<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>müşahede | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/musahede/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 16 Aug 2024 17:04:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>müşahede | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Deneyim/Müşahede</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Aug 2024 16:50:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk yetiştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[müşahede]]></category>
		<category><![CDATA[slogan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27047</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. Öğrenmek nihayetinde yaşamayı öğrenmektir, kıylükal değil. Maddeden tamamen uzaklaşan metafizik felsefe çalışıyor olsanız dahi nihai maksat hakikati keşfedip o hakikate göre yaşamak ve bunu insanlara salık vermektir. Gerçekte öğrenmek özü itibariyle güzeldir. Yani hiçbir ek fayda veya sonuç getirmese dahi bilmek, bilmemeye nazaran güzel bir şey olurdu. Buna rağmen öğrenmek neredeyse [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/">Deneyim/Müşahede</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23216 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-300x188.jpg" alt="" width="369" height="231" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-768x480.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3.jpg 800w" sizes="(max-width: 369px) 100vw, 369px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. </strong></p>
<p>Öğrenmek nihayetinde yaşamayı öğrenmektir, kıylükal değil. Maddeden tamamen uzaklaşan metafizik felsefe çalışıyor olsanız dahi nihai maksat hakikati keşfedip o hakikate göre yaşamak ve bunu insanlara salık vermektir. Gerçekte öğrenmek özü itibariyle güzeldir. Yani hiçbir ek fayda veya sonuç getirmese dahi bilmek, bilmemeye nazaran güzel bir şey olurdu. Buna rağmen öğrenmek neredeyse her zaman pratik bir eylem ve sonuçtan da uzak değildir. Sadece öğrenmek için öğrenseniz dahi öğrendikten sonra artık aynı kişi değilsiniz. Hakikati keşfetmek ya da keşfettiğini düşünmek insanı kaçınılmaz olarak değiştirir. İnsan kendi bilgisine karşı direnemeyen bir varlıktır. Öğrenmek üzerine yazılan kitaplarda ve hatta eski eserlerde şunu görürüz &#8220;İlim öğrenmek için evlenmemek gerekir, bir eşle ilgilenmek, çocuklarla uğraşmak gibi meşguliyetler vakit kaybettiricidir.&#8221; Bu tarz sözleri eskiden okuduğumda keyfim kaçardı. Pek çok ilim talebesine de çoğu zaman bu his gelir. Aslında bu, amacından sapan bir öğrenme şeklidir. Ne hakikatin özünü aramak ne de yaşamayı öğrenmek kağıdı kutsamakta olmaz. Kitap ve kağıda yapılan şey, dünyadaki dağınık gözlem verilerini birilerinin düzenli hale getirip gözlerimizin önüne koymasıdır.1 Gerek hakikati sağlayacak tefekkür, gerekse yaşamayı öğrenmek dünyadaki gözlem verilerinden uzakta değildir. Bu anlamı ile hayatı deneyimlemek öğrenim açısından bir kayıp değildir. Bakmayı bilen bir göz baktığı her yerden bir şey öğrenir. Yaşama dair meşguliyetler, hayatı ciddiyetle gözlemleyenler için boşa giden vakitler değildir.</p>
<p><strong>Öğrenmek nasıl bir faaliyettir~ </strong></p>
<p>Yukarıda anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere öğrenmek müşa hede ile iç içe geçmiş durumdadır. Bu tarz eserlerde maalesef müşahede fazlaca ihmal edilmiştir. Çoğunlukla zamanın üzerinde durulmuş ve nadiren de kitap seçiminden bahsedilmiştir. Müşahede ise neredeyse hiç ele alınmamıştır. İşin aslı öğrenmek, bilgiyi işleme sokabilmek ve kullanabilmektir. İnsanda bu faaliyetlere dair bir meleke oluşmasıdır. En teorik konularda dahi durum böyledir. Yani örneğin fıkıh usulü ya da bilim felsefesi öğrenmek, kelime ezberlemekten ya da sayfalarca okumaktan ibaret değildir. Bu ilmi, meselelerle karşılaştığında adeta bir &#8220;meleke&#8221; halinde kullanmak, usul/metot ihlal edildiğinde fark edebilmektir. Bunu sağlamayan bir öğrenme eskilerin kıylükal dedikleri &#8220;O onu dedi, bu bunu dedi.&#8221; faaliyetinden öteye gitmez. Bu ne bir ilim ne de bir öğrenmedir. Yine eskilerin güzel tabiri ile &#8220;malumatfuruşluk&#8221;tur. Malumat ise ilim değildir; dağınık ve bütünlük arz etmeyen, kişiyi değiştirmeyen bilgi kırıntılarıdır. Oysa bilmek, bilgi kırıntıları arasında bağlantılar kurabilmek, bu bağlantıları zenginleştirebilmek, güçlendirmek ve lazım olduğunda gösterebilmektir. Felsefi derinlik ya da tefakkuh ilk bakışta görünmeyen bağlantıları kuracak kadar konu üzerinde vakit geçirmeyi ve meleke kazanmayı gerektirir. Bu yüzden malumatfuruş, dağınık bilgiyi dinleyiciye boca eder ve kendisinin anlaşılmadığını iddia eder. Oysa bilen anlatır. Alim bilgisini kullanır. Kullanamadığın şey senin değildir. Gerçekten kolay anlatım, kafanın içinde işlediğin bilgiyi dünyada görebilmeyi gerektirir. Bu yüzden böylelerinin örnek kullanmakta zorlanmadıklarını ve örneklerin kolay anlatım sağladığını fark edersiniz. Sanki herkesin elini uzatsa kolaylıkla yakalayabileceği şeyleri veriyor gibidirler. Ama bunu herkes yapamaz. Birinin bir konuyu gerçekten bilip bilmediği en kolay yoluyla verdiği örneklerden anlaşılır. Çoğu insan, konuşmacının atıf yaptığı kaynaklara ya da suni bilgiç edalarına aldanmakta yanılır.</p>
<p><strong>Bilgiyi İşlemek </strong></p>
<p>Tüm bu anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere insan zihni girdiler alan ve çıktı oluşturan bir yapıdadır. Bu girdiler bazen kağıttaki sayfalar, bazen kulağa dökülen sözler ve bazen yaşanan deneyimlerdir. Tüm bu girdiler ancak derin bir tefekkürle yoğrulur. Nihayetinde içinden çıktığı zihnin yoğurduğu biçim özneldir. Herhangi bir girdi biçimini engellemek, tefekkürün kendisine malzeme kılacağı nesne miktarını azaltmaktır. Mütefekkir, usta bir aşçı dahi olsa malzeme (bilgi) eksikliği çekecektir. Bazen bol malzeme kötü aşçıya denk gelecektir. Bazen bol malzeme ve iyi aşçı olmasına rağmen aşçı tembel olacaktır vesaire. Her daim aşçılığı geliştirme çabası ise bu kitabın konusudur. Örneğin sık sorulan bir soru vardır: &#8220;Okuduğum bazı şeyleri hatırlıyorum fakat hangi kitapta okuduğumu bile anımsayamıyorum, neden?&#8221; Bu sorunun cevabını vermiş olduk. Okuduğun kitap bir veri kaynağıdır. İşlenmiş bilgi ise senin &#8220;ürünün&#8221; dür. Hangi kitaptan okuduğunu anımsamak öğrenimin maksadı değildir. Ya da şu şikayeti sıklıkla duyarız: &#8220;Kitap okuyorum fakat hiç aklımda kalmıyor:&#8217; Burada da insanlar genellikle akıllarında kalanın ne olduğunu kitabı bitirip düşündüklerinde &#8220;Neyi hatırlıyorum?&#8221; sorusunaverdikleri cevapla ölçerler. İşin aslı bu sadece bir hafıza sınamasıdır. Oysa öğrenmek böyle değil, küçük bir çocuğun süt içmesi gibidir. Süt nereye gitti? Koluna mı gövdesine mi? Hangi süt damlası hangi eti oluşturdu? Bunları bilmek imkansızdır. Vakıada gözlenen şey, çocuğun büyüdüğüdür. Kitap okumak da yaklaşık bunun gibi bir şeydir.</p>
<p><strong>Sakince Düşünmek/Analiz Etmek </strong></p>
<p>Hayatımda müşahede ettiğim bir örneği söylemem gerekirse, benim Türkiye&#8217; de tanınır olmaya başlamam muhtelif kişi ve grupların söylemlerine verdiğim cevap videoları sayesinde oldu. İşin aslı bu tarz videolarda yaptığım şey çoğunlukla &#8220;Ne diyor?&#8221; diye durup düşün mekten ibaret. Bu videoların neredeyse hiçbirinde muhtelif kaynaklar taradığım araştırmalar yapmadım. Oysa ders ve konu anlatımı yaptı ğım videolar için uzun emekler veririm. Tek hadisi inceleyip anlatım yapacağım bir video için 1 ay ciddi ciddi çalıştığım vakidir. Oysa çürütme videolarının toplamında dahi bu kadar emek vermemişimdir. Bunun sebebi bence şu: İnsanların büyük bir kısmının entelektüel faaliyetten anladığı, kulaklarından içeri dökülen sloganları papağan gibi tekrar etmekten ibarettir. Sloganlar ise dayanıksızdır. Ayette zikredilen örümceğin evini anımsatır. Ancak sloganlar bir akış oluşturur. Kendinizi bu akışa kaptırmazsanız ve durabilmeyi becerirseniz sloganın ne kadar boş olduğu çok kolayca fark edilir. Bu sebeple insanlar dönemin modasına kapı larak canları ve malları pahasına savundukları fikirlerinin çok saçma olduğunu modası geçince fark ederler. &#8220;Yahu biz o zamanlar nasıl kapılmışız buna&#8221; gibi bir ruh halinde olurlar.</p>
<p>İşte bu durum, akış ve dönemin modası ile alakalıdır. İyi bir tefekkür, durmayı gerektirir. Bir kere koşmanın tadını alan insan hep koşmak ister. Bu Müslümanların bir kısmında da var olan bir durumdur. Kişi koştuğunda görevini yaptığını ve gayret ettiğini hisseder. İşin aslı mutlu da olur. Zira insan mutluluğunun belası olan can sıkıntısından kurtulur ve koşmak insanı dinç tutar. İnsan adanmaya muhtaç bir varlıktır. Durgun su kokar, koşmamak insanda pek çok şeyi bozar. Ancak koşular arasında durup tefekkür etmek doğru bir yönün tayini için elzemdir. Koşan mutlu olur ama başı kesik tavuk gibi koşuşturan bir hedefe ulaşamaz. Dolayısı ile koşmak da gerekir durmak da. Koşmadan deneyimlenemez, durmadan tefekkür edilemez. Koşmak müşahedenin, durmak derinleşmenin kaynağıdır. Ne kadar koşup ne kadar durulacağında mizaç da etkilidir.</p>
<p><strong>Konuşmanın Hazzı </strong></p>
