<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Olumlu Düşünme | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/olumlu-dusunme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2026 17:30:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Olumlu Düşünme | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osman Nuri Küçük &#8211; Mevlana&#8217;ya Göre Manevi Gelişim &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 15:54:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[şeytanın hilesi]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[edepsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hırs]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hayr ve şer]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[kötü huy]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana'ya Göre Manevi Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Olumlu Düşünme]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[riyazat]]></category>
		<category><![CDATA[suret]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[varlık alemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22203</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevlânâ, insanın iç dünyasındaki iç huzursuzlukların çoğunun ihtiraslarından kaynaklandığına işaret eder. Uykunun, hırsı gidererek insanları rahatlattığını belîrten Mevlânâ, gecenin bu yüzden rahmet vesilesi olduğunu ifade eder.406 Mevlânâ, erken yaşlarda ıslâh edilmeyen hırsın, zaman geçip yaşlandıkça insanı daha elîm trajedilere sürükleyeceğini ve zavallı duruma düşüreceğini belirtir. Hırs-ı pîrînin insanı ne hâllere düşüreceğini vurgulamak amacıyla, yaptığı makyaja [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/">Osman Nuri Küçük – Mevlana’ya Göre Manevi Gelişim ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22215 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n.jpg" alt="" width="381" height="381" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 381px) 100vw, 381px" /></a></p>
<p>Mevlânâ, insanın iç dünyasındaki iç huzursuzlukların çoğunun ihtiraslarından kaynaklandığına işaret eder. Uykunun, hırsı gidererek insanları rahatlattığını belîrten Mevlânâ, gecenin bu yüzden rahmet vesilesi olduğunu ifade eder.406</p>
<p>Mevlânâ, erken yaşlarda ıslâh edilmeyen hırsın, zaman geçip yaşlandıkça insanı daha elîm trajedilere sürükleyeceğini ve zavallı duruma düşüreceğini belirtir. Hırs-ı pîrînin insanı ne hâllere düşüreceğini vurgulamak amacıyla, yaptığı makyaja rağmen, yüzü&#8217;bir türlü düzelmeyen doksan yaşında ihtiyar bir kadının fıkrasını anlatır.407 İhtiyarladığı hâlde hırstan kurtulamayanlann durumlarının vehâmetini bu anlatı üzerinden şöyle ifade eder:</p>
<p>“<em>Vakitsiz öten bir horoza, yolsuz, yolcusuz bir yola benziyordu. Kızgın ateşe konmuş boş bir tencereydi sanki.</em></p>
<p><em>Meydana âşıktı; fakat ne atı vardı, ne ayağı. Düdük çalmaya sevdalıydı; fakat ne dudağı vardı, ne zurnası!</em></p>
<p><em>İhtiyarlıkta Allah’ım, kâfire bile hırs vermesin. Bu hırsı Allah kime verdiyse, ne kötüdür o kul!</em></p>
<p><em>Köpek kocaldı, dişleri döküldü mü adamlara saldıramaz; ancak pisliğe, gübreye saldırır.”</em>&#8220;408</p>
<p>***********</p>
<p>406.Mesnevî, c. lll, b. 3732-4.</p>
<p>407.Bkz. Mesnevî, c. Vl, b. 1222 vd.</p>
<p>408.Mesnevî, c. Vl, b. 1226-9.</p>
<p>Sayfa 577</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, iyiyi de kötüyü de yapabilmeye muktedir bir potansiyelde yaratıldığından, her huyun insan ahlâkında olumlu bir karşılığı olduğu gibi, bir de olumsuz kutbu bulunmaktadır. Mevlânâ’nın kanâat hakkındaki görüşleri dikkate alındığında, hırsı, kanâatin zıt kutbuna yerleştirebiliriz. Mevlânâ, hırsın kanâati giderdiğini belirtir:&#8221;384 Kanâat, insanın kendi hakkı olanla mutlu olabilmesini ifade ederken; haris, her şeyi isteyen bir bencillikle dav randığından, doyumsuzdur. Bundan dolayı da Mevlânâ’ya göre, harîs olan kimse daima mutsuzdur?” 385</p>
<p>İnsanın, harîs olduğu istek ve ihtiraslarının bir esiri olduğunu belirten Mevlânâ, insanların genelde mal ve mülke karşı hırs göstermelerine binâen, hırsın en öncelikli objesi olarak mal hırsından bahseder. Şöhret gibi mal hırsının da insanı zihnen esâret altına aldığını, adeta o kişiyi köleleştirdiğini belirtir.386 Hırsın, insan benliğini ele geçirmedeki devasa rolüne, “Hırs ejderhadır, küçücük bir şey değil” ifadesiyle dikkat çekerek sâliki bu konuda uyarır.387</p>
<p>Yapılan amelin ihlâslı olmasının dolayısıyla verimli ve bâkî sonuçlar tevlîd etmesinin hırstan arınmış olmasına bağlı olduğunu ifade eden Mevlânâ, hırsın ihlâs ile olan ilişkisi üzerinde durur.388 Buna göre bir şeyin ne kadar tésirli olacağını belirleyen hırs ve ihlâs oranıdır. Hırs onu yok ederken ihlâs onu ebedîleştirir. Mevlânâ “Haris mahrûmdur” sözünü389 iktibâs ederek sâlike bu konuda şöyle seslenir:</p>
<p><em>“Ey oğul, ber hırs sahibi mahrûmdur: Harîsler gibi öyle koşma, aheste aheste yürü</em>. ”390</p>
<p>***********</p>
<ol start="384">
<li>Mesnevî, c. V, b. 610.</li>
</ol>
<p>385.Mesnevî, c. 1, b. 21.</p>
<p>386.Mesnevî, c. 1, b. 19-20. Konuk, Mesnev-i Şerîf Şerhi, c. I, 8. 91.</p>
<p>387.Mesnevî, c. V, b. 120.</p>
<p>388.bkz. Mesnevî, c. IV, b. 1137-9.</p>
<p>389.“Haris mahrumdur” ıfadesi, İbrahim b. Edhem’in sözü olarak da rivâyet edilmektedır. (bkz. Ebü Nuaym, Hilye, c. VIII, 9. 34).</p>
<p>390.Mesnevi, c.3, b. 595.</p>
<p>Sayfa 574</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre kibir, mânâya nüfüz edemeyen, sürete yönelik bir bakış açısının ürünüdür ve insanın sûret varlığından kaynaklamnaktadır.337 Buna binâen böbürlenecek unsurlar da soy, sop, beden güzelliği, mal yahut sahip olunan mevki ve toplumsal statü gibi sürete ilişkin şeylerdir.”338 Bu yüzden kibir, kişinin mânâdan habersizliğinin temel göstergelerinden biridir.339 Mevlânâ’ya göre kâfir, bu habersizliği nedeniyle sadece kibrini artıracak sürete ilişkin unsurları elde etmeye çalışır. Çünkü tüm arzu ve gayesi sürate ilişkin şeylerden ibarettir.340</p>
<p>Mevlânâ, kibrin bir çok farklı kılıf altında kendini gösterebileceğine işaret eder. Bunlardan biri Mevlânâ’ya göre yapılan bir yanlışı eleştirirken kişinin kendini sunmaya çalışması, eleştirdiği kimsenin üzerine basarak kendini yüceltmeye çalışmasıdır. Mevlânâ, kimi zaman bu eleştirinin, hamiyet-i din kisvesi altında yapılabileceğini de belirtir.341</p>
<p>***********</p>
<p>337.Mesnevî, c. V, b. 1940-1.</p>
<p>338. Mesnevî, c. V, b. 1940.</p>
<p>339.Mesnevî, c. V, b. 1942.</p>
<p>340.Mesnevî, c. V, b. 1947-8.</p>
<p>341.Bkz. Mesnevî, c. I, b. 3347-9.</p>
<p>Sayfa 568</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ “Gam, sıkıntı ve darlıktan başına ne gelirse hepsi, işin sonunu düşünmeme korkusuzluğundan yani edebsizlikten ve küstahlıktan gelir” ifadesiyle edebsizlik ile insanın iç huzursuzluğu ve sıkıntıları arasında bağ kurmaktadır.174 Mevlânâ’nın edebsizlik ile iç huzursuzluk arasında kurduğu bu ilişki, günümüzde insanî bunalımların nedenlerinden biri olarak gösterilen değerlerin aşınması savını hatıra getirmektedir.</p>
<p>Bu kabule göre, insanın iç huzursuzluklarının temelinde, insan eylemlerinin öncelik ve sonralığını belirleyen sabit değerlerin olmayışı, yahut değerler arasında yaşanan çatışma yatmaktadır. Diğer bir ifadeyle insan, şayet kendini mutlu hissetmiyorsa, kendi kurallarını ihlâl ediyor demektir.175 Buna göre edeb, sâlikin her vakitte uyması gereken değerler hiyerarşisine uygun hareket etmesi iken; edebsizlik de bu tabiî seyrin dışına çıkılarak değerlerin aşınmasını ifade etmektedir.</p>
<p>Mevlânâ, edebsizliğin olumsuz sonuçlarının, sadece insanî düzlemde birey ve toplum hayatıyla sınırlı kalmadığını; edebsizliğin meydana getirdiği dejenerasyonun, insanın yaşadığı dünyaya da sirâyet edeceğini belirtir.”176 Mevlânâ’nın bu yorumundaki edebsizliğin, Kur’ân’daki fesad kavramı ile örtüştüğünü söyleyebiliriz.177</p>
<p>***********</p>
<p>174.Mesnevî, c. I, b. 89.</p>
<p>175.Benzer değerlendirmeler için bkz. Anthony Robbins, İçindeki Devi Uyandır, çev.: Belkıs Çorakçı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1991, s. 433.</p>
<p>176.Bkz. Mesnevî, c. I, b. 80.</p>
<p>177.Bu bağlamda şu ayeti zikredebiliriz. ““İnsanların ellerinin işledikleri ve bundan bir kazanç sağladıkları şeyler sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıktı” (Rum, 30/41). (bkz.!Konuk, Mesnevî i Şerîf Şerhi, c. I, 3. 119)</p>
<p>Sayfa 542</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, kötü huy ile alışkanlık ilişkisi üzerinde durmaktadır. Mevlânâ’ya göre, insan için başlangıçta şiddetli bir temâyül ifade etmeyen bir şey itiyat hâline getirilirse, insanda o şeye yönelik bir telezzüz (şehvet ve iştiyak) meydana gelir. Bu tür bir şehvetten beslenen ve adeta ödüllendirilen kötü huy, artık insanda yerleşik bir mizaç hâline gelir.137 Binâenaleyh, Mevlânâ’ya göre, alışkanlıklar şehveti, şehvet de kötü huyu meydana getirmektedir.</p>
<p>Bu hususu Mevlânâ’nın verdiği kibir örneği üzerinden açıklayalım. İnsan, şayet başkalarının kendisine ta‘zim edip saygı gö&#8217;stermesine alışırsa, bu alışkanlık, bir müddet sonra kişide toplumun sürekli kendisine saygı göstermesi beklentisini doğurabilir. İnsan bu yöndeki beklentisini elde edebilmek için kendini diğer insanlardan üstün görmeye, diğer insanları küçümsemeye, kendisini eleştirenlere düşman kesilmeye ve konumunu kimseye kaptırmamak için düşmanca tutumlar sergilemeye başlar.138</p>
<p>Saygı gösterilme şehveti, diğer kötü huyları ortaya çıkarır. Böylece kötü huylar kişinin ahlâkında sabit hâle gelir. Alışkanlık, şehvet ve kötü huy arasındaki döngüsel süreç bu şekilde devam eder. Bu yüzden Mevlânâ, kötü bir huyun insanda meydana getirdiği anlık telezzüzü (şehveti) bir karıncaya, bunun alışkanlık hâline gelmesini ise, bu karıncanın ejderhalaşmasına benzetir.139</p>
<p>***********</p>
<p>137.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 3458-62.</p>
<p>138.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 3471.</p>
<p>139.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 3466-71.</p>
<p>Sayfa 536</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, akıl ve ahlâk arasında doğrudan bir bağlantı kurmaktadır. Mevlânâ’ya göre akıl, insandaki meleklik nûru olduğundan; kötü huy, aklın verimli bir şekilde kullanılmasına engel olur ve aklı köreltir. Mevlânâ, Hz. İbrahim’in dört kuşu&#8217; öldürüp Allah tarafından diriltilmeleriyle ilgili ayeti(Bakara 260) bu doğrultuda işârî şekilde yorumlar.(1)</p>
<p>Buna göre ayetteki dört kuş,(2)insandaki dört kötü huyu(3) sembolize etmektedir. Bu kötü huylar, aklı adeta çarmıha gererek ona aslî fonksiyonunu icra ettirmezler.(4) Sâlik, aklını perdeleyen bu dört huyu, İbrahim (a.s.) gibi öldürüp yeniden inşâ etmeli ve aklını çarmıhtan kurtarmalıdır.(5)</p>
<p>Akıl ve ahlâk arasında kurduğu bağlantı nedeniyle, Mevlânâ’ya göre kişi, bedeninde olan ve telafisi mümkün olmayan bir eksiklik ve engelden dolayı kınanamaz. Ancak akıl noksanlığının alâmeti olan kötü ahlâk, Mevlânâ’ya göre en kötü hastalıktır. Çünkü beden noksanlığı rahmet sebebi iken, kötü ahlâkı doğuran akıl za’fiyeti, gazab sebebidir.(6)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Bkz. Mesnevî, c. V, b. 30 vd.</p>
<p>2.Bu kuşlar kaz, tâvüs, kuzgun ve horozdur. (bkz. Mesnevî, c. V, b. 43).</p>
<p>3.Bu huylar hırs, şehvet, mevki düşkünlüğü ve tul-u emel (ümniyye)dir.</p>
<p>4.Bkz. Mesnevî, c. V, b. 30.</p>
<p>5.Mesnevî, c. V, b. 31-2.</p>
<p>6.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 1536-9.</p>
<p>Sayfa 535</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, cennetin rahmet kapılarından biri olduğunu ifade ettiği tevbe kapısının, diğer kapılar gibi zaman zaman değil, kıyâmete kadar sürekli açık olduğunu bununla ilgili hadise103 yaptığı telmihle belirtir.104 Tevbenin herhangi bir zaman dilimiyle münhasır olmadığına, sâlikin her an tevbe edebileceğine işaret eder. Mevlânâ’ya göre, Allah’a ve iyiliğe dönüşün ilk aşaması, sürekli açık bulunan tevbe kapısı ile aralandığından sâlik, hiçbir zaman tevbeden ümit kesmemelidir. Mevlânâ, tevbenin geçmişi ıslâh edici fonksiyonunu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Ömür defterini kararttınsa önce yaptıklarına tevbe et. Ömrün geçtiyse kökü bu demdir; tez ömür ağacını tevbe suyuyla sula. Ömrünün köküne âb-ı hayat dök de ömür ağacın yeşersin. Bütün geçmiştekiler, bu tevbeyle iyileşir. Geçen yılki zehir; bu yüzden şeker kesilir. Allah, kötülüklerini iyiliğe çevirir. Geçmişteki bütün suçların ibâdet olur.”105,</p>
<p>Kişinin fark etmediği birçok kusuru, tevbesini gerekli kıldığı gibi; şartlarına riâyet edilmeden yapılan çoğu tevbe, Mevlânâ’ya göre ayrıca bir tevbe gerektirir.106 Bu nedenle sâlik, tevbe etmek için illâ bir kötülüğü işlemeye gereksinim duymamalı; fırsat bulduğu her an tevbe vesilesiylc Allah ile ahdini tazelemelidir. Bu işleviyle tevbe, sâliki günaha girmekten koruyucu bir vasfa sahiptir.</p>
<p>***********</p>
<p>103.Taberan’i, Ebu’l-Kâsım Süleyman b. Ahmed b. Eyyüb el-Lahmî, el-Mu&#8217;cemü’l-Evsât, thk.: Mahmüd b. Ahmed Tahhan, Mektebetii’l-Ma‘érif, Riyad 1985/ 1405, c. Vl, s. 11.</p>
<p>104.Mesnevî, c. IV, b. 2504-8.</p>
<p>105.Mesnevî, c. V, b. 2221-5.</p>
<p>106.Tâhiru’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, c. XVI, s. 313.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sayfa 530</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yıl geçti, ekin vakti değil. Yüz karalığından, kötü işten başka da mahsul yok.</p>
