<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Modernizm | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/modernizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 22 Mar 2025 22:12:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Modernizm | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Doğu &#8211; Batı Arasında Roman</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati-arasinda-roman/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati-arasinda-roman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Mar 2025 22:12:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[üstkurmaca]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Saadettin Ökten]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat edebiyatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27697</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 11 Ocak 2021 Sadettin ökten: Geçen toplantıda konuştuğumuz üzere Ebru Hoca romandan, Ali Hoca şiirden bahsedecekti. Biraz umumî ko­nuşalım. Nedir, ne değildir? Şiir nedir? Ne düşünüyorsunuz? Yeni şiir nasıl bir şey? Biraz bunları konuşalım. Yeniliklerden, son ge­lişmelerden bize biraz haber verin. Ne oluyor, ne bitiyor? Ben bu toplantılara başlarken “sanatkâr” ile başlayayım demiş­tim ama [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati-arasinda-roman/">Doğu – Batı Arasında Roman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>11 Ocak 2021</p>
<p><strong>Sadettin ökten:</strong> Geçen toplantıda konuştuğumuz üzere Ebru Hoca romandan, Ali Hoca şiirden bahsedecekti. Biraz umumî ko­nuşalım. Nedir, ne değildir? Şiir nedir? Ne düşünüyorsunuz? Yeni şiir nasıl bir şey? Biraz bunları konuşalım. Yeniliklerden, son ge­lişmelerden bize biraz haber verin. Ne oluyor, ne bitiyor?</p>
<p>Ben bu toplantılara başlarken “sanatkâr” ile başlayayım demiş­tim ama Cihad Hoca “güzel” üzerinde durabilir miyiz dedi. Güzel ile başladık. Fakat benim zihnimde “sanatkâr” bir proble- matik olarak duruyor. Benim önerim şöyle bu akşam için, biz önce Ebru Hocayı dinleyelim. Sonra vakit ve enerji kalırsa bir miktar ben “sanatkâr” hakkındaki düşüncelerimi veya sorularımı sorma­ya başlarım diye düşünüyorum. Ebru Hocam roman hususunda bize neler söyleyecek, dinleyelim bakalım. Roman konusu benim zihnimde çok mahkûm ettiğim bir konuydu. Özellikle 50’li, 60’11 yaşlarda. Sonra yaşlanınca galiba biraz yumuşadım. Bakalım Ebru Hoca nasıl bakıyor romana? Benim itirazlarım hala geçerli mi? Veya çok mu öznel, onu bir anlayalım.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Hocam, ben romanı ne savunma ne yer­me noktasında olayım. Önce bilimsel açıdan bakmaya çalışacağım. Siz geçen ders bir soru üzerinden bu konuyu açmıştınız. Ro­manla, bizdeki bölünmüşlük arasındaki ilişkiden bahsedip söz konusu bölünmenin romanla ilgili olan yönüne dikkat çekmiş­tiniz. Romanla bizdeki geleneksel tahkiye metinleri arasında na­sıl bir ilişki var? Roman üzerine konuşmak hem çok kolay, hem de çok zor. Kolay, çünkü hepimizin yakından bildiği, gördüğü bir tür. Aramızda roman okumayan yoktur, zannediyorum. Aşinayız bu türe. Şundan dolayı zor; tarife gelmeyen bir tür. Zira tek tip bir roman yok. Muhteva ve şekil olarak çok farklı metinlerin hepsi­ne roman diyoruz. Ama hepsi birbirinden çok farklı. Bize özgü de bir zorluğu var ki; kökleri Batı ya ait ve Batı patentli bir tür. Bize ait değil. Bir zorluk da buradan kaynaklanıyor. Diğer edebî türle­re göre daha tartışmak. Zemini daha kaygan. Bu durum başlangıç dönemlerinde Avrupa’da da bizde de böyle. Orada da roman, ede­biyat ve sanat çevrelerine, topluma kendisini kolaylıkla kabul et- tirememiş. Başından itibaren biraz üvey evlat muamelesi görmüş. Bu durumun Batı’daki gerekçeleri bizdekinden daha farklı. Bura­da çok büyük başlıklar açmayacağım. Çünkü büyük başlıklar bü­yük beklentilere yol açıyor. Basit bir soruyla yola çıkacağım. Her şeyden önce roman nasıl bir şeydir?</p>
<p>Zannediyorum hepimizin romanla ilgili müspet ya da menfî bir intibaı vardır. Bu soruyu cevaplarken durduğumuz nokta çok önemli. Topyekûn kötü diyerek reddetmek ki, hocam da söylemiş­ti; bu en kolay olanı. Bugünün inşam, kendisini romanla ifade ede­bilir mi? Yoksa başka bir türe mi ihtiyacı var? Diğerlerine nazaran, tam da bugünün insanım anlatacak tür, roman mıdır? Biz bugün İnsanî ve toplumsal durumları, gazelle, mesneviyle ya da kasidey­le anlatabilir miyiz? Klasik edebiyattan hangi noktadan itibaren koptuk? Çünkü Türk Edebiyatında Daryush Shayeganın söyledi­ği gibi <em>Yaralı Bilinç</em> meselesi var. Özellikle biz edebiyat eğitiminde, edebiyat tarihini anlatırken ne yazık ki uzun süre klişeler ve ezber­ler üzerinden ilerledik. Çünkü bize de öyle anlatılmıştı. Yeni ede­biyat, eski edebiyat, halk edebiyatı şeklinde sunî bölümlemeler içine hapsedilmişti Türk edebiyatı. Bu da birtakım kopukluklara se­bep oldu. Hâlbuki normal şartlarda, türlerin birbirini beslemesi gerekiyor.</p>
<p>Bir silsile gerekiyor, her şeyden önce. Batı ya baktığımız zaman, Batıdaki silsilede; mitler, romanslar, hiciv metinleri ya da satirik metinler, şövalye hikâyeleri ve bunların üstüne bina edilen romanlar var. Bizde de bu sırayla bakmak gerekirse, yine mitolojik metinler, destanlar, halk hikâyeleri, masallar yani tahkiye dediği­miz alanı oluşturan metinler, nihayetinde bir aşama olarak roman. Acaba bunları birbirine eklemleyebilir miyiz? Bizde geleneksel bir hikâye varken, onun ardından romanla devam edebilir miyiz? Yok­sa onların arkasına romanı eklemek, edebî geleneğe muğâyir bir şey mi olur? Roman kendisinden önce gelen türlerden hangi açı­dan farklıdır? Bu soruları cevaplayabilmek için romanın doğasıyla ve çıkış şartlarıyla alakalı noktalara biraz bakmak lazım. Özellikle Batıda romanın doğuş şartlarına bakmak lazım.</p>
<p>Batıda roman Robinson Crusoe’larla ve devamında Ulyssese gelen çizgiye kadar çatışma zemininde ortaya çıkan bir edebî tür. Orta sınıfla, sonrasında burjuvaziyle desteklenir, sanayi devrimi ve matbaanın icadı gibi dinamiklerden etkilenir. Evveliyatında Reform ve Rönesans hareketleriyle bir takım düşünce hareket­lerinin ortaya çıkardığı veya çıkarmak zorunda kaldığı bir süre­cin sonucudur.</p>
<p>Bize baktığımızda bu dinamiklerin hiç birisi söz konusu değil. Bizde Tanzimat Fermanı dediğimiz sunî bir milat var. Örneğin, edebiyat tarihçilerimizin bir kısmı Yeni Türk Edebiyatını o nok­tadan başlatırlar. Ferman okunur ve ertesi gün sanki birdenbire yeni bir edebiyat husûle gelir gibi anlatılır. Bu çok çarpık bir bakış açısıdır. Halbuki Yeni Edebiyat için Tanzimat çok da sahih bir milat olmaz. Edebiyattaki yenileşmeyi belki Karlofçaya kadar geriye gö­türmek lazım, belki çok daha önceye. O aradaki geçiş döneminde ne oldu da edebiyatta bir makas değişimi yaşandı. O Aşık Ömer ve devamındaki sanatkârlar yeni bir şiir atılımı, yeni bir hikâye atılımı yapamadılar. Birdenbire edebiyat sahnesinde Namık Kemal, Şinasi gibi yazarları görmeye başladık. Burada zihniyet anlamında sıkın­tılı bir durum var. Romanın Türk Edebiyatı&#8217;ndaki ilk örneklerine baktığımızda da <em>Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, İntibah</em> gibi romanları görürüz. Bunları ilk roman örneklerimiz diye gururla sunarken, bunların öncesindeki mesela Dede Korkut Hikâyeleri ya da diğer mensur hikâyeleri görmezden geliriz.</p>
<p>Vakanın kurgulanması, ka- rakterizasyon ve diğer kurmaca teknikleri açısından herhangi bir Dede Korkut Hikâyesini alıp yanma da Tanzimat romanını koy­duğumuzda bu mukayeseyi rahatlıkla yapabiliriz. İkisinin arasında çok ciddi bir seviye farkı var. Dede Korkut Hikâyelerinin tahkiye geleneğimizin hafızasını oluşturan önemli ve yetkin metinler ol­duğunu söyleyebiliriz. Bizde ilk roman örnekleri hakikaten son derece acemice yazılmıştır. Ne halk hikâyesinin devamı olabilmiş ne modern Batı hikâyesinin formunu yakalayabilmiş. Tabii ki bu­rada iyi niyetli çabalar da var. Mesela Ahmet Mithat Efendi; diğer adıyla Yazı Makinesi ya da Hâce-i Evvel. Ahmet Mithat Efendi bir müddet tahkiye ile modern romanı sentezlemeye çalışıyor. Metin­lerine özellikle <em>Letâif-i Rivâyât</em> serisine baktığımızda bu durumu görebiliriz. <em>İntibah’a</em> geldiğimizde ve sonrasındaki Servet-i Fünun süreci ile roman çok farklı bir noktaya evriliyor.</p>
<p>Hocam da kendi okuma macerasından hareketle dikkat çekmişti, söz gelimi bugün, Türk romanında çıkış noktası belki modern romanın profesyonel anlamda ilk örneği olarak Halit Ziyayı gösterirler. Ama Halit Ziya romanına baktığımızda muhteva açısından bize son derece yabancı olduğunu söyleyebiliriz. Oysa Tanzimat romanındaki acemiliklere rağmen orada en azından, halk hikâyesindeki karakterlerden, mitolojik metinlerden devşirilen ya da adapte edilen, meddah ge­leneğinden gelen birtakım unsurları görürüz. Ama Halit Ziyanın romanları, mesela <em>Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar</em> hem ev içi ortam hem dış mekân olarak yabancıdır hem de zihniyet düzleminde farklı bir dünyanın anlatımı vardır. Demek ki gittikçe roman dediğimiz tür bizden uzaklaşan bir noktaya geliyor. Tanpmarm 1930’larda söylediği gibi: “Kim olursak olalım, nasıl yetişirsek yetişelim, hayat tecrübemizin mahiyeti ve genişliği ne olursa olsun, bizim ağzı­mızdan hâlâ okuduğumuz frenk romanları konuşmaktadır.” Ne kadar iddialı olursak olalım, bizim ağzımızdan Frenk romanları konuşmaya devam ediyor.</p>
<p>Bir müddet böyle. Millî edebiyatta tabi ki siyasî şartların etkisiyle romanda farklı bir didaktizm ya da millî romantizm dediğimiz bir etki kendisini hissettiriyor ki burada teknik de arka plana itiliyor zaten. Çünkü ölüm kalım meselesi di­yebileceğimiz hadiseler cereyan ediyor. Büyük bir devletin yıkılma süreci. Millî mücadele dönemi. Burada roman tekniğinden ziyade temalar ön plana çıkıyor. Takip eden süreçte Peyami Safalarla, Tanpınarlarla, Oğuz Ataylarla artık modern anlamda Türk roma­nının gelişmeye başladığından bahsedebiliriz, örnek olarak belki bizim bugün dünyaya sunabileceğimiz bir romanımız var mı diye sorduğunuzda ben naçizane bu soruya olumlu yanıt verebilirim. Evet var. Bugün Türk romanı kendisini bulmaya başladı. Ama uzunca bir süre bu doku uyuşmazlığını yaşadık. Bugün belki de çağın gerekleri, bizi romanın olduğu noktaya sürükledi. Bugün artık bir ifade vasıtası olarak roman gerçeğinden bahsedebiliriz.</p>
<p>Zannediyorum Hocamızın bugün romandan bahsetmemizi istemesinin sebebi romanla ilgili kafamızdaki soru işaretleri üze­rine düşünme fırsatı sunmak. Birkaç yıl evvel, kutsalın edebiyatta işlenme biçimi üzerine bir çalıştay yapılmıştı. Oradaki temel soru şuydu: “Hazret-i Peygamberi romanla anlatabilir miyiz?” Sonra da seri olarak devam etti bu etkinlik. Şiirde anlatabilir miyiz? Ya da güzel sanatlarda anlatabilir miyiz şeklinde. Romanla ilgili otu­ruma katılmıştım. Orada ekseriyet; roman türünün Hazret-i Peygamber’i anlatmak için uygun olmadığı kanaatinde birleşti. Buna mukabil birkaç tane muhalif görüş de vardı. Bilhassa ya­zarlardan. Olumsuz bulanların gerekçesi şuydu: Cemil Meriç’ten itibaren; eleştirel yaklaşmam merkezinde, roman, mahremiyetin ifşâsı, insanların yaralı yönleri, aşağı ve günahkâr yönlerini anlatır görüşü yer almaktaydı. Yani bir yanda eşref-i mahlûkat vurgusu var, diğer tarafta Kemal Tahir’in söylediği gibi “İnsanın çıkışsızlığa düştüğü yer var. Orada bocaladığı nokta var. Böyle bir form içe­risinde Hazret-i Peygamber nasıl karakterize edilebilir? Nasıl an- latılabilir?</p>
<p>Romanın tırnak içerisinde şöyle bir “esnek” yapısı var. Jacques Derrida edebiyatı tarif ederken söylüyordu; “Herkesin, her istediğini söyleyebileceği tuhaf bir kurum, roman her konuda yazılabilecek bir tür.” Böyle bir alanda bir kontrol mekanizmasının olmaması, kutsalın burada, bu şekilde dile getirilmesi birtakım sakıncalar doğurabilir. Bugün piyasaya baktığımızda eleştirilen tarzda yazılmış romanlar görebiliriz. Hazret-i Peygamber’in an­latılması noktasında, amaç belki daha iyi tanıtmak, genç kuşaklara sevdirmek gibi masumane şeyler olsa da roman formu kutsala za­rar veriyor. Çünkü kişiyi zaaflarıyla birlikte anlatması gerekecek, ki ortaya çıkan örneklerde de ne yazık ki böyle savrulmalar var. Yani benim de kanaatim romanın kutsalı anlatması noktasında yetersiz kaldığı yönündedir. Yeni bir türe ihtiyaç var. Ya da eldeki anlatma imkânlarının revize edilmesi lazım. Daha farklı türlerle anlatmayı deneyebiliriz. Birkaç cümle geriye dönecek olursak. îfşâ meselesi bizim romana temkinli yaklaşma sebeplerimizden bir tanesi. Cemil Meriç iyi bir roman okuru olmakla birlikte roman üzerine değerlendirmeleri var.</p>
<p>Der ki; “Divan Edebiyatı&#8217;nda niye roman yok?” Ve sorar; “Niçin olsun ki?” Buna inanmıyor zaten. Batının ilk romanlarından çeviri yoluyla gelen örnekler verir bize. <em>Topal Şeytan</em> örneği üzerinden gider. Romanın varlığını; evlerin yatak odalarına kadar giren, mahremiyeti ifşâ eden, yozlaştırıcı, bozucu bir etken olarak görür. Ve orada der ki; “Osmanlı nrn ne iyileştirilmeye muhtaç yaraları vardı ne de o yaralarını teşhir etme hastalığı.” Cemil Meriç’in bu sözleri sarf ettiği dönemdeki roman algısıyla, bugünkü çok farklı. Bugün belki böyle bir noktadan hareket edemeyiz. “Roman sadece mahremiyetin ifşası mıdır?” diye düşünebiliriz. Ama kesinlikle bir gözetleme kültürü veyahut mahremiyeti açığa çıkarma yönü olmakla birlikte insanın iç ger­çekliği de romanın üzerinde durduğu konulardan biridir.</p>
<p>Mesela roman nedir? sorusuna cevap arayan tanımlara baktı­ğımızda, bunlar arasında benim çok beğendiğim bir tanım vardır. İsrail Edebiyatından, Amos Oz diye bir yazarın yaptığı tanım. Okuyan hocalarımız vardır. Ben de yeni okumaya başladım. İsrail meselesi ile ilgili, İsrail politikalarını eleştiren de bir yazar Oz. Şu andaki intihalarıma göre söyleyecek olursam, romancılığı da çok iyi. Onun bir edebiyat tanımı var: *<em>Edebiyat ve dedikodu kuzendir. Yani amca çocukları, çok benzerler birbirlerine ve her ikisi de meraktan doğar. Fakat aralarında bir fark vardır. Dedikodu, komşunun penceresinden bakma dürtüsüdür. Edebiyat ondan daha fazlasını verir. Edebiyat, size dünyayı komşunun penceresinden görme imkânı sunar. Hatta size komşunun penceresinde durup, kendinize komşunun penceresinden baktığınız gibi bakma imkânı verir.”</em> Aslmda romanın bugünün insanını cezbeden tarafı kişiyi hem kendisiyle karşılaştırması hem de son derece yabancı bul­duğu öteki ile karşılaştırabilmesidir. Bunu yapabilecek başka bir vasıta var mı? Ona bakmak lazım.</p>
<p>Herkes kendi okuduğu yazarlar üzerinden düşünebilir. Asırlar öncesiyle hiçbir zeminde karşılaş­ma imkânımızın olmadığı kişilerle ve olaylarla diyalog kurma <u>imkânı</u> vermesi. Romanı hep ifşâ, mahremiyet ve yozlaştırıcı etki üzerinden değerlendiriyoruz ama bir de bugünün insanına sağladığı imkânlar var. O yüzden iki taraflı baktığımızda belki sağlıklı bir kanâate ulaşmak mümkün olabilir. Ama romanın tabi ki kutsal örneğinde verdiğim gibi modernizmin bir ürünü olması ve modernizmin de kutsalı reddetmesi sebebiyle bize yabancı ge­len yönleri de olabilir. Roman, tutamak arayışı içinde olan insanın bocalayışını anlatır ama ona bir tutacak nokta da sunmaz. Bunlar belki de bizim anladığımız ve inandığımız değerlerle ters düşü­yor. Böyle bir edebî form, belki de bizde çok kabul görülmüyor. Çünkü arayış üzere bu dünyadaki yolculuğunu devam ettiren ve belli değerler üzerinden bu yolculuğu anlamlandırmaya çalışan bir toplumda insanın sürekli, pürüzlü yönlerinin ve düşük yön­lerinin anlatılması eşref-i mahlûkât kabulüne ters düşüyor.</p>
<p>Emile Zola ve takipçilerinin realist, naturalist romanlarda yaptıkları gibi. Belki Hocamızın da şerh koymasının sebebi temelde bunlardan kaynaklanıyordur. Ama <em>Aslında Bir Sanat Var</em> kitabında kıymetli hocamızın bir ifadesi var. Orada diyor ki; “Zihin ve gönül dünya­mızda medeniyet tasavvurumuz diri ve güçlüyse, kendi sanatımızı tanır ve duygusal alanımızda o sanatla ilişki kurarak bir huzur ve zenginlik kazanırız.” Zannediyorum romanla bizim baştan beri problemli olan ilişkimizin temelinde böyle bir aşinalığın olma­ması yatıyor. Hocam kitabında konuyu iki temsil üzerinden ele alırken orada Wilhelm örneğini veriyordu. O çok ufuk açıcı bir örnek. Eğer roman okuma noktasında bu soruyu sorarsak nasıl bir cevap alırız? Çünkü Sadettin Hocamız Wilhelm ve yerli olan diğer çağdaşını resim ve musiki üzerinden örneklendiriyor. Ama roman noktasında baktığımızda acaba, Wilhelm romanları okurken, onun karşılığında biz ne okuyorduk? O ihtiyacı nasıl karşılıyorduk?</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Mesnevi okuyorduk ve pilav yiyorduk, efendim. Bu arada Malatya bu sunumdan sonra bir kere daha renklendi.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: Estağfirullah Hocam.</strong></p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Maşallah, çok çok güzel. Bu yeni Türkiye. Çok memnun oluyorum. Çok şükrediyorum. Üniversiteler, ho­calar, ofisler, kitaplar ve zihinler. Üst tarafını geç. Bu çok mühim bir şey. Devam buyurun efendim.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Estağfirullah, Hocam ben nereden de­vam edeceğimi de bilmiyorum. Daldan dala atladığımı konuya hâkim olanlar da fark etmiştir. Bazen geri dönüşler yapacağım, bazen ileri saracağım. Çünkü mesleğim ve alanım gereği romanın savunusunu da yapacağım. Kurmacayı, Gregory Jusdanis’in <em>Kur­gu Hedef Tahtasında</em> kitabından mülhem hedef tahtasına yerleşti­riyoruz ama bir yandan savunusunu da yapmak zorundayız. Çün­kü bu bizim mesleğimiz ve bir materyal olarak da romanı kullanıyoruz. Mesela çoğu hocamız, arkadaşımız biraz temkinli yaklaşır psikanalitik meselesine. Ama romanın dayandığı noktadır o. İnsa­nın iç gerçekliğinin, iç çelişkilerinin dışa vurulması. Hatta Freud, psikanalitik analizler yapabilmek için gerçek hastaların yanı sıra Dostoyevski romanlarını kullanır. Bugün tabiî ki insan psikoloji­sini anlamak için Freud tek başına yeterli değil. Onun bir dönem, bir ekol olarak ortaya koyduğu tespitlerinin aşılması da gerekir. Bir yol açtı diyelim. Ama Milan Kundera, <em>Roman Sanatı</em> kitabın­da diyor ki “Roman, bilinçdışını Freud’dan önce, sınıf mücadele­sini de Marx’dan önce tanımıştı.” Yani romanın bir öngörüsü var. Romanın muhtevasını oluşturan, o sanatsal içerik, edebî form ta­rihsel sıralamaya baktığımızda, politik olandan daha önce geliyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Çünkü sanatkâr sezgisi işte o. Sanatkâr hadi­seyi daha olmadan seziyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Bu önsezinin yanı sıra, bir de şöyle bir ta­rafı var. Yüzyıllar önce yazılmış bir metin, -eğer klasik bir metin­se- bugünün insanı üzerinde çok daha etkili olabiliyor. Okurun kendinden bir şeyler bulabilmesi ya da yeni bir yorum getirebil­mesi metnin etkisini artırıyor. Metnin yorumlarla kendi alt me­tinlerini üretebilmesi nasıl mümkün olabiliyor? Eğer romanı sa­dece bir özel hayatın ifşasından ibaret bir forma indirgersek diğer gerçekliğini bir tarafa atmamız gerekir. Hâlbuki, roman da ken­di içinde çok devingen, çok hareketli bir tür. Örneğin Realist ro­man&#8230; Gerçeklik, aslında roman üzerine tartışmaların ve ayrış­maların odağında yer alan bir konu. Realistler, modernler ve post- modernler gerçeklik noktasında çok farklı düşünüyorlar. Mesela bazı romanları elimize alırız.</p>
<p>Yazar bize her şeyi hazır olarak verir. Biz yazarın sınırları içinde kalırız, İyiler ve kötüler de yazarın bize yansıttığı noktadan görünür. <em>Felatun Beyle Rakım Efendi</em> gibi. Ya­zar, Felatunü yerer, Rakım Efendiyi ideal tip olarak ön plana çı­karır. Hâlbuki bize bıraksalar belki bizim açımızdan ideal değildir ama Ahmet Mithat Efendi nin kayırmalarıyla tematik bir güç ola-rak olumlu mevkiye yerleştirilir. Romanda iyiler ve kötüler nettir. Ve bize olması gerekeni söyler. Bir mesaj verir. İdeal bir dünya ta- sarımı sunar. Ama bir süre sonra modernist romana geldiğimiz­de aslında meselenin bu kadar da net olmadığı; gerçeğin bir kişi­nin, bir metnin, bir teorinin, ideolojinin ileri sürdüğü kadar kö­şeli olamayacağını görüyoruz. Devamında postmodernizmin ka- otik ortamında mutlak gerçeğin reddiyle sorgulama devam edi­yor. Metinler de bu doğrultuda değişiyor.</p>
<p>Demek istiyorum ki çağın ruhu ve hadiseler edebî formları da şekillendiriyor. O yüzden baştaki soruyu sordum. Bugün biz niye gazel yazmıyoruz? İmkânı olanlar aruz veznini kullanıp yazabilir. Belki yazanlarımız da vardır. Ama bugünün modern inşam neden Mesnevi ile değil de romanla kendisini anlatıyor ve anlıyor? He­pimizde değişmeyen, devirler değişse bile değişmeyecek olan şey, anlatma ihtiyacı ve yazma ihtiyacıdır. Ama bu ihtiyaç biçim ve va­sıta değiştirmiş durumda. Hatta öyle bir noktaya geldi ki, hız çağı diyoruz. Modern hayat diyoruz. Bugün üç, beş kelimelik hikâye­ler yazılıyor. “Küçürek Hikâye” dediğimiz, minimal hikayeler.</p>
<p>Ba­tıda “flash fiction” deniyor. Nedir? Mesela; “Çaresiz bir köpeği ev­lat edindi.” Bu bir hikâye. Sadece bu kadar. Ya da “Satılık bebek patikleri, hiç kullanılmamış.” Ernest Hemingway in küçücük bir hikâyesi. Bazılarımıza saçma gelir. Ben de ilk okuduğumda, ede­biyatın zarar göreceğini düşünüyordum. Ama uzun süredir Türk Edebiyatında da küçürek öykü yazılıyor. Edebiyata henüz bir şey olmadı. Bu da bir söylem biçimi. Hız çağında, fast foodlaşan çağ­da, insanların ciltler dolusu kitap okumaya, roman okumaya sab­rı, tahammülü ve enerjisi yok. Ama aynı etkiyi yakalamak istiyor­lar. O zaman çok daha minimal metinlerle bunu nasıl yapabili­riz diye düşünüyorlar. Küçürek öyküler, short storyler bir imkân olarak değerlendiriliyor. Biz bugün sadece romanı tek boyutuyla değerlendirirsek, bu konuya bakarken biraz yaya kalmış oluruz. Ama tabi ki sebeplerini ortaya koyarak bize son derece yabancı bir tür olarak da değerlendirebiliriz.</p>
<p><strong>Sadettin ökten: </strong>Ben bir şey sorayım, isterseniz. Peki, insan-lar flash fiction’ı; “Satılık bebek patikleri, hiç kullanılmamış.” bunu okudular. Bundan bir hikâye çıktı. Peki, kalan zamanlarında ne yapıyor bu insanlar? Yani gün kısalmadı, 24 saat.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Yine minimal bir hayat yaşıyorlar, Hocam. Küpler, kısa filmler seyrediyorlar.</p>
<p><strong>Sadettin ökten: </strong>Bir manada tâbi oluyorlar. Çağımızın insanı, hele bu sanal âlem, sizi tamamen köleleştiriyor, önce duyu organ­larınızı, sonra duygularınızı, sonra da kalbinizi köle haline getiri­yor. Bu modernizmin vardığı bir nokta. Muhtemelen postmodern- ler buna karşı çıkıyorlar. Peki, biz buna hikâye mi diyeceğiz? Bizim pozisyonumuz ne olacak? Çünkü zaman değişmedi. 24 saat yine zaman. Buna karşılık ömrümüz uzadı. Daha çok vaktimiz var, bu dünyada. Dolayısıyla kalan zamanda ne yapıyoruz? Küp mi seyre­diyoruz? Başkalarının çektiği ve kurguladığı. Bir de bu son olay­lardan sonra iyice netleşti hadise. Bir büyük akıl veya bir büyük akıllar zümresi; sizin ne seyredeceğinizi ve hangi senaryo içinde seyredeceğinizi belirliyor ve sizi yönlendiriyor diye düşünüyorum.</p>
<p>Peki bir sorum daha olacak. Sadece mahremin ifşası değil ro­man. Bir kader çiziyorsunuz. Zaman, mekân ve şahıs belirterek, bir kader kurguluyorsunuz. Benim bir itirazım da ona. Belki o mahremin ifşasından daha da önemli bir itiraz bu. Yani kaderi kurgulamak Siz kulsunuz ama kader kurguluyorsunuz. Beni bu noktaya getiren, Necip Fazıl Beydir. “Bir Adam Yaratmak, Reis Be/ tiyatrolarıyla. Hakikaten bu gücü size vermiş. Bu anlattığım şey, İslam medeniyet tasavvuru açısından bakınca bazı endişe­ler ortaya çıkıyor. Tabi ki kurgulayabilirsiniz. Ama dikkat edin o çok zor bir iş, yani kader kurgulamak. Bizim klasik, sizin tahkiye dediğinizde gayet hoş bir üslup vardır. Yani umumiyetle zaman ve mekân fazla belirtilmez. Tip de belirtilmez, isim de verilmez. Özne de birisi Keloğlandır mesela, Nasreddin Hocadır filan. Deli Dumruldur, böyle birisidir. Ama anlatmak bir ihtiyaç.</p>
<p>Mesela şeyi merak ediyorum. Batı dünyasında ne bitince ro­man ortaya çıkıyor? Yani bir şeyin sona ermiş olması lazım. Ki ro­man onun yerine gelen bir şey.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Hocam, tam dediğiniz yer ile ilgili Mustafa özel’in bir tespiti var. Onu paylaşayım, müsaadenizle: <em>“Roman gerçeklerle dolu hakikatsiz hikâye. Büyüden arındırılmış dünyanın trajik desta­nı. Büyüsüz dünya, yeni aklın hurafesi. Roman, bu dünyaya ses ve­riyor. Ses değil, çığlık. Sarsıyor ve cezbediyor. O kadar etkili ki, cez­beye tutulmuş Müslümanlar artık roman tadında siyer kitapları ya­zıyor</em> Bu, Mustafa Özel’in bir kitabından alıntı.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Bu da güzel bir katkı, tabi bu biraz edebî bir katkı, hem sanat boyutu var. Batı duygusunda özellikle, Batı insa­nının duygu dünyasında bir şey bitti ki, oraya roman geldi. Biten şey büyü değil bence. Belki bunu tespit etmek, bakmak lazım. Na­sıl bir şey olduğu? Bu geçiş nasıl gerçekleşti?</p>
<p>Ben epey roman okudum. Bu okumalar en son ellili yaşlarday­dı. İlk sene külliyat okudum. Sonra oradan ayrıldım. Bizimkilere de baktım. Lise çağımda Yakup Kadriler, Reşat Nuriler filan. Bunlar güzeldi, enteresandı, hoştu. Bilgi ediniyorsunuz, o önemli. Ama o bilgi nasıl bir bilgi? Romancının gözünden görünen bilgi. Mesela bir kültür tarihi, bir medeniyet tarihi, bir iktisat tarihi değil. Romancının gözünden görünen bilgiyi ediniyorsunuz. İşte o Fransız romanına, Hugo estetiklerine bak. Hatta bugün böyle kendi kendime düşünürken 12-13 yaşlarımı hatırladım. Annem bilmeden bana Steinbeck’in <em>Fareler ve İnsanlarım</em> almış. Hiçbir şey anlamamıştım. Annemin de hoşuna gitmiş herhalde, bu çocuk okur, hoşuna gider filan diye. Sonra <em>Gazap Üzümlerim </em>birkaç defa okudum. Bir şeyler öğreniyorsunuz, öğrenmiyor de­ğilsiniz. O da doğru. Ama bu kader çizme, o beni çok ürkütüyor. Bu Mikelanjelo’nun Musa heykeline, “hadi konuş” diyerek çekici atmasına benziyor. Öyle derler. Biraz da ona gidiyor sonunda iş diye düşünüyorum. Ve insanları bu açıdan etki altına alıyorsunuz.</p>
<p>Romancı biraz da böyle. Ebru Hoca, Hemingway’den bahsetti, biliyorsunuz o sonra yazamaz hale geliyor. Çünkü artık insanlara bir şey söyleyemiyor. Sonunda da intihar ediyor. Çok kaliteli bir adamdı. Yazamadığı için intihar ediyor, tekrarlamıyor kendisini.</p>
<p>Ben romana şöyle bakıyorum şu anda, bana ait değil. Bakın bize demiyorum. Öznel konuşuyorum. Bana ait değil ama toplu- mumuzun bir realitesi. Ne olduğunu bileyim. Haram olduğunu bile bile içen olabilir. Ama haram iyidir diyemez. Böyle bakıyo­rum. En son Orhan Pamuk un <em>Karını</em> okudum. Rahat bir on beş sene oluyor. <em>Cevdet Bey ve Oğullan nı</em> okumuştum, bir de onun <em>Benim Adım Kırmızısı</em> onu okudum. Sonra artık daha başka ro­man okumadım. Ama oku derseniz, okurum.</p>
<p>Beykoz Üniversitesinde tanıdığım çocuklar var. Onlara da Thomas Manriın <em>Buddenbrook Ailesi</em> ni okuyun demiştim. Bu sonbaharda korona çıkmadan, yani ikinci dalga başlamadan önce. Onlar da okumuşlardı herhalde. Ama gidip konuşamadık tekrar. Mesela siz ne önerirsiniz bize? Roman okuyun derseniz, aldırayım ve okuyayım. Ben kendimi anlattım, siz roman doktoru olun, ben de hasta olayım, deyin ki bana şu romanı okuyun.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Roman tavsiyesinden evvel biraz önceki kader meselesini de birbirine bağlayarak cevap vereyim Hocam. Kader kurgusu tespitinizle konuyu çok güzel açtınız. İşaret ettiği­niz her bir nokta, ayrı bir çalışma konusu olur. Ben de notlar al­dım. Umberto Eco’nun <em>Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti</em> diye kü­çük bir metni var. Burada kader meselesi ile ilgili diyor ki “Biz niye roman okuruz? Çünkü başka hayatlar üzerinden kendi kaderimi­zin bilinmezliklerine dair ipuçları yakalamak için.” Belki de o ka­der kurgusu insanları cezbediyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Tabi, siz Tanrı’yı bu resimden çıkarırsanız, yarını merak edersiniz. Geçen gün Haşan Beye bir şey söyledim. Çok hoşuna gitti, Haşan Bey’in. Bir Müslüman gözünü açtığı za­man, sabah namazından sonra, “Yarabbi bugün hangi tecelliyatla karşı karşıya kalacağım.” der. Ya Bismillah deyip işine koyulur. O merak etmez yani, Umberto Eco ne diyor, öteki ne diyor diye. Al­lah’ım bugün bana hangi tecelliyatı gösterecek, ne gösterecek diye merak eder. Bu böyledir bizim için. Haşan Bey’in pek hoşuna git­mişti. Ama dediğiniz doğru, herkes de Müslüman değil. Böyle in­sanlar da var. Kendi kaderimi acaba oralarda yakalayabilir miyim veya inşa edebilir miyim? Bu da güzel zira kaderle kesişen bir me­rakın ürünü veya çözümü olarak karşımıza roman geliyor.</p>
<p><strong>Haşan Taşçı: </strong>Kaderi tayin etme meselesi, Macbeth’de de var.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Biliyorsunuz bu irade ile kader çatışması, Antik Yunan tragedyalarında da var. Ben yaparım diyor adam. Hakikaten yapıyor, sonra da yapamıyor. Bugün de devam ediyor işte, dünyada olanlar budur. Küreselciler “Biz yeni bir dünya inşa edeceğiz.” diyorlar. Ben de “Allah izin verirse yaparsınız. Ama siz yapmıyorsunuz, izin verirse yapıyorsunuz.” diyorum kendi ken­dime. Bir profesör “Yağmur yağacak” diyor. Ben de “Allah ‘yağ’ derse yağar.” diyorum. Böyle bir dünyada yaşıyoruz.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Romanı ortaya çıkaran koşuldan bah­settiniz.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Bu bir süreç. Yeni bir anlayış geliyor Roma ya. Hıristiyan, Saint Paul öğretisi filizleniyor, insanlara bir şey söylü­yor. Ama Roma, çok güçlü ve çok baskın. Bir şeyler eksik ki, bu alt­tan bir penetrasyon bir yayılma oluyor. Üç asır sonra, Roma bunu legal öğreti kabul ediyor. Bakın din demiyorum, öğreti kabul edi­yor. Din olarak tabi ki. Sonra bu yayılıyor, yedi yüz sene sonra gö­rünür hâle geliyor. Büyük katedraller yapılıyor. Yeni bir zihniyet ve bir duygusallık, bin sene içinde o muhteşem katedralleri ortaya çı­karıyor. O yapıldıktan sonra, -ben biraz da müzikle alakadar oldu­ğum için çok net ifade edeyim- bakıyorlar ki, o vakte kadar yapı­lan dinî müzik, o katedralde zayıf kalıyor. Yeni bir açılım yapmak lazım. Bach üç yüz veya beş yüz sene sonra onu tamamlıyor işte.</p>
<p>Böyle baktığım zaman resimde; klasik ressamlar, fotoğraf maki­nesi çıkınca diyorlar ki bizim yaptığımızı fotoğraf makinesi yapı­yor. Biz başka bir şey yapalım, onun yapamadığını yapalım, şek­linde. O zaman ben de diyorum ki, mesela Mustafa Özel, büyü di­yor. Bir şey seziyor Özel, ama bu sanatkârane bir söz. Siz biraz ev­vel dediniz ki bilimsel bir yaklaşım değil, sosyolojik bir açılım de­ğil. Çünkü Batı dünyasında büyü tabi ki var. Bütün dünyada büyü var. Ve büyü Hak, biz büyüyü reddetmiyoruz. Ama sadece büyüye dayanan bir hayat yok. Büyü hayatın içinde çözülmezleri çözüyor mu? Evet çözüyor. Çünkü cin taifesini kullanan insanlar var. İs­lam bunları netleştirmiş vaziyette. Büyü çağ dışı falan değil. Her­kes yapıyor. Gayri kanunî olabilir ama çağ dışı değil.</p>
<p>Sosyolojik bir şey bitiyor ki, onun yerine bir anlatı hâkim olu­yor, diye düşünüyorum. Bunu düşünmemiz lazım. Fakat bizdeki öyle değil. Bizdeki pat diye geliyor, konuyor. Gördüğüm kadarıy­la, birtakım insanlar hiç sorgusuz, sualsiz, “Bu, çok iyidir.” diyor­lar. Mesela benim lise çağlarımda edebiyatım çok iyiydi. Merak ediyordum. Artık bu yaşta zevk-i edebî olduğumu çok rahat söy­leyebilirim. Halit Ziyayı büyük romancı olarak öğrettiler. Epey gitti bu. Sonra hayatta başka noktaları yakalayınca ikilem orta­ya çıktı. Ki bu ikilem her zaman vardı. Îslamî bir birikim bir yer­de duruyor, modernist bir birikim bir yerde duruyor, ikisini ayrı yerde tutuyordum. Ama kırk yaşımdan sonra İslâmî birikim can­landı, dirildi.</p>
<p>Modernist birikimin altını oymaya başladı. Moder­nist birikimin arka planındaki girdileri incelemeye çalıştım. Gör­düm ki orada da çok ciddi bir dönüşüm var. Mistikten materya­le doğru bir dönüşüm var. işte zihinsel sorgulamalar neticesinde <em>Batı Uygarlığının Kısa Tarihi</em> isimli bir kitap tercümesi çıktı. Bir ki­tap daha var. <em>Modern Avrupa&#8217;nın Entelektüel Tarihi.</em> Yarısına kadar geldik. Böylece parça parça okumalarım sürüyor. Postmodernist- leri kendi kaynaklarından biraz okudum. Altım çok kalın çizerek söyleyeyim ki Roman da bir realite olarak hayatımda var. Onu da reddetmiyorum. Ama hem mahremin ifşası hem de özellikle bir kader kurgulaması, insanlarda bu niye böyle?</p>
<p>Kendi hayatımdan şunu söyleyeyim, bu size karşı bir gard alma değil, çok düşürdüm gardı. Mesela şu anda roman okuma ihtiyacı hiç hissetmiyorum. Ama evvelden hissederdim. Mesela; <em>Huzuru, Saatleri Ayarlama Enstitüsü&#8217;nü) Mahur Beste&#8217;yi</em> birkaç kere okuma ihtiyacı hisset­miştim. Ama Tanpınar da ellili yaşlarda, benim için bitti. Yani bir yere geldi ve kapandı. Mesela siz dediniz ki, bizdeki o Batı roma­nının bir tekrarı mıdır, taklit midir?</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>İlk etapta, tercümeler ve taklit Hocam.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Tercümeye bir şey demem. Çünkü adam ora- dakini Türkçe’ye çeviriyor. Tabi ki tercüme de çok mühim bir şey. Ama taklide gelince bir Batılı gibi yazamazlar diyorum. Şundan dolayı; Batılı adam yaşadığı hayatın sanatını yapıyor. Bunu çok net ifade edebilirim. Ama biz yaşamadığımız bir hayatın, özellikle sanatını yapmaya çalışıyoruz. Melih Cevdet Anday’ı, televizyonda takip ediyordum. Bir ara şiirlerine falan da baktım. Adam Yoğurt­çu Parkı’nda oturuyor, mitoloji şiiri yazıyor. Bu olmaz. Kadıköy’de, Yoğurtçu Parkında otur. Akşam pirinç çorbası iç, üzerine sade kahve iç, kalk tavla oyna. Böyle mitoloji şiiri yazamazsın sen. Onun için Kazancakis, mühim adam. Yaşadığı hayatın sanatını yapıyor, Nikos Kazancakis. Onun için Halikarnas Balıkçısı bir miktar başa­rılı. Ona da bir kayıt koyuyorum. Gördüğünü yaşıyor. O kültürün içinden gelmemiş. Ama gördüğünü ve deneyimlediğini yazıyor ikisi de.</p>
<p>Ben şimdi o kültürün içinden geçen adamlarla şu anda konuşuyorum. Ben epey zamandan beri Ege’deyim. Otuz, kırk yıldan beri falan o kökleri yakalayabiliyorum. Orada ne Homeros var ne antik dünya var; ne şu var ne bu var. Orada bizim yerli, Ana­dolu, Batılı insan. Hatta biraz da avamî söyleyecek olursak “Bir dönüm bostan, yan gel yat Osman” modunda oturup kalkıyor. Hayatı iplemiyor, gayet de müsait, insanlar gayet rahat. Doğudan gelen insanlar şu anda, yavaş yavaş birtakım işleri ele geçiriyorlar ve yükseliyorlar. Niye? Çünkü yokluktan gelmişler. Bunlar onların yanında çalışmaya başlamışlar. Gene rahatlar. Mesela “Yukarıda Allah var.” diyor. “Yok yok her yerde var diyorum” ben. “Evet, her yerde var Sadi Ağabey doğru” diyor. Sonra yine “Yukarda Allah var diyor.” yerli adam ve rakıyı da içiyor.</p>
<p>Evet, hava müsait, iklim müsait. Kış geliyor diye korkmuyor adam. 15-16 derece, bir mont giyiyor, iş halloluyor. iki odun atıyor, vesaire. Ne onun antik Yu­nanca ilgisi var, ne de sabahleyin birileri çıkıp Kaz Dağlarında Homeros okuyor. Bunların hepsi beyaz Türklerin yaptığı işler. O dünyadan gelseler, o mirası tevarüs etseler hiçbir itirazım olma­yacak. O da yok. Dolayısıyla bu reel insanlarla beraber yaşıyoruz. Bizimki hep özenti, o bakımdan söylüyorum. Taklit evresinde kaldığı sürece bizim romanımız hiçbir zaman bir Dickens romanı gibi olamaz, içinde yaşadığı hayatı yazıyor Dickens. Çocukken <em>Oliver Twisfi</em> okumuştum. Çok etkilendim. Sonra Londra’yı gör­düm. Sanayi devrinin Londra’sma biraz baktım. Adam hakikaten doğru yazıyor, yani içinden geldiğini, içinden geleni. Bir manada da hayattan intikam alıyor.</p>
<p>Benim şu anda bulunduğum nokta şöyle: roman, evet var. Okumalı mı? Evet, okumalı. Ama ne olduğunu bilerek okuma­lı. Özür dileyerek, fuhşiyata fuhşiyat gözüyle bakalım. Onu evcil­leştirmeyelim, insanileştirmeyelim. Fuhşiyat, fuhşiyattır. Beşerî­dir ama İnsanî değildir. Zaten ideolojik romanlar bana göre ro­man değil. <em>Yabanlar</em> falan. Onları geçiniz, onlar boş lakırdı. Reşat Nuri’nin; <em>Acımak, Yaprak Dökümü, Çalıkuşu</em> falan kurgudan iba­ret hikâyeler. Benim eşim Kuşadası’ndan. Kuşadası’nda o dönemi yaşayan insanlarla konuştum, görüştüm. Tabi onlar benim bu so­ruları niye sorduğumu bilmiyorlar. Ama bir resim çiziyorlar, bir hayat felsefesi var, bir kurgu var. Çok reel insanlar. O hayata bak­tığımda gördüm ki Reşat Nuri, gerçek hayatla hiç ilgisi olmayan kendi düşlediği minik dünyasını anlatıyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Ben toparlayayım isterseniz, Hocam. İlk sorduğunuz suale yönelik söylüyorum. İngiltere’de, özellikle Britanya’da romanın doğması tesadüf değil. Osmanlı’da olması beklenemezdi. Çünkü Ingiltere’de, özellikle kapitalist Britanya’da bireycilik ön planda ve köken olarak kaynaklar hep oraya işaret ediyor. Özellikle İngiltere.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Şu an siz çok somut bir şey söylediniz. Bu mü­him bir şey. Bu somut bir şey. İngiltere neden? Çünkü, bireysel­lik, individualizm orada vardır. Kapitalist düşünce, özel teşebbüs ve bireysellik. Oradan doğru dediniz.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Özellikle üç anahtar kelime var, romanı doğuran zihniyetle ilgili. Bir tanesi kapitalist, diğeri girişimci, di­ğeri de bireyci. Zaten edebî formlara baktığımızda da roman oku­mak bireysel yapılan bir şey. Mesela bizde geleneksel oyunlar; orta oyunu ya da şiir okumanın kolektif bir tarafı var. Sohbet halkala­rında beraber yapılıyor. Ama roman öyle değil. Roman hakikaten bireyci bir tür. Sadece anlattığı konular itibariyle değil tüketilme biçimiyle de öyle. Yani kapitalist çağa ve burjuva sistemine uygun bir tür.</p>
<p>Özellikle matbaanın icadı ile birlikte de bu matbu bir me- taya dönüşüyor. Yani roman, yazılı kültürle doğrudan alakalı bir form. Sözlü kültüre uygun değil. Ebat itibariyle de öyle, hacim iti­bariyle de. Hikâye öyle değil. Hikâye bazen kulaktan kulağa da ak­tarılıyor. Bunu geleneksel hikâye için söylüyorum. Ama romanın muhakkak basılması ve dağıtılması lazım. Onun bir meta değeri de var. Aynı zamanda ekonomik boyutu da var. O yüzden kapita­lizm ile yakın ilişki içerisinde. Ama tabi ki kapitalizm döneminde iyi roman yazılacak diye bir kaide de yok. Tam tersi bu dönemde metalaştığı için piyasaya hitap etmesi gerekiyor. Arz-talep mese­lesi. Niteliksiz romanlar da çoğalıyor bununla beraber. Niteliği­ni koruyanlar zamana meydan okuyorlar ve klasikleşiyorlar. Ama bir dönem toplumda neye ihtiyaç varsa yazarlar ona yönelik yaz­ma yoluna gidiyorlar. Ya da geçim kapısı görerek yazıyorlar. Kapi­talizm ile çok yakın bir ilişkisi var. O yüzden feodal bir toplumda romanın doğması beklenemez.</p>
<p>Bir eleştiri yapayım. Alan Watt’ın <em>Romanın Yükselişi</em> kitabı var. Romanın ortaya çıktığı şartları sosyolojik olarak analiz eden güzel bir çalışma. Her defasında yeni bir bilgiyle karşılaşıyorum. Mese­la okur profilinin değişmesi üzerinde duruyor. Bizde bu bahis pek işlenmez. Genelde Tanzimat nesli sahneye çıkar. Roman yazarlar. Sonra Servet-i Fünuncular gelir. Sanki bir sahne üzerinden geçit gibi ilerler edebiyat tarihi. Sunî bir bölümleme üzerinden&#8230; Ama Watt, kitabında gündelik hayatın, sokaktaki vatandaşın, o birey­ci, girişimci, kapitalist dediğimiz kişinin, evdeki hizmetkârlardan tutun da gelir düzeyi ve statüsü yüksek insanlara kadar hepsinin sosyolojik analizini yapar. Mesela ilginç bir bilgiydi.</p>
<p>Bir bölümde, 17. yüzyılda İngilterede roman okumanın zorluklarından bahse­diyor. Sebepler tabi ekonomik temelli. Kitaplar pahalı, gelir düze­yi ve okuma-yazma oranı da oldukça düşük. Bir de romana karşı bir önyargı da var. Ama en ilginci; 17. yüzyılda bir pencere vergi­sinden bahsediliyor. Özellikle Londra’da evler çok küçük ve tıkış tıkış insanlar. O yüzden kişisel hayat içerisinde mahremiyet yok denecek kadar az. insanlar bir köşeye çekilip kitap okuyamadık­ları gibi pencere vergisinden dolayı evlerin pencere sayısı azaltıl­mış. Ve mum almaları lazım. Yarım penilik mumlar bile lüks ka­bilinden görülüyor. Böyle bir ortamda roman okur-yazarhgınm nasıl etkilendiği üzerine çok güzel analizleri var. Bizde bu kısım yok. O geçiş dönemini biz nasıl yaşadık? Tahkiyeden romana ge­çiş sürecinde okur nasıl bir değişim geçirdi? O yüzden göremiyo­ruz romanın toplumda ne derece benimsenip, benimsenmediği- ni. Bu bir eksiklik olarak duruyor bir tarafta.</p>
<p>Okur demişken siz ona da dikkat çektiniz. Okur da değişti bu­gün. O yüzden romanı Cemil Meriç’in zamanındaki gibi değer­lendiremiyoruz. Çünkü okur, o okur değil. Bugün okurlar, me­tinleri bir oyun gibi görüyor. Romanı biraz da keyifli hale getiren didaktik tarafının yanında estetik bir tarafının da olması. Mese­la Kerime Nadir’in yazdıkları popüler romana örnek olarak veri­lebilir. Ama bunların yanı sıra bir de oyun dediğimiz, okuyucuyu bir oyuna davet eden, metnin içinde boşlukların olduğu romanlar da var. Bu tarz romanlara alımlama estetiği olarak tanımlanan ku­ramlar eşliğinde yaklaşıyor edebiyat bilimciler. Yazar bilinçli veya bilinçsiz şekilde metinde özellikle bazı boşluklar bırakıyor. Tabii fiziksel boşluk değil, anlamsal boşluklar. Okur orayı, okuma sü­recinde dolduruyor. Ama rastgele bir şekilde değil. Bu da okura, metni yazarla birlikte üretirken ayrı bir keyif veriyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Mesela bizim şiirimizde bu çoktur. Yani şair bir Van Gogh resmi gibi üç kelime söyler. Bir büyük dünyayı size bırakır. Tabi görmeyi becerebiliyorsanız.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Bu da yazarın kabiliyetiyle ilgilidir. Kü­çürek öykülerde söylediğimiz gibi, küçürek öyküler, okurun biri­kimine yaslanan metinlerdir. Herkesin okuyabileceği şeyler değil. Ben derste bu konuyu anlatırken başlangıçta öğrenciler dudak bü­küyorlar. Diyorlar ki “Ne var, biz de yazarız. Üç kelime, beş keli­me değil mi?” Yazın dediğimiz zaman da diyorlar ki “Sabah evden çıktım. Üniversiteye geldim. Öldüm.” Diyoruz ki; sonu çok çarpı­cı olacak. Bunların hepsini düşününce rastgele cümleleri arka ar­kaya dizmekten ibaret sanılıyor. Ama küçürek öykü; görünmeyen, buz dağı gibi aslında söylenmek istenen, söylenmeyende gizlen­miş durumda. Örneğin Hemingway in metnine kazı yaptığımız zaman “lost generation” denen Amerika’da özellikle İkinci Dün­ya Savaşı sonrasındaki neslin durumu karşımıza çıkıyor. Savaşm sebep olduğu o yıkım, bir bebek patiğini satacak kadar derin bir yoksulluğu anlatan çok keskin bir hikâye aslında.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Bu galiba şöyle: Hemingway’i bütünüyle ta­nıdıktan sonra, bu librettoyu bildikten sonra bu hikâye anlam ka­zanıyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Tabi ki. Yoksa başka teoriler üretiriz. Mese­la, hiç çocuk sahibi olamayan bir çiftin çocuk özlemini anlatan bir hikâye diyebiliriz. Ya da çocuğunu kaybeden bir çiftin. İşte küçürek öykünün bir tarafı da farklı bağlamlarda çoğaltdabilmesidir. Bura­da okur çok önemli. Bugün öykü, romanın da önüne geçti diyebi­lirim. Artık başardı yazarlar değil de başardı okurlar konuşuluyor.</p>
<p>Kader bağlamında şu örnekle de tamamlamış olayım. Miguel De Unamuno&#8217;nun Sis adında bir romanı var. Çok ilginç bir kurgu­su var. Ama o ilginç noktayı görmek için sabırla romanın son alt­mış sayfasını beklemek gerekiyor. Karakter yazarın karşısına diki­liyor ve kafa tutuyor. Diyor ki; “Ben intihar etmek istiyorum.” Ya­zar; “Yapamazsın, intihar edemezsin.” diyor. Kahraman ısrar ediyor. Yazar da “Sen gerçek değilsin, o yüzden intihar da edemezsin. Sen bir roman karakterisin sadece.” sözleriyle ona karşı çıkıyor. Ama o kadar restleşiyorlar ki roman karakteri sonunda “Ne malum senin gerçek olduğun. Belki de sen gerçek değilsin. Asıl gerçek biziz.” di­yor. Aralarında böyle diyalog geçiyor. Sonuçta roman kahramanı yazarı çok kızdırıyor ve yazar diyor ki “Buradan çıkıp evine gittiğin anda öleceksin.” Çok ilginç bir roman. O noktada, acaba kaderi çi­ziyor mu yeniden? Tekrar mı değiştiriyor? Karakter eve gitmek için yolu uzatıyor. Çünkü eve gidince ölecek. Epey bir dolandıktan son­ra mecburen gidiyor eve. Artık yazarlar, kahramanlar, romanlar bil­diğimiz gibi de değil, çok farklı bir noktada. Gerçek boyutuyla kur­maca iç içe geçmiş durumda. Tıpkı üç boyutlu gözlüklerle bakmak gibi. Böyle bir ortamda yazarın rolünü ve metin üzerindeki tahak­kümünün sınırlarını yeniden tartışmak lazım.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Benzerleri filmlere de yansıyor. <em>Stranger Than Fiction</em> diye bir film var. <em>Lütfen Beni Öldürme</em> diye çevirmişler. Biri yazıyor, biri yaşıyor. Öldürmesin diye de yaşayan, yazarı aramaya çalışıyor. Öyle bir kurgu yapmışlar.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Evet hocam. Karakter yazarla pazarlık ya­pıyor kendisini öldürmesin diye.</p>
<p>Nasıl sonlandırayım bilemiyorum. İsterseniz burada bir virgül koyalım. Romanın lehine de aleyhine de söyleyecek çok şey var. Ama ben bugünün dünyasında kapitalizm devam ettikçe, birey- cilik devam ettikçe romanın da güncelliğini koruyacağına inanı­yorum. Ancak bunlar değiştiği takdirde yeni bir edebî form gele- bilir diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Bu alımlama ile ilgili bir şey söyleyebilir miyim ve sorabilir miyim?</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Tabi ki, buyurun.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Alımlama kuramını yorumlayanların şöyle bir bakış açısı da var. Okur istediği gibi yorumlar. Öyle olunca bu se­fer siz metni bağlamından çıkararak, istediğiniz gibi, ben böyle anlıyorum diye yorumlayabiliyorsunuz. Mesela bir tefsir profe­sörü, mevlidi okurken kim görmüş Asiye ve Meryem valideleri­mizin geldiğini diye bir yorum yapabiliyor. Kendine göre bir yo­rum yapıyor. Onun kendi bağlamını dikkate almıyor. Alımlama- nın da böyle bir tehlikesi var. Çünkü ben de anlarım diyor ve bağ­lamından bağımsız yorumlar çıkarıyor. Dolayısıyla metnin derin­liği, kuşatıcılığı, bağlamı devre dışı kalıyor. Bu sefer siz istediğiniz şekli, rengi verebiliyorsunuz. Mesela Amerikalı Profesör Walter G. Adrews, Osmanlı için bir poetik cemaatten bahsediyor. Diyor ki; iki yüzyıl sonra bile Osmanlı’dan birisi gelmiş olsa; 15. yüzyıl­da vefat edip 17. yüzyılda yeniden geri gelse yabancılık çekmezdi. Çünkü poetik cemaat onun bıraktığı yerde, o zemin devam edi­yor. Ve o, yaşadığı dünyaya yabancılık çekmez. Şu an böyle bir ze­min kaybolduğu ve atmosfer değiştiği için; ayrıca herkes bir tara­fından kendine göre alımladığı için bir karmaşa oluşuyor.</p>
<p>Ebru Burcu Yılmaz: Hocam, bütün kuramların zaten karşı eleştirileri var. Sizin söylediğiniz de bunlardan bir tanesi. Ama alımlama estetiğinin teorisyenlerinden Jauss’un sıkça kullandığı iki terim var: “Beklenti ufku” ve “deneyim ufku”. Yani metne yak­laşırken bir okuyucunun deneyim ufku, daha önce neler okudu­ğu onu anlamlandırma sürecini etkiler. Sıradan bir metinle ilk kez karşılaşanla, o tarz metinleri daha önce okuyan ya da okuma kül­türü daha zengin olan birinin alımlaması farklı olacaktır. Alımla- ma biçimi farklı olacaktır. Bir de beklenti ufku. Hangi beklenti ile o metne yaklaştığımız yorumumuzu şekillendirebilir. Ama keyfî ve ezbere yorumlara çok sıcak bakmıyorlar. Yani bağlamla ve met­nin dokusu ile uyumlu olmalı.</p>
<p><strong>Ali Cançelik:</strong> Evet. Divan Şiiri’ni siz okurken başka anlıyorsu-nuz. Biri de Divan Şiiri’ini okuyor, Divan Şiiri’inde sapık ilişki diye kitap yazıyor. Böyle bir aşırı iki uç, ayrı iki dünya.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Hocam, çok teşekkür ediyorum. Böyle bir imkânı tanıdığınız için.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Biz de bilgileniyoruz ve tartışıyoruz. Bu me­tin de çözülünce bakacağız. Ama ben buradan iki tane önemli hu­sus çıkardım. Onların üzerinde düşüneceğim. Bir şeyler söyleme­ye çalışacağım. Bu iş böyle gidecek. Gayet güzel. En azından me­sela İngiltere’de çıkmış olması. Kapitalizm, bireysellik ve girişim­cilik. Bu çok önemli, üç temel faktörü söylediniz. Belki bunların üzerinde biraz daha düşünmemiz gerekecek. Böylece kültürel ik­tidara bir adım daha yaklaşacağız.</p>
<p><strong>Cihad Demirli:</strong> Ebru Hocama çok teşekkür ederim sunumla­rından dolayı. Ben roman mevzusuna ilk defa bu zaviyeden bak­tım. Hocam, o zaman sizin dediğiniz çerçevede bir roman yaza­rının sanatkâr olma durumu nedir? Biraz da sanatkâra atfen, ben bunu merak ediyorum.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Notlarımda var, sanatkâr. Onu sonraya saklı­yorum. Benim için İslam medeniyet tasavvuru açısından bir sanat­kârın roman yazması, bana göre hala daha muallâkta duruyor. Ya­zamaz desem, biraz sert olacak. Yazabilir, hiç diyemem. Ama bi­raz evvel söylemeye çalıştım. Her sabah çıkarken veya gün doğdu­ğu zaman “Bugün bakalım, Rabbimin hangi tecelliyatı ile karşılaşa­cağım.” diyen bir insan için oturup kader kurgulamak gereksizdir. Çünkü cilvelerle dolu bir hayat içindeyiz. Böyle düşünüyorum ama insanlar merak ediyor. Hatta Ebru Hoca çok hoş tespit etmiş. Yani Umberto Eco’nun, o kitabını da gösterdi. İnsanlar diyorlar ki; ben roman okuyarak, kendi kaderim hakkında bazı ipuçları yakalaya- bilirim. Biraz evvel deneyim ufkundan bahsetti. Kendi deneyimle­rime göre nasıl bir yorum getiririm. Ali Hoca dedi ki, bu iş çığrın- dan çıkıyor. Mevlidden, örnek verdi. Burcu Hoca da kriter sözünü etti.</p>
<p>Şimdi kriter sözünü edince demek ki bir sınırlar var. O krite­re göre düşündüğünüz zaman kötü kullanım ortaya çıkıyor. Ama o kriterin ne olduğunu söylemedi. Belki on beş gün sonraya söyler. Dolayısıyla ben, İslam tasavvuru açısından bakan birisi için söylü­yorum. Hikmet ve hayret, hayranlık, teslimiyet, tevekkül, gayret bü­tün bunlarla olaya baktığımız zaman roman; bana başka bir tür in­sanın ürünü olarak görünüyor Ondan öğreneceğim bir şey var mı? Mutlaka vardır. Hiçbir itirazım olmaz. Ama oturup benim insanım roman yazar mı? Bana yazmaz gibi geliyor. Yazmamış gibi geliyor. Yazılanlar nedir diye sorarsanız. İşte İngiltere’de ne bitti de bireysel­lik başladı. Ne bitti de kapitalizm geldi. Ne bitti de girişimcilik geldi. Mesela Kıta Avrupa’sında feodalite vardı. İngiltere’de yok muydu? Yani cemaatçilik. Bir lord ve onun etrafında insanları nasıl tanım­larız? Bunlar sual çengelleri olarak hala duruyor zihnimizde. Kon­santre hap gibi şiir diyorum ben. Ama gerçek şiir! Boş lakırdı değil. Hikemî söz, kıssa tabiki olabilir. Hazreti Peygamber romanla anla­tılır mı? Haşa, sürnrne haşa!</p>
<p><strong>Mustafa Yelek: </strong>Hocam, Mustafa Özel, geçen twitterda bir şey paylaşmıştı. Diyor ki “Kırk yıldır bütün yazdıklarımı, bir <em>Ölü Can­lar,</em> bir <em>Sağlam Adam,</em> bir <em>Sinekti Bakkal</em> yazmak için veririm.” Böyle bir şey söylemiş.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Bilemiyorum, o konuda bir şey söyleyeme­yeceğim. Buraya not aldım. Sanat, sanatkâr, eser ve muhatap. Be­nim baktığım nokta şu: Biz bir medeniyet çerçevesinde ve değerler dünyasının içinde yaşıyoruz. Ama bütün insanlar böyle. O değer­ler dünyası içinde eser üretiyoruz. O değerler dünyası içinde bir <strong>estetik </strong>kurgu yapmaya çalışıyoruz. Ama farklı bir değerler dünya­sı, bize farklı deneyimler sunuyor. Belki bu Wilhelm ile olan iliş­kimi biraz daha açmalıyım, bilemiyorum. Wilhelm, mühim bir adam. Roman hakkında boşluk var bende ama müzik hakkında yok, mimarî hakkında yok. Ama bu tabi yine özneldir. Mutlaka vardır da yoktur. Amerikan hayatını bilfiil içinde yaşayarak biraz gözlemledim. Orada dostlarım oldu. Müslümanlardan davardı. Mesela Tosun Bey benim için çok iyi bir göstergeydi. Tosun Bekir Bayraktaroğlu. Ve bizim dünyamız.</p>
<p>Bu arada Profesör Bayram Ali Çetinkaya, Hazreti Mevlâna hakkında çıkaracakları bir kitap için benden yazı istedi. Ben de dedim ki bir mutasavvıfla, bir modernistin hikâyesini yazayım. Modernist, bizim Tosun Bey. Mutasavvıf da Şeyh Safer Efendi, iki­sinin de macerasına oldukça yakından vâkıfım. Yazayım mı, yaz­mayayım henüz gidip geliyorum. Ne kadar yazayım, isimleri vere­yim mi? Çok ilginç bir macera vardı. Birisi beyaz Türklerden. Ha­yatın her cihetiyle Tanrı -özellikle Tanrı diyorum Tosun Be/i an­latırken- ona büyük imkânlar sunmuş. Ötekisi de acı çeşmeyi bi­lir misiniz? Atik Ali’den giderken, Vefa Stadının arkası. Bir seyyar Amavut’un oğlu. Yazın dondurma, kışın da salep satan bir seyyar, Arnavut Sadık Efendi’nin oğlu. Orta mektepten terk.</p>
<p><strong>Mustafa Yelek: </strong>Güzel bir roman olur, Hocam.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Roman olmaz bundan. Çok ayıp olur. Gör­düğümü yazabilirim ben. Yani anlattıklarını, hissettiklerim. To­sun Bey’in psikolojisini. Tosun Bey, Ecevit in ve Rahşan Hanımın sınıf arkadaşı. Onlarla kolejde, ruh çağırma seanslarına katılıyor. Londra’ya gidiyor. Orada devlet bursu ile okuyor. Ve kader ağla­rını orada nasıl örüyor?</p>
<p><strong>Cihad Demirli: </strong>Hocam, bu kader boyutuyla baktığınızda si­nema ve tiyatroyu nereye koyuyorsunuz?</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Hiç onu sorma. Mesela, niye hiç orta oyununu ve Karagöz’ü yapmıyorsunuz? Onlar teknolojik olarak eksik. Orta oyunu ve Karagöz bizim çocukluğumuza kadar reel sanatçılarla gel­di. Neden biz opera yapmadık? Operanın başlangıcı 1600’lü yıllar, Venedik. Operada müzik ve oyun var. Teknolojik olarak sinema belki yok ama bunlar var. Niye yapmadık? Bunları düşünmemiz lazım. Yapabilir miydik? Pek tabi, ne eksiğimiz var? Adam size bir resim çiziyor. Bunları hep düşünmemiz lazım. Mesela soyut somut ilişkisi. Hoca dedi ki biraz evvel; İntibah, Sergüzeşt-i Ali Beydi, hatırlıyorum, bize de onları lise birde büyük bir hevesle okuttular. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, kurgu bakımından Batı romanından çok geridir dedi. Buradaki kurgunun, estetik kriterini ben bilmek istiyorum. Mesela şu mudur? Orada daha derin psikolojik tahliller var. Burası çok mu sığ kalıyor? Orada daha soyut üzerinden giden bir akış var. Burada çok somutta mı kalıyor?</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Hocam, o karşılaştırmayı Batı romanı ile değil de bizdeki tahkiye geleneği ile mukayese ederek söylemiştim. Dede Korkut hikâyelerine nispetle daha geridedir aslında <em>İntibahla, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat.</em> Mesela biz Tepegöz hikâyesini alıyoruz. Örnek olarak romanın karşısına koyuyoruz. Vakaların dizilişi, aralarındaki nedensellik ilişkisi, özgün vaka ve karakter üretimi noktasında. Diğerleri hem inandırıcılıktan uzak hem tesadüflere çok fazla yer veriyor. Bu da kurguyu zayıflatıyor. Yani Dede Korkut hikâyelerinde yazarı belli olmamasına rağmen çok sağlam bir yapı var. Böyle bir anlatı geleneği oturmuş. Ama <em>İntibahla</em> diğerlerinde çok büyük eksiklikler ve teknik aksaklıklar var. Hikâye formuna da uzak, modern romana da. Ama zamanında bizim böyle anlatı­larımız varmış.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Tipler zayıf diyorsunuz.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Karakterizasyon da vaka halkaları ara­sındaki nedensellik ilişkisi ve problemi ele alma biçimi de. Tan­zimat romanlarında hazır sonlar var mesela. Sona bağlayamadığı zaman ya karakter çıldırıyor ya yangın çıkıyor, ölüyor. Ya aniden başka bir sebeple ölüveriyor. Yani yazar söyleyeceğini söylemiştir, mesajım vermiştir. Artık karakterin ölmesi gerekir. Bir de her şey siyahla beyaz gibi net. Bunlar kurgu açısından metni zayıflatıyor. Mesela Tepegözde, birdenbire bir ucube geliyor. Çobanın önüne koyuyorlar onu. İnsana benzemiyor, çok değişik bir canlı. Her gün birini yiyor. Öyle beslemeleri gerekiyor.</p>
<p>İnsanlar onun ne olduğu­nu anlamak için tekmeliyorlar. Yani simgesel anlamda, bir problem çözme biçimi. Tekmeleyerek onun ne olduğunu anlamaya ça­lışmak. Hâlbuki tekmeledikçe problem büyümeye başlıyor. Vur­dukça daha çok büyüyor Tepegöz. Sonra hikâyenin sonunda onun zayıf noktasını buldukları zaman ancak alt edebiliyorlar. Bu hikâ­ye olmasına rağmen olay örgüsü çok sağlam. Diğerlerinde hem ev içi hayatın sınırlılıkları hem haremlik selamlıktan dolayı kadın ve erkeğin karşı karşıya gelememesi, zorlama müdahalelerle olayın ilerlemesine sebep oluyor. Mesela, erkek kadının olduğu eve gele­bilmek için kadın kılığına giriyor. İşler daha da karışıyor. Tanzi­mat romanlarında böyle sunî bir ortam üzerinden ilerliyor ilişki­ler ağı. Biz o dönem anlatı noktasında, bayağı bir geriye gidiyoruz.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Siz bunu böyle söyleyince aklıma Kemal Tahir geldi. Roman bir realite ve hayatımızda var. Nikos Kazancakis’in Girit isyanını anlattığı <em>Kaptan Mihalis</em> adındaki romanını oku­muştum.</p>
<p>Ben bu teknik kısmı da anlamadım Ebru Hocam. Adam isti­yorsa girer. Orada siz tabi bir bilginin içinden konuşuyorsunuz. Ben o bilgileri bilmiyorum. O formattan da geçmedim. Ama so­rularım var. Mesela o sorular zihnimde devam ediyor. O sorulara cevap, kurgunun basit olduğunu iddia etmiyorum ama niye basit olduğunu soruyorum. Anlatımı basit olabilir. Tam bilemiyorum.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Çok haklısınız. O kısmı biraz hızlı geçtim. Ama tekniğe girersem de çok boğucu olur diye hiç onlardan bah­setmedim. Olay örgüsünün kurulma biçimi var, şekilleri var, vaka halkalarının birbirine bağlanma biçimleri var. Mekân insan iliş­kisinin özel bir kurgulanma tarzı var romanlarda. Coğrafî mekâ­nın ötesinde, algısal mekân dediğimiz bir hadise var. Olay örgü­sündeki fonksiyonlarına göre karakterler var. Bunlar biraz yorucu ve meseleyi biraz dağıtır endişesiyle onlara hiç girmedim hocam.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: O açıdan bakıldığı zaman bunlar zayıf di</strong>yorsunuz.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: Evet, o anlamda zayıf.</strong></p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Peki o açıdan bakıldığı zaman, Dede Korkut hikâyesi güçlü mü?</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Çok daha güçlü.</p>