<p>Müşahede ile ilgili yazdıklarımıza bir örnek olarak konuşmak ve susmak denklemini anlatmak güzel olacaktır. Müşahede, susmayı gerektirir. Az önce koşmak ve durmaktan bahsetmiştik. Kişisel diyaloglarda müşahede ve tefekkür, susanın yaptığı iştir. Konuşurken müşahede edemezsin. Genellikle çok ve boş konuşan insanların müşahedesinin zayıf, karakter ve olay tahlillerinin sığ olmasının önemli sebeplerinden birisi budur. Aslında olan şudur: Böylesi kişiler çok konuştukça, tefekkürleri azalır ve konuşma içerikleri zayıflar. Boş konuştukları için de az dinlenirler. Az dinlendikçe daha çok konuşurlar. Bu böylece kendi kendini besleyen bir kısır döngüye dönüşür. Aslında boşboğazlık yapmayan insanlar bir konuyla ilgili konuş tuklarında daha dikkatli dinlenirler. Eğer ağızlarından güzel cümleler de dökülürse gördükleri ilgi daha fazla artar. Az konuşan ve konuştuğunda kıymetli şeyler söyleyen insanlar kanaatleri merak edilen ve görüşlerine başvurulan kişilerdir. Bir olay olduğunda onların konu hakkındaki yorumlarına ulaşılmak istenir. Onlardan yorum alabilenler bundan mutlu olur. İşin aslı dinlemeyi bilmeyene konuşmak da züldür. Ona herhangi bir şey öğretmek de imkansızdır. Zira bir insanın ilk olarak öğren mesi gereken şey dinlemektir. Yaptığımız söyleşilerde bazen bu gibi kimselerle karşılaşırız. Sahne şöyledir; kişi, soru sormak için mikrofonu alır ama aslında niyeti soru sormak değil konuşmaktır.</p>
<p>Oysa ondan başka kimse onun konuşmasını istemez. Uzun uzun kendi fikirlerini anlattıktan sonra pek de soru sayılmayacak bir şeyler söyleyerek bitirir. Eğer ona cevap verirseniz mimiklerinden sizi dinlemediğini,ilk kelimenizden itibaren kendi söyleyeceği şeye odaklandığını ve konuşma sırasının kendisine geçmesi için sabırsızlandığını hissedersiniz. Sorduğu soruya cevap alırkenki mimikleriyle kendini ele veren kişi lere &#8220;Şu anda beni dinlemediğini fark ediyorsun değil mi?&#8221; derim. Bu tepki ona yapılabilecek en büyük iyiliktir. Zira şu bilgiyi ya da bu bakış açısını öğrenmesinden daha önemli olan şey dinlemeyi öğrenmesi dir. Zira ilki öğrenmek, ikincisi ise öğrenmeyi öğrenmek ile ilişkilidir. Böyle kimseler üzerine tefekkür ettiğimde hep şaşırırım, gerçekten ilginç bir psikolojik durum olduğunu düşünürüm. Söz konusu kişi belli ki konuşmadan dinlemeye, kendi fikrini ifade etmeden başkasının fikrini anlamaya çalışmaya 1 saat bile tahammül edemeyecek durumdadır. Elbette bu nefsi bir durumdur ve nefsinin itkileri onu dinlemeye ya da susarak tefekkür etmeye tahammülsüz hale getirmektedir. Sanki içinde bir şey onu konuşması için dürtüyormuş gibi dayanamamaktadır. Oysa o anda uzun konuşmasından herkesin rahatsız olacağını bilir ancak çoğu zaman yine de dayanamaz. Dinlemeyi bilmeyen müşahedeyi ıskalar, konuşmaları yavanlaşır, zaman geçtikçe boşboğazlaşır. Eskiler &#8220;sözün şehveti&#8221; diye bir tabir kullanırlardı. Gerçekten konuşmanın hazzı, nefis terbiyesini hak eden şeylerden birisidir.</p>
<p><strong>Kağıdı Kutsamak </strong></p>
<p>Eğer kağıdı kutsamak gerçek hayatı ıskalamaya neden oluyorsa artık kağıt, öğrenmenin düşmanı olmuş demektir. Öğrenme sürecinde, içine düşülebilecek en tehlikeli tuzaklardan birisi budur. Hayata paralel bir simülasyon oluşması ve o simülasyon içerisinde kendini güvenli hisseden ilim talebesinin halinden mutlu bir şekilde yaşamasıdır. Sirenlerin şarkısı ile büyülenen Odysseus&#8217;un arkadaşları gibi keyifli ama gerçekten uzak bir evrende ömrü tüketmektir. Örneğin &#8220;İlim öğrenmek isteyen birisi için çocuk sahibi olmak dezavantaj gibi anlatılıyor:&#8217; demiştik. Oysa benim ortaya koyacağım bakış açısında evli olmamak ve çocuk sahibi olmamak dezavantajdır. Zira normal bir insanın yaşantısının belki %50&#8217;sini bile hiç deneyimlememiş biri nasıl onun hayatı hakkında kanaat sahibi olabilir? Bir çocuğun büyümesini izlerken aslında insan denilen şeyin büyüme aşamalarına her anıyla tanıklık ediyorsunuz. Bir çocuğun mizacını hissetmek, duygularının gelişimini, algısının değişme biçimlerini günbegün müşahede etmek, onun hayat ve ölüme dair sorularına maruz kalmak az bir tecrübe midir?</p>
<p>Bu bilgiye sahip olmayan ile sahip olanın hayata bakışı aynı derinlikte olabilir mi? &#8220;Bir baba evladını nasıl sever?&#8221; Bunu nasıl bilebilirsiniz? Kötü bir ailede doğmak bir çocuk için neden kötüdür? Bir insanın nasıl şımaracağını, nasıl dengeli bir karakter oluşturacağını ya da neden korkacağını bir çocukta adım adım görmekten daha büyük bir gözlem var mıdır? Hangi psikiyatri kitabı size bu bilgiyi yakini olarak verecektir? Bunları 20 yıl gece gündüz bir çocuğu yetiştirmiş birisi ile yetiştirmemiş birisi sizce aynı düzeyde anlayabilir mi? Bir at yetiş tiricisi ile atlar üzerine yazılmış kitapları okuyan birisi attan aynı düzeyde anlayabilir mi? Elbette ikisi de bunu iddia eder. Ama birisi sloganik anlar, diğeri ise yakin ile bilir. İlki hatalı pek çok sloganı da kabul eder. Çünkü işin esası konuyu gerçek bir kavrayış ile öğrenmemiştir. Annesi ve babası yanında yaşlanmış birisi bir yaşlının kaygıla rını, duygularını, hayatını geçirdiği şeylerin onu getirdiği ahlaki durumu bizzat müşahede edecektir. Nihayetinde kendisi de yaşlanacaktır. Bunlar önemsiz bilgiler midir? Bu konuları düzgünce anlatabilen kaç tane kitap vardır? Öğrenimin ulaşamadığı yerlerde insanlar anlık kararlarla yaşarlar ve böylesi önemli konular genellikle kitaplardan okunmaz. Zira bunlara dair yazılmış dişe dokunur bir literatür bulmak zordur.</p>
<p><strong>Aile ile ilgilenmek vakit kaybı mıdır~</strong></p>
<p>Mizaçlar değişebilmekle beraber, kişinin çocuğu, eşi ya da anne babası ile ilgilenmesi ona zengin bir deneyim sunacağı gibi vakit açısından da zarar ettirmez. Zira kendisiyle ilgilenilmeyen bir ailenin ortaya çı karacağı problemler, toplamda onlarla ilgileneceğiniz süreden daha fazlası edecektir. Bir çocuk belki 15 dakika babası ya da annesiyle oynayıp mutlu olacak iken bu süreyi alamadığında huysuz olur, problemli davranışlar gösterir. Bu davranışlarla eninde sonunda siz uğraşacaksınız.</p>
<p>Ne kadar ötelerseniz ilerde daha büyük problemlerle karşı karşıya geleceksiniz. 20 yaşına kadar kendisi ile hiç ilgilenilmeyen bir çocuk büyük ihtimalle ya ailesinden kopacak ya da ailesinin başına daha uzun mesai alacak dertler açacaktır. Ayrıca kendimde de müşahede ettiğim bir diğer nokta, evlat sahibi olmanın insanı genç bir erkek olmaktan &#8220;baba&#8221; olmaya götürdüğü, böylece hayatındaki her şeyin değiştiği gerçeğidir. Bir baba, çoğu zaman bir gence nazaran nefsine daha hakimdir. Nefsini evladı için pek çok durumda dizginlemektedir. Artık gençliğine oranla havailiği azalmış tır. Bu nefis terbiyesi onun ilim öğrenmesine katkı sağlayacaktır. Nefis terbiyesinin ilim tahsilindeki öneminden ilerleyen sayfalarda genişçe bahsetmeye çalışacağız. Çoğu kişi anne baba olan kimselerden şu sözleri duymuştur: &#8220;Yahu bizim çocuğumuz yokken ne hakla yorulduğumuzu düşünüyormuşuz? Oysa şimdi çocukların erken uyuduğu, bizim uyumadığımız 1-2 saatlik kısa vakitler ganimet gibi geliyor.</p>
<p>Tüm bireysel işlerimizi bu aralıkta yapıyor ve dinleniyoruz:&#8217; Artık daha yoğun bir tempoya alışmışlardır. Temsilen anlatacak olursak; bu anne babanın 25 yaşındayken 20 kilogram yükleri vardı. Ancak nefis terbiyeleri zayıf olduğundan 20 kilograma ancak güç yetirebiliyorlardı. Çocuk yetiştirmeye başladık larında ise yükleri belki 30 kilograma ulaşmış ancak zorunlu olarak yaptıkları nefis terbiyesi sayesinde 50 kilogramı omuzlayacak seviyeye gelmişlerdir. Bu yüzden ilk çocuktan ve onun getireceği tempodan deli gibi korkan bu genç ebeveynler, bir iki yıl sonra ikinci çocuğu düşü necekler ve çoğu zaman bu niyetlerini yerine getireceklerdir. Oysa ilk çocukları olduğunda başka çocuk istemediklerini söylüyor, bir taneyle bile baş edemediklerini düşünüyorlardı. Bu süreç, bir delikanlının babalığa, bir genç kızın ise anneliğe geçiş aşamasıdır. Doğru süreçler geliştiğinde anne ve baba olmak bir genç delikanlı ya da hanımefendi olmanın aslında üst sürümüdür. Çocuğun sorumlulukları gençten daha azdır. Ancak genç olan çocukluğu sadece romantik bir hayal olarak ister, gerçekte gençlik çocukluğa nazaran bir kazanımdır. Aslında anne ve babalık ile gençlik arasındaki fark da buna benzemektedir.</p>
<p><strong>Çocuk Yetiştirmek </strong></p>
<p><strong>1.</strong> Şu üç soru bize sıkça sorulur: Çocuğumu ahlaken nasıl eğitmeliyim?</p>
<p><strong>2.</strong> Çocuğumu dinen nasıl eğitmeliyim?</p>
<p><strong>3.</strong> Çocuğumun teorik eğitim sürecini nasıl yönetmeliyim?</p>
<p>Üç soruya da benim standart cevabım her zaman bir tanedir: Kendini eğit. Sebebi şu ki; ben eğitimde müşahedeyi esas alırım. Eğitim çocuğa okutulmaya çalışılan sayfalar, söylenen sözler değil çocuğun müşa hede ettiği şeydir. Ahlaken bakalım &#8230; Bir gariban gördüğünde duran ve yardım eden, yeri geldiğinde maddi menfaati dahi ahlaki bulmadığı için reddetmiş bir baba profilini 5 yaşından 18 yaşına kadar izlemiş bir çocukla bunun tam zıddını izlemiş bir çocuk aynı olabilir mi? Bu çocukların böylesi durumlar karşısında hissettikleri haya duygusu dahi farklı olur. Zira bunun zıddını izleyen çocuk ister istemez bu davranışa alışır. Kötü ahlakı gösteren adam ağzıyla vaaz verse dahi bu söylemleri çocuğun nefretini celp eder. Aslında o kötü ahlakını çocuğuna karşı da çoğu zaman uygulayacaktır. Sonra bir de üstüne vaaz ettiğinde daha da nefret uyandıracaktır. Basitçe küfür konusunu düşünün. Çocuğunuzun küfür etmemesini istiyorsanız, yapmanız gereken şey küfür etmemektir. Çocuk küfür etmeyi sizden öğrenir. Muhtemelen siz de babanızdan öğrenirsiniz. Burada değiştirilemez bir durumdan söz etmiyoruz, çok uğraşırsanız babanız küfür etmesine rağmen siz etmeyebilirsiniz ancak eğitim avantaj kazandırmak için yapılır. Babanız bu konuda size iyi bir eğitim vermemiş ve siz kendinizi çokça zorlamak zorunda kalmış olursunuz. Her meselede çocuğunuzu sarp yokuşu tırmanmak zorunda bıraktığınızda aslında bu kötü bir eğitim aldığı anlamına gelir. Dinen bakalım. Namaz vakitleri konusunda aşırı hassas, namazlarında ve Efendimiz anıldığında gözleri yaşaran, samimiyetle dua eden bir anne ile bu özellikleri haiz olmayan fakat dinden laf açıldığı zaman konuşmak için fırsat kollayan bir anne aynı mıdır? Değildir. Bunların verdikleri eğitim de aynı olmaz. İlki gibi bir anneye sahip olan bir çocuğun ben İslam düşmanı olabildiğine hiç denk gelmedim. Gerçekten dindar bir anneye sahip olan ve annesini çok seven bir çocuğun kafası nın karıştığına ve ateist olduğuna çok denk geldim. Ama bu çocukların Allah&#8217;a küfür etmek, Muhammed aleyhisselam ile dalga geçmeye çalışmak gibi hareketlere tevessül ettiğine hiç rastlamadım.</p>
