düşmeyecek kadar riyazete giren kişi rıfk ve tevfik ehlindendir.</p>
<p><strong>Sekînet: </strong>Kalbe atılan bir nurdur. Bu nur sayesin­de kin ve haset kalpten ayrılır ve oraya şefkat ve nasihat yerleşir. O hâlde kin, yalan ve hasetten temizlenmiş bir şekilde kalbinde şefkat ve nasi­hat bulan kişi, kalbine sekînetin indiğini bilsin.</p>
<p><strong>Sükût: </strong>Kuvveti ölçüsünde konuşmaktır. Yani boş şeylerden bahsetmeye son veren; Allah ve Rasûlü’nün serbest bıraktığı alanlarda da sözü­nü kısa kesen kişi sükût ehlindendir.</p>
<p><strong>Fikret: </strong>Kalbin, kudretin yüceliğine ve iyiliğin güzelliğine ibret nazarıyla bakmasıdır. Bu du­rumda düşüncesini, kudretin hayret verici işa­retlerini tanıma nuruyla besleyen ve böylece kalbindeki arzu ateşini söndürüp orada ibret ve fayda nurlarının parlamasını sağlayan kişi fıkret ehlindendir.</p>
<p><strong>Vecel: </strong>Ecelin ansızın gelebileceği korkusuyla kalbin tedirgin olup sarsılmasıdır. Buna göre üzüntü, utanç ve mahcubiyet gibi başına gele­cek durumları hatırlayarak ölümün yakınlığı sebebiyle kalbinde korku ve ürkme hâli mey­dana gelen ve böylece amelini güzelleştiren kişi vecel ehlindendir.</p>
<p><strong>Halvet: </strong>Bütün idrak güçlerinin tek bir amaca yö­nelerek bir araya toplanmasıyla <em>(cem-i himmet) </em>kalbin özlem evinde yalnız kalmasıdır. O hâlde cem-i himmet edip kalbini arzuların felaketinden temizleyen ve düşüncelerini [Allahın] büyüklük ve yüceliğine yönelten kişi halvet ehlindendir.</p>
<p><strong>İhtimam: </strong>Hüzün ve kaygının azaldığı anlarda [davranışlara] özen göstermeye devam etmek­tir. Yani kaygıların baş gösterdiği yerde sevin­meye özen gösteren; hüzünlerin ağırlık kazan­dığı anlarda da hüzünlenmekle sevinen kişi ih­timam sahibidir.</p>
<p><strong>İhtimal: </strong>Bilgisizlerden gelen sıkıntılara herhangi bir müdahalede bulunmadan katlanıp hoşgörü göstermektir. Buna göre şikâyet ve sızlanma ol­madan insanlardan gelen eziyetlere ve imtihan­lara tahammül ve sabır gösteren kişi halimdir.</p>
<p><strong>İtaat: </strong>Ara vermeksizin itaat edilenin hüküm­lerine boyun eğmektir. Bu durumda hizmet ve ibadet anında, tembellik etmek için kusur bul­madan Allaha itaat eden kişi itaatkârdır.</p>
<p><strong>İftikar:</strong> Sürekli muhtaçlık ve bu muhtaçlıkla övünme hâline sahip olarak Bâb-ı selâmda dur­maktır. Bu durumda sıkıntılı da olsa güzel bir bekleyişle tedbir, takdir ve ihtiyarı terk ederek Hakk’ın kapısında daima muhtaçlık ve övünç içinde bulunan kişi iftikar ehlindendir.</p>
<p><strong>Muhâsebe:</strong> Tam bir nefis eğitimi <em>(siyaset)</em> yapıp duygu ve düşünceleri gözetmede <em>(murâkabe)</em> de­vamlılık göstermektir. O zaman kalp <em>(lübb)</em> nuru ite kötü eylemlerin sonuçlarını dikkate alan ve kalbe gelen düşüncelerin <em>(havâtır)</em> iyisiyle kötü­sünü ayırt edebilen kişi muhasebe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riyazet: </strong>[Hakk’ın emirlerine] riayet meydanın­da nefsi cezalandırmaktır. O hâlde az yemek ve dilsiz olmak suretiyle her hareketinde ve her anında nefsini eğiten kişi riyazet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstiâze: </strong>Endişe ve kaygılar baş gösterdiğinde yardım ve sığınma diliyle haykırmaktır. Buna göre vesvese ve endişe karanlığından kurtulmak için korunma talebinin nuruyla sığınma ve yar­dım isteğini haykıran kişi istiâze ehlindendir.</p>
<p><strong>Sehâ:</strong> Haya sahibi olabilmek için cam ve malı yağmaya vermektir. Buna göre arzu ve istek­lerini öldürüp şükür ve rıza göstererek kendi istekleri yerine Hakk’ın isteğini tercih eden ve canıyla ve malıyla Allah için bolca veren kişi cö­mertlik <em>(sehâ)</em> ehlindendir.</p>
<p><strong>Zikir: </strong>Hatırlayış denizlerinde zikrin/zikredenin boğulmasıdır. Buna göre zorlama ve tembel­lik göstermeksizin Allah’ı&#8217;zikreden ve zikrini Allah’ın ezelde kendisini zikretmesini daha üs­tün görerek yok sayan kişi zikirdir.</p>
<p><strong>Teslim: </strong>Hakîm’in hükmüne teslim olmaktır. Yani kulluk eylemleriyle Kulluk Edilen’e teslim olan; sevinçte ve sıkıntıda Rablığın yüce hüküm­lerine göre davranan kişi teslimiyet ehlindendir.</p>
<p><strong>Hidâyet: </strong>Değeri sonsuz olan başlangıç nurunu elden kaçırmaya son vermektir. Yani Allah’ın kendisini doğru yolda olmakla nimetlendirdi- ğini bilip dirayet nuruyla güzel davranış ve iba­detlere devam eden kişi hidâyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstigâse: </strong>Doğru yolda olmakla birlikte yardım talebinde devamlı olmaktır. Yani kulluğunda özenli ve sağlam olsa bile devamlı surette [bu­nun sürmesi için Hakk’tan] yardım talep eden kişi istigâse ehlindendir.</p>
<p><strong>Hüsn-ü zan: </strong>Güzel düşüncelere sahip olarak iyi davranışların artırılıp devamlı dua hâlinde bulunmaktır. O hâlde güzel bir ümit besleyerek celâl sahibinin rahmeti hakkında doğru düşün­celere sahip olmanın yanında davranışları gü­zelleştirip dua ve yakarışı <em>(tazarru)</em> artıran kişi Cebbâr [olan Allah] hakkında güzel düşünce <em>(hüsn-ü zan)</em> sahibidir.</p>
<p><strong>Dua: </strong>Ahde vefa yolunda ruhu <em>(kalp)</em> ve bede­ni <em>(nefis)</em> beslemektir. O hâlde doğruluk, saflık, korku ve ümit üzere [Allah’a] verdiği sözde du­ran kişiye duanın kabul edildiği şu üç kapıdan biri açılır: Ya istediği şey vaktinde ona verilir, ya duası sebebiyle günahları gizlenir ya da dua vesilesiyle derecesi yükseltilir. Allah katında, hiç kimsenin kulluğa yönelik herhangi bir fiili boşa gitmez. Çünkü Allah Melik ve Kerîmdir.</p>
<p><strong>Farz:</strong> Kulun Misak Günü Rabbine verdiği sözü sünnetteki ve şeriattaki delillere göre yerine getirmesidir. Buna göre kul, Allah&#8217;ın Kitap ve sünnette emrederek kanun <em>(şeriat)</em> olarak be­lirlediği şeyleri yerine getirendir. Bunlar O’nun (cc) <em>“Allah’tan başka ilah yoktur”</em> ve kulun <em>“Evet, buna şahidiz!”</em> sözlerinde mücmel ola­rak bulunur. Doğrusu bu hususta izah etmek­le tüketilemeyecek ince işaretler vardır. Şöyle ki: Kul, Hakk’a ‘Belâ’ yani ‘Evet’ diyerek verdiği sözü ancak hem dille hem de kalple [zahirde ve bâtında] tuttuğu zaman farzları yerine getirmiş olur. Üstelik ‘Belâ’ kelimesindeki her bir harfin ne anlama geldiğini bilirse gayreti daha da artar. <em>‘Belâ’ (*)</em> üç harften müteşekkildir: bâ, lam, yâ. <em>Bâ:</em> “Ben inkâr ve azgınlıktan <em>beriyim</em> [uzağım]; bu, açıkladıklarımda ve gizlediklerimde <em>bariz­dir,</em> kalbimle ve dilimle [bâtmda ve zâhirde] her türlü isyandan <em>bâidim</em> [uzağım]” anlamına gelir. <em>Lâm:</em> Hizmete, ibadete, sünnete ve ihsana uy­gun işler yaptığında kulun kendisini <em>levm</em> etme­si yani kınamasıdır. Çünkü kendini kınama hâli, Rahmana kulluk edip istikamet üzere olma ko­nusunda kulu korur. Bu nedenle kul, kendisini, davranışlarını ve eylemlerini her an kınamalıdır. <em>Yâ:</em> Gönül nuruyla Rabbinden kendisine gelen fazilet ve nimetleri görür <em>(yerâ).</em> Böylece kalbiy­le ve diliyle her hâlinde külli rızaya erişmek için Küll [olan Allaha] yönelir. Bütün vakit ve hare­ketlerde Yardımcı olan Allah’ın kapısına yardım ve güven talep ederek sığınır.</p>
<p>İşte bunlar <em>&#8216;Belâ&#8217;</em> kelimesini oluşturan harflerin işaret ettiği anlamlardır. Bu harflerde Allah’tan başka kimsenin bilmediği daha nice hikmetler vardır. Şu hâlde daha önce zikrettiğimiz şe­kilde [Allah’a verdiği] ahde vefa gösteren kişi Mevlâ’nın emrettiklerini eda etmiştir. Aksi tak­dirde bu kula gereken, kusurlu olduğunu itiraf ve ikrar edip istiğfara devam etmesidir. Kuşku­suz kusurlarını ikrar eden kişi hep övülmüştür. Kusuru ikrar etmek [istiğfarın] kabul edildiği­ne; kullukta/istiğfarda kendini başarılı görmek ise onun eksik kaldığına ve kabul edilmediğine işarettir.</p>
<p>Kardeşim! Allah’ın koruması ve başarı ihsan et­mesi söz konusu olmadan, zayıf bir kul, Allah’ın ona emrettiklerini tam olarak yerine getirip ge­tirmediğini nasıl belirleyebilir? Öte yandan ac- ziyet, zayıflık ve muhtaçlığı ikrar etmek de yine Onun desteğiyle doğru bir şekilde yapılabilir. O hâlde zayıf kullarına, bilgisizliklerini ve zayıf­lıklarını dikkate alarak ancak taşıyabilecekleri­ni emreden yüce kudret sahibi Allah ne kadar münezzehtir! Nitekim O şöyle buyurur: <em>“Rab- binizden gücünüz yettiği kadar sakının’.’</em> Bir baş­ka yerde ise <em>“Rabbinizden korkabildiğiniz kadar korkun”</em> buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Sünnet: </strong>Dünyadan soğumak ve sahabeyi sev­mektir. Başka bir deyişle kendisini dünyadan soğutan, Rabbi için ondan ancak yetecek mik­tarda nasiplenen, ruh ve beden temizliğiyle sa­habeyi sevip yarını için onların ahlâk ve eylem­leriyle donanan kişi sünnîdir.</p>
<p><strong>Hıfz-ı hürmet: </strong>Kulluğu ihsan üzere yerine ge­tirerek Rablığm yücelik ateşinin nuruyla beşerî nitelikleri silmektir <em>(ifna).</em> Bu şekilde davranan kişi Allah’ın dokunulmazlık ve saygınlığını mu­hafaza edenlerden biridir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-münnet </strong>(Gücün tadına varmak): Bütün arzu ve günahları acı bulmak­tır. Bu durumda, [şehevî] arzuları acı bulan ve kendisinden [bu arzulara yönelik] güç ve kuv­vetin kesilerek günah kirlerinden temizlenen kişi [hakiki anlamda] güç sahibi olmanın tadına varmış demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti hubbi’s-sahâbe </strong>(Sahabeyi sevmenin tadına varmak): Bidat sahibinin gö­rüşünü geçersizleştirmektir. öyleyse Allah ve Rasûlu nün sevdiğini seven ve onların uzak ol­duğunu terk eden kişi sahabeyi sevmenin tadı­na erişmiş demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-mahabbe </strong>(Sevmenin tadına varmak): Her türlü kusurdan temiz, bilinmezlik perdesinin arkasında olduğu halde irade ettiği ve istediği her şeyi yapan Mahbûb’u [Allah’ı] sevmenin dışındaki bütün sevgi türlerini acı bulmaktır. Buna göre insanların muhabbetin­deki acılığı tadıp gönlünden ayıplananların sev­gisini silen ve âlemlerin Rabbi ile olan muhab­beti tatlı bulan kişi muhibbândandır.</p>
<p>Bu kişinin belirtileri şunlardır: Allah’ın emrini tutup yasaklarından kaçınması; O’nun azabın­dan korkup affını ümit etmesi; O’nun düşman­larına uymayıp Rasûlü’nü takip etmesi; Allah korkusu sebebiyle sükûnet bulmaması ama O’nu istemeyi de terk etmemesidir. Bundan başka sürekli korku sahibi olup O’nun rahme­tinden de ümidi kesmemesi; Allah’a olan sevgi­sini ve gözyaşlarını açığa vurmaması, O’nun tu­zakları ve gücü karşısında kendini güvende his­setmemesidir. Allah’ın nimetlerini unutmayıp onları anarak şükrü terk etmemesi; O’nun için hizmetten ve yakınlıktan usanmamasıdır. Böyle bir kişi başkasını O’na tercih etmez ve kendisini özellikle de iyiliklerini önemseyip hatırlamaz. İşte bunlar, Allah’a muhabbet besleyenin temel nitelikleridir.</p>
<p>O hâlde kendisinde bu niteliklerden birini bulan kişi onu gizlesin ve bunun için şükretsin. Bula­mazsa özlem ve pişmanlığa bürünerek O’nun kapısında devamlı hizmet, yardım talebi ve ya­karış hâlinde bulunsun. İste ki sana versin, yar­dım talep et ki sana yardım etsin. Muhakkak O, yardım isteyenlerin Yardımcısı ve günahkârların Bağışlayıcısıdır. Allah susuzluktan kavrulanlara merhamet edendir. Her türlü noksanlıktan mü­nezzeh olan O’ndan başka ilah yoktur. işte bunlar iyilik yolundaki yetmiş iki hasletin açıklanmasıydı. Bu kitapta anlatılanlara göre davranıp onları korumaya çalışandan bu has­letler adeta fışkırır. Bunu yapamayana gelince, anlayabilen için bunlar da yeterlidir.</p>
<p>Başarı ancak Allah’tandır. Allah’ın salât ve sela­mı gelenlerin en şereflisi ve göçenlerin en üstü­nü Muhammed’e (sav) olsun.</p>
<p>Akıl, iman, marifet, ilim, hikmet, fitnat, yakîn, tevfik, ismet, havf, recâ, sıdk-ı rağbet, sıdk-ı rah- bet, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tazim, muhabbet, iş­tiyak, haşyet, intibah, tevbe, istidâd, emanet, tak­va, haya, tevâzu‘, nasihat, huşu, zehâdet, kasr-ı emel, kanaat, tevekkül, rıza, ahde vefa, bükâ, sa­dır genişliği, feraset, güzel ahlâk, adalet, rahmet, irade, salâbet, içtihat, istikamet, inâbe, riayet, tev­fik, sekînet, sükût, fikret, vecel, halvet, ihtimam, ihtimal, itaat, iftikar, muhâsebe, riyazet, istiâze, sehâ, zikir, teslim, hidâyet, istiğâse, hüsn-ü zan, dua, farz, sünnet, hıfz-ı hürmet, vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe, vicdânu halâveti’l-minnet, vicdânu halâveti’l-mahabbe. Vicdânu halâvet-i hubbi’s-sahâbe ve vicdânu hubbi’l-mahabbe, bu yetmiş iki haslete sonradan eklenmiştir.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.100-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:52:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeffaf Ol Bu Bir Emirdir!]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[ka­musal çıplaklık]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[panaptikon]]></category>
		<category><![CDATA[sanal âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23613</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mahremiyet ve tevazu yerine ka­musal çıplaklık ve gösteri, perdeli pencereler yerine evin içini gösteren cam duvarlar, ıstırap ve yasın  mahrem yaşantısı yerine sosyal medyada herkese ilanı&#8230; Utanma duygumuzu kaybettikçe, kendimizi göstermeye duyduğumuz ihtiyaç korkusu öylesine içimize işlemiş ki, dışarıda sürekli bizi beğenecek bir bakış arıyoruz. Halbuki eskiler, kem gözden korkardı. Başkasının göz ve tecessüsünden korumamız [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/">Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-23614" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-300x141.jpg" alt="" width="421" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-300x141.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-600x282.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24-768x361.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/galeri_24.jpg 850w" sizes="(max-width: 421px) 100vw, 421px" /></p>
<p>Mahremiyet ve tevazu yerine ka­musal çıplaklık ve gösteri, perdeli pencereler yerine evin içini gösteren cam duvarlar, ıstırap ve yasın  mahrem yaşantısı yerine sosyal medyada herkese ilanı&#8230; Utanma duygumuzu kaybettikçe, kendimizi göstermeye duyduğumuz ihtiyaç korkusu öylesine içimize işlemiş ki, dışarıda sürekli bizi beğenecek bir bakış arıyoruz. Halbuki eskiler, kem gözden korkardı. Başkasının göz ve tecessüsünden korumamız gereken iç sınırlarımız, hayat alanlarımız var. Hayâ büyük bir muhafızdır; mahremiyet ise kişi olma­ma özü. İnsana aleniyet üzerinden özgürlük vaat eden­ler, onu yeni iletişim teknolojileriyle suistimal edilebi­lir, seyirlik bir nesneye dönüştürüyor. Her türlü arzu ve duygusu güdülebilir/yönlendirilebilir bir otomat. Oysa özgürlüğün yolu, mahremin ve sınırların korunmasın­dan geçiyor.</p>
<p>Hayatın her alanı projektörlerin ışığına tutulduğun­da, mahremin/sırrın bir hükmü kalmaz. İşte bu &#8220;şeffaf­lığın tiranlığı&#8221;dır. Yahut &#8220;görünür olan iyidir, iyi olan görünür olandır.&#8221;</p>
<p>Hep ötekinin bakışma ayarlı yaşamak, bu yeni şeffaflık ideolojisinin şiddeti.</p>
<p>Dünya izleyenler ve izlenenler olarak ikiye ayrılı­yor. İzleyenler kendilerini kolayca ele vermez, onlar görünmezdir. Bir de ifşa tuzağına düşürülen ve doğ­ru bir hayatın yolunun ifşa etmekten geçtiğine inan­dırılan geniş yığınlar var. Geniş bir kitle için ortadan kaybolma artık mümkün değil. Elektronik alanla her temasımızda bir iz bırakıyor ve elektronik dövmeler tarafından halelenmeye izin veriyoruz. Namevcudiyetin sonu. O elektronik dövmeler ruhumuzdan bir türlü çıkmıyor. Şehrin meydanlarında çırılçıplak dolaşanla­yız, bu bizi utandırır ancak siber meydanlarda savun­masız ve çırılçıplak dolaşıyor, hatta kendi varlığımızı onaylatmak adına yediğimizi, gittiğimizi, sevdiğimizi, kaybettiğimizi, acımızı, kederimizi, yasımızı uluorta paylaşıyoruz.Halbuki boşuna değil hiçbir şey. Bize bedava gibi sunulan birçok hizmet aslında bizi gözetim kapitaliz­minin ticari bir unsuru haline getiriyor. Nasıl mı? Siz ücretsiz indirdiğiniz bir uygulamayı kullanarak sosyal medyada vakit harcarken, o uygulamanın geliştiricisi de siz kullanıcıları reklam şirketlerine pazarlıyor.</p>
<p>Dik­katinizi çekmiştir. Bir arama motorunda arama yapar­sınız, peşinden o konuyla alakalı birçok reklam gelme­ye başlar telefonunuza. Gözetleme kapitalizminde her birimiz hem müşteriyiz hem de raftaki ürün. Dünya­nın en büyük gözetleme kulesi olarak internet, kulla­nıcıların zevklerini, tercihlerini her türlü davranışsal verilerini arsızca suistimal ediyor. Ekranın arkasında bizi acımasızca yönlendiren algoritmalar var ve her davranışımızı kayıt altına alıyorlar. Artık mahrem ya­şantılarımız kapitalist dünyanın orta malı. Shoshana Zuboff&#8217;un söylediği gibi, tarassut ve iç dünyalara des­tursuz giriş bu yeni gözetim kapitalizminin iş modeli. Pazara ait olmayan her şey pazarın emrine verilmiş ve insan tahmin edilebilir, yönlendirilebilir, güdülenebilir bir otomat haline getirilmiş. Artık siz Google da arama yapmıyorsunuz,Google sizi arıyor; bedava olan şey sa­nal hizmetler değil, siz kullanıcılar olarak bedavasınız artık. Bir tür &#8220;eşkıya kapitalizmi .</p>
<p>Biz onlar hakkında pek az şey biliyoruz ama onlar neredeyse bizim nefes alışımızı bile izliyor. Temel soru şurada düğümleniyor: Kim bilecek? Kimin bileceğine kim karar verecek? Ki­min bileceğine kimin karar vereceğine kim karar vere­cek? Tokmak kimin elinde olacak, kim çalacak davulu? Algoritmalar en yakın arkadaşlarımızın resimlerinden bize özel/kişisel bir satıcı oluşturduklarında sevdiğimiz bu yüze nasıl hayır diyebileceğiz? Burada fevkala­de asimetrik bir güç dağılımı var ve bu da hem insan saygınlığının, hem de demokrasinin altını oyuyor. Kişi­selleştirme adı altında kişiye özel süzgeç ve algoritma­larla elde edilmiş mahrem veriler tamahkâr şirketlerin istifadesine sunuluyor. Ruhunuz ve zihniniz her türlü mühendislik işlemine hazır ediliyor.</p>
<p>&#8220;Ev, gündüz düşleri için bir barınaktır. Ev, düş gö­reni korur, huzur içinde düş görmesine izin verir,&#8221; der Bachelard. Cam imparatorluğunda başkalarının bakı­şından ruhun inkıraz hallerini, yüreğin med cezirlerini de koruyamaz hale geldik. Saklanması gereken kendi­sine sığınacak bir oyuk bulamıyor. Her şey şeffaf, her şey ortada. Kocaman bir panoptikon olarak internet âlemi de bizi gözetlenmenin erdemlerine inandırıyor. Çok özel anlarımızın fotoğraflarını buluta yüklüyoruz.</p>
<p>Hiçbir şey sır değil;her yerde izlerimiz var.</p>
<p>&#8220;Sosyal medya kabarcığı&#8221; diye bir kavram var, biz ekranlarımızın başında bir yerlere tıklarken süzgeç ve algoritmalar çalışarak bizim neyi ve kimi sevdiğimizi buluyor, karşımıza o ürün ve kişileri çıkarıyor. Biz ek­ranın arkasını görmüyoruz ama onlar bizi görüyor. Her tıklayışta hakkımızda bilgi toplanıyor ve bu kişiselleş­tirilmiş bilgi sonra bize sunulacak olan şeyi de belir­liyor. Biz gözümüzün önüne gelen şeyin zaten orada olması gereken şey olduğunu düşünüyoruz belki, ama o aslında süzgeçten geçirilmiş bilgi, yani şirketin bizim için hazırladığı, süzdüğü bilgi. Bu da bir kabarcık yara­tıyor, bir süre sonra bize benzeyen, bizim gibi düşünen insanlar karşımıza daha çok çıkmaya başlıyor, bizim düşüncelerimize benzeyen düşüncelerle daha fazla ha­şır neşir oluyoruz.</p>
<p>Evrenimiz büzüşüyor ve küçülüyor, sosyal medyada olan biteni ülkede olan bitenle özdeş tuttuğumuz için büyük heyecan veya hayal kırıklıkla­rı yaşayabiliyoruz. Kimliğinizin medyayı değiştirdiği kadar medya da kimliğinizi biçimlendiriyor. Sonunda hakkınızda elde edilen veri, medya köle pazarında sa­tılıyor. Satılan sizsiniz, sizin mahremiyetiniz. Farklı bakış açılarını değerlendirerek, dünyayı kimileyin mu­arızlarımızın bakış açısından görmek bu sosyal med­ya kabarcıkları yüzünden zorlaşıyor.</p>
<p>İnsanın dünyaya baktığında kendisini teyit edecek kanıtlar araması za­ten beklenen bir eğilim. Paylaşılan olgular yerine pa­ralel ancak ayrı evrenlerde yaşıyoruz. Eli Pariser&#8217;m deyişiyle kişiselleştirme süzgeçleri bir tür görünmez otopropaganda sunuyor bize, kendi fikirlerimizi bize zerk ediyor; bilinmeyenin karanlık bölgesini keşfet­me konusunda bizi ürkekleştiriyor. Artık, ekranda okuduğumuz haberin bize göre terzi kesimi yapılmış ve berisinde bize bir şey satmak isteyen bir mamul olup olmadığını bilemez haldeyiz. Aynı kelimeyi ara­ma motoruna yazan iki insanın karşısında bambaşka sayfalar çıkabilir ve her birimiz gerçeğin sadece bize gösterilen cephesiyle tanışmak zorunda kalırız. Daha sağlıklı bir toplum için bu kabarcıklardan çıkmak ve evrenimizi genişletmek, konuşma dilimizi/dünya görü­şümüzü zenginleştirmek zorundayız.</p>
<p>Moderniteyi biçimlendiren şeyin gerçeklikle işti-yak arasındaki, gitgide büyüyen mesafe olduğu öne sürülmüştür. İnternet teknolojisi, insanın beklentile­riyle deneyimleri arasındaki uyuşmazlığı körüklüyor. İdeal benliklerimizle gerçek benliklerimiz arasındaki yarık da büyüyor. İdeal benliklerimizi yansıttığımız bir mecra olarak sosyal medya ortamları bizi ideal benliğin yolunun şeffaflaşmaktan, mahrem olandan vazgeçmekten geçtiğine ikna ediyor. Sonuna kadar aleniyet ve çıplaklık.</p>
<p>&#8220;Ruhunu çıplak bırak ki özgürleşebilesin!’ deniyor. Oysa insan mahremiyle, sırlarıyla, kendine sakladıklarıyla insandır.Utanma duygusuyla insandır.</p>