<p><strong>Haşan Taşçı:</strong> Hocam, ben bir şey sorabilir miyim? Birkaç sene önceydi. Kızım ders çalışırken akışkanlar mekaniğinden bahset­ti. İşte borular, şöyle çalışıyor. Sıcak su şuradan geliyor, soğuk su şuradan gidiyor. Bizim Süleyman da ona “Abla, tesisatçılar bü­tün bunları biliyor mu?” dedi. Tesisatçılar bütün bunları bilmi­yor ama tesisat yapıyorlar. Romancı hakikaten roman yazarken bütün bunları düşünüyor mu? Kurgusal mekân şöyle olmalı, ger­çek mekân şöyle olmalı, karakterler böyle olmalı. Yoksa yazdık­tan sonra, okuyucu mu, bu anlamı veriyor? Hakikaten, bütün bu anlamları yazarken düşünüp veriyorsa bu tahayyül edilemeyecek büyüklükte devasa bir şey.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Teknik sonradan geliyor. Teknik ve ku­ramlar metinden sonra geliyor. Mesela Ahmet Mithat Efendi hiç haberi yokken, Batı romancılarından çok çok önce “metafiction” denen bir üst kurmaca oluşturuyor. Yani metnin içinde, metnin yazılma sürecinin anlatılması. Yazarın kendi kimliğini belli etme­si. Okuyucuyla konuşması. Normalde biz bunu zayıflık olarak de­ğerlendiriyorduk. Ama sonra postmodernizm ortaya çıkınca de­diler ki, bu roman açısından bir özelliktir. Mithat Efendi, “Ey oku­yucu!” “Ey karî” şeklinde hitap ediyor. “Sen çatal bıçakla yemek yemenin nasıl olduğunu bilir misin?” diye konuşuyor. Onun alaf­ranga kültürle alakalı bilgilendirme gayreti de olduğu için okuyu­cuya bilgi veriyor. Bir taraftan da <em>Müşâhedât</em> romanını nasıl yaz­dığını anlatıyor. Mesela romanın içinde, o romanın nasıl yazıldı­ğını okuyoruz. Buna üst kurmaca diyorlar, teknik açıdan. Ahmet Mithat Efendi’nin üst kurmacadan terim olarak haberi yok, ama kullanıyor. Sonra edebiyat terminolojisine bu uygulama “metafi- ction” yani üstkurmaca olarak geçiyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Bu şuna benzedi. Aristo’ya, İskender şöyle di­yor: “Tarihi yapan benim, yazan siz.”</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Hocam, yazar bunların farkında olmaya­bilir. Psikanalitik de böyledir. Bunları hesaplayıp yaptığında çok da yapmacık olur. Yaptığı deneysel bir roman olur. Onları araştır­macılar bulup çıkarıyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Bir nevî arkeolog gibi. Yazarın arka planını, eser üzerinden giderek yakalamaya çalışıyorlar.</p>
<p><strong>Haşan Taşçı:</strong> O zaman herhangi bir edebî eser, bir defa yazılır. Her okuyan için farklı bir eserdir. Bu durumda milyonlarca eser haline geliyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Evet, yeniden üretiliyor. Konu değişmi­yor ama oradaki bazı bağlantılar, alt metinler her okunuşta tek­rar üretiliyor.</p>
<p><strong>Haşan Taşçı:</strong> Her okur için bu, romanda da şiirde de diğer me­tinlerde de böyledir. Belki resimde, heykelde böyle değildir.</p>
<p><strong>Sadettin ökten:</strong> Yok, orada da böyle. Eğer siz belli bir eğit­sel süreçten geçmişseniz, bu izleniminiz ve getirdiğiniz yorum­lar, belli sınırlar içinde kalıyor. Yani o eğitsel süreç sizin, bir ma­nada zihninizi ve duygu alanınızı forme ediyor. Ama tabiki aynı düşünce ve duyguda olmuyorsunuz. Onun bir alt ve üst sınırı var. Ama farklı bir eğitsel süreçten geçmişseniz. O zaman o eserin or­taya koyduğu düşünsel ve duygusal çerçeve sizde çok farklı yer­lere gidiyor. Ben bunu Fransız romanında, Hugo’da ve Balzac ta görmüştüm. Bu ne manaya geliyor? Sonra Fransız hayatını başka kaynaklardan, daha somut tanıyınca, şu şuraya oturuyor, bu bu­raya oturuyor dedim.</p>
<p>Bizde de öyledir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türkiye tarım toplumuydu. Anadolu’da bağ bozumu yapılıyor. Köylü kızları çıp­lak ayaklarıyla üzümleri eziyorlar. Sonra şarkılar söyleyerek, ara­balara binerek köye dönüyorlar. Bunlar yazıldı, çizildi. O zaman film olmadığı için şiirleri yazıldı. Sonra, biraz Anadolu’yu tanıyınca, hangi köylü kızı, hangi çıplak ayakla üzüm eziyor? İtalya’da mı yaşıyoruz? Köy delikanlıları şarkı mı söylüyorlar? Nedir, ne değildir diye baktım.</p>
<p>Bu realiteyi görünce çok şaşırmıştım. Bu şaşkın­lığım hala sürüyor. Bugün Ara Güler Efendi’nin Afrodisias Kendini nasıl bulduğuna dair resimler geldi. Bir baraj açılışı yapıla­cak. Galiba Aydın Valisi&#8217;nden bir araba istiyor. Ben fotoğrafçıyım, açılış için fotoğraf çekeyim. Yolu kaybediyor. Yolu bulamıyorlar. Bir köye gidiyorlar. Bu dediğim 1958 yılı. Köy kahvesi, gece vakti. Elektrik yok, lüksler yanıyor kahvede. Batı bu, Doğu değil. Sonra bakıyor ki, kahvede adamlar domino oynuyorlar. Fakat masa yok, ne o? Bir sütun başı. Sütun başında antik dünyadan yüzler var. Er­tesi sabah, civarı bir geziyor. Köylüler bütün o eserleri kullanmış­lar. Hala daha kullanıyorlar. Bana o resimler geldi. Çok hoşuma gitti. Çocuklar üstünde oturuyor. Böylece orta yere Afrodisias çı­kıyor. Yani şunu söylemek istiyorum. Farklı bir dünyada yaşıyor­sanız, diğer bir dünyanın eserleri size hiçbir şey söylemez.</p>
<p>Buradan evrenselliğe geçeceğim. Bu teknik meselesini de bi­raz açmak isterim ama cehaletimi mazur görün. Net sorularıma katlanabilirseniz, bu teknik bahsinde ben, olay içinde olayı anla­dım. Mike Hammer romanlarında da olay içinde olay vardır. Şim­di Amerikan filmleri var. Orada da kurgu içinde kurgu var. Benim için şöyle bir şey var. Okuduklarımdan somuttan soyuta giden bir yol varsa orada daha üst bir çizgi yakalıyoruz. Yani iptidâiden daha gelişmişe doğru gidiyor. Bence o, aynı olayların çok kurgu­lanmasından ziyade böyle bir hadise varsa, bir kriter budur benim için. Böyle düşünüyorum, bilmem yanılıyor muyum? Soyutlama daha üst bir zihinsel eylemler grubunu, eylem aktivitesini temsil eder. Ve genelleme, tabi yapılabiliyorsa, oradan bir genel ilke çı­kabilir diye düşünürüm. Bunu belki estetiğe de bir şekilde uygu­layabiliriz. Görünenden görünmeyene giden ve bedenî bazlardan ruhsal hazlara giden bir yol olarak da düşünülebilir. Hem soyutla­ma zihinsel bir şey. Ama bedensel bazlardan, ruhsal hazlara gidiş, kalbî hazlara gidiş bu da duygusal bir macera diye düşünürüm. Mesela <em>Karamazov Kardeşlerde</em> bunu biraz görüyoruz, özellikle Dostoyevski’de bunu yakalayabiliyoruz. Orada bir şeyden bah­sediliyor. İnsan varlığını derinden etkileyen ve insanın varoluş- sal olarak cevaplayamadığı ama kendisini muazzep eden sorular.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Hocam, sizin işaret ettiğiniz noktalar ro­manda dramatik aksiyon bahsinde geçiyor. Kişi, kavram ve sem­bol diye üç tane katman üzerinden bakılıyor bir romana. Kişi­ler var. Romanın kapısını açtığımızda bizi ilk karşılayanlar kişiler. Sonra onların arkasında kavramlar. Onların arkasında da sembol­ler. Bu şekilde okuduğunuz zaman simge düzleminde tatmin edi­ci olabilir. Kavram ve sembol düzleminde altı doluysa roman kur­gusu açısından bu da bir başarı ölçütüdür. Ama, dramatik aksiyon sadece kişiler ve olaylar etrafında dönüyorsa, kavram ve simge de­rinliği yoksa bu durum eleştirilebilir. Mesela <em>Kiralık Konak’ı</em> sade­ce hayırsız bir torunla, Naim Efendinin diyalogları şeklinde okur­sak bize hiçbir şey vermez. Ama Osmanlı’nın bozulan ve çözülen yönlerini düşünerek konağı Osmanlı’nın son dönemleri ile bera­ber okuduğunuzda, simgesel düzlemde roman bir derinlik kaza­nıyor. Tanzimatçılarda bu kısım biraz eksik. Sadece kişiler üzerin­den aktarılan bir aksiyon var. Orada da muhtevada derinleşmesi ve bu şekilde inandırıcı olması biraz zor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Çünkü yaşanmamış bir hayatın romanını yazmaya çalışıyorlar.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Başkası eksenli bir hayat.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Kendileri onu hiç denememişler. Çünkü çok rahatlar. Tanzimat Rönesansı fevkalade rahat. Ziya Paşa bunlar­dan bir tanesi. Çünkü arkasında Mecit var, Aziz var, Hamit var. Ne zaman ki, dünya savaşma çarpıyorlar, zaten o zaman da on­lar ölmüş oluyor.</p>
<p>Ben şuna gelmek istiyorum, Geçen Altuntaş a da söyledim. Hat sanatında bize ait bir teori, bir kuramsal yapı koymamız lazım. Muhammed Bey, doktorasını bitirdi, bunu yapabilir. Tahkiyeden yola çıkarak romanda da kriterler bütünü koyabilir miyiz?</p>
<p>Mesela dediniz ki kişi var, olay var, simge var, sembol var. Ben onu değer var diye söyleyeceğim. Kişi var, olay var ve değer var. Bel­ki olay başta da gelebilir. Kişi olayın içinden çıkar. Olayla arasında­ki ilişkiyi tanımlarken, oradan değere gidebilir. Mutlaka ki olayla kendisinin dâhil olduğu kurgu, kendi değerleriyle çatışıyor. Ora­dan bir pişmanlık doğar veya doğmaz. O ayrı bir hadise. Yani bize ait bir resim ortaya koyabilir miyiz?</p>
<p>Şu noktaya geldim. Eğer benim inandığım kendi içinde bü­tüncül bir değerler sistemim varsa hayatımı ona göre tanzim et­mek istiyorsam, bir başka değerler sistemine inanmış ve hayatı­nı ona göre tanzim eden ve bu hususta eserler veren bir toplum­sal yapıyla tabi ki karşılaşırım. Onları tanırım. Onların eserlerine bakarım. Ama o eserler benim değerlerimle çatıştığı zaman, on­ları ben bir yerde tutarım. Dolayısıyla burada evrensel olma id­diası bana göre ortadan kalkıyor. Sadece belli bir dönemde, belli bir anlayışa, belli bir değerler sistemine hitap eden eserler günde­me geliyor. Nitekim Batı uygarlığına baktığım zaman modernis- tin yazmadığı birçok noktaları görüyorum. Ve diyorum ki; Antik Yunanı bir Müslüman’ın da yazması lazım. Dolayısıyla bunu teş­mil edebilirsiniz. Batı resmini tabiki bir Müslüman’ın da yazması lazım. Bu bir realite olarak var. Ama benim bulunduğum yerden bakınca, Batı resminde ben ne görüyorum?</p>
<p>Nitekim Turan Hocanın (Koç) <em>İslam Estetiğini</em> okudum. Turan Hocanın yazdığı kitap, İslam estetiğine bizim noktamızdan, yani bir İmam Hatip ve felsefe noktasından bakıyor. Turan Hoca ile bü­tün noktalarda örtüşmüyorum. Ama Burckhardt’ın yazdığı farklı bir şey. O tabiki şer an bir Müslümandır, hiçbir itirazım olmaz, ona sadece Tanrı, Allah karar verir. Mutlaka benden de iyi bir Müslü- mandır. Hiçbir itirazım yok. Ama bagajında o modernitenin ciddi estetik, kuramsal kalıntıları var. Onunla bakıyor bizim hayatımıza.</p>
<p>Muhammet Altıntaş çok kabiliyetli bir bey. Altıntaş “Hat sana­tı, İslam ikonografisidir.” diyor. İşte size bir büyük konu çıktı. Bütü­nüyle olayı görüp söylemek başka bir şey. Dolayısıyla bizim kendi medeniyet değerlerimiz nokta-i nazarından bakarak bir şeyler söy­lememiz lazım. Bütün dünya hakkında ve tabiki kendi hakkımızda veya modernite hakkında ne diyoruz? Ömrüm yettiğince bir sürü kitap almaya çalıştım. îyi, kötü okumaya çalıştım. Gördüğüm o ki hep modernite yazmış. Moderniteyi iyi kötü tanıdım. Bu iyi kötü tabiri de Türkiye’de yaşayan insanlar için iyidir. Ama daha köklü bir ömür verip tanımak gücüm olmadı. Türkiye’deki birçok entelektüel için gayet iyi.</p>
<p>Ben hala Türkiye’nin beyaz Türk modernistlerini de takip etmeye çalışıyorum. Hiçbir şey söylemiyorlar. Çok somut, çe­lişkiler ve yanlışlar içindeler. Bir kurucu felsefî düşünceleri yok, sa­dece aktarıyor. Zaten bir felsefe kitabı beş yüz sayfa olmaz. Kurucu felsefe kitabı, yüz, yüz elli, hadi iki yüz sayfa olur. Ve büyük boy ol­maz, cep kitabı gibi olur. Çünkü fikir anlatıyorsunuz. Alıntı yapmış­sınız, Montesquieu’den, Voltaire’den. Onu zaten ben istersem kendi kaynağından, Batı uygarlığı tarihinden okurum. Bizim sıradan en­telektüeller de kurucu felsefe diye iftihar ediyorlar, oysa değil.</p>
<p>Bizim oturup, hiç eksiğiz, fazlayız demeden bir yerden başla­mamız lazım. Ben kendim bunun çok muhasebesini yaptım. Ko­nuşayım mı, konuşmayayım mı? Ama bir noktadan sonra bana ilk kitap çıktığı zaman sen edebiyatçı değilsin. Yahya Kemal hak­kında niye kitap yazıyorsun diye çok tacizde bulundular. Ne yapa­yım dedim. Ben de Yahya Kemal’i okudum. Bana bir takım çağrı­şımlar oldu. Onları yazdım. Yahya Kemal hakkında edebî bir ki­tap yazmadım. Oradan yola çıkarak kendi düşüncelerimi yazdım.</p>
<p>Yani biz de yeniden bir medeniyetin tekrar ifade edicisi olacak­sak, bakın reform kelimesini özellikle söylemiyorum. Bu medeni­yetin yeni bir ifade edicisi olacaksak, mutlaka hepimizin dünya hak­kında kitap yazması lazım, İlk kitaplar çok müptedi olabilir, onun hiç önemi yok. Üzerine gelir, katlanır. Antik Yunanda, Homerosda ne görüyoruz? İlyada’da, Odysseia’da ne görüyoruz? Ne sıkıntıları vardı adamın, bunları yazdı? Bunlar hakkında yazmalıyız. Ben son olarak şunu söyleyeyim, Avrupa’nın bin yıllık Hıristiyanlık çağında antikite kaybediliyor, yok ediliyor. Niye? Çünkü kâfir diyorlar anti- kiteye. Ve mermerden kireç yapmak için klasik Roma eserlerini ya­kıyorlar. Ta ki 1400’lü yıllarda Rönesans beUi bir noktaya gelince, bu eserlere tekrar ihtimam başlıyor.</p>
<p><strong>Haşan Taşçı:</strong> Hocam, sözünüzü kesmemek için araya girme­dim ama müsaadenizle bir şey söylemek istiyorum. Michelange- lonun Musa heykelinde “konuş” dediği şeyi anladım ki konuşmuş. Sanat eseri konuşuyor. Az önceki konuşmalardan da her sanat ese­ri, herkese farklı bir şey söylüyor denildi. Roman, şiir, resim, mü­zik&#8230; Orada da o “konuş” demesi boşuna değilmiş. O heykel bugü­ne kadar binlerce, milyonlarca kişiyle konuşmuş. Bunu kastediyor.</p>
<p><strong>Sadettin ökten:</strong> Ben bu konuda çok iddialıyım ama benim iddiam banadır. O heykel bir moderniste bir şey söylüyor. Bir Ortaçağ Hıristiyan’ına bir şey söylemez. Bahsetmiştim, Londra’da gençliğimde British Museum’i dört gün gezdim. Bütün o Ortaçağ sanatı kapalıdır, örtülüdür, mesturedir, mesturdur. Ertesi gün Rönesans’a geçtiğiniz zaman aynı motifler aynı özneler küçük birer peştamallıdır. Empresyon resmin ilk ressamları, nü resim yapmaya başlar. Hadise Antik Yunana doğru gidiyor. Onlara baktığım zaman bana hiçbir şey söylemiyor. Sonra ben Hazret! Musa’yı Kurandan tanıyabildiğim kadar tanıyınca, orada bir başka Musa olduğunu gördüm. Ama Michehngdomın heykelindeki çok farklı bir Musa. Modernistin Musa’sı. Ona çağ Hıristiyan’ı için de yapmadı. O Katolik, Tanrıya bağlı» Tanrıdan korkan, günahı hayatının tümü boyunca kendi üzerinde taşıyan, ilk günahın bütün ağırlığını his­seden insan için de yapmadı. Bir modemist için yaptı. Benim için hiç yapmadı zaten. Ben kimim ki? Doğuda yetişmiş, gariban birisi. Buğday eksin, uzum çiğnesin, tütün yetiştirsin o kadar.</p>
<p>Şimdi böyle baktığınız zaman Türkiye çok farklı bir yere doğ­ru gidiyor. Adam da bu nasıl gidiyor diyor. Ama gidiyor. Piston­lu motor yapmadan, elektrikli motor yapıyor. Olacak şey değil.</p>
<p>Bizde birisinin heykel çalışması lazım. Bu heykel nedir? Neye karşı geliyor? Toplumda hangi boşluğu dolduruyor. İnsanlar niçin bu heykele ihtiyaç duyuyorlar? Mesela Fidias kimdir? Heykel nasıl gelişti. Nereye doğru gitti? Ne anlatıyor <u>insanlar</u>a?</p>
<p>Valla çok hoşuma gidiyor, zevk alıyorum, yoruluyorum. Ama zannediyorum değer. Hayırlısı bakalım.</p>
<p class="pr_header__heading">Kolektif &#8211; Saadettin Ökten İle Sanat Üzerine Düşünceler: Sanat ve Sanatkar,syf:45-78</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati-arasinda-roman/">Doğu – Batı Arasında Roman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati-arasinda-roman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özne ve Hakikat Bağlamında Modern ve Postmodern Epistemolojinin Eleştirisi Vasat&#8217;ı Yakalama Üzerine Bir Deneme</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ozne-ve-hakikat-baglaminda-modern-ve-postmodern-epistemolojinin-elestirisi-vasati-yakalama-uzerine-bir-deneme/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ozne-ve-hakikat-baglaminda-modern-ve-postmodern-epistemolojinin-elestirisi-vasati-yakalama-uzerine-bir-deneme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Feb 2024 20:58:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özne]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ayhan Koyuncu]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Deney]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Modern bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modernlik]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[vasat sosyolojisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26853</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bilgi insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. İnsanın yaşamını devam ettirebilmesi elindeki bilgilere bağlıdır. İnsanlık tarihi süreç içerisinde birbirinden farklı bilgi türleri ortaya çıkarmıştır. Dönemin ruhuna uygun olarak bazı bilgi türleri diğer bilgilerden daha prestijli olarak kabul edilmiştir. Bugün genel olarak bilgi türleri 6 başlık altında ele alınmaktadır. Bunlar bilimsel bilgi, sanatsal bilgi, dinî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozne-ve-hakikat-baglaminda-modern-ve-postmodern-epistemolojinin-elestirisi-vasati-yakalama-uzerine-bir-deneme/">Özne ve Hakikat Bağlamında Modern ve Postmodern Epistemolojinin Eleştirisi Vasat’ı Yakalama Üzerine Bir Deneme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-23700 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg" alt="" width="300" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-300x237.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1-600x474.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/bilgi-bilgelik-antik-yunan-felsefe-sözleri-1.jpg 620w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Bilgi insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. İnsanın yaşamını devam ettirebilmesi elindeki bilgilere bağlıdır. İnsanlık tarihi süreç içerisinde birbirinden farklı bilgi türleri ortaya çıkarmıştır. Dönemin ruhuna uygun olarak bazı bilgi türleri diğer bilgilerden daha prestijli olarak kabul edilmiştir. Bugün genel olarak bilgi türleri 6 başlık altında ele alınmaktadır. Bunlar bilimsel bilgi, sanatsal bilgi, dinî bilgi, felsefi bilgi, teknik bilgi ve gündelik bilgilerdir. Bu bilgi türleri içerisinden biri olan bilimsel bilgi, modern özellikleriyle Yeni Çağda ortaya çıkmıştır. Olgucu temellerini İngiliz ampirizminde, idealist temellerini Fransız ansiklopedistlerinde ve Saint Simon-Comte pozitivizminde bulan modern bilimin en önemli özellikleri evrensellik ve nesnellik iddiasıdır. Bu iddianın temelinde hümanizmin “tanrısal öznesi” ve hakikatin bütün çıplaklığıyla pozitif bilimler aracılığıyla bilinebileceği varsayımı yatmaktadır. Descartes yöntemsel şüphecilik yaklaşımı ve Bacon idoller ile bu noktada önemli katkılar yapmışlardır. Ancak 20. yüzyılın özellikle ikinci yarısı bu iddiaların kıyasıya eleştirildiği bir dönem olmuştur.</p>
<p>Modern bilim, Frankfurt Okulu mensupları ve postmodernist düşünürler tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Modern bilimin eleştirilmesi, bilgiye ilişkin farklı bir yaklaşım ortaya çıkarmıştır. Postmodern bilgi teorisi olarak da adlandırılan bu yaklaşım, modernliğin tüm iddialarını yıkıcı bir şekilde eleştirmiş ve bu iddiaların meta anlatılar olduğunu ileri sürmüştür. Evrensel ve nesnel bir bilimin mümkün olamayacağı öne sürülerek bilgi iktidar, direniş, yerel ve kısmi bağlamlar çerçevesinde ele alınmıştır. Ancak bu yaklaşım da öznenin konumu ve hakikatin çoğulluğu söylemleri ile beraberinde epistemolojik bir kriz meydana getirmiştir.</p>
<p>Hakikat artık inşa edilen bir olgu olarak tanımlanmaya başlanmıştır. İnşa edilebilir olması her iktidarın kendi hakikatini inşa ettiği iddiasını beraberinde getirmiş ve artık hakikat rejimleri kavramını kullanıma sokmuştur. Toplumsalın sonu ilan edilmiş ve “Artık ne açıklaması yapılacak bir nesne kalmıştır ne de o açıklamayı yapacak özne.” denmiştir. Her iki yaklaşım da aşırılıklar içermektedir. Özne ne modernliğin “tanrısal” öznesidir ne de bütünüyle iktidarın belirlediği bir “uyruk”tur. Hakikat de ne modern bilimin iddiası gibi sadece bilimle elde edilebilen bir şeydir ne de çoğul bir yapıya sahiptir.</p>
<p>Bu çalışma her iki yaklaşıma da eleştiri getirmektedir ve her iki yaklaşımın bazı özellikleri bağlamında bir özne ve hakikat tanımı arayışındadır.</p>
<p><strong>Bilgi </strong></p>
<p>Tarihi insanla birlikte başlayan bilginin en genel tanımı, özne ile nesne arasındaki etkileşimden doğan ürün olarak ifade edilebilir (Şahin, 2006, s. 19).</p>
<p>Bilgi, ilk kez felsefe tarafından bir nesne olarak ele alınmıştır. Felsefenin bir alt dalı olan epistemoloji, bilgi problemini kendisine konu edinen bir felsefi alt disiplindir. Yani bilgi bilim, bilgi felsefesi veya bilgi teorisidir. Bilgi nedir, bilginin konuları nelerdir, bilginin imkânı var mıdır, bilginin kaynağı ve ölçütleri nelerdir, bilginin alanı, kapsamı ve sınırları nelerdir gibi sorulara cevap bulmaya çalışır (Arslan, 2002, s. 27-31). Çalışmanın anlaşılması açısından bu konuları özet bir şekilde açıklamakta fayda vardır. Bilgi felsefesi açısından 6 tür bilgi mevcuttur. Buna göre bilimsel bilgi, sanatsal bilgi, dinî bilgi, felsefi bilgi, teknik bilgi ve gündelik bilgi bilginin farklı türleridir.</p>
<p>Her bilgi türü farklı alanların bilgisidir. Bu ayrımın temelinde bilginin niteliği yatmaktadır. Bunun dışında bilgi sınıl amalarında kriter değiştiğinde türler de değişir. Örneğin Özenç Uçak (2010, s. 718), bilginin “kullanılma biçimine”, “kaynağına”, “rekabet üstünlüğüne” ve “niteliğine” göre gruplandırılarak bu 4 grup altında farklı türlere ayrıldığını aktarmaktadır. Bu bilgilerin her birisinin imkânı, kaynağı, alanı, ölçütleri, kapsamı, sınırları vs. farklıdır. Bilginin varlığına ilişkin iki ana görüş vardır. Bu görüşlerden ilki temsilciliğini antik dönemde Sofistlerin üstlendiği mutlak bilginin olmadığı görüşüdür. Bunun karşısında ise bilginin mümkün olduğu görüşü vardır. Sokrates, Platon, Aristoteles gibi düşünürler bilgin mümkün olduğunu ifade ederler.</p>
<p>Bilginin mümkün olması beraberinde bilginin kaynağının ne olduğu konusundaki tartışmaları getirir. Buna göre üç ana ekol vardır. Bilgi akılla, deneyle ve sezgiyle elde edilir. Bilgi konusunda ana yaklaşımların daha alt başlıklar hâlinde sınıl andırılarak izahatı mümkün olmakla birlikte bu çalışmanın doğrudan konusu olmadığı için ayrıntılarına inilmeyecektir. Bilgiye yaklaşım modern dönemlere doğru önemli bir değişim geçirmiştir. Bu dönemlere kadar bilgi bir erdem olarak kabul edilirken (Skirbekk, &amp; Gilje, t.y., s. 72), özellikle Bacon un eleştirileri ve yaklaşımı bilginin güç olarak kabul edilmesine yol açmıştır (Bacon, 2002, s. 13).</p>
<p>Bilginin erdem olarak değerlendirildiği anlayışta bilgilerimiz daha mutlu ve daha erdemli bir yaşam sürdürebilmek için yapılan etkinliklerdir. Platon&#8217;un ideal devleti eğitim merkezinde yaşam oluşumunu merkeze alır. Üç sınıflı yapının temel belirleyicisi eğitimdir. Bu anlamda bu ideal devlet eğitim aracılığıyla şekillenir. Dolayısıyla bilgi, daha erdemli bir yaşam için elde edilmesi gereken bir şeydir. Ancak Bacon un özellikle Yeni Atlantis adlı eserinde kuramsallaştırdığı bilgi, tabiata hâkim olmak için bir araç hâline gelmiştir. Bacon (2002, s. 61) insanın bilgi sayesinde tabiatın lütfuna ihtiyaç duymayacağını şöyle ifade eder:</p>
<p>(…) büyük ve çeşitli bağ ve bahçelerimiz var. (…) yine yapay olarak aynı bağ ve bahçelerde, ağaçlar ve çiçekleri mevsimlerinden önce veya sonra çiçek açtırıp doğal olarak vereceklerinden daha çabuk yemiş verdiriyoruz. Yine yapay olarak onları olacaklarından daha büyük, meyvelerini daha iri, daha tatlı, doğal koku, renk ve biçimlerinden farklı olarak yetiştiriyoruz.</p>
<p>Baconun bu ifadeleri, Descartes, Newton, Galileo gibi düşünürlerin de katkılarıyla bilgi türlerinden birisi olan bilimsel bilgiyi daha ön plana çıkarmıştır. Aydınlanma çağı bilgiyi gökten arza indirmiştir. Bilgi bilime dönüşmüştür. Bilim de bir bilgidir ama herhangi bir bilgi değildir. Bilgi, bilinenleri belli bir yöntemle düzenli bir birliğe kavuşturarak bilimsel olur (Vatandaş vd, 2009, s. 51). Bilinenler ise doğayı, toplumu ve insan düşüncesini yöneten yasalarla ilgili şeylerdir (Osipov, 1977, s. 11). Böylece bilgi modern anlamıyla bilime dönüşmüş ve hakikate ulaşabilmenin tek aracı olarak kabul edilmeye başlanmıştır.</p>
<p><strong>Modern Bilgi/Bilim </strong></p>
<p>Modern bilgi her şeyden önce modern toplumun gerçekliğinin bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Modern toplum gerçekliği, Rönesans la birlikte görünmeye başlayan, Sanayi Devrimiyle altyapısal boyut kazanan ve Aydınlanma hareketi sonucunda üst yapısal temelleri belirlenen bir süreçtir (Yıldırım, 2007, s. 114). 17. yüzyılda Avrupada başlayan ve sonraları neredeyse tüm dünyayı etkisi altına alan modernlik toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimlerinin köklü bir değişimini ifade eder (Giddens, 2004, s. 11).</p>
<p>Bu köklü değişimi meydana getiren moderniteye geçişi belirleyen dört devrim vardır. Bu devrimler bilimsel, siyasal, kültürel ve endüstriyel devrimlerdir (Jeanniere, 2000, s. 97). Newton un Yer Çekimi Kanununu keşfetmesiyle başlayan bilimsel devrim iki dünya görüşü arasında kopuşu belirledi. Doğrudan Tanrı ve melekleri tarafından yönetilen bir doğadan kendini düzenleyen bir doğaya, Tanrının ihtişamını anlatan bir doğadan doğanın yasalarının belirlenimciliğinin dışında bir şey anlatmayan bir doğa anlayışına geçiş oldu. Bu evren, mekanik olarak düzenlenmiş, determinizme boyun eğen ve insanın yasalarını keşfetmek zorunda olduğu bir evrene dönüştü. Bu evrenin anlaşılabilmesinin en önemli yolu ise matematikti (Jeanniere, 2000, s. 97-98).</p>
<p>Böylece felsefeden bilime geçiş süreci başlamıştı. Bu geçiş hümanist felsefe ile başlamış ve insan özne hâline gelmiştir. Hümanizmle başlayan süreç bilginin niteliğinin değişmesi ile devam etmiştir. Geleneksel düşünceden ayrışan modern düşüncenin temelleri hümanist felsefe üzerinden şekillendirilmiştir. Hümanizm geleneğin Tanrıyı merkeze alma düşüncesine karşı insanı merkeze almayı hedefler ve insanın bir özne olarak egemenleşmesi demektir. Tarihsel ve toplumsal varoluşun insan üzerine kurgulanarak yorumlanmasıdır.</p>
<p>Hümanizm hareketi önce sanat ve edebiyat etkinlikleriyle baş göstermiştir. Resim, heykel, felsefe, edebiyat metinlerinde insan varoluşunun egemen öznesidir (Yıldırım, 2007, s. 116). Hümanizm, ilk olarak felsefi ve edebî bir düşünce ya da kavram olarak 14. yüzyılda İtalyada ortaya çıkmıştır. Modern kültürün önemli bir unsuru olan hümanizm, insanın değerini kabul eden; onu her şeyin ölçütü olarak tanımlayan, insan doğasını, yetilerini, ölçüsünü (sınırlarını) ya da ilgilerini konu edinen bir felsefedir (Kale, 1992, s. 763).</p>
<p>Başlangıcı 14. yüzyıl olarak kabul edilse de zirveye ulaştığı dönem 16. yüzyıldır. Bu yüzyıl düşünürler tarafından hümanizm yüzyılı olarak adlandırılır (Yağşi, 2012, s. 41). Bu anlayışla üretilen yeni yöntemler, yeni kavramlar ve yeni gerçeklik okuma tarzlarıyla beraber geleneksel bilgi paradigması bunalıma girmiş ve yeni gerçekleri açıklayamaz olmuştur (Yıldırım, 2007, s. 115). Bilimsel devrimlere birçok akademi, kolej, dernek ve araştırma kütüphaneleri eşlik etmiş ve bünyelerinde bitki bahçeleri, anatomi laboratuvarları, gözlem evleri ve kütüphaneler gibi birimler oluşturmuştur. Bilimsel devrimler modernliğin ruhunda gizlenen geleneği lağvetme tutumunun bir yansıması olarak eski rejimi meşrulaştıran her çeşit bilgi biçimlerine karşı büyük bir nefret duymuştur (Yıldırım, 2007, s. 115-116).</p>
<p>Hümanizm dışında modern bilimin şekillenmesinde etkili olan önemli faktörlerden birisi de bilgi tartışmalarında deneyciliğin daha yüksek düzeyde kabul görmesidir. Deneyi merkeze alan modern bilimi Galileo ile başlatmak mümkündür çünkü Galileo “Ben bir taşın ya da cismin neden düştüğü ile değil, nasıl düştüğü ile ilgileniyorum.” diyerek modern bilimin yaklaşımını ifade etmektedir (Şaylan, 1999, s. 131-132). Artık “neden” sorusu yerine “nasıl” sorusu bilginin merkezî problemine dönüşmüştür. Büyük ölçüde gözlem ve deneye dayanan deneysel bilimler, deneyci düşünürler tarafından en üst gerçek bilgi biçimi ve hatta çoğu zaman yegâne bilgi biçimi olarak kabul edilmiş ve yüceltilmiştir (Benton, &amp; Craib, 2008, s. 27).</p>
<p>Deneyci yaklaşımın temsilcilerinden birisi Lockedur. Locke insanın doğuştan bilgiye sahip olmadığını, bilgilerin deneysel yollarla elde edildiğini savunur. İnsan zihnini tabula rasa (boş levha) olarak nitelendirir. Ona göre sahip olduğumuz bütün bilgilerin yegâne kaynağı deneydir. Deney, bilginin hem kaynağı hem de aracıdır. Felsefi dilde ifade edilirse her türlü bilgi a posteriori bilgidir (Arslan, 2002, s. 45).</p>
<p>Deneyci bilgi anlayışının yedi ana öğretisi mevcuttur. Buna göre:</p>
<p><strong>1.</strong> İnsan zihni boş bir levhaya benzer. Bilgilerimizi dünya hakkındaki duyusal deneyimlerimiz ve onunla etkileşimlerimizden elde ederiz.</p>
<p><strong>2.</strong> Gerçek bir bilgi iddiası deneyimlerle (gözlem veya deneyle) sınanabilir.</p>
<p><strong> 3</strong>. Sınanabilirlik ilkesi gözlenemeyen varlıklar veya kendilikler hakkındaki bilgi iddialarını dikkate almamayı gerektirir.</p>
<p><strong>4.</strong> Bilimsel yasalar genel, tekrarlanan deneyim örüntüleri hakkında önermelerdir.</p>
<p><strong> 5</strong>. Bir olguyu bilimsel olarak açıklamak onun bilimsel bir yasanın somut bir örneği olduğunu göstermektir. Bu bilimsel açıklama anlayışı bazen kapsayıcı yasa modeli olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>6.</strong> Bir olguyu açıklamak onun genel bir yasanın somut bir örneği olduğunu göstermekse yasayı bilmek bu tipten olguların gelecekte nasıl ortaya çıkacaklarını öngörmemizi sağlamalıdır. Bu bazen açıklama ve öngörü simetrisi tezi olarak bilinir.</p>
<p><strong> 7</strong>. Bilimsel nesnellik açık bir (sınanabilir) olgusal önermeler ve (öznel) değer yargıları ayrımına dayanır (Benton, &amp; Craib, 2008, s. 28).</p>
<p>Modern bilimin oluşumunda önemli ayaklardan birisi de rasyonalizmdir. Modernlik Aydınlanmadan neşet etmiştir (Konuk &amp; Bayram, 2009, s. 27), Aydınlanma ise akıl çağı demektir. Kantın ifadesi ile insan, kendi hatası ile düştüğü hatadan yine kendi çabasıyla yani aklını kullanarak kurtulacaktır (Kant, 2000, s. 17). Aydınlanma döneminde akla ve insana olan yeni uyanmış bir güven söz konusuydu. Aklın, hakikatin yerini aldığı dünyevi bir Mesihçilik vardı. Aklın yardımıyla insan gerçeğin en derin hakikatlerinin üzerindeki perdeyi kaldıracak ve maddi ilerlemeyi başaracaktı. İnsan, yersiz otorite ve teolojik yetkiyi bir kenara bırakarak yavaş yavaş özerkleşecekti (Skirbekk &amp; Gilje, t.y., s. 316).</p>
<p>Aydınlanma felsefesinin genel anlamda sahip olduğu unsurlar şöyle sıralanabilir: insan doğası gereği iyidir. İnsan yaşamının amacı bu dünyada iyi olmaktır, öbür dünyada değil. Bu amaç insanın tek başına bilimi kullanmasıyla gerçekleşebilir (bilgi güçtür). Bu amaca ulaşmak için aydınlanmaya ihtiyacımız vardır (Skirbekk &amp; Gilje, t.y., s. 316). Bu unsurların hâkim olduğu Aydınlanma felsefesi gittikçe daha fazla kabul görmeye başlamıştır. Aydınlanma dönemi akıl çağıdır denmişti. Rasyonalist felsefenin temsilcileri, klasik dönemde Platon ve modern dönemde Descartes, Spinoza ve Hegel gibi isimlerdir. Rasyonalistler deneyin hareket noktası olduğunu da duyusal olanın zihin makinesini harekete geçiren bir kıvılcım rolü oynadığını da reddeden filozol ardır. Descartese göre her türlü doğru bilginin örneği matematiktir. Matematikte bir ilk ilkeler, bir de bu ilk ilkelerden hareketle yapılan çıkarsamalar vardır. Gerek bu ilk ilkeleri kendi gücü ile keşfeden gerekse bu ilk ilkelerden hareketle çıkarsamalar yapan akıl veya zihindir. İlk ilkeler “Düşünüyorum o hâlde varım.” türünden, kendisinden asla şüphe edilmesi mümkün olmayan ve Descartesin sezgi yoluyla elde edildiğini söylediği ilkelerdir (Arslan, 2002, s. 46).</p>
<p>Bu düşünürler tümdengelim yöntemini kullanırlar ve gerek sezgi gerekse tümdengelim bütünüyle akılsal işlemlerdir. Böylece rasyonalistler deney öncesi bilginin imkânına da inanırlar. Böylece hümanizm, deneycilik ve rasyonalizm temelinde yükselen modernlik, geleneği dışlayarak kendisini var etmiştir. Bu anlayış, daha önce de ifade edildiği gibi bilgi konusunda kökten bir değişime sebep olmuş ve bilgi bilime indirgenmiştir. Modern bilim süreç içerisinde sistematize edilmiş ve neyin bilimsel neyin bilimsel olmadığını belirlemek için bilimsel bilginin özellikleri ortaya çıkmıştır. Modern bilimin genel anlamda kabul görmüş bazı özelliklerini sıralarsak olgusallık, genelleştiricilik ve tekilleştiricilik, eleştirellik, seçicilik ve sınırlılık, nesnellik, doğruluk ve gerçeğe ulaşma, mantıksallık ve son olarak da anlaşılabilirlik ve açıklık ilkeleri modern bilimin özelliklerini oluşturmaktadır (Şahin, 2006, s. 46-52).</p>
<p>Yine bu konuya ek olarak nedensellik de sayılabilir. Nedensellik modernitenin bilgi anlayışında çok etkili olmuştur (Şaylan, 1999, s. 146). Kısacası modernliği simgeleyen temel kavramlar rasyonellik, aklın egemenliği, mantık, bilimsel/evrensel doğrular, bilimsellik, algoritmik, sistematik düşünme, pozitivizmdir (Kale, 2002, s. 29). Modernlik evrensel, ilerlemeci ve etken bir özne anlayışı ortaya koymuştur. Artık insan, her şeyi anlayabilme potansiyeline sahiptir. Olgun olmama hâlinde kurtulmuş ve olgunlaşmıştır. Bilimin bu özelliklerinin bazı varsayımları vardır. Bu varsayımlara göre doğa kesin olarak bilinebilir ve insan özne olarak onu bilme kapasitesine sahiptir. Bir sonraki bölüm bu konuların tartışılmasına ayrılmıştır.</p>
<p><strong>Modern Özne ve Hakikat</strong></p>
<p>Her çağda o çağın ruhunu, yani zietgeisti, oluşturan temel metafizik anlayışa denk düşen bir insan tanımı vardır. Modern düşünce buna en iyi örnektir. Modernlik, hem insanın dünya tasavvurunun hem de buna paralel olarak insanın kendini algılayışının köklü bir biçimde geleneksel dünyadan ayrılarak yeni, modern bir biçimde tanımlandığı bir dönemdir (Deniz, 2006, s. 220). Geleneksel anlamıyla, özne-nesne arasındaki ilişkinin bir ürünü olarak tanımlanan bilgi, elde edilme sürecinde öznenin hem kendi yapısını, bir başka deyişle, kendi içeriğini belirlediği hem de nesnesini elde ettiği bilgi aracılığıyla konumlandıran, tanımlayan ve belirleyen öznenin ön plana çıktığı bir etkinlik olarak görülmektedir (Ay, 2003, s. 13).</p>
<p>Bu tanımlama bir bilen özne varsayımını beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda modernliğin olmazsa olmazlarından birisi akılcılıksa diğeri de öznedir. Akılcılaştırma olmaksızın modernlik olmaz ama kendisini, hem kendisi hem de topluma karşı sorumlu hisseden dünya içinde bir öznenin olmadığı yerde de modernlik olmaz (Touraine, 1995, s. 227-228).</p>
<p>Bu anlamıyla özne, Descartesin felsefi düşünceyi yeniden ve nihai bir temel üzerine rasyonel bir kesinlikle kurmak istemesi ile oluşmuştur (Deniz, 2006, s. 223). Ancak öznenin ilk kurgulanması Antik Yunanda ortaya çıkmıştır (Ay, 2003, s. 19). Platon ve Aristotelesin bilgiye ilişkin yaklaşımları bir özne kurgulaması temelindedir. Fakat modern anlamıyla öznenin kuruluşu Descartesin felsefesiyle şekillenmiştir. Descartesin amacı, Platon ve Aristoteles dâhil kendisinden önceki filozol arın bulamadığı felsefi bilgiye başlangıç noktası olacak kesin ve şüphesiz bilgiyi bulmaktır. Bu kesin ve şüphesiz nokta, Arşimetin bütün dünyayı kaldırmak için istediği hareketsiz ve sabit nokta gibidir. Bu bilgi bir kere bulunduğunda, bu noktadan kalkarak diğer bilgiler kesin bir yolla elde edilebileceklerdir. Bu Arşimet noktası, Descartes için cogito ergo sum yani düşünen öznedir (Deniz, 2006, s. 223). Descartes sonrasında Spinoza, Leibniz, Kant, Hegel gibi isimlerin de düşünceleriyle katkı yapması özne-nesne dikotomisinin şeksiz ve şüphesiz kabulüne yol açmış ve bilgi konusu felsefi noktadan bilimsel noktaya doğru yönlenmiştir. Modern dünya artık bir yandan tanrısal bir özne tarafından yaratılan ve diğer yandan da akılcı yasalara göre düzenlenen bir dünyadır (Touraine, 1995, s. 229).</p>
<p>İnsan ve doğa algısı değiştiği için eski bilgilere güven kalmamıştır. Artık dünyanın yeniden, yeni gerçeklik okuma tarzı ile bilinmesi gerekmektedir. Böylece bilimsel bilgi önce doğa bilimlerinde sonra da sosyal bilimlerde, gerçekliğin tek kaynağı olarak görülmeye başlanmıştır. Modern bilginin gerçekliği bir nesne olarak tasarlaması bilginin teknik bir doğayla çalışmasını sağlamıştır (Yıldırım, 2007, s. 123). Doğa bilimlerinin elde ettiği başarılar, sosyal bilimlerle uğraşan bilimcileri de etkilemiş ve hem doğa bilimlerinin hem de sosyal bilimlerin aynı yöntemle işlediği, bilimlerin bir olduğu ilkesi savunulmuştur.</p>
<p>Sosyolojinin kurucularından ve isim babası olan Comte, pozitivizm anlayışını bu ilke üzerine kurmuştur. Her iki alan da bilimsel olduğuna göre aynı yöntemi kullanır: bilimsel yöntem. Aralarında bazı farklar vardır ancak bunlar önemli farklar değildir. Comtea göre insanlık tarihi üç aşamadan geçmiştir: Teolojik dönem, metafizik dönem ve pozitif dönem. Pozitif dönem insanlık tarihinin ulaşacağı son noktadır. Bu dönemde insan artık bilim aracılığıyla tüm sorunlarını çözebilecektir. Comte un pozitivizmi, temelinde ampirizmin yani insani deneyimin yattığı bir bilim inancına dayanıyordu. Comte, bilim ve teknolojiye inancı ile Saint Simondan güçlü biçimde etkilenmişti ve Bonald ile Maistrenin antiatomistik teorilerini, rasyonalist ilerleme anlayışı ve insanın kusursuzluğu düşüncesiyle uzlaştırmaya çalışmıştı (Swingewood, 1998, s. 59).</p>
<p>Bilimi her şeyin çaresi olarak gören Comte, “Bilimin ilaç olamayacağı politik kötülükler varsa, bilim bize en azından, doğa yasaları gereği çaresi olmayan bir şey olduğu inancıyla ve böylece çektiğimiz acıların getirdiği huzursuzluğumuz dinsin diye, bunlara çare bulunamayacağını kanıtlar.” (Swingewood, 1998, s. 62) diyerek “akıllı bir teslimiyet”e ulaşır (s. 67). Comte un pozitivizmi evrensellik üzerinden hareket eder. Sadece Comte değil, o dönemin birçok düşünürü bu evrenselci söylemi benimsemiştir. Comte un hocası Saint Simon, Marx, Durkheim gibi düşünürler de bu evrenselci anlayışa sahiptir. Evrenselci söylem Hristiyanlıktan miras alınmıştır ve bu evrenselci miras, özellikle Aydınlanma sonrası, bilim kullanılarak canlı tutulmuştur (Bayram, 2009, s. 4).</p>
<p>Modern düşünürlerin evrensellik iddiası, hakikatin tekilliği ve bu hakikatin bilgisinin de ancak bilimsel bilgi aracılığıyla bilinebileceği kabulünü de beraberinde getirmiştir. Böylece bir hakikat söylemi ortaya çıkmaktadır. Felsefeden bilime geçiş de bu hakikati arayışta bir araçsal değişikliğin ifadesidir. Hakikat artık felsefi spekülasyonlarla ortaya konulamayan ve ancak bilim aracılığıyla elde edilebilecek olan bir şey olarak görülmeye başlanmıştır. Bu anlamda hakikat dışsal bir niteliğe sahiptir (Bayram, 2005, s. 44).</p>
<p>Hakikat kavramının ikili bir anlamı vardır. Birinci anlamı gündelik dildeki kullanımıdır. Buradan hareket ettiğimizde, hakikat kavramının gündelik dildeki ilk kullanımının “doğruluk” sorunuyla ilişkili olduğunu söyleyebiliyoruz. İnsanın zihnindeki tasarım ile bu tasarımın ilgili olduğu nesne arasında bir uygunluk varsa elimizdeki bilginin doğru olduğunu, yoksa yanlış olduğunu düşünüyoruz. Bunu yaparken de -esas olarak- zihinsel tasarımlarımızı dilin kalıbına döküp önermeler biçiminde yapılandırdıktan sonra, onları denk düşmelerini beklediğimiz olgularla karşılaştırıyoruz. O hâlde, hakikatin ilk boyutunun, ilişkilendirme, ölçme ve karşılaştırma gibi bir dizi işlem çerçevesinde kendini ortaya koyan bir “uygunluk” veya “doğruluk” sorunu olduğunu rahatlıkla ileri sürebiliyoruz. (Aytaç, 2010, s. 14-15). Ancak hakikat kavramının ikinci anlamı gündelik dildeki kullanımından farklı olarak “gerçeklik” ile ilişkilidir. Türkçede “doğruyu söyleyeceğime…” ifadesi bazen “gerçeği söyleyeceğime…” olarak da ifade edilir.</p>
<p>Doğrusu birinci anlamıdır. Çünkü gerçek söylenebilir bir şey değildir. Gerçek, söylenen şeyin yani iddianın konusudur ve dış dünyada, nesnel dünyada bulunur. Örneğin yağmurun yağması bir doğru değil, bir gerçektir. Bu gerçeğe ilişkin olarak söylenen önerme doğru ya da yanlıştır (Arslan, 2002, s. 33). Hakikat dışsal özelliği dolayısıyla nesneldir. Bu durumda hakikatin bilgisine ancak nesnel bilimler aracılığıyla ve tamamen nesnel bir yaklaşımla ulaşılabilir. Doğal ya da sosyal boyutlu hakikatin bilgisine ulaşmak için öncelikle bilimsel yöntem kullanılır. Bilimsel yöntem tektir. İnceleme nesnesine göre özellikleri değişse de daha önce ifade edilen evrensel bilim normlarına göre işler. Hakikat bir kere keşfedildi mi bütün insanlık için bağlayıcı olur ve evrensel bir nitelik arz eder. Bu bağlamda modern bilimin amacı hakikati keşfetmektir. Ancak bu hakikat kanaatle kirletilmiş olmamalıdır (Çağan, 2009, s. 69). Bauman (2000, s. 160-161)ın ifade ettiği şekliyle daima bir güç retoriğine ait olan hakikat, belli birtakım inançların sistematik olarak ve dolayısıyla da daima ve kesinlikle üstünlüğünün tesisi hakkındadır.</p>
<p>Hakikat düzene, kurallara ve değerlere gönderme yapar; mantığa, rasyonaliteye ve akla bağımlıdır. Ancak 20. yüzyıl modernliğin bu iddialarının sorgulandığı bir yüzyıl olmuştur. Modernliğin insan ve toplum üzerinde yarattığı tahribatlar eleştirilere konu olmaya başlamış ve akıl da dâhil olmak üzere modernliğin bütün varsayımları eleştiriye tabi tutulmuştur. Nietzsche, Frankfurt Okulu, Foucault, Derrida gibi birçok düşünür ve ekol, modernliği sert eleştirilere tabi tutup sorgulamaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve özellikle 1960lardan sonra modernliğin sona erdiğine ve postmodern bir döneme geçildiğine ilişkin yaklaşımlar daha fazla kabul görmeye başlamıştır. Bu eleştirilerin önemli bir boyutu da özne ve hakikate ilişkin eleştirilerdir. Postmodernlik, modernitenin özne ve hakikat tanımlamalarını kökten biçimde eleştirmiştir.</p>
<p><strong>Postmodern Özne ve Hakikat </strong></p>
<p>Modern bilimin ve hakikat anlayışının katı pozitivist bir yöntemle sürdürülme çabası bir süre sonra karşı eleştirileri beraberinde getirmiştir. Özellikle bu yöntemin sosyal bilim alanındaki uygulamaları, eleştirilerin esas zeminini oluşturmuştur (Çağan, 2009, s. 72). Postmodernizme göre temel, zemin, hakikat, birlik veya evrensellik gibi kavramlar tahakkümün büyük anlatılarını meşrulaştırmak için kullanılabilir (Fuchs, &amp; Sandoval, 2008, s. 118). Kelime olarak modern sonrasını ifade eden postmodernizmin tam bir tanımını yapmak zordur. Tanımları içerisinde “geç kapitalizmin mantığı”, “neomodernizm”, “üst-modernizm”, “görecilik”, “gösteri toplumu” (Çiçek, 1996, s. 57) gibi ifadeler vardır. Lyotard ise postmodernizmi meta-anlatılara inanılmazlık olarak tanımlamaktadır (Lyotard, 2000, s. 12).</p>
<p>Nasıl tanımlarsak tanımlayalım postmodernizm modernliğin yarattığı bunalımlara bir karşı tepki olarak doğmuştur. Asıl anlamına ise 1970lerde kavuşan çok yönlü bir kurgu, bir eleştiri, bir felsefi yaklaşım ya da toplumsal bir gerçekliğin ortak adı olarak tespit edilmiştir (Çağan, 2009, s. 76). Postmodernizmin modernliğe yönelik birçok eleştirisi bulunmaktadır. Bu eleştirilerden birisi de “modern bilgi” ve “modern özne” üzerinedir. Postmodernizm aslında öznenin ölümünü ilan eder.</p>
<p>Modernizmin bilgiye özcü, indirgemeci ve temelci bir biçimde yaklaştığını savunan postmodern epistemolojiye göre tek bir akıl yoktur, akıllar vardır. Tek doğrulu bir bilim anlayışı yerine çok doğrulu ve göreli bir bilgi anlayışını merkeze alır. Ancak postmodernizme göre modernliğin tarafsız ve nesnel olarak varsaydığı bir bilim kesin bir olanaksızlığı ifade eder (Şaylan, 1999, s. 138-139).</p>
<p>Modernlik insanı özne konumuna getirerek özgürleştirdiği iddiasıyla ortaya çıkmış fakat üst anlatıya dönüşmesiyle beraber bu konuda eleştirilmeye başlamıştır. Frankfurt Okulunun akıl eleştirisi bu anlamda önemli katkılar yapmıştır. Okulun teorisyenleri Aydınlanma diyalektiğinin aklı bir efsaneye dönüştürdüğünü, bu vesileyle insanlığı bir demir kafese hapsettiğini ileri sürmüşlerdir (Çağan, 2009, s. 78). Frankfurt ekolü eleştirileri dışında bilim alanında yaşanan gelişmeler de modernliği aşındıran faktörler olarak ortaya çıkmışlardır. Örneğin Danimarkalı fizikçi Bohr un öncülüğünü yaptığı Quantum Fiziği alanındaki çalışmalar hem pozitivizme hem de nedensellik ilkesine büyük darbe vurmuştur.</p>
<p>Daha sonra Einsteinin görececilik kuramı ve Heisenbergin belirsizlik kuramı doğru-yanlış biçimindeki iki değerli mantığı il as ettirmiştir (Şaylan, 1999, s. 153). Postmodern eleştiriler öncelikle özne metafiziği üzerinde şekillenmiştir. Buna göre modern bilginin öznesini ve kaynağını akla dayandıran rasyonalist yaklaşım veya Kartezyen bilgi anlayışı, temel kabulleri neden ile metafizik alana düşme eğilimi göstermiştir (Şaylan, 1999s. 145).</p>
<p>Bundan dolayı modern bilgi tıpkı Marksizm, Hristiyanlık, faşizm, feminizm ve benzeri otoriteler gibi bütün soruları önceden tahmin edip önceden belirlenmiş cevaplar veren söz merkezci, aşkın ve totalize edici bir üst-anlatı olarak değerlendirir (Çağan, 2009, s. 76). Modern bilim bu anlamda kendi içinde bir çelişkiye düşmüştür ve özneyi kurgusal bir hâle getirmiştir. Postmodern düşünürler bir insan, bir kişi gibi bütünlüklü, tutarlı bir öznenin somut bir gönderme noktası ya da eş değer bir karakter olarak sahip olduğu değeri sorgularlar. Onlara göre özne bir kurmaca, inşa edilen bir şeydir, sadece bir maske, bir rol, en kötü anlamda ideolojik bir inşa, en iyi anlamda nostaljik bir surettir (Rosenau, 1998, s. 82).</p>
<p>Postmodern düşünürler genellikle modern öznenin tam olarak nasıl bir karakterde olduğunu nadiren tartışırlar. Özne, onların elinde modernliğe yönelik eleştirinin genel bir aracı hâline gelir ve özneye bütünüyle eleştirel bakarlar (Rosenau, 1998, s. 83).</p>
<p>Postmodernistler modern özneye en azından üç nedenle karşı çıkarlar. Birincisi, modernliğin bir parçasıdır. İkincisi, özne üzerinde herhangi bir biçimde odaklanma postmodernistlerin karşı çıktığı hümanist bir felsefeyi gerektirir. Üçüncüsü ise özne otomatik olarak bir nesneyi zorunlu olarak beraberinde getirir ki postmodernistler özne-nesne ikiliğine karşı çıkarlar (Rosenau, 1998, s. 87-88).</p>
<p>Postmodernistler özne nesne ayrımı yerine özneler arasılık kavramını kullanırlar (Şaylan, 1999, s. 171). Postmodernizmin modernliğe yönelik eleştirilerinden bir diğeri de bilgi alanında olmuştur. Postmodern bilginin iki temel özelliği vardır (Yıldırım, 2007, s. 70). Birincisi postmodern kültür dünyasının gerçekliklerini açıklamaya yönelik bir girişimdir. Modern sonrası dünyanın kültürel, teknolojik, toplumsal ve politik gerçeklikleri yeni bir dünya getirmektedir. Bu dünyanın gerçeklikleri ve varoluşu hakkında modern bilginin açıklamaları büyük bir kriz yaşamaktadır. İkincisi ise modernliğe meydan okumanın dünyadaki dili olmasıdır. Modern dünyada çalışmayan, işlemeyen ve kriz yaratan bir bilgiden kurtulma çabasıdır. Postmodernliğin en belirgin vurgusu bilgi üzerinedir. İnşa edildiği biçimiyle bilimin kökten bir dönüşüme uğratılması gerekmektedir (Çağan, 2009, s. 76). Bilimin böylesi kökten bir dönüşüme uğratılması hakikat söylemini de devre dışı bırakacaktır. Nitekim Bauman (1996, s. 143) postmodernizmi “nihai hakikat arayışlarının sonu” olarak tanımlar. Hakikat anlamsız, keyfî yani spekülatif ve dolayısıyla doğrulanamazdır (Çağan, 2009, s. 78). Böylece postmodernlik hakikatin sona erdiğini ilan eden bir anlayışı temsil eder. Modernliğin meta anlatılarına dayanan hakikat/doğru bilgi, toplum içinde meşrulaşarak kabul görmektedir.</p>
<p>Postmodernlikte ise meta anlatılar reddedildiği için bilgide hakikate ulaşmak mümkün görünmemektedir (Yıldırım, 2007, s. 83). Derrida bu anlamda her hakikat söyleminin bir kurgu olduğunu, merkezî düşünceler tarafından üretildiğini, hakikatin bir “iz”, “kokusuz bir şey” olduğunu ileri sürer ve hakikatin belirsiz bir varoluşa sahip olduğunu ifade eder (Yıldırım, 2007, s. 85). Bu yüzden de sürekli olarak bir oluşum, değişim ve hareket hâlindedir. Derrida dışında Foucault ve Baudrillard gibi düşünürler de postmodern düşünce içerisinde değerlendirilmektedirler. Foucault, bilgiyi iktidar ilişkileri çerçevesinde ele alır ve hakikatin bir tür tahakküm aracı olduğunu ileri sürer. Yani hakikat iktidarın ürettiği ve onun ürünü olan bir şeydir. Hakikat söylemleri olmadan iktidar işletilemez. Bilgi ise bu hakikat söyleminin yapı taşı ve ana birimidir (Bayram, 2009, s. 20-21).</p>
<p>Baudrillad ise toplum hakikatinin sonunu ilan eder. Klasik sosyologlarda merkezî bir yer işgal eden toplum kavramı postmodern düşünürlerce merkezî konumundan çıkarılmıştır. Baudrillard ise “toplumsalın sonu”nu ilan ederek “Ne açıklaması yapılacak bir nesne ne de o açıklamayı yapacak bir özne bulunmaktadır.” der ve toplumu hem bir özne hem de bir nesne olarak bilginin temeli olmaktan çıkarır (Yıldırım, 2007, s. 80).</p>
<p>Yeni durumu ise simulasyon kavramı ile açıklamaya girişir. Böylece postmodern dünya, modern dünyanın neredeyse tüm değerlerini alt-üst ederek yeni bir açıklama ve okuma modeli ortaya koymaya çalışır. Ancak bu yaklaşım da çeşitli sorunlar içermektedir. Örneğin hakikat inkârcılığı, değerler arasındaki mesafeyi geçersizleştirerek ya da doğru ile yanlış arasındaki mesafeyi geçersizleştirerek belirsizlikler yaratmaktadır (Çağan, 2009, s. 89).</p>
<p>Bilgi bağlamında epistemolojik bir kriz oluşturmaktadır. Bu boyutlarıyla yeni dönemi açıklamaktan çok yeni sorunlar çıkarmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç ve Değerlendirme </strong></p>
<p>Postmodernliğin ele alındığı bölümlerde modernite eleştirisi yapıldığı için yeniden genel bir modernlik eleştirisi yapmak gereksizdir. Öz olarak modernitenin tanrısal öznesi ve bilim aracılığıyla ulaşılabilir olan hakikat anlayışı günümüzde neredeyse çökmüştür. Ancak bu çöküş beraberinde ciddi sıkıntılar doğurmuştur. Bunlardan en önemlisi epistemolojik krizdir. Postmodernite modernliği eleştirirken özneyi bütünüyle yok saymış ve hakikati de çoğullaştırmıştır. Postmodernizmin öznesi insanı değersizleştirmektedir.</p>
<p>Hakikatin çoğulluğu ise hem bilgi için zeminin kaybedilmesi hem de ahlak gibi değerlerin anlamını yitirmesi demektir. Postmodernliğin eleştirilerini dikkate alarak yeniden bir değerlendirmeye gitmek gereklidir. Modernliğin tanrısal öznesine itiraz etmek, insanlığı, onu yok saymaya götürmemelidir. İnsan birçok defalar tarihe yön veren değişimlere öncülük etmiştir. Dolayısıyla bir özne (fail) olarak tarihte yer almaktadır.</p>
<p>Yaşanan bütün değişimlerin arkasında insan faktörü az veya çok etkili olmuştur. Bu sebeple insan, modernliğin tanımladığı gibi olmasa da postmodernliğin tanımladığı gibi bir “hiç” değildir. Hobsbawmın 20. yüzyıl tarihini ele aldığı kitabına “aşırılıklar çağı”* alt başlığını vermesi içinde bulunduğumuz durumun resmini vermektedir. İnsan bir özne olarak her zaman hakikate ulaşma çabası içinde olmuştur. Ancak ulaştığı hakikatin bir parçasıdır ve hakikatin o parçasını bütün hakikat zannetmektedir. Bu hataya defalarca düşülmüştür. Hakikatin doğası, öyle görünmektedir ki, Mevlananın “körlerin fil tarifi” metaforunda*1 açıkça ortaya çıkmaktadır. Hakikatin bütününe nüfuz etmek, insan gibi eksik (kör) bir varlık için mümkün değildir. İnsan ancak yetenekleri ve elindeki araçları çerçevesinde bir kısmına ulaşabilmektedir. Ulaşmış olduğumuz hakikat (!) bilgisi, yeni gelen bir bilgi ya da yeni üretilen bir aracın sağladığı imkân dolayısıyla her an değişmektedir. Elimizdeki araçlarımızın ne derece sağlıklı olduğu soru işaretidir. Doğa bilimlerinde yaşanan -Heisenberg fiziği ve Einsteinin izafiyet teorisi gibi- gelişmeler bunu daha net gözler önüne sermektedir. Bir kişinin bakıp da göremediğinden dolayı “yok” dediği bir şey, orada olabilir, çünkü “yok” diyen kişinin gözleri bozuk olabilir ve bunun farkında olmayabilir. Bu metafor ise bize “imkânlar dünyasını” açar. Modernliğin mutlaklaştırdığı hakikati, postmodernite “mutlak olarak yok etmek” istemektedir. Gadamer “Ön yargılar kötüdür önermesi Aydınlanmanın ön yargısıdır.” der. Postmodernite ise bir anlamda “mutlakın mutlaka ölmesini” ifade etmektedir. Zeminsizliği zemin almaktadır. Yani her tür zeminin reddedilmesi ancak bir başka zemin üzerinden mümkün olmaktadır.</p>
<p>Modernliğin de postmodernliğin de durumu bir aşırılık içermektedir. Bu durumda makul görünen yol, asla mutlaklaştırmadan bir zemin üzerinden konuşmaktır. Bu ise aynı perspektiften bakmayı ve aynı yöntemi kullanarak konuşmayı gerektirir. Hakikatin tekilliği ve mutlaklığı yerine hakikatin yorumu ve yorumun çoğulluğunu gündeme getirmektedir. Ancak bu çoğulluk postmodernitenin önerdiği gibi hakikatin çoğulluğu değildir. Kullanılan yöntem ve araçlar yorumun çoğulluğunu mümkün kılmaktadır. Yani bir nevi aynı dili konuşmak gerekmektedir.</p>
<p>Mevlananın metaforuna dönersek körlerin fili tarifinde dokundukları parçayı filin kendisi zannetmeleri ne kadar yanlışsa ortada filin olmadığını ifade etmek de o kadar yanlıştır. Sadece konumumuz gereği kör olduğumuzun ve filin (yani hakikatin) bilgisini bütünüyle elde edemeyeceğimizin farkında olmamız gerekmektedir.</p>
<p>Ahmet Ayhan Koyuncu &#8211; Vasat Sosyolojisi,syf:53-72</p>
<p>*Hikâyeye göre halkı kör olan bir beldeye bir i l getirilir. Hiç i l görmemiş halk i li dokunarak tanımaya çalışırlar. Filin ayağına dokunan “Fil sert ve kalın bir direktir, ancak direkten biraz daha yumuşaktır.” demiş, i lin dişine dokunan “Hayır i l kalın ve yumuşak değil, sert ve inceciktir.” demiş, i lin kulağına dokunan ise “Fil sert değikalın ve enli bir deri gibidir.” demiştir. Yani herkes kendi algıladığını i lin kendisi sanmıştır (Yıldız, 2008).</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Arslan, A. (2002). Felsefeye giriş. Ankara: Vadi Yayınları. Ay, V. (2003). Modern felsefede özne nesne ayrımı ve öznellik kavramı. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara. Aytaç, A. M. (2010). Hakikat kavramı üzerine. Diyalog. 25 Şubat 2013 tarihinde http://ekutuphane.ihop.org.tr/pdf/kutuphane/112_1300355258_2010-09-01.pdf adresinden edinilmiştir. Bacon, F. (2002). Yeni Atlantis (Çev. H. Dereli). İstanbul: Akyüz Yayıncılık. Bauman, Z. (1996). Yasa koyucular ve yorumcuları (Çev. K. Atakay). İstanbul: Metis Yayınları. Bauman, Z. (2000). Postmodernlik ve hoşnutsuzlukları (Çev. İ. Türkmen). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Bayram, A. K. (2005). Modern etik ve siyaset. II. Siyasette ve Yönetimde Etik Sempozyumunda sunulan bildiri, Sakarya Üniversitesi, Sakarya.</p>
<p>Bayram, A. K. (2009). Modernlik ve sosyal bilimler: İktidar, etik ve toplum. AKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 10(1), 1-26. Benton, T., &amp; Craib, I. (2008). Sosyal bilim felsefesi (Çev. Ü. Tatlıcan &amp; B. Binay). Bursa: Sentez Yayınları. Çağan, K. (2009). Sosyal bilim ve postmodernizm. O. Konuk &amp; A. K. Bayram (Ed.), Sosyal bilim, etik ve yöntem içinde. Ankara: Adres Yayınları. Çiçek, D. (1996). Postmodernizmin İslamcılar üzerindeki etkisi: Türkiye örneği. Kayseri: Rey Yayınları. Deniz, Ş. (2006). Öznelcilik ve eleştirisi. AKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 8(2), 219-230. Fuchs, C., &amp; Sandoval, M. (2008). Positivism, postmodernism, or critical theory? A case study of communications students understandings of criticism. The Journal for Critical Education Policy Studies, 6(2), 112-141. Retrieved 25.05.2013 from http:// www.jceps.com/PDFs/6-2-07.pdf Giddens, A. (2004). Modernliğin sonuçları (Çev. E. Kuşdil). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Hobsbawm, E. (2011). Kısa 20. yüzyıl: Aşırılıklar çağı (Çev. Y. Alogan). İstanbul: Everest Yayınları. Jeanniere, A. (2000). Modernite nedir? Modernite vs. postmodernite (Çev. N. Tutal) (Der. M. Küçük). Ankara: Vadi Yayınları. Kale, N. (1992). Hümanizm. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, 25(2), 763-770. Kale, N. (2002). Modernizmden postmodernist söylemlere doğru. Doğu-Batı, 5(19), 29-49. Kant, I. (Temmuz, 2000). Aydınlanma nedir? Toplumbilim (Çev. N. Bozkurt), 11, 17-21. Konuk, O. &amp; Bayram, A. K. (2009). Sosyal bilim, etik ve yöntem: Bilginin parçalanması ve etik arayışlar. O. Konuk &amp; A. K. Bayram (Ed.), Sosyal bilim, etik ve yöntem içinde. Ankara: Adres Yayınları. Lyotard, J. F. (2000). Postmodern durum (Çev. A. Çiğdem). Ankara: Vadi Yayınları. Osipov, G. (1977). Toplumbilim, teori ve yöntem sorunları (Çev. Ü. Oskay), İstanbul: Sol Yayınları. Özenç Uçak, N. (2010). Bilgi: Çok yüzlü kavram. Türk Kütüphaneciliği, 24(4), 705-722. Rosenau, P. M. (1998). Postmodernizm ve toplum bilimleri (Çev. T. Birkan). İstanbul: Ark Yayınları. Skirbekk, G., &amp; Gilje, N. (t.y.). Antik Yunandan modern döneme felsefe tarihi (Çev. E. Akbaş &amp; Ş. Mutlu). İstanbul: Üniversite Kitabevi. Swingewood, A. (1998). Sosyolojik düşüncenin kısa tarihi (Çev. O. Akınhay). İstanbul: Bilim ve Sanat Yayınevi. Şahin, T. E. (2006). Bilim, bilimler ve bilgi alanları. Ankara: Dikey Yayıncılık. Şaylan, G. (1999). Postmodernizm. Ankara: İmge Yayınları. Touraine, A. (1995). Modernliğin eleştirisi (Çev. H. Tufan). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Vatandaş, C. vd. (2009). Modern bilim örnekliğinde gerçekliğin kuşatılması sorunu. O. Konuk &amp; A. K. Bayram (Ed.), Sosyal bilim, etik ve yöntem içinde. Ankara: Adres Yayınları. Yağşi, Ü. (2012). Prof. Dr. Doğan Özlem ve tarih felsefesine yaklaşımlar. İlim Dünyası, 4, 35-53. 20.05.2013 tarihinde http:// www.ilimler.org/ilimdunyasi/images/stories/Sayi_4/5_Prof._Dr._Dogan_Ozlem_ve_Tarih_Felsefesine_Yaklasimlar.pdf adresinden edinilmiştir. Yıldırım, E. (2007). Bilginin sosyolojisi. Bursa: Ekin Yayınları. Yıldız, M. (Temmuz, 2008). Körlerin fil tarifi. Gonca Dergisi, 75. 15 Mart 2013 tarihinde http://www.goncadergisi.com/konula r/detay/korlerin-fil-tarifiadresinden edinilmiştir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozne-ve-hakikat-baglaminda-modern-ve-postmodern-epistemolojinin-elestirisi-vasati-yakalama-uzerine-bir-deneme/">Özne ve Hakikat Bağlamında Modern ve Postmodern Epistemolojinin Eleştirisi Vasat’ı Yakalama Üzerine Bir Deneme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ozne-ve-hakikat-baglaminda-modern-ve-postmodern-epistemolojinin-elestirisi-vasati-yakalama-uzerine-bir-deneme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1923-50 Arası Türkiye&#8217;de Gündelik Hayat Üzerine Sosyolojik İz Düşümler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/1923-50-arasi-turkiyede-gundelik-hayat-uzerine-sosyolojik-iz-dusumler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/1923-50-arasi-turkiyede-gundelik-hayat-uzerine-sosyolojik-iz-dusumler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 May 2023 09:21:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Adem Palabıyık]]></category>