<p>İnsanların anne-babalarına olan sevgileri, onların değerlerine saygı duymasını sağ lar. Bundan daha iyi eğitim mi olur? Oysa şedit İslam ve Müslüman düşmanları içerisinde anne babasına olan nefretini onların dinine kusarak gösteren çoktur. İş yine &#8220;Siz iyi insan, iyi bir Müslüman olun; çocuğunuza verebileceğiniz en güzel eğitim budur.&#8221; demeye dönmüyor mu? Entelektüel/teorik açıdan bakalım. Büyük kitaplığın olduğu bir evde büyüyen, kitap okumayı keyifli bir iş olarak addetmeyi belki 1 yaşında gören, ev içi kullanılan kelime zenginliği normal bir ailenin on katı olan birisi ile bunun zıddı bir olabilir mi? İlki bu ev içerisinde hiçbir şey okumasa dahi en azından tanıştığı kelime sayısı dahi onun entelektüel donanımını etkileyecektir. Zira kitap okunan bir evde gündelik dilden daha zengin bir kelime dağar cığı kullanılır ve çocuk bunu istemese de öğrenir. Bu onun akranlarına nazaran öne geçmesi anlamına gelir. Kendisini geliştirmeyen ebeveyn doğru yönlendirme yapmak istese dahi buna ufku yetmeyecektir. Zaten çocuğuna kitap oku dese dahi kendisi okumuyordur.</p>
<p>Çocuk kitap okumanın zevkli bir şey olduğunu evde hiç tatmamıştır. Zevkli olan televizyon izlemek, dizi takip etmek ya da kahveye gitmektir. Böyle bir çocuk ile &#8220;Off harika, şu kitap basılmış!&#8221; diye eve sevinçle gelen bir babayla büyüyen çocuğun kazandığı kitap okuma sevgisi aynı olabilir mi? Birisi 6, diğeri 1 yaşındaki iki kızım da eve kitap kargosu geldiğinde sevinirler. Kargoyu açma ayinini onlar da istediği için hep beraber yaparız. Muhtemelen benim sevincimden dolayı kitap kargosu açma olayını zihinlerine sevinçli bir olay olarak kodladılar. Benim kitap okuduğum koltuğa benim gibi oturup ellerinde resimli kitapları ile durmaya çalışırlar. Bunu çok küçük yaşlarından beri yapıyorlar, ilk gördüğümdeçok şaşırmıştım. Aynen benim gibi oturmaya çalışıyorlar. Ben henüz çocuklarımı kitap okuma konusunda teşvik etmiş değilim. Hasılı kelam, çocuğunuza iyi bir ahlak vermek istiyorsanız ahlaklı olmak yönünde kendinizi eğitin, dindar olsunlar istiyorsanız dindar olun, entelektüel olsunlar istiyorsanız okuyun. Başkalarını değiştirmeye çalışmak kolaydır. Kolay olduğu için herkesin nefsi buna meyleder. Oysa ailenizi ve çevrenizi düzeltecek olan sizin yapacağınız işlerdir.</p>
<p><strong> Büyük adam nasıl ortaya çıkar?</strong></p>
<p>Deneyim alanını genişletmek, ilimden anlayanların vereceği ilk tavsiye olmalıdır. Bir defa araba alıp satmamış, bir ticaret yapmamış, işçi lik yapmamış, personel çalıştırmamış birisi nasıl ticaret hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilir? İlim tüm bunları yapmakta olan insanların hayatları hakkında konuşmak değil midir? Örneğin benim hayatımda gördüğüm en iyi karakter uzmanları psikologlar değil, personel çalış tıran başarılı tüccarlardır. O personeli dikkatli seçmekle kendi menfaatini koruduğu için bu konuda neredeyse uzmanlaşmıştır. Bu sebeple İbn Haldun meşhur eseri Mukaddime&#8217; de &#8220;İnsanlar içinde siyaseti en az bilenler alimlerdir:&#8217; anlamına gelen bir bölüm açmıştır. Bunun sebebi olarak da alimlerin okudukları idealize edilmiş metinleri, müşahede ve koşulları göz ardı ederek salık vermelerini göstermiş tir. Elhak, İbn Haldun bu konuda haksız değildir. Bu söylemi büyük oranda bugünün akademisi, bilim adamları ve din alimleri için de halen geçerlidir. Elbette bunlar içerisinde hayatı deneyimleyen, deneyim bilgisine önem verenler de mevcuttur. Fakat çoğunluğun böyle olmadığını iddia etmek herhalde abartı olmaz. Aslında burada bilim adamlığı, filozofluk ya da alimlik güncel isimlendirmelere dayanmaktadır. Yani bugün kendisine alim ya da filozof denilen kişi hakkında konuşmaktayız. Peki bu kişi 500 yıl sonra adı hatırlanan bir alim ya da filozof olacak mıdır?</p>
<p>Bir sonraki bölümde neden klasik kitapların tercih edilmesi gerektiğini anlatırken buraya döneceğiz. Fakat şunu söylemek lazım: Okuduğum kadarı ile klasik eser telif edebilmiş ilim ve filozoflar genellikle çok güçlü müşahedeye sahiptir. Bunların tavsiyeleri ciddi gözlemler barındırdığını hissettirir. Örneğin Francis Bacon&#8217;un siyaset tavsiyeleri ya da Gazzili&#8217;nin insan psikolojisine dair gözlemleri gerçekten etkileyicidir. Oysa müşahedesi zayıf insanların genelde tavsiyeleri de çok sıradan ve basmakalıptır. Bu, klasik eserleri değerli kılan bir unsurdur. Zira tarihin eleği genellikle müşa hedesi zayıf kişilerin eserlerini elemektedir. Bazen şu noktanın ıskalandığını düşünüyorum. Gazzill elbette çok ders almış, çok okumuş, fazlasıyla zeki bir ilim. Ancak bu niteliklere sahip olan tek insan olmadığı açıktır. Hatta bu niteliklerin bazılarında ondan daha iyi olan ilimlerimiz de muhakkak vardır. Burada denklemin sadece bilgi, zaman, gayret üçgeninde kalması, bir ilimi &#8220;çok büyük bir ilim&#8221; yapan sebepleri iyi tahlil edemememize neden oluyor. Ben bu üçlüye bir dördüncü olarak &#8220;müşahede&#8221; kabiliyetini eklemek isterim. Eğer ekleyecek olsaydım beşinci bir etmen olarak da zeitgeist yani zamanın ruhunu yakalamayı eklerdim. Şunu da ifade etmek gerekir ki zamanın ruhunu yakalayabilmek yine güçlü bir gözlemci olmayı ve müşahede ile çağını kavramayı gerekli kılacağı için deneyim vurgumuzun dışarısında kalmazdı.</p>
<p><strong>Pratik/ Ameli Bilgi </strong></p>
<p>Hayat pratik ve ameli bir iştir. Doğal olarak ilim nerelerde gezerse gezsin sonunda ameli ve pratik bir şeyler söyleyecektir. Bir kişi muhteşem bir metafizik kuram kurup ölse ve ameli olan şeyler hakkında hiçbir şey söylemese dahi, ondan sonra gelen birisi onun kuramını pratik ve ameli sonuçlara götürecektir. Bu noktaya gelindiğinde müşahe deden kaçınmak imkansızdır. Bir gün Türkiye&#8217;nin en iyi tıp fakültelerinden birinde verdiğim konferans sırasında 250-300 civarındaki talebeye şu soruyu sordum: &#8220;Acildesiniz ve nabzı 180 olan bir hasta geldi. Ne yaparsınız?&#8221; Bu talebelerin bu sorunun cevabını bilmeme ihtimalleri yok. &#8220;Beta bloker veririz.&#8221; dedi salonun büyük bir kısmı. Zira gerçekten kağıtta öğretilen tedavi budur.</p>
<p>&#8220;Nasıl vereceksiniz? Ne kadar vereceksiniz? Bir ampulde ne kadar beta blokör var? Hemşire sizi bekliyor ve soruyor. Hocam kaç ampul? Nasıl göndereceğiz? İlacı serum içine mi koyacağız? Yoksa serumsuz olarak direkt ilacı mı vereceğiz (puşe)? Serum içinde gidecekse hızlı mı yavaş mı gidecek? Serum ne kadar sürede bitsin?&#8221; Bunlar zor sorular değil elbette ama pratiğe dayalı sorular ve talebeler cevap veremedi. Zira bunu müşahede etmediler. Büyük bir kısmı henüz sahada çalışacağı stajları yapmamış. Hepsi kağıttan okumuş. Bilgileri de doğru. Muhtemelen büyük bir kısmının konuya dair teorik bilgisi benim bayatlamış teorik bilgimden fazladır. Acilde çalıştık ları ilk birkaç ayda bunu kolayca öğrenecekler. Müşahede böyle bir bilgidir. Kağıtta eğitim ne kadar iyi planlanırsa planlansın muhakkak unutulan detaylar olur. Bu yüzden saha ve deneyim çok şey ifade eder. Mesela bu eseri yazarken bu konu ile ilgili daha önce yaptığım 30 civarında dersin kaydını yazılı döküm olarak aldım. Kronolojik olarak inceledim. Pek az istisna hariç, bir videoda aranacak özellikler açısından en eskisi en kötüsüydü. Daha eski videolarımda konuşma temposu, verdiğim örneklerin niteliği, kelime seçimlerim hep daha kötü göründü gözüme. Bu da oldukça doğal zira ilk video ile son video arasında belki 600 civarında ders videosu yapmıştım. Yazmak da böyledir. Bu açıdan eğitim vermek, müşahede ekseninde pratik yönden tamamlanır. Eski alimlerin eserlerini kronolojik olarak okumak da bu açıdan faydalıdır. Zira ilk eserleri genellikle daha hamdır. Daha fazla slogan barındırır. Son eserlerindeki o ağırlığa alıştığınızda bunu ilk eserlerinde bulamayabilirsiniz.</p>
<p><strong>Müşahedeye Zıt Bilgi ile Karşılaşmak </strong></p>
<p>Ben hayatımda müşahedeme zıt bir söylem nasıl sunulursa sunulsun kabul etmekte temkinli olmayı bir karakter haline getirdim. En büyük otoriteler, unvanlar ya da geniş kitlelerin kabulü altında sunulsa dahi herhangi birinin beni müşahedemin zıddına inandırması için iki şeyi yapması gerekir:</p>
<p><strong>1.</strong> Müşahedemin neden yanılgı içerdiğini açıklamalı.</p>
<p><strong>2.</strong> Yeni bir müşahede penceresi vermeli. (Yani bakış açımı değişti rerek farklı bir perspektiften müşahedeler sunmalı.)</p>