<p>Ten ağacına kurt düştü. Onu koparmak ve ateşe atmak lâzım geliyor.</p>
<p>Ey Yolcu, Uyan kendine gel, kendine… Vakit geçti, ömür güneşi kuyuya doğruldu.</p>
<p>Bu iki günceğizinde olsun, kuvvetin varken (bari) ihtiyarlığını Hakk yoluna sarf et.</p>
<p>Elinde kalan şu son tohumu bari ek (feda et) de bu iki anlık müddetten uzun bir ömür bitsin.</p>
<p>Madem ki bu ışık veren çerağ henüz sönmemiştir;kendine gel de hemen fitilini düzelt, yağını tazele.</p>
<p>Sakın yarın deme. Nice yarınlar geçti. Ekin zamanı tamamıyla geçmesin ,agâh ol!(Mesnevi,c.3,b.1349-54)</p>
<p>Sayfa 497</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Geçmişe yönelik bir şeylerin olmaması temennisini taşıyan kişinin bu temennisinin, pragmatik bir getirisi olmadığı gibi; kişi, bu temennisiyle, olanla yani takdir ve kaza ile cedelleşmektedir. Bu da içinde bir hasret ve pişmanlık duymasına sebeb olmaktadır. Bu eseflenme sâliki olumsuz etkileyeceğinden, geleceğe güvensiz adım atmasına sebebiyet vermektedir. Mevlânâ’nın konuyla ilgili ifadelerine bakalım:</p>
<p>’“Geçene acınmak hatadır&#8230; Gitti mi gitti gider! Gayrı onu anmanın hiçbir faydası yoktur!(Mesnevî, c. IV, b. 2244.)</p>
<p>&#8220;Kaza ve kader; hükmünü izhâr edince göz açılır, pişmanlık gelir, çatar! Bu pişmanlık da ayrı bir kaza ve kaderdir&#8230; bu pişmanlığı bırak da Allah’a kulluk et!</p>
<p>Pişman olmayi kendine âdet edinirsen, boyuna pişman olur durursun; nihayetinde de bu pişmanlığa da ayrıca pişman olursun!</p>
<p>Ömrünün yarısı perişanlık içinde geçer; öbür yarısı da pişmanlık içinde heder olur gider!</p>
<p>Bu fikri, bu pişmanlığı terk et de; daha iyi bir hâl, daha iyi bir dost ve daha iyi bir ış ara!</p>
<p>Elinde daha iyi bir ış yoksa, pişmanlığın neden dolayıdır? Neyi kaçırdın da böyle pişman oluyorsun?</p>
<p>Eğer biliyorsan, bilirsin ki doğru yol, Allah’a ibâdet etmektir. (o zaman bunun gereğini yapsana) ; yok bilmiyorsan (yapmadığın) herhangi bir şeyin kötü olduğunu nasıl bilirsin ki.?</p>
<p>İyiyi bilmedikçe kötüyü bilemezsin&#8230; Ey yiğit! Zıt, zıddıyla görülebilir. Mademki bu fikri terk etmekten âcizsin&#8230; O vakit günah işlememekten de âcizdin!</p>
<p>Aziz olduktan sonra pişmanlık neden.? O acizlik, kimin takdiriyle, onu ara!</p>
<p>Alemde bir Kâdir olmadıkça, hiç kimse, ne bir âcizi görmüştür, ne de böyle bir şey olur&#8230; Bunu böyle bil!”705/</p>
<p>***********</p>
<p>705.Mesnevî, c. IV, b. 1338-48.</p>
<p>Sayfa 493</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, insanın sahip olma arzusu ile kaybetme endişesini, buhar ve rüzgâr metaforuyla îzâh eder. İnsanın sahip oldukları, net ve ebedî değildir, buhar gibidir. Rüzgâra benzetilen hayattaki herhangi bir olay ve musibetin, her an bu buharı dağıtma olasılığı vardır. Rüzgâr esmese dahi buhar, ilânihâye aynı hâl üzere bulunamaz. Sürekli bir varlığı yoktur. Havanın ısı derecesine göre, ya göğe yükselir ya suda kalır. Sahip oldukları, buhat ve rüzgâr gibi değişken unsurlara bağlı olan insanın, gönül tablosunu karartıp kederlendirecek birtakım şeyler, hayatta daima mevcut olacaktır. Gönlünü, bu değişken şeylere rabteden kimsenin sıkıntı ve endişeleri de bitmeyecektir.</p>
<p>Tevekkül bilincinin alt unsurlarından biri olarak kabul edilebilecek; bütün mahlukâtı rızıklandıran bir Rezzâk’ın olduğu bilinci, Mevlânâ’ya göre sâliki gam ve kederlere karşı zihnen adeta sigortalamaktadır. Bu bilinç, rızık endişesi ile girişilecek muhtemel kötülüklere, şeytanın hileleri&#8217; ne karşı sâliki güçlü kılmaktadır. Mevlânâ, bu hususu Cenâb-ı Hakk’ı tüm &#8216; mahlûkat ailesinin reisine benzeterek387 şöyle ifade eder:</p>
<p>“Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlukat, Allah’ın ailesidir; Cenâb-ı Hakk da ne güzel bir aile reisi.</p>
<p>Gönüllerimizdeki bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, (mevhûm) varlığımızın tozundan, dumanından meydana gelir..</p>
<p>Bize kök söktüren bu gamlar ve endişeler, ömrümüzü (biçen) orak gibidir. Bu böyle oldu; şu şöyle oldu kuruntuları da (Şeytanın) vesveseleridir.”338</p>
<p>Mevlânâ, sâlike bu konuda şu tavsiyeleri yapar:</p>
<p>“Gönlüne geçim kaygısını az koy, sen bu kapı (dergâh)da oldukça, rızkın azalmaz.</p>
<p>Bu beden, râhun otağı gibidir. Yahut da Nüh’un gemisine benzer. (Merak etme) Türk oldukça, mutlaka kendisine bir otağ bulur; hele de böyle bir dergâhın (yani Hakk kapısının) azizi olursa!”389</p>
<p>“Can oldu mu gıda eksik olmaz elbette. Asker var mı, bayrak elbette bulunur!”390</p>
<p>“Eşeğin oldukça, semer de mutlaka bulunur. Canın oldukça, ekmeğin mutlaka az çok gelir.</p>
<p>***********</p>
<p>387.Mevlânâ, bu teşbîhinde “en-Nâsu &#8216;ıyâlullab (İnsanlar; Allah’ın ailesidir)” hadisine telmîhte bulunmaktadır.</p>
<p>388.MeSnevî, c, I, b. 2295-7.</p>
<p>389.MeSnevî, c. 11, b. 454-6.</p>
<p>390.MeSnevî, c. III, b. 438.</p>
<p>Sayfa 409</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İçinde yaşadığımız dünyanın, algıladığımız gibi olmadığı ve gerçek âlemin sanal bir yansıması olduğu hususu, hemen bütün mistik sistemlerde işlenen ortak bir kabuldur. Maddî dünyayı “sanal bir gerçeklik” olarak görmek ve insan yaşamını uyanılacak bir rüyâya benzetmek, ilk bakışta insanı, hayatı önemsiz görmeye; insanlığın çektiği acıları, sıkıntı ve savaşları hafife alan bir umursamazlığa sevk ediyor gibi görünebilir.</p>
<p>Aynı şekilde âlemde var olan kötülükleri, kevndeki zevciyet ilkesi doğrultusunda yaratılışın ayrılmaz bir parçası olarak kabul etmek ve kötülüğün izâfîliğine inanmak, ahlâkî kuralları ortadan kaldıran bir bencillik ve kendini haklı çıkarma nedeni gibi görülebilir. Yine böylesine bir kötülük kabulünün, kişinin, kötülükle faal bir şekilde mücâdelesini sabote ettiği söylenebilir.</p>
<p>Bu öngörü ve değerlendirmelerin, sıradan insan için geçerli olabileceği kabul edilse de, tasavvüfî tecrübeleriyle varlıktaki izâfîliğin farkına varanlar için durum biraz farklıdır. Bu tür insanların pratik deneyimleri, onlara bu dünyanın ve tüm formların ötesinde varlık ötesi bir yokluk (boşluk/mânâ) âlemini fark ettirmiştir. Bu farkındalık, onlara bu âlemdeki her şeyin, bir illüzyondan ibaret olduğunu hissettirdiği gibi, âlemin bütününe karşı da derin bir takdîr ve sevgi hissi uyandırmıştır.</p>
<p>Süfî ıstılâhındaki ifadesiyle “hayreti” doğurmuştur. Bu hayret duygusu, sâlikte tüm varlıklara karşı koşulsuz &#8216; bir sevgi uyandırması yanında, kişinin yaşam sürecine daha sorumlu bir bilinçle katılmasını da sağlamaktadır. Sâlik bu sayede şefkat ve sevgisinin, maddî nesnelerle sınırlı olmaması gereğini fark eder.“(Grof,Kozmik Oyun,İnsanın Suurunun Yeniden Keşfi,ss.138-9)</p>
<p>Dolayısıyla bu form (suret) âleminin temeli olan mânâ âleminin farkına varması, sâlike yaşamdaki zor durumlarla baş edebilmesinde oldukça yardımcı olacaktır. Çünkü varlıkla ilgili resmin bütününü görmüştür. Bu ise sâliki yaşamdan koparmak yerine, daha anlamsız bulduğu şeylerin yerini ve değerini görmesini fark ederek hayata daha anlamlı katılımını sağlayacaktır.</p>
<p>Sayfa 481</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, âlemin süretinde güzellik görebilmenin yolunun, onun mânâsıyla uzlaşmak olduğunu belirterek bu konuda sâlike şöyle yol gösterir:</p>
<p>“Bütün âlem, akl-ı küllün süretidir&#8230; Bütün insanların babası odur. Birisi akl-ı külle karşi, küfrânınj artırırsa; bütün âlem ona köpek görünür:</p>
<p>Bu babayla uzlaş, asiliği bırak da su ve toprak, sana altından döşeme görünsün.</p>
<p>Bununla uzlaşırsan içinde bulunduğun hâl ve zaman, âdeta kıyâmet kesilir; gözünün önünde gök de değişir; yer de!</p>
<p>Ben daima bu babayla uzlaşmış hâldeyim&#8230; Onun için şu âlem, bana cennet görünmede!</p>
<p>Her zaman yeni bir sâret, her an yeni bir güzellik görmedeyim&#8230; Yeniyi her an görmekle de elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur.</p>
<p>Ben cihân: nimetlerle dopdolu görüyorum&#8230; Sular kaynaklardan coşup akmada&#8230;</p>
<p>Bu sularin sesleri kulağıma geldikçe aklımı gönlümü sarhoş etmede! Dallar tevbekâr dervişler gibi oynuyor&#8230; Yapraklar, çalgıcılar ve şarki okuyanlar gibi el çırpıyor.</p>
<p>Ayna, keçeden yapılma kılıf içinden parlayıp durmada&#8230; Artik aynanin bizzat kendisi görünürse, nasıl olur acaba.? (Yani bu âlem perdesinin ardından yansıyan ilâhî tecellileri seyreden ârif, bizzat o t&#8217;ecellînin kendisini, varlik hicâbı olmaksızın görünce nasıl bir zevk alır var sen düşün). ”658</p>
<p>Mevlânâ’ya göre bu süretler, âlem-i mânânın bir tezâhürü, sanal bir yansımasıdır. Bunu bilen sâlik, bu âlemin hâdisâtından olumsuz bir şekilde etkilenmez. Madem burada görülenler bir akis ve yansımadan ibarettir; o hâlde sâlik, dünyanın her türlü zorluğuna katlanacak gücü kendisinde bulabilir.</p>
<p>***********</p>
<ol start="658">
<li>Mesnevî, c. IV, b. 3259-68.</li>
</ol>
<p>Sayfa 480</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sâlikin, olaylara dair olumlu bir bakış açısı geliştirebilmesi, kaza ve kader inancıyla yakından ilgilidir. Şöyle ki kâinatta meydana gelen her bir olayın en ince ayrıntısına kadar ilâhî ilme uygun cereyan ettiğini bilen, bir yaprağın dahi ilâhî kudretin izni olmaksızın yere düşmeyeceğine inanan sâlik, başına gelen her bir musibet ve olayın, Cenâb-ı Hakk’ın ilminin malûmu olduğunu, O’nun irâde ve iznine tabi olarak geldiğini bilir. Bu sayede “Olan şeyde hayır vardır (el-Haym fî mâ vakaa’)” düstürunu, onu rızâya eriştirecek bir ilke olarak benimser. Mevlânâ, sâlikte olması gereken bu bilinci örneklendiren şöyle bir diyalog aktarır:</p>
<p>&#8220;Behlûl,” dervişin birine, &#8216;Ey derviş! Nasılsın? Anlat bakalım. ’ dedi. Derviş dedi ki: “Dünyadaki bütün işler daima bir adamın dilediği gibi olur; seller; ırmaklar istediği gibi akar; yıldızların hareket ve tesirleri onun hükmünce gerçekleşir; yaşam ve ölüm, onun birer çavuşu olur da emri doğrultusunda istediği yere giderlerse; dilediği yere taziye haberi, dilediği yere müjdeli haber yollar; yolcuların hepsi, onu izler, yolda kalanlar onun hilesiyle yolda kalırsa; onun fermân: ve rızâsı olmadıkça âlemde hiçbir ağız gülemezse; (böylesine bir kudrete sahip) bir adamın hâli nasıl olur (sence?) İşte (rızâ sayesinde) ben, o hâldeyim.’</p>
<p>Behlûl,padişahım doğru söyledin.Bu hâle sahip olduğun nûrundan da belli,yüzünden de anlaşılmakta.(Mesnevi,c.3,b.1884-91)</p>
<p>Sayfa 476</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre olumlu düşüncenin faydalarından birisi, hayatta karşılaşacağı olumsuz durumlara karşı sâliki dirençli kılmasıdır. Çünkü insan, hayatın hadisatına karşı olumlu düşünce sayesinde enerjik kalabilir. Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Güzel bir hayâle, bir düşünceye dalsın. (Çünkü) iyi ve olumlu düşünce, insanı geliştirir. Hayvan, otla semirir, insan da yücelikle, şerefle gelişir.”637 “İnsanoğlunun beslenip gelişmesi hayâldendir. Eğer onun hayâlleri, güzel (sabib-i cemâl) olursa! (hayâl sahibi de güzel ve huzurlu bir hayat yaşar) Yok&#8230; Eğer hayâlleri nâhoş ise, ateşten eriyen mum gibi erir gider.</p>
<p>Eğer Hudâ seni yılanların, akreplerin içindeyken bile, güzel hayâllerle (ayakta) tutarsa Yılanlar; akrepler sana munis olur. Çünkü senin o hayâlin, bakırı altın yapan bir simyâdır.”638</p>
<p>***********</p>
<p>635.Mesnevî, c. IV, b. 3540-3.</p>
<ol start="636">
<li>Çalışmamızda bir vesile ile daha önce özetlenen fıkra için bkz. Mesnevî, c. 1V, b.3544-57.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 289 90</li>
</ol>
<p>638.Mesnevî, c. II, b. 5947.</p>
<p>Sayfa 474</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan nasıl düşünürse gerçekte öyle algılamaktadır.“632 Diğer bir ifadeyle her bilinç durumu, kendi gerçeklik tanımını ortaya çıkarmaktadır. Böylece algıladığımız gerçeklik, bilinç durumumuzu yansıtmaktadır.633</p>
<p>Mevhûm benlik algısının, eşyâyı olumsuz algılamasının bir diğer nedeni, Mevlânâ’ya göre şudur: İnsanın ten ciheti, fânî ve değişken olduğundan; âlemdeki kevn ü fesâdı yani oluş ve bozuluşları, zevâl ve yok oluşları görür. Her bir zevâl ve bozuluş ise, bu benlik cihetinden hayatı algılayan kişiyi hüzne sevk eder. Hâlbuki ezelî benlik ebedîdir; benlik algısı da ebedî olan cihete yönelik olduğundan; algılamalarında istikrâr ve bekâ dolayısıyla huzurlu bir bakış bulunmaktadır. Ezelî benlik algısı, süretteki değişimlerin ardındaki değişmez gerçekleri gördüğünden, süretteki zevaller onu fazla etkilemez.</p>
<p>Mevlânâ bu iki farklı bakış açısına işaret etmek üzere, ülkeyi kasıp kavuran bir kıtlık yılında bir zâhidin hikâyesini anlatır. Zâhid, ailesinin kalabalık, kendisinin de hiçbir şeyi olmamasına rağmen, diğer insanlar gibi sızlanıp bu durumdan olumsuz etkilenmez. Bütün insanları olumsuz etkileyen kıtlık felâketi, zâhidin neşesini dahi bozmaz. Mevlânâ, hikâyedeki zâhidin olumlu düşünebilmesinin ardındaki gerekçeyi; zâhidin, olaya ten penceresinden değil, can penceresinden bakması şeklinde îzâh eder. Mevlânâ bu hususu, zâhidin lisânından halka hitaben şöyle dile getirir:</p>
<p>“Ey aşağılık kavim! Siz, ten Firavununun dostusunuz&#8230; Onun için Nil size kan görünmede.</p>
<p>Hemencecik akıl Musâ’sına dost olsanız; kan görmez, ırmak suyunu görürsünüz.</p>
<p>Babanla aranda bir şey geçti mi babam köpek gibi görürsün, gözüne böyle görünür!</p>
<p>Senin baban, köpek değildir; ama o c&#8217;efânın tesiri ile senin gözünde o hâle gelir; öylesine bir merhametli adam bile sana köpek görünür! Kardeşleri Yâsuf’a haset ediyorlar kızıyorlardı&#8230; Bu yüzden onu kurt şeklinde gördüler.</p>
