<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kafir | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kafir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 13:13:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kafir | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İnkarın Dünya ve Ahiretteki Sonuçları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/inkarin-dunya-ve-ahiretteki-sonuclari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/inkarin-dunya-ve-ahiretteki-sonuclari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Apr 2024 16:06:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Coşkun]]></category>
		<category><![CDATA[İnkar]]></category>
		<category><![CDATA[İsraf]]></category>
		<category><![CDATA[bağımlılık]]></category>
		<category><![CDATA[Bunalım]]></category>
		<category><![CDATA[güvensizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Kafir]]></category>
		<category><![CDATA[savurganlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26962</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her ferdin ve toplumun gerçekleştinnek istediği şeyin ne olduğunu araştırsak tek kelime ile mutluluk olduğunu görürüz. Filozofundan avamına, yöneticisinden yönetilenlere kadar mutsuzluk arayan tek bir kimse bulunamaz. Peki bu nasıl gerçekleşecektir? Kafirler mutluluğu kısa vadede düşünerek onu sadece mal-mülk, saltanat, makam elde etmede, nefsani arzu ve isteklerinin fütursuzca yerine getirilmesinde gönnüşlerdir. Fakat bu doğrultudaki inanç [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/inkarin-dunya-ve-ahiretteki-sonuclari/">İnkarın Dünya ve Ahiretteki Sonuçları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-21937 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem-300x138.jpg" alt="" width="400" height="184" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem-300x138.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem-600x276.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/cennet-cehennem.jpg 652w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></p>
<p>Her ferdin ve toplumun gerçekleştinnek istediği şeyin ne olduğunu araştırsak tek kelime ile mutluluk olduğunu görürüz. Filozofundan avamına, yöneticisinden yönetilenlere kadar mutsuzluk arayan tek bir kimse bulunamaz. Peki bu nasıl gerçekleşecektir? Kafirler mutluluğu kısa vadede düşünerek onu sadece mal-mülk, saltanat, makam elde etmede, nefsani arzu ve isteklerinin fütursuzca yerine getirilmesinde gönnüşlerdir. Fakat bu doğrultudaki inanç ve uygulamaları onları inkara sürüklemektedir. Kafirler, Allah&#8217;a isyan olan inanç ve amellerinin neticesinde karşılaştıkları sıkıntı ve bunalımlardan ibret de alamamaktadırlar. Bir kısmı ahiret hayatını inkar ederken, bir kısmı da pasif bir ahiret inancına sahiptirler, ahiret hayatı olsa dahi kendilerinin zarara uğrayacağı kanaatini taşımamaktadırlar (bk.Khef, 18/36).</p>
<p>Hatta onlar Müslümanca bir hayatı, boş inançlar uğruna özgürlüklerin kısıtlanması olarak yorumlamaktadırlar. Acaba sonuç gerçekten öyle mi olacaktır? &#8220;Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (yanlış) hüküm veriyorlar &#8220;(Ankebut,29/4). &#8220;Yoksa kötülük işleyenler, ölümlerinde ve sağlıklarında kendil erini inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar. Ne kötü hüküm veriyorlar &#8220;(Casiye,45/21 ). &#8220;Öyle ya, mü &#8216;min olan yoldan Çıkmış kimse gibi midir? Bunlar elbette bir olamazlar &#8221; (Secde,32II 8).</p>
<p>Ayetlerde görüldüğü gibi kafir ile mü&#8217;minin sonucu, hem dünya hayatında hem ölürken, hem kabirde, hem de ahiret hayatında bir olmayacaktır&#8221;·! Böyle olunca inkann dünya hayatında fert ve toplum açısından ne gibi olumsuzluklara sebep olduğunu, başka bir ifadeyle inkann dünyadaki neticelerini, daha sonra da ahiretteki cezasının ne olacağını incelememiz gerekecektir.</p>
<p><strong>A &#8211; İNKARIN DÜNYADAKİ OLUMSUZ SONUÇLARI </strong></p>
<p><strong>1- İnkarın Birey Üzerindeki Olumsuz Sonuçları </strong></p>
<p><strong>a- Bunalım </strong></p>
<p>Küfür ve taşkınlıkta ısrar, güzel ve dengeli bir şekilde hayattan yararlanmaya engeldir. Kafirlerden bir kısmının hayattan faydalanmaları söz konusu olsa da, aslında bu güzel ve hakiki faydalanma sayılmaz, onların hayatı hiçbir zaman &#8220;hayat-ı tayyibe&#8221; olamaz. İsyanda direnen günahkarlar, dünya nimetleri içinde yüzseler de, kalp huzurundan gönül rahatlığından mahrumdurlar. &#8220;Kim benim zikrimden yüz çevirirse onun hakkı da, dar (sıkıntılı) bir geçimdir. &#8220;(Taha,20-124). Müslüman, Allah&#8217;a tevekkül ederek güzel bir yaşayışla yaşarken, kafir dünyaya düşkün olduğu ve devamlı bir şekilde daha fazlasını istediği için, onun hayatı dar ve sıkıntılıdır. 1 Varlıklar üç kısımdır: Tesir altında kalmayan müessir olan varlıklar; müessir olmayan ama tesir altında kalan varlıklar ve her şeyde müessir olup tesir altında olmayan varlık. Hiçbir şeyden müteessir olmayan müessir varlık ancak Cenab-ı Allah&#8217;tır.</p>
<p>Müessir olmayıp müteessir olan varlıklar ise cisimlerdir. Bazan müessir, bazan da müteessir olan varlıklara gelince, bunlar ruhani varlıklardır. Ruhani varlıklar, Allah&#8217;a yöneldikleri zaman O&#8217;nun meşietinden, kudretinden, tekvininden ve icadından fezeyan eden tesirleri kabul etme durumuna gelirler. Çünkü cisimler alemini ruhlar yönetir. Böyle olunca insandaki ruh cephesinin merkezi konumunda olan kalp ne zaman cisimler alemini araştırmaya ve mü şah ade etmeye yöneIse, o esnada bir daralma ve çarpıntı ile o cisimler alemini ele geçirip onda tasarrufta bulunma konusunda şiddetli bir temayül meydana gelir. Ama kalp, Hz. Allah&#8217;ın azametini araştırmaya ve müşahadeye yöneldiği zaman onda semedani nurlar ile ilahi ışıklar hasıl olur.2</p>
<p>İşte kalp o zaman sükuna erer. &#8220;Onlar ki, inanmışlar ve Allah &#8216;ı anmakla kalpleri huzur ve doyum buymuştur; çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah &#8216;ı anarak huzura erişir. &#8221; (Ra&#8217;d,1 3128). Kalbin bir başka özelliği, o ne zaman bir hale vasıl olsa, oradan daha şerefli bir diğer hale geçmeyi arzular. Çünkü cisimler aleminde bulunan her saadet ve mutluluğun üstünde, lezzet duyulan ve gıpta edilen, bir başka mertebe vardır. O&#8217;nun için sırf dünyaya yönelenin &#8220;mutmaine/huzura&#8221; ulaşması mümkün olmaz. Fakat kalp ve akıı marifetullah ve samedani nurlar ile mutluluğu isteme noktasına ulaşınca, artık o noktada kalır ve karar kılar. Böylece de oradan başka bir yere geçmeye kendinde güç bulamaz. Çünkü saadet bakımından bundan daha mükemmel ve yüce bir derece yoktur. 3 &#8220;Allah &#8216;ın göğsünü İslam &#8216;a açtığı kimse, Rabb &#8216;inden bir nur üzere değil mi? Allah &#8216;ı anmaya karşı yürekleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun, onlar apaçık bir sapıklık içindedirler&#8221; (Zümer,39/26-3 ı).</p>
<p>Allah (cc) kafirlerin kalplerinin kasvet halinde olduğunu haber veriyor. Kasvet, sözlükte kuruluk, sertlik, katılık anlamındadır. &#8216; Hatta onların kalpleri taştan daha katı bir hale gelebilmektedir (bk.Bakara,2/74). Böylesi kalpler, bütün fıtri özelliklerini kaybettiği :çin sakimdir, hastadır. Kafirlerin kalbinde oluşan bir başka hastalık darlık &#8220;dik&#8221;tir. &#8220;Allah kimi hidayete erdinnek isterse onun kalbini İslam &#8216;a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da göğe yükseliyonnuş gibi kalbini daraltır, sıkar. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık (ries) çökertir. &#8220;(En&#8217;am,611 25). Kalpleri günah paslanyla kirlenmiş kimseler, kendilerinde ve kendilerinin dışındaki alemlerde (afak ve enfüs) Allah&#8217;ın vahdaniyet delillerine bakmaya davet edilince hava basıncındaki dengesizlik nedeniyle atmosferde yükselen kimsenin teneffüs zorluğu çektiği gibi, inkarcılar da manevi kalp sıkıntısı çekerler.2 Kafirlerin kalbi sıkıntılarını haber veren bir başka Kur&#8217;an ifadesi &#8220;haraç&#8221; zorluktur. Haraç, &#8220;darlığın darlığı&#8221; demektir. İçine girmeye yol bulunamayan sık ağaçlı bir vadiye de haraç denir. Kafirin kalbi de böyledir. Onda öğüt ve imanın nüfuz etmesi için bir delik bile yoktur.) İnsanın her türlü bedbahtlıktan ve sıkıntıdan kurtulabilmesi için Kur&#8217;an&#8217;a ve sünnete sarılması gerekir. İnsan ve kainatı izah edemeyen hiç bir felsefi düşünce, insanın ruhunda kopan fırtınalan dindirememiştir. Fıtratına uygun olmayan her türlü hayat tarzı onu bunalıma götürmekten başka bir şey yapamayacaktır.4</p>
<p><strong>b- Güvensizlik</strong></p>
<p>Kafirler üzerinde küfrün dünyadaki etkilerinden biri de onları em­niyet ve güvenden uzak bir hayata sevk etmesidir. İnanmayan için güven yoktur. Kişide imanı ölçüsünde eman ve güven vardır. &#8220;Şüphe­siz Rabbim Allah&#8217;tır deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenıerin üzerine melekler inerler. Korkmayın, üzülmeyin size vadolunan cennete sevinin! derler. Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızlz . . . &#8220;(Fussilet,41 130-32). &#8220;İmanlarına iman kaısınlar diye Mü&#8217;minlerin kalplerine güven indiren O &#8216;dur. &#8220;(Fetih,48/4).</p>
<p>Ayetlerde ifade edilen emniyet ve güvenden kafirler mahrumdurlar. Bunun sebeplerinden bazıları şunlardır:</p>
<p>Varlık nedir? Alem nedir? İnsan Nedir? Bunlar nereden geldiler? Bunları kim yarattı? Hedefi nedir? .. Bu sorular karşısında insan, gerçek dinden aldığı ve inandığı cevaplarla güven içinde olabilir. Hayırla şerrin, adaletle zulmün, hak ile batılın, lezzetle elernin karıştığı şu kısa dünya hayatı gaye değildir. Ancak o daha hayırlı ve baki olan ahiretin tarlasıdır. Orada kişiler kazandıklarının karşılığını göreceklerdir. Ölüm ve hayattan dolayı akla gelen soruların en önemlisine böyle cevap alan Mü&#8217;min güven ve huzura kavuşurken, kilfir sürekli bir güvensizlik ve karasızlık içerisindedir.&#8217; İnsan hisselerin fıtratı, sürekli yalnızlık ve sahipsizlik durumunda akli ve ruhi sıkıntılara ve ıstıraplara duçar olmaktadır. Kafirler, tevhidi imana sahip olmadıkları için kendilerini yalnızlık içerisinde hissetmektedirler. Bu durum onları sürekli bir güvensizliğe ve emniyetsizliğe sürüklemektedir. İman ve amel-i salih ile bir mü&#8217;min, nebiler, veliler, sadıklar ve salihlerle her zaman birlikte olduğunun bilincindedir. Mü&#8217;minler, mü&#8217;minlerin şuurunda, vicdanında ve duygularında yaşarken, kilfirler bundan mahrumdurlar. Onlar insanlar içerisinde kendilerini yapayalnız hissetmektedirler.</p>
<p>Bu psikolojik hal, kiltirlerin emniyet ve güvenden nasıl mahrum bir hayat yaşadıklarını gösteriyor.2 Eman ve güveni götüren sebeplerin en tehlikelisi, kişinin mazide olmuş şeylere üzülmesi, pişmanlık duyması, yaşadığı andan zevk alamaması ve gelecekten korkmasıdır. Her şeyin Allah&#8217;ın kaza ve kaderi ile gerçekleştiğine inanmayan kafirlerde böyle bir güven bunalımı da vardır.) Bundan dolayıdır ki, kiltirler, belalara ve musibetlere karşı en sabırsız ve dirençsiz kişilerdir. Kadere inanmadıkları ve arzu etmedikleri sonuca razı olmak istemedikleri için, sağlam bir iradeye sahip değildirler.4</p>
<p>Mü&#8217;min, kainatta hiç bir şeyin abes olarak yaratılmadığına, kendisının uçsuz bucaksız kainatın derinliklerine terk edilmediğine, Allah &#8216;ın kullarına kitaplar ve peygamberler gönderdiğine inanır. 0, kainatın da kendisine yabancı olmadığını, her şeyin Allah tarafından yaratıldığını ve düzenlendiğini bilir. Allah&#8217;ın kendisine izzet ve ikram edip yeryüzüne halife kıldığına, rızkına kefil olduğuna, arzda ve semada ne varsa hepsinin emrine musahhar kılındığına, gizli ve açık nimetlerin kendine sunulduğuna inanır. Bu inancı onda sarsılmaz bir güven ve emniyet telkin ederken kafir, her şeyin kendisine yabancı ve düşman olduğunu hisseder. Bu endişe ve korku içerisinde, sıkıntılı bir hayat yaşar.2 Allah (cc) aralarındaki güvenin ve kalplerindeki emniyetin kıymetini bilmelerini Mü&#8217;minlere hatırlatır, bu eman ve güvenin kaynağının iman olduğunu bildirir. &#8220;Ey iman edenler! Allah &#8216;a ve peygambere hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz. &#8220;(Enfal,8/27).</p>
<p><strong>c- Bağımlılık </strong></p>