<p>Kalplerimizi makinelere verdik ve şimdi kendimiz de makinelere dönüşmekteyiz. &#8220;Şeffaf ol bu bir emirdir!&#8221; diyenler, bizi büyük şirketlerin veri havuzunda küçük ve manipüle edilebilir bir istatistiğe dönüştürmek istiyor. Kişiliğimizi, karakterimizi koruyalım istiyorsak mahremiyeti istila etmek isteyen bu barbar saldırısına karşı duvar örmeye başlamalıyız.</p>
<p>Hayâ en büyük muhafızdır.</p>
<p><strong>Hatırlatma:</strong></p>
<p>Sanal âlemin büyüsüne kapılıp, gerçek hayattaki de­neyimlerinizi sanal dünyadakiler ile değiştirmeyin.</p>
<p>İnternette kimlik oyunları oynamayı seviyorsanız, sanal kimliklerinizin farklılığının az olmasına dik­kat edin. Kimliklerin aşırı farklı olması strese yol açar.</p>
<p>Sanal ortamın, davranışlarınızda yarattığı &#8220;rahat­lığa&#8221; karşı temkinli olun. Daha fazla ifşa, daha faz­la agresyon ve tarafgirlik tuzağına düşmeyin.</p>
<p>Anlamdan yoksun bir ifşa, teşhirciliğe yakındır. Aşırı iletişimin ve görünürlüğün müstehcenliği ile ne kendinizi ne de başkalarını rahatsız edin.</p>
<p>Sosyal medya kabarcıklarının gitgide daralan ve büzüşen evreninden çıkın. Farklı seslere ve yüzlere kulak verin.</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/">Şeffaf Ol, Bu Bir Emirdir!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seffaf-ol-bu-bir-emirdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Başı Sınuklar İçin Kılavuz &#8221;Notlar&#8221; -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Jun 2019 11:21:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[ölümün sekülerleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[öz saygı]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[ahlaki bireycilik]]></category>
		<category><![CDATA[bağ kurmak]]></category>
		<category><![CDATA[Başı Sınuklar İçin Kılavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[dert]]></category>
		<category><![CDATA[Empati]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Maddecilik]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Narsist birey]]></category>
		<category><![CDATA[Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[sükunet]]></category>
		<category><![CDATA[sekülerleşme]]></category>
		<category><![CDATA[selfie]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal medya kabarcığı]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22742</guid>

					<description><![CDATA[<p>Narsist birey özsaygı arıyor ama onu yanlış yerde arıyor: Başkalarının alkışlarında, her gün yenilediği görüntüsünde, servet makam ve mansıpta, dış dünyanın ışıltısında. Sosyal medya çağında, sahici içe yönelimli benliğin yerini ancak görünüp alkışlandığında kendisini canlı hisseden ”performans benliği&#8221; alıyor. Oysa anlam, bağ kurma yeteneğimizle devşirdiğimiz bir şeydir ve narsist ne kendisiyle ne de başkalarıyla sahici [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/">Kemal Sayar – Başı Sınuklar İçin Kılavuz ”Notlar” -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22746 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1.jpg" alt="" width="625" height="428" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1.jpg 1200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1-600x411.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1-300x205.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1-768x525.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1-1024x701.jpg 1024w" sizes="(max-width: 625px) 100vw, 625px" /></a></p>
<p>Narsist birey özsaygı arıyor ama onu yanlış yerde arıyor: Başkalarının alkışlarında, her gün yenilediği görüntüsünde, servet makam ve mansıpta, dış dünyanın ışıltısında. Sosyal medya çağında, sahici içe yönelimli benliğin yerini ancak görünüp alkışlandığında kendisini canlı hisseden ”performans benliği&#8221; alıyor. Oysa anlam, bağ kurma yeteneğimizle devşirdiğimiz bir şeydir ve narsist ne kendisiyle ne de başkalarıyla sahici bir ilişki kurabilmektedir. Çocuklarını sahip olmadıkları nitelikler üzerinden seven anne babalar onları duygularına yabancılaştırır.</p>
<p>Özsaygı, duygularımızın sahiciliğinden devşirilir, yani kişinin kendisine dost olabilmesinden. Şartsız sevgi sahiciliği besler, bir çocuk sahip olduğu nitelikler yüzünden kınandığında, sahte bir benliğin maskesini takar. Böylece kendisine ve dünyaya dostluk geliştiremez. Kendim olduğum için utanmak zorunda değilim. Kendimi olduğum gibi ifade etmek için kimseden izin almam gerekmiyor. Duygu ve dürtülerim gerçek ve onlar makuldür. Ancak bu hislerle yetiştirilen çocuk bütüncül ve dirençli bir benliğe sahip olur. Esnek ama tutarlıdır, enerjik ama istikrarlıdır.(104)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Narsist kişi kimileyin kırılgan kimliğini bir takım taraftarlığına, bir külte, bir pop grubuna bitiştirerek sağlama almaya çalışır. Ruhunu tüketimciliğin, reklamcılığın veya kaba politik tarafgirliğin yerleşimine açan kişi, daha geniş gruplarla özdeşim yoluyla yalnızlık ve yabancılaşmanın kâbusundan kaçmaya çalışır. İşin tuhafı şu ki insanın kendisine duyduğu aşın sevda, modern toplum tarafından kışkırtılıyor. İlişkiye karşı bir savunma olarak narsisizm, ”kazanan hak eder&#8221; mantığını ve ”altta kalanın canı çıksın&#8221; acımasızlığını meşrulaştırıyor. Böyle bir toplumda empati ve dayanışma artık eskimiş sözcüklerdir.</p>
<p>Her birimizin görevi tez elden girişimci olmak ve evvelemirde kendi benliklerimizi pazarlamaktır. Mahremiyet de işgal altındadır: Sosyal medya hayatların ıvır zıvırını, önemsiz ayrıntılarını bazen vurdumduymaz, bazen düşman, ama daima yüzeysel bir bakışın tüketimine açar. Yediğimiz yemek, gittiğimiz tatil başkasının gözüne sokulur.</p>
<p>Materyalist ve rekabetçi toplum bize saygı göstermiyor, biz de ona saygı duymuyoruz ve en nihayetinde bize örneklik edecek, ülkü insanları bulmakta zorlanıyoruz. Olduğumuz gibi kabullenilmek yerine bize neyi istersek onu olabileceğimiz bir ”kimlik menüsü&#8221; sunuluyor ve biz de ihtiyaca göre bazen birini bazen diğerini giyinip kuşanıyoruz. Kolayca çıkarılıp atılan kimlikler bize köklü bir aidiyet sunmuyor. Ivır zıvırla doldurulmuş ve önemsizi önemli gibi yutturan bir kültürde neyin hayati önemde olduğu bilgisini kaybediyoruz.(s.106)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Maddecilik sadece maddi değerlerin peşinde koşmaktan ibaret değil, aynı zamanda kendine dair bir imge oluşturma telaşı, kendini ve başkalarının metaya dönüştürme gayreti. Benliğin, değiştirilebilen, ikame edilebilen, çöpe atılabilen bir nesneye çevrilmesi. Süreksiz benlik, hikâyesiz benlik. Eğer arkadaşın kaybeden biriyse onu arkadaşlıktan çıkar, görüntünü beğenmiyorsan makyaj yap veya plastik cerraha git. Hayat yaşanmıyor, bir performansa dönüştürülüyor. Şu tatilden bir selfie göndereyim de insanlar benim de kazananlar kulübünde olduğumu. dolayısıyla değerli olduğumu hissetsin. “Ramazan ayında elektronik itikâfa da girelim,&#8221; dediğim bir dostum, nükteyi yapıştırıverdi: “Modern insan o itikâfta da selfie çeker!”</p>
<p>Karar veren, eylemlerime rehberlik eden, ancak sahici olarak kendisini ifade edebildiğinde beslenen o içsel benliği kaybediyoruz: İç ve dış arasındaki uyum gözden kayboluyor. Kimliklerimizi ve hayatlarımızı son yönelimlere göre tasarlanıp sunulacak markalara dönüştürmek ve böylece pazara sunmak istiyoruz. Şu egzotik yere tatile çıktım, instagram&#8217;da şöhreti yakaladım, şu ürüne sahip oldum. Sonra? Böylece arzulanır bir hayatım oldu.Hayır, sadece gerçekte kim olduğunun ve gerçek ihtiyaçlarının bilgisini yitirdin. Kayboldun kuzum sen, kendine yabancılaştın! Sadece sahiciliğini değil, insanlarla samimiyetini, diğerkâmlığını ve ahlaki değerlerini de düşürdün yere. Depresyonun yaygın sebeplerinden birisi de ”biz&#8221;in “ben&#8221;e dönüşmesidir.(s.113)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yavaşlık sadece hızın azaltılması değil, aynı zamanda bir telaşsızlık hali. Yetişecek bir yerimiz yok, burada ve anda olanın tanığıyız. 0 geniş şimdinin içindeyiz. “Kimileyin, yağmurun içindeki müziği duymak için, sessiz olmak gerekir.&#8217; Sesiz ve yavaş. Çekirgelerin sesini, insanların iniltilerini, şırıldayan bir dereyi duymak için yavaş gitmek gerek. Yavaş giden hikâye biriktirir, acele eden ecele gider. Sükünet, içinde yaşadığımız dünyanın güzelliğine âşık olmaktır.(s.118)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sokakta, kafede, lokantada herkes kendisini izliyormuş gibi bir edayla davranan, ”gürültülü&#8221; yaşayan insanlara tesadüf etmeye başladım. Hayatı bir gösteri gibi yaşayan insanlar. Yoksa sosyal medyadaki görünme telaşı, gerçek hayatlarımızı da mı işgal ediyor? Öyle görünüyor ki içsel huzurun otantik kaynakları itibar kaybediyor. Başkalarının bakışı ve yorumu öne çıkıyor. Başarıyor ve alkış alabiliyorsak varız. &#8220;Vandal yürek görün ki alkışlanasın / Ez bütün çiçekleri kendine barbar dedirtl&#8221;</p>
<p>Bu da kendi içimizde başarı için koyduğumuz kıstasları yükseltiyor. Bu durumda kendi iç eleştirel sesleri sonuna kadar açık, kendilerini bir türlü beğenmeyen bireyler ortaya çıkıyor. Bu mükemmellik arzusunun bir tür özyıkımsal tabiatı var. Kendi kendisini beğenmeyen, hep övgü ve takdir peşinde koşan, ertelemeyi mizaç haline getirmiş işlevsiz bireyler türüyor.(s.122)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Anne babalar çocuklarının durumundan statü devşirdikçe çocukların üzerindeki baskı artıyor. “Başar! Başarılı ol!&#8221; komutları gidiyor sürekli. Başarı baskısı da hatalar için eleştiri biçiminde algılanıyor. Mükemmeliyetçilik risk almayı azalttığı için haddi zatında yaratıcılık ve yenilikçiliği de öldürüyor. Sürekli kendine bakan, kendini değerlendirip eleştiren bir insanın depresyon ve kaygıya yakalanması kaçınılmaz. Mükemmeliyetçiler bir hatanın başkalarının kendileri hakkında çok kötü kanaate varmalarına sebep olacağını sanıyor, Özellikle çocuk yetiştirirken hatalara odaklanmak, çocuğun kendisi için ”Ben değersizim,&#8221; şeklinde düşünmesine yol açar.(s.128)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sosyal olarak kabul edilmem için mükemmel olmam gerekmiyor. İşler yanlış gittiğinde çıkarılacak dersler var. Mükemmel diye bir şey yok, bu bir efsane. Harika selfie için belki kırk defa poz verdi o kişi. Mükemmel, sürdürülemez. Sürekli hedef koymak ve ona ulaştığında kutlamak, aslında sığ yaşamak ve sahip olduklarımıza şükretmemek demektir. Farkında olarak yaşamalıyız. Statü, para, unvanla tatmin bulamıyoruz. Şeyler ve nesneler üzerine inşa ettiğimiz bir kimlik hep aç ve boş kalacaktır. Daha iyiyi yapma becerimizden taviz vermeden, sosyal beklentilerin iç sesimize galip gelmesine engel olabiliriz.</p>
<p>Mükemmeliyetçilik yerine &#8220;iyi hayat&#8221;ın izini sürebilir; bağ kurma, değer verme ve hem kendimiz hem başkaları için hazır bulunma yolunda çaba harcayabiliriz. &#8216;Evet, kendimiz için de hazır olmak. Ruhun ihtiyaçlarını bilmek, hissetmek.(s.128)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Benlik kendisinden daha yüksek bir gerçekliğe akıp onun bir parçası haline geldiğinde, damla umman olur. Ve dahi zerre kâinat olur. Ancak öylelikle vecdi hissederiz. O doruk duygusal deneyim, o vecd hali kendini koyuverebilmekle ilgilidir. Zikir halkasında dalgalanmakta olan ruhların titreşimine kendini bırakmak gibi. Dur daha güzel bir benzetme bulayım okuyucu: Yukarılardan aşağı süzülerek gelen bir sesin, bir hakikate değer gibi olduğunda kavislenmesi gibi.</p>
<p>Benlik, ister ki kendi yalnız varoluşundan çok daha büyük bir anlam alanında kaybolup gitsin. Çaylar dereye, dereler umaklara, ırmaklar denizlere kavuşmak ister ya hani. İnsan da öyle akmak ister. Ulvi ve yüksek olana katışmak, onda erimek ister. Ruhun, aşkın hakikatin içinde, şekerin suda eriyip gittiği gibi yitmesidir teslimiyet. Onu tadan başka şerbet istemez.</p>
<p>Teslimiyet: İradenin mutlak gücüne inanan modern insan için pek tuhaf bir kelime. Teslimiyet bize cennetin kapılarını açar oysa, O&#8217;nunla bir olmanın, bütün hayatın dokusunu bir dantel gibi süsleyen karşılıklı bağımlılığının farkına vurmakla ruh esaret bağlarından kurtulur.(s.145)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dur bak şimdi ne yapalım: Seninle elektrik ışıklarının sızmadığı bir köy bulalım, çıkalım da tepeye, sırtüstü yıldızları seyretmeye duralım. Orada biz bir hiçiz. Çok ama çok büyük bir kâinatın zerreden küçük parçasıyız. Hiçliğimiz bize itminan verecek ve sonra gün doğduğunda, o büyük raksa katılacağız, zerrelerin raksına: “Ey gün&#8230; Uyan / Zerreler raks ediyor / Bütün âlem raks ediyor / Mutluluktan perişan olmuş ruhlar raks ediyor&#8221; demiş sultanımız Mevlânâ.</p>
<p>Hem sonra,&#8221;En hayırlı vaktin, içinde muhtaçlığını gördüğün ve özünde zelil oluşunun farkına vardığın anlardır&#8221; demiş Ataullah İskenderi. Bak sana bir sır vereyim okuyucu, kendisi benim hazık tabiplerimden biri olur. Açarım da Hikem&#8217;ini, yüreğimin kanayan neresi varsa oraya koyarım. Gel gönlümüzü raks eden yıldızlara, vaktimizi de hayra açalım.(s.146)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ölümün sekülerleşmesi hayatın merkezine Tanrı’yı değil, insanı koymakla başlıyor. Referans noktası artık Tanrı değil insandır ve ölüm öte âlemde kişinin yeniden doğuşu, yepyeni bir hayata başlaması değil sadece hayatın bitişidir. Bizim modern ölüm tecrübemizi etkileyen önemli değişikliklerden biri, ölümün &#8220;toplumdan kurumlara taşınmış olması&#8221;dır artık. Bundan böyle evde değil hastanede ölüyoruz, sevdiklerimizin duaları ve sevecenliğiyle değil doktorların umutsuz bakışları altında öte âleme uğurlanıyoruz.</p>
<p>Ölüm modern Batı&#8217;da müstekreh bir şey addedilerek insan bilincinden kovuluyor. Dur durak bilmeyen hayat koşuşturmacası ölümle de bir mola vermiyor, süreklilik hissi sevilen kişinin kaybıyla dahi zedelenmiyor. Ölümden gözlerimizi kaçırıyoruz. Mezarlıklar giderek şehrin en ücra köşelerine taşınıyor ve aynı zamanda ölümü göz önünden çekip alacak başka tören biçimleri geliştiriliyor.(s.156)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Anlamın Özü bağ kurmaktır. Fiziksel olarak iki ayrı unsur, anlam sayesinde birleşir. Sözgelimi muz ve elma ayrı nesnelerdir fakat ikisi de meyvedir. Günümüz aşırı bireycilik çağında, birey ve toplum arasındaki bağlar zayıfladığı için anlam da kayıplara karışıyor. Insan günübirlik meşguliyetlerini, depresif açıklama biçimi içinde kendi kişisel kusurlarına bağladığında, ağır utanç duygularıyla felç olabiliyor. Müşfik Tanrı düşüncesinden uzaklaşan insanlar, kişisel kusurları kalıcı felaketler şeklinde idrak edebiliyorlar. “Allah’ımız var ne gamımız var,&#8221; diyen bir düşünüş yerine, hayatın özünün gam ve endişeyle yoğrulduğu, ıssızlığın ve kimsesizliğin kol gezdiği çağlara uyandık. Bu dünyada her yer zifiri karanlık.(s.174)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Biz, kendimizi mutlak ve müteâl değerler ile techiz ettikçe, güzel davranışlarımıza “sâlih amel&#8221;in tanımındaki gibi bir devam ve istikrar kazandırdıkça karakterimizi erdemli kılarız. Gönül, Mevlânâ&#8217;ya göre, “Allah&#8217;ın nazargâhı&#8217;,Yunus&#8217;a göre “çalabın tahtı&#8221;dır. Allah&#8217;ı gönül mülküne buyur edebilmek için, evvelemirde, kiri pası oradan süpürüp çıkarmak gerekir.</p>
<p>İnsan bir iç bütünlüğü olan, özü sözü bir kişi halinde kendi değer ve ilkelerine uygun bir hayat sürdüğünde, eğilip bükülmediğinde, hakikati yerden tutup kaldırabildiğinde, doğru olanı her şart altında söyleyebildiğinde, gönlündeki şarkıları türküleri dile getirebildiğinde bu hayat iyi bir hayattır.</p>
<p>Hele de uzak âlemlerin fısıltıları ruhunu okşuyorsa. “Limandaki gemiler güven içindedir; fakat gemiler limanlar için yapılmamıştır.&#8221; Yelkenlerini şişirip uzaklara yola koyulan bir gemi belki batma tehlikesi geçirecektir ancak yeni yerler de görecektir. Demek ki önce yaşamak cesareti lazım. Dert okyanusuna yelken açmadan, selamet sahiline varılmaz.(s.175)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Biz zannediyoruz ki elimiz sıcak sudan soğuk suya değmezse, dertsiz tasasız bir hayat yaşarsak mutlu insanlar oluruz. Aksine ruh gayretsiz kaldıkça kayıtsız, vurdumduymaz, psikolojik ceset halinde insanlara dönüşürüz. İnsan hayatla boğuşurken anlamı keşfeder; kafamızı taşlara vururken, hayal kırıklıkları yaşarken, ıstırapları alt etmeye çalışırken&#8230; Hayat sürekli bir mücadele halidir. Bu mücadele zaten bize yaşamanın dokusunu verir. Yaşamak yorulmaktır ve bunun için de güzeldir.</p>
<p>Hepimiz hikâye eden varlıklarız, geriye bizden bir hikâye kalsın istiyoruz, bu hikâyenin olması için de ağrı ve ıstıraba göğüs gereceğiz. Goethe&#8217;ye bir gün birisi ”Mutlu musun?” diye sormuş Goethe ise, ”Mutluyum ama geriye dönüp baktığımda hayatımda mutlu olduğum bir hafta bile hatırlamıyorum,&#8221; demiş. Çünkü hayat hep bir mücadele, bir çırpınış, gayret ve çabadır. bütün bunlar yaşamı var kılar ve ona anlam verir.(s.179)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sadece bize iyilik hissi veren şeyin, iyi hayatı tanımlamaya yettiğini düşünüyoruz. Buna &#8220;hedonizm&#8221; deniyor. Hazcılık, “vur patlasın çal oynasın&#8221; üzerinden iyi hayat tarifi yapmak. Oysa her eğlence bir gün zeval bulur. Hazza alışırız. İyi hayatın sırrını hazda bulamayız.</p>
<p>Her devlet, toplumuna karşı haysiyetli bir hayat borcu taşır. Fakat bu yetmez, çok iyi şartlarda yaşasalar bile insanlar, birbirlerine zarar verebilir, çevreyi kirletebilir. Maddi şartları sağlamak hiçbir zaman manevi şartların da beraberinde yükseleceği teminat vermez. İkisi ayrı alanlardır. Birincisinin mutlaka sağlanması lazım ama ikincisinde de bir seferberlik ve toplumca paylaşılan bir hassasiyet lazım. Şükredebilen, iktifa ve kanaat edebilen insanlar hayatı daha doyumlu yaşarlar. Güzellik hissini hayatına hükümferma edebilen, hayatının ortasına alan insanlar hayatı daha doyumlu yaşar.</p>
<p>Güzellik öyle bir şey ki bir dağ yamacından ovalara, okyanuslara bakarız, içimiz birden vecd duygusuyla dolar ve o ânı âdeta saklamak isteriz, uzun uzun bakarız. Güzelliğin insanı onaran bir tarafı vardır. O yüzden insan ilişkilerinde güzellik, şehirlerde güzellik, söz ve tavırda güzellik bizi onararak daha iyi hayata götürür. Güzellik içimizde eksik olan bir şeyi yerine koyar. İnsan güzel olanla ne kadar hemhal olursa, iyi hayata da o kadar yakınlaşır.(s.181)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Mahremiyet ve tevazu yerine kamusal çıplaklık ve gösteri, perdeli pencereler yerine evin içini gösteren cam duvarlar, ıstırap ve yasın mahrem yaşantısı yerine sosyal medyada herkese ilânı&#8230;Utanma duygumuzu kaybettikçe, kendimizi göstermeye duyduğumuz ihtiyaç artıyor&#8230;</p>
<p>&#8216;Sevilmeme korkusu&#8217; öylesine içimize işlemiş ki, sürekli dışarıda bizi beğenecek bir bakış arıyoruz. Halbuki eskiler, &#8216;kem göz&#8217;den korkardı. Başkasının göz ve tecessüsünden korumamız gereken iç sınırlarımız, hayat alanlarımız var.</p>
<p>Hayâ büyük bir muhafızdır.(s.219)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hayatın her alanı projektörlerin ışığına tutulduğunda, mahremin/sırrın bir hükmü kalmaz. İşte bu da ‘şeffaflığın tiranlığı’dır. Yahut ‘görünür olan iyidir, iyi olan görünür olandır’. Hep ötekinin bakışına ayarlı yaşamak, bu yeni şeffaflık ideolojisinin şiddetidir. Sadece ifşa ettiğim değil ama belki en çok, ‘kendimi gizlediğim yerim ben’. Mahremiyet kişi olmanın özüdür, ne ki günümüzde, mahrem alan bir hapishane gibi algılanıyor.(s.220)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sosyal medya kabarcığı’ diye bir kavram var, biz ekranlarımızın başında bir yerlere tıklarken süzgeç ve algoritmalar çalışarak bizim neyi ve kimi sevdiğimizi buluyor, karşımıza o ürün ve kişileri çıkarıyor. Biz ekranın arkasını görmüyoruz ama onlar bizi görüyor. Her tıklayışta hakkımızda bilgi toplanıyor ve bu kişiselleştirilmiş bilgi sonra bize sunulacak olan şeyi de belirliyor. Biz gözümüzün önüne gelen şeyin zaten orada olması gereken şey olduğunu düşünüyoruz belki, ama o aslında süzgeçten geçirilmiş bilgi, yani şirketin bizim için hazırladığı, süzdüğü bilgi. Bu da bir kabarcık yaratıyor, bir süre sonra bize benzeyen, bizim gibi düşünen insanlar karşımıza daha çok çıkmaya başlıyor, bizim düşüncelerimize benzeyen düşüncelerle daha fazla haşır neşir oluyoruz.</p>
<p>Evrenimiz büzüşüyor ve küçülüyor, sosyal medyada olan biteni ülkede olan bitenle özdeş tuttuğumuz için büyük heyecan veya hayal kırıklıkları yaşayabiliyoruz. Kimliğinizin medyayı değiştirdiği kadar medya da kimliğinizi biçimlendiriyor. Sonunda hakkınızda elde edilen veri, medya köle pazarında satılıyor. Satılan sizsiniz, sizin mahremiyetiniz.(s.223)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Günümüz toplumunun mümeyyiz vasıflarından birisi de “ahlâki bireycilik”. “Herkesin ahlâkı kendine” düsturunda ifade bulan bu yaklaşım toplumun ortak tabularını, herkesin ittifakla kınayacağı etkinlik, inanç ve eğilimleri ortadan kaldırıyor. O halde, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!”. Sosyal bilincin zayi olmasıyla, bireyler kendi ahlâki emirlerini kendi arzularınca tayin edebilirler. Sosyal bilinç yerine kişisel bilincin yükselişi, kişilerin kendileriyle ahlâki sözleşmeler yapması demek.</p>