<p>Bu, bilim için dahi geçerlidir. Zira bilimsel bilginin temeli müşa hede ve gözlemdir. Herhangi doğru bir bilimsel teori kaba müşahede ile çelişebilir. Tarihte örnekleri vardır. Örneğin Badamyus kozmolojisi müşahede ile uyumluydu. Kopernik sonrasında müşahedenin neden yanılgı oluşturduğu açıklandı ve yeni müşahedelere kapı açacak şekilde farklı bir bakış açısı ortaya konuldu. Bu kabul edilesiydi. Ama Badamyus&#8217;un hakim olduğu daha eski dönemlerde bahsettiğim bu iki madde sağlanmadan Kopernik ile benzer sonuçları dile getirenlerin söylemleri kabul edilmedi. Bence bu da hatalı değildi. Zira o anki hali ile farazi ve hayalci kalmaktaydı. Bu bağlamda müşahede/ bilim arasındaki korelasyonun fark edilmesi pseudo-science (sahte-bilim) olan ama bir dönem popülerleştiği için halkın diline sakız olan teorilere aldanmanızı da engelleyecektir. Freud&#8217;un kuramı buna güzel bir örnektir. Bu kuram ilk gününden itibaren bilimsel yöntemi ihlal ediyordu. Hatta bilimsel yöntem namına ne varsa zıddı kullanılarak oluşturulmuştu. Gündelik müşa hede ve sağduyu ile de çelişmekteydi. Gerçekten tam bir sahte bilim (pseudo-science) olmasına rağmen 1980&#8217;li yıllara kadar inanılmaz bir medya desteği ve lobicilik ile kuram tutundu. İlk günden beri bahsettiğim sebeplerle tenkit ediliyor olmasına rağmen kültürün her noktasına sızmayı başardı. Daha sonrasında kuram tüm dünyada büyük oranda tıbbi uygulamadan kaldırıldı. Badamyus&#8217;un kozmolojisini Kopernik öncesi çağda yaşıyor olsaydım kabul ederdim ama Freud&#8217;un kuramını tüm popülerliğine rağmen kabul etmeyeceğimi zannediyorum. Bu tavrımda müşahede ve sağduyuya duyduğum güven ciddi bir etken olacaktı. Zira Freud&#8217;un kuramı Badamyus&#8217;un aksine müşahede ve sağ duyu ile de uyumlu değildi. Elbette bilimsel yönteme hiçbir şekilde uymuyor olması da bir diğer etken olurdu.</p>
<p><strong>Deneyimden Uzaklaşmak ve Slogan </strong></p>
<p>Tüm bu deneyim bilgisinden uzaklaştığımız her sahada sloganlar atarız. Bu sözlerimizin slogan olduğunu deneyimledikçe fark ederiz. Bence akıllı insanlar, attığı birkaç sloganın işe yaramadığını deneyimledikten sonra slogan atmamaya karar veren kişilerdir. Onlar gerçekten deneyimlemedikleri, meleke haline getirmedikleri bir söylemi dile getirmezler. Diğerleri ise dünyada asla karşılık görmeyecek söylemleri slogan olarak tekrar ederler. Bunlar iki çeşittir; birisi sloganı sınayacak imkan bulamaz, çünkü kapalı bir fanus içerisinde yaşamaktadır. Ömrünü haklı olduğunu zannederek tüketebilir. Diğeri ise fanustan her çıktığında sloganının işe yaramadığını görür. Ancak sloganı terk etmek yerine yaşamayı terk eder ve kendisini hayata kapatır. Hayatı deneyimlemekten kaçabileceği küçük bir fanusta, sloganları ile güvenli alanda ömrünü tamamlamayı tercih eder. Her ikisi de nihayetinde bir fanusa kapanarak hayatı deneyimlemekten vazgeçmek zorundadır, çünkü deneyim sloganı yıkacaktır.</p>
<p>Burada kişi psikolojik faktörlerle söylemini korumaya azmetmektedir. Konuyu genelden İslami ilimlere çekecek olursak fıkıh (lügat anlamı derin anlayış) ve tefakkuh, sloganın tam zıddıdır. Örneğin fetvada hükme mevzu olan konuyu bilmek, İslami hükmü bilmek kadar önemli görülmüştür. Diğer bir deyişle ticaret hakkında fetva verecek olanın sadece ayet ve hadisleri değil ticareti de bilmesi zaruri görülmüştür. Genel geçer fetvalar böyleyken ilmihalde bu durum daha da açığa çıkmaktadır. İlmihal basit çeviri ile &#8220;hal&#8221; in ilmidir. Bir hal üzerine odaklanmıştır. Örneğin domuz eti yemenin haram olduğu hükmü genel bir hükümdür. Açlıktan ölmek üzere olanın yiyecek başka bir şey bulamadığı durumda domuz eti yemesi farz olur. Zira canı korumak domuz eti yememekten daha önemli ve dinidir. Burada genel hükmü tersyüz eden şey ortaya çıkan &#8220;hal&#8221; dir. Eğer insanların halleri bilinmeden genel hüküm &#8220;her halde&#8221; onlara telkin edilecek olsaydı bu ilim değil, slogan dediğimiz şey olurdu. Sloganlaşan bir fıkıh oksimorondur.</p>
<p>Nitekim Ebu Davud Sünen&#8217;inde Cabir b. Abdullah&#8217;tan şöyle rivayet etmiştir: &#8220;Bir yolculuğa çıktık. Bizden birine bir taş isabet etti ve başını yardı. Adam sonra ihtilam oldu (rüyalandı). Arkadaşlarına sordu, &#8220;Benim için teyemmüm ruhsatı bulabiliyor musunuz?&#8221; dedi. Onlar &#8220;Suya güç yetirdiğinden senin için bir ruhsat göremiyoruz.&#8221; dediler. Adam gusletti ve hastalanıp öldü. Peygamber&#8217;in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelince bu hadise ona anlatıldı. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): &#8220;Adamı öldürdüler. Allah onları öldürsün! Bilmiyorlardıysa sorsalardı ya! Cehaletin ilacı sormaktır. Onun teyemmüm etmesi ve yarasının üzerine bez sarıp üzerine mesh etmesi, sonra bedeninin diğer kısmını yıkaması yeterliydi.&#8221; Burada genel gusül fetvasının &#8220;hal&#8221;i göz ardı ederek her duruma uygulanmasına verilen tepkiyi görmekteyiz. Normalde İslam&#8217; da içtihatta yanılmak günah değildir. Yani fetvada isabet edemeseniz dahi bu bir günah sayılmaz zira insan hata etmekten kaçınamaz. Ama bu olayda soruyu soranın hali tamamen göz ardı edilmiş ve basmakalıp bir fetvadan dolayı soruyu soran açıkça zarar görmüştür. Muhammed aleyhisselamın bunu içtihat kapsamına almamasına ve beddua etmesine dikkat etmek gerekir. Bu lafız, hali ihmal ederek fetva vermenin haramlığına delil olur. Vallahi doğrusu da budur. Zira öyle cahil softalar var ki insanların hayatlarını cehenneme çeviriyorlar. Oradan buradan duydukları her fetvayı ne dünyanın halini ne de karşısındakinin halini bilmeksizin insanların üzerine fırlatıyorlar.</p>
<p>Onların bu yaptıkları yüzünden nice insan dünya ve ahiret namına zarara uğruyor. Bu zarara uğrayanların bir kısmı dinden, Allah&#8217;tan uzaklaşıyor. Bu gibi kimselerin dine verdiği zararı belki şedit İslam düşman ları dahi vermemiştir.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Öğrenmeyi Öğrenmek,syf:21-37d</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/">Deneyim/Müşahede</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kaideler ve Şerhleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kaideler-ve-serhleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kaideler-ve-serhleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Nov 2023 19:23:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[akıl ve nakil tearuzu]]></category>
		<category><![CDATA[delil]]></category>
		<category><![CDATA[müşahede]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Eşref Ali et-Tehanevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26586</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; ~BİRİNCİ KAİDE Bir şeyin anlaşılmaması, o şeyin bâtıl olduğuna delâlet etmez. Bir şeyin bâtıllığı, ancak onu reddedip yok sayan kesin bir delil ile sabit olur. Burada aralarında büyük fark bulunan iki şeyin mevcûdiyeti apaçıktır ve onların bilinmesi gereklidir: ı. Bir şeyin varlığının anlaşılmaması. 2.0 şeyin var olmadığının bilinmesi. Bunların birincisinin yani “Bir şeyin varlığının [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kaideler-ve-serhleri/">Kaideler ve Şerhleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2.webp"><img decoding="async" class=" wp-image-26511 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2-300x165.webp" alt="" width="365" height="201" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2-300x165.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2.webp 420w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" /></a></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff0000;"><strong>~<u>BİRİNCİ KAİDE</u></strong></span></h2>
<p style="text-align: center;"><strong>Bir şeyin anlaşılmaması, o şeyin bâtıl olduğuna delâlet etmez.</strong></p>
<p>Bir şeyin bâtıllığı, ancak onu reddedip yok sayan kesin bir delil ile sabit olur. Burada aralarında büyük fark bulunan iki şeyin mevcûdiyeti apaçıktır ve onların bilinmesi gereklidir:</p>
<p><strong>ı. Bir şeyin varlığının anlaşılmaması.</strong></p>
<p><strong>2.0 şeyin var olmadığının bilinmesi.</strong></p>
<p>Bunların birincisinin yani “Bir şeyin varlığının anlaşıl- maması”nın anlamı şudur: Zihin, o şeyin varlığını ve keyfi­yetini idrak edemez. Bu sebeple onun varlığını acayip karşı­lar. O şeyi görmediği ve onun tahakkukunu itiraf etmeye alışmadığı için “Böyle bir şey nasıl vuku bulur?!” diyerek onun vukuunu uzak bir ihtimal olarak görür. Lâkin onun yokluğu ve mevcut olmayışı hususunda yanında aklî veya nakli bir delil bulunmamaktadır.</p>
<p>Bunların İkincisinin yani “O şeyin var olmadığının bilinmesi”nin anlamı şudur: Bu, bir şeyin yokluğuna ve mevcut olmayışına dair aklın aklî veya nakli kesin deliller ortaya koyması demektir. Bunu size birkaç örnekle açıklayacağız:</p>
<p>Tren görmemiş bir bedevi, hayvanlar tarafından çekilmeksizin trenin kendiliğinden hareket edip gittiğini duyun­ca şaşırarak “Böyle bir şey nasıl mümkün olur?!” der. Lâkin böyle bir şeyin mümkün olamayacağına dair bir delil göste­remez. Çünkü trenin hayvanlar tarafından çekilmeksizin kendiliğinden harekete geçerek uzun mesafelere hızlıca gidemeyeceğine dair bir delili yoktur. İşte bu, bir şeyin anlaşılamamasıdır. Adam bu haberi reddedip trenin kendiliğin­den harekete geçip yol aldığını söyleyen şahsı yalanlarsa, ahmaklardan sayılır. Çünkü bir şeyin bilinmemesi o şeyin yokluğunu gerektirmez.</p>
<p>Bunun aksine bir adam Kalküta’dan trenle Delhi’ye yol­culuk yapar da yanındaki başka bir adam kendisine bu tre­nin Delhi’ye bir saatte vardığını söylerse, yolculuk yapan adam onu yalanlar. Çünkü trenin Kalküta’dan Delhi’ye bir saatte ulaşamayacağına dair yanında bir delil vardır. O delil de kendisinin ve kendisiyle birlikte trende yolculuk yapan başka adamların müşâhedesidir. İşte bu, bir şeyin var olma­dığının bilinmesidir.</p>
<p>Meselenin sizin için daha fazla açıklığa kavuşması için size iki örnek daha sunuyorum:</p>