<p>Kafirlerin batıl inançlarından kaynaklanan olumsuzluklardan biri de, onları fani ve geçici kimselere baş eğdirmesi, kendisinden daha aşağıdaki varlıklara taptırarak onlara bağımlı hale getirmesidir.3 Tapma ve bağımlılık sadece maddi ve ruhani varlıklara tapınmadan ibaret değildir. Tutkular da insanı evrenin geçici ve parçalı görünümlerine bağlayabilmektedir. İnsanın yapısında mevcut olan bazı istekleri tutarlı kaidelerle, meşruiyete bağlanarak tatmin edilmezse, her türlü değerler ayaklar altına alınır, kişiler o isteklerin tutsağı olurlar. Allah (cc) bu konuda Hz. Lut&#8217;un kavmini örnek verir: &#8220;Lut &#8216;a da peygamberlik verdik. O da kavmine şöyle demişti: Gözünüz göre göre o fuhşu (eş cinsellik) ya pacak mısınız? Gerçekten siz ne yaptığını bilmeyen bir kavimsiniz. &#8220;&#8216;(A&#8217; raf,7/ 1 86). Çeşitli duyguların esiri olan, kendisi için yaşar.</p>
<p>Düşüncesinde iş ve tutumlarında becerisini hep bu yönde değerlendirir. Daima istek ve şehvetini gözetir. Dolayısıyla isteklerinin esiri olur. Kendini beğenme ve egoistlik insanın amellerini ifsad eder. Egoizm Allah&#8217;ı ve O&#8217;nun nimetlerini unutmanın belirtisidir. Çünkü kendini beğenen başkasını sevmeye güç yetiremez.Allah inancını ve ahlaki değerleri, insan hürriyeti açısından inkar edenler, bitmez tükenmez nefsani ve şehevani arzularının esiri olmaktadırlar. İnsanın her arzusunu gerçekleştirmesi gerçekte mutluluk değildir. Şehvetlerine dalan kimse bir süre hayatın lezzetlerini başkalarından daha iyi tattığını zanneder.</p>
<p>Lakin bu aldatıcı zan, daha sonra onu kurtuluşu olmayan bir köleliğe ve huzur bulunmayan bir hayata teslim eder. O halde gerçek hürriyet, kişinin fıtratının da gereği olan Allah&#8217;a kulluktadır. Bu mükeııefiyet açısından da gerçek hürriyeti sağlar. çünkü insan vehminde ne kadar çok tanrı tasavvuru varsa; hediye, nezir, kurban takdirni, tören, vb. merasimler gibi onun omuzlarına o oranda mükeııefiyet yükleyecektir. ı İnsan, vahdaniyet inancı ile bu vehmi kuvvetlerin ve hurafelerin tasallutundan kurtulur, hürriyet ve istiklale kavuşur.2</p>
<p>Kafirlerin içerisine düştükleri bunalım, güvensizlik, ümitsizlik, fani varlıklara bağlılık gibi duygular, kendilerini sevgi, şefkat ve merhametten uzak davranışlara sevk etmektedir.3 Mü&#8217;min, inancının gereği olarak her şeye güzel davranır; bir hayvanı öldüreceği zaman bile güzel öldürür. Keseceği zaman eziyet vermemek için azami özeni gösterir.4 Savaşta dahi belli kurallara bağlı kalır. s Fakat inkarcılarda bu güzel davranışları her zaman görmek mümkün olmaz. Her türlü maddi imkana, lüks ve konfora sahip olmalarına rağmen içerisine düştükleri bunalımdan bir an olsun kurtulmak için nice canlar ve mallar pahasına yaptıkları yarışmalar ve eğlence partileri onların ruh hallerini yansıtmaktadır. Basit zevkleri için kendi canlarını dahi esirgemeyen bu insanlardan, elbette merhamet beklenemez. Geçtiğimiz yıllarda Bosna-Hersek&#8217;te Müslümanlara yapılan zulüm ve işkenceler, tarih boyunca değişmemiş olan bu gerçeğin en son örneklerindendir.</p>
<p><strong>2- İnkarın Toplum Üzerindeki Olumsuz Sonuçları </strong></p>
<p><strong>a- Sürekli İhtilaf ve Parçalanma </strong></p>
<p>Toplum, kuru bir kalabalık değil, aynı duygularla birlikte hareket edebilen düzenli bir kurul demektir. Bundan dolayı bir toplumun oluşması toplumsal bir ruha ve sosyal bir antlaşmaya bağlıdır. Sosyal vicdan önce tek tek kişilerde yerleşir. Kişinin vicdanına ne vakit kardeşlik duygusu yerleşir, onu kibirden, darlıktan, bencillikten çıkararak genişletirse, o vicdanın genişliği oranında bir cemaate aday olur. Bu genişlik arkadaşlıktan, aileden tutunuz da dünyaya egemen olan devletlere kadar gidebilir. Bir vicdanda ortak sevgi ve korku yükselip de bir diğerini kendisi gibi, en azından kendine eşit bir değerde görmeye ve onun faydasından kendisininmiş gibi memnuniyet, zararından da kendisininmiş gibi üzüntü duymaya başlarsa, o vicdanda sosyal ruh oluşmaya başlamış demektir. İnsan kelimesinin aslı olan üns (alışkanlık) ve ünsiyet denilen karşılıklı samimiyetin temeli budur. &#8216; Bir toplumda insanlar ne kadar bencilleşirse sosyal ruh da o kadar daralır, genel olan toplumu parçalar, cemaatini ve kardeşlerini o oranda azaltır.ı İnsan ruhunda sevgi ve korkunun bütün sınırlarını kuşatan en kapsamlı ve en kuvvetli sosyal etkinin Allah inancı olduğu inkar edilmez bir gerçektir. Zıddı, benzeri, ortağı bulunur farzedilen hiçbir şey böylesine kapsamlı bir kuvvete sahip olamaz. Ortağı ve benzeri bulunmayan da ancak Allah&#8217;tır.</p>
<p>Bunun için bütün şükürler ve övgüler O&#8217;nadır. Bunu duyan ve kuvvetle yaşayan vicdanlar, evrensel bir toplumun üyesi olmaya aday bir sosyal ruha sahiptirler ve ancak bu toplumda kardeşlik en son haddini bulur. Bunun içindir ki, sevgi ve korkuyu layık olmayan varlıklarda arayan batıl din mensupları, sürekli parçalanmışlardır. &#8220;(Onlar) dinlerini ayırıp öbek öbek olmuşlardır. Her zümre de kendilerinden olanla övünmektedir. &#8220;(Rum,30/32). Ayet, hayatı ekonomik bir mücadele olarak gören, menfaat paylaşımından kaynaklanan küçük hesaplarla batı din mensuplarının nasıl bölünüp parçalandıklarını ifade etmektedir. Bölünme, Müslümanlar arasında da olmuştur ama Müslüman olmadığı halde İslam&#8217;ı içten yıkmak için ortaya çıkmış ğulat (aşırı) fırkaları hariç tuttuğumuzda bu bölünmenin temel konularda olmadı­ ğını görüyoruz.</p>
<p>Öbür taraftan Hıristiyanlığı örnek alarak değerlendirdiğimizde mezhepler en temel konularda dahi derin görüş ayrılığına düşmüşler, her biri ayrı birer din haline gelmiştir. Allah&#8217;a oğul ve kız isnad etmenin büyük bir bühtan olduğunu haber veren Allah (cc) bu tür yalanlarla, inkarcıların zümre zümre olduklarını vurgulamaktadır. bk.En&#8217; am,611 59). Şirkin zararı millete, milletin zaran da fertleredir. İhtilaf ve anarşi ile haksız yere birbirini öldüren İsrailoğulları&#8217;nı Allah (cc) &#8220;Siz nefsinize zulmettiniz, haydi birbirinizi öldürü­ nüz &#8220;(Bakara,2/S4). buyurmuştur. Bunun manası siz fesadı ve ihtilafı çıkardınız, bölündünüz, bunun doğal sonucu olarak haydi bakalım birbirinizi öldürünüz, demektir. ı İhtilafın ve bölünmenin fert ve topluma olan zararlarından biri de ister haklı ister haksız olsun, ilmi kriterlere dayanmadan her grup mensubunun kendi inanç ve düşüncelerini savunmalarıdır. &#8220;Meryem oğlu İsa örnek alarak anlatılınca, hemen kavmi (Mekkeli Müşrikler) bağrışmaya başladılar ve bizim tanrılarımız mı hayırlı O mu? dediler. Bunu sadece tartışmak için ortaya attılar. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur. &#8220;(Zuhruf,43/S8). Ayette işaret edildiği gibi, ilimsiz ve delilsiz olarak batı i fikirlerin grup taassubu ile savunulması, beraberinde kavga ve anarşiyi de getirmektedir. Fikri platformlarda düşünce ve inançlarını savunamayanlar, hemen kaba kuvvete başvurmaktadırlar.</p>
<p>Bu nevi davranış onlarda sabırsızlığın, tahammülsüzlüğün, kabaca davranmanın karakter haline gelmesine sebep olmaktadır. Hz. İbrahim, babasını puta tapmaktan vazgeçirmeye çalışırken, en kibar, en yumuşak sözlerle hitap etmesine rağmen, babasının en kaba sözlerle karşılık vermesi bunun bir delilidir.ı Müşriklerden hiçbiri, akl-ı selim ile düşündüğünde arzın ve semaların putlar tarafından yaratıldığını kabul etmez; onların Allah tarafından yaratıldığını itiraf eder. Fakat grup taassubu neticesinde, putların Allah ile aralarında şefaatçi olacağı gibi batı i fikirleri düşünmeden kabul ederler. Ne yazık ki, nesillerin zihinlerine teker teker yerleşen battl inançlar, zamanla vazgeçemeyecekleri inanç esasları haline gelebilmektedir. Rasulullah (sav), &#8220;Fitne insanların kalbine hasım misali çöp çöp konur. Hangi kalbe bundan içirilirse ondan siyah bir nokta hasıl olur. Hangi kalp de bunu reddederse onda beyaz bir leke hasıf olur. Böyl ece toplum iki gruba ayrılır. Bir grubun kalbi düz parlak taş gibi b eyazdır. Bunlara arz ve semalar durdukça [ıtne zarar vermez. Diğer grubun kalbi siyahtır, bulanıktır. Tıpkı kararmış tencereye benzer. Ne iyiyi iyi, ne de kötüyü kötü kabul eder. Hevay-ı nefsine ne telkin edilirse onu bilir &#8221; ) buyurmaktadır. Nebi (sav) bu sözünde batıl inanç ve düşüncelerle bezenmiş kalplerin zamanla hizipleşeceğine fıtratlarında mevcut olan hak ve doğruya yönelme eğilimini kaybederek duyarsız hale geleceğine dikkat çekmektedir. Bireyleri bu hale gelmiş bir toplum, bitkisel bir hayat yaşıyor demektir. Böyle bir toplumun fertleri, insanın doğal ihtiyaçlarını karşılamaktan, bir gün sona erecek olan hayatlarını idame ettirmekten başka bir şey düşünemezler. Artık onlar, içgüdülerinin kontrolündedirier. Her türlü maddi imkanlar sunulsa bile; insani değerlerin dumura uğradığı böyle bir toplumda yaşamak en büyük mahrumiyettir.</p>
<p><strong>b- İsrar (Savurganlık)</strong></p>
<p>Küfrün toplum üzerindeki en belirgin menfi etkilerinden biri de, onları israfa yöneitmesidir. İsraf, insanın fiillerinde sınırı aşmasıdır.</p>
<p>En tanınmış şekli ile israf, insanın elindeki imkanları, malı, mülkü, serveti yerli yerince harcamasıdır. İsrafbazan ölçüde, bazan keyfiyette olur. i İnsanın herhangi bir hususta hakkı olmadığı halde aşırı gitmesi ve bilgisizce davranması da israf kapsamına girmektedir.ı Kur&#8217;an, her konuda ölçülü olmayı, israf ve cimrilik gibi ifrat ve tefrite düşmemeyi, Mü&#8217;minin ve İslam toplumunun bir özelliği sayarken, kafirleri , işlerinde hadde tecavüz etmelerinden dolayı israfçılar olarak tanıtır (bk.Mü&#8217;min,40128). Çünkü batıl inançlar, toplumda sürekli kötülük ve israf doğurur. Akıl ve mantığa aykırı olan küfür, aynı zamanda toplum fertlerinin şahsiyetlerini dejenere eden, ilerlemeyi engelleyen, bünyesinde bir çok efsane ve hurafeyi besleyen, insan hayatını boşa götüren akıl ve düşünce israfıdır. Bu durum, lüks ve israfın iradeyi zayıflatması anlamına da gelmektedir. Peygamberlere, öncelikle israf içerisinde yaşayan şımarık zenginlerin karşı çıkması, bunu göstermektedir (bk.Sebe&#8217; ,34/34-35). Bu tip insanlarda taklitçilik, derin bir inanç halindedir. Sağlam düşünceden yoksun olan bu kişilerin toplum düzeninin bozulmasındaki payları büyüktür. Müşrikler, akıllarınca Allah&#8217;a adandığı gerekçesiyle dokunulmayan, hiçbir şekilde faydalanılmayan kurbanlık hayvanlara çeşitli işaretler koyup bahira, saibe ve vasıle gibi adlar vererek salıveriyorlardı. Böyle yapmakla Allah&#8217;ın ve aracı olan putların hoşnutluğunu kazanarak mallarının bereketleneceğine inanıyorlardı. Fakirlik korkusuyla kız çocuklarını öldürmeyi bir iktisadi gerekçe) olarak gerçekleştiren Müşriklerin, adak olarak salıverdikleri hayvanları israf etmeleri, iktisadi hayattaki perişanlıklarını sadi hayattaki perişantıklarını göstennektedir. Maddi değerlerin ön plana alındığı toplumlarda israfa konu olan değerler çok kıymetlidir.</p>
<p>Bu toplumlarda zaruri olmayan tutum ve davranışlar, zaruret derecesine çıkarılarak, görenek tiryakiliği ile insanların hevesleri tahrik edilir ve onlar, meşru olmayan alışkanlıklara sevk edilir,· Tabi ki, bu alışkanlıklar, insanların ağır maddi külfetlere katlanmalarına sebep olur. Bunun içindir ki Rasulullah (sav) mal israfını kötü adetlerden saymıştır.2 Günümüzde insan merkezli kurtuluş reçeteleri sunan dini inanca ve dine dayalı ahlak anlayışına karşı çıkan hümanizm, exiztansiyalizm (varoluşçuluk) vb. düşünce akımları, insanlığı kayıtsızlığa, başıboşluğa ve israfa mahkum etmişlerdir. İsrafın her türlüsünü haram kılan, nehirde bile abdest alırken fazla su harcamayı doğru bulmayan3 İslam dininin, bir dengeleme ve zaruri ihtiyaçların teminini kolay sağlamaya matuf olarak lüks ve zararlı maddeleri yasaklaması ne kadar anlamlıdır! Buraya kadar saydığımız bireysel ve toplumsal cezalar, tarih boyunca her küfür toplumunda yaşandığı gibi günümüzde inkarcı temeller üzerine kurulmuş Batı toplumlarında da fazlasıyla yaşanmaktadır. Batıdaki bunalımın boyutlarını Fransız Bilim Adamı Andre Compte Sponville&#8217;nin sözleri bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. O, şöyle söylüyor: &#8220;Günümüz batı dünyasında büyük bir paradoks yaşanıyor: Batı maddi açıdan en güçlü dönemine geçmesine karşılık, dünyaya önerebileceği manevi değerlere artık sahip değil . .. &#8220;Manevi bunalım Batıda dini inancın sosyal bir bağ olarak ölmesinden kaynaklanıyor. .. Bunun sonucu olarak Batı insanı Nihilizm &#8216;e (hiççiliğe) yöneliyor ve artık hiçbir şeye değer vermiyor. Yahut da anomi ye (kuralsızlığa) kayıyor ve bir boşlukta sallanıyor. Bir hiççilik yaşanıyor. &#8221; 4 1 989 yılında yazdığı &#8220;Tarihin Sonu&#8221; makalesiyle dünyayı ayağa kaldıran, Japon asıllı Amerike Birleşik Devletleri&#8217;nin en yüksek dü­ zeydeki kültür danışmanlarından biri olan Francis Fukuyama da Batı insanının bunalımını ve güvensizliğini şu sözleriyle ifade ediyor: &#8220;Gerek Amerika &#8216;da gerekse Avrupa &#8216;da günümüzde tam bir güven eksikliği yaşanıyor. Amerika ve batı zafer üstüne zafer kazandı. Buna rağmen şimdi tam bir huzursuzluk içinde . .. &#8220;Aydınların demokrasiden bulunmaz bir nimetmiş gibi bahsetmelerine ben her zaman şaşagelmişimdir &#8230; Liberal demokrasi artık muhalefetle karşılaşmıyor. Fakat bu Liberal Demokrasi ferdi memnun edecektir anlamına gelmez. Çünkü tüketim toplumu, artık ferdi tatmin etmiyor. Şu halde her şeye rağmen bu alanda bizler bir çıkmazdayız ve ben bir ce vap bulamıyorum. Manevi değerlere dönüş mümkün mü onu da bilmiyorum &#8230;</p>