<p>Eğer ahlaki davranışa rehberlik edecek sosyal kuramlar görünürde yoksa, ahlâken uygun davranışın adı “kendine iyi olmak” şeklinde tanımlanır. Bu durum ahlâken anlamlı ilişkilerin yıkılmasıyla pekişir. “Dostlukların son günü” gelip çatar. Dostluklar artık simgeseldir. Onların biricikliği efsanesi, bir dizi iyi izlenim uyandırma stratejisiyle sürdürülür.</p>
<p>Başkalarını istismar, ayıp olmaktan çıkabilir. Bu artık, yabancı dış dünyanın etkin bir biçimde mühendisliğini sağlayan yaratıcı ve ahlâken tarafsız bir stratejidir. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar” dünyasının sakinleri, topluma hizmet etmeyi bırakın, dostlara hizmeti bile çok görür. Ani doyum önemlidir. Sosyal feragat ve benlikten kurtulmaya dayalı ahlâki doyum, adeta yok mesabesindedir.(s.231)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir gül dahi bize konuşur, onun güzelliğini takdir edecek bir bakış olmazsa, gül uğruna şiirler söylenen bir güzellik remzi değil, herhangi bir bitki olacaktır.(s.235)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hakiki bir sohbet, masada bulunan herkesin kendini ifade edebilecek bir zemin bulabildiği, karşılıklı anlaşma duygusuyla oradan ayrılabildiği bir sohbettir. Dikkatle dinleyen kişinin ödülü, kendini de daha iyi anlamış olarak oradan ayrılmaktır. Ama hep ben konuşur ve karşımdaki insanı adeta kendi sözlerimle boğarsam, bu artık sohbet değil monologdur.</p>
<p>Bazen restoranlarda rastlıyorum; bir kişi karşısındaki insanı esir almış, istisnasız uzun süreler boyunca monolog halinde konuşuyor. Psikoloji bilimi bunlara ‘konuşma narsistleri’ diyor. Konuşma narsisti, kendi sesine hayran olan, dinlemeye razı olmayan kişidir. Kendi sözünün iğvasıyla baştan çıkar bu insanlar, oradaki aksinde boğulur. Kendilerini dinlemeye doyamayan vaizler.(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir insanı dinlerseniz, onun ruhunun sizin ruhunuza dokunmasının yaratacağı mucizelere açıksınız demektir. Yaşayan ruhun mucizesi. O yüzden her insanın bizim ruhumuzu mucizeye açmasına, hayatın canlılığını içimizde uyandırmasına izin vermek lazım.(s.240)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İletişimin en temel kurallarından biri, cümleye başlayan kişinin cümlesini bitirmesini sağlamaktır, vücudumuz ona dönük olmalı, bu peygamber efendimizin de sünnetidir, konuşurken her zaman vücuduyla döner karşısındaki varlığı tam olarak muhatap alırmış, ister çok zengin ol, ister fukara ol, ister sosyal hiyerarşinin en üstünde ister en altında ol. Sana dönüyorum, senin varlığını kendime muhatap alıyorum. Benim için kıymetlisin, anlatabilirsin, seni dinlemeye tüm varoluşumla hazırım.</p>
<p>Diğer bir kural göz göze temas kurmaktır; bir insan karşımızda bir şey yapıyorken zaman zaman cep telefonlarımızdan mesajlarımızla ilgilenebiliyoruz, bu durum karşımızdakinin varlığını muhatap almamak anlamına gelir. Karşımızda ‘Hazreti İnsan’ var ‘Eşref-i Mahlûkat’ var, belki o sırada söyleyeceği cümle çok ama çok önemli bir şey.(s.241)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sessizliğin sesini dinlemek çok anlamlı geliyor bana. Doğu kültüründe çok yaygındır. Bir hikâye anlatılır, iki derviş buluşmuşlar, sonra bir odaya geçmişler ve uzun uzun yere bakarak susmuşlar, saatlerce susmuşlar. Ayrılırken kucaklaşmışlar, biri diğerine demiş ki; ’Çok güzel bir sohbetti’.</p>
<p>Doğu ima ile geçmenin yeridir. Doğu sessiz konuşmanın yeridir. Gerçekten dinleyen kişiler kelimenin esasını, ruhun neşidesini anlatıcının gözlerinde, edasında bulurlar. Günümüz modern toplumu her boşluğu doldurmak istiyor, sessizliğe tahammül edemiyoruz. Üç kişi oturalım, acaba iki dakika sessiz kalabilir miyiz? Hâlbuki sessizlik kendimiz tartmamızı, karşımızdaki insanı daha iyi anlamamızı daha iyi sorgulama yapmamızı getirir.(s.246)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Aslında iletişimi bozan şey karşımızdakinin söylediğinden çok, karşımızdakinin bizde uyandırdığı savunmacı tutumlardır: ’Hayır o öyle değil böyle, beni böyle isimlendiremezsin!’ derken bir şekilde, sözün sonunu beklemeden yaptığımız savunmacı tutumlar. Sıklıkla karşımızdaki insanı değiştirmeye çalışıyoruz. Bir tartışmada karşımızdaki insanı kati şekilde ikna etmeye çalışıyoruz. Onu kelimelerimizle işgal etmeye çalışıyoruz. O kendi pozisyonunda kalarak kendini savunsun ben de kendim olarak kalarak savunayım ama birbirimizi dinleyebilelim.</p>
<p>İyi bir sohbetten ayrılan iki kişi sohbete başlayan aynı kişiler değildir. Artık farklı insanlar olarak oradan ayrılırız. İyi bir sohbet daima bizi zenginleştirir. Yeni bakış açıları kazanarak, kendimizle ilgili bazı şeyleri de öğrenmiş oluruz. Onu düşünürken kendimizi de düşünürüz. Bu yüzden de kendilerini dinleyebilen insanlar başkalarını da iyi dinleyebilirler.(s.247)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Modern toplumda iş ve aile temel tatmin kaynakları olarak öne çıktığında, birindeki mutsuzluk kolaylıkla diğerine de tercüme edilebilir hale geldi. Boşanma ve bekar yaşama oranları arttıkça ‘başarılı bir evlilik’ insanlar için gurur kaynağı olmaya başladı. Günümüzde evlilik, ilahi bir buyruk doğrultusunda hayatı tanzim etmeyi değil, modern toplumları kemiren güvensizlik ve yalnızlığı iyileştirmeyi vaat etmektedir. Kapitalizm, duygusal bağları da elden geçirmiş durumdadır. Duygusal kapitalizm, modern toplumda duygusal bağları akılcılaştırıp metalaştırmıştır.</p>
<p>İlişkiler maliyet-fayda analizi üzerinden değerlendiriliyor artık. Sen bana ne veriyorsun ve verdiğin şey, sana katlanmam için değer mi? Değişen cinsiyet rolleriyle birlikte kafa karışıklığı da artıyor. İlişkilere bir de çelişkiler zinciri ekleniyor. Kadınlar iş ve ev yaşamı arasında mütemadiyen yer değiştiriyor. İş yaşamının katı çalışma koşulları kadınların işini zorlaştırıyor.(s.252)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bize yutturulduğunun aksine, bireyselleşme özgürleşme değildir, daha çok tüketim bilinci ile kendilik bilincinin bir karışımıdır. Bireyselleşme ile standartlaşma eş zamanlı olarak gerçekleşir. İnsan evladı tüketim alışkanlıkları birbirine türdeş, reklamcılığın manipülasyonuna açık, kolay güdülebilir bir sürüye dönüştürülüyor ve daha çok mal edinebilme becerisi özgürleşme olarak takdim ediliyor. Sevdiği insanlardan bağlarını koparma ve aile bireylerine karşı mesuliyetsizlik, özgürlük olarak telakki edilemez. Bir yanılsamanın kurbanları haline getiriliyoruz.(s.254)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir evi yuva yapan, ocağında tüten muhabbettir. Güzellik, sıradan gerçekliği aşan yaşantılarda bize göz kırpar. Ruhun ebediyete kapı araladığı anlar, sevginin bizi güzelleştirmesine izin verdiğimiz anlardır. Bir evi yuva yapan, orada bulduğumuz güzelliktir. Demem o ki göz ve ruhlarımız birbirine değsin. Sonra omuzlarımız birbirine değsin de birlikte ufku seyredelim.(s.262)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Merakın, tecessüsüsün, sorgulamanın, kurulu düzene itirazın kolaylaştırılmadığı bir eğitimin kime ne faydası olabilir bilmiyorum. Kısa dönem belleğine olabildiğince çok test sorusu alan gençlerin ‘başarılı’ sayıldığı bir sınav sistemi, sadece elverişli robotlar üretir. Bu eğitim sistemine çarpan nice kazazedenin özgüvenleri erken yaşta yara alıyor, anne ve babalarla çocukların ilişkisi dumura uğruyor.(s.280)</p>
<hr />
<p>Reklamlar bize yeterince iyi olmadığımızı söyler: Kimse seni sevmiyor, yeterince başarılı ve çekici değilsin. Ama bak bu ürünü alırsan, daha başarılı ve çekici olabilirsin. Bir anlamda bilinçdışı arzu ve güvensizliğimizi gıdıklar. En başarılı reklam, o ürünü almadıkları takdirde insanları kaybedeceklerine inandıran reklamdır. Reklam bizi ürünle özel ve samimi bir bağımız olduğu yanılsaması yaratır.</p>
<p>Sao Paolo&#8217;da belediye, insanları ruhsal açıdan olumsuz etkilemesin diye, lüks tüketim ürünlerinin şehrin duvarlarında reklamını yasaklamış. Ne kadar güzel. Bize hatalı mesaj veren, zihinsel kirlenme yaratan ve maddiyatçılığı özendiren ahlaksız mesajlar içeren reklamları sorgulamalıyız. ABD&#8217;de 10 yaşında bir çocuk ortalama 400 markayı ezbere biliyormuş. Ne feci. Biz çocuklanmız marka isimlerini değil Allah&#8217;ın güzel isimlerini öğretelim. Dua öğretelim, sevgi ve merhameti öğretelim.</p>
<p>&#8212;&#8212;‐&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Maddiyatçı kültürlerde boşanma oranları yüksek, empati oranları düşük. Maddiyatçı değerler hayatımızda ne kadar merkezi bir yer tutarsa, hayat kalitemiz de o ölçüde düşüyor. Materyalist ve tamahkâr kişi, toplumun diğer fertlerini kullanılacak ve aldatılacak bir nesne olarak görür. Maddiyatçılık, dünyayı daha iyi bir yer haline getirme, eşitlik ve adaletin tesisine katkıda bulunma isteğiyle de ters düşer. “Gemisini kurtaran kaptan&#8221;, &#8220;Önce ben, hatta sadece ben!&#8221; der.</p>
<p>Metalaştırma ile önceden bedava olan her şey bir ücrete tabi kılınır. Ölüm korkumuzu, özdeğer düşüklüğünü, sevgisiz bir çocukluğu bazen maddi olanla sağaltmaya çalışırız. Alışveriş bağımlılığı çoğu zaman içimizdeki güvensizlik hissinden beslenir. Mutluyken değil daha çok mutsuzken alışveriş bağımlılığına boyun eğeriz.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/">Kemal Sayar – Başı Sınuklar İçin Kılavuz ”Notlar” -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Başı Sınuklar İçin Kılavuz &#8221;Notlar&#8221; -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Jun 2019 11:16:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Acı]]></category>
		<category><![CDATA[Başı Sınuklar İçin Kılavuz]]></category>
		<category><![CDATA[Diğerkâmlık]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs Muhasebesi]]></category>
		<category><![CDATA[normopati]]></category>
		<category><![CDATA[rekabetçi bireycilik]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22741</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hüzün size bir şeyler sunmak ister, o bağışa gönlünüzü açmazsanız, sizi terk eder. Kelebekler çiçek tozlarını getirmiyorsa odanıza, belki de pencereleri açmayı unutmuşsunuzdur. İçine gömüldüğümüz evreni mutlak zannediyoruz. Rahatlık alanımızdan dışarı çıkmak gerek, üzerimizde unvanlarımızdan ve şanlı zaferlerimizden bir hale taşımaksızın insan yüzlerini dolaşmak, pişmekte olan bir yemeğin kokusunu içimize çekmek, kalabalığın içinde bir fani [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-1/">Kemal Sayar – Başı Sınuklar İçin Kılavuz ”Notlar” -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22744 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF.jpg" alt="" width="566" height="388" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF.jpg 1200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-600x411.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-300x205.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-768x525.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/D62OKvLX4AECHvF-1024x701.jpg 1024w" sizes="(max-width: 566px) 100vw, 566px" /></a></p>
<p>Hüzün size bir şeyler sunmak ister, o bağışa gönlünüzü açmazsanız, sizi terk eder. Kelebekler çiçek tozlarını getirmiyorsa odanıza, belki de pencereleri açmayı unutmuşsunuzdur.</p>
<p>İçine gömüldüğümüz evreni mutlak zannediyoruz. Rahatlık alanımızdan dışarı çıkmak gerek, üzerimizde unvanlarımızdan ve şanlı zaferlerimizden bir hale taşımaksızın insan yüzlerini dolaşmak, pişmekte olan bir yemeğin kokusunu içimize çekmek, kalabalığın içinde bir fani olduğumuzu idrak etmek gerek.(s.23)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Insan olarak en çetin uğraşımız sahici ve halis olabilmek. Sözü ortamına göre eğip bükmemek, kendi olmak cesaretini gösterebilmek, kalabalığın isterisine kapılıp gitmemek. Selamet der kenarest. Özü sözü bir, hayallerine ve değerlerine sadık insan olarak, iç bütünlüğünü büyütebilmek. Çakallaşmamak. Kendi hakikatine sadık kalabilen insan ne yiğit bir insandır. İç sesini dinler o, duyduğu hoşuna gitmese bile. Bir yalanın onu avutması yerine, hakikatin incitmesine razıdır.</p>
<p>Şairsen başkasının alkışına, methüsenasına aldırmamak mesela, kendi zaaflarını bilerek yola devam etmek. İşte en zoru bu, yaşlandıkça övgülere daha çok bağımlı hale geliyoruz. Hz. Resul, &#8216;Sizi övenlerin yüzüne toprak saçınız.’ diyor. Bu dünyada yapıp ettiğimiz şey ne için? Kendi zavallı benliğimizi büyütmek mi derdimiz? Yoksa bir kutlu ülkünün toprağının tozu olmaya mı talibiz? Düşmanlığımız ve dostluğumuz sadece nefsimiz için mi?</p>
<p>Dünyayı biteviye bir sahne olarak gördüğümüzde, oynamaktan kendimiz olmaya sıra gelmiyor. Mış gibi hayatların maskeli balosu. Bulunduğu her ortama göre renk ve fikir değiştiren bukalemun kişilikler. Insan, çağımızda hep yorgun: Oynamaktan, örtmekten,gizlemekten, kendisi olmaya giden yolu yürüyememekten yorgun. Oyuncu benliklerin sahici benlikleri gizlediği gösteri toplumunda, aldığımız alkış kadar var olduğumuzu sanıyoruz.(s.24)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ah, Simone Weil: &#8220;Ve sevilecek hiçbir şeyin olmadığı bir karanlıktı ruh sevmeyi bırakırsa, Tanrı&#8217;nın yokluğu daimi olur. Bu korkunç bir şeydir. Ruhun boş yere sevmeye devam etmesi ya da hiç olmazsa, mini minicik bir parçasıyla da olsa, sevmek istemesi gerekmektedir. Bu durumda Tanrı ona bir gün görünecek ve Eyüp&#8217;e gösterdiği gibi, ona da dünyanın güzelliklerini gösterecektir. Ama eğer ruh sevmekten vazgeçerse, daha bu dünyada bile hemen hemen cehenneme denk düşen bir yere inmiş olur.&#8221;</p>
<p>Eugenio Borgna da “Talihsizliğin zamanı,&#8221; diye yazar, “geçmişi ve geleceği olmayan bir şimdiki zamandır. Talihsizliğin zamanı, ölümcül eşikte duran kıpırtısız ve taşlaşmış bir zamanın sonsuzluğudur.’ Hiç geçmeyen bir zaman. Ruhu istila eden ve taşlaştıran zaman: Acının zamanı.(s.29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şair dostum, &#8220;İnsan annesini sever ve Tanrı&#8217;ya inanır,&#8221; demişti, aslında bu kadar yalın&#8230; Ama annesini sevme zorluğu çekenler, annelerinden önce Tanrı&#8217;ya küsüyorlar. Ölümden önce bir sitem gibi: “Tanrım, beni neden terk ettin?”Varlık çelimsiz bir bedenin taşıyamayacağı kadar ağır bir yüke dönüştüğünde, nazımızın kayıtsız şartsız dikkate alınacağı o yüceliğe yöneliriz. Orada ulvi bir dokunuşla çilelerin bir son bulmasını niyaz ederiz. Allah’la konuşmak, ona içten bir gönülle yönelerek niyaz edebilmek ne büyük lütuftur. Oradan bir ses hep gelir ama duyduklarımız da kısmetimiz kadardır. Çorak toprak yağmuru nasıl çağırırsa, kırık kalp de Tanrı&#8217;yı imdada çağırır. Allah, “Ben kalbi kırıklarla beraberim,&#8221; buyurur.(s.31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rekabetçi bireycilik utanç, haset ve öfke üretiyor. Bize sürekli &#8220;Yeterince iyi değilsin!&#8221; diyor. İyi de belki de biz çiçekleri koklamakta en güzeliz,tankların üzerine yürümekte en cesuruz, dost için fedakârlık yapmakta en mahiriz. Belki de en masum, en hesapsız sevgi bizimkisi. Belki de modern hayat bizi hiç anlamıyor! Biricikliğimizi, ruhumuzun bize Özgü renk ve seslerini ölçemiyor, takdir edemiyor! Rekabet kültüründe herkes kaybedendir. Kaybedenler kaybeder, kazananlar görünüşte kazanır. Ruhların bu esir pazarında, yarışmaya dahil olmak zaten kaybetmektir. Kazanan rahatlayamaz bir türlü, nasıl rahatlasın ki? Ya birileri onun mevkisine tırmanır da o makamı elinden alıverirse? Devamlı bir statü endişesi.</p>
<p>Ya kaybedersem?</p>
<p>“Zafer ve sükünet aynı evde oturmaz,&#8221; demiş Montaigne. Tepeye tırmananlarda sürekli bir endişe: Ya aşağıya düşersem? Kendi değerimizi başkalarının insafına,başkalarının eline bıraktığımızda sürekli tahtımızdan edilme korkusuyla yaşarız. Alkış hep dışarıdan geldiğinde bir tür bağımlılık geliştirir ve aferin iptilasının yarattığı yoksunluğu daha çok aferin ve daha çok alkışla yatıştırmak isteriz.</p>
<p>Rekabetçi bir kültürün gölgesi yenilgidir. Çoğumuz yenilgiyi başarılı bir hayatın istisnası saysak da yenilgi her yerdedir. Mükemmeliyet kültü örgütleri ve insanları avlıyor, yenilgi ve zayıflığın kabulüne asla yanaşmıyor. Oysa yenilgi insan evladı olmanın kaçınılmaz bir sonucudur. Bazen sonbaharlar gelir, bazen sert bir rüzgâr ağaç köklerini söker, bazen ayazda kalır üşürüz işte.(s.41)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rekabetçilik ve eşitsizlik bizi daha mutmain ve mutlu insanlar kılmıyor. Statü endişesi, utanç, panik, haset, öfke, depresyon, düşük özgüven yaratıyor. Beslenmek ve insan olarak inkişaf etmek için kendimizi bir vasıta gibi hissetmediğimiz sahici ve samimi, şartsız ilişkilere ihtiyacımız var. Bir topluluğun parçası olmak, kendi hayatımız üzerinde hükümran olmak, kendi hayatımızı sahiplenerek bir gaye edinmek zorundayız.</p>
<p>Güzelliği, hakikati ve ilahî olanı tecrübe etmekle ruhumuz kanatlanıyor, zira biz anlam arayan varlıklarız. Neyin önemli olup neyin olmadığını bilemezsek çölde yolunu yitirmiş avare seyyahlar gibi aç ve susuz kalacağız. Bizi saldırgan ve rekabetçi canavarlar olarak tanımlayan bir bilim de yönünü yitirmiştir.(s.43)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Normopati: Normallik deliliği. Anormal derecede normal olan insanlar. Göz ucuyla hep başkalarını süzenler cemiyeti. Kişinin kendi bireyselliğini, toplumsal kabuller ve uzlaşı adına feda etmesi. Baş aşağı düşerken ”Henüz her şey yolunda!&#8221; dedirten hal. Oysa senin farklılığın güzel. Dünyaya sana ait bir ses, bir renk, bir ezgi, bir eda, bir duruş, bir cümle bırak. Dünyaya sana ait bir yenilgi bırak. Senden başkasının kotaramayacağı kadar sana has bir düşüş, bir başarısızlık, bir yenilgi olsun. Aşağı doğru bir kavis. Oradan tüten bir anlam bırak.</p>
<p>Koşmak zorunda değilsin, düşersen kalkmak zorunda değilsin. Düştüysen bir süre çayır çimenin tadını çıkar. Sana sürekli koşmanı söylüyorlar. Yarışmanı, birilerini arkada bırakmanı, ipi önce göğüslemeni bekliyorlar. Hep daha hızlı koşmanı istiyorlar. Bense sadece annenin çocukluğunda söylediği bir sözü hatırlatacağım: Koşma, düşersin!(s.44)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kötü beslenme sadece gıdayla olmuyor. Zihnimizi çöple dolduran ve dikkatimizi derin/güzel olandan alıkoyan her “çabuk&#8221; mesaj, her e-posta veya gönderi de bizi kötü besliyor. Beynimize yedirdiğimiz şeylere dikkat. Malumat diyetine ihtiyacımız var. Gözü ve gönlü malayaniden sakınacağımız bir diyete.Yüce olan derindir ve güzel kendisini hemen ele vermez. Byung Chul Han&#8217;ın sözleriyle: ”Güzel saklıdır. Gizleme güzellik için aslidir. Şeffaflık güzellik ile anlaşamaz. Şeffaf güzellik bir oksimorondur, zıtların birleşimidir. Güzellik zorunlu olarak bir görünümdür. İçinde opaklık barındırır. Opak gölgeli demektir. Bu yüzden güzel, doğası gereği örtüsü açılamayandır.</p>
<p>Örtüsüz ve gizemsiz çıplaklık olarak pornografi, güzelin karşı figürüdür. Pomografinin ideal yeri Vitrindir. Gizlemek, geciktirmek, oyalamak güzelin mekân-zamansal stratejileridir&#8230; Güzel, görünmekten tereddüt eder. .. Güzel, meselenin yanında, köşede vuku bulur. Örtme güzellik için aslidir. Örtüsünün açılamaması güzelin özündendir&#8230;</p>
<p>Güzel nesne sadece örtüsünün altında kendisi olarak kalabilir. Örtülmekle, sonsuz derecede göze çarpmayan hale gelir.&#8221;(s.60)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Oysa kimi insanlar, ıstırap seli içinde kalmalarına rağmen, varlıklarının özünü bozulmamış olarak muhafaza ederler. Onlarda derin bir sükünet ve nezaket hissederiz. Sanki yaşanan bela ve musibetler ebedi hazinelerin içsel kapısını sıralamıştır. “Definelere malik viraneler var.&#8221; Bazen de, İbn Arabi’nin söylediği gibi “O’nun kendi nurunda tezahürü o kadar yoğundur ki idrakimizi aşar geçer ve O&#8217;nun tezahürü bir perde olur.” Nuru onu görmeyi perdeler. İş, kalbin çatlaklarından ve örtülerin bir anlık kalkışından sızan ebedi ışığı hissedebilmekte. İş sonsuzluğun sanatkârı olmakta, hiçlik uçurumunun kıyısında güzelliğin fısıltısını duyabilmekte&#8230; Yücelik derinliktedir.(s.63)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ne yaptığımız ve niçin yaptığımızla ilgili bir mantık ve gayeye sahip olmak, hayatımıza anlam duygusunu bahşeder.Anlam duygusu kadar değerli bir başka duygu da önem duygusu. Başkalarının hayatında nasıl bir fark yaratabiliyoruz, onların dünyasında ne kadar bir yer tutuyoruz ve bizim hayatlarımız onlar için ne ölçüde anlamlı? Bizim olmadığımız bir dünya eskisi gibi mi olurdu? Varlığımız içinde yaşadığımız şu dünyaya ufacık da olsa bir güzellik katabiliyor mu?</p>
<p>Psikiyatri odasındaki en derin varoluşsal korkulardan biri bu: Kişinin kendi varlığı için bir sebep bulamıyor olmasından ziyade dünyanın onlar için bir sebep bulamıyor oluşu. Boşa yaşanmış bir hayatın korkusu bizi türlü iptilalara, meşguliyet bağımlılığına, tüketim bağımlılığına, uyuşturucu bağımlılığına raptediyor. İçimizde saklı duran anlamı ortaya çıkarmak, anlamın arkeolosini yapmak, insan olarak her birimizin üzerinde borç.(s.67)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tevazu bizi dünyaya açar. Tevazu kendi değerimizi azaltmak değil, başka insanlara değer vermektir. Pek çok insan bunu karıştırıyor: Aşırı bir mahviyetkârlık, kendi nefsimizi başkalarının önüne paspas etmek değildir tevazu. İnsanın kendi benliğini yerli yerine koymasıdır. Allah karşısında insanın kendi biricik acziyet ve faniliğini idrak etmesi. Bütün varlıkta, her şeyde sadece O’na şahitlik etmesi ve hayrı sadece ondan bilmesi. Benlik davası gütmemek.</p>