<p>Fakat babanla barıştın da kızgınlığın geçti mi köpek ortadan kalkar; baban, sana ateşli bir dost olur.634</p>
<p>***********</p>
<ol start="632">
<li>Walsh &amp; Vaughan, Ego Ötesi, s. 27.</li>
</ol>
<p>633.İnsan bilincinin söz konusu mahiyetine ilişkin geniş bilgi için ayrıca bkz. Ken Wilber, The Spectrum of Consciousness, Wheaten: The Philosophical Publishing House, 1977.</p>
<ol start="634">
<li>Mesnevî, c. IV, b. 3253.8.</li>
</ol>
<p>Sayfa 473</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın, diğer insanları ve karşılaştığı olayları değerlendirmesinde, baktığı şeyde öne çıkardığı, algıladığı hususlar etkili olmaktadır. Buna göre, bir şeyin olumsuzlukları üzerinde odaklanan kişinin zihninde uyanan imge, olumsuz olacaktır623 Bunun aksi de aynı derecede geçerlidir. Dolayısıyla kişinin bir şey hakkındaki olumsuz değerlendirmeleri, aslında kendi bakış açısını ve zihninde o şeye biçtiği kendi zihinsel imgesini ifade etmektedir. Bu nedenle Mevlânâ sâlike der ki:</p>
<p>“Kime kötü gözle bakarsan bil ki kendi varlık dairenden bakmaktasın, sen fenâ olduğundan onu fenâ görmektesin. Eğri merdiven basamağının gölgesi de eğri olur.”624</p>
<p>Dış dünyayı kendi kişisel bilincinden ibaret görmeye meyilli olan insanın duyularını, dış dünyaya açılan pencereler şeklinde nitelendirebiliriz. İnsan, kendi kişisel bilincinin, dış dünyayı oluşturduğuna ve kendi yaşantısının dış “nesnel gerçekliği”, tam bir biçimde temsil ettiğine inanır.625 Ancak insan, bu değerlendirmelerin ve kendi dışımızdakilere verdiğimiz yanıtların ve ahlâkî yargıların, bir şuur düzeyinden diğerine ilerledikçe köklü bir değişime uğrayabileceğini görünce, önceki değerlendirmelerine şaşırmaktadır.626</p>
<p>İnsanlar hakkındaki değerlendirmelerimizin izâfîliğini, aşağıdaki beyitlerde ifade eden Mevlânâ, ardından gelen îzâhında da bunun sebebi olarak zâhirî ve aslî göz ayrımı yapar. Gözün, baktığı şeylerde zihnin görmek istediği şeyleri göreceği hususuna işaret eder. Zihnin görmek istediği şey; insanın o ana kadarki sahip olduğu birikim ve hayat vizyonunu, dolayısıyla algılamaya hazır hâle geldiği şeyi ifade etmektedir. Göz, bu vizyon ve arka plan doğrultusunda bir algı gerçekleştirir.627 Bu algının, seçim alanının belirlenmesinde kişinin içinde bulunduğu hâlet-i rühiye de etkili olmaktadır.</p>
<p>***********</p>
<ol start="622">
<li>Mesnevî, c. V, b. 3666-7.</li>
<li>Norman Vincent Peale, Olumlu Düşünmenin Gücü, çev.: Şahin Cüceloğlu, Sistem Yay., İStanbul 2001, s. 37.</li>
<li>Mesnevî, c. V, b. 1973’den sonraki başlık.x</li>
<li>Ornstcin, Yeni Bir Psikoloji, 3. 30.</li>
<li>grof, Kozmik Oyun İnsan Şuurunun Yeniden Keşfi, s. 119.</li>
<li>İnsanın baktığı şeyleri görüp değerlendirmesini sağlayan bâtınî göz hakkında çağdaş bir araştırma için bkz. Ken Wilber, The Eye of Spirit: An Integral Vision for a World Gne Slightly Mad, Boston: Shambhala Publications, 1997.</li>
</ol>
<p>Sayfa 470</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Genel olarak tasavvufî düşüncede özel olarak da Mevlânâ’nın düşünce sisteminde; görünen varlık âleminin kaynağı, görünmeyen gayb âlemidir. Mevlânâ yokluk (adem) âlemini bu yönüyle ilâhî eylemlerin vücüd bulduğu ilâhî atölye (kargâh-ı Hudâ) olarak niteler. Mevcudât, süret âleminde varlık bulmadan önce, yokluk âleminde görünmek ve var olmak zorunda olduğu gibi, insanın amel ve davranışları da dış dünyada somut varlıklarına kavuşmadan önce yok gibi görünen zihinde var olmak zorundadır. İnsanın amel ve davranışları ile düşüncesi arasında kurulan araz-cevher münâsebeti, makro dairede tüm âlem ile Allah arasında kurulmakta; tüm varlık, ilâhî bilincin (akl-ı küllün) bir düşüncesi olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>Düşünce-eylemin insandaki işleyişi gibi, her iki âlemin bütün mükevvenâtının da henüz mevcüd değilken, Yaratıcının küllî ilminde meknüz olduğu belirtilmektedir.612 Aradaki bu ilgiden dolayı Mevlânâ, insanın düşüncelerinin de gayb (yokluk) âleminden beslendiğini belirtir.613 Mevlânâ bu konudaki görüşünü şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>“Bir yapının duvarlarının, tavanlarının suretlerini ve her yanını, onu yapan mîmarın düşüncesinin gölgesi bil!</p>
<p>Mimar; binayı yapmayı tasarladığı zaman taş, tahta, kireç meydanda yoktu; ama bu hep böyledir!”614</p>
<p>“Sonsuz gidişler; sonsuz hüner ve sanatlar hep düşünce süretlerinin gölgeleridirler!”615</p>
<p>“Yapılan işler, hareketler, gölgeler hâlinde yerde görünür; düşünce ise gizlidir! Ama tesir ve vuslat bakımından aralarında fark yoktur; ikisi de birdir! 616</p>
<p>“Bütün âlem, esasen arazdan ibarettir (yani varlığı kendisine ait olmayan bir başka düşüncenin ve cevherin mahsülü olan bir ameldir, eylemdir. Bu eylemin cevheri ise Allah’in yaratma fikridir. ) ‘Hel eta’617 bu ha kîkati beyan için geldi.</p>
<p>Bu arazlar neden doğar? Suretlerden. Ya bu suretler neden vücüdu gelir.? Düşüncelerden.</p>
<p>Bu cihân, Akl-i Küll’ün bir düşüncesinden ibarettir. Akıl, padişaha benzer; suretler de peygamberlere.</p>
<p>İlk âlem, imtihân âlemidir. İkinci âlem; insanlarin, yaptiklariçının mükâfât ve mücâzatını görme âlemidir.”618</p>
<p>***********</p>
<ol start="610">
<li>İnsanın Allah’ın hâlifesi olması (bkz. Bakara 2/30) buna istidlâl olarak yorumlanabileceği gibi, “Allah, Adem ’i kendi sureti üzerine yarattı” şeklinde bir hadisin olduğu da rivâyet edilmektedir. Rivayetin hadis literatüründeki yeri ve sıhhatine ilişkin bkz. Ali Hindî el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, Beyrut 1985, c. I, ss. 226-7; Acurrî, eş-Şeria, ss. 314-5 .</li>
<li>Bkz. Mesnevî, c. II, b. 978.</li>
<li>“Ben gizli bir hazine idim” kudsî hadisinin de bu mânâya işaret etttiği söylenebilir.</li>
<li>Mesnevî, c. II, b. 3292-3302.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 3740-1.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 3728.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 3731.</li>
</ol>
<ol start="616">
<li>Şu ayete işaret edilmektedir: “İnsanin üzerinden onun anılmaya değer hiçbir şey olmadığı bir zaman dilimi/dehr geçmedi mi? (Ki insanın o dehr süresince anılmaya değer hiçbir varlığı yoktu)” İnsan 76/1) Dehr’in; dünyanın yaratılışı ile insanın yeryüzünde yaratılışı arasındaki geçen süreyi kapsadığı ifade edilmektedir. (bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dinî Kur’ân Dili, c. 8, ss. 45 3-4)</li>
<li>Mesnevî, c. II, b. 976-9.</li>
<li>Mesnevî, c. V, b. 3259.</li>
</ol>
<p>Sayfa 467</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre insan, etrafındaki bir şeyi güzel veya çirkin, iyi veya kötü, olumlu yahut olumsuz olarak değerlendirirken, bu değerlendirmede o şeyin mahiyetinden ziyade o şeye yönelik bakış açısı, daha etkili olmaktadır. Yani bir şeye atfettiğimiz güzellik veya çirkinlik aslında bizim kendi bakış açımızın ondaki yansımasıdır. Bu bakış açısının merkezi ise, Mevlâ&#8217;nâ’nın anlayışında gönüldür.</p>
<p>Gönül, Mevlânâ’ya göre güzelliğin ilk ve asıl kaynağı olması itibariyle cevherdir. Alem ise, bu kaynaktan yansıyan değerlendirmelerin mâkes bulduğu ikincil bir araz olarak kabul edilmektedir. Diğer bir ifadeyle gönül, güzellik veya çirkinliği belirlemede bağımsızlığa sahipken âlemin bu konuda bir belirleyiciliği yoktur. Mevlânâ bu hususta şöyle der: &#8216;</p>
<p>“Sütün, balın güzelliği, gönlün (güzelliğinin) onlara yansımasından meydana gelir. Her bir güzel olan şeye güzellik, gönülden gelir.</p>
<p>Şu hâlde gönül (güzelliği kendine ait olan) cevherdir; âlem ise, (güzelliği kendine ait olmayıp gönül cevheri ile güzellik bulan) bir arazdır. ”(Mesnevi,c.3,b.2265-6)</p>
<p>Gönül, âlemde kendi yansımalarını gördüğünden kişinin, dış dünyaya bakarken görüp algıladıkları, kendi sahip olduklarıyla mütenâsibdir. Sahip olunan her ne ise, kişinin değerlendirmesi de o yönde olacaktır.</p>
<p>Sayfa 453</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cenabı Hakk’ın lütfu ve ihsanı bir kuluna başka bir yerden, hiç beklemediği bir yerden, başka bir iş sebebiyle erişebilir! Kulun, bu ilahî lütfu vehmine bile getirmediğini bildiği halde, yine de çalışıp çabalamayı elinden bırakmaması, bütün ümidini, vehmini belli bir yola bağlaması ve böylece çalışıp çabalaması gerekir! Kul, hacet kapısını çalar durur. Belki de Cenab-ı Hakk, o haceti, o rızkı başka bir kapıdan ona ulaştırır. Halbuki kul, ona dair hiç bir tedbirde bulunmamıştır. “Allâh, kulunu hesaplamadığı yerden rızıklandırır!” Kul tedbirde bulunur, Allâh takdir eder! Olabilir ki kul, kulluğu, âcizliği yüzünden vehme düşer de; “Ben bu kapıyı çalıyorum ama Hakk, bana bu kapıdan ihsanda bulunmuyor, başka bir kapıdan lütufta bulunur!” der. Cenab-ı Hakk, o kulunu bu kapıdan rızıklandırır. Zaten bütün kapılar, bir sarayın kapıları gibidir!&#8221;(Mesnevi,c.4,b.4175)</p>
<p>Sayfa 411</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, dış dünyadaki kötülüklerin, nefsin özelliklerinin yansıması olduğunu, Hz. Ömer devrinde Medine’de çıkan büyük bir yangını misâl vererek ızâh eder. Yangın karşısında çaresiz kalıp hâlifenin huzuruna gelenlere Hz Ömer lisânından; bu büyük yangının, nefsin cimriliğinden kaynaklanan bir kıvılcım olduğu ifade edilmektedir. (1)</p>
<p>Mevlânâ’ nın, nefsin cimriliği ile şehirde çıkan yangın arasında kurduğu bu bağın sebebi hakkında şöyle bir çıkarımda bulunmak ihtimal dâhilindedir. Nefislerinin bencilliği ve tamahkârlığı sebebiyle cimri davranarak zekâtlarını vermeyen zenginlerin bu cimrilikleri, toplumun fakir kesimlerinde zenginlere ve mallarına karşı bir tepki doğurmuş; bu da Medîne çarşısının gizlice kundaklanmasına sebebiyet vermiş olabilir.</p>
<p>Mevlânâ, Peygamberimizin (s.a.v.) “Bir an bizi nefsimize bırakma” hadisini de bu doğrultuda işârî olarak yorumlamaktadır.(2) Buna göre bu hadis, dış dünyada görülen kötülük, zulüm ve haksızlıkların kaynağının, insanın kendi içindeki nefsi olduğuna işaret etmektedir. İnsan, içindeki bu kaynağı ıslâh etmeden, dışarıdaki kötülükleri engelleyemez.</p>
<p>***********</p>
<p>1.Bkz.Mesnevi,c.1,b.3713-4</p>
<p>2.Tahirul Mevlevi,Şerh-i Mesnevi,c.2cs.462</p>
<p>Sayfa 366</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ruh ve beden, Mevlânâ’ya göre insan varlığının mânâ âlemi ile bu yerküreden yaratılan iki cihetini ifade etmektedir. Buna göre ruh, insan varlığının ilâhî yokluk (varlık ötesi) âleminden kaynaklanan ve insanın metafiziğe bakan keyfiyetsiz yönü iken; beden, insanın bu âlemin unsurlarından yaratılan ve bu âleme hitâb eden maddî cihetini ifade etmektedir.</p>
<p>Temeldeki bu genel ayrım yanında, Mevlânâ tarafından insan Varlığına dair dile getirilen ve kaynağını yine temeldeki bu ruh-beden ayrımından alan insan varlığının diğer iki unsuru ise, birbirinin zıddı olarak görülen akıl ve nefstir. Çünkü insan, Mevlânâ’ya göre varlık hiyerarşisinde tamamıyla nurdan ibaret olan melekler ile, tamamen şehvetten ibaret olan hayvanlar arasında bir konuma sahiptir.(1)Mevlânâ’ya göre melek ve hayvan arasında bir konumda yaratılan insan varlığının, metafiziğe bakan ruhunun sıfatı olan akıl nuru, insanın meleklik yönüne karşılık gelmektedir.(2)</p>
<p>Akıl, Mevlânâ’ya göre insan varlığındaki melekliğin uzantısı olup ruhla ve aşkın âlemle ilgilidir. Nefs ise, insanın topraktan yaratılan maddî bedeniyle; insanın cismânî âleme bakan cihetiyle ilgilidir. İnsan, kendi varlığında hem kurtluğu hem kuzuluğu toplayan bir varlık türüdür.(3)İnsan varlığındaki bu primitif ve hayvânî yön, insanın dünyaya bakan bedeninin haz ve dürtülerinden ortaya çıkan şehvetten ibaret cihetidir ve nefs başlığı altında toplanmaktadır. Buradaki şehvetin, cinsel şehvetten daha kapsamlı olarak her türlü sahip olma ve haz duyma şeklinde bir anlamda kullanıldığını hatırlatmalıyız.(4)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mesnevî, c. IV, b. 1497-1504.</p>
<p>2.Bkz. Mesnevî, c. III, b. 3193-6. _</p>
<p>3.Geniş bilgi için bkz. Erich Fromm, “Insan Kurt mu Kuzu mu”, Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, çev.: Y. Salman, N. İçten, Payel Yay., İstanbul 1979, ss. 13-9.</p>
<p>4.Bu yöndeki kullanımıyla nefsin Freudyen kişilik kuramında insanın ilkel benliği ve libido ile benzerlik arz ettiği söylenebilir. (Nefs ve id arasında kurulan benzerlik hakkında bir değerlendirme için bkz. Abdurrahman Kasapoğlu, “Yüsuf ve Züleyha Açısından Kur’ân’da ‘Nefs-i Emmâre’ Kavramı -Freud’un “İd’ Kavramıyla Bir Mukayese, Tasavvuf, sayı: 17, Ankara 2006, ss. 57-71).</p>
<p>Sayfa 352</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“İlk baharın barışını ve dostluğunu görmüyor musun? Başlangıçta azar azar sıcaklık gösterir, sonraları artırır. Ağaçlara bak; sıcaklık hafifçe geldiğinde, önce gülümser; sonra yavaş yavaş yaprak ve meyvelerden elbiseler giyinir. Sonunda dervişler gibi hepsini birden ortaya koyar ve varlarını yoklarını fedâ ederler. İşte bunun için dünya&#8217;ve âhiret işlerinde her kim acele eder; aşırı giderse, gayesi kolay kolay gerçekleşmez.</p>
<p>Meselâ; riyâzat etmek isteyen için şu yolu göstermişlerdir: Günde üç ekmek yiyebiliyorsa, her gün birkaç gram azaltırsa, bir yıl geçmeden ekmek yarım kiloya inmiş olur. Bunu öyle yapar ki vücüdu, bu azalmanın farkında olmaz. Bunun gibi ibâdet, tâat, halvet ve namaza yönelmek de aynen böyledir. Hiç namaz kılmıyorsa,önce namaza başlayıp beş vakit namaz kılar, onu bırakmamaya gayret eder, sonra devamlı artırmaya çalışır. Bu misâllerin sonu gelmez&#8230;.”(Mesnevi,Fihi Ma fih,s.80)</p>