		<category><![CDATA[Gündelik Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Gündelik Hayat Sosyolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı modernleşmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26371</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adem PALABIYIK[*] Ülkemizin kuruluş yılları olan 19201i dönemlerden bugüne dek belli başlı tartışmaların süregelmesine sebep olan çeşitli gelişmeler ve değişmeler her zaman var olmuştur. Bu tartış­maların birçoğu din, siyaset, laiklik ve gündelik hayatın temel nitelikleri üzerinden devam etmiştir. Özellikle gündelik haya­tın kodları belirlendikçe gelenek ile modern olan arasındaki çatışmalar artmış, çizgiler netleşmiş ve belirli dönemlerde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/1923-50-arasi-turkiyede-gundelik-hayat-uzerine-sosyolojik-iz-dusumler/">1923-50 Arası Türkiye’de Gündelik Hayat Üzerine Sosyolojik İz Düşümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26387 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/05/images.jpg" alt="" width="370" height="207" /></p>
<p><strong>Adem PALABIYIK<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[*]</a></strong></p>
<p>Ülkemizin kuruluş yılları olan 19201i dönemlerden bugüne dek belli başlı tartışmaların süregelmesine sebep olan çeşitli gelişmeler ve değişmeler her zaman var olmuştur. Bu tartış­maların birçoğu din, siyaset, laiklik ve gündelik hayatın temel nitelikleri üzerinden devam etmiştir. Özellikle gündelik haya­tın kodları belirlendikçe gelenek ile modern olan arasındaki çatışmalar artmış, çizgiler netleşmiş ve belirli dönemlerde ciddi siyasal tartışmalara hatta cepheleşmelere sebep olmuştur. Uzun bir süre imparatorluğun şartları ve gelenekleri altında yaşayan toplumlar ve topluluklar, 1920li yillardan sonra batı ontolojili günlük yaşam ritüelleri ile tanışmış ve yeni yaşamın kodlarını sindirmeye çalışmıştır. Gelenek ile modern arasındaki çekişmeler hayatın her alanında kendisini göstermiş ve mü­cadele alanı, tartışmaya katılanların artmasıyla birlikte geniş­lemeye başlamıştır. Gündelik hayata da dâhil olan bu tartış­malar bireylerin aktivitelerinden diğer meşguliyetlerine kadar birçok işlevsel süreçte etkisini göstermiştir. Yıllardır devam eden alışkanlıkların yerini başka pratiklerin almaya başlaması, oluşan yeni pratiklerin de algılanma meselelerinde problemler doğurabilmiştir. özellikle batı rasyonalitesinin anlaşılması hususunda Osmanlı Devleti&#8217;nden miras kalan inanç referanslı yaşam biçimi aşılması gereken önemli bir misyon olarak gö­rülmüş ve batının temel yaşam paradigmalarını gündelik ha­yatın bir parçası haline getirilme süreci çeşitli sıkıntıları gün yüzüne çıkarmıştır. Ortaya çıkan sorunların aşılması adına atılan adımların daha farklı problemlere yol açması ve bireyi kendi geçmişine yabancılaştırması modernizm karşısında gelenekselliğin güçlenmesine ve halkın çeşitli vesilelerle gele­neğini koruma adına çaba göstermesine yahut direnmesinin de önünü açmıştır. Modernleşme genel anlamda bir akli süreci yöntem olarak benimserken öte taraftan kendisine karşı olan­ları eski yahut geri olarak konumlandırmış ve bütün okumalar bu yöntem üzerinden değerlendirilmiştir. Halkın geçmişine dair yapılan atıfların modern düzlem karşısında herhangi bir yeri yokmuş gibi tavır takınılması ileri dönemde yaşanabilecek sorunlara da kapı aralamıştır.</p>
<p>Geleneğin ve modernin birbirleri ile diyalektik ilişkisi gündelik hayatın temel kodları arasında kabul edilir. Çünkü her iki kavramsal sürecin kendi içerisinde oluşan teoriler birbirle­rinden beslenmektedir. Modern kavramının kendisini inşa ettiği diğer sacayakları ile gelenek kavramının kendisini inşa eden sacayaklarının farklılığı tam da aynı noktada teorikleşmektedir. Eleştirel teorinin ortaya çıkış serüveni de bu ilişki biçimine dayanmaktadır, özellikle sanayileşmenin etkili olduğu toplum­sal değişim sürecinin hızlı bir biçimde işlevselleştirilmesi ve toplumsal dönüşümün bu hıza ayak uyduramaması gündelik hayat pratiklerinin başını döndürmüş ve modernizmin temel kurgusunun her zaman daha iyiye doğru gideceği tezi bu anlamda eleştirilmiş ve kabul görmemiştir. Gelenek ile modern arasındaki çatışmanın kodları ise günümüzde hala kendisini belirli formlarla gösterebilmektedir.</p>
<p><strong>1.Gündelik Hayat Sosyolojisi ve Temel Yaklaşımlar</strong></p>
<p>Gündelik hayat sosyolojisinin asıl çıkış noktası moderniz- min temel vurgularına yapılan atıflarda aranmaktadır. Çünkü modernizm, bir ideoloji olarak geliştiği ve pratiğe döküldüğü andan itibaren gündelik hayatın klasik tutumları ile kavgaya tutuşmuştur. Modernizmin temel iddiasını aldığı Aydınlanma döneminde aklın ön plana çıkışı ve etkisi ne ise, gelenek karşı­sında modern olanın duruşu da benzer kabul edilmiştir. Modern olanın daha iyiye ve ileriye dönük olacağına dair teorik söylem sonraki yıllarda yaşanan felaketlerle (Atom bombası, Nükleer, vs.) değişmiş ve ön kabuller farklılaşmıştır. Çünkü gündelik hayat da kendisini belirleyen ideolojik tutumlardan farklı de­ğildir. Bu anlamda gündelik hayata dair sosyoloji, günlük haya­tın bütün ritüellerini ele alan, inceleyen, analiz eden, farklı bakış açılarıyla eleştirel bir tavır da sergileyen, daha çok II. Dünya Savaşı sonrası derinlik çalışmalarla ortaya çıkan (Moran, 2004: 83) ve sahip olunan anlamı ortaya çıkaran bir alt disiplin olarak ifade edilebilir. Günlük hayat pratiklerine dair her şeyin, gün­delik hayat sosyolojisinde yeri vardır ve anlamlıdır, gündelik hayat sosyolojisi de bu anlamlılığı görünür kılma amacındadır.</p>
<p>Gündelik hayatın sosyolojisindeki temel amaç gerçekliği teşhir etmek, çoğu zaman da yorumlanması zor olan görüntü­leri açığa çıkarmak ve bunun için olağanüstü bir çaba harca­maktır (Lefebvre, 1995: 16). Hayatın teşhir sürecinde hayatı olduğu gibi kabul etmek yerine ona eleştirel bakmak, toplumun kendi iç gerginlik ya da çatışmalarıyla birlikte toplumsal anlama ulaşmak daha gerçekçi olacaktır (Wills, 1991: 84). Böylelikle günlük yaşan ritüelleri daha net anlaşılacak ve toplumun kül­türel anlamda yaşayabileceği düzen çatışmasına sosyolojik gözle bakılabilecektir. özellikle nesneleri semboller veya simgeler aracılığı ile gündelik yaşam değişimlerinin gözlenebilmesi bu anlamda mümkün olacaktır. Çünkü bunların tümü sosyal alan ve bağları inşa etmektedir (Kellner, 2005: 23). İnşa edilen bu sürecin ise toplumun geçirdiği aşamaları anlamamız açısından önemi büyüktür, hatta daha ileri giderek, modernleşme süreci­nin gündelik hayat üzerinden takip edilmesinin mümkün olduğu bile söylenebilir. Bu şekilde toplumun yaşam algısı, dünya görüşü veya oluşan ast-üst yapılanmalar kolayca analiz edilebilir (Le- febvre, 2012: 50). Analiz edilecek süreçte bireylerin birbirleri ile olan ilişkileri, selamlaşma biçimleri, evlenme gelenekleri veya diğer günlük hayat ritüelleri, bizlerin ancak bunları incelemesi süreciyle anlaşılabilecek sosyolojik bir gerçekliğe dayanır (Gid- dens, 2012: 168). Hayatın içine dâhil olan sosyolog ancak bu şekilde gelişim ve değişimleri yorumlayabilir. Böylelikle de toplumsal değişmeyi yavaşlatan ya da hızlandıran sebepleri ortaya çıkarabilir. Bu bağlamda faizlerinde temel vurgusu, mo­dernleşme sürecine eleştirel bakarak yukarıda ifade ettiklerimizi metodolojik olarak değerlendirmek olacaktır. Karşımıza ilk çıkan ve bizlerin eleştirel bakmasını sağlayan düşünürler Frank­furt Okulu’nun temsilcileri Herbert Marcuse, Theodor W. Adordno, Marx Horkeimer ve Jurgen Habermas’tır. Bu düşü­nürlerin temel vurgusu modernizmin vaat ettikleriyle, moder- nizm sonrası ortaya çıkan gelişmelerin birbirleri ile zıt bir anlama sahip olmasıdır (Bottomore, 2016:112-115). Aklın ortaya koy­dukları geçmişteki hataların anlaşılması ve ortadan kaldırılma­sına yönelik hizmet etmekle birlikte sonrasında aynı akıl bazı araçsallaştırmalarla bir baskı aracına gelebilmektedir (Slattery, 2010: 427). Böylece ortaya çıkan yabancılaşma bireyin kendi içinde yok olmasına sebep olabilir (Marx, 2010:10-11).</p>
<p>Eleştirel Teori&#8217;nin yanında, gündelik hayata yönelik inşa teorileri de mevcuttur, özellikle P. Bourdieu ve A. Giddens bu anlam önde gelen isimlerdir. Borudieu&#8217;nün habitus, alan ve sermaye kav­ramları gündelik hayatta en çok kullanılan kavramlar arasında­dır. Habitus bireyin geçmişten şu ana kadar sahip olan bütün tecrübe ve yaşanmışlıkları içerirken (Palabıyık, 2011), alan ve sermaye kavramları ise habitus sonrası şekillenen toplumsal süreçlere atıf yapmaktadır (Ritzer- Stepnisky, 2012:156). Özel­likle gündelik hayatın kodlarının sahip olduğu habitusların, yani deneyim ve tecrübe bütününün, kendisine ait alana müdahale edilince ortaya koyduğu tepki, Cumhuriyet dönemi politikala­rında etkisini göstermiştir. Geleneksel Osmanlı toplum yapısı ile modern Cumhuriyet toplum yapısının gündelik hayat pra­tikleri üzerinden sık sık karşı karşıya gelmesinin de esas sebebi budur, her iki toplum biçimi sahip olduğu deneyim ve tecrübe gereğince birbirleri ile pek uzlaşamamaktadır. Modern olan deneyim ve tecrübesini batı toplumlarından almış olmasına karşın geleneksel toplum modelinin Osmanlı habituslu olması, Bourdieu’cü anlamda alan içinde yapılan mücadelenin kazana­nım belirleyecektir. Bourdieu ile birlikte inşa kuramlarının temsilcilerinden biri de Giddens’tır. Giddens’ın meşhur Yapılaşma Teorisi’nde aslında Durkheim’in önemli oranda etkisi vardır, çünkü Durkheim, toplumsal zemin üzerinde en fazla duran sosyologdur ve toplum ile birey arasındaki ilişkiyi her toplum üzerinden kurmaya çalışır. Giddens ise toplumların her zaman yapılaşma sürecinde olduğunu ve bu süreci sen-ben gibi insan­ların devam ettirdiğini çay örneği üzerinden anlatır (Giddens, 2009: 89). Yapı ve eylem birbirinden bağımsız değildir ve gün­delik hayat pratikleri, bu diyalektik üzerinden işlevselliğini sürdürür.</p>
<p>Tabi gündelik hayatın temel argümanları sadece yukarıdaki isimler aracılığı ile analiz edilmez çünkü yaşam içerisindeki bütün pratikleri sosyolojik olarak karşılığı mevcuttur. Bu anlamda özellikle Lefebvre, Certeau ve sembolik etkileşimci yaklaşımla­rın (Herbert Blumer) da etkisi önemlidir, özellikle Lefebvre, gündelik hayatı modernliğin temel bir ürünü olarak görür ve gündelik hayat ona göre bir sahnedir (Lefebvre, 1995:19). Ona göre gündelik hayat tekrarlardan oluşur, burada bireylerin benzer veya öğrenilmiş davranışlar-tutumlar sergilediğini ileri sürer. Ayrıca bu tekrarlanan davranış kalıpları ancak analiz edildiği süreçte gündelik hayatın kodları algılanabilir. Anlaşıldığı kadarıyla Lefebvre, alışkanlık haline gelmiş tutumlardan bir gündelik hayat sosyolojisi çıkarmaya çalışır. Modernizm ise bu tutumların benimsenmesindeki en önemli etkendir. Yukarıda bahsettiğimiz gelenek ve modern çatışması, özellikle Lefebvre&#8217;nin çalışmalarında kendisini gösterir. Toplumsal dönüşüm muhak­kak gündelik hayatı dönüştürmek zorundadır. Certeau ise gündelik hayatı bireyin faaliyetlerinden ziyade okuma, gülme veya yürüme gibi yaşam faaliyetleri üzerinden analize etmeye çalışır. Onu Lefebvre’den temel farkı, bireylerin yaşam pratik­lerini, modern hayatın getirdiği baskıcı tutuma karşı operasyo- nel hamleler yaparak kendilerine alan açmayı sağlayan pratikler olarak tanımlar; Lefebvre ise alan açma meselesini direniş olarak gösterir (Kırış, 2019: 137). Her iki düşünür de moder- nizmin temel olgularına karşı bireyin kendisini var ettiği alan olarak gündelik hayatı tanımlar fakat bireyin pratikleri ile yaşam pratikleri açısından farklılaşırlar (Deniz &amp; Kentel, 2016: 748). örneğin Cumhuriyetin kuruluş yıllarında modernizm karşısında geleneğini muhafaza etmeye çalışan bireylerin bazılarının, modernizme verdiği tepki oldukça fazla ve aşırı iken, başka bireylerin sade bir yaşam ile modernizme karşı verdiği tepkile­rin farklı olması, Lefebvre ve Certeau’nun daha iyi anlaşılması açısından önemlidir. İki düşünürün dışında son değinilmesi gereken kuramsal yaklaşım ise sembolik etkileşimciliktir. Bu yaklaşımın temel argümanı, modernizmin bir getirisi olan po­zitivizmin, bireyin hayatının anlamını tamamen açıklayamaması ve bireyi ihmal ettiği düşüncesidir. Toplum içindeki nesnel çı­karımlar bireyi temsil etmeyebilir, bu sebepten birey, kendisinin de bir anlam bütünlüğü içerisinde olduğunu anlamayabilir. İşte bu sebepten sembolik etkileşimcilik, bir anlamıyla da bireye verdiği değer sebebiyle hümanist bir yaklaşıma da sahiptir (Po­loma, 2012:233).</p>
<p><strong>2.Gündelik Hayatın Toplumsala Dönüşümü: Osmanlı Devleti&#8217;nde Modernleşemeye Kısa Bir Bakış</strong></p>
<p>Gündelik hayat sosyolojisinin modernizme karşı bir baş­kaldırı projesi olarak anlaşılması doğru bir yaklaşım olmaya­caktır, temel diyalektik modernizmin bazı yönlerine gündelik hayatın getirdiği eleştirilerdir. Yani gündelik hayatın temel görevi, modernizmin açıklarını kapatmak ve çatışmayı önlemek adına tampon kurumlar oluşturmaktır. Böylece toplumsal değişimin veya dönüşümün can acıtıcı niteliği daha aza indirgenebilir ve kontrol edilebilir hale getirilebilir. Modernizm, her ne kadar akıl ile belirlenen bir metodolojik yöntem sunsa da kendisinden önceki dogmatik yapıya benzer şekilde ilerlemiştir. Kendisinden önceki toplumsal düzen dinin kodları ile bir yaşam biçimini olur kılarken; kendisi aklın ortaya koyduğu ve tartışılamaz gerçekleri dogma olarak kabul etmiş görünmektedir. Tam bu sırada, Osmanlı Devleti’nin son yıllarına denk gelen modernizm kasırgasının, Osmanlı Devleti sonrası kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nde görünür olması kaçınılmaz olacaktır. Çünkü modernizmin, batıdan diğer topraklara yayılımı hızla ilerlemiş ve özellikle sanayi devrimi ile birlikte toplumların yapılarında ciddi çözülmeler ve değişikler yaşanmıştır. Modernizm ise bu değişimleri olağan görmüş hatta olması gerektiğine dair yöne­lim ortaya koymuştur. Bu ortaya koyuş biçimi ise yönetici elitlerin uygun gördükleri metodoloji aracılığıyladır (Smith, 2011:95). Böyle bir metodoloji ister istemez yönetenleri iktidar eliti yenilikçiler olarak tanımlayacaktır.</p>
<p>Her ne kadar gündelik hayatta modernizmin etkisini görsek de kısaca Osmanlı Devleti&#8217;nde olanlar alakalı bazı süreçlere değinmek zorundayız. Çünkü Osmanlı Devleti’ndeki yönetim anlayışı Osmanlı&#8217;lara aitken halkın kozmopolit bir yapıya sahip olduğunu ve bu yapının modernleşme süreci ile heterojenleş­tiğini ileri sürebiliriz. Bunun esas sebebinin ise Osmanlı’nın kendisini her dair batıdan üstün görmesi kaynaklı olduğu söy­lenebilir (Mardin, 2012: 9). İlginç olanın ise Osmanlı&#8217;daki mo­dernleşme adımlarının daha çok zayıf olan imparatorluğu güçlendirme olarak algılanmasıdır, işte bu sebeplerden dolayı gelişmelerin en çok orduda olduğu söylenebilir, gündelik hayat hala dini kodlarla devam etmektedir. Yönetim kadrolarında ise batı yönelimli adımların atılmasıyla birlikte daha çok yetişmiş bürokrasi etkili olmaya başlamıştır ve Osmanlı&#8217;da kapitalistleşme süreci hızlanmıştır (Tekeli, 1985: 466). Tabi yöneticilerin mo­dernleşme çizgisini benimsemeleri başkent olan İstanbul&#8217;dan itibaren bir değişim rüzgarı estirmiş, eğlenceden giyim, oku­madan düşünmeye kadar birçok teorik ve pratik aşamada gözle görülür değişimler meydana gelmeye başlamıştır. Toplumsal hayatın yavaş yavaş çözülmeye başlaması ve modern tercihler, saray dışı alanları da etkilemeye başlamıştır (Işın, 1995: 562). Saz yerine piyano rağbet görmeye başlamış, balolar tertip edil­miş, yabancı elçilere verilen davetlere eşlerle katılma merasimi başlatılmış ve yurt dışından ünlü isimler Osmanlı’da konserler vermişlerdir (Meriç, 2000: 57).</p>
<p><strong>3.Türkiye&#8217;de Gündelik Hayatın Toplumsala Dönüşümü (1923-1950)</strong></p>
<p>1920’li yıllardan itibaren ülkemizde başlayan yenilikler de böyle bir anlama sahiptir. İktidarın elitleri, gelenek karşıtı ye­nilikleri savundukları ve bu savunularını gündelik hayatın bir parçasına çevirdikleri için modernleşme kavramı, bu elit sınıfın algılarına göre içerik ve anlam kazanacaktır. Bourdieu’nün önemli kavramlarından biri olan &#8220;alan” kavramı tam da burada karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı Devleti’nde kendisine güçlü bir alan edinen gelenek kavramının karşısına çıkarılan modernlik, böy- lece geleneğin varlığını sürdürdüğü alanı daralmış, gücünü azaltmış ve köklerini koparmıştır. Alan kavramının esası kavramsallaştırmaya ve her kavramın kendi alanım ontolojik olarak inşa etmeye dayanır (Bourdieu 2006:405). Modernleşmenin bu yönü ele alındığında riskler ve tehditler kaçınılmaz olacaktır (Giddens, 2014: 45). Bununla birlikte modernitenin disiplin altına alıcı ve sınırlandırıcı rolü de güçlenecektir (Kızılçelik, 2004: 10). Yukarıda değindiğimiz Frankfurt Okulu&#8217;na göre ise modernizm, geleneksel hayatın sağladığı güven duygusunu zayıflatmış, standartlaşma başlamış ve tektipleşme, temel savunu haline gelmiştir (Erdoğan &amp; Alemdar, 2002: 410). Bir toplum içinde bireylerin tektipleştirilmeye çalışılması toplumun kültü­rünü kaybetmesiyle eşdeğer hale gelir. Bu girişim sonucunda ise yapay bir kültürün ortaya çıkması ve kabul görmesi kolay­laşır (Güngör, 2001: 230).</p>
<p>1920li yıllardan başlayan modernleşme sürecinin en önemli niteliği yeni bir devlet kurgusunun başlatılmasıdır, çünkü ulus devletin kurumsallaştığı bu süreçte vatandaşlık yeniden tanım­lanmış, kimliksel kodlar inşa edilmiş, okuma-yazma dili değiş­tirilmiş ve inanç kavramsallaştırmasına laiklik ile sekülerleşme gibi kavramlar dâhil edilmiştir. Yeni rejimin kimlik oluşturma süreci özellikle inkılaplarla sağlanmaya çalışılmıştır. Böylelikle Cumhuriyet modernleşmesi devleti, toplumu, bireyi ve bireyin anlayışını, düşüncesini, davranışını değiştirmeyi ve yeni bir millet oluşturmayı ülkü edinmiştir (Aksu, 1999:123). Cumhu­riyet modernleşmesinde değişimi sağlayan esas aygıt devlettir ve devletin istediği değişim pratikleri gerçekleşmediği zaman istenen değişimler bazen zorlama bazen de teşvik ile yapılmaya çalışılmıştır (Belge, 1983:84). Örneğin örtülü kadın olma nite­liği yerini yavaş yavaş zayıf, korseli kısa saçlı batılı bir güzellik anlayışına bırakmıştır; değişen güzellik algısı böylelikle günde­lik hayatta yer edinmeye başlamıştır. Cumhuriyet yıllarında düzenlenen güzellik yarışmaları da bu dönüşüme açıklayıcı bir örnek olabilir. 1929 Şubat’ında Cumhuriyet gazetesi bir ilan verir ve güzellik yarışmasına dair bilgiler sunar, ilana göre ulus­lararası güzellik yarışması ABD&#8217;de yapılacaktır ve Türk kızları da katılmalıdır. Katılan Türk kızları on beş yaş üstü olmalı,vücut ölçüleri uygun olmalı ve açık olmalıdır (Arıkan, 2015: 364). Düzenlenen yarışmalar diğer ulusları örnek alınarak ya­pılmıştır ve katılacak kızların isimlerinin gizli tutulma hakkı da sağlanmıştır. İlginç olan ise Türk kadınının Cumhuriyet gazetesine fotoğraf göndermiş olması ve yarışmalara katılma talepleridir. Buradan anlaşılıyor ki, kadınlar bu girişimi az da olsa benimsemiştir (Kocakaya, 2009:69). Lâkin bu eril moder­nleştirme süreci ve köklü toplumsal dönüşümler (Bonnafous, 1928) her zaman istenilen sonuçları vermemiş ve özellikle 19271i yıllarda kadın intiharlarının artmasına sebep olmuştur (Atlıhan, 2019:67-71). O yıllardaki kadınların yaşadığı olayların özellikle dönüşümler karşısında yaşadığı anomi üzerinde durulması gereken önemli bir sosyolojik vakadır. Kadınlar, modern topluma uymada yaşadıkları yabancılaşma ve içinde düştükleri girift durum, onların farklı adımlar atmasına sebep olmuştur. M. Kemal Atatürk’ün, devrimlerin amacını &#8220;halkı tümden uygar bir topluma ulaştırmak” olarak açıklaması da toplumsal dönü­şümün hangi boyutlarda olacağına dair ipuçları da vermektedir (Vatandaş, 2012:77). Bu ipuçları ise ortak dili olan bir toplum oluşturmak ve ulus devleti tam olarak şekillendirmek ile birlikte Osmanlı’nın ideolojik yapısını reddederek “laik” bir düzeni inşa etmektedir (Kongar, 1999: 123). İnşa edilen bu düzen zaman içinde sakalların kesilmesine, çarşafların çıkarılmasına ve fötr şapka ve mantolu hanımların artmasını da getirmiş, selamlaş­malar ve karşılıklı hitaplar değişmiş, konuşulacak konulara dahi müdahaleler edilmiştir (Meriç, 2000:129).</p>
<p><strong>4.Epistemolojik Kopuş</strong></p>
<p>Halkın geçmişinden ani ve değişken bir biçimde uzaklaş­tırılması geçmiş ile kurulmuş olan epistemolojik bağın da in­celmesine sebep olmuştur. Geleneksel toplumdan giderek uzak­laşan bireyler geçmişe dair toplumsal hafızalarında önemli tahribatlar yaşamışlardır. Bu süreci radikal bir kesinti olarak tanımlayan Göle ye göre (Göle, 1998:75) ise uzun bir gelenek­ten sonra batı dogmalarına dayanan toplumsal yaşam koşulla­rını anlama ve analiz etmede insanın doğası gereği hemen bir bağ kuramamışlar ve geçmişi anarak modern olana geçişi oldukça yavaş kabullenmişlerdir. Kabullenemeyenler ise hukuki yaptı­rımlarla karşı karşıya kamışlardır. Geleneksel alışkanlıkların ve geleneğe sırtını dayamış bilginin ortadan kaldırılması sonucu oluşan boşluk ve kopuş, başka değerlerden elde edilen bilgiler ile doldurulmalıdır, çünkü yeni bir toplumsal düzen bu pratiği gerektirmektedir. Mevcut uygulama yerine tercih edilen batı kökenli modernleştirici bilgi yaşam tarzından eğlenceye, konu­şulan dil ve okunulan kitaplardan başka bir dil bağlamına, sofra adabından yemek yeme alışkanlığına; yani gündelik hayatı oluşturan bilgi türünün revize edilmesine kadar birçok bağlamı batı literatürüne göre kodlamıştır.</p>
<p>Yukarıda bahsi geçen kodlama toplumun en küçük yapı birimi olan aileyi de yakından ilgilendirmektedir. Çünkü Cum­huriyetin kuruluş yıllarında ailelerin çoğunluğu kırsal alanlarda yaşamakta ve aile bağları kırsal geleneklerle muhafaza edilmek­teydi. Kentleşme süreci ile birlikte göç eden ailelerin çoğu geniş aileden çekirdek aileye dönüştü ve ailenin, devlet karşı sorum­luluğu yeniden belirlendi, hatta annelik kavramına da milli bir rol kazandırıldı (Turgut, 2010: 31). Aile içindeki kişi devlete karşı sorumluluğunu bilen birey haline getirildi, ilk görev aile yerine devlete karşı konumlandırıldı ve geleneksel bağ da bü­rokratikleştirildi (Doğan, 2012: 183). Ayrıca ev içi iş bölümü dahi meydana geldi ve kapitalizm ile birlikte ailenin pazarla tanışması sağlandı, bir nevi aile devletin iş gücü ve alanı haline getirildi. Piyasa şartlarına göre yeniden kodlanan aile, siyasal sürecin bir parçası haline getirildiği için ideolojik kamplaşma­lar başladı ve aile içinde üst sınıfların ideolojik tutumları alt sınıflara çarpıtılmış şekillerde yansıtıldı (Ortaylı, 2006:64). Aile içinde kuşaktan kuşağa aktırılan ve özellikle büyüklerin sözlü tarih görevi gördüğü tarihsel bilgi kaynağı da böylece ortadan kaldırılmış ve oldu. Ailedeki epistemolojik kopuş, modern olan üzerinden yeniden dizayn edilmeye çalışıldı. Aile içi bağların zayıflaması sadece aileyi ilgilendiren bir konu değildi, aile bağ­ları üzerinden kurulan komşuluk ve akrabalık ilişkileri de sekteye uğradı, özellikle kentleşmenin etkisi ve modern binaların yük­selmesi sonucu çekirdek ailelerin çoğu, komşuluk ilişkilerinin de sekteye uğramasına sebep oldu. Ailenin yuvarlak sofra etra­fında bir araya gelmesi ve aile büyüğünün duası ile başlayan emek yeme ritüeli dahi sandalye ve masalarla değiştirildi. Yu­varlak sinilerin yerini taşınabilir masa ve sandalye takımları aldı. Batının akşam yemeği geleneği olan dışarda yeme alışkanlığı çekirdek ailelerin Cumhuriyet dönemindeki en büyük alışkan­lığı haline geldi. Böylece gündelik hayata dair birçok geleneksel uygulama yerini batının paradigmalarına dayanan bir eylem- selliğe dönüştü. Yeni kurulan ulus-devlete için gerekli olan modern halk da yavaş yavaş oluşturulamaya başlandı. Dinin de toplumsal hayattan çıkarılması ile birlikte inanca dayalı episte­molojik bağlar ortadan kayboldu.</p>
<p>Epistemolojik kopuşun ikinci önemli gelişimi ise yeni Cumhuriyetin yeni aydınları tarafından hayata geçirildi. Yeni aydın sınıfı aynı zamanda batının pozitivist düşüncenin savu­nucusu haline geldiler. Aynı zamanda modern Türkiye’nin inşası için en büyük görevlerden biri de aydınlara düşüyordu. Aslında Cumhuriyet aydınlarına göre Türk halkı dinin etkisi altında kaldığı müddetçe ilerleyememiştir ve tahsilli olan bire­yin dinar olması pek kabul edilebilir değildir (Güngör, 1998: 37). Pres Sabahattin’den Koçi Bey’e, Ahmet Cevdet’ten Ziya Gökalp’e ve Yusuf Akçura’dan Şevket Süreyya Aydemir’e kadar birçok aydın Osmanlı Devleti’nden ziyade Cumhuriyet aydını görevi görmüştür (Yeniçeri, 2008: 200). Elbette bazı düşünür­ler direk olarak Cumhuriyet’e hizmet etmemiştir ama Cumhu­riyet aydınların, bu düşünürlerin ortaya koyduğu epistemolojik kopuşu, yeni Cumhuriyet&#8217;in inşası için başlangıç noktası olarak görmüşlerdir. Hâlbuki Karpat’ın ifade ettiği gibi moder­nleşme dönemindeki aydınları çoğu, kendi başarısızlıkların yükünü İslam’a yüklemişler (Karpat, 2014:43) ve halkı, üzerinde değişiklikler yapılacak bir obje haline getirmişlerdir. Epistemo- lojik olarak geleneğinden koparılan halk, M. Kemal Atatürk’ün ifadesiyle münevver aracılığı ile dönüştürülmelidir (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, 1997:140-141). Anlaşıldığı kadarıyla ulus inşa süreci Osmanlı’dan miras kalan halkın yaşam ritüel- lerinin devlet politikası olarak yüceltilmesine sebep olmuştur (Stokes, 2003: 324).</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Gündelik hayat ve Cumhuriyet’in erken yılları arasındaki diyalektik ilişkiyi kaleme aldığımız çalışmamızda gündelik ha­yatın nasıl değiştiğine yönelik bazı yaklaşımlar ve sosyolojik analizler yapmaya çalıştık. Aslında siyaset ile iç içe giden gün­delik hayat ilişkilerinin her ne kadar sosyolojik analizini yapmış olsak da, modernizmin en çok bürokratik süreçler ve siyasal ilişkileri değiştirdiği ve bu sebepten dolayı da toplumsal deği­şimlerin, siyaset merkezli olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Osmanlı Devleti’nden sonra kurulan ve Osmanlı Devlet gele­neklerini terk eden Cumhuriyet yönetimi sonrası halkın gelenek ile modern olan arasında kaldığı ve ister istemez tökezlediği aşikârdır. Dini bir geleneğin mirasçısı olan Osmanlı halkının, modernizm karşısındaki direnişi bir süre sonra yaşayacağı toplumsal dönüşümün ardından her ne kadar düzene girmiş görünse de aslında öyle olmayacaktır. Batıya dair düşünme, yaşama ve inanma biçimini beraberinde getiren modernizm, İslam dinini benimsemiş bir toplumu ister istemez çeşitli zor­luklara itecektir. Modernizm, bireyi yalnız kılan, aile bağlarını yeniden inşa eden ve yemek yemekten sofra adabına, danstan eğlenme biçimine kadar bütün pratikleri değiştiren bir niteliğe sahip olduğu için kabul edilmede ciddi zorluklar yaşamıştır Modernizmin ontolojisini oluşturan sanayileşme ve pozitivizm kavramları ve gelişmeleri de Osmanlı toplumsal düzenine entegre edilmeye çalışılsa da uzun bir süre işler yolunda gitmeyecektir Tam bu sebepten dolayı gündelik hayat teorisi, modernizme karşı eleştirel bir yaklaşımı barındırmaktadır</p>
<p>Sosyolojik açıdan gündelik olan rutin bir uygulamaya sa­hiptir ve alışkanlıkların bütünüdür Bu sebepten gündelik ha­yatın sosyolojisinde hem bireylerin hem de toplumun sıradan devam eden yanları ele alınır Osmanlı toplumsal düzeninin halk açısından rutinleşmesi ve sıradan hale gelmesi sonrasında bir dalga gibi gelen modernizmi birden rutinleştirmesi yukarı­daki sebeplerden dolayı hemen mümkün olamamıştır Çünkü bireyler, içinde bulundukları sosyo-kültürel inşa sürecini sağ­layan soyut kavramşallaştırmaya aniden hayatlarını açamamış­tır. Aile ile başlayan modernlik süreci periyodik olarak ilerlemiş ve ailenin kodları, modernizme göre şekillenmiştir Böylece toplumsal düzenin en küçük yapı taşı olan aile içi bağlar deği­şince, toplumsal değişmenin olması kaçınılmaz hale gelmiştir. Berger ve Luckmanın gündelik hayatın sadece bir gerçeklik olarak kalmayacağı aynı zamanda bireylerin tutumlarını yeniden inşa eden bir bütün olduğunu ifade etmesi (Berger &amp; Luckman, 2008), yazdıklarımızı neredeyse doğrulamaktadır. Çünkü gele­neksel toplumun niteliklerine sahip olan insanlar için gündelik hayata entegre olma biçimleri de onların yeni bir dünya içinde şekillenmesine sebep olabilmektedir Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş tam da böyle bir sentezi ortaya koymuştur Geleneğin tasfiyesi ancak ulus-devletin inşasını devam ettiren devletin aktif mücadelesiyle mümkün olmuş ve bu tasfiye yasaklama, bastırma, tek tipleştirme ve dışlama gibi faal yöntemlerle yapıl­mıştır özellikle eğitim sistemindeki yenilikler, Köy Enstitüleri ve benzeri eğitim kurumlan aracılığı ile aile sonrası toplumsal dinamikler değiştirilmeye yahut pozitivist yöntem ile güncel­lenmeye çalışılmıştır Aynı zamanda topluma sunulan rol modeller bizzat yönetim kadrosunun etrafındaki isimlerden seçil­miştir. örneğin Latife Hanım, M. Kemal Atatürk’ün eşi olarak ilk olarak modernleşmenin simgelerinden biri haline gelmiş ve diğer Türk kadınlara bu değişim teşvik amacıyla sunulmuştur. 1936 yılında Osmanlı-Türk müziği ve halk müzikleri yasaklan­mış ardından klasik batı müziği konservatuarlar aracılığı ile müzik, yeniden toplumsal yaşama entegre edilmiştir.</p>
<p>Son olarak gündelik hayat kavramı ile alakalı değinmemiz gereken husus, gündelik hayatın özellikle geçiş evresi olarak görülmesi ve direnişin bir alanı olarak tercih edilmesidir. Çünkü Lefebvre’cı yöntemle yaklaşırsak gündelik hayat bir meydan okuma alanı olarak kabul edilebilir. Bourdieu’cü anlamda gele­neğin sahip olduğu alana karşın modern olanın, alan içine dahil olmak için verdiği mücadele, alanın eski sahipleri için ciddi bir tehdit olarak algılanacaktır. Gündelik hayat, tüm dağınık un­surların bir araya gelerek oluşturduğu kolektif bir yaşamın inşa edildiği alandır. Bu kolektiflik, bir eylemlilik halidir ama top­lumsal ilişkilerin dönüşebildiği bir sığınma yeridir. Birey, varo­lan bu sığınma alanında yeni gelişmeleri ve değişmeleri anlamak için inzivaya çekilebilir, gündelik hayat bu bağlamda bireye kendisini dinlemesi ve kararlar alabilmesi için önemli fırsatlar sunar. Gündelik hayatın akıp gitmesi bireyin gözleri önünde gerçekleştiği için birey önemli iki tercih ile karşı kaşıya kalır; ya gündelik hayat kodlarını yeni inşa edilmiş hayat kodları ile sentezleyecek ve hayatın akışına kapılarak modern yaşama dahil olacaktır; ya da geleneğin kodları ile modern yaşam kod­lan arasında oluşabilecek diyalektik çatışma sonucunda günde­lik hayatın alanını bir savunma refleksi ile kalkan olarak kulla­nacaktır. Nitekim, Cumhuriyetin kuruluş yıllarından bugüne kadar geçen zaman diliminde gündelik hayatın alanının hem savunma hem de senteze dahil olma bağlamında kullanan bir­çok toplumsal kesim olmuştur ve anlaşılıyor k, değişen hayatın toplumsal hayata yansıyan kodları güncellendiği müddetçe bu ikilem devam edecektir.</p>
<p>Editor: Adem Palabıyık,Yunus Koç – Türkiye’de Tek Partili Yıllar (1923-1950)Bir Dönem Panoraması,SYF:351-365</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Aksu, Ş. (1999). &#8220;Atatürk Devrimi Sürecinde Kıyafet Devrimin Yeri”, Ata­türk’ün Cumhuriyetin İlanından Sonraki Hedefleri Sempozyumu 4-6 Haziran 1998- İzmit Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara.</p>
<p>Arıkan, M. (2015). İnkılaplar Devrinde Bir Milli Mesele: Beyneminel gü­zellik Müsabakası, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 8(41), 360-370.</p>
<p>Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II. (1997). Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, TTK Basımevi, Ankara.</p>
<p>Atlıhan, T. O. (2019). Erken Dönem Cumhuriyet’te Genç Kadın İntiharları (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bi­limler Enstitüsü.</p>
<p>Belge, M. (1983). “Türkiye’de Günlük Hayat”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, 3-4. Ciltler, İletişim Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Berger, P. L. &amp; Luckmann, T. (2008). Gerçekliğin Sosyal İnşası-Bir Bilgi Sosyolojisi İncelemesi, Çev. V. S. Öğütle, Paradigma Yayıncılık, İstan­bul</p>
<p>Bonnafaus, M. (1928). İstanbul’da İntihar, Türk Antropoloji Mecmuası, (6), 19-28.</p>
<p>Bottomore, T. (2016). Frankfurt Okulu, Çev. A. Çiğdem, Vadi Yayınlan, Ankara.</p>
<p>Bourdieu, P. (2006). Sanatın Kuralları: Yazmsal Alanın Oluşumu ve Yapısı, Çev. N. K. Sevil, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Deniz, A. Ç. &amp; Kentel, E (2016). De Certeau: Operasyonlar, Strateji, Taktik ve Kent, Tarih Okulu Dergisi, (XXV), 747-761.</p>
<p>Doğan, İ. (2012). Sosyoloji, Pegem Akademi, Ankara.</p>
<p>Erdoğan, İ. &amp; Alemdar, K. (2002). öteki Kuram, Erk Yayınevi, Ankara.</p>
<p>Giddens, A. (2009). Sociology, Sixth Edition, Polity Press, Uk/Cambridge.</p>
<p>Giddens, A. (2012). Sosyoloji, Çev. C. Güzel, Kırmızı Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Giddens, A. (2014). Modernite Birey ve Kimlik, Çev. Ü. Tatlıcan, Say Ya­yınları, İstanbul.</p>
<p>Göle, N. (1998). Modern Mahrem (Medeniyet ve örtünme), Metis Yayın­ları, İstanbul.</p>
<p>Güngör, E. (1998). İslam’ın Bugünkü Meseleleri, ötüken Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Güngör, S. (2001). Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Yıllarında Politikacı- Aydın İlişkisi, Nobel Yayınları, Ankara.</p>
<p>Işın, E. (1995). *19 YY. Modernleşme ve Gündelik Hayat”, Tanzimattan Cumhuriyet Türkiye Ansiklopedisi, Cilt: II, İletişim Yayınları İstanbul.</p>
<p>Kellner, D. (2005). “Kültür Endüstrileri” Kitle İletişim Kuramları, Der. Erol Mutlu, Ütopya Yayınevi, Ankara.</p>
<p>Kırış, E. (2019). Fransız Sosyolojisinde Gündelik Hayat Çalışmaları, Sosyal ve Kültürel Araştırmalar Dergisi, 5(9), 131-145.</p>
<p>Kızılçelik, S. (2004). Sosyal Bilimleri Yeniden Yapılandırmak, Anı Yayıncı­lık, Ankara.</p>
<p>Karpat, H. K. (2014). Osmanlı Modernleşmesi, Timaş Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Kocakaya, A. H. (2009). Atatürk dönemi Güzellik Yarışmaları ve Keriman Halis (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Enstitüsü.</p>
<p>Kongar, E. (2014J. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Remzi Kitapevi, İstanbul.</p>
<p>Lefebvre, H. (1995). Yaşamla Söyleşi, Sosyalizm, Günlük Yaşam, Ütopya, Çev. E. Oğuz, Belge Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Lefebvre, H. (2012). Gündelik Hayatın Eleştirisi, Çev. I. Ergüden, Sel Ya­yıncılık, İstanbul.</p>
<p>Mardin, Ş. (2012). Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Marx, K. (2010). Yabancılaşma, Çev. B. Erdost, Sol Yayınları, Ankara.</p>
<p>Meriç, N. (2000). Osmanlı’da Gündelik Hayatın Değişimi, Kaknüs Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Moran, J. (2004). History, Memory and the Everyday, Rethinking History, (8), 51- 68.</p>
<p>Ortaylı, İ. (2006). Osmanlı Barışı, Ufuk Kitap, İstanbul.</p>
<p>Palabıyık, A. (2011). Pierre Bourdieu Sosyolojisinde ‘Habitus’, ‘Sermaye’ve &#8216;Alan&#8217; Üzerine, Liberal Düşünce Dergisi, (62), 1-21.</p>
<p>Poloma, M. M. (2012). Çağdaş Sosyoloji Kuramları, Çev. H. Erbaş, Palme Yayıncılık, Ankara.</p>
<p>Ritzer, G. &amp; Stepnisky, J. (2012). Çağdaş Sosyoloji Kuramları ve Klasik Kökleri, De ki Basım Yayın, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Slattery, M. (2010). Sosyolojide Temel Fikirler, Çev. Ü. Tatlıcan &amp; G. De­miriz, Sentez Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Smith, A. D. (2011). Toplumsal Değişme Anlayışı, Gündoğan Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Stokes, M. (2003). “Gündelik Yaşamı Tanımak”, Kültür Fragmanları, Der. A. Saktanber &amp; D. Kandiyoti, Çev. Z. Yelçe, Metis Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Tekeli, 1. (1985). Moderniteye Aşılırken Siyaset, İmge Kitabevi, Ankara.</p>
<p>Turgut, M. (2010). Türkiye’de Aile Değerleri Araştırması, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Ankara.</p>
<p>Vatandaş, C. (2012). “Kapsam ve Yöntem Açısmdan Türk Modernleşmesi* Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Ed. M. Zencirkıran, Dora Yayınlan, Bursa.</p>
<p>Willis, S. (1991). Gündelik Hayat Kılavuzu, Çev. A. Bora &amp; A. Emre, Ayrıntı Yayınlan, İstanbul.</p>
<p>Yeniçeri, Ö. (2008). Dünden Bugüne Türkiye’de Modernite ve Aydın Sorunu, 21. Yüzyıl Dergisi 4-2(Ocak-Şubat-Mart), 197-218.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/1923-50-arasi-turkiyede-gundelik-hayat-uzerine-sosyolojik-iz-dusumler/">1923-50 Arası Türkiye’de Gündelik Hayat Üzerine Sosyolojik İz Düşümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/1923-50-arasi-turkiyede-gundelik-hayat-uzerine-sosyolojik-iz-dusumler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kimlik; Enfüsün Tezahürü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kimlik-enfusun-tezahuru/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kimlik-enfusun-tezahuru/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Mar 2023 07:51:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[etnisite]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26327</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Küreselleşme ile beraber; insanlara sağladığı kimlikle kendile­rini anlamlandırmalarına imkân verdiği varsayılan ve böylece onları bir arada tuttuğuna inanılan ulus-devlet fikrinin aşındığına vurgu ya­pılmaya başlandı. Bu aynı zamanda modernist sosyal paradigmanın rasyonel temelde inşa ettiği “toplumsal bağ” fikrinin de zayıfladığına ve dolayısıyla birey/vatandaş kimliğinin aşınmasına yol açan yeni geliş­melere işaret etmesiyle önem taşıyordu. Çünkü kökenle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kimlik-enfusun-tezahuru/">Kimlik; Enfüsün Tezahürü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-14941 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-7.jpg" alt="" width="341" height="212" /></p>
<p>Küreselleşme ile beraber; insanlara sağladığı kimlikle kendile­rini anlamlandırmalarına imkân verdiği varsayılan ve böylece onları bir arada tuttuğuna inanılan ulus-devlet fikrinin aşındığına vurgu ya­pılmaya başlandı. Bu aynı zamanda modernist sosyal paradigmanın rasyonel temelde inşa ettiği “toplumsal bağ” fikrinin de zayıfladığına ve dolayısıyla birey/vatandaş kimliğinin aşınmasına yol açan yeni geliş­melere işaret etmesiyle önem taşıyordu. Çünkü kökenle alakalı olan bu sorun ulusun, toplumun, bireyin/vatandaşın ve ona dair kimliğin kendini üzerinde inşa ettikleri temelin kurucu meşruiyetini yitirdi­ğini gösteriyordu. Diğer bir ifadeyle bugün kimlik üzerinde yoğun şekilde odaklanmamızın önemli sebeplerinden biri, toplum dediği­miz sosyal bünyeyi ete kemiğe büründüren örgütleme tarzının yaşa­makta olduğu çözülmedir. Çözülme modernist anlayışın rasyonel te­melli sosyal ilişki türünün yaşanan epistemolojik kırılma ile uğradığı anlam kaybından kaynaklanmakta; dolayısıyla kırılma bireyin kimli­ğini ve ona dair mensubiyeti anlamlı olmaktan çıkarmaktadır.</p>
<p>Bu nedenle entelektüel gündemde 1980’lerden itibaren yer tutmaya başlayan kimlik meselesi; kimlik sorunu olduğunu söyle­yen Batının, aslında içine düştüğü bunalımı da dışa vurmakta. Bu­gün tartışmak durumunda olduğumuz kimlik sorunu yeni değil­dir. Köken itibariyle 18. yüzyıla dayanan modern bir sorun olma özelliği taşımaktadır. Kimliği, dinî anlam ve Kilise otoritesi karşı­sında sorun haline getiren modernist zihniyet olmuştur. Kilisenin tanımladığı insan modeline yani Hıristiyan mümine karşılık, yeni bir siyasal/sosyal birliğin temsilcisi olan ulus-devletin kurucu öznesi ve kendine has bir mantık taşıyan birey/vatandaş için yeni bir kimliklendirme ihtiyacı hasıl olmuştu. Taşıdığı evrenselci ilke ve he­deften dolayı birey/vatandaşın dinden bağımsız bir kimlikle ken­dini anlamlandırması, modernist zihniyet için fazlasıyla önemliydi. Bu amaç ve yeni anlam sebebiyle esas mesele, kimliğin hangi se­ktiler temeller üzerinde yeniden inşa edileceğiydi. Modernist zih­niyet her zaman kimliğin ulus-devletin egemenlik anlayışıyla olan ilişkisini gözlerden saklamış; içeriğindeki bu boyutu ihmal ederek kimliği basitçe bir mensubiyet meselesine indirgemiştir. Bu haliyle kimlik ya bir etnisiteyle yani biyoloji/bedenle ya da vatan olarak kutsanmış teritoryal bir toprak parçasıyla ilişkilendirilerek soru­nun hallolduğu varsayılmıştır.</p>
<p>Ne var ki halledilmiş gibi görünmesine rağmen, pozitivist ideolojinin/paradigmanın besleyip meşrulaştırdığı bu <u>kimlik</u> tanımının sürekli yeni trajik sorunlar doğurduğu ve insanların bunlara isteme­yerek katlanmak zorunda kaldığı, modern tarih içinde yaşanarak gö­rüldü. Bu yüzden kökeninde pozitivist ideolojinin bulunduğu birçok meselede olduğu gibi, bu meselede de modernist anlayış fazlasıyla başarısız kaldığından, kimlik sorununun 1980’lerden itibaren bir defa daha tartışma gündemine girmesi kaçınılmaz oldu. Bilhassa poziti­vist bilgi anlayışının teorik yapısında meydana gelen kırılma ve bu­nun neticesinde modernist epistemolojinin önemli iddialarından vaz geçmesi, aynı zamanda kimliğin üzerinde inşa edildiği temelleri is­ter istemez meşruiyet krizine soktu. Kriz; bilginin, kimliğin, insanın, toplumun ve ulus-devletin yeni ve ciddi sorunlarla karşı karşıya gel­mekte olduğunu haber vermesi cihetinden önemli sayılması gerek­mektedir. Bu süreç içinde gördüğümüz şu ki, din, insana dair kimlik meselesinde ve anlamın kaynağı olma iddiasındaki haklılığını sür­dürmekten dün olduğu gibi bugün de vazgeçmiş değil.</p>
<p>Kimlik. Batılı bir kavramsallaştırma olarak “aynilik”, “benzer­lik” anlamına geliyor. İnsanın kendine dair “sahihliği”nin ifadesi sa­yıldığından aynı zamanda “Ben kimim?” sorusuyla alakası bulunur. Dolayısıyla kimlik, her şeyden evvel ben kimim sorusuna verilen ce­vabı ifade ettiğinden aynı zamanda bir “inanç” meselesi ya da “dünya görüşüyle” birlikte düşünülmeyi zorunlu şart koşar. Zira kimlik in­sanın “biyolojik” değil, “entelektüel” mensubiyetini ifade eder. Bu özelliğinden dolayı, ulus-devletin yaptığı gibi kimlik basitçe bir etnik/ teritoıyal ya da siyasal/sosyal bir aidiyete indirgemeyi imkânsız kılar. Çünkü kimlik, oluşturulan bir “şey” değildir. Farklı şekilde inşa edil­miş birliktelik tarzları aynı zamanda bir kimliğin ifadesi sayılamaz.</p>
<p>Kimlik, kendi “şahinliğimizi” hangi kaynakta aradığımızla ilgili bir sorundur. Çünkü “ben kimim?” sorusu daha başlangıçta varo­luşsa! bir soru olması sebebiyle “öz”le alakalıdır ve “benlik” dediği­miz olguyu kapsamı içine alır.</p>
<p>Bunun neticesinde kimlik, varoluşu anlamlandırma şekli olarak kendini görünür kılar. Kim olduğumuz, varoluşumuzun anlamıyla ilgili bir soru olduğundan, bu durumu, sahibi olduğumuz inancımız/ dünya görüşümüzle sahibi olduğumuz kimliğin birbirlerinden ayrış- tıramayacağına işaret ettiğinden önemli sayıyoruz. Bu haliyle, yanı bir inancın/dünya görüşünün ifadesi olan kimlik, kendisi için karşıtı olan “öteki”ni de tanımlayarak “müşahhas” hale getirir; zira ben ki­mim sorusuna verilen cevap kendisiyle beraber ötekiyle olan ilişkiyi düzenleme ihtiyacım doğurur. Bu da bize kimliğin “hukuk”la olan zorunlu ilişkisini hatırlatır. Sorun bu kadarla sınırlı kalmıyor; bunun yanında kimlik, neyi, nasıl düşündüğümüz, nasıl yaşadığımız, üretir­ken ve tüketirken hangi ilkeleri esas aldığımız, hatta neyi yiyip neyi yemediğimizle olduğu kadar, nasıl giyindiğimizle de ilgilidir.</p>
<p>Ulus-devletin oluşum süreçleriyle beraber ortaya çıkan ulusal kimlik anlayışı kendi asliyeti içinde dinle ilgili bir aidiyetten biyolo- jik/teritoıyal aidiyete geçişi ifade eder. Bir ideoloji olarak milliyet- çilik bu aidiyetin üzerinde inşa edilmiştir. Kendine has ideolojik örgüsü içinde milliyetçilik yıkıcı bir potansiyel taşır. Buna karşılık bütünüyle rasyonel nitelikli bir toplum tasarımı içerdiğinden ken­dini kabul edilir kılarak kimliği meşrulaştırır. Dünyamıza hâkim uluslararası sistemin, isminin de hatırlattığı gibi ulus-devlet temelli olması, bu kimliğin sahihlik ve meşruluğunun tartışma dışı tutul­masını kolaylaştırmıştır. Ulusal kimlik, ulus-devletin sınırlan için­deki aynı ırktan oldukları varsayılan birey/vatandaşların meydana getirdiği homojen toplumun/topluluğun tarih içindeki tecrübesiyle oluşan “kültür” içinde hayatiyetini sürdürdüğü kabulüne dayana­rak inşa edilmiştir.</p>
<p>Bu nedenle modern zihniyet, tarihte ilk defa kimlik ile inancı/ dünya görüşünü birbirlerinden ayırarak ele alan bir muhayyileyi, ulus-devlet de bu ayrımın iktidarını temsil eder. Ulus-devletle bera­ber günümüzde de tartışılan kimlik meselesinin Müslümanlar cihe­tinden en tehlikeli boyutunu bu ayrımlama teşkil etmektedir. Çok açıklayıcı gibi görünmesine rağmen, bizim hangi etnisiteden olduğu­muz varoluşsal anlamda asla bir aidiyet bildiremez; bizim kim oldu­ğumuzu, varoluşumuzu nasıl anlamlandıracağımızı, “ötekiyle” hangi hukukun çerçevesinde nasıl ilişki kuracağımız hususunda söyleyecek bir şeyi olamaz. Bu aidiyet türü sadece hangi etnisiteye ait olduğu­muzun biyolojik düzeydeki bir tespitini ifade eder.</p>
<p>Bu kadar kapsamlı ve önemli sorunu aşmak için ulus-devlet, “kültür” kavramına müracaat eder. Kültür, ulusun tarih içindeki de­neyimiyle inşa ettiği kendine has değerlerin dünyası olarak kavram- sallaştırılmıştır. Hakikatte kültür kavramı olmasaydı ne ulus-devleti ne de onun öngördüğü kimliği inşa etmek asla mümkün olamaya­caktı. Ona göre söz konusu soruların cevabım o toplumun kültü­ründe bulmak mümkündür. Fakat meselenin çözümü hususunda ciddi bir imkân gibi görünse de “kültür”, tanımı gereği kendi başına bir dünya görüşü inşa edecek kökene ve muhtevaya sahip değildir. Müslümanlar bu sebeple kültürü, kimliği tanımlamaya imkân sağ­layan bir kaynak olarak göremezler. Bu husus Müslümanları, ulus- devletin yaptığı kimlik tanımından köken olarak ayırmaktadır. Müs­lümanların kültürü ancak “sünnet” olabilir.</p>
<p>Öte yandan kendi asliyeti içinde ve kökeni itibariyle Batı’da kim­lik. başından beri bir iktidar meselesi olmasıyla dikkat çeker. Batı­nın inanç/düşünce geleneğinde ve toplumsal muhayyilesinde kimlik ya iktidar yoluyla dışarıdan verilen ve tanımlanan bir aidiyeti ifade eder ya da kurumsal bir kabul ediliş ile alakalıdır. Bunda Batı’nın insan anlayışı ve kimliklendirmenin taşıdığı “dışsal” niteliğini; diğer bir ifadeyle modernist/ulus-devlet kimliklendirmesinin Hıristiyanlıkla olan benzerliğini/ilişkisini söz konusu etmemiz gerekiyor. Batılı ge­leneğin insana ilişkin muhayyilesinde kimlik, kazanılmış bir tanım/ aidiyet olmaktan önce kurumsal bir otorite/iktidar tarafından veril­miş bir tanım/aidiyet özelliği taşımaktadır.</p>
<p>Ortaçağda iktidarı Kilise temsil eder; Hıristiyanlıkta kimlik, vaf­tizle birlikte verilirdi. Dolayısıyla kimlik burada insanın dışındaki bir kurum tarafından sağlanan bir aidiyeti ifade eder; böylece insan an­cak vaftiz sonrasında Kilisenin oluşturduğu cemaatin bir üyesi ha­line gelir. Bu kimliklendirmenin özelliği “dışsal” nitelikli olmasıdır. İktidarı modern dönemde ulus-devletin temsil ettiğini biliyoruz. Bu defa dışsal bir kurum olarak ulus-devlet insana biyolojik/toprak te­melli bir kimlik vererek onu vatandaş yapar; bu yolla onu ulusun bir üyesi haline getirmiş olur. Vatandaş olmak modern iktidarın temsil ettiği “ulus”a aidiyeti ifade eder. Modern insan bu yüzden kendi kimliğiyle ilgili bildirimde bulunurken, vatandaşı olduğu ulus- devlete referansta bulunmak zorunda kalır. Bununla da kimlik, ikti­dar, yani “dışsal” bir kurum tarafindan sağlanmış bir aidiyeti ifade etmektedir. Öte yandan İslam ümmetine/milletine mensubiyet, şahit olduğumuz bütün aidiyet türlerinden farklılık arz eder. Ne Hıristi­yanlıktaki gibi Kilisenin onayından geçmiş ve onun inşası olan ce­maate ait ne Yahudilikte olduğu gibi seçilmiş bir topluluğun üyesi ne de modern devletin ulusuna ait vatandaş olmaktır. Ümmet ol­mak sadece imanla elde edilmiş bir aidiyetin kendini mekânda te­zahür edişin bir ifadesidir. Ümmet olmak gönüllü bir katılımdır; İslam’ın mümin/insan için öngördüğü hayat tarzını yaşatan ve gü­venceye alan bir sosyal varoluşu temsil eder. İslam’a göre ümmete aidiyeti ifade eden kimlik, insanın dünyaya gelişine vesile olan aileye ait bir tercihtir. Bu haliyle Müslüman’ın kimliği dışsal bir kurum ta­rafından kendisine verilmiş bir aidiyeti ifade etmez. Kurumsal hiç­bir özellik taşımayan kimlik; sosyal çevreden, yani aileden elde edi­len bir aidiyeti ifade eder. İktidarın, kimliği bu haliyle kabul etmek gibi mecburiyeti bulunur.</p>
<p>Buna rağmen modernleşmenin getirdiği zorunlu süreçler, Müs­lümanların kimlik edinme imkânını ailenin özgün alanından çıkar­tarak iktidarın her şeyi kapsayan müdahaleci alanına yerleştirmiştir. Modern iktidar, ulus gibi Müslüman kimliğini de her zaman kendine göre inşa edebileceği bir alan olarak görmüştür. Bu haliyle kimlik, yasalarla belirlenen ve insanların tercihi olmayan bir aidiyeti ifade eder hale gelmiştir. Fakat buna karşın modernist zihniyetin, mü­mini vatandaşa dönüştürme hususundaki gayretlerinde başarılı ol­duğunu söylemek zordur.</p>
<p>Bunun yanında modernleşmenin sosyal/siyasal ifadesi sayılan ulus- devlet oluşumlarıyla beraber Müslümanlar her zaman kendi kimlik­leriyle ilgili sorunlarla karşı karşıya kalmaktan kurtulamamışlardır. Bunun modernist anlamda ve bugün Batı’da tartışıldığı şekilde bir kimlik meselesi olmadığını kaydetmemiz gerekiyor. Bu sorun sadece farklı etnik kökene ait olanların kendi ana dillerini kullanmada kar­şılaştıkları sorunlarla sınırlı değildir. Bu aynı zamanda onların mo­dernleşmeleriyle beraber ortaya çıkan sorunlarıyla alakalıdır.</p>
<p>Modernleşmenin sekülerleştirici bir boyutu olduğu hatırlandı­ğında, sürecin bizzat kendisinin Müslüman kimliği; önce iman ve amel, sonra da sosyal ilişki düzeyinde kırılgan hale getirdiğini kay­detmemiz lazım. Özellikle ulus-devletin, kimliği kültürel temele indir­geme çabalan Müslüman kimliğin giderek muhtevasını boşaltmakta, bunun yerine etnik özellikli kimliğin temellerini sağlamlaştırmaktadır. Bu nedenle, genellikle günümüzde Müslümanlar kendi Müslüman kimliklerinin önüne, ait oldukları ırklarının adını kolayca yerleştir­mekte bir mahzur görmemektedirler. Tabii olarak bu süreçlerin ne­ticesinde etnik farklılığa vurgu yapan, onu öne çıkarmaya çalışan bir Müslüman tipi oluştu. Bu, yeni bir sosyal/siyasal birliktelik biçimini kendi koruyucu kanatlan altına alarak temsil etmeye başlayan ulus- devlet yapısı içinde, bulduğu her “parçayla” kendisi için bir kimlik kurmaya çalışan “sağcı” bir insan modelinin yaygınlık kazanmasını kolaylaştırmıştır.</p>
<p>Buradaki temel sorun aslında çok eskilere dayanmaktadır. Os­manlı ile başlayan modernleşme süreçlerinde fazla benzerlikleri olmadığı halde Müslümanların; İslam’ın “kavim” dediği ile modernist anlayışın “ulus” dediği birliktelik tarzım birbirine karıştır­mış olmalarıdır. Dolayısıyla bu kavramların aynı zamanda bir sos­yal gerçeklik olarak mahiyetleri farklı iki ayrı insan topluluğunun örgütlenme tarzına işaret ettiği tahlil edilmemiştir. Üstelik ve en önemlisi uzun tarih içinde her zaman tabii karşılanan kavmî farklı­lıklar, yapılan bu yanlışlığın hâsılası olarak artık tehlikeli bulunmaya başlanmıştır. Bu yüzden Osmanlının modernist elitleri 19. yüzyılın milliyetçi taleplerini yıkıcı bulurken, çelişkili bir şekilde ümmeti/im- paratorluğu yine milliyetçi bir temelde koruyabileceklerine inan­mışlardır. Diğer milliyetçilikleri yok sayarak ve bastırarak sorun­ların üstesinden gelebileceklerini varsaymışlardır. İttihatçı aydın, hilafet merkezli kuvvet/iktidar temsilini, bütün bir ümmeti/impa- ratorluğu çağın yıkıcı ve parçalayıcı ideolojisi olan milliyetçilikle düzenlemeye çalışmıştır. Bugün bu mantık kendi egemenlik anla­yışıyla beraber hala yürürlüktedir.</p>
<p>Kendi anayurdu olan Batı’daki tecrübeyi göz önüne aldığımızda; tarihte hiçbir siyasal/sosyal örgütlenme modeli, ulus-devlet kadar kan dökücü, ırkçı, yabancı düşmanı, kavimler arası soykırıma, emper­yalist ve totaliter olmamıştır. Bu nedenle kimlik ve özgürlük bağla­mında Müslümanca bir çıkış yolu ve yeni açılımların imkânları üze­rinde düşünmemiz gerekiyor. Söz konusu mesele ve ona ilişkin arayış daha başlangıçta iki husus üzerinde derinliğine tahlil yapmamızı el­zem kılıyor. Bunlardan biri egemenliğin bizzat kendisi üzerinde, di­ğeri de egemenliğin etnik temelli olmayan yeni bir formu üzerinde düşünmemizin kaçınılmaz olmasıdır.</p>
<p>Ulus-devlet, köken olarak Protestanlığa ait bir fikirdir. Ulus, ka­vim gibi doğal olan bir sosyal beraberliğin tezahürü değildir. Tersine bir kurgunun hâsılası olarak gerçeklik kazanmış ve tarih sahnesine çıkmıştır. Uluslaşma süreci de aynı zamanda bir sekülerleşme süreci olarak ortaya çıkmaktadır. Bu süreç beşerin önceki tarihinde asla şahit olmadığı cinsten; sözgelimi kimlik, dil, kültür, hudut, etnisite, toprak, azınlık gibi savaş nedeni sayılacak yeni birçok trajik sorun yaratmıştır.</p>
<p>Bütün Batı dışı toplumlar gibi Müslüman ümmet içinde cere­yan eden uluslaşma süreçlerinin de bir kader gibi aynı güzergâhı izlediğini ve bugün de izlemekte olduğunu görüyoruz. Tarihsel bir temeli ve meşruiyeti bulunmamasına rağmen Batı’dan ithal edilen milliyetçilikle ümmetten kopan ve kopmaya namzet her Müslüman topluluğun, uluslaşma süreçlerinde bir özne olarak inşasına katkıda bulunduktan Îslam’ın/Müslümanların tarihim aşarak, bu tarihin ön­cesine giderek, kendileri için yeni bir tarihi inşa etmeye çalıştıklarını görüyoruz. Ortak bir tarihin aktörleri olan Müslüman topluluklar, modernleşmeyle beraber her biri kendisi için ayrı bir tarih talebinde bulunan topluluklara/insanlara dönüştüler. Hz. Adem/Havva’yı unu­tarak Türkler Ergenekon’u, İranlılar Persleri, İraklılar Babil’i, Mısır­lılar Firavunları, Cezayirliler Kartacahlan kendi ulusal tarihlerinin kökeni yaptılar. Ve şimdilerde de Kürtler kendileri için aradıkları tarihin kökenini Zerdüşt geleneğinde bulacaklarına inanmaktalar. Müslümanlar için bundan daha büyük trajedi ne olabilir ki!</p>
<p>Daha üzüntü verici olanı ise bu sürece geç katılanların aynı güzergâhı izlerken yaşanan trajediden ders almamış olmalarıdır. Türk, Fars ya da Arap uluslaşması ile Kürt, Berberi ya da Açe uluslaşması arasında herhangi bir fark olduğunu söylemek kolay değil­dir, 1900’lerin Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda “İslam Arabın dinidir, onun olsun” dendiğini biliyoruz. Bugün de bir kısım Kürt aydınının, “İslam’ın Kültlerin uluslaşmasını geciktirdiğini” iddia etmelerini sürp­riz saymamamız lazım. Buna rağmen biz yine de İslam’ın, Müslüman­ların kardeşliği adına, uluslaşma karşısında büyük bir engel teşkil et­tiğini övünerek söylemeliyiz. Bu yüzden ulus-devletin bütün çabasına rağmen mümini vatandaşa dönüştürmek kolay olmamaktadır. Öte yandan uluslaşmayı aydınlanman bir zihniyetle, yani uluslaşmayı ta­rihin akışı içinde insanlığın daha ileri bir merhalesi olarak izaha yel­tenmenin bugün anakronik bir düşünce olarak meşruiyetini yitirdi­ğini; böyle bir tarih tezinin ise İslam’ın entelektüel muhayyilesinde kendine hiçbir zaman meşruiyet bulamadığını belirtmeliyiz.</p>
<p>Bugün Kürtlere dayatılan resmî kimliği elbette ki tasvip etmek mümkün değil. Buna karşılık Kürt sorununun da ulusal kimliğe şid­detle talip olduğunu görmekteyiz. Bu talep kendi dışındaki Müslü­man kardeşlerine karşı “ötekileştirici” bir dil kullanmakta mahzur görmemektedir. Daha çok Marksist jargondan devşirilmiş bir söy­lemle kendi sorunlarım dile getirmekte, fakat sorunların ortaya ko­yulaş tarzının İslam’la bağdaşmadığının farkında olamamaktadır. Bugün modern anlamda insanlara dayatılan kimliğin sadece Kürtler için değil, bütün Müslümanlar -hatta buna Müslüman olmayanları da dâhil edebiliriz- için de sorunlu olduğunu artık her kesimden in­san kabul etmektedir. Zira bu kimlik en azından Müslümanlar için İslam dışı bir tanım ve sekülerleştirici bir içerik taşımaktadır.</p>
<p>Bilindiği gibi Müslüman cihetinden kimlik, dünya görüşünün/ inancın yansıması olarak, hem bu dünyada hem de ahirette geçerli olmak gibi bir özellik taşır. Bu nedenle ben Müslüman’ım diyen her­hangi bir insanın kimlik sorunu olduğunu söyleyemeyiz. Bu tanım ışığında Kürtlerin sorunlarım değerlendirdiğimizde sorun kimlik me­selesi olmaktan çıkmakta; mesele Kürtlerin kendi dillerini konuşamamak gibi ciddi bir özgürlük sorunu halini almaktadır. İslam bir kavme kendi diliyle kendi dinini yaşama hakkı tanımaktadır. Bunu da “dinî” hayatın karşılığı olarak kullandığım belirtmek istiyorum. Eğer Kürtler veya/başka bir kavim böyle bir özgürlük sorunu ile karşı karşıya bulunuyorsa, bu durumda sorunu ortadan kaldırmak bütün Müslümanlar için “farz-ı ayn” haline gelmiş sayılır. Müslümanlar ister Türk, Kürt, Arap, isterse Çerkez ya da Laz olsun; kendilerini ulusal kimlikle kolayca adlandırabileceklerini düşünüyorlarsa bilsin­ler ki bu kimliklendirme ahirette işe yaramayacaktır.</p>
<p><sup>11</sup> Ozgür-Der, Kürt Sorunu ve Müslümanlar Forumu, 28 Ocak 2006, İstanbul</p>