<p>Batılı düşünürler tarafından dile getirildiği gibi ferdin hürriyetine getirilmek istenen sınırsız genişleme, Batı insanını manevi değerlerden koparmış ve sadece bir tüketim aracı haline getirmiştir. İnsan varlığının amacını sadece bedeni arzuların yerine getirilmesinden ibaret gören Batılı, hürriyetsizlik getireceği için evlenmeyi bile yadırgamaya başlamıştır. Fakat böyle bir hayat anlayışı, onlara mutluluk değil, bunalım, güvensizlik, ümitsizlik ve çaresizlik getirmiştir. Tarih boyunca her küfür toplumu bu bunalımları yaşarken haddi aşan kavimler ve küfrün önderlerinden bazıları daha dünya hayatında iken ilahi gazaba düçar olmuşlardır. &#8220;Nitekim, onlardan her birini günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgarlar gönderdik, kimini korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar kendilerine zulmediyorlar. &#8220;(Ankebut,29/40). Küfrün dünyadaki bu cezalarının yanında esas sıkıntı ahirette gerçekleşecektir. Dünyadaki sıkıntılar eninde sonunda bitecektir. Fakat kafirlerin esas sıkıntısı ölümle birlikte başlayacak ve ebediyen devam edecektir. Bu konunun araştınlmasıyla birlikte araştırmamızı bitirmiş olacağız.</p>
<p><strong>B &#8211; İNKARIN AHİRETTEKİ CEZASI</strong></p>
<p><strong>1- İnkarın Ölüm Anında ve Kabirdeki Cezası </strong></p>
<p>Kafirler, dalalete sapmanın cezasını daha ölürken çekmeye başlayacaklardır. Allah (cc) Mü&#8217;minlerin ruhlarını meleklerin güzelce alıp onları selamladıktan sonra cennetle müjdeleyeceklerini haber verirken, kafirlerin ölümleri esnasındaki perişan hallerini şöyle beyan ediyor: &#8220;O zalimler ölümün (boğucu) dalgaları içinde melekler de penç elerini uzatmış, onlara, haydi canlarınızı ku rtarın! Allah &#8216;a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O &#8216;nun ayetlerine karşı kibirlik taslam amzdan ötürü bugün alçaklık azabı ile cezalandırıl acaksımz, derken onların halini bir görsen!&#8221; (En&#8217;am,6/93). &#8220;Söküp çıkaranlara, yavaş yavaş çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara, iş düze nleyenlere andolsun &#8220;(Naziat,7911-5). Hz. Ali, ayetlerde geçen sökenler ve  çıkaranlar kelimelerini kafirlerin ruhlarını işkence ederek tırnak ve ci lt aralarından çekip atan melekler;  yüzenler ve  yarışanlar, kelimelerini de Mü&#8217;minlerin ruhlarını yavaş yavaş bedeninden aldıktan sonra fezada yüzdüren ve onları Allah&#8217;a götünnekte yarışan melekler, olarak tefsir etmiştir. i Tinnizi&#8217;nin Enes (r.a.)&#8217;den rivayet ettiği bir hadiste rasulullah (sav) şöyle buyurur: &#8220;Her kişi için semada iki kapı vardır. Birinden ameli yükselir öbüründen rızla iner. Mü&#8217;min biri ölünce her ikisi de onun için ağlarıar. &#8221;2 Fakat kafirler için arzda hayırlı bir şey olmayınca ve semadaki kapılarına hayırlar yükselmeyince sema ve arz onlar için ağlamaz. &#8220;Sema ve arz onlar için ağlamadı. &#8221; (Duhan,44/29). İslam&#8217; da ahiret gününene iman etmek gerekli olduğu gibi, ölümle birlikte kıyamet gününe kadar sürecek olan &#8220;Berzah (kabir) Hayatına&#8221; inanmak vaciptir. ,,3 Ehl-i sünnet mezhebine göre kabir azabı da haktır. Kafirler ve Mü&#8217;minlerden günahı çok olanlar için kabirde rahat yoktur. Onlar orada sürekli azap içerisinde olacaklardır.4</p>
<p><strong>2 &#8211; İnkarın Kıyamet Sonrasındaki Cezası </strong></p>
<p>Kur&#8217;an, küfre sapmanın ahirette ortaya çıkaracağı sonucu mezarlardan kalkış la birlikte cehenneme atılmaya ve oradaki azap şekillerine kadar safha safha canlı tablolar halinde muhataplarının gözleri önüne serer. Kur&#8217;an, dünya hayatında hidayet vesilelerine karşı kör, sağır ve dilsiz kesilen kimselerin mezarlarından kör, sağır, dilsiz veya şeytan çarpmış bir vaziyette kaldırılacaklarım haber veriyor: &#8220;Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan o &#8216;dur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara; Allah &#8216;tan başka dost olacak kimseler bulama zsın. Kıyamet gününde onları kör, sağır ve dilsiz halde yüzükoyu n haşrederiz &#8230; &#8221; Hesabın bir an önce görülmesi arzusuyla herkes mahşere ulaşmayı arzu ederken Mü&#8217;minler süratle oraya ulaşacaklar, kafirler ise nice zaman karanlıklar ve zorluklar içerisinde bekleme sıkıntısını çektikten sonra mahşere ulaşabileceklerdir. Bu olay yaşanırken nurlanyla emin bir şekilde ilerleyen Mü&#8217;minler ile inkarcılar arasındaki konuşmayı Allah (cc) şöyle haber veriyor: &#8220;Münafık erkeklerle münafık kadınların Mü &#8216;miniere: Bizi bekleyin nurunuzdan bir parça ışık alalım, diyeceği günde kendilerine, arkanızı dönünde bir ışık arayın! denilir. Nihayet onların arasına içinde ra hmet, dışında azap bulunan kapılı bir sur çekilir. Münafıklar onlara biz sizinle beraber değil miydik? (Mü &#8216;minier) derler ki, evet ama siz kendi başınızı belaya soktunuz; fırsat beklediniz; şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan şeytan sizi Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah &#8216;ın emri gelip çattı. &#8220;(Hadid,S7I13-14).</p>
<p>Mü&#8217;minlere dünya hayatında iken yaptıklarının belgeleri önlerinden ve sağlarından saygı ile sunulurken, kafirlere arkalarından veya sol taraflarından verilecek ve suratlarına çarpılacaktır (bk.Hakka,69/2S). Allah&#8217; ın huzurunda kafirlerin işledikleri günahlarla ilgili ellerinin, ayaklarının ve derilerinin, aleyhlerine şahitlikte bulunmaları onları bir kat daha kahredecektir (bk.fussilet,4112 i ). Küfrün önderleri ile onlara uyanlar arasında kıyamet günündeki çekişmeler ve karşılıklı suçlamalar oldukça dikkat çekicidir. &#8220;Yüzleri ateşe evrilip çevrildiği gün, Eyvah bize! Keşke Allah &#8216;a itaat etseydik. peygambere de iteat etseydik, derler. Ey Rabbimiz biz reisierimize büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılır, derler. &#8220;Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir Ianetle rahmetinden kov. &#8220;(Ahzab,33/66-67). &#8220;(inkarcıların liderlerine) işte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde liderler); Onlar, rahat yüzü görmesinler (derler). Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir. (Liderlerine uyanlar): Hayır asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu (/cü/rü) bize siz sundunuz, ne kötü bir yerdir derler. Yine onlar Rabbimiz! bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır! derler. (inkarcılar) Derler ki, kendilerinin dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz. Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık? işte bu cehennem ehlinin tartışması şüphesiz bir gerçektir. &#8220;(Sad,38/6 1-64).</p>
<p>Ahirette sapanlarla birlikte insanların sapmalarına vesile olanlar da hesaba çekileceklerdir: &#8220;O gün Rabbim, onları ve Allah &#8216;tan başka taptıklarını bir araya toplar ve: Bu kullarımı siz mi saptı rdınız yoksa kendileri mi yoldan saptılar?, der. Onlar da derler ki: Tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz, ama sen onlara ve babalarına nimetler verdin de sen i anmayı unuttular ve helakı hak eden bir kavim oldular. &#8220;(Furkan,25/57). Ayatte belirtildiği gibi cansız ve iradesiz olan putlar insanlan saptırma eylemine karışmadıklarını, kendilerini mabut haline getiren kimselerin, Allah&#8217;ın kendilerine verdiği sayısız nimetlerle şımanp müşrik olduklarını, sanki o nimetler onlara, sapmaları için verildi şeklinde itirazlarını belirteceklerdir. Fakat yine de sahte tanrılar kendilerine tapanlarla birlikte cehenneme atılacaklardır. &#8220;Siz ve Allah dışında taptığınız şeyler cehennem odunudur. Siz oraya gireceksiniz. Eğer onlar birer ilah olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi orada ebedi kalacaklardır. &#8220;(Enbiya,ı 1/98-99). Tanrılaştırılan varlıklar arasında melekler Hz. İsa ve Hz. Üzeyir gibi varlıklar da olduğu için bu ayetin tefsirinde farklı yorumlara gidilmiştir. Taberi ve İbn Kesir&#8217;e göre kendilerine tapıldığı için cehenneme atılacak varlıkların (Lo) &#8220;ma&#8221; ism-i mevsulu ile ifade edilmesi, onların cansız putlar olduğunu göstermektedir, i Ayrıca Ebu&#8217;s-Suud (ö.998) da bu ayetin tefsirinde cehenneme atılacakların insanlan putlara teşvik eden şeytanlar olduğunu söyler?</p>
<p>Kadı Beydavi&#8217;ye göre de cehenneme atılacak olanlar putlar, İblis ve onun yardımcılandır. çünkü Müşrikler onların emrinde hareket etmişlerdir,) Rasulullah (sav) yukanda mealini verdiğimiz ayeti Müşriklere okuduğu zaman, İbn Zebari şöyle itiraz etti: &#8220;Kabe &#8216;nin Rabbi &#8216;ne yemin olsun ki sana düşman oldum. Yahudiler Uzeyr &#8216;e, Hristiyanlar Mesih &#8216;e, Mesih oğulları da meleklere tapmıyorlar mı? Rasulullah buyurdu: Bilakis onlar, Üzeyr&#8217;e, Mesih &#8216;e ve meleklere tapılmasını emreden şeytanıara taptılar. , , 4 Kafirler, ebediyyen, Mü&#8217;minlerden günahkar olanlar da cezalarını bitirinceye kadar cehennemde kalacaklardır, Mü&#8217;minler cehennemin en üst tabakasında cezalarını çekerlerken, kafirler küfürdeki derecelerine göre cehennemin değişik tabakalarında kalacaklardır.5 Kur&#8217;an&#8217;da bolca zikredilen cezalandınna şekillerinden bazıları şöyledir: Suçlular zincire vurulur, acıktıklarında zakkum ağacı meyvesi (bk.Hakka,69/32,36), susadıklarında irin ve bağırsaklarını parçalayıcı kaynar su verilir (bk.Muhammed,4 7 /1 5). Giyecekleri katrandır(Bk.İbrahim,14/50).</p>
<p>Azabın devamlı yenilmesi ve acısının sürekli kılınması için suçluların bedenlerinin cildi sürekli yenilenir &#8230; (bk. Nisa,4/56). Ehl-i sünnet mezhebine göre cennet ve cehennem şu anda yaratılmış olup beklemektedir. ı İçerisine kıyamet sonrası girilecek olmasına rağmen, cennet ve cehennem in önceden yaratılmış olması, ayrıca Kur&#8217;an&#8217;da önemli bir konu anlatıldıktan sonra konunun ahiretteki neticesi ile bağlantı kurulması, eğitim ve öğretim açısından büyük önem taşımaktadır. Çağdaş psikoloji eğitim ve öğretimi teşvik için mükafat, ceza, yarışma gibi motivasyonları daha yakın bir dönemde keşfedip uygulamaya koyarken Kur&#8217;an&#8217;ı Kerim, asırlar önce bu gerçeğe işaret etmiştir?</p>
<p>Cehennemin varlığı ve orada gerçekleşecek olan çeşitli azaplar, sırf Allah (cc)&#8217; ın intikam alması için midir?</p>
<p>Daha önce imanın asıl, küfrün ise bir sapma olup, imana göre cüz&#8217;i olduğunu ifade etmiştik. Cennet ve cehennem bu açıdan değerlendirdiğimizde cennet ve cennet nimetlerinin asıl, cehennem ve oradaki azabın furu&#8217; olduğunu söyleyebiliriz. Kafirlere ve günahkar Mü&#8217;minlere uygulanacak çeşitli azablar, zulüm değil; Allah&#8217;ın adaletinin gereğidir. Zulmü kendi nefsine ve kullarına haram klldığınl,3 rahmetinin gazabını geçtiğini4 bildiren Allah (cc), kullarını furu&#8217; olan cehenneme değil; asıl olan cennete davet etmektedir. &#8220;Allah kullarını esenlik yurduna (cennete) ve O, dilediğ ini doğro yola iletir. Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedi kalacaklardır. &#8221; (Yunus, 1 0/25-26). Allah (cc) bu esenlik yurdunun kıymetinin anlaşılması, Kur&#8217;an rehberliği ile yeryüzünün silm ve selamet yurduna çevrilmesi hususunda bir inzar (uyarı) olmak üzere cehennemi de yaratmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbrahim Coşkun &#8211; islam Düşüncesinde İnkar Problemi ,syf:234-248</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.er-Razi, age., XXVII / 267.</p>