<p>Kıyâmet gününde insanların kıldan ince sırat köprüsü r üzerinde yürüyecekleri bir adama anlatıldığında, adamın buna çok şaşırması mümkündür. Çünkü o böyle bir şeyi asla görmemiştir. Lâkin bunu inkâr edip reddetmek için bir deli­li de yoktur. Bunu reddetmek için en fazla gösterebileceği delil, geniş tabanlı bir ayağın eni daha az bir şeyin üzerine konulamayacağıdır. Lâkin şurada, gidilecek yolun o yolda yürüyecek olan ayaktan daha geniş olması gerektiğine dair bir delil yoktur. Sadece âdete göre yolun ayaktan daha geniş olması gerekir. Bunu inkâr eden adam, insanın kıldan ince bir şeyin üzerinden yürüyebileceğini veya bazı insanların ip üzerinde yürüdüklerini hayatı boyunca görmemiştir. Lâkin bu misaldeki ayak ile ip arasındaki en farkı, ayak ile kılın en farkı kadar değildir. Lâkin Yüce Allah’ın âdetleri değiştirme­sinin önünde her hangi bir engel olabilir mi? Zira canlıları bilinen âdet üzere yürüten Yüce Yaratan, onları bu âdetin aksine başka bir şekilde de yürütebilir.&#8221;’ Adam anlayamadı­ğı için sırat üzerinde yürümeyi inkâr ederse, hayvanlar tara­fından çekilmeden trenin kendiliğinden yürüyüp gitmesini inkâr eden kişi gibi olur.</p>
<p>Yüce Allah’ın velîlerden birinin müşrik olan çocuklarını babalarının Allah’a yakınlığı sebebiyle kıyâmet gününde ba­ğışlayacağını duyan bir kimse bunun asılsız olduğunu söyle­yip inkâr ederse doğru söylemiş olur. Çünkü bunun olama­yacağına ve tersinin olacağına dair kesin deliller vardır. Bu deliller, kâfir ve müşriklerin bağışlanmayacağını bildiren nasslardır.&#8221;</p>
<p>Bir şeyin anlaşılmaması ile o şeyin bâtıl olması arasında­ki fark, bu örnekler sayesinde sizin için açıklık kazanmış oldu.</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff0000;"><strong>İKİNCİ KÂİDE</strong></span></h2>
<h4 style="text-align: center;">Bir şey aklen mümkün olup vukûuna dair sahih bir nakli delil mevcut olduğunda,o şeyin vâki olduğunu söylemek gerekir. Aynı şekilde bir şeyin vâki olmadığına dair bir delil mevcut olduğunda, o şeyin vâki olmadığını söylemek gerekir.</h4>
<p><strong>Biliniz ki vâki olan şeylerin üç hali vardır:</strong></p>
<p><strong>ı. Vâcib (Olması gerekli olan şey).</strong> Bu, vâki olmasının ge­rekliliğine, yokluğunun imkânsızlığına akim hükmettiği şeydir. Mesela bir, ikinin yansıdır. Bu, bir ile ikinin hakika­tini bildikten sonra vukûunun gerekliliğine ve yokluğunun imkânsızlığına akim hükmettiği şeydir.</p>
<p><strong>2.Mümteni’ (Varlığı mümkün olmayan şey).</strong> Bu, yoklu­ğunun gerekliliğine aklın hükmettiği şeydir. Mesela bir, iki­ye eşittir. Bu, apaçık bâtıl olduğuna akim hükmettiği şeydir. Buna muhâl (imkânsız) da denir.</p>
<p><strong>3.Mümkin.</strong> Bu, ne varlığına ne de yokluğuna akim hük­metmediği şeydir. Hatta hem var olabilen hem de yok ola­bilen şeydir. Bu durumda bu iki ihtimalden birine hükme­debilmek için nakli bir delile ihtiyaç vardır. Bunun örneği bir adamın “Falan beldenin yüzölçümü şu beldenin yüzöl- çümünden daha fazladır” demesidir. Fiilen ölçüm yapma­dan ya da bizzat ölçüm yaptığını söyleyen bir kişinin söy­lediğine inanmak sûretiyle anılan ifadenin doğruluğunu tahkik etmeden söz konusu beldenin yüzölçümünün faz­lalığı, ne vukûuna (gerçekliğine) ne de asılsızlığına aklın hükmedebileceği bir şey değildir. Aksine her iki ihtimal söz konusu olabilir.</p>
<p>Şunu da söylemeliyiz ki olması mümkün olan bir şeyin vukûu sahih bir nakli delille sabit olursa o şeyin vâki oldu­ğunu söylemek gerekir. Vâki olmadığı sahih bir nakli delille sabit olmazsa o şeyin vâki olmadığına inanmak gerekir. Bir şehrin yüzölçümünün diğer bir şehrin yüzölçümünden daha büyük olduğuna dair anılan örnekte “Falan beldenin yüzölçümü şu beldenin yüzölçümünden daha fazladır” ifa­desinin doğru olduğuna hükmedilebileceği gibi yalan veya yanlış olduğuna da hükmedilebilir. Tabi bu hüküm, ancak söz konusu beldelerin ölçümü yapıldıktan sonra verilebilir.</p>
<p>İslâm inancına göre semâların varlığı da aynı şekilde mümkinâttandır. Akla göre semâların ne varlığına ne de yokluğuna dair herhangi bir delil mevcut değildir. Hatta akla göre her iki ihtimal de söz konusu olabilir. Şu hâlde semâların varlığına veya yokluğuna hükmedebilmek için nakli bir delile müracaat etmek gerekir. Kur’ân ve Sünnet nasslarının semâların varlığına delâlet ettiklerini gördüğü­müze göre semâların var olduğunu söylememiz gerekmek­tedir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Pisagor teorisinin semâların yokluğuna delil teşkil ettiğini iddia eden kimse katıksız bir cehâlet içindedir.<sup> <a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></sup> Zira Pisagor teorisi en fazla şunu ifade etmektedir: “Uzay boşlu­ğundaki bütün hareketler çekim gücü sayesinde semâya ih­tiyaç duymadan meydana gelebilir.” Bilindiği gibi bir şeye ihtiyaç duyulmaması o şeyin yokluğuna delâlet etmez.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Siz şu duruma ne dersiniz? Herhangi bir işin yapılması için dev­letin memurlarından birinin iznine ihtiyaç duyulmaması devletin memurlarının yokluğuna delâlet eder mi? Asla delâlet etmez. Burada en çok şu söylenebilir: O işin varlığı devletin memurunun varlığına delâlet etmez. Lâkin memu­run varlığı, hariçteki başka bir delil ile ispatlanabilir.’1<sup>5 <a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></sup></p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff0000;"><strong>ÜÇÜNCÜ KÂİDE</strong></span></h2>
<h4 style="text-align: center;"><strong>Aklen mümkün olmayan (müstahil) ile âdeten mümkün olmayan (müsteb’ad) ayrı ayrı şeylerdir. Zira müstahil, akla aykırıdır.Müsteb’ad ise akla değil, âdete aykırıdır.Akıl ile âdetin hükümleri birbirinden ayrıdır. Bunları birleştirmek yanlıştır.Zira aklen imkânsız (muhâl) olan şeyin vukûu asla mümkün değildir. Âdeten imkânsız (müsteb’ad) olan şeyin vukûu ise mümkündür. Muhâlı aklın hilâfına olan şey</strong><br />
<strong>olarak adlandırırız. Müsteb’adı ise aklen idrâk edilmeyen şey olarak adlandırırız. Bu ikisinin arasında birlik olmadığı apaçıktır.</strong><a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></h4>
<p><strong>Muhâl:</strong> İkinci kâidede örnekli olarak anlattığımız gibi varlığı mümkün olmayan şeydir. Akıl, bunun asılsız ve bâtıl olduğuna hükmeder.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p><strong>Müsteb&#8217;ad</strong>, vukûunu aklın mümkün gördüğü şeydir. An­cak insan onun vukûunu görmediği, görenlerin birinden işitmediği için onun vukûunu garipser. Vukûunu ilk duydu­ğunda hayret eder. Bunu birinci kâidede “Bir şeyi anlama­mak” başlığı altında örnekli olarak anlatmıştık.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p><strong>İkisinin arasındaki fark ise aşağıdaki anlatıldığı şekilde­dir:</strong></p>
<p>Muhâlı, imkânsız oluşu sebebiyle vukûunu yalanlayıp inkâr etmek gerekir. Müsteb’ad (âdeten imkânsız) olan şeye gelince bunun sırf istib’ad (vukûu çok uzak bir ihtimal ola­rak görülmesi) sebebiyle vukûunu yalanlayıp inkâr etmek câiz olmaz. Ama vâki olmadığına dair hârici bir delil bulu­nursa o zaman yalanlanması câiz hatta vâcib olur. Nitekim bu hususu birinci ve ikinci kâideyi anlatırken verdiğimiz şu örneklerden de bilmişsinizdir: Mesela “Bir ikiye eşittir” di­yen kimseyi yalanlamak gerekir. Ama trenin hayvanlar tara­fından çekilmeksizin kendiliğinden hareket edip yol aldığı­nı söyleyen kimseyi -muhatap şahıs böyle bir şeyi görmediği halde- yalanlamak câiz olmaz. Muhatap ancak binek ve ara­baları hayvanların çektiklerini görmüştür. Dolayısıyla tre­nin hayvanlar tarafından çekilmeksizin kendiliğinden hare­ket edip yol alması, ona göre tuhaf ve çok uzak bir ihtimal­dir.</p>
<p>Aynı şekilde bugün garipsemediğimiz birçok vâkıa aslın­da garipsenecek şeylerdir. Lâkin bunların gariplikleri, gözle­rimizin önünde çokça vukû bulmaları ve defalarca müker- reren müşâhede etmemiz sebebiyle ortadan kalkmış, hatta alışılan mûtad şeyler haline gelmişlerdir. Yoksa müsteb’ad (âdeten imkânsız) olan şeyle diğerleri arasında aslında bir fark yoktur.</p>
<p>Mesela garipsenme bakımından, hayvanlar tarafından çekilmeksizin trenin kendiliğinden harekete geçip yol alma­sıyla spermin rahimde canlı bir insan haline gelmesi arasın­da bir fark yoktur. Hatta bu İkincisi, birincisine göre daha çok garipsenecek bir olaydır. Lâkin trenin kendiliğinden ha­rekete geçip gitmesini görmemiş olan bedevi, bu olayı en tu­haf bir şey olarak düşünür. Çünkü böyle bir şeyi daha önce görüp buna alışmamış ve bunu kabul edilir bir şey olarak düşünmemiştir. Ama ikinci olayı (spermin rahimde insan haline gelmesini) tuhaf karşılamaz. Çünkü aklının ermesin­den itibaren böyle bir şeyi hep müşâhede edegelmiştir.</p>
<p>Aynı şekilde fonografı gören ve ondan çıkan sesleri dinle­meye alışan kimse, bu sesleri dinlemekten hayret etmez. Lâ­kin kıyâmet gününde ellerin ve ayakların konuşup şâhidlik etmelerine şaşar. Çünkü böyle bir şeyi daha önce hiç görme­miştir. İnsanın bu gibi olaylar karşısında şaşkınlık göster­mesinde sakınca yoktur. Lâkin en büyük hata, acayip bir şe­yin imkânsız olduğunu zannetmeleridir. Zanneder, sonra da bu zanlarına dayanarak nassları yalanlar ya da hiçbir ge­rekçeye dayanmayan nâ-makbul te’vîllerle te’vîl ederler.</p>
<p>Sonuç olarak imkânsızlık hükümlerini, sırf vukûu uzak bir ihtimal olduğu için müstağreb (vukûu garipsenen) şeye uygulamak, türlü sapıklıklara yol açan büyük bir hatadır.</p>
<p>Evet, müsteb’ad (âdeten imkânsız) olan şeyin vâki olma­dığına delâlet eden başka bir delil bulunduğunda o şeyi red­detmek vâcib olur. Nitekim daha önce buna örnek olarak bir trenin Kalküta&#8217;dan kalkıp bir saatte Delhi’ye ulaşmasından bahsetmiştik. Bu olayın vukû bulduğuna dair sağlam bir de­lil bulunur da, böyle bir olayın vukû bulmadığına dair aynı şekilde sağlam bir delil bulunmazsa, o zaman bu olayın vukû bulduğuna hükmetmek de vâcib olur.</p>