<p>Abdurrahman Arslan &#8211; Yeni Bir Anlam Arayışı,syf:247-255</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kimlik-enfusun-tezahuru/">Kimlik; Enfüsün Tezahürü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kimlik-enfusun-tezahuru/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşadığımız Kimlik Değil, Kişilik Krizidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasadigimiz-kimlik-degil-kisilik-krizidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasadigimiz-kimlik-degil-kisilik-krizidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Mar 2023 14:49:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26324</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslüman için kimlik yaşanan şartlara bağlı/bağımlı olmayan bir aidiyeti ifade eder. Bu tanım modernist anlayışın aidiyeti bir ulusa ya da ulusla özdeşleştirilmiş bir toprağa bağlı kılan kimlik tanımın­dan mahiyet olarak farklıdır. Bu nedenle İslâmî kimlik yerel ve kü­resellik gibi günümüze hâkim zihniyetin dualist ayrımlamasından farklı özelliği ile bildik kimlik kategorilerini aşar; insanın sadece bu dünyayla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasadigimiz-kimlik-degil-kisilik-krizidir/">Yaşadığımız Kimlik Değil, Kişilik Krizidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24451 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/indir-300x160.jpg" alt="" width="373" height="199" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/indir-300x160.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/indir.jpg 307w" sizes="(max-width: 373px) 100vw, 373px" /></p>
<p>Müslüman için kimlik yaşanan şartlara bağlı/bağımlı olmayan bir aidiyeti ifade eder. Bu tanım modernist anlayışın aidiyeti bir ulusa ya da ulusla özdeşleştirilmiş bir toprağa bağlı kılan <u>kimlik</u> tanımın­dan mahiyet olarak farklıdır. Bu nedenle İslâmî kimlik yerel ve kü­resellik gibi günümüze hâkim zihniyetin dualist ayrımlamasından farklı özelliği ile bildik kimlik kategorilerini aşar; insanın sadece bu dünyayla sınırlı kalmayan, öbür dünyayı da kapsayacak şekilde bir aidiyet verir. Zira İslam’a göre kimlik bir inanma biçiminin kendini ifade etme tarzıdır; bizim sadece kim olduğumuzla ilgili değil, aynı zamanda kendimizi nasıl anlamlandırdığımız ve “ötekiyle” nasıl bir ilişki kuracağımızla da alakalıdır.</p>
<p>Son zamanlarda kendisinden çokça söz edilen ve tartışmalara konu olan kimlik ve onunla alakalı kriz meselesi, köken olarak Batıda postmodernizmle beraber başlamış, küreselleşme dediğimiz kavram ve süreçle birlikte Batı dışındaki dünyada da, çok anlandı bulunmasa ve çok fazla meşru sebepleri olmasa da, tartışılan bir mesele olmuş­tur. Kanımca buradaki sorun kimliğin ne olduğu, nasıl tanımlandığı, hatta kimlik tanımlamasının evrensel standart bir ölçüsünün olup ol­madığından önce; kimliğin tanımlanmasına imkân ve meşruiyet ka­zandıran “kaynağın” içinden geçmekte olduğu krizdir. Dolayısıyla <sup>1 </sup>Batı açısından sorun fazlasıyla derinlerde bulunuyor; yani kimliğin tanımlanmasına imkân sağlayan kaynakla ilgili bir mesele olmakta. Bu yüzden modern Batı dünyasında kimlikten önce, kimliğin tanım­lanmasına neyin kaynaklık ettiği meselesi, söz konusu edilmesi ge­reken önemli bir meseledir. Zira Müslümanlar kimlik üzerinde yo­ğunlaşırken kanımca bu nokta gözlerden kaçmakta, bu nedenle de meseleyi açıklıkla ortaya koymak mümkün olamamaktadır.</p>
<p>Sanırım sözünü ettiğimiz kaynakla ilgili olarak önce şunu kay­detmemiz gerekiyor: Modern Batı düşüncesinde kimliğin kaynağında &#8220;Kültür” bulunur; kimliğin tanım ve inşasına dair bütün imkânlar &#8216; kültürün içinde aranmış ve oradan devşirilmiştir. Bu anlayışa göre kültür ulusa ait değerler dünyasıdır ve insan varoluşunun temel öğesi olarak kabul edilir. Kültür ulusların kendi kendileri üzerinde düşün­melerinin ve kendilerini tanımlamalarının yegâne imkânı sayılmak­tadır. Bu özelliklerden de anlaşılacağı gibi modernist anlayış kül­türe kutsallaştırıcı bir anlam yüklemiştir. Ama ne yazık ki bu çoğu zaman gözlerden kaçmaktadır.</p>
<p>Ne var ki günümüzde kimlik tanımlamaya kaynaklık eden ve meşruiyet kazandıran, insanın kim olduğuna dair aidiyet bildiren kay­nak olarak kültür kavramı, postmodernizmle beraber şimdilerde bir kriz yaşıyor. Postmodernizm kültürel parçalanmadan bahsetmekte. Bunun neticesi olarak Batıda yaşanmaya başlayan kimlik krizi, ön­celikle kültürün yaşadığı parçalanmayla ilgili bir kriz olmakta; bu yüzden de Müslüman’ın yaşadığı krizle görünüşte benzerliği olsa da mahiyet olarak farklılık taşımaktadır. Modernist düşünce kimliğin kaynağı olan kültürü; ulusa ait ve onun tarafindan var edilip sürekli kılman, monolitik bir yapı şeklinde tasavvur etmişti. Ulus homojen ve bölünmez bir bütünlük olarak anlaşılmış, kültür kavramı da bu bölünmez bütünlükten, yani adı ulus olan toplum kavramından tü­retilmişti. Toplumun kültür çerçevesi içinde düşündüğü kendini tanı­dığı, tercihte bulunduğu ve kararlar verdiği kabul edilir. Fakat post­modernizm ve küreselleşmeyle beraber monolitik ulus kültüründen, parçalanmış çok kültürlülüğe geçiş yaşanmaya başlandı. Kültür artık bir bütünlük ve homojen bir yapı olarak tasavvur edilemiyor; kendi içinde farklılıklar taşıyan çoğul bir yapı olarak anlaşılmaktadır.</p>
<p>Modernist düşüncenin ulusa ait olarak tanımladığı ve bu yüz­den de bir bütünlük içinde olduğunu varsaydığı kültür anlayışı, do­layısıyla 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, bilhassa pozitivizmin yaşadığı çöküntüyle beraber ciddi bir kırılma yaşadı, var olduğu sa­nılan bütünlüğünü kaybetmiş oldu. Bu nedenle günümüzde kültü­rün yaşamakta olduğu kriz, sosyal ve ferdî düzeyde ciddi sorunların kaynağını teşkil ediyor. Kültürün artık bugün sahici bir kimlik tanımı ve aidiyet bildirim kaynağı olmaktan çıkması, en azından tamiri zor bir yara almış olması, Batıda küreselleşmeyle beraber yeni arayışlara kapı açıyor. Gerçekte küresel veya postmodern bir dönemde, ulusal olduğu kabul edilen birçok şeyin aşındığı bir zamanda, yeni bir kim­lik tanımının imkânları üzerinde durmak önemli hale gelmiş oldu.</p>
<p>Şimdi esas sorumuza dönebiliriz: “ben kimim” sorusuna, “ben Müslüman’ım” diye cevap veren; “ben”in kim olduğu, nasıl bir in­sana Müslüman dendiğini ve Müslüman’ın da nereden gelip nereye gittiğini bilen birisi olarak; küreselliğin/postmodernizmin meseleyi ortaya koyduğu tarzda bir kimlik sorununun olabileceğini şahsen söylemem imkânsızdır. Peki, bu durumda sorun ne? Sorun insa­nın kendisi için bir aidiyet bildiren inandığı dini ile yine bu insanın amelleri arasındaki tutarsızlıkta; yani hükümler ile muamelat ara­sında giderek açılmakta olan gedikle ilgili. Evet, doğru; amellerimiz, inandığımız dinin ön gördüğü formatlara uymaktan giderek uzakla­şıyor; biz “Müslüman kalırken” sanki bir “şeyler” amellerimizi ken­dine göre/kendisi için yeniden formatlamakta. Yaşadığımız hayatın fiziksel “evreni” inancımıza uygun şekilde yaşamamızı hem zihin­sel hem de hayat pratiği olarak zorlaştırmaktadır. Kanımca bugün kimlik sorunu olarak gördüğümüz mesele budur ve bu fazlasıyla önem taşıyan bir mesele sayılmalıdır. Zira yaşadığımız hayat tarzı artık kimliğimizi ve zihnimizi şekillendirir bir mevki kazanır hale gelmiştir. Yaşadığımız bu durum, Müslüman’ın kişilik yapısını kırılgan yapmakta; “tanımlanabilir” bir kimlikten ya da “taranabilir” bir kimlikten -sözgelimi “emin olmak” gibi- tanımlanması ve/veya ta­nınması zor, giderek emin olmaklıktan uzaklaşan pragmatist, gide­rek nihai noktada oportünistleşen “flu” bir “kişilikle” bizi baş başa bırakmaktadır. Yani Müslüman bir kişiliğin, kendi tanımı gereği ol­ması gereken tutarlı tavrını göstermek giderek zorlaşıyor.</p>
<p>Şimdi tekrar başa dönecek olursak; buradaki sorun kimliği bil­diren, aidiyeti inşa eden; insana, kim olduğundan dolayı neyi nasıl yapması gerektiği hususunda referanslar/ölçü sunan esas “kaynakla” ilgili olarak, hamd olsun bir sorunumuz yok; zaten olamazdı. Yani sorun Batıdaki gibi kaynaktan neşet etmiyor; kaynak muhkem el­hamdülillah. Muhkem olmayan yaşadığı hayatın manipülasyonuna kendini kaptırmış, ya da fazlasıyla kendini açık tutan, nefsi kışkır­tılmış Müslüman’ın kendisidir diyebiliriz. Dünyanın çok cilalandığı, haramların olmayacak kadar bize çok yakınlaştırıldığı bir tarih ke­sitinde yaşadığımız unutulmamalı. Şu da var ki, dünya hayatı yeni “tatlı” olmuyor; o her zaman, bütün zamanlar boyunca ve bütün in­sanlar için tatlıydı. Ama Müslüman kimlik/kişilik onun ahiret yurdu karşısındaki sahici olmayan tatlılığım her defasında deşifre etmekte, onu kolayca değersizleştirebilmekte fazla zorlanmamıştı, yakın za­manlara kadar. “Şüpheden uzak durun” hadisi gereğince davranan zihin dünyayı değersizleştirebilmişti; bu yüzden de, bugünün tersine, haramlar Müslüman’ın yakınma kolayca sokulamamıştı. Bizim bu­gün İslam’a başvurarak çözmeğe çalıştığımız meseleler, bilgisizlikten dolayı değil, “şüpheyi” lehimize/menfaatimize çevirmekle ilgili bulu­nuyor maalesef. Bu yüzden zihnimizin “kıblesi” kayıp ve haramlar yanı başımızda duruyor. Bütün bunların sebebi yaşadığımız hayatın bize ait olmayan ideallerini İslamileştirmek istememizden; bilerek veya bilmeyerek hayatımızı bunlar doğrultusunda yeniden kurmak arzusu içinde olmamızdandır. Kanımca yaşadığımız kriz bu nedenle bir kimlik krizi olmaktan çok, bir kişilik krizidir. Bu krizi Müslüman­ların en azından son kırk yıldan beri modern dünya ve hayat karşı­sında kurmuş oldukları “söylemleri” beslemekte; Müslümanların ar­tarak gösterdiği nefsi zaaf da aynı şekilde bu söylemi beslemektedir-</p>
<p>Dünya ve üzeri cilalanmış bu hayat tarzı karşısında, kışkırtılmış nefislerimizin her şeyden evvel “tezkiyeye” ihtiyacı var. Müslümanın kişiliğin günümüzde eşya dünyasıyla kurmuş ve kurmakta olduğu ilişkinin niteliği çok sahiplenici bir özellik taşıyor; aynen, durmadan eleştirdiğimiz “ötekiler” gibi. Sorun bir “şeylerin&#8221;’ sahihi olmamak değil: sahip olduklarımız ve sahip olmak için müthiş bir arzu ve çaba gösterdiğimiz şeylerle kurduğumuz ve kurmakta olduğumuz ilişki­nin niteliğidir. Kendi dışındakini sürekli eleştiren, sürekli hakkının yendiğini ifade eden, ama nihayetinde eleştirdiğinin yerine geçme arzusu taşıyan bu kişiliğin, bu tezkiyeden mutlaka geçmesi gereki­yor. Bunun olabilmesi aynı zamanda hayatın yeniden anlamlandırıl­ması olacaktır. Müslümanlar başkalarının anlamlandırdığı bir hayatın idealleri peşinde koştuğundan, insanı yüceltip dünyayı değersizlcşti- remiyoruz. Söz konusu tezkiye ve anlamlandırmanın olabilmesinin imkânı, İslam’ın ahlâkını “eğip-bükmeden” hayat ilişkilerimizin dü­zenleyicisi yapmakla mümkün görünüyor. Bilelim ki tutarlı bir Müs­lüman olmak yaşadığımız hayalın sosyal ilişkiler diyalektiğine çomak sokmak demektir. Tutarlı olmak her şeyden önce bir cemaat olma­nın bereketini sağlar aynı zamanda.</p>
<p>Önce ideolojinin, postmodernizmin ve/veya neoliberalizmin yaygınlaştırmaya çalıştığının aksine, kötü bir şey olduğunu düşün­müyorum. Doğrusu Müslümanların ideoloji düşmanlığı yapmalarını da çok anlamlı bulmadığımı belirtmek istiyorum. Zira her kimlik as­lında ideolojik bir boyut taşır; burada kabulü mümkün olmayan şey, insanlara belirli bir hayata ait bir kimliğin zorla dayatılmaya çalışıl­masıdır. Fakat kimlikle alakalı dayatmaların hiç de yeni bir şey ol­madığını; tarihte insanların kendilerine yöneltilen “kimlik dayatma­larına” karşılık; bugün yapıldığı gibi, var güçleriyle bağırıp, feryad-ü figan etmekten çok, dayatılan kimliğe karşı iman ve amel tutarlılığını daha muhkem hale getirerek, hayat evrenlerini bu tutarlılığın gölge­sinde yeniden düzenlemek olmuştur. Böyle bir tutarlılık Müslüman­lar için bugün, Peygamberimizin [s] sıfatı olan “emin” bir kişiliği inşa anlamına geliyor. Çürüyen ve kokuşan bir dünyada Müslümanların böyle bir iddiası yoksa neyin iddiasındalar o halde. Kendi tutarsız­lığımızı ve zaaflarımızı sonuna kadar dış sebeplere bağlamamız ge­rektiğini sanmıyorum.</p>
<p>Hayatı yeniden anlamlandırıp ona göre bir zihniyetin inşası için; kışkırtılmış nefislerle hedef edindiğimiz bir hayat anlayışının ahireti yeteri kadar düşünmemize engel olduğunu hesaba katmamız gere­kiyor. Başkalarının taklitçisi olmayan bir kişiliğin inşası için kanımca yapmamız gereken şey, sünneti kitaplardan hayatımıza indirmektir. Hayatı ve amel olarak kimliğimizi sünnetin kalıplan içinde anlam­landırmamız gerekiyor.</p>
<p>İlk soruyu tahlil ederken modern Batıda kimliğin kaynağında “kültür” olduğunu söylemiştik. Fakat kişisel kanıma göre Müslümanlar için modern anlamda bir kültürden bahsetmek, İslam’a pek uygun düşmemektedir. Genel olarak son dönemlerde kullanımı yaygınlık kazanan “İslam kültürü” ifadesinin de çok doğru bir kavramsallaş­tırma olmadığım düşünüyorum. Müslümanlar kendileri için ille de bir kültürden bahsetmek istiyorlarsa, bu ancak “Sünnet” olabilir. Ka­nımca dünyadaki bütün Müslümanların tek “kültürü” var, o da sün­nettir. Sünnet kimliğin ve hayatın kumcu pratik kaynağıdır; eğer de­ğilse, günümüzde olduğu gibi, o zaman İslâmî kişilik krizde demektir. Krizden kurtulmanın yolu onu kumcu hale getirmektir.</p>
<p><sup>1</sup> Özgün İrade Dergisi, Haziran 2004</p>
<p>Abdurrahman Arslan &#8211; Yeni Bir Anlam Arayışı,syf:241-246</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasadigimiz-kimlik-degil-kisilik-krizidir/">Yaşadığımız Kimlik Değil, Kişilik Krizidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasadigimiz-kimlik-degil-kisilik-krizidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihselcilik Sorunu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilik-sorunu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilik-sorunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Nov 2022 15:58:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fazlurrahman]]></category>
		<category><![CDATA[Hegel]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rousseau]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik Sorunu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26207</guid>

					<description><![CDATA[<p>GİRİŞ: 1.Tarihselcilik,[1] insanın zaman ile irtibatında, zamana mahkûm olmasını ve dolayısı ile kendi özgünlüğü ve özgürlü­ğünden vazgeçerek, ne idüğü belirsiz bir &#8220;sürece&#8221; teslim olması­nı makul ve hatta zorunlu bir durum gibi gösteren bir ideolojidir. Süreci, dolayısı ile de -içinde bulunduğu şartlar anlamında- za­manı mutlaklaştıran bu tavır, 19. ye 20. yüzyıllarda bu isimle etkili olsa da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilik-sorunu/">Tarihselcilik Sorunu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26220 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/tarihselciligin_cokusu2-702x336-1-300x152.jpg" alt="" width="487" height="247" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/tarihselciligin_cokusu2-702x336-1-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/tarihselciligin_cokusu2-702x336-1-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/tarihselciligin_cokusu2-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 487px) 100vw, 487px" />GİRİŞ:</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Tarihselcilik,<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> insanın zaman ile irtibatında, zamana mahkûm olmasını ve dolayısı ile kendi özgünlüğü ve özgürlü­ğünden vazgeçerek, ne idüğü belirsiz bir &#8220;sürece&#8221; teslim olması­nı makul ve hatta zorunlu bir durum gibi gösteren bir ideolojidir. Süreci, dolayısı ile de -içinde bulunduğu şartlar anlamında- za­manı mutlaklaştıran bu tavır, 19. ye 20. yüzyıllarda bu isimle etkili olsa da yeni bir tavır değildir, insanlık tarihinde sürekli yi­nelenen ve yenilenen eski bir tavırdır, tabir caizse insanın varlık şartları ile alakalı bir durumdur. Kuran-ı Kerim&#8217;de Câsiye Suresi 24. ayette <em>&#8220;bizi sadece</em> zaman helak eder&#8221; şeklinde dile getirilen tavır, insanın varlık şartları itibarı ile alakalı bir durumu işaret eder. Bu durum kısaca Mutlak ile olan irtibatını ihmal eden veya unutan, hatta sistematik olarak üzerini örten insanın yakın haya- tını/el-hayatü&#8217;d-dünyayı mutlaklaştırmasının, yani günümüzün ifadesi ile sekülerleşmesinin bir neticesi olarak zamana, yani ve­rili duruma teslim olmasını işaret eder. Kısaca insanlığın Hakk ve Hakikat ile irtibatını koparmasının son ucu, zamanı, yani in­san eliyle oluşturulmuş şartları mutlaklaştırarak ona mahkûm olmak zorunda kalmasıdır. Bunun olması gereken durum oldu­ğunu savunan ideolojiye de tarihselcilik denilir. Modern ve mo- dernist tarihselcilik bunun en son örneğidir.</p>
<p>Tarihselci tavırlar, kadim Hint ve Çin düşüncesinde, özel­likle büyük devletlerin oluşturduğu sistemin dağılmasından sonra ortaya çıkan kaosu kalıcı zannedenlerin, bu zannmda kar­şımıza çıktığı gibi, Eski Yunan ve Cahiliyye Araplarında da bas­kın bir tavırdır. Bize ulaşan eserleri ve sözleri dikkate alındığında Buda kadar Konfüçyüs ve Sokrates de kendi hayatlarında süreci mutlaklaştırarak, sürece teslim olmuş insanlara, zamanı aşan ve geçerliliği dönem ve şartlara bağlı olmayan esaslar olduğunu sa­vunma cihetinden temayüz etmişler, bu anlamda kendilerinden sonra gelen insanlara hayat düzenlerinde istikrar ve gidişatta is­tikamet göstermeye çalışmışlardır. Vurguladıkları husus ise kao­sun ortaya çıkmasından önce mevcut olan düzenin esasını teşkil eden hikmetin hatırlatılması ve bu hikmetle irtibatın ihyası üze­rinden, zamana ve şartlara teslimiyetin aşılabileceği olmuştur. Biraz daha yakından incelendiğinde bu zevatın atıfta bulunduğu hikmetin, -tarihi olarak kayıtlara geçmemiş olan- nebilerin teb­liğlerinden ibaret olduğunu tahmin etmek zor değildir. Dolayısı ile insanın zamana ve şartlara karşı direnebilmesinin esasında, tarih boyunca, nebilerin tebliğ ettiği hikmetin bulunduğu ve bu hikmet sayesinde insanlığın, kendi ürettikleri kuramların ve ku­ralların tecessüm ettiği mekanizmalara karşı kendi özgünlüğü­nü (yani asli ve hakiki aidiyet çerçevesi ile irtibatlı olmasını) ve özgürlüğünü (özgün bir şekilde varlığını sürdürebilme imkânı) muhafaza edebileceğinin bulunduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (sav), insanlı­ğı zaman ve şartlara teslim olmaktan muhafaza eden ve edecek olan dini yani İslamiyet&#8217;i, insanlığı aynı zamanda tarihselliği ile yüzleşerek onu aşmasının bir imkânı olarak tebliğ etmiştir. Bu ci­hetten İslamiyet, tarihselliğin aşılmasının hakiki imkânını sunar. Modern Tarihselcilik, Batı Avrupa&#8217;da ortaya çıktığı hâliyle, bazı cihetlerden Müslümanlara öykünerek İslam&#8217;a alternatif olma id­diasında bulunan bir ideolojidir.</p>
<p>İslam dünyasında 19. yüzyılın ikinci yansından itibaren ve özellikle de Osmanlı Devleti sonrasında neredeyse sınırsız bir tahakküm imkânına sahip gözüken güçler ve bunların söylem­leri, İslam dinini tarihselcilik üzerinden geçersiz kılmaya çalış­mıştır. Bu durum insanları doğru olan ile geçerli olan arasında bir tercihe zorlamıştır. Bu cihetten İslam dini ve İslam inancını tarihe hasrederek tarihselleştiren bir tavır ve bu tavra kendisi­ni -bilerek veya bilmeyerek- kaptıranlar da Osmanlı Devleti sonrasında ortaya çıkan kaos durumunu kalıcı zannederek, bu kaos durumunu mutlaklaştırmaya çalışanların tasarrufu altına girmek durumu ile karşı karşıya kalmışlardır. Siyasi ve askeri gücün son sözü söylediği varsayımına dayalı olarak bu kaos du­rumunu kalıcı hâle getirmeye çalışanlar, bunu İslam medeniyeti ve onun ruhunu teşkil eden İslam dinini, dönemini tamamlamış tarihsel hadiseler olarak sunmaya çalışırken, İslam dini ve me­deniyetini artık hayatiyeti olmayan, dolayısı ile sadece tarihsel olarak veya ilerleyenlerin ve ilerlemek isteyenlerin &#8220;ayaklarının bağı&#8221; olarak gören söylemler ön plana çıkmıştır.</p>
<p>Batı Avrupalıların kazandıkları hâkim konumun artık sonsuza kadar devam edeceğini varsayan bu tavır, kendisini kaptıranların zihinlerine hükmederek, onlar üzerinden kendi konumunu mutlaklaştırmaya çalışmıştır. İlginç olan taraf, bu söylemleri geliştirenlerin bir taraftan evrim ve ilerleme vurgusu yaparken diğer taraftan da mevcut durumun artık değişmeye­ceği ve Batı&#8217;nın hâkim konumunun tarihin amacı olduğunu sa­vunan &#8220;tarihin sonu&#8221; tezini farklı formlarda ve farklı tarzlarda yaygın bir şekilde işlemeleridir. Esas itibariyle evrensel herhangi bir değer olmadığı, değerlerin ve hakikatin insanlar tarafından üretilip, yeri geldiğinde de değiştirildiği varsayımına dayalı ta­rihselci yaklaşımın, emperyalist söylemlerin özünü oluşturduğu söylenebilir. Bu söylemleri geliştirip savunanlar öncelikli olarak Batılı akademik çevreler (sosyal bilimciler, insan bilimciler, ma­nevi bilimciler, Oryantalistler vs.) iken, Müslümanlar arasında gözüken ve adına modernist tarihselcilik diyeceğimiz Batı tarihselciliğine denk düşen tavır, Osmanlı sonrasında teşekkül eden emperyalist dünya (düşünme ve yaşama) düzenine konformist bir teslimiyetçilik olarak tezahür etmiştir. Bu teslimiyetçi tavır, impersonel/yapısal/kurumsal bir şekilde, kabaca oluşturulan ilk, orta ve yükseköğretim kurumları üzerinden etkin olmuş ve ol­maya devam etmekledir.</p>
<p><strong>2.</strong>Her ne kadar son iki yüzyılda başta Hegel olmak üzere kendisini tarihselciliğe kaptıranlar, bunu bir tür bağımsızlaşma ve bu anlamda, bağlardan koparak özgürleşme gibi takdim etse­ler de nihai olarak tarihselcilik ne yaptığını bilmeyen bir <em>&#8216;fatum&#8217;a. </em>teslim olarak, mevcudu meşrulaştırmak üzerinden güç sahiple­rini hak sahibi olarak tanımaya insanları yatkm/teşne hâle getir­mektedir. Özgürleşme tabiri burada anahtar terim olarak önem arz etmektedir. Özgürleşme, Batı dillerindeki farklı ifadeleri ile Befreiung/Emancipation/Liberation, bir bağdan kurtulma ve kendisi ile ilgili kararları kendi imkânları ve ihtiyaçlarını, ama özellikle kendi varlığını esas alarak alabilme olarak tanımlansa da bunun en iyi ihtimalle bir arzu olarak kalacağı; verili durum­lara bağlı olarak sınırlı bir geçerlilik kazanmakla birlikte, mutlak olamayacağı açıktır. Her şeyden önce buradaki &#8220;özgürleşme&#8221;-nin öznesinin fert olarak insan olmadığını; tarihte, en azından Hegel&#8217;in gözünde, döneminde ve sonrasında, fail olanın devlet ve/veya kapital/sermaye olduğu dikkate alınacak olursa, özgür olanın veya özgürleşenin &#8220;devlet&#8221; ve/veya &#8220;piyasa&#8221;, yani &#8220;şir­ketler&#8221; olduğu fark edilir. Bunların ise, insanlar tarafından arala­rındaki söz ve iş birliği yoluyla gerçekleştirilen fiillerin son ucu olarak mevcut olduğunu dikkate alacak olursak, bağlarından kopan, sırf kendi varlığını esas alarak ve kendi varlığını muha­faza ederek, buna yönelik karar verme imkânı sadece devlet ve sermaye için söz konusu olabildiğinden dolayı, tarihselcilik in­san ürünlerini insanların karşısına, onu belirleyen bir güç olarak konuşlandırarak, fertlerin bu güçlere kayıtsız ve şartsız itaatini -ironik bir şekilde- freiheit/liberte/freedom olarak adlandırmak­tadırlar. Dolayısı ile totaliter siyasi ideolojilerin zemini olarak ta­rihselcilik, bu yönden, söylemlerinde oluşan ilk intibaın aksine, fertleri köleleştiren bir ideolojidir.</p>
<p>Modern tarihselciliğin piri olan Hegel&#8217;in yaklaşımı tek başına tarihselciliği oluşturmasa da tarihselci ideolojinin temsil gücü en yüksek örneğidir. Dolayısı ile Hegel&#8217;in tarihselciliğe na­sıl yöneldiği ve bu yönelişin fikri ve tarihi arkaplanı ile ilgili bazı hususların dile getirilmesi, meselenin mahiyetine muvafık bir şekilde müzakeresine yardımcı olacaktır.</p>
<p>Öncelikle Hegel&#8217;in tarihselciliğe yönelmesinin önemli sebeplerinden birinin, gençliğinde Hristiyanlığı ihya etmek is­terken karşılaştığı sorunlar olduğunu söyleyebiliriz. Yani me­selenin Hristiyardık ile ciddi bir alakası vardır. Hristiyanlık ile tarihsellik ve tarihselciliğin alakası, tabii din, tabii teoloji gibi gelişmeler üzerinden kurulabilir. Bu süreç dikkate alındığında meselenin &#8220;evrensel&#8221; bir sorun olmayıp, bölgesel olduğu; ancak farklı kanallarla küresel bir etki oluşturduğu kolayca fark edile­bilir. Bu konu kendi başına önemli olmakla birlikte, burada ka­baca ve ana hatları ile işaret edeceğiz.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p><strong>3.</strong>Hegel&#8217;in gençliğinde, Romantik hareketin<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> de tesiri ile, Hristiyanlığı ihya ederek, bunun üzerinden Avrupa birliği­ni temin etme gibi bir gayretin parçası olduğunu hatırlayarak, meselenin Hristiyanlık ile derinden alakalı olduğunu söyleye­biliriz. Hegel&#8217;in Hristiyanlığı ele alırken ilham kaynağı, Kant üzerinden Rousseau&#8217;dur. Hegel yaklaşımında hem Rousseau&#8217;ya dayanır hem de onun yaklaşımım tabiileştirerek, kendi ifadesi ile &#8220;aşar&#8221; (Aufhebung). Biz burada 17. ve 18. yüzyıl Batı düşün­cesinde din meselesinin nasıl ele alındığı üzerinde durmayaca­ğız; sadece şu kadarım söyleyerek iktifa edeceğiz: Bu yüzyıllar­da Batılı aydınlar, genel olarak Hristiyanlığı ve özel olarak da Katolik Kilisesi&#8217;nin öğretilerim terk etmiş; bunun yerine adına tabii din de dedikleri, insanın aklı ve fıtratı ile çelişmeyen bir din arayışına girmişlerdi. Bu çerçevede tabii din ve tabii teoloji yanında tabii hukuk ve tabiat felsefesi, bir ve aynı sürecin farklı cihetlerden görünüşünü isimlendirmektedir. İnsanın aklı ile çe­lişmeyen, akıl tarafından inşa edilen veya akılda esasım bulan olarak düşünüldüğünde, dinin esasının ve yegâne kaynağının akıl olması gerektiği; buna karşılık o dönemde çok anlamlı bir kavram hâline gelen vahyin, ancak aklın çizdiği sınırlar içinde anlamlı olduğu; dolayısı ile dinin ne olduğu ve nasıl bir dinin ka­bul edilebilir olduğu sorusunun cevabı yaygın olarak &#8220;akli olan&#8221; ve/veya &#8220;akılda esasını bulan&#8221; şeklinde veriliyordu. İşte Hegel papaz okulunda okurken ve mezun olduktan sonra böylesi bir ortamda genelde din ve özel olarak da Hristiyanlık ile ilgili so­ruları ve sorunları aşmaya gayret ediyor ve bu konularda adım adım fikirlerini dile getiriyordu.</p>
<p>Hegel&#8217;in önünde (çok sayıda düşünürün eserleri yanın­da, özellikle) Kant&#8217;ın &#8220;Yalın Aklın Sınırları İçinde Din&#8221; eserin­deki tezi yanında, bu eseri de önceleyen Rousseau&#8217;nun <em>Toplum Anlaşması</em> kitabının son kısımlarında ortaya koyduğu bazı ay­rımlar bulunuyordu. Bu hususta tayin edici nokta, Rousseau&#8217;nun &#8220;tabii din&#8221; ve &#8220;vaz&#8217;i din&#8221; (insan dini/vatandaş dini) ayrımıdır. Bu aynın, Rousseau&#8217;nun Hz. İsa tarafından tebliğ edilen din ile Katolik öğretinin birbirinden ayrı dinler olduğunu fark etmesi ve dile getirmesi ile alakalıdır. Rousseau, ilk defa olmasa da daha önce Protestanlığın ve asırlar öncesinden Müslümanların vurgu­ladığı gibi, Katolik ve Ortodoks Kiliseleri gibi kuramların temsil ettiği Hristiyanlığın mevzu/vazedilmiş (veya uydurulmuş) bir şey olduğunun farkına varmış ve bunu açıkça dile getirmiştir. Rousseau&#8217;nun dinlere bakışı ve tasnifi, daha sonra ortaya çıka­cak olan tarihselcilik açısından önem arz etmektedir.</p>
<p>Rousseau dinleri üç kısma ayırır: Birincisi insan dini (la religion de l&#8217;homme), İkincisi vatandaş dini (religion du dtoyen), üçüncüsü ise papaz dinidir (religion du pretre).<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p><strong>3.1.</strong>İnsan dini&#8217;nin &#8220;tapınağı, mihrabı, ayinleri yoktur. O, <em>yüksek Tanrı&#8217;ya sırf kalben ibadete dayanır; yüksek ahlakın ebedi va­zifelerine inhisar eder.</em> Bu din, Incil&#8217;in telkin ettiği temiz ve sade bir dindir, hakiki tanrıcılık/deism veya teizm (bazı neşirlerinde Th&amp;sme), tabii ilahi hukuk denilen bir dindir.&#8221;<sup>5</sup></p>
<p>Rousseau&#8217;nun bu ifadelerini kısaca ele almadan önce bir hususu belirtmekte fayda bulunmaktadır. Hegel&#8217;in eserlerini verdiği dönemde kullanılan Almanca tercümesi, orijinalinden zaman zaman ayrılmakta olduğu için, Hegel&#8217;in ilk eserlerinde din hakkında konuşurken istifade ettiği metinleri de ilk bakışta teferruat gibi gözükse de tercümeleriyle birlikte dikkate almak­ta fayda bulunmaktadır. Çünkü asıl metinde olmayan veya tam öyle olmayan bir ek, bazan oldukça farklı fikirlerin ortaya çıkma­sına sebep olabilmektedir. Burada da bunun ilginç bir örneğini göreceğiz.</p>
<p><strong>Almanca tercümesi:</strong> &#8220;Die erste hat keine Tempel, keine Altaere, keine Gebraeuche; sie beschraenkt sich lediglich <em>auf die innere Verehrung des höchsten Wesens und die ewigen Pflichten der Moral;</em> sie ist die reine, einfache Religion des Evangeliums, der wahre Deismus; man könnte sie das göttliche Naturrecht nennen.&#8221;<sup>6</sup></p>
<p>Burada Rousseau&#8217;nun eserinin tercümesinde insan di­ninin özünün, &#8220;En Yüce Varlığın deruni olarak yüceltilmesi ve yüksek ahlakın ebedi vazifelerine inhisar etme&#8221; olarak ak- tanlması, oldukça önem arz etmektedir. Bu husus, daha sonra özellikle Hegel&#8217;in tarihi Hristiyanlık eleştirisinde, dinin özünü &#8220;Sittlichkeit/ahlakilik&#8221; olarak belirlerken karşımıza çıkacaktır.</p>
<p>Dinin özünü sittlichkeit/ahlakilik olarak kabul etmek, Pavlus&#8217;un kurduğu Hıristiyanlığın tamamen karşısında olan, onu nefye- den bir yaklaşımdır. Zaten Hegel de Katolik Kilisesi&#8217;nin (Roma Kilisesi denir yaygın olarak) öğretisini de bu cihetten, pozitif/ mevzu/uydurma din olarak nitelemektedir.</p>
<p>Daha sonra bu dini biraz daha tasrih eder: İnsan dini, Rousseau için, Hz. İsa&#8217;nın tebliğ ettiği İncil dini&#8217;dir. Ancak bu din de devlet ile dini, siyaset ile hukuku telif etmediği için Rousseau&#8217;nun beklentilerini tam anlamı ile karşılamaz. Bu ko­nunun teferruatı bizi burada ilgilendirmese de Rousseau&#8217;nun ufkunda tam anlamı ile tahakkuk etmiş, devlet ile hukuku telif eden ve bunu kâmil bir hayat tarzı olarak sunan bir örnek, belki bir numune-i imtisal vardır. Rousseau&#8217;nun kendi ifadesi ile:</p>
<p>&#8220;Muhammed&#8217;in pek sağlam fikirleri vardı; siyasi sistemini iyi esaslara bağladı. Kurduğu hükümet, kendinden sonra gelen halifeler zamanında şeklini muhafaza ettiği müddetçe, tam bir birlik içinde kaldı ve böyle olduğu için de iyi bir hükümet oldu.&#8221;<sup>7</sup></p>
<p>Rousseau&#8217;nun İslamiyet ile ilgili bu ifadeleri, onun hem ufku hem de mevcut Hristiyanlığı ve Batı Avrupa toplamları­nı eleştirel bir şekilde müzakere ederken nerelere bakarak ko­nuştuğu konusunda bir fikir vermesi açısından dikkate değer gözükmektedir.</p>
<p><strong>3.2</strong>&#8220;İkincisi, yani vatandaş dini yalnız bir tek memlekette geçer. Bu din, o memlekete, tanrılarını, kendilerine has koruyucu meleklerini verir. Bu dinin akideleri, ayinleri, kanunlarla gösteri­len birtakım dış merasimleri vardır. Bu dini kabul eden milletten başkası, kâfirdir, yabancıdır, barbardır. Mihraplarının ötesinde, insanlar için ne hak ne vazife tanır. İşte ilk kavimlerin dinleri böyle idi. Bu dine de medeni yahut müspet (pozitif/mevzu) ilahi hukuk (droit divin civil ou positif) denilebilir.&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Rousseau pozitif/mevzu din için şunları söyler: &#8220;Bu din hata ve yalan üzerine kurulduğu için kötüdür. Bu din insan­ları aldatır, onları safdil ve batıl inanç sahibi kimselere çevirir; gerçek ibadeti birtakım boş merasime boğar.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[9]</sup></a> Rousseau&#8217;nın bu ifadeleri, Hegel&#8217;e tarihselciliğe yönelirken yol gösterecektir. Buradaki temel fark, Rousseau&#8217;nun hata ve yalan dediğini Hegel bir taraftan zamanın ruhunun gereği olarak kabul ederek tarih­selleştirecek ve meşrulaştıracak, diğer taraftan onun geçerliliğini o dönemle sınırlayarak kendi dönemi için anlamsızlaştıracaktır. Daha farklı bir ifade ile geçmişte olup biten hadiseler, inançlar, sistemler, anlayışlar yanlış olarak nitelenemez olarak görülecek; sadece onların kendi şartları ile irtibatlandırılarak meşrulaştırıl- ması, onların anlaşılması olarak kabul edilecektir.</p>
<p><strong>3.3.</strong>&#8220;Daha garip üçüncü bir din vardır. Bu, insanları iki V türlü kanıma tabi kılar, onlara iki şef, iki vatan, birbirine zıt vazi­feler yükler, aynı zamanda da hem dindar hem vatandaş olma­larına imkân bırakmaz. İşte Lamasların, Japonların dini, Roma Kilisesi&#8217;ne bağlı Hristiyanlık böyledir. Bu sonuncuya papaz dini denebilir. Bundan muhtelif/t (mixte/karma) ve toplum hayatına yabana bir çeşit hukuk doğar ki bunun adı yoktur.&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Hegel, pozitif din olarak Hristiyanlıktan bahsederken tam da Rousseau&#8217;nun bu tezini hareket noktası olarak kabul eder ve yaklaşımını bunun üzerine bina eder. Rousseau&#8217;nun ideal dini­nin özellikleri burada hatırlatılmayı hak eder:</p>
<p>&#8220;Demek ki, tamamen medeni bir iman vardır. Bunun hü­kümlerini tespit etmek hakkı, hâkim varlığa aittir. Bunlar din ku­ralları değil, toplumsal duygulardır. Bu duygular bulunmayacak olursa ne iyi bir vatandaş ne de sadık bir tebaa olmak kabildir.&#8221;<sup>11</sup></p>
<p>Tam da burada önemli bir ayrıntı söz konusudur: Bu eserin Almanca tercümesi kelime kelime olmanın ötesinde, ter­cümeden daha çok bir yorum görüntüsü kazanır. Rousseau&#8217;ya söylemediği bir şey söyletilir: Tercüme şöyledir: &#8220;Es gibt also ein rein bürgerliches Glaubensbekenntnis, dessen Lehrsaetze der Souverain zu bestimmen berechtigt ist, nicht eigentlich als Religionslehren, <em>sondem als Vemunftwahrheiten und daraus flies- sende Gesinnungen,</em> durch deren praktische Bethaetigung der Verstand der Gesellschaft bedingt ist und ohne welche Niemand ein guter Bürger und ein treuer Unterthan sein kann.&#8221; Fransızca orjinalini buraya almakta fayda var: &#8220;II y a done une profession de foi purement çivile dont il appartient au souverain de fixer les articles, non pas precisement comme dogmes de religon, mais cornme <em>sentiments de socialibilite</em> sans lesquelles il est impossible d&#8217;etre bon citoyen, ni sujet fidele.&#8221;<sup>12</sup></p>
<p>Türkçe tercümesi mealen orijinaline daha yakın olmakla birlikte, Almanca tercümesi tercümeden daha çok, yapılan bir ekle birlikte, bir te&#8217;vil, bir yorum ihtiva etmektedir. Bu te&#8217;vil, Hegel&#8217;in eserinde bir sistemin ilkesi hâline gelecektir. Burada &#8220;sentiments de socialibilite&#8221; ifadesi, &#8220;toplumsallaşma duygu- ları/hissiyatı&#8221;, Türkçe tercümeye &#8220;toplumsal duygular&#8221; olarak çevrilmiş, Almancaya ise, en azından bu tercümede, &#8220;müdrike tarafından uygulanması/tatbiki topluma bağlı olan <em>akli hakikatler ve onlardan akan müşterek hissiyat&#8221;</em> olarak aktarılmıştır.</p>
<p>Bu dinin muhtevası hem Rousseau hem de onu takip eden Hegel için benzerlikler taşır. Esasını akılda bulan ve oradan akan ahlaki dinin kabaca muhtevası Rousseau tarafından şöyle ifade edilir:</p>
<p>&#8220;Medeni dinin kuralları basit, az sayıda olmalı; açıklama­lara ve yorumlara lüzum göstermeyecek kadar açık ifade edilmiş olmalıdır. Her şeye kadir, dirayetli, hayırsever, her şeyi evvelin­den görür, yardım sever bir Tanrı&#8217;nın varlığı, ahiret, adaletlerin saadeti, kötülerin ceza görmesi, toplum anlaşmasının ve kanun­ların kutsallığı: işte müspet ilkeler. Menfi olanlara gelince, bun­lar bence bir tektir. O da müsamahasızlıktır ki bir tarafa bıraktı­ğımız dinlere girer.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Hegel de tarihsel olmayan, mevzu olmayan, tabii insan­lık dinini özünde &#8220;sittlichkeit&#8221; olarak belirler. Hak Din özünde ahlaktır, ahlakiliktir, bir dogma sistemi değildir. Hegel&#8217;in kendi ifadesi ile &#8220;dass der Zweck und das Wesen aller wahren Religion und auch unserer Religion Moralitaet der Menschen sei&#8221; (her hak dinin olduğu gibi bizim dinimizin de mahiyetinin ve gaye­sinin insanların ahlakiliği olduğu)<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[14]</sup></a> onun meseleye yaklaşımının hareket noktasını teşkil eder.</p>
<p><strong>4.</strong>&#8220;Vaz&#8217;i din&#8221; ile &#8220;vahyedilmiş din&#8221; arasında yapılan ay­rım ve kurulan irtibat, tarihselci söylemin gelişme sürecinde &#8220;va­hiy&#8221; anlayışının da tayin edici bir yeri olduğunu göstermektedir. Pavlus&#8217;un bir icadı olan Hristiyanlık, vahyi, önce Tanrı&#8217;nın ken­dini Hz. İsa&#8217;da ve Hz. İsa olarak göstermesi, (&#8220;Offenbarung&#8221;), şeklinde tağyir ve tahrif ettikten sonra, bu vahyin &#8220;kutsal ruh&#8221; aracılığı ile kesintisiz bir şekilde devam ettiği ve bunun merci­inin de Kilise ve Kilise&#8217;yi temsil eden Papa olduğu varsayımı üzerine kurulan Katolik sistemin sorunların çözümünün değil kaynağı olduğunun fark edilmesi ile birlikte, vahyi Papa&#8217;nın ta­sarrufundan çıkarmanın bir yolu olarak, Hz. İsa sonrasını değil, bütün bir tarihi vahyin bir vasıtası ve vasatı olarak kavrayarak, bunun üzerinden, sadece Hz. İsa ve Kilise&#8217;yi değil, olup biten her şeyi Tanrı&#8217;nın kendisini göstermesi (Offenbarung) olarak sun­mak ve bunu da aleme içkin bir Tanrı&#8217;nın eylemi olarak görmek, Hegel&#8217;in ve dolayısı ile Tarihselciliğin işi olarak tebarüz etmiştir.</p>
<p>Hegel&#8217;in Hristiyanlığın pozitif/mevzu/uydurma bir din olduğu ile ilgili yazısı, Rousseau&#8217;nun yaptığını dikkate almak­la birlikte, Rousseau&#8217;nun yaklaşmamdan farklılaşır: Hegel açı­sından Pavlus&#8217;un yaptığı, kendi döneminde yapılması gereken idi ve hakikatin o dönemdeki en doğru ifadesi idi. Dolayısı ile onun yaptığının, yapıldığı dönemde yanlış olduğu söylenemez. Ancak zaman içerisinde gerçekleşen hadiseler ile birlikte, haki­kat, yani Tanrı&#8217;nın kendisini izhar etmesinin formu ve muhte­vası değişmiştir. Dolayısı ile Hegel&#8217;in yaşadığı dönemde doğ­ruların, mevcut durum dikkate alınarak, yeniden belirlenmesi gerekmektedir. Yani Hakk ve Hakikat sürekli değiştiği için, ona muvafık olan bilgi ve o bilgiye dayalı ahlak ve kurallar da de­ğişmektedir. Bugün doğru olarak düşündüğümüz şeyler yarın şartlar değişince, değişecektir; yarın neyin doğru olduğuna yarın yaşayanlar, içinde bulunduktan şartlara bağlı olarak kendileri karar vereceklerdir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Hegel&#8217;in söyleminin esasını tam da bu noktada, Offenbarung/kendini izhar etme kavramı oluşturmaktadır. Offenbarung tabiri, Türkçeye vahiy olarak tercüme edilse de Türkçede vahiy ile kast edilen ile Hristiyan dilinde Revelation/ Offenbarung esasında aynı anlama gelmemektedir. Sadece ikin­ci ve belki üçüncü kullanımındaki manası ile Türkçedeki vahye benzer bir mana söz konusudur. Hristiyan dilinde Revelation/ Offenbarung Tanrı&#8217;nın kendisini İsa olarak göstermesidir. Offenbarung&#8217;un esas manası budur. Hegel de bu manayı esas alır. Ancak Hegel açısından tarih, sadece Tanrı&#8217;nın Hz. Isa olarak kendisini göstermesi etrafında kurgulanmaz; bu kurgu tarihsel Hristiyanlığın, yani Katolikliğin kurgusudur. Hegel&#8217;in perspek­tifinden, bu kurgu ortaya atıldığı dönemde yanlış değildi; o dö­nemde hakikat bu şekilde tezahür ediyordu. Ancak bugün du­rum değişti ve artık anlaşıldı ki tarih, Tanrı&#8217;nın kendi kendisini gerçekleştirme sürecinden ibarettir. Tanrı, âleme içkindir; alem O&#8217;nun bedeni ise, O da Alemin ruhudur. Tanrı âleme içkindir.</p>
<p>Sözü fazlaca uzatmadan Hegel&#8217;in sisteminde ortaya çıkan tarihselciliğin, Tanrı&#8217;yı âleme gömerek inkâr ettiğini söyleye­biliriz. Pavlus&#8217;un zamanında Hz. Isa için yaptığı bu sefer, Hz. İsa bütün bir âlem tarafından ikame edilerek yapılmaya çalışıl­mıştır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[16]</sup></a> Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus bu­lunmaktadır: 17. ve 18. yüzyılın Batılı aydınlan Pavlus&#8217;un Hz. İsa&#8217;yı önce ilahlaştırması, sonra da &#8220;öldürmesi&#8221;; sonrasında da bunları asli günah varsayımı üzerinden gerekçelendirmeye çalış­ması üzerinden teşekkül eden Hristiyanlığın, bir sapma ve sap­tırma olduğunu fark etmişler ve terk etmişlerdir. Bu aydınların karşısına Hegel, Hz. İsa&#8217;nın uluhiyeti varsayımını terk etmeden, onu doğru kabul etmekle birlikte, Hakikatin ondan ibaret olma­dığı iddiasıyla daha farklı bir gerekçelendirme ile zamanında Pavlus&#8217;un yaptığına denk düşecek bir şekilde, kendi döneminin Hristiyanlığını kurmaya teşebbüs etmektedir. Bu teşebbüs kendi zamanına kadar kurulmuş ve kurgulanmış olanı zamansal/tarih- selleştirerek, kendi yaklaşımına bir meşruiyet zemini hazırlamak şeklinde gerçekleşmiştir. Hegel&#8217;in yaptığı şey, bir bütün olarak tarihselcilik olarak ifade edilebilir. Yani tarihselciliğin ne oldu­ğunu biz burada açık ve seçik olarak görürüz.</p>
<p>Ancak Hegel burada ön planda olsa da yani temsil gücü yüksek bir örnek teşkil etse de yalnız değildir; nitekim daha sonra &#8220;din bilimleri&#8221; alanının teşekkülüne ön ayak olacak Schleiermacher de benzer bir şekilde, tarihselciliğe kendi kat­kısını yapacaktır. Buna daha sonra Mili, Auguste Comte, Marx, Engels, Spencer, Durkheim, W. James, kısaca bütün pozitivist- ler ve Marksistler, liberaller ve pragmatistler, Sosyalistler ve Naziler&#8230; ilh. kendi katkılarını yapacaklardır.</p>
<p>Hegel&#8217;in yapmaya çalıştığı şey, Tanrı&#8217;nın âleme içkin oldu­ğu, kendisini tarihte gerçekleştirdiği, bu gerçekleştirme sürecin­de kendisini ve kendi imkânlarını öğrendiği, dolayısı ile bütün bir tarihin Tanrı&#8217;nın deneme yanılma yoluyla kendi kendisini tanıma sürecinden ibaret olduğunu iddia etmekten ibarettir. Bu süreçte Tanrı kendisini Hz. İsa&#8217;da insan olarak göstermiş (=of- fenbart) ve böylece insan olarak bir tecrübe yaşayarak kendisini tanıma cihetinden bir adım atmıştır. Hegel&#8217;in yaşadığı dönemde ise artık kendisini devlet olarak gerçekleştirerek ve bu formda göstererek, devlet tecrübesi üzerinden kendisini tanımıştır.</p>
<p>Bunu dikkate aldığımızda en köklü biçimde Hıristiyanlıkta esasını bulan ve Hristiyanca bir hareket noktasına sahip olan bir tavrı, yani tarihselciliği, rasyonel ve makul, hatta &#8220;evrensel&#8221; adı altında pazarlamak, pazarlayanlar açısından bir sorun teşkil et­mese de bunun farkında olmadan buna kendisini kaptıranlar, evrenselcilik adı altında Hristiyanca bir yaklaşıma teslim olduk­larım veya üstlendiklerini bilmek durumundadırlar.</p>
<p><strong>5.</strong>Tabii ki her insan her fikri benimseyip savunabilir; sa­vunanların tercih ettikleri tezleri savunmaları kadar, onların neyi savunduklarım onlara söylemek de diğer insanların hakkı ve vazifesidir. Bu çerçevede tarihselciliğin Müslümanlıkla bir alakasının olmadığım söylemek, insanların fikir özgürlükleri­ne bir müdahale değildir, hiç kimse Müslüman olmak zorunda değildir. Nitekim günümüzde yaşayan sekiz milyar insanın altı milyarı Müslüman değildir. İnsanlar Müslüman olmadan da yaşayabilirler. Ama Müslümanlıkla alakası olmayan, hatta dini esasından tahrip ederek, nihilizme yol oluşturan bir ideolojinin, Müslümanlıkla alakası olmadığım söylemek de en az tarihselci­liği savunmak kadar, fikir özgürlüğü içerisindedir.</p>
<p>Herhangi birisi nasıl ki liberal, Marksist, muhafazakâr, Yahudi, Hristiyan, Budist vs. olduğunu söyleyerek tezlerim dile getiriyorsa, bir insan da Müslümanlığı karıştırmadan tarihselci olduğunu söyleyerek, kendi fikirlerini, İslamiyeti -konu edinme- den/karıştırmadan-, yani kullanmadan dile getirebilir. Bu onun en tabii hakkıdır. Ancak Müslümanım ve tarihselciyim iddiası, dört köşeli üçgen kadar çelişik ve anlamsız bir ifadedir. Bir insan ya Müslümandır veya tarihselcidir.</p>
<p><strong>6.</strong>Müslümanlar arasında tarihselcilik ile ilgili söylemler­de adı en fazla zikredilen isim, muhtemelen Fazlurrahman&#8217;dır. Fazlurrahman&#8217;ın yaklaşımının yukarıda kısaca ifade ettiğimiz şekilde tarihselci olup olmadığı, tartışmaya açık bir durumdur.</p>
<p>Ancak Fazlurrahman ile irtibatlı olarak hesabı verilmeden kul­lanılan tarihselcilik nitelemesi, maalesef özellikle Türkiye&#8217;de tarihselciliğin yanlış anlaşılmasına ve yanlış kullanımına sebep olmuştur. Çünkü bazı ayetlerin ve hadislerin, fıkıh usulünün ifadesi ile &#8220;hass&#8221; olması ve dolayısı ile genel bir hüküm içerme­mesi şeklinde anlaşılabilecek konulardan hareketle tarihselcilik iddiasını savunmaya çalışmak, abesle iştigalden başka bir şey değildir.</p>
<p>Klasik usul, açık bir şekilde sebep ile hükmü hem ayırmış hem de irtibatlandırmıştır; sebebin hususiyeti hükmün umumi­yetini engellemediği gibi, bazı deliller de umum ifade etseler bile, usulüne uygun bir şekilde tahsis edilebilir. Bunların nasıl yapıla­cağının incelikleri, esasları ile birlikte, Fıkıh Usulü kitaplarında uzun uzun ele alınmış ve müzakere edilmiştir. Fazlurrahman da &#8220;İslam and Modernity&#8221; isimli eserinin giriş<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[17]</sup></a> kısmında benzer ifadeler kullanmaktadır. Dolayısı ile mesele Fazlurrahman&#8217;ın yaklaşımının tarihselci olup olmaması değildir; Fazlurrahman&#8217;ın yaklaşımındaki esas sorun, kendi yaklaşımına zemin hazırlamak için, Kuran-ı Kerim&#8217;in İslam ümmeti tarafından doğru anlaşılamadığı varsayımına dayalı söylemidir. Fazlurrahman bir ta­raftan İslam&#8217;ı Kuran&#8217;ın yorumuna indirgerken ve Kur&#8217;an&#8217;ın -en azından Asr-ı Saadet sonrasında- tarih boyunca Müslümanlar tarafından doğru anlaşılmadığı iddiasında selefici yaklaşı­ma iştirak eder; Peygamberi ve sahabe icmaını ihmal ederken ayrılır. Fazlurrahman&#8217;ın yaklaşımından geriye kalan, onun Hermeneutik dediği bir &#8220;yorum&#8221; metodolojisidir. Bu yorum metodolojisi İslam&#8217;ı, tam da fundamentalist Hristiyanlar veya Protestanlar gibi, Kutsal Kitab&#8217;ın bir yorumundan ibaret olarak kabul eder ve meselenin Kitab&#8217;ın doğru yorumunun yönteminin veya Kuran&#8217;ın yorumunun doğru yönteminin tespit edilerek uy­gulanması olduğu tezini savunur.</p>
<p>Fazlurrahman&#8217;ın yaklaşımın­da tarihselcilik ile irtibatlandırılabilecek hususlar belli ölçüde burada karşımıza çıkar; bir taraftan vahyi ele alırken, diğer ta­raftan Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in yorumlanması söz konusu olduğunda, verili şartlara, tarihe ve zamana epeyce bir tesir atfetmesi, onun yaklaşımında tarihselcilik ile irtibatlandırılabilecek unsurlar ola­rak belirmektedir. Ancak Fazlurrahman&#8217;ın eserinde bulunan bu unsurlar onu Hegelvari bir tarihselci yapmaz; o, olsa olsa mev­cut kaos durumunda kafası karışmış, mevcut durumun kalıcı ol­mayabileceğini düşünebilme hususunda sıkıntılar yaşayan; ama aynı zamanda hayatını Batılı memleketlerde sürekli zan altında, &#8220;olağan zanlı&#8221; olarak geçirmek zorunda kalan ve Batı akademi­si, oryantalizm içinde yer tutmaya çalışan bir akademisyendir. Şahsi hayatı ve akademik hayat şartları ile olan irtibatı dikka­te alındığında, Fazlurrahman&#8217;ın söylemleri anlaşılır hâle gelir. Fazlurrahman&#8217;ın söylemlerinin, kendi kastı ve niyeti ne olursa olsun, bulunduğu bağlam itibariyle İslam&#8217;ı ve Müslümanları so­run olarak görerek, bu sorunu çözmeye, (yani Müslümanları yok etmeye, olmazsa etkisiz kılmaya) çalışanların arasında ve onların diliyle ifade edildiği unutulmamalıdır. Kısaca Fazlurrahman&#8217;ın tarihselci olduğunu söylemek zor olduğu gibi, bir İslam alimi olarak, Müslümanların meselelerini halletmeye çalıştığını söy­lemek de zordur. O, oryantalistler arasında yaşamış, onlara İslam dini ve kültürü hakkında, -bütün imaları ile- onların dün­yasında kalarak ve dilinde konuşmaya çalışarak, hayatını geçir­miş Müslüman bir akademisyendir. Hakkaniyete muvafık olan, onu neyse o olarak bilmek ve o şekilde onunla irtibat kurmak­tır. Fazlası ona, İslam Dini&#8217;ne, İslam medeniyetine ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e haksızlık olacaktır.</p>
<p><strong>7.</strong>Türkiye&#8217;de ben tarihselciyim diyenlerin hakiki anlamda tarihselcilik ile bir alakaları olduğunu söylemek kolay değildir. Ben tarihselciyim diyenler arasında, bildiğim kadarıyla, Tanrı&#8217;yı âleme gömerek inkâr eden herhangi bir şahıs mevcut değildir. Yapılmaya çalışılan, Fazlurrahman örneğinde gördüğümüz gibi, 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ortalarına kadar dünyayı istila ederek tahakküm düzeni oluşturmuş olan emperyalizmle yüzleşecek konum, donanım ve cesaret olmadığı için, emperya­lizmin talepleri/beklentileri doğrultusunda Müslümanların inanç konulan ve esasları ile ilgili makul gözüken şüphelere kendileri­ni kaptırarak, bu şüphelerde takılıp kalmaktan ibaret olmuştur. Bu tavrın adı, tarihselcilik değil, konformizmdir. Konformizm ile tarihselciliği birbirinden tefrik etmek gerekmektedir. Bu tef­riki en güzel yapan düşünürlerimizden birisi, &#8220;Conformisme et Revolte&#8221; isimli doktora tezi ile Nurettin Topçu&#8217;dur. Türkiye ve İslam dünyasında kendilerini tarihselci olarak takdim edenler, en iyi ihtimalle konformist bir tavra sahiptirler.</p>
<p>Ayetlerin ve hadislerin tefsir ve tevili hep olagelmiştir. Bir yöntem çerçevesinde yapılan tefsirler ve teviller İslam medeniye­tinin mütemmim cüzüdür; bunlar ümmetin kabulüne sunulmuş, ümmet bunlar arasında kendi varlığı ve birliği yanında dirliği ile uyumlu olanı kabul ederek yoluna devam etmiş; bunlara muva­fık olmayanlar ise ya tamamen unutulmuş veya Müslümanların hangi kusurları işleyebileceğinin ibretlik alametleri olarak &#8220;makalat&#8221; literatüründe muhafaza edilmiştir.</p>
<p>Bu anlamda bir ayet veya bir hadis hakkında ileri geri konuşmak ile tarihselcilik arasında doğrudan bir irtibat yoktur. Çünkü hem Müteal Allah&#8217;a/Allah Teala&#8217;ya inanmak hem de ta-rihselci olmak, çelişik bir tavırdır; dört köşeli bir yuvarlağa inan­mak gibi bir şeydir. Buna rağmen birisi böyle bir iddiada bu­lunuyorsa, ya ne söylediğini bilmiyordur veya samimi değildir, nifak içindedir. &#8220;Tarihselciliği ben farklı tanımlıyorum&#8221; gibi bir söylem kabul edilemez; çünkü tarihselcilik belirli bir anlamda yerleşmiştir, bir erkek çocuğuna Türkiye&#8217;de nasıl ki &#8220;Ayşe&#8221; adını veremezseniz, aynı şekilde tercüme bir isimlendirme olan tarih­selciliği olduğundan daha başka bir anlamda kullanamazsanız. Benzer bir şekilde &#8220;sahtekârlık&#8221; tabirinin de bir anlamı vardır; birisinin kendisi ile alakalı olarak &#8220;Ben sahtekârım&#8221; dedikten sonra, ben bu kelimeyi tamamen farklı bir manada, mesela &#8220;özü sözü doğru&#8221; anlamında kullanıyorum diyemez. Bu gibi durum­larda bu duruma düşene söylenecek şey, dili doğru kullanma­yı öğrenmesidir. Bile bile böyle bir şey yapmanın bir gerekçesi olamaz; çünkü böyle yapan birisi -ciddiye alınacak olursa- hem kelimeye hem kavrama hem de muhataplarına, kelimeleri ve terimleri yerinden ederek zulmetmiş olur. Bu sebeple terimleri doğru ve yerinde kullanmayanları ciddiye almaya gerek olma­dığı açıktır. Diğer taraftan birisi anlamını bilmediği bir kavra­mı yanlış kullandı ise, bu onun sorunudur; hatadan dönmek ve -varsa- fikirlerini uygun bir terimle ifade etmek daha uygun ola­caktır. Dediğim gibi kimse Müslüman olmak zorunda değildir ama Müslümanlıktan geçinmenin bile bir &#8220;seviyesi&#8221; olmalıdır!</p>
<p><strong>8.</strong>Türkiye&#8217;de, adına tarihselcilik denilmese de tarihselci bir tavır veya Batı tarihselciliğinin veya modern tarihselciliğin tasarrufu altına girmiş olan ve bunu modernlik, ilericilik, bilim­cilik, aydınlanma, evrimcilik, çağdaşlaşma vb. isimlerle savunan yeterince akademisyen ve yazarçizer mevcuttur. Pozitivizmler, materyalizmler, sosyalizmler, liberalizmler, kısaca bütün izin­ler, Türkiye&#8217;de büyük ölçüde tarihselci yönelişlerin vasatı ve vasıtası olarak etkindirler. Hatta Türkiye&#8217;de akademinin bir bü­tün olarak tarihselcilik sath-i mailinde bulunduğu söylenebilir. Dolayısı ile Türk düşüncesinde tarihselcilik ve modernizm veya tarihselci modernizm, zannedildiğinin aksine, ilahiyatçılar eliyle değil, kendisini şu veya bu şekilde İslam ile bağlı görmediğini açıkça beyan eden; İslam&#8217;ı bir hayat tarzı ve varoluş şekli ola­rak benimsemeyenlerin yazılarında ve çalışmalarında kendisini göstermektedir.</p>
<p>Ancak burada da tarihselcilik kendisini ilkeli bir tavır ola­rak temellendirmekten daha çok, Batıcı modernizmin uzantısı olarak, büyük ölçüde siyasi ve sembolik araçlar üzerinden etkin olan modernleştirme ideolojisinin bir unsuru/tesir aracı olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Cemil Sena, Server Tanilli, Niyazi Berkes, İlhan Arsel gibi bazı isimlerin eserlerinde gördüğümüz bu yaklaşım, kendisi bir sistem oluşturmaktan daha çok, Türkiye&#8217;yi dünya sistemine entegre etme faaliyetinin aracıları olarak varlık ve mana kazan­maktadırlar. Bunu yaparken farkında olarak veya olmayarak dayandıkları ideoloji tarihselciliktir. Buradaki tarihselcilik tek taraflı işlemektedir: Modern Batı&#8217;da olup bitene &#8220;aşkın&#8221; bir ko­num yükleyerek, Türkiye ve İslam dünyasındaki bütün inançlar ve pratikler, buna göre değerlendirilmekte; &#8220;modern&#8221;, &#8220;çağ­daş&#8221; vs. olarak Batı&#8217;da kabul görmemiş ne varsa, geçersiz ilan edilmektedir.</p>
<p>Bu yazarlar Batı merkezci bir tarihselciliğin aracı ve ara­cısı oldukları için, kendilerini özgün düşünürler olarak ciddiye almaya gerek yoktur; onların kaynaklarının incelenerek, temsil etmeye çalıştıkları ideolojiyi anlaşılır bir şekilde ortaya koyarak teşhir etmek yeterlidir. Çünkü bu yaklaşımlar eleştirel bir şekil­de anlaşıld ıklarında, çelişkileri ve ortaya çıkardıkları sorunlar da açıkça görülecektir.</p>
<p>Burada da ana hatları ile bu yapılmaya çalışılmıştır.</p>
<p>Kısaca tarihselcilik sorunu bazı ilahiyatçıların bilerek veya bilmeyerek müdahil ol/ama/dıkları akademik bir tartışma değildir; öncelikle Türkiye ve İslam dünyasının, buna bağlı olarak da insanlığın bugünü ve geleceğini ilgilendiren bir varlık meselesi­dir. Temel soru insanlık, kendi eliyle kazandıkları/kesbettikleri sebebi ile yok mu olacak, yoksa kendisine varlık verenin sundu­ğu imkânlara tutunarak, varlığını yani tür olarak insanlığı mu­hafaza mı edecek? Temel mesele burada düğümlenmektedir.</p>
<p>İslam, Allah&#8217;ın insanlığa verdiği, insan olarak varlıkla­rını muhafaza etmelerini sağlayacak son ve yegâne imkândır. Tarihselcilik tam da bu imkân ile insanlığın irtibatını anlamsız gösteren, insanlığın kendi başına ördüğü bir çorap; daha doğru­su iktidar iradesini varlık ilkesi olarak kabul edip, bunun üzerin­den insanlığın geri kalanı üzerinde tahakküm etmenin yollarını oluşturarak, özgürlük adına insanlığı verili şartlara ve zamana/ dehre/kendi tahakküm mekanizmalarına mahkûm eden bir ideolojidir.</p>
<p>Tahsin Görgün &#8211; Tarihselcilik,syf:13-34</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Terimin Almanya&#8217;da ortaya çıkması ve etrafındaki tartışmaların nispeten yeni bir sunumu için bak: A. Wlttkau, <em>Hlstorlsmus Zur Geschlchte des Begriffs und des Problems,</em> Vandenhoeck &amp; Ruprecht, Göttlngen 1992; ayrıca bak: J. E. Grumley, <em>Hİstory and Totality Radical Historicism from Hegel to Foucault,</em> Routledge, London and New York, 1989.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Hegel&#8217;in ilk yazılarında tarihselciliğin &#8220;teşekkür süreci için bak: Ömer B. Albayrak, &#8220;Hegel&#8217;in Tarihselciliğinin Doğduğu Metin: Hristiyan Dininin Pozitifliği&#8221;, <em>Felsefi Düşün,</em> Nisan 2016, Sayı 6, •s. 7-29. Ömer Albayrak bu çalışmasında Hegel&#8217;in Kant ve Aydınlanma&#8217;nın din düşüncesi ile İrtibatını yeterince ele aldığı İçin, biz biraz daha geriye giderek, Kant&#8217;ın da farklı cihetlerden istifade ettiği Rousseau&#8217;nun yaklaşımı İle İrtibatlı olarak ele alacağız.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Erken Romantik denilen hareketin öncü düşünürü olan Frledrich von Hardenberg, nam-ı di­ğer Novalis&#8217;in meşhur yazısı, &#8220;Chrlstenheit öder Europa&#8221;, böyle bir tezin açık bir ifadesidir. Bu eser için bak: Novalİs, <em>Schriften,</em> Hrsg. von L Tieck ve Fr. Schlegel, Berlin 1826,4. Auflage, Bd. I, s. 187-208.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Rousseau İle İlgili atıflar İçin bak: J. J. Rousseau, <em>Toplum Anlaşması,</em> Çev. Vedat Günyol, MEB, İstanbul 1997 (Orjlnall İçin: JJ. Rousseau, <em>Du Contrait Social,</em> Ed. Par Edmond Dreyfus- Brisac, Fellx Alcan, Paris 1896; Almanca tercümesi: <em>Ueber den Gesellschaftsvertrag öder Grundzüge des Staatsrechts von J. J. Rousseau,</em> Deutsch von A. Manç Verlag von Otta Migand, Leipzig 1843.)</p>
<p>5.Rousseau, Toplum Anlaşması, s. 195</p>
<p>6.Rousseau &#8211; <em>Ueber den Gesellschaftsvertrag öder Grundzüge des Staatsrechts,s.144</em></p>
<p>7.Rousseau,Toplum Sözleşmesi,s.193;Rousseau,<em>Du Contrait Social,s.217</em></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[8]</a> Rousseau, Toplum Anlaşması, s. 195-196; Rousseau, Du Contrait Social, s. 223</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[9]</a> Rousseau, Toplum Anlaşması, s. 197.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[10]</a> Rousseau, Toplum Anlaşması, s. 196.</p>
<p>11.Rousseau, Toplum Anlaşması, s.203</p>
