<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Armağan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mustafa-armagan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 13 Feb 2020 12:24:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mustafa Armağan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Unamuno’da Trajiğin Anlamı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/unamunoda-trajigin-anlami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/unamunoda-trajigin-anlami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Feb 2020 12:24:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Miguel de Unamuno]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<category><![CDATA[Unamuno’da Trajiğin Anlamı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23896</guid>

					<description><![CDATA[<p>* Miguel de Unamuno (18641936) modern Ispanyol düşünce ve edebiyatının önde gelen kişiliklerindendir. Uzun bir süre Salamanca Üniversitesi’nde Yunan ve Lâtin edebiyatları profesörlüğü yapan Unamuno; monarşik düzene ve başındaki diktatör Primo de Riviera’ya karşı yazdığı sert yazılardan dolayı yurtdışına sürgüne gönderildi. Romain Rolland ve Gabriel D’Anunzio başta olmak üzere pek çok aydının protestoları ve Fransa’nın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/unamunoda-trajigin-anlami/">Unamuno’da Trajiğin Anlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>*<img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23926 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/unnamed-300x169.jpg" alt="" width="401" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/unnamed-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/unnamed.jpg 512w" sizes="(max-width: 401px) 100vw, 401px" /></p>
<p>Miguel de Unamuno (18641936) modern Ispanyol düşünce ve edebiyatının önde gelen kişiliklerindendir. Uzun bir süre Salamanca Üniversitesi’nde Yunan ve Lâtin edebiyatları profesörlüğü yapan Unamuno; monarşik düzene ve başındaki diktatör Primo de Riviera’ya karşı yazdığı sert yazılardan dolayı yurtdışına sürgüne gönderildi. Romain Rolland ve Gabriel D’Anunzio başta olmak üzere pek çok aydının protestoları ve Fransa’nın diplomatik girişimleri sonucu Fransa’ya yerleşti. 1930’da yurduna dönerken şenliklerle karşılandı. Yeni kuruları Cumhuriyet’e İsyan eden Francocu asilere de karşı çıktı. Savaşı hiçbir zaman tasvip etmedi.</p>
<p>Unamuno’nun felsefi denemelerinin en önemlisi “Hayatın Trajik Duygusu”dur (Tragic Sense of Life). Ispanyol ruhunu işleyen ve aydınlatan Don Quijote ile Sancho’nun Hayatı adlı eserinden başka El Cristo ve Velazquez (1920) de önemli çalışmalanndandır. Şiirlerine düşüncelerini yoğun bir biçimde katan Unamuno’nun piyesleri de vardır. “Yaman Adam &#8220;&#8216; (El Otro1932)</p>
<p>Yurdundan Sürgün Romencero (1928), Memleketimden (1903) ve burada üzerinde duracağımız “Sis’2 (Niebla-1916) adlı romanların da yazarıdır.</p>
<p>Unamuno’yu felsefe tarihçileri, genel düşünce karakteristiği olarak varoluşçuların Hıristiyan kanadına mensup saymaktadırlar. Gerçekten uğraştığı problemler açısından bakıldığında (Allah, iman, hayatın anlamı, insanın kaderi, ölüm Vb.) onu bu kategoriye sokmamız gerekecektir. Ancak böyle bir tasnif çok genelde kalacaktır. Çünkü Unamuno da Kierkegaard gibi hayatı boyunca dar bir öğretinin çerçevesine sıkışmamaya çabalamış, gerçeği çeşitli açılardan araştırmaya ve görmeye çalışmıştır. “Şüphe ve tereddüt” onun bu yolda kılavuzu olmuştur.</p>
<p>Unamuno’ya göre Allah kavramı (iman) insanın “kendi iç boşluğunu (vacio) Allah’ı tasdik etmesinin dayanak noktası haline” getirmesiyle var olur. Ona göre iman, insanın iç boşluğunu doldurmasıyla belirir. “Biz duygusal var olma ihtiyacından gelen imana dayanmalıyız. Allah’a iman bizim görüşümüzü genişletir, sonsuzluk ümidimize açıklık verir.”3</p>
<p>Ölümsüzlük arzusu veya hasreti de Unamuno’nun metafizik felsefesinin ana bağlamlarından birisidir. (Burada onun metafiziği nasıl kavradığını örneklemek gerekirse, Wittgenstein’in “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır&#8221; sözüne “Metafizik, me<br />
talinguistiktir&#8221; diye karşılık vermesi de gösteriyor ki Unamuno, metafiziği iyice dil ve bilim ötesine taşıyor.)</p>
<p>İnsanı diğer varlıklardan ayıran en büyük özelliği sonsuzluk fikridir, sonsuza duyduğu hasrettir. “Biz daima var olmayı arzu ederiz. Perişan bile olsa var olmayı, her zaman var olmamaya tercih ederiz.”4</p>
<p>Işte Unamuno’ya, hayatın hızla akışının ortaya çıkardığı trajik duygusunu veren nokta burasıdır. İnsan bir yandan sonsuzluk hasretiyle yanarken; sonsuz olarak var olmayı başka hiçbir türlü var olmamaya değişemezken, bu geçici dünyadaki günlerinin ayağının altından kayıp gittiğini görerek içinde “trajik bir duygu” doğar. Çatışmadır söz konusu olan burada. İnsan ruhundaki sonsuzluk duygusu ile katı realitedeki, dış dünyadaki ölümlülük çatışmakta ve insana acı ve ızdırap vermektedir.</p>
<p>Sartre buna angoise (iç daralması) diyordu, Camus saçma (absürd)&#8230; Sartre “angoise”nin insanda“bulantı&#8221; yaratacağını söyler, Camus yaşamanın saçmalığını savunur. Bu varoluşçu filozoflara göre, insan “kör ve sağır tabiat”a bir başına, kimsesiz “atılmış”tır. Çaresizdir. Oysa Unamuno, bu acıklı noktada yetersiz, aciz kaldığını anlayan insanın imana muhtaç olduğunu, ona dayanarak bu boşluktan (vacio) sıyrılabileceğini öne sürer.</p>
<p>İkiye ayırır insanları Unamuno: ruh insanı ve zekâ insanı. Bunların arasındaki fark, birinin varlığı içinden kavramaya, duymaya çalışması, diğerinin dış yüzünde dolanması, dışarıdan edindiği bilgilerle yetinmesidir. Bu iki halin tezahürü (öznellik/ nesnellik), bir araya gelmesi en yetkin ifadesini Cervantes’in ünlü romanında bulur: Ruh insanı Don Kişot’a benzer, zekâ insanı Sanço Panza’ya. Bu iki ruh hali en iyi terkibini bu eserde bulur. Ona göre aynı zamanda bu terkip Ispanyol ruhunda da mündemiçtir.</p>
<p>Burada biraz durmamız ve trajik çatışma üzerine eğilmemiz gerekecektir. Nedir trajik olan ve çatışan? Nasıl çıkar ortaya? Kimi filozoflardaki tanımlamalara bir bakalım:</p>
<p>Schopenhauer, evreni kör ve mutlak iradenin kuşattığını ve bizi evrenin peşinde koşturduğunu söyler. Onun için evren tasarım olarak “vardır.” Bu mutlak iradenin bizi peşinden sürüklemesi “bizi bir düş arkasında koşturması, sonunda bizi bahtsız kılar; hayatı yaşamak kendi başına bir acı olur. ”5 Schopenhauer’ag öre bu acıdan da Nirvana ile kurtulunur, yahut “güzellik ve sanat yoluyla (mutlak) iradenin üzerimizdeki basıncını hiçe indirmek”e ile. Bu etkiyi en iyi azaltan, en az maddi olan sanat ise müziktir.</p>
<p>Nietzsche’de ise trajik olan mitolojiye dayanır. Dionyzos kültü coşkunluğu, sınır tanımamayı, taşkın içgüdüyü ifadelendirir. Bu Yunan Tanrısı’nın sanattaki izdüşümü ise müziktir. Bu noktada Schopenhauer’la birleşen Nietzsche, daha ileri giderek bu taşkın içgüdüyü frenlemek, belli bir kalıba oturtmak ister. Apollon, güzelliğin, ölçülülüğün, yetkinliğin, dengeliliğin ve plastik sanatların sembolüdür. Ona göre trajedi “her iki içgüdünün barışması ve bağdaşması ile meydana gelmiştir.” Yani “Dionyziak coşkunlukların Apollonik biçimiyle gösterilmesi.” Sonunda bu iki kült birbirinin dili konuşturularak sanatın en üstün hedeüne erişilir.</p>
<p>Max Scheler içinse trajik, iki değerin karşılıklı çatışmasındadır. Trajik, bir öge olarak dünyanın içinde vardır. Bu ögeyi bünyesinde taşıyan dünya, trajik kederle kendini açığa vurur, önümüze serer.7 Şöyle tanımlar trajiği Scheler:</p>
<p>Belli bir durumda iki yüksek (ve olumlu) değerin yan yana gerçekleşmesinde, birinin gerçekleşmesi için diğerinin yok olması gerekliliğinde ve kaçınılmazlığında ortaya çıkar trajik.8</p>
<p>Unamuno, Sis adlı romanında umutsuz bir aşka düştükten sonra bunalımlı günler geçirmekte olan roman kahramanı Augusto Perez’i öldürmeye karar verir. Fakat Perez daha önceden intihar etmeye karar vermiştir. Karşı çıkar yazara, “Beni öldüremezsin” der, “Kendimi ben öldüreceğim.” Yazar “Sen kendini öldüremezsin, çünkü yaşamıyorsun, ancak tasavvurda varsın; sen ancak benim hayalimin verimisin” diye uyarır onu. Perez ise hayal mahsulü (fictive) şeylerin bile bir iç mantıkları olduğunu ve bu “elindeki”nin kendine verilmesini söyler, ama Unamuno onu o gece öldürmeye kararlıdır.</p>
<p>Bitkin bir halde eve dönen Perez’in son düşünceleri şöyledir:</p>
<p>&#8220;Hayır,hayır! Ölemem ben! Yaşayan, var olan bir kimse ölür, bense yokum; var olmadığıma göre nasıl ölebilirim? Ölümsüzüm ben&#8217;. Tek ölümsüzlük benim gibi ne doğmuş ne de<br />
var olmuş bir yaratığın ölümsüzlüğüdür. Ben bir düşünceyim, düşünce!&#8221;9</p>
<p>Ardından ölür Perez. Ama Unamuno onu öldürdüğüne pişmandır,tekrar diriltmeyi kurar kafasında. O gece rüyasında gördüğü roman kahramanı ona “bir hayal yaratığının; kanlı canlı bir insan gibi yaratabileceğini, onun gibi öldürülebileceğini, fakat onu tekrar diriltmenin imkânsız olduğunu” söyler.</p>
<p>Unamuno bu romanında da görüldüğü gibi Ölümsüzlüğü aramaktadır. Bu dünyada ona göre ölümsüzlük ancak sanat eserlerince sağlanabilir. Ancak “ne doğmuş ne de var olmuş” sanat eserleriyle biz sonsuzluk fikrine ulaşabiliriz hayatta.</p>
<p>Unamuno için insanın gerçek yanı, olduğu şey değil, olmak istediği şeydir. Bu şey sanatçının kurgusu ile ebedileşir. Geleceğe yönelik bir varlık olarak görülen insan, düşünmekte, bu düşünmenin sonucunda sonsuzluk fikrine dayanmakta ve bu fikri<br />
sonlu dünyada gerçekleştiremeyince hasretini sanat eserleriyle ölümsüz kılmak istemektedir.</p>
<p>Mustafa Armagan &#8211; Gelenek ve Modernlik Arasında,syf.223-217</p>
<p>*Yönelişler, Yıl 2. Sayı: l4, Mayıs 1982, s. 22-25.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Miguel de Unamuno. Yaman Adam, Çeviren: Behçet Necatigil, Varlık Yayınlan, Istanbul 1955.</p>
<p>2 Miguel de Unamuno, Sis, Çeviren: Behçet Necatigil, Istanbul 1948, MEB Ispanyol Klasikleri: I; Aynı çeviri 2. baskı, Bilgi Yayınları, Ankara 1970.</p>
<p>3 Frederick Mayer, Yirminci Asırda Felsefe, Dergah Yayınları, Istanbul. s. 65.</p>
<p>4 A.g.y., s. 64.</p>
<p>5 F. Nietzsche, Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, Çeviren: Nusret Hızır, ElifKitabevi, Istanbul 1963; Önsöz, s. XII. .</p>
<p>6 A. g. e., Önsöz, s. XII.</p>
<p>7 ionna Kuçuradi, Sanata Felsefeye Bakmak, Şiir-Tiyatro Yayınları, Ankara 1979, S. 22.</p>
<p>8 Age., 8. 38.</p>
<p>9 Unamuno, Sis, s. 245</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/unamunoda-trajigin-anlami/">Unamuno’da Trajiğin Anlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/unamunoda-trajigin-anlami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdulhamid Han Said Nursi’yi tımarhaneye attırdı mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 20:20:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abduhamid ve Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulhamid Han Said Nursi’yi tımarhaneye attırdı mı?]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15128</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bediüzzaman Said Nursî, Yıldız Sarayı Mabeyn dairesine, Şark’ta geleneksel ve modern bilimleri bünyesinde birleştirecek bir üniversite açılmasını havi dilekçeyle başvurduktan sonra neden birdenbire Toptaşı Tımarhanesi’ne gönderilmiştir? Genellikle lafını budaktan esirgemeyen söylemi veya acayip kıyafetlerinden dolayı saray tarafından ‘deli’ muamelesi gördüğü izlenimi hâkimdir. Peki bu ‘izlenim’ ne kadar doğru? Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan bir mektup, Van [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/">Abdulhamid Han Said Nursi’yi tımarhaneye attırdı mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/images-3-26/" rel="attachment wp-att-15130"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15130" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-3-1.jpg" alt="" width="419" height="235" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-3-1.jpg 512w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-3-1-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 419px) 100vw, 419px" /></a></p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî, Yıldız Sarayı Mabeyn dairesine, Şark’ta geleneksel ve modern bilimleri bünyesinde birleştirecek bir üniversite açılmasını havi dilekçeyle başvurduktan sonra neden birdenbire Toptaşı Tımarhanesi’ne gönderilmiştir?</p>
<p>Genellikle lafını budaktan esirgemeyen söylemi veya acayip kıyafetlerinden dolayı saray tarafından ‘deli’ muamelesi gördüğü izlenimi hâkimdir.</p>
<p>Peki bu ‘izlenim’ ne kadar doğru?</p>
<p>Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan bir mektup, Van Valisi Tahir Paşa tarafından saraya yazılmıştır. (Hatırlatalım: Said Nursî, Tahir Paşa’nın zengin bir kütüphanesi de olan Van’daki konağında tam 12 yıl kalmış ve “Yeni Said” döneminin bereketli tohumları oradaki aydın çevrenin etkisiyle Bediüzzaman’ın fikir toprağına düşmüştür.)</p>
<p>Tahir Paşa saraya yazdığı mektubunda özetle şunları diyor: “Kürdistan alimleri arasında harika zekâsıyla ünlü olan Molla Said Efendi, tedaviye muhtaç (“muhtâc-ı tedâvî”) olduğundan Halife Hazretlerinin şefkat ve merhametine sığınarak sarayınıza gelmiştir. Bu kişi, yaşadığı bölgede herkesin içinden çıkamadığı meseleleri hallettiği halde talebe kıyafetini değiştirmemiştir.</p>
<p>Kendisi padişaha hakikaten sadık ve halis duacı olmakla beraber fıtraten edepli ve kanaatkâr olup şimdiye kadar İstanbul’a gitmek bahtiyarlığına erişmiş Kürt uleması içinde gerek güzel ahlakıyla, gerekse Padişaha sadakati ve kulluğuyla en çok iyilik edilmeye layık, dini şiar edinmiş bir kişi olması bakımından tedavisinde kolaylık gösterilmesi…”</p>
<p>16 Kasım 1907 tarihini taşıyan bu mektup ile iki gün sonra Van Valiliği’ne Mabeynden yazılan cevaptan (ve onları takip eden bir başka belgeden) anlaşıldığına göre, o zamanki adıyla Molla Said Efendi, o günlerde muhtemelen sürmenaja benzer bir zihnî rahatsızlık geçirmekte olup (zira cevapta “şuurunda eser-i hiffet görüldüğünden” bahsediliyor) tedaviye muhtaç bir haldedir. Nitekim ilmî biyografilerinden birinde “Bu rahatsızlık, onun uzun süreden beri yoğun bir tempoyla devam ettirdiği zihnî faaliyetlerinden kaynaklanan bir tür zihnî yorgunluktan kaynaklanıyordu” denilmiştir (Bkz. Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursî: Entelektüel Biyografisi, Çev: C. Taşkın, Etkileşim: 2006, s. 59).</p>
<p>Bediüzzaman’ın kendisi birilerinin ifsadatı ve Sultanın emriyle tımarhaneye atıldığını düşünse de işin aslı farklıydı: Saray ona ‘deli’ muamelesi yapmış olmayıp tersine onu saraya gönderen ve çok yakın dostu ve hamisi bulunan vali Tahir Paşa’nın yazdığı mektubun gereğini yerine getirmiş bulunuyordu.</p>
<p>Mustafa Armağan</p>
<p>Derin Tarih Dergisi 2017 Şubat</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/">Abdulhamid Han Said Nursi’yi tımarhaneye attırdı mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulhamid-han-said-nursiyi-timarhaneye-attirdi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Biz Batı&#8217;yı Bütün Olarak Tanımadık</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/biz-batiyi-butun-olarak-tanimadik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/biz-batiyi-butun-olarak-tanimadik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2015 11:57:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Batı ve Biz]]></category>
		<category><![CDATA[Biz Batı'yı Bütün Olarak Tanımadık]]></category>
		<category><![CDATA[Bulutları Delen Kartal]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5311</guid>

					<description><![CDATA[<p>1960&#8217;lardan sonra Türkiye&#8217;yi salgın bir hastalık gibi istilâ eden Marksizm, anarşizm, komünizm vs. gibi izm&#8217;ler, doğrudan doğruya siyasî irfanımızın yokluğundan faydalanmışlardır. Biz Batı&#8217;yı bütün olarak tanımadık. Tanzimat devrinde tanımak istemiştik. Bizim dikkatimiz Batı&#8217;nın sadece dikenlerine yapraklarına takıldı. Yani ağaçla meşgul olmadık. Ormanla hiç meşgul olmadık. Rüzgârın tesadüfen önümüze serptiği birkaç kuru yaprakla uğraştık. Bir kelime [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/biz-batiyi-butun-olarak-tanimadik/">Biz Batı’yı Bütün Olarak Tanımadık</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/biz-batiyi-butun-olarak-tanimadik/bulutlaridelenkartal-2/" rel="attachment wp-att-16251"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16251" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/bulutlaridelenkartal-1.jpg" alt="" width="240" height="373" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/bulutlaridelenkartal-1.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/bulutlaridelenkartal-1-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></a></p>
<p>1960&#8217;lardan sonra Türkiye&#8217;yi salgın bir hastalık gibi istilâ eden Marksizm, anarşizm, komünizm vs. gibi izm&#8217;ler, doğrudan doğruya siyasî irfanımızın yokluğundan faydalanmışlardır. Biz Batı&#8217;yı bütün olarak tanımadık. Tanzimat devrinde tanımak istemiştik. Bizim dikkatimiz Batı&#8217;nın sadece dikenlerine yapraklarına takıldı. Yani ağaçla meşgul olmadık. Ormanla hiç meşgul olmadık. Rüzgârın tesadüfen önümüze serptiği birkaç kuru yaprakla uğraştık. Bir kelime ile günümüzün insanı, günümüzün en entelektüeli Şark&#8217;ı de Garb&#8217;ı da tanımayan acayip bir mahluktur. Bu boşluğu doldurmak için elbette ki izm&#8217;lere ihtiyaç vardı. Marksizm bütün sahte cazibesi ve sahte ilimciliğiyle kafaları istilâ etti.</p>
<p>Evvelâ insan düşüncesi bir bütündür. Asya ile Avrupa insan beyninin iki yarım küresidir. Asya&#8217;yı tanımadan Avrupa&#8217;yı tanımaya, Avrupa&#8217;yı tanımadan Asya&#8217;yı tanımaya imkân yoktur. Biz Asya ile yani kendimizle meşgul değiliz. Tarihimizi unuttuk, dilimizi unuttuk, irfanla alâkamız kalmadı. Fakat buna mukabil Batı&#8217;yı da tanımadık. Bu şekilde tefekkür olmaz. Gerçi ecdadımız, Fatih&#8217;ten itibaren daha doğrusu Selçuklulardan itibaren düşünceyi bir bütün olarak almışlar, insanla devlet arasındaki münasebetleri dikkatlerine tevcih etmişlerdir. Fakat bu son zamanlarda, bilhassa Servet-i Fünun devrinden itibaren unutulmuştur. Biz Avrupa&#8217;nın pisliklerini, mülevvesatını, adiliklerini alan, adeta hastalıklarını ithal eden bir kumpanya haline girdik.</p>
<p>Elbette ki irfan, kendini tanımakla başlar. Fakat kendini tanımak formülü son derece kucaklayıcı bir formüldür. Kendini tanımak için çevreyi, dünyayı da tanımak mecburiyetindedir insan. Biz kimiz, nasıl bir tarihten geldik, hangi kavgaların neticesinde bu hale geldik. Kendini tanımak düşmanını da tanımaktır. Düşman veya dost Batı, Rönesans&#8217;tan beri tefekkürde büyük merhaleler almış, büyük fetihlerde bulunmuş, büyük keşifler yapmış bir insan topluluğudur.</p>
<p>Düşman olarak da tanımak mecburiyetindeyiz, dost olarak da&#8230; Çünkü dünyada yalnız yaşamıyoruz. Bu itibarla sadece kulağımıza üflenen formüllere bağlı robotlar haline gelişimiz siyasî kültürümüzün eksikliğinden kaynaklanmaktadır. İtiraf ederim ki üniversitelerimizde de ciddi bir siyaset kürsüsü yoktur. Hiçbir kitap hazırlanmamıştır.</p>
<p>Bulutları Delen Kartal, Mustafa Armağan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/biz-batiyi-butun-olarak-tanimadik/">Biz Batı’yı Bütün Olarak Tanımadık</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/biz-batiyi-butun-olarak-tanimadik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Hava Kuvvetleri Stajına Şeyh Said İsyanı İle Başlamıştı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turk-hava-kuvvetleri-stajina-seyh-said-isyani-ile-baslamisti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turk-hava-kuvvetleri-stajina-seyh-said-isyani-ile-baslamisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Nov 2014 15:33:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said İsyanı]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said İsyanı Nasıl?]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<category><![CDATA[Robert W.Olson]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Hava Kuvvetleri ve Şeyh Said]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2218</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsyanların Kürt milliyetçiliğini bastırmak, kontrol etmek, kökünü kazımak üzere bir araç olarak kullanılması Türk Hava Kuvvetleri nin gelişmesine katkıda bulunmuştur. 1925&#8217;dekı Şeyh Said isyanından sonra Türk Hava Kuvvetleri&#8217;nin ilgilendiği tek sorun elbette milliyetçi Kürt ayaklanmalarını bastırmak değildi. Fakat kurum bu tarihten 1938 e kadar hemen hemen sadece bu işle meşgul oldu. İki Dünya Savaşı arasındaki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-hava-kuvvetleri-stajina-seyh-said-isyani-ile-baslamisti/">Türk Hava Kuvvetleri Stajına Şeyh Said İsyanı İle Başlamıştı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/turk-hava-kuvvetleri-stajina-seyh-said-isyani-ile-baslamisti/seyh-sait-isyani-300x265/" rel="attachment wp-att-17147"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17147" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/seyh-sait-isyani-300x265-1.jpg" alt="" width="300" height="265" /></a></p>
<p>İsyanların Kürt milliyetçiliğini bastırmak, kontrol etmek, kökünü kazımak üzere bir araç olarak kullanılması Türk Hava Kuvvetleri nin gelişmesine katkıda bulunmuştur. 1925&#8217;dekı Şeyh Said isyanından sonra Türk Hava Kuvvetleri&#8217;nin ilgilendiği tek sorun elbette milliyetçi Kürt ayaklanmalarını bastırmak değildi. Fakat kurum bu tarihten 1938 e kadar hemen hemen sadece bu işle meşgul oldu.</p>
<p>İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde hava kuvvetlerinin geliştirilmesi meselesi hem endüstrileşmiş, hem de bağımsızlığını yeni kazanmış ancak endüstrileşmemiş ülkelerde önem ve hız kazandı. Aynca hava kuvvetleri sayesinde emperyal güçler sömürgelerini daha iyi kontrol edebiliyorlardı.</p>
<p>Dünya Savaşında hava gücünün öneminin anlaşılmasıyla savaştan sonra bütün ülkeler millî güvenlik ve çıkarlarını korumak, nüfuzlarını kontrol etmek ve düşmanlarına saldırabilmek için birer hava kuvveti kurmaya başladılar, öte yandan Türkiye açısından hava kuvveti oluşturma işi yeni olmayıp Osmanlıdan beri süregelen bir çabaydı.</p>
<p>Şeyh Said ve Ağrı Dağı İsyanlarıyla karşılaştırıldığında 1937-38 Dersim İsyanı daha yerel kalıyordu ama bu isyana da en az diğerleri kadar sert bir şekilde müdahale edildi. Ayrıca Şeyh Said İsyanı nın bastırılmasında THK çok küçük bir rol oyna-mıştı. Daha sonra Ağrı Dağı lsyam’nı bastırmada daha kapsamlı, belki de daha kat’i bir rol üstlenecekti.</p>
<p>Şeyh Said ile başlayıp Ağrı Dağı ile devam eden ve Dersim’e kadar uzanan kesintisiz isyanlarla dolu istikrarsız bir atmosferde Türk Hükümeti devamlı olarak çeşit çeşit Kürt ayaklanmalarını ve isyancıları kontrol etme, başarma ve başını ezme güçlüğüyle karşı karşıya kaldı. 27 Ocak 1928 de Musul’daki Suez Safety Outfitters, Fransız istihbarat raporlarından aldığı bilgiye dayandırarak THK&#8217;nın o tarihe kadar Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmak üzere toplam 200 uçak satın aldığını belirtir.</p>
<p>Said isyanının bastırılmasından tam 2 yıl sonra.yani 1925 baharından 1927 sonuna kadar Türkiye’nin satın aldığı uçak sayısı mevcudun iki katından fazlaydı.</p>
<p>Şeyh Said’e karşı kullanılan 3 yahut 4 uçak varken 1927 sonu itibariyle Türkiye artık 200 kadar hava aracına sahipti. Sadece Diyarbakır, Mardin ve Erzurum havaalanlarında bile büyük ihtimalle 50 kadar uçak bulunuyordu.</p>
<p>1930 sonu itibariyle Türk Hava Kuvvetleri nin sahip olduğu hava araçlarını tahmin etmek artık pek mümkün değildi. Çok büyük bir ihtimalle bu rakamın 300 civarında olması gerekiyor. Salih (Omurtak) Paşa’nm inşa ettiği yahut etmeye niyetlendiği Agrı Dağı yakınlarındaki 60 uçak kapasiteli havaalanı bizlere THK’nın 1930 itibariyle ulaştığı kapasiteyi gösterir.</p>
<p>Türk Hava Kuvvetleri’nin savaş bölgesine yakın bir havaalanına 60 uçak mev-zilendirmesi ve 100 uçak daha konumlandırma planı aldığını belirtir.</p>
<p>Böylelikle Şeyh said isyanının bastırılmasından tam iki yıl sonra,yani 1925 baharından 1927 sonuna kadar Türkiyenin satın aldığı uçak sayısı mevcudun iki katından fazlaydı.Şeyh Said’e karşı kullanılan 3 yahut 4 uçak varken 1927 sonu itibariyle Türkiye artık 200 kadar hava aracına sahipti. Sadece Diyarbakır,Mardin ve Erzurum havaalanlannda bile büyük ihtimalle 50 kadar uçak bulunuyordu.</p>
<p>1930 sonu itibariyle Türk Hava Kuvvetleri’nin sahip olduğu hava araçlarını tahmin etmek artık pek mümkün değildi.Çok büyük bir ihtimalle bu rakamın 300 civarında olması gerekiyor.Salih Omurtak Paşanın inşa ettiği yahut etmeye niyetlendiği Ağrı Dağı yakınlardaki 60 uçak kapasiteli havaalanı bizlere THK&#8217;nın 1930 itibarıyla ulaştığı kapasiteyi gösterir.</p>
<p>Türk Hava Kuvvetlerinin savaş bölgesine yakın bir havaalanına 60 uçak mevzilendirmesi ve 100 uçak daha konumlandırma planı Türkiye’nin Kürtlere karşı belirlediği askeri politikanın ne derece önem arz ettiğine işaret eder,</p>
<p>Dersim îsyanı bir kez daha Türkiye’yi Kürtlere karşı 50 bin kişilik bir kuvvet seferber etmek zorunda bıraktı.1937-38 arasında THK daha çok ve daha iyi güçlü bir altyapı ile desteklendi ve hava gücünü tahripkâr bir şekilde kullandı,</p>
<p>1937-38 arasında arasında THK’nın uzmanlaşmasının ve kendine güveninin en çarpıcı örneklerinden biri Atatürkün manevi kızı, Türkiye’nin ilk kadın pilotu ve ilerici,özgür, modern Türk kadını na model olarak gösterilen Sabiha Gökçen&#8217;in THK ile birlikte Dersim Kürtlerini bombalamaya katılmasıdır.Sabiha Gökçen bir yandan Türk toplumunda hakim sınıflara ve gruplara mensup kadınların kendi grupları içinde ilericiliğin sembolü ve modeli olurken, diğer yandan da ait oldukları grubun azınlıkları bastırmasına nasıl hizmet ettiklerini göstermesi açısından güzel bir örnektir.</p>
<p>Türk Hava Kuvvetleri öncelikle Türkiye’nin doğusunu kontrol etmede, güvenliğini sağlamada ve Kürt milliyetçi ayaklanmalarını bastırmada kullanıldı. 1963. 1964 ve 1974 yıllarındaki Kıbrıs ve 1980’ler ile 90‘lardaki Kuzey Irak müdahalelerini istisna edersek Şeyh Said İsyanından 90’lara kadar THK tek taraflı olarak Kürtlerden başka ne başka bir ülkeye, ne de başka bir düşmana karşı kullanıldı.</p>
<p>THK başta 1937-38 isyanları olmak üzere isyanları bastırmakta güçlü bir rol oynadı. Belirtmek istediğim husus, Türk devletinin Kürt milliyetçi ayaklanmalarını sınırlandırma ve zayıflatma kapasitesine 1. ve 2. Dünya Savaşları arasındaki dönemde THK’nın çok güçlü bir katkı sağladığıdır. Bu da zamanla Türk milliyetçiliğinin gittikçe artan bir Türk etnik kimliği vurgusu ile karşı konulmaz bir söylem olarak gelişmesine katkı yaptı</p>
<p>THK&#8217;nın 1925’den itibaren Kürt milliyetçi hareketinin bastırılması noktasında önemli bir rol üstlendiği açıktır. Özellikle Şevh Said İsyanı. Türkiye&#8217;nin sahip olduğu ve 1. Dünya Savaşı sırasında önemli bir gelişme kaydeden hava kuvvetinin nimetlerinden istifade etme noktasında ciddi bir fırsat sundu. Dahası, Türkiye ve silahlı kuvvetleri Fransa’nın Kuzey Afrika ve Ban Afrika’daki hava kuvvetlerini geliştirmesi ile İngiltere’nin Irak, Filistin, Somali ve Kuzeydoğu cephesi Hindistan’da hava kuvvetlerini nasıl kullandığının farkındaydı.</p>
<p>Türkiye için en dikkat çekici olansa İngiltere’nin İraktaki hava kuvvetlerinin gelişimiydi. Bu ömek bize İngiltere’nin yerli halkları yönetmek, kontrol altına almak ve üzerlerinde egemenlik kurmak için hava kuvvetlerine ne kadar büyük bir önem verdiğini gösteriyor. Türkiye 1923 ile 1926 yılları arasında, özellikle de Türk kuvvetleri (özdemir Bey vd.) ile Ingiltere arasındaki çarpışma sırasında Irak’ta- ki gelişmelere dair birinci elden bilgilere sahip oldu.</p>
<p>Ingilizler bombaladıkları halklar ve kabileler arasında ayrım yapmıyorlardı. Kürtleri, Arapları, Sünnileri, Şüleri ve Yezidileri bombalamışlardı. Onlar açısından aralarında fark yoktu. Türkler bu durumun farkındaydılar.</p>
<p>Türkiye 1. Dünya Savaşı ve istiklal Savaşı’ndan sonra ekonomik olarak zorlu bir döneme girmişti. Hava kuvvetlerinin gelişimi Türkiye için göçebe Kürt ve Arap toplulukları kontrol etmek, üzerlerinde egemenlik kur*mak ve hatta terör estirmek için kendisine imkânlar tanıyan, bir nevi mucize niteliğinde silahlardı.</p>
<p>Bence Türkiye bütün bu dönemde sahip olduğu modernleşme ideolojisinin bir parçası olarak güçlü bir hava kuvvetleri kurmak istedi .Bir ülkenin “modern” olduğunun göstergesi, güçlü bir hava kuvvetlerine sahip olmasından başka ne olabilirdi ki? Fakat elbette hava kuvvetlerinin bütün biçimleriyle Kürt isyanını bastırmak ve “idare etmek&#8221; için sahip olduğu değer.</p>
<p>Türk Silahlı Kuvvetleri ve bizzat devlet açısından en önemli husustu. Gerçekten de Kıbrıs, Bosna ve Somali gibi akla gelen az sayıdaki istisna haricinde 1925’ten 201 ’e kadar hava kuvvetleri Türkiye’nin, Türkiye ve Irak’ta mevzilenmiş Kürt milliyetçi hareketini kontrol, idare ve imha etmek için kullandığı başlıca silahtı. Tabii buna günümüzde insansız hava araçlarını da ilave etmemiz gerekiyor.</p>
<p>Robert W.Olson</p>
<p>Derin Tarih Dergisi,sayı:27</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-hava-kuvvetleri-stajina-seyh-said-isyani-ile-baslamisti/">Türk Hava Kuvvetleri Stajına Şeyh Said İsyanı İle Başlamıştı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turk-hava-kuvvetleri-stajina-seyh-said-isyani-ile-baslamisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>M.Kemal ve Arkadaşlarının Eşek Şakaları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/m-kemal-ve-arkadaslarinin-esek-sakalari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/m-kemal-ve-arkadaslarinin-esek-sakalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Nov 2014 20:07:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[M.Kemal ve Arkadaşlarının Eşek Şakaları]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemalin Şakaları]]></category>
		<category><![CDATA[Sayı:27]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2214</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şair “Kalmasın Allahım âlemde hiçbir hakikat nihân” demiş ya, birazdan okuyacağınız mektupla yakın tarihin karanlıkta kalmış bir hakikati daha aydınlanmış olacak. Osmanlıca aslı, ismi bizde mahfuz bir koleksiyonerde bulunan 16 Ağustos 1912 tarihli mektup. 22 yıl sonra Atatürk soyadını alacak olan Mustafa Kemal Bey’in mahrem dünyasını ifşa, etmesi bakımından önemli bir belge. Mektup, Trablusgarp cephesinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/m-kemal-ve-arkadaslarinin-esek-sakalari/">M.Kemal ve Arkadaşlarının Eşek Şakaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/m-kemal-ve-arkadaslarinin-esek-sakalari/mustafa-kemal-sakalari-250x250/" rel="attachment wp-att-12685"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-12685" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/mustafa-kemal-sakalari-250x250-1.jpg" alt="M.Kemal ve Arkadaşlarının Eşek Şakaları" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/mustafa-kemal-sakalari-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/mustafa-kemal-sakalari-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Şair “Kalmasın Allahım âlemde hiçbir hakikat nihân” demiş ya, birazdan okuyacağınız mektupla yakın tarihin karanlıkta kalmış bir hakikati daha aydınlanmış olacak.</p>
<p>Osmanlıca aslı, ismi bizde mahfuz bir koleksiyonerde bulunan 16 Ağustos 1912 tarihli mektup. 22 yıl sonra Atatürk soyadını alacak olan Mustafa Kemal Bey’in mahrem dünyasını ifşa, etmesi bakımından önemli bir belge.</p>
<p>Mektup, Trablusgarp cephesinde bulunan ve imzasından anlayabildiğimiz kadarıyla Ahmed Fuad adlı bir subay tarafından Enver Paşa nın yanında görev yapan Nuri (Conker) Bey&#8217;e yazılmış ve yakındaki bir karargâhta görev yapan Mustafa Kemal Bev&#8217;e, arkadaşı Nuri Bey e ulaştırması için gönderilmiş. Bu arada açıp okuyan Mustafa Kemal’in mektuba beş satırlık kısa not ekleyerek Nuri Bey’e göndermesi ve bu satırların bugüne kadar hiçbir yerde yayınlanmamış olması belgenin değerini artırıyor.</p>
<p>Burada ilk kez yayımlanacak olan bu özel mektupta Muştala Kemal ve arkadaşlarının birbirleri hakkında laubalice,yer yer argovari hatta küfürleşmeye varacak derecede ağırvari bir dille şakalaşmaları ama (Her şakanın altında bir gerçek vardır)fetvasınca bazı gerçekleri ağızlarından kaçırmaları ona başka metinimle rastlanmayan cazip bir boyut katmakta.</p>
<p>Bu yayınımızla birlikte sansürsüz mektupların da önünün açılacağına inanıyor ve demek ki diyoruz, rastgele elimize geçen bu mektup bir istisna olamayacağına göre şimdiye kadar yayımlananlar veya yayımlandığı sövlenenler büyük Ölçüde makaslanmış ve bu tür samimî ifadeleri tıraşlanmış mektuplar olmalı. Mektubumuz Latife Hanımın mektuplarının neden açılmadığıyla ilgili de bir fikir vermektedir.</p>
<p>Mektup ne diyor?</p>
<p>Bîr kere Abmed Fuad&#8217;ın kaleminden Trablusgarptaki mücadele man-zarasını samimi bir kadrajdan görmüş oluyoruz. Mustafa Kemal ve ’silah ar-kadaşları ‘ vatana olan borçlarını ödemek için Afrika&#8217;dadırlar ama birbirlerini görememekten, bazı başka şeylerin eksikliğinden mustariptirler.</p>
<p>Öte yandan Nuri Bey’in mektuplarında lafın dönüp dolaşıp iki noktaya bağlandığı dikkat çekiyormuş. Biri ‘su’ diğeri ‘neste&#8230;.’</p>
<p>Buradaki &#8216;su’ kelimesiyle acaba gerçekten ‘SU’ mu kastediliyor, emin olamadım. Zira mektubun ruhundan anlaşıldığı kadarıyla bahsedilen, çok kıt bulunan bir şey olmalı. Oysa gerek Mustafa Kemal&#8217;in, gerekse Enver Beyin mektuplarında Trablusgarb’da su sıkıntısı çekildiğinden bahsedilmiyor. Nitekim bu mektuptan 4,5 ay kadar önce, 2 Nisan günü Mustafa Kemal&#8217;in Avn-i Mansur Karargahından Behiç (Erkin) Bey’e gönderdiği bir mektupta Libya&#8217;ya gelişi hikayesinin ancak Selanik&#8217;in “paşa gıdası” ile birlikte anlatılabileceğinden söz etmesi ve yayına hazırlayanın bu şifreyi ‘rakı’ olarak çözmüş olması (Atatürk ’ün Bütün Eserleri, cilt 1, Kaynak: 2003, s. 135), Nuri Bey in eksikliğini duyduğu ‘su’yun alelade su değil, içki (belki rakı) olduğunu hatırlatıyor.</p>
<p>Nitekim daha sonra Nuri Bey‘in “su’yu bulamamaktan muazzep olduğunu öğreniyoruz ki, insan hayatın temel maddesi olan suyu bulamamaktan muaazep olmaz -ki zaten onsuz yaşayamaz- ancak bir başka ihtiyaç nesnesini bulamamaktan sıkıntı çekilir ki, bu da içki olmalıdır.</p>
<p>Peki ‘&#8217;neste nedir? Osmanlıca ori-jinalinde ”neste&#8230;’’ şeklinde kelimenin sonu noktalarla uzatıldığına ve bir ünlemle sonlandırıldığına göre onun da bir şeyi örttüğü ve bir şifre olduğu anlaşılıyor. Kelimeye sözlüklerde, hatta argo sözlüklerinde bile rastlanmıyor.Öte yandan internetten ulaştığım ama teyid edemediğim bir malumat bu kelimenin “neste fereste&#8217; şeklinde ve “erotik cazibesi olan&#8221; bir deyim olarak kullanıldığını bildiriyor. Kelime anlamını çözmek mümkün olmamakla birlikte metnin geliş ve gidişinden cins-i latif, yani kadın hasreti ve kokusunun kastedildiğini çıkarmak mümkün.</p>
<p>Nitekim mektubun devamından da bu mana sızıyor. &#8216;Su’yun şişelerle, ‘neste’nin ise ‘havası alınmış kutularla’ gönderilmesinden söz ediliyor (tabii bu imkânsız!). Ancak yanlarına gelirse Nuri Beyi bu iki ‘şey’le ödüllendirebilecekleri belirtilmiş.</p>
<p>Diğer taraftan yanlarına gelirse bu hizmetleri karşılığında biri kendisine, öbürü de Mustafa Kemal’e olmak üzere ‘iki parlak ikilik’ istemesi de ilginç. Mektubu yazan şahıs bir gece önce Mustafa Kemal&#8217;in bir İkilik’ini almış fakat Kemal&#8217;de fiilden, yani icraattan ziyade kavi, yani laf olduğundan “Iskopak (aşık) cenabetsin bir şey beceremediğini yazmış. Metinde M. Kemal’in iki lira verip de neyi “beceremediğini&#8221; anlamak mümkün olamıyor.</p>
<p>Mektubun kesin hale getirdiği me-selelerden biri de Mustafa Kemal&#8217;in Trablusgarp&#8217;da bir gözünden yaralandığı için göremez olduğu ve bu yüzden arkadaşlarının kendisine “yek çeşm” (tek göz) diye takıldıkları bilgisidir. Ahmed Fuad şöyle yazar:</p>
<p>“Paşamız bu günlerde pek ciddîdir yek çeşm ile.Dünyayı güzel görmeye ve diğer gözünün görmediği unutmağa başladı. Mübâhese arasında malûmlardan bahs açılınca “Merak etme, tek gözle de onların yine analarını …….iz” diyor.”</p>
<p>Mustafa Kemal “malumlar&#8221; derken herhalde İtalyanları kastediyordu. Ancak bol küfürlü konuştuğunu bu mektup sayesinde öğrenmiş oluyoruz. De-vamındaki ‘rakkas’ kelimesi ise posta manasına kullanılmış olmalı.</p>
<p>Mektup yazan zatın Ramazan ayında dindar görünmeye çalışması ve bundan da alaycı ifadelerle bahsetme-si ise tek kelimeyle hayal kırıcı. Metnin sonuna Mustafa Kemal’in Nuri Bey’e müteveccihen (Elediği satırların sonundaki “Eşek!” kelimesi ise şaka-laşmaların doruğu mahiyetinde.</p>
<p>Şimdi sizi Ahmed Fuad’ın Nuri Bey’e yazdığı mektup ve sonuna Mustafa Kemal&#8217;in eklediği notla baş başa bırakıyoruz….</p>
<p>Bi-pâyân [sonsuz] çöllerin kızgın kumlarından çıkarak, uçarak gelen ruhî mektuplarınız bize de ruh ve hayat vermektedir. Vatana olan borcumuzu eda maksadıyla beraber bir arada bulunmak, yaşamak veya ölmek hissiyati ile de Afrika sahralarına atılmış olan bu üç kardaşın (kartacalıların) desprese [kederli] bir hâlde bilhassa seninle arada çöller, kızgın güneşler. bî-amân [amansız] sahralar bulunacak derecede ayrı düşeceğine hiç ihtimâl vermez ve hiç de gönül arzu etmezdi. “Ne çâre kaderde vâr imiş ayrılmak.” Günler, afvedersiniz haftalar (zirâ buralarda gün ve saat hesabı carî [geçerli] değildir) geçtikçe görüşmek, çeşm-i siyahın [siyah gözün] ile yobaz sakalından öpmek arzuları iştidâd etmektedir [şiddetlenmektedir.</p>
<p>Ah kardaşım Nûrî, bilsen, her ne vakitki ceviz içi ile karışık pirinç unu Helvası yapılsa ilk kaşıkta derhal hatırıma gelir ve ilk kaşıkların senin için alınmasını sofrada hazır olanlara teklif ederim. Bilmem o anda senin mide-i şerifin mütelezziz olur mu [şerefli miden lezzet alır mı]</p>
<p>Gelen mektuplarını kerrat- adide ilede ile [tekrar tekrar] okuruz. Nazar-ı dikkatimi celb eden [çeken] şey, rûh-i mektup [mektubun ruhu] dâimâ iki noktaya istinâd ediyor [dayanıyor]. Biri su, biri de o neste&#8230;.!</p>
<p>Ah kardaşım, bizde mebzûl [pek bol] olan bu iki şeyden sizdeki mah- rûmiyet cihetiyle muazzeb oluşunuz [azap duyuşunuz] bizi de muazzeb etti. Kabil olsa idi birincisini şişelerle, İkincisini de havası alınmış kutularla takdîm ederdim. Lâkin ne çâre ki adîınü’l-imkândır[imkânsızdır]. Inşâallâh yakında avdet ederseniz [dönerseniz], bu iki arzunuzu da yerine getirmeye, sizi memnun kılmaya çalışırız.Merak etme,bu hizmetinize mukabil senden çok bir şey istemeyeceğiz.Kemal Bey için bir, benim için de bîr, ki cem‘an (toplam] iki parlak ikilik&#8221; kâfidir. (Dün gece Kemal’in bir ikiliğini aldım, lâkin Kemal de fiilden ziyâde kavi [laf] olduğunu pek a‘lâ bilirsin. İskopak [aşık] cenabet bir şey beceremedi.)</p>
<p>Kemal Paşaamız ‘Nuri şimdi pek sıkılır’ dedikçe, “Merak etme Paşam. Nuri&#8217;ye can sıkıntısı vârid oldukça [geldikçe] muntazamca istif edilmiş lâkin belki bozulmuş evhamıyla o sevimli ma’den parçalarını karıştırmak, düzeltmek, onların kırmızı sakallarını okşamakla def eder [sıkıntıyı atar]. Daha fazla sıkılmış ise bu miktâra zamîmeten [ilave olarak] derhâl tencerenin başına geçerek mutedil, pek ciddî ve kolları sıvanmış bir vaziyyette helvayı karıştırdıkça tencereden çıkan kokusu güzel dumanlarla sıkıntısını havaya uçurur derim.</p>
<p>Bu mülâhazat ve mülakâtım [değerlendirme ve düşüncelerim] Paşamızcada tasdîk edilerek müteselli olmaktayız [teselli bulmaktayız].</p>
<p>Paşamız bu günlerde pek ciddîdir,yek-çeşm [tek göz] ile. Dünyayı güzel görmeye ve diğer gözünün görmediğini unutmağa başladı. Mübâhese [sohbet] arasında malûmlardan bahs açılınca “Merak etme, tek gözle de onların yine analarını&#8230;.. iz&#8221; diyor. Bu sözü cesâret ve maneviyâtının yüksekliği derecesini gösterir. Bunun için fazla izahata lüzum yoktur.</p>
<p>Şimdiye kadar mektup gönderemediğimden dolayı sakın ola ki beni tah-tie edesin |suçlamayasın]. Kabahatin kısm-ı küllisi [büyüğü] çarık istidası suretinde [çarşaf gibi] sîze mektup gönderendedir. Malûm-i âlinizdir ki ben ayrıyım. Ca’buya(?) rakkas gittiğinden ve gideceğinden hiç haberim olmaz. Bu defa da bu mektubu yazarak gönderilmek üzere Kemal Beye gönderiyorum.</p>
<p>Mektubun ve benim tali-imiz(talihimiz) açıksa rakkasın gideceği gün unutulmaz.Şayet beyimiz meşgul bulunur da hiç ta..klamazsa(umursamazsa) bu da benim bedbahtlığım.</p>
<p>Dana yavrusunu andıran büyük çaplı topların mermileri bizim karargahın da sağını,solunu ve ilersini yoklamaktadır.Lakin bilirsin ki Şark Kolu Kumandanı erkanı harb olmamakla beraber ordugah ve mutasavverin(*) mahalli intibahında(yeri seçiminde) pek mahirdir.İşte bu mahareti sayesindedir ki mesafe düşmana yakın ve ateş altında olmakla berbaer düşmanın isabet ettiremeyeceğine kani bir vaziyette sebat ve matanet</p>
<p>Ramazan geldi, orada oruçta beraber beş vakit namazı kıldığına eminim. Garp karargâhı şöyle böyle, lakin nazar almasın ilâ maşallah Şarka ki biz siz gibiyiz. Oruç, beş vakit namaz, her gün mukabele, teravih namazı (imam benim ha) deme gitsin. Vallahi Nuri., kendimi Fatih softalarına benzemekteyim. (Lâkin zâviye şeyhleri indinde kredi pek yüksek,kızını teklif eden edene.. Ma’a’ateessüf muvafakat etmiyorum. Sebebi de sence malum olan kör olası tabiat)Buraya şayanı arz birşeyler yok. İşte o yokluk cihetiyledir ki,mektubum Arap çorbası gibi karmakarışık.Abdulgani Beye,Ahmed Savan Beye saygılar.Arkadaşların hepsi saygılarını bildirirler.Baki gözlerinden öper,sıhhatle ve bir an evvel görüşmek ve kavuşmaklığı Hakk’dan dilerim kardoşkom.</p>
<p>Görüyorsun ya Nuri, seninki , bayâ incelikler [şakalar] yapıyor. Seni dört, beni tek gözlü olmakla [alaya layık] buluyor, budala idrâk etmiyor ki kendisi büsbütün kördür. Eşek.</p>
<p>Mustafa Armağan, Derin Tarih, Sayı: 27.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/m-kemal-ve-arkadaslarinin-esek-sakalari/">M.Kemal ve Arkadaşlarının Eşek Şakaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/m-kemal-ve-arkadaslarinin-esek-sakalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zafersiz Kahraman: İnönü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zafersiz-kahraman-inonu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zafersiz-kahraman-inonu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Nov 2014 14:12:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü Savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Küller Altında Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<category><![CDATA[Zafersiz Kahraman: İnönü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2303</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstiklal Savaşımızın meşhur bir Ayıcı Arif‟i vardı, Samsun‟a ilk çıkanlardandı. Milli Mücadele‟de çeşitli hizmetleri görüldü, Albaylığa kadar yükseltildi, Eskişehir milletvekili oldu. Ne gariptir ki, 1926 İzmir Suikasti davasında asılanlardan biri de odur. Sebebi, Milli Mücadelecin ilk hatıratı olma özelliğine sahip anılarının kenarına aldığı bazı notlardı. Ayıcı Arif‟in hatıratında bir nokta dikkatimi çekti. Diyor ki 2. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zafersiz-kahraman-inonu/">Zafersiz Kahraman: İnönü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/zafersiz-kahraman-inonu/savassiz-kahraman-inonu-2/" rel="attachment wp-att-17153"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-17153" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/savassiz-kahraman-inonu-1.jpg" alt="" width="352" height="199" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/savassiz-kahraman-inonu-1.jpg 620w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/savassiz-kahraman-inonu-1-600x339.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/savassiz-kahraman-inonu-1-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" /></a></p>
<p>İstiklal Savaşımızın meşhur bir Ayıcı Arif‟i vardı, Samsun‟a ilk çıkanlardandı. Milli Mücadele‟de çeşitli hizmetleri görüldü, Albaylığa kadar yükseltildi, Eskişehir milletvekili oldu. Ne gariptir ki, 1926 İzmir Suikasti davasında asılanlardan biri de odur. Sebebi, Milli Mücadelecin ilk hatıratı olma özelliğine sahip anılarının kenarına aldığı bazı notlardı.</p>
<p>Ayıcı Arif‟in hatıratında bir nokta dikkatimi çekti. Diyor ki 2. bölümün hemen başında: Birinci İnönü zaferinden sonra “Daha önce Doğuyu aydınlatmış olan hürriyet ve istiklal güneşi, şimdi Batı‟yı aydınlatıyordu.”</p>
<p>Aslında Kâzım Karabekir Paşanın Doğudaki zaferlerini bilenler bu cümleye pek fazla şaşırmayacaklardır. Lâkin mevcut inkılap Tarihi kitaplarımızda Batı cephesindeki mücadelelerden başkası hemen hiç anlatılmadığı için „daha önce Doğuyu aydınlatmış olan güneş esprisi yeni neslin kafasında bir “pokemon” gibi parıldamaktadır. Ne de olsa birazdan göreceğimiz gibi bir zamanlar adı, Şark Fatihine çıkmış olan Karabekir Paşa‟nın adı tarihten silinmiştir.</p>
<p>İşte kızımın okumuş olduğu 8. sınıf İnkılap Tarihi kitabında İnönü&#8217;nün 15 fotoğrafı varken, Karabekir’in bir fotoğrafı zar zor yer alabilmiş bulunuyor. Anlamlı bir gösterge değil mi ?</p>
<p>1925 yılında, yani resmi tarihin temel kaynağı sayılan Nutuk un okunmasından 2 yıl önce yayınlandığı için Ayıcı Arif’in anılarından, henüz resmi tarihin köşeli anlatımı tarafından biçimlendirilmemiş bazı bilgilerin sızdığı gözden kaçmıyor. işte bunlardan birisi:</p>
<p>Hani fedakâr Anadolu kadınlarının kağnılarla cepheye silah taşıdığı yazılır, çizilir, filmlerde sık sık resimleri gösterilir ya, şu soru unutulur nedense:<br />
Sahi bu silahlar nereden nereye götürülüyordu?</p>
<p>Sanki Batı cephesinden yine Batı cephesine, öyle değil mi? Ayıcı Arif e bakılırsa hiç de değil. Şöyle diyor kendisi: Yunanlılara karşı hazırlanan ordumuzun muhtaç bulunduğu silahlar ve malzemelerin büyük bir bölümü ta Erzurum’dan develerle, Diyarbakır ve Sivas’tan kağnılarla çekilmiş ve gönderilmiş&#8230; Karlı ve yağmurlu mevsimlerde, çamurlu ve batak yollarda yapılan bu büyük gönderme ve taşıma&#8230; Aylarca ve yıllarca devam etmiştir.</p>
<p>Demek Erzurum’dan, Diyarbakır ve Sivas’tan silah getiriyormuş çamurlar içinde o gıcırdayan kağnılar ha?</p>
<p>Doğu cephesi neden yok ?</p>
<p>Peki bu böyle de, neden İstiklal Savaşında Doğu cepheyi bir iki satır dışında hiç anılmaz? Bu kağnıların Doğudan girildiğinden söz edilmez? Hele hele develerden hiç bahis yoktur dikkat ettiyseniz.</p>
<p>Velhasıl Antep, Maraş, Urfa savunmaları dışında resmi tarihimizde zikredilmeyen, üstü örtülen bir tarih cereyan etmiştir. Doğuda. Bu, aslında Türkiye‟nin kurgulanmasındaki temel bir sakatlığa da işaret ediyor. İleride göreceğimiz gibi “İlk kurşunun bile İzmir‟e endekslenmesindeki inceliği anlıyorsunuzdur umarım.</p>
<p>Neyse.</p>
<p>Ayıcı Arif‟in hatıratında Birinci İnönü Savaşını anlatırken sadece bir yerde İsmet Paşadan bahsetmesi de epeyce tuhafıma gitti. Şöyle diyor:</p>
<p>10 Ocak günü İnönü‟ne gelen Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey bu heyecanlı ve kanlı savaş ile yakından ilgilenmiştir.</p>
<p>Bu kadar! Evet, sadece bu kadar!</p>
<p>Yani Yunanlılarla çarpışma 1921 yılının Ocak aynın 6‟sın- da başlamış, İsmet Paşa ise ancak ayın 10‟unda cepheye müdahil olmuşlar, nitekim geldiği günün akşamı zaten Yunanlılar geri çekilmiştir. (Birazdan göreceğimiz gibi zahmet etmeseydi daha iyi olurdu.)</p>
<p>Sizin anlayacağınız, İsmet Paşa‟nın Birinci İnönü Savaşının kazanılmasında herhangi bir pay sahibi olmadığını, Tevfik Bıyıklıoğlu haricinde bizzat savaşın içindeki bir subay olarak Miralay (Albay) Arif Bey de açıkça söylüyor.</p>
<p>Herhalde Ayıcı Arif‟in hatıratını yayınladıktan bir yıl sonra neden asıldığına dair bir ipucunu yakalamış oldunuz, değil mi? Susturulduğunu söylemek daha doğru olsa gerek.</p>
<p>Geçen bölümde İnönü savaşlarını İsmet Paşanın kazanmadığını, özel notlarına dayanarak yazdığım eski Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Albay Tevfik Bıyıklıoğlu&#8217;na bakılırsa, İsmet Paşanın özelliği, her başarıyı kendisinden bilmesi ve etrafa bu kanaati vermeye çalışmasıdır. Başlıca vasfı, en büyük hamisine ve velinimetine (Atatürk‟e) olduğu gibi yakın muharebe arkadaşlarına karşı da nankörlüğü ve vefasızlığıdır.<br />
Birinci İnönü Savaşı hakkında yanlış bilinenler:</p>
<p>Tevfik Bıyıklıoğluna göre Ocak‟ın 10‟unda İnönü‟deki birliklerinin başına gelebilen İsmet Paşa, gelir gelmez 24. tümenin Yunanlılar karşısında gerilemesinden paniğe kapılarak 4. ve 11. tümenlere saat I4&#8217;te, hem de güpegündüz ricat (geri çekilme) emrini vermiştir. Halbuki 24. tümenin hücum taburuyla 174. alayın 1. taburu ve cephe süvari bölüğünün müdahalesi sayesinde İsmet Paşanın korktuğunun tersine, tehlike bir süre sonra bertaraf edilmişti. Eğer ille de bir ricat emri verecek idiyse hiç değilse havanın kararmasını bekleyebilirdi.<br />
Savaş, bu birliklerin İsmet Paşanın geri çekilin‟ emrine rağmen, bir başka deyişle hava kararıncaya kadar çekilmeyi ertelemiş olmaları sayesinde kazanılmıştır. Bu sert direniş karşısında Yunanlılar tasarladıkları baskını gerçekleştiremeyecekleri hükmüne varmışlar ve Bozüyük u yakarak geri çekilmişlerdi.</p>
<p>En çarpıcısı, Yunanlıların geri çekildiğini 11 Ocak sabahı bir köylünün haber vermesidir. Bu, geri çekilmeyi bekleyen İsmet Paşanın başına konan bir talih kuşu olmuştur. Haber üzerine birliklerimiz Yunanlıların çekildiği hatta ilerleyebilmişlerdi.</p>
<p>Sonuçta İsmet Paşa gereksiz yere Kütahya‟da günlerce vakit kaybetmiş, savaşı cepheden uzak kalarak idare etmek istemiş, cepheye geldiğinde ise birlikleri derleyip toparlama becerisini gösterememiş ve gereksiz bir ricat emri vererek hatalarına hata katmıştı.</p>
<p>Tevfik Bıyıklıoğlu&#8217;na göre bu savaşın gerçek kahramanları 4. tümen komutanı Nazım, 11. tümen komutanı Arif ve 24. tümen komutanı Atıf beylerle, 50, 70 ve 127. alaylar, 24. tümen hücum taburu ve 174. alayın 1. taburu ve bunların cesur, fedakar komutan ve subay ve Mehmetçikleriydi. (11. Tümen Komutanı, yukarıda tanıttığımız, sonradan İstiklal Mahkemesi tarafından asılacak olan Ayıcı Arif tir.)<br />
Ancak bunlardan hemen hiçbiri ödüllendirilmediği halde (ödüllendirilmesi gereken Atıf Bey, ödül bir yana, hemen sonra apar topar emekliye sevk edilmişti), muharebeyi müteakip İsmet Paşa sanki savaşı hakkıyla kazanan bir komutan imiş gibi tuğgeneralliğe yükseltilmiştir; dahası, kendisine bu zaferi armağan eden silah arkadaşlarına sözle dahi takdirlerini belirtme lütfunda bulunmamıştır.</p>
<p>Bunlara bir de Eskişehir-Kütahya bozgunundaki fecaat yönetimi eklenince hem Mustafa Kemal, hem de Fevzi Paşa, artık İsmet Paşanın büyük kuvvetlere komuta edemeyeceğini anlamış, bir daha ona bu tür önemli görevler verilmemiş, adeta cepheye yaklaşmasına müsaade edilmemişti. Bunun en büyük kanıtı ise ne Sakarya’da, ne de Başkomutanlık Meydan Savaşında Garp Cephesi Komutanı olduğu halde İsmet Paşanın adının geçmemesi değil midir?<br />
Merhum Adnan Menderes’in 1950’lerin başlarında mecliste dediği gibi,<br />
“Paşa, yeter artık.”</p>
<p>Mustafa Armağan- Küller Altında Yakın Tarih</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zafersiz-kahraman-inonu/">Zafersiz Kahraman: İnönü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zafersiz-kahraman-inonu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman ve Mustafa Kemal Hiç Karşılaştılar Mı ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-mustafa-kemal-hic-karsilastilar-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-mustafa-kemal-hic-karsilastilar-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Nov 2014 14:08:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman ve Mustafa Kemal Hiç Karşılaştılar Mı ?]]></category>
		<category><![CDATA[Küller Altından Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Bediüzzaman Görüştü mü]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Said Nursi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2300</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hür Adam filminin düğüm noktasında Bediüzzaman Said Nursi’nin Mustafa Kemal Paşa ile tartıştığı sahne yer alıyor. Bazılarına göre böyle bir olay hiç yaşanmadı. Acaba? Şunu söyleyelim ki, henüz dört başı mamur Atatürk ve Bediüzzaman biyografileri yazılamamıştır. Yazılamayışının sebebi, akademinin soğuk elinin bu iki dünyaya eğilme imkân ve fırsatını bulamamış olmasıdır. İşin ilginç tarafı, hem Atatürk’ün, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-mustafa-kemal-hic-karsilastilar-mi/">Bediüzzaman ve Mustafa Kemal Hiç Karşılaştılar Mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-mustafa-kemal-hic-karsilastilar-mi/mustafa-kemal-said-nursi-gorustumu-420x276/" rel="attachment wp-att-17159"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17159" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/mustafa-kemal-said-nursi-gorustumu-420x276-1.jpg" alt="" width="301" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/mustafa-kemal-said-nursi-gorustumu-420x276-1.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/mustafa-kemal-said-nursi-gorustumu-420x276-1-300x197.jpg 300w" sizes="(max-width: 301px) 100vw, 301px" /></a></p>
<p>Hür Adam filminin düğüm noktasında Bediüzzaman Said Nursi’nin Mustafa Kemal Paşa ile tartıştığı sahne yer alıyor. Bazılarına göre böyle bir olay hiç yaşanmadı.</p>
<p>Acaba?</p>
<p>Şunu söyleyelim ki, henüz dört başı mamur Atatürk ve Bediüzzaman biyografileri yazılamamıştır. Yazılamayışının sebebi, akademinin soğuk elinin bu iki dünyaya eğilme imkân ve fırsatını bulamamış olmasıdır.</p>
<p>İşin ilginç tarafı, hem Atatürk’ün, hem de Bediüzzamanın sağlıklarında birer hatırat bırakmış olmalarıdır. Belki de bilim adamlarını tedirgin eden husus, Nutuk (1927) ve Tarihçe-i Hayat&#8217;ın (1960) lehine veya aleyhine yazmak zorunda kalmaktır.<br />
Peki Mustafa Kemal Paşa ile Bediüzzaman Said Nursi hiç karşılaştılar mı?</p>
<p>İlk olarak 1916’da Kafkas Cephesinde karşılaşmış olabilirler. Zira Bediüzzaman gönüllü milis alayının başında, Mustafa Kemal ise 16. Kolordu komutanı olarak aynı cephede Ruslar ve Ermenilere karşı savaşmışlardı.</p>
<p>Peki 1922-23’te Ankara’da karşılaşıp tartıştılar mı?</p>
<p>Bu konuda resmî kaynaklar gayet ağzı sıkı davranıyor. Bediüzzaman’ın TBMM’ye geldiğini, orada “hoş amedi” (hoş geldin) töreni icra edildiğini ve kürsüye dua etmek üzere davet edildiğini resmî tutanaklardan okuyoruz. 9 Kasım 1922’de geldiği Ankara’dan ayrılış tarihi 17 Nisan 1923 olduğuna göre 5 ay kadar (160 gün) kaldığı da kesin.</p>
<p>Tarihçe&#8217;ye göre Mustafa Kemal, “şifreyle” 3 defa davet etmişse de, Bediüzzaman önce gelmek istememiş, fakat dostu, eski Van valisi Tahsin Bey araya girince razı olmuştur. Alkışlarla karşılansa da, Ankara’da umduğunu bulamayan Nursi’nin Hacı Bayram Camii civarında ikamet ettiğini biliyoruz.</p>
<p>Ne var ki, mecliste dine kayıtsızlık ve batılılaşma bahanesi altında İslâmiyet’e karşı bir soğukluk havası gördüğünden milletvekillerine hitaben namaza teşvik edici bir bildiri yayınlar Said Nursi. Bildiriyi Mustafa Kemal’e okuyan kişi ise Kâzım Karabekir Paşadır (Ancak Karabekir Paşa, iki cilt halinde yayınlanan Günlükler bu olaydan söz etmez). Konuşmanın etkisi hemen görülür, namaz kılanlara 60 civarında yeni müdavim eklenir, mevcut mescid dar gelince daha büyük bir odaya taşınılır.</p>
<p>Yine Tarihçede, geçtiği kadarıyla, başkanlık divanında 50- 60 milletvekili içinde Mustafa Kemal ile Bediüzzaman arasında bir “fikir teatisi” (görüş alışverişi) yaşanır. Mustafa Kemal, yüksek fikirlerinden yararlanmak için çağırdıkları halde Nursi’nin gelir gelmez namaza dair bir bildiri yayınlamasını eleştirir, “Aramıza ihtilaf soktunuz” diye ona yüklenir. Nursi ise birkaç makul cevap verdikten sonra, tartışma alevlenince “şiddetle ve hiddetle” iki parmağını ileri uzatarak, “Paşa, Paşa! İslâmiyet’te imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur (dinden çıkmıştır)” der. Bu- ®un üzerine Mustafa Kemal özür diler, ona “ilişemez.”</p>
<p>Kur’anî inkılap öneriyor:</p>
<p>Tarihçe-i Hayat&#8217;ta Bediüzzaman’ın Mustafa Kemal’le konuştuğu ikinci bir sahne daha yer alır. Buna göre Islâm âleminde büyük bir uyanışın işaretlerini görmek umuduyla Ankara’ya gelen Nursi’nin hayal kırıklığı ve dinden uzaklaşma yönündeki gidişatı önlemek için çalıştığından söz edildikten sonra bu defa Meclis Başkanlığı odasında (muhtemelen Büyük Zafer’i tebrik vesilesiyle) Mustafa Kemal’le iki saat kadar konuştukları belirtilir. Burada onun Paşayı daha direkt ifadelerle içine girdiği hatalı yoldan geri çevirmeye çalıştığını görürüz.</p>
<p>Said Nursi “İslâm ve Tıirk düşmanlarının arasmda nam kazanmak için Islâm’ın kurallarını tahrip etmenin bu millet, vatan ve Islâm dünyası için büyük bir zarar doğuracağını” söyler ve eğer illa bir “inkılab” yapılmak isteniyorsa, bunun Kur’anî doğrultuda yapılması uyarısında bulunur.</p>
<p>Mustafa Kemal itiraz eder ama Bediüzzaman’ı da gözden çıkarmak istemediği dikkat çeker. Ona milletvekilliği dahil olmak üzere bazı cazip tekliflerde bulunur. Ne var ki, Nursi, kimi manevi yorumlar ışığında bu çağda siyasete mücadele yolunun kapandığını, gelişmelere “manevi kılıç” hükmündeki “icaz-ı Kuranın nurlarıyla” mukabele edilebileceği kanaatiyle teklifleri reddeder ve kalması yönündeki ricalara rağmen Van a çekilir. (Ankara’dan ayrılacağı günlerin Halk Partisi nin kuruluş dönemine denk gelmesi, &#8216;siyaset&#8217; vurgusunun sebebini açıklar.)</p>
<p>Diğer ismi 23. Lema olan Tabiat Risalesinin başındaki not, bu bilgileri tamamlayıcı niteliktedir. Büyük Zaferden sonra Ankara’ya gittiğinde “gayet müthiş bir zındıka fikriyle karşılaştığını anlatır burada. Milleti bozmak ve zehirlemek için “dessasâne” çalışanları görünce “Eyvah” der, “bu ejderha imanın erkânına (esaslarına) ilişecek.” Risaleyi bu sürece karşı bir tür panzehir olarak yazdığını söyler.<br />
Karabekir de mi yalan söylüyor?</p>
<p>Bediüzzaman, Mustafa Kemal’le karşılaşma sahnesini böyle anlatıyor. Birazdan göreceğimiz gibi Şebinkarahisar mebusu Ali Süruri&#8217;nin ilk kez benim bulduğum hatıratı, öteki’ taraftan olayı doğrulaması bakımından önemlidir. Zaten bu kadar rengin ayrıntıları bir insanın uydurması mümkün müdür?</p>
<p>Üstelik Kâzım Karabekir’in aynı süreç hakkında yazdıkları ortadayken. Bediüzzamanın Ankara’da uyanmakta olan “dinsizlik” ve “İslâm’dan uzaklaşma&#8221; eğilimi hakkında yazdıklarını şöyle doğrular Karabekir:</p>
<p>Ankara&#8217;da yeni bir hava esmeye başladı. “İslâmlık terakkiye [ilerlemeye] mani imiş.” CHP “lâ-dinî” (din dışı) ve lâ-ahlâkî (ahlak dışı) olmalı imiş! (&#8230;) Türkiye İslâm kaldıkça, Avrupa ve hele İngiltere müstemlekelerinin çoğunun halkı İslâm olduğundan, bize düşman olacaklarmış!</p>
<p>Bediüzzaman’ın Ankara’dan ayrılışından 3 ay kadar sonra, 10 Temmuz 1923 günü istasyon binasındaki özel kaleminde Mustafa Kemal Paşa ile görüşen Karabekir Paşa, Gazi nin kendisine “Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdur. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Dinî ve ahlakî inkılap yapmadan önce hiçbir şey yapmak doğru değildir” dediğini aktarmaktadır.</p>
<p>Said Nursi’nin siyasetten uzaklaşma öyküsünü bu ışık altında yeniden okumakta fayda var. Gayri resmî hatıratlardan parçalar yan yana getirilince bazı soluk hatlar seçilir hale geliyor, öyle değil mi?</p>
<p>Mustafa Armağan-Küller Altından Yakın Tarih</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-mustafa-kemal-hic-karsilastilar-mi/">Bediüzzaman ve Mustafa Kemal Hiç Karşılaştılar Mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-ve-mustafa-kemal-hic-karsilastilar-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>O Fotoğraf Cephede Mi Çekildi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/o-fotograf-cephede-mi-cekildi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/o-fotograf-cephede-mi-cekildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Jul 2014 10:00:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkün Karlar Üzerinde Resmi]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkün Resmi]]></category>
		<category><![CDATA[Karlar Üzerinde Resim]]></category>
		<category><![CDATA[O Fotoğraf Cephede Mi Çekildi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1482</guid>

					<description><![CDATA[<p>Pisagor demiş ki: “Önyargılı insanlar arasında Tanrı’dan bahsetmek güvenli değildir. Çünkü bu insanlar arasında doğruyu yahut yanlışı söylemek aynı anlamda tehlikelidir.”Türkiye’de de tarihten, hele ki yakın tarihten farklı bir yaklaşımla bahsettiniz mi yandınız. Söylediğinizin olgusal veya belgesel açıdan doğru olup olmaması önemli değildir. Önemli olan, hangi taraftan olduğunuzdur. Malum cephenin bir taraftarı değilseniz şayet söylediğiniz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/o-fotograf-cephede-mi-cekildi/">O Fotoğraf Cephede Mi Çekildi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Pisagor demiş ki: “Önyargılı insanlar arasında Tanrı’dan bahsetmek güvenli değildir. Çünkü bu insanlar arasında doğruyu yahut yanlışı söylemek aynı anlamda tehlikelidir.”Türkiye’de de tarihten, hele ki yakın tarihten farklı bir yaklaşımla bahsettiniz mi yandınız. Söylediğinizin olgusal veya belgesel açıdan doğru olup olmaması önemli değildir.</p>
<p>Önemli olan, hangi taraftan olduğunuzdur. Malum cephenin bir taraftarı değilseniz şayet söylediğiniz her şey, Pisagor zamanındaki tanrı tanımazların yaptığı gibi sizi emniyet kemerinden mahrum bırakacaktır.</p>
<p>Ne mi demek istiyorum? Bilenler biliyor ya, bilmeyenlere hatırlatayım:</p>
<p>Geçen hafta Twitter’da bana gelen bir mesajı takipçilerimle paylaştım (rt ettim). Mesaja Mustafa Kemal Paşa’nın üç fotoğrafı eklenmişti. Bunları daha önce bir arada görmediğim için paylaşmakta sakınca görmedim, zira tek tek veya ikisi bir arada basılıyordu ama üçü bir araya gelince Paşa’nın ders kitaplarımızdan ezberlediğimiz “Cephede uykusuz kaldığı bir esnada karlar üzerinde uyuya dalmış” şeklinde lanse edilen fotoğrafının aslında bir ‘poz’ olduğu ortaya çıkıyordu. Ben de resimlerin üzerine “Poz da verir. Anayasamız Kur’an’dır da der” cümlelerini eklemekle yetindim (son cümle Balıkesir Hutbesi’nden).</p>
<p>Tahmin edebileceğiniz gibi kıyamet koptu. Hakaretler, küfürler, tehditler bir yanda, tebrik ve sevinç çığlıkları öbür yanda…</p>
<p>Atatürk’ün fotoğraf merakı bilinmiyor değil. Okuryazarlık oranının düşük olduğu bir toplumun hafızasına simasını heykel ve resimleriyle kazımak için özel bir çaba gösterdiği, yanında daima fotoğrafçılar bulundurduğu, heykeltıraşlara poz verdiği de malum.</p>
<p>Sofya’da ataşemiliterken Yeniçeri kıyafetinde, TBMM önünde ise sarıklı (hoca) milletvekilleriyle Trablusgarb kıyafetiyle verdiği pozlar hatırlarda. Denilebilir ki, dünya liderleri arasında kendi çağında en çok resmi çekilen, çoğaltılan ve asılan Mustafa Kemal’dir. Birçok fotoğrafı ise neredeyse bakılır bakılmaz Hz. İsa’yı veya Hz. Meryem’i hatırlatan ikonalar haline dönüşmüştür. İşte karların üzerine kürklü paltosunu sererek ‘uyuduğu’ fotoğraf da bunlardan biri. Şimdi o üç fotoğrafa geri dönelim ve özellikle kar üstünde uyurken çekilmiş olanın zamanla nasıl ideolojik işlemlerden geçirildiğine bakalım.</p>
<p>Üç fotoğraf</p>
<p>Elimizdeki fotoğraflar 12 Şubat 1921 günü çekilmiş. O günlerde Ankara’da sert bir kış hüküm sürmekte. Paşa, Dikmen sırtlarına gezintiye çıkmış, Ford marka açık arabasıyla. İlk fotoğrafta şoför arabanın yanında kalmış, kendisi yaveri Muzaffer Kılıç ile Emir Gölü’ne doğru ilerliyor (Bkz. “Hayat”ın bastığı “Fotoğraflarla Atatürk” kitabı).</p>
<p>İkinci karenin ise çok az yerde kullanılmış olması ilginç. Yaveri Muzaffer yanına oturmuş. Mustafa Kemal ise bastonu elinde, dirseğini yere dayayarak kürkünün içine uzanmış. Nihayet bildiğimiz kareye geliyor sıra. Bu defa Paşa sağ elini başının altına yastık gibi koyup gözlerini yummuş, kürkünün içine gömülmüş, ‘uyuyor’ veya ‘dinleniyor’.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1483" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/ataturk-karlar-uzerinde-resim.jpg" alt="ataturk-karlar-uzerinde-resim" width="450" height="649" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/ataturk-karlar-uzerinde-resim.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/ataturk-karlar-uzerinde-resim-208x300.jpg 208w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></p>
<p>Tespit edebildiğim kadarıyla Cumhuriyet döneminde bu resmin en eski versiyonlarından biri, 1931 yılında yazım ve tashih işini bizzat Gazi’nin kontrol ettiği bilinen “Tarih IV” adlı ders kitabında yer almış. Liseler için yazdırılan ders kitabındaki 157 nolu resim, Mustafa Kemal’in arabasından inip göle doğru yaptığı gezintiyi gösteriyor. Gelin görün ki, altında şu yazı var: “Gazi Başkumandan cephe gerisinde bir gezinti esnasında.”</p>
<p>İşe bakın, aradan 10 yıl geçince Ankara Dikmen sırtları ‘cephe gerisi’ olabilmiş ders kitabımızda. Kaldı ki, Mustafa Kemal o tarihte ne Gazi’dir, ne Başkomutan.</p>
<p>Aynı kitapta karda uyuyan Gazi resmi de var. Yalnız bu artık fotoğraf değil, fotoğraftan çalışılmış bir resim; altında ise şu yazılı: “Gazi Başkumandan cephe gerisinde bir istirahat vakfesinde.” Böylece cephe gerisinde çekilmiş izlenimi uyandırılmaya çalışılmış.</p>
<p>Resim üzerindeki oynamalar zamanla akıl almaz metinlere ev sahipliği yapacaktır.</p>
<p>Cephede istirahat!</p>
<p>Atatürk’ün ölümü üzerine apar topar yayınlandığı anlaşılan M.Turhan Tan’ın “Atatürk” kitabı aynı pozun altına şunu yazacaktır: “Büyük kumandanın cephede istirahati.”</p>
<p>Bakın, ‘cephe gerisinde’ sözü bir anda nasıl ‘cephede’ oluverdi! Devam edelim.</p>
<p>Eylül 1939. Bu defa “Yeni Mecmua”yı alıyoruz önümüze. Fotoğraf gitmiş, yerine karda uyuyan Gazi ‘resmi’ gelmiş, arkasında yalçın dağlar, yattığı yer de bir hendeğin kenarı olmuş! O da ne? Resmin sağında bir topun tekerleği ile namlusunun ucu görünüyor! Şimdi oldu. Artık cepheye taşınmıştır resim ve alt yazının da buna uygun hale getirilmesi kaçınılmazdır. Nitekim şunları okuruz altında:</p>
<p>“Harpte çok basiretli düşünen, gören ve hareket eden Atatürk nefsini korumak bahsinde hiç de böyle değildi. Ebedî Şef, hayatı için ihtiyatî tedbire lüzum görmezdi. Yukarıda gördüğünüz tarihî tablo, cephelerde uykusuz sabahlayan Atatürk’ün, buz tutmuş bir kar yığını içinde bir anlık istirahatini tesbit ediyor.”</p>
<p>Tablo yerine oturdu. Kar derken buz oldu, Dikmen derken cephe oldu, gezinti, uykusuz sabahlamaya ve bir anlık istirahate döndü. Yanına da topları kondurdu ya ressam, ikona kemalini buldu. Sonraki yıllarda resme yapılan yorumlar da epey ilginç. Mesela “Resimli Tarih Mecmuası” Eylül 1956’da onu cephelerde planları düşünürken diye sunacaktır:</p>
<p>“Harekâtı takib ederken cephelerdedir ve karlar üstünde dinlenirken harb planlarını düşünmektedir, koca Atatürk ne zahmet ve cefalara katlanmamıştır ki.”</p>
<p>Son olarak 1960’lı yıllardan bir “inci” bulalım. Tabii ki Cemal Kutay ve karda uyuyan M.Kemal resminin altına yazdığı o benzersiz yorum (tabii sağda top hazır ve nazır):</p>
<p>“Devrin bütün vasıta ve imkânlarına sahip insafsız bir düşmanın nereden ve hangi şartlar içinde çullanacağının bilinmediği o buhran günlerinde kaputu içinde karlar altında bir “istirahat vakfesi” bulabilen Başkumandan.”</p>
<p>Velhasıl 1921 Şubat’ında Dikmen sırtlarında çıkılan bir gezintide çekilen poz, 1931’den itibaren çığ gibi büyüyüp şekil ve mahiyet değiştirerek top sesleri arasında cephede yorgun düşülen bir anın tespitine dönüşmüştür.</p>
<p>Tarihe delici nazarlarla bakmayanlar resmin 1921’deki anlamını yakaladıklarını sanırlar ama sadece bakmakta, görmemektedirler. E.H. Gombrich’in dediği gibi “Çıplak göz kördür” çünkü. Körlük bazen ideolojilerin eseri de olabilir ve zamanla zihinleri sakatlayan bir salgın hastalığa dönüşebilir. Tıpkı Dikmen sırtlarında çekilen gezinti resminin tarih içinde gördüğü muamelede olduğu gibi…</p>
<p>Mustafa Armağan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/o-fotograf-cephede-mi-cekildi/">O Fotoğraf Cephede Mi Çekildi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/o-fotograf-cephede-mi-cekildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün Cenaze Namazı Neden Camide Kılınmadı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ataturkun-cenaze-namazi-neden-camide-kilinmadi-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ataturkun-cenaze-namazi-neden-camide-kilinmadi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Jun 2014 16:45:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün cenaze namazı neden camide kılınmadı?]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Cenazesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1307</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hatta Atatürk&#8217;ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı&#8217;nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay&#8217;a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten? Sessuzluk. Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataturkun-cenaze-namazi-neden-camide-kilinmadi-2/">Atatürk’ün Cenaze Namazı Neden Camide Kılınmadı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1308" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/ataturkun-cenazesi.jpg" alt="ataturkun-cenazesi" width="448" height="312" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/ataturkun-cenazesi.jpg 448w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/ataturkun-cenazesi-300x209.jpg 300w" sizes="(max-width: 448px) 100vw, 448px" /></p>
<p>Hatta Atatürk&#8217;ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı&#8217;nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay&#8217;a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten? Sessuzluk.</p>
<p>Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, o ucu zehirli soruyu soralım: Atatürk&#8217;ün cenaze töreni boyunca neden hiçbir dinî simgeye yer verilmedi?</p>
<p>Şimdi bunu sordum ya, birtakım işgüzarlar buradan kim bilir kaç demet nane devşirecekler. Vay, Atatürk&#8217;e dinsiz dedi, falan filan. Yahu burada ölmüş bir Atatürk&#8217;ten söz ediyoruz. Kendi cenaze törenini kalkıp kendisi düzenleyecek değildi ya. Törenin birinci derecedeki sorumluları, o sırada cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile Başbakan Celal Bayar ve bir de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak&#8217;tır. Görünüş böyle. Ancak her üçünün de cenaze namazı camilerde kılınmıştı ve &#8216;dinsel simgeler&#8217; şöyle ya da böyle eşlik etmişti son yolculuklarına.</p>
<p>O zaman tekrar soralım o zehirli soruyu: Atatürk&#8217;e bu &#8216;ladinî&#8217; cenaze törenini kimler düzenledi? Dolmabahçe Sarayı&#8217;ndaki tabutunun etrafına o kocaman 6 adet meşaleyi kimler dikti? (Güya Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin 6 okunu sembolize ediyordu bunlar. &#8216;Meşaleler ebediyete kadar yanacaktır&#8217;, diyordu zamanında yayınlanan bir dergi.)</p>
<p>Baksanıza, az kalsın, cenaze namazı dahi kılınmayacakmış. Annesi gibi dindar biri olduğu belli olan Atatürk&#8217;ün kızkardeşi Makbule Hanım, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak&#8217;ı sıkıştırıp da, &#8220;Ağabeyimin cenaze namazı hangi camide kılınacak?&#8221; diye sormasa onu bile gürültüye getirecekleri anlaşılıyor. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi&#8217;ye durum sorulmuş, o da namazın camide kılınmasının şart olmadığını söylemiş: &#8220;Onun cenaze namazı&#8221; demiştir Börekçi, &#8220;tertemiz hale getirdiği bütün vatanda bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.&#8221;</p>
<p>Anadolu Ajansı Muhabiri Cemal Kutay 19 Kasım 1938 günü yaşanan o görüntülenemeyen sahneyi şöyle anlatır:</p>
<p>&#8220;Dolmabahçe Sarayı&#8217;ndaki hazırlıklar erkence başlamıştı. Büyük ölünün son ihtiram (saygı) nöbetini bekleyen yaverleri ve dostları, büyük üniformalı subaylar, vali ve belediye reisi, bu hazırlıklara nezaret ediyorlardı. (&#8230;) İçeride merasim başlamadan, ailesinin talebi ile büyük ölünün namazı kılınmak suretiyle hususi merasim yapılıyor. Tekbir Türkçe verilmiş, namazı İslam Tetkikleri Enstitüsü direktörü Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırılmıştır.&#8221;</p>
<p>Hakkı Tarık Us ise kendi çıkardığı &#8220;Kurun&#8221; gazetesindeki yazısında ilginç bir ayrıntıya yeniden dikkatimizi çekiyor. Atatürk&#8217;ün çok sevdiği bilinen Hafız Yaşar, sandukanın başında &#8220;Türkçe ezan&#8221; okumuştur. Muhtemelen namaz sonunda da Türkçe telkin verilmiş ve yine Türkçe tekbirler getirilmiş olmalıdır.</p>
<p>Bu kırıntı kabilinden bilgiler şöyle bir manzara doğuruyor gözümüzde:</p>
<p>Makbule Hanım ağabeyinin cenaze namazı kılınmadan gömüleceğinden endişelenerek müdahale etmiş ve namazın kılınmasını istemiştir. Bunun üzerine dışarıda bir camide, muhtemelen en yakında bulunan Dolmabahçe Camii&#8217;nde cenaze namazının kılınması gündeme gelmiş, ancak &#8220;bazıları&#8221; buna, laikliğe aykırı düşeceği endişesiyle karşı çıkmışlar ve sarayda kılınmasını istemişler, Diyanet&#8217;ten de &#8220;caizdir&#8221; fetvası alınınca &#8220;sayısı mütevazi olan&#8221; bir cemaat ile (kaç kişi olduğunu bilmiyoruz, 10-15 kişi olduğu tahmin edilebilir) Türkçe ezan ve tekbirlerle kılınan cenaze namazının ardından dua edilmiş ve böylece dinî tören tamamlanmıştır.</p>
<p>Ancak bu sırada bütün fotoğraf makineleri ve varsa kameralar kapattırılmış ve herhangi bir görüntü alınmasının titizlikle önüne geçilmiş olduğunu hatırlatalım. Elimizde böyle bir fotoğraf olsaydı laiklik elden mi giderdi? Anlamak zor hakikaten.</p>
<p>Halbuki Atatürk&#8217;ün en yakın silah arkadaşlarından Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü&#8217;nün son anlarında ve cenaze namazlarında açıkça &#8216;dinsel simgeler&#8217; yer bulabilmiş ve hiç de laiklik elden gitmemiştir.</p>
<p>Buyurun, torunu Gülsün Bilgehan anlatsın bize İnönü&#8217;nün son anlarını:</p>
<p>&#8220;Aile fertleri, koruma polisleri, yakınlar sırayla yanına girip, sessizce Kur&#8217;an okuyorlardı.(&#8230;) Mevhibe Hanım kefen ve cenaze gereçlerini almıştı, yıllardır sandığında saklıyordu. Hocalar gerekli dini işlemleri yaptılar, koruma polisleri ve yakınların yardımıyla kütüphanede bekleyen tabuta yerleştirdiler. (&#8230;) Hareket etmeden önce hoca cemaate bir konuşma yaptı ve bahçe kapısına doğru omuzlarda tabutla yol alındı [ve] cenaze namazının kılınacağı Maltepe Camii&#8217;ne doğru uzun bir yürüyüş başladı.&#8221;</p>
<p>Atatürk&#8217;e dinî motifleri de olan bir cenaze töreni düzenletmeyen İnönü&#8217;nün kendi cenazesinde normal bir Müslüman&#8217;a yapılması mutad olan son görevlerin eksiksizce yerine getirildiğini görünce şaşkınlığımız daha da artıyor.</p>
<p>Peki Fevzi Çakmak&#8217;ın cenaze töreni? Onunki zaten bir askerin değil, bir evliyanın cenaze töreni gibidir. Üzerine Kâbe örtüsü serilmiş, tabutu yüz binlerin elleri üzerinde taşınmış, İstanbul sokakları o gün Arapça tekbirlerle tam 7,5 saat boyunca inlemiş ve cenaze, Eyüpsultan Mezarlığı&#8217;na, şeyhinin yanı başına dualarla gömülmüştür.</p>
<p>En yakın silah ve çalışma arkadaşları böyle dinî törenlerle gömülürken, neden aynı tören Atatürk&#8217;ten esirgenmiştir? Şöyle yüz binlerin katılacağı muazzam bir cenaze namazı görüntüsü, onu bu milletin kalbinin daha derinlerine yerleştirmez miydi? Ve hâlâ devam edip giden &#8220;Atatürk dinsiz miydi?&#8221; tartışmasına bir son nokta konulmuş olmaz mıydı?</p>
<p>Yazılarımın sonuna kıymık yerleştirmeyi seviyor muyum ne? Buyurun Abdülhalık Renda, Refik Saydam, Fevzi Çakmak, Kemal Gedeleç, Celal Üner ve Nevzat Tandoğan imzalı &#8216;protokol&#8217;e. Aktarıyorum:</p>
<p>&#8220;Ebedi şef Atatürk Etnoğrafya Müzesi dahilinde muvakkaten yaptırılan medfene&#8230; 31 Mart 1939 Cuma günü saat 14.00&#8217;te konulmuştur.&#8221; Nasıl? Biz 21 Kasım 1938&#8217;de konulduğunu bilmiyor muyduk Etnoğrafya Müzesi&#8217;ne? Aradan geçen 4 ay içerisinde Atatürk&#8217;ün naaşı neredeydi ki?</p>
<p>Artık orasını da siz düşünün.</p>
<p>Mustafa Armağan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataturkun-cenaze-namazi-neden-camide-kilinmadi-2/">Atatürk’ün Cenaze Namazı Neden Camide Kılınmadı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ataturkun-cenaze-namazi-neden-camide-kilinmadi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kongrede M. Kemal&#8217;e Güvenmiyorlardı.</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kongrede-m-kemale-guvenmiyorlardi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kongrede-m-kemale-guvenmiyorlardi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Mar 2013 20:10:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Erzurum Kongresi]]></category>
		<category><![CDATA[Kongrede M. Kemal'e Güvenmiyorlardı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=593</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Mustafa Kemal Şişli&#8217;deki evinde Kazım Karabekir ile görüştü. Kendisi hastaydı. Kazım Paşa ona İstanbul&#8217;da kalmanın tehlikeli olduğunu ve bir an önce doğuya gidip oranın hırpalanmamış kolordusuyla ve mert halkıyla el ele verip istiklal mücadelesini başlatmayı teklif etti. Fakat o sırada Paşa&#8217;nın aklı İstanbul&#8217;da kalıp kabineye bakan olarak girmekteydi. Mustafa Kemal ona &#8220;Bu da bir fikirdir&#8221; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kongrede-m-kemale-guvenmiyorlardi/">Kongrede M. Kemal’e Güvenmiyorlardı.</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-594" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/03/375472_240551869333732_1891396848_n.jpg" alt="KONGREDE M. KEMAL'E GÜVENMİYORLARDI" width="250" height="196" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mustafa Kemal Şişli&#8217;deki evinde Kazım Karabekir ile görüştü. Kendisi hastaydı. Kazım Paşa ona İstanbul&#8217;da kalmanın tehlikeli olduğunu ve bir an önce doğuya gidip oranın hırpalanmamış kolordusuyla ve mert halkıyla el ele verip istiklal mücadelesini başlatmayı teklif etti. Fakat o sırada Paşa&#8217;nın aklı İstanbul&#8217;da kalıp kabineye bakan olarak girmekteydi. Mustafa Kemal ona &#8220;Bu da bir fikirdir&#8221; demiş.</p>
<p>Kazım Karabekir ise &#8220;Fikir değil, karardır ve doğuya gelmeniz halinde sizi başkomutan olarak karşılayacağım&#8221; demiştir. Başlangıçta Erzurumlular Mustafa Kemal&#8217;e güvenmedikleri için onu kongreye almak istemediler ve Kazım Paşa&#8217;dan güvence istediler. O da hem kendilerine güvence vermiş; hem de huzurunda Paşa&#8217;ya yemin ettirmiştir.</p>
<p>Mustafa Armağan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kongrede-m-kemale-guvenmiyorlardi/">Kongrede M. Kemal’e Güvenmiyorlardı.</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kongrede-m-kemale-guvenmiyorlardi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