<p>2.er-Razi, age., XXII / 1 30-1 32.</p>
<p>3. er-Razi, age., XIX / 49.</p>
<p>4.er-Razi, age., XIX / 49-50; ıbn Teymiyye, Külliyat, 1 / 1 24.</p>
<p>5-Zemahşeri, EsasüI-Belaga, s. 766.</p>
<p>6 el-Meragi,age., VII / 24-25.</p>
<p>7 Taberi, Camiu&#8217;I-Beyan, VIII / 21; el-Meragi, age., VIII / 2 1-22.</p>
<p>8 Macit, Nadim, Kur&#8217;an ve Hadise Göre Şirk ve Müşrik Toplum, Konya, 1 992, s.</p>
<p>9Şarkavi, Muhammed Abdullah, el-İman, Mekt. .Zehra, Kahire, 1 9897 1 409, s.32; Izutsu, Kur&#8217;an&#8217;da Allah ve Insan, s. 67.</p>
<p>10.eş-Şarkavi, ae., s. 36.</p>
<p>11.eş-Şarkavi, ae.,s. 37; Öner,Necati, Stres ve Dini İnanç, T.D.V.Y., Ank., 1 989, s.35.</p>
<p>12.es-Şarkavi, ae., s. 45; Öner, ae., s. 36-37; el-Meragi, age., VIII / 24-25; ıbn Teymiyye, Külliyat, 1/ 1 24 vd</p>
<p>13.es-Şarkavi, ae., s. 31-32; el-Meragi, age., VIII / 26.</p>
<p>14.es-Şarkavi, ae., s. 39.</p>
<p>15.Buhari, Vesaya, 9, Cuma, i i; Hafiz, Imad, Kasasu&#8217;l-Kur&#8217;an, s. 332.</p>
<p>16.Tabbara, Afif Abdulfettah, RUhu&#8217;d-Oioi&#8217;I-lslam, Şam, 1 966, s. 95.</p>
<p>17.Tabbara, ae., s. 94.</p>
<p>18.eş-Şarkavi, age., s. 43.</p>
<p>19.Müslim, Sayd, 57, Bab no: II.</p>
<p>20.Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i Islim, İst. 1 968, s. 270-275.</p>
<p>21.Zemahseri, Esasu&#8217;l-Belaga, s. 21.</p>
<p>22.Elmalılı, age.,c. I, s. 1 1 1-1 12.</p>
<p>23.Elmalılı, 1/355</p>
<p>24.Kasasu&#8217;l Kuran, s. 82.</p>
<p>25 Müslim, Iman, 23 1, Bab No: 65.</p>
<p>26.el-Isfehani, age., s. 230-23 I;Firuzabadi,age.,II i 427.</p>
<p>27 Zemahseri, Esasü&#8217;I-Belaga, s. 436.</p>
<p>28 Bkz., En&#8217;am, 6/137, 151; Nahl, 1 6156; Elmalili, age., IIL I 2065.</p>
<p>29 Macit, Nadim, age., s. 330.</p>
<p>30 Müslim, Uhdiye, 13 Bab No: 2.</p>
<p>31 ıbn Mace, Tabare, 425, Bab No: 57.</p>
<p>32.Sponville, Compıe, (Bekir Topaloğlu &#8216;nun &#8220;Bah Insanı Mutsuzluk Uçurumunda&#8221; adlı makelesinden naklen, Ensar H. Bülteni, sy. 8, 1992, s. 2.)</p>
<p>33 Fukuyama, Francis, (8. Topaloğlu&#8217;nun a.g. makalesinden naklen, s.2.)</p>
<p>34 Es-Suyuti, Celalettin, Kabir Alemi, (Çev. Bahaeddin Saglam) Kahraman V., ıst. 1 990, s. 1 1 7-118.</p>
<p>35.Tirmizi, Tefsir, 46.</p>
<p>36Zihni, Mustafa, Savabu&#8217;I-Kelim fi-Akaidi&#8217;ı-Islam, ıst, 1 327, s. 244.</p>
<p>37 Toprak, Ölümden Sonraki Hayat, s. 361</p>
<p>38.Isra, 1 7/97; Şeytan çarpmış vaziyetteki kalkışı tasvir eden ayet için bkz., Bakara, 21275.</p>
<p>39.Taberi, Camiu&#8217;I-Beyan, XVII / 97-98; ıbn Kesir, Tefsir, II / 1 97.</p>
<p>40.Ebu&#8217;s-Suud, age., VI / 86.</p>
<p>41.Beydavi, Kadi, LI / 92.</p>
<p>42.el-Askalani, Ahmed b. Hacer, el-Kafi es-Safi fi Tahric-I Ehadlsi&#8217;I-Keşşaf, Daru&#8217;lMarife, Beyrut,ts., s. III Keşşaf Tefsiri, 4. Cilt ile birlikte).</p>
<p>43.Taftazani, Serhu&#8217;I-Akaid, s. 1 39-140; er-Razi, age., 1/.26 1.</p>
<p>44.el-İci, Aduddin, el-Mevakıf, fl llml&#8217;l-Kelim, Beyrut, ts. s. 375; Taftazani, Serhu&#8217;lAkaid, s. 1 39.</p>
<p>45. Özer, Leyla, Psikoloji, Sek Y., Ank., 1 992, s. 56-57; Altınıaş, Kur&#8217;an&#8217;da Hidayet ve Dalalet, s.<br />
392.</p>
<p>46.Müslim, Birr, 55, Bab, no: 1 5.</p>
<p>47 Buhari, Tevhid, 22.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/inkarin-dunya-ve-ahiretteki-sonuclari/">İnkarın Dünya ve Ahiretteki Sonuçları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/inkarin-dunya-ve-ahiretteki-sonuclari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Tevhid Medeniyeti -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Dec 2023 14:49:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Hüküm]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Kafir]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26663</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Akıl iman ile bağlanmayınca, imanın onun üzerindeki hükmü kuvvetlendirilmedikçe elden çıkar. Yabana kaçar. Dışımızdaki, Mevlâ&#8217;dan bigâne, gafil, ayrık, uzak şeyleri gerçek sanır. Elden yitip gerçeğin dışındaki bâtıllara, Allah dışındaki varlıklara, ölçü dışındaki aşırılıklara bağlanır. Kısacası akıl insanı insanlıkta, imanda, yolda tutan en büyük nimettir. İmanın bağıdır. Kıymetsiz değildir, çok kıymetlidir.(s.29) &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Bir anlamı yanlış [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Tevhid Medeniyeti -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min.webp"><img decoding="async" class=" wp-image-26664 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-300x300.webp" alt="" width="337" height="337" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-300x300.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-100x100.webp 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min-360x360.webp 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/01-tevhid-medeniyeti_min.webp 600w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Akıl iman ile bağlanmayınca, imanın onun üzerindeki hükmü kuvvetlendirilmedikçe elden çıkar. Yabana kaçar. Dışımızdaki, Mevlâ&#8217;dan bigâne, gafil, ayrık, uzak şeyleri gerçek sanır. Elden yitip gerçeğin dışındaki bâtıllara, Allah dışındaki varlıklara, ölçü dışındaki aşırılıklara bağlanır. Kısacası akıl insanı insanlıkta, imanda, yolda tutan en büyük nimettir. İmanın bağıdır. Kıymetsiz değildir, çok kıymetlidir.(s.29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir anlamı yanlış bir kavramla anlatmak; kavramayı, kuşatmayı, isabet kaydetmeyi, muhakemeyi, düşünmeyi, dolayısıyla düşünceyi işe çevirmeyi olumsuz anlamda etkiler. Mesela “ahlâk” anlamını kastederken “etik” dersek, “ahlâk” kavramının değil “etik” kavramının kuşattığı anlam dünyasını ifade etmiş oluruz. Yani Hakk&#8217;ı değil halkı esas alan bir doğruluğu savunmuş oluruz. O zaman kastettiğimiz ile ifade ettiğimiz arasında büyük bir fark ortaya çıkar. Bu da dinimizin gereği olan ahlâk yerine giderek seküler bir kavram olan etiği hayatımızda benimsememize yol açar.(s.57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Kavramlar boş şeyler değil, her kavram bir anlam, aynı zamanda bir kurum&#8230; “Din” yerine “diyanet”, “âlim” yerine “din adamı”, “ulüm-i şer&#8217;iyye” yerine “ilâhiyat” denince sadece dil değil din de allak bullak oluyor. Bu şaşkınlığın başı yine Tanzimat&#8217;tır. Yani kendimiz olmaktan çıkmaya başladığımız dönem&#8230; O dönemde başlayan asli kavramlarımızı Batılı kavramlar ile eş görme kompleksi Cumhuriyet döneminde teslimiyete döndü. Tek parti sadece devleti tasfiye etmedi. Sadece vakıflar, medrese ve tekke gibi toplumun ilim, ihlâs ve ahlakını inşa eden kurumları yıkmadı. Azm ü cezm ü kasd ile asli kavramlara saldırdı ve onları devre dışı bıraktı. Israrla mmet&#8217;in yerine “milleti, “bediiyyât”ın yerine “estetik”i, “ahlakın yerine “etik”i, “tasavvuf”un yerine “mistisizm”i, “fıkıh ın yerine “hukuk”u ikame etmeye çalıştı. Tek parti döneminde dile yapılan saldırının altında sadece Türkçe&#8217;yi öztürkleştirmek garabeti yoktu. Temelinde tevhid diline karşı açılan savaş vardı. O yüzden rejim tevhid dilini de yasakladı. Yani kavramları kurumlar ile beraber hayattan çıkarmaya çalıştı.(s.58)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kâfir dediğimiz aslında Allah&#8217;tan tam olarak habersiz olana veya Allah&#8217;ı hiç umursamayana denir. O yüzden Rabbimiz&#8217;in varlığına, dinine, yoluna, emirlerine ve nehiylerine sırtını döner. Zira “küfür”, kök anlamında “inkâr etmek” değil “örtmek” anlamındadır. Kâfir yok sayamaz çünkü Allah vardır. O yüzden gözünü yumar, hâşâ O yokmuş gibi yaşar. Allah&#8217;ı yok sayan kendi nefsini var sayar. O kişi nefsini tanrılaştırmıştır. Kâfirin tanrısı kendi nefsidir. O yüzden onlarda yukarıdaki vasıflar, erdemler ya hiç bulunmaz ya da çok azı, çok az miktarda görülür. Bu “iyi” yönler olsa bile iyiliğin kökü ve menzili olan Rabbimiz ile bağlan olmadığı için yaptıkları iyilikler de bir işe yaramaz.(s.50)<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Geleneğin ehil ellerde bugünkü ve gelecekteki nesillere taşınması, anlamlandırılması ve “gelen&#8221;in üzerine “ekler” inşa edilmesi için önemli adımların atılması gereklidir. Bunun esası medeniyetimizin özünün tevhid olduğunu bilmektir. Kitabımızın başında da ifade ettiğimiz gibi mümin olan tevhid ehli olur. Kunduracısından mimarına kadar niyeti, gayreti, düşüncesi ve işi tevhid ile şekillenir. Sanatı, tefekkürü, eylemi tevhid rengini taşır. Medeniyetimizin farkı da değeri de tevhidi merkez almasındandır.</p>
<p>Medeniyetimizde bayatın bütün alanlarına tevhid yansır. Müziğimizin, mimarimizin, şiirimizin diğer kültürlerden temel farkı, muhafazakârların tekrarladıkları gibi “Türk, Osmanlı, Doğu, Şark” medeniyeti olmamız değildir. Temel farkımız tevhide bağlanmamız, ilmimizde, amelimizde, irfanımızda tevhide yaslanmamızdır. Tevhid özünü hatırladıktan sonra bilincimiz bilgimiz, algımız, olgumuz bambaşka bir renk alacaktır. Batılı seküler ve yıkıcı anlayışların, kavramların ve modellerin esaretinden ancak böyle kurtulabiliriz. Pergel gibi sabit ayağı tevhide sabitlenmiş, fakat diğer ayağı güzeli, doğruyu ve iyiyi almak için bütün âlemi gezen bir anlayışı kendimize, neslimize ve geleceğe aşılamalıyız.(s.326)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Son zamanlarda, “Bir tek Batı medeniyeti yok, bizim de bir medeniyetimiz var” demeye başladık. Ama bu kez de başka bir yanlışa doğru devriliyoruz. “Medeniyet” kavramının abartıldığını, camilere, okullara, festivallere “medeniyet” ismi takıldığını görüyoruz. Bu bahsettiğimiz “kabuk medeniyetçiliği” yüzünden yeni ve tehlikeli bir kişilik yamulması daha oluşuyor. O da “medeniyet”i kendi başına bir gaye, kimlik ve etiket haline getirme tehlikesidir. Ecdatla alakası olmayan bir ecdatçılık, medeniyet ile ilgisi olmayan bir medeniyetçilik&#8230; Bu körlükle medeniyeti kulluğun, imanın, tevhidin önüne alma tehlikesi büyük.(s.103)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün tarih, dini ilimler, sanat, ticaret, siyaset hangi alana bakarsak bakalım, binbir sorun gibi gördüğümüz şeylerin kökünde aslında tek bir sorun olduğu açıktır. O da kendilik sorunudur. Bizim “kendilik” dediğimiz ile bir eski Yunan filozofonun veya modern Batılı yazarın dediği arasında elbette büyük bir fark vardır. Çünkü bizim her şeyimizi olduğu gibi “kendimiz” dediğimizi de şekillendiren, yönlendiren, yöneten Allah&#8217;a imandır. Biz “kendimiz” derken Allah&#8217;a kulluğu kastediyoruz.(s.101)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz bugün okullara bir sürü bilginin çocukların kafalarına boca edileceği yerler olarak bakiyoruz. O yüzden insan inşasından çok bina inşaatıyla uğraşıyoruz. Bugün öğretmen-talebe ilişkisini esas alan müfredat, yöntem, okul ve araç gereç tasarlamalıyız. Tabii insana önem veriyorsak ve eğitimi de insan inşası olarak anlıyorsak&#8230; Gerçek öğrenci odaklı eğitim budur.Yoksa toplu eğitim en kaliteli eğitim demek değildir. Aksine kitlesel eğitim; aynen kitlesel üretim, tüketim, iletişim gibi insanın biricikliğini, kişiliğini, özelliklerini hiçe sayan fabrika mantığıyla çalışan bir sistemdir. Zaten sonuçları ortada&#8230;(s.119)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Asıl nisbet Allah&#8217;a bağlanmaktır. O&#8217;na bağlanmak O&#8217;nun resülüne, O&#8217;nun resülüne bağlanmak ise O&#8217;nun vârislerine, yani âlimlere bağlanmak demektir. Bu silsile bir nisbet, yani ilgi ve bağ zinciridir. Bu nisbet kurmaya “intisab” denir. O yüzden her şeyimizi o nisbete göre yaparız. Nisbet, münasebet oluşturur. Yani bağ aynı zamanda ilişki demektir. Kulun Allah ile olan bağı onun diger bütün varlıklar ve insanlar ile olan bağlarını da belirler. Kul, Allah&#8217;ın bildirdiği, sevdiği, emrettiği şekilde bağ kurar. O halde bizim müminlerle, kâfirlerle, okuduğumuz kitaplarla, gittiğimiz okullarla, iştigal ettiğimiz meslekle, yaptığımız ticaretle, çiçekle, bir kavramla, bilimle, masa ve sandalye ile olan ilişkimiz de Allah ile olan bağımıza göre şekillenir. Bu bağ muhabbet, hürmet, hukuk ve sorumluluk getirir. Kulun işleri kâfirden farklı ise bu farkın temeli işte bu bağ farkıdır.