<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Niyazi Mısri | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/niyazi-misri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:27:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Niyazi Mısri | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>On İki Esmâ’nın Şerhi &#8211; Arifname</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 10:43:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arifname]]></category>
		<category><![CDATA[el-Âlî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Azim]]></category>
		<category><![CDATA[el-Ehad]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hakk]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hayy]]></category>
		<category><![CDATA[el-Kahhâr]]></category>
		<category><![CDATA[el-Kayyum]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahid]]></category>
		<category><![CDATA[es-Samed]]></category>
		<category><![CDATA[Hu !]]></category>
		<category><![CDATA[Niyazi Mısri]]></category>
		<category><![CDATA[On İki Esmâ’nın Şerhi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28037</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hakikatte değil afaki tenvir eyleyen Hurşid Kalır zulmette âlem olmasa envar-ı zikrullah Teşebbüs eyledim güftare-i zikrullah ile ben de Kelamım nura gark olsun bi-Hakk-ı nur-ı Bismillah [1] On İki Esmâ’nın Şerhi &#8211; Arifname — Eş-şeyh el-aziz es-seyyid el-hümem kaddesalla- hu sırrahû. Bismillahirrahmanirrahim fa’lem ennehu la ilahe illallah.[1] Laila he illallah’ın öncelikli anlamı, Allah Teâlâ’dan başka [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/">On İki Esmâ’nın Şerhi – Arifname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Hakikatte değil afaki tenvir eyleyen Hurşid</em></p>
<p><em>Kalır zulmette âlem olmasa envar-ı zikrullah </em></p>
<p><em>Teşebbüs eyledim güftare-i zikrullah ile ben de</em></p>
<p><em> Kelamım nura gark olsun </em></p>
<p><em>bi-Hakk-ı nur-ı Bismillah</em></p>
<p><strong>[1] On İki Esmâ’nın Şerhi &#8211; Arifname —</strong></p>
<p>Eş-şeyh el-aziz es-seyyid el-hümem kaddesalla- hu sırrahû.</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim fa’lem ennehu la ilahe illallah.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Laila he illallah’ın öncelikli anlamı, Allah Teâlâ’dan başka iba­dete layık ve müstehak olan yoktur, demektir. İkinci anlamı ise; her ne kadar gönül başka amaçlar peşinde koştuğunu zanneder­se de her gönlün amacı Allah’tır, O’ndan başka amaç yoktur, de­mektir. Üçüncü anlamı ise; O’ndan başka mevcut yoktur. İsimleri, farklı farklı olsa da her vücudun [varlığın] hakikati O’dur. Bundan dolayı oğlum, arife gerekli olan, gönlünde Hakk’tan gayrı ne var­sa şüphe ve kuruntusunu terk ederek her varlığın zahir ve bâtını­nın Hakk’tan olduğunu ispat ederek tevhidini tamamlamaktır. Yal­nız dil ile olan tevhid avamın tevhididir, makbuliyeti de yine avam arasındadır. Bundan dolayı ey arif, asıl terk etmen gereken kendi varlığındır. İspatı gerekli olan Hakk’ın varlığıdır. Sende, bende ve herkeste “ben” diyen O’dur.</p>
<p><strong>Îsîm “Allah”</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir, her şeye işaret eder. Bundan başka isimleri ancak her biri başka birer anlama işaret eder. Örnek olarak Rahman, Rahim’e; Rahim, Gafur’a; Gafur, Şekûr’a işaret etmez. Ama Allah lafzı bütün ilahi isimlere işaret eder, onun için [2] buna bütün sıfatlara şamil olan zat ismi de­nir. O hâlde Allah’ı yalnız göklerde veya yerlerde sağda veya sol­da, önde veya ortada aramak yani bu altı yönden aramak cehalet­ten kaynaklanır çünkü altı yön, şehadet âlemidir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Melekler âle­mi, ceberut âlemi<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> ve lahut âleminde<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> yönler yoktur. Yönler ancak şehadet âlemindedir. Hakk ise her varlığın bir yönden, bir veçhe­den mecmuudur [toplamıdır]. Onun için Allah Teâlâ bu varlık­lardan başka birisi olmaktan münezzehtir. Mesela Zeyd’in diğer eline Zeyd denilmez. Zeyd’in diğer ayağına, gözüne, kulağına, ağ­zına, burnuna yahut aklına, hayaline, anlayışına, zanlarına sözün kısası organlarından bir organına yahut kuvvetlerinden bir kuv­vetine Zeyd şudur veya budur denilmez. Ancak Zeyd dediklerin­de her bir organıyla bir bütün olan Zeyd kastedilmektedir. Do­layısıyla Zeyd dediklerinde hepsine birden Zeyd denilmek iste­nir.</p>
<p>Öyle ise; ilahi esrarlara ve sonsuzluğa vâkıf olan arif, Allah’ı bu kemalat<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> ile bu yönüyle mütalaa ve düşünmekte olsa o kim­senin Allah’ı bu yüce sıfatlarıyla bir saat bu tarzda tefekkür et­mesi, diğerlerinin yani Allah’ı böyle tefekkür etmeyenlerin dille bir senelik zikrinden daha hayırlıdır. Yani Allah’ın bütün sıfatla­rı ve özellikleriyle mevcudatı kendisinde cem etmesi, tefekkür sa­hibinde cezbeye yol açar. “Cezbetü min cezâbâti’r-Rahman tevazi amelu s-sekaleyhdir.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Yani “Allah’ın cezbelerinden bir cezbe bü­tün insan ve cinlerin ameline denk olur.” O hâlde ey ilahi sırların talibi olan arif, Hakk’ın ilahi isim ve sıfatlarının tümü ancak in­sanın kendisinde bulunur ve bu isim ve sıfatların tecelli ettiği ki­şiye “arif” denir. Bu ilahi isim ve sıfatların tümünün tecellisini in­sandan başkasında bulurum sanarak yabana yerlerde gezerek yo­rulma, zira ağacın sahip olduğu şeylerin bütünü yine meyvesidir. Ağaçtan meyve olduğu gibi varlıktan da gaye Hakk’tır. Hakk ise insan-ı kâmilde zuhur eder.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bunu böyle anlaman gerekir. Ey ir­fan aşkının talibi, sende, bu halkın hepsi bir araya gelip bir yön­den Allah olur mu şeklinde bir şüphe oluştu. Hâşâ sümme hâşâ! [3] Yanlış anlarsın. Şimdi yakînin<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> şöyle olsun ki halk kesinlikle hiçbir zaman Hakk olamaz.</p>
<p><em>Ne O bu olur ne bu olur O</em></p>
<p><em>Hakikatte budur vahdetteki yol</em></p>
<p>Bütün büyük zatların itikadınca halkta asla vücuda işaret ede­cek bir şey bulamadıklarından vücudun varlığını Hakka nispetle ispat ederler. Halka Hakk dediklerini zannederek şüpheye düşme­melisin. Doğru yoldan gidersen kaybolmazsın. Aksi takdirde kur­da kuşa yem olursun. Çünkü benim canım, halk da varlığın koku­sunu duymamıştır. Varlık Allah’ındır, sen ise halkın sanırsın. Ni­hayet Hakk’ın varlığı halk suretinde göründü. Halk da sandı ki halkın varlığı Hakk’tır.</p>
<p>Hakk bu âlemde sıfatlarım tezahür ettirmek istedi ancak bu âlemde kendisine münasip bir vücut bulmadı. Hakk Teâlâ gayret edip kendi vücudunu, halka geçici olarak tevdi ederek izhar etti. Emaneti sahibine teslim eden borçtan kurtulur. Bu emaneti ken­dine maleden ise azaba tutulur.</p>
<p><strong>“el-Âlî”</strong></p>