<p>12..Rousseau, Toplum Anlaşması, s.231-233</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[13]</a> Rousseau, Toplum Anlaşması, s. 204.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[14]</a> Hegel, &#8216;Dle Posltlvitaet der chrlstlichen Religion&#8217;, 1795/96, s. 105 / Hegel, Werke I, Suhrkamp, Frankfurt/Main, 1986, s. 105 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[15]</a> Hegel in İlk yazılarında tarihselciliğin &#8220;teşekkül&#8221; süreci İçin bak: Ömer B. Albayrak, &#8220;Hegel&#8217;in Tariheelclliğlnln Doğduğu Metin: Hristlyan Dininin Pozitifliği&#8217;, <em>Felsefi Düşün,</em> Nisan 2016, Sayı 6,7-29.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[16]</a> Hegel&#8217;in yaptığını kendi yaşadığı dönemde birçok yazar da bu şekilde kavramış, onu ate­ist, deccal vs. olarak nitelemişlerdir. Bu konuda bak: Bruno Bauer, <em>Posaune des jüngsten Gerichts über Hegel, den Atheisten und Antichristen, Ein Ultimatum,</em> Otto Wigand, Leipzig 1841 (İngilizce tercümesi: <em>The trumpet of the tost judgement against Hegel the atheist and antichrist an ultimatum,</em> by Bruno Bauer, tr. By L Stepelevich, Lewinston N.Y., E. Mellen Press 1989).</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[17]</a> Fazlurrahman, <em>İslam &amp; Modernity,</em> The University of Chicago Press, Chicago &amp; London 1982, s. 5 vd.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilik-sorunu/">Tarihselcilik Sorunu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilik-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihselcilik:Bir Sömürü İdeolojisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilikbir-somuru-ideolojisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilikbir-somuru-ideolojisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Nov 2022 15:56:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[David Hume]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik ve Sömürgecilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26217</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Tarihselcilik, Batı Avrupa&#8217;da ortaya çıkan ve daha sonra yaygınlaşan; mahiyeti herhangi bir öze sahip olmayış olan, an­cak farklı şekillerde zuhur ederek farklı isimlerle anılan genel bir hali ifade eder. Bu hâl bir cihetten pozitivizm iken başka bir ci­hetten tarihsel materyalizm adım alırken, duruma göre idealizm ve materyalizm olarak da isimlendirilmektedir. Tarihselciliğin başka bir adı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilikbir-somuru-ideolojisi/">Tarihselcilik:Bir Sömürü İdeolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26218 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185-300x150.jpg" alt="" width="458" height="229" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/144185.jpg 880w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tarihselcilik, Batı Avrupa&#8217;da ortaya çıkan ve daha sonra yaygınlaşan; mahiyeti herhangi bir öze sahip olmayış olan, an­cak farklı şekillerde zuhur ederek farklı isimlerle anılan genel bir hali ifade eder. Bu hâl bir cihetten pozitivizm iken başka bir ci­hetten tarihsel materyalizm adım alırken, duruma göre idealizm ve materyalizm olarak da isimlendirilmektedir. Tarihselciliğin başka bir adı da konstrüktivizmdir. Esasını, mutlak hakikatin inkârı teşkil eder. Bu hâliyle de radikal hümanizm olarak isim­lendirilir ve ateist varoluşçuluk olarak zuhur eder. Batı mo- dernitesini temsil eden bütün bu ve benzeri &#8220;izm&#8221;lerin esasını, &#8220;Hakikat, keşfin değil icadın mevzusudur&#8221; varsayımı oluşturur. Bunun açıkça telaffuz edilmesi ise postmodernizm olarak sunul­maktadır. Bu konuda yaptığı temsil gücü yüksek çalışmaları ile haklı bir yere sahip olan Friedrich Meinecke&#8217;nin, &#8220;tarihselcilik, tarihî her münferit sureti, her müesseseyi, her fikri ve ideolojiyi, oluşun sınırsız akışı içinde geçici bir an olarak gösteren bir rölati- vizmi ortaya çıkarmıştır. Buna göre her şey ancak izafi bir değer taşır&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[44]</sup></a> ifadesi, bu hususta yeterli bir fikir verebilir. Kısaca tarih- selcilik, mutlak ile irtibatın koparılması, mutlakın unutulması ve her şeyin izafileştirilerek, &#8220;izafiliği mutlaklaştırmak&#8221; demektir.</p>
<p><strong>Tarihselcilik ve Sömürgecilik</strong></p>
<p>Tarihselciliğin özünde, Fichte&#8217;nin meşhur &#8220;dictum&#8221;u ya­tar; doğruluğun kriteri, yapılabiliyor olmasıdır. Eğer bir şey yapı­labiliyorsa meşrudur. Bu cihetten ahlaki ve hukuki alanda, doğ­ru veya yanlış, yapılabiliyor olmaya bağlıdır. Yapabiliyorsanız, doğrudur; yapabiliyorsanız, yapma hakkınız vardır; yapabiliyor- sanız, yapamayanların sizin yaptıklarınızı kabullenmek mecbu­riyeti vardır; yapabiliyorsanız, yapamayanların, sizin yaptıkları­nızı kabul etmek mecburiyetinde olmaları, onlar için &#8220;ahlaki bir vecibe&#8221; hâline gelmektedir. Dolayısıyla sizin yapabildiklerinizi yapmak hakkınızı teslim ederek kabullenmek, onların vazifesi­dir. Dilthey&#8217;in yazılarında bu durum şöyle ifade edilir; &#8220;olabilir&#8221;, &#8220;olması yüksek bir ihtimaldir&#8221;, &#8220;olur&#8221;, &#8220;olmak zorundadır&#8221;, &#8220;ol­ması bir vecibedir&#8221;, ifadeleri ve tavırları geçişlidir. Yani olanın olması gereken olduğunu düşünmek ve kabullenmek, tarihsel- cilığin ve onun zuhurunun bir formu olan pozitivizmin önemli bir unsurudur. Kısacası &#8220;güç, hakkın ve vazifenin esasım&#8221; teşkil eder. Modern Batı düşüncesinde ve modernizmde zuhur ettiği hâliyle ve bu yüzüyle tarihselciliğe göre hakikat, gücün bir fonk­siyonundan ibarettir.</p>
<p>Bu tavır, bütün sömürge faaliyetlerinin temelini teşkil eder. Bunun böyle olması gerektiğini kabul edecek ve bunu sa­vunacak şekilde yetişen insanlara, sömürge aydınları ve daha keskin ifadesiyle &#8220;mankurtlar&#8221; denilir. Bütün bir İslam dünya­sının son iki yüzyıldaki tarihinin, bu sömürge ideolojisinin uy­gulama alanı olarak, özellikle araştırılması ve bu perspektiften anlaşılarak anlatılması/yazılması gerekmektedir. Sömürgeciler kendi geçici hâllerini ve uygulamalarını &#8220;mutlaklaştırarak&#8221;, Müslümanların sahip oldukları ve Müslümanları muhafaza eden ne kadar esas varsa onu izafileştirmeye ve &#8220;tarihselleştir- meye&#8221; gayret etmişler; onların bu tavrını içselleştiren sömürge aydınları, Batı&#8217;nın &#8220;yeni&#8221; ve &#8220;geçici&#8221; değerlerini mutlaklaştıra­rak üstlenmeye çalışırken, İslam ve Müslümanlığı tarihselleştir- meye çalışmayı objektiflik zannederek, eleştirel ve akademik bir tavır olarak benimsemişlerdir.</p>
<p>Diğer taraftan sömürge faaliyeti, sadece Müslümanlara karşı yürütülen bir faaliyet değildir. Bu, öncelikli olarak, Batı toplumlarında ve Batı toplundan içinde, birbirine karşı uygulan­mış ve daha sonra dışarıya, Osmanlı Devleti&#8217;nin koruyucu gücü kırıldıktan sonra da İslam dünyasına yaygınlaştırılmıştır. Bu sü­recin nasıl gerçekleştiğinin farkında olan birçok Batılı ay dm, bu­nun analizini yapmış olmakla birlikte, tutunacak bir dal, irtibat kuracaktan bir &#8220;mutlak&#8221; göremedikleri için, sadece bunu tasvir etmekle yetinerek, izafi hâllerin ortaya çıkardığı izafi tahakküm­leri aşacak teklifler sunmak yerine, daha farklı ama kendileri de kendinde izafi olan tekliflerle iktifa etmek zorunda kalmışlar­dır. Bu sürecin tahlilini yapan şu ifadeleri biraz açıklayarak, tam olarak neyle karşı karşıya olduğumuzu, daha yakından ifade edebiliriz:</p>
<p>&#8220;Faillerin maruz kaldıkları &#8216;özgür olmayan varolu­şun&#8217; hangi anlamda bir kendi kendine dayatılmış zorla­ma biçimi olduğunu görmek de zor değildir. Toplumsal kurumlar doğal fenomenler değildir, kendiliklerinden ortaya çıkıp var olmazlar. Bir toplumdaki failler zorlayıcı kurumları, onlara katılarak, protesto etmeden ka­bul ederek vb. kendi kendilerine dayatırlar. Failler, sırf dünya resimlerinin emirlerine göre görünüşte &#8216;özgül<sup>7 </sup>olan bir biçimde davranarak zorlama ilişkilerini yeniden üretirler.&#8221;<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Mutlak hakikati reddeden modern Batı&#8217;nın hâkim zümre­leri, kendi yaptıklarını ve kendi oluşturduklarını, sırf kendileri tarafından oluşturulmuş olduğu için geçerli kabul edip uygu­lamışlardır. Bunu yaparken de bu hâkim zümreler, her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetmişler; ancak bunu gizleyerek, di­ğer insanlara kendi oluşturdukları düzenleri ve düzenekleri dayatmışlardır. Ancak bu dayatma, gerektiğinde kullanılmakla birlikte, genellikle zor kullanmadan başarılmıştır. Batı dünyasın­da yaşayan insanların kahir ekseriyeti, kendi oluşturmadıkları bir düzeni kabul etmek zorunda bırakıldıklarını, yani &#8220;mustazaf&#8221; konumunda olduklarını, bu iktibas şöyle ifade etmektedir: &#8220;Faillerin maruz kaldıkları &#8216;özgür olmayan varoluşun&#8217; hangi anlamda bir kendi kendine dayatılmış zorlama biçimi olduğu­nu görmek de zor değildir.&#8221; Buradaki &#8220;hangi anlamda bir ken­di kendine dayatılmış&#8221; ifadesi, tam da bu mustazaf konumunu işaret etmektedir. Devam eden cümle, yani &#8220;Toplumsal kurum­lar doğal fenomenler değildir, kendiliklerinden ortaya çıkıp var olmazlar&#8221; ifadesi, modern toplumlardaki kuramların, hâkim zümreye mensup insanlar tarafından oluşturulduğunu dile ge­tirirken, &#8220;Bir toplumdaki failler zorlayıcı kurumları, onlara ka­tılarak, protesto etmeden kabul ederek vb. kendi kendilerine dayatırlar&#8221; ifadesi, bu dayatmanın yollarını ve yöntemlerini gös­termektedir. Son cümleler ise, modern Batı toplumunun özünde ve kendi içinde taşıdığı tahakkümcü özü etkin bir şekilde nasıl muhafaza ettiğini dile getirmektedir: &#8220;Failler, sırf dünya resim­lerinin emirlerine göre görünüşte &#8216;özgür&#8217; olan bir biçimde dav­ranarak zorlama ilişkilerini yeniden üretirler.&#8221;</p>
<p>Batı&#8217;nın sömürgeci merkez ülkelerinin kendi içlerinde bir­birlerini sömürgeleştirerek oluşturdukları düzen ve düzenekler, sömürgeleştirmenin yaygınlaşmasıyla birlikte, Müslümanların yaşadıkları bölgelere de özellikle Osmanlı Devleti&#8217;nin onları ko­ruyacak gücünü kaybetme süreci içinde ulaşmıştır. Bu bölgeler­de sömürgeleşmeyi mümkün kılan ve sürdürmeyi sağlayanlar ise, kendi inancını ve medeniyet birikimini Batı&#8217;nın sömürgeci ideolojileri karşısında tarihselleştirme gayretine ve gayretkeşli­ğine düşen sömürge aydınları olmuştur.</p>
<p><strong>İnsanın Tuğyanı</strong></p>
<p>Aslında öncesinde David Hume&#8217;un hazırladığı, Kant&#8217;ın mayaladığı, Fichte&#8217;nin dile getirdiği ve Hegel&#8217;in tam bir sistem <u>hâlin</u>e getirdikten sonra bir ideoloji olarak yaygın kabul gören bu tavrın özünde, kendini müstağni gören insanın tuğyanı ol­duğu ve bunun, daha önce Firavun ve çevresindeki insanlarda görüldüğü, &#8220;Ben sizin en yüce Rabbinizim&#8221; iddiasının yeni bir ifadesi olduğu kolayca anlaşılabilir. Bunun teferruatını görmek için Hans Kelsen&#8217;in<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[46]</sup></a> ve Cari Schmitt&#8217;in<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[47]</sup></a> ve sonrasında Richard Rort/nin<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[48]</sup></a> yazılarını okumak yeterlidir.</p>
<p>Bu cihetten meseleyi derinleştirmek ve genişletmek müm­kün olmakla birlikte, burada sadece şunu belirtmekle iktifa ede­biliriz: Tarihselcilik, özellikle evrimcilikle irtibatlandığında iler­lemeci ve ilerici bir görüntü kazanmakta ve böylece kendisini ileri ve gelişmiş, dolayısıyla daha önce bilinmeyen bir yaklaşım­mış gibi sunabilmektedir. Hâlbuki daha yakından bakıldığında, zannedildiğinin veya umulduğunun aksine, güneş altında &#8220;yep­yeni&#8221; bir şeyin olmadığının; yepyeni olarak takdim edilen görüş­lerin, insanlığın daha önce yaşadığının &#8220;yeniden&#8221;, ancak &#8220;yeni bir sunumla&#8221; takdim edilmesinden ibaret olduğunun kolaylıkla fark edilebileceği söylenebilir.</p>
<p>Tarihselcilik, genel olarak insanlık tarihi perspektifinde bakıldığında, zannedildiğinin ve söylendiğinin aksine, yeni bir bakış şekli değildir. Bilakis insanların ve insanlığın hayatında, peygamberlerin tebliğleriyle insanlara ulaşan hakikatle irtibatın zayıfladığı veya koptuğu zamanlardaki insanların hâllerinden birine denk düştüğü söylenebilir. Nitekim bu durumda insanlar arasında bir grup kendini &#8220;müstağni&#8221; görerek &#8220;tuğyana&#8221; düş­mekte, karşı karşıya kaldıkları meseleleri ise &#8220;deneme-yanılma&#8221; yoluyla halletmeye çalışırken kendi kendilerini düşürdükleri hâli, sorunları ve çözümleriyle birlikte bütün insanlığın hâli ola­rak bütün insanlığa teşmil etmektedir. Bu sebeple de bütün in­sanlığı, &#8220;önleri, bir anlık aydınlandığında bir adım atan, ışık kay­bolunca da öylece kalakalan&#8221; bir konumda zannetmektedirler. Bunun en önemli neticelerinden biri, tuğyana düşen ve diğer in­sanlara tahakküm edenler, kendi deneme-yanılma süreçlerinde yaşadıktan hâllerinden hareketle, peygamberleri ve peygamber­lerin tebliğlerini değerlendirmeye çalışmaları ve onların bunu nasıl ve hangi amaçla yaptıklarını fark etmeyen insanları da bu konuda ikna etmeleridir. Farkında olarak veya olmayarak birçok insanın günümüzde Hz. Peygamberim &#8220;bizim gibi insan&#8221; oldu­ğunu vurgulaması, ama &#8220;ona vahyedilmiş olmasının&#8221; mana ve ehemmiyetini -farkında olarak veya olmayarak- ihmal ettiklerini hatırlayacak olursak, meselenin ciddiyeti de ortaya çıkar. Kısaca ifade edecek olursak &#8220;tarihselcilik&#8221;, kendini müstağni görerek tuğyana düşmüş olan bir insan grubunun, bu hâlini hakikatin kriteri hâline getirerek, diğer insanları bunu kabule zorlaması ile yaygınlaşmış &#8220;nihilist bir tavır&#8221; dır. İnsanlığın zaman zaman başına gelen hâllerden bir hâl olarak görülmesi ve kavranması, anlaşılması ve üstesinden gelinmesinin de ön şartıdır.</p>
<p>Bu hâllerin bize en yakın olanı, en yakından tanınan ve bizi en fazla etkileyen, 19. ve 20. yüzyılda Batı Avrupa&#8217;nın Hristiyan çevrelerinde başlayan ve daha sonra sömürgeleştirme ve kendi kendini sömürgeleştirme yoluyla yerküreye yayılan modernizm,<sup>49</sup> tarihselcilik ve nihilizm<sup>50</sup> ve bunlarla bağlantılı olarak ortaya çıkan postmodernizmdir.<sup>51</sup> Tarihselcilik, kısaca bir cihetten &#8220;gücü ele geçirmiş olanlar için&#8221;, güçlerinden kaynak­landıklarına inandıkları hakları ve haklılıklarını meşrulaştırma söylemidir. Başka bir cihetten yerkürede yaşayan insanların bütününü düzenleme amacına matuf bir şekilde oluşturup yü­rütmeye çalıştıkları dünya sisteminin ruhu olarak etkin kılma çabasıdır. Üçüncü bir cihetten merkez ülkelerin yapısal tasarru­fu altına girmiş olan bölgeler ve toplumlarda, merkez ülkelere doğrudan bağlı ve bağımlı olarak yaşayanlar için, kendi değerle­rini izafileştirerek baskın olanı, bu manada mevcudu/mahkûmu olduğunu meşrulaştırmanın bir ideolojisi olarak &#8220;emperyalizme konformizm&#8221; olarak zuhur etmektedir.</p>
<p><strong>Tarihî-Eleştirel Yöntem</strong></p>
<p>Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Tarihselcilik ile tarihî-eleştirel yöntemin (daha doğrusu tarihî-tahkik usulü/his- torisch-kritische methode) doğrudan bir alakası yoktur. Tarihî- eleştirel yöntemin en mükemmel formu, bizzat Müslümanlar tarafından, canlı bir kültürün içinde ve bu kültürün kendi ken­dine şuurunun bir alameti olarak, hadis alanında geliştirilmiş ve uygulanmıştır. Müslümanlar için hakikat, ilimde gerisi olmayan zemin, ötesi olmayan gaye olarak etkindir. Hakikat, insanı önce­ler, insana refakat eder ve insanı kuşatır. Batı Avrupalıların ge­liştirdikleri tarihî-eleştirel yöntem, canlı kültürün parçası olma­yan ve dolayısıyla elde hakiki verilerin bulunmadığı şartlarda, farklı isimlerle oluşturulan/kurgulanan faktörlere bağlı olarak, özellikle kendilerinin &#8220;kutsal&#8221; olarak niteledikleri, ilahi kaynaklı olmakla birlikte, insani olanla karışmış olan metinlerin tahlil edi­lerek birbirinden tefrik edilmeye ve böylece rivayetlerin ortaya çıktıkları zamanları belirleyerek bunun üzerinden bir tanzim ve tertibe tabi tutulmaya çalışıldığı, adına modern denilebilecek be­lirli bir kültürel bağlam içinde makuliyet kazanabilen teknikler bütünü olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Ancak bu yöntem hakikati, makul araçlarla ikmal ve du­ruma göre ikame etmenin bir yolu olarak da kullanılmaya mü­saittir. Bu yöntem tam da bunu öngörmese de hakikati bir in­san kurgusu olarak algılamaya ve takdim etmeye de elverebilir. Oryantalistlerin -mesela Goldziher, Schacht ve Watt&#8217;ın- İslam araştırmalarında bu yöntemi bu şekilde kullandıklarını bilmek gerekir. Oryantalizme fazlaca endeksli ilahiyat tahsilinin, far­kında olunmadan böyle bir varsayıma dayalı olarak yapılması, dolayısıyla ilahiyatçılar arasında farkmda olmadıkları tarihselci- liğe yönelik bir tür yatkınlığın da arka planını oluşturmaktadır. Dolayısıyla tarihî-eleştirel yöntemin tarihselcilikle doğrudan bir alakası yoktur, ancak tarihselciler, bu yöntemi kendi amaçları için fazlaca kullanmıştır. Bunlar arasındaki farkı bilmeyenler, bunları bir ve aynı şey zannedebilir. Ancak zan, ilimden bir cüz değildir.</p>
<p>Kuran-ı Kerim&#8217;de &#8220;hâss ve âmm ifadelerin/hükümlerin olduğu&#8221;nu söylemek veya &#8220;ezmânın tagayyürü ile ahkamın ta- gayyürü inkâr olunamaz&#8221; demek veya &#8220;Hz. Ömer&#8217;in Ku/an-ı Kerim&#8217;de öngörülmesine rağmen müellefe-i kulûb&#8217;e ait ödenek­leri durdurması&#8221;ndan bahsetmek ve bunları anlamaya çalışmak ile tarihselci olduğunu söylemek, biri diğerinden tamamen farklı iki yaklaşımdır. Çünkü klasik usul ve füru eserlerinde bunlar ve benzer konular sistematik olarak müzakere edilmiştir ve bunlar gibi birçok meselenin, usul dairesinde bir açıklaması mevcuttur. Bu usulü bilmemek, bu konularda usulsüzlüğe kapılmaya bir mazeret teşkil etmediği gibi, bilerek ihmal etmek -en iyi ihtimal­le-, iyi niyetle açıklanamayacak bir garabettir.</p>
<p>Tahsin Görgün &#8211; Tarihselcilik,syf:87-95</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[44]</a> Friedrich Meinecke, <em>Zur Theorle und Phllosophie der Geschıchte,</em> Stuttgart, 1965. Tarihselciliğin kısa bir tanıtımı ve Marksist bir eleştirisi için bak. &#8216;Historismus&#8217; md, G. Klaus und <u>M.</u> Buhr (Hrsg.), <em>Philotophisches Wörtorbuch.</em> 12 Auflage, Westberiin 1974, cilt ı, s.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[45]</a> Raymond Guess, <em>Eleştirel Teori,</em> (çev. Ferda Keskin), Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2002, s. 92;İngilizce orijinali: <em>The Idea of a Critical Theory,</em> CUP, Cambridge, 1981, s. 60.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"></a>46 Han» Kelsen, ‘Gott und İtaat*, <em>Logot,</em> 11,1922-23, •. 261-284.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[47]</a> Cari Schmltt, <em>Siyasal</em> İlahiyat, çev. Emre Zeybekoğlu, Ankara: Dost, 2005.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[48]</a> Richard Rorty, <em>Olumsallık,</em> İroni ve <em>Dayanışma,</em> (çev. M. Küçük-A. Tûrker), İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995.</p>
<p>49 Burada bu hâli dile getiren Batılı birçok edebiyatçı ve felsefeciden birkaç misal verebiliriz: Hurtey, Cesur Yen/ <em>Dünya v*</em> Orvvell, <em>1984.</em></p>
<p>50 Mesela Sartre, <em>Bulantı</em> ve Camus, Veba.</p>
<p>51 Mesela &#8216;Black Mlrror* ve benzeri dizilerde bunu takip etmek mümkündür. Bu hâlin genel ve deril toplu özet bir tasviri için bak: John E. Grumley, <em>Hlstory and Totality, Radical Historicism from Hegel to Foucault,</em> Routledge, London &amp; New York, 1989.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilikbir-somuru-ideolojisi/">Tarihselcilik:Bir Sömürü İdeolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarihselcilikbir-somuru-ideolojisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Popüler Kültürden Kitle Kültürüne: Gündelik Yaşam ve Yaygın Endişe</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/populer-kulturden-kitle-kulturune-gundelik-yasam-ve-yaygin-endise/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/populer-kulturden-kitle-kulturune-gundelik-yasam-ve-yaygin-endise/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 16:17:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[kültür endüstrisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitle Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26046</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güncel ÖNKAL&#8221; Bilinç-oluşturan kültür, kapitalizm güdümünde bilinci-o- luşturulan kültüre dönüşmüştür. Tepeden tırnağa tüm top­lumsal örgütlenme modellerinde çeşitlendirilen tüketim he­deflerinin çelişkileri arasında sıkışmış birey-kültür-toplum üçgenindeki gerilim gündelik yaşamda kendisini hissettirir. Bu nedenle gündelik hayatın sosyolojisinde gündelik kültüre yönelik çalışmalar bir yanıyla çok kolay gözlemlenebilir ola­nı, sıradanlığı, yaygın tekrarlanabilir ve basit olanı, herkesçe aşina olanı ifade edecek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/populer-kulturden-kitle-kulturune-gundelik-yasam-ve-yaygin-endise/">Popüler Kültürden Kitle Kültürüne: Gündelik Yaşam ve Yaygın Endişe</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-8035 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tech15_1-672x372-300x166.jpg" alt="" width="408" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tech15_1-672x372-300x166.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tech15_1-672x372-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tech15_1-672x372.jpg 672w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></p>
<p>Güncel ÖNKAL&#8221;</p>
<p><em>Bilinç-oluşturan</em> kültür, kapitalizm güdümünde <em>bilinci-o- luşturulan</em> kültüre dönüşmüştür. Tepeden tırnağa tüm top­lumsal örgütlenme modellerinde çeşitlendirilen tüketim he­deflerinin çelişkileri arasında sıkışmış birey-kültür-toplum üçgenindeki gerilim gündelik yaşamda kendisini hissettirir. Bu nedenle gündelik hayatın sosyolojisinde gündelik kültüre yönelik çalışmalar bir yanıyla çok kolay gözlemlenebilir ola­nı, sıradanlığı, yaygın tekrarlanabilir ve basit olanı, herkesçe aşina olanı ifade edecek kadar apaçıktır; diğer yandan, görü­nenin ardında yafanı simgeleştirmesi, düşündürmesi ve top­lumsal uyumun/uzlaşmanın ölçülebilir alanım ifade etmesi bakımındansa eleştirel düzleme haizdir. Featherstone, bu nedenle, beşerî bilimlerin gündelik hayat alanındaki çalışma­larının nihayete erişemeyeceğini, &#8220;muğlak kalmaya mahkûm olduğu&#8221;nu ifade eder (akt. Bennett, 2013:11). Ona göre sosyo­lojinin en zor tanımlanabilir kavramlarından birisi gündelik hayat kültürü ve kültürsüzleşmenin içerisinde yaşanılanın toplumsal tahayyülüdür.</p>
<p>Gündelik hayatın incelenmesinin ve beşerî bilimlerde nesne kılınmasının yöntemsel analizi bakımından bireysel olanla toplumsal olanın kesişimini <em>popülizm</em> ifadesinde buluruz. Popülizmi incelemek onun temel felsefesinin dayanağı olan &#8220;tüketim kültürü&#8221;nü incelemek demektir. Bu bakışla kültür ve yapı arasındaki ilişkinin dönüşerek ve tüketim ol­gusuna indirgenerek artık günümüzde fail-eylem alanı-an- lam alanı başlıkları altında gündelik yaşam içerisinde karşı­lıklı etkileşim içerisinde ürün verdiğini gözlemleyebiliriz.</p>
<p>Tüm bu dönüşüm ve değişim içerisinde toplumsal ak­tör olarak kültürün taşıyıcısı bireyin incelenmesi kuşkusuz &#8220;olan&#8217;ı tasvir etmesi bakımından sosyoloji tarafından doğ­rudan eleştiriye tabi tutulamaz. Toplumbilim felsefesi bağ­lamında hareket edersek, ondan biraz nasiplenen sosyolojik tahlillere doğru ilerlersek şunu görürüz: İnsanın dünü-bu- günü ve geleceği arasında varoluşsal bir yarılma vardır. Bu yarılma gerek kültürde gerek toplumsal yapıda gerekse de bireysel anlam dairesinde vuku bulur. Gündelik yaşamın <em>praksisi</em> tüketimin kültür nesnesi kılındığı ve bu durumdan hoşnut olunan popülizm içerisinde kendi kuramım bulma­ya çalışmaktadır. Artık ne birey toplumu umursamakta ne de toplumsallık bireyi kucaklayıp ileriye taşımaktadır. Birey ve toplum yeni maddi kültürün zıt kutupları olarak gün­delik hayatta birbirlerini iterler. Birey toplumsallık adına olanları olumsuzlamak için mekânsal dönüşümlere gider. Toplumsallık bireyleri kucaklamak adına tüketim kıskacın­da ekonomik sistem ile özdeşleşir. Ancak ne birey ne toplum ortak bir kültürün parçaları, diyalektik sahipleri olamazlar. Gündelik yaşam kültürünün sözde kültür öğeleri etrafında­ki geçici birliktelikler, bir araya gelişler söz konusudur. Bu &#8221;Öbekleşme&#8221; durumu sınıfsallığı, toplumsal tabakalaşmayı literatürden silecek kadar acımazsızdır çünkü neokapitalist/ neoliberal söylemin güdümünde önüne gelen her şeyi yozlaş­tırmakta ve yok etmektedir.</p>
<p>Kültürün doğrudan sosyal gerçekliğe karşılık geldiğini söyleyemeyiz ancak kültür uzun yıllar boyunca toplumsal olanın analizi için bir ölçü olarak kullanılmıştır. Burada kül­türün toplumsal sistemde sosyal dünya ile ilgili olanı kurma görevini yerine getiren bir sistem olduğu ön kabulü yatmak­ladır. Bu kabule göre insan düşünebilen bir canlıdır ve bilin­cinde varlığı, doğayı, kendisini, başkasını hem tanımlayabilir hem de yapmış olduğu tanımlara uydurabilir. İnsanın bu va- roluşsal boyutuna filozoflar &#8220;öznelliği&#8221; derler. İnsan sadece öznelliğini kurmak bakımından kültürel bir varlık değildir; aynı zamanda başkaları tarafından kurgulanmış kültürel sistemleri, bu sistemlerin içerisinde yer alan unsurları da ta- rihselliği bakımından bilebilir. O halde kültür sadece insanın kendi kendine ürettiği bir anlam değil, ifade ettiği, işaret ettiği ve kurgusunun tarihselliği ile kendisini geçmişten günümüze açan bir semboller bütünüdür (Işık, 2013:155). Kültürel çalış­malar yapan sosyal bilimciler bu tanımdan hareketle kültü­rün geniş anlamda her türlü sosyal öğrenmeyi ifade eden et­kinliği içerisine aldığım söyler ve bilimsel faaliyetin kültürel bir söylem olarak kavramsallaşması gerektiğini ileri sürerler (Işık, 2013:161).</p>
<p>Bu çalışmada popüler kültürü anlamak çatısı altında, kit­le kültürü anlayışlarının modern sonrası dönemde gündelik yaşamımızı nasıl dönüştürdüğünü, kitlesel gündelik yaşam kültürünün tekil varolanı bireysel tüketim kültürünün yay­gın popülizm endişesini sosyolojik &#8220;olan&#8221;la felsefi &#8220;olması gereken&#8221; arasINda inceleyeceğiz. Bu anlamda anılan kavram- sallaştırmalara ilişkin soruşturma dayanacağı eleştirel pers­pektifin doğal bir sonucu olarak kötümser bir tablo çizilecek­tir. Kötümserlik insanlığın geleceğe ilişkin umudunun azal­dığı her dönemde kendisine yer bulur. Kötümserlik distopya yazınım ortaya çıkarmıştır. Kötümserlik insanın çareleri dü­şünmesi demektir. Kötümserlik gerçekçiliktir ve psikologla­rın iddia ettiği gibi bir depresyon belirtisi değil beşerî kaygı­ların varoluşsal dışavurumudur. Dahası insanın kültür tarihi pek de iyimser örneklerle dolu değildir aslında. Bu bağlamda gündelik hayatın popülist yansımaları kötümserliklerle beze­lidir ve bir o kadar da geleceğe duyulan umudun toplumsal eylem alanıdır.</p>
<p><strong>Gündelik Yaşam Sosyolojisi Açısından Kültürü Anlamak</strong></p>
<p>Sosyolojinin doğuşunda yer alan nesnelci ve pozitivist te­melli bakış açısı sosyal hayatın konu edilmesine ket vurarak bu alanı daha çok antropolojik kaygılan olan araştırmacıla­ra emanet etmiştir. &#8220;Dolayısıyla ana akım sosyoloji gündelik hayat fenomenlerinin yalnızca önceden tanımlanmış açık ve belirgin (bilimsel) biçimsel kategoriler açısından incelenebi­leceğini varsaymaktan öteye geçmediler&#8221; (Esgin ve Çeğin, 2018:15). Böylece sosyolojik araştırmalar bağlamında günde­lik hayat, insanın toplumsallaşma deneyiminin bir tezahürü olarak ideolojik okumalara ancak 20. yüzyılın ikinci yarısın­da kavuşabildi. Ontolojik temelleri bakımından düşündüğü­müzde, gündelik hayat alanı, insanların hem ortak ve uyum­lu davranışlarını hem de buna aykırı biçimde farklılaşma ve ayrışmalarının tezahürlerini barındırır. Gündelik hayatta top­lumsal ilişkinin öznesi olan insanın hem kendisi hem de diğer öznelerle olan ilişkisi bakımından kurulu bir alanı <em>(öznelerara- sdık)</em> ortaya koyması söz konusudur.</p>
<p>&#8230;[G]ündelik hayatın belirsizliğine ve konu hakkındaki fikir birliğine ilişkin tartışmalarda disiplin içinde belir­ginleşen bazı temel ilkelerden bahsetmek mümkündür. Bu ilkelerden birincisi, gündelik hayatın her gün yinele­nen alışkanlık haline gelmiş rutin eylemlerden, hafife alı­nan deneyimlerden, inanç ve uygulamalardan meydana gelen sıradan bir dünya olduğudur (Featherstone, 1997; Sztompka, 2008). İkincisi, gündelik hayatın bir yeniden üretim alanı olmasına dönüktür. Bu yeniden üretim ala­nında diğer dünyaları ayakta tutan temel aktiviteler, bü­yük ölçüde kadINlar tarafından sürekli olarak yeniden üretilir. Üçüncüsü, gündelik hayatta tecrübelerin, günde­lik etkinliklerin gerçekleştirilmesinde düşünümsellikten uzak bir boyut vardır. Bireyler gündelik rutin eylemlerini gerçekleştirirken genellikle bu eylemleri üzerine düşünme gereği duymazlar. Dördüncüsü, gündelik hayatta spon­tane ortak faaliyetler dışındaki birlikte olma duygusunu somutlaştıran bir şekilde bireysel olmayana vurgu söz konusudur. Beşincisi ise, gündelik hayattaki bilginin hete­rojenliğini gündeme getirir (Featherstone, 1997: 55-56). Bu ilkeler gündelik havalın dinamikliğine vurgu yaparken, alanın incelenmesi görevini üstlenen sosyolojinin de gün­delik etkileşimlerin doğası, biçimi ve niteliğini inceleme konusunda yeterli araçlara sahip olması gerektiğine gön­dermede bulunur (Esgin ve Çeğin, 2018:31).</p>
<p>Gündelik hayat <em>verili olan</em> değil <em>kurulu olanın,</em> inşa edil­miş kültürel bir varolanın adıdır. Bu adlandırma gündelik hayatın sosyolojisinin doğrudan gözlemle değil, gözlemin ardında yatan -diğer deyişle sosyolojik fenomenal- alanın inşasında rol oynayan etmenlere kadar geri gitmesi gereğini de ileri sürer. Kuramsal açıdan baktığımızda Schutz, Berger ve Luckmann, Goffman, Garfinkel, Gardiner, Lefebvre, De Certeau, Simmel, Habermas, Foucault, Bourdieu ve daha ni­cesi isimlerde, deneyimlenen bir alan olması bakımından gün­delik yaşam sosyolojisini ele aldıkları kadar gündelik yaşam kültürünün kurgusunda yer alan unsurları da inceledikleri­ni görürüz. Dahası yukarıda bahsedilen beş ilke bir yanıyla gündelik hayatı tanımlarken diğer yandan ona yönelim gös­teren kuramların da yöntemini ister istemez belirlemektedir. Ancak kanımca asıl tehlike de burada yatmaktadır. Gündelik hayatın sıradan ama olağanüstü çeşitlilikte, üretken fakat düşünümsellikten uzak, oldukça bireysel ancak bir o kadar da bireysellikten uzak ve ortak, heterojen katmanlı yapısına hapsedilecek bir kültür anlayışı popüler olan ve ondan doğan her türlü kitlesel dışavurumu incelemekte tekil durumların yüceleştirilmek, kitlesel olanı idealleştirmek tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir.</p>
<p>Kitlesellik, kitleselleşme ve öbekleşme niteliklerine doğ­ru dönüşüm gösteren toplumsal tarih içinde bulunduğu gerçekliği üretimin görüngüleri gölgesinde izlediğinden ka­pitalizmin periferisinde hareket etmektedir. Bu nedenle de kültürün insan için etkin değil artık edilgin bir öğe olarak kendi özgül koşullarında değerlendirilmesi gerekecektir. Bu türden bu değerlendirme ta lebi aslında çok da yeni değildir. Postmodernizmin ne olduğunun sorgulandığı bütün çalışma­larda bu türden bir inşanın varlığının altı çizilmektedir. Öyle ki postmodernizmin popüler kültürün özellikle kapitalist Battal toplumlarda gelişmiş olduğu bir form olduğunu ifade eden görüşlerden, yeni bir duyuş/düşünüş/farkındalık ve kültürel duruş olduğuna kadar düşüncelerde benzer yaklaşımları te­melde görürüz. Öyle ya da böyle bu türden dönüşümsel ve yeni çağı niteleyen tüm kültürel-düşünsel belirlemelerde or­tak bir nokta vardır: <em>Bir önceki durumu aşmak!</em> Postmodernizm düşüncesi de en azından modern kültür dünyasının yarattığı elitizmi aşmak ve müzelerden akademiye, mimari seçkincilikten, gündelik yaşama, edebiyattaki famonlaşmadan eğitim diline kadar böylesine bir aşma faaliyetine umut bağlamıştır (Storey, 2011:204).</p>
<p>Kitle kültürünün bir yığın kültürü olarak modern, elitist ve yüksek kültürün karşısına kategorik olarak konulmasının dünyayı, toplumları, bireyleri, toplumların da­yandığı siyasal rejimleri ve kültür politikalarını daha demok­ratikleştirdiğini söylemek temelsiz ve üzerine az düşünülmüş bir belirleme olacaktır. Bunun yerine, bugünden geçmişe doğru bakıldığında görünen toplumsal gerçeklik daha çok <em>ayrışmanın</em> (farklılaşmanın değil), <em>kutuplaşmanın</em> yaşandığı bir düzensizlik düzenidir. Bu düzensizlikte din gibi, Marksizm gibi, bilimsel ilerleme ve devrim gibi &#8220;metaanlatılar&#8221; öncelik­le -Lyotard&#8217;ın deyişiyle- bir olumsuzlamayla kenara atılırken diğer taraftan yaşanan boşluğu &#8220;hiperrealite&#8221;nin imajlara da­yalı ve Baudrillard&#8217;m &#8220;simülasyon&#8221; olarak adlandırdığı sem­patik- teknolojik yeniden üretim nesnecikleri doldurmuştur (Featherstone, 2007:3-6). &#8220;Represantasyon kültürü&#8221;, kültürel bir üretim olmaktan çok tüketimi çeşitlendiren ve çoğaltarak farklılaştıran, böylelikle de yeniden tüketimi sonsuz dairede destekleyen neoliberal kapitalist dürtünün lokomotifi konumundadır. Kullanıcı dostu kültür aslında tüketici dostu kül­tür demektir. Kültürün tüketimi salt satın alma davranışı ile olmaz ve her türlü paylaşım ve dolaşıma sokma eylemi de kültürün popülist düzenini kitlesel düzleme taşımak bakı­mından işe yarar. Bu bağlamda nostalji bile eskiyi yeniden dolaşıma sokarak parlatmaktır; yoksa eskinin &#8220;değeri&#8221; ile kimse ilgilenmez. Ne var ki postmodern teoriler metodolo­jik çabaları ve modern açıklama modellerinin çağdaş sorun­lara uygulanması yolundaki çabayı oldukça beslemiştir. Bu nedenle teorilere meydan okuyan ve kendisi de bu anlamda anlatı olan postmodern kültür anlayışı olup bitenlerin karşı­sında ya da sonunu müjdeleyen alaycı duruşuyla kendi araç­larım yaratmak istemiştir. Kültür onun araçlarından en başta gelenidir. Kültür teorisi ve kitle kültürü kuramı hesaba katıl­maksızın salt postmodern tartışmaların içinde kalarak bura­daki tartışmaların toplumun sorunlarıyla ilgilendiği yanılsa­masından çıkamayız. Bu amaçla toplumsallıktan kitleselliğe kültür yoluyla nasıl geçildiğini irdelemeliyiz.</p>
<p><strong>Toplumsallıktan Kitleselliğe Kültür ve Kültürler</strong></p>
<p>Kitle kültürünün en önemli ayırt edici özelliği kendisin­den önceki bütün popüler kültür oluşumlarını yutmuş olma­sı ve hiçbirinin doğrudan izlerini taşımadığı gibi, kendisinin itici gücü olan tüketici bireyin de özelliklerini de sahiplenme- mesidir (Ahıska, 1989). Tüketicisi belli olmayan, yarattığı un­surlarla ve ürünlerle yönü, hedefi, gelenek ve geleceği oluş­mayan böylesine bir yapıya kültür denilmesi de eleştirinin bir başka odağıdır. Kitle kültürü bu bağlamda yarattığı bi­reysel hapsolunmuş tüketim odaklarında yeri ve zamanı kul­lanıcısına bağımlı, pasif ve sessiz, öznesi muğlak, zaman ve mekândan münezzeh, kültürel <em>aurasını</em> yitirmiş imajlar geçi­dinde vuku bulmaktadır. Kitle kültürünün -Wordsworth&#8217;ün deyimiyle- &#8220;yarattığı vahşi sersemlik&#8221; popülizm ile açıklana­bilecek kadar masum değildir: &#8220;Ortaya çıkan ucube, sınıflar üstü bir çekiciliğe sahip. Herkesi kendi koşullarından uzak­laştıracak, hayata katlanmayı mümkün kılacak bir kaçış im­kânı. Buna sakaletin cazibesi de demek mümkün. En cezbedi- ci unsur, yaygınlık&#8221; (Ahıska, 1989:14). Buradaki yaygınlığın bir olumsuzluğu, &#8220;yaygın endişe&#8221;yi beraberinde getirmekte olduğunu bu çalışmanın üçüncü ekseni olarak sonuç ve de­ğerlendirme kısmında tartışacağım.</p>
<p>Popülizmi yeni paradigması içerisinde konumlandırma- ya çalışanlar henüz çalışmalarını derinleştirmeden kültürel olanın çoğul hallerinin yarattığı kitlesel kültür fenomeni ve bundan doğan &#8220;kültürler&#8221;i konumlandırmak zorluğu 19801er sonrası toplum kuramlarının başlıca odağını oluşturacaktı. Bu yıllar sonrası yapılan çalışmaların en büyük ayıbı klasik ola­nı aşmak adına oradaki ayrımları unutmasıdır. Kavramların terimlerle yer değiştirmesi kaçınılmaz bir aşırı-yorum yükü­nü sosyal bilimlerin omzuna yüklemiştir. Örneğin popüler olan ve popülizm kavramlarına bakalım. Bu kavramların ilk kullanımını Aristoteles&#8217;e kadar geri götürebiliyoruz. Öyle ki Aristoteles <em>Politika</em> adlı eserinde tiyatroya gelen seyirci sınıfın­dan bahseder ve tiyatroyu izleyenlerin toplum gibi ikiye ayrılabileceğini söyler. Ona göre, çalışanlar ile yönetenler müziği, tiyatroyu, kısacası sanatı farklı biçimlerde, zorunluluk ve ya­rarlarım gözeterek izler, dinler ve beğenir. Aristoteles&#8217;e göre &#8220;boş zaman&#8221; ı nasıl geçireceğini bilmek bir bilgi, eğitim ve er­dem meselesidir. Aristoteles&#8217;e göre kültürün eğitimi fayda ve zorunluluk ilişkisi içerisinde değil eğitimi verilmesi gereken karaktere yönelik bir kazanımdır (Aristoteles,1975:235-245). Böylece Aristoteles en baştan popülerleştirilenin insan ka­rakterinin erdeme dayalı amaçlarına değil fayda ve kazanım araçlarına yönelik olduğunu ifade etmektedir. O halde popü­ler olan araçsal olandır, faydaya dayalı olandır, kişilerin ça­lışma yaşamlarına göre düzenlenmiş olan ya da gündelik ya­şam alışkanlıklarına uygun olarak yöneldiklerinden oluşur.</p>
<p>Folklorik olan popüler olan değildir. Folklorik olan kendi içerisinde direşken, eleştirel kimi öğeler ve hiciv faktörünü barındırırken popülerleşen giderek hafifler. Löwenthal hem gelişkin kültür ürünlerinin popülerleştirilip yaygınlaştırılma­sı yoluyla hem de özel popüler ürünler yaratılması biçiminde ikili bir doğrultuda bu hafifleyerek çoğalmanın varolduğunu Montaigne&#8217;den hareketle belirtir. Bu ikili içerisinde folklorik olana yönelenlerin yüksek sanata yeteneği olmadığı için o merhaleye varamayacağı kabulü de vardır. Dolayısıyla po­püler olan herkes için kültürü ve kültürel olanı yaygınlaştır­mış ve demokratikleşmiş olmaz; tersine elit bir sınıfı da yarat­maktadır (Löwenthal, 2017). Bu noktada benimseyebileceği­miz bir tanımı inceleyelim:</p>
<p>Popüler kültür gündelik yaşamın kültürüdür. Dar anla­mıyla, emeğin gündelik olarak yeniden üretilmesinin bir girdisi olarak eğlenceyi içerir. Geniş anlamıyla, belirli bir yaşam tarzının ideolojik olarak yeniden üretilmesinin ön­koşullarını sağlar (Batmaz&#8217;dan akt. Oktay, 1995:20).</p>
<p>O halde tanımı gereği popüler kültürün gündelik yaşama dayalı olduğunu ve yeniden üretimle bir eğlence kültürü ola­rak da anılabileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak önemli olanı buradan belli türde oluşturulmuş bir yaşam tar­zının çıkarımlanacağı ve bunun üretiminin de ideolojik önko­şullarının popüler kültüre dayandığını öğrenmiş bulunuyo­ruz. Popüler kültür biçim olarak folk kültürünün basit, ano­nim ve değer yargılarıyla donanmış geleneksel yapısından farklı olarak aktaranında müellifini (yaratıcısını) imza/marka olarak taşıyan, aktarımı geleneksel değil alternatif ve teknolo­ji destekli iletim kanallarında ücretli olarak sunulan bir kültü­rün adı olarak karşımıza çıkmaktadır (Oktay, 1995:21).</p>
<p>20.yüzyılın ilk yıllarından itibaren gündelik hayat kül­türü ve popüler kültür kuramsallaştırmalarının kitle kültü­rü başlığı altında bireyi aktif değil bir fail olarak kavramsal- taştırmasına yönelik çalışmalar başlamıştır. Yerel ve küresel arasındaki gerilim de bu çalışmalarda özellikle kimlik sorun* sah bakımından çeşitli  açılımlar içerir. Burada çalışmamızın odağı bakımından konuyu &#8220;giydirilmiş kimlik&#8221; veya &#8220;butik kimlik&#8221; olarak andan deney imsel kültürel kimlik ile sınırlandıracağım. Deneyimin gündelik hayatta bireyin hemen he­men tüm epistemolojik çabasını indirgediği paylaşılan bilgi ağı olarak belirlenmesi söz konusudur. Özellikle bu yüzyılın toplumsallaşmasının kitlesel olarak kent yığınlarında ger­çekleştiğini gözlemlediğimizden, şehir mekânlarının geçici çok-etnisiteli, çok-kültürlü yapısında gittikçe daha fazla par­çalanmış bir araya gelişlere tanıklık ederiz. Bu gözlemimize bir belirleme daha eşlik edecektir: Geç modernite bağlanımda bir araya gelen bireyler toplumun farklı kesim, sınıf ve ya­pılarında gezinerek bir tabakasız tabakalaşma örneği verir­ler. Geç kapitalizmin medya ve kültür unsurlarının artık bir endüstri yaygınlığı, büyüklüğü ve odağında yayılımına eşlik eden bu deneyimsel alan yanılsamanın da evidir. Eleştirel kitle kültürü kuramları bağlamında bakarsak &#8220;doğal bir dü­zenmiş gibi gözüken&#8221; bu deneyimsel alan &#8220;şeyler&#8217;le kurulu hegemonik alanında meta piyasası düzenini bize toplumsal ilişki olarak dayatmaktadır (Bennett, 2013:27). Toplum içeri­sinde var olan sınıf, cinsiyet, ırk, beceri, yaş ve benzerle iliş­kiler gibi tabakalaştırıcı sistemler bu nedenle gündelik kül­türün egemen tüketim ideolojisi içerisinde parçalanarak alt metinlerde sunulmaktadır. &#8220;Çizgi Dışı Çoğulluklar&#8221; olarak De Certeau tarafından kavramsallaştırılan sıradan bireyler artık küçük gruplar değil, ama çizgidışında kalan kitlelerdir; çizgidışılık, kültür üretmeyenlerin kültürel bir etkinliğidir ve bu etkinlik imzalı değildir&#8221; şeklinde tanımlanmaktadır (De Certeau, 2008:51). İşte bu durumda anılan tüm ana tabakalar giydirilmiş ilinek kimlikler olarak değişken, akışkan ve yay­gınlıkla kanıksanmış kılınmaktadır.</p>
<p>Toplumsallıktan kitleselliğe geçişle çoğullaşan, farklıla­şan ve deneyimsel alana indirgenen kültür, yeni adıyla kül­türler olarak kitle iletişim araçlarıyla meşrulaştırılır; standart­laştırılır ve dahası tüketim için talep edilebilir hale getirilirler. Kapitalizmin sistem mantığı böylelikle popülizmde değil as­lında kitlesel kültürler deyiminde daha somut biçimde orta­ya çıkmaktadır. Sistem işlerken bireyler beşeri özelliklerini yitirmektedirler, sistemin çarkları kültürü örselerken kitleyi oluşturan faillerini ideolojik olarak da tüketir ve olumlayıcı kılar. Stevenson&#8217;ın deyimiyle, değişim değerini fetişleştiren, kültürel öğelere sunumunun bilet fiyatıyla kalite biçen kitle­lerin &#8220;aynı şeyi tekrar isteyen arzuyu da üretmesi&#8221; sağlanır (Stevenson, 2008:34).</p>
<p>Toplumsallıktan kitleselliğe popüler kültürün evreleri veya radikalleşmesi olarak tanımlayabileceğimiz bu dönü­şüm sürecinde kültürde yozlaşma söz konusudur. Bu yoz­laşma içten ve dıştan gerçekleşmektedir, içten yozlaşmayı belki de bu adı vermese de en iyi tanımlayan Bottomore&#8217;un Frankfurt Okulunun eleştirisini teyit edercesine ifade ettiği üzere &#8220;kültürün bir karşı kültür hareketini asimile etmiş ol­ması ve kendisini endüstrinin gücüne bırakmış olmasıdır (Bottomore, 2013). Dıştan yozlaşma ise kültürün gündelik ya­şama çokça bağlanması, onun deneyim alanına indirgenmesi ve dışarıdan gelen kültür dışı unsurların kültüre araç kılın­ması anlamındadır. Bu noktada aslında kültürün dış dün­yayla bağı kopmuştur. Bu eleştiriyi de Habermas&#8217;ın &#8220;yaşam dünyasının sömürgeleştirilmesi&#8221; belirlemesi ile karşılayabili­riz. Habermas&#8217;a göre bireylerin eleştirel düşünce ve kolektif eylem kapasiteleri bir daha geri dönülemeyecek biçimde or­tadan kalkmıştır. Bu ikincil doğasında insan yaşam dünyasın­dan kopar <em>(de-coupling).</em> Yaşamlarından kopuk biçimde gün­delik yaşamlarına devam eden bireyler bu anlamda yaşam dünyalarını kendi içinden şekillendiremezler; verili olanla yetinirler, böylece sonuçta &#8220;&#8230;aldanma ve nesnel bir yanlış bilinç karakteri kazanırlar&#8221; (Habermas, 1987:187).</p>
<p><strong>Yaygın Endişe ve Kültür</strong></p>
<p>Kültür kuramı sosyoloji tarihi içerisinde öncelikle top­lumsallığın arketipi ve kategorileştirilmesi bağlamında ken­disine bel bağlanan sonrasında sosyologların kendisinden kurtulmak istedikleri en sonunda da postmodern tartışmalar içerisinde disiplinlerarası anlayışla çekirdeği dağıtılmış, yö­rüngesi esnek ve belirsiz bir anlama aracına dönüştürülmüş­tür. Bu haliyle kültür kuramının mevcut bir kültürel duru­mu olgusallaştırması veya onu anlamak için bir perspektifi sahiplenmesi için yine kendi köklerine geri dönerek özellikle ontolojisini yeniden kazanması gerekecektir. Fakat kültürün ontolojisini oluşturan &#8220;beşer&#8221; bu durumda kayıptır. Beşerî ilişkilerin toplamının insanın &#8220;beşerî bilimsel&#8221; durumunu ifade edemeyeceği çok açıktır. Çoğunluğun iktidarının ve egemenlik söyleminin, insan doğasından kontrolsüzce ey­lem alanına taşan antagonistik karakterlerin, değer çoğulcu­luğunun, tüketim ilişkisi içerisinde tanımlanan bir biyolojik yaşamın kültür fenomenine göndermede bulunduğunu baş­tan kabul etmememiz gerekir. Eleştirinin ve olumsuzlamanın yol açabileceği diyalektik çalışma tarzının dayanağı ise olanı söylemekle yetinen bir kültür sosyolojisi değil, olması gere­keni hep hatırlatmakla mükellef bir kültür felsefesi ve ondan hareketle sahaya inen bir toplum felsefesi olabilir. Böylelikle radikal postmodernist ve aşırı popülist açıklamalarla kitleyi toplum sanan, kitlesel olanı kültürel sayan, kitlesel beklentiyi insanlığın beklenti ve umutlarıyla eş tutan vahşi açlıktaki an­layıştan kurtulabileceğimizi öngörebiliriz.</p>
<p>Kültür, popüler kültür, kitle kültürü, kültür endüstrisi gibi kavramsal geçişlerin aslında kendisinde bir &#8220;muğlaklık&#8221; içermediği ancak bir iç-içelik, bağlantısallık ve süreklilik gös­terdiğini varsayabilmemiz için popüler kültür kavramının da­raltılması da bir başka öneri olarak sunulabilir. Kültürün na­sıl ki maddi ve maddi olmayan unsurlarından bahsediyor ve bugün tüketime yönelik olanların maddi olanlarla kalmadığı tespitini yaparak yozlaşmayı tanımlıyorsak, kitle kültürünün de burada bir değişimin adı olması bakımından önceki kültü­rel tahakküm ilişkilerinin farklı araçlarla yapılmasına karşılık geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Toynbee&#8217;nin post- modern çağı ifade eden bu geçiş dönemi dramatik bir değişimi ve total görecelik çağını ifade etmekteydi (Best ve Kellner, 2011:20). Aydınlanmanın ethosunun çöküşü anlamına gelen bıı durumda daha açık ifadeyle, kültür tarih boyunca araç kılınmıştır ve araçsallığının boyutları vardır. Araçsallaşma kültür söz konusu olduğunda yaşam dünyasına yüzüne dön­mek demektir ve bu nedenle de gündelik hayatı kendisine ontolojik zemin kılar. Kültür doğası gereği insancıldır ancak insanın karşısında insanı araç kılması hiç bu kadar yaygın ve acımasız olmamıştır.</p>
<p>Popüler kültür kavramındaki popülerlik &#8220;halka yönelik&#8221; ya da &#8220;halkçı olmak&#8221; gibi naiv anlamlarının ötesinde kişinin kendi yarar ve amaçları için kültürü gündelik hayat çerçeve­sinde boş zaman ve tüketim alışkanlıkları çerçevesinde &#8220;nasıl yaşanır?&#8221;, &#8220;nasıl modaya uygun giyinilir&#8221;, &#8220;nasıl varolmaksı­nız&#8221; sorularına yanıt arayan tüm unsurlarıyla doldurması de­mektir. Lefebvre&#8217;in de kötümser okumasıyla bireyleri yaşam dünyalarında faillik yetilerini yanlış temsillerle doldurmakta oldukları noktasında uyarır. Bireylerin eleştiri mekanizmaları gasp edilmiştir (Lefebvre, 2007).</p>
<p>Yaygın endişe tam da bu noktada ortaya çıkan bir sonuç niteliğindedir. Özellikle 19801er sonrasında dünya toplumlarının en kargaşalı ve siyası olarak sistemik halde bozuluşa uğradığı bir döneme girdik. Bu kargaşanın &#8220;bırakınız dağı­nık kalsın&#8221; denilecek türden kalıcı olmasını isteyen politik duruşa bugün &#8220;post-truth&#8221; denilmektedir. Ancak çalışmamız kapsamında neoliberal kitle kültürünün miras bıraktığı yay­gın endişeye dönersek bu durum aslında bir yanıyla pratik sorunların kapsamlı toplumsal teorilerin olmayışından kaynaklandığını kanıtlar niteliktedir. Kapitalizmin her alanda kurucu unsur olarak ele alınması, başka deyişle kapitalizmi kültür kılma girişimleri toplumların birçoğunda eleştirel du­yargaları devre dışı bıraktı. Bunun yerine dünyanın sorunla­rını kendi omuzlarına yükleyen bir entelektüel sınıfla başbaşa kalındı. Halkın popüler dertleri siyasal dertleri içermedi. Apolitik ancak ekonomik bir toplum modelinde ekonomi halkçı değil ama günübirlik popülist göstergelerle okundu. Özellikle teori-kültür-politika arasındaki çatışan modelleri incelediği alt bölümünde Best ve Kellner, dönemin en büyük sorununun toplum çalışmalarının teorisiz kaldığı için kültü­rel gerçekliğe &#8220;anlam verememek&#8221; olduğunu söylerler (Best ve Kellner, 2011:354). Yine onların tespitiyle söylersek, teori ve politikadaki &#8220;postmodern taşkınlık&#8221; entelektüelleri açısın­dan postmodern akıl çeldirici yeni kültürel sermaye kaynak­larının gitgide marjinalleşmesi ile yerini girişimlerin umut­suzluğuna bırakmıştır (Best ve Kellner, 2011:354).</p>
<p>Demek ki umutsuzluk ve buna bağlı endişenin sosyal bilimlerdeki tezahürü postmodern girişimlerin toplumsal karşılığım eleştirel teoride bulamamak, toplumsal sorunların politik düzlemdeki yansımalarına söylemde haklılaştırılmış biçimde yer verememek, teknolojik-kültürel ve politik otori­telerin tek elde toplanmasına karşı koyamamak, uzmanlık fe­tişizminin sadece zevk için kültürü nesneleştirmesinin özgür­lük olmadığını haykıramamakla oldukça bağlantılıdır. Asıl bireyler arası yaygınlığı ve toplumsal boyutu bakımından en­dişe durumuna baktığımızda II. Dünya Savaşı sonrasındaki entelektüel çökkünlüğün benzer izlerini yine bulabiliriz. Öyle ki, II. Dünya Savaşı sonrasında gerek Avrupa kıtasının gerek beşeri coğrafyanın tüm unsurlarının insan olmaya duydukları saygı, sevgi ve değer atfının çöktüğünü görürüz. 20. yüzyılın ikinci yansı insanoğlunun kötücül doğasım tamir ve gözden geçirme faaliyeti ile geçecektir (Mülhem, 2000:3). Auschwitz&#8217;i düşünmek, sona dair felsefeleri, sonun ertesinde bir umudun kalmadığım, liberalizm taraftarlarının savunduğu özgürlü­ğün kaderimizi olup olamayacağına dair bir endişe demektir.</p>
<p>Gündelik hayatının sınırlı ve fenomenal gündemindeki toplum üyesi bireyin endişesini düşündüğümüzde karam­sarlığın yaygınlığını daha somu t biçimde görürüz. Gündelik hayatın estetize edilmesi sembolik hiyerarşinin deneyimsel alanımızda yeniden düzenlenmesi anlamını taşır. Böylece bir yandan olup-bitenle yetinen ve ardındakini düşünmeyerek &#8220;eğlence kültürü&#8221;ne odaklanan kitlesel tüketim içerisinde popüler ve medyatik kültür, diğer yandan daha önce dene- yimlenmemiş olanı alışkanlıklarına taşıyan hibrid perfor­mans kültürü, üçüncü olarak da tüm bunların yeni mekan- sallıklar gerektirdiğini söyleyen yeni kent kültürü karşımıza çıkar (Featherstone, 2007:64-67). Bu üçlü yapı kendisini 20001i yılların başına kadar aşama aşama ve farklı araçlarla açacak­tır. Niş medya, turizm kültürü, rock müzik, TV yayıncılığı, internet kültürü, çevreci komünler, ağ toplumu tartışmaları bunlara örnek olarak verilebilir.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Liberal endüstriyel toplumlarda bir ürün olarak karşı­mıza çıkan kültür endüstrisinin yine bu toplumlarda olduk­ça etkin biçimde işlediğini kitle iletişim araçlarıyla birlikte sanal dağıtımda kendisine yer bulduğunu görüyoruz. Kitle kültürü toplumları ve onları oluşturan bireyleri eşitleme- miştir. Popülist akımlar herkesi hesaba katarak ilerlememiş­tir. Yaygınlık kazandırılmak istenen dağıtıma çıkarılmıştır (Adomo, 2005).</p>
<p>Tüm akademik hayatını toplumsal gerçekliğin kavran­ması sorununa adamış olan Pitirim A. Sorokin, geleceğin kültürünü belirlemenin en önemli dinamiğinin insanın kül­tür tarihinin merkezini yitirmesinin ardından kültür olgusu­nun hareket ve yayılımını etkileyecek &#8220;tohum&#8221;larının birer &#8220;kültür gücü&#8221; ve &#8220;kültür sistemi evreni&#8221; biçiminde dönüşüp dağılması olduğunu söyler. Ona göre kültür sistemi kendini yayacak bir toplumsallaşma olgusunu da kendisi kuracaktır. Kültürün yayılımını etkileyen &#8220;kültür yaratıcılarının kültü­rel kalabalığın içerisinde merkez(e)koş ve merkez(den)kaç biçiminde yayılmasını, kültürel olmayan öğelerin kültürel olana tamamlanarak, birer hammadde kılınacağı toptan kül­tür hareketinin başlayacağını öngörmekteydi (Sorokin, 1997: 358-359). Sorokin&#8217;in öngörüsünün günümüzde çoktan ger­çekleştiğini ve bizim anlama çabamızın başladığını söyleye­biliriz: Mekân olarak gündelik hayatı, zaman olarak mesaiyi, hammadde olarak doğayı, insanı, yaşamları, sanatı, değerleri ve de her şeyi içine alan, geride bize endişesi kalan bir kül­türün failleriyiz. Kültür, gerek sermayenin iktidarı karşısın­daki acizliğinden, gerekse de vaatleri, dışladıklarına karşı bir aşağılama biçimini almaya başladığından, eleştirdiği güçler tarafından ele geçirilmiştir. Tüketici kültürü, kültürün yoz­laşmasıdır (akt. Bemstein, 2011:29).</p>
<p>Kültür endüstrisi kültürün modernist yorumunda dışla­nanlara kucak açması bakımından sahte bir uzlaşımı da ger­çekleştirir. Bu uzlaşımın varacağı nokta kapitalizm karşısında bir alternatifin olmadığına dair genişlemiş bir mutabakattır. Her ne kadar kitle iletişim araçlarında ve kullanılan teknolo­jilerle çeşitlilik artmış olsa da bu özgürlüğün arttığı anlamına gelmeyecektir (Adomo, 2011:40). Hayat tarzına dayalı olarak imgelerin eşliğinde toplumsal gerçekliğin estetize edilmesi, gerçekte baskı kuranın arzu nesnesi kılınması, olumsuz ola­nın olumlanması gerçekleştirilir:</p>
<p>Kültür endüstrisi kendisine yönelik itirazlarla birlikte, tarafsız biçimde kopyaladığı dünyaya yönelik itirazları da bastırır. İnsan bu yaşama katılmakla dağın arkasında kalmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Sinema ve radyo­ya karşı çıkıp sonsuz güzellikte ve amatör tiyatroda direten taşralılar, siyasal açıdan, kitle kültürünün kendi yandaşlarını götürmekte olduğu noktaya şimdiden ulaşmışlardır. Kitle kültürü, artık baba ideali ya da duyguların egemenliği gibi eski düşleri gerektiğinde ideoloji diye aşağılayıp bir kenara itebilecek kadar güçlenmiştir. Yeni ideolojinin nesnesi dün­yanın olduğu halidir. O, kötü varoluşu olabildiğince ayrıntılı biçimde betimleyip olgular âlemine çıkararak olgu kültünden yararlanır. Böyle bir terfi sonucunda salt varoluş anlamın ve adaletin ikamesine dönüşür. Güzel olan, kameranın yeniden ürettiğidir (Adorno, 2011: 83).</p>
<p>Sonuç olarak, öznelerin, nesnelerin, ilişkiselliklerin ters yüz edildiği, bize verili olanın gün geçtikçe niteliksizleştiği bir dünyada, kültürün taşıyıcı değil aracı olduğunu söyle­yebiliriz. Bir ortam olarak kültür özellikle sanal ağların yay­gınlığı ve teknolojik alt yapısıyla küresel kültür dünyasının işleyişini sağlamaktadır. Yine aynı kitle iletişim araçları ve teknolojik alt yapısıyla güzel olanı kamerasında yeniden üre­tir. İşte yaygın endişe bu üretimin kültürel olumlanmasıdır.</p>
<p>Editör:Berfin Varışlı &#8211; Popüler Kültür ve Sosyal Değişim: Disiplinlerarası İncelemeler,syf:15-33</p>
<p>’Prof. Dr. Maltepe Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü, <a href="mailto:guncelonkal@maltepe.edu.tr">guncelonkal@maltepe.edu.tr</a>, ORCID: 0000-0002-3302-6691.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Adorno, T. (2005). Kültür endüstrisini yeniden düşünmek. (E.</p>
<p>Mutlu, Çev., Ed.). <em>Kitle iletişim kuramları</em> içinde (s. 240-249). Ankara: Ütopya Yaymevi.</p>
<p>Adorno T. (2011). <em>Kültür endüstrisi-kültür yönetimi.</em> (N. Ülner vd, Çev.). İstanbul: İletişim</p>
<p>Ahıska, M. (1989). Kültürün değeri. <em>Defter,</em> 8, 7-14.</p>
<p>Aristoteles (1975). <em>Politika.</em> (M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Remzi.</p>
<p>Bennett, A. (2013). <em>Kültür ve gündelik hayat,</em> (N. Tokdoğan, vd., Çev.).</p>
<p>Ankara: Phoenix.</p>
<p>Bemstein, J. M. (2011). Sunuş. T. W. Adomo, Ed., N. Ülner vd.</p>
<p>Çev.). <em>Kültür endüstrisi-Kültür yönetimi</em> içinde (s.7-45). İstanbul: İletişim.</p>
<p>Best, S. ve Kellner, D. (2011). <em>Postmodern teori: Eleştirel soruşturmalar. </em>(M. Küçük, Çev.). İstanbul: Ayrıntı.</p>
<p>Bottomore, T. (2013). <em>Frankfurt Okulu ve eleştirisi.</em> (Ü.H. Yolsal Çev.). İstanbul: Say.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>De Certeau, M. (2008). <em>Gündelik hayatın keşfi I: Eylem, uygulama, üre­tim sanatları.</em> (L. A. özcan, Çev.). Ankara: Dost.</p>
<p>Esgin, A. ve Çeğin, G. (Ed.) (2018). <em>Gündelik hayat sosyolojisi: Temalar, sorunsallar, güzergahlar.</em> Ankara: Phoenix.</p>
<p>Featherstone, M. (2007). <em>Consumer culture and postmodernism.</em> 2.ed. London: Sage.</p>
<p>Habermas, J. (1987). <em>The theory of communicative action</em> (Vol. 2). Cambridge: Polity.</p>
<p>Işık, C. (2013). Kültür sosyolojisi: Toplumsalı anlamada bir zorunlu­luk. <em>Sosyoloji Araştırmaları Dergisi,</em> 16(2), 152-169.</p>
<p>Lefebvre, H. (2007). <em>Modern dünyada gündelik hayat.</em> (I. Gürbüz, Çev). İstanbul: Metis.</p>
<p>Lövventhal, L. (2017). <em>Edebiyat, popüler kültür ve toplum.</em> İstanbul: Metis.</p>
<p>Oktay, A. (1995). <em>Türkiye&#8217;de popüler kültür.</em> İstanbul: YKY.</p>
<p>Mülhem, F. (2000). <em>Culture/Metaculture.</em> London: Routledge.</p>
<p>Sorokin, P. A. (1997). <em>Bir bunalım çağında toplum felsefeleri,</em> (M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Göçebe.</p>
<p>Stevenson, N. (2008). <em>Medya kültürleri: Sosyal teori ve kitle iletişimi,</em> (B. E. Aksoy, Çev). Ankara: Ütopya.</p>
<p>Storey, (2011). Postmodernism and popular culture. (S. Sim, Ed.). <em>The Routledge companion to postmodernism</em> 3rd Ed içinde (204- 215). London-New York: Routledge.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/populer-kulturden-kitle-kulturune-gundelik-yasam-ve-yaygin-endise/">Popüler Kültürden Kitle Kültürüne: Gündelik Yaşam ve Yaygın Endişe</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/populer-kulturden-kitle-kulturune-gundelik-yasam-ve-yaygin-endise/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Modernizminin Sonuçları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turk-modernizminin-sonuclari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turk-modernizminin-sonuclari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 May 2022 16:32:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Dinde Reform]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Jön Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Din Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>
		<category><![CDATA[Reform]]></category>