(s.35)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslümanlar olarak son iki asırdır Batı kompleksiyle aklı tek bir anlama indirgedik. Batılılar aklı nasıl anlıyor ve kullanıyorsa biz de öyle anlayıp kullanmaya çalıştık. “Mâkul” kelimesi ile “rasyonel” kelimesinin aynı şey olduğunu sandık. “Aki”ın “rasyonalite” kavramı gibi kalpsiz, merhametsiz, şefkatsiz, yıkıcı, hesapçı, menfaatçi bir şey olduğunu sandık. Halbuki kâfirlerin usta oldukları yalan-dolan, ikiyüzlülük, sömürgecilik, kölecilik, talancılık, zulüm hep rasyonel işlerdir ama gerçek, nurani, insanı insan yapan aklın işleri değildir.(s.32)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir şey olmak ile her şey olmak arasındaki farkı sık sık unutuyoruz. Evet, Batı&#8217;nın bilimi ve teknolojisinin değeri vardır ama o kadar da değildir. Çünkü mümine göre bir şeyin asıl değeri, Allah katındaki değeridir. Kişinin yaptığı bir şeyin değeri, o kişinin niyet, yöntem ve hedefiyle birebir ilişkilidir. Batı&#8217;nın ne niyeti, ne yöntemi ne de hedefinde hak yoktur, çıkar vardır. Bu yüzden doğruya değil yanlışa, barışa değil yıkıma, adalete değil soyguna çalışır. Bunu diğer kitaplarımızda uzun uzadıya anlattık.(s.96)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir mümin sırf içinde yaşadığı halkın çoğu bir şeyi hoş ve gerekli görüyorlar diye o şeyi meşru kabul etmez. Müminler toplumları, insanları, işleri, uygulamaları, kanunları, sistemleri, kurumları, âdetleri değerlendirirken tevhide dayanan ölçüler ve ölçütler kullanır. O yüzden İslâm toplumlarında istisnai zamanlar hariç eksiklerin, yanlışların, kötülüklerin meşrulaştırıldığı, kural gibi görüldüğü zamanlar nisbeten istisnaidir. İşin esası tevhid olunca yanlış bir iş, söz veya âdet beyaz bir sayfada siyah bir lekenin göründüğü gibi hemen göze çarpar.(s.52)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslümanların iki asırdır giderek derinleşen kimlik krizinin asıl sebebinin gücünü ve devletini kaybetmek değil kendini kaybetmek olduğunu söylüyoruz. Aslında her meseleyi getirip devlete, güce, kuvvete yaslamak yanlış bir teşhistir. Teşhis yanlış olunca tedavi de eksik ve hatalı oluyor. Hatta bizim ümmet olarak yaşadığımız gibi daha da büyük hastalıklara yol açıyor. Hep siyasetten, devletten, güçten dem vurmak örnek vermek bizi kulluk bilincinden uzaklaştırıyor. Çünkü güç odaklı bakış maalesef sadece bizleri güç esiri haline getirmekle kalmıyor, aynı zamanda imanımızı ve ihlâsımızı da ifsat ediyor. Zira gücü elde etmek için yapılan yalanı-dolan, haramları ve çirkinlikleri mubah görmemize yol açıyor. Gücü elde ederken elden ahlâk ve giderek iman gidiyor.(s.48)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fakat bir de geleneği çarpıtarak aktaranlar vardır. İşte bunlara çok dikkat etmek gerekir. Bunlardan en meşhurları Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar&#8217;dır. Bu ikisi, Cumhuriyet döneminde özellikle muhafazakârların tevhidden uzak gelenek ve medeniyet anlayışının şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Yahya Kemal ölene kadar nimetini yediği tek parti döneminin yıkıcılığına hiç toz kondurmadan ve onun gazap şimşeklerini üzerine çekmeden ince bir strateji takip eder. Mesela Aziz İstanbul adlı eserinde şöyle der: “Milliyetimizin en büyük âbidesi olan Süleymaniye&#8217;de kaderin her cihetten mehib ve güzel tecellisini görmemek muhaldir.” Bir kere Süleymaniye ve medeniyetimiz, “milliyet”in eseri değildir. Her ırktan, her milliyetten, her kökenden müminlerin eseridir. Yahya Kemal böyle söyleyerek tevhidi referans olmaktan çıkarır. Tek partinin propagandasına uygun olarak “milliyet”i dinin önüne geçirir. İkinci olarak “kaderin tecellisi” der ama kadir-i mutlak olan Allah&#8217;ı zikretmez. Bu iki ismin de eserlerinde tevhid rengi yoktur. Dinden, imandan, kulluktan bahsederler ama ne düşüncelerinde, ne yorumlarında, ne sanatlarında ne de kişisel hayatlarında tevhidin bir kokusu vardır. Dayanakları çoğunlukla Fransız ve Alman yazarları, şairleri ve filozoflarıdır. Lamartine Osmanh&#8217;da iyi ve güzel şeyler olduğunu söyledi diye onlar da kendi yaşadıkları toplum olan Osmanlı&#8217;ya sempatiyle bakarlar. Kemalizm&#8217;in öldürdüklerine, “Niye öldürdün?” diye sormazlar, “Öldüler ama fena değillerdi” gözüyle bakarlar. “Medeniyet eserlerimiz iman, tevhid, kulluk eseridir” demezler, bir oryantalist gibi onlara kabuk olarak bakarlar. Bunlara edebiyat, tasavvuf ve tarih alanında yanlış ve çarpık aktarımlar ve degerlendirmeler yapan Fuad Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı gibilerini de eklemek gerekir.(s.340)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Osmanlı&#8217;nın bildiği, bizim bilmediğimiz gerçek şu: Bir guzellık her yerde güzel durmayabilir. Çünkü güzelin bir anlam içeriği vardır. O anlam da, zamana, zemine, yere, işleve, kultüre göre çeşitlilik arzeder. Güzelin anlamına erişmeyince o güzelin değerini düşüren klişeleşme ortaya çıkar. Bugün “medeniyet mirasımızı yaşatıyoruz” bakışıyla yanlış yaptığımız şey çoğu kere bu kolaycılıktır. Sanatın anlamını bilmeyenler mesela müzikte de aynı anlamsız klişeciliğe düşerler. Hangi makamın hangi mekânda, hangi vakitlerde nasıl kullanılacağını bilmezler. Mimaride de klişecilik güzel olanı sulandırır. Bugünlerde Mimar Sinan&#8217;ın Süleymaniye Camii planını alıp, ekleyip çıkararak, oraya buraya kopyalarını konduruyoruz. Oysa Sinan her eserinde yeniyi, daha iyiyi, daha güzeli, özgün olanı keşfetmeye çalıştı. Basmakalıp, yeknesak, kopyacı bir anlayıştan kesinlikle uzaktı. Burada yine tevhidin “her an yeni, her an bir şanda olmak” ilkesini görüyoruz. Biz de kendimiz öyle olmalıyız.(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün yaşadığımız kafa ve kalp karışıklığının temel sebebi Resülullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlâkını ve örnekliğini bir yana bırakmamız, bilmememiz, hatta merak bile etmememizdir. Onun yerine kökü, mesnedi olmayan, hatta imanı bile olmayan kişilerin saçma sapan kişisel gelişim kitaplarını, hangi işi nasıl yapmamız gerektiğini anlatan kitaplarını okuyoruz, videolarını seyrediyoruz. Halbuki edep sadece toplum içindeki davranış güzelliğini değil, tevhide ve imana yaslanan düşünme, akletme, iş yapma, eser verme faaliyetlerinin hepsini kapsar. Bunlarda da örneğimiz Resülullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem olduğuna göre, sünneti öğrenmeliyiz ki biz de o resüle layık ümmet olalım.(s.125)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir medrese mezunu gençten dinlemiştim. Doğu&#8217;daki medreselerden birinde okumuş. Onun okuduğu medrese bir köyde genişçe bir evmiş. Akşam namazından sonra hocaları kendi evine dönüyormuş. Talebeler de yatsıdan sonra bir süre sohbet ettikten sonra yatıyorlarmış. Bu arkadaş pencere kenarında bir yatakta yatıyormuş. Gece herkes uyurken dışarıda bir tıkırtı duymuş. Perdeyi aralayıp dışarıya bakmış. Bir de ne görsün? Hocaları kapının eşigine gelmiş, orada talebelerin ayakkabılarına sakalını sürüp, ağlayarak dua ediyormuş: “Yâ Rabbi! Bu ilim taliplerinin yüzü suyu hürmetine beni affet!” diyerek&#8230; Benzeri bir olayı başka bir kişiden, meşhur bir mürşid için dinlemiştim. Çünkü bizim sık sık unuttuğumuz bir şey var: Hakk&#8217;a, hak ilme, hak yola talip olan kişi her zaman değerlidir.(s.121)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hüküm, bilene aittir. Kişi bütün âyetleri ve hadisleri bilse bile bu onu “fakih” yapmaz. Çünkü sadece bu bilgilerle dinin özünü kavramış sayılmaz. Ayrıca insanın bilmediği, kuşatamadığı bir sahada hüküm vermesi çok yanlıştır. Zira âlimlerin bu gibi konularda birbirinden farklı görüşleri olabilir. O zaman hangisini, hangi kritere göre tercih edecek? Gördüğünüz gibi her ilim gibi fıkıh da usule, usul de Hakk&#8217;a ve O&#8217;nun resülüne takva derecesinde bağlanmaya dayanıyor. Bu açıdan bakarsak fetva, hukuku oluşturan bir unsurdur ama ondan çok ötededir. İnsanın Allah ile olan irtibatını gösteren bir şeydir.(s.156)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Haklar ve özgürlükler Batılı ülkelerin milyonlarca insanın hak ve özgürlüklerine tecavüz ederken ve etmek için ortaya attıkları ikiyüzlü kavramlardır. “Hak” kelimesinin karşılığı İngilizce&#8217;de “right”, Fransızca&#8217;da “droit”, Almanca&#8217;da “recht” kelimeleridir. Her üç kelime de “sağ taraf, sağ yön” anlamına gelir. Bu da bir hikmettir. Çünkü Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de mahşerde hesabını verip cennete gidenlere “sağ tarafa mensup olanlar” anlamında “ashâbü&#8217;l-yemin”, hesabını veremeyip cehenneme gidenler içinse “sol yana mensup olanlar” anlamında “ashâbü&#8217;ş-şimâl” denir. “Şimâl” Arapça&#8217;da “sol yan” anlamına geldiği gibi “kuzey” anlamına da gelir. Neden? Çünkü Hicaz&#8217;daki Araplar güneşin doğduğu yani doğu yönüne baktıklarında, sol yanda kalan bölgeye “şimâl” kelimesinden gelen “Şam”, sağ yanda kalan bölgeye de “yemin” kelimesinden gelen “Yemen” demişler. Bu ülke isimleri buradan gelir.(s.146)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tevhid ehlinin âdetlerinin bir kısmı sünnete dayanır. Ama haberimiz yok. Mesela misafire ikram, büyüğe hürmet, çocukları sevindirmek&#8230; Allah zikri de günlük dilimizin içine sinmiştir. Mesela “hay hay” deriz. “Hayy”, Allah Teâlâ&#8217;nın “diri” anlamına gelen ismidir. “Yâ Hü” deriz, gitgide onu “yav”a çevirdik. Bu da “Ey Allah!” demektir. Yine “eyvallah” deriz ki “iyi vallahi” demektir.(s.189) Kızdığımıza bile, “Allah aşkına” deriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İcâzet ile diploma arasındaki en önemli fark ahlâk konusundadır. Eğitim tek başına kâfi değildir. “Bu adam biliyor, çok eğitimli, filanca okulları bitirmiş” demek bir insanın degerini tek başına göstermez. Her şeyden önce ahlâk gerekir. Zaten son iki asırdan beri çektiğimiz sıkıntıların en önemli sebeplerinden biri, biliyor dediklerimizin ahlâk konusunda, şahsiyet konusunda zayıf olmasıdır. Bugün sık sık birileri hakkında “okumuş ama adam olamamış”, “diplomalı cahil”, “eğitimli ama edepsiz” veya “ilmi var ama irfanı yok” gibi sözleri kullanıyorsak bu bilginin tek başına yeterli olmadığını bize gösterir.(s.133)</p>
<div>
<div>
<div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/">Savaş Ş.Barkçin – Tevhid Medeniyeti -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-s-barkcin-tevhid-medeniyeti-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hâkim et-Tirmizî &#8211; Kur&#8217;an ve Sünnetteki Misaller Adlı Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakim-et-tirmizi-kuran-ve-sunnetteki-misaller-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakim-et-tirmizi-kuran-ve-sunnetteki-misaller-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2020 12:40:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Hakim et-Tirmizi]]></category>
		<category><![CDATA[insandaki heva]]></category>
		<category><![CDATA[Kafir]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Mü'min Kalbleri ve Amelleri]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Salih Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24288</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kulun Tevbesinden Dolayı Allah’ın Sevinci: Işin başlangıcında Allah’ın kullarına olan sevgisi ve sevinci vardır. Allah Resulü’nün (s.a.) şu sözünü duymadın mı? “Herhangi birinizin tevbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, onu arayıp tarayan ancak netice alamayınca deveyi bulma ümidini tamamen kaybederek bir ağacın gölgesine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakim-et-tirmizi-kuran-ve-sunnetteki-misaller-adli-kitabindan-alintilar/">Hâkim et-Tirmizî – Kur’an ve Sünnetteki Misaller Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="baslik">
<div class="baslik"><strong><img decoding="async" class=" wp-image-24295 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_-300x158.jpg" alt="" width="420" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_-300x158.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_-600x315.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_-768x403.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_-1024x538.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/EFKCHHqX4AE9aY_.jpg 1200w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" />Kulun Tevbesinden Dolayı Allah’ın Sevinci:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Işin başlangıcında Allah’ın kullarına olan sevgisi ve sevinci vardır. Allah Resulü’nün (s.a.) şu sözünü duymadın mı?</p>
<p>“Herhangi birinizin tevbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, onu arayıp tarayan ancak netice alamayınca deveyi bulma ümidini tamamen kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşın derecedeki sevincinden dolayı ne söylediğini bilmeyerek: “Allah’ım! Sen benim kulumsun; ben de Senin Rabb’inim’ diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.”(Müslim,Tevbe 7)</p>
<p>Müminin bu hâlinin başlangıcı, Allah Teâlâ’nın ondan hoşnut olması ve onu sevmesidir. İş daha başlangıçta böyle bir şekil alır. Bu, Allah ile kulu arasındaki sırdır. Allah bu sırrı marifetinin batınına koyar ve bu sır, kişiye Allah’ı sevdirir ve O’ndan korkutur; Allah’a karşı ümitvar kılar ve O’ndan ürpertir. İnsanların çoğuna göre hepsi tek bir biçimdir. Ancak muvahhidlere mahsus kılınan rahmete mazhar olanlar tevhide nail oldular. Allah Teâlâ bu has kullarını rahmet kapısına getirdi ve onlar da içeri girdiler. Böylece onlar en büyük rahmete vasıl oldular.</p>
<p>Bu en büyük rahmet, Allah’ın kulları için kendi nefsine yazmış olduğu yüz rahmetten çıkmıştır. Bu rahmette O’nun sevgisi vardır. O kullar bu kapıdan girip de büyük rahmete vasıl olunca o rahmette boğuldular. O rahmette Allah’ın muradı ve muhabbeti vardır. Onlara murad kapısı açılır ve bu kapı onları Allah’ın muhabbetine mazhar kılar. Onların kalbleri açılan bu muhabbet kapısındaki muhabbete takılı kalır, Allah’ın dışındaki her şeyle ilgili üzüntü ve sevinç kaybolup gider, nefıs aldığı bu tattan kopamaz hâle gelir. Böyle bir durumda artık sebepler ve vesilelerden kopulur, nefıs kirlerden arınarak kurbiyet mertebesine vasıl olur. O insanlar, Kuddüs’ün133 kurbiyeti ile tertemiz olurlar. Tertemiz hâle gelince de sadece O’nunla meşgul olurlar. Bu durumda onların, “Ey Yegânem! ” demeleri caiz olur. Eğer Allah Teâlâ, “Doğru söyledi ve Ben de icabet ediyorum.’ derse bu kişiler, Kabz134 ehlinden olurlar.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere, yapmış oldukları böyle süslü gösterilmiştir.“ (En&#8217;am,122)</p>
<p>Cenab-ı Hak kendisinden gafil olan ölü bir kalbe akıl ve ilim nurunu verirse o kişi Rabb’ini tanır. Böylece ilmi, hayat nuru ile akleder. Kişi Rabb’ini tanıdığında O’nunla mutmain olur, kul olarak nefsini O’na teslim eder. Bu durumda ona iki isim gerekir: Bunların birisi Mümin, diğeri ise Müslimdir. İman ismi, kalbin istikrarı (yakîn ile inanması) nedeniyle İslâm ismi ise emir ve yasaklar hususunda kul olarak nefsini teslim etmesi nedeniyle verilir. İkisi de tek bir çerçevede bulunur: Kişi Allah’ı Rabb olarak tanır ve O’nunla mutmain olur; nefsini Allah’ın yanında hisseder ve O’na teslim eder. Bu ikisi de tek bir marifettir. Rabb’ine baktığı zaman O’nu Rabbi olarak tanır, nefsine baktığı zaman nefsinin de O’nun kulu olduğunu bilir. Bunlar ancak kalbin diri olması koşuluyla bilinebilir ve bu marifet diri kalble elde edilebilir. Emir ve yasaklar o kulu, kulluğa çağırır. Ancak nefsine yerleştirilmiş olan şehvetler gelir ve kişiye ağırlık verip onu yasaklar hususunda serkeş yapar. Eğer kişi Allah’ın Zat’ı için gerektiği şekilde cihad ederse Allah o kişiyi takdir eder; emirlerinin daha hafıf gelmesi ve yasaklarda kendisini daha iyi frenleyebilmesi için onun kalbindeki diriliği artırır.</p></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="baslik">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Sürekli Senin Yanına Gelerek Kendisini Belli Eden Kişinin Misali:</strong></div>
<div></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Darb-ı mesel olmuş şöyle bir söz vardır: “Sürekli senin yanına gelip giden kişi kendisini sana belli eder.”</p>
<p>Bu kişinin gelişi, gidişi, tekrar gelip gitmesi onun nasıl biri olduğunu sana tarif eder. Hatta o, senin kalbinde, yüzlerinden tanınan insanların kategorisine girer. O kişi senin yanına sürekli gelip gitmekle, sana selam vermekle, senin hâl ve hatirinı, ihtiyacının olup olmadığını içinden gelerek sormakla kendisinin nasıl biri olduğunu sana belli eder. Böylece bu kişi senin kalbinde; seninle ilgilenen, sana ve işlerine önem veren biri olarak yer eder. Sonra bu kişi söylediklerini filiyata geçirerek senin sevincine ve üzüntüne, hoşlandığın ve hoşlanmadığın şeylere de ortak olur. Hatta senin sevincin onu sevindirir, başına gelen musibetler ise onu üzer. Sen acı çektiğinde o da acı çeker. İşte o, bu ihlası ile nasıl biri olduğunu belli eder ve senin kalbindeki muhlis insanların konumuna oturur. O kişi sonra bu derecelerin de ötesine geçerek malını ve canını sana feda eder, zor anlarda nefsini senin için harcar. O, senin yanında olmaktan dolayı malının eksilmesini veya canına bir şey olmasını umursamaz ve bunların hepsini senin uğrunda harcar. O kişi böyle yaparak senin kalbinde taht kurar ve senin için insanlar arasında biricik olur. Böylece sen sırlarını onunla paylaşır, hayatının her safhasında ona yer verir, onun isteklerini ve kararlarını her işine dahil edersin. İşte Allah da bu kulun davrandığı gibi sana muamele eder.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Sevginin Misali:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Sevgi, kalbi ve kollari olan bir ağaç gibidir. Bu ağacın kalbi gövdesi, kolları ise meyve veren dallarıdır. Ancak meyvenin tohumu, gövdeden gelir. İşte marifet o ağaçtır; sevgi ise marifetin kalbidir. Korku, ümit, hayâ, haşyet, rıza, kanaat ve benzeri şeyler de onun dallarıdır. Semere onlardan oluşur ki; o da taatlerdir. Allah Teâlâ sana marifeti vererek cömert davranmış, sevgisinden bir parça olan marifetini sana vererek lütufta bulunmuş, senin için muhabbetini, şefkat ve merhamet kapısından çıkartmıştır. Sen de bunlarla muhabbete, şefkate ve merhamete nail olup marifete ulaştın. Sen O’nu tanıdığında; O’ndan korkar ve ürperir, O’nu ümit eder ve O’nunla mutmain olursun. Tüm kalbinle O’na kul olduğuna, emir ve nehiylerinde nefsini O’na teslim ettiğine inanırsın. İşte bunların tümü marifet kompleksinin içinde yer alır. Marifet de ağacın dalı gibidir. Eğer sana bu ağaç, dalları ile beraber verildiyse bundan sonraki semere, taati kazanmandır.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>İnsanoğlundaki Hevânın Misali:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Ademoğlunun hevâsını misali, yeryüzünü tüm ufuklarıyla kaplayan bulutlar gibidir. Bu bulutun arkasında Güneş vardır. Güneş tutulduğu zaman gündüz geceye dönüşür. Güneş tutulması geçtiği zaman gündüz vakti, buluttaki boşluklardan toz ve topraklı bir şekilde açığa çıkar. Güneş, bulutlardaki bu boşluk oranında yeryüzünü aydınlatır. Bulutlar tamamen geçip gittiğinde ise Güneş, ışığı ile yeryüzünü aydınlatır ve nuru bütün ufku kaplar. Böylece sema apaçık hâle gelir. Güneş de ışığı ile tepe ve dağları, vadileri ve şehirleri, köyleri, evleri ve karanlıktaki bütün bölgeleri aydınlatır. Bulut çekildiği oranda yeryüzü Güneş’in ışığı ile aydınlanır. Ancak bulut tamamen dağılmamışsa gökyüzünde mevcut olduğu oranda yeryüzü gölgede kalacaktır.</p>
<p>İnsandaki hevâ da bu bulut gibi kalbi gölgeler. Kalbteki nur, bulutun arkasında kalan Güneş gibidir. Bu durumda Güneş’in ışığı da sıcaklığı da fayda vermez. Düşmanı da (yani şeytan) onu aldatırsa insan şirke düşer ve kalbini aydınlatan nur tutulur, marifeti küfre dönüşür. Perdeleyen küfür nedeniyle insanın kalbi kapkaranlık gece gibi olur. Oysa o kişi Allah’ın yaratıcısı olduğunu, rızık verdiğini, maliki olduğunu ve kendisini öldüreceğini biliyordu. Ancak onun ilmi bu karanlığın gölgesinde kalmıştır ve kalb gözünü aydınlatamaz. “Rabb’im Allah’tır.” der ancak dosdoğru davranmaz. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Andolsun ki sen onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, şüphesiz ki onları güçlü olan, her şeyi bilen Allah yarattı.’ derler.&#8221;(Zuhruf,9)</p>
<p>Yine, kâinattaki işleri düzenleyen kim, sana rızık veren kim, kulak ve gözün sahibi kim, her şeyin melekütu kimin elinde, diye sorsa onlar, “ Allah” cevabını verirler; ancak arkasından da Allah’ a şirk koşarlar.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68455060">
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Mü&#8217;min Kalblerin ve Amellerinin Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. 0 lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki doğuya da batıya da nispet edilemeyen mübarek bir ağaçtan yani zeytinden ( çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.”“(Nur,35)</p>
<p>Allah Teâlâ müminin kalbindeki kendi nurunun misalini, o mümine değerinin ve mertebesinin ne düzeyde olduğunu bildirmek amacıyla vermiştir. Yine Allah Teâlâ o mümine mevcut bir şeyi işaret ederek, ahirette ne hazırladığını da haber vermektedir. Müminin nefsi ev gibi, kalbi de kandil gibidir. Onun ağzı kapı misali, dili ise kilit misalidir. Kandil o evde asılıdır ve kandilin yağı yakîndir. O kandilin fitili zühd, camı rıza, askısı da akıldır. Mümin, kalbinde olanı ikrar etmek amacıyla ağzını açarsa o kandil duvardaki deliğinden Allah’ın arşına kadar aydınlanır. Onun kelamı, ameli, zahiri, batını, amellere girişi ve amellerden çıkışı nurdur. Kıyamet günü de onun varacağı yer yine nur olur.</p></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68496633">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>“Kim bir iyilik kazanırsa Biz onun iyiliğini daha da artırırız.(Şura,23)</p>
<p>Güzel kelimeler, güzel yerlerden çıkar. Güzel kelimelerin çıkış yeri, marifet, ilim, yakîn ve akıl madenleridir. Tüm bunların oran ve niteliğine göre kişiye cennette güzel evler ve eşler, giyecekler, yiyecekler ve bahçeler, sevinç, beden, yüz ve hizmetçiler artırılacaktır. Allah Teâlâ cennetteki güzellikleri insanların amelleri ve kulluklarına göre derece derece taksim etmiştir. İlim, marifet ve akla göre söz ve fıiller güzelleşecek, nefse göre de hoş ve devamlı olacaktır.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68503718">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div><strong>Kalb Allah’a, Nefis Şehvetlere Davet Eder:</strong></p>
<p>Içinde marifet hazineleri olan kalb, Allah’a ve O’nun rızasını talep etmeye; hevâ bulunan nefis ise şehvetlere ve fâni olan dünya lezzetlerine davette bulunur. Bundan dolayı yarın ağır bir hesap, uzun bir bekleyiş, ürkütücü sorular olacaktır. Kimin kalbinde marifet hazinesi az olursa nefis onun kalbine hükmeder, kontrolünü zayıflatır ve yuları ele geçirerek o kişiyi esir alır. Böylece o, bir yönetici iken harici etkenlerin esiri oluverir. Tedbir elden bırakıldığı zaman bina harap olur, teba zayi olur, ilim de uzaklaşıp gider.</p>
<p>Nefıs bu hâlde ve kalbte de marifet hazinesi az ise nefis muhtaç hâle gelir. Hazine azalınca ordular da azalır; muhafızlar dağılır, kontrol zayi olup gider. Nefsin fesada uğramaması için onun yorucu amellerle meşgul edilmeye ihtiyacı vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68592141">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere, yapmış oldukları böyle süslü gösterilmiştir.“ (En&#8217;am,122)</p>