<p>Kâinatı saran o eşsiz ilahî fısıltıyı duymak ve benliğini geri çekmek. Sessiz bir erdem değildir sadece, bir idrak biçimidir tevazu: “Sen&#8221;i duymak için “ben&#8221;i susturmak. İnsan konuşmasına gizli, o dile gelmemiş çağrıyı işitmek. Varlığın her kımıltısında ilahî fısıltıyı duymak ve geri çekilmek; hiçliğin idraki&#8230; Bir topluiğne başı kadar dahi hacmimizin olmadığı kozmosta yerimizi bilmek.(s.75)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsanları sadece varlığımızla, bilgimizle, makam ve mansıbımızla dövmeye yeltenmiyoruz. Bazen savunduğumuz görüşler üzerinden onları hizaya çekiyor, onları kendimize itaate zorluyor, ilahlık taslıyoruz. Moral narsisizm: Ne yaptığın, nasıl eylemde bulunduğun veya eylemlerinin sonucundan çok, neye inandığın veya inanıyor göründüğün seni tanımlar ve “iyi&#8221; kılar. Önemli olan iyi yapmak değil iyi hissetmektir. Sloganların, nasıl bir hayat yaşadığından daha önemlidir. Ahlak narsisizmi şunu söylüyor: Şehvetle dile getirdiğin bir görüş seni haklıların tarafına koyar ve başka bir şey yapman gerekmez. Taşı taş üstüne koymana, dünyayı daha emin ve güzel kılmana gerek yok.</p>
<p>Sana klavyenden çıkan sloganların sağladığı “vicdan istirahati&#8221; yeter. Sosyal medya trolleri, klavye kahramanları, laf pehlivanları ayrı bir kibir türünün habercisidir. Dünyada ifa ettikleri vazife, kullandıkları vasıtaların meşruiyetine bakmaksızın haklı görünmektir. Orada ötekinden öğrenmeye dayalı alçak gönüllülük, yerini yok edici bir ideolojik kibre terk etmiştir. Pek yazık, pek budalaca.(s.79)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>”Felsefe hayretle başlar,&#8221; denir, bu söze bizim dünyamızdan bir şerh düşelim, takva da hayretle başlar, Hafta sonlarında tabiatın değil alışveriş merkezlerinin koynuna bırakılmış bir halk, günlük hayatta da birbirine karşı öfkeli ve nobran davranıyor. Bizi müteahhitlerin iştihasından kim koruyacak? Bulunduğum mahallede binlerce imza toplanmış, bir ses perdesi yapılsın da ruhumuza bir kâbus gibi çöreklenen şu gürültü engellensin diye, ama muhatabı yok. Aman müteahhit efendilerin kârı azalmasın. Bizi bu barbar istilasından kim koruyacak?</p>
<p>Patlayan egzoz gürültüsü, bina yıkım gürültüsü, hafriyat gürültüsü derken, şehrin içinde bir sessizlik oyuğu bulmak imkânsız hale geliyor. Asfalt yol için kesilmiş binlerce ağacın yerine yenileri dikilmemiş, dikilen ufak fidanların tamamına yakını kurumuş. Ağaçların süslediği tepeler kelleşmiş, tilkiler ve kirpiler yurtsuz kalmış. Yurtsuz kalan da çölleşen de ruhlarımız. ..</p>
<p>Devletin beka sorunu önce ruhlarımızda tecelli eder. Ruhlarımız bu barbar istilasından yarına kalabilecek mi? Tabiata baktığımızda titizlikle korunacak, üzerine titrenecek bir mukaddes yerine yağmalanacak bir nesne gören anlayış, ruhlarımızın yeni vebası.(s.82)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Cetlerimiz muhataralı bir arazinin üzerine cami inşa etmezlerdi. Helal rızık, bu ülkenin geçirdiği büyük dönüşümlere rağmen bu masum ve mazlum halka bir kutupyıldızı gibi yol gösterir ve kursağında haram lokma bulundurmamış olmak, onun önünde sonunda evin yolunu bulmasını sağlardı. İnanmak, helal ile haram arasındaki sınırların belirsizleşmesine takat yetiremiyorsa kime ne diyebiliriz? İnanmak, benliklerimizi eritip bizi daha düzgün, daha emin insanlar haline getiremiyor ve fakat haris benliklerimizin şekil ve kıvamını alıyorsa, tamahkâr istilasından bizi ne koruyabilir?(s.83)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir nefis muhasebesine ihtiyacımız var. İnsan kılığında sırtlanların cirit attığı bir vadide, öze dönmek, kendi kusurlarımızın farkına varmak, ”az gidilen yol&#8221;un delilerini “çok gidilen yol&#8221;un kurnazlarından ayırmak zorundayız. Kalbimize soralım: En son ne zaman, dünyaya kalabalık ve mütehakkim bir edayla konuşabilmek için, güce yaltaklandın? En son ne zaman senin canını acıtsa bile bir hakikati söyledin? En son ne zaman, özü sözü bir, kendi fıtratına sadık bir insan olabildin? Şehirleri inşa etmeye kendi nefislerimizden başlamalıyız.</p>
<p>Rahmetli Muzaffer Ozak, müridanına &#8220;Bil, bul, ol!&#8221; dermiş. Çok çetin bir vazife, ama olmayan, olmak yolunda çabalamayan zaten ölmüştür. Ya Rabbi, bizi dirilerden eyle!(s.85)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sınanmamış, tartışılmamış düşünceler, slo gan ve temenniden ibaret kalmaya mahkümdur. Her şeyi açıklamaya yeltenen büyük varsayımlar aslında hiçbir şeyi açıklamaz. Havada tumturaklı sözlerin uçuştuğu, gerekçelendirilmiş ve kaynaklandırılmış metinler yerine kerameti kendinden menkul ”analiz&#8221;lerin kolayca dolaşıma girdiği bir düşünce ortamı, çölleşmeye başlamış demektir.</p>
<p>Kitapları veya dergi makalelerini tartışmak dururken, -harfler, boşluklar, noktalama işaretleri dahilyüz kırk karaktere sıkıştırılmış iletileri konuştuğumuz bir ortamda, çöp ve cevheri birbirine karıştırır, yetenek/emek sahibi kişi ile yetersiz/emeksiz kişiyi aynı çuvala sığdırmış oluruz. Oysa birbirimizi işitmeye, düşüncelerimizin sağlamasını almaya ne çok ihtiyacımız var. Karşılaşma olmadan kendi yetersizliklerimizi idrak edemiyor ve kurguladığımız üst anlatının sarhoşluğuna ram oluyoruz.</p>
<p>Sosyal medya düşünce hayatına erişimi kolaylaştırabildiği gibi, ona erişimi gereksizleştirebiliyor da. Gün boyu sosyal medya gönderilerine göz gezdiren biri, ülke ve dünya olaylarına dair yeterince bilgi sahibi olduğu yanılsamasına kapılabilir. Bir tür yorgunluk, sahte bir doygunluk hissi. Karnım doyurmak için fast-food ile &#8220;tıkınmak&#8221; gibi.</p>
<p>Zihnimize binlerce kelime üşüşür ama onların arasından sahih ve derin bir düşünce kendisine yol bulamaz. Sosyal medyanın yarattığı sığlaşma, düşünceyi de kolay yutulur ”çöp gıda&#8221;lara dönüştürerek bir malumat obezitesi yaratır. Sonra da samanlıkta iğne arar gibi, malumat yığını içine gizlenmiş bilgiyi ve bilgi yığını içine gizlenmiş hikmeti arar dururuz.(s.87)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“Tevazu,” der Simone Weil, ”ben dediğimiz şeyin bizi ayağa kaldıracak bir enerji kaynağı olmadığını bilmekten ibarettir. İstisnasız, içimde değer verdiğim her şey benim dışımda bir şeyden gelir, bir armağan olarak değil, ancak sürekli yenilenmesi gereken bir borç olarak!” İnsana borçluyuz, Allah&#8217;a borçluyuz. Teşekkür ve şükürle yenilenmesi gereken bir borç. Ötekinin yolumuza çıkmasına izin veren bir saygılı bilinç hali ve ona cevap veren, onu buyur eden bir dikkat, bizde değerli olanı açığa çıkarır.(s.91)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Arkadaşlığın özü, insanların arasındaki farkı idrak etme, ona saygı gösterme iradesi ve anlama arzusudur. Birbirinin coşkusundan coşku duymak ve üzüntüsünden hüzünlenmek. Ama asla birbirini tüketip bitirmemek. Derin saygı, örtük güven, talepkâr olmayan, kendi ihtiyaçlarımızla karşımızdakini sıkboğaz etmediğimiz bir ilişki. “Bir kuşa yuva, bir örümceğe ağ neyse, insana da arkadaşlık odur,&#8221; demiş William Blake. Dostluk, sevginin yumuşak ışığının en karanlık yerlerimize dahi düşmesine izin vermektir. İyi bir dostluk, kendi ruhumuzun olduğu kadar muhatabımızın da karanlık taraflarını, gölgede kalmış alanlarını ışığa tutar.</p>
<p>Dost kalabilmek için iyi kötü birbirimizi tanımak ve içimizdeki iyiliği cesaretlendirmek zorundayız. Dostlarımızın insanlığını azaltan, onları daha küçük, daha cimri kılan şeylerin de hevesini kırmak, daha çok iyilikle dostlarımızın yeniden doğumuna ebelik etmemiz gerekir. Eğer arada kalbimiz kırıldıysa bu samimi olduğumuzdan: Sevgi ve bağlılık çaresizliğini kalp kırıklığından daha güzel ne ifade edebilirdi? İnsan olmanın özüdür kalp kırıklığı, yolda olmanın, yolda bulduklarımıza ihtimam göstermenin özüdür.(s.99)</p>
<hr />
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/">http://ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-2/</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-1/">Kemal Sayar – Başı Sınuklar İçin Kılavuz ”Notlar” -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-basi-sinuklar-icin-kilavuz-notlar-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 May 2017 21:44:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii Şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan'ın Arzuları]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Şöhret]]></category>
		<category><![CDATA[Boş Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyaya Aldırma]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Erkeğin Süsü]]></category>
		<category><![CDATA[Gam]]></category>
		<category><![CDATA[Hilim ve Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Hulefa-i Raşidin]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat ve Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tartışma ve Tedbir]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet ve İtidal]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15561</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;BIRAK ARZULARINI* Aklın karışırsa iki konuda Yorarsa seni zihnin Doğru olanı mı Yoksa arzuyu mu seçeceksin Bırak arzularını Zira arzu edilen şeyler Nefisleri ayıplanacakları yere sevkeder.(1) * Bu şiir bazı kaynaklarda Ali b. Ebî Tâlib’e de nispet edilir. YAKIN Gün gelir yalnız kalırsan De, bir gözetleyen var üzerimde Hiçbir şey gizli kalmaz,O’na her şey aşikar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/">İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/0000000126589-1/" rel="attachment wp-att-15564"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15564" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1.jpg" alt="" width="230" height="358" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1.jpg 385w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 230px) 100vw, 230px" /></a><span style="color: #0a330a;">&#8216;BIRAK ARZULARINI*</span></strong></p>
<p>Aklın karışırsa iki konuda<br />
Yorarsa seni zihnin<br />
Doğru olanı mı<br />
Yoksa arzuyu mu seçeceksin<br />
Bırak arzularını<br />
Zira arzu edilen şeyler<br />
Nefisleri ayıplanacakları yere sevkeder.(1)</p>
<p>* Bu şiir bazı kaynaklarda Ali b. Ebî Tâlib’e de nispet edilir.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YAKIN</strong></span></p>
<p>Gün gelir yalnız kalırsan<br />
De, bir gözetleyen var üzerimde<br />
Hiçbir şey gizli kalmaz,O’na her şey aşikar<br />
Bir an bile habersiz kalır Allah zannetme<br />
Vallahi öyle bir gaflete daldık ki<br />
Yetişti bize günahlar, günahların üstüne<br />
Keşke Allah bağışlasa geçmişi<br />
Mağfiret dileyebilsek, tövbeyi nasip etse<br />
Görmüyor musun bugün hızla geçmekte<br />
Yarın bakabilenlere çok yakın görünmekte(2)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HAYRET EDİYORUM</strong></span></p>
<p>Hayret ediyorum; Nasıl isyan edilir Allah’a<br />
Bile bile nasıl yüz çevirir münkirler O’ndan.<br />
Halbuki Allah’a şahitler vardır, sonsuza dek<br />
Her hareketten ve her sükûndan<br />
Bir belgesi görünür O’nun her şeyde<br />
O belgeler delildir vahdaniyete.(3)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>DUA</strong></span></p>
<p>Duayla alay eder, onu küçümser misin<br />
Dua nelere kadir, nereden bileceksin<br />
Gecenin okları hedefi şaşmaz ama<br />
Zamanı vardır<br />
Ulaşır yerine saati dolduğunda<br />
Rabbim istemezse tutar okları<br />
Kaderin hükmü varsa, açar yolları.(4)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KADER</strong></span></p>
<p>istediğin olur, istemesem de istediğim olmaz,<br />
Sen istemezsen<br />
Kulları yarattın ilmine göre<br />
O ilimde koşar, genç yaşlı ile<br />
Kimisi bedbahttır, kimisi mutlu<br />
Kimisi güzeldir, kimisi çirkin<br />
Kimini yalnız bırakır, lütfedersin kimine<br />
Kimine yardım eder, kimini bırakırsın<br />
Kendi hâline.(5)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ERKEĞİN SÜSÜ</strong></span></p>
<p>Elbisen güzel olsun elinden geldiğince<br />
Erkeklerin süsüdür güzel elbise<br />
İnsanlar, izzet ve ikram görür onunla.<br />
Tevazu olsun diye kaba giyinmekten vazgeç<br />
Saklayıp gizlediğin meçhul değildir<br />
Allah’a O’ndan korkup haramdan sakınırsan<br />
Yeni elbisenin zararı olmaz sana.<br />
Eski elbisen ise yüceltmez seni Allah katında<br />
Sen günahkâr bir kul oldukça.(6)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ÇIKIŞ YOLU YAKIN</strong></span></p>
<p>Güzel bir sabırla açılır çıkış yolu,<br />
Allah’ın işlerinde gözettiği kimseler<br />
Görür kurtulduğunu.<br />
Dokunmaz hiçbir eza, Allah’ı tasdik edene<br />
O’ndan kim ümit ederse<br />
Allah, ümit ettiği yerde.(7)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AŞK</strong></span></p>
<p>Yakut el &#8211; Hamevî anlatıyor: Bir adam İmam Şâfîî&#8217;nin yanına gelip kâğıda yazılı şu beyiti gösterdi:</p>
<p>Mekke müftüsüne sor Haşimoğulları&#8217;ndan<br />
Aşkı kavurursa ne yapar insan?</p>
<p>İmam Şâfiî bu satırların altına şu beyiti yazdı:</p>
<p>Sevgisini tedavi eder, sonra aşkını gizler<br />
Boyun eğip kadere olanlara sabreder.</p>
<p>Kâğıdı getiren adam yazılanları alıp götürdü.Daha sonra kâğıdı yeniden getirdi. Kağıtta bu kez şunlar yazılıydı:</p>
<p>Sevgisini nasıl tedavi edebilir ki<br />
Tutkusu genci öldürmektedir</p>
<p>Her gün yudum yudum<br />
Kederi içmektedir.</p>
<p>Bunun üzerine Şâfiî şu cevabı yazar:</p>
<p>Eğer sabretmezse başına gelenlere<br />
Onu ancak ölüm kurtarabilir.(8)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ZAMAN İKİ GÜNDÜR</strong></span></p>
<p>Zaman iki gündür<br />
Güvenli ve tehlikeli<br />
Hayat iki hayattır<br />
Huzurlu ve kederli<br />
Görmez misin denizin üstünde<br />
Birçok leş yüzer durur<br />
Oysa derinlerinde<br />
Nice inciler bulunur<br />
Gökyüzünde varsa da sayısız yıldız<br />
Sadece ay ve güneş tutulur.(9)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>NEFSİNİ GÜZELLEŞTİR</strong></span></p>
<p>Nefsini koru ve taşı<br />
Onu güzelleştirecek yere<br />
Huzur içinde yaşar gidersin<br />
Muhatap olursun güzel sözlere.<br />
İnsanlara iyilikle muamele etmezsen<br />
Dostundan cefa görür<br />
Çekersin zamanın elinden<br />
Sabret yarına kadar azsa bugünün rızkı<br />
Umulur ki giderilir vaktin sıkıntıları.</p>
<p>Dostluğunda hayır yoktur<br />
Giriyorsa renkten renge bir kimse<br />
Ve eğiliyorsa gittiği yöne<br />
Rüzgâr nereden eserse.<br />
Ne kadar çoktur dostlar sayıldığında<br />
Halbuki ne kadar azdırlar<br />
Musibet anlarında.(10)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AYRILIK</strong></span></p>
<p>Vah o zavallı gence<br />
Ve geçirdiği vakte<br />
Yanında yokken arkadaşları.<br />
Şayet ömrü avcunda olsaydı<br />
Sevdiklerinden ayrı düşünce<br />
Hiç düşünmeden fırlatıp atardı.(11)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>UZLET YEĞDİR</strong></span></p>
<p>Takvalı bir dost bulamayınca<br />
Yalnızlığım daha tatlıdır bir azgına eşlik etmekten<br />
Tek başına, huzurla yapılan bir ibadet<br />
Daha hayırlıdır elbet<br />
Mahzurlu kişiyle bir mecliste sohbetten.(12)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ŞÖHRET</strong></span></p>
<p>İyi insan bir mertebeye gelir<br />
Adı yücelir dillerde<br />
Öyle ki yapmadığı hayırlar bile<br />
Onun ismiyle anılır.</p>
<p>Kötü insanın çoğalınca günahı<br />
Kötülükte tekâmül eder de<br />
Başkalarının günahları bile<br />
Üstüne kalır.(13)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANIN ARZULARI</strong></span></p>
<p>Arzularına ulaşmak ister insan daima<br />
Allah’ın takdiri dışında bir şeye<br />
Ulaşmak hiç mümkün müdür?<br />
insan, çıkarım, malım-mülküm dese de<br />
Faydalandığı şeylerin<br />
Takva en üstünüdür.(14)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BİZİM AYIBIMIZ</strong></span></p>
<p>Zamanı kınıyoruz oysa ayıp bizdedir<br />
Zamanın bizden başka yoktur ayıbı<br />
Hicvediyoruz günahsızken zamaneyi<br />
Dili olsaydı, zaman bizi hicvederdi.<br />
Kurt kurdun etini asla yemezken<br />
Göz göre göre yiyoruz birbirimizi<br />
Aldatmak için bürünüyoruz kuzu postuna<br />
Vay haline bize sataşmaya gelenin<br />
Dinimiz; yapmacıklık ve riya<br />
İşimiz aldatmak bize bakanı.(15)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN</strong></span></p>
<p>Bırak günleri dilediğini yapsın<br />
Razı ol hükmedince kader<br />
Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın<br />
Bâki değil dünyadaki zorluklar</p>
<p>Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde<br />
Ahlâkın müsamaha ve vefa<br />
Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta<br />
Örtüsü olması seni sevindirir yine de</p>
<p>Cömertlikle setret ki her ayıbı<br />
Örter denilir cömertlik<br />
Sakın gösterme düşmanlarına zillet<br />
Belâdır üzüntünle onları sevindirmek</p>
<p>Cimriden yardım umma<br />
Ateşte susayan için su yok<br />
Rızkını eksiltmez ağırdan alış<br />
Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak</p>
<p>Ne hüzün devam eder ne sevinç<br />
Ne sıkıntı, ne rahatlık<br />
Eğer kalbin kanaatkarsa<br />
Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa</p>
<p>Kimin inerse meydanına ölümler<br />
Ne gök korur onu, ne de yer<br />
Allah’ın mülkü geniştir ama<br />
Feza daralır hükmettiğinde kader</p>
<p>Aldırma vefasız günlere hiç<br />
Fayda vermiyor ölüme ilaç(16)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>GAM</strong></span></p>
<p>Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını<br />
Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir<br />
Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla<br />
Ne zaruretler memnuniyet altında gizlidir.<br />
Bir tebessüm ki altında hazin bir kalp yatar<br />
Bir gam uğrar ki ona, göremez kimse<br />
İnsanları toplar, denk oluşları birbirlerine<br />
Fakat gam ayırır ve hiç kimse<br />
Yakasını kurtaramaz ondan.<br />
Karartsaydı eğer elbiseleri o gam<br />
Bulamazdın bir yerde hiç beyaz elbiseli<br />
İnsan gamını saklamak istiyorsa<br />
Kendine bile görünmemeli.(17)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>DÜNYAYA ALDIRMA</strong></span></p>
<p>Üzülme kaybettiklerine dünyada<br />
Müslümanlık ve sağlık yanındaysa eğer.<br />
Peşinden koştuğun şey elinden kaçtıysa da<br />
Sağlık ve Müslümanlıktaki kaybın<br />
Doğrusu sana yeter.(18)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>NASİP</strong></span></p>
<p>Kısmetli biri yerde bir dal buldu da<br />
Elinde meyve verdi derlerse inan<br />
Tasdik et, gariplerin ve yoksulların<br />
Su içerken boğulduğunu duysan.<br />
Göğe dağılmış yıldızları tutabilirim<br />
Zenginliğin hilelerini kullansam<br />
Akıllı ve ferasetli kimseler<br />
Genelde zenginlikten nasipsizdirler<br />
Birbirine zıt düşer, asla bağdaşmaz<br />
Apayrıdır bu özellikler.<br />
Allah’ın en dertli kulları bil ki<br />
Dar rızıkla sınanan o himmet sahipleri.<br />
Kaza ve kadere en büyük delil<br />
Akıllılar dardayken ahmakların refahı.<br />
Kendisine zenginlik verilen kimseler<br />
Allah’ın dilediği müstesna<br />
Ne sevap alırlar, ne şükrederler.<br />
Nasip, yaklaştırır bütün uzak işleri<br />
Nasip açar tüm kilitli kapıları.(19)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SIR</strong></span></p>
<p>Ne güçlü ve akıllı kimseler var ki<br />
Yanlarına uğramadan geçer rızıklar<br />
Ne zayıf ve aklı eksik kimseler<br />
Körfezleri avuçlayıp dururlar.<br />
Bu da gösterir ki<br />
Allah’ın göstermediği bir sırrı var.(20)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YAPTIĞININ KARŞILIĞINI BULURSUN</strong></span></p>
<p>Zorbalıkla hükmettiler<br />
İleri gittiler baskılarında<br />
Ve bir müddet sonra<br />
Kalmadı yaptıklarından eser,<br />
İnsaflı olsalardı insaflı olunurdu onlara.</p>
<p>Fakat öyle azıttılar ki<br />
Üstlerine yağdırdı zaman<br />
Hüzünlerini, belâlarını<br />
Lisan-ı hâl söylüyordu şarkılarını</p>
<p>Başlarına gelenler<br />
Bedeliydi yaptıklarının<br />
Zamanın günahı neydi?(21)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TAZİYE</strong></span></p>
<p>Sana taziyeye geldim, sünnettir diye<br />
Ebedî kalmak, arzum değildir.<br />
Ne &#8220;Başın sağolsun!&#8221; denilen kalacak<br />
Kaybettiği yakınından sonra,<br />
Ne başsağlığında bulunan bakidir.<br />
Bir süre yaşasa ne olacak!(22)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ÖLÜM HERKESİN YOLU</strong></span></p>
<p>Bazı kimseler ölümümü temenni etti<br />
Diyelim ki öldüm, bu bir yoldur.<br />
Ben o yolda yalnız değilim ki<br />
Ne benden önce ölen kimse bana bir zarar verir<br />
Ne benden sonrakilerin yaşamı ebedî kılar beni.<br />
Yok olmamı dileyip, öleceğimi söyleyen kimse<br />
Kendi helak olabilir ben can vermeden önce.(23)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>CAHİLLE MUHATAP OLUNMAZ</strong></span></p>
<p>Bir düşük sövse bana şerefimi yükseltir<br />
Asıl ayıp, ona kötü söz söylemektir<br />
Şayet kendime ihtiram etmeseydim<br />
Alçaklarla dövüş için nefsime fırsat verirdim.</p>
<p>Ve eğer yalnız kendimi düşünseydim<br />
Beni arzularıma boş verir görecektin<br />
Ben dostumu gözetiyorum oysa<br />
Utançtır tok adama, arkadaşı aç olsa.</p>
<p>Edepsiz, benimle pervasızca konuşan<br />