<p>Ulüvvdendir, yüksek manasındadır ve bu sıfat mutlak olarak yalnızca Allah’a mahsustur. Halk arasında derecesi akranlarından yüksek olana yüce derler. Bu anlam tüm yaratılanlara yayılmıştır. Eşyanın bütününün her birinde diğerlerinde olmayan bir mükem­mellik vardır, o mükemmellikle diğerlerinden derece olarak üstün olur. Mesela insan-ı kâmil, Hakk’ın isim ve sıfatlarını kendisinde tecelli ettirmesinden dolayı tüm insanlardan üstündür. Ancak bir sinek de uçabilir ama insan uçamaz, bu yönden de sinek üstün­dür. Bir karıncada da insan-ı kâmilde olmayan üstün bir özellik bulunabilir.</p>
<p>Neticede bütün şeylerdeki bu ulviyet her şeyde görül­mektedir. Bu ululuktan ve üstünlükten bir hisse almayan hiçbir şey yoktur yani her şeyin kendine özgü bir üstünlüğü vardır ve bu özelliği ile diğer varlıklardan üstün olur, o şeyin [4] varlığa gel­mesine sebebi de o kemali ile olur. Bu yüzden Hakk kemal vası­tası ile tanınır. Bu sebepten arif, her şeyde o kemali arayıp buldu­ğundan dolayı hiçbir şeye hakaret nazarıyla bakmaz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, seçkin sahabeleriyle giderlerken kokmuş bir kö­pek leşi gördüklerinde etraftaki kimseler kokusuna tahammül edemeyip burunlarını tutarak geçtiklerinde Hz. Muhammed Muşta* fa sallallahu teâlâ aleyhi vesellem, “Ne güzel dişleri var. Kemaline bakınız eksiklerine bakmayınız.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> diye buyurdular. Öyle ise benim oğlum, her şeyde kemale bakarak kişi derecesini yüksek derecele­re ulaştırmış olur. Aynı zamanda da Hakk’ı da uyanık veya uyku­dayken “el-Alî” ismi ile zikretmiş olur çünkü böyle bir arifin uy­kusu cahilin zikrinden ve ibadetinden hayırlıdır.</p>
<p><strong>“HÛ”</strong></p>
<p>Şuhûdu<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> asla mümkün olmayan gayptan bir sırdır. Ama tüm varlıklar yine O’nunla zuhur bulmuş olur. Tıpkı şu çekirdek gibi bu da ilk olarak çekirdekti sonra ağaç oldu. Çekirdek olmasaydı ağaç olamazdı. Ağacın her yerine o sır yayılmıştır ancak görün­mez ve ağaç gelişmesini ve büyümesini o sır ile kazanır. Yılda bir ağacın yapraklanması ve çiçeklenmesi meyve vermesi o sır ile ol­maktadır. Çekirdeğin meyve verip yeşermesi o sır ile olmaktadır. Bu sır ile birler bin, binler ise yüz bin olmaktadır. Her şey bir çe­kirdektir bazen bir bazen bin bazen ise yüz bin görünür. Gözle­rin görmesi, kulakların işitmesi ve ellerdeki kuvvet, ayakların yü­rümesi hep o sır ile gerçekleşmektedir. O güzelliğe âşık olan da o sırdır ve gülün hoş kokusu ve bülbülün sonsuz feryadı da kay­nağını hep o sırdan almaktadır. [5] Ah ne diyeyim her ne var ise o sırdır. Bu kadar çeşitli renklerle ortaya çıkmıştır ve görünmez­dir ve her şeyin içi, Özü olmuştur. Görünmez sıfatı kendisine dış<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> olmuştur» Her şeyde görünen O’dur, iç yüzü Hû’dur. O’na bilin­meyenlerin en bilinmezi ve bâtındakilerin en bâtını ve künh-i la taayyün<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> derler ve hüviyyet-i sâriye<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>de derler. Şimdi Hakk’ı bu yönden sesli veya sessiz tefekkür etmek Hû ismiyle zikretmek an­lamına gelir.</p>
<p><strong>İsim “el-Kahhâr”</strong></p>
<p>Kahr, rububiyyet iddiasında olanları yok eder. Rububiyyet id­diası üç türlüdür. Birincisi, Firavun, Şeddat ve Nemrut örnekle­rinde olduğu gibi külliyet<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> ile olandır. Bir diğeri de buğziyyet<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> ile olandır. Bu tür kimseler tanrılık iddiasında olmasalar da işleri za­lim padişahlar ve beyler ve eşkıyalar gibi olanlara benzemektedir. Biri de temerrütlük [inat] edenlerdir. Bu kimseler bir işte ben şu­na şöyle yaparım buna böyle yaparım hatta şu işi işlerim dedikle­rinde inşallah demedikleri zaman bu da temerrütlüktür ve rubu­biyyet iddiasıdır. İşte bunun gibileri HakkTeâlâ kahreder istedik­leri işi nasip etmez. Bu bahsedilen üç bölüğün hepsi de mahvol­muşlardır. İddiaları ölçüşünce az veya çok yine her birisinin yok olması bir mahluk vasıtasıyla gerçekleşir.</p>
<p>Beyt</p>
<p><em>Hakk Teâlâ kulundan intikamını yine kul ile alır</em></p>
<p><em>Ledün ilmini<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup><strong>[16]</strong></sup></a> bilmeyen onu kul yaptı sanır</em></p>
<p>Bu sebeple Allah’ın bu kahr sıfatından hiç kimse uzak değil­dir. Kişi her ne vakit neftinde ya da başka şeyde bu “kahr” sıfatını müşahede etse O arif, isterse dili İle söylemese de Hakle Teâlâ’yı Kahhâr ismiyle zikretmiş olur.</p>
<p><strong>[6] İsim “el-Hayy”</strong></p>
<p>Hayat, sahibinin âlim ve müdrik olmasının gerektirdiği bir sıfattır. Çünkü bu isim Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir. Böylelikle Allah Teâlâ’nın, tüm eşyayı ilmi ile kuşatıcı olduğu­nu bilirsin. Zira Allah Teâlâ nasıl zatında mutlak ise her bir sıfa­tında da öyle mutlaktır. Yaratılanlardan Hakk Teâlâ’nın onu bü­tün ayrıntısı ile bilmediği hiçbir şey yoktur. Ve yaratılanlardan da Hakk’ı bilmeyen bir mahluk yoktur. Nitekim Allah Teâlâ “ve in min şeyin illa yüsebbihu bi-hamdihi velakin la tefkahûne tesbi- hehüm”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> diye buyurmuştur. Bütün mahlukatın Hakk’ın bilinme­si için yaratılmış olduğunu duydun eğer bu mahlukattan bir zer­re bile Hakk’ın varlığına aşina olmasaydı vücut âlemine gelemez­di. Çünkü yaratılmış olanlar Hakk’ı bilmediklerini zannetseler de Hakk’ı bildikleri âşikârdır. Halkın tamamında mevcudata ilişkin bir bilgi olmasa da istisnasız hepsi kendi derunlarında Hakka iliş­kin bir bilişe sahiplerdir. Fakat Hakk’ı bildiğini bilmeyen fazlasıy­la çoktur. O hâlde eşyadan her neye baksan Hakk’ı bilmek için bir ilim var olduğunu bilmeyen çoktur.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> Bundan dolayı eşyadan her neye bakarsan onda Hakk’ı bilmeye dair bir ilim olduğunu müşa­hede ve mütâlaa edersen dilinle söylemesen de Hakk’ı el-Hay is­miyle zikretmiş olursun.</p>
<p><strong>Îsîm “el-Azim”</strong></p>
<p>Azamet, ululuk anlamındadır. Mutlak azamet Allah Teâlâ ya Özgü bir sıfattır. Çünkü o, uluhiyyet sıfatlarındandır. Uluhiyyet ise ancak Allah’a özgüdür, halkın bundan payı ancak Hakk’ın aza­metini müşahede ve tefekkür etmesiyle gerçekleşir. Bu müşahe­de ve tefekkürü ederse “el-Azim” ismini zikretmiş olur. Her şey­de Hakk’ın yüceliğini müşahede ve mütalaa etmek nasıl olur di­ye soracak olursan, HakkTeâla nın bir sıfatım bulmanın yolunun, bu yaratılmışlar olduğunu bilmelisin. Bu sebepten “Azim” ismi­ne mazhar olan arş-ı azimdir. Arşın azametinden Allah Tealâ’nın azim olduğu bilinir. [7] Ey kardeş; ne kadar varlık var ise her bi­risi ayrı birer arş-ı azim<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> ve kürsî<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> ve yedi kat yerler ve yedi kat gökler olduğunu iyice bilmen gerekir.</p>