<p>Sayfa 336</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, ihtiyaç hâlini, aynı zamanda her şeyin kendi zevcı&#8217; (zıddı/eşı) ile yaratılmış olması sünnetullahı bağlamında ele almaktadır. Mevlana&#8217;ya göre âlemde her şey, kendi zevci/zıddı ile yaratıldığından; bir şeyi ihtiyaç düzeyinde istemek, o şeyin zevcini ve zıddını istemeyi de zorunlu kılmaktadır. Yani bir şeye ihtiyaç hissetmek, o şeyin varlık dairesindeki mukabilîne ihtiyacı da gerekli kılmaktadır. Şöyle ki; bir şeyi isteyen, o şeyin mukabili olan şeye katlanmış olmalıdır. Örneğin nimet isteyen, nimetin zıddı olan külfete katlanmak; su elde etmek isteyen çalışıp yorularak susuz kalmalı, suya muhtaç hâle gelmelidir. Zira her şey, zıddını kendi beraberinde getirir. Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Suyu az ara, susuzluğu elde et de, sular yukardan da coşsun, aşağıdan da fışkırsın!</p>
<p>Küçük ve boğazı nazik bir bebek doğmasaydı, onu besleyecek süt memeden nasıl gelirdi?</p>
<p>Git bu inişlerde, bu yokuşlarda koş çabala mücâbede et ki susayıp hararetlenesin (de suya/ilâhî rahmete müstehak olasın)!</p>
<p>&#8230;Ey ulu er! Ondan sonra havadaki arı (gibi olan) bulutlardaki ırmakların sesini işitesin!</p>
<p>İhtiyacın, otlardan, sebzelerden daha mı az ki suyun önünü keser; sebzelere akıtırsın; suyun kulağını çeker; kurumuş nebâtlar yeşersin, gelişsin diye o tarafa yürütürsün.</p>
<p>Cevherleri gizli olan can ekinleri için de Kevser suyuyla dolu rahmet bulutları var.</p>
<p>Susuz kal, susa da sana “Onlara Rableri su içirir; rahmetiyle sular”(İnsan,21) hitabı gelsin. Allah doğrusunu daha iyi bilir!(Mesnevi,c.3,b.3208-19)</p>
<p>Sayfa 332</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre bir şeye sahip olmanın, bir şeyi elde etmenin öncelikli şartı; o şeye ihtiyaç hissetmektir. Ancak buradaki ihtiyacın; her insanın, bir çok şeye muhtaç olduğunu söylemesi şeklinde yüzeysel ve sözel bir ihtiyaç olmadığını tekrar belirtmeliyiz. Bahsedilen hâl; insanın, ihtiyaç duyduğu şeye yönelik varlığının yaptığı bir tanıklık ve motivasyondur. Mevlânâ, bu hususu Hz. Meryem’in durumunu örnek göstererek şöyle ifade eder:</p>
<p>Allah, göklerden, yerlerden, ârazdan, âyandan ne verdi ve her ne yarattıysa hepsini de ihtiyaca karşılık vermiş,ihtiyaca mebni yaratmıştır. Bir şeye muhtaç olmalı, o ihtiyacı elde etmeli ki Allah da ihsan etsin. “Allah, bunalan,zarûte düşen kişinin duasını kabul eder.” buyrulmuştur.Çünkü bunalma, bir şeye hak kazanmış olmanın şahididir</p>
<p>Küçücük bir bebek olan İsa’yı dile getirip konuşturan, Meryem’in derde düşüp niyaz etmesidir.(Mesnevi,c.3,b.3204)</p>
<p>Mevlânâ’nın verdiği misâller ile ihtiyaç hâlini tanımlarsak ihtiyaç; görülecek şey için göz olmak, duyulacak şey için kulak hâline gelmektır dıyebiliriz. Binâenaleyh bahsedilen ihtiyaç hâlini; elde edilmek istenen şeye hazır ve lâyık olmak şeklinde tanımlayabiliriz. Mevlânâ, bu hususla ilgili şöyle der:</p>
<p>“Bütün boş ve güzel şeyler, gören gözler için yapılır.</p>
<p>Çenk enstrümanının, zîr ve pes nağmeleri, bir sağırın: hissiz kulağı için ne vakit terennüm edilir.?</p>
<p>Cenâb-ı Hakk, miski boş yere güzel kokulu yaratmadı? (Elbette) Koku alabilen için yarattı; alamayan için değil.(Mesnevi,c.1,b.2383-5)</p>
<p>Sayfa 328</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah, yaptıklarımdan dolayı beni cezalandırmıyor” diye düşünenlerin, çarptırıldıkları ancak farkına varamadıkları cezalara örnek oluşturması bağlamında Mevlânâ, konuyu şöyle îzâh etmektedir:</p>
<p>“ Cenâbı Hak der ki: “Ben ayıpları örtücüyüm, settârım; kulun imtihân anında onun birçok sırrını söylemem. Ancak «Allah beni yaptığım kötülüklerden dolayı hiç muahaze etmiyor» diyeni cezalandırdığımın, muâheze ettiğimin bir nişanesi şudur ki:</p>
<p>O, oruç tutmakta, dua etmekte, namaz kılmakta, zekât vermekte ve daha başka ibâdetlerde bulunmaktadır. Fakat (yaptığı tüm bu ibâdetlerden) ruhu bir zerre bile zevk duymaz.</p>
<p>İbâdetler eder, güzel işlerde bulunur. Fakat (gönlüne) bir zerrecik bile tat gelmez.</p>
<p>Onun birçok ibâdeti var ama (bu ibâdetlerin) mânâsı latif değil; cevizler çok ama içleri boş (neye yarar ki!)</p>
<p>İbadetlerin meyve vermesi için zevk (yani ibâdetlerin gönülde uyandırdığı lezzet) lazımdır.</p>
<p>Tohumun (filizlenip) ağaç olması için içinin olması gerek!</p>
<p>İçsiz tohum, hiç fidan olur mu? Cansız şekil, hayalden başka bir şey değildir.”(1)</p>
<p>Mevlânâ, hiçbir cezaya uğramadığını düşünen kimsenin, böylesi cansız bir şekil hayâliyle avutulmasının ve hakikatten alıkonmasının esasen onun için en büyük cezalardan biri olduğunu, böylelikle vurgular.</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mesnevî, c.Il, b. 3391-7.</p>
<p>Sayfa 318</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlana,yapılan gizli kötülüklerin, onları örten bir iyilik ile dengelenmediği takdirde muhakkak ortaya çıkarılacağını ise şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>&#8220;Allah sırları meydana çıkarır. Mademki sonunda bitecek, kötü tohum ekme.</p>
<p>Su, bulut, ateş ve bu güneş, sırları toprağın altından çıkarır.</p>
<p>Yaprakların dökülmesinden sonra gelen bahar, kıyametin varlığına bir delildir.</p>
<p>Bahar, o sırları meydana kor, şu yeryüzü ne yediyse rüsva olur;</p>
<p>Yedikleri, ağzından, dudaklarından biter, çıkar. İçindeki neyse meydana gelir.</p>
<p>Her ağacın kökündeki sır ve o ağacın yemişi tamamiyle üstünde görünür.(Mesnevi,c.V,b3969-74)</p>
<p>Sayfa 316</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Sen bir mazlumu ısırıp kan içinde bırakırsan, mukabilinde seni de şiddetli bir diş ağrısı tutarsa, o vakit ne yapacaksın.(Mesnevi,c.1,b.1318)</p>
<p>Çünkü Mevlânâ’ya göre, maddî âlemde insanın yaptığı her işe gayb âleminden bir sürer verilir. O süret, maddî âlem düzleminde bulunan insanı etkiler. Ancak yapılan iş ile hissedilen etki birbirine benzemediğinden, insan aradaki ilişkiyi anlayamaz.(Mesnevi,c.4,b.420-1)</p>
<p>Binâenaleyh kevndeki adâletin işleyişinde, insanın yaptığı şeye mukabil, karşısına çıkan mükâfât veya mücâzât, yaptığı iş ile aynı olmayabilir. Yapılan ile onun karşılığı arasında sebeblilik zinciri bakımından da, sıradan bir bakışın algılayabileceği bir teselsül bulunmaz. Ancak kozmik bilinç, işlenen bir zulmün karşılığını, yapılan kötülüğün cinsinden olmazsa bile, farklı bir miadda ve farklı bir türev ile kötülük sahibinin fark edemediği bir şekilde karşısına çıkarır.</p>
<p>Buna göre, kozmik adâletin icrasına dair şunu söyleyebiliriz: İnsan, bir kötülük yapar ve yapılan bu kötülük kozmik bilinçte kaydedilir. Yaptığı bu kötülüğün karşılığı, hayatının başka bir döneminde başına gelen bir musibet ile karşısına çıkar. Ancak suç ile ceza arasında mantıkî bir sebeblilik ve bağın olmayışı nedeniyle kişi, başına gelen bu kötülüğün, daha önce yaptıklarından kaynaklandığını fark edemez.</p>
<p>Sayfa 311</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İlâhî yaratma sanatının, âlemdeki suret-mânâ arasına koyduğu dolaylı bağ (taalluk), kozmik adâletin işleyişinde de kendini göstermiş; yapılan bir iş (iyilik veya kötülük) ile onun karşılığı arasındaki bağı, mantıkî sebebliliğin dışına taşımıştır.</p>
<p>Bu adâletin işleyişinde iyilik/kötülük ile cezâ/mükâfât arasında mantıksal ve zorunlu bir sebebliliğin olmayışı, bu yönüyle konuyu, rasyonel bir tartışma konusu olmaktan çıkarmıştır denilebilir. Kişi, başına gelen bir kötülüğün, yaptığı önceki bir kötülüğün cezası olduğunu kendisi hissedip anlamadlktan sonra, hiçbir argüman, rasyonel olarak o kişiye kevndeki mücâzâtı kabul ettiremez. Zira delillerle isbat, sebebliliğin mevcüdiyetini gerekli kılmaktadır.</p>
<p>Örneğin insanlara zulmeden, onları inciten birinin, diş ağrısına tutulması hâlinde, o zâlimin diş ağrısı ile zulmü arasında kevndeki adâlet ilkesi gereği bir ilişki kurulması durumunda; o kişi, doğal olarak “Diş ağrım ile birisinin gönlünü incitmemin, haksız yere birine ait bir hakkı gasb etmemin ne ilgisi var?” diyecektir. O kişinin bu iddiasında “haklı” olduğu ve bu soruya rasyonel bir zeminde tatminkâr bir yanıtın verilemeyeccği söylenebilir. Ancak onun bu “haklılığı”, başına gelen kötülük ve cezaların önüne geçemez.</p>
<p>Sayfa 310</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’nın bahsettiği kevnî(varlıklara dair)adâlet, insanın yüzeysel bir bakışla algıIadığı sebeblilik kuralları çerçevesinde cereyan eden mantıkî bir adâlet sistemi olmayıp; kevnin görünümü gibi, paradoksal bir özelliğe sahiptir.</p>
<p>Şöyle ki; Mevlânâ’ya göre, bir şey ile o şeyin işlevi açısından aralarındaki ilişki, sâret-mânâ ilişkisidir. Örneğin; bir ilacın görünümü ve içilmesi onun süreti iken; o ilacın vücutta meydana getirdiği etki, onun mânâsıdır. Yine örneğin; alkollü bir içkinin içilmesi, o işin süreti iken; bu süretin mânâsı, kişinin sarhoş olmasıdır. Bunu her bir amel ve davranışa uygulamak mümkündür.</p>
<p>Mevlânâ’ya göre bu âlem, süretler âlemi olduğu için bir şeyin süreti ile mânâsı arasındaki ilişkinin gerçek mahiyeti, süretin, mânâyı perdeleyen işlevi nedeniyle görünmez. Ancak bilinmelidir ki yapılan her bir davranış/sûret, kendi mânâsını doğurmaktadır. Bu âlemin, bir imtihân arenası olması, bir şeyin süreti ile mânâsı arasındaki karşılık bağını, endirekt hâle getirmiştir. Bu yüzden yapılan bir şeyin mânâsı, bu süretler âleminin aslı olan mânâlar âlemine hemen doğmasına rağmen, bu süretler âleminde o mânâ, peyderpey ve dolaylı olarak müşâhede edilir.</p>
<p>Bu nedenle sâlikin, herhangi bir amel ve davranışı yaparken, onun mânâsının ne olduğunu düşünerek hareket etmesi gerekmektedir. Yapılan iş (sâret) ile onun karşılığını (mânâsını) kadın ve kocasına benzeten Mevlânâ, bu hususu şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>“Biz, yapılan işlerle onlara uygun karşılıkları çift ettik’ buyrulmaktadır.’9</p>
<p>Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın hanımını alıp bir yere götürsen, eşi de koşa koşa mutlaka onun yanına gelir. İnsanların amellerini de karşılıkları ile çift yarattık; Çiftin biri gelince, diğeri de durmaz gelir; bir amelde bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder.</p>
<p>Birisi gelip de bir kadının kocasını esir ederek götürse; eşi, kocasını araya araya çıkagelir.”(Mesnevi,c.3,b.2872-5)</p>
<p>Çünkü ilâhî adâlet, her süreti, kendisine uygun olan kendi cinsini yani mânâsını doğurmak üzere programlamıştır.</p>
<p>***********</p>
<p>9.Zilzâl 99/ 7-8 ayetine işaret edilmektedir.</p>
<p>Sayfa 309</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre âleme dikkatle bakanlar, onda her şeyin, kendine uygun bir karşılık bulduğunu görürler. Kişi, bunu, iç gözlem yoluyla kendi hayatına tatbik ile de görebilir. Mevlânâ, bu hususu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Ne vakit bir eğrilik ettin, ne zaman bir kötülükte bulundun da, onun ardından derhal lâyığını görmedin?</p>
<p>Ne zaman gökyüzüne bir nefes, bir duâ gönderdin de arkasından onun gibi bir iyilik görmedin?</p>
<p>Eğer dikkat edip, uyanık olsan, yaptığın işlerin karşılığını her an görürsün! Murâkabe ile dikkat eder de ipe sarılırsan; (adâletin tahakkukunu görmen) için kıyâmetin gelmesine gerek kalmaz.</p>
<p>Remiz ve işaretten anlayan kişiye açık söz söylemeye ihtiyaç kalmaz”14</p>
<p>***********</p>
<ol start="14">
<li>Mesnevî, c. IV, b. 2458-62; Tâhiru’l-Mevlevî, Şerh-ı&#8217; Mesnevî, c. XIII, s. 640 vd.</li>
</ol>
<p>Sayfa 308</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kendine yapılmasını istediğin şeyi, başkalarına yap; ister eziyet olsun , ister zarar. Çünkü Cenab-ı Hak gözetleme yerinde pusudadır(Fecr,14.ayetine işaret edilmektedir.) ; Kıyamet gününden önce herkese lâyığını verir.(Mesnevi,c.4,b.4528)</p>
<p>Sayfa 307</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, kişinin yaptığı bir işten dolayı gönlünde duyduğu pişmanlık ve vicdân azabını, mânâ âlemindeki adâlet arkctipinin, bu âlemde icra-ı faaliyette bulunan memuruna benzetir.7 İnsanların gönüllerine dikilmiş bu ilâhî memur, insanları, yaptıkları kötülükler nedeniyle, vicdân azabı ile cezzlandırır. Çünkü Mevlânâ’ya göre bu âlem, diğer âlemin bir süreti olduğundan ve varlık, süreti ve mânâsı ile Cenâb-ı Hakk’ın kudreti altında olduğundan; her iki boyutta da O’nun koyduğu ilkeler işlemektedir. Buna göre adâlet icrası, tümüyle âhirete bırakılmayıp, sorumluluk sahibi insan, dünyada da yaptıklarının karşılığını görmektedir. Kişinin yaptıkları, kozmik bilinç tarafından kaydedilerek, ona uygun bir karşılık, sünnetullah gereği, karşısına çıkacaktır.</p>
<p>***********</p>
<p>7.Bkz. Mesnevî, c. III, b. 2455-61.</p>
<p>Sayfa 306</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre, şeytanın hilelerinden bir diğeri; her istediğini yapmasının, insanın kendisini mutlu ve huzurlu kılacağı fikrinin, bir ön kabul olarak insan zihnine yerleştirilmesidir. Ruh ve beden sağlığının, insan doğasında var olan her şeyi yapmakla sağlanabileceği ön kabulüyle şeytan, bu hilesiyle insana özgürlük ve hürriyet kılıfları ardından yaklaşmaktadır.</p>
<p>İnsanın hayvânî, ilkel benliğine ait istekleri, ıslâh edilmesi gereken birer ihtiras olarak görme yerine; “Madem bir şeyi yapmayı canın istiyor, o hâlde yapmalısın; zira bu senin doğanda var. İnsanın kendi doğasına aykırı hareket etmesi ise yanlıştır ve seni huzursuz eder” kabulüyle, nefse ait istek ve arzuları, insanın asıl varlığına ait zorunlu birer istek gibi dayatlr. Böylece insan, kendini “mutlu” etmek amacıyla yaptığı şeylerle, şeytanın bu hilesine aldanır. Hâlbuki yaptıklarıyla nefsi okşanmakta, asıl varlığı olan ruhu ise tokatlanmaktadır.</p>
<p>Sayfa 298</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’nın, şeytanın hilesine dair bu söylediklerinden şu ortaya çıkmaktadır. Şeytan, daima insanın arzu ve isteklerini, kişisel menfaatlerini kullanarak onu kötülüğe yöneltmektedir. Bu nedenle sâlik, istek ve arzularının kendini, bir kötülüğe meylettirecek boyuta erişmesine karşı uyanık olmalı; şeytanın bu hilesine karşı daha baştan tedbirini almalıdır.</p>
<p>Mevlânâ’ya göre şeytan, hilelerini, sadece insanı kötülüğe teşvikte kulIanmaz. Mevlânâ, şeytanın iyilik yapmak isteyenlere yönelik olarak da bir hilesinden bahseder. Bu hile, şeytanın insanın daha faziletli bir şeyi yapmasının önüne geçmek için, onu alt düzeydeki bir başka iyilik ile yetinmek zorunda bırakmasıdır.</p>
<p>Şeytan, faydası az olan şeye teşvik ile insanın, o şeyde tatminini sağlayarak, daha faziletli olandan onu mahrum etmeye çalışır.(1) Mevlânâ bunu vurgulamak üzere; namazı kaçırınca duyacağı teessür ve niyâzın, kılacağı namazdan daha faziletli olacağını öngörerek, onu bu niyâzdan mahrum etmek için Şeytan’ın Muâviye’yi sabah namazına kaldırması kıssasını anlatmaktadır.(2)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Bkz.Mesnevi,c.2,b.2792</p>
<p>2.Bkz.Mesnevi,c.2, b.2604 vd.</p>
<p>Sayfa 296</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“(Şeytan) o kadar çok oyunlar bilir ki, (0nun hilesi) boğazında bir çöp gibi takılır kalır! Onun çöpü senelerce boğazda kalır; 0 çöp nedir.? Mevki ve mal sevdasıdır.</p>
<p>Ey kararsız kişi! Mal, çöpten ibarettir. Ama boğazındaysa âb-ı hayatı içirmez. &#8220;994</p>
<p>Şeytanın mal, mevki, şöhret, vs. gibi arzuları kullanarak insanı kötülüğe teşvikiyle ilgili yukarıdaki ifadelerinden; Mevlânâ’nın, insanın bu tür isteklerine karşı mutlak bir olumsuzlama içinde olduğu, onun düşünce sisteminin geneli göz önüne alındığında söylenemez. Bu nedenle bu hususla ilgili kısa bir değerlendirme uygun olacaktır. Bahsedilen; insanın bu tür isteklerinin, hakikati görmesinin önüne geçmesi ve bunları gerçekleştirme uğrunda, insanın, her türlü kötülüğü işlemeyi göze almasıdır.</p>
<p>Şeytan, insanın bu isteklerini kullanarak onu kötülüğe yöneltmektedir. Çünkü her kötülük, bir tür riske girmektir aslında. İnsanda ise doğal olarak riske girmeme eğilimi daha fazladır. Şeytan, bu noktada devreye girer; öncelikle yapacağı bir iş sonunda kazanacağı menfaat ve meta konusunda insanı ikna eder.</p>
<p>İnsan da bu arzu ile istenen herhangi bir kötülüğü yapmaya hazır hâle gelir. Şeytanın, insanı kötülüğü işlemeye hazır hâle getirmek için kullandığı araçlar ise Mevlânâ’nın, yukarıda işaret ettiği istek ve arzulardır. Binâenaleyh bu ifadelerin, insanın bu tür isteklerine karşı tavır olarak algılanması kanâatimizce doğru değildir.</p>
<p>Şeytan, Mevlânâ’ya göre insanı aldatırken, kimi zaman da insanın masum hayâllerini, geleceğe ilişkin ideallerini kullanır. Kötü arkadaş vs. gibi dışarıdan bir müdahele ile aldatamadıklarını şeytan, tul-u emel ve hayâlleri vâsıtasıyla aldatmaya çalışır. Yine burada da yerilen hususun; bu hayâllerden ziyade, şeytanın bunları kullanarak sâliki bir kötülüğü işlemeye hazır hâle getirmesi olduğu hatırlanmalıdır. Mevlânâ bu hususla ilgili şöyle der:</p>
<p>“Böyle bir adamın içine girip, böyle bir adamın süretine bürünüp seni aldatamazsa, senin hayâline girer de, seni o hayâlle kötülüğe sevk eder. Seni gâh gezip eğlenme, gâh dükkân açıp alışveriş etme, gâh ilim öğrenme, gâh ev bark kurup çoluk çocuk sahibi olma hayâllerine düşürür.”995</p>
<p>***********</p>
<ol start="994">
<li>Mesnevî, c. &#8220;, b. 1 30-2; Konuk, Mesnev/i&#8217; Şerîf Şerhi, c. III, s. 59.</li>
<li>Mesnevî, c. II, b. 640-1.</li>
</ol>
<p>Sayfa 295</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tüm kötülüklerin kaynağı, ıslâh edilmemiş nefste görüldüğü için; Mevlânâ’nın sülük anlayışında, içteki bu düşmanın hilelerinin farkına varılması, amel artırımından önceliklidir. Çünkü nefsin hilelerinden habersiz olan kişi, ne kadar iyi ve güzel amelde bulunsa da; ıslâh edilmemiş nefs, bu amellere kimi zaman riyâ, kimi zaman bir başka vâsıta ile müdahele ederek o ameli iptal edecektir.</p>
<p>Bu nedenle Mevlânâ, nefsin hilelerinin araştırılmasının sâlik için amelden de öncelikli bir ödev olduğunu, ashâbın bu konudaki tutumlarını istişhâd ile belirtir. Ashâbın ince ve derin düşünceli olanlarının, amellerden ziyade amelleri geçersiz kılan nefsin hilelerine dair şeyleri araştırdıklarını söyler.(1) Mevlânâ’nın bu tutumunun, tasavvuf tarihinde amellerden ziyade, onları işlevsiz kılan riyâ vs. gibi hususiyetler üzerinde duran melâmî(2)çizgiye yakın olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>***********</p>
<p>1.bkz.Mesnevi,c.1,b.366-70</p>
<p>2.Tasavvuf tarihindeki melâmet düşüncesi ve Melâmîlik hakkında geniş bilgi için“ bkz. Abdülbâki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler, İstanbul 1931, Ö. Rıza Doğrul, Islâm Tarihinde Ilk Melâmet, İstanbul 1950; Ali Bolat, Bir Tasavvuf Okulu“ Olarak Melametilik, İnsan Yay., İstanbul 2003.</p>
<p>Sayfa 276</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ın lütfunu ve kahrını herkes bilir, kahrından kaçar lütfuna yapışır ama yüce Allah kahırları lütuf içinde, lütufları da kahır içinde gizlemiştir. Bu tersine çakılmış nal, Yüce Allah’ın bir mekridir. Bu suretle işi ayırt edenler ve Allah’ın nuru ile bakıp görenler, hali görenler ve görünüşe aldananlardan ayrılır. Allah “Hanginiz daha iyi iş yapacak diye imtihan eder”(Mülk,2) buyurmuştur.(Mesnevi,c.V,b.420)</p>
<p>Mevlânâ, kevndeki bu hile ve paradoks sayesinde sâlikin, ilâhî imtihandaki hünerini gösterebildiğini belirtir. Çünkü bir çözümün mevcudiyeti, ortada bir varlık muammâsının ve probleminin oluşuna bağlıdır. Mevlânâ bu hususu, verdiği ticaret misâli üzerinden şöyle ifade eder:</p>
<p>“Alemde her şey ayıpsız olsaydı, (ticaret için zekâya, akla gerek kalmaz) tâcirlerin hepsi ahmak olurdu.</p>
<p>Zira böyle olduğu takdirde (iyi kumaşı, kötüsünden ayırdetmek) pek kolay olurdu. Mademki ortada ayıp yok, (onu tanıyacak) ehil ve (tanıyamayan) nâ ehile ne gerek kalırdı!</p>
<p>Diğer yandan, eğer her şey de ayıplı olsaydı (yani sofistlerin dediği gibi dünyada hiçbir hakîkat olmasaydı), ilme ne lüzum kalırdı? Çünkü hepsi çöptür; burada ödağacı yoktur (değerli bir şey olmadığından onu bilecek ilme de gerek kalmazdı demektir).</p>
<p>(Bundan dolayı) &#8216;Her şey Hak’tır’ diyen kimse ahmaktır; fakat her şey bâtıl, diyen de şakîdir.”(Mesnevî, c. II, b. 2939-42.)</p>
<p>Sayfa 270</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, Peygamberimizin (s.a.v.) “Cennet, nefsin boşuna gitmeyen şeylerin, cehennem ise hoşuna giden şeylerin ardına gizlenmiştir”(Fürûzanfer,Ehadis-i Mesnevi,s.59) hadisini de hakikatin, görünen suretin ardında gizli oluşuna; sûret ile hakîkatin mahiyetinin zıtlığına işaret eden söz konusu kevnî paradoks ilkesinin bir anlatımı olarak yorumlamaktadır.(1)</p>
<p>Buna göre insanın hoşuna giden bir şey, daha sonra düşeceği bir tuzağın yemi; ele geçen bir nimet, başa gelecek külfet&#8217;in habercisi olabileceğinden; bu ilke sâlike, hoşlandığı şeyleri, iyi tahlil etmesi gereğini tavsiye etmektedir. “Eşyânın göründüğü gibi olmadığına” ilişkin özdeyişin, neredeyse bütün mistik sistemlerde, insanı, kevndeki bu hileye karşı uyarıcı mahiyette söylenildiğini de bu meyanda hatırlatmalıyız.</p>
<p>Mevlânâ, kevndeki paradokstan dolayı insanın eşyâyı olduğu gibi göremeyişini, doğru ve yanlış arasındaki ayırt etme gücünün, yani farkındalığın kaybedildiği bir tür sarhoşluk olarak nitelemektedir. Çünkü Mevlânâ’ya göre eşyânın, asıl hakîkatiyle değil de süret düzleminde algılandığı bu âlem, insanı sarhoş ederek; onun, hakîkatten uzak düşmesine, Mevlânâ’nın ifadesiyle kahrına sebep olması bakımından, kahrına egemen olduğu bir kahırhânedir. Bu hususu Mevlânâ şöyle dile getirir:</p>
<p>“Ya Rabbi! Kabir şarabıyla insanı mest edersen, aslında yok olan şeylere varlik sûreti verir, onlari, (insanın gözüne) var gibi gösterirsin. Nedir mestlik? Gözün, görmekten (yani basîretten) bağlanmasıdır ki o zaman taş, mücevher gibi; yün de yeşim taşı gibi görünür.</p>
<p>Nedir mestlik? Hislerin tebdil etmesi&#8230; Ilgın gibi eğri bir değneğin o bakışa, sandal ağacı (gibi güzel kokulu ve kıymetli) görünmesi&#8230;”(2)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Söz konusu hadisi Mevlânâ’nın aynı bağlamda kullanımı için bkz Mesnevî, c. V, b&#8217; 4030.</p>
<p>2.. Mesnevî, c. I, b. 1199-1201.</p>
<p>Sayfa 268</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Her bir insanın hareketi, dünyayı ve insanları görüşü, kendi bulunduğu mertebe ve makâma göredir. Herkes, âleme kendi görüş dairesinden bakar. Mavi cam, güneşi mavi gösterir; kızıl cam kızıl. Camlar, renkten kurtulunca güneş o zaman beyaz görünür. Renksizlik rengi olan beyaz,bütün renklerin aslı ve hakikati olduğundan (diğer renklerden) daha doğru gösterir, hepsinin de başı ve rehberidir.”(Mesnevi,c.1,b.2393)</p>
<p>Metaforda, renkli cam teşbîhiyle işaret edilen; insanın eşyâya bakış açısını belirleyen merkezî algılama faktörüdür. Diğer bir ifadeyle bunu; insanın hayata ve olaylara bakış açısının merkezindeki, sûrete ilişkin faktör şeklinde ifade edebiliriz. Sâlik, bu tür bir algı merkezciliğinin, eşyâ ve olayları doğru algılamasına engel olduğunu; bunun kevndeki paradoksa aldanışını, kolaylaştırdığını müdrîk olmalıdır.</p>
<p>Bu yönde bir eğitimden geçmemiş, her bir “sıradan” insanın zihni, çarpıklıklara maruzdur ve bu çarpıklıklar, algılarının tüm yönlerini etkiler. İnsan zihni, onu sağaltıp arındıran bir eğitim almaksızın, algılanan bu ortak “gerçeklik”in aslında paylaşılan bir yanılsama olduğunu fark edemez.(Walsh&amp;Vaughan,Ego Ötesi,s.47)</p>
<p>Sayfa 267</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın bir şeye bağlanması, sadece dış nesneler veya kişilerle sınırlı değildir. Maddî eşyâlara, özel ilişkilere, sürüp giden geleneğe bağlanmanın bilinen biçimleri yanında, kişi belli bir benlik imajına, bir davranış biçimine ya da fizyolojik bir işleme de bağlanabilir.(1) Zira Mevlânâ’ya göre nefsin şehvet, sahip olma, tamah, riyâset vs. gibi her bir arzusu, insanın maskelenmiş bir benlikle yaşamını sürdürmesine sebep olmaktadır. Bu ise olması gerektiği gibi olamaması nedeniyle, insan için bir tür hürriyet kaybıdır. İnsan, gerçek özgürlüğü, bu nefsânî duyguların tasallutundan gönlünü kurtararak deneyimleyebilir.</p>
<p>Konuyla ilgili Mevlânâ şöyle der: “Ben nefsânî garazlardan (kurtularak) hürriyetime kavuşmuşum; hür olan kişinin şehâdetini duy. (Bunlara) kul, köle olanların şehâdetleri ise iki arpa tanesine bile değmez!”(2)</p>
<p>(Mevhüm benliğinden) beri gel ki Allah’ın fazl u keremi seni&#8217; âzâd etsin (hürriyetine kavuştursun). Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, gazabından üstündür.(3)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Walsh &amp; Vâughan, “Kişi Nedir&#8221;, Ego Ötesi, s. 70.</p>
<p>2.Mevlana,Mesnevi,c.1,b.3812</p>
<p>3.Mevlana,Mesnevi,c.1,b.3826</p>
<p>Sayfa 158</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Her bir güzel olan şeye güzellik, gönülden gelir. Şu hâlde gönül (güzelliği kendine ait olan) cevherdir, âlem ise (güzelliği kendine ait olmayıp gönül cevheri ile güzellik bulan) bir arazdır. Gönlün gölgesi (olan bu âlem), nasıl olur da gönülün gayesi, hedefi olur?(Mesnevi,c.3,b.2265-6)</p>
<p>Mevlânâ, bu yönüyle gönlü, sürekli akan bir ırmağa ve uçsuz bucaksız bir şehre; dış dünyadaki varlıkları ise, bu ırmak ve şehre nisbetle bir testi suya ve odaya teşbîh ederek, gönlün bu sonsuzluğunu şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>“Testide ne vardır ki nehirde olmasın&#8230; Evde ne vardır ki şehirde bulunmasın! Bu âlem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu âlem adadır; gönülse görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!”(Mesnevi,c.4,b.807-8)</p>
<p>Sayfa 191</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan doğasının gayesi; ne yiyecek, ne içecek, ne giyinme, ne rahat, ne de Tanrı’nın dışlandığı bir başka şeydir. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, bilin veya bilmeyin, fıtrat gizlice Tanrı’ nın bulunabileceği yolları arar, bulur ve ortaya çıkarmaya uğraşır?“(Eckhart)</p>
<p>Huxley,Kalıcı Felsefe,s.71</p>
<p>Sayfa 155</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, sohbetlerinden birinde de öfkeyi önlemenın yolunu anlatırken, nefse muhâlefetin gerekliliğini şöyle vurgulamaktadır:</p>
<p>“Gazâbı gidermenin yolu; nefs şikâyet etmek istedıği an, onun isteklerinin tam tersini yapmak ve şükretmektir. İç dünyanda Allah ’ın sevgisi ortaya çıkıncaya kadar çokça şükredip (buna devam etmelidır). &#8220;(1)</p>
<p>Mevlânâ, nefsin, tabiatı gereği eline imkân geçince sürekli azgınlaşan; imkân ve kudreti alınınca masum bir görünüme bürünen özellikte oluşu nedeniyle, arzularına muhâlefetin sürekli olması gereğine işaret eder. Bunun ihmâl edilmesi durumunda ise, azgınlaşan nefsin hevâ ve isteklerinin, sahibini helâk edeceğini; karlı dağda yakaladığı donmuş bir pitonu ölü zannederek Bağdâd’a getirip güneş altında halka teşhir eden yılan avcısı hikâyesi üzerinden anlatmaktadır.(2)</p>
<p>Bu hikâyede Mevlânâ, nefsinin kötülüklerini henüz görmemiş olmasının, sâliki aldatıp nefse muhâlefetten alıkoymaması gereğine işaret eder. Hikâyedeki donmuş pitonu avladığını zanneden avcı gibi, her insanın, henüz uygun bir ortam bulamadığı için hareketsiz duran nefsinin yapabileceği kötülüklerden bihaber olduğunu; uygun şartlar ve zemin bulması durumunda yapacağı cerimeler karşısında, kendisinin de şaşıracağını belirtir.</p>
<p>Sözlerinin devamında Mevlânâ, sâlike, nefste bu sonuçları ortaya çıkarabilecek uyarıcılar ile yüzleşmemeyi; özellikle de şehvet söz konusu olduğunda hayli dikkatli olmayı tavsiye etmektedir. Çünkü Mevlânâ’ya göre nefs, ihtiyaç zamanında masumiyet kisvesini bürünen, elinde kudret olduğu zaman ise zâlim bir diktatöre dönüşen Firavun’a benzer.</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mevlânâ, Kitâb u Fihi Mâ Fih, 3. 232; Konuk çevirisi, haz.: Selçuk Eraydın, Fîhî Mâ Fih, 5. 210.</p>
<p>2.Özet olarak hikâye şöyledir: Bir yılan avcısı, karlı dağların tepelerihden büyük bir piton yakalar. Soğuktan hareketsiz bir hâlde yerde yatan yılanı ölü zanneden avcı, onu Bağdad’a halka teşhir için getirir. Bağdad’ın sıcak havası yılana vurunca yılan kendine gelir. Sahibi de dahil, etrafına toplanan yüzlerce insanı öldürür. (bkz. Mesnevî, c. III, b. 977-1052).</p>
<p>Sayfa 143</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefs, arzularını tatminde, insan bedenini kullandığından; diğer bir ifadeyle, nefsin arzu ve istekleri insan bedeninden kaynaklandığından; nefsin arzularının insana verdiği zararı fark etmek, göründüğü kadar kolay değildir. İnsan, bütün bu arzuları kendi varlığı için elzem olan ve yerine getirilmesi gereken kendi istekleri olarak görür ve sahiplenir. Dolayısıyla insanın kendisini ibaret gördüğü şeye, yani kendisine muhâlefeti söz konusu olamaz. Bu yönüyle Mevlânâ nefsi, merhameti aklının önüne geçmiş bir anneye benzetir. Oğlunun okul hayatında çalışıp yıpranmasına râzı olmayan duygusal anne, oğlunu okuldan almak ister.</p>
<p>Aklı sembolize eden baba ise, oğlunun hayatın gerçekleriyle yüzleşmesini, hayatın zorluklarını okul sıralarında öğrenmesinin kendisi için gelecekte hayır olacağını öngörerek onun bu sıkıntıları çekmesine taraftar olur. Nefs ve akıl arasında bu yönde bir mücâdele olur. Nefsin istekleri, insana ilk başta bir anne şefkati gibi daha müşfik ve câzib gelir. Ancak uzun vadede onun isteklerine uyulması insanı, hayatın gerçeklerinden uzaklaştırır.</p>
<p>Sayfa 139</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ey hayrı da şerri de bilmeyen kişi! Önce kendini imtihân et, başkasını değil.’</p>
<p>Kendini imtihân edecek olursan; başkalarını sınamaktan vazgeçersin. Kendinin şeker dânesi olduğunu anladın mı şeker yapılan ve satılan yere lâyık olduğunu da bilirsin.</p>
<p>Sınamaksızın şunu bil ki; Allah, liyâkati olmayana imtihânsız, yersiz ve zamansız şeker göndermez.</p>
<p>Yine imtihânsız şunu bil ki eğer baş isen Allah, seni ayakkabı konan yere göndermez!</p>
<p>Akıllı kişi, hiç değerli bir inciyi abdestbânedeki sidik gölcüğüne atar mı.? Anlayışlı bir hâkim, buğdayı, saman ambarına yollar mı.?”( Mesnevî, c. IV, b. 367-73. )</p>
<p>Sayfa 132</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Insanın, başkalarını ötekileştiren bir anlayışla kınayıp eleştirmesi, o kişinin bilinçaltında o şeyi yapmama hususunda bir yönüyle kendinden emin olduğunu, dışarıya gösterme gayretini barındırmaktadır. Hâlbuki imtihân sürecinde olan hiç kimse, kendinden emin olmamalıdır. Ayrıca emin olduğu yerden gelen beklenmedik hamlelerin, kendisi için daha yıkıcı olacağını sâlik bilmelidir. Bir hata veya kötülük yapanların, o kötülüğü işlemelerinde karşı karşıya kaldıkları hatalarını doğuran arka plan bilinmediğinden; sâlikin, sadece gördüğü ve bildiği yüzeysel boyutuyla olayı eleştirmesi dogru değildir.</p>
<p>Aynı şartlarla kendisinin yüzleşmesi durumunda, nasıl bir tepki göstereceğini kendisinin de bilmemesi yanında, yaptığı bu eleştirinin kendi hayatına yönelik pratik bir faydası da bulunmamaktadır. Çünkü kendindeki tepkiyi doğuracak etki, henüz vuku bulmamıştır. O kişi, kendinde de var olan ancak henüz ortaya çıkmasını gerektirecek zemini bulamadığı için, meydana çıkmamış şeyden habersiz başkasını kınamaktadır.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre dışarıdaki kötülükler, insanın hayvanî ve ilkel benliğinden yani nefsinden kaynaklanmaktadir. Bu, hem bireysel bazda insanın başına gelen kötülüklerde hem toplumsal düzlemle ilgili kötülüklerde geçerli bir ilke hüviyetindedir. Dikkatlice düşünüldüğünde, dışarıdaki kötülüklerin kökeninde sahip olma, kendinden başkasını beğenmeme, statü, mal sahibi olma, gurur ve öfke gibi nefsin özellikleri ile karşılaşılacaktır. Ancak toplumsal kötülükler, bireylerin nefislerinin bileşkesiyle ortaya çıktığından daha da büyüktür; etki alanları daha geniştir.</p>
<p>Bu ön kabulden hareketle, Mevlânâ’ya göre kötülüklerin önlenmesi, onların görünür semptomlarını gidermekle mümkün olmaz. Kötülükler, ancak kaynağı kurutularak, kesin bir şekilde önlenebilir. Bu da, insanın önce kendi nefsini ıslâh etme gereğini ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>Sayfa 122</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Şu semâya defalarca nazar et. Çünkü Cenâb-ı Hakk &#8216;sümme r-ci&#8217;il-basar/Ona bir kere daha dön de bak’ buyurdu.(Mülk,3-4)Bu nûrânî tavana bir kere bakmakla kanâat etme, defalarca bak ki onda ‘Bir çatlak görebilir misin.?’</p>
<p>Mademki Hak sana, Ayıp arayan şüpheci bir gözle bu güzel semâya defalarca bak’ dedi. (Güzel görünümlü semâvatın yüzeysel bakışlardan gizlenen gerçek değerini ve mahiyetini anlayabilmek için madem ona defalarca bakmak gerekiyor.) Peki bu cismânî toprağı(n yani topraktan yaratılan insanın, yüzeysel bakışlardan gizli olan gerçek değerini ve can potansiyelinin mahiyetini) anlayabilmek, fark edip görebilmek ve takdîr edebilmek için ne kadar bakmak gerektiğini; (varlığımızın) tortusunu süzüp onu sâf bir hâle getirmek için aklımızın ne kadar zahmetler çekmesi lâzım geldiğini bilir misin.’”(Mesnevi,c.2,b.2948-50) Sayfa 94</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan varlığının suret/tenini, bir kitabın içindekiler kısmına yahut bir mektuba; gönlünü de bu kitabın ve mektubun içindeki metne benzeten Mevlânâ, insanın mâhiyet ve değerinin anlaşılmasının, gönül kitabının ve ten mektubunun açılıp, insanın, kendi içine yapacağı yolculuğa bağlı olduğunu belirtir. Hâlbuki çoğu insan kendisini, yüzeysel beninin istek ve arzularından ibaret görmektedir.</p>
<p>Mevlânâ, bu davranışı gönül kitabının fihristiyle yetinmeye benzeterek hicveder. Sülükün, insanın kendi içine yapacağı yolculuğun bilgisi olduğunu belirtir. Sâlik bu sayede gönül mektubunu okur; taşıdığı kalıbın içindekilerin, Cenâb-ı Hakk’a sunulmaya lâyık olup olmadığını anlar. Değilse ona göre davranır.(Mesnevi,c.IV,b. 1564-77)</p>
<p>Sayfa 85</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Canı, heveslerden arınmış olanlar sadece, Hakk’ın cemâlini ve onun temiz dergâhını görebilirler.</p>
<p>(Nitekim) Hz. Muhammed, bu ateşten, bu dumandan (varlığın sûretini kaplamış olan bu kesretten) pâk olduğu için her nereye baktı ise orada Allah’ın cemalini gördü. Seni kötülüğe sevk edenin vesveselerine yoldaş oldukça ‘Semme vechullah’ı/Allah’ın vechi oradadır’ı nasıl bilebilirsin?[bk.Bakara,115] Kimin sinesinde bir kapı açılırsa o, her zerrede güneşi görür hâle gelir.</p>
<p>Yıldızların içinde ay nasıl (belirgin şekilde) görünürse Cenâbı Hak da mâsivâ/digerân arasından (onun bu gönül gözüne) öyle görünür.</p>
<p>(Fakat) iki parmağını, gözlerinin önüne getir; bir şey görebiliyor musun?</p>
<p>(Öyleyse) insaf et!</p>
<p>Sen göremiyorsun diye bu cihân yok demek değildir. Kabahat, senin şom nefsinin parmağındadır.</p>
<p>(O hâlde) dikkat et! (Nefsin) parmağını (yani mevhûm benlik engelini) gözünden kaldır da ondan sonra ne istersen gör.</p>
<p>Sayfa 81</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre, zamanın geçmesi ile insan varlığının maddî cephesinde yaşanan fiziksel değişim, kudret ve güzelliklerin yavaş yavaş yitirilişi, insan bedenine ait bu görüntü varlığın, mevhûm ve geçici bir varlık olduğunu göstermektedir.(1) Bu yitiriliş, bir başka kaynaktan yansıyan nurun yavaş yavaş kendi aslına döndüğünün habercisidir.(2)</p>
<p>Mevlânâ’ya göre insana düşen, bu asıl kaynağa yönelerek varlığının aslını bulmaktır; geçici olanı ebedî hâle getirmeye çalışarak, boş ve abes bir uğraşın içinde olmak değildir. Ona göre insanın, doğumdan itibaren yaşadığı fiziksel değişimler, insana bu âlemde bir yolcu olduğunu hatırlatmakta; süret benliğinin, mevhumluğunu ve geçiciliğini insana göstermektedir.</p>
<p>Bunu idrâk edemeyenler, Mevlânâ’ya göre, mevhüm olanı kendilerinin zannederek bir varlık cerîmesi içindedirler;(3) birçok renkli camdan yansıyan ışığın aslından habersiz, camlara gönül vermişlerdir.(4)Zaman, iğreti olan her şeyi onların elinden alarak bu varlık suçunun karşılığını gösterecektir. Bu yüzden insan, fiziksel varlığındaki değişimleri tam bir aldanışa sürüklenmeden doğru okumalıdır.(5)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mesnevî, :. V, b. 967-72.</p>
<p>2.Mesnevî, c. V, b. 982-4.</p>
<p>3.Mesnevî, c. V,b. 979-822.</p>
<p>4. “Mesnevi,c. V,b. 987-9.</p>
<p>5-Mesnevi,c.V,b. 990-4.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/">Osman Nuri Küçük – Mevlana’ya Göre Manevi Gelişim ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevlânâ’ya Göre Gönül/Zihin Kontrolünün Önemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-gonulzihin-kontrolunun-onemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-gonulzihin-kontrolunun-onemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Nov 2017 10:44:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Gönül/Zihin Kontrolünün Önemi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî]]></category>
		<category><![CDATA[Olumlu Düşünme]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[Su-i Zan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18379</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevlânâ’ya göre insanı değerli kılan; insanın asıl varlığını oluşturan rûhun bir yetisi olarak kabul edilen düşünce ve zihindir. Dolayısıyla in­sanın değerini belirleyen, onun düşüncesinin ne olduğudur. Bu konuda Mevlânâ şöyle der: “Ey birâder! Sen ancak o endişesin, o ruhtan ibaretsin. Geri kalan şeyin kemik ve deriden başka bir şey değildir.559 Eğer senin endişen gül ise, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-gonulzihin-kontrolunun-onemi/">Mevlânâ’ya Göre Gönül/Zihin Kontrolünün Önemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-gonulzihin-kontrolunun-onemi/alone-with-god/" rel="attachment wp-att-18380"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18380" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God.jpg" alt="" width="905" height="603" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God.jpg 905w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/alone-with-God-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 905px) 100vw, 905px" /></a></p>
<p>Mevlânâ’ya göre insanı değerli kılan; insanın asıl varlığını oluşturan rûhun bir yetisi olarak kabul edilen düşünce ve zihindir. Dolayısıyla in­sanın değerini belirleyen, onun düşüncesinin ne olduğudur. Bu konuda Mevlânâ şöyle der:</p>
<p><em>“Ey birâder! Sen ancak o endişesin, o ruhtan ibaretsin. Geri kalan şeyin kemik ve deriden başka bir şey değildir.<sup>559</sup></em></p>
<p><em>Eğer senin endişen gül ise, gülşensin; eğer dikense, ancak bir külhânın odunusun, cehennem yakıtından başka bir şey değilsin.</em></p>
<p><em>Eğer sen gül suyu isen, seni başa sürerler, göğse, koyna serperler ve eğer idrar gibiysen, seni dışarıya atarlar. ”<sup>560</sup></em></p>
<p>İnsanın zihnî yapılanması, hayata bakışını belirlediğinden Mevlânâ, ön­celikle sâlikin zihinsel yapılanması üzerinde durur. Onun bu önceliğini <em>(önce) düşünceni doğrult, (sonra) iyi bak&#8217;</em> ifadesi göstermektedir.<sup>561</sup></p>
<p>Mevlânâ, sülük süreciyle girişilen mücâhedenin, bir bakıma düşüncel arasındaki savaş olduğunu şöyle belirtir:</p>
<p>“Bizler <em>savaşta suretlerle, görünür şekillerle savaşıyor ve dış düşmanı</em>mızla <em>dövüşüyorduk. (Sülükteki) mücâhede ise düşünce ordularıyla ya</em>pılan <em>savaştır. İyi düşüncelerin, kötü düşünceleri bozguna uğratması, vücûd illerinden çıkarıp atması için savaşıyoruz. İşte en büyük savaş ve cenk budur. Binâenaleyh esas çarpışan, düşüncelerdir. ”<sup>562</sup></em></p>
<p>Zihnî yapılanmanın veya günümüzde kullanılan yaygın tabiriyle olum­lu düşüncenin dinî literatürdeki karşılığı, hüsnüzandır. Bunun aksini ifade eden olumsuz düşünce ise sûizandır. Mevlânâ, sû-i zannın; sâlikin, eşyâyı ve hadiseleri olduğu gibi değerlendirmesinin yani hakîkati görmesinin önünde­ki büyük bir engel olduğunu; <em>“Sûizan, kişinin (gerçeği görmesinin önünde) kuvvetli bir settir</em>” şeklinde ifade eder.<sup>563</sup></p>
<p>Başlıkta zihin ile birlikte gönül kavramını kullanmayı da tercih ettik. Zi­ra zihin ve düşünce, sadece akılla ilgili ve dünyevî bir alanı çağrıştırırken; Mevlânâ’nın kullanımında gönül, daha kapsamlı şekilde insanın metafiziğe bakan yönünü de ifade etmektedir. Sâlikin nihaî gayesinin gönül oluşumu; diğer bir ifadeyle gönül dizaynı olması gibi hususlar bizi böyle bir kullanıma sevk etti diyebiliriz. Gönlün (kalbin) bu fonksiyonuna; “<em>Dikkat ediniz vücudda bir et parçası vardır, o iyi olunca vücûdun tamamı iyi olur; o fâsid olunca diğerleri de fâsid olur</em>” hadisinde<sup>564</sup> de işaret edilmektedir. Ayrıca gü­nümüzde zihin gücü, düşünce gücü, beyin gücü gibi başlıklar altında zihne yüklenen işlevselliği Mevlânâ, gönle yüklemektedir.</p>
<p>Mevlânâ’ya göre insan, etrafındaki bir şeyi güzel veya çirkin, iyi veya kötü, olumlu yahut olumsuz olarak değerlendirirken, bu değerlendirmede o şeyin mahiyetinden ziyade o şeye yönelik bakış açısı, daha etkili olmak­tadır. Yani bir şeye atfettiğimiz güzellik veya çirkinlik aslında bizim kendi bakış açımızın ondaki yansımasıdır. Bu bakış açısının merkezi ise, Mevlânâ’nın anlayışında gönüldür. Gönül, Mevlânâ’ya göre güzelliğin ilk ve asıl kaynağı olması itibariyle cevherdir. Alem ise, bu kaynaktan yansıyan değer­lendirmelerin mâkes bulduğu ikincil bir araz olarak kabul edilmektedir. Diğer bir ifadeyle gönül, güzellik veya çirkinliği belirlemede bağımsızlığa sa­hipken âlemin bu konuda bir belirleyiciliği yoktur. Mevlânâ bu hususta şöyle der:</p>
<p><em>“Sütün, balın güzelliği, gönlün (güzelliğinin) onlara yansımasından meydana gelir. Her bir güzel olan şeye güzellik</em><em> </em><em>gönülden gelir.</em></p>
<p><em>Şu hâlde gönül (güzelliği kendine ait olan) cevherdir; âlem ise, (güzelli­ği kendine ait olmayıp gönül cevheri ile güzellik bulan) bir arazdır.”<sup>565</sup></em></p>
<p>Gönül, âlemde kendi yansımalarım gördüğünden kişinin, dış dünyaya bakarken görüp algıladıkları, kendi sahip olduklarıyla mütenâsibdir. Sahip olunan her ne ise, kişinin değerlendirmesi de o yönde olacaktır. Hayatı ve eşyâyı değerlendirmede gönlün bu işlevini Mevlânâ, şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Sen, bu âlemin cüz’üşün&#8230; Ne olursan ol, mutlaka o âlemin küllünü kendi sıfatlarında görürsün ey, azgın herif!</em></p>
<p><em>Döndün de başın döndü mü gözüne ev de dönüyor görünür.</em></p>
<p><em>Gemiye binersin; gemi hareket etti mi deniz kıyısını yürüyor görürsün! Bir savaştan, bir sıkıntıdan canın daralırsa, bütün dünyayı dar görürsün! Dostların dilediği gibi hoşluğa erersen, gönlün hoş olursa bu âlem, sana gül bahçesi görünür.</em></p>
<p><em>Nice kişiler, ta Şam’a Irak’a kadar gittiler de; oralarda kâfirlikten, münâfıklıktan başka bir şey görmediler.</em></p>
<p><em>Nice kişiler, ta Hint ülkesine, Herat şehrine dek vardılar da; oralarda alışverişten başka bir şey bulamadılar!</em></p>
<p><em>Niceleri, Türkistan’a, Çin’e vardılar da; oralarda hileden, tuzaktan baş­ka bir şey görmediler!</em></p>
<p><em>Sefere giden renkten, kokudan başka bir şey göremezse söyle ona: Bütün dünyayı dolaşsın; hep bunu görür.</em></p>
<p><em>Öküz Bağdâd’a geliverir&#8230; Bir ucundan öbür ucuna kadar şehri dolaşır&#8230; Bütün o yaşayıştan, o güzelliklerden, o lezzetlerden ancak ve ancak so­kaklardaki karpuz kabuğunu görür!</em></p>
<p><em>Öküzün yahut eşeğin seyrine lâyık olan şey, sokaklara atılan samanlar­la, yollarda biten otlardır!”<sup>566</sup></em></p>
<p><em>“Bir sıfata kapılmış, o sıfatla donup kalmış kişi, cennette, cennet ırmak­larının kıyısında da olsa orası ona yine kötü ve çirkin görünür!”<sup>567</sup></em></p>
<p>Gönlün, âlemi değerlendirmedeki merkezî fonksiyonu nedeniyle Mevlânâ, güzel şeyler görmek isteyenlerin kendi bakış açılarını ve gönüllerini dizayn etmelerinin gereği üzerinde durmaktadır. Salik, sülük süresince karşılacağı hadiseleri, kendi manevî gelişimine katkıda bulunacak tarzda olumlu bir şekilde değerlendirebilmek için, öncelikle kendi bakış açısını düzenleme­lidir. Çünkü güzellikleri görebilmek, öncelikle onda bu güzellikleri algılayan olumlu bir bakışın mevcûdiyetine bağlıdır. Mevlânâ konuyla ilgili şunları söylemektedir:</p>
<p><em>“Cihânı görme çerçeven, anlayışıncadır&#8230; Pâk kişilerin sence perde ardın­da olması, onları görememen, senin pis hislerindendir.</em></p>
<p><em>Bir zaman hislerini, basiret suyuyla yıka&#8230; Sûfilerin çamaşır yıkamaları işte böyledir&#8230; Bunu böyle bil.</em></p>
<p><em>Sen temizlendin mi perde açılır&#8230; Pâk kişilerin canları sana görünmeye başlar.</em></p>
<p><em>Bütün âlem nurla, sûretlerle dolsa,</em><em> o </em><em>güzellikten ancak göz haberdâr olur. Gözünü yumar da bir güzelin zülfünü, yüzünü görmek için kulağını açarsan,</em></p>
<p><em>Kulak der ki: Ben sûreti göremem&#8230; Ancak sûret, bir ses verirse o sesi du­yarım.</em></p>
<p><em>Bilirim, bilirim; ama kendime ait olan şeyleri, algılayabildiklerimi bili­rim&#8230; Bana ait şey de harften, sesten başka bir şey değildir.</em></p>
<p><em>Kendine gel, hadi ey burun!.. Şu güzeli gör, desen imkânı yok; burunda bu kabiliyet yoktur.</em></p>
<p><em>Sana der ki: Misk, yahut gülsuyu olursa koklarım&#8230; Benim işim budur, bilgim bu kadardır.</em></p>
<p><em>Ben o baldın gümüşe benzeyen güzeli nasıl görürüm?Aklını başına dev­şir de yapamayacağım şeyi teklif etme bana!</em></p>
<p><em>Eğri hisler, eğriden başka bir şey göremez&#8230; Onun önüne ister eğri getir, ister doğru.</em></p>
<p><em>Hocam! Şaşı göz, bil ki tek göremez. ”<sup>568</sup></em></p>
<p>Binâenaleyh sâlikin başlıca ödevlerinden biri, düşüncelerini kontrol edebilme maharetini kazanmaktır. Sâlikin bu ödevini, ilk dönem sûfîlerinden Ebû Hafs Haddâd (ö. 260/874) şöyle dile getirir: “Zihninin önünde bir köpek gibi bekçilik yap. Oraya senden izinsiz, (seni olumsuz etkileye­cek) hiçbir düşüncenin girmesine izin verme.” İnsanın gönlüne gelen dü­şüncelerin davranış ve amelleri doğurması nedeniyle, bu tavsiyesiyle Haddâd, sâlikin, daha düşünce aşamasında iken kötülüklerden kurtulmasını öğütlemektedir.</p>
<p>Bilindiği gibi düşünce, davranış aşamasına gelmeden bazı aşamalardan geçmektedir. Mevlânâ’ya göre sâlik, kesin niyet aşamasına varmadan zihnin­deki düşüncelerin nereye varacağını daha baştan kestirmelidir. Böylece onu olumsuz davranışlara yönlendirecek düşüncelerini daha vücûd bulup zihninde kökleşmeden bertaraf etmelidir. Bu meyanda sâlikin gönlünü, anlattığı [kıssa münasebetiyle Süleyman’ın inşâ ettiği Mescid-i Aksa’ya benzeten Mev­lânâ; Süleyman’ın, her gün mescidde biten otları kontrol ederek, onların ne ! işe yaradığını iyice anladıktan sonra zararlı otları ayıklamasını bu doğrultu­da yorumlar.<sup>569</sup> Buna göre, kıssadaki anlatım; sâlikin düzenli bir gönül/zihin muhâsebesi yapmasını sembolize etmektedir. Bu sayede sâlik, zihninde neş’et eden düşüncelerin, onu nereye götüreceğini daha baştan anlayarak niyete dönüşmeden onları zihninden ayıklayıp zararlarından emin olur.</p>
<p>Mevlânâ bir gazelinde, zihin tarlasındaki zararlı otların, gönlü kaplamadan koparılıp zamanında tasfiye edilmesi gereğini; “<em>Gönlümde eğri bir huy</em> <em>varsa, çek çıkar at onu&#8230; Bahçıvan da eğri dalı koparıp atar</em>” şeklinde ifade  eder.<sup>570</sup> Bu nedenle sâlik, Mevlânâ’ya göre zihnine gelen düşünceleri iyi gözlemlemelidir. Bu tür düşüncelerin, neden zihnine geldiğinin sebeblerini araştırıp bu sebebleri imha etmelidir. Mevlânâ, sâlikin bu ödevini anlattığı [ Süleyman kıssası arasında şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“İyi adamın gönlüne kötü bir düşünce geldi mi, bu boş değildir; bir aslı vardır bunun. ”<sup>571</sup></em></p>
<p><em>“Gönül halktan gizli kalan o otları gizlice can gözüyle görür, tanır. ”<sup>572</sup> “Senin gönül Mescid-i Aksa’nda türlü türlü düşüncelerinden yeni yeni otlar bitmede!</em></p>
<p><em>Süleyman gibi sen de onlara dikkat et&#8230; Onları izle, onların üstüne red ve ihmâl ayağını basıp geçme! (Gönlüne gelmiş olan düşüncelerin neden kaynaklandığını tesbit ederek sorunu kökünden çöz. Aksi takdirde önemsemediğin filizler birer ağaç gövdesi gibi kalınlaşır.)</em></p>
<p><em>Çünkü bu durgun görünümlü toprağın hâlini sana çeşit çeşit otlar anlatır. Yerde şeker kamışı mı bitmiş, yoksa alelâde kamış mı? Her biten ot, bit­tiği yerin hâlini, kabiliyetini bildirir!</em></p>
<p><em>Gönülden de fikirler biter, gönlün nebâtâtı da fikirlerdir. Bu fikirler de gönüldeki sırları gösterir (o biten fikirlere göre stratejini belirle). &#8220;573</em></p>
<p>Mevlânâ, diğer bir teşbihinde, zihni bir binaya, düşünceleri de bu bina­nın taşlarına benzetir. Sâlikin, düşüncelerini dizayn ederek, kendi zihin bi­nasının mahkûmu değil, mimarı olması gerektiğini vurgular. Bir başka teş­bihinde, düşünceyi bir sineğe benzetir. Sâlikin, kendi düşüncelerinin arka planına, bilinçaltına inmeyi başarabilmesini Mevlânâ, sinekten yükseğe uça­bilen kuş metaforuyla ifade eder.</p>
<p>Bu teşbih ve ifadeleriyle Mevlânâ, salike, düşüncenin yönlendirdiği sı­radan insan profili yerine, düşüncelerine yön veren insan olmasını öğütle­mektedir. Ancak bu tavsiyelerinin, düşünce boyutundan ileri geçemeyenlere bir şey ifade etmeyeceğini de belirtir. Mevlânâ’nın konuyla ilgili ifadelerine bakalım:</p>
<p><em>“Fikrin, düşüncelerin hâkimiyim, mahkûmu değil; zira binayı yapan us­ta, binaya hâkimdir.</em></p>
<p><em>Bütün insanlar, endişenin, düşüncenin mahkûmu ve maskarası (sohre-i endişe)dirler; o yüzden de hepsinin gönlü hasta, hepsi gamlı, gussalıdır. Ben kasten kendimi düşünceli/endişeli gösteririm; fakat isteyince (o en­dişe mahkûmlarının) arasından sıçrar, yücelirim.</em></p>
<p><em>Ben, yücelerde uçan bir kuşum, endişe (düşünce) ise (bana göre bir) si­nek gibidir! Sinek nasıl olur da bana elini uzatabilir?</em></p>
<p><em>(Bilerek), kasten yücelerden aşağıya inerim ki ay akçı klan kırık olanlar da benimle buluşsun, konuşsunlar&#8230;</em></p>
<p><em>Süflî sıfatlardan sıkılıp usanınca da saf saf uçan kuşlar (kâmillerin ervâ-hı) gibi uçuveririm.</em></p>
<p><em>Tatmayan adama göre bu, iddiadan ibarettir; fakat makâmı yüce kişile­re göre dava değil, mânâdır.</em></p>
<p><em>Bu söz, kargaya göre lâftan, kuru iddiadan ibarettir. Nitekim sineğe gö­re dolu tencere ile boş tencere birdir. ”<sup>574</sup></em></p>
<p><em>Sâlikin zihnini olumsuz düşüncelere neden kapaması gerektiği sorusuna Mevlânâ, &#8216;</em><em>Nefsi mutmainnenin saflığı ve temizliği, düşüncelerle bulanır. Ni­tekim aynanın yüzüne bir şey yazar yahut bir şekil yaparsan, sonra temizle­şen de yine bir iz, bir noksan kalır.&#8217;</em><em> başlığı altında işlenen anafikir ile cevap </em>vermektedir.<sup>575</sup> Buna göre sâlikin, sülük sürecindeki amacı, İlâhî nûrun te­cellî edebileceği saf bir gönül meydana getirebilmektir. Olumsuz düşünceler ise, gönlün sâfiyetini bozduğundan sâliki, bu temel amacından uzaklaştır­maktadır.</p>
<p>Mevlânâ’ya göre sâlikin, düşüncelerini kontrol etmesini gerekli kılan di­ğer bir husûsiyet şudur: Dikkatli bir gözlemci, insanın aslında kendi düşün­celerinin mahkûmu olduğunu fark edecektir. İnsan davranışlarını var kılan, dolayısıyla insanı peşinden sürükleyen, düşünceleri olmasına rağmen; bu sü­recin, insanın kendi kontrolünde gerçekleştiği söylenemez. Kimi zaman in­san, istememesine rağmen bazı düşüncelerin zihninde neş’etine engel ola­maz. Kendini bu döngü içinde bulan ve farkına varmadan bu şekilde yaşa­yan insan, aslında kendi düşüncelerinin esâreti altında olduğunu fark et­mez.<sup>576</sup> Mevlânâ, insanın bu esâretini şöyle ifade etmektedir:</p>
<p><em>&#8220;Ortada değil görünmüyor, gizli ama zindandan da beter, demir zincir­lerden de!</em></p>
<p><em>Çünkü demir zincirleri demirci kırabilir; bir adam, zindanın temelini ka­zıp duvarını yıkabilir.</em></p>
<p><em>Fakat şaşılacak şey şu ki, gizli olan bu kuvvetli bağı kırmaktan demirci­ler bile âcizdir. ”<sup>577</sup></em></p>
<p>Mevlânâ’ya göre insanın gönlüne gelen düşünceler, gayb âlemiyle alış­verişinden vücûda gelmektedir. Bu düşüncelerin zihne gelişi, insanın sadece kendi elinde olsaydı, kendisini rahatsız edecek hiçbir gam ve endişenin zih­ninde belirmesine izin vermezdi. İnsanın bunu yapamamasını, bu sürecin onun kontrolünde olmadığının bir göstergesi kabul eden<sup>578</sup> Mevlânâ, bun­dan hareketle sâlike, düşüncelerini kontrol edebilmesinin yolunu gösterir. Buna göre sâlik, düşünceyi, bu düşüncelerin beslendiği varlık ötesi boyuta yönelerek kontrol altına alabilir. Allah’a ilticâ ve emirlerine riâyetle gönlün, Rahmân’ın parmakları arasında oluşuna ilişkin hadisi<sup>579</sup> de bu meyanda yo­rumlayan Mevlânâ, konuyu şöyle îzâh etmektedir:</p>
<p><em>Gönül gözcüsü, bu hayâl, canın ne yanından geliyor; fırsat bulup göremez ki!</em></p>
<p><em>Bir kolayını bulup da doğduğu yeri, geldiği tarafı görseydi: kötü hayâllerin yolunu keser, gelmelerine mâni olurdu.</em></p>
<p><em>Yokluk geçidine, Hakk&#8217;ın gözetleme yerine (mirsâda)<sup>580</sup> casus, nasıl ayak atabilir?</em></p>
<p><em>Kör gibi O&#8217;nun ihsân eteğine yapış! Şâhım, körün yapışması diye buna derler işte! O&#8217;nun eteği, emridir, fermânıdır. Ondan korkmayı, </em>O&#8217;ndan <em>çekinmeyi kendisine can ittihâz eden adam, ne iyi bahtlı bir </em>adamdır!</p>
<p><em>“Ey güzel kimse! Kâtibin elindeki kâlem gibi gözle gönül de, Allah&#8217;ın iki parmağı arasındadır! Gönül kâlemi, lütuf ve kahır parmakları arasında gâh sıkıntıya düşer, gâh feraha çıkar.</em></p>
<p><em>Ey gönül kâlemi! Eğer Hakk&#8217;ın azâmet ve celâline mensub isen, bak ki kimin parmakları arasındasın!</em></p>
<p><em>Senin bütün kasdın, bütün hareketlerin bu parmaklardan meydana gelir. Başın, dört yol kavşağıdır (orada her türden fikirler kesişmekte, dolaş­maktadır).</em></p>
<p><em>Bu hâlden hâle giriş, O&#8217;nun harfleri yazıp bozmasından meydana gel­mektedir. Bir işe niyetin, yahut bir şeyden vazgeçmen de O&#8217;nun irâdesiy­le, O&#8217;nun takdiriyledir!</em></p>
<p><em>Niyâzdan, yalvarıp yakarmadan başka yol yok; bu değişmeyi, bu hâlden hâle girmeyi her kalem (yani gönül) bilemez.</em></p>
<p><em>Bilse bile kendi miktarınca, kendi haddince bilir; iyilik ve kötülük işle­mesiyle de kendi kadrini gösterir. ”<sup>582</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, verdiği su ve çerçöp metaforları üzerinden, zihin kontrolü hususunda sâlike daha aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Buna göre sâlik, an­cak kendisindeki <em>can potansiyelini</em> işlevsel hâle getirerek zihin kontrolünü gerçekleştirebilir. <em>Can potansiyeline</em> ise akıl ile erişilebilir. Akıl, Mevlânâ’nın düşünce sisteminde insan varlığındaki meleklik yönünün sembolü olan nûrdur. Ancak nefsin hevâsından neş’et eden arzu ve düşünceler, gö­nülde/zihinde olduğu müddetçe, sâliki <em>can potansiyeline</em> eriştirecek akıl vâsıtası, âtıl bir hâlde kalır. Çünkü bizim zihin dünyamızda belirip de bizim algıladığımız şeyler, onların ardında olan ve kendilerini var kılan arka pla­na erişmekten bizi alıkoymaktadır.</p>
<p>Bu nedenle sâlik, <em>can potansiyeline</em> eri­şemez; nefsinin arzu ve düşünceleri düzlemindeki şeylerle meşgul olduğun­dan, onun ötesini göremez. Sâlik, öncelikle kendisini <em>can potansiyeline </em>eriştirecek akıl vâsıtasını işlevsel kılmak için aklı, takvâ ile nefsin hevâsından kurtarmalı; böylece âdeta eli, kolu bağlanmış aklı özgürlüğüne kavuş­turmalıdır. Aklı aracılığıyla <em>can potansiyeline</em> erişen sâlik, bu sayede düşün­celerinin ilk sudûr ettiği kaynağa yani gayb âlemine kapı aralayacaktır. Dü­şüncelerinin kaynağına erişen sâlik, buradan zihnini kontrol imkânına ka­vuşacaktır. Aşağıdaki beyitlerde Mevlânâ, îzâh etmeye çalıştığımız bu husu­su şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Ey filan! His, aklın esiridir; ve yine bil ki akıl da rûhun esiridir.</em></p>
<p><em>Can, aklın bağlı olan ellerini çözdü mü hâiline imkân bulunmayan işle­ri de yapabilir. Hisler ve düşünceler</em><em>; </em><em>berrak suyun üzerindeki çer çöp gi­bi suyun üzerini kaplamışlardır.</em></p>
<p><em>Akıl eli, o çerçöpü bir tarafa atar; aklın önünde su meydana çıkar.</em></p>
<p><em>Çünkü çerçöp, köpük gibi suyun yüzünü örtmüştü; fakat bunlar bir ta­rafa sürülünce su ortaya çıkar.</em></p>
<p><em>Hudâ, aklın elini açmadıkça, bizim hevâmızdan neş’et eden çerçöpler, suyumuzun (yani can potansiyelimizin) üzerinde her an artar, durur. Hevâ (bu duruma) güler, akılsa ağlar; o (hevâ) da daima suyu örter. Takvâ, hevânın iki elini bağladığında Cenâb-ı Hakk da aklın her iki eli­ni çözer.</em></p>
<p><em>Akıl senin hizmetkârın ve kumandanın olunca da evvelce sana gâlib ve hâkim olan hisler, artık senin mahkûmun olurlar. (Yani düşüncelerine yön verir hâle gelirsin; düşüncelerin seni değil de, sen düşüncelerini yön­lendirir bir hâle erişirsin).</em></p>
<p><em>Gayba mensub sırlar, can âleminden zuhûr etsin diye, hislerini uykusuz rüyâya daldırır da uyanıkken rüyâlar görürsün; (böylece) insana semâ­dan kapılar açılır. ”<sup>583</sup></em></p>
<p>Mevlânâ, sâlikin; zihninin yüzeyindeki düşüncelerinden öteye erişmesi­nin, ilâhî aslı ile yüzleştiğinde sâlikte meydana gelen hayret hâli<sup>584</sup> ile müm­kün olduğunu bir başka yerde şöyle belirtir:</p>
<p><em>&#8220;Bizim önümüzde uyumuş bir uyanık gerek ki; uyanıkken de rüyalar görsün!</em></p>
<p><em>Halkın düşüncelere dalması, bu latif rüyanın düşmanıdır; halkın fikri uyumadıkça boğazı bağlanmıştır. (Zihni düşüncelerle boğum, boğum ol­duğundan, ondan içeri manevî keşifler giremez). ”585 Bir hayret lâzım ki düşünceleri silip süpürsün. Hayret, fikirleri de yok eder, zikirleri de!586</em></p>
<p>Mevlânâ yakîne eriştirilmiş tahkîkî inancın zihin kontrolünde önemine değinir. İnancın, sadece söz düzleminde bırakılmayarak inancın büyüsünden daha ileri boyutta yararlanmasını sâlike tavsiye etmektedir.<sup>587</sup></p>
<p>Mevlânâ’ya göre, sâlikin gönül/zihin hâkimiyetini sağlamasındaki diğer bir önemli husûsiyet; sâlikin bu işe olan konsantrasyonunun tam olmasıdır. Bunun olmayışına sûfî literatüründe <em>tefrîkatul-kalb</em> denilmektedir. Zihnin, birçok farklı işe bölünerek sâlikin enerjisinin bölünmesini ifade eder. Bu, ay­nı zamanda sâlikin bu işe gösterdiği ciddiyetin de bir ifadesidir. Çünkü zih­nini birçok farklı şeye yoğunlaştırmaya çalışan kişinin dikkat ve enerjisi, bu farklı şeylere bölünerek azalır.</p>
<p>Gönle gelen farklı düşünceler, sâlikin gönül safiyetini bulandırır; rûh enerjisini emerek onu asıl gayesinden uzaklaştırır. Hâlbuki sâlikin işi ciddi bir emek ve konsantrasyon gerektirmektedir. Sâlik, tüm yoğunluğunu ve dikkatini, bu işe vermelidir. Aksi hâlde, istenen verimi elde edemez. Mevlânâ, sâlikin zihin hâkimiyetinin, sülükteki gayesine yöne­lik zihnî konsantrasyonuna bağlı olduğunu, bu nedenle <em>tefrîka-ı kalbdcn </em>uzak durmasının gerekliliğini aşağıdaki beyitlerde şöyle îzâh eder:</p>
<p><em>“Ey Allah şaşkını! Aklını Allah’a ver. Aklını birçok yerlere dağıttın. Hâl­buki o saçma sapan uğraşın, o beyhûde mırıldanman, bir tereye bile değ­mez.</em></p>
<p><em>Akıl suyunu her diken, çekip durdukça akıl suyun, meyvelere nasıl ula­şabilir?</em></p>
<p><em>Kendine gel de o kötü dalı kes, buda. Bu güzel dala su ver de tazelendir. Şimdi ikisi de yeşil, ama sonuna bak. Bu, sonunda bir şeye yaramaz, öbürüyse meyve verir.</em></p>
<p><em>Bağın suyu buna helâldir, ona haram. Aralarındaki farkı sonunda görür­sün vesselâm.</em></p>
<p><em>Adâlet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikeni sulamak.</em></p>
<p><em>Adalet, bir nimeti yerine koymaktır; her su çeken tohumu sulamak değil. Zulüm nedir? Bir şeyi yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymak. Bu da ancak belâya kaynak olur.</em></p>
<p><em>Allah nimetini cana, akla ver; iç ağrısına uğramış, düğümlerle, sıkıntı­larla dopdolu olan tabiata değil.</em></p>
<p><em>Dünya gamının savaşını, bedenine yükle. O can çekişmeyi gönlüne, ca­nına az tattır. Sen yük dengini İsâ’nın başına koymuşsun (yani dünya yükünü, Isâ Rûhullah gibi olan ruhuna taşıtıyorsun) da; merkeb gibi olan nefsin, çayırda salınarak geziyor sıçrayıp yuvarlanıyor.</em></p>
<p><em>Sürmeyi kulağa çekmezler. Gönül işini bedenden istemek şart değil­dir. ”<sup>588</sup></em></p>
<p><em>“Ey töhmetli kişi! Senin akıl altının, paramparça&#8230; Böyle bir altına na­sıl mühür ve damga vurayım?</em></p>
<p><em>Aklın, yüzlerce mühim işe dağılmış&#8230; Binlerce isteğe, mala, mülke bö­lünmüş!</em></p>
<p><em>Bu cüzleri aşkla bir araya toplamak gerek ki Semerkand ve Dımeşk gibi hoş bir hâle gelsin!</em></p>
<p><em>Onları en küçük parçasına kadar toplar, konsantre olur, şüpheden arınır­san; sana Alemlerin Şahı’nın sikkesi basılabilir.</em></p>
<p><em>Ey ham kişi! Ağırlıkta bir miskalı geçersen, Âlemlerin Şahı senden altın bir kadeh yapar.</em></p>
<p><em>O kadehte Âlemlerin Şahı’nın hem adı, hem lâkabları, hem de resmi olur ey vuslat dileyen!</em></p>
<p><em>Nihayet Sevgilin sana hem ekmek olur, hem su&#8230; Hem ışık kesilir; hem güzel, hem meze olur, hem şarap!</em></p>
<p><em>Kendini derle topla; topluluk rahmettir”<sup>589</sup></em></p>
<p>Sâlikin hedefine yoğunlaşmasının, o hedef dışındaki her şeye karşı ade­ta irâdî bir uykuya yatmasına bağlı olduğunu belirten Mevlânâ, bu sayede sâlikin zihnini/gönlünü gereksiz ve önemsiz şeylerden koruyarak, asıl hede­fi ile meşgul olacağını şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Baş evi de sevdalarla doludur. Nitekim vesveselerle dolu olan gönül, kavgalarla dopdoludur.</em></p>
<p><em>Geri kalan uzuvlar, düşünceye düşmez, rahattır. Fakat gönüller, gelip gi­denlerin yüzünden yorulur</em><em>; </em><em>yıpranır.</em></p>
<p><em>Allah korkusunun gözüne, rüzgârına sığın. Geçen yılın çiçeklerini dök.</em></p>
<p><em>Bu çiçekler</em><em>; </em><em>yeni çiçeklerin bitmesine mâni olmaktadır. Hâlbuki gönül ağacı, onlar için yetişmiş, boy atmıştır.</em></p>
<p><em>Kendini bu düşüncelere verme</em><em>, </em><em>uykuya dal. Uyku içindeyken uyanıklığı yaşa.</em></p>
<p><em>Hani o Ashâb-ı Kehf gibi sen de uyanık yürü, seni uyuyor sansınlar.590</em></p>
<p>Mevlânâ, bu noktada sâlike, onu olumsuz düşüncelere sevk edecek kişilerin hayâllerine dahi zihninde yer vermemesi gereğini tavsiye eder. Çün­kü bu hayâller ve onlardan mütevellid düşünceler, rûhun ebedî âlemden el­de ettiği kazanımları emip yok etmektedir. Bu hususta Mevlânâ şöyle der:</p>
<p><em>“Her velîyi Nuh ve kaptan bil\,bu halkın sohbetini de tûfan say. Aslandan, ejderhadan kaç; ama ahbâblarından, akrabalarından daha fazla sakın.</em></p>
<p><em>Onlar</em><em>; </em><em>seninle buluşup ömrünü ziyân ederler. Onları anma, gayb âle­minden elde ettiğin mahsûlü bitirir.</em></p>
<p><em>Susuz eşek gibi her birinin hayâli,beden kabından düşünce şerbetini emer,sömürür.</em></p>
<p><em>O kovucuların hayâli, âb-ı hayattan elde ettiğin çiğ tanesini emiverir. 591</em></p>
<p>Mevlânâ, sâlikin zihnini istenen verimlilikte kullanabilmesinin diğer bir şartının; maddî duyuların kullanılmaları gereken yerlerde, diğer bir ifadey­le helâl ve meşrû dairede kullanılmaları olduğunu belirtir. Mevlânâ, zâhirî duyuların yerinde kullanılmamasının ise, beden testisinin içindeki anlayış ve idrâk suyunu hebâ edip tüketeceğini şöyle îzâh eder:</p>
<p><em>“Anlayış (fehm) sudur, beden ise testidir. Testi kırılıp (akıtırsa) içindeki su da dökülür gider!</em></p>
<p><em>Bu testinin beş tane büyük deliği vardır, içinde ne su durur ne kar!</em></p>
<p><em>&#8216;Gözlerinizi hevâdan yumun&#8217; emrini<sup>592</sup> duydun da yine ayağını doğru atmadın.</em></p>
<p><em>Konuşma (nutk), ağız cihetinden senin anlayışım alıp götürür. Kulak ku­ma benzer, senin fehmini içiverir!</em></p>
<p><em>Diğer hislerin de aynı bunun gibidir; o gizli anlayışın, basiretin suyunu çeker, akıtırlar.</em></p>
<p><em>Denizden bile, yerine koymamak şartıyla su alsan, nihayet o denizi ku­rutur, çöl hâline getirirsin. </em>”5<sup>93</sup></p>
<p>Osman Nuri Küçük &#8211; Mevlana&#8217;ya Göre Manevi Gelişim,insan yay.,syf:451-463</p>
<p><strong>Dipnot Kaynakça:</strong></p>
<p>559-Bu beytin şerhi bizzat Mevlânâ tarafından <em>FîhiMâ Fîh&#8217;</em>te yapılmıştır: (Bkz. Mevlânâ, <em>Kitâb u FîhîMâ Fîh,</em> ss. 196-8; Konuk çev.- ss 178-80)</p>
<p><em>560-Mesnevi,</em> c. II, b. 277-9.</p>
<p><em>561-Mesnevî,</em> c. II, b. 856.</p>
<p>562-Mevlânâ, <em>Kitâb u FîhîMâ Fîh,</em> s. 57; Konuk çev.:, s. 55; Anbarcıoğlu çev.:, (İstan­bul 1954), s. 87.</p>
<p><em>563-Mesnevi,</em> c. II, b. 2024.</p>
<p>564-Hadisin müttefeku’n-aleyh bir hadis olduğu belirtilmektedir. İmâm Nevevî, <em>Riyâzu’s-Sâlihîn,</em> s. 401, hadis no: 585.</p>
<p><em>565-Mesnevi, c.</em> III, b.2265-6</p>
<p>566-Mesnevi, c. IV, b.2368-79</p>
<p><em>567-Mesnevi, c.</em> IV, b.2383</p>
<p><em>568-Mesnevi, c.</em> IV, b. 2384-95,</p>
<p>569-Bkz. <em>Mesnevi, c.</em> IV, b. 1287-92.</p>
<p>570-Mevlânâ, <em>Dîvân-ı Kebîr,</em> çev.: A. Gölpınarlı, c. 7, s. 222.</p>
<p>571-<em>Mesnevi,</em> c. VI, b. 2743.</p>
<p><em>572-Mesnevi,</em> c. IV, b. 1357.</p>
<p><em>573-Mesnevi,</em> c. IV, b. 1314-8.</p>
<p><em>574-Mesnevi,</em> c. II, b. 3558-67.</p>
<p>575-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. V, b. 556’dan sonraki başlık.</p>
<p>576-Bu tarz bir hürriyet düşüncesinin günümüzde insana mutsuzluk getiren özgürlük anlayışına alternatif olabileceği söylenebilir. (Nurettin Topçu, <em>İsyan Ahlâkı</em>, Der­gâh Yay., İstanbul 1995, ss. 25-204).</p>
<p><em>577-Mesnevi</em>, c. III, b. 1660-2.</p>
<p>578-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. III, b. 1650-70.</p>
<p>579-Bu meâldeki şu hadisten iktibâs edilmiştir. <em>“Kalbler, Allah&#8217;m parmaklarından iki parmak arasındadır»</em> (bkz. Tirmizî, Kader 7, Deavât 89; Müsl.m, Kader 17; ibn</p>
<p>575-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. V, b. 556’dan sonraki başlık.</p>
<p>576-Bu tarz bir hürriyet düşüncesinin günümüzde insana mutsuzluk getiren özgürlük anlayışına alternatif olabileceği söylenebilir. (Nurettin Topçu, <em>İsyan Ahlâkı</em>, Der­gâh Yay., İstanbul 1995, ss. 25-204).</p>
<p><em>577-Mesnevi</em>, c. III, b. 1660-2.</p>
<p>578-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. III, b. 1650-70.</p>
<p>579-Bu meâldekı şu hadisten iktibas edilmiştir. <em>“Kalbier, </em><em>Allah’ın parmaklarından iki </em><em>parmak </em><em>arasındadır</em>” (bkz. Tirmizî, Kader 7, Deavât 89; Müslim, Kader 17; İbn <em>Mâce, Mukaddime 13; İbn Hanbel, 2/168, 173, 6/182, 251, 302, 315. </em><em>(Mu&#8217;ce- mu&#8217;l-Müfehres li elfâzi&#8217;l-Hadîsi&#8217;n-Nebevî, Concordance et Indices de la Tradition Musulmane,</em><em> c. VII, s. 304’den naklen).</em></p>
<p>580-Ayetteki <em>“Şüphesiz senin rabbin gözetleme yerinde mirsâddadır&#8221;</em> (Fecr 89/14) mirsâd kelimesini iktibâs ederek, insanın, mirsâddaki Rabbinden habersiz olduğunu belirtir.</p>
<p><em>581-Mesnevi</em>, c. III, b. 3046-50.</p>
<p><em>582-Mesnevi,</em> c. III, b. 2777-83.</p>
<p><em>583-Mesnevi</em>, c. III, b. 1824-34</p>
<p>584-Hayret teriminin sufi ıstılahındaki anlamına dair bkz.Cebecioğlu,TTDS,ss.259.60;Uludağ,TTS,s.231</p>
<p><em>585-Mesnevi,</em> c. III, b. 1114-5.</p>
<p><em>586-Mesnevi</em>, c. III, b. 1114-6.</p>
<p>587-Bkz. <em>Mesnevi</em>, c. V, b. 287.</p>
<p><em>588-Mesnevi, c.</em> V, b. 1083-95.</p>
<p><em>589-Mesnevi,</em> c. IV, b. 3287-94.</p>
<p><em>590-Mesnevi,</em> c. VI, b. 4459-64.</p>
<p><em>591-Mesnevi,</em> c. VI, b. 2225-9.</p>
<p>592-Nûr 24/30 ayetinden iktibas edilmiştir.</p>
<p>593-Mesnevi,cild:3,b.2099-2104</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-gonulzihin-kontrolunun-onemi/">Mevlânâ’ya Göre Gönül/Zihin Kontrolünün Önemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mevlanaya-gore-gonulzihin-kontrolunun-onemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