		<category><![CDATA[Türk İnkılabı]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Modernizmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26003</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. İslâm&#8217;ı Terakkiye Mani Görme Osmanlı toplumunun geri kalması konusunda İslâm dininin olumsuz bir tesirinin olduğunu düşünen ve bunun için Islâm’ın toplum üzerindeki tesirinin kırılmasının gerektiğini düşünen Abdullah Cevdet, bunu gerçekleştirmek için de Islâm’ın Müslümanlar üzerindeki etkisinden yararlanılması gerektiğini şöyle ifâde etmişti: “Uzun tecrübelerimizle biz, Müslüman kafasının Hıristiyan âleminden geldiği takdirde aydınlığa bütün girişleri kapayacağını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-modernizminin-sonuclari/">Türk Modernizminin Sonuçları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26011 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/kapak_044358-300x178.jpg" alt="" width="359" height="213" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/kapak_044358-300x178.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/kapak_044358-600x355.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/kapak_044358.jpg 760w" sizes="(max-width: 359px) 100vw, 359px" /></p>
<p><strong><em>1. İslâm&#8217;ı Terakkiye Mani Görme</em></strong></p>
<p>Osmanlı toplumunun geri kalması konusunda İslâm dininin olumsuz bir tesirinin olduğunu düşünen ve bunun için Islâm’ın toplum üzerindeki tesirinin kırılmasının gerektiğini düşünen Abdullah Cevdet, bunu gerçekleştirmek için de Islâm’ın Müslümanlar üzerindeki etkisinden yararlanılması gerektiğini şöyle ifâde etmişti:</p>
<p>“Uzun tecrübelerimizle biz, Müslüman kafasının Hıristiyan âleminden geldiği takdirde aydınlığa bütün girişleri kapayacağını müşahede et­miş bulunuyoruz. Binaenaleyh Müslüman damarlarına yeni bir kan nakletme görevini üzerlerine alan bizler, İslâmiyet’te çok miktarda bulunan terakkiperver prensipleri arayıp bulmalıyız.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[821]</sup></a></p>
<p>Abdullah Cevdet, bu ifadeleriyle modernizm düşüncesine Müslümanlar yanında meşruiyet kazandırmak için, İslâm’ın esasları arasından terâkkiyi destekleyen prensiplerin alınarak, İslâm’ın yeni bir yorumunun yapılmasının önemine işaret edi­yordu. Ancak Müslümanların din anlayışından ve ibadetlerinde reform adı altında, İslâmî ilimlerde “bidat” olarak ifade edilen yeni anlayışlara geçit verilecek olursa bu, İslâm’ın aslî hüviyetini kaybetmesi, çeşitli kişilerin hevâ ü hevesinin din yerine konul­masına sebep olur ki bunun İslâm’ı tahrif etmek ve onun ilahilik vasfını ortadan kaldırmakla neticelenmesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda din politikasının belirlen­mesinde temel motif, Hıristiyanlığın Avrupa’daki vazifesini ger­çekleştirecek bir İslâm anlayışı oluşturma, İslâm’ın modernizm düşüncesine uygun yeni bir şeklini geliştirme çalışmaları olmuştur. Bu dönemde “Osmanlı ’nın Müslüman olduğundan dolayı geri kaldığı” görüşü sadece pozitivist ve materyalist düşünce sa­hipleri tarafından değil birçok muhafazakâr, hatta islâmî eğitim almış ilim adamları tarafından da savunulmuştur. Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885-1966), 1923 yılında Ankara Erkek Mu­allim Mektebinde yaptığı konuşmada dinde reform düşüncesini şu ifadeleriyle müdafaa etmiştir:</p>
<p>Reformasyon ismiyle yâd edilen bu feyizli hareket, Türklerin ne ka­dar nazar-ı dikkatini celbetse yeridir. Çünkü kâniyim ve iddia ederim ki, lüzumsuz derecede uzayan buhrandan, bir keşmekeşten sonra, biz de dönüp dolaşıp bu reformasyon hareketini tetkik etmeye ve ondan çıkabilecek derslerden istifade etmeye muhtaç olacağız, hatta mecbur olacağız.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[822]</sup></a></p>
<p>Tek Parti Dönemi’nde topluma kabul ettirilmek istenen İslâm anlayışı, akıl ve tabiat bilimlerini esas alan pozitivist ve modernist düşünce sistemiyle paralellik arz ediyordu. &#8220;Vatan çocuklarını iyi bir vatandaş olarak yetiştirmek için klasik tahsil programları arasında yer alan yurt bilgisi ehemmiyetli” görüldüğünden <em>“Va­tandaş İçin Medenî Bilgiler<sup>9</sup></em> kitabı ile Mustafa Kemal Paşa, bizzat meşgul olmuştu. O, hazırlanan kitabın okullarda okutulmasının yanı sıra ülke genelinde bütün yurttaşlara da okutulması için her tedbirin alınmasını istemiş ve bu doğrultuda 18.09.1931 tarihin­de başvekil İsmet Paşa’ya talimat vermişti.</p>
<p>Söz konusu kitap, 1931 yılında itibaren okutulduğu halde, 1969 ve sonraki yıllarda yayınlanan baskısında muhtemelen tepki alacağı düşünüldüğünden olsa gerek Mustafa Kemal’in din ile alakalı bazı notları çıkarılmıştı. Ancak ilgili kitabın sonunda Atatürk’ün kendi el yazısıyla aldığı notlar mevcut olduğundan bu sansür pek işe yaramamıştı. Söz konusu notlarda yer alan şu cümleler konumuz açısından dikkat çekicidir:</p>
<p>“Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sâirenin Türklerle birleşip bir millet teş­kil etmelerine tesir etmedi. Bilâkis, Türk milletinin millî bağlarım gev­şetti; millî hislerini, millî heyecanım uyuşturdu&#8230; Bununla beraber, Allah&#8217;a kendi millî lisanında değil, Allah&#8217;ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedik­çe, Allah&#8217;a ne dediğini bilemeyecekti.</p>
<p>Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar, ne yaptığım, ne ya­pacağım bilmeksizin, âdeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur an ı ezberlemekten beyni sulanmış, hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince, karışık, cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler&#8230; Gâh şarka, cenuba, gâh garba veya her tarafa birden saldıra saldıra, Türk milletini Allah için, peygamber için topraklarım, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah&#8217;a müte­vekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular&#8230;”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[823]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in “Dinî ve ahlâkî inkılâp yapmadan önce bir şey yapmak doğru değildir” sözünü karşın Kazım Karabe- kir Paşa, “Dinsiz ve ahlaksız bir millete bu dünyada hayat hakkı olmadığını tarih gösteriyor. Paşam, bu yeni akide bizi Bolşevik­liğe götürür” demişti. Karabekir, Mustafa Kemal Paşa’nın yeni dönemde kendisine yeni bir çevre oluşturduğunu bildiğinden o çevre hakkındaki düşüncelerini de şöyle ifade etmişti:</p>
<p>“18 Temmuz 1923de bu muhit ile temasa geldim. Şöyle ki: Anka­ra İstasyonundaki kalem-i mahsusa binasına gitmiştim. Teşkilat-ı Esâsiyenin müzakeresinin ikinci günü imiş. Benim haberim yoktu. Ben geldiğim zaman müzakere de bitmiş, kısmen de dağılmışlardı. Mevcut azadan Tevfik Rüştü Bey; “Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam” dedi. Ben de ne konuştukla­rını bilmediğim için sordum:</p>
<p>Nedir o kanaat?</p>
<p>Tevfik Rüştü Bey’in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mah­mut Esat Bey (Bozkurt) sert bir cevap verdi.</p>
<p>“İslamlığın terakkiye mani olduğu kanaati!.. îslâm kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.”</p>
<p>Bu konuşma esnasında Fethi Bey (Okyar) de söze karışarak, “Evet, Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslâm kaldıkça da bu halde kalmaya mahkûmdurlar” demişti. Karabekir, Fethi Bey’in bu fikirlerine karşı çıkmak için bir takım cümleler sarf etikten sonra Mustafa Kemal Paşa’ya hi­taben şöyle demişti:</p>
<p>“Paşam, maddî cephemiz zaten zayıftır. Güvenebileceğimiz manevî cephemizi de düşmanlarımızın yaldızlı propagandasına kurban eder­sek, dayanabileceğimiz nemiz kalır?&#8230; Siz ki millete karşı bizi bu hale getiren sebebin istibdat olduğunu, zaferden sonra milletin tamamıyla iradesine sahip olarak yürüyeceğini, millet kürsüsünden dahi defalar­ca haykırdınız. Millet Meclisini, tekbirler, selâvâtlar arasında açtınız! İslamlığın en yüksek bir din olduğunu hutbelerde de ilan ettiniz! He­pimiz aynı iman ve kanatla, aynı yoldan yürüdük! Şimdi ne yüzle ve ne hakla bir kanlı maceraya atılacağız.” <a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[824]</sup></a><sup> </sup></p>
<p>Yukarıdaki tartışmalarda görüldüğü gibi Türkiye’nin kuru­cuları o dönemde İslâm’ı önlerinde gerçek bir engel olarak gör­mekteydi. Onların kurumsal İslâm’a karşı tavırları nefret dolu bir güvensizlikti. Şerif Mardin, onların İslâm’a karşı taşıdıkları duydukları nefreti, Voltaire’nin kiliseye duyduğu nefrete yakın görür.<sup>825</sup></p>
<p>Mustafa Kemal’in ihtilalci ve komiteci bir havanın hâkim olduğu Balkan coğrafyasında yaşaması ve ilk başlarda pek çok entrikayı çevirerek, iktidara geldikten sonra her türlü şiddete başvuran İttihatçılar arasında yer alması, onun daha sonra devlet gücüyle düşüncelerini uygulamaya koymasında etkili olmuştur. Bununla birlikte o, özellikle de Millî Mücadele döneminde İslâm faktörünü devamlı göz ününde bulundurmuş, pozitivist görüş­leriyle tanınmaktan kaçınmıştır. Onun bu siyasetine Mardin, şu ifadeleriyle dikkat çeker:</p>
<p>“O, mukavemet hareketini yönettiği 1919-1922 yılları arasında Türki­ye dışındaki Müslümanların yakınlıklarına ihtiyaç duyup, sık sık İslâm birliği temasını kullandı. İslâm temasını aynı zamanda, müttefiklerin fiili bir hapishanesi durumundaki İstanbul&#8217;da görevine devam eden Osmanlı Hükümeti’ne karşı, Anadolu Müslüman eşrafının hislerini harekete geçirmek için kullandı. O paradoksal olarak, ortadan kaldır­mak üzere bulunduğu sırada bile, Hilâfet’in itibarından faydalandı. Fakat her iki durumda da, gelecekte hayali kurduğu Türkiye’nin ne şekilde olacağına dair kararını çok önceden vermişti.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[826]</sup></a></p>
<p>Jön Türk düşüncesinden beslenen İttihatçılar, uhuvvet, ada­let, müsavat ve hürriyet nidalarıyla iktidara geldikten sonra bu il­kelerden hiç söz etmedikleri gibi siyasî hedeflerine ulaşmak için şiddeti bir araç olarak kullanmaktan çekinmemişler ve kendi dü­şüncelerini tek doğru kabul ederek, uygulamaya geçtikten sonra bir imparatorluğun dağılmasını sebep olmuşlardı. Jön Türklerin usul ve esaslarını takip edenler ise Türkiye’de pozitivizm eksenli modernleşmeyi ülkede gerçekleştirmek için İttihatçı hareket tar­zını benimsemişler ve modernizmin ilkelerini cebren uygulama­ya koymuşlardı.</p>
<p>Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin son döneminde özellikle Batı düşüncesiyle temasın artmasının neticesinde toplumda ay- dın olarak kabul edilen kişiler arasında “tabiatçılık” adı altında pozitivist ve materyalist düşünceye itibar artmış ve bir kısım in- unların inançlarında bu doğrultuda büyük değişiklik olmuştu. Bu sebeple Cumhuriyet Devri nin ilk zamanlarında tabiat felse­fesine dayalı din anlayışı, devletin resmi okul programlarında yer alarak gençlerin bu düşünceye sahip olması hedeflenmişti.</p>
<p>Jön Türkler, Batı’da meydana gelen terakkinin fikrî temelle­rini ve gelişme sürecindeki dinamiklerini yeterince araştırma­dıklarından, bir diğer ifadeyle modernleşme hakkında şeklî ve sathî bir bilgiye sahip olduklarından Hıristiyan âlemde meydana gelen bilim-din mücadelesinin Müslüman toplumlarda da mey­dana geleceğini düşünüyorlar ve İslâm ile bilimin uyuşmasını imkân dâhilinde görmüyorlardı. Jön Türklerin bazısı, modernist düşüncenin temel ilkelerinden olan “bilimin gelişmesi için dinin ve onun temsilcisi konumunda bulunan kilisenin etkisiz hale ge­tirilmesi* ve “bilimin dinin yerine ikame edilmesi” düşüncesinin fazlaca etkisinde kalmışlardı. Onlara göre, modernleşmek ve te­rakki etmek için İslâm’ın sosyal hayat üzerindeki hâkimiyetinin kaldırılarak, onun ifa ettiği görevlerin bilim tarafindan yerine ge­tirilmesi gerekiyordu.</p>
<p>Dini dışlayan ve dine cephe alan bir modernleşme, hatta dinin yerine konulmaya çalışılan bir “bilim” anlayışı ve modernleşme­nin sağlanabilmesi için İslâmî esaslarda reform yapılması gerek­tiği düşüncesi Müslüman toplumlarda modernleşmeye karşı bir direncin oluşmasına sebep olmuştur. Her ne kadar İslâmî bir ta­kım ıstılahlar kullanılarak bu düşüncelere dinî bir renk verilmek istense ve bu harekete bir “ictihad&#8221; kisvesi giydirilerek, İslâmî bir meşruiyet kazandırılmaya çalışılsa da bu politika yürümemiştir. Ancak Müslümanların gelenekleri, inançları ve iman-amel iliş­kisi temelinde ıstılahların içleri boşaltılarak yerine materyalist ve pozitivist manaların yüklenmeye çalışılması bir kavram kar­gaşası meydana getirmiş bu da inançların bozulmasında ve dinî hassasiyetin zayıflamasında etkili olmuştur.</p>
<p><strong><em>2. İslâmî Istılahları Tahrif</em></strong></p>
<p>Jön Türkler genel manada İslâm’a ait mukaddes değerlere po- zitivist bir anlayışla yaklaşmışlar ve görüşlerine İslâm toplumun- da meşruiyet kazandırmayı önemli gördüklerinden bu düşün­celerini, “reform” kelimesinden çok “içtihat” kelimesiyle ifade ederek, İslâmî bir renk katmak istemişlerdir. İslâm’ın Müslüman toplumlarda ifa ettiği fonksiyonu, başka bir şey ile (ırk, vatan, İktisadî menfaatler vb.) gerçekleştirmenin imkânsızlığı, modern­leşme aktörleri tarafından bilindiğinden, modernleşemeye dinî bir hava vermek için özel gayret sarf edilmiştir. Bu çerçevede din, iman ve ibadet konusunun yeniden ele alınarak yorumlanması veya bu kavramların lafızları muhafaza edilmekle birlikte, içinin modernist düşüncesinin verileri ile doldurulup, yeni yorumları­nın yapılarak tahrif edilmesine çalışılmıştır.</p>
<p>İslâm’ın, tahrif olunmuş bir Hıristiyanlıkla aynı kefeye konu­larak onda reform yapılmasından bahsetmekle aslında pek çok gerçek, göz ardı edilmiştir. Zira Hıristiyanlık, Hz. îsa’nın getir­diği orijinalliğini kaybetmiş olmasına rağmen İslâm için böyle bir durum söz konusu değildir. Asr-ı saâdet’ten itibaren Müslü- manlar, Kur’ân ve Sünnet e bağlı kalmaya dikkat etmişler, bidat­lerin yaygınlık kazanması durumunda ise ‘ müceddid âlimler”, Müslümanlara önderlik ederek, yapıcı bir tecdit hareketi geliştir­mişlerdir. Bu itibarla Hıristiyanlık için gerekli olduğu düşünülen reform, orijinalliğini kaybetmeyen ve kıyamete kadar İlahî mu­hafaza altında bulunan İslâm için söz konusu olamaz.</p>
<p>Tahrif gayretleri çerçevesinde Jön Türklerin dine yaklaşımı hakkında fikir vermesi açısından bir dergide Spinoza’dan (1632- 1677) “eâzım-ı hükemânın (felsefecilerin en büyükleri) birinci­lerinden’ diye bahsedilip, onun görüşlerine karşı yazılan reddi- yeleri çürütmeye çalışırken, “itikat” ve efkâr-ı bâtıla gibi İslâmî ıstılahların kullanılması dikkat çekiciydi. Söz konusu yazıda yer alan şu ifadeler, modern düşüncenin tahlil ve tenkidi yapılırken, islâm itikadına ait ıstılahların gerçek manalarından nasıl çıkarıl­dığını ve kullanıldığını göstermesi bakımından önemliydi:</p>
<p>*Siz münafık olmamalısınız. Şu kadar var ki biz, hangi şey için size “doğrudur” der isek inanmamazlık etmemelisiniz. Her hususta doğru olunuz. Ancak, fikrimize muhalif olarak düşünmeyiniz. Eğer düşünür iseniz ahlâk ve imanınız hakkında şüphe etmeniz iktiza eder.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[827]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki metin, insanların farklı düşünmelerine hiçbir imkan tanınmadığını ifade etme açısından dikkat çektiği gibi, modem düşüncenin propagandası yapılırken, İslâm’ın itikat açısından insanları açıklamada esas aldığı “münafık”, “iman” ve “inanmama” gibi ıstılahlar, gerçek manalarından çıkarılarak, beşerî düşüncelerin tavsifinde kullanılması açısından da önemli bir tahrifi gösteriyordu.</p>
<p>Jön Türkler arasında dinî ıstılahları tahrif ederek, zaman za­man da alay ederek kullanmanın kendi aralarındaki konuşmalar­da ve mektuplarda çok yaygın olduğunu görmekteyiz. Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’den mezun olan Âkil Muhtar Bey (1877- 1949) İshak Sükûtiye 1898 yılında yazdığı bir mektubunda şöyle demişti: “Çok şükür (Allaha değil ha!) dün imtihanları bitirdim.”<sup>828</sup></p>
<p>Müslümanlar Allah a şükürde bulunduğundan ve İslâm toplumunda şükür bu şekilde anlaşıldığından Âkil Muhtar, Allaha şükürde bulunmadığını göstermek için parantez içine aldığı bir kelimeyle niyetini açıklayarak, “şükür” kelimesini dinî ve gele­neksel manada kullanmadığını göstermişti. Ahmed Rıza ise di­nin toplumun birliği ve düzeni açısından önemli olduğunu şöyle ifade ediyordu:</p>
<p>&#8220;&#8230; Dinden maksat, tebâyi-i beşeriyeyi ıslâh ve tanzim etmek ve umûmî bir nokta-i ittihâdda toplamaktır&#8230; Dinin hükümferman ol­madığı memleketlerde bile ahâli, sosyalizm, anarşizm gibi tabirlerle ittihâda bir vâsıta arıyor: Sürüden ayrılanı kurt kapıyor&#8230;&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[829]</sup></a></p>
<p>Ahmed Rıza’mn dinî konulardaki düşünceleri ise toplumu rahatsız etmiş ve onun dinsiz mi? dindar mı? olduğu konusunda tartışmalar meydana gelmişti. Ahmed Rıza’nın dinsiz olmadığını savunan şu cümleler, “din ’ ve “iman ’dan anlaşılan mananın nasıl tahrif edildiğini göstermesi açısından önemlidir:</p>
<p>“&#8230;Ahmed Rıza Bey ben dinsizim dermiş. Hâşâ, o adam dinsiz de­ğildir. Çünkü din, iman demek, bir şeye inanmaktır. O halde Ahmed Rıza da Auguste Comte&#8217;un mesleğine inanmış. Demek ki iman var.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[830]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki metinde ilk etapta Ahmed Rızanın dini tartışılsa da, aslında “din” ve “imanının hiçbir İlâhî ve kudsî vasfı dikkate alınmadan, sadece bir düşünce sistemine inanmak, din ve iman sayılmakta ve İslâm esasına dayalı bir din hafife alınarak, beşerî bir sistem konumuna düşürülmektedir.</p>
<p>Ahmed Rıza&#8217;nın kendisi ise “dinsiz” olduğuna dair hakkında çıkan iddialara cevap verirken konuyu mecrasından çıkarmış ve Jön Türklerin pek çoğunun yaptığı gibi dinî ıstılahları, İslâmî manalarında da değil de kendi pozitivist anlayışına uygun olarak açıklayarak şöyle demiştir:</p>
<p>“Din nedir? Yalnız dua mı, ibadet mi? Sarıklılar, mutaassıplar aca­ba ahlaka ve toplumun menfaatlerine dair ne fazilet gösterdiler? &#8230; İnsanı insan eden iki şey vardır: biri vicdan diğeri meslek. Hür bir vicdan doğru bir meslek sahibi olmayan adamın ne meziyeti olabi­lir? Beni dinsizlikle itham ettikleri sırada haçtan dönen birkaç yüz Türkün Araplar tarafından tekbirlerle kesildiklerini gazetelerde oku­muşum. Hacdan kesen bu Araplar acaba benden ziyade Müslüman mıdırlar?83&#8242;<sup>1</sup></p>
<p>Osmanlı Hükümetinin temsilcileri Ahmed Rıza Bey’i tarif ederken, *Cenab-ı <em>Rabbi l-âlemîn &#8216;in varlığını neûzubillah inkâr eden, iman</em> ve <em>itikadı olmayan&#8221;</em> bir kimse olarak anlatmışlardı. Kendilerine bu sıfatlar yakıştırılan diğer Jön Türklerin de bun­dan rahatsız olmadıkları kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır.<sup><a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[832]</a></sup></p>
<p>İsmail Fennî Ertuğrul (1855-1946), yaşadığı dönemde İslâmî ıstılahları tahrif edip müspet ilmi, din haline getirerek kendisini pozitivizme nispet edenler hakkında şöyle demiştir:</p>
<p>“Bazı kimselerin en yeni İlmî terakkilere dayandığını söyleyerek, &#8216;Ben müspet felsefe taraftarıyım” dedikleri işitiliyor. Bunlar müspet felsefenin yalnız müspet hakikatleri kabul ettiğini yabancı kitaplarda görmüşler, fakat mahiyetini layıkıyla tetkik etmemişlerdir. Bu bâbı ilâveden maksadımız, bir Müslümanın dini terk etmeksizin bu mez­hebe giremeyeceğini ve bu mezhebin intisaba değer bir meziyet ol­madığım göstermektir.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[833]</sup></a></p>
<p>Jön Türklerin dinî ıstılahlarda yaptıkları tahrifatın etkileri, sonraki dönemlerde daha güçlü bir şekilde görülmüştü. Aslında dinî alana yer bırakmayan, dolayısıyla onu tahrip etmeye, gerilere doğru itmeye, dönüştürmeye yönelik olan modernleşme teşeb­büsleri, dinî bir zemine oturtulmadığı takdirde İslâm’ın hâkim olduğu toplumda fazla etkili olmayacağı modernistler tarafından biliniyordu.834</p>
<p>Celal Nuri&#8217;nin “Kur’ân’ın manası bu asırda geçmiş asırlarda anlaşıldığı gibi değildir. Terakkîyât, hep yeni bir tefsirin mukad­dimesi olabilir. Yeni akâid, yeni fıkıh, yeni usûl tedvin edelim<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[835]</sup></a> diyerek, Müslümanlar tarafından tasvip edilmeyen reform keli­mesini İslâm için kullanmaktan çekinmişti.</p>
<p>Ahmet Hamdi Başar ise laikliğin dine muhalif gösterilmeden uygulanması durumunda onun Müslüman topluma kabul ettiril­mesin daha kolay olacağını dile getirmişti. 1930 yılında Mustafa Kemal, ona laiklik konusundaki görüşünü sorunca Başar şöyle demişti:</p>
<p>*&#8230; Laik inkılâbı adına ne yaparsak, hepsini İslam olarak yapabiliriz. Fakat din ile dünyayı ayıracağız dersek İslamlıktan uzaklaşmış dinsiz­lik yapmış oluruz. Hıristiyanlık dünya işlerinden uzak yaşayabilir; İs­lamlık ise yaşayamaz&#8230; Laikliğin bizde anlaşılmaya başlayan şekliyle tatbiki dinsizlikten başka bir şey değildir. İslamlıkta din ile dünyanın ayrılması dinsizliğin ifadesidir. Bu durumda bütün yaptıklarımıza din muhalefet edecek; şapka giyeceğiz, din “gavur oldunuz” diyecektir.</p>
<p>Yeni harfler, yeni kanunlar, hulasa yenilik namına her ne yaparsak hepsi dinin dışında olacaktır&#8230; Bizde dini cemiyetin dışına atmak de­ğil, bilakis inkılâbın emrine vererek yaşatmak lazımdır. Camileri yıkıp, terk edip onların yerine halk evleri yapmak suretiyle hedefimize vara­mayız. Her zaman camide toplanan halka oradan sesimizi duyurmak; oraları modern halk evleri haline koymak; din sınıfını ortadan kaldır­mak, herkesi din ve dünya namına konuşturmak mümkündür.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[836]</sup></a></p>
<p>Materyalist felsefeyi Osmanlı’da yaymak için büyük bir mü­cadele veren Baha Tevfik ve arkadaşlarına karşı itiraz seslerinin yükseldiği bir ortamda Celal Nuri de bu münakaşalara katılmış­tı. <em>O,</em> İslâm’ın materyalizme uygun olduğunu iddia ediyor<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[837]</sup></a> ve Islâm’ı materyalizme uydurmak için ıslah veya ictihad adı altından büyük bir tahrifata girişiyordu. Celal Nuri, tekâmül ve terakki gibi kelimeleri ön plana çıkarsa da usûl-i fıkıh, ve muamelât gibi fıkhın konusuna giren hükümlerde yapılmasını istediği re­form ve yeni bir akâid oluşturma talebi, İslâm’ın ilâhîlik vasfını etmekten başka bir şey değildir.</p>
<p>Celal Nuri, bir taraftan Avrupa’nın müfteri, garp medeni­yetinin vahşi olduğu söyleyip, &#8220;senin doğan güneşin bir gün sönecektir&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[838]</sup></a> diyerek, Müslümanları birliğe davet etmiş, diğer taraftan ise İslâmî hükümlerin bir kısmını, modern düşüncenin ilkelerini esas alarak değiştirmeye çalışmıştır. Jön Türklerin pek çoğunda olduğu gibi Celal Nuri’nin sahip olduğu fikirlerin sınır­larını kesin olarak belirlemek mümkün değildi. Onun &#8220;İslâmiyet Mâni-i Terakki midir?” başlığını taşıyan yazısında Ernest Renan’ın dinimiz hakkındaki iddialara verdiği cevaplara bakıla­rak İslâm hakkında önceki düşüncelerinden vazgeçmiş olabile­ceği ihtimali üzerinde durulsa da buna ihtiyatla yaklaşılmıştır.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[839]</sup></a> Celal Nuri de diğer Jön Türkler gibi İslâmî bir muhitte doğup- büyüdüğünden dolayı düşünceleri ve ifadeleri İslâmî renkler taşıyordu. Ancak o da diğerleri gibi modernist düşüncesinin faz­laca tesirinde kalmış ve o düşüncenin ilke ve ıstılahlarını kabul­lenmiş bir eda içerisinde görüşlerini ifade etmiştir.</p>
<p>Jön Türklerin dinî ıstılahlarda yaptıkları tahrifât, daha son­raları İslâm&#8217;ın temel kaynaklarında yere alan iman esaslarından birine veya bir kaçma inanmadığı halde kendini mümin gören, zarûrât-ı diniyyeden bazısını kabul etmediği halde kendini ger­çek bir Müslüman sanan ve işlediği en büyük günahı dahi mubah gören bir anlayışın gelişmesinde etkili olmuştur.</p>
<p><strong><em>3.) Islâm&#8217;da Reform</em></strong></p>
<p>Batıda modernist anlayışın hâkim olmasıyla birlikte fert ve toplum, geleneksel Hıristiyanlıktan uzaklaşmakla kalmamış, bu anlayış Avrupa&#8217;nın dışına da yayılmaya başlamıştı. Hatta Batılı devletler, modem dönemde gelişen dünya görüşünü ve hayat tarzını, kendi menfaatlerine uygun buldukları için diğer toplumlara âdeta zorla dayatma yolunu gitmişlerdir.</p>
<p>Batının medeniyet sahasında kaydettiği ilerleme onun her yönden üstünlüğü şeklinde kodlanarak ve dünyanın büyük bir kısmında modernleşme ile Batılılaşma aynı paralelde gösterile­rek, medeniyetle doğrudan alakası olmayan geleneksel kurum ve değerlerin, modernlik adı altında değiştirilmesinin önü açılmış­tır. <em>Mahfel Mecmuasında.,</em> “Bu da mı Asrîleşmek İcâbı?”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[840]</sup></a> baş­lıklı yazı ile modernleşme adı altında toplumda yapılan büyük tahribata ve ananevi değerlerinin baştan aşağı yok edilmeye çalı­şılmasına dikkat çekilmişti.</p>
<p>XIX. asrın son çeyreğinden itibaren yoğun bir şekilde yürütülen modernleşme merkezli batılılaşma faaliyetleri meyvelerini verme­ye başlamış, XX. asrın ortalarına doğru Batılı olmayan dünyanın büyük çoğunluğu, Batı medeniyetinin laikleşmiş modem şeklini benimsemede bir hayli yol almıştı. Modern düşünce kaynaklı ola­rak hayatı tamamen maddeleştirerek, dünyevîleşmeyi temel alan bu anlayışın sebep olduğu manevî buhran, sadece Batılı toplumları sarsmakla kalmayıp, teknik manada batılılaşmak isteyen veya modem düşüncenin değerlerini benimseme yoluna giren diğer toplumlarında da şok ve sarsıntılara sebep olmuştur.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[841]</sup></a></p>
<p>Modernleşme düşüncesinin söz konusu etkisiyle insanların din ve iman anlayışları başta olmak üzere manevî değerlere bakışları ve yaklaşımları, büyük değişikliğe uğramıştır. İnsanların bir kısmında dinden uzaklaşma, bir kısmında ise dini olması ge­rekenden farklı şekilde algılama ve değerlendirme anlayışı orta­ya çıkmıştın İnançlı olduğunu düşünen insanların pek çoğunda iman konularında zafiyetler oluştuğundan, toplumların düşünce ve inanç yapısında, ciddi kırılmalar meydana gelmiştir.</p>
<p>İslim in ilk devirlerinden itibaren dini kendi istek ve arzularına uydurmak isteyenler, İslâmî esastan kendi düşünceleri istikametinde kullanmaya çalışanlar ve menfaatleri çerçevesinde âyet ve hadisleri yorumlayanlar, devamlı ola gelmiş ve İslâm ulemâsı, bunları bir <em>ilhad </em>hareketi olarak değerlendirip onların iddialarına cevap vermiştir.</p>
<p>“İster Müslüman görünsün, isterse İslâm’dan rücu etsin, is­terse başka bir inancın mensubu olsun hak ve hakikatten mey­letmek ve İslâm’ı gönüllerden silmek gayesiyle, Kur an ve İslâmî asılları, <em>tahrip, tahrif ve tebdil</em> etmek ve nasların üzerinde şüphe uyandırmak, onları bir şekilde <em>inkâr</em> manasına geldiğinden <em>ilhad </em>olarak” değerlen<u>dirilmiş</u>tir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[842]</sup></a> “Zındıklık” olarak da ifade edilen<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[843]</sup></a> ilhad, imana, İslâm’a aykırı ve İslâm dinine zıt düşün fikir ve ha­reketleri ihtiva etmekte olup, dinin bütün asıllarını inkâr eden veya bir tek asimi inkar eden arasında ayırım yapılmaksızın hep­si, bu lafzın şümulüne girmektedir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[844]</sup></a></p>
<p>Özellikle Osmanlı’nın son asrında, “İslâm dininin asrileştirilmesi (modernleştirilmesi)’ konusu, fikir ve ilim adam­larım oldukça meşgul etmiş, bu meselede lehte ve aleyhte birçok görüş beyan edilerek, modernleşmenin mahiyeti ve sınırları or­taya konulmaya çalışılmıştır.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[845]</sup></a> Onlardan bazıları, Müslümanların din ve bilim anlayışının Hıristiyanlardan farklılık arz ettiğini, her şeyden önce Osmanlı toplumunda din adamı ve bilim adamı şeklinde sınıflaşmış kesimlerin bulunmadığını görmüşlerdi. Zira Müslümanlar, tarih boyunca hem îslâm âlimi hem de bilim ada­mı olmanın mümkün olduğu bir geleneğe sahipti. Bununla bir­likte, kendi dinî değerlerini ve geleneğini reddederek, pozitivist ve materyalist ilkeleri esas alan bir modernleşeme anlayışı çerçe­vesinde dinî değerlerde şüphe uyandırma ve dinin sosyal hayat­taki fonksiyonunu ortandan kaldırma konusunda Jön Türklerin inkârı mümkün olmayan bir etkisi olmuştu.</p>
<p>Batı merkezli modernleşme rüzgârı, dinin dayandığı siyasî, ahlâkî ve kültürel alanda büyük tahribat yaptığından toplumun asırlık kurumlan, derin sarsıntılar geçirmiş ve mevcut nizam alt üst olmuştur. Kıymetler sisteminin bu şekilde yıkılması fertlerin inanma kabiliyet ve iradelerinin zayıflamasına, bunlara duyulan ilginin azalmasına, dinî değer ve hükümlerin zorlukla tesis ve te­şekkülüne sebep olmuştur. Bu sebeple insanlar arasında dinî de­ğerlere karşı şüpheyle yaklaşmak veya lakayt durmak yaygınlık kazanmıştır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[846]</sup></a></p>
<p>Modernizm’in ilkelerini Müslüman beldelerinde hâkim kıl­mak isteyen batıklar, XX. asrın başındaki İslâmiyet’in durumu­nu, XV. asırdaki Hıristiyanlığa benzetiyorlardı. Bu sebeple onlar, Protestanlık sayesinde Hıristiyanlıkta reform yapılarak hürriyet fikrinin geliştiği, akıl ve fennin önem kazandığı düşünülüyor ve İslâm’ın da bir reforma tâbi tutulup, muteber İslâmî kitapların ve şer’î hükümlerin yeniden gözden geçirilerek medeniyet ve terakkiye uygun hale getirilmesi tavsiye ediliyordu.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[847]</sup></a>Halbuki modernizmin önemli düşünürlerinden olan gerek Comte’un ge­rekse Durkheim’in asıl gayesi artık Hıristiyanlığın beslemekten adı kaldığı sosyal ahlak için tatmin edici bir kaynak bulmaktı.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[848]</sup></a> Dolayısıyla modernist düşünürlerin ortaya attığı görüşler, İslâm veya Müslüman toplumlar için değil de Hıristiyanlığın tahrifinin neticesinde, ferd ve toplum temelinde Batı’da ortaya çıkan hasta­lıklara yazılan reçeteler konumundaydı. Buna rağmen modern­leşme sürecinde gerek Batı da gerekse İslâm dünyasında İslâm’da reform projesi etkili bir şekilde gündeme getirilmişti.</p>
<p>Söz konusu proje Cemalettin Efgânî gibi reformist kişiler ta­rafından desteklenerek İslâmî meşruiyet kazandırılmaya çalışıl­mış, özellikle Muhammed Abduh’un Mısır müftüsü olmasından sonra bu konuda bir hayli mesafe alınmış<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[849]</sup></a> onun ölümünden sonra, fikirleri, Reşid Rıza tarafından savunulup, geliştirilmiştir.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[850]</sup></a> Abduh ve Rızanın reformist İslâm anlayışı, daha sonra bazı tale­beleri tarafından devam ettirilmiştir.</p>
<p>Hindistanlı Seyyid Ahmed, modernizmin o kadar etkisinde kalmıştı ki kendisi gibi modernist olan Efgânî bile ona taham­mül edemeyerek, “Tabiatçılığa Reddiye” isimli eseriyle onun görüşlerini reddetmişti.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[851]</sup></a> Aynı şekilde Rusya’da Musa Carullah (Bigiyev) (1875-1949), Abduh’un reformcu fikirlerinin etkisin­de kaldığı, gelenekten ayrı düşünerek<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[852]</sup></a> modernist fikirler ileri sürdüğü ve “ıslahata en önce dinden başlamak zarûrîdir diye­rek, dört fıkhî mezhebin geçersizliğinden bahsetmişti.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[853]</sup></a>Aynı şekilde Osmanlı’da Abdullah Cevdet’in yanı sıra Ziya Gökalp ve Mehmed Akif (1873-1936), gibi düşünür ve ilim adamlarının Abduh’un tesirinde kaldığı bilinmektedir.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[854]</sup></a> Nitekim M. Şem- seddin Günaltay (1883-1961) gibi kişiler, modern değerler doğ­rultusunda İslâmî esasları yeniden yorumlamaya çalışmışlardır.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[855]</sup></a></p>
<p>Wilfred C. Smith, Hıristiyan dünyasındaki reform hareketle­ri ve Protestanlığın ortaya çıkışı ile İslâm dünyası arasında alaka kurmaya çalışarak sekülerlik, özgürlük ve evrensellik gibi terimle­rin İslâmî bir yorumunun yapılması durumunda İslâm dünyasın­da kabul göreceğini belirtir. Buna örnek olarak da Pakistan’ın ilk kuruluşunda çok az kimsenin laikliğe taraf olmasına rağmen gün geçtikçe laikliği tercih edenlerin artmasını gösterir. Pakistan’ın dışında bu konudaki çalışmalar için ise Mısır’dan Ali Abdurrazık Türkiye’den de Ziya Gökalp örnek verilir.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[856]</sup></a></p>
<p>İslâm’da reform düşüncesine Müslümanların itibar etmeme­si ve başarısız olmasının pek çok sebebi bulunabilir. Her şeyden önce İslâm ile Hıristiyanlık farklı olup, Hıristiyanlık, tarih içeri­sinde aslı bozulduğu için İlâhî bir din olma vasfını yitirdiği halde İslâm, Hz. Allah’ın kıyamete kadar muhafazasında olduğu için aslî unsurlarında hiçbir değişiklik olmamıştır. İslâm bozulmadığı için, onun “yeniden şekil vermek” manasına gelen “reform” ke­limesiyle vasıflanmasına imkan bulunmamaktadır. Ayrıca böyle bir iddia ile yola çıkarak İslâm’da reform yapmaya kalmak onun aslî unsurlarım değiştirmek dolayısıyla onun esaslarını tahrif et­mek manasına gelir ki bunun ne İslâmî kaynaklarda ne Müslü- manlar nezdinde meşruiyet bulması mümkündür.</p>
<p>Batı’da Reform düşüncesine yüklenen olumlu manada, bü­yük oranda Hıristiyanlığın tahrif edilmesi neticesinde insan tabiatini zorlayan inanç ve pratikleri ihtiva etmesinden ve kilisenin toplum üzerinde kurduğu baskıdan kaynaklanmıştır. Avrupa’da reformasyon sürecinde kilisenin baskısı kırılmakla birlikte Lut- her gibi din adamları, Hıristiyanlığı bir tarafa atmak şöyle dursun ona yeni bir şekil vererek insanlar yanında itibar kazandırmaya çalışmışlardır. Ayrıca Hıristiyan reformunun, yirminci asırda Jön Türklerin veya İslâm âlemindeki diğer modernist aydınların yap­tığı gibi Hıristiyanlığı modern düşünceye uygun hale getirme şeklinde bir gayesi bulunmuyordu. Batıda reform hareketi, bilim tarafindan dinin ıslah edilmesi, dinin bilimsel gelişmeler çevre­sinde kendisine çeki düzen vermesi gibi bir düşünceden ziyade, Hıristiyanlığı insanlar yanında muteber hale getirmek isteyen din adamları tarafından organize edilmişti.</p>
<p>Jön Türk hareketinin önayak olduğu reform düşüncesi ise, Müslümanların geri kalmışlığının İslâm’dan kaynakladığı tezin­den hareketle, &#8220;İslâm’ın pozitif bilime ve onu etrafında gelişen kuramlara uygun hale getirilmesini” dile getirdiğinden İslâm’ın pek çok esasından vaz geçilmesi gerektiği söyleniyordu. Halbuki bu düşünceyi şiddetle savunun Jön Türkler, Hıristiyan dünyada­kinin aksine İslâm’da söz sahibi âlim veya din adamı da değiller­di. Dolayısıyla Müslümanları &#8216;çağa uydurma” gayretiyle ortaya atılan Osmanlı aydını yani Jön Türkler, &#8220;yeni bir din uydurma” suçlamasıyla karşı karşıya kaldıklarından ve toplum tarafindan İslâm’dan uzak kişiler görüldüğünden tesirleri sınırlı kalmıştır.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[857]</sup></a></p>
<p>Jön Türkler, İslâm’ın toplum üzerindeki etkisi kayboluncaya veya iktidara gelinceye kadar, İslâmî hassasiyetlere dikkat edile­rek hareket edilmesi gerektiğinin farkındaydılar. Cenevre’de na- türalist bir profesörün (Cari Vogt) cenaze merasimine öğretim görevlilerinin ve yabancı talebelerin dışında kimsenin katılmadı­ğını gören bir Jön Türk’ün, 1896 yılında Doktor Nazım a gönder­diği mektuptan aktaracağımız şu satırlar, Müslüman ekseriyetin fikirlerinin ve tepkisinin dikkatten uzak tutulmaması gerektiğini ifade ediyordu:</p>
<p>*&#8230; Biz çok vakit zâyi’ etmeksizin bir inkılâp yapmaya mecbûr olduğu­muzdan ekseriyetin fikrine muhalif harekette bulunmamağa itinâ et­meliyiz. Memleket bir defa tehlikeden kurtulduktan sonra, hürriyet-i şahsiyelerine mâlik olduktan sonra Cemiyetimiz, serbestçe ve daha kolay bir suretle ahâliden dini taassubu kaldırmaya muvaffak olur..<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[858]</sup></a></p>
<p>Celal Nuri, Papalıhğm itibar kaybetmesi ve Protestanlığın ortaya çıkmasından asırlar sonra Avrupa’da dinin, toplum üze­rindeki manevî nüfuzunun kaybolduğunu belirtmiş ve Osman- lı toplumunda dinin manevî gücünün hâlâ devam etmesinden dolayı ondan istifade edilmesinin zorunlu olduğunu şöyle ifade etmiştir:</p>
<p>“Bizde birçok hususta olduğu gibi hâlâ eski âdet ve ananeler câridir. Bu ciheti burada münakaşa edecek değiliz. Bu âdet ve ananeler, gayret-i di- niyye şeklinde tecelli ediyor. Demek istiyorum ki milletleri sevk ve idare eden, onlara bir gurur ve azamet veren, ruhlarını tenvir eden, kızıştıran millet ve vatan hislerinin yerinde Müslümanlar nezdinde, din hissi vardır. İslâmiyet haricinde ve ırk esasına istinâd eden milliyet, kavmiyet ve vatan hisleri henüz bizde takarrür edememiştir. Bir Müslümanın ırkî milliyete isnadı pek tabiî olmaz. Müslümanlık, İslâm âleminde hâlâ ehemmiyetini muhafaza ettiğinden ve esasen İslâmiyet ayrı ayrı ve kendisinden gayrı milliyetleri red eylediğinden, acemilik ederek birinci nevi gayreti bırakıp İkincisini terviç pek ziyâde ihtiyata muvafik sayılmaz. Bizde milliyet fikri ancak din fikriyle terviç edilebilir.”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[859]</sup></a></p>
<p>Maddeciliği, îslâm ile birleştirerek, reform yapılması düşünce­sini savunan Celal Nuri: “İstikbalde İslâmiyet denir denmez akıl­lara reform ve Protestanlık geliyor. Birçokları İslâmiyet dâhilinde</p>
<p>Martin Luther ve Calvin gibilerinin yaptığı tensikatın yapılma­sı lüzumuna kail olduğumuz zehabında bulunuyorlar. Reform Avrupa’da terakki ile beraber tefrikayı binlerce savaş ve mücade­leyi, katliamlar iltizam ettirmiştir. Biz bundan ürkeriz”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[860]</sup></a> diyerek Hıristiyanlığın geçirdiği reform sürecini tehlikeli görse de İslâm konusundaki yaklaşımı reform talebinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Din ile ilgili politikaların belirlenmesinde Cumhuriyet Dö­nemi idarecilerine esin kaynağı<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[861]</sup></a> olan Celal Nuri, “din, millet ve vatan hisleri” başlıklı yazısında, bu terimlere herhangi bir kutsiyet atfetmeden onların toplum üzerindeki etkilerinden bahseder ve zamanla millet ve din fikrinin önemini kaybedeceğini belirtir.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[862]</sup></a></p>
<p>Türkiye’de İslâm’ın modernleştirilmesi yönünde resmî bir talep olarak gündeme gelen reform düşüncesi, bir başka ifadey­le İslâm’da bir Protestanlık oluşturma gayretlerinin iki yönü ön plana çıkmıştır. Bir taraftan İslâm’ın siyasî ve hukukî esaslarının hayatın her alanından kaldırılması ve devletin emrinde bir din oluşturulması düşünülmüş, diğer taraftan da İslâm, kalkınmada motive edici bir unsur olarak Millî kimlik harcına bir çeşni olarak katılmak istenmiştir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[863]</sup></a></p>
<p>Celal Nuri’nin aşağıdaki ifadelerine baktığımızda “dinin gele­cekte tamamen vicdanî bir mesele haline geleceği” düşüncesini benimsediğini görmekteyiz:</p>
<p>“İstikbalde din, ancak vicdana ait olacaktır. Din âtide vicdana tard olunacaktır. Fen, tecrübe, kânûn, hükümet ve terakkiler ile dinin müdâhale ve işgâl ettiği birçok şeyleri istirdat edecek, fakat iman ve itikâd her vakit âlem-i vicdâna hükümrân olacaktır. Zaten bu tekâmül vukû buluyor..&#8221;<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[864]</sup></a></p>
<p>Avrupa ve Amerika’daki Beni İsrail’in Yahudi şeriatının son derece ağır olan hükümlerinden vazgeçerek varlığını sürdürdü­ğüne dikkat çeken Celal Nuri, bir bela haline gelen Katolik kilise­sinin Protestanlık reformu sayesinde muzır taraflarının ortadan kaldırılmasından sonra Avrupa’nın terakki etiğini belirtir. Celal Nuri, bu örneklerden sonra konuyu İslâm’a getirerek şöyle der:</p>
<p>“İlim ve fen gibi, her dakika İslâmiyet yeni tekâmül eseri göstermek­tedir. Din-i Muhammedi ancak böyle muhafaza olunabilir. Fıkıh ve akâid ta’dil edilmeye muhtaçtır. Muâmelât dahi modem ihtiyaçlara uygun hale getirilmelidir&#8230; Şeriat hükümleri değiştirilmek mecbu­riyetindedir. İslâmiyet ancak böyle kurtulabilir ve ancak bu emirlere uymakla istikbalde mühim bir unsur haline gelebilir.”<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[865]</sup></a></p>
<p>Osmanlı’nın son döneminde Hıristiyan dünya sadece Patrikhanenin akıbetiyle ilgilenmiyor, Yeni Türkiye’nin İslâm dünyasına karşı izleyeceği politikayı da yakından takip ediyor­du. Zira başta İngiltere olmak üzere büyük devletlerin sömürge­lerinde milyonlarca Müslüman yaşadığından onlar, Türkiye’nin tekrar İslâm âleminin önderliğine geçmesi durumunda, Müslü­manların yaşadığı bölgelerde otoritelerinin zayıflayacağını bili­yorlardı. Bu sebeple Türkiye’nin İslâm konusunda takip edeceği politika hususunda dış basında haberler ve yorumlar çıkıyordu. 9 Mart 1924 tarihinde <em>The New York</em> Times&#8217;daki bir yazıda; Mus­tafa Kemal’in &#8220;Sovyet İhtilalini yapanların din konusundaki dü­şüncelerini paylaşıyor olabileceğine ve dini kontrol altına almak ve bir kısmını siyasî bir gaye ile kullanmak için Sovyet Rusya’daki <em>New Church</em> (Yeni Kilise) anlayışına paralel bir din anlayışı geliş­tirilebileceğine” dikkat çekilerek, İslâm’da reform yapma düşün­cesine işaret edilmişti.</p>
<p>&#8220;Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur” di­yen Falih Rıfkı Atay, bu reformu şöyle ifade etmiştir:</p>
<p>İslâm&#8217;da bütün şer&#8217;î meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır: Birinci bölüm, ahireti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz, haç, zekat!</p>
<p>İkinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki bunlar da nikâh ve aileye ait hü­kümlerle muamelât denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukûbât denen caza hükümleridir. Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün âyet hüküm­lerini kaldırmıştır.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[866]</sup></a></p>
<p>Atay, Kemalizm’in ibadetler dışındaki âyetlerin hükümlerini kaldırdığını söylediği halde; dinde reform düşüncesi onun dedi­ği gibi sadece muamelât ve ukûbâtla sınırlı kalmamış ezan, hutbe ve namaz gibi ibadetleri de içine almıştır.</p>
<p>Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren hukuk, sosyal ve kül­türel alanın yanı sıra üniversite gibi kuramların modern devlete uygun hale getirme çalışmalarından İslâm dini de nasibini al­mıştır. Daha sonraları din ile alakalı her şeyin yok edilmeye ça­lışıldığı bir merhaleye geçilmiş olsa da ilk dönemlerde reforma edilmiş bir İslâm’ın modern devletin ilkeleriyle bağdaşabileceği düşünüldüğünden İslâmî bazı değerlerin modernist düşünce is­tikametinde yeni yorumları yapılarak sürdürülmesine çalışılmış veya böyle gösterilmiştir.</p>
<p>F.Rıfkı Atay’ın şu cümleleri dinin esaslarının tahrif edilerek onu devrin anlayışına uygun hale getirme gayretlerinin bir so­nucuydu:</p>
<p>&#8230; Zekât, kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı bir devrin mirası­dır. Hac, Kâbe&#8217;den faydalanan Mekkelilerin Müslümanlığını sağlamak için konmuştur ve bu döviz çağında Hicaz dışındaki hiçbir yabancı Müslüman halkı buna zorlanamaz. Namaz şekli de iskemle olmayan entarili bir halkın yaşayışına uygundur. Pantolon, etek ve hele baş­kasının ayağı değen yere yüz değdirmeyi yasak eden hijyen devrinde yürüyemez&#8230;<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[867]</sup></a></p>
<p>Atay, bu açıklamalarıyla, namaz, zekât ve hac gibi ibadetler konusundaki âyetleri yok saydığı gibi, Hz. Muhammed’den (s.a.v.) itibaren asırlardır Müslümanların devam ede geldikleri tatbikatını da göz ardı etmişti.</p>
<p>Dinde reform politikası doğrultusunda 21 Şubat 1925 tarihin­de hutbelerin Türkçe okunmasının zorunlu olması için TBMM Başkanlığına önerge verilmiş ve 1926 yılında bir komisyon, örnek mahiyette 58 hutbe hazırlayarak bir reform taslağı ile Diyanet İş­leri Başkanlığı ’na sunmuştur. Bu çerçevede Sadettin Kaynak, başı acık ve frank giymiş olduğu halde 5 Şubat 1932’de Süleymaniye Camiinde ilk olarak tam Türkçe hutbe okumuştur.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[868]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşanın önderliğinde Dolmabahçe Sarayında ezanın ve hutbenin Türkçe okunması, Kuranın Türkçe tercü­mesiyle namazın kıldırılması projesine katılan dönemin meş­hur hafızları, bu işin yürümeyeceğini bilseler de bu çalışmalara devam etmişlerdir. Söz konusu çalışmalara katılan Hafız Rıza Sayman, 1931 yılında Ramazan ayında dokuz hafızın saraya çağrılmaya başlandığım ve kendilerine bol iltifatlar yapıldıktan sonra Atatürk’ün “İnkılâplarımın son merhalesini siz yapacaksı­nız hafız beyler” dediğini belirtir. Bir takım dünyevi menfaatler karşılığında İslâm’a aykırı pek çok uygulamayı yapmaya müsait olan ve aydın hoca olarak kabul edilip, arkadaşları arasından bu yönleriyle tanınan<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[869]</sup></a> hafızlara “Camilerde Türkçe Kur an okuya­caksınız”, talimatı verilmiştir.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[870]</sup></a></p>
<p>10 Haziran 1928 tarihinde, İstanbul Üniversitesi (Dârülfunûn) İlahiyat Fakültesi’nin uzmanlar komisyonu­nun <em>&#8220;dinde reform programı”,</em> basında yer almıştır. Söz konusu program, 20 Haziran 1928 tarihinde <em>Vakit</em> gazetesinde yayım­lanmış<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[871]</sup></a>, daha sonra da (21 Haziran) <em>Son Posta</em> gazetesinde neşredilmiştir. Komisyonda bulunan Yusuf Ziya Yörükhan, arkadaşlarından birinin müzakere edilmek üzere böyle bir müsveddeyi, kaleme aldığını ve bir suretini kendilerine verdik­ten sonra bir nüshasını da gazetelere gönderdiğini belirtir ve konunun basına intikal etmesinden sonra imza edilmek şöyle dursun müzakere bile edilmediğini belirtir.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[872]</sup></a> Şerafettin Yaltka- ya ise, İsmail Hakkı’nın müderrisler toplantısında birkaç kere “Atatürk bizden bir şeyler istiyor, hatta bekliyor” demesi üzeri­ne böyle bir komisyonun teşkiline karar verildiğini belirtir.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[873]</sup></a></p>
<p>İlahiyat Fakültesi müderrislerinin hazırladığı söz konusu din­de reform paketi, Protestanlık ile yüzde yüz örtüşmese de aslında Avrupa’da Hıristiyanlığa yapılan uygulanmaya benzemekteydi. Bu çalışma ile bir taraftan İslâm’ın modern ilkelere uygun hale getirilerek hayata ve sosyal alana müdahalesinin önüne geçilme­si gibi laik bir hedef seçilirken, diğer taraftan İslâm’a politik ve toplumsal gelişmeleri meşrulaştırın bir rol verilmesi düşünüle­rek, laikliğe aykırı olarak, devlet gücüyle İslâm’a yeni bir şekil ve­rilmeye çalışılmıştır. Bu yeni inşa çerçevesinde malzeme sıkıntısı çekilmemesi için İslâmî değerlerin yanı sıra bazen Şaman dinin kalıntılarından bazen Hıristiyanlık’tan, bazen ise Anadolu Ale­viliğinin çeşitli ayinlerinden istifade edilmiştir.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[874]</sup></a> Böyle bir din, yani insanı siyasî ve toplumsal alanda serbest bırakıp ona karış­mayan ve sadece vicdanlarda yer alan, bir başka ifade ile varlığı ile yokluğu belli olmayan bir din, o dönemde ulus devletin var­lığı için gerekli görülmüştür. Ancak bu projeden daha sonra vaz­geçilmiş ve uygulanma imkânı olmamıştır.</p>
<p>İslâm&#8217;da reform projesini hazırlayan komisyonda bulunan Mehmet Ali Ayni, raporun uygulamaya konulmaması konusun­da şu ihtimalleri gündeme getirmiştir:</p>
<p>&#8230; Fakat Atatürk bunu niçin böyle yaptı? Acaba efkâr-ı umumiyece fena karşılanacağından mı çekindi? Yoksa henüz zamanı gelmemiş ve zemin hazırlanmamış mıydı? Yahut her inkılâbı bizzat kendisi yaptığı için bunda İlahiyat Fakültesinin önayak olmasını hoş mu görmedi?<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[875]</sup></a></p>
<p>Mete Tunçay ise &#8220;Dinde reform” düşüncesinden, din adam­larına yeniden güç kazandırma ihtimali ile laik iktidara rakip bir güç merkezi haline gelmesinden çekinilmesinden dolayı vazge­çildiğini” belirtir.<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[876]</sup></a> Modern ilkeler çerçevesinde reforma tabi tutulmuş İslâm’ın bile etkisinin zamanla artacağı düşüncesi o gün tahmin edilmiş ve özellikle 1933 yılından itibaren dinin her çeşit etkisini yok etmek için hiçbir İslâmî faaliyete müsamahanın gösterilmediği ve dinin tamamen tasfiye dilmeye çalışıldığı bir dönem girilmiştir.</p>
<p>1924 yılında Tevhid-i Tedrisat kanundan sonra açılan ve medreselerin kapatılmasından sonra ortaya çıkacak olan din eği­timi açığını kapatmak düşüncesiyle açıldığı görüntüsü verilen, ancak daha çok devletin din politikasına uygun görüş ve yorum geliştirerek dini kontrol altında tutma düşüncesine dayanan Darülfünundaki İlahiyat Fakültesi bile 1933 yılında kapatılmış­tır. Oysa Protestanlığı geliştiği Avrupa’da bile Hıristiyanlığın bu kadar pasif hale getirildiği görülmemiştir.</p>
<p><strong><em>4.Milli Din Projesi</em></strong></p>
<p>Jön Türk düşüncesinin sonraki dönemlere etkisi açısında Vedat Nedim Tör&#8217;un içinde dinle ilgili hiçbir mesele bulunma­yan veya yeni bir “din” kurmaya çalışan <em>“Dinimiz”</em> başlıklı kitabı dikkat çeken önemli bir örnektir. Kemal Çağlar, söz konusu eser hakkında şöyle değerlendirmede bulunmuştu:</p>
<p>&#8220;Kemalizm’i yalnız dövizlere, rakamlara, nizamname ve programlara emanet edip geçemeyiz. Onu bir <em>iman</em> halinde içe sindirmek ve bütün nesillere benimsetmek gerekir. Anlamış kafanın yanında, inanmış ruh ve bu anlayışla inanışın verdiği şuurlu heyecanla çarpan yürek lazım. Vedat Nedim Tör, kitabın adını işte bunun için <em>Dinimiz</em> koymuştur&#8230; Büyük hedefler isteyen, büyük inanışlara susamış genç ruhlar için bu kitap, bir millî <em>ilmihaldir&#8230;</em> Yarının Türkiye’si içimizde öyle bir dindir ki yalnız onun için taassubu <em>mubah</em> ve toleransı <em>günah</em> sayıyoruz&#8230; Bizim dinimiz Türkiye’yi <em>cennet</em> yapmaktır. Bizim ibadetimiz bu ide­al için çalışmaktır. Eğer varsa <em>âhiretteki</em> cennetin yolu da Türkiye’nin cennetinden geçer.”<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[877]</sup></a></p>
<p>1932 yılında Aydın Mebusu ve Maarif Vekili (bakan) olan Dr. Reşit Galip, Mustafa Kemal’in desteğiyle <em>“Müslümanlık: Türkün Milli Dini”</em> isminde bir projeyi kaleme almıştır. Bu projede, Müs­lümanlığın Türk’ün milli bünyesine uygun olduğu ancak ibade­tin Türk diliyle yapılması gerektiği ifade edilmiştin<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[878]</sup></a></p>
<p>Dinde reform yapılarak millî bir din oluşturmaya gayretleri çerçevesinde 1934 yılında <em>“Milli Din Duygusu ve öz Türk Dini” </em>isminde doksan sayfalık bir kitap yayınlamıştır. Kitabın bir yıl sonra zararlı yazılar taşıdığı gerekçesiyle satışı yasaklansa da o devirde İslâm ve din hakkında yapılan tahrifatın hangi seviyelere geldiğini göstermesi açısından önemlidir.</p>
<p>Söz konusu kitabın baş tarafında &#8220;İslâmiyet dini yerine millî ve mütekâmil bir dinin vücuda getirilmesi” için böyle bir çalış­maya yeltenildiği belirtilmiş ve &#8220;Eskimiş, cüce kalmış ve dumura uğramış eski dinlere karşı, inkişaf ve tekâmülü kabul eden asrî bir din” oluşturma iddiasında bulunulmuştur. Hiç bir hak dinin ol­madığının belirtildiği kitapta “Peygamber yoktur ve onun tebliğ ettiği kitap Tanrı kitabı değildir”<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[879]</sup></a> ibarelerine yer verilmiştir.</p>
<p>“Türk dinini de Türk Tanrısını da Türk benliğinde arayalım” denilen kitapta, camilerde secdeye varmadan başı açık ve asri bir şekilde ibadet edilmesi isteniyor ve bu çerçevede camilere musi­ki aletlerinin konulması tavsiye ediliyordu. Milli dinde “düşman­larına karşı süngü hücumuna geçen Türk askeri bundan sonra asla Araplar gibi Allah, Allah diye bağırmayacak, vatan, vatan diye haykıracaktır”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[880]</sup></a> denilerek, Milli dinde “Allah” denilmesine bile tahammül edilemeyeceği belirtilmiştir.</p>
<p>İslâm&#8217;ın âdeta sadece isminin bırakıldığı mukaddesata ait bü­tün esaslarının tahrif edilerek devrin şartlarına uygun bir din uy­duma gayretleri, sonraki dönemlerde de devam etmişti. Emekli bir coğrafya öğretmeni ve diş doktoru olan Osman Nuri Çermen, Aralık 1957’de <em>“ideal Türkiye için Dinimizde Reform: Kemalizm” </em>adlı derginin ilk sayısında <em>“Kemalizm&#8217;in Andı ve Âmentüsü”</em> baş­lığı altında bir dizi yazı kaleme almıştı. Söz konusu derginin 41 madde halinde <em>“Kemalizm Müslümanlığının Kutsal Prensiplerini” </em>ihtiva eden sayısının yanı sıra &#8220;Dinimizde Reform: Kemalizm” adı altında iki kitapçık da derginin eki olarak yayınlanmıştı. Bu kitapta:</p>
<p>“Artık dindar olmak, Kemalist olmak demektir. Kemalist Müslüman­lığını tam benimsemeyenlere, batıl inançların kölesi, esiri olarak bakmak gerekir&#8230; Tanrıya iman: Kemalizm’in şu prensiplerine inançtır. Bu prensipleri kadir olduğumuz nispette yerine getirmek de ibadet­tir. Mabedimiz bütün vatan, mihrabımız bütün millet, Anıtkabir de Kâbemiz olabilir.&#8221;</p>
<p>Söz konusu dinde reform projesine göre Kur’ân-ı Kerim ye­niden düzenlenmeli ve ibadetlerde okunmak için temizlik, va­tan sevgisi, istiklal ülküsü, askerlik, ahlak, ilim sanayi konuların yer aldığı surelerden oluşan <em>Enam</em> benzeri yeni kutsal bir kitap yazılmalıydı.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[881]</sup></a></p>
<p>Tek Parti Döneminde mukaddesata hürmetsizlik ve İslâmî değerlerle alay etme, onları hafife alma sıradan bir olay haline gelmişti. 15 Ağustos 1929 tarihli <em>Uyanış</em> gazetesinde CHP Tokat Milletvekili Refik Ahmet Sevengil, İslâm’a ve mukaddesata ha­karet ihtiva eden “Allah’ı da Sultan ile birlikte tahtından indirdik. Bizim mabetlerimiz fabrikalardır”<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[882]</sup></a> cümlelerini sarf etmekten hiç çekinmemişti.</p>
<p><strong><em>5.Seküler Bir Hayat, Laik Bir Devlet</em></strong></p>
<p>Yeni Türkiye’yi kuran ve yöneten kadrolar Jön Türklerle aynı inanç ve düşünceye sahip olduklarından Batılı manada bir dev­letin, siyasî kuramlarda ve sosyal hayatta dine yer vermemekle mümkün olacağı düşünüyorlardı. Yenileşme ve batılılaşma çaba­larının Osmanlı döneminde başladığına dikkat çeken Toynbee, Yeni Türkiye’nin yöneticilerinin tavır ve görüşlerinin esas itiba­riyle Jön Türklerinkinden farklı olmadığını işaret ederek, 1919- 1925 döneminde ülkede söz sahibi olan Türk milliyetçilerini, Jön Türklerin bir devamı olarak görür.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[883]</sup></a> Jön Türkler konusun­daki çalışmalarıyla tanınan Şerif Mardin, araştırmalarının neticesinde “Türk Devrimi&#8217;nin geçmişinin Jön Türk Devrimi ne kadar uzandığını ve Cumhuriyetçi rejimin kurulmasının temellerinin 1908 ele atılmış olduğunu” belirtir.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[884]</sup></a></p>
<p>Protestanlık her ne kadar kilisenin otoritesini ortadan kaldı­rıp, her Hıristiyan’a kutsal kitabı anlama ve yorumlama imkânının verilmesini talep etmiş ise de bugünkü manada bir laiklik arayışı olarak çıkmamış ve siyasal iktidardan vazgeçme temayülünde olmamıştır. Ancak Protestanlığın kitabın yorumlanışının herke­sin hakkı, hatta görevi olduğundaki ısrarı modern bireyciliğe ön ayak olmuş, bu da sekülerizmin yaygınlık kazanmasını hızlan­dırmıştır. Kilisenin kutsal kitabı yorumlama konusundaki otori­tesinin sarsılarak onun yerine her kafadan bir sesin çıktığı, her önüne gelenin din adına hüküm verdiği kargaşa ortamı, dinin gündelik hayatta her geçen gün itibarının azalmasına, dolayısıy­la seküler bir bireyciliğin gelişmesine yol açmıştır. Bu bireycilik gelişerek hiçbir aşkın gücü ve değeri tanımama noktasına gel­diğinden dinin etkisi hem fert hem de toplum bazında oldukça zayıflamıştır.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[885]</sup></a></p>
<p>Millî Mücadele döneminin başında herkesin öncelik hedefi, vatanın işgalden kurtarılması olduğundan ve bunun da İslâmî esaslar istikametinde olması gerektiği herkes tarafından bilin­diğinden bazı yetkililer, modernist düşüncelere sahip olsalar da bunları açıkça dile getirmemenin, hedefe ulaşmak için daha fay­dalı olacağının farkındaydılar. Nitekim Milli Mücadelenin ba­şından itibaren halife ve padişaha bağlılığını sık sık tekrar ederek veya şeyh ve âlimler ile irtibata geçerek, Sünnî Müslümanların desteğini almaya çalışan Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele hareketinin başarıya ulaşmasından sonra tamamen farklı bir po­litika izlemişti.</p>
<p>Sivas’tan Ankara’ya giderken Bektaşi dergâhını ziyaret ede­rek, Kızılbaş ve Bektaşilerin desteğini isteyen Mustafa Kemal, Hacıbektaş’ta Kızılbaşların çelebisi Cemalettin Efendi ve Bek­taşi dedesi Niyazi Salih Baba tarafından çok sıcak karşılanmıştı. Dairenin salonunda bir sofra kurulmuş, burada bir âyin-i cem yapılmıştı. Sofrada adaklar-bâkireler şakilik etmişti.”<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[886]</sup></a> Cema- leddin Efendi, ortadaki masaya rakı takımları konulduktan sonra hasta olmasından dolayı içmediğini ancak konuklarının onuru­na içeceğini söylemiştir. Beraberce tüketilen kadehlerden ve ye­nilen yemekten sonra görüşmelere geçilmiş ve Çelebi, Kuvây-ı Milliye’yi destekleme sözü vermişti. Mustafa Kemal Paşa, ertesi gün Hacı Bektaş’ın türbesini ziyaret edip, dergâhta bulunan ba­balara ellişer lira dağıttıktan sonra Hacıbektaş’tan ayrılmıştı.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[887]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya geldiğinde ise, yeşil ve siyah sarıklar takmış, üzerlerinde renk renk cübbeleri olan dervişler alayı ile esnaf localarının temsilcileri tarafından karşılanmış, şehre girerken Çankaya ve Dikmen tepelerinden ezan ve salalar okunmuş, kurbanlar kesilmişti. Mustafa Kemal, bu karşılamadan sonra aralarında Müftü Rıfat Efendi’nin de bulunduğu ulemayı ziyaret etmişti.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[888]</sup></a></p>
<p>&#8220;Ankara’da toplanan zevatın din ve imandan tecerrüt etmiş kimseler olmadığını göstermek” için Millet Meclisinin Cuma günü dinî bir merasimle açılmasına kara verilmişti. Mustafa Ke­mal Paşa, Heyet-i Temsiliye adına yayınladığı tamimde Meclis’in açılış programında şu ifadelere yer vermişti:</p>
<p>&#8220;Vatanın istiklali, makam-ı hilâfet ve saltanatın istihlası (kurtulu­şu) gibi en mühim ve hayatî vazifeyi ifa edecek olan Büyük Millet Meclisinin küşat günü Cumaya tesadüf ettirmekle mezkûr günün mebrukiy etin den (bereketinden) istifade ve küşattan mukaddem bilumum mebusân-ı kiram hazeratiyle Hacı Bayram Camii şerifinde Cuma namazı eda olunarak envâr-ı Kur&#8217;ân ve salâttan istifade oluna­caktır&#8230;*</p>