<p>Varlık âleminde en küçük mahluk, bir zerredir. O zerrenin zahiri bir zerre olarak gözükse de bâtını arş-ı azimdir. Bütün varlıkların derununda tüm mevcû- data ait bilgi dercedilmiştir. Çünkü ey arif, HakkTeâla nın senin bildiğin arşa teveccühü nasılsa o zerreye de benzer şekilde tevec­cüh ettiğini bilmelisin. Görmez misin, insanın yüreğindeki kü­çücük siyah noktanın içindeki devasa çölün büyüklüğünü içinde her köşesinde arşın, güneşin, ayın ve yıldızların varlığı zuhur et­miştir. Her varlığın bâtını öyledir, bazısında o azim zerre fiilen ta­hakkuk etmiştir bazısında ise düşünce ve fikir hâlinde kalmıştır. İnsan-ı kâmilin bütün varlıklardan üstün olması azametin ken­disinden bilfiil zuhurundan dolayıdır yoksa diğerlerinde bu aza­met bilkuvve düzeyinde kalmıştır. Öyleyse ilahi sırlar ve ilahi ke- lime-i namütenahi<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> talibi her varlığın Allah’ı bilip onu teşbih ve tehlil<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> etmesi o arş misali gönül ile olduğunu bilmelisin. Yoksa Allah’ı bilmek zerrenin haddine düşmez. Allah’ın azametini Al­lah’tan başkası bilemez. Bunu iyice anlaman, hatta iyice öğren­men gerekir! Bunu anlamaya gücün yeterse el-Azim ismine la­yık olursun ve illa la.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p><strong>îsim “el-Hakk”</strong></p>
<p>Hakk, hakiki varlıktır ve O asla yok olmaz ve O daima sabit olarak vardır. Bundan dolayı ey talip, varlıkların her birinin bi­rer bekası yüzü vardır ve o şeyin varlığının gölgesi O’nunla kaim­dir. Varlığın bekaya bakan yüzüne Hakk denir, fenası yüzüne ise halk denir; “Küllü şeyin halikun illa vechehu.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> sözü O’na işa­rettir. [8] Arif-i ilahi, basiret ile idrak edip bakarsan bütün eşya­nın bir yüzünün ebedi olarak devam ederken bir yüzünün ise de­ğişim ve dönüşüm hâlinde olduğunu görürsün. Örneğin âlimle­rin söylediğine göre insanın ve hayvanın yılda bir kere; eti, kemi­ği, sinirleri, damarları, derisi kısaca bütün azası yok olup yenilenir. Bir gıda ile beslendiğinde bir önceki gıdadan meydana gelen var­lık yok olur, yerini yenisine bırakır. Bu şekilde vücut ve organlar O baki varlık sayesinde yok olsa da yeniden var olmaktadır. Ger­çi “Bel hüm fi lebsin min halkin cedidin.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> gereğince tabiplerin dediklerine bakılırsa her nefeste yeni varlık oluşmaktadır. Örnek olarak bir kimse kırk yaşında olsa kırk kere o kimse değişmiş de­mektir. Buna rağmen yine o insandır “Ben yine önceki gördüğün insanım.” der.</p>
<p>Bu sebeple başlangıçtan o zamana kadar duran yüzü hakikat yüzüdür. Kişinin değişmeyen yüzü bâkidir ona hakikat yüzü de denir. O değişen yüzü yaratılış yüzüdür. Yaratılış yüzü su gibi ak­maktadır. Hakikat yüzü şu ark “hark”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> gibidir, su içinde akar an-cak kendisi akmaz. Öyle ise çaya girip gözünü arkaya doğra tutar­san kurtulursun eğer suya tutarsan gözün kararır suda boğulursun. Bu sebepten dolayı ey arif gözünü aç, bu tefekkürden ayrılmazsan daima Hakk’ı, Hakk ismiyle zikretmiş olursun. Ancak Hakk’tan gafilsen yine de dilin zikirde olsun.</p>
<p><strong>İsim “el-Vahid”</strong></p>
<p>Hakk’ın zatından ibarettir. Bütün isimlerin sıfatlarıyla bir­likte o isimlerin ve sıfatların çokluğu Vahdet-i zata engel ve ay­kırı olamaz. Örneğin “Padişah askeriyle [9] Bağdat’ı almış de­diğin zaman burada ne padişahın padişahlığına ne de askerin Bağdat’ı padişahın emriyle aldığına aykırı bir söz söylemiş ol­mazsın. Bunun örneği sadece padişaha özgü değildir. Her şey­de buna örnek bulmak mümkündür. Beyt “Fe-fî külli şey’in lehû ayetün tedüllü ala ennehû vahidün”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> / “Eûzü bi-rızake min sehatike”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> vahidiyyettir<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a> ve de Allah’ın rahmeti ve gaza­bı ve mağfireti ve intikamı vahidiyyettir. Mesela bu yazıyı biz elimizle yazdık dersen vahidiyyettir. “Eûzü bi-rızake min se- hatike” vahidiyyettir Hakk’ı bu kemal ile mütâlaa ve müşahe­de edersen dil ile söylemesen bile “el-Vahid” ismini zikretmiş olursun.</p>
<p><strong>îsim “el-Kayyûm”</strong></p>
<p>Kayyûm, varlığı başkasına muhtaç olmayıp bizatihi kendi kendisiyle var olan demektir. Her ne kadar Hakk’tan başka varlık olmasa da Hakk mutlak kayyûmdur. Yaratılan tüm varlıklar­da bu sıfattan bir hisse vardır. Hakk’ın her sıfatından bütün eş­yada birer hisse bulunur. Zira HakkTeâlâ bütün özelliklerini her bir zerrede göstermiştir. Hakk’ın yüce arşa tecellisi nasıl İse bir zerreye de Öyledir lâkin kimisinde bilfıildir kiminde ise bilkuvve- dir.</p>
<p>Âlemde her ne varsa elbette bir varlığı ve bir de sıfatı olduğu­nu görürsün. O şey hem bu sıfatıyla hem de ya sarı ya kızıl veya başka renklerden biri ve diğer sıfatlarıyla birlikte tanınır. O sıfa­tın, o varlığın üzerine nasıl inşa olduğunu, görmelisin. Bu sebep­le ey arif-i billah<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a> tüm eşyada olan kayyumiyyet ile Hakk’ı müşa­hede ve tefekkür etmekte olan kimse, dili ile söylemese de Hakk’ı bu isimle zikretmiş olur.</p>
<p><strong>[10] İsim “es-Samed”</strong></p>
<p>Samed, bütün ihtiyaçları gideren ve herkesin kendisine muhtaç olduğu varlık demektir. Samediyyet, mutlak olarak Hakka ait olduğu gibi yarattıklarında da bu sıfattan bir hisse bulunur. Her şey bir yönden Hakk’ın bütünüyle bir yüzüdür. Bunda ne zer­re kadar eksiklik ve ne de zerre kadar fazlalık vardır. Çünkü var­lıkta tekrar yoktur. Bütün eşya en yukarıdaki en aşağıdakine, en aşağıdaki en yukarıdakine olmak üzere birbirine muhtaçtır. Hal­kın tamamı, Hakk’ı, herkesten yüce olan peygamberlerden bil­meye ve anlamaya muhtaçtır. Hepsinden en aşağı olan dünyadır. Peygamberler de dünyaya muhtaçtılar ve hatta pek çokları ölme­yecek kadar geçimlik ve dünyalık kazanmak için çalışırlardı. Tüm eşyanın bir yüzü Hakk iledir, ihtiyaç yine o yüzden başkasına de­ğil O’nadır. Varlığın tamamı Allah’a ibadet ettiğinden hiçbir şe­yi hor görmemek gerekir, “Fe-eynemâ tüvellû fesemme vechul- lah”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a> ayeti gereğince hareket ederek her şeye ihtiyacının olduğunu bilerek her yöne fakirlik<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a> göstererek tam fakirliğe ererek Al­lah’ı her şeyiyle eksiksiz anlama derecesine ulaşmalıdır. Bu zevke eren kimse dili ile söylemiş olmasa da şanı yüce Allah’ın “Samed” ismini zikretmiş olur.</p>
<p><strong>“el-Ehad”</strong></p>
<p>Allah’ın bütün benzetme ve anlamlandırmalardan münezzeh ve bütün isim ve sıfatlardan üstün ve biricik olduğunu gösteren zatî sıfatlarındandır. Buna örnek, “Padişah Bağdat’ı almış.” dedi­ğin zaman askerleri söylemezsin, şu kitabı ben yazdım dediğinde “Elim yazdı.” demezsin. Bunlar “Ehadiyyet”tir. Ve Hz. Peygam­ber aleyhisselatüvesselam efendimizin, “Eûzü bike minke”<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[33]</sup></a> dedi­ği de “ Vahidiyyet”tir. Bu yerlere, göklere, dağlara ve çöllere ehadi- yete arif olan Hakk nuru ile baksa asla gökleri [11] yerleri, dağlan ve sahraları görmez. Hakkın varlığından başka O’nun nazarında bir şey kalmaz zira “Yevme tübeddelü’l arzu gayre’l-arzi ves-se- mavatü ve berezû lillahi’l-vahidil kahhâr.”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[34]</sup></a> ayeti O’nun hayat düsturu olmuştur çünkü O, tüm dünya ve ahi retten, cehennem ve cennetten geçmiş Hakk’ta fena bulmuştur. Bununla beraber yine de halkın arasına karışıp alışveriş yapmak ve günlük hayatım ida­me etmekten de geri durmaz. Arifler garip bir sırdır. Allah Teâlâ tüm irfan ehline nasip etsin. Amin. Bu duruma göre bu hal üze­re olan kimse sesli ya da sessizce söylese de daima “Ehad” ismi­ni zikir etmektedir.</p>