<p>Bunun misali şudur: Telsiz âletleri başlangıçta herkes ta­rafindan bilinmiyordu. Bir adam o zamanlarda ortaya çıkıp da bu âletlerin varlığını, görünen herhangi bir araç olmadan haberleri uzak mekanlara ulaştırdığını gördüğünü söylesey­di, söylediği bu garip sözlere itimad edilmezdi. Ancak bu sözleri söyleyen kişi doğru sözlü biri ise söylediğine itimad edilirdi. Yalancı biri ise itimad edilmezdi. Söyleyen kimse­nin doğru sözlü biri olduğu kesin şekilde sabit olmazsa, bu her ne kadar söylenenleri reddetmek için yeterli bir delil teş­kil etmese de o zaman söylenenlerin tümünü yalanlamaya bir gerekçe olabilir. Ama bu sözleri söyleyen kişinin doğru sözlü olduğu kesin bir şekilde sabit olursa, o zaman söyle­nenleri yalanlamaya gerekçe kalmaz.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Muhâl ile müsteb’adı birbirinden ayıran hükümler işte bunlardı.</p>
<p>Buna istinaden deriz ki: Gelen nasslara göre kıyâmet gününde sırat üzerinden geçmek imkânsız değildir. Lâkin sa- dece daha önce görülmediği için uzak bir ihtimal olarak gö­rülebilir. Ama bunu doğru sözlü haberci bildirdiği için red­dedilip inkâr edilmesi çirkin ve fahiş bir hata olur. Bunu te’vîl etmenin ise hiçbir gerekçesi yoktur.</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff0000;"><strong><u>DÖRDÜNCÜ KÂÎDE</u></strong></span></h2>
<h4 style="text-align: center;">Bir şeyin varlığı, o şeyin duyu organlarından biri veya müşâhede ile idrak edilmesini gerektirmez. (Müşâhede, eşyalardan birini bilmenin tek vesilesi değildir.)</h4>
<p>Bir şeyin reel olarak sübûtuna hükmetmek, ancak aşağı­daki üç yoldan biriyle olur:</p>
<p><strong>1.Müşâhede.</strong></p>
<p>Mesela Zeyd’in bize doğru gelmekte olduğunu gördüğü­müzde onun gelmekte olduğuna hükmederiz.</p>
<p><strong>2.Sâdık muhbirin haber vermesi.</strong></p>
<p>Mesela sâdık bir adamın, Zeyd’in geldiğini haber vermesi gibi. Lâkin bu durumda mevcut delilden daha sahih bir deli­lin o haberi yalanlamaması şarttır. Mesela bir adam, gecele­yin Zeyd’in gelip sizi kılıçla yaraladığını haber verirse ve siz de kimsenin sizi yaralamadığını kesin olarak bilmekteyse­niz bu durumda müşâhede, o haberi yalanlamaktadır. Şu hâlde size verilen bu haber doğru değildir.</p>
<p><strong>3.Aklî istidlâl.</strong></p>
<p>Mesela ışınlarını görerek güneşin doğduğuna istidlâlde bulunmak. Oysaki bu durumda istidlâlde bulunan kişi gü­neşi henüz görmemiş, güneşin doğduğunu herhangi bir kimse kendisine haber vermemiştir. Lâkin kendisi aklını kullanarak güneşin doğduğuna istidlâlde bulunmuştur. Çünkü ışınların görülmesi, güneşin doğmuş olmasına bağlı­dır.</p>
<p>Bu üç misâlde müşterek olan şey, varlıktır. Ancak duyu- larla idrak edilen şey, sadece (a) maddesindeki misaldedir, (b) ve (c) maddelerindeki misallerde anlatılan şeylerse beş duyu organından herhangi biriyle idrak edilen şeyler değildir.</p>
<p>Vâki olan bir şeyin müşahede veya duyu organlarıyla id­rak edilmesinin gerekmediği böylece tespit edilmiş oldu. Aynı şekilde duyu organlarıyla idrak edilmeyen şeyin de vâ- kıada mevcut olmaması gerekmez. Mesela nasslar üst tarafı­mızda semâlar olarak adlandırılan yedi büyük cismin varlı­ğını haber veriyorsa ve mavi çadır (gökkubbe) araya engel olarak girdiği için onları gözlerimizle görmesek de sırf onla­rı göremeyişimiz, onların varlığını reddetmemizi gerektir­mez. Aksine onların varlığı mümkündür. Sâdık muhbir on­ların varlığını haber verdiği için, ikinci kâidede de tespit edildiği gibi onların varlığını söylemek vâcib olur.</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff0000;"><strong>BEŞİNCİ KÂİDE</strong></span></h2>
<h4 style="text-align: center;"><strong>&#8211; (Sâdık muhbirin verdiği) hâlis menkûl haberler hakkında istidlâlde bulunmak için yalın akli deliller ileri sürmek mümkün değildir. Bu tür delillerle bu haberlerin doğruluğunu araştırmak doğru olmaz.</strong></h4>
<p>Önceki sayfalarda dördüncü kaideyi anlatırken vâkıala- nn üç kısma ayrıldığını söylemiştik. O kısımlardan biri, sâ­dık muhbirin haber vermesi sayesinde vukûunu bildiğimiz vakıalardır. Burada hâlis menkûl haberler ile kastettiğimiz [kısım işte budur. Bilindiği gibi bu tür vâkıalar için yalın so­yut aklî delillerle istidlâlde bulunmak mümkün değildir. LAma üçüncü kısım vâkıalar için bu şekilde istidlâlde bulun- mak mümkündür.</p>
<p>Mesela bir adam “İskender ile Dârâ (Darius) iki hükümdardı. Bu ikisinin arasında savaşlar meydana geldi”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> diye bir haber verse, başka bir adam da -bu adam büyük bir filo­zof olsa bile- o savaşların vukû bulup bulmadığını aklî delil­le tespit etmeye çalışsa bir tespitte bulunamaz. Ancak delil olarak şunu söyleyebilir: İki hükümdarın arasında savaş vukû bulması ve savaş ateşinin alevlenmesi, olabilecek şey. terdendir. Olabilecek bir şeyin vukû bulduğunu sâdık bir muhbir haber verirse, o şeyin vukû bulduğunu kabul etmek gerekir. Nitekim biz bunu ikinci kaideyi anlatırken de söyle- miştik. Şu hâlde İskender ite Dârâ arasında savaşların vukû bulduğuna inanmak gerekir.</p>
<p>Aynı şekilde kıyametin kopması, ölülerin diriltilmesi, ölüm sonrası diriliş de böyledir. Bunlar, hâlis menkûl vâkıa- lardır. Herhangi bir kimsenin, bunların gerçekleşeceğini ha­ber veren kimseden bunların gerçekleşeceğine dair salt akli deliller göstermesini istemesi doğru olmaz. Aksine onun şunu demesi yeterlidir: Şüphesiz bu vâkıaları anlamasak da bunların aklen imkânsız oluşları, herhangi bir aklî delille is­patlanmış değildir. Birinci kâideyi anlatırken de söylediği­miz gibi bir şeyi anlamamak ite bir şeyin yokluğunu bilmeyi aynı saymak doğru değildir. Kıyâmet ve ölüm sonrası diriliş gibi vâkıalar mümkün şeylerden oldukları ve bunların vukû bulacağı doğruluğu sâbit olan sâdık bir muhbir kat’î deliller­le birlikte haber verdiği için, ikinci kâideye göre bunların vukû bulacağına inanmak gerekir. Şayet bir kimse bunların vukû bulacağına dair aklî bir delil anlatacak olursa bu, sade­ce bunların âdeten imkânsızlıklarını zihinlerden silmek içindir. Bu delili ileri sürmesi de bir nevi bağışta bulunmak gibidir.</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff0000;"><strong><u>ALTINCI KÂÎDE</u> </strong></span></h2>
<h4 style="text-align: center;">Delil kelimesi ile nazir (denk) kelimesi arasında fark vardır. Bir şeyin vukû bulduğunu iddia eden kimseden, iddiasının doğruluğunu ispatlaması için denk bir vakıanın meydana geldiğini göstermesi değil, iddia ettiği şeyin vâki olduğuna dair delil göstermesi istenir.</h4>
<p><strong>Bu kaide şöyle bir misâl ile açıklanabilir:</strong></p>
<p>Bir kimse “Britanya kralı V. George, Delhi’de kraliyet tah­tına oturması münasebetiyle bir tören düzenledi” diye bir iddiada bulunur da bir başkası, “Daha önceleri Britanya krallarından birinin kraliyet tahtına Delhi’de oturduğuna dair bir örnek göstererek iddianın doğruluğunu ispat etme­dikçe senin bu dediğine inanmayız” derse, iddia sahibinin bu olayın daha önceleri yaşanmış bir benzerinin olduğunu ispatlaması mı gerekir? Yoksa şöyle demesi yeterli olur mu?: “Daha önce bu olayın benzerinin yaşandığını bilmiyoruz. Ancak bu olayın vukû bulduğuna dair sahih ve kuvvetli de­lilimiz vardır. O delil de bu olayın vukûu sırasında orada ha­zır bulunan görgü şâhidleridir. îddia sahibinin yanında şâ- hidlerden biri hazır değilse, ”Bu haber gazetelerde yayınlan­dı” demesi yeterli olur.” Bu olayın vukû bulduğuna inanmak için artık daha önceleri benzer bir olayın gerçekleşmiş ol­ması gibi bir delile ihtiyaç var mıdır?</p>
<p>Aynı şekilde kıyâmet gününde ellerle ayakların konuşa­cağını iddia eden bir kimseye, başkasının, geçmişte buna benzer bir olayın vukû bulduğunu göstermesini istemesi, benzer bir olayı gösterememesi halinde onu yalanlaması doğru olmaz. Ancak iddia sahibinin bu olayın gerçekleşece­ğine dair (nakli) bir delil göstermesi gerekir. Bundan başka bir şey yapması gerekmez.</p>
<p>Bu olay halis menkul şeylerden olması dolayısıyla iddia sahibinin bunu ispatlamak için şöyle demesi yeterlidir: “Bu­nun imkânsızlığı ispatlanmış değildir. Çünkü bunu sâdık muhbir haber vermiştir. Dolayısıyla bunun vâki olacağına inanmak gerekir.” İddia sahibi, muhatabın zihninde bu ola­yın vukû bulmasının çok uzak bir ihtimal olduğuna dair be­liren soru işaretlerini gidermek için buna benzer bir olayın vukû bulduğunu delil olarak gösterirse, bir nevi teberrûda bulunmuş olur. Mesela kıyâmet gününde ellerle ayakların konuşmasına benzer bir olay olarak tam bir cansız varlık olan ses çıkarıp kelimeleri telaffuz eden fonografı delil gös­terirse muhatabın şüphesini giderir.</p>
<p>Aşırı denecek zorlamalardan biri de, yeni kültürle dona­nan aydınlar, nakille bildirilmiş olan her şey için mutlaka benzer ve denk bir olayın daha önce yaşanmış olduğunun delil olarak gösterilmesini isterler. Bilinmelidir ki bu, insanı yapmakla yükümlü olmadığı şeyleri yapmakla yükümlü kıl­maktır.</p>
<h2 style="text-align: center;"><span style="color: #ff0000;">YEDİNCİ KAİDE</span></h2>
<h4 style="text-align: center;"><strong>Akli ve nakli iki delil çatıştığında aklen şu dört ihtimal söz konusu olur:</strong></h4>
<p><strong>ı. Her iki delil kat’î olur:</strong> Bu, realitede karşılığı bulunan bir şey değildir. Çünkü iki doğrunun çatışması mümkün değildir.</p>
<p><strong>2.Her iki delil zannî olur:</strong> Bu delillerin her birini zâhirî anlamlarından başka tarafa çevirme imkânı bulunsa bile biz nakli delili aklî delile tercih ederiz. Çünkü lügat kuralların­dan birine göre kelimeleri zâhirî anlamlarına göre anlamak asildir. Buna göre nakil, zâhirî manâsında anlaşılır. Bu du­rumda aklı hüccet saymayız.</p>
<p><strong>3.Gerek sübût, gerekse delâlet bakımından naklî delil zannî, aklî delil kat’î olur:</strong> Bu durumda aklî delil öncelenir ve naklî delil te’vîl edilir. Dirâyetin rivâyete tercih edildiği tek yer burasıdır. Ancak her yerde bununla amel edilmez.</p>