<p>Tamimin devamında, açılış esnasında lihye-i saadet (Pey­gamber Efendimizin sakal-ı şerifi) ve sancak-ı şerif taşınacağı ve kurbanların kesileceği belirtilmişti. Ayrıca tamim gününden itibaren valinin tertibiyle Kur an hatmine ve hadis tilavetine baş­landığı ve hatmin son kısmının teberrüken Cuma günü ikmal edileceği ifade edilmiş ve buna benzer hatim, dua, hadis tilave­ti ve mevlid-i şerif okumanın vatanın her köşesinde yapılması istenmişti.<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[889]</sup></a></p>
<p>Millî Mücadeleye başından sonuna kadar hâkim olan İslâmî hava ve sonraki beklentiler konusunda Yahya Kemal, o dönem­deki efkâr-ı umûmiyenin fikriyâtım şöyle dile getirir:</p>
<p>“Bir gün sulh olacağını düşünüyorum. O gün istiklal ordusunun ask­erlerine denilecek ki: “ Haydi çocuklar evlerinize dönünüz! Kur anın devletini kurtardınız! Allah, Peygamber, Osman Gazi, Fatih, Se­lim, bütün büyük cedleriniz, sizden hoşnutturlar!” İstiklal askerl­eri, Ankara&#8217;da anlı şanlı bir resmigeçitten sonra dağılacaklar, küme küme, birer birer arkalarında torbalan, türkü söyleyerek köylerine dönecekler&#8230;”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[890]</sup></a></p>
<p>Millî Mücadele döneminde Mustafa Kemal, aslında bir taraf­tan Yunan a karşı mücadele ederken diğer taraftan da Padişah/ Halife ile de gizliden bir mücadele içerisine girmişti. Bu itibarla Padişah ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşanın imkan bulduğu anda saltanat ve hilâfet konusunda büyük değişildiler yapacağından endişe ediyorlardı. Sultan Vahdeddin, Mustafa Kemal Paşa’ya Anadolu’ya kendisi gönderdiği halde onun son­radan kendi başına hareket etmesinden ve Osmanlı Devletinin geleceği ile ilgili özellikle saltanat ve hilâfet konusunda yapmayı planladığı görüşlerinden dolayı kızıyordu.”<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[891]</sup></a></p>
<p>Sultan Vahdeddin, “Ankara’da yeni bir hükümet tesis ediler­ek hilâfet ve hükümetin birbirinden ayrılmasının İslâmî açıdan caiz olmadığını”<a href="#_ftn72" name="_ftnref72"><sup>[892]</sup></a> söyleyerek, Ankara Yönetimini tanımayı reddetmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisinin, 1 Kasım 1922 tarihinde yaptığı toplantı uzun görüşmeler ve hararetli tartışmalarla sürüp gittiğinden bir kararın alınması mümkün olmamıştı. Mustafa Kemal’in “Bu ne olursa olsun yapılacaktır. Ama belki bir takım kafalar kesilecektir”<a href="#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[893]</sup></a> ifadelerinin yer aldığı sert konuşmadan sonra hilafetin saltanattan ayrılması ve Meclisin Osmanlı Hanedanından uygun bir kişiyi bu makama seçmesi yönünde karar alınıştı.<a href="#_ftn74" name="_ftnref74"><sup>[894]</sup></a></p>
<p>Osmanlı’nın son döneminde hilafete Vatikan’a benze bir şekil verilmesi, özellikle Batı kamuoyunda gündeme gelmeye başla­yınca, Islâm’da hilafet kurumunun Papalıktan farklı olduğu ve halifenin Müslümanların lideri olarak onların dünyevi işlerini idare etme görevinin bulunduğu belirtilmiş ve hilafetin salta­nattan ayrılmasının İslâm açısından caiz olmadığı ifa edilmişti.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[895]</sup></a> Siyasî otoritesi elinden alınmış bir hilafetin devamının mümkün olmadığı çoğu kimse tarafından biliniyordu. Millî Mücadele’nin meşhur simalarından Halide Edip Adıvar bu konuya şu ifadele­riyle dikkat çekmişti:</p>
<p>“Esasen, saltanatı hilâfetten ayırmak, İslâmî manasıyla hilafeti kaldır­mak demektir. Hilafet rejimi, haddizatında, umumun reyine dayanan</p>
<p>dinî ve demokratik bir cumhuriyetti ve halife, seçilmiş bir cumhur reisi demektir&#8230; Herhalde hilâfet mevkiinin tabir caizse anayasası iki şarta dayanır diyebiliriz. Biri, halifenin seçimle olması, diğeri aynı zamanda yalnız dinî değil, cismanî kudret sahibi olması, yani hem hü­kümet hem de devlet reisi olmasıdır.”<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[896]</sup></a></p>
<p>Hilâfetin maddi otoritesinin yok edilmesi, pozitivizmin il­kelerini temel alan Jön Türk düşüncesi doğrultusunda modem bir devletin kurulması açısından önemli bir adımdı. Nitekim Lozan’da azınlıklar konusunun müzakeresi esnasında karşı dev­letler, Türkiye’deki gayr-i müslimlere eskiden tanınan ayrıcalık­ların devamını isteyince Dr. Rıza Nur, Türkiye’nin görüşünü, saltanata hilâfetten ayrılması konusuyla ilişkilendirerek söyle demişti:</p>
<p>“Türkiye büyük bir devrim yapmış, hilâfetle devletin (saltanatın) ayrılığını ilan etmiş ve ülkesinde teokratik monarşiye son vermiştir. Böyle davranmakla Türkiye, kelimenin tam anlamıyla çağdaş ve laik bir devlet olmuş ve bunun sonucu olarak da dinle devleti kesin olarak ayırmıştır.”<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[897]</sup></a></p>
<p>Rıza Nur, bu ifadelerle Türkiye’nin yasalarının İslâmî esaslara bağlı kalınarak değil de laiklik doğrultusunda diğer Avrupa ül­kelerinde yürürlükte olan pozitif hukuka dayanacağını taahhüt ederek, ülkede yurttaşlık esası çerçevesinde herkese aynı kanun­ların tatbik edileceğini dolayısıyla azınlıklar için ayrı bir düzen­lemeye gerek olmadığını beyan etmişti.</p>
<p>Lozan’da Osmanlı Hilâfetinin aleyhinde bir havanın oluştu­ğu dönemde Mustafa Kemal 17 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te gazetecilerle olağan dışı bir görüşme yapmış ve onlara hilafetin istikbali hakkındaki görüşlerini sormuştu. Onlar da İstanbul’un bir hilafet şehri olmakla bütün İslâm dünyasının merkezi olaca­ğını, buradaki dini müesseselerde okumak üzere binlerce öğren­ci ve ziyaretçinin geleceğini söyleyerek hilafetin önemine dikkat çekmişlerdi. Mustafa Kemal onları dinledikten sonra: “İsmet Paşaya bu bahsi açtığım zaman o da sizin söylediğiniz tarzda şeyler söyledi, fakat hepiniz aldanıyorsunuz. <em>Hilafetin mutlaka kökünden ilga edilmesi lazımdır<sup>n</sup></em> demişti.</p>
<p>Mustafa Kemal’in bu konuşmasından sonra salonunda olu­şan havayı Ahmet Emin Yalman şöyle anlatır:</p>
<p>“O salona birden bire yıldırım düşmüş gibi bir his duyduk. Hilafe­tin ilgası gibi bir fikrin, herhangi bir kimsenin hatırının kenarından geçebileceğini düşünmek bile kudretimizin dışında bir şeydi. Bunun dokunulmaz, lüzumlu, ilgasının imkansız bir şey olduğu fikri eskiden beri zihinlerimize yerleşmiş bulunuyordu. Bir Katolik topluluğuna Papalığın ilgasından bahsedilse, ne gibi tepki uyanabilirse biz de o yolda bir tepkinin etkisi altındaydık. Şaşırıp kalmıştık.”</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa daha sonra gazetecilere “Bu düşünceyi candan benimsemenizi ve inanarak yazacağınız yazılarda bu ısla­hat hamlesinin zemini hazırlamak üzere bana yardımcı olmanızı istiyorum”<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[898]</sup></a> demişti.</p>
<p>İsmet Paşa, Lozan dönüşü İktisat Kongresi sebebiyle İzmir’den dönmekte olan Mustafa Kemal Paşa ve beraberin­de bulunan Fevzi Paşa ile Eskişehir’de buluşmuştu. Henüz Ankara’da hiç kimseyle görüşülmeden ve Meclis e bilgi verilme­den önce gerçekleşen bu buluşmada İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşaya Lozan konferansı konusunda geniş bilgi vermişti. Bu es­nada İsmet Paşa, İngilizlerin desteğini almanın önemine dikkat çekerek, Mustafa Kemal’de bu hususta belirli bir kanaatin oluş­masında etkili olmuştu.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[899]</sup></a></p>
<p>1923 seçimleriyle meclisteki muhalefetin tasfiye edilmesinin ardından, ülkede otoriter bir tek parti yönetimi kurularak, geç­mişle hesaplaşma başlamış<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[900]</sup></a> ve toplumda meydana gelen en kü­çük bir muhalefet, Takrir-i Sükûn Kanunu çerçevesinde şiddetle cezalandırılmıştı. Jön Türkler tarafından dillendirilen ve Batının kendi şartlarında gelişmiş pozitivizm, modernleşme, çağdaşlaş­ma veya batılılaşma adı altında devlet ideoloji haline getirilerek, zorla uygulamasının yapıldığı bir dönem başlamıştı.</p>
<p>Mustafa Kemal’in düşüncesinde ve yaşantısında Islâm’a ve doğuya ait değerlerin pek bir kıymet ifade etmediği en yakın çevresi başta olmak üzere pek çok kimse tarafından biliniyor­du. Dolayısıyla o, siyasî varlığının sadece Batı dünyasına bağlı kalınması durumunda devam ettirebileceğini gözden kaçırmış olamazdı. Saltanatın ilgasından ve diktatörlüğe giden tavırla­rından sonra kendisine muhalefet iyice artmış, özellikle Lozan müzakerelerinin devam ettiği dönemde onun takip ettiği siyaset iyice akamete uğramıştı. Birinci Meclis’teki güçlü muhalefet kar­şısında siyasi vaziyeti oldukça fenalaşan Mustafa Kemal, iç poli­tikada yalnız kaldığını görünce dış politikaya yönelerek Fransa, İngiltere ve Rusya gibi ülkelerle münasebeti sağlamlaştırma yol­larına girmişti. Bu çerçevede tamamıyla <em>nasyonel</em> ve <em>Anadolu&#8217;ya has, onun hudutları dâhilinde ve bilhassa İslâmiyet&#8217;ten soyutlanmış bir Türkiye</em> konusunda İngiltere ve Rusya ile anlaşabilirdi. Ancak bunun husulü için İslâm’a sırt çevirmenin yanı sıra Musul’u da feda etmek icap ediyordu.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[901]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, önceden beri pozitivist düşünceyi temel alan modern bir devlet kurma düşüncesinde olduğundan, geçmişe ve İslâm’a ait değerleri politik hedeflerine ulaşmada bir engel olarak görüyordu. Jön Türklerden Ali Suâvi, Abdullah Cevdet, Ziya Gökalp ve Celal Nuri’nin seneler önce dile getirdiği fikirlerin çoğu Cumhuriyet Devrinde gerçekleşmeye başlamıştı.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[902]</sup></a> Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları göre, Yeni Türkiye, yönünü Doğu’ya değil Batı’ya çevirmeli, İslâmî esaslarla yoğrulmuş ve asırlardır devam ede gelmiş değerleri bir tarafa bırakmalı ve maziyle alâka koparılıp, modern Avrupa devletlerini örnek almalıydı.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[903]</sup></a></p>
<p>Jön Türkler arasında hem modern hem de Müslüman olu­nabileceğine düşünenler olsa da aşırı bir modernist olan ve ta­mamen batılılaşmayı savunan Abdullah Cevdet gibilerinin gö­rüşleri, Cumhuriyet Devrinin din politikalarına yön vermişti. Bernard Lewis’in belirttiği şekilde Mustafa Kemal, bu konuda Abdullah Cevdet ile tamamen aynı görüşteydi.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[904]</sup></a></p>
<p>Jön Türklerin Osmanlı Devrinde üstü kapalı dile getirdiği gö­rüşler, Cumhuriyet Döneminde hayata geçirme imkanı bulmuş­tu. Şerif Mardin: “Bilinçli ama sık sık kamufle edilmiş bir ideoloji olarak laiklik, Jön Türklerin zamanında zaten harekete geçmişti, mantıki sonucuna Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları tarafın­dan ulaştırıldı”<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[905]</sup></a> derken bu noktaya dikkat çekmişti. Mantık ilminin ıstılahlarına göre ifade edecek olursak, pozitivizm mer­kezli bir modernleşme politikasında <em>Jön Türkler suğrayı, İttihatçı­lar kübrayı, Cumhuriyet ise neticeyi</em> oluşturmuştu.</p>
<p>Cumhuriyet Devrinde <em>Tek Adam</em> konumuna gelen Mustafa Kemal’in düşünce hayatında Jön Türklerin eskiden beri savun­duğu dünya görüşünün büyük etkisi olduğundan yeni kurulan Türkiye’de modernizmin ilkelerine bağlı bir devlet ve toplum oluşturma projesi uygulamaya konulmuştu. Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemiyle birlikte İslâm’ın dünya hayatına taalluk eden esaslarının uygulamadan kaldırılmasından başlayarak, dinde hızlı ve zecrî bir reform süreci başladı. Bu dönemin yöneticile­rine göre Türkiye, Avrupa nazarında kabul görmesini sağlamak için köklü inkılâplar yapmalıydı. Bu itibarla Mustafa Kemal’in re­form siyaseti, dinin etkisinin reddedildiği bir düzen içinde, yeni bir kolektif kimlik oluşturma temeline dayanıyordu.<a href="#_ftn86" name="_ftnref86"><sup>[906]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal’in askerî mektepten itibaren Jön Türk düşün­cesinden etkilendiği ve bu harekete kaynaklık eden batı düşün­cesine ait eserleri okuduğu bilinmektedir. Bu çerçevede onun düşünce ve eylemlerinde, Fransız Devrimi’nin büyük payı ol­duğu ifade edilmiştir. O, Fransa’da devrim düşüncesinin hazır­layıcı kabul edilen J. J. Rousseau ve Monstesquieu’nun eserlerini okuduğu gibi, Aguste Comte ve Ernest Renan’ın görüşlerine de büyük değer vermişti. Bunun bir neticesi olarak onun devrim- lerinin temelinde Jön Türklerin de düşünce yapısını derinden etkileyen rasyonalizm ve pozitivizmin izleri açıkça görülür.<a href="#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[907]</sup></a><sup> </sup></p>
<p>Mustafa Kemal, geçmişteki modernist düşünürlerden etki­lendiği gibi daha önce görüşlerine yer verdiğimiz Gustave Le Bon gibi çağdaşı olan Batılı bilim adamlarından da istifade et­mişti. Le Bon’un tezleri, Ahmed Rıza Bey ve Enver Paşa’dan, Atatürk ve Fuad Köprülü’ye ulaşan asker, entelektüel ve devlet adamlarını derinden etkilemişti. Onun <em>Dün ve Yarın</em> isimli ese­rinin Mustafa Kemal tarafından okumakla kalmayıp üzerine el yazıyla notların ilave edilmesi ve savaş sonrası yazdığı kitaplar­da Le Bon un yeni Türkiye ve kurucu liderinden övgü ile bah­setmesi, onun Türkiye nin kurucularıyla olan güçlü alakasını göstermektedir?908</p>
<p>Jön Türklerin ikinci nesline ait olan Mustafa Kemal, gençliği­ni pozitivist ve materyalist bilimciliğin rüzgarının güçlü estiği bir dönemde ve çevrede geçirmişti. Onun düşüncelerinin oluşma­sında Baron d Holbach, Voltaire ve Ludwing Büchner gibi ma­teryalist düşünürlerin derin etkisi olmuştu.<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[909]</sup></a> O, okul yıllarında Ali Fethi Bey (Okyar) vasıtasıyla Fransız düşünürlerle tanışmış, Fransızcası ilerledikçe, Voltaire, Aguste Comte, Desmoulins ve Maontesquieu gibi filozofların eserlerini ilgiyle okumuştur.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[910]</sup></a></p>
<p>Fransız Devrimi m hazırlayan düşünceye ilgi duyan Musta­fa Kemal, Namık Kemal, Tevfık Fikret, Mehmet Emin gibi Jön Turklerin önde gelen kişilerinin kitaplarını okumuş, özellikle Ziya Gökalp’in düşüncesi onun inkılâplarına yön vermiştir.<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[911]</sup></a> Bununla birlikte o, sosyal hayatın özde millî; ama biçimde İslâmî olması ge­rektiğine inanan Jön Türk teorisyeni Ziya Gökalp’in tavrının çok ilerisine gitmiştir.<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[912]</sup></a> Bu itibarla Atatürk’ün özellikle din konusunu ele alışı, Gökalp’in sosyolojik yaklaşımından çok, iman esaslarının yerine tamamen dünyevi değerler koyan<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[913]</sup></a> Tevfik Fikret’in temsil ettiği deist inancın etkisinde olmuştur.<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[914]</sup></a> Onun Selanik gibi koz­mopolit ve dindar olmayan bir çevrede yaşaması, Jön Türk hare­ketinin içinde yer alarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üyeliği, düşüncesinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[915]</sup></a></p>
<p>Taha Akyol, &#8220;Atatürk’e dindar diyemeyiz. Ama bence mistik bir tarafı var. Mesela Milli Mücadele sırasında Atatürk tam pozi­tivist değir der ve Mustafa Kemal’in ilk Meclis döneminde sık sık dine atıfta bulunmasının devrin şartlarından ve sosyal realite­den kaynaklandığına dikkat çekerek, şöyle devam eder:</p>
<p>&#8220;Fakat kendine güveni arttıkça, Atatürk&#8217;ün hem laiklik uygulaması hem de pozitivist görüşleri keskinleşti. Mesela 1923 sonrası Cumhuri­yet döneminde, Atatürk artık, “Biz ilhamımızı gökten indiği zannedi­len kitaplardan almadık. Hayattan aldık” diyor. Özel, toplumsal ya da siyasi, hayatın hiçbir alanında dinî bir referans kabul etmiyor. Anlaya­cağınız, dindar bir Atatürk portresi çizmeye çalışan muhafazakârların kullandıkları olayların<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[916]</sup></a> hepsi 1923 öncesinin M. Kemal’ine aittir.”<a href="#_ftn97" name="_ftnref97"><sup>[917]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşanın 7 Şubat 1923 tarihinde Çarşamba günü Balıkesir Paşa Camiinde Türkçe bir hutbe okuması oldukça dikkat çekiciydi. İslâm’da hutbenin Cuma günü okunması şart olduğu hal­de ve hutbe asırlardır Arapça okunmuşken; Mustafa Kemal Paşa, minberde Türkçe yaptığı konuşmasında şu ifadelere yer vermişti;</p>
<p>“Dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevâfuk ve tetâbuk eder. Eğer akla, mantığa, hakikate tevâfuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânîn tabiiyye beyninde tezat olması icap ederdi&#8230; Camiler, itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için nelerin yapılmak lazım geldiği­nin düşünmek yani meşveret için yapılmıştır&#8230;” <a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[918]</sup></a></p>
<p>Pozitivizmin dolayısıyla Jön Türklerin din anlayışına uygu olan bu ifadeler, Mustafa Kemal’in ileride din konusunda yapa­cağı reformların bir habercisi niteliğindeydi. Nitekim o hutbele­rin Türkçe okunması gerektiğini bu zaman söylemişti.</p>
<p>Devrin diğer önemli bir siması İsmet Paşa ise 1924 yılında Muallimler Cemiyeti Umum Kongresinde yaptığı konuşmada yaptıkları işlere <em>dinsizlik</em> denilmesini reddetmiş, bu yolda yapı­lan saldırılara boyun eğmeyecekleri belirtip, inkılâpların her şeye gücünü yeteceğini ve karşısına çıkanları yok edeceğini ifade et­tikten sonra söyle devam etmişti:</p>
<p>Biz bu hakikati kanunen, cebren, inkılâpla telkin ve tatbik edeceğiz.</p>
<p>Herkes, fiil haline gelmeyen hayırları iptidada göremez. Umumiyetle gözü fiile inkılâp etmiş neticeleri görür. Onu iptidadan göremediği için itiraz edecek sesleri dinleyenleyiz. Hedefe varmak için her cahilane itiraz ve teşebbüs bertaraf edilecektir. Kanunun bu husustaki salahiyetlerini, bütün şümulüyle tatbikte en ufak bir tereddüt gösterecek değiliz. Hiçbir mani karşısında tevakkuf (durmak) edemeyiz ve etmeyeceğiz”<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[919]</sup></a></p>
<p>Bilimin din yerine konulmaya çalışıldığı, âdeta akıl ve bilme dayalı asri bir din oluşturulma gayretlerinin çoğaldığı günlerde &#8220;İslâm ile pozitif bilimin ayrı şeyler olmadığı çok sık tekrar edili­yordu. Osman Ergin, Mustafa Kemal’in dine yaklaşımını ortaya koymak için onun Balıkesir Paşa Camiinde verdiği hutbede kul­landığı şu ifadelerine dikkat çeker:</p>
<p>“İnsanlara feyzi, ruhu vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate tevâfuk etmemiş olsaydı bunun­la diğer <strong>kavanîn-i tabiiye-i İlâhiye </strong>arasında tezat olması icap ederdi. Çünkü bilcümle <strong>kavanîn-i kevniyeyi </strong>yapan Cenâb-ı Haktır”.</p>
<p>Ergin, Mustafa Kemal’in bir dinin geçerliliği için akıl ve man­tık esasına dayanan tabiat kanunlarına uyguluğunun ölçü alın­masını dikkat çekerek onun inancı hakkında şöyle der:</p>
<p>“Hilafetin kaldırılmasından ve laikliğin ilanından önce Atatürk’ün söylemiş olduğu bu sözlerde geçen ve siyah harflerle gösterilen <em>tabiî ve kavânîn-i tabiydi İlâhiye</em> ve <em>kavânîn-i kevniyye</em> tabirleri, Kuran m Türkçeleştirilmesinde hafızlardan Sadettin Kaynak’a söylediği: “Tür­kün dini, şu veya bu din değildir. Türkler bütün tarih boyunca her mu­kaddes tanınan şeye hürmet ve tazim etmişlerdir” ve Rıza Sağman&#8217;ın naklettiği: “Türkün dini tabiattır” cümleleri bir araya getirilirse onun tabiatçı ve muayyenetçi olduğu neticesine varılır”</p>
<p>Osman Ergin, lise tarih kitaplarının baş tarafına ilave edilen şu cümleleri de bu görüşüne delil olarak getirir:</p>
<p>“Filhakika insan, tabiatın mahlâkudur. Hayatın bütün kaidesinde ta biata tâbi olmaktır. Tabiatta hiçbir şey yok olmaz ve hiçbir şey yoktan var olmaz. Yalnız tabiatı vücuda getiren varlıklar, tabiatın kanunları icabı olarak şekil değiştirirler&#8230; Tabiatın fevkinde ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmayacağı meydandadır&#8230;”</p>
<p>Ergin, bu cümleleri aktardıktan sonra bu konudaki kanaatini şöyle ifade eder:</p>
<p>“Atatürk, bu fikirde olmasaydı Tarih Kurumu, bu tarzda bir mütalaayı hiçte münasip olmadığı halde, lise kitaplarının başına geçirmeye cesaret edemeyeceğinde şüphe yoktur. Nitekim Atatürk&#8217;ün ölümlerinden sonra Tarih Kitapları Kurumu&#8217;nca yeniden gözden geçirilerek, yazdırıldığı sırada bahsi geçen sekiz sayfa yazı, kitaptan çıkartılmıştır. Bu yazıda “tabiatın üstünde ve dışındaki bütün mefhumların insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeyler” denilmekle, ulühiyyet mefhumunun da bunlar arasında olduğu söylemiş oluyor.”920</p>
<p>Mustafa Kemal; “Beşeriyette, din duygu ve bilgisi, her türlü hurafelerden sıyrılıp, gerçek bilim ve teknik ışığıyla arınıp olgunlaşıncaya değin din oyunu aktörlerine her yerde rastlanacaktır”921 derken, âdeta pozitivizmin din hakkındaki düşüncesini dillendirir. Nitekim bir konuşmasında, dinin yerini ilim, fen ve medeniyetın aldığını şöyle ifade etmişti:</p>
<p>*Bu gün ilmin, fennin ve medeniyetin alevi karşısında filan veya falan şeyhın yol göstermesiyle maddi ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel ınsanların Türkiye topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, murıtler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarıkat, medeniyet tarikatıdır”922</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın ölümünden iki yıl önce I Kasım 1937 tarıhınde Meclis&#8217;in V. Dönem 3. yasama yılını açış konuşamsında kullandığı şu cümleler hayatının sonlarına doğru onun din konusundaki düşüncesini aksettirmesi açısından önemlidir:</p>
<p>“Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana progra­mımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı pren­sipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipler, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz?’<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[923]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal Paşanın mensup olduğu din veya felsefî sis­tem hakkında çok farklı şeyler yazılıp söylenmiştir. Onun devrin­de oldukça hâkim olan pozitivizm çerçevesinde tabiat düşünce­sine sahip olduğu söyleyenler olduğu gibi, onun materyalizmin etkisinde kalıp deist olduğunu söyleyenler de vardır. Mete Tun­cay, bu noktaya dikkat çektikten sonra Mustafa Kemal’in dine yaklaşımı konusundaki görüşünü şu ifadelerle açıklar:</p>
<p>“18. Yüzyıl Aydınlanma Çağına ve 19. Yüzyıl Pozitivizmine uygun bir tür “usçul din bilim (rational theology) ve “doğal din” (natural religion) inan­cı vardı. Ancak, İslâm’ın “âhir ye ekmel din” olduğunu bir belit (temel, esas) gibi kabul ederek ya da siyasal taktik gereği, kabul ediyor gibi görü­nerek, İslamlığı bu çizgide yeniden yorumlamakta, İslâmiyet’in özünde, kendi onayladığı “aklî ve tabiî din’le aynı şey olduğunu ileri sürmektedir.<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[924]</sup></a></p>
<p>Tuncay’ın bu tespiti Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet Devrinin ilk yıllarında Jön Türklerin düşüncesine genel manada hâkim olan din anlayışına uygun gözükmektedir. Daha önce be­lirttiğimiz gibi bu düşüncenin temelinde, dinî ve dünyevî alanda yapılan reformlara Müslüman toplum nazarında meşruiyet ka­zandırmak için manaları tahrif edilmiş bazı İslâmî ıstılahları refe­rans gösterme gayreti bulunmaktaydı.</p>
<p>Çankaya Köşkünün kütüphanecisi olarak yıllarca Mustafa Kemal Paşanın en yakında bulunan Nuri Ulusu, hatıralarında onun dine yafan birisi olduğunu ispat için gösterdiği birkaç olay, İslâm açısından değerlendirildiğinde oldukça dikkat çekicidir. Ulusu, onun inanç dünyası konusunda şöyle der:</p>
<p>‘Atatürk ezanı çok severdi. Hiç unutmuyorum, Dolmabahçe sarayında bir bayram misafirlere büyük bir davet verilmişti. Gece geç vakitlere hatta sabaha kadar eğlenildi, şarklar söylendi. Atatürk ve tüm davetliler büyük bir keyifle âdeta sabahı ettiler. Tam ayrılma vakti geldiğinden güneş hafif hafif doğuyordu. Atatürk güneşin doğuşuna baktıktan sonra o gece ya­nında olan manevi kızı Nebile’ye dönerek, &#8220;Hadi Nebile, bir sabah ezanı oku” dedi. Nebile Atasına sevgiyle bakarak yakında duran bir sandalyeyi yanına çekti, üzerine çıktı ve müthiş bir sabah ezam okumaya başladı.”<a href="#_ftn102" name="_ftnref102"><sup>[925]</sup></a></p>
<p>Bu ifadelerde, <em>“ezanın güneş doğarken ve bir kız tarafından okunmasının caiz olmadığı”</em> hususu ve ezanın bu şekilde okunma­sının yanlışlığı ve bunun İslâmî hükmü göz ardı edilmiş olmakla birlikte devrin yetkililerinin inancı konusunda fikir vermesi açı­sından önemliydi. Aynı yazarın şu ifadeleri de İslam açısından pek çok yanlışı ihtiva ediyordu:</p>
<p>“Atatürk’ün dine ve dinin icaplarına ne kadar önem verdiğini anlat­mıştım. Dini bayramlara da çok özen gösterirdi. Sadece Atatürk, kur­ban bayramında veya herhangi bir törende hayvan kesimine karşıydı?926<sup> </sup>(Kurbanın olmadığı bir kurban bayramına nasıl oluyorsa!)</p>
<p>Mustafa Kemal Paşanın düşünce yapısını etkileyen kişilerin arasında oryantalist Leoane Caetaninin ayrı bir yeri bulunuyor­du. İslâmiyet konusunda onu yazdıklarının pek çoğunu paylaşan Mustafa Kemal, İslamiyet’in İlahî bir din olma vasfını göz ardı ederek, onun evrensel bir din olmayıp, Hz. Muhammed’in sırf kendi eseri olduğunu özellikle not etmişti. O, Caetani&#8217;nin yazdı­ğı İslâm Tarihin okuyarak, tarih kitaplarında yer alması için on­dan bazı cümleleri seçmişti. Bu cümleler arasında yer alan: “Muhammed, iptida Allah’ın resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır, bunu düşünmemiştir. Bu düşünce senelerce mücadele ettikten sonra kendisinde hâsıl olmuştu”<a href="#_ftn104" name="_ftnref104"><sup>[927]</sup></a> ifadesi Hz. Muhammed’in hiçbir İlâhî esasa dayanmadan kendiliğinden peygamberlik iddi­asında bulunduğuna işaret ediyordu.</p>
<p>Mustafa Kemal, materyalizm neslinin ilk ve başta gelen bir üyesi olarak milliyetçilik ve modernleşme düşüncesini, tama­men pozitivist bilim anlayışım dayandırmıştı. Onun herhangi bir Avrupa ülkesinde bile uzlaşmaz bir bilimci olarak kabul edilme özelliği taşıyan bu tavrı, muhafazakarlığın hâkim olduğu Müslü­man toplum tarafından hayretle karşılamasına sebep olmuştu.<a href="#_ftn105" name="_ftnref105"><sup>[928]</sup></a></p>
<p>Mustafa Kemal, birinci Meclis’te yapacağı reformlara engel gördüğü ulemâ ve siyaset adamalarını ikinci Meclis e almadı­ğından beklediği fırsatı yakalamıştı. Bernard Lewis’in belirttiği gibi hilafetin kaldırılmasını, şeyhülislamlık makamını ve şer’iye vekâletini kaldıran, medreseleri kapatan, şeriatın uygulandığı şerî mahkemeleri ilga eden bir dizi darbeler takip etmişti. Mustafa Kemal, şeriatın yerine yeni (seküler) kanunlar yürürlüğe girdik­ten sonra Kasım 1924’te Meclis’te konuşurken &#8220;Asırlardan beri mütemadiyen terakki yolunda ilerlememekte bulunan medenî milletlerden Türkiye’yi alıkoymuş olan manilerin ortadan kal­kığım” söylemiş ve Türkiye’nin yaşayabilmesi için Batının bir parçası haline gelmesi gerektiğini ifade etmişti.<a href="#_ftn106" name="_ftnref106"><sup>[929]</sup></a></p>
<p>Düşünce ve inançlarının temel dinamikleri Jön Türk düşün­cesi doğrultusunda gelişen Mustafa Kemal’in sahip olduğu fikir ve inançlarının ana çizgilerini Taha Akyol, şöyle ifade eder:</p>
<p>“Atatürk un ideolojisi, Jön Türklerin pozitivist, materyalist ideoloji­sidir. Bu yüzden Atatürk’ün laiklik tatbikatı çok sert oldu. Jön Türk neslinin sloganı şudur: “Halkın bilimi, dindir, aydınların dini, bilim­dir!” Zaten, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” demek, bilime din gibi inanmaktır. Oysa bilim bir mürşit değildir”<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[930]</sup></a></p>
<p>Cumhuriyet Devrinin ilk yıllarında modernizm eksenli bir din politikası takip edilmiş ve bu çerçevede köklü İslâmî kurum ve değerlerde reform yapılarak İslâm&#8217;ın sosyal ve siyasal hayata dair esasları geçersiz kılınmaya çalışılmıştı.</p>
<p><strong>6.) İslâmî Esasları Tasfiye</strong></p>
<p>Tek Parti İktidarında devlet eliyle İslâmî esaslar, değiştirilme­ye ve dönüştürülmeye bir başka ifade ile İslâm’da reform yapıl­maya çalışılarak devletin dine müdahale ettiği ve ona yeni bir şe­kil verme çalışmalarının resmî politika haline geldiği bir döneme girilmiştir. Tek Parti İktidarının sonraki yıllarında İslâm’dan bir kısım esaslar alınarak, devrin şartlarına uygun millî bir din oluş­turma projesi, daha ileri bir merhaleye götürülerek toplumda dinî hisleri uyandıracak her türlü faaliyet yasaklanmıştır.</p>
<p>Söz konusu dönemde polisler ülke genelinde, namaz sureleri­ni yazan kitapları kamyonlarla toplayıp, çöplüklere götürüp yak­mışlardır. Ayrıca güvenlik görevlileri evleri-basmış, Kur an dersi ve din eğitimi verenleri yakalayıp mahkemelere göndermiştir. Ezam aslına uygun okumaya çalışanlar cezalandırılmıştır.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[931]</sup></a> Eski harflerle kitap basılmasının ve satılmasının yasaklanmasından sonra bir müddet depolara bekletilen Kur an-ı Kerimler, hurda kâğıtçıya cüzî bir bedel mukabilinde satıldığından Kur an sayfa­lan kese kâğıdı yapılarak piyasaya sürülmüştür.<a href="#_ftn109" name="_ftnref109"><sup>[932]</sup></a></p>
<p>25 Aralık 1932de &#8220;Cami ve Mescitlerin Sınıflandırılması Hakkın- daki Nizamname” çıkarılarak, bir caminin tasnif dâhilinde kalabilmesi için, &#8220;beş vakit açık olması ve cemaatinin bulunması, civarındaki cami ile arasından beş yüz metreden fazla mesafenin bulunması, mamur olması ve müstakbel vaziyetin iyi olması” gibi şartlar getirilmiştir. Bu sınıflandırılmanın dışında kalan camiler 15 Kasım 1935 tarihinde ve 2845 sayılı kanuna göre başka maksatlar için kullanmak üzere kapatıl­mıştın Kapanan canı ilerin bir kısmı ordunun yararına kullanılmış; bir kısmı yıkılmış, bir kısmı satılığa çıkarılmıştır.<sup>933</sup>) Kapatılacak camile­rin adedinin resmi rakamlara göre ekserisi İstanbul’da olmak üzere 85 ile 96 arasında bulunduğu belirtilmiş<a href="#_ftn110" name="_ftnref110"><sup>[934]</sup></a> ise de bunun gerçekte daha tela olduğu düşünülmektedir.</p>
<p>Bu dönemde dini neşriyata karşı da hiçbir tahammül gösterilme­miş olup. Eşref Edibin 1934 yılında Hz. Peygamber m (s.a.v.) haya­tıyla ilgili yayımlamaya teşebbüs ettiği bir kitabının neşrine izin ve­rilmemiştir. Matbûât Umum Müdürü Vedat Nedim Tör tarafından 17 Mayıs 1934 tarihinde gönderilen yazıda şöyle denilmiştir:</p>
<p>Biz her ne şekilde ve sûrette olursa olsun memleket dâhilinde dinî neş­riyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz. Zât-ı âlilerinin herkesçe de müsellem olan ilim ve faziletinize hürmetkârız. Ancak gü­nün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığım siz de takdir edersiniz.<a href="#_ftn111" name="_ftnref111"><sup>[935]</sup></a></p>
<p>28 Mart 1944 tarihinde. Basın Yayın Umum Müdürlüğü, Başbakanlığa gönderdiği bir yazıda <em>“Türkçe Kasideler ve Mevlid-i Şerif Duası”</em> isimli küçük bir ilahi kitabının bile yasaklanmasını istemiştir. Eser halk tarafından bilinen ve eskiden beri söylene gelen manzumeleri ihtiva ettiği halde, &#8220;Şiilik propagandasını an­dırmak, halkın dinî neşriyata olan rağbetini istismar etmek ve hurafelerle menfaat temin etmek” bahanesiyle yasaklanmıştır.<a href="#_ftn112" name="_ftnref112"><sup>[936]</sup></a> 1945 yılında ise Matbûât Umum Müdürlüğü nden İstanbul bası­na gönderilen yazıda, şu ifadeler yer almıştır:</p>
<p>Gazetelerimizin son günlerdeki neşriyâtı arasında dinden bahis bazı yazı, mütalaa, ima ve temsillere rastlanmaktadır. Budan sonra din mevzuu üzere gerek tarihî, gerek temsilî ve gerek mütâlaa kabilinden her türlü makale, bend (yazı), fıkra ve tefrikaların neşrinden tevakki edilmesi (kaçı m İması) ve başlamış bu gibi tefrikaların en son 10 gün zarfında nihayetlendirilmesi&#8230;<a href="#_ftn113" name="_ftnref113"><sup>[937]</sup></a></p>
<p>Tek Parti Döneminde İslâm’a yönelik her türlü baskı ve şiddet politikası neticesinde camilere tayin edilecek imam bulunamaz hale gelmiştir. 1941 yılında dönemin İstanbul Müftüsü Mehmet Fehmi Ülgener kendisini ziyarete gelen Sulhi Dönmezer e &#8220;Bu­gün hayatımın en elemli günün geçirdim. Bir camiye imam ola­rak mahalle bekçisini tayin ettim” demiştir.<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup>[938]</sup></a></p>
<p>Halk Partisinin 1947 yılında Ankara’da yapılan 7. Kongresinde, programın lâikliğe dair 15. Maddesinin müzake­resi sırasında Sinan Tekelioğlu, Hıristiyanların dinlerinin inkişafı için çalışmaları serbest olduğu halde, Müslümanlara yapılan bas­kıdan bahsettikten sonra yıllardır takip edilen din aleyhtarı politi­ka neticesinde ülkenin geldiği vaziyeti anlatırken şöyle demiştir: “Bugün memlekette kumar, içki alıp yürümüştür. Ahlâk tefessüh etmiş (kokuşmuş, bozulmuş) bir haldedir. Sebebi dinsizliktir.”<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[939]</sup></a></p>
<p>Hamdullah Suphi Tanrıöver ise kongrede yaptığı konuşmada şöyle demiştir:</p>
<p>(TBMM’deki) bir münakaşadan sonra dışarı çıktığım zaman altı tane Meclis hademesi yanıma geldi, gözleri yaşlı olarak şunları söyledi: “Vallahi billahi, altı köyümüzde bir tek imam kaldı. Ölülere nöbet bekletiyoruz. Ondan kalkıp bu köye geliyor ve boyuna köy değiştiri­yor. Eğer bize imam ve hatip vermezseniz, ölülerimizi köpek leşi gibi toprağa gömeceğiz.<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[940]</sup></a></p>
<p>Camiler bir taraftan ihtiyaç kalmadığı iddiasıyla kapatılıp satışa çıkarılırken, diğer taraftan Müslümanların ihtiyaç durumunda bir yeri camiye çevirmesine veya cami dışında cemaatle namaz kılma­sına müsaade edilmemiştir. Ankara Valiliği, 18 Ekim 1939 yılında camiye çevrilen bir yerin ibadet mahalline uygun olmadığım müftü­lüğe bildirmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı ise valiliğin yaptığı bu uy­gulamayı Başbakanlığa şikâyet edince aldığı cevap oldukça serttir:</p>
<p>&#8230; 2800 sayılı Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkındaki Kânun, bu riyasetin ve ona merbut teşkilatın, müftülüklerin bir yerin mabet ittihazı için izin ve müsaade verecekleri hakkında hiçbir hüküm tesis etmemiştir. Binaenaleyh, müftülük veya Diyanet İşleri Reisliği, böyle bir teşebbüs aldığı takdirde, bu teşebbüsün kanuna aykırı bulu­nacağı arz ve izahtan müstağnidir&#8230;<sup>941</sup></p>
<p>Takip edilen din politikası neticesinde ülkenin geldiği vaziye­ti tasvir eden Adnan Adıvar, 1950 yılında Amerika’da verdiği bir konferansta Tek Parti Döneminde yapılan pozitivist uygulamalara ve İslâm üzerinde kurulan baskıya dikkat çekerek şöyle demiştir:</p>
<p>O dönemde, Batı düşünüşünün, daha doğrusu Batı Pozitivizminin egemenliği öylesine yoğundu ki, buna düşünce demek bile zordu. Daha iyisi, “resmî dinsizlik dogması” demelidir. Prof. H. A.R. Gibb’in imgeli deyişiyle, Türkiye pozitivist bir anıt-kabir (türbe) olmuştur.<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup>[942]</sup></a></p>
<p>Osman Ergin de, Ankara&#8217;nın Osmanlı devrinde &#8220;Hacı Bayram şehri” olarak bilinmesine rağmen Cumhuriyet Hükümetiyle birlikte oraya ayrı bir kutsiyet atfedilmesine dikkat çekerek şöyle demiştir:</p>
<p>&#8230; Ankara, Atatürk&#8217;ün orada yatmasıyla ve kurduğu Cumhuriyet Hükümeti hin orada yaşamasıyla daha başka bir kutsiyet ve daha bü­yük bir maneviyât kazanmamış mıdır? Hele Atatürk için yapılması kararlaştırılan Anıt-Kabir tamamlanıp katafalkı oraya nakledildikten sonra Ankara&#8217;nın ne kadar büyük bir maneviyât kazanacağında şüphe mi edilir? İşte bunlardan dolayı değil midir ki:</p>
<p>Ankara, Ankara güzel Ankara</p>
<p>Senden medet umar her bahtı kara Senden yardım ister her düşen dara Yetersin onlara, güzel Ankara</p>
<p>&#8230; Bu şiir bugün bile, hala laik Türkiye’de şehirlere kutsiyet ve maneviyât atfedilmekte olmasını göstermez mi?<a href="#_ftn118" name="_ftnref118"><sup>[943]</sup></a></p>
<p>TBMM’de üç dönem milletvekilliği yapmış Kemalettin Kamunun şu dörtlüğü de bu çerçevede değerlendirilebilir:</p>
<p>Ne mucize ne efsun</p>
<p>Ne örümcek ne yosun</p>
<p>Çankaya yeter bize</p>
<p>Kâbe Arabın olsun.</p>
<p>Tek Parti İktidarı Döneminde, modernizmin ilke ve kurum­lanın ülkede tesis etmeye çalışılırken, akaide ait ıstılahlar başta olmak üzere İslâmî kavramların, lügavî ve dinî manaları değişti­rilerek tahrif edilmiştir. İslâmî ıstılahların tarih boyunca kendin­den anlaşılan geleneksel manalardan tecrit edilmesi, Jön Türk- lerde itibaren görülen bir durum olmakla birlikte bu, Tek Parti İktidarında kendisine sıkça müracaat edilen bir yöntem haline gelmiştir.</p>
<p>Medreselerin devlet tarafından kapatılmasından sonra din eğitimi ihtiyacının halkın arasından çıkan gönüllü zevât tarafın­dan en zor şartlar altında da olsa giderilmeye çalışılması karşısın­da devlet, Müslümanlarda ortaya çıkan İslâmî uyanışı ve gücü, kontrol altında tutmak için adım atmak zorunda kalmıştır. Nite­kim bu çerçevede Cumhuriyet Halk Partisi, İlahiyat Fakültesi nin tekrar açılmasını ve İmam-Hatip okullarının kurulmasını isteye­rek insanların oylarını toplama telaşına düşmüş ve 1933’de ka­patılan İlahiyat Fakültesi 1949 yılında yeniden açılmıştır. Ancak bundan sonra da uzun müddet devlet, adı açıkça telaffuz edil­mese de İlahiyat Fakültesini “Türklere mahsus bir din” bilgisinin ve meşruiyetinin üretildiği bir alan olarak görmeye devam etmiş ve İslâm Protestanlığı talebi ve projesi İlahiyat Fakültesine ihale edilmiştir. Bu itibarla İlahiyat Fakültesinin tarihinde zaman za­man bu talebe cevap vermek ile insanların ihtiyaç duyduğu din eğitimini vermek arasında gidiş gelişler olmuştur.<a href="#_ftn119" name="_ftnref119"><sup>[939]</sup></a></p>
<p>Hasan Gümüşoğlu &#8211; İnanç ve Jön Türk Temelinde Türk Modernizm,syf:242-291</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[821]</sup></a> Hanioğlu, <em>Doktor Abdullah Cevdet,</em> s.130.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[822]</sup></a> Mustafa Baydar, <em>Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anılan,</em> İstanbul 1968, s. 169.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[823]</sup></a> Afet İnan, <em>Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk&#8217;ün el Yazdan,</em> Ankara 1998, s. 366- <em>69.</em></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[824]</sup></a> Karabekir, <em>Paşaların Kavgası,</em> s. 143-8,</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[825]</sup></a> Mardin, <em>a.g.e.,</em> s. 164</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[826]</sup></a> Mardin, Türkiye&#8217;de <em>Din ve Siyaset,</em> s. 65.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[827]</sup></a> Hanioğlu, A.e, s. 25.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[828]</sup></a> Hanioğlu, <em>A.e.,</em> s. <em>46.</em></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[829]</sup></a> Hanioğlu, <em>Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük,</em> s. 619.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[830]</sup></a> Nadim Macit, “Osmanlı Modernleşmesinde “Jön Türk” Hareketinin Din-Siyaset Anlayışı”, <em>Dinî Araştırmalar,</em> c. 5, Sy. 2, (1999), s. 30.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[831]</sup></a> Ahmed Rıza, <em>Ahmed Rıza             Anılan,</em> s. 62-3.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[832]</sup></a> Hanioğlu, <em>a.ge.,</em> s. 46.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[833]</sup></a> Bolay, <em>TîiHaye&#8217;de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi, s.</em> 210.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a><sup>834</sup> İsmail Kara, “Türkiye’de Din ve Modernleşme”, <em>Modernleşme, İslâm Dünyası ve Türkiye,</em> İstanbul 2001, s. 186.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[835]</sup></a> Ae., s. 70-1.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><em><sup><strong>[836]</strong></sup></em></a><em> Gazi Bana Çok Kızmış,</em> s. 307- 310.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[837]</sup></a> Bolay, a.g.e., s. 96.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[838]</sup></a> Celal Nuri, <em>îttihad-ı îslâtn,</em> İstanbul 1331 « ıço</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[839]</sup></a> Bolay,a.g.e.,108.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><em><sup><strong>[840]</strong></sup></em></a><em> Mahfel Mecmûası,</em> Sy. 52, c. 5 (1338), s. 70-2.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[841]</sup></a> Toynbee, <em>Tarih Açısından Din,</em> s. 206.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[842]</sup></a> İsmail Cerrahoğlu, “îlhad Kelimesinin Anlamı ve Memleketimizdeki İlhad Hare­ketleri* <em>İslâmî Araştırmalar,</em> Sy. 5,1987, s. <em>6.</em></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[843]</sup></a> Abdurrahman Bedevi, <em>Min târihiMhâdfi’l-hlâm,</em> Kahire 1993, s. 37.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[844]</sup></a> Cerrahoğlu, <em>a.g.m.,</em> s. 5.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[845]</sup></a> İskilipli M. Atıf, İctıhâd ve Din-i İslâm’ı Asrileştirmek”, <em>Mahfel,</em> Sy 7 (1339) s<br />
11-8; “İslâmiyet ve Asri Medeniyet&#8221;, <em>İdam Mecmuası,</em> Sy.52 (1335),s. 1033.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[846]</sup></a> Turhan, <em>Garplılaşmanın Neresindeyiz,</em> s. <em>26</em>1.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[847]</sup></a> Lothrop Stoddard, <em>Yeni Âlem-i İslâm,</em> s, 38.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><sup>849</sup> Güngör, <em>Türk Kültürü ve Milliyetçilik,</em> s. 180.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><em><sup>850</sup></em><em>Neşet</em> Çağatay, * Vehhabilik”, İA, İstanbul 1986, XIII, 268, Mustafa Öz, “Muham­med b. Abdülvehhâb”, <em>DİA,</em> İstanbul 2005, XXX, 493.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[850]</sup></a> L. Stoddard, <em>Yeni Alem-i İslâm,</em> s.44, 75; özer varlı, <em>Kelâmda Yenilik Arayışları, s.</em>39.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[851]</sup></a> İsmail Kara, <em>Türkiye&#8217;de İslamcılık Düşüncesi,</em> I, XXXVII.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a>852.Berkes, <em>Türkiye’de Çağdaşlaşma,</em> s. 440; Kara, <em>Türkiye’de İstimalde Düşüncesi,</em> I, XVII.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[853]</sup></a> Mustafa Sabri Efendi, <em>Dini Mücedditler,</em> İstanbul 1977, s. 227-8.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[854]</sup></a> Mardin, <em>Türkiye&#8217;de Din ve Siyaset,</em> s. 16,17; G. Jaschke, <em>Yeni Türkiye&#8217;de İslamlık,</em> s.14; Kara, <em>a.g.e.,</em> I, XXV, XXXVII, XLIII; M. Sait Özervarlı, <em>“Muhammed Abduh”, DİA,</em> İstanbul 2005, XXX, 486.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[855]</sup></a> Bülent Baloğlu, <em>İzmirli İsmail Hakkı &#8216;nın &#8220;Yeni İlm-i Kelâm&#8221; Anlayışı,</em> İzmirli İsmail Hakkı, Ankara 1990, s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[856]</sup></a> Wilfred Cantwell Smith, <em>İslam in Modern History,</em> s. 40-7,253-4.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[857]</sup></a> Hanioğlu, <em>Osmanlı&#8217;dan Cumhuriyete Zihniyet, Siyaset ve Tarih,</em> s. 22.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[858]</sup></a> Hanioğlu, <em>Osmanlı İttihat</em> ve <em>Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük,</em> s. 626.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[859]</sup></a> Celal Nuri, <em>Mukadderât-ı Târihiyye,</em> s. 69.s. 279-80.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[860]</sup></a> Celal Nuri, <em>Târih-i İstikbal,</em> s. 69.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[861]</sup></a> Turan, <em>Atatürk&#8217;ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar,</em> s. 41.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[862]</sup></a> Celal Nuri, <em>Mukadderât-ı Târihiyye,</em> s. 276-8.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[863]</sup></a> Yasin Aktay, <em>Türk Dininin Sosyolojik İmkânı,</em> İstanbul 2011, s. 117.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[864]</sup></a> Celal Nuri, <em>Târih-i İstikbal,</em> s. 65-6.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[865]</sup></a> Celal Nuri, <em>Târih-i İstikbal,</em> s. 68.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"><sup>[866]</sup></a> Falih Rıkı Atay, <em>Çankaya,</em> İstanbul 2004, s. 429-30.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[867]</sup></a> Atay, <em>Çankaya,</em> s. 429-30.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[868]</sup></a> G. Jaschke, <em>Yeni Türkiye&#8217;de İslâmlık,</em> s. 44; Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi,</em> V, 1946.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[869]</sup></a> Ahmed Ham di Başar’m 1930 yılında söyledikleri o devirdeki âlim veya hocaları ahvali konusunda bir fikir vermesi açısından dikkat çekiciydi:</p>
<p>*&#8230; Güney illerimizin birinde eski bir hoca mebusu (milletvekili), beraberce poker oynayarak, rakı içtiğimiz Meclis’te, yersiz olarak Allaha küfür ettiğini işittiğim za­man, her şeyi unutup, bu zatı pataklamak için çok sıkıntı çektim. Onun daha sekiz sene evvel cübbesi ve sarığı ile ikide bir âyet okuyarak, din namına işlerimize karış­tığı günleri hatırladım. O zaman bize “kâfir” diye hücum eden bu zat, şimdi kendi­sini tenkit edersem bana “laik değilsin” diye hücum edebilirdi. Muhakkaktır ki, aynı adamın yarın “komünist” diye hücumuna da uğrayacağım.” <em>(Gazi Bana Çok Kızmış (Ahmet Hamdi Başar&#8217;ın Hatıraları I),</em> hzr. M. Koraltürk, İstanbul 2007, s. 310)</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[870]</sup></a> Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi, V,</em> 1948-52.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[871]</sup></a> Vakit Gazetesi, 20 Haziran 1928, s. 1-2.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[872]</sup></a> İsmail Kara, <em>Türkiye&#8217;de İslamcılık Düşüncesi II,</em> 500.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[873]</sup></a> Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi,</em> V, 1961.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[874]</sup></a> Atay, <em>Çankaya, s.</em> 170.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[875]</sup></a> Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi,</em> V, 1965.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"><sup>[876]</sup></a> Mete Tunçay <em>Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde Tek Parti Yönetimin Kurulması,</em> İstanbul 2005, s. 223.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[877]</sup></a> Kara, <em>Cumhuriyet Türkiye&#8217;sinde Bir Mesele Olarak îslâm,</em> s. 28.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[878]</sup></a> Cündioğlu, <em>Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet,</em> s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[879]</sup></a> A. İbrahim, <em>Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini,</em> Türkiye Matbaası 1934, s. 3, 5, 20.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[880]</sup></a> A. İbrahim, <em>Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini,</em> s. 67,75,89.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[881]</sup></a> Akay, <em>Tanzimât Sonrası Türk Edebiyatında Yeni Fikirler,</em> s. 147-165.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[882]</sup></a> Tunçay, <em>a.g.e.,</em> s. 222, dn:65.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[883]</sup></a> Arnold Toynbee, <em>1920&#8217;ler Türkiye, Hilâfetin İlgası,</em> çev. Haşan Aktaş, İstanbul 1998, s. 91.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[884]</sup></a> Şerif Mardin, <em>Türkiye&#8217;de Din ve Siyaset,</em> İstanbul 1999, s. 167.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[885]</sup></a> Aktay, <em>Türk Dininin Sosyolojik İmkânı, s,</em> 116.</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><em><sup><strong>[886]</strong></sup></em></a><em> E.</em> Behnan Şapolyo, <em>Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi,</em> İstanbul 1958, s. 355</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"></a>887.Mazhar Müfit Kansu, <em>Erzurum&#8217;dan Ölümüne Kadar Atatürk&#8217;le Beraber,</em> Ankara 1997,11,494-5.</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"></a>888.Şapolyo, <em>Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, s.</em> 367-371.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[889]</sup></a> Yunus Nadi, <em>Birinci Büyük Millet Meclisi,</em> İstanbul 1955, s. 28.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[890]</sup></a> Yahya Kemal Beyatlı, <em>Eğil Dağlar,</em> Ankara 1981, s. 222-3.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[891]</sup></a> Hüseyin K. Kadri, <em>Bir Milletin Dirilişi,</em> s. 218.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[892]</sup></a> G. Jaeschke, <em>a.g.e.,</em> s. 161.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[893]</sup></a> Atatürk, Mustafa Kemal, <em>Nutuk,</em> Ankara 1989, II, 920.</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74"><sup>[894]</sup></a> Ahmet Demirel, <em>Birinci Mecliste Muhalefet,</em> İstanbul 2007, s. 485.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"><sup>[895]</sup></a> Haşan Gümüşoğlu, <em>İntikalinden İlgasına Osmanlı&#8217;da Hilafet,</em> İstanbul 2011, s. 287-</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[896]</sup></a> H. Edip Adıvar, <em>Türkiye&#8217;de Şark-Garp ve Amerika&#8217;nın Tesirleri,</em> İstanbul 2009, s.199.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><em><sup><strong>[897]</strong></sup></em></a><em> Lozan Barış Konferansı Tutanaklar, Belgeler,</em> Ankara 1970,1,1,2, s. 161.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[898]</sup></a> Ahmet Emin Yalman, <em>Yakın Tarihte Gördüklerim ve İşittiklerim,</em> İstanbul 1970, III, 29.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"></a>899.İsmet İnönü, <em>Hatıralar,</em> İstanbul 2006, s. 365.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[900]</sup></a> Demirci, <em>Birinci Meclis&#8217;te Muhalefet,</em> s. 598.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[901]</sup></a> H. Kazım Kadri, <em>Bir Milletin Dirilişi,</em> s. 377. *</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[902]</sup></a> Ülken, <em>Türkiye&#8217;de Çağdaş Düşünce Tarihi, s.</em> 341.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[903]</sup></a> Şerafettin Turan, <em>Atatürk&#8217;ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitap­lar,</em> Ankara 2006, s. 5-40.</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[904]</sup></a> Bernard Lewis, <em>Modern Türkiye&#8217;nin Doğuşu,</em> çev. Metin Kıratlı, Ankara 1991, s 267.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[905]</sup></a> Mardin, <em>Türkiye&#8217;de Din ve Siyaset,</em> s. 164.</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[906]</sup></a> Mardin, <em>A.e., s. 71.</em></p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"><sup>[907]</sup></a> Turan, <em>Atatürk&#8217;ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar,</em> s. 11 -19.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"><sup>[908]</sup></a> M, Şükrü Hanioğlu, <em>Osmanlı&#8217;dan Cumhuriyete Zihniyet, Siyaset ve Tarih,</em> İstanbul 2009,s.97.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[909]</sup></a> M. Şükrü Haniogju, <em>Atatürk An Intellectual Biograph,</em> New Jersey 2011, s.52.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[910]</sup></a> Lord Kinrow, Atatürk, trc. Necdet Sander, İstanbul 2006, s. 29; Turan, a.g.e., s. 6</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"><sup>[911]</sup></a> Turan, <em>a.g^</em> s.7,18.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[912]</sup></a> Mardin, <em>a.g.e.,</em> s,97.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[913]</sup></a> Tevfik Fikret, <em>Hâluk&#8217;un Defteri,</em> İstanbul 1327, s. 28</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[914]</sup></a> Berkes, <em>Türkiye&#8217;de Çağdaşlaşma,</em> s. 541.</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[915]</sup></a> Hanioğlu, <em>a.g.e.,</em> s. 229.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"><sup>[916]</sup></a> Bu konuda pek çok misal için bkz: Ali Sarıkoyuncu, <em>Atatürk^ Din ve Din Adamları, </em>Ankara 2010, s. 9-38.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"><sup>[917]</sup></a> Neşe Düzel, <em>Taraf Gazetesi,</em> 06.02.2012</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[918]</sup></a> Kazım Karabekir, <em>Paşaların Kavgası,</em> nşr. İsmet Bozdağ, İstanbul 1991, s. 118, 206.</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[919]</sup></a> Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi,</em> Y 1742.</p>
<p>920.Ergin, a.ge, V, 1994-6.</p>
<p>921.Ataturk Nutuk, II, 942.</p>
<p>922.Ataturk un Soylev ve Demeçleri, Derleyen: Nimet Unan, Ankara 1945, II, 215.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"><em><sup><strong>[923]</strong></sup></em></a><em> Millet Meclisi Tutanak Dergisi,</em> D. V, C. XX, Sa. 3, Ankara 1987, s. 246.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"><sup>[924]</sup></a> Mete Tunçay, <em>Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetimin Kurulması, s.</em> 216.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"><sup>[925]</sup></a> Nuri Ulusu, <em>Atatürk&#8217;ün Yanı Başında,</em> İstanbul 2008, s. 190.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"><sup>[926]</sup></a> Ulusu, Ae., s. 192.</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[927]</sup></a> Turan, <em>Atatürk&#8217;ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar,</em> s. 23,35.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[928]</sup></a> Hanioğlu, <em>Atatürk,</em> s. <em>67.</em></p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[92-9]</sup></a> Lewis, <em>Modern Türkiye&#8217;nin Doğuşu,</em> s. 267.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"><sup>[930]</sup></a> Neşe Düzel, <em>Taraf Gazetesi,</em> 06.02.2012</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[931]</sup></a> Eşref Edip, <em>Kara Kitap,</em> İstanbul 2012, s. 105.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109"><sup>[932]</sup></a> Ayşe Adlı, “Kurandan Kese Kağıdı”, <em>Aksiyon Dergisi,</em> 24-30 Aralık 2012, s. 36.</p>
<p>933.Jaschke, <em>Yeni Türkiye&#8217;de İslâmlık, s. 65-6.</em></p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111"></a>934.Tunçay, <em>Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması,</em> s. 222.</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112">[935]</a> $ü<sup>cane</sup> Cündioğlu, <em>Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet,</em> İstanbul 1999, s. 100.</p>
<p>936.Cemil Koçak, <em>Tek-Parti Döneminde Muhalif Sesler,</em> İstanbul 2011, s. 81.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113"><sup>[937]</sup></a> Eşref Edip, <em>Kara Kitap,</em> s. 63.</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"><sup>[938]</sup></a> Cündioğlu, <em>Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet,</em> s. 111.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115"><sup>[939]</sup></a> Eşref Edip, <em>Kara Kitap,</em> s. 114.</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116"><em><sup><strong>[940]</strong></sup></em></a><em> CHP&#8217;nin Yedinci Kurultay Tutanağı,</em> Ankara 1948, s. 4579.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117"><sub>[941]</sub></a> Koçak&gt; <em>Tek-Parti Döneminde Muhalif Sesler,</em> s. 50.</p>
<p>942.Tunçay, <em>Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması</em> s. 218* G Tasc hke, <em>Yeni Türkiye&#8217;de İslâmlık,</em> s. 65-6.</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118"><sup>[943]</sup></a> Ergin, <em>Türk Maarif Tarihi,</em> V, 2002.</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119"><sup>[944]</sup></a> Aktay, <em>Türk Dininin Sosyolojik İmkânı,</em> s. 179.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-modernizminin-sonuclari/">Türk Modernizminin Sonuçları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turk-modernizminin-sonuclari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Klasikten Moderne ve Çağdaş Zamanlara İnsan Tasavvurunun  Dönüşümü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/klasikten-moderne-ve-cagdas-zamanlara-insan-tasavvurunun-donusumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/klasikten-moderne-ve-cagdas-zamanlara-insan-tasavvurunun-donusumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Jan 2022 07:19:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[şeyleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Heidegger]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım Küçükalp]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[posthümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[psikanalitik]]></category>