İstemem ona karşılık vermek<br />
Onun şirreti artar, benimse hilmim<br />
Buhur dalı gibi yandıkça güzel kokan.</p>
<p>Cahil konuştuğunda karşılık verme<br />
Hayırlıdır sükût cevap vermenden<br />
Onunla konuşursan sevindirirsin<br />
Halbuki terk edersen kahrolur üzüntüden.(24)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SUSMAK CEVAPTIR</strong></span></p>
<p>İstediğini söyle, söv bakalım namusuma<br />
Susmam cevaptır serserilere<br />
Cevap vermekten acizim sanma<br />
Fakat aslanlar cevap vermez köpeklere.(25)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SUSMAK SELÂMETTİR</strong></span></p>
<p>Sustun ama aleyhinde bulunuldu, dediler<br />
Cevap kötülük kapısının anahtarıdır, dedim.<br />
Şereftir, cahile, ahmağa karşı susmak,<br />
Üstelik namusunu haysiyetini korumak.<br />
Görmez misin susan aslandan nasıl korkulur<br />
Köpek ömrünce havlar ama taşa tutulur.(26)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KAPIYA YÖNELMEK</strong></span></p>
<p>Bâtılı hakka katarsan reddeder onu<br />
Diyelim ki karıştırdın<br />
Hak sabittir, ayrılır ondan.<br />
Doğrusu kaybolursun<br />
Bir işe girmezsen dosdoğru kapısından<br />
Kapıya yönelirsen yolu bulursun.(27)</p>
<p><strong>GÖRÜŞ</strong></p>
<p>Açma herkese fikrini<br />
Görüş almak istemeyen<br />
Ne senden hoşnut olacaktır<br />
Ne yararlanacaktır fikrinden.(28)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İLMİ HAKEDENE VER</strong></span></p>
<p>İnci mi saçayım, davar sürüsü içinde<br />
Koyun çobanlarına edebiyat mı düzeyim<br />
Ömrüme andolsun ki<br />
Bir beldenin şerriyle yok olsam da<br />
Zayi edecek değilim<br />
Paha biçilmez sözleri aralarında<br />
Aziz Allah lütfuyla kolaylaştırıp<br />
Rast getirirse beni ilim ve hikmet ehline<br />
Faydalıyı vereceğim, sevgilerine bedel<br />
Bu olmazsa gizleneceğim<br />
Bilgilerimle beraber.</p>
<p>Cahillere ilim veren onu zayi etmiştir<br />
Kim de esirgerse ilmi hak edenlerden<br />
Kendine zulmetmiştir.(29)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TESLİMİYET VE İTİDAL</strong></span></p>
<p>Bir kapı kapanınca bir başka kapı açılır<br />
Evet, zor işler an gelir kolaylaşır<br />
Sıkıntıdan sonra gelir ferahlık<br />
Dar yolların içinde genişlikler saklıdır.<br />
Bir üzüntüye bedel vardır iki kolaylığın<br />
Sakin ol, faydası yoktur gamın<br />
Ne kadar güçsüz kaldın korktukların yanında<br />
Korkulacak bir şey yoktu aslında<br />
Ne bulutlardan korktun dolu yağdıran<br />
Çok geçmeden kurtuldun, uzaklaştı yanından.<br />
Rızık sana geldi, ona giden sen değildin<br />
İstemekten uykusuz kalmadı ki gözlerin<br />
Nice azgın dev dalgaların üstünden aştın<br />
Ailenden uzaklaşıp, gurbete düştün</p>
<p>Bir dilenci gördüğünde saklanırken insanlar<br />
Rabbimden isteyenle, rabbimin arasında<br />
Ne bir engel ne de bir perde var.<br />
Fazlıyla karşılık verir O’ndan ümit edenlere<br />
Her an icabet edilir ümitle bekleyenlere<br />
Elinden kaçanlara bir gün olsun üzülme<br />
O’nun rızası ve ecri, değer sabrettiğine.<br />
Ne yazıyorsa amel defterinde onu görürsün<br />
Ya isabet etmişsindir ya da sürünürsün<br />
Kitapta yazılana kim engel olabilir<br />
Kitabın reddettiğini kim gönderebilir<br />
Bazen terketmezsen bir süsü, bir ziyneti<br />
İnsanlar onu şüpheli bulabilir.<br />
Öyle yerlere düşer helak olursun ki sen<br />
Üstüne yağan oklar<br />
İsabet etmiştir onun yüzünden.<br />
Açıkla yaşadığın zamanı fakat aşırı gitme<br />
Doğrusu bu yaşadığın zaman bir nevi azaptır</p>
<p>Kınamayı azalt, zira hakkı olduğu halde<br />
Kınayan kimse kalmadı şu zamanda.<br />
İnsanlar toplu halde geçip gittiler<br />
Fakat yoktu yanlarında<br />
Köpeklerin ihtiram ettiği o düşük şahsiyetler.<br />
Kara simalıları<br />
Çıkarlar karşına müjdelemek için seni<br />
En nazik olanları selam yerine küfrederler<br />
Ihsan et, hür insan güzele tâbi olandır<br />
Hürriyet, onlardan uzaklaşıp kendini korumaktır.<br />
Allah muhtaç etmezse onlara kaçar, kurtulur<br />
Yoksa yanlış ve doğru arasında bocalar durur.<br />
Arzularını boş ver, zira arzular<br />
Ayıplanacakları yere sevk eder nefisleri.<br />
Cevabı vardır bütün sözlerin<br />
Konuşmadan önce seç sözlerini<br />
İçine nükte katsan daha iyidir<br />
öyle sözler vardır ki yakar içleri.(30)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AĞARAN SAÇLAR</strong></span></p>
<p>Ateşim söndü, saçlarımın yanmasıyla<br />
Ve gecem karardı ışıyan alevinden<br />
Hangi baykuş başıma yuva yapmış<br />
Kargaları uçtuğunda karşı çıkmama rağmen.</p>
<p>Terkettin beni, görüp ömrümün harabını<br />
Sığınağın her diyarın yıkıntıları<br />
Zevk alır mıyım hayattan, geldikten sonra<br />
Yaşlılığın öncüleri şakaklarıma &#8211; ki fayda vermiyor kına</p>
<p>Saçı beyazlar rengi sararırsa insan<br />
Güzel günlerinden bile ıstırap duyar.<br />
Çirkin işleri bırak, haramdır<br />
Takva sahiplerinin bunları işlemesi.<br />
Makamının zekâtını ver ve bil ki<br />
Nisaba erişmiştir malın zekâtı gibi.</p>
<p>Ihsan et hürlere, köle olurlar sana<br />
Cömertlerin ticareti insanı devşirmektir<br />
Yürüme yollarında yeryüzünün gururla<br />
Birazdan toprağı seni kaplayabilir.</p>
<p>Kim tadarsa dünyayı &#8211; ki ben tattım &#8211;<br />
Sunuldu bize şerbeti ve azabı<br />
Yalnız fanilik gördüm ve yalnız aldanış<br />
Sahranın ortasında belirir ya serabı.</p>
<p>Bir leşti hareketsiz,<br />
Etrafına üşüşmüş köpeklerin arzusu<br />
Onu çekiştirmekti.<br />
Uzak durabilirsen, kurtulursun elinden<br />
Saldırır köpekleri, çekiştirmek istersen.</p>
<p>Ne mutlu evinin köşesini sevene<br />
Kapıları kapalı, perdeleri çekili.(31)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KANAAT VE TAKVA</strong></span></p>
<p>Aziz olur kim kanaat ederse<br />
Mahluka boyun eğmez çözmezse peçesini<br />
Tecrübelerden öğrendiğim onura dair<br />
Kanaatten daha aziz izzet yoktur dünyada<br />
Sen onu nefsin için sermaye yapmalısın<br />
Ve sonra takva malın olmalı senin<br />
Hayırlar işle gücün yettiğince<br />
Sakın uyma arzularına nefsinin<br />
Salihleri severim onlardan değilsem de<br />
Şefaatlerine ulaşmak için herhalde.<br />
Nefret ederim günah tüccarlarından<br />
Her ne kadar bizde de bulunsa aynı maldan.(32)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>GELİP GEÇEN BİR FIRSATTIR BAHTİYARLIK</strong></span></p>
<p>İnsan insanla madem ki hayat birlikte<br />
Mutluluk arada bir gelir, bir esintidir,<br />
İnsanların ihtiyaçlarını gideren adam<br />
Bil ki en üstün insandır halkın içinde<br />
Gücün yetiyorsa elini çekme artık<br />
Birine iyilikten sakın çekinme<br />
Çünkü gelip geçen bir fırsattır bahtiyarlık<br />
Şükret Allah&#8217;ın yarattığı nimetlere<br />
O nimetler ki bahşedilmiştir sana<br />
Ve muhtaç değilsin başka insanlara.<br />
Bir millet ölse de yaşar hep cömertliği<br />
Yaşayan öyle insanlar da vardır ki<br />
Çoktan ölmüşlerdir toplumun nazarında.(33)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ONURLU KİMSELERİN İMTİHANI</strong></span></p>
<p>Yayılıp, dilediğini yiyen develer görürüm<br />
Ömrünce susuz kalmış aç aslanlar bilirim<br />
Bir lokma bulamazken kavmin eşrafı<br />
Şerefsizlerin tıkınmasına ne derim<br />
Bıldırcın ve kudret helvası.<br />
Mahlukatın hakimince verilmiş bir hükümdür<br />
Acılığına rağmen hükme kim direnebilir<br />
Kim bilirse zamanın kalleşliğini ve değişkenliğini<br />
Belâlara sabreder, açığa vurmaz şikayetini.(34)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TEVAZU</strong></span></p>
<p>Bir meclise dâhil olmak istediğinde<br />
Kendini görmelisin hep alt mertebelerde.<br />
Yüceltirlerse seni, bu onların ikramıdır<br />
Yerinde bırakırlarsa<br />
De, bu benim makamımdır.(35)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>’İNSANLARIN DA GÖZLERİ VARDIR</strong></span></p>
<p>Namusun korunmuş, dindarlığın tam<br />
Helâk olmadan yaşamak istiyorsan<br />
Başkasının ayıbını anmasın dilin<br />
İnsanların da dilleri vardır<br />
Ve üstelik sen<br />
Ayıplardan ibaretsin.</p>
<p>Ele vermek isterse gözlerin ayıpları<br />
Çevir başını ve ona de ki<br />
Ey göz, insanların da vardır gözleri.</p>
<p>İnsanlara muamelen güzel olmalı<br />
Zalimleri de hoş gör, bağışla<br />
Savunmak istiyorsan illâ kendini<br />
İyilikle et kendini müdafaa(36)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TARTIŞMA VE TEDBİR</strong></span></p>
<p>Eğer erdemli ve haberdarsan<br />
Öncekilerin ve sonrakilerin nasıl ihtilâf ettiğinden<br />
Sükûnet içinde münazara et, ağırbaşlı ol<br />
Ne ısrar et ne de kibirlen.<br />
Faydadır sana, minnetsiz istifadesi<br />
Lâtif nükteler ve nadir hikmetlerden.<br />
Aman sakın kavgaya tutuşmaktan<br />
Gösteriş için, yendim deyip caka satmaktan.<br />
İşte kötülük bu kıyılarda gezer<br />
Edepli insan tedbirli olup<br />
Bir noktada kesişmeyi ister.(37)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HAK</strong></span></p>
<p>Hak sahibinin hakkını bil, hak ettiğinde hakkı<br />
İnkâr edende yoktur hayır<br />
Hak sahibi hak ettiğinde hakkı.(38)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BANA YETİŞEBİLİR MİSİN?</strong></span></p>
<p>İlim tasnifiyle uykusuz kalmam<br />
Daha hoş gelir bana<br />
Süslü, güzel bir kadından<br />
Boyunlardaki kokudan.<br />
Kalemimin kağıtlar üstündeki hışırtısı<br />
Daha hoştur<br />
İnsanlara karışmaktan ve âşıklardan.<br />
Kızın defe vurmasından daha tatlıdır<br />
Yapraklarından kumlar dökülsün diye<br />
Defterlerime vurmam.<br />
Derste sevinçle eğilmem<br />
Üstüne çözmek için<br />
İlmi bir meselenin<br />
Daha lezzetlidir şarabından sâkinin.<br />
Ben uykusuz gecelerken<br />
Uyuyordun sen<br />
Nasıl bana yetişirsin<br />
Durum böyleyken(39)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANLAR İLMİN HİZMETKARIDIR</strong></span></p>
<p>Kendisine hizmet edene<br />
Hizmet ettirmesi tüm insanları<br />
İlmin üstünlüğünden.<br />
İnsan, namusunu, canını<br />
Nasıl sakınıyorsa,<br />
Öyle korumalıdır ilmi<br />
Halkın şerrinden.<br />
Kim ilim sahibi olur da<br />
Cahillik edip vermezse onu ehline<br />
Bil ki zulmetmiştir ilme.(40)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ALLAH&#8217;IN GÖZETTİĞİ GERİ DÖNER</strong></span></p>
<p>İlmim yeter bana, fayda verirse ,<br />
Zilletin kaynağı tamahkârlıktır.<br />
Yaptığı kötülükten döner elbette<br />
Allah’ın gözettiği kullar.<br />
Kuşlar uçar ve yükselir ama<br />
Uçtukları gibi konarlar.(41)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>&#8216;&#8221;BİLMİYORUM İLMİ&#8221;</strong></span></p>
<p>Nasıl bileceksin<br />
Hem bilmiyor, hem de sormuyorsun bilenden<br />
Şayet bilseydin ya da<br />
Bildiğini zannetseydin<br />
&#8220;Bilmiyorum ilmi&#8221;ni bilen birine<br />
Muhalefet etmezdin.(42)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İLİM NURDUR</strong></span></p>
<p>İmam Şâfiî, &#8220;Yedi yaşında Kur&#8217;an’ı, on yaşında Muvattâ&#8217;yı ezberledim” deme­sine rağmen ezberinin zayıf olduğundan şikayet etmekte ve şöyle demektedir*</p>
<p>Vekl’e ezberimin iyi olmadığından yakındım,**<br />
Bana, günahları terketmemi söyledi.<br />
Bilirdi ki ilim nurdur<br />
Allah’ın nurundan nasiplenemez âsi.(43)</p>
<p>* Muvattâ; İmam Mâlikin derlediği hadis kitabıdır.<br />
** Vekf bin el-Cerrah, Irakta çağının muhaddisidir.129 hicrî (miladî 746) yılında Kûfe&#8217;de doğmuş, 197 hicri (miladi 812) yılında yine Kûfe&#8217;de vefat etmiştir.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HADİS</strong></span></p>
<p>Gençler meclisine ikramda bulun<br />
Sidr bitkisinin yaprakları gibi kokarlar<br />
Kalplerle göğüsler arasını<br />
Aşk ibrikleriyle hep doldururlar.<br />
Hadistir içtikleri şarap<br />
Kadehleri sonsuza dek<br />
Elden ele dolaşır.<br />
Ne zaman ayrılık düşse içlerine<br />
Ne zaman bölünüp parçalansalar<br />
Tehlike gelir çatar<br />
Bu onların imtihanları işte.(44)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YÜKSELMEK</strong></span></p>
<p>Çabayla elde edilir yüksek yerler<br />
Kim yükselmek isterse, uykusuz geceler.<br />
Çalışıp, çabalamadan yükselmek isterse kim<br />
Boş yere ömür geçirir bir şey elde etmeksizin<br />
Önce izzete eriş, sonra uyursun gece<br />
Çünkü denize dalar, her kim inci isterse.(45)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BOŞ SÖZ</strong></span></p>
<p>Boş sözde hayır yoktur<br />
Aslına bakacak olursan<br />
Gencin susması daha güzeldir<br />
Vakitsiz konuşmaktan.<br />
Belli olur şahsiyeti<br />
Alnındaki parıltıdan<br />
Kim gizlenebilir senden<br />
İçi dışı bir olan dostuna bakarken sen.<br />
Ne emin kimseler vardır ki inançlarından<br />
Küfür yenmiştir imanlarını<br />
Ve çevirmiştir görüşünü başka görüşe<br />
Sonunda satarak dinlerini<br />
Satın almışlardır dünyalarını.(46)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HILIM VE EDEP</strong></span></p>
<p>Ne hilim*, ne ilim &#8221;edep”siz olmaz<br />
Bir kavmin halimleri bilmemezlikten gelmez<br />
Tecâhül** pis kişinin elbisesidir<br />
O elbiseyi sefihler giyinir.(47)</p>
<p>* Hilim: Akıl, hoşgörü, yumuşak başlılık, olgunluk, sağduyu. ** Tecâhül: Bilmemezlikten gelme.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BİDAT HASATÇILARI</strong></span></p>
<p>Dinde bidat çıkarmadıkça<br />
Rahat etmez içleri.<br />
Akıllarına uymuş bazı insanlar<br />
Yaparlar resullerin<br />
Yapmadığı işleri.<br />
Risaleti taşımakken<br />
Onların görevleri<br />
Hafife alır çoğu<br />
Allah&#8217;ın yüce dinini.(48)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HULEFÂ-I RÂŞIDÎN</strong></span></p>
<p>Allah’tan başka rab olmadığına şehadet ettim<br />
Ve şehadet ederim ki diriliş hak ve gerçektir.<br />
İman açıklanmış bir söz ve temiz fiildir.<br />
Üstelik hem artar hem eksilir.<br />
Ebu Bekir rabbinin halifesidir<br />
Ebu Hafs* da hayır üzre titizdir<br />
Rabbim şahit olsun ki Osman ne faziletlidir<br />
Ali&#8217;nin fazileti ise daha özeldir<br />
Onlar imamlarıdır ümmetin; izlerinde yürünür.<br />
Kadirlerini bilmeyip kınamaya kalkanlar<br />
Allah&#8217;ın kınamasıyla yüzüstü sürünür.(49)</p>
<p>* Ebu Hafs, Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in lakabıdır.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KANAAT VE SABIR</strong></span></p>
<p>Korusun diye kanaat zırhını giydim<br />
Namusumu saklıyor, koruyorum onunla<br />
Hain zamandan kaçmak ne mümkün<br />
Ki üstüme geliyor, hedefi oldum<br />
Ölüm ve fakirlik oklarıyla.<br />
Ölüme karşı silahım Allah ve afvı<br />
Yoksulluğa karşı sığındım sabra.(50)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>RIZA GÖZÜ GÖRMEZ</strong></span></p>
<p>Rıza gözü örterken tüm ayıpları<br />
Öfke gözü döker tüm kusurları<br />
Bana saygı göstermeyene saygı göstermem<br />
Beni gözetmeyeni gözetmem asla<br />
Benden uzaklaşandan uzak düşerim<br />
Bana yaklaşan, yaklaşır dostluğuma<br />
Hayatta muhtaç değiliz birbirimize<br />
Ölsek zaten ihtiyaç duymaz<br />
Birimiz diğerine.(51)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANIN DEĞERİ IHSAN ETTİĞİYLEDİR</strong></span></p>
<p>İmam Şâfiî, Sâmira* kentine vardığında, üzerinde eski ve kirli bir elbise vardı. Saçı da uzamıştı. Hemen bir berbere gittiyse de, İmam Şafiî&#8217;yi tanımayan ber­ber onu kirli bulup; &#8220;başkasına git&#8221; dedi. Bu durum Şafiî&#8217;nin gücüne gitmiş, kendisine hizmet eden delikanlıya dönüp: &#8220;Yarımda ne kadar para var?&#8221; diye sormuştu. Delikanlı: &#8220;On dinar&#8221; deyince Şafiî: &#8220;Onu berbere ver!&#8221; dedi. Deli­kanlı parayı berbere verdiğinde îmam Şâfiî şu beyitleri okudu: 1</p>
<p>Üzerimde bir elbise var<br />
Tamamı bir kuruşa satılsa<br />
Bir kuruş fazladır ona<br />
İçinde ise bir can taşır ki<br />
Daha azametli ve daha yücedir<br />
Bazılarıyla kıyaslanırsa<br />
Kılıca zarar vermez kını eskise de<br />
Parçalar değdiğinde eğer keskinse<br />
Günler hakir görüyor<br />
Şeklimi şemâlimi<br />
Parçalanmış kılıflarda<br />
Ne kılıçlar vardır, değil mi?(52)</p>
<p>* Sâmira: Diğer adı Şerre Men Reâ (Gören Mutlu Oldu)’dur. Dicle kıyısında bir İrak şehri</p>
<p>İmam Şafii&#8217;nin Şiirleri/Divan,Çev:A.Ali Ural</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>Kaynaklar:</strong></span></p>
<p>(1)-Bahauddin Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlât, s. 132.</p>
<p>(2)-Fahreddin er-Râzi, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfıî, s. 111-112 / Esnevî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfıîyeti&#8217;l-Kubrâ, S. 14 / Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfıî, c.2, s. 118</p>
<p>(3)- el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s.109.</p>
<p>(4)- Şihabuddîn Muhammed el-Ebşîhî, el-Müstetraffi Külli Fennin Müstezraf, c.l, s. 236</p>
<p>(5)-İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-Nihâye, c.10, s. 254 / es-Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiîyye, c.l, s. 156</p>
<p>(6)-Semîru&#8217;l-Mu &#8216;minin, s. 160.</p>
<p>(7)-Muhammed Abdurrahim, Divânu&#8217;ş-Şâfiî, s. 174.</p>
<p>(8)-Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Udebâ, c.17, s.306-307.</p>
<p>(9)-Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s. 120.</p>
<p>(10)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 106. / Fahreddîn er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.205.</p>
<p>(11)-Abdulhalîm el-Cundî, İmam Şâfiî, s.64.</p>
<p>(12)-Abdulmu’min eş-Şeblencî, Nûru’l-Ebsâr, s.236.</p>
<p>(13)-İbn Hacer el-Askalânî, Tevâli&#8217;t-Te&#8217;sis, s.73.</p>
<p>(14)-el-Beyhaki, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 100.</p>
<p>(15)-el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.84.</p>
<p>(16)-Ahmed Es&#8217;ad el-Hâşimî, Cevâhiru&#8217;l-Edeb, s.665</p>
<p>(17)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu’ş-Şâfiî, s.333</p>
<p>(18)-el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.66. / Fahreddin er-Râzı, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.112.</p>
<p>(19)-es-Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiiyye, c.l, s.161. /İbnu’l-İmâd, Şezerâtu&#8217;z-Zeheb, c.2, s.11. / İbn<br />
Hallikân, Vefeyâtu&#8217;l-A’yân, c.4, s.16.</p>
<p>(20)-el-Beyhakî, Menâkıbu’ş-Şâfiî, c.2, s.91. / Fahreddîn er-Râzi, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.113.</p>
<p>(21)-Bahauddin Muhammed el-Hemedânî, el-Keşkûl, el-Kâmil, c.l, s.32 / Husnî Nâisa,</p>
<p>(22)-Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Udebâ, c.17, s.308 / İbn Asâkir, Târihu Dımışk, c.10, s.206</p>
<p>(23)-el-Mes&#8217;ûdî, Murevvicu&#8217;z-Zeheb, c.3, s.373.</p>
<p>(24)-Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s.105.</p>
<p>(25)- Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s. 106.</p>
<p>(26)-Husnî Nâisa, Şi&#8217;ru&#8217;l-Fukahâ, s,357</p>
<p>(27)-İbn Asâkir, Târih, c.10, t.2</p>
<p>(28)-Beyhakî, Menakıbu&#8217;l-Şâfii, c.2, s,97 / Fahreddin Razi, Menakibu&#8217;ş Şafii, s.276</p>
<p>(29)- Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.72. / es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiîyye, c. 1, s.294.</p>
<p>(30)-îbn Abdilberr, Behcetu&#8217;l-Mecalis, c.l, s. 181.</p>
<p>(31)-Muhtasar Tezkiretu &#8216;l-Kurtubî, s. 16</p>
<p>(32)-el-Aclûnî, Keşfu&#8217;l-Hafâ, c.2, s.134.</p>
<p>(33)-Husnî en-Nâisa, Şi&#8217;ru’l-Fukahâ, s.370.</p>
<p>(34)-Bahauddîn Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlât, s. 132.</p>
<p>(35)-Muhammed Abdurrahim, Divânu&#8217;ş-Şafiî, s.324.</p>
<p>(36)-Bahauddîn Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlat, s. 130.</p>
<p>(37)-Fahreddîn er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.227.</p>
<p>(38)el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 197.</p>
<p>(39)-Abdulmu’min eş-Şeblencî, Nuru&#8217;l-Ebsâr, s.256</p>
<p>(40)-es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiîyye, c.l, s. 159.</p>
<p>(41)-Beyhakî , Menâkıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s.66. / Fahreddin Râzî, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.l 14.</p>
<p>(42)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.100. / Fahreddin er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.l 11.</p>
<p>(43)-İbn Hacer el-Askalânî, Tevâli&#8217;t-Te&#8217;sîs, s. 145</p>
<p>(44)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfiî, s.246.</p>
<p>(45)-Abdullah b.Esad el-Yâfıî, Mir&#8217;âtu&#8217;l-Cinân, c.2, s.26. / Husnî Nâisa, Şi&#8217;ru&#8217;l-Fukahâ, s.360.</p>
<p>(46)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.88. / İbn Hacer el-Askalânî, Tevâlî&#8217;t-Te&#8217;sîs. s.83.</p>
<p>(47)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfıî, s.389.</p>
<p>(48)-İbn Kesîr, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihâye, c.10, s.254.</p>
<p>(49)-es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiî, c.l, s.156 / el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.67</p>
<p>(50)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c. 2, s. 65. / Fahreddin, er-Râzî, Menakıbu&#8217;ş-Şâfii, s. 112.</p>
<p>(51)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfiî, s. 416, Zehru&#8217;l-Âdâb, c.l, s. 125</p>