<p>Aklî delilin ifade ettiği anlam açıktır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> Naklî delil, sâdık muhbirin verdiği haberdir. Biz bunu dördüncü kâidede an­latmıştık.</p>
<p>Çatışma (teâruz), birinin doğruluğunu diğerinin yalan olduğunu gerektirecek şekilde iki hükmün muhtelif olmasıdır. Mesela bir adam, Zeyd’in bugün trene binip saat onda Delhi’ye ulaştığı haberini verir. Diğer bir adam ise “Zeyd bugün saat on birde evimde benimle birlikte oturmaktaydı”  şeklinde bir haber verirse buna çatışma (teâruz) denir. İki haberden birinin doğruluğunun diğerinin yalan olmasını gerektirmesi çatışmanın (teâruzun) icablarından olduğuna göre, iki doğru delil arasında çatışma olması mümkün değil­dir.</p>
<p>Kabul edilmeleri vâcib olan iki delil çatıştığında biri te’vil edilir. Yani onu zâhirî anlamından başka şekilde anlamlan­dırır, sonra da o te’vil doğrultusunda konuşur, diğer delili ise zâhiri anlamında kabul ederiz.</p>
<p>Delillerden birinin kabulü vâcib olur da diğeri böyle ol­mazsa durum, yukarıdakinden farklı olur. Şöyle ki: Birinci­si, yani kabulü vâcib olan kabul edilir. Diğeri reddedilir. Az önce geçen örnekte râvîlerden biri sika (mutemed), diğeri sika değilse, sika olanın sözü doğru kabul edilir. Diğerinin söylediği reddedilir. Râvîlerin her ikisi de sika ise, söyledik- k lerinin doğruluğuna delâlet eden karinelere baktıktan sonra birinin söylediği kabul edilir ve diğerinin söylediği te’vil edilir. Bu durumda “Zeyd’in Delhi’ye gitmediği başka şehâdeterle sabit olmuştur” deriz. Zeyd’in Delhi’ye gittiği haberini veren üzerinde şüphe meydana gelir ve onun kesin bilgiye dayanmaksızın şüpheye dayanarak böyle bir haber nakletti­ği düşünülür. Ya da şöyle deriz: “Zeyd, Delhi’ye gitmek üze­re trene binmiş ancak daha sonra oraya gitmeden inmiştir. Onun Delhi’ye gittiğini söyleyen râvî bu durumun farkına varmamıştır.” Ya da buna benzer bir te’vîlde bulunuruz.</p>
<p>Bu kâideyi bildikten sonra biliniz ki aklî ve nakli deliller bazen birbirleriyle çatışabilirler. O zaman bu kâide gereğin­ce duruma şöyle bir bakarız:</p>
<p><strong>1.</strong>Her iki delil kat’î midir?</p>
<p><strong>2</strong>.Yoksa her iki delil zannî midir?</p>
<p><strong>3.</strong>Ya da nakli delil kat’î, aklî delil zannî midir?</p>
<p><strong>4.</strong>Ya da gerek sübût gerekse delâlet bakımından aklî delil katı, nakli delil zanni midir? Yani mütevâtir veya meşhûr şekilde sâbit olmayan hadis gibi nakli delil bazen sübût ba­kımından zanni olabilir. Nakli delil, Kur’ân âyeti gibi bazen sübût bakımından kat’î, delâlet bakımından zanni olabilir. Kur’ân âyetinin sübûtu kat’îdir. Lâkin bir misal olarak bazen iki manaya da gelebilir. Âyette bu iki manadan hangisi kastedilmiş olursa olsun bu mana zanni olur.</p>
<p>Bu anlatılanlar, iki delil arasında çatışmanın (teâruzun) dört şekli idi.</p>
<p>Birinci şekil, sübût ve delâlet bakımından her ikisi de kat’î olan delillerin çatışması (teâruz etmesi) dir ki böyle bir şey bâtıl olup asla karşılaşılmayan bir durumdur. Çünkü delillerin ikisi de kat’î biçimde doğru olduğuna göre birbiriyle çatışmaları hiç mümkün olabilir mi? Eğer çatışırlarsa her ikisinin doğru olması mümkün değildir. Bu çatışma (teâruz) şeklini bir misal ile örneklendirmek mümkün değildir. Hârici âlemde böyle bir misalin varlığını tasavvur etmek mümkün değildir.</p>
<p>Çatışmanın ikinci şekli, iki delilin de zannî olmasıdır. Bu durumda naklî delil, aklî delile tercih edilir. Çünkü usûl ve kelâm kitaplarında da anlatıldığı gibi doğruluğu zannî olan naklî delili kabul etmek gerektiğine ilişkin sahîh deliller var-dır. Ama doğruluğu zannî olan aklî delili kabul etmek gerekliğine ilişkin sahîh deliller tespit edilmiş değildir. Aklî delilin doğruluğunun zannîliği anlamsızdır. Böyle bir delil ancak yanlış olabilir. Bunun sahîh olmadığına hükmetmemiz, I aklî hükme muhalefet etmemizi gerektirmez.</p>
<p>Naklî delilin zahirî anlamından başka tarafa çevrilmesi uygulama açısından mümkündür. Lâkin nassın, ihtiyaç anında zâhirî anlamının gerektirdiğinden başka şekilde te’vîl edilmesi mümkündür. Ancak aklî delilin zannî olu­şundan ötürü burada buna ihtiyaç yoktur. Dolayısıyla bu sû- rette nassı zâhirî anlamının hilâfına te’vîl etmek, şeriatın caiz görmediği ve aklın hoş karşılamadığı bir bid’attir. Çün­kü aklî delilin sıhhatinin zannîliği sebebiyle burada te’vîl etmek câiz olmaz demiştik. Burada te’vîl hatalı olabilir.</p>
<p>Deliller arasındaki çatışmanın (teâruz) üçüncü sûretinin hükmüne gelince; naklî delil kat’î, aklî delil ise zannî oldu­ğunda bunun hükmü, öncelikli olarak ikinci sûretin hükmü gibidir. Zira naklî delil, zannî olan aklî delile tercih edildiği için burada da öncelikli olarak kat’î olan zannî olana kaçınıl­maz olarak tercih edilecektir.</p>
<p>Sonuncu olan dördüncü sûret çatışmanın hükmüne ge­lince; aklî delil kat’î, naklî delil ise zannî olduğunda aklî delil terkedilmez. Çünkü onun sahîhliği kesindir. Zannî olsa bile naklî delil de terkedilmez. Zira ikinci sûretin açıklamasında anlattığımız gibi sahîh deliller, naklî delili kabul etmemizi gerektirmektedir. Bu durumda zannî olan naklî delili zâhirî anlamından başka anlama çevirir ve onu akla aykırı olmaya­cak şekilde te’vîl ederiz.</p>
<p>Aklî delilin naklî delile tercih edileceği tek yer burasıdır. Ama aklî delilin ikinci ve üçüncü sûretlerde öncelenip her surette bu şekilde amel edileceğini söylemek bâtıldır. Nite­kim bunu daha önce detaylı olarak açıklamıştık.</p>
<p>Şunu da belirtmeliyiz ki, iki delilin çatışmasının başka iki sûreti de vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Naklî delilin zannî, aklî delilin ise vehmi ve hayâli ol­ması.</p>
<p><strong>2.</strong>Naklî delilin kat’î, aklî delilin ise vehmî ve hayâli olma­sı.</p>
<p>Lâkin bu iki sûretin hükmü cidden apaçıktır: Yani nakli delil tercih edilir. Akli delil ise terk edilir. Zira zanni olduğunda aklî delili terk ettiğimize göre, bu delil vehmi ve hayâli olduğunda terkedilmesi öncelikle vâcib olur. Nitekim bunu çatışmanın üçüncü sûretini anlatırken açıklamıştık.</p>
<p>Akli ve nakli deliller arasındaki çatışmanın hükümleri­nin geniş açıklaması işte bu şekildedir. Vehmi ve zanni olsa bile akli delili esas alan, kat’i olsa bile nakli delili aklî delile tâbi kılan kimsenin hatalı olduğu böylece anlaşılmış olmaktadır.</p>
<p>Burada ikinci ve dördüncü suretlerin her biri için misal­ler vereceğiz. Zira birinci sûretin vaki olması söz konusu de­ğildir. Üçüncü sûrete gelince, bunun hükmünün öncelikli olarak ikinci sûretin hükmü gibi olduğunu söylemiştik. Do­layısıyla burada sadece iki misal vereceğiz:</p>
<p><strong>ikinci Sûretin Misâli:</strong></p>
<p>Güneşin eynî hareketi vardır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> Zira Yüce Allah’ın şu buy­ruğu bunu açıkça bildirmektedir:</p>
<p>“O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Filozoflardan bazıları, güneşin vaz’î hareketinden başka hareketinin olmadığını söylemiştir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> Güneşin eynî hareketinin olmadığına dair kat’i delilleri yoktur. Şu hâlde eynî hareketin varlığını kabul etmek gerekir. Eyni hareketin olma­dığını söyleyen filozofların söylediklerine itibar etmemek gerekir.</p>
<p><strong>Dördüncü Süretin Misâli:</strong></p>
<p>Güneş, yerküreden ayrı bir cisimdir. Hiçbir durumda yer­küreye değmez. Lâkin Kur’ân-ı Kerîm’in“Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> âyetinin manasını iyice an­lamadan güneşin balçıklı bir su gözesinde battığı vehmedi- lebilir. Lâkin güneşe ilk bakışta onun gözeye batar gibi oldu­ğu düşünülebilir. Biz de yukarıdaki âyeti bu şekilde anlar ve şöyle deriz: Güneşe bakan kimse, onun sanki balçıktan bir gözenin içine battığını zannedebilir. Ama gerçekte böyle bir yere batmamaktadır. Nitekim denizlerde yolculuk yapmak­ta olanlar da güneşin denize battığını görürler.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> Doğruyu en iyi bilen, Yüce Allah’tır.</p>
<p>Muhammed Eşref Ali et-Tehanevi &#8211; Yeni İlm-i Kelam(Modernizmin Şüphelerine Cevaplar),syf:51-74</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>ıo.</strong> Ayakları asla yere değmeksizin kuşların havada uçtuklarını görmüyor musunuz?</p>
<p><strong>ıı.</strong>  “Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)lan ise dilediği kimseler için bağışlar.” <em>(Nisa, 4/48).</em></p>
<p>“İnkâr eden, Allah yolundan alıkoyan, sonra da ihkârcılar olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.” <em>(Muhammed, 47/34).</em></p>
<p>“İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya; Allah, onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.” <em>(Nisa, 4/137),</em></p>
<p>“Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra, -yakınları da olsalar- Allah’a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygambere yaraşır, ne de Mü minlere.” <em>(Tevhe, <sub>9</sub>/<sub>t l3</sub>).</em></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[12]</a> Ehl-i İslâm’ın inandığı şekilde semâların varlığına tam bir sarahatle şehâdet eden âyetler vardır:</p>
<p>“Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır.** <em>(Talak, 65/12).</em></p>
<p>De ki: Siz mi yeri iki günde (iki evrede) yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.’ O, dört gün içinde (dört evrede), yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti. Sonra duman hâlinde bulunan göge yöneldi; ona ve yeryuzûne, îsteyerek veya istemeyerek gelin’dedi. İkisi de,‘İsteyerek geldik dediler. Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göge kendi işini bildirdi. En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir.” <em>(Fussilet, 9/12).</em></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>“Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık.” <em>(Enbiyâ, 21/32).</em></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>  “Kuşkusuz biz göğe ulaşmak istedik,fakat onu çetin bekçilerle ve yakıcı ışıklarla dolu bulduk.” <em>(Cin, 72/8).</em></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>  “Göğü kudretimizle biz kurduk.” <em>(Zâriyât, 51/47)-</em></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a>Bu âyetlerin hepsi, semânın batılı geçinen çağdaşların iddia ettikleri gibi hârici <a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a>âlemde maddî varlığı olmayan ve göz alabildiğince bir boşluktan ibaret olmayıp maddî bir cisminin olduğuna delâlet etmektedir. Bu fâsid iddiayı ikinci âyet reddetmektedir. Çünkü âyette semânın duman olduğu bildirilmektedir. Duman ise diğer cisimler gibi bir cisimdir. Yine âyette “Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı” denilmektedir. Semâ eğer göz alabildiğince bir boşluk ise, o zaman âyette yedi gök denilmesi hâşâ anlamsız olmaz mı? Diğer âyet de semânın hârici âlemde mevcut olan cismânî bir şey olduğunu bildirilmektedir. Bu da aklen mümkün olan bir şeydir. Bunda garipsenecek bir durum yoktur. Merhûm müellifin şerhettiği ikinci kaideyle de kesin olarak bildirildiği gibi bir şeyin vukuu sahîh bir haberle bildirildiğinde o şeyin vaki olduğunu söylemek gerekir.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a>Şunu da söylemeliyiz ki, Peygamber <em>(sallallâhu aleyhi ve sellem)&#8217;in</em> Mi’râc’ını anlatan hadisler de semâların açılıp kapanan kapılarının varlığına, Cebrâîl<a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a><em>(aleyhisselâm)’ın</em> izin istediği ve kendisine kapıların açıldığına delâlet <a href="#_ftnref11" name="_ftn11"></a>etmektedirler. Bu hadisler için <em>Câmi’u’l-Usûl</em> adlı eserdeki İsrâ ve onunla ilgili <a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a>hadislere bakabilirsiniz. (4. Bâb, 11:292-310).</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Pisagor, M.Ö. altıncı yüzyılda yaşamış Yunanlı filozof ve matematikçidir. Ruh göçünün olduğunu, evrenin rakamlar üzerinde hareket ettiğini ileri sürmüştür. Onun felsefe ve hikmete dair tafsilatlı görüşlerini öğrenmek için Şehristâni&#8217;nin el-Milel ve’n-Nihal adlı eserine bakabilirsiniz. (2:74-83. Beyrut baskısı).</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Biliniz ki merhûm müellif burada bazı insanların zihninde meydana gelen bir vehmi gidermek istemektedir. O vehim de semâların hem varlığının hem de yokluğunun mümkün oluşudur. Bize göre mümkinâttan olan bir şeyin varlığına ya da yokluğuna delâlet eden nakli bir delil bulunduğunda o delilin delâleti doğrultusunda o şeyin var ya da yok olduğunu söylemek gerekir. Yunanlı filozof Pisagor’dan, semâların var olmadığına ilişkin nakli bir delil bulduğumuza göre semâların yokluğuna inanmamız gerekir. Merhûm müellif bu teoriye karşı şu cevabı vermiştir: Pisagor teorisi, semâların yokluğuna <a href="#_ftnref15" name="_ftn15"></a>etmez. Aksine bu teori en fazla şuna delâlet eder: Gezegenlerin hareket, etki ve diğer pozisyonlarının tamamı, semâların varlığına delâlet etmez. Aksine bütün bunların meydana gelmesi için semâlara ihtiyaç olmayıp uzay boşluğunda sadece özel bir çekim gücünün olması yeterlidir. Bilindiği gibi teorinin bu kısmı semâların yokluğunu ispatlamak için yeterli bir delil değildir. Kesin ve doğru nasslar, semânın varlığına delâlet ettikleri için, ikinci kaideye göre de kesinlik kazandığı için semânın varlığına inanmak gerekir. Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.</p>
<p><strong>15.</strong>Bu kaide üzerinde düşündüğünüzde çağdaş oryantalistlerin, batılılaşmaya özenenlerin, dinsizlerin, heva ve heves ehlinin Cennet, Cehennem, Melek, Sırat, Mîzân, îsrâ ve Mi’râc’la ilgili olarak dillerine doladıkları şüpheleri defedip gerçeği göreceksiniz. Zira bu işlerin hepsi mümkinâttandır. Akıl, bunlann ne varlığına ne de yokluğuna hükmedebilir. Bunların varlığı hakkında sahih nakil mevcut olduğu için bunlann var olduğunu söylemek ve buna inanmak gerekir. <em>(Bk. Hallu’l-İntibâhât, 48).</em></p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Biliniz ki Peygamberlerin <em>(aleyhimusselâm)</em> bütün mucizeleri âdeten muhâl (imkânsız) olan şeylerdir. Biz bu imkânsızlığı &#8220;Müsteb’ad olarak adlandırıyoruz. Lâkin mucizeler aklen imkânsız olan şeyler değildir. İnsanlar âdeten muhâl olan şeyle aklen muhâl olan şeyi birbirinden ayırd etmemekte olup ikisini aynı şey zannetmektedirler.</p>
<p>Ateşin Hz. İbrâhîm <em>(aleyhisselâm)^</em> yakmaması aklen muhâl değildir. Doğrusu şu ki ateş her zaman yakıcı değildir. O ancak şânı Yüce hakîki Müessifin emriyle yakar. Hatta bazı canlılar ateşin içinde yaşarlar da ateş onlara en ufak bir zarar vermez.</p>
<p>Bazı insanlar Mi’râc’ı aklen muhâl sayarlar. Çünkü onlar, bir insanın o kadar uzak mesafeleri hayret verici bir süratle katedebileceğini kavrayamazlar. Lâkin onlar, gözden çıkan bir ışının bir anda doksan milyon mil mesafedeki güneşe kadar uzanan mesafeyi katedip geri döndüğünün farkında değildirler. Aynı şekilde bazı insanlar, kıyâmet gününde ellerle ayakların konuşup şâhidlik edeceğine şaşarlar. Ama küçük bir et parçası olan dilin konuşmasına şaşmazlar. Çünkü dilin gece ve gündüz demeden hareket ettiğini müşahede etmektedirler. Peygamberlerin <em>(aleyhimusselâm)</em> gösterdikleri olağanüstü haller de bu türden olup aklen muhâl olmayan şeylerdir. Bunlar ancak âdeten muhâl olan şeylerdin Bunların her birinin diğerlerinden ayn, müstakil hükümleri vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> İkinci kaide, “Birin ikiye eşit olması’’dır.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Anılan örnek, hayvanlar tarafindan çekilmeksizin kendiliğinden harekete geçip yol alan treni duyduğunda dehşete kapılıp hayret eden bedevi ile ilgili idi. Çünkü o, hayvanlar tarafindan çekilmeksizin bir şeyin kendiliğinden harekete geçip yol alabileceğini bilmiyordu.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Sonuç olarak haberin vukûu aklen mümkünse ve haber verenin doğru sözlü olduğu kesin bir şekilde sâbit olmuşsa, garipsenen veya müsteb’ad (vukûu âdeten mümkün olmayan) ya da alışılagelmiş olmayan bir haber olsa bile doğru kabul edilip uyulması gerekir. Mucizelerden, âhiret âleminden ve gayb âleminden bahseden Peygamberlerin <em>(alej/himusselânt)</em> verdikleri haberlere de aynı şekilde inanmak gerekir. Çünkü onların verdikleri haberler, vukûu mümkün olan haberlerdir. Onları doğrulukları kesin olarak sabit olan Peygamberler <em>(ulc^himussclânı)</em> haber vermiştir</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> İskender, tahta çıkışından itibaren Pers İmparatorluğu ile hesaplaşma planlan yapmaktaydı. Bu hususta gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra kral nâibi olarak yönetimi Antipatros’a bırakıp 334 yılının ilkbaharında üstün donanıma sahip ordusuyla Asya seferine çıktı. Mimar, mühendis, tarihçi ve ilim adamlarından oluşan bir danışmanlar grubunu da birlikte götürdü. Pers ordularıyla ilk defa Grenikos’ta (Biga çayı) karşılaştı ve onlan yendi. İskender, bir yıl içinde Anadolu’yu ele geçirerek 333’ün sonbaharında İssos ovasında büyük bir Pers ordusuna kumanda eden III. Dârâ (Darius) ile karşılaştı; bozguna uğrayan Dârâ Bâbil’e kaçtı. Bu zaferden sonra Doğu Akdeniz sahillerindeki Fenike şehirleri zabtedildi. Detaylı bilgi için bk. https:// islamansiklopedisi.org.tr/iskender. (Editör)</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Burada aklî delil ile kastedilen, vehmi ve hayâli olan şeyleri de kapsamaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><em><strong>[22]</strong></em></a> Eynî hareket: Bu, bircisinin bir mekândan başka bir mekâna hareket etmesidir. Buna intikal denir. <em>(Ta’rîfât-ı Curcâni).</em></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Enbiyâ, 21/33.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Vazî hareket: Bu, daire çizerek bir yörüngede hareket etmektir. Bu şekilde hareket eden cisim, bir konumdan başka bir konuma geçer. Bu şekilde dönerli hareket eden cismin parçalarının başka parçalara olan nispeti değişir. Ancak kendisi bulunduğu mekândan ayrılmaz ve değirmen taşı gibi oranın dışına asla çıkmaz. <em>(Ta’rîfât-ı Curcânî).</em></p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Kehf, 18/86.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Merhûm Râzî, tefsirinde (21:166-167) şöyle demiştir:</p>
<p>“İkinci bahis: Yerin küre şeklinde olduğu ve semânın da onu kuşattığı delil ile sabit olmuştur. Şüphesiz güneş de uzay boşluğundadır. Ayrıca güneş, yerküreden çok defalar daha büyüktür. Böyle olunca güneşin yerküredeki gözelerden birinin içine girdiği nasıl düşünülebilir?</p>
<p>Bu gerçek ispatlandığına göre “Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu.” <em>(Kehf, 18/86)</em> âyetinin te’vîlinin şöyle olduğunu söyleyebiliriz:</p>
<p>Evvela Zu’l-Kameyn, batıda ötesinde başka bir meskûn mahallin bulunmadığı yerine vardığında gerçekte öyle olmasa da güneşin engin bir yerdeki karanlık bir gözeye battığını görür gibi oldu. Nitekim deniz yolcusu da sahili görmediğinde güneşin denize battığını görür gibi olur. Gerçekte güneş, denizin</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kaideler-ve-serhleri/">Kaideler ve Şerhleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kaideler-ve-serhleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