		<category><![CDATA[Transhümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25913</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Kasım Küçükalp Giriş Klasik, modern ve çağdaş Batı düşüncesinde insan tasav­vurunun nasıl şekillendiğini anlamak günümüzde karşı karşıya kalınan birçok insani problemin anlaşılması ba­kımından son derece önemli bir mevzu olarak karşımızda durmaktadır. Özellikle birçok düşünürün post ön eki ile düşünceler ürettiği çağımızda insanın nasıl bir konum içerisinde olduğu meselesinin açıklık kazanması insan ta­savvurundaki dönüşüm [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/klasikten-moderne-ve-cagdas-zamanlara-insan-tasavvurunun-donusumu/">Klasikten Moderne ve Çağdaş Zamanlara İnsan Tasavvurunun  Dönüşümü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24648 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg" alt="" width="361" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497.jpg 692w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Kasım Küçükalp</em></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Klasik, modern ve çağdaş Batı düşüncesinde insan tasav­vurunun nasıl şekillendiğini anlamak günümüzde karşı karşıya kalınan birçok insani problemin anlaşılması ba­kımından son derece önemli bir mevzu olarak karşımızda durmaktadır. Özellikle birçok düşünürün post ön eki ile düşünceler ürettiği çağımızda insanın nasıl bir konum içerisinde olduğu meselesinin açıklık kazanması insan ta­savvurundaki dönüşüm veya değişimle bağlantılı olduğu için, klasik, modern ve çağdaş zamanlarda insan tasavvu­ru konusu bilhassa üzerinde düşünülmeye değer bir me­sele olarak ele alınmalıdır.</p>
<p>İnsan tasavvuru söz konusu olduğunda günümüz dünyasında post-human, yani insan sonrası kavram- laştırılması adı altında ortaya atılan tartışmalar göstermektedir ki Batı düşüncesi içerisinde insanın yeryüzü serüveni nihayetinde insanın kendisinin dahi sonunu hazırlayacak bir seyir izlemiştir. Bu bağlamda zikredil­melidir ki gerek transhümanizm gerekse posthümanizm başlıkları altında karşımıza çıkan insan kavrayışının arka planı modern düşüncenin başlangıcına değin geri götürülebilir.</p>
<p>Bilindiği üzere kökleri 16 ve 17. yüzyıllara kadar geri götürülebilecek olan modern düşünce ile birlikte insanın Tanrı, insan ve eşya ile olan ilişkisi köklü bir dönüşüme uğramış ve nihayet adeta insanın yeryüzü hükümranlı­ğını hazırlarcasına bağımsız laik aklın zaferini ilan eden hümanistik ve seküler bir dünya vücuda gelmiştir. Mo­dern öncesi zamanlarda bir ruh varlığı olarak tanımla­nan insan Descartes’ın <em>cogitosuyla</em> birlikte bir bilinç var­lığı olarak ele alınmaya başlanmıştır. Elbette ki Descartes da felsefesini inşa ederken ruh ve beden ayrımına işaret etmiştir. Bununla birlikte Descartes’ın ruh ile gönderme yaptığı şey modern öncesi dünyada ruh ile kastedilenle aynı değildir. Descartes insanı ruh ve bedenden ibaret bir varlık şeklinde tanımlarken aslında bilinç ve beden arasındaki modern ayrıma işaret etmekteydi. Descar- tes’ın öznesi ile birlikte insan, klasik dünyada insanın özü olarak kavranılan ruhundan edilmiş, bilinç ve zeka­ya indirgenmiştir.</p>
<p>Aslına bakılırsa günümüzde karşımıza çıkan ve zi<u>hin/ </u>zeka üzerine bina edilen insan kavrayışının kökeninde de Descartes’ın söz konusu ayrımının bulunduğu söylenebi­lir. Zira trans-hümanizmi insanla insan sonrası arasında bir geçiş olarak gören tartışmalar açısından da insan bir zeka varlığı olarak kabul edildiği gibi, insan bedeni de in­sanın mutlak özgürlüğü için aşılması gereken bir engel veya hapishane olarak görülmüştür.</p>
<p><strong>Varlık ve Hakikat ile İlişkisi Bağlamında Klasik Dünyada İnsan Tasavvuru</strong></p>
<p>Genel bir değerlendirmeyle ifade edildiğinde, modern öncesi dönemin insan tasavvurunu anlamak bakımından biri felsefi diğeri de dini olan iki kaynaktan bahsetmek mümkündür. Felsefi kaynağı Platon ve Platoncu gelenek, dini kaynağı ise İslam’la özdeşleştirebileceğimiz bu iki kaynak açısından insan, özü itibarıyla bu dünyaya ait ol­mayan, tanrısal olanla bağlantılı bir varlık olarak tasavvur edilmek durumundadır. Aslına bakılırsa bütün bir mo­dern öncesi dünyada insanın, söz konusu tasavvur bağla­mında ele alındığını söylemek mümkündür. Bu bağlamda biz de öncelikli olarak Platon ve Platoncu gelenekte daha sonra da İslam düşünce geleneğinde insanın ne şekilde ele alınıp kavramlaştırıldığını irdeleyip; nihayetinde ulvi maksutlarla irtibatlı olan klasik insan tasavvurundan, bütünüyle süfli olanla bağlantılı modern seküler insan ta­savvuruna nasıl geçildiğini değerlendirmeye çalışacağız.</p>
<p>Platon felsefeyi tanımlarken felsefe denilen eylemin insan ile ontolojik bağlantısını dikkate almış ve epistemo- lojik olmaktan ziyade, ontolojik temelli bir felsefe kavra­yışı ortaya koymuştur. Bu tanımlara kabaca bir göz atmak bile Platon için felsefenin aslında insanın dünya içre var­lığının inkişafı ile ilgili olduğunu açığa çıkaracaktır. Biz de bu çalışmada Platon’un ortaya koyduğu felsefe tanım­larından üçünü dikkate almak suretiyle Platon için insan ile felsefe veya düşünme eylemi arasındaki irtibatı ortaya koymaya çalışacağız. Platon felsefeyi tanrıya benzemek, ölüme hazırlık ve ruhun gözünü açmak şeklinde tanımla­mıştır. Aslına bakılırsa her üç tanım da insanın dünya içre varlığının mahiyetine ilişkin bir perspektif sunduğu gibi, insanın varlığını nasıl anlamlandırıp bir istikamete tabi kılacağını da gösterir niteliktedir.</p>
<p>Bilindiği üzere klasik felsefede karşımıza çıkan en te­mel ayrımlardan biri görünüş ve gerçeklik arasında yapı­lan ayrımdır. Söz konusu ayrım açısından bakıldığında insanın algısına verilmiş gerçeklik yalnızca görünüş düze­yinde bir değere sahip olup hakikat değeri taşımaz. Zaten felsefe de değişmenin veya görünüşün ardındaki değiş­meyen veya hakiki gerçekliğin bilgisine yönelik bir arayış olarak kavranılmıştır. Sofistlerin Platona sormuş olduğu “felsefe hakikati aramaktır diyorsunuz, aradığınızı biliyor musunuz, yoksa bilmiyor musunuz? Biliyorsanız neden arıyorsunuz, şayet bilmiyorsanız bulacağınızın aradığınız şey olduğunu nereden bileceksiniz?”, şeklindeki soru­ya Platon un vermiş olduğu cevap bu bağlamda oldukça büyük bir önemi haizdir. Platon Yunan mitolojisine refe­ransla insanın aslında hakikati hakikat diyarında temaşa ettiğini, fakat Lethe Irmağından içtiği unutkanlık suyu yüzünden hakikati unuttuğunu söyleyerek<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>, insan ile ha­kikat arasındaki ontolojik bağlantıya işaret ederek, insan için bilmenin adeta aslına uygun bir varoluş gerçekleşti­ren insanın ontolojik bir kazanımı olmak anlamında ha­tırlamaya karşılık geldiğinin altını çizer.</p>
<p>Platon’un bu yaklaşımını sofistlere yönelik bir cevap olarak okuduğumuzda karşımıza şöyle bir tablo çıkmak­tadır: Sofistlerin iddia ettiği gibi insan bütünüyle feno- menalist bir düzeyde yani görünüşten ibaret bir gerçek­lik içinde değildir. Aynı şekilde sofistlerce iddia edildiği gibi bilginin temelinde uzlaşım ve fayda da söz konusu değildir. Elbette ki insan bu dünyadadır fakat bu dünya insanın asıl yurdu olmadığı gibi, insan bu dünyada algı düzeyindeki bazlarının tatmini için var değildir. Yine Yunan mitolojisine referansla ifade edecek olursak insan bu dünyaya Güneş Tanrısı olan Helios&#8217;un arabasından düşmüş bir varlıktır. Bilindiği üzere güneş klasik felsefe­lerde hakikati sembolize eden bir metafor olarak okun­muştur. Bu doğrultuda bir okuma yapıldığında Yunan mitolojisi için insanın hakikatten bu dünyaya düşmüş olduğu ve hasbelkader içinde bulunduğu bu dünyadan hakikate doğru bir varoluş gerçekleştirmekle yükümlü olduğu söylenebilir.</p>
<p>Gerek Yunan mitolojisi gerekse Platon felsefesi için önemli olan ve insanın ontolojik özüne dair bir açıklık getiren başka bir anlatıda ise Tanrı Demirgus’un insanı yarattıktan sonra ona sonsuzluk ruhundan üflediği ifade edilir. İnsanın sahip olduğu tanrısal öze vurgu yapan bu anlatı aynı zamanda klasik dünya için insanın hangi yö­nüyle diğer varlıklardan ayrıldığını da ortaya koyar nite­liktedir. Bu hususun en açık örneğini Sokrates felsefesin­de gözlemlemek mümkündür. Sokratese göre insan ruhu sadece canlılık kaynağı değil, aynı zamanda insanın ka­rakterinin bulunduğu ve insan mutluluğunun kendisine bağlı olduğu özsel unsurdur. Açıktır ki bu yaklaşım insan mutluluğunu hazza değil, ruhun durumuna bağlayan ka­rakteriyle Platonun neden felsefeyi ruhun gözünü açmak olarak tanımladığını da açıklar niteliktedir. Her ne kadar Platon felsefesini eleştirmek suretiyle hümanistik düşün­cenin önünü açmış olsa da Aristoteles felsefesinin özellik­le ahlak ve siyaset felsefesi bağlamında söz konusu arka plana yaslandığı söylenebilir, insanı toplumsal/politik bir canlı olarak tanımlayan Aristoteles felsefesi için de insan, sahip olduğu kendine özgü ruhu ile bitki ve hayvanlardan ayrılan bir doğaya sahiptir.</p>
<p>Çağdaş siyaset felsefesinde oldukça önemli bir yere sahip olan Leo Strauss, insanı doğası itibarıyla politik bir canlı olarak ele alan klasik siyaset felsefesini değerlendirirken; klasik siyaset felsefesi açısından insanın birtakım doğal gayelerinin olduğu ve bu gayelerin insanı da kuşatan kozmos ile bağlantılı olduğunun altını çizer. Buna göre ne doğa ne de insan başıboş ve herhangi bir amaçtan bağımsız değildir. Hem doğa hem de insan için doğal birtakım gayeler söz konusu olup politikanın asli görevi de erdemli insanları mümkün kılan bir toplumsal yapının inşasından başka bir şey de değildir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Aristote­les’in, mutluluğu tercihi bir mesele olarak görmeyip, top­lumsalın insana biçmiş olduğu rolün yerine getirilmesi ile alakalı olduğunu vurgulaması bu kabilden bir örnek olarak değerlendirilebilir. Bu açıdan bakıldığında bilgi, erdem ve mutluluğun özdeş kabul edildiği Sokratesçi ge­lenek için ahlak ve siyaseti birbirinden ayırmak mümkün olmadığı gibi bir bütün olarak varlıktan da ayırmak müm­kün değildir. Daha Platoncu bir dille ifade edildiğinde, klasik felsefe açısından bilmek, görmek ve olmak bir ve aynı şeydir. Başka bir ifade ile zikredecek olursak, klasik felsefe açısından aşağı düzeyde ilgileri olan insanların ne yukarı düzeyde bilgilerinden ne de ahlaki kemallerinden bahsetmek söz konusu olamaz.</p>
<p>Bu hususun en veciz ifadelerinden birini Thomas Aqu- inas’ın, “En yüce şeylerden elde edilecek en zayıf bilgi, en küçük şeylerden elde edilecek en emin bilgiden daha çok arzu şayandır&#8221; cümlesinde görmek mümkündür.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Bu cüm­lede de açığa çıktığı üzere klasik dünya görüşü açısından yüce şeyler ile küçük şeyler arasında mahiyet bakımından bir ayrım söz konusu olup, insan oluş da beşeri varlığın küçük şeylere yönelik ilgilerden kurtarılarak yüce şeylere doğru yönlendirilmek suretiyle kemale doğru taşınma­sından başka bir şey değildir. Buna göre insanın mahiyeti ile eşyanın mahiyeti arasında bütünlüklü ve amaçlı evren anlayışının ufkunca belirlenen ontolojik bir ayrım bulun­maktadır. Bu aynm insana, hem varoluşunu nasıl anlam­landıracağına hem de hakikatle nasıl temas kurabileceği­ne dair ufku sunmak suretiyle, insanın, varlığını eşyada hüküm süren mantıktan kurtarıp, hakikate açılmasının imkanım da göstermektedir.</p>
<p>Foucault nun “Öznenin Yorum Bilgisi” adlı çalışma­sında ifade ettiği üzere klasik dünyada insanın hakikat ile temas kurabilmesinin imkanı ruhsal bir dönüşüm ge­çirmesine bağlı bir mahiyete sahiptir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Öyle ki ruhsal bir dönüşüm geçirmek suretiyle varlığını yukarıya doğru ta­şıyamayan insan için hakikat ile temas kurmak da hiçbir biçimde mümkün değildir. Aslına bakılırsa klasik düşün­cede hem felsefi hem dini hem de mistik gelenekler için adeta insanın varlığını yukarı doğru taşıma merhalelerine tekabül eden varlık ve nefis mertebeleri kavramlaştırma- lan da Foucault’nun bu tespitini doğrular niteliktedir. Bu zaviyeden ele alınıp değerlendirildiğinde, klasik dünyada insan oluşun da insanın hakikat ile temas kurmasının da hiçbir biçimde modern düşüncede olduğu şekliyle yalıtık bir öznenin epistemik bir eylemi olmayıp bütünüyle on­tolojik mahiyet arz ettiği söylenebilir.</p>
<p>Bu noktada vurgulanması gereken önemli hususlar­dan biri de klasik dünyada benimsenen aşkın varlık ve hakikat anlayışına bağlı olarak, bilgide kesinlik fikrinin söz konusu olmadığıdır. Bilindiği üzere Platon İyi’nin var­lık ve bilginin ötesinde olduğunu vurguladığı gibi, bilgiyi de “olanı olduğu gibi bilmek” şeklinde tanımlamıştır. Bu tanım bilme eyleminin insan idrakine verilmiş gerçekliğe dair bilgi ile sınırlandırılamayacağı, mutlak varlık, bilgi ve hakikatin insanın epistemik imkanlarının ötesinde ol­duğu fikrini muhtevasında barındırmaktadır. Zira klasik dünya için insan, varlık bütünlüğünden yalıtılmış epis­temik bir özne olarak görülmediğinden dolayı, düşünce konusu kıldığı gerçekliği epistemik yollarla kuşatma altına almasının herhangi bir hakikat değeri taşıdığı da kabul edilmemiştir. Zaten modern düşünce açısından son derece belirleyici olan özne-nesne dikotomisi klasik dün­yada söz konusu olmadığı gibi, özne de varlık bütünlüğü içerisinde bulunan insana karşılık gelmekteydi. Yunan düşüncesinde insanın kendisini, önüne çıkan gerçekliğin karşısında değil içinde olarak düşünmesi ve bu gerçekliğin bir parçası olarak görmesi bunun en açık örneklerinden birini oluşturmaktadır. Modern dönemle birlikte bu <em>hype- keminanon,</em> yani altta-duran kavramı radikal bir değişime maruz kalacak<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> ve özneye varlığın kesin bilgisine ulaşma­ya muktedir töz anlamında imtiyazlı bir ontolojik statü tanınacaktır. Bu bağlamda Heidegger’in Protagoras yoru­mu, klasik dünya için bilme eyleminin mahiyetini açığa çıkarmak bakımından oldukça manidardır. Birçok felse­fe tarihi yorumcusuna göre Protagoras “insan her şeyin ölçüsüdür&#8221; sözüyle insanı hakikate ölçüt kılmıştır. Buna karşın Heidegger, bu yoruma katılmayarak Protagoras ’ın burada insanı hakikate ölçüt kılmaktan ziyade, insanın varlık karşısındaki mütevazı konumuna dikkat çektiğinin <sub>v</sub>e Varlık’ın kendisini insana açtığı kadarıyla insanın Varlık’ın bilgisine açılabileceğini vurguladığının altını çizer.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Kanaatimizce klasik felsefedeki düşünce ufkunun da Özünü belirleyen dini düşünce geleneklerinde de benzer bir insan tasavvurunun savunulduğunu söyleyebi­liriz. Bu bağlamda özellikle kitaplı dinler olarak bilinen ve İslam dini ile asıl anlam bütünlüğüne kavuşan dinler açısından bakıldığında insan bu dünyada bir amaç için bulunmaktadır. Müşahede alemi ile gayb alemi arasında belirgin bir ayrım yapan dini düşünce gelenekleri için in­sanın içinde yaşıyor olduğu müşahede alemi yalnızca im­tihan için gerekli bir mevcudiyet anlamına sahiptir. İnsan hasbelkader kendisini içinde bulduğu ve büyük ölçüde iti­bari değerlerin hüküm sürdüğü dünya hayatında yaşamak durumunda olmakla birlikte, söz konusu itibari değerlere yenik düşmeyip varlığını salimen ukbaya taşımakla mü­kellef bir var olandır.</p>
<p>İslam tasavvuf geleneğinde yapılan beşer ve insan ayrımı dini düşünce bağlamında nasıl bir insan tasavvurunun şekillendiğini açığa çıkarmak bakımından oldukça önemlidir. Bu ayrıma göre dünya içerisinde imtihana tabi tutulmuş insan aslında beşer olarak insandır. Beşer, insan ile hayvan arasında bulunan ara yerde bir varlık-oluş konumuna sahip olup, aşağı düzeydeki ilgileri nedeniyle aşağı düşme imkanına, özü itibarıyla ait olduğu hakikat ufku nedeniyle de yukarı yükselme yani insan olma imka­nına açık bir varlıktır. İnsan oluşun amacı da varlığın beşerlikten insanlığa taşınması ve böylelikle dünyanın oyun- su tabiatına yenilmeksizin ölüme tam anlamıyla hazır bir varoluşun kazanılmasından başka bir şey değildir.</p>
<p>Platonun Yunan mitolojisinden alıntıladığı unutma eylemine benzer bir yaklaşım dini düşünce içerisinde de karşımıza çıkmaktadır. Bezm-i Elest olarak kavramlaştırılan ve Allah ile yaratılışları sırasında insanlar arasında yapıldığı kabul edilen sözleşme adını Araf suresinin 172. ayetinden almıştır. Bu ayette, geçmişte Allah’ın Âdemoğullarından yani onların sırtlarından (veya sulplerinden) zürriyetlerini çıkardığı, kendilerini nefislerine şahit tut­tuğu ve onlara, ”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; diye hi­tap ettiği, onların da &#8220;Evet&#8221; dedikleri belirtilmiştir. Buna göre insanoğlu daha dünyevi varoluşuna taşınmazdan önce kendisini yaratan Rabbine, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusu üzerine, &#8220;Evet, sen bizim Rabbi- mizsin” şeklinde bir cevap vermiş ve daha başlangıçta sahipsiz olmadığını deklare ve tasdik etmiştir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Dünya hayatında insan tarafından unutulan bu sözleşme vahiy yoluyla insana hatırlatılmış ve insanın bu dünyada ne için bulunduğu, Allah ile irtibatını nasıl kurması gerektiği, gerek kendi varlığını gerekse de diğer var olanları nasıl bir değerlendirmeye tabi tutması gerektiği gibi hususlar açıklığa vahiy, yani haberi bilgi yoluyla kavuşturulmuştur.</p>
<p>Tıpkı klasik felsefede olduğu gibi dini düşüncede de görünüş ile hakikat veya gerçeklik arasında bir ayrım ya­pılmış ve insanın ontolojik konumu da bu ayrıma göre tayin edilmiştir. Dünya hayatının itibari bir değerinin bulunduğu, asıl anlamını ahiretle kazandığı, oyunsu bir tabiata sahip ve zannedildiğinin aksine menfaatlerinin geçici olduğu hususlarının altını çizen ayetlerde ifade edildiği üzere, bu dünya kendinde bir değer ve anlama sa­hip olmayıp, asıl anlam ve değerini ahiretle kazanmak du­rumundadır. İnsan da ontolojik amacı itibarıyla hasbel­kader imtihan edilmek maksadıyla içinde bulunduğu bu dünyanın itibari veya imajinatif varlık maskelerini indirip varlığını salimen ahirete taşımakla mükelleftir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında dini düşünce için insan bu dünyada oyun bozmak için vardır ve peygamberler de ilk oyun bozuculardır. Platon’un insanın birtakım güçlerle donanımlı olduğu ve bu güçleri İyi doğrultusunda sefer­ber etmesi gerektiği yönündeki düşünceleriyle paralel bir biçimde, dini düşünce için de Allah insanı, imtihana tabi tutmak amacıyla birtakım güçlerle donanımlı olarak ya­ratmış ve vahiy yoluyla söz konusu güçlerini nasıl ve hangi istikamette kullanması gerektiğini insanlara bildirmiştir. Dolayısıyla hem felsefi hem de dini düşünce açısından in­sanın verili birtakım güçlere sahip olması o güçleri doğal addedip meşrulaştırması anlamına gelmeyecektir. İnsan sahip olduğu güçler ile birlikte bir amaç için bu dünyada bulunmaktadır. Sahip olunan verili güçlerin, oldukları ha­liyle imkandan fiile geçirilmesi veya modern düşüncede olduğu şekliyle, insanda mevcut olmaları nedeniyle do­ğal addedilip meşrulaştınlması, klasik dünya görüşü için hiçbir biçimde mümkün değildir. Zaten insan oluş, söz konusu güçlerle anlamına kavuştuğundan ötürü, sahip olunan güçler ya kişisel inkişaf ya da toplumsal inkişaf için gerekli görülen ve insanı bireysel ve toplumsal olarak iyiye taşıma sürecinde bir araç konumuna sahiptir. İnsa­na düşen ontolojik sorumluluk da sahip olduğu güçleri iyi olan doğrultusunda ya geliştirmek ya terbiye etmek ya da aşmaktan başkası değildir.</p>
<p>Özetle ifade edecek olursak modern öncesi dünyada amaçlı bir âlem fikrine paralel olarak, insanın da belli bir amaç doğrultusunda tasavvur edildiği söylenebilir. Tele- olojik âlem tasavvurunun iş başında olduğu klasik dünya görüşü için alem en aşağı düzeyinde maddenin, en yüksek düzeyinde ise Tanrı’nın bulunduğu hiyerarşik bir karak­tere sahiptir. Söz konusu hiyerarşi, bütünlüklü bir varlık yapısına işaret etmekte olup aşağıdan yukarıya doğru çı­kıldıkça ontolojik olarak daha gerçek, epistemolojik olarak daha doğru, aksiyolojik olarak ise daha değerli olana doğ­ru, gittikçe artan bir mertebe fikrine karşılık gelmektedir. Tam da bu bütünlüklü ve hiyerarşik âlem tasavvuruna bağlı olarak klasik dünyada insanın da varlık, bilgi ve değer bakımından bütünlük arz eden bir varoluş olarak tasavvur edildiği söylenebilir. Buna göre insan için varlık, bilgi ve değer adeta üst üste gelip, çakışan mahiyetleri ile hiçbir biçimde birbirinden yalıtılamaz. însana has olan düşünme eylemi salt teorik veya epistemik bir eylem olmaktan ziya­de, özü itibarıyla ontolojik bir mahiyete sahiptir. Bilmek için olmak ve görmek gerekmektedir, öyle ki klasik düşün­ce için olmak, bilmek ve görmek âdeta birbiriyle örtüşen bir mahiyete sahiptir. Grekçe aslıyla düşünüldüğünde “theoria”nın temaşa etmek anlamına gelişi de bu tespiti doğrular niteliktedir. Dolayısıyla klasik düşüncede teori veya nazar olarak anlaşılan düşünme eylemi, modern dü­şüncede olduğu şekliyle insanın, kendi dışındaki herhangi bir var olanı epistemik bir gözlem nesnesi kılmasına de­ğil, varlığını inkişaf ettirmek suretiyle ruh gözüyle görme veya temaşa etmesi sürecine karşılık gelmekteydi.</p>
<p><strong>Modern Özne ve Sübjektivite Metafizikleri Bağlamında İnsan ve Hakikat Anlayışının Dönüşümü</strong></p>
<p>Modern düşünceyle beraber zuhur eden varlık ve hakikat fikri, teleolojik ve niteliksel âlem fikrinin yitirilmesine bağlı olarak varlık ve hakikat gibi insanın da niceliksel terimler bağlamında ele alınıp şeyleşmek suretiyle par­çalanmasına, dolayısıyla kemal fikrini yitirmek suretiyle küçülmesine yol açmıştır. Bütünüyle mekanistik terimler ekseninde tasavvur edilen evrendeki yasalılığı çözüm­lemek amacıyla karmaşık bir bütünü öncelikle kurucu atomistik unsurlarına ayırıp, daha sonra da söz konusu unsurlar arasındaki yasalı işleyiş ekseninde yeniden sen- tezlendiği bir pratiğe işaret eden modern temsilci episte­moloji, insan varlığını da bilinç ve beden olmak üzere un­surlarına ayrıştırılmak suretiyle şeyleştirip parçalamıştır.</p>
<p>Yüce şeylerin kesinsizliğinden, küçük şeylerin kesin­liğine doğru gerçekleşen ve tüm niteliksel ayırımların niceliksel olan lehine ortadan kaldırıldığı epistemoloji, öncelikle modern düşünceyle birlikte, insanın varlık uf­kunun yanı sıra insan kavramının içeriklendirilmesinde de büyük bir daralma veya sınırlandırma meydana getir­miştir. Artık ne dahl-i ilahinin ne de dahl-i şeytaninin söz konusu edilebildiği modern varlık anlayışında, vahiy zin­cirinden koparılan bağımsız laik akim güdümündeki<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> in­san da dünya üzerindeki hakimiyet ufkuyla büyülenirken, klasik felsefe ve dinlerde varlık ve hakikatle irtibatının imkanı olarak görülen varlık mertebeleri fikrini büsbütün yitirerek, şeyler düzeni içerisindeki yerini almış ve mo­dern disiplinlerin bir nesnesi konumuna indirgenmiştir. Hobbes’un natüralist antropoloji ekseninde çözümlediği inşam, Descartes’ cogztosuyla ön plana çıkan epistemik öznesi, Kant’ın otonom ahlaki öznesi, Aydınlanma dü­şüncesinin, aklını kullanma cesaretini göstermek suretiy­le akıl ve bilim dışında her türlü aşkın referans noktasını yadsıyan ve insanı bizatihi doğal nedenler muvacehesin­de gerçekleşen özgürleştirici ilerleme anlatısının bir par­çası kılan anlayışı, HegeFin nihayetinde rasyonel olan ile gerçek olanın tam bir tekabüliyet ilişkisine taşındığı di­yalektiğinin ortaya çıkardığı ve iradesi, genel iradeyi yansıtmaya muktedir modern bireyi hep insanı bu dünyanın varlık ufkuyla sınırlandıran felsefeler olarak görülebilir. Böylelikle insanın dünya içre varlığının vahametini<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> giz­leyen karakteriyle modern düşünce, varlık ufkunu gerek fiziksel gerekse düşünsel anlamıyla, herhangi bir harici referans noktasına müracaatı imkânsızlaştıracak bir bi­çimde, hümanistik karakterdeki rasyonel bir varlık ve ha­kikat ufku içerisinde sınırlandırmıştır.</p>
<p>Söz konusu sınırlandırmanın kaynağında hümanis­tik veya özne-merkezli bir düşünme içerisindeki insanın, idrakine/algısına verilmiş haliyle zuhura gelen gerçekliği bilme eylemine konu kılarken, olanı olduğu gibi bilmek­ten ziyade, imgeleminde yaratmak suretiyle, kendi teo- rik/epistemik temsiline konu ettiği bir gerçekliğin bilgi­sine ulaşmak durumunda olması bulunmaktadır. Dolayı­sıyla temsilci bir epistemoloji içerisindeki modern özne, epistemik yollarla inşa etmiş olduğu gerçekliği, insana yükümlü kılacak şekilde, tekinsiz bir müdahale nesnesi <u>halin</u>e getirmektedir. Böylelikle de bilgide doğruluk yeri­ne faydanın işbaşında olduğu bir düşünme pratiği ortaya çıkmaktadır. Özellikle bilgiyi egemen olmakla, tabiatı da eski zamanlarda zindanlarda zorla konuşturulan kadın­larla özdeşleştiren Francis Bacon’ın tümevarım yöntemi ile birlikte, bilginin de bir anlamda öznenin ufkunda ve­rilmiş olan gerçekliğin deney ve gözlem yoluyla kuşatıl­masının ürünü olarak görülmeye başlandığı ifade edilebi­lir. Açıktır ki bu durum, modern hümanistik düşünceyle birlikte Varlık, Hakikat ve Tanrı’nın da aşkınhğım yitir­mesi ve epistemik öznenin zihninde temsil edebileceği bir nesne halini alması anlamına gelmektedir.</p>
<p>Tarihsel arka planı dikkate alındığında, hümanizm olarak nitelendirilen zihnî ve toplumsal hareketin, Rö­nesans düşüncesinde ortaya çıktığı ve İtalya başta olmak üzere Avrupa’nın hemen tüm ülkelerinde sanat, edebi­yat, bilgi, kanun ve şehir yaşamını kuşatır hâle geldiği söylenebilir, Rönesans’la birlikte Orta Çağ düşüncesine bir tepki olarak insan düşüncenin merkezine alınmış ve buna bağlı olarak da doğaüstü veya ilahi temellerden ba­ğımsız sadece insana dayalı bir kültür yaratmak amacıyla, yeniden keşfedip, ele geçirmek amacıyla Grek ve Roma düşüncelerine yönelik bir geri dönüş hareketi baş göster­miştir. Kabaca ifade edecek olursak Rönesans hümanizmi de klasik uygarlıkların insan merkezli perspektiflerinin tekrar ele geçirilmesi anlamına gelmektedir. Fakat şu hu­susun özellikle altı çizilmelidir ki, Rönesans hümanizmi modern seküler hümanizmden farklı olarak, insan tecrü­belerini her şeyin pratik ölçüsü haline getiren estetik ka­rakterli bir akım olup, Orta Çağ’ın doğaüstü karakterdeki düşüncesiyle, modern bilimsel ve eleştirel tutum arasında yer almaktadır. Bu husus dikkate alındığında, Rönesans hüma<u>nizminin</u> bireyin kurtuluşuna odaklandığını ve bilim öncesi çağın mistik ve estetik tabiatını bünyesinde barındırdığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Modern zamanlarda zuhura gelen insan tasavvurunun da nasıl şekillendiğini anlamak bakımından son derece önemli olan hümanizm kavramındaki asıl dönüşümün felsefe ve bilimdeki gelişmelere paralel olarak 17. yüzyıl­da meydana geldiği ifade edilebilir. İnsanı merkeze alması bakımından Rönesans hümanizmiyle aynı karaktere sa­hip olmasına rağmen, modern sektiler hümanizm, insan aklını ve bilimi yegâne referans noktası olarak kabul et­mesi, bundan dolayı da mistik ve estetik tecrübeleri ge­ride bırakmak konusundaki ısrarı ile Rönesans hümaniz­minden ayrılır. Bu anlam çerçevesi içinde ele <u>alın</u>dı<u>ğın</u>da hümanizm, “aklı insan varlığının tek ve en yüksek değer kaynağı olarak gören, bireyin yaratıcı ve ahlaki gelişimi­nin rasyonel ve anlamlı bir biçimde, doğaüstü alana hiç başvurmadan, doğal yönden gerçekleştirilebileceğini be­lirten ve bu çerçeve içinde insanın doğallığını, özgürlüğü­nü ve etkinliğini ön plana çıkartan felsefî akım”dır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Felsefe bakımından temellendirilmesini Descartes’ın &#8220;cogito’sunda bulan modern felsefî hümanizm, Vatti- mo’nun da işaret ettiği üzere, insanı evrenin merkezi­ne yerleştiren ve onu varlığın efendisi haline getiren bir perspektifi imlemektedir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Söz konusu hümanistik perspektifin en ayırıcı vasfı ise insan aklına “düşünen özne” ve modern bilimin optimistik vizyonuna olan ka­yıtsız bağlılığıdır. En yetkin formunu Aydınlanma felse­fesinde bulan hümanist bakış açısına göre insan, tabiatın bir parçası olup, devam edegelen uzun bir süreç sonunda zuhur etmiş bir varlıktır. Bu yüzden İnsanî değerler için herhangi bir kozmik veya tabiatüstü kaynağa müracaat olmaksızın, modern bilim tarafından resmedilen evren tablosu yeterlidir. Buna göre ahlaki değerlerin kaynağı insan tecrübesi olup, etik de hiçbir teolojik veya ideolojik tasdike ihtiyaç duymayan otonom bir karaktere sahip­tir. Bu açıdan bakıldığında, modern seküler hümanizm tanrısal rehberlik yerine insan zekasına güvenmeyi salık verir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> Bu anlamda, modern seküler hümanizmin insana aşkın bütün otorite mercilerinin reddedilmesi anlayışın­da ifadesini bulduğu söylenebilir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Aydınlanmanın optimistik ilerleme nosyonuna paralel olarak modern bilimdeki evrim telakkisini benimseyen hümanist felsefeye göre, gittikçe daha da yetkinleşen in­san aklı, insani tercihler alanında da yegâne referans kay­nağı olmak durumundadır. Bu yüzden insanın dünyayı anlamaya yönelik her türlü teşebbüsü, duyu verilerine ve onların zihinle anlaşılmasına bağlı olmalıdır. Buna göre aşkın veya dinî bilgi ve hakikati test etmeye yönelik hiçbir rasyonel ve bilimsel yol olmadığından, aşkın bir bilgi ve sezgi kavramı hiçbir surette savunulamazdır. Bilgi diye ni­teleyebileceğimiz şey de olmazsa olmaz bir şekilde insanın anlama alanına ait olmalıdır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Buna göre, gerçekliğin in­sanın gözlem ufkunca belirlendiği ve düşüncenin de aşkın referanslarını kaybettiği modern yaşam dünyasında ölç­me ve hesaplamaya dayalı bir düşünme eylemi iş başında­dır. Modern bilim düşüncesinin en önemli simalarından biri olan Galileo; “ölçebildiğim ölç, ölçemediğini de ölçü­lebilir hale getir” der ve deneyi, “doğaya matematiğin dili ile sorulmuş bir som” olarak görür. Heidegger’in, “bilim real olanın teorisidir” sözünü hatırlatırcasına modern dü­şüncede bilimsel gerçeklik dahi imgelemde kurulan veya epistemik olarak temsil edilen gerçeklikten öte bir anlam <u>taşımamak</u>tadır. Bundan dolayı modern dünyada düşün­menin ufku, müteal varlık alanı ile irtibat imkanından ko­parılmıştır ve insanın imgelemine verilmiş olan gerçeklik de üzerinde, insani tahakkümün gerçekleştirileceği bir nesne alanı olarak görülmeye başlanmıştır. Bu doğrultuda olmak üzere insan da özneleşerek varlığı niceliksel para­metreler doğrultusunda ölçülebilir, hesabı kitabı yapılabi­lir bir nesne olarak deneyimlenmek durumundadır.</p>
<p>Tam da bu nedenle modern zamanlarda zuhura gelen söz konusu dönüşümü anlam bakımından her şeyden önce hakikat kavrayışındaki dönüşüm meselesinin ele alınması gerekmektedir. Bu dönüşümün, insanın, aş­kın varlık ve hakikat fikrinin yanı sıra, ulvi ve süfli âlem arasındaki ayrımı kaybetmesine bağlı olarak ortaya çı­kan bir insanlık durumu olduğu söylenebilir. Açıktır ki söz konusu dönüşümle birlikte insan bir anlamda ulvi maksutlardan koparılarak adeta şeyler düzeninin hüküm sürdüğü dünyevi bir varoluş içerisine saplanıp kalmış olan bir bilme ve var olma ufkuna düçar olmuştur. 20. yüzyılın önemli filozoflarından biri olan ve bütün bir Batı metafizik geleneğini “Varlığın anlamının unutulması” olarak gören Martin Heidegger, modern zamanlarda in­sanın Varlıkla ilişkisinin nasıl bir mahiyet kazandığım ifade sadedinde şu anlamlı cümleyi serdetmiştir. “Dünya­nın imge halini almasıyla varoluş içerisinde insanın özne haline gelmesi aynı şeydir.” Bu kısacık cümle, modern se­ktiler hümanizmle birlikte insanın varlıkla ilişkisinin nasıl bir mahiyet kazandığı bağlamında bize son derece önemli şeyler söylemektedir. Buna göre, modern düşüncede Des- cartes’ın “cogito” kavramında yansımasını bulmuş olan ve hemen tüm modern felsefelerde belirleyici bir karakter arz eden öznenin zuhuruyla birlikte, artık hakikat, ger­çeklik, varlık, anlam, değer, insan ve Tanrı da dâhil olmak üzere, düşünce konusu kılman her şey, öznenin zihninde yansıyan veya başka bir ifade ile temsil edilen bir imge halini almıştır. Tam da bu durum, modern düşünceyle birlikte, düşünce konusu kılman her şeyin insan idrakine indirgendiği hümanistik bir düşüncenin işbaşında olduğu anlamına gelecektir. Özellikle öznenin, Kantçı eleştirel felsefede kazandığı boyut da dikkate alındığında, mo­dern öznenin doğuşuyla birlikte öznenin gerçekleştirdiği bir temsil eyleminin dışındaki haliyle kendinde hakikat, kendinde varlık ve hatta Tanrı’nın bizatihi ne olduğu me­selesi artık düşüncenin konusu olmaktan dahi çıkacaktır.</p>
<p>En felsefi kavramlaştırmasıyla modern özne/süb- jektivite metafizikleri olarak niteleyebileceğimiz hüma- nistik düşünce biçimlerinin en belirgin etkisi kuşkusuz aşkınlık fikrindeki dönüşümde kendini göstermektedir. Klasik dünyada aşkınlığı ifade etmek için <em>transcendent, </em>yani müteal ifadesi söz konusu iken, modern dünyada <em>transcendental</em> kavramı kullanılmıştır. Bu değişiklik özü itibarıyla düşünüldüğünde, aşkınlık anlayışındaki köklü değişikliği ifade etmektedir. Buna göre modern düşün­ceyle birlikte yeni bir aşkınlık türü yaratılmıştır. Bu aş- kınlık ise, öznenin epistemik imkanlarının, varlık, haki­kat ve gerçeklik için nihai sınır kılınmasından neşet eden bir aşkınlık biçimi olarak öznenin imgeleminde, yani bi­lincinde zuhura gelen aşkınlık olmak durumundadır. Do­layısıyla modern düşüncede insan/özne artık hakikatin nihai ontolojik referans noktası olarak, doğruluk, anlam ve değer için de mutlak hareket noktası olmak durumun­dadır. Modern hümanistik düşünce ile birlikte mutlak ve <u>nihai</u> karar mercii kılman özne, Tanrı’nın tanrılığını, eş­yanın eşyalığını, insanın insanlığını ve bir bütün olarak yarlı<u>ğı</u>n değer ve anlamını da belirleme güç ve salahiyeti­ne sahip kılınmıştır.</p>
<p>Tüm sorularına cevap bulduğunu düşünen söz konusu hümanistik bakış açısının, insan düşüncesine bağlı olarak tasavvur yoluyla oluşturulan dünya resmini gerçekliğin yerine ikame ettiği söylenebilir. İnsanın dünyayı soyut bir resim olarak inşa etme mantığıyla, oluşan resmin tezahür mantığının aynı olması nedeniyle, hümanistik düşünce büyük bir özgüven içerisinde, soyut (rasyonel) düşünce yoluyla hakikate vasıl olduğunu düşünür. Bu bağlamda söz konusu düşünce eyleminin, insanı da kuşatan aşkın hakikat fikrini yıkacak şekilde, insana sağladığı güvenli epistemik pozisyona &#8220;hakikat konformizmi&#8221; demek mümkündür. Modern felsefi hümanizmi sınırlılığın bir analitiği ile karakterize eden Foucault da buradaki sınırlılığın, kendisini Tanrının yerini almak suretiyle hem belirleyici hem de temel ola­rak sunan sınırlı bir varlık olarak insana işaret ettiğini ve Kant’tan beri modern felsefenin bu figür üzerine bir refleksiyon olduğunu düşünür.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> Her ne kadar modern felsefe eleştirel bir düşünce tarzı olarak insan bilgisinin sınırlan bağlamında heterojen bir görünüm arz etse de, insanın bu felsefe geleneği içerisindeki merkezi konumu, birbirinden farklı formlarda da olsa, belirginliğini muha­faza etmiştir.</p>
<p>Genel bir değerlendirmeyle ifade edildiğinde, ak­lın nazari boyutundan koparılıp <em>ratio ve reason</em> anlam­larına bağlı olarak, modern rasyonalizmin sınırlarına hapseden modern seküler hümanizmin, insan merkezli atomistik bir paradigma ekseninde varlık ve hakikat uf­kunu bilimsel ve rasyonel gerçeklikle sınırlandırmak su­retiyle, nitelik fikrini kaybederek, bütünüyle niceliksel bir dünya görüşünün egemenliğine vücut verdiği söyle­nebilir. Hiç kuşku yok ki niceliksel olana yönelik modern ilginin izini sürmenin en kesin ve kestirme yolunun, modern mekanistik dünya tasavvuru ve söz konusu ta­savvur bağlamında evrenin Tanrıyı dahi bağlayan doğa yasaları bağlamında işleyen yapısı olduğunu söylemek mümkündür. Buna göre insanın da içinde bulunduğu evrende, hiçbir niteliksel ayrım söz konusu olmaksızın, her şey matematik ve geometrik yollarla teorileştirile- bilmesi ya da insani temsil pratiği yoluyla temsil edil­mesi mümkün fiziksel yasaların hükümranlığı altında işlemek durumundadır.</p>
<p>Tam da böyle bir varlık tasavvuru altında insan biyo­lojik ve fizyolojik varlığı itibarıyla evrendeki diğer şeyler arasında bir şey konumuna indirgenmişken, sahip olduğu rasyonel düşünce kabiliyetiyle, şeyleri ne iseler o olarak temsil etmeye muktedir epistemik bir özne konumuyla, son derece ayrıcalıklı ontolojik bir statüye taşınmıştır. Söz konusu ayrıcalıklı statü ise, modern özneye bilgi, hakikat ve doğruluk konusunda da ayrıcalıklı bir konum bahşetmiştir. Foucault tarafından da vurgulandığı üzere, mo­dern öncesi dönemde insanın hakikat deneyimi ile, özel­likle Descartes ve Kant felsefelerinde karşılaştığımız özne kavramlaştırması ekseninde ortaya konan hakikat dene­yimi arasındaki fark da öznenin modern zamanlardaki kuruluşuna bağlı olarak kazandığı statüyle yakından ilişkilidir. Platoncu perspektifin hâkim olduğu klasik dönemde, insanın, ruhani bir dönüşüm yoluyla, kendi varlık biçimini değiştirmeksizin hakikat deneyimine açılması söz konusu değilken, bilimsel pratik modelin de kayda değer bir rol oynadığı Descartes düşüncesinin <u>nir</u>engi noktası olarak alınması durumunda, modern düşünceyle birlikte, öznenin, ruhani bir dönüşüm geçirmeksizin, bizatihi özne olarak hakikate muktedir kılındığı söylenebilir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Bu değerlendirmeler ekseninde düşünüldüğünde Fou- cault’ya göre, hakikate erişmek için ruhani bir dönüşüm geçirme koşulunun tasfiyesinin, tam anlamıyla Descar­tes ve Kant marifetiyle gerçekleştiği söylenebilir. Öyle ki; “hakikate muktedir olmak için, gözlerini açmak yeterli- dir, salimen, düzgün biçimde ve kanıt çizgisine yol boyu yapışıp hiç bırakmadan fikir yürütmek yeterlidir. Dola­yısıyla, öznenin kendini dönüştürmesi gerekmez. Özne­nin, özne olarak kendi yapısının açtığı bir hakikate, bilgi içerisinde erişmek için olduğu şeyi olması yeterlidir.”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Kuşkusuz hakikati bilmeye muktedir söz konusu özne nosyonuyla birlikte, bilgi kavrayışı da büsbütün değişmiş ve bilgi, hakikate erişmek olarak değil, bir nesne alanının bilgisi şeklinde kavranmaya başlamış, böylelikle de nes­nenin bilgisi nosyonu, hakikate erişim nosyonunun yerine ikame edilebilmiştir,<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Bu dönüşüm akıl anlayışında da köklü bir değişime yol açmak suretiyle akletme biçimini de değiştirmiştir. Klasik dünyada akıl ruhun gözü idi ve akletme eylemi ruhsal veya varlıksal kemal ile birlikte düşünülmekteydi. Mesela orta çağlarda <em>intellect</em> kavramı sezginin de için­de bulunduğu üst düzey bir akletme imkanına işaret et­mekteydi. Buna karşın modern dünyada <em>intellectin</em> yerini <em>ratio</em> ve <em>reason</em> anlamında bir akıl almıştır. <em>Ratio</em> oranla, <em>reason</em> ise sebep-sonuç ilişkisiyle ile ilgilidir. Dolayısıyla klasik dünyada kastedilen akıl modern dünyada kaste­dilen akıl değildir. İnsan, ruhunu kaybedip bilinçle ta­nımlanmak suretiyle bir zeka varlığına dönüştüğü anda, artık düşünme eylemi de ruhsal bir arınma veya kemal meselesi olmaktan çıkıp, bir hesap kitap meselesi haline getirilmeye başlamıştır.</p>
<p><strong>Çağdaş/Post Zamanlarda İnsan Tasavvuru</strong></p>
<p>Dünyanın bir bütün olarak matematikselleşmesinin in­san anlayışı üzerindeki en bariz etkisi bilince indirgenmiş insanın sahip olduğu her türlü özelliğin adeta beynin ma­tematiksel olarak teorileştirilmesi mümkün bir fonksiyo­nu olarak görülmesi olmuştur. Tıpkı doğanın matematik­sel ve fiziksel yasaların hüküm sürdüğü bir mekanizmaya sahip olarak görülüp, doğa dışı veya ilahi referanslara hiç­bir biçimde başvurmaksızın sadece mekanik terimlerle açıklanması gibi insan da nihayetinde nörolojik süreçlere bağlı büyük ölçüde nörobiyolojik bir açıklamanın nesnesi haline getirilmiştir.</p>
<p>Klasik dünyadaki insanla ilgili en temel kabuller orta­dan kalkıp, ruh varlığı olarak insandan bilinç varlığı ola­rak insana geçilmesi, zaman içerisinde insanın her türlü davranışının beynin etkilerine indirgenmesine yol açmış­tır. Kuşkusuz burada bir et parçası olarak beyin değil, in­san denilen varlığın merkezini oluşturduğu düşünülen ve bilinç, zihin ve zeka gibi kavramların kendisine referansla açıklanmaya çalışıldığı bir yapı kastedilmektedir. Buna göre beyin ve beynin fonksiyonlarının açık kılınması ha­linde bilincin, zihnin ve zekanın da anlamı çözümlenebi­lecek, böylelikle de gelişmiş zekasıyla diğer canlılardan temyiz edilen insanın tüm sırlarına vakıf olma imkanı do­ğacaktır. Bunun da ötesinde, beyni oluşturan nöronların birbirleriyle bağlantısının ortaya çıkardığı zihin tam bir açıklamaya kavuşturulduğu takdirde, bir bilinç ve zeka varlığı olarak insan da çözümlenmiş olacak, böylelikle in­sanın bedenden kurtarılmış zeka yoluyla ebedileşmesinin önü de açılacaktır.</p>
<p>Aslında bakılırsa günümüzdeki zeka, yapay zeka tar­tışmaları da en temelde ruhun bilince ve zekaya indirgen­mesinin uzak erimli sonucu olarak okunabilir. Aydınlan­ma düşüncesinin ilerlemeci tarih telakkisine paralel ola­rak gerek biyolojik gerekse sosyal evrimciliğin bir uzantısı olarak görülebilecek bu süreç, nihayetinde bilinç-beden dikotomisinin vücut verdiği insanın da insana dair bi­limsel bilgilerin artması sonucunda bilinç lehine ortadan kalkacağını öngören post-human<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> tartışmalarına dahi uzanan bir muhtevaya sahiptir.</p>
<p>Kanaatimizce varılan nihai noktayı üç boyutu dikkate alarak analiz etmek mümkündür. Bunlardan ilki trans- hümanizm ve post-hümanizm kavramlaştırmalarında karşılığını bulan ve nihayetinde insanın, ya yapay zekalı makineler yoluyla ya da sahip olduğu zekanın bedenden kurtarılması suretiyle aşılacağını öngören özü itibarıyla ilerlemeci veya evrimci bir mahiyet arz eden yaklaşımda karşılığını bulur.</p>
<p>En kaba haliyle tarif edildiğinde transhümanizmi, sahip olduğu nörobiyolojik özelliklerin peyderpey keşfe­dilmesine paralel olarak, insanın birtakım fiziksel ve bi­lişsel yeteneklerinin teknoloji ve bilimden yararlanmak suretiyle daha da geliştirilmesini ve yaşlılık, hastalık vb. insanın bedene bağlı oluşunun ortaya çıkardığı olum­suzlukların aşılmasını öngören uluslararası entelektüel ve kültürel bir hareket olarak tanımlamak mümkündür. Kavram özünde bir geçiş fikrini muhtevi olup, insan ile insan-ötesi arasındaki geçiş sürecini ifade etmektedir. Birtakım fütürologların (gelecek bilimci) vurguladıkları şekliyle, insan zekasına dair bilimsel ve teknolojik geliş­melere paralel olarak, bir yandan tıpkı insana benzeyen ve insana her türlü hizmeti sunmak için programlanmış yapay zekalı sentetik veya mekanik robotlar yapılaca­ğı gibi, diğer yandan da insan organlarından başlamak suretiyle giderek zeka veya zihin dışındaki tüm insan bedeninin yerini alacak makine bedenler ortaya çıka­caktır. Söz konusu gelecek bilimcilere göre bu sürecin sonu, insan zekasının bedenden büsbütün kurtarılarak, avatarlaşmak suretiyle insanın büsbütün aşıldığı insan sonrası veya ötesi (post-human) olacaktır. Adeta Aydın­lanma düşüncesinin ütopik gelecek tasavvurunun nihai ufkunu teşkil eden bu tartışmalar, hakikat, değer ve an­lamdan kopmak suretiyle dataya dönüşen bilgi yoluyla her türlü mitolojik, dini ve arkaik perspektifin aşıldığı, Tanrı’nın dahi bir üstün zeka olarak tasavvur edildiği bir muhtevaya sahiptir.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>İkinci boyut ise, yine bilim ve teknolojinin gelişmesinin yanı sıra insanı bir bilinç ve zeka varlığı olarak indirge­meye tabi tutan yaklaşımların etkisiyle insanın gerçek­lik algısındaki imajinatif olan lehine vuku bulan köklü değişimde karşılığını bulur. Şayet insan dediğimiz varlık bilinç, zihin veya zekadan ibaret bir varlık olarak nörobi- yolojik zemine indirgenmişse, insanın her türlü hissiyat ve algısı da beynin fonksiyonlarına indirgenebilir. Do­layısıyla neyin gerçek olduğundan ziyade, insanın neyi gerçek olarak algıladığı daha önemli olacağından ötürü, gerçekten daha gerçek olarak deneyimlenen ve insanı daha çok mutlu eden sanal gerçeklik, gerçekliğin yerine ikame edilebilir.</p>
<p>Özellikle bu ikinci husus bilimi de yedeğine almak suretiyle global düzeyde serpilip gelişen kapitalizmin çağdaş zamanlardaki tüketim kültürüne vücut verdiği <u>hali</u> bağlamında, son derece önemli sonuçlara gebedir. B<u>ilimin</u> teknolojiye vücut vermek suretiyle insanın var­lık üzerindeki kontrolünün en keskin formuna ulaştığı yerde, dönüşüm de yepyeni bir boyut kazanmıştır. Kitle iletişim araçlarının gelişimine bağlı olarak zuhur eden küreselleşen dünyada, 16. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş serpilip gelişen kapitalist yaşam pratiğinin, bilimi de ye­değine almak suretiyle dünya üzerinde hâkim bir güç ha­lini almaya başladığına tanıklık edilmektedir.</p>
<p>Kapitalist yaşam pratiğinin pazar kapitalizminden, tekelci kapitalizme oradan da tüketim kapitalizmine ev­rilmek suretiyle vücut verdiği geç kapitalist yaşam prati­ği veya tüketim kültürü içinde artık varlıkların imajinatif bir biçimde yaratıldığı bir inşa mantığı ortaya çıkmıştır. Kapitalist yaşam pratiği içerisinde, kültür de dahil olmak üzere her şey endüstrileşmeye maruz kalmıştır. Kültür, inanç, sağlık aklınıza gelecek her şey bir endüstri meselesi­dir artık. Kapitalist yaşam pratiği içerisinde her şey, büyük kapitalist imaj tüccarlarına artı değer getirecek bir şekil­de arzu nesnesine dönüşmek durumundadır. Dolayısıyla insan oluşun anlamı meselesinin akılların ucundan dahi geçirilme imkanına büsbütün kapalı bir şeyleşme mantığı içerisindeki insan için en temel mesele de; tam bir unut­kanlık hali içerisinde problemsiz, imajinatif veya var olma hissiyatından ibaret bir dünyevi varoluşun kazanılmasıdır.</p>
<p>Öyle ki televizyon ve sinemanın devrim niteliğindeki zuhuruna bağlı olarak inşa edilen simülasyon dünyası, insan varlığının ölçütünü dahi değiştirerek, düşünen bir varlık olarak insan yerine, &#8220;görünüyorum o halde varım&#8221; düsturuyla temyiz edilen imajinatif bir varlık olarak insanı ikame edecektir. Dünyanın, oyunsu tabiatını tarihinin hiçbir döneminde bu denli şeffaf bir biçimde açığa çıkarmadığını söyleyebileceğimiz geç kapitalist yaşam dünyası içerisinde insan oluş bakışların gölgesi altında görünerek var olma hissiyatına indirgenecektir. Bir yandan tüketim kültürü yoluyla kitleleri marka değeri olan eşyalar yoluyla çeşitli varoluş hissiyatlarına taşımak suretiyle zaten bir simülasyona dönüşmüş olan yaşam pratikleri, diğer yandan da insanları arzuları yoluyla ken­disine cezbeden ve gerçekten daha gerçek bir deneyim vaat eden ideal simülasyonlar insan oluşun anlamının görünüşten ibaret bir varoluş hissiyatı yoluyla ortadan kalkmasına yol açacaktır.</p>
<p>Nietzsche nin, gündüz için ayrı hazları gece için ayrı bazları olan, istemekten gayri hiçbir derdi olmayan son insan olarak adlandırdığı insan tipi<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a>, Herbert Marcu- se’nin, varoluşunun diğer imkanlarından büsbütün ko­partılmış tek boyutlu insanı<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a>, Heidegger’in, gündelik ya­şam pratikleri içinde, dedikodudan gayrı yapacak hiçbir şey olmayan dasman’ı (onlar alanı)<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> modern ve çağdaş varoluş içerisinde insanın nasıl bir istikamete savrula­cağını işaret eden önemli tespitler olarak okunabilir. Benzer bir biçimde, özü itibarıyla cemaat fikrinin ger­çekliğine dair hiçbir hakiki izdüşümü olmasa da, birbirini gerçek anlamda tanımayan insanların sanal ortamda ya­ratılan sahte bir biz duygusu oluşturmasını ortaya çıkar­dığı postmodern dünyanın hayali cemaatleri; insanların gerçek kimliklerini rahatlıkla gizlemek suretiyle imajina- tif bir düzlemde istedikleri kişi olma hissiyatlarını müm­kün kılan sanal gerçeklik veya medya alanları ve nihayet sözde oyun formu içerisinde insanlara servis edilen ve insanlara çok boyutlu imajinatif bir gerçeklik deneyimi sunan sanal gerçeklik dünyası çağımızda insanın nasıl bir gerçeklik deneyiminin içine çekildiğinin önemli gösterge­leri olarak okunabilir.</p>
<p>Kuşkusuz bu tespitlerle paralel bir biçimde altı çizilme­si gereken önemli bir husus da, modern yaşam koşullan altında bilinçdışının keşfedilmesine paralel olarak ortaya çıkan ve insanı bilinçdışı-libidinal bir varlığa indirgeyen psikanalitik yaklaşımların kerameti kendinden menkul bir bilimsel anlatı yoluyla yeni insan anlayışını meşrulaştiran boyutu olmak durumundadır. Descartes’ın, bir cogi- to varlığı olarak tanımlayıp modern felsefenin ontolojik zemini ve modern sektiler hümanizmin taşıyıcısı kıldığı rasyonel özne telakkisinin yerine, şimdi de anti-hüma- nizm tartışmaları ekseninde bilinçdışı bir arzu varlığı olarak tanımlanan arzu öznesi ikame edilmektedir. Artık insan rasyonel yönüyle değil, bilinçdışı boyutlarıyla ele alınacağından ötürü, özgürlük de varlığın bütünüyle ras­yonel kılınması olmak yerine, libidinal olanın önündeki tüm engellerin kaldırılmasından ibadet görülecektir.</p>
<p>Ulvi maksutlarını yitirmek suretiyle modern söylem pratiklerine bağlı olarak çeşitli kimlikler kazanmış/özne- leşmiş çağdaş bireyler için haz, konfor, kalite vb. kavram­lar dışında, varlıklara istikamet tayin edebilecek hiçbir değer zemini de söz konusu değildir. Yararcı parametre­ler doğrultusunda realize edilen çeşitli ahlak felsefeleri i<u>çin</u> değerlerin kendisine bağlı olarak inşa edildiği ulvi maksutlar söz konusu olmadığından dolayı, değerlerin zemininde de eşyada hüküm süren sektiler parametreler bulunmak durumundadır. 19. yüzyılın yararcılığının 20. yüzyılda pragmatizme evrildiği yerde anlamlılık ve değer­liliğin ölçütü de karşılaşılan problemlerin sektiler dünya ve sektiler parametreler içerisinde çözülmesinden başka bir şey olmayacaktır.</p>
<p>Kanaatimizce modern dünyanın zuhuru ile birlik­te müteal varlık alanından kopmak suretiyle ruhunu kaybedip bilince indirgenen insan, şimdi de bilinçdışı- libidinal bir özgürlük varlığı olarak tanımlanıp, daha da aşağı düzeye çekilmek durumunda kalmıştır. Buna göre çağdaş arzu felsefelerinin adeta bir şiar olarak insanın önüne koyduğu, &#8220;insani arzuların kolonize edildiği ve libidinal akışı engelleyen tüm engellerin ortadan kaldırılıp beşeri arzuların özgürleştirilmesi” ideali, çağdaş insan ta­savvurunun yeni meşruiyet ufkunu oluşturacaktır. “Her <em>şey</em> uyar” düsturuyla hareket eden postmodern insan için yüzeysel, kırılgan ve oluştan ibaret olan gerçekliğin dışında veya ötesinde insani eylemleri anlamlandıracak ve sınırlandırılacak hiçbir meşruiyet zemini veya ölçütü olmadığından ötürü, insani eylem alanında her şey müm­kün hale gelecektin îster kadim, ister dini, ister klasik, is­terse modern olsun insana bir öz biçmek suretiyle insanı anlamlandıran her türlü dikotominin çökmek zorunda kaldığı postmodern yaşam pratiği için olumsal olanın, her türlü zorunluluk fikrini kapı dışarı eden ufku yegâ­ne ontolojik zemindir. Bütün tanımlayıcı ayrımlarından kurtarılmış insan için herhangi bir üst anlatı söz konusu olmayacağından dolayı, insani eylem ve tercihler için de onları doğru veya yanlış şeklinde niteleyebilecek bir değer zemini hiçbir biçimde söz konusu değildir.</p>
<p>Editör:İbrahim Halil Üçer &#8211; Gerçekçiliğe Yeni Bir Çağrı (Salgın Günlerinde Felsefe),syf:85-114</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Braidotti, Rosi. <em>İnsan Sonrası.</em> Çev. Öznur Karakaş. İstanbul: Kolektif Kitap, 2018.</p>
<p>Cevizci, Ahmet. <em>Felsefe Sözlüğü.</em> İstanbul: Paradigma Yayınları, 1999.</p>
<p>Dağ, Ahmet. <em>Transhümanizm: İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü. </em>Ankara: Elis Yayınları, 2018.</p>
<p>Doğan, Özlem. &#8220;Giriş: Heidegger ve Teknik” içinde <em>Tekniğe İlişkin Soruşturma.</em> Martin Heidegger. Çev. Doğan Özlem, İstanbul: Paradigma Yayınları, 1998.</p>
<p>Foucault, Michel. <em>Öznenin Yorumbilgisi: College de France Dersleri 1981-1982.</em> Çev. Ferda Keskin. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015.</p>
<p>Heidegger, Martin. <em>Being and Time.</em> Çev. John Stambought. New York: State University of New York Press, 1996.</p>
<p>Heidegger, Martin. <em>Nietzsche Volumes Three and Four.</em> Ed. David Farrell Krel. San Francisco: Harper &amp; Row, 1987.</p>
<p>Heidegger, Martin. Tekniğe İlişkin Soruşturma, Çev. Doğan Özlem. İstanbul: Paradigma Yayınlan, 1998.</p>
<p>Kolakowski, Leszek. Modernliğin Sonsuz Duruşması, Çev. Selahattin Ayaz. İstabul: Pınar Yayınlan, 1999.</p>
<p>Küçükalp, Derda. “Heidegger, Politika ve Etik,&#8221; Felsefe Dünyası 51, no. 1 (2010): ss. 119-136.</p>
<p>Küçükalp, Derda. “Siyaset Felsefesini Yeniden Düşünmek.&#8221; Türkiye Günlüğü 128, (Güz 2016).</p>
<p>Küçükalp, Kasım. Nietzsche ve Postmodernizm. İstanbul: Kibele Yayınlan, 2010.</p>
<p>Marcuse, Herbert. Tek Boyutlu İnsan. Çev. Afşar Timuçin ve Teoman Tunçdoğan. İstanbul: May Yayınlan, 1975.</p>
<p>Nietzsche, Friedrich. Böyle Buyurdu Zerdüşt. Çev. A. Turan Oflazoğlu. İstanbul: Cem Yayınevi, 1984.</p>
<p>Owen, David. Maturity and Modernity. London: Routledge, 1994.</p>
<p>Özel, İsmet. Tahrir Vazifeleri VII. İstanbul: Çıdam Yayınlan, 1993.</p>
<p>Platon. Devlet. Çev. Sabahattin Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.</p>
<p>Schumacher, E. F. Aklı Karışıklar İçin Kılavuz. Çev. Mustafa Özel. İstanbul: Küre Yayınları, 2016.</p>
<p>Strauss, Leo. Platonun Politik Felsefesi: Savunma, Cilt. 1. Çev. Özgüç Orhan. İstanbul: Pinhan Yayınları, 2018.</p>
<p>Vattimo, Gianni. Modernliğin Sonu. Çev. Şebabettin Yakin. İstanbul: İz Yayıncılık, 1999.</p>
<p>Yavuz, Yusuf Şevki. “Bezm-i Elest”. TDV İslâm Ansiklope­disi, <a href="https://islamansiklopedisi">https://islamansiklopedisi</a>. org.tr/bezm-i-elest#l (06.07.2020).</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> “Lethe ovasına gitmişler; ne ağaç, ne ot varmış bu ovada. Akşam olunca Ameles ırmağı kıyısında konaklamışlar. Bu ırmağın suyu hiçbir kap içinde durmazmış; oysa herkes de bu sudan biraz içmek zorundaymış. Bazı ruh­lar ölçüyü kaçırıp fazla içermiş, içer içmez de her şeyi unuturmuş.” Platon, <em>Devlet, çev.</em> Sabahattin Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz, (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010), s. 367.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Leo Strauss, <em>Platonun Politik Felsefesi: Savunma,</em> Cilt. 1, çev. Özgüç Orhan, (İstanbul: Pinhan Yayınlan, 2018), ss. 44-50.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> E. F. Schumacher, <em>Aklı Karışıklar İçin Kılavuz,</em> çev. Mustafa Özel, (İstanbul: Küre Yayınlan, 2016), s. 17.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Michel Foucault, <em>öznenin Yorumbilgisi: College de France Dersleri 1981- 1982,</em> çev. Ferda Keskin, (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınlan, 2015). s. 163.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Doğan Özlem, “Giriş: Heidegger ve Teknik”; Martin Heidegger, <em>Tekniğe İlişkin Soruşturma,</em> çev. Doğan Özlem, (İstanbul: Paradigma Yayınları, 1998), s. 18.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Heidegger, <em>Nietzsche Vdlumes Three and Four,</em> ed. David Farrell Krel, (San Francisco: Harper &amp; Row, 1987), s. 86.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Yusuf Şevki Yavuz, *Bezm-i Elest”, <em>TDV tslâm Ansiklopedisi,</em> <a href="https://isla-mansiklopedisi.org">https://isla- mansiklopedisi.org</a>. tr/bezm-i-elest#l (06.07.2020).</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Leszek Kolakovvski, <em>Modernliğin Sonsuz Duruşması,</em> çev. Selahattin Ayaz, (Istabul: Pınar Yayınlan, 1999), s. 17.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> insanın şeyler arasında bir şey kılınmak suretiyle, dünyada oluşunun vaha­metinin gizlenmesi ve sıradan bir sağduyu varlığı kılınmasıyla ilgili onto- lojik bir analız için bkz. İsmet özel. <em>Tahrir Vazifeleri VII,</em> (İstanbul: Çıdam Yayınlan, 1993), ss. 7-10.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Ahmet Cevizd, <em>Felsefe Sözlüğü,</em> (İstanbul: Paradigma Yayınlan, 1999), s. 431.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Gianni Vattimo, <em>Modernliğin Sonu,</em> çev. Şebabettin Yakin, (İstanbul: İz</p>
<p>Yayıncılık, 1999), s. 86.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Kasım Küçükalp, <em>Nietzsche ve Postmodernizm,</em> (İstanbul: Kibele Yayınlan, 2010), s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Derda Küçükalp, “Siyaset Felsefesini Yeniden Düşünmek,&#8221; <em>Türkiye Günlüğü </em>128, (Güz 2016), s. 90.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> A.g.e.,s. 94.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> David Owen, <em>Maturity and Modernity,</em> (London: Routledge, 1994).</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Foucault, <em>Öznenin Yorumbilgisi,</em> s. 163</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> <em>A.g.e.,</em> s. 164.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Foucault, <em>öznenin Yorumbilgisi,</em> s. 165,</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Konuyla ilgili temel referans niteliğindeki kaynak için bkz. Rosi Braidotti,<br />
<em>İnsan Sonrası,</em> çev. öznur Karakaş, (İstanbul: Kolektif Kitap, 2018).</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Ahmet Dağ, <em>Transhümanizm: İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü,</em> (Ankara: Elis</p>
<p>Yayınlan, 2018), ss. 161-188.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Friedrich Nietzsche, <em>Böyle Buyurdu Zerdüşt, çev.</em> A. Turan Oflazoğlu, (İs­tanbul: Cem Yayınevi, 1984), ss. 24-25.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Herbert Marcuse, <em>Tek Boyutlu İnsan,</em> çev. Afşar Timuçin ve Teoman Tunç- doğan, (İstanbul: May Yayınlan, 1975), s. 27.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Martin Heidegger, <em>Being and Time,</em> çev. John Stambought, (New York: State University of New York Press, 1996), s. 165-166; Derda Kûçükalp, Heidegger, Politika ve Etik”, <em>Felsefe Dünyası,</em> 2010/1, Sayı: 51, Türk Felsefe Demeği Yayınlan, ss. 119-136; s. 124.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/klasikten-moderne-ve-cagdas-zamanlara-insan-tasavvurunun-donusumu/">Klasikten Moderne ve Çağdaş Zamanlara İnsan Tasavvurunun  Dönüşümü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/klasikten-moderne-ve-cagdas-zamanlara-insan-tasavvurunun-donusumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