<p>(52)-Beyhakî, Menakıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s. 108 / Fahreddin er-Râzi, Menakıbu&#8217;ş-Şafiî, s.l 18,119 / Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cem’ul-Udebâ, c.17, s.320</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/">İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak Türleri ve Kısımları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 15:02:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddîn İbnü’l-Arabî]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak Türleri ve Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük himmet sahibi olmak:]]></category>
		<category><![CDATA[Boşboğazlık yapmamak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[Doğru Sözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Güler Yüzlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hilm]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Sır Saklamak]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi (el-Vedd):]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vakar]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Zorluklar karşısında sabretmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15155</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?.. Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız. Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri İffet: Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/images-5-10/" rel="attachment wp-att-15202"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15202" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg" alt="" width="508" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg 508w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 508px) 100vw, 508px" /></a></p>
<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?..</p>
<p>Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız.</p>
<p><strong>Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri</strong></p>
<p><strong>İffet:</strong> Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan kaçınmak, bütün lezzetlerde kısmaya gitmek, bu hususta mutedil yolu izlemek demektir.</p>
<p>Bu hususta yetinilmesi gereken şehevi arzuların tatmini de iyi karşılanan bir yolla gerçekleşmeli herkesin hoşnut olduğu bir tarzda olmalıdır. Özellikle zorunlu ihtiyaç için kullanılmalıdır. Bunun fazlasından da kaçınılmalıdır.</p>
<p>Nefis ve kuvvetler de bundan azı ile ayakta duramıyorsa gerekli olan miktarını kullanmak bir zorunluluktur. Burada vasfettiğimiz hal, iffetin en üst derecesidir, en son noktasıdır.</p>
<p><strong>Kanaat:</strong> Geçinme için yeterli olana razı olmak, maişeti kolaylaştıran kısma rıza göstermek, mal kazanma, yüksek mertebelere yükselme hırsını terk etme, bütün bunlardan yüz çevirip onlara meyletme duygusundan arınma, nefsi bu hususta baskı altında tutma ve çok azıyla yetinme demektir.</p>
<p>Bu ahlak vasat ve sıradan insanlar için güzel kabul edilir. Krallar ve büyükler açısından kanaat göstermek olumlu karşılanmaz. Kanaat gösterme onlar için erdem sayılmaz.</p>
<p><strong>Boşboğazlık yapmamak:</strong> Bu ahlak, insanın kendisini gevezelikten koruması, ağırlığını muhafaza etmesi demektir. Çirkin şakalar yapmamak, çirkin şakalar yapan kimselerle oturup kalkmamak, onların meclislerine katılmamak, çirkin sözleri tela-fuz etmemek, müstehcen ifadeler kullanmamak, bayağı mizah yapmamak, özellikle toplu yerlerde bu tür davranışlardan kaçınmak bu ahlakın bir özelliğidir.</p>
<p>Zira.. Mizahta ölçüsüz davranan, çirkin şakalarla mizah yapan kimsenin ağırlığı, heybeti, vakarı kalmaz. Adi insanlardan uzak durmak, onlarla arkadaşlık etmemek, onlarla oturmamak, bayağı hayat tarzından kaçınmak, malı kötü yollardan kazanmaktan uzak durmak da bu ahlakın bir gereğidir.</p>
<p>Vakarın, ağırlığın bir ifadesi de aşağılık insanlardan bir şey istememek, değersiz insanlara tevazu göstermemek, ihtiyaç olmadan kimseden bir talepte bulunmamak, zorunlu olmadan çarşı ve pazarlarda ulu orta saygısızca oturmamaktır. Çünkü.. Bu gibi fiilleri yapmak insanın kişiliğini ihlal eder.</p>
<p><strong>Halk nezdinde insanların en değerlisi:</strong> İsmi iyilikle bilinen ama şahsı tanınmayan kimsedir.</p>
<p><strong>Hilm</strong>: Şiddetli öfke anında gücü yettiği halde intikam almaktan kendini tutabilmek, ağırbaşlı davranarak, sakin olabilmektir. Bu ahlak, pısırıklığa, sünepeliğe, mevki makam karşısında ezilmeye, idarenin ifsat olmasına kadar vardınlmadığı sürece övülen bir huydur.</p>
<p>Liderlerde ve krallarda bu ahlakın bulunması çok daha güzeldir. Çünkü onlar kızdıkları kişiden intikam almaya herkesten daha çok güç kullanma imkanına sahibtirler.</p>
<p>Oysa zayıf, yani aciz olan bir kimsenin bir şekilde karşılık verme gücü olduğu halde büyük olana karşı sesini çıkarmaması hilm sayılmaz. Çünkü bu kimse kendini tutarsa bu karşısındakinden korkmasından dolayıdır ki bu da hilm değildir.</p>
<p><strong>Vakar:</strong> İnsanın çok konuşmaktan, başkalarında kusur bulmaktan, el kol hareketi yapmaktan, hareket etme gereği olmayan yerlerde hareket etmekten kendini alıkoyması, az öfkelenmesi, soru sorduğunda karşısındakini dinlemesi, cevap aldığında ötesine geçmemesi, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaması, acelecilikten ve her işe atılmaktan kaçınması demektir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Bir vakar çeşidi de haya (utanma duygusu)dır. İnsanın gözünü haramdan sakınması, utanç verici sözleri söylemekten kaçınması demektir. Acizlikten ve meramını anlatma beceriksizliğinden kaynaklanmadığı sürece güzel bir huydur.</p>
<p><strong>Sevgi (el-Vedd):</strong> Şehvetten kaynaklanmayan mutedil muhabbetdir.. İnsan fazilet ve şeref ehli, vakar ve heybet sahibi, insanlar arasında ahlaken seçkin kimseleri sevdiği zaman bu sevgisi güzeldir.</p>
<p>İnsanların rezil olanlarını, değersiz bayağı adamları, oğlan ve kadınları, eğlence ve keyif ehlini sevmekse çok kötüdür. Sevginin en güzeli birbirine ısınan kişiler arasında erdemli münasebetlerin gelişmesine sebep olanıdır.</p>
<p>Sevginin en sağlamı, en kalıcısı budur. Fakat şaka yapmaya ve eğlenip lezzet almaya dayanan sevgi övülen bir husus değildir. Üstelik devamlı ve kalıcı da olmaz.</p>
<p><strong>Merhamet:</strong> Sevgi ve acımanın karışımından ibaret bir duygudur. Merhamet ancak, merhamet edilen kimsede göze hoş gelmeyen bir bozukluğa, noksanlığa karşı sergilenir. Bir eksiklik ya da arız olan bir sıkıntı, bir mihnet gibi. Dolayısıyla merhamet merhamet edilene yönelik bir sevgidir, ama beraberinde merhameti gerektiren halden kaynaklanan bir acıma duygusu da vardır.</p>
<p>Bu hal, kişiyi adalet duygusunun dışına çıkarmadığı, zulme sevketmediği, yönetimin bozulmasına neden olmadığı sürece güzeldir.</p>
<p><em><strong>Örneğin:</strong></em> Katile kısas uygulanırken merhamet etmek, caniye cezasını verirken acımak güzel ve övülen bir davranış değildir.</p>
<p><strong>Vefa</strong>: İnsanın kendinden adadığı şeyi gerçekleştirme, diliyle söyleyip kendini bağladığı sözü yerine getirme hususunda sabır göstermesi, kendisini yoksul düşürme pahasına da olsa adadığını vermesi demektir. Az da olsa sözünü yerine getirirken zorluk çekmeyen kimse vefalı sayılmaz.</p>
<p>Bir kimsenin, kendi hakkında verdiği hükmü yerine getirme hususunda çaba sarfederken sıkıntı çektiği oranda vefahlığının oranı da yükselir. Yani sözünü yerine getirirken ne kadar zahmet çekerse o sıkıntılar onun vefasının değerini artırır.</p>
<p>Bu, güzel bir davranıştır ve bütün insanların yararınadır. Çünkü: Vefakarlığıyla bilinen kimsenin sözü kabul edilir, makamı yüksek olur. Özellikle kralların, reislerin bu ahlaka sahip olmaları çok daha önemlidir.</p>
<p>Kralların, liderlerin buna ihtiyaçları çok daha fazladır. Çünkü kralların vefa duygularının şayet az olduğu emrindekiler tarafından bilinirse sözlerine güvenilmez dolayısıyla da istekleri de yerine getirilmez.</p>
<p>Ne askerleri ne de yardımcıları onlara itimat etmez. Emaneti sahibine vermek de vefanın bir gereğidir. Bu; insanın tasarrufuna verilen mal ve benzeri şeylerde insanın kendilerine ait olmayan bir şeyi almaktan kaçınmasıdır.</p>
<p>Kişi kendisine tevcih edilen güveni ne pahasına olursa olsun hiçbir vakit boşa çıkarmamalı, emanetleri elinden geldiğince kusursuz ve eksiksiz bir şekilde sahiplerine vermeli, ait oldukları yere koymalıdır.</p>
<p><strong>Sır Saklamak:</strong> Bu huy, vakar ve emanete riayet etme duygularının karışımından ibarettir. Çünkü.. Sırrı ifşa etmek boşboğazlıktır. Boşboğaz olan kimse de vakur olmaz.</p>
<p>Aynı şekilde kendisine bir mal emanet edilen kimse, bu malı sahibinden başkasına verirse emanete ihanet etmiş olur. Bunun gibi kendisine bir sır, emanet söz verilen kişi, bu sırrı sahibinden başkasına açarsa emanete ihanet etmiş sayılır. Sır saklamak bütün insanlar açısından övülen bir davranıştır.</p>
<p>Özellikle sultanların, liderlerin yanında olan kimseler için. Çünkü sultanların sırlarını yaymak -çirkin bir davranış olmanın yanı sıra sultanına- dolayısıyla memlekete büyük bir zararın dokunmasına neden olur.</p>
<p><strong>Tevazu:</strong> Riyaseti ve böbürlenmeyi terk etmek, büyüklenmekten ve gereğinden fazla ikram etmekten kaçınmak demektir. Ayrıca bu duygunun bir gereği olarak insan faziletlerini sergilemekten, makam ve mal gibi sahip olduğu şeylerle övünmekten de uzak durmalıdır. Kişinin kendini beğenmişlikten ve kibirden uzak durması da tevazudur.</p>
<p>Tevazu, ancak büyük insanlarda, liderlerde, fazilet ve ilim ehlinde güzel ve yerindedir. Düşük düzeyli kimseler, mütevazı olamazlar. Zira, konumları zaten düşüktür, ondan daha da düşemezler.</p>
<p><strong>Güler Yüzlülük:</strong> İnsanın karşılaştığı kardeşlerine, sevenlerine, arkadaşlarına, dostlarına ve tanıdıklarına sevincini göstermesi, karşılaşma sırasında tebessüm etmesi demektir. Bu alışkanlık bütün insanlar açısından güzeldir. Krallarda ve ileri gelenlerde daha da güzeldir.</p>
<p>Çünkü kralların, liderlerin güler yüzlü olmaları halkın, yardımcılarının ve yakın çevresinin kendisine ısınmasını sağlar. Onlara daha sevimli gelir. Halkına öfkeli olan hiçbir kral mutlu olamaz. Hatta bu tebessümsüzlüğü işlerinin bozulmasına ve saltanatının yok olmasına da neden olabilir.</p>
<p><strong>Doğru Sözlülük:</strong> Bir olayı olduğu gibi haber vermektir. Bu ahlak büyük bir zarara yol açmadığı sürece güzeldir. Yani bazı durumlarda doğru söz söylenmemesi gerekebilir. Örneğin bir insana işlediği bir çirkin hayasızlık hakkında soru sorulduğu zaman doğru söylemesi güzel bir davranış değildir.</p>
<p>Çünkü bu kimsenin o anda doğruyu söylemesi, bu çirkin hayasızlığı işlemesinden dolayı yaşadığı silinmez utancı ortadan kaldırmayacak belki de karşısındakine kötü örnek olmasına onun kendisi hakkında yanlış bir hüküm vermesine sebeb olabilecektir.</p>
<p>Aynı şekilde bir kimseye kendisine sığınan, sakladığı biri sorulduğunda doğru söylemesi de güzel bir davranış değildir. Yine doğruyu söylemesi durumunda ağır bir ceza alacağı bir suçu söylemesi de bazen gerekmeyebilir.</p>
<p><em><strong>Örneğin;</strong> </em>Vatanını kurtarmak için yapmış olduğu birşey sorulduğunda o fiilini saklamak için doğru söylememesi gibi.. Ancak.. Yukarda belirttiğimiz bazı özel durumlar haricinde..</p>
<p>Doğru sözlü olmak, bütün insanlar açısından güzeldir. Kralların ve ileri gelenlerin doğru sözlü olmaları ise çok daha güzeldir. Daha doğrusu bu kesimden olan kimselerin yalan söylemeleri hiçbir şekilde doğru değildir.</p>
<p>Ancak.. Bazı durumlarda kralların veya lider konumunda olanların, doğruyu söylemeleri ülkesinin menfaati veya emri altında olanlar için altından kalkılamaz bir zarara yol açacaksa o vakit durum başkadır..</p>
<p><strong>İyi Niyet:</strong> Bütün insanlar hakkında hayır düşünmek, pislikten, gıybetten, hile ve aldatmadan uzak durmak demektir.</p>
<p>Bu huy, bütün insanlar açısından güzel ve övülendir. Kralların her zaman bu duyguyu beslemeleri doğru olmaz.</p>
<p>İktidar ancak düşmanlara hile yapmak, tuzak kurmak, onları faka bastırmakla sağlamlaşır. Kralların bu davranışları dostlarına, samimi bağlılarına ve kendilerine itaat edenlere karşı kullanmaları ise doğru olmaz.</p>
<p><strong>Cömertlik:</strong> Biri istemeden ve karşılıksız olarak mal verebilmektir. Bu davranış, israfa ve savurganlığa vardırılmadığı sürece güzeldir. Ancak bir insanın sahip olduğu malını hakketmeyen birine harcaması cömertlik sayılmaz. Aksine savurganlık ve malı zayi etme olarak nitelendirilir.</p>
<p>İnsanların geneli açısından cömertlik; çok güzel ve erdemli bir davranıştır. Krallar, liderler açısından ise bir zorunluluktur. Kralların, liderlerin cimri olmaları saltanatlarına büyük zarar verir.</p>
<p>Cömert olarak mal dağıtmaları ise; halkın, askerlerin ve yardımcılarının kalplerini kazanmalarına sebeb olur. Dolayısıyla krallar veya liderler bu şekil emrinde olan kimselerden daha çok yararlanırlar.</p>
<p><strong>Cesaret:</strong> İhtiyaç duyulduğunda olumsuz ve tehlikeli şeylerin üzerine gitmektir. Korkular karşısında sebat etmek, ölümü hiçe saymaktır.</p>
<p>Bu duygu bütün insanlar açısından güzeldir. Krallara, liderlere ve yardımcılarına daha yaraşır ve onlarda olduğu zaman daha güzel kabul edilir. Daha doğrusu bu duygudan yoksun biri krallığa, liderliğe müstahak değildir.</p>
<p>İnsanlar içinde en çok tehlikelerle karşı karşıya kalanlar, büyük olayların içine atılmak durumunda kalanlar krallardır, liderlerdir. Dolayısıyla.. Cesaret, onlara özgü bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Rekabet:</strong> Kişinin kendisine layık gördüğü bir şeyde başkalarıyla mücadele etmesi, onlar gibi çaba sarfetme gereğini duyması.</p>
<p>Sahip olduğu dereceden daha yukarı bir dereceye yükselme kavgasını vermesi rekabet duygusudur. Rekabet, erdemlerle ve yüksek mertebelere çıkmayla ilgili olduğu zaman güzel ve övü-lendir.</p>
<p>Rekabetin şeref ve liderlik kazandıranı makbuldür. Ancak şehevi arzuların peşinde rekabet etmek, lezzetler, süsler ve kılık kıyafetler için başkalarıyla kavga etmek, didişmek, rekabet etmek çok kötü bir davranıştır.</p>
<p><strong>Zorluklar karşısında sabretmek:</strong> Bu duygu vakar ve cesaret karışımından ibarettir.</p>
<p>Feryat etmek yararlı, üzüntü ve huzursuzluk kurtarıcı, hile ve çırpmış zararı savı-cı olmadığı zaman sabrederek beklemek, her zaman güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Feryat etmek, bir fayda vermeyecekse çok çirkin bir davranıştır.</p>
<p><strong>Büyük himmet sahibi olmak:</strong> Yüksek gayeler peşinde olma, işlerin en yükseğinden aşağıda olanlara kadar zor görmeme, onlara tenezzül etmeme, bağışladığı şeyi azımsama, orta düzeyli şeyleri önemsememe, sahip olduğu şeyleri basit görme, isteyene başa kakmadan, minnet etmeden imkan dahilinde olan şeyi verme duygusudur.</p>
<p>Bu, özellikle kralların, liderlerin sahip olmak zorunda oldukları bir ahlaktır.</p>
<p>Reisler, ileri gelenler ve kendini onların düzeyinde gören kimseler açısından güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Tenezzül etmeme, hamiyet sahibi ve gayretli olma da büyük himmet sayılırlar.</p>
<p>Tenezzül etmeme, insanın kendini adi şeylerden uzak tutmasıdır. Hamiyet ve gayret ise, insanın kendinde bir eksiklik görünce öfkelenmesi demektir. İnsan haramlara karşı gayrete gelir. Çünkü haram işlemek bir utanç ve kusurdur.</p>
<p>Haram işleyen kimse arkadaşlarına zulmeder. Onların hakkında olumsuz tasarrufta bulunur.</p>
<p>Kendine (nefisen) zulmetme ise bunun tam zıddıdır. Bir insanın haksızlıktan yüz çevirmesi, zulmetmektense eksikliğe tahammül etmesi güzel bir davranıştır. Bu, bütün insanlar açısından övülen bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Adalet:</strong> Dengenin gerektirdiği orta yolu izlemek. Olguları yerinde, zamanında, amacına uygun olarak ve de ölçüsünde kullanmak, aşırıya gitmemek, eksiklik göstermemek, öne almamak ve ertelememektir.</p>
<p>İbn Arabi &#8211; Mekarimu&#8217;l Ahlak</p>
<p>Terc.Vahdettin İnce,Kitsan yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şecaat Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/secaat-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/secaat-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2015 19:22:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ölçülü Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Şecaat Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Gayretlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hilim]]></category>
		<category><![CDATA[Himmeti Yüce Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Yüceliği]]></category>
		<category><![CDATA[Soğukkanlılık]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprülüzade Ahmed Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Yumuşak Kalplilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7406</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şecaat erdemininkiler on bir şubedir. Birincisi, ruh yüceliği, dört şeyi, gelirin giderden fazla olması demek olan mal biriktirmeyi, yani zenginliği; zenginliğin zıddı olan fakirliği, beden ya da sıfatlar bakımından büyüklüğü ve bir de beden ya da sıfatlar bakımından küçüklüğü önemsiz görmektir Kişi sayılan bu dört şeyi önemsiz gördüğünde nefs için uyumlu olan ve olmayan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/secaat-hakkinda/">Şecaat Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru7.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7407" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru7.jpg" alt="Şecaat Hakkında" width="312" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru7.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru7-600x770.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru7-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru7-768x985.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru7-798x1024.jpg 798w" sizes="(max-width: 312px) 100vw, 312px" /></a></span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şecaat erdemininkiler on bir şubedir. Birincisi, ruh yüceliği</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">, dört şeyi, gelirin giderden fazla olması demek olan mal biriktirmeyi, yani zenginliği; zenginliğin zıddı olan fakirliği, beden ya da sıfatlar bakımından büyüklüğü ve bir de beden ya da sıfatlar bakımından küçüklüğü önemsiz görmektir Kişi sayılan bu dört şeyi önemsiz gördüğünde nefs için uyumlu olan ve olmayan şeylerin üstesinden gelmeye muktedir hale gelir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “De ki: Dünya menfaati önemsizdir ’ (Nisâ, 4/77). Hz. Ali der ki: “Ruhunu yücelten arzuları hakir görür.” Ruh yüceliği bir erdem olduğuna göre onun da iki tarafının olduğu ortaya çıkar. Bunun tefriti, yu­karıda sayılan dört şeyi büyütmek, ifratı, sayılan şeyler dışında kendi varlı­ğını ve kendi varlığı dolayısıyla bahşedilen büyük nimetleri hakir görmektir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İkincisi, himmeti yüce tutmaktır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, dünyanın mutluluğu ve bedbahtlığına aldırmamaktır. Yani, dünyalık güzelliklere sevinmemek ve helak edici olanlara varıncaya kadar hoş olmayan dünyalıklara karşı da sı­kıntı duymamaktır. Allah Teâlâ Firavun un “Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım’’ (Tâhâ, 20/71) sözüne Hz. Mûsanın kavminin cevabını şöyle anlatmaktadır: “Onlar: Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz’’ (Şuarâ, 50/26) Bir başka yerde de: “Dediler ki: Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin” (Tâhâ, 20/72) [dediklerini haber vermiştir]. Himmeti yüce tutma bir erdem olduğuna göre onun tefriti dünyanın mutluluğuna ve bedbahtlığına aldırmaktır. Bunun ifratı varlık, bilgi ve bunların benzeri büyük nimetlere karşı kayıtsız olmaktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Üçüncüsü metanetli olma olarak da adlandırılan sabırlılıktır</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">. Bu, acı ve korku veren şeylere, tehlikeli durumlara karşı dayanma gücüdür.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, öncekiyle beraber birincinin alt dalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Nice peygamberler vardır ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu hal­de savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever” (Âl-i İmrân, 3/146). Sabırlılık erdemdir, tefriti kaygı içinde olmadır, ifratı deli cesaretidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dördüncüsü soğukkanlılıktır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, nefsin metanetini koruma me­lekesiyle birlikte korku veren şeyler karşısında endişe duymamasıdır ki böylece kişi öldürücü durumlarda endişeye kapılmaz ve ondan düzensiz fiiller çıkmaz. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile dene­riz. {Ey Peygamberi) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah&#8217;a aidiz ve biz O’na döneceğiz, derler” (Bakara, 2/155). Ürkeklik ve köpürmenin, bu erdemin iki tarafı olduğu gizli değildir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Beşincisi hilimdir. Bu, öfkenin alevlendiği andaki sükûnettir, ger­ginliğin terkidir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rahmânın kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığın­da (incitmeksizin) «Selam!» derler (geçerler)” (Furkân, 25/63), “Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav’’ (Müminûn, 23/96). Hz. Peygamber de (a.s.) şöyle demiştir: “ Gerçek pehlivan rakibini yere çalan değildir. Bilakis gerçek pehlivan öfkelendiğinde nefsine hakim olan kimsedir-”(Buhari,Edeb,102) Hilmin rezilet tarafları serserilik anlamındaki öfke taşkınlığı ve hamiyetsizlik mânâsındaki tepkisizliktir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></strong><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Altıncısı ölçülü olmaktır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, din için olan düşmanlıklar ve sa­vaşlarda teenni ile davranmaktır, buna düşünceyi elden bırakmamak da denilir. Bu son üç erdem sabrın alt dallarıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın (Bakara, 21190). Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: “Düşmanlıkta aşırıya kaçan günah işler.” Bunun rezilet tarafları teenniyi elden kaybetmek ve korkaklıktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yedincisi tevazudur.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, fazilet sahipleriyle mal ve mevki bakı­mından kendinden aşağıda olanları kendinden üstün bilmektir. Bunun şartı, riya için değil de Allah için erdemler ve yetkinlikler hususunda kendi mertebesini onların mertebesinin altına yerleştirmektir. Bu erdem, büyük ve küçük olmayı önemsiz görmeye râcidir. Dolayısıyla bu durumda tevazu, ruh yüceliğinin alt dallarından biri olur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Sana uyan müminlere (merhamet) kanadım indir” (Şuarâ, 26/215). Hz. Peygamber de (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah için mütevazi olanı Allah yükseltir.’’(Müslim,Birr,69) Hz. Ali (r.a.) der ki: “Müminin süsü tevazudur.” Bilmelisin ki bunun aşırı uçları kibir ve dalkavukluktur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sekizincisi gayretliliktir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, güzel bir şekilde yâd edilmeyi gerekti­ren büyük ve önemli şeylere ulaşma isteğidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar (Müminûn, 23/61). Bunun iki tarafi hayırlı işlere karşı tembel olmak ve herkese üstün olma çabasıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dokuzuncusu yüklenmedir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, nefsin güzel işlerde yorulma­sıdır. Nefsin yorulması için güzel bir şekilde yâd edilmeyi kazanma isteği olmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz ’ (Ankebût, 29/69), “Ey insan! Şüphe yok ki sen Rabbine karşı çaba üstüne çaba göstermektesin; sonunda Ona varacaksın (İnşikâk, 6/84). Bunun aşırı uçları iyilikleri elde etmede tembel­lik göstermek ve bütün güzelliklerin kendisinin olmasını isteyecek kadar tamahkârlığı ileriye götürmektir ki bu da imkânsızdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Onuncusu namusu korumadır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, kişinin ailevî ve dinî değer­leri töhmetten korumasıdır. Bunda da bir önceki erdemde geçtiği gibi bir istek olmalıdır, böylece bu son iki erdem yürekliliğin neticeleri durumunda olmaktadır. Resûl-i Ekrem (a.s.) buyurmuşlardır ki: “Töhmet mevkilerinden kaçının?(Suyuti,Camiul Kebir,1,817) Bunun tefriti kıskançlığın eksikliği iken ifratı, kişinin eşini ihrama girmekten korumak için hacca gitmesine engel olması gibi, kıskançlığın dinin teşvik ettiği bir konuda tutuculuğa yol açmasıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">On birincisi yumuşak kalpliliktir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, başka insanların başına gelen acılara üzüntü duymaktır. Fakat bu erdemi gösteren kişiden söz ve fiillerini zora sokan bir dengesizlik çıkmamalıdır ki, üst erdem olan şeca­atin uzantıları şecaatle çelişir duruma düşmesin. Yumuşak kalplilikten kastedilenin, sıkıntıya uğrayanın sıkıntısını ortadan kaldırma isteğine karşılık geldiği gizli değildir. Böylece yumuşak kalpliliğin şecaatin bir şubesi olduğu da ortaya çıkmaktadır. Aksi halde yumuşak kalplilik edilgi, şecaat de etki kategorisine dâhil [olacaktır]. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kategori farklılığı ise birinin, diğerinin türü olmasını engeller. Oysa şubenin anlamı onun, bir türü olmasıdır. Resûl-i Ekrem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte, müminlerin tek bir vücut gibi olduklarını görürsün! (Bu vücudun) bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımları da uykusuz kalıp ateşler içinde onun ızdırabını duyarlar”(Müslim,Birr,66) Yumuşak kalpliliğin iki tarafı, intikam isteğiyle öfkeye kapılma ve başkasının çektiği eziyetten korku duymaktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki bazı filozoflar, şecaatin müellifin zikrettiğinden başka bir alt türü daha olduğunu söylemişlerdir. O da affedici olmaktır, bunun­la gücü olduğu halde intikamı terketmeyi kastediyorum. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “ öfkelerini yutarlar ve insanları affederler” (Âl-i îmrân, 3/134), “Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir” (Şûrâ, 20/42), “ Onları affet ve size selam olsun de” (Zuhruf, 43/89). Hz. Peygamber de (a.s.) şöy­le buyurur: “insanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, şayet zulmederlerse biz de zulmederiz, diyerek her hususta başkalarını taklit eden kişiler olmayın! Lâkin kendinizi, imanlar iyilik yaparsa iyilik yapmaya, kötülük yaparlarsa zulmetmemeye alıştırın!’’(Tirmizi,Birr,63) Kim infazına (gereğini yapmaya) gücü yettiği halde öfkesini yenerse, Allah onun kalbine, güven ve iman doldurur” (Süyûtî, el-Câ&#8217;mius-sağır s. 541.)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki affetmenin şecaatin türlerinden olması, intikam alacak bir güce sahip olmasından dolayıdır ve intikamı terketmek de ancak rahmet duygusunun onu alıkoyması iledir. Aksi takdirde sadece intikamı terketmek olsa idi bu, şecaatin zıddı olan korkaklığa dahil olurdu. Affın iki aşırı ucu, intikamcı olmak ve dinin hukukuna bile riayet etmeden bağışlayıcı olmaktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İffetinkiler de şecaatin alt erdemleri gibi on birdir. Birincisi hayâ-dır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><b><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></b></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Haya, nefsin dinen, aklen ve örfen çirkin olan fiilleri işleme kor­kusuyla kendisini alıkoymasıdır. Dinen çirkin olan, yapıldığında cezayı mûcib kılan şeydir ve bunların dine nisbet edilme sebebi aklın bunları bilme  yolunun olmamasıdır. Bunları işleyen kimseye “günahkâr” denilir. Çirkin fiillerin İkincisi, insan tabiatına uymayan ya da aklî bakımdan bir çirkin­liği gerektiren fiillerdir ve bu anlamda bunlar hakkında hüküm verecek olan yalnızca akıldır, o sebeple bunlar akla nispet edilmiştir. Bunları işleyen kimseye “deli” denilir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Çirkin fiillerin üçüncüsü, işleyenin yerildiği fiillerdir. Bunlar ancak ilgili örfü bilenlerin vâkıf olacağı fiillerdir ve dolayısıyla bu örfe nispet edilmiştir. Buna yeltenen kimseye “ahmak” denilir. Hayâ sahibinin bu vasıfların varlığından uzak duracağı ve bu tür işlerden yüz çevirmekte imanın hayâya yardım edeceği açıktır. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) “Hayâ, imanın bir şubesidir’’(Buhari,İman,5) buyurmuştur ki kastedilen, hayânın imanın neticelerinden biri olduğudur. Yine Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“İnsanların peygamberlik sözlerinden elde ettikleri hakikatlerden birisi şudur: Utanmıyorsan dilediğini yapın’’(Buhari,Edep,78) Hz. Ali (k.v.) şöyle der: “İnsanlar hayâ elbisesi giyenin kusurunu göremez.” Hayânın da iki tarafının olduğu açıktır, hayânın ifratı korku ve pısırıklık, tefriti ise yüzsüzlük ve arsızlıktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></strong><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İkincisi sabırlılıktır</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">. Bu, nefisin kötü arzulara tâbi olmaktan korunmasıdır. Yîice Allah buyurmuştur ki: “Buna (bu güzel davranışa) an­cak sabredenler kavuşturulur” (Fussilet, 41/35), “Elbette sabırlı davrananlara yapmakta olduklarının en ¿özeliyle mükâfatlarım vereceğiz * (Nahl, 16/96). Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: “Sabır üzere ol. Bedende başın yeri ne ise imanda  da sabrın yeri odur.” </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki sabrın iki türü vardır, biri istenmeyene karşı sabırdır, diğeri ise istenen şeye sabırdır. Sabrın bu şekildeki tasnifi, Hz. Ali’den (k.v.) nakledilmiştir. Buna göre sabrın birinci kısmı şecaatin alt dallarındandır ve bu metanet kavramıyla belirginleşmiştir. Sabrın ikinci kısmı ise iffetin alt dallarındandır. Müellif bu farka işarete etmek için birincide elem ve korku veren şeylere karşı direnme ifadesini, İkincide kötü arzulara tâbi olma ifadesini zikretmiştir. Sabrın da iki tarafı vardır, tefriti şehvetperestlik, İfratı da ruhban hayatı yaşamadır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Üçüncüsü arzuları dizginlemektir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, şehvet alevlendiğinde nefsin sükûneti elden bırakmamasıdır. Bunun için de metanet melekesi­nin hâsıl olması gereklidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sakın onlardan bazı sınıflara verdiğimiz dünya malına göz dikme” (Hicr, 15/88). Bunun da iki tarafı vardır, tefriti azgınlık, ifratı şehevî duyarsızlıktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dördüncüsü malını temiz tutmaktır ki buna “hürriyet” de deni­lir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, herhangi bir itibarsızlığa düşmeksizin ve başkasına da zulmet-meksizin malı kazanmaktır. Eserin bazı nüshalarında alçalma anlamında “hevân” kelimesi geçer ki doğrusu burada olan şeklidir. Zira bu kelimeyle bu erdemin tefrit tarafının olumsuzlanması kastedilmiştir ki tefriti, kazan­cın, namusa leke sürme ve kişiliği ayaklar altına alma neticesine yol açan adi işlerden temin edilmesidir. Bunun gibi “zulmetmeksizin” sözü de bu­nun ifratını olumsuzlamak içindir. Bu ise hâneye giren kazancın temizliğine işarettir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu erdemde yapılan harcamanın da temiz olmasına işaret etmek  lazım geldiğinden müellif dedi ki ve nezâhet, bir de onu güzel yerlerde harcamaktır. Bu aynı zamanda cimrilikle savurganlık arasındaki orta bir durumdur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizin bir ip alıp da bir demet odun bağlayarak getirip satması ve böylece Allah Tealanın o kulun şerefini şuna buna yüz suyu dökmekten esirgemesi, elbette ister versinler ister vermesinler insanlardan dilenmesinden hayırlıdır’’(Buhârî, “Zekât”, 50)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Ali (r.a.) demiştir ki: “Bana, dağ tepelerindeki bir kayayı yarmak insanlara minnet etmekten daha hoş gelir.”, “Kendisini değersiz gören, helalinden kazanan, vicdanı temiz, ahlâkı güzel olan, malının fazlasını infak eden ve lüzumundan fazla konuş­mayan kimseye müjdeler olsun!” Nezâhetin iki tarafi vardır, ifratı harcarken  savurganlık ve kazanırken haksızlık, tefriti kazanmaktan aciz olmak ve har­carken cimrilik etmektir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Beşincisi kanaattir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, harcamaları yeterli miktarda ya­pıp orta yollu olmak ve yiyecek, giyim kuşam gibi gereçlerde sade olmaktır. Bunun özü, gelir ve gideri dengeleyebilmektir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman olan, yeterli geçime sahip kı­lman, Allahın kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur.”( Müslim, “Zekât&#8221;, 125)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“ Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil gönül tokluğudur”'(Buhari,Rikak,15),”Allah&#8217;ın sana verdi­ğine razı ol ki insanların en zengini olasın”(İbn Mace,Zühd,24) “Kanaat tükenmez bir maldır” sözü de Hz. Ali’nin sözlerindendir. Yine Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Mülk olarak kanaat, nimet olarak da güzel ahlâk yeter.” Müeyyidüddın et-Tuğrâî  ise şöyle demiştir:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Kanaat hâzinesinin üzerine titrenilmez, onu korumak için yardımcı ve dosta ihtiyaç da olmaz.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kanaatin de iki tarafı vardır, mal tutkusu tefritidir, geçim temininde açlığa bile yol açabilen tembellik ifratıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Altıncısı vakardır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, nefsin istenilen şeyleri elde etmede teenniiçinde olmasıdır. </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Acele şeytan­dan, teenni Rahmândandır’’(Tirmizi,Birr,65), “Bir kimse teenni ile hareket ederse isabet eder veya isabet edeyazar. Kim de acele ederse hata eder veya hata edeyazar’’(Taberani,Mucemul Evsat,3,259) Çünkü işlerde teenni ile hareket etmek, doğru görüşün ortaya çıkmasına sebeptir,dolayısıyla bu, Rahmânın ilham ettiği şeylerdendir, acele ise bunun zıddıdır ve o da şeytanın ilhamlarındandır. Vakarın da iki tarafı vardır, acelecilik tefritidir, acizlik de ifratıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></strong><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yedincisi uyumluluktur.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, nefsin bir güzele ulaştıran şeylere hüsn-i kabul ile boyun eğmesidir, bu güzel şey dinen, aklen ya da örfen  olabilir. Buna “itaatkarlık” da denilir. Bunun özü nefsin sayılan türdeki fi­illeri kolaylıkla yapabilmesidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ona yumuşak söz söyleyin (Tâhâ, 20/44), “Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi” (Âl-i îmrân, 3/159). Tevrat’ta ise şöyle geçer: “Uyumluluk her hikmetin başıdır.” </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “ Uyumluluktan mahrum olan hayırdan mahrum olur”(Müslim,Birr,74), “Şüphesiz Allah refiktir, uyumlu olmayı sever”(Müslim,Birr,77) Katı yüreklilik ve kabalık tefrit bakımından, hayır demekten aciz olmak ise ifrat bakımından bu erdemin iki tarafıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki bazı bilginler iffetin şubelerini on iki yapmış, uzlaşıyı da bunlardan biri olarak saymış ve onu, nefsin görüşlerin çeliştiği durum­larda gücü yettiği oranda hoşgörülü davranması şeklinde tanımlamışlardır. Ancak bu da nihayetinde uyumluluk erdemine tâbi olduğundan -Allah rah­met eylesin- müellif ona yer vermemiştir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sekizincisi hâl ve gidişçe iyi olmak, yani iyi bir yol üzere olmaktır.</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, nefsin kendisini yetkinleştirecek şeylere rağbet etmesidir. Bu eğer din kurallarına göre ise ne âlâ, yok eğer akıl ve örf temelinde ise böyle bir yo­lun dine aykırı olmaması gerekir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“ Hâl ve gidişçe iyi olmak, teenni ve itidal peygamberliğin yirmi dört cüzünden biridir ”(Tirmizi,Birr,66) Bunun da iki tarafı vardır, iyi sayılan şeylerden geri durmak tefri­tidir, ifratı da iyi sayılan şeyleri elde etmede zihnin hinlik yapmasıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dokuzuncusu vera‘dır. Bu, din, akıl ve mürüvvede örtüşen güzel fiillere sıkı sıkıya tutunmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Gerçek­ten müminler kurtuluşa ermiştir; onlar ki, namazlarında huşû içindedirler, (&#8230;) işte, asıl bunlar vâris olacaklardır” (Mü’minûn, 23/1-2, 10). “İyi işler yapanlara gelince, onlar da kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar ’ (Rûm, 30/44). “Vera&#8217;dan daha güzel bir sığınak yoktur.” sözü Hz. Ali’nin sözlerindendir. Veranın da iki tarafı vardır, günahkârlık tefritidir, ruhbanca yaşam da ifratıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Onuncusu düzenliliktir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, işlerin maslahatların gereğine göre takdir edilip bunun gerektirdiği sıraya göre uygulanmasıdır. İşlerden maksat, yaşamın sürdürülmesini sağlayan şeylerdir. Bunların takdir edilmesi ile kastedilen, bu işlerin külli faydalara göre tasavvur edilmesidir. Bunların sıraya konulması ile kastedilen ise külli bakışın kişiye beliren küçük faydalar halinde uygulamaya konmasıdır. Hz. Ali (r.a.) demiştir ki: “Ölçülü ol ama kısıcı olma”, “Tedbir gibi akıl yoktur.” Düzenliliğin tefriti ihmalkârlık, ifratı pimpiriklik şeklinde iki tarafı vardır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">On birincisi cömertliktir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, verilmesi gerekli olan şeyi, verilmesi gerekli olana verilmesi gerektiği şekilde vermektir. Bağış ile sarfedilen yerin niteliğine dikkat edilmelidir ki ikisi arasındaki uyum gözetilmiş olsun. Yine bağış yapılan yerin hakedişine göre bahşedilen  miktara da dikkat edilmelidir ki böylece ikisi arasındaki uyum gözetilmiş olsun. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız 9 (Bakara, 2/110), “Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır 9 (Bakara, 2/261), “Allah yolunda harcayın. (&#8230;)  ‘’Yaptığınızı güzel yapın; Allah güzel yapanları sever’’ (Bakara,195)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Resûl-i Ekrem de (a.s.) şöyle buyurur: “Cennet cömertlerin yurdudur’’, “Cömert câhil bana cimri âbidden daha sevimlidir’’, “Her gece iki melekten biri, ‘Ey Allahım, infak edene sen bir bedelini ver’’ der, diğeri de ‘’Ey Allah’ım, sen infak etmeyenin malına telef ver’’ der. Hz. Ali (r.a.) der ki; “Dar elle ihsan edene  bol elle ihsan edilir.” Cömertliğin tefriti cimrilik, ifrati da savurganlık olmak üzere iki tarafı vardır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İnsan nefsinin erdemlerinden olan adalet diğer erdemleri, yani hikmet, şecaat ve iffetten ibaret olan üç erdemi birleştiren erdemin adıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever ’ (Hucûrât, 49/9), “Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davramş)tır” (Mâide, 5/8), “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği emreder ’ (Nahl, 16/90). </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Resûl-i Ekrem (a.s.) ise şöyle buyurmuştur: “Aranızda adaletli davranmakla emrolundum!&#8217;’ Hz. Ali der ki: “Adaletli bir yaşantı taşkınlıkları yok eder.” Adaletin cinsi konumundaki erdemler, sayılan üç erdemdir, onun alt erdemleri ise sayılamayacak kadar çok ve sınırlandırılamayacak miktardadır. Fakat müellif alt erdemlerin en belli ve açık olanlarını zikretti. Ve onun, yani adaletin, sayıları on dört olan alt erdemleri vardır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İnsan nefsinin erdemlerinden olan adalet diğer erdemleri, yani hikmet, şecaat ve iffetten ibaret olan üç erdemi birleştiren erdemin adıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever ’ (Hucûrât, 49/9), “Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davramş)tır” (Mâide, 5/8), “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği emreder ’ (Nahl, 16/90). Resûl-i Ekrem (a.s.) ise şöyle buyurmuştur: “Aranızda adaletli davranmakla emrolundum!&#8217;’ Hz. Ali der ki: “Adaletli bir yaşantı taşkınlıkları yok eder.” Adaletin cinsi konumundaki erdemler, sayılan üç erdemdir, onun alt erdemleri ise sayılamayacak kadar çok ve sınırlandırılamayacak miktardadır. Fakat müellif alt erdemlerin en belli ve açık olanlarını zikretti. Ve onun, yani adaletin, sayıları on dört olan alt erdemleri vardır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></strong><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İlki dostluktur,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">bu müellifin önce herhangi bir çıkarın karış­madığı, yani kendisi için istediğini dostu için de istediği sözüyle açıkladığı, sonra ve iyi şeylerde başkasının öne alındığı ile kayıdadığı halisane sev­gidir. Zira halisâne sevgi, ancak neticesi sayesinde görünür olan içsel bir durumdur ve o netice de daha önce sözü edilen isârdır ki isârın anlamını daha önce öğrenmiştin. Müellifin burada iyi şey ile muradı maldır. Nitekim “Eğer bir hayır bırakacaksa (&#8230;)” (Bakara, 2/180) âyetinde geçtiği gibi “hayır” mal anlamında, “O, hayır sevgisine aşırı derecede düşkündür” (Âdiyât, 100/8) âyetinde hayır sevgisi ise mal sevgisidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Müellif [hayr kelimesini] malın sı­nıflarını dikkate aldığından dolayı çoğul zikretmiştir. Dostluk (sadakat) ile halisâne (sadıka) kelimeleri arasındaki farkı bilen kimse, kısır döngüye dü­şüldüğüne dair bir soru yöneltmeyi aklına getirmez. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah&#8217;ın kullan kardeş olunuz”(Buhari,Edeb,57-58) “Nerede benim celâlim için birbirlerini sevenler? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bugün onları, kendi arşımın gölgesinde gölgelendireyim’’(Müslim,Birr,37) sözü de kutsi hadislerdendir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şu da Hz. Ali’nin sözlerindendir: “İnsanların en acizi, dost edinmekten aciz olandır. Ondan daha acizi ise, kazandığı dostları kaybedendir.” Bilmelisin ki adalet; hikmet, şecaat ve iffetin birleşmesinden ibaret olduğundan adaletin alt erdemlerinin ifrat ve tefritleri bu erdemlerin zıtlarıdır. Öyle ise bunlar için diğerlerinin alt erdemlerinin her biri üzerinde düşün.