<p><strong>Bu risale bitti.</strong></p>
<p>Bu risaleyi Şabaniye tarikatı zümresinin yüce müntesiplerin- den merhum Hacı Nazmi Bey’in oğlu Mehmed Tevfik çoğalt­mıştır.</p>
<p>Hicri 29 Şevval sene 1321. Rumi 4 Kanunisani 1319. Mila­dî 18 Ocak 1904.</p>
<p>Niyazi-i Mısri &#8211; Tasavvuf Yolu Nefs Mertebeleri ve Vahdet-i Vücud,syf:81-97</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bil ki O’ndan başka ilah yoktur.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> “Görünen âlem, Zat-ı Mutlak’ın parçalanma ve bölünme kabul eden cisimlerin şekilleri ile hariçte zuhurudur. Onun için bu âleme “âlem-i kevn ü fesad” derler. Çünkü cisimlerin şekilleri bir yandan oluşum hâ­linde, diğer yandan da bozulma durumundadır. Bu âleme, şu isimler de verilir: Âlem-i mülk, âlem-i nasût, âlem-i hiss, âlem-i anasır, âlem-i ef­lâk ü encam, âlem-i mevalid.” Ethem Cebecioğlu, <em>Tasavvuf Terimleriw Deyimleri Sözlüğü,</em> Otto Yayınları, Ankara, 2020, s. 43.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>   “Mülk ve melekût, diğer bir deyimle şehadet ve gayb yani maddi ve ma­nevi âlemlerin arasında bulunan orta âlem. Ceberût âlemi hem cismani âlemin hem de ruhâni âlemin de bazı özelliklerine sahiptir. Bu bir ber­zah ve misal âlemidir.” Süleyman Uludağ, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü </em>Kabala Yayıncılık, İstanbul, 2012, s. 84.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> “Cenab-ı Hakk’ın zatına mahsus olan ilk ve en yüce âlem, Allah’ın bü­tün sıfat ve isimlerinin zatında mevcut olduğu, fakat sadece zatî sıfat&#8217; larının zuhura geldiği, fiilî sıfatlarının ise henüz zuhur bulmadığı âlem, ulûhiyet âlem, âlem-i lahut.” İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1842.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Sahip olunan manevi hasletler, olgunluklar.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Gazzâlî, <em>İhyâü Ulümud-din,</em> c. 4, s. 77.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>   İlahi sıfat ve isimlerin bir surete bürünüp ortaya çıkması, varlık suretin­de görünmesi.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>  1. Bir şeyi şüphesiz olarak tam ve doğru şekilde bilme. 2. Kesin ve sağ­lam bilgi. 3.Tasavvuf. Herhangi bir delile bağlı olmaksızın sadece iman kuvvetiyle aşikâr olarak görme, müşahede ederek bilme. İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 3350.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Rivayet kaynaklarda tespit edilememiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Tanık olmak, görmek. Hakk’ı bi-gayril halk Hak ile görmek. Cürcanî, <em>Tarifat,</em> 87; Ankaravî, <em>Kaside-i Taiyye Şerhi,</em>277a.; Şeyh Atâullah Efendi, <em>Istılahâtu&#8217;s-Sufiyye,</em> 27b. Burada şunu hatırlatmakta fayda var ki Cürcanî, eserinde şuhûdu, yukarıdaki gibi Hakk’ı Hak ile görme şeklinde tanım­lamışken, Ankaravî, Hakk’ı halk ile görmek olarak tarif etmiştir. Şuhûd, tasavvufta Hakk’ın zatını kemaliyle müşahede etme mazhariyetidir İla­hi tecelli kalbe üç mertebede gelir. Birinci mertebe muhatlaradır. Bur­hana dayanarak veya zikrin feyzi olarak kalbe gelen huzur ve haz ikin­ci mertebe mükaşefedir. Muhadara hâlinden sonra delile dayanmadan, yol aramadan kalbe gelen huzurun ve manevi hazzın beyana dönüşen hâlidir. Üçüncü mertebe, müşahededir. Hakk’ın huzuruna ulaşma fey­zidir. [Kürkçüoğlu, Osman Şems, 136] Selami Şimşek, <em>Tasavvuf Edebi-</em></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"></a>11. Burada kastedilen Hakkın zatı değil varlıkla olan itibarındaki tecelliyatıdır. Yüz, vech.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Taayyün (i.Ar.) 1. Belirme, belirlenme, belli olma, ortaya çıkma. 2. (Tas.) Müşahhas hâle gelme, birbirinden seçilme, ayırt edilme, ayrı olarak or­taya çıkma. İlk taayyün, vahdet mertebesi; ikinci taayyün ise vahidiyet mertebesidir. Safilere göre Hakkın zatında her şey vardır, ama belirsiz olarak vardır. Şeylerin ondan zuhur ve tecelli yoluyla çıkışları bir taayyün (belirme) şeklinde kendini gösterir (Ibn Arabi, <em>Fusûsü’l-Hikem,</em> Afifi, 291.) Taayyünler biri külli, diğeri cüzi olmak üzere iki türlüdür. Cins ve türlerin taayyünleri küllidir. Bunların ruhlar âleminde mücerret mane­vi mahiyetleri vardır. Cüzi taayyünler ise küllilere bağlı olan sonsuz sa­yıdaki ferdi taayyünlerdir. Salik için taayyünler birer perdedir. Hakka yükseliş hâlinde bulunan salik bu taayyünleri kaldırır, perdeleri açar, en sonunda hakiki varlığa ulaşıp yok olur, sır olur, yoklukta var olur. “Et­tik ol kadar ref’i taayyün ki Neşatî / Ayine-i pür tâb-ı mücellada niha- nız.” Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 340. Burada amâ makamına atıf vardır. Amâ: Ehadiyyet mertebesidir. Lügat manası itibariyle ince bulut ve kör­lüğü ifade eder. Hakikat gözü kapalı olan, zahir ehli için kullanılır. Eha­diyyet manasına alanlar olduğu gibi, vahidiyyet mertebesi şeklinde kul­lananlar da olmuştur. Bu taktirde ince bulut manasınadır. Abdülkerim el-Cilî, el-Insanul-Kâmil’de “Kayıtlara bağlanmaktan ve ıtlak olmak­tan yüce olan mertebeye, amâ derler ki bu zat-ı mahzdır.” der. Bir riva­yete göre sahabe-i kiramdan Zeynul-Kaylî, Resulullah’a (s.a.v.) “Rab- bimiz mahlukatı yaratmazdan önce nerede idi?” diye sorar. O da şu ce­vabı verir: “Altı ve üstünde hava olmayan amâ’da idi.” Ethem Cebeci- oğlu, Tasavvuf Terimleri&amp;Deyimleri Sözlüğü, İstanbul, Otto Yayınlan, 2020, s. 50.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Cenab-ı Hakk’ın hiçbir şekilde nitelenemeyen mutlak hakikatinin bü­tün mevcudata sirayet etmesidir. Cürcanî’ye göre ise sari olan hüviyyet ise; varlığın hakikatini bir şey olmak ve olmamak şartıyla olmaksızın /la bî-şart-ı şey ve la bi-şart-ı la-şey aldığı zamanki “şey”dir. Bakınız: Cür- canî, <em>Tasavvuf  Istılahları,Tercüme,</em>Abdülaziz Mecdi Tolun, Tercüme ve Notlarla Yayına Hazırlayan Abdulrahman Acer, Litera Yayıncılık, İs­tanbul, 2014, s. 67.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> 1. Külli olma durumu ve niteliği, bütünlük 2. Çokluk, bolluk. Ilhan Ay- verdi, a.g.e., c. 2, s. 1824.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Buğz: Kin, nefret, düşmanlık. İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 1, s. 420.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> İlahi sırlara ait ilim; sadece Cenab-ı Hakka malum olan ancak diledi­ği peygamber ve velilerine öğrettiği ilahi sırlara vukuf ilmi, gayb ilmi, ilm-i bâtın, ilm-i ledün. Ilhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1856.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> “Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini an­lamazsınız.” Isra suresi, 44. ayet,</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Eşyadan her neye bakarsan çoğunluğunun Hakk’ı bilmek için bir ilim sahibi olmadıklarını görürsün. Eşyanın çoğunluğunun Hakk’ı bilecek bir ilme sahip olmadıklarım görürsün. Âlemdeki varlıklar içerisinde kendi mevcudundaki Hakkın sıfatlarının varlığına yönelik ilmi bilmeyen ve bunu idrak edemeyenler çok fazladır. Ve varlığın içerisindeki Hakk’ı bil­meye yönelik mevcut olan bu ilmi müşahede ve mütalaa etsen Hakk’ı el-Hayy ismiyle dilinle söylemesen bile zikretmiş sayılırsın.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> En büyük arş, Cenab-ı Hakk’ın arşı. (Arş: Kürsü, taht.)</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Taht, makam, Hakk’ın kudreti. Emir ve nehyin mevziidir. (İbnüTAra- <em>bl,Istilahât Risalesi,</em> 173b)., Selamı Şimşek, a.g.e., s. 206.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Tasavvuf. “İlm-i ilahideki âyân-ı sabitenin her biri, bunların şehadet âle­minde zahir olan varlığı.” İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1636. Sonsuz ila­hi varlık</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Kelime-i tevhidi <em>(lailahe illallah</em> sözünü) söyleme.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Aksi takdirde mümkün değildir anlamına gelen bir ifadedir.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> “O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’* Kasas suresi, 88. ayet.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> “Doğrusu onlar, yeniden yaratılış konusunda şüphe içindedirler.’* Kaf suresi, 15. ayet.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Halk ağzında ark.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Her şeyde Onun varlığını, birliğini gösteren bir alamet vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Hadis-i şerif, “Öfkenden rızana sığınırım.” imam Malik, <em>Muvatta, </em>Kuran,31, thk. Abdülbaki Fuâd, (b.y. Dâru Ihyâi’t-turâsi’l-arabî, Bey­rut, 1406/1985); Müslim, Salat, 486.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> “İsimlerin kaynağı olması itibariyle Allah&#8217;ın zatı.” Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 372.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Mürşid, ermiş, evliya. Hakk’ın nuru ile Cenab-ı Hakk’ı bilen. Alemi, hadiseleri, ilahi feyz ve ilim ile gören veli. Allah’ı tanıyan, bilen.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> “Nereye dönerseniz işte Allah’ın yüzü oradadır.’* Bakara suresi, 115. ayet.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Fakr (i. Ar.) 1. Yoksulluk. 2. Tas. a) Dervişlik, salikin hiçbir şeye malik ve sahip olmadığının, her şeyin gerçek malik ve sahibinin Allah oldu­ğunun şuurunda olması. İnsan Allah’ın kulu olduğundan; insan da ona nispet edilen diğer şeyler de hakikatte onun m evlası olan Allah’ındır, b) Salikin kendini daima Allah’a muhtaç bilmesi, Allah’ın hiçbir şeye ih­tiyacı olmadığım kavraması. <em>(Herevî^Menâzi/us-Sâirin</em> 28). c) Fena, fe­na fı’llah. Süleyman Uludağ a.g.e. s. 131,</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> Hadis-i şerif: “Senden sana sığınırım.” <em>Tirmizi,</em> Deavât, 3566. İbn Ebî Şeybe, <em>el-Musannefi</em> thk. Sa’d b. Nasır. Abdülaziz, (b.y. Dâru Kunûzi İş- bîlîyye, Riyad, 1436/2015), I-XXV, c. 16, s. 315.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> Meali: “O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve insanlar bir ve kahhar (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Al­lah’ın huzuruna çıkarlar.” İbrahim suresi, 48. ayet.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/">On İki Esmâ’nın Şerhi – Arifname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şiir ve Bilgelik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siir-ve-bilgelik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siir-ve-bilgelik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Nov 2021 05:38:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir ve Bilgelik]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Aydoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Niyazi Mısri]]></category>
		<category><![CDATA[Seyr-i Sülük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25600</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mustafa Aydoğan 1.Niyazi Mısri veya İnsanın Kendi Aslına Dönme Töreni İnsanın kendine ve varlığa ilişkin tasarrufu aslında şairanedir. Varlığın tecelli etme biçimi hakikat üzere gerçekleşir ve hakikatin sınırları insanın sınırlarını aşar. Hakikat, Allah&#8217;ın realitesidir ve mutlak bir realitedir. İnsanı, her türlü oluşun mümkün ve olağan olduğu bir kavrayış noktasına davet eder. Bu davette rica değil, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siir-ve-bilgelik/">Şiir ve Bilgelik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-11297 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104.jpg" alt="" width="439" height="329" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 439px) 100vw, 439px" /></p>
<p>Mustafa Aydoğan</p>
<p>1.Niyazi Mısri veya İnsanın Kendi Aslına Dönme Töreni</p>
<p>İnsanın kendine ve varlığa ilişkin tasarrufu aslında şairanedir.</p>
<p>Varlığın tecelli etme biçimi hakikat üzere gerçekleşir ve hakikatin sınırları insanın sınırlarını aşar. Hakikat, Allah&#8217;ın realitesidir ve mutlak bir realitedir. İnsanı, her türlü oluşun mümkün ve olağan olduğu bir kavrayış noktasına davet eder. Bu davette rica değil, emir ve tasarruf vardır. Biz buna “tecelli” diyoruz. Şairanelik, tecellinin mukadder ve hissedilir olduğu şartlarda, insanın kendi varlığının büyük varoluş seremonisi karşısında şaşkınlık ve fark ediş içerisinde kalmasıdır. Yanlış ile doğrunun, iyi ile kötünün, mümkün olan ile imkânsız olanın alışkanlıklarımızın aynasındaki görüntüsü ile ilahi kudretin huzurundaki şekil ve üslubunun farklı olabileceklerinin idraki ve kabulü, başka durumların yanında şairanelik durumuna da yol açar. Niyazi Mısri, bir rüyasını anlatırken, kendi zannı ile ilahi takdirin tecellisi arasındaki farkın şöyle gösterildiğinden bahseder: “Zannımda fâsık, âsi, riyakâr, sapkın, bidatçi, mülhid, zındık olanların çoğunu Allaha yakın, Allah»ın dostu, Onun sevgilisi gördüm.” Şairanelikten kasıt, biraz da, zıtlıklar içerisindeki müthiş dengeyi ve sonsuz değişimi görme ve fark edebilme yeteneğidir. İnsanın bu dünyada bulunuş biçimi, sadece yanlış ve doğrunun verdiği nizama göre değil, hakikatin tecellisinin her türlü formunu ve üslubunu beşeri varoluşun bir uzantısı olarak görme ve kabullenme kaidesine de bağlıdır. Ebu&#8217;l Hasan Harakani Hazretlerinin “canlıların kanı kırmızıdır, âşıkların kanı ise siyah ve mavidir” sözünün manasını, bu kaidenin kabullenilişinin bir tezahürü şeklinde anlamak mümkün. Burada bahsedilen âşıkların, Allah&#8217;ın gölgesi altında nefes alan kişiler olduğunu ayrıca söylemeye gerek yok. Bu kişilerin tecelli karşısındaki durumları hayret ve secde durumudur. Hayrette şairanelik gizlidir, secdede ise “birlik” ve hakiki neşenin cıvıltısına dalma vardır. Mısri, bu şairane durumu bir mısrasında şöyle anlatır: “Her ne yana kim eğilem ol yana her şey eğilir”. Yani, ben ne yana eğilirsem her şey o yana eğilir.</p>
<p>Şimdi, Mısri&#8217;nin bir şiirini ele almak istiyorum. Sanırım şairanelikle neyi kastettiğim, bu şiirle daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>Ey garip bülbül diyarın kandedir<br />
Bir haber ver gül-i zarın kandedir<br />
Sen bu ilde kimseye yar olmadın<br />
Var senin elbet yarin kandedir</p>
<p>Arttı günden güne feryadın senin<br />
Ah ü efgan oldu mutadın senin<br />
Aşk içinde kimdir üstadın senin<br />
Bu senin sabr ü kararın kandedir</p>
<p>Bir enisin yok acep hasrettesin<br />
Rahatı terkeyledin mihnettesin<br />
Gece gündüz bilmeyip hayrettesin<br />
Ya senin leyl ü neharın kandedir</p>
<p>Ne göründü güle karşı gözüne<br />
Ne büründü baktığınca özüne<br />
Kimse mahrem olmadı hiç razına<br />
Bilmediler şehsüvarın kandedir</p>
<p>Gökte uçarken seni indirdiler<br />
Çar unsur bendlerine urdular<br />
Nur iken adın Niyazi verdiler<br />
Şol ezel ki itibaren kandedir</p>
<p>Niyazi Mısri, bu şiirde, “tecelli geleneği”nin -Sünnetullah&#8217;ın yani, Allah&#8217;ın tasarrufunun sonsuz, sapmaz ve değişmez oluşunun büyük dervişi ve yaşayış sembolü olarak seyr-i sülük&#8217;unu anlatır. Başka bir ifade ile kendi varlığını ilahi hakikatin tınısına uyumlu hale getirme törenini anlatır. Ben böyle ifade etmek istiyorum. Bunun şiirle anlatılışı ilginçtir yüksekte bir dirilik sınırı yoktur. İnsan, eğer kelimeye mecbur kalarak yüksek bir şey ifade edecekse şiirin kapısını çalmak mecburiyetindedir. Bir de tabii şairane duruşun ya da şairane kavrayışın kendini ifade edeceği zorunlu tarz, şiir tarzıdır.</p>
<p>Bu şiirde bir şikâyet hali ya da bir serzeniş durumu bulunmadığını ifade etmek gerek. Şikâyet etmek, dünyanın sınırlarını hakikatin sınırları sanma hatasından doğar. Niyazi Mısrt&#8217;nin bu hataya düşmesi ihtimal dâhilinde değildir, çünkü alış-veriş içerisinde olduğu makam ilahi makamdır. “var senin elbet yârin” demesinden anlıyoruz bunu. Yâr&#8217;dan kasıt Allah&#8217;tır. *kandedir” diye bitiyor mısra. “var senin elbet yârin kandedir”. Yani “nerededir”, Bu soruda bir arayış ya da şüphenin ötesinde, “bulmuş olma&#8221;nın esprisi vardır. Bulmuş olanın mütebessim ve dingin mizahı da diyebiliriz.</p>
<p>Ve son beyit:</p>
<p>Nur iken adın Niyazi verdiler</p>
<p>Şol ezel ki itibarın kandedir</p>
<p>İnsanın bu dünyada bulunuş hali, itibar olarak düşüş şeklinde de görülebilir. Allah&#8217;ın huzurunda bulunuşun itibarı herhalde hiçbir inbara değişilmez. Ne var ki “nur iken adın Niyazi verdiler” gerçeğini idrak etmek ve yaşamak zorundayız. Bu mecbur kalıştan kurtulmanın yegâne yolu o ilk hal olan “nur hali&#8221;ne dönüşün çabası ve arzusudur. Yani, Peygamberimizin bize hatırlattığı gerçeğe, gerçek özümüze dönüş sancısı ve arzusu: “Allah beni nurdan yarattı müminleri de benim nurumdan yarattı”,</p>
<p>Ölümlü olmanın ıstırabı, ölümsüz olanın bize uzattığı elin aydınlığına çıkmakla aşılabilir. Ya varis olmak gerekir ya da varislerin katıklarından nasiplenmek gerekir. Niyazi Mısri&#8217;nin, peygamberin “varis”lerinden olduğunu bildiğimize göre kendi tecrübemizi bu varisin “tecrübesi”ne bakarak inşa etmek gerekiyor. Yani, Misri&#8217;nin sözünü ve yaşamını sadece “güzel” ya da “muhteşem” bulmak değil, onun “vücüdunu” kendi vücudumuz üzerine inşa etme çabasıdır esas olan. Ben bu şiiri böyle okumanın, bu açıdan bakarak okumanın bizi keşf ve hayret duraklarına bırakacağını sanıyorum.</p>
<p>Kişi aslında kendi seyr-i sülükunun peşindedir. Hakikatin tecelli mekânı kalptir. İnsanın gurbet duygusu içerisinde attığı adım, onu, gelecek her habere, ulaşacak her müjdeye kulakları ve gönlü açık hale getirir. “Yerleşmiş olma” duygusu ise idraki bütün haberlere kayıtsızlaştırabilir. Gurbet, kimsemizin olmadığı yerdir. Kimsesizlik duygusu, kalbi hasrete ve giderek aşka yaklaştırır. Aşk, sürekli düşünme ve tefekkür halidir. Tefekkür, omuzları eğer ve başı öne düşürür. Öyle ki alnımız git gide secdeye varır. Bir “yâr”inin olduğu haberini almış olan her garip, onun mekanına ve yakınına hasret duyacaktır. Hasret, kimsesizlik duygusunun acı halinde yoğunlaşmasıdır. Allah dostlarının acıyı ifade etme biçimleri yani feryatları, şikâyet formunda değil de anış, zikrediş formunda vücut bulur Zikir, bir bakıma, dervişin acısının açığa çıkış üslubudur. Sürekli anış ve arayışla bu üslubu harekete dönüştürür. Kendi gurbetinde başka gariplerin de olabileceğini hesaba katar. Çünkü derviş, dervişin kokusunu alır ve kalpleri birbirini arar. Ona gaiplerin sesi şöyle diyecektir: “Aşk içinde kimdir üstadın senin”.</p>
<p>Dervişin tek gerçek dostu Allah&#8217;tır. Dostundan uzağa düşmüş garibin döşeğinde alev vardır. Dünyada bu türlü bulunuş onu ilahi hakikatin tecellileri karşısında hayrete düşürür. Gecesi ile gündüzü arasındaki farkı ortadan kaldırır. Çünkü zaman ve mekân tasavvuru süre ve sınıra ilişkin bir tasavvurdur, eğer süre ve sınır ortadan kalkarsa, beşeri idrak ya infilak eder ya da sürekli bir hayret içinde kalır ve yeni bir nizama mecbur olduğunu anlar. Varlığın ve yaratılışın mahiyetini idrak etmek, insanı beşeri formların dışında ve ötesinde bir duyuş ve algılayışa götürür. Tıpkı gece dürbünleri gibi karanlıkta olanı aydınlığa, görünmez olanı görünür duruma getirir. Derin fark edişler safhası başlar. Gökler, ilahi hakikatin sırrını barındırız Ne var ki göklerin de ötesinde ve onların bile bilmekte aciz kaldığı mekânlar ve makamlar vardır. Ruhun kendi mutlak sükünetini bulacağı, gurbetin ve garipliğin sona ereceği makamlar&#8230; Bir anlamda, ruhumuza gerçek itibarının yeniden verileceği, nur makamı&#8230; Aslında buraya oradan gelmiştik. Bunun en açık izahlarından biri, adımızın Ahmet, Mehmet, Mustafa, Sadık oluşudur. Yani, bir ayrılığa, gayrılığa düşmüş olmamızdır. 2. Bilgeliğin Kalbi: Ebu&#8217;l Hasan Harakâni Ezel sırlarını, ne sen bilirsin ne ben, Bu muamma sözü, ne sen okur ne ben, Perde kalkarsa, ne sen kalırsın, ne ben.</p>
<p>(Harakâni) “Kutsal kitabı yorumlarken âşıklar kendilerini yorumlarlar” diyen Ebu&#8217;l-Hasan Harakani&#8217;nin İslam bilgelik tarihindeki kritik yerini belirleyen, her şeyden önce yaşamı, yetiştirdiği arifler ve etkileridir. Fakat O&#8217;nun derinlikli sözleri, özellikle irfani niteliğinin boyutlarını tek başına yansıtabilmektedir. Harakani, &#8216;vahdet algısında en üst düzeye ulaşmış bir bilge olarak, dilini de bu düzeyden kurmuş, sembolik ve şiirsel bir gramer oluşturmuştur. Bilgeliğin dilinin sembol ve süküt olduğu düşünülürse, Harakani&#8217;nin sözlerindeki sembollerin açımlanmasının önemi daha da belirecek ve artacaktır.</p>
<p>“Bütün varlıklar bendedir ama hiçbir yerde kendime ait bir iz bulamadım” ifadesi derinliği ve bilge edası bir tarafa, şiir gücü itibariyle de kuşatıcı, etkileyici ve dönüştürücüdür. İrfan ehlinin Peygamberin sözdeki üstünlüğünün de varisi olduklarını galiba kabul etmemiz gerekiyor. Peygamberin üslubu, seri ve akılda kalıcı, etkileyici ve kuşatıcı, rahat ve anlaşılır bir üsluptu.</p>
<p>Şiirin dili, sembolün dilidir. Ariflerin dili de öyle. Âşıkların dili de. İrfan ehli şiirin peşinden gitmez ama şiirin her türlü imkânını ve şiirsel edayı bir deha kudretiyle edinir ve kendiliğinden sözlerine zemin kılarlar. Bu toprakların mayası ariflerin bu ölümsüz dillerinin yoğurmasıyla her an dirilişe ve ölümsüzlüğe can vermektedir.</p>
<p>Ebu&#8217;l Hasan Harakani Hazretlerinin Nuru&#8217;l-Ulum adlı eserindeki sözlerini okuduğumda bana anlatmak istediği şeyin “aşk” olduğunu görüyorum. Onda gönül dilini buluyorum. Aşkın dili net, dolaysız ve katmanlı bir dildir. İnilecek derinliklerin beni aşacağı korkusu ve hayretiyle anlamlar arasında bocalıyorum. Onun sesinin geldiği ve kelimelerinin hayat bulduğu o bilinmezliğin nasıl olup da her daim taze kalabildığini hayretle kavramaya çalışıyorum. “Ne zaman ki başındaki saçtan ayağına kadar hey şeye kadir olanla dolu olursan, onun her şeyi mevcudiyetine şahit olur ve her solukta “Allah” der.” Harakani hazretlerinin bu sözü beni büyük Alman şairi Hölderlın&#8217;in bir mısrasına götürüyor. Şöyle diyor Hölderlin “Tanrıya ancak tanrısal olanlar inanırlar” Onunla dolu olursam mevcudiyetimin her an “Allah” diyeceği, yani, beni kaplayacak sonsuzluk neşesinin sürekli dalgalar halinde sonsuzun ve sınırsızın kıyılarına taşıracağı hakikatinin Hölderlin&#8217;in mısrasına güç verdiği ve zemin oluşturduğu sonucuna ulaşıyorum. Ya da Sokrates&#8217;in ölümünden önce dostlarına söylediği son sözlerinin aynı hakikatten yola çıktığını sanıyorum: “Ayrılık vakti geldi ve herkes kendi yoluna gidecek — ben ölmeye siz yaşamaya. Hangisi daha iyi Tanrı bilir.” Ariflerin aşk tasavvurunun yaşam ve ölüm arasında esasında bir fark olmadığı bilinciyle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü gidilecek bir asıl mekân ve kavuşulacak bir asıl varlık vardır. Ve insan bu ayrılık âleminde acı ve hasret çekmektedir. Kendi yurduna dönmek için zamana ve sınıra teslimiyetten bir an önce kurtulmak ve yaratıcısının eşiğinde rahat bir nefes almak arzusundadır. Dünyanın kokusu ve rengi kalplere ferahlık veren ve gönülleri okşayan bir koku ve renk değildir. Harakani hazretlerinin “Herkes kendi kokar. Bu dünya yokluk kokuyor” sözünün hikmeti burada yatıyor.</p>
<p>İnsanın ulaşacağı ve tutamak olarak bulacağı nihai durumlar ancak semboller aracılığıyla kavranabilir ve aşk ile idrak edilebilir. Belki de sembollerle kavrama, sonsuz olanı geçici olanda görebilme ve kavrayabilme gücü ve yetisidi. Aşk ise hayat ile hakikat ve sonsuz arasındaki geçiş aralığı, heyecan kulübesi olsa gerek. Çünkü “Yaratanın aşkına tutulmuş birisi yaratılmış hiçbir şey tarafından tatmin edilemez.” Yaratılmış olan “hayat”tır. Ruhumuza seslenen ise sonsuzluk ve hakikattir. “O sana seni tecelli ettirirse bütün varlıkların farkına varırsın” diyor Harakani hazretleri. İşte sembol de bu, aşk da. Çünkü “sarhoşluk şarap içmiş olana yakışır.”</p>
<p>“Allah&#8217;ın eşiğinde yürümek için, onu görmüş, duymuş, farkına varmış ve öğrenmiş olmalıdır.” Allah&#8217;ı nasıl görebiliriz ki! Harakani hazretleri böyle söylediğine göre demek ki görenler var, duyanlar ve farkına varanlar var. İbn-i Arabi zaman zaman “Allah bana dedi ki” diye başlar sözlerine. Harakani hazretleri de böyle söylüyor “Allah bana dedi ki” diyor. Kulağın ve duyuşun mahiyet değiştirmesi böyle bir şey olsa gerek. İnsanın insanlığı içindeyken mevcudiyetinin her solukta “Allah” demesi için, bilinebilir olandan farklı bir makama varılmış olması gerekir. Belki sadece makam da değil, bütün cismaniyetin başka bir şekle dönüşmüş olması gerekir. Âşıkların halleri, bir tür dönüşüm, temizlenme ve yeniden, yeni bir biçimde var olma hali olmalıdır ki sevgilinin sesini duyabilecek naifliğe ve zarafete sahip olabilsinler. Belki de bunun içindir ki Harakani hazretleri âşıkların kanlarının farklı olduğunu söyler. “Canlılar kırmızı kana sahiptir, âşıkların kanı siyah ve mavidir.” Kırmızı kandan güç alan bir vücudun duyabileceği ses ancak görünen ve bilinenlerin sesinin pek azı olabilir. Kırmızı, siyah ve mavi. Tasavvuf erbabının, hikmet ehlinin ve ariflerin, dilin manasından vücudun manasına açtıkları geniş menfezden bir görünüm, bir sembol aralığı ve ibdası. Kanla alınmış abdestten bahseder Hallac-ı Mansur. Ki son anlarında bütün vücudu kanla boyanır ve bu halinden bir neşe duyar, sevinç le ürperir; sevgiliye, Allah&#8217;a kavuşacağı anın yaklaşmış olmasından dolayı. O kan hangi renkti acaba? Siyah mı, mavi mi? Kırmızı olmadığı kesin.</p>
<p>Mevlana Celaleddin-i Rumi&#8217;nin en muhkem tutamağı olan aşkın meşalesi kendisinden önce gelen bu güneşin (Harakani hazretlerinin) ateşiyle yanmıştır. Harakani&#8217;nin Mevlana&#8217;ya aktardığı esas şey aşk olsa gerek. Çünkü bilginin ve hikmetin kaynağı aşktır. Aşkın olduğu yerde tamamlayıcı Allah olacaktır. “Yapılabilecek her şeyi yaptığın zaman Allah&#8217;tan “geri kalanını ben tamamlayacağım” nidasını duymayı umabilirsin”,</p>
<p>Edebiyat Ortami Dergisi,sayi:29,syf:14,19</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siir-ve-bilgelik/">Şiir ve Bilgelik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siir-ve-bilgelik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selamet Evine Girmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selamet-evine-girmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selamet-evine-girmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Mar 2015 10:26:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Vücudu Emanettir]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ı zikretmek]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsi Emmare]]></category>
		<category><![CDATA[Niyazi Mısri]]></category>
		<category><![CDATA[Selamet Evine Girmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3715</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüce Allah buyurdu: Allah selamet evine çağırır. (Yunus, 25). Allah, kullarını sıfatlar ve zat tevhidine davet eder. Bunların tevhidi, bütün afetlerden selamet evidir. O, fiiller tevhidine Kelime-i Tevhid, namaz, zekât, oruç, hac gibi emredilen; şirk, adam öldürme, zina, haram yemek ve bunun gibi yasak kılınan şeylerden men etmek gibi çeşitli ibadetler ve nehiylerle davet eder. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selamet-evine-girmek/">Selamet Evine Girmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/36513.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4603" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/36513.jpg" alt="Selamet Evine Girmek" width="576" height="356" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/36513.jpg 576w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/36513-300x185.jpg 300w" sizes="(max-width: 576px) 100vw, 576px" /></a></p>
<div>Yüce Allah buyurdu: Allah selamet evine çağırır. (Yunus, 25). Allah, kullarını sıfatlar ve zat tevhidine davet eder. Bunların tevhidi, bütün afetlerden selamet evidir. O, fiiller tevhidine Kelime-i Tevhid, namaz, zekât, oruç, hac gibi emredilen; şirk, adam öldürme, zina, haram yemek ve bunun gibi yasak kılınan şeylerden men etmek gibi çeşitli ibadetler ve nehiylerle davet eder. Çünkü kul, emirlerini tutmak, nehiylerden kaçmak ile selamet evine girer. Yani hiç kimse yaptığı bu ibadet fiilleri için Bunlar caiz değildir diye itiraz edemez, bu suretle zahirde bir müdahalecinin sataşmasına uğramaz.</div>
<div></div>
<div>Göğüslerindeki aldatma, tecavüz, kin, hased, kibir, kendini beğenme, işittirme, riya gibi kötü duyguları kalblerinden çıkaran sıfatlar tevhidine de çeşitli güç riyazetlerle nefs-i emmarenin arzusunu öldürmek, nefsin dediğini yapmamak, alışkanlık haline getirdiği şeyleri terk etmek gibi şeyleri yapmayı emrederek davet eder. Bu suretle nefis itminana ulaşır. Nefis itminana kavuştuğu takdirde güzel huylardan ibaret bulunan sıfatların selamet evine girer. Kötü ahlak zindanında, kalblere sıçrayan kötülük ateşinden kurtulmuş olur. Ve bu kötü huyların azabından daima rahat içerisinde olur.</div>
<div></div>
<div>İnsanlardan ve her şeyden vücudu (varlığı) kaldıran zati tevhide de, Allahı çok zikrediniz (Ahzab, 41) ayetiyle zikri, Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler (Al-i İmran, 191) ayetiyle de düşünceyi emrederek çağırmaktadır. Ta ki bu suretle zikir ve fikir çakmağından doğan ateşin nuru çıksın, benlik perdelerini yaksın, kalb âlemlerini aydınlatsın, onlara Allahtan başka varlık olmadığını göstersin ve onları varlık azabından ve günahından kurtarsın. Varlığın öyle bir günahtır ki onunla hiçbir günah mukayese edilemez. (Hadis). Keza varlık azabıyla da hiçbir azap mukayese edilemez. Çünkü kendine varlık tanımak, yüklendiği emanete hıyanet demektir. İnsan, vücudu emanet olarak almıştır. Kim emaneti öderse kendisinden daha lezzetli, daha rahat ve daha zevkli bir selamet olmayan ebedi, zati selamete girer. Zira bu, bütün selametlerin ruhudur. Bu selametin ebedi olması şu demektir: Yani bir kimse oraya bir an içerisinde girerse artık bütün anlarda orada kalır, çıkmaz. Zira ezeli istidad bunu gerektirir.</div>
<p>Niyazi Mısri,İrfan Sofraları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selamet-evine-girmek/">Selamet Evine Girmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selamet-evine-girmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Sevgisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Feb 2015 14:29:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İntikam]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Niyazi Mısri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3812</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğumdan hemen sonra insanın ilk alemi başlar -ki hayvanlar alemidir.Bu alem onu yemeye,içmeye,helal ya da haram birleşmeye sevkeder.İnsan orada sebat eder,imana ve amele dönmezse dünya sevgisi ona galebe çalar,dünyadan her istediğini de pek tabii elde edemez,neticede yırtıcılar alemine girer. Kibir,kin,hased,intikam,mukadderse katil ile vasıflanır ve o insanın sireti yırtıcı hayvanlara döner.Eğer bundan da imana ve amele [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi/">Dünya Sevgisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/dsc08296-girnavas-goletifuadyusufoglu.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-4590" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/dsc08296-girnavas-goletifuadyusufoglu.jpg" alt="Dünya Sevgisi" width="401" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/dsc08296-girnavas-goletifuadyusufoglu.jpg 596w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/dsc08296-girnavas-goletifuadyusufoglu-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/dsc08296-girnavas-goletifuadyusufoglu-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 401px) 100vw, 401px" /></a></p>
<p>Doğumdan hemen sonra insanın ilk alemi başlar -ki hayvanlar alemidir.Bu alem onu yemeye,içmeye,helal ya da haram birleşmeye sevkeder.İnsan orada sebat eder,imana ve amele dönmezse dünya sevgisi ona galebe çalar,dünyadan her istediğini de pek tabii elde edemez,neticede yırtıcılar alemine girer.</p>
<p>Kibir,kin,hased,intikam,mukadderse katil ile vasıflanır ve o insanın sireti yırtıcı hayvanlara döner.Eğer bundan da imana ve amele dönmezse mevki hırsı galebe eder,muradına ancak hilelerle erişir ve sonunda devler ve şeytanlar alemine girer.Hile,hud&#8217;a yalan,gıybet,koğuculuk ve iftira ile İblis gibi halk arasına fitneler düşürmek gibi huylarla vasıflanır.Orada kalırsa Esfel-i Safilin (aşağıların aşağısı) da kalmış ve insanların en sapkını olmuş olur.</p>
<p>Niyazi Mısri,İrfan Sofraları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi/">Dünya Sevgisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah,Resulünü Hem Cismani Hem Ruhani Yaratmasındaki Hikmet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahresulunu-hem-cismani-hem-ruhani-yaratmasindaki-hikmet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahresulunu-hem-cismani-hem-ruhani-yaratmasindaki-hikmet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Dec 2014 11:20:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Hem Cismani Hem Ruhani Olmasındaki Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Niyazi Mısri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2586</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Resulullah Efendimizi iki zıt şeyden yarattı. Letafetten (ruh) ve kesafetten (kesiflik; cisim). Ruhtan ve cisimden. Yani O, hem cismânidir; hem de ruhanî Cismâniyetini ve beşerî durumunu insanlarla yapacağı mülakat ve sûretlerin mukayesesi için yarattı Beşerî maddesi ile onlara kuvvet vere, onlarla beraber ola, onların yardımcısı ola, onlara bir numûne-i imtisal (gereğini yapma örneği) ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahresulunu-hem-cismani-hem-ruhani-yaratmasindaki-hikmet/">Allah,Resulünü Hem Cismani Hem Ruhani Yaratmasındaki Hikmet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/allahresulunu-hem-cismani-hem-ruhani-yaratmasindaki-hikmet/resule-itaat-250x250/" rel="attachment wp-att-17287"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17287" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/resule-itaat-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/resule-itaat-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/resule-itaat-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Allah Resulullah Efendimizi iki zıt şeyden yarattı. Letafetten <em>(ruh) </em>ve kesafetten <em>(kesiflik; cisim).</em> Ruhtan ve cisimden. Yani O, hem cismânidir; hem de ruhanî Cismâniyetini ve beşerî durumunu insanlarla yapacağı mülakat ve sûretlerin mukayesesi için yarattı Beşerî maddesi ile onlara kuvvet vere, onlarla beraber ola, onların yardımcısı ola, onlara bir numûne-i imtisal <em>(gereğini yapma örneği)</em> ve bir gâye ola. İşbu suretle onlara <em>“Ben de sizin gibi beşerim”</em> diyerek onlarla ülfet <em>(kaynaşma, dostluk)</em> ede.</p>
<p>Şekillerine büründüğünü ifade ede. Rûhânî bir kuvvet vermesindeki hikmete gelince, bunu ona nasip eyledi ki; rûhânî âlemdekiler de, onu müşahede edip göreler. Kezâ yüce melekût alemindekiler de. Böylece rûhânîler için de tam bir bereket ve tam bir rahmet ola ve onlar da Onun mübarek cismini müşahede edeler.</p>
<p>Niyazi Mısri, İrfan Sofraları, syf;140</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahresulunu-hem-cismani-hem-ruhani-yaratmasindaki-hikmet/">Allah,Resulünü Hem Cismani Hem Ruhani Yaratmasındaki Hikmet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahresulunu-hem-cismani-hem-ruhani-yaratmasindaki-hikmet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