<p>Cenab-ı Hak kendisinden gafil olan ölü bir kalbe akıl ve ilim nurunu verirse o kişi Rabb’ini tanır. Böylece ilmi, hayat nuru ile akleder. Kişi Rabb’ini tanıdığında O’nunla mutmain olur, kul olarak nefsini O’na teslim eder. Bu durumda ona iki isim gerekir: Bunların birisi Mümin, diğeri ise Müslimdir. İman ismi, kalbin istikrarı (yakîn ile inanması) nedeniyle İslâm ismi ise emir ve yasaklar hususunda kul olarak nefsini teslim etmesi nedeniyle verilir. İkisi de tek bir çerçevede bulunur: Kişi Allah’ı Rabb olarak tanır ve O’nunla mutmain olur; nefsini Allah’ın yanında hisseder ve O’na teslim eder. Bu ikisi de tek bir marifettir. Rabb’ine baktığı zaman O’nu Rabbi olarak tanır, nefsine baktığı zaman nefsinin de O’nun kulu olduğunu bilir. Bunlar ancak kalbin diri olması koşuluyla bilinebilir ve bu marifet diri kalble elde edilebilir. Emir ve yasaklar o kulu, kulluğa çağırır. Ancak nefsine yerleştirilmiş olan şehvetler gelir ve kişiye ağırlık verip onu yasaklar hususunda serkeş yapar. Eğer kişi Allah’ın Zat’ı için gerektiği şekilde cihad ederse Allah o kişiyi takdir eder; emirlerinin daha hafıf gelmesi ve yasaklarda kendisini daha iyi frenleyebilmesi için onun kalbindeki diriliği artırır.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Aklı İşletmek:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bir kimseye akıl nimeti verilir de kendisi için açılan kapı karşısında aklını kullanırsa, kalbini doğruyu nasihat edene karşı itaat etmeye bağlarsa &#8211;ki bu akıl, Allah’a ve ahvâlini düzeltmeye çağırır- o zaman akıl, o kişi için yollardaki engebeleri kaldırır, hayatı ona süslü kılar ve güzel ahlâklı olması, salih işler yapması, yüce mertebelere ulaşması için onu eğitir. Ta ki onu emanet sınırına ulaştırır. Böylece o kişi Allah’ın yeryüzünde, O’nun güvencesi altında olur. O’nun sırlarına vakıf olup münacat ve hikmet makamına ulaşır. O kişi içinde bulunan cevherle ulvi derecelere nail olur; gece-gündüz Allah’ın kapısında durur ve orayı hiç terk etmez.</p>
<p>Böylece o, Allah’m nezdinde çok değerli, istediği zaman O’nun huzuruna girip çıkan asil bir insan olur. O kişi kurbiyet meclislerinde istediği zaman dilediği yere oturur. Allah Teâlâ da o kişiye bazı sırlar verir. Bu, o kulun dünyadaki ahvâlidir. Ahirette Allah’ın huzuruna geldiğinde ise Allah’a kavuşmanın süruru, yüksek derecelere nail olması, Firdevs cennetine girmesi ve perde olmadan Allah’m cemalini müşahede etmesi vuku bulacaktır. Bu nedenledir ki Allah Resulü (s.a.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kişinin akıl kapasitesi ve azmini bilinceye kadar Müslümanlığı sizi şaşırtmasın!”253</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>Misaller, bahsedilen şeyin aynası olur. Nur, kalbin aynasıdır. Allah Teâlâ insanların kafasında gözler ve kulaklar yarattığı gibi kalblerinde de gözler ve kulaklar yaratmıştır. Kafada bulunan gözler ve kulaklar kalbtekiler kadar yakinen idrak edemez. Kalbteki gözler ve kulaklarla nefis istikrar bulur, bilgi konusunda genişler ve böylece gönül inşiraha kavuşur. Gayp olan şeylerin haberleri Allah’tan bu şekilde gelir ve kalb bunu yakinen bilir. Ancak nefis bu konuda bocalar ve şaşkınlık yaşar.</p>
<p>Nefsin mekânı boşluktur; kalbin mekânı ise nefsin fevkinde olan gönüldür. Kalb, gönülde damarlar ve gizli bağlarla asılmış bir&#8217;kova gibidir. Onun altında nefis vardır. Nefiste ise şehvetler vardır. Hevâ, ateşin solumasından çıkan bir rüzgârdır. Bu rüzgâr, ateş kapısından şehvet mahalline gider. Giderken esintisini de neşesini de yüklenir ve bunları nefse ulaştırır.</p>
<p>Hevâ rüzgârı bir işle birlikte eser ve bu rüzgâr nefse, neşe ve esinti getirirse nefis tahrik olup galeyana gelir; damarlardan o işin boşluğunu ve lezzetini en süratli şekilde yürüterek nefsi istila eder. Nefis istilaya uğrayınca gönüle gelen tasavvur ve örnekler karşısında bocalayıp yalpalar. Bu durumu hafıf bulursa kalb harekete geçer; şu veya bu lezzete ulaşmak için eğilim gösterir. Eğer kalb bunu ağır bulur veya teskin edecek bir malzeme bulamazsa nefse yönelir. Bu defa da ikisi (Kalb ve nefis) ittifak kurarak şehvetlere yönelirler. Bu şehvetler yasaklanmış şehvetler ise o zaman da onları gerçekleştirmenin yollarını ararlar. Bunun sonucu da günah ve masiyet olur.</p>
<p>Kalb ancak Allah Teâlâ’yı bilirse. bu durumdan rahatsız olur Çünkü Allah Teâlâyı bilmek, haşyeti doğurur. Eğer bu haşyet nefse sirayet ederse nefis solgunlaşır, tereddüt etmeyi bırakır ve kalb de istikrara kavuşur.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div>Allah Resulü (s.a.): “Hiç kimseyi işlediği amel kurtaramaz.” buyurunca sahabeler: “Ya Resulullah! Seni de mi?” diye sordular. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.): “Evet, Beni de işlediğim amel kurtaramaz. Ancak Allah’ın rahmeti Beni kuşatırsa kurtulurum.” buyurdu.(bkz.Buhari,5673,6463)</p>
<p>Akıllı ve uyanık kişi olaylara bu pencereden bakar; hayırlı amelleri işleyerek sırtına yüklenir, tazarruda bulunurken dua etmekten usanmaz. Kalb gözleri ile Allah’a bakar, kalbini rahmet suyu ile yıkar ve böylece kalbi mağfirete hazır hâle gelir. Böyle bir durumda kul, “Beni bağışla! Günahları Senden başka bağışlayan kimse yoktur.” deyince Allah Teâlâ tebessüm eder(hoşnut olma anlamındadir) ve sanki şöyle ferman buyurur:</p>
<p>“Kulum Benim huzurumdaydı. Makamı terk edip günahlara daldı. Sonra gezdi, dolaştı ve Benden başka kimsede çıkış bulamadı. Herkesten ümidini kesti ve Bana döndü. Bildi ki Benden başka yarasını tedavi edecek kimse yoktur. Çünkü Ben mağfıreti sadece kendime has kıldım.”</p>
<p>Allah Teâlâ bir kula tebessüm ettiyse o kulu hesaba çekmez.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Kur&#8217;an Okuyan ve Okumayan Münafığin Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>“Kur’an okuyan münafığın durumu kokusu güzel, tadı acı olan reyhan çiçeği gibidir . Kur’ an okumayan münafığın durumu ise kokusu olmayan tadı da acı olan Ebu Cehil karpuzu gibidir.</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Örümcek Yuvasi Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>“Allah’tan başka dostlar edinenlerin misali, örümceğin misali gibidir. Örümcek bir yuva edinir; hâlbuki yuvaların en çürüğü muhakkak ki örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi.&#8221;(Ankebut,41)</p>
<p>Ayette geçen “Edindiler” lafzından maksad şudur: Onlar Allah’ın dışındaki kişilere taptılar yani Rabb edindiler. Oysa taptıkları kimseler kendilerine ahirette hiçbir fayda veremeyecektir. Aynen örümcek yuvasının sıcakta ve soğukta bir fayda vermediği gibi. Onların taptıklan da örümceğin yuvası gibi zayıftır. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Yuvaların en zayıfı örümcek yuvasıdır.” Yani 0 ev bir şeyi örtemez, bir şeye fayda veremez, sıcak ve soğuğu önleyemez. Allah’ın dışinda tapılan her şey de aynen böyledir. Kâfır kişi de Allah’ın setrinden (örtmesinden) çıplaktır ve Allah’a üzerinde elbise olmadan çıplak bir şekilde gelecektir. Allah Teâlâ da onun işlediği rezillikleri ve çirkinlikleri huzuru mahşerde herkesin gözü önünde ifşa edecektir.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Kur’an Verildiği Hâlde İman Verilmeyen Kişilerin Misali:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Ben size Kur’an verildiği hâlde iman verilmeyen ve iman verilip de Kur’an verilmeyen kişilerin misalini de; hem Kur’an hem de iman verilen kişilerin misalini de; ne Kur’an ne de iman verilmeyen kişilerin misalini de haber vereyim:</p>
<p>Iman verilip de Kur’an verilmeyen kişi, tadı güzel olup da kokusu olmayan bir meyve gibidir.</p>
<p>Kur’an verilen ancak iman verilmeyen kişinin misali, kokusu güzel ancak tadı kötü olan Mersin ağacına benzer.</p>
<p>Hem Kur’an hem de iman verilen kişinin misali, Turunç ağacı gibidir. Hem kokusu hem de tadı hoştur.</p>
<p>Ne Kur’an ne de iman verilmeyen kişinin misali ise Ebu Cehil Karpuzu gibidir. Onun kokusu da tadı da kötüdür.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kasım b. Muhammed anlatır: “Eşim vefat etmişti. Muhammed b, Kâ’b el-Kurazi bana taziyeye geldi ve şöyle anlattı:</p>
<p>“İsrailoğulları zamanında eşini çok seven bir âlim vardı. Ancak o kadın vefat etti. Alim eşini kaybettiği için çok üzüldü, eve kapandı ve kendini insanlardan soyutladı. Kimse de onun yanına gitmedi. Bir müddet sonra kadının biri bu durumu duydu ve onun evine gelerek, &#8216;Benim ona danışmam gereken bir mesele var! Mutlaka onunla yüz yüze görüşmem lazım!’ dedi. Bir kişi bu durumu 0 âlime haber verdi. Alim, “İzin verin.’ dedi. Kadın onun yanına girdi ve: ‘Ben size bir şey danışmak için geldim.’ dedi. Alim: ‘Nedir?’ diye sorunca ‘Ben komşumdan ipek bir elbise almıştım ve o elbiseyi bir müddet giydim. Şimdi o komşum elbiseyi iade etmem için bana haber gönderdi. Ben bu elbiseyi geri göndermeli miyim?’ dedi. Alim, &lt;Evet, göndermelisin’ dedi. Kadın, &#8216;Ancak 0 elbise bende bir müddet kalmıştı.’ diye ısrar edince âlim: “Ödünç aldığın her şeyi zamanı geldiğinde geri vermen senin üzerine düşen bir görevdir.’ diye cevap verdi. Kadın: ‘Ey Allah merhamet edesi insan! Allah’ın sana ödünç olarak verdiği ve sonra da senden aldığı bir şey için mi bu kadar üzülüyorsun? O’nun, verdiği bu emanet üzerinde senden daha fazla hakkı yok mu?’ dedi. O âlim içinde bulunduğu durumun farkına vardı ve Allah Teâlâ o kadının sözüyle bu âlimi istifade ettirdi.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68454239">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Vadilerde Akan Suyun Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Allah Teala hakkı batıldan ayırarak açiklamak için misaller vermiştir.Örneğin:</p>
<p>“O, gökten su indirdi de vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan bir köpüğü yüklenip götürdü. Süs veya (diğer) eşya yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir. ”(Rad,17)</p>
<p>Hak, vadiden akan su gibidir. Vadi suya karışan çöp gibi kendi hacmine göre akıp gider; hak da bâtıla karışır. Nefis, bâtıl olan fani şeyleri, kuruntuları ve şehvetleri sürekli şekilde akla getirir. Kalb de nefsin bu kuruntularına aldanır. Oysa hak, ne eskir ne de fani olur.</p>
<p>“Gökten su indirdi.” demek, Kur’an’ı indirdi demektir. Allah Teâlâ Kur’an’ı suya benzetmiştir. Yağmurda dünya için faydalar olması gibi Kur’an’da da ahkâm ve şeriata dair dinî faydalar vardır. Allah Teâlâ kalbleri ise vadilere benzetmiştir. Suyun vadilerde nasıl giriş ve çıkışları varsa nurun da kalblerde o şekilde giriş ve çıkışları vardır. Sonra Allah Teâlâ kalbleri sele; bâtılı da suyun üzerindeki çer-çöpe benzetmektedir. Tefekkür etmeyen, ibret almayan, hakka rağbet etmeyen her kalbi. Allah Teâlâ yüzüstü bırakır. Böylece de zulmet o kalbte giriş ve çıkış yerleri bulur. Aynen selin bir vadide giriş ve çıkış yerleri bulması gibi. Yüzüstü bırakılan kalb, bâtılı yüklenir. Aynen selin çer-çöpü yüklenmesi gibi. Eğer kalb muvaffakiyet bulursa tefekkür eder, ibret alır, hakkı yüklenir. Aynen insanların saf ve temiz sudan faydalanması gibi.</p>
<p>Sonrasında Allah Teâlâ hak ve bâtılı, hak ve bâtıl ehli için tavsif ediyor: Öz olan şey çer-çöp oluyor. Yani bâtıl olan şey, sahibi için dünya ve ahirette faydalı olacak şeyleri yok ediyor. İnsanlara faydalı olan suya gelince o, yeryüzünde kalıyor ve insanlar için saf ve temiz kalmaya devam ediyor. Hak da bunun gibidir. Allah Teâlâ hakkı saf suya benzetiyor, çünkü hak, sahibine dünya ve ahirette fayda sağlar. Aynen temiz suyun, kendisi ne ulaşana fayda sağlaması gibi.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Vadilerde Akan Suyun Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Allah Teala hakkı batıldan ayırarak açiklamak için misaller vermiştir.Örneğin:</p>
<p>“O, gökten su indirdi de vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan bir köpüğü yüklenip götürdü. Süs veya (diğer) eşya yapmak isteyerek ateşte erittikleri şeylerden de buna benzer köpük olur. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir. ”(Rad,17)</p>
<p>Hak, vadiden akan su gibidir. Vadi suya karışan çöp gibi kendi hacmine göre akıp gider; hak da bâtıla karışır. Nefis, bâtıl olan fani şeyleri, kuruntuları ve şehvetleri sürekli şekilde akla getirir. Kalb de nefsin bu kuruntularına aldanır. Oysa hak, ne eskir ne de fani olur.</p>
<p>“Gökten su indirdi.” demek, Kur’an’ı indirdi demektir. Allah Teâlâ Kur’an’ı suya benzetmiştir. Yağmurda dünya için faydalar olması gibi Kur’an’da da ahkâm ve şeriata dair dinî faydalar vardır. Allah Teâlâ kalbleri ise vadilere benzetmiştir. Suyun vadilerde nasıl giriş ve çıkışları varsa nurun da kalblerde o şekilde giriş ve çıkışları vardır. Sonra Allah Teâlâ kalbleri sele; bâtılı da suyun üzerindeki çer-çöpe benzetmektedir. Tefekkür etmeyen, ibret almayan, hakka rağbet etmeyen her kalbi. Allah Teâlâ yüzüstü bırakır. Böylece de zulmet o kalbte giriş ve çıkış yerleri bulur. Aynen selin bir vadide giriş ve çıkış yerleri bulması gibi. Yüzüstü bırakılan kalb, bâtılı yüklenir. Aynen selin çer-çöpü yüklenmesi gibi. Eğer kalb muvaffakiyet bulursa tefekkür eder, ibret alır, hakkı yüklenir. Aynen insanların saf ve temiz sudan faydalanması gibi.</p>