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İkincisi kaynaşma</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">, gündelik hayatın idaresiyle ilgili yardım­laşıp fikir birliği etmektir. Bu, onun bir gereği olan istişareye dayanır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah&#8217;ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de O, gönüllerinizi kaynaştırmıştı ve Onun nime­ti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz (Al-i lmrân, 3/103). Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ruhlar toplu bir cemaattirler. Onlardan birbirleriyle tanışanlar ülfet ederler?(Buhari,Enbiya,1) Hz. Ali de der ki: “Mümin, ülfet eden ve kendisi ile ülfet edilendir.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Üçüncüsü vefa,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">üç otorite olan din, akıl ve örf nazarında kötü sa­yılmayan hususlarda paylaşımcılık yolunu tutmak ve ortakların ev, mal ve nesepte ahitlerini korumasıdır. Yüce Allah şöyle buyurur: “ Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir&#8217; (Isrâ, 17/34),</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Hayır! (Gerçek onların dediği değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötü­lükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever&#8221; (Al-i lmrân, 3/76).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dördüncüsü sevilme çabası,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">gereğini yaparak kendisi gibi olan­ların ve faziletli kişilerin, sevgisini kazanma isteğidir. Bu, güzel karşılama vb. insanların sevgisini gerektiren, özetle herkese uygun olan şeylerle olur. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanların sevgisini kazanmak aklın yarısıdır&#8221; (Kelebazi,Bahrul-fevaid,syf;159)Hz. Peygamberin sözlerinden biri de şudur: “ Kardeşini güzel bir yüzle karşılaman iyiliktendir”(Buhari,Edebül Müfred,s;114)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Beşincisi iyiliğe karşılık verme,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">yapılan bir iyiliğe aynıyla veya daha fazlasıyla karşılık vermektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile selamlayın yahut aynı ile karşılık verin&#8221; (Nisâ, 4/86). Hz. Peygamber de (a.s.) “Kime bir iyilik yapılmışsa ona bir karşılık versin, eğer buna gücü yetmezse iyilik yapanı hayırla ansın, çünkü kişi kendisine iyilik edeni hayırla andığı zaman ona teşekkür etmiş olur.&#8221; buyurmuştur.(Hanbeli,Müsned,XII,142)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Altıncısı ticarî dürüstlük,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">malî muamelelerde adaleti, yani hak­kı hukuku gözetmektir. Allah Teâlâ buyurmuştur ki: İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında tam, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun!&#8217; (Mutaffifîn, 83/1-3). Yine Yüce Allah “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin&#8217; (Bakara, 2/188), ve bir başka âyette de &#8220;ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin (Hûd, 11/85) buyurmuştur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yedincisi hakkı güzellikle ödeme,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">kişinin üzerinde olan hakların karşılığını vermede pişmanlığı ve başa kakmayı terketmektir. Başa kak­ma, “Ve başa kakmak ve incitmek suretiyle yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkar­mayın&#8217; (Bakara, 2/264) âyetiyle dinen, “Başa kakma yapılanı yıkar.” sözüyle de aklen kötülenmiştir. Pişmanlık da böyledir, zira yapılan hayırdan pişman­lık duyma mürüvveti yok eder. Hakkı güzellikle ödemenin övülüyor olması şu âyet iledir: “İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?&#8217; (Rahmân, 55/60).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sekizincisi sıla-i rahim,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">kişiye dünyalık getirisi olan iyi şeyleri yakın akrabalar ile paylaşmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur. “ Onlar Allahın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetenlerdir&#8217; (Ra‘d, 13/21), “(&#8230;) jyakın­lara, sevdiği maldan harcar” (Bakara, 2/177). Hz. Peygamber de (a.s.) şöyle buyurur: “Ey insanlar! Selamı yayın, yemek yedirin ve akrabaları gözetin.”'(Tirmizi,Er’ime,45) Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah&#8217;a yapılan ibadetlerde akra­balık ilişkilerini sürdürmekten daha çabuk sevabı verilen hiçbir şey yoktur.”(Kuzai,Müsnedüş Şihab,2,27)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dokuzuncusu merhametli olmaktır ki bu, bir mazluma ulaşmasın diye hoşlanılmayan şeyleri insanlardan uzaklaştırmaya gayreti hasret­mektir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz karde­şinin aynasıdır; öyleyse onda bakana eziyet verecek kötü bir hal görürse, onu gidermeye çalışsın ’(Tirmizi,Birr,18), “Mümin müminin aynasıdır, onu düşünürek ihtiyacını giderir ve onun durumuna tahammül eder”(Ebu Davud,Edep 49) Yine Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Merhamet edenlere Allah da merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin. ‘’(Ebu Davud,Edep,58)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Onuncusu arabuluculuktur, bu, arayı düzeltmek, her iki tarafı da gözeterek insanlar arasındaki düşmanlıkları ortadan kaldırmak suretiyle arayı bulmaktır</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">. Allah Tealâ şöyle buyurur: “Kardeşlerinizin arasını düzel­tiri&#8217; (Hucûrât, 49/10), “ O halde Allah’tan korkun, aranızı düzeltin’’ (Enfâl, 8/1), 5 bir başka âyette de “ Onların fisıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen(in fisıldaşması) müstesna&#8217;’ (Nisâ, 4/114) [buyurmuştur].</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">On birincisi tevekkül, insan gücünün yetmeyeceği şeylerde ça- balamayı bırakmasıdır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><b><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></b></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kim Allah&#8217;a tevekkül ederse O, ona yeter&#8221; (Talak, 65/3), “Eğer müminler iseniz ancak Allah&#8217;a tevekkül edin&#8221; (Mâide, 5/23). “İnsan gücünün yetmeyeceği şeyler” ile kaste­dilen, sebeplerin sonuçlandır. Şöyle ki sebepler insan gücünün sınırları dâ­hilinde olan şeyler zümresindendir, imkân ölçüsünde sebeplere başvurduk­tan sonra sebeplerin sonuçlarını Allah&#8217;a havale etmek, işte tevekkül budur. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) “Deveyi bıraktım ve Allaha tevekkül ettim” diyen bir bedeviye şöyle demiştir: “Önce deveni bağla, Allah&#8217;a öyle tevekkül eti'(Tirmizi,Kıyame,60) </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu hadis göstermektedir ki tevekkül sebeplere başvurmayı terketmek değildir, aksine bazen sebeplere riayet etmemek, yasaklanır. Tevekkül, olağan sebeplere başvurduktan sonra sebeplerin sonuçlarını Allah’a havale etmektir, zira, âdeten sonuçlar sebeplerini izlese de sebeplerine uymayabilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şayet, sonuçların sebepleri izlemesi daimî ise sonuçların sebeplere uymama­sına “olağandışılık” denilir. Şayet izleme çoğunlukla ise sonuçların sebeplere uymamasına “nadirât” denilir. Eğer sebep-sonuç ilişkisindeki uyumsuzluk azlıkla gerçekleşiyorsa buna da “olağanlık” denilir. Tevekkülün hakikati üzerine bu söylediklerimiz, çoğunluğun görüşüdür. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah’ın kendilerini koruduğunun dışındakiler tevekkülün hakikati hakkında yanılmıştır, bu korunanlar da sayıca azdır. Çünkü eğer tevekkül sadece olağan sebeplere başvurup sonuçlarını yaratıcısına havale etmek olsaydı Eş&#8217;arîlerin tümü, hat­ta meslek sahipleri ve tâcirler tevekkül eden iyi insanlar olurdu ve tevekkül tek tek birtakım seçkin kullara mahsus olmazdı. Aksine tevekkül, başlangıç seviyesindekiler için sebep olarak vehmedilen şeylerde derinleşmekten geri durmaktır, bilgide derinleşenler için ise zannî sebeplerin terkedilmesidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sonuca dair kesin sebeplere gelince bunlar hiçbir durumda terkedilmez, aksine bunları terk etmek, şayet üç şeyden, yani can, mal ve namustan bi­rinin mutlak sûrede zarara uğramasına yol açarsa, ahmaklık, çılgınlık hat­ta günah olur. Tevekkülün tahkiki derecede açıklamasını Risâletuş-Şifâ es edvâi&#8217;l-vebada yaptık.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">On İkincisi teslimiyet,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Teâla’nın emrine boyun eğmek ve açık bir şekilde insanın tabiatına ve maslahatına uymayan hususlarda iti­razı bırakmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullen­medikçe iman etmiş olmazlar’’ (Nisâ, 4/65).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">On üçüncüsü rıza, nefsin başına gelen</span></strong><span class="apple-converted-space"><b><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></b></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">musibetler<span class="apple-converted-space"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif';">ve elden</span></strong><span class="apple-converted-space"><b> </b></span>kaçırdığ<strong><span style="font-family: 'Georgia','serif';">ı iyi şeyleri bir etkilenme olmaksızın hoş karşılamasıdır.</span></strong><span class="apple-converted-space"> </span>Bazen “Bir etkilenme olmaksızın” ifâdesinin telafi amaçlı olarak ilave edildiği söylenir,ancak gönül hoşnutluğu itirazı terketmek şeklinde açıklanırsa buna ihtiyaç vardır. Çünkü bu anlamda gönül hoşnutluğu, etkilenme olmamaktan geri kalabilir ve bu durumda rıza olmaz. Evet, gönül hoşnutluğu nefsin arzuladı­ğı şeye muhalefet etmemek şeklinde açıklanırsa bu, etkilenmenin olmaması­nı gerektirir. Fakat müellif birinciyi tercih etmiştir. “(Allah bunu) elinizden  çıkana üzülmeyesiniz ve Allah&#8217;ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır&#8217; (Hadîd, 57/23).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">On dördüncüsü kulluk, Allah Teâla’yı ve peygamberler, evliyâ ve imamlar gibi ehlullahtan olanları yüceltmek ve O’nun şer‘î emirle­rine uymak ve şer‘î yasaklardan da uzak durmaktır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bil ki ilimleriyle âmil  olan âlimler de Allah’ın ehlindendir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurdular: “Ehl-i Kuran Allah&#8217;ın ehli ve O&#8217;nun has kullarıdır.’ (İbn Mace,Mukaddime,16)Alimlerle kastedilen tefsir ve hadis âlimleri olup bunlarda olan şeyleri uygulayanlar ve iyiliği tavsiye edip kötülüğü engelleyenlerdir, hükümdarların ve devlet başkanlarının yarenleri olan kötü âlimler değil. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Teâlâ kulluk hakkında şöyle buyurmuştur: “O halde sen de dini Allah’a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et’’ (Zümer, 39/2), “Ve sana yakîn” yani ölüm “gelinceye kadar Rab bine kulluk et’’ (Hicr, 13/99) Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah&#8217;a itaat edin. Peygam­beri ve sizden olan ulul-emre (idarecilere) de itaat edin” (Nisa, 4/59). Ayrıca  bilinmelidir ki ibadetin afeti riyadır ve ondan kaçınmak lazımdır. Nitekim Allah Teâlâ “İnsanlara gösteriş yaparlar, Allah&#8217;ı da pek az hatıra getirirler” (Nisâ, 4/142) buyurmuştur. Hz. Peygamber de (a.s.) şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ, içinde zerre ağırlığında riya olan bir ameli kabul etmez.” Hz. Ali (r.a.) da şöyle der: “Riyâkârın dört alâmeti vardır. Yalnız iken tembel,beraber iken gayretlidir, övüldüğü zaman daha fazla çalışır, yerildiği zaman çalışmasını azaltır.” En iyisini Allah bilir.</span></p>
<p>Şerhu-l Ahlak-i Adudiyye – Taşköprülüzade Ahmed Efendi</p>
<p>Müellif:Adudüddin el-Îcî’</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/secaat-hakkinda/">Şecaat Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/secaat-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filozoflardan Sözler:Aristo</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozleraristo/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozleraristo/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2015 19:56:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Fatik]]></category>
		<category><![CDATA[Aristo]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvetlerden Sakınma]]></category>
		<category><![CDATA[Şemseddin Şehrezuri]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Dünaya Rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Kusur Bulmak]]></category>
		<category><![CDATA[Laf Taşımak]]></category>
		<category><![CDATA[Tatlı Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3068</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilesin ki sen bozukken halkını düzeltemezsin; sen yoldan çıkmış iken halkını yola getiremezsin; sen yolunu kaybetmiş iken halkına rehberlik edemezsin. Bir kör nasıl yol tarif edebilir! Bir fakir nasıl zengin edebilir. Zelil olan nasıl yüceltebilir! Zayıf bir kişi nasıl güçlü kılabilir! Bilesin ki başkalarını düzeltmek isteyen kişi bunu ancak kendisini düzeltmek süretiyle başarabilir. Başkalarını bozmak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozleraristo/">Filozoflardan Sözler:Aristo</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-4446 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler-300x156.jpg" alt="hikmetli-sozler" width="475" height="247" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler-300x156.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler.jpg 555w" sizes="(max-width: 475px) 100vw, 475px" /></a></p>
<p>Bilesin ki sen bozukken halkını düzeltemezsin; sen yoldan çıkmış iken halkını yola getiremezsin; sen yolunu kaybetmiş iken halkına rehberlik edemezsin. Bir kör nasıl yol tarif edebilir! Bir fakir nasıl zengin edebilir. Zelil olan nasıl yüceltebilir! Zayıf bir kişi nasıl güçlü kılabilir! Bilesin ki başkalarını düzeltmek isteyen kişi bunu ancak kendisini düzeltmek süretiyle başarabilir. Başkalarını bozmak isteyen ise bunu ancak kendisi bozuk olduğunda başarabilir. İyisi mi sen üzerlerinde yetkili olduğun insanları düzeltmek gayesi güdüyorsan işe kendini düzeltmekle başla.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dünya hayatının değişkenlik ve bulanıklığının emaresi bir tarafın düzelmesiyle başka bir tarafın bozulmasıdır. Dünya ehli, başkasını zelil  etmeden aziz, fakir etmeden zengin olamaz. Bilesin ki dünyayı niceleri sağlam bir görüş ve dindarca bir yaşam olmaksızın elde etmişlerdir. Do­layısıyla hatalı olduğun hâlde istediğini elde edebilmişsen veya doğru olduğun hâlde dünya sana sırtını dönmüşse bu, seni hatanı tekrarlama­ya ve doğrudan uzaklaşmaya yöneltmesin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Şehvetlerden kendini sakın. Şehvetlerin seni yücelmekten alıkoyaca­ğını, zihnini bulandıracağını, namusunu kirleteceğini ve seni önemli işlerini yapmaktan geri bırakacağını bilmek, onlardan kaçmak konu­sunda sana yardımcı olsun. Çünkü onlar, bir eğlenceden ibarettir. Eğ­lence devreye girince ciddiyet kaybolur. Din ve dünya düzeni ise ancak ciddiyet ile kaim olur. Nefsin şehvetler ve eğlence konusunda sana karşı diretirse seni en kötü yere sürüklemiş ve makbul olan yolun tersine bir şey istemiş olur. Bundan dolayı ona sağlam bir şekilde karşı koy ve dilenebildiğin kadar diren. Ondan hakka doğru yönel. Çünkü hakka dair her neyi terk edecek olursan bâtıla doğru yol almış olursun; doğru­ya dair her neden taviz verirsen hataya doğru yelken açarsın. Nefsinin hevâsına birazcık yüz verirsen o senden daha çok şey ister. Küçük bir hata dahi işleyecek olsan bundan rahats<span style="text-decoration: underline;">ı</span>z<span style="text-decoration: underline;">l</span>ık duy. Çünkü her işin bir alışma süreci vardır. Nefsini az bir şeyi yapmaya alıştırırsan o seni daha çoğuna sürükler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yok olmaya mahkûm olan şeylerle övünülmez. Kalıcı olmayan şeylerde zenginlik bulunmaz. Kanaat et ki zengin olasın. Dünyaya karşı aşın hırslı olma; çünkü orada çok az kalacaksın.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Laf taşımak kalplerde öfkeye yol açar. Kusurunu yüzüne (fütursuzca) vuran kişi sana sövmüş demektir; sana başkasından laf taşıyan senden de başkasına laf taşıyordur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Her özgür cömerttir ama cömert olan herkes özgür değildir, özgür olan kişi doğası gereği cömerttir; cömertliği hürriyetten kaynaklanmayan kişi ise alışkanlık ve sonradan edindiği huydan dolayı cömert davranır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ey dinleyenler ! İnsanların birbirlerine karşı üstünlükleri, soyla değil akılladır. Ben bilge Eflâtun’un: &#8220;Hikmet, ilimlerin başıdır, edeb ise anlayışların (eflhâm) aşısı ve zihinlerin ürünüdür.” dediğini duymuştum.Fark edilmesi zor olan görüş, sağlam düşünce de idrak edilir. Elde edil­mek istenen şeylere, acele etmemekle (teenniyle) daha kolay ulaşılır</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tatlı sözle sevgi süreklilik kazanır. Başkalarına kol kanat germekle işlet tamamlanır. Güzel ahlâk ile yaşam güzelleşir ve mutluluk kemâle eter. Susmasını bilmek, yüksek heybet kazandırır. İsabetli düşünmekle değer ve şeref artar. Hakkı gözetmekle insanlar arasında barış meydana gelir.Tevazu ile sevgi çoğalır. İffetle ameller arınır. Başkalarına ihsânda bu­lunmakla kişi yücelir. Adaletle düşmana üstünlük sağlanır. Hoşgörü ile destekçilerin sayısı artar. Yumuşak başlılıkla kalpler kazanılır. Başkaları­nı kendine tercih eden kişi cömert adını hak eder. Karşılıksa iyilikle âli­cenaplık vasfı hak edilir. Arkadaşlık, vefa ile daim olur. Üstünlük doğ­rulukla elde edilir. Güzel düşünce-davranış, örnek gösterdir. Zaman, kişiyi hoşgörü (hilm) sahibi yapar. İşini sağlam yapmak, (değer) artışı sağlar. İrfan sahibi olan kişi dünyaya değer vermez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Her şeyin dalı kökünden (aslından), parçası bütündendir (kemaldendir). Eğer dünyaya yüz çeviriyorsanız (zâhidlik yapıyorsanız), zühdünüz bekaya rağbet etmekle tamamlanır. Zira dünyaya rağbet etmenin kökü, bâki kalmanın güzel olmasıdır. Dolayısıyla her kim cennetten (na&#8217;im) <em>yüz</em> çevirir de dünyaya rağbet ederse kökü bırakmış, dalı almış olur. Kâmil kişi, dallarla birlikte köke de sahip olandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Soru soran doğru bir şekilde sormadıkça o soruya cevap vermeyen kişi, bu yüzden kınanmaz. Çünkü sorunun doğru bir şekilde sorulması, doğru cevap vermenin ön şartıdır.</p>
<p>Kaynak:İbn Fatik-Muhtarul Hikem(Hikmetli Sözler) Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“Faydasız yere ömrünü tüketme, haksız yere malını harcama, boş yere kuvvetini sarf etme, doğru olmayan bir fikre görüşünü yönlendirme. Bu söylediklerimi iyi koru ve bu konuda ve özellikle de kendisi dışındaki her şeyin sonradan elde edildiği ömrün konusunda ihtimam göster. Eğer senin kendini mutlaka bir hazla oyalaman gerekiyorsa bu, âlimlerle sohbet etmek ve hikmet kitaplarını incelemek şeklinde olsun.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
“Adalet yüce ve ulu Allah’ın arzındaki terazisidir. Onunla güçsüz güçlüden; haklı haksızdan hakkını alır. Allah’ın kulları için koyduğu bu teraziyi kim bozarsa çok büyük cahillik etmiş ve Allah’ı tanıma konusunda büyük bir küstahlıkta bulunmuş olur.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ölmek üzere iken şöyle dedi: “Benim için sekizgen bir ev yapın.Onun her bir yüzüne şu sözlerden birini yazın: “Âlem bahçedir; duvarı devlet. Devlet iktidardır; koruyucusu kanun. Kanun siyasettir; yürütücüsü hükümdar. Hükümdar çobandır; destekçisi ordu. Ordu yardımcılardır; geçindiren mal. Mal rızıktır; biriktireni halk. Halk kullardır; onları itaat ettiren adalet. Adalet kaynaşma sebebidir;onunla dirlik bulur toplum”. Bana göre bu gerçekten yüce bir sözdür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“Biliniz ki kötülerin bedenleri daha dayanıklı, iyilerin ise nefisleri daha dayanıklıdır. Övgüye değer olan dayanıklılık, adamın cildinin dayağa karşı arsız veya ayağının uzun yola karşı güçlü ya da elinin ağır işe karşı kuvvetli olması değildir. Çünkü bunlar hayvanların özellikleridir. Fakat asıl dayanıklılık nefsini yenebilmek, çeşitli durumlara göğüs gerebilmek, güzelce sabretmek, kararlılığı tercih edebilmek, heva-hevesi terk etmek, sonunun layığına varacağını umduğu meşakkate katlanabilmek, arzu ve tutkularına karşı sürekli mücadele etmektir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
“Cahil kişi boğulmak üzere olan kişiye benzer. Ona uzaktan öğüt ver, ancak sakın yanına yaklaşma. Eğer kurtulursa sen kurtarmışsın demektir, eğer helak olursa seni de kendisiyle birlikte helâke sürüklemesinden kurtulmuş olursun. Sözünü dinlemesi için ikaz et.”</p>
<p>Kaynak:Şemseddin Şehrezuri – Nüzhetü-l Ervah</p>
<p>T.C Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı</p>
<p>Devamını Oku: <a href="http://ilimcephesi.com/lokman-hekimden-sozler/#ixzz43fl4j1gG">http://ilimcephesi.com/lokman-hekimden-sozler/#ixzz43fl4j1gG</a><br />
Follow us: <a href="http://ec.tynt.com/b/rw?id=dj_V9Al0Or5ikeacwqm_6l&amp;u=ilimcephesi" target="_blank">@ilimcephesi on Twitter</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozleraristo/">Filozoflardan Sözler:Aristo</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozleraristo/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