<p>Sonrasında Allah Teâlâ hak ve bâtılı, hak ve bâtıl ehli için tavsif ediyor: Öz olan şey çer-çöp oluyor. Yani bâtıl olan şey, sahibi için dünya ve ahirette faydalı olacak şeyleri yok ediyor. İnsanlara faydalı olan suya gelince o, yeryüzünde kalıyor ve insanlar için saf ve temiz kalmaya devam ediyor. Hak da bunun gibidir. Allah Teâlâ hakkı saf suya benzetiyor, çünkü hak, sahibine dünya ve ahirette fayda sağlar. Aynen temiz suyun, kendisi ne ulaşana fayda sağlaması gibi.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>İman ve Salih Amelin Misali:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>İman ve salih amelin misali, içine gül, yasemin ve zambak fıdanı koyulmuş, bundan dolayı da güzel kokan bir evin misali gibidir. Bu fidanlar sulandığı ve onlara bakıldığı sürece ev güzel kokar. Ancak ev sıcak olursa ve rüzgârdan muhafaza edilmezse fidanlar solgunlaşır, tazeliği gider ve güzel koku da kaybolur.</p>
<p>Çirkinliklerden temizlenmiş olan kalbteki iman da böyledir. Bu kalbe şehvetin sıcaklığı, hırs ateşi, böbürlenme, gurur ve mevki-makam arzusu girerse bu şeyler o kalbi kuşatır; iman fidanı solgunlaşır, temizlik ve tazelik gider.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Gafil Şekilde Namaz Kılanın Misali:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Kalbi gafil olarak namaz kılan kişinin misali, bir sultanın hukuku ile ilgili suç işleyip sonra pişman olan kişinin misali gibidir. Bu kişi hizmetçilerini ve ırgatlarını toplayıp özür dilemek için sultanın kapısına gidiyor ancak kapıya vardığında hemen huzura koşmadığı gibi özür dilemeleri için yanında getirdiği hizmetçi ve ırgatlarını da bekletiyor. Böylece o kişi de hizmetçileri de edepsizlik etmiş oluyorlar. Buna rağmen sultan, bu kişinin edepsizliğini bağışlamış, ona ikramda bulunmuş ve onu hoş karşılamıştır. Kim sultanın huzuruna kabul edilmek için davet edilir de yoldan saparsa veya hizmetçi ve ırgatlarını özür dilemek için gönderip sultan da onu affetmek ve ihsanda bulunmak için hazır olduğu hâlde özür dilemekten imtina ederse, başka ihtiyaçları ile ilgilenip ırgatlarını ve hizmetçilerini özür dilesinler diye başıboş bırakırsa sultanın bu adama şöyle demesi uygun olmaz mı?:</p>
<p>&#8220;Sen benim hukukum ile ilgili suç işledin, emrimi terk edip zayi ettin. Sen bizzat özür dileyeceğine hizmetçilerini vekil tayin edip o esnada kendi ihtiyaçlarınla meşgul oldun. Bu tavır iğrenç bir tavır değil mi?”</p>
<p>Böyle bir kişinin kendi özrü de hizmetçilerinin özrü de bir önem arz etmez.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Allah’ın Bilinmesi Gereken Vasıfları:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>O’nun celali, cemali, azameti, ihtişamı, nuru, rahmeti, otoritesi, şan ve şerefi, zenginliği, gücü, cömertliği ve merhametidir. Kim Rabb’ini bu vasıflarla tanırsa kalbi sevinçle dolar, nefsi müstağni olur, uzuvları kuvvet bulur, emeli uzun olur ve ümidi fazlalaşır. Allah’in katındaki zenginliklerle gönlü de zengin olur. Allah’ın engin kudreti altında kalbi genişler, gayreti artar, imanı kuvvetlenir, yolunda istikamet bulur, dayandığı payandalar sabit ve sağlam olur; imanı kemale erer, kulluğu sadık olur, ismi yüce mertebelerde değerli bir hâle gelir, asaleti artar ve bu kişi Allah’ın merhametine nail olan has kullardan olur. Allah’ın dostluğunu kazanarak hidayete ulaşır.</p>
<p>Bahsettiğimiz tüm bu vasıflar, nefsin nasibi ile ilgilidir. Nefis, Rabb’ini bu vasıflarla tanımazsa şaşkın, fakir, cansız, aldanmış ve solmuş bir nefis olur.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i Yalanlayan Mûnafıklarin Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Kur&#8217;an&#8217;da şöyle geçer:</p>
<p>“Yahut (anlamı durumu), gökten sağanak hâlinde boşalan yağmur gibidir.”(Bakara,19)</p>
<p>Yani münafıkların Kur’an’a karşı olan münasebetlerinin misali, ıssız ve susuz bir çölde konaklayan ve üzerlerine şiddetli yağmur yağan bir taifenin misali gibidir. Kur’an’ın yağmura benzetilmesinin sebebi şudur: Yağmurun insanlar için hayat kaynağı olması gibi Kur’an da inananlar için hayat kaynağı ve faydadır.</p>
<p>Kur’an’ı yalanlayan münafıklarm misali, soğuk havada gece vakti gökten şimşek ve fırtınalarla yağan yağmur gibidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Onda karanlıklar vardır.”(Bakara,19)</p>
<p>Yani bu yağmurda karanlıklar, yıldırımlar ve şimşekler vardır. Yağmurun misali, Kur’an’ın misalidir. Yıldırımın misali, onların tehdit edildiği azabın misalidir. Yağmurdaki şimşeğin misali ise imanın misalidir. Kur’an’da yer alan ve insanların hidayete ulaştığı o beyanatların misali, bu gecedeki şimşek parıltısıyla insanların yolunu bulması gibidir. Allah Teâlâ Kur’an’ı yağmura benzetmiş; Kur’an’ın tehditlerini de yıldırıma benzetmiştir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Kâfirlerin Misali</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Kâfirlerin kalblerinin katılığının misali, bir taşın katılığı gibidir; hatta daha serttir. Allah Teâlâ taşları vasfederek bazı taşlardan su çıktığını. bazı taşların Allah korkusundan yuvarlandığını, bazılarının da Allah’a secde ettiğini ifade buyurmuştur. Ancak taşlaşmış olan kalblerde yumuşaklık olmadığı gibi manevi fuyuzat ve haşyet de olmaz, o kalb secdeye de kapanmaz.</p>
<p>“(Hidayet çağrısına kulak vermeyen) Kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.”(Bakara,17)</p>
<p>Onlar öğüt alınacak olan Allah kelamının manalarını anlamazlar. Onlara göre Kur’an’ın manaları ve hayırlı sözler, ortada dolaşan sözler gibidir.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Küfürbaz Olan Bir Kadının Durumu:</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Bize ulaştığına göre bir kadının ağzı çok bozuktu. Bu kadın Allah Resulü’nün (s.a.) huzuruna geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.) bir et parçasını çiğniyordu. 0 kadın, “Onunla beni de doyur ya Resulullah!” dedi. Allah Resulü (s.a.) de elinde olanı 0 kadına uzattı. O: “Hayır, ben ağzında olanı istiyorum.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.) de ağzında olanı çıkartıp<br />
ona verdi. O kadın bu et parçasını yuttu ve bundan sonra küfürbazlığı gitti, ona iffet, hayâ ve tevazu hâkim oldu.</p>
<p>Allah’ın ikramda bulunduğu ve temiz kıldığı bir beşerin ağzından bile böyle oluyorsa bizatihi izzet sahibi olan Rabb’in kelamını konuşan kişinin hâli nasıl olur? Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey İnsanlar! Size Rabb’inizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.”(Yunus,57)</p>
<p>Allah Teâlâ arı ile ilgili de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Onların karınlarından çeşit çeşit renklerde bir şerbet ( bal ) çıkar ki onda insanlar için şifa vardır.”(Nahl,69)</p>
<p>Bah yalayıp yutmak kişiye şifa verir. Çünkü bu, Allah’in vahyine boyun eğen, Allah’m gösterdiği yolu takip eden arının içinden gelen bir sıvıdır. İşte bu sıvı, bedenlere şifa ve damakta tattır. Bir balın yutulmasında bile durum böyleyse Allah’ın kelamının yutulması ile ilgili düşüncen ne olur? Kalbi Allah’tan gafil olan, nefsi ve arzuları seven kişiler bu durum karşısında bocalayıp dururlar. Ancak gaflet sarhoşluğundan uyanan, kalbi Allah ile dirilen ve kendine gelen kişiler bu tadı ve lezzeti hisseder.</p>
<p>İçki içip sarhoş olan kişi bal yerse onun tadını ve lezzetini alamaz. Aynı şekilde şehvetlere olan sevgisinden dolayı sarhoş olmuş kişi de Allah’ı kelamının tadını ve lezzetini alamaz; onun ağzında, midesinde ve kalbinde şifa bulunmaz. O kişi efendisinden kaçan bir köle gibidir ve kaçışından dolayı da cezalandırılacaktır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakim-et-tirmizi-kuran-ve-sunnetteki-misaller-adli-kitabindan-alintilar/">Hâkim et-Tirmizî – Kur’an ve Sünnetteki Misaller Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakim-et-tirmizi-kuran-ve-sunnetteki-misaller-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslümanla Kafirin Arasında Ki Hür Olma Farkı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muslumanla-kafirin-arasinda-ki-hur-olma-farki/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muslumanla-kafirin-arasinda-ki-hur-olma-farki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Mar 2015 04:06:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Hür Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kafir]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman'ın Sınırları]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanla Kafirin Arasında Ki Hür Olma Farkı]]></category>
		<category><![CDATA[Taşları Yemek Yasak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3376</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizim özümüz Rabbimız tarafından bize verilmiş bir cevherdir. Eğer biz onun değerini bilir ve korursak gürleşir, özgür oluruz. Ama önce özümüzü tanımaz, tanıdıktan sonra da onun sağlığına elverişli tutumumuz olmazsa insan vasıflarımız zaafa uğrar, bundan kainat da zarar görür, biz de zararlı çıkarız, özümüzü kaybetmek ve onu yeniden bulmak mümkündür, ama birden fazla özümüz olamaz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muslumanla-kafirin-arasinda-ki-hur-olma-farki/">Müslümanla Kafirin Arasında Ki Hür Olma Farkı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bizim özümüz Rabbimız tarafından bize verilmiş bir cevherdir. Eğer biz onun değerini bilir ve korursak gürleşir, özgür oluruz. Ama önce özümüzü tanımaz, tanıdıktan sonra da onun sağlığına elverişli tutumumuz olmazsa insan vasıflarımız zaafa uğrar, bundan kainat da zarar görür, biz de zararlı çıkarız, özümüzü kaybetmek ve onu yeniden bulmak mümkündür, ama birden fazla özümüz olamaz. Halbuki kâfirlerin hürriyet anlayışı böyle değildir. Eğer bir odada yaşamak zorunda iseler daha az hür, iki katlı müstakil evde daha fazla hür olduklarına inanırlar. Uçakla seyahat etmek onlar için at arabasıyla seyahat etmekten daha hür olmak demektir. Daha hür olabilmek için toprağın derinliklerine inmek gerektiğine, gökyüzünün ötesine geçmek gerektiğine inanırlar. Ne kadar alete hükümran iseler o kadar hürdürler. Köpek büyüklüğünde at yetiştirmek veya taneleri ceviz büyüklüğünde olan üzüm salkımları elde etmek onların en çok hür olduklarının delilidir. Kısacası kâfirlerin hürriyeti marjinal, sınıra ilişkin bir hürriyettir ama hangi sınırda durması gerekeceği hususunda onların da bir bilgisi yoktur.</p>
<p>Müslümanlar sınırları ne bir hürriyet, ne de bir özgürlük meselesi olarak anlarlar. Yani haram ve helâl bize sadece azgınlığımızı zaptetmek için konulmamıştır. Gerçi helâl içinde kalmak ve haramdan uzaklaşmak bizi yoldan çıkmaktan korur, bizi azgınlıktan kurtarır ama bu bizim elimizin erdiği alanın dışında bir sonuçtur. Biz, bize verilen sınırlar içinde kaldıkça bizim için sağlanan faydalara kavuşuruz. Helâl ve haram sınırlan biz yeryüzünde yaşadığımız hayatın anlamını kavrayalım diye, mevcudiyetimizin sebebine yaklaşalım diye vardır.</p>
<p>Eğer bu sınırları kaybedersek kimliğimizi, kişiliğimizi, varoluşumuzun anlamını kaybederiz. Ama bu bizim zalim, cahil, nankör ve günahkâr yaratıklar olmamızı önlemez. Ancak, biz kâinatta tuttuğumuz yerin değerini bize konulmuş sınırlarla kavrayabiliriz.</p>
<p>İşte çok benimsediğimiz örneğin ölçüsünde birer müslüman olamasak bile bizi özgür kılabilecek husus bizim doğru ve yanlış, helâl ve haram, meşrû ve gayr-i meşru olan hakkındaki şuurumuzdur. önce özgür olmalıyız, yani müslüman olduğumuz ve bizi müslim kılan ayrıcı vasıflar hakkında kesinliklere, sarahate ve vuzuha ulaşmalıyız. Bu bizim özümüzü gür, zihnimizi selim, bedenimizi küfrün tasallutundan bağımsız kılacaktır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>İsmet Özel-Taşları Yemek Yasak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muslumanla-kafirin-arasinda-ki-hur-olma-farki/">Müslümanla Kafirin Arasında Ki Hür Olma Farkı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muslumanla-kafirin-arasinda-ki-hur-olma-farki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